12 Ocak 2011 Çarşamba

Osmanlı Sadrazamına Suikast/Arshavir Shiragian


Ertesi gün şafak vakti Türklerin bulundukları villayı daha yakından tetkik etmek üzere yeniden Albano'daydım.Birkaç İtalyan işçisiyle konuştuktan sonra bu villanın İsmail Hakkı Paşa'nın ikametgahı olduğunu öğrenmiştim.Birkaç gün içerisinde burada bir toplantının yapılacağını bildiğimizden,kesin darbeyi indirmek için el elverişli anı tesbit etmek amacıyla,bu evle beraber Said Halim'in Roma'daki malikhanesini de yakınen kontrol altında tutmak gerekiyordu.

Roma'ya varışımda,kaldığı otele giderek çay saatinde yoldaş Varantian'ı gördüm.Mutadı veçhile M yine ortalıklarda yoktu.İstanbul'a mektup yazarak ilave iki adam talebinde bulunmuştuk.İdarecilerimizin verdiği cevabı öğrenmek için sabırsızlanıyordum.Caféleri dolaşarak onu aradım ama kendisini bulmak mümkün değildi.

Maria o akşam için operaya iki bilet almıştı.Faust'u oynuyorlardı.Rahat bir akşam için kendimi hazırlamıştım ama beklenmedik bir hadise bütün bunları bozmaya yetti.Tam karşımızdaki locada Said Halim Paşa'yı gördüm,korumalarının arasında haşmetle oturmaktaydı.Faust'un dramı Maria ile diğer seyircileri etkilese de ben,kendi hesabıma halkımın maruz kaldığı trajediyle uğraşıyordum.İşte,intikam alma fırsatı ayağıma kadar gelmişti.Kendimi locanın kapısını açtıktan sonra revolverimdeki bütün kurşunları Said Halim'in kafasına boşaltırken hayal ettim.Etrafıma baktıktan sonra kaçışın ancak masum insanların hayatları pahasına mümkün olacağı kanaatine vararak bu fikirden vazgeçtim.

Ertesi gün Palace Oteli'nin önündeki mutad gözetleme yerindeydim.İki Türkün telaşla otelden ayrılarak gara doğru yöneldiklerini gördüm.Yeni gelenleri karşılamaya gittiklerinden emin bir vaziyette peşlerine takıldım.Gara vardığımızda ne kadar üzüldüğümü bir ben bilirim.Gerçekten de aralarında Said Halim'in de bulunduğu bir grup Türk,yeni gelenleri karşılamak için değil,Cenova'ya gidecek tren için beklemekteydiler.Harekete sadece on dakika kalmıştı.Koşarak M'yi aramaya gittim.Dönüşümüzde tren çoktan gitmişti.Peronda bekleyen birkaç Türk kalmış olsa bile,Paşa ortadan kaybolmuştu.

Çaresizlik bütün benliğimi sarmıştı.M de,başı öne eğik vaziyette çekip gitti.Ansızın üstlenmiş olduğum görevin hiçbir manası kalmadığı hissine kapıldım.Niçin Said Halim Cenova'ya gitmekteydi?Yoksa bir daha Roma'ya dönmeyecek miydi?Aynı gün İstanbul'a dönmek için ben de hareket edecek olsam,arkadaşlarımla teşkilatımızın liderleri bu durumu nasıl karşılarlardı?Avımızın elimizden kaçıp gitmesine göz yummuştum.

Öğleden sonra üzgün üzgün şehirde dolaşırken aralarında Bekir Sami Bey'in de bulunduğu bir grup Türkü hararetli bir şekilde tartışırlarken gördüm.Onları gittikleri caféye dek takip ettikten sonra kendimi bir İtalyan gazetesinin ardına gizleyerek konuşmalarına kulak misafiri oldum.Konuşma,Said Halim'in Kemalistler için elde etmeye çalıştığı iki milyon sterlinlik borç etrafında geçiyordu.Daha önceleri Jöntürk hükümetinde mühim mevkilerde bulunmuş olan muhataplarıysa bütün ümitlerini Mustafa Kemal'in yeni Türkiye'sine bağlamışlardı.Anadolu'ya mümkün olduğu kadar çabuk silah gönderilmesi hususunda fikir birliği içindeydiler.Akabinde konuşma konusu şahsi problemlerine geldi.Said Halim bir kez daha rüya ve tasarılarının bekçisiymiş gibi görünmekteydi.Kendileri için Mustafa Kemal'den Anadolu'ya dönüş müsaadesi koparabileceğini ümit etmekteydiler.

"Bizim Paşa,paşalığına rağmen hala Doktor Nazım'ın meselesini halledemedi." diye konuşuyordu aralarından biri."Zavallı adam Cenova'ya kalbi kırık döndü."

"Biraz sabır." diye cevap verdi bir diğeri."Birkaç ay zarfında hepsi halledilmiş olacak.Temkinli olmak lazım."

Bir müddet sonra iki Türk daha gelerek onlara iştirak etti.Yeni gelenlerden,daha önce garda da görmüş olduğum bu şahıs,alaycı bir ses tonuyla:

"Paşa olmasına rağmen,heyet mensuplarına veda etmek için bile beklemedi." dedi.

Tam o esnada,Paşa'nın tarafını tutanlardan biri ağzını açmaya yelteniyordu ki,bezgin bir tonda konuşmasına devam etti:

"Böyle bir adamın nesini savunabilirsiniz?Nezaket icabı 'Paşam,üşüdünüz.Dinlenseniz iyi olur.' demeye kalktık,oturup dinleneceğimiz yerde egoist bir şekilde 'Üşüdüm mü?Evet mümkündür.Gidip arabayı getirin,beraberce geri dönelim.' diye cevap verdi."

Neşelendiğimi belli etmemeye çalıştım.Gerçekten de bu Türk hadiseyi eğlenceli bir şekilde taklit etmekteydi.Ama sadece 'dönelim' kelimesi özellikle dikkatimi çekti.Gidip M'yi buldum ve heyecanla Paşa'nın Roma'yı terketmemiş olduğunu öğrendiğimi anlattım.Fakat M'nin iyice cesareti kırılmıştı.İki arkadaşımızın hala gelmediğinden şikayet eden bir mektubu İstanbul'a göndermek üzere kaleme almaktaydı.İçimden ona acımak geldi.Zavallı adam vazifemizin hiçbir ilerleme kaydetmeyişinden ötürü kendi kendini yiyip bitiriyordu.Bu işin günahını üzerine yıkacaklarını düşünerek ödü kopuyordu.Tedirginlik onu felç etmiş gibiydi.Bütün bunları görerek bir karar verdim.

"Şu andan itibaren," dedim."Bu vazifeyle tek başıma ilgileniyorum ve seni temin ederim ki başarılı olacağım."

M,sessiz kalmaya devam etti.Kendisini içinde bulunduğu ümitsizlik haliyle başbaşa bırakarak evime geri döndüm.Odamda bulunan,İstanbul'dan bana gönderilmiş olan bütün mektuplarla belgeleri yırtarak bin parça haline getirdim.Ardından dışarı çıkarak hepsini Tiber Nehri'ne attım.Ele geçirilir ya da öldürülecek olursam hüviyetimin anlaşılmasına sebep olabilecek bütün izleri ortadan kaldırmak niyetindeydim.Bundan böyle elimde kalan sadece iki bin İtalyan lireti değerindeki iki yüz Türk lirası,bir silah ve kurşunlardı.

Aynı gün,gözetleme niyetiyle altıncı defa Paşa'nın malikhanesine gittim.Roma'nın en güzel mahallesinde bulunan bu bina bir şatoyu andırmaktaydı.Öylesine huzur dolu bir görüntüsü vardı ki,sıkça buraya gelip aylak aylak etrafında dolaşmakla şüpheleri üzerime çekeceğimden korkuyordum.Neyse ki tam karşısındaki binanın zemin katında yaşayan bir kızla aramızda yakın bir ilişki gelişmişti.Kızın adı Helena'ydı.Anne ve babası Rum asıllı olduğu için bu dili biraz bildiğinden birbirimizle anlaşabiliyorduk.

Onu çok garip rastlantılar neticesinde tanımıştım.Paşa'nın ikametgahını izleyebilmek için sıklıkla komşu binaların yakınlarında beklerdim.Korumalarından birinin gelip de pencereden bakması halinde görülmemek için duvarların arkasına gizlenmekteydim.Bir gün,gözetleme esnasında genç bir kızın pencere gerisinden beni izlemekte olduğunu farkettim.Bana bakarak gülümsedi.Muhtemelen kendisi için orada bulunduğumu düşünmüş olacağı fikri aklımdan geçti.Böylesi tam aradığım fırsattı.Cevaben ben de gülümsedim ve bir çırpıda arkadaş olduk.Bundan böyle korkmadan,rahat bir şekilde penceresinin altında bekleyebilirdim.Sevgilisini görmeye gelen bir gençten kim şüphe edebilirdi?Paşa dahi beni farkettiği zaman hiç önemsememekteydi.

Yavaş yavaş Helena ile olan münasebetim daha samimi bir hale geldi.Evinin etrafından pek fazla uzaklaşmadan beraberce gezintiye çıkıyorduk.Şüphesiz beni oldukça ürkek buluyor ve ihtiyatımı kendi adını kötüye çıkarmak istemeyişime yoruyordu.Zavallı kız penceresinin altına güzel gözleri için değil,karşı evde oturan canavar için geldiğimi bilemezdi ki.

Bu yolla Said Halim'in alışkanlıklarını ayrıntılarıyla inceleme imkanı buldum.Havalar iyi gittiği zaman,öğleden sonraları saat ikiye doğru arabayla ya da yürüyerek Villa Borghese'ye gitmekteydi.Daha sonra yarım saatlik bir yürüyüşün ardından eve geri dönüyordu.Bir gün bahçede oturmuş beklemekteyken,öğlen saat bire doğru korumasıyla beraber dışarı çıktığını gördüm.Her zamanki küstah ve içine kapanık tavırları yine üzerindeydi.Elimi tabancama atarak ayağa kalktım.Tam silahımı cebimden çıkartacağım anda nereden çıktıklarını anlayamadığım iki polis memuru beliriverdi.Devriye gezmek için o anı seçtikleri için İtalyan polisine lanet okuyarak mümkün olduğunca çabuk oradan uzaklaştım.Bir dakika daha geç gelselerdi harekete geçmiş olacaktım.Büyük bir felaketten kıl payıyla kurtulmuştum.Gerçekten de Paşa'nın üzerine atladığım esnada polis ortaya çıkarak beni şaşırtacak ve uzun zamandır takip etmekte olduğum bu adamın üzerine bir el ateş etme fırsatını bile bulamadan beni olay yerinde tevkif edecek belki de öldürecekti.Başka şekillerde bin kere can vermeyi bu duruma tercih ederdim.

Bunu izleyen günleri akıl durgunluğu ve iç sıkıntısıyla geçirdim.Duyduğum korku uyumama engel oluyordu.Buna rağmen felaketin eşiğinden dönmüştüm ya.Bu çektiklerimin bir dereceye kadar olumlu yönü de olmuştu.Her ne pahasına olursa olsun içgüdülerimi dizginlemem gerekiyordu.Telaş ve sabırsızlık tamiri mümkün olmayan bir hataya yol açabilirdi.

5 Aralık 1921 sabahı banyo yaptıktan sonra traş oldum ve bütün vücudumu kolonyayla ovdum.İç çamaşırlarımdan kafamdaki geniş kenarlı,siyah renkli artist şapkasına varıncaya dek tüm giysilerim yep yeniydi.Boynuma,o devir talebelerinin giydikleri türden,siyah renkli 'lavallière' tarzında bir boyun bağı bağladım.Elbiselerime balayına çıkmaya hazırlanan bir damadın gösterdiği itinayı gösteriyordum.Bir gece öncesinden silahımı temizleyip kurşunlarımı saymıştım.

M'yi arama zahmetine katlanmaksızın,paltomu omuzlarıma atmış vaziyette yürüyerek Paşa'nın ikametgahına ulaştım.Helena'yı aramaya gerek yoktu.İnfaz planımı bugün uygulamaya kararlıydım.Öğle vakti saat tam birde,bir araba gelerek Said Halim'in kapısı önünde durdu.Koltuk altında büyük bir torbayla Tevfik Azmi çevik adımlarla evden içeri girdi.Az bir süre geçtikten sonra önde Paşa arkada Tevfik Azmi olmak üzere beraberce dışarı çıktılar.Önemli bir randevuya gider gibi bir halleri vardı.Said Halim Paşa'nın alışkanlıklarını en ince ayrıntısına dek bildiğim için,günlük gezintisi için geri döneceğini adım gibi biliyor ve bu yüzden pek endişelenmiyordum.

Villa Borghese'ye gitmek üzere harekete geçtim.Saat ikiye doğru M de teşrif etti.Her zamanki buluşma yerimiz olan yakınlardaki lokantaya gelmeme nedenini merak ediyordu.

"Zira bugün bu işi bitireceğim." diye kendisine cevap verdim.

Giderek üzerime bir sinirlilik hali geliyordu.Ortalıkta Paşa'ya dair hiçbir iz görülmüyordu.Biraz daha bekledikten sonra ikametgahına geri dönmeye karar verdim.M ile birlikte parktan çıktım.Sokağın köşesini döndüğümüzde geçen tramvayı farkederek yakalamak için beraberce koşmaya başladık.Tramvaya atlamayı başardım ama benden biraz daha kilolu olan M yetişemeyerek bir sonrakini beklemek üzere durakta kaldı.Nefes nefese kalmış bir halde,bindiğim tramvayın uzaklaşmasını seyrediyordu.Görünüşü o denli komikti ki,sinirlerime hakim olamayarak gülmeye başladım.Uzun zamandır böylesine güldüğüm olmamıştı.

Via Nomentana'da inerek Estaki Sokağı'na saptım.Birdenbire Helena'yla burun buruna geldim.Ansızın bir polisle karşılaşmış olsaydım canım bu kadar sıkılmazdı.Kayıtsız bir havaya bürünüp tedirginliğimi gizlemeye çalıştım.Zavallı kız bu soğuk davranışıma bir mana veremiyordu.Sanki beni ilk kez görüyormuşçasına gözlerini açarak bana bakmaktaydı.

"Ne oluyor?" diye Rumca sordu."Hasta mısın?"

"Birazdan babam gelecek,bizi beraber görsün istemiyorum."

"Fakat bana babanın ölmüş olduğunu söylememiş miydin?"

"Evet doğru,söylemiştim.Fakat şimdi buraya geldi.Derslerim pek iyi gitmediği için bana çok kızgın.İşte bu sebeple bizi birlikte görmemesi lazım."

"Sokağın ortasında demek.Buluşmak için çok garip bir yer seçmişsiniz!"

Helena beni sıkı bir sorguya tabi tuttu.Bu flört hadisesi şu ana kadar çok işime yaramıştı ama şimdi gerçekten bu kadar eziyete deyip değmeyeceğini merak ediyordum.Neredeyse saat dört olmuştu.Sokağın öbür ucunda bulunan inşa halindeki binada çalışan işçilerin mesaisi bitmek üzereydi.Sokak yavaş yavaş insanlarla dolmaya başlamıştı.Paşa'nın arabası her an için ortaya çıkabilirdi.İşte tam böyle bir anda bu kız benimle çene çalmakta inat ediyor ve dikkatimi dağıtıyordu.

Önce,gelen kupa arabasının sesini duydum,hemen akabindeyse yeleleri rüzgarda dalgalanarak üzerime doğru gelen atları gördüm.Heyecandan titremeye başlamıştım.Said Halim ile korumasını arabanın içinde görebiliyordum.Sokağın öbür ucuna doğru bir göz attım:Ortalıkta M'den iz bile yoktu.Karalı bir ses tonuyla Helena'ya babamın buraya doğru yaklaşmakta olduğunu gördüğüm için hemen ayrılmam gerektiğini söyleyerek,kendisine de bir an önce evine geri dönmesini tavsiye ettim ve aceleyle yanından uzaklaştım.

Karşı kaldırıma geçerek orada beklemeye karar vermiştim.Bana kalırsa burası harekete geçmek açısından ideal yerdi.Kararsız adımlarla,atların ayakları altında ezilmeme ramak kala,karşıdan karşıya geçmeye muvaffak oldum ve araba tam önüme geldiği anda ani bir hareketle kollarımı kaldırdım.Atlar bir anda şaha kalktılar.Bu anlık duraksamadan yararlanarak basamağına atlamak üzere arabaya doğru koştum.Kaymama rağmen bir elimle arka dayanağı yakalamayı başardım.Varlığımdan hala habersiz olan Paşa'nın koruması,arabacıya atların neden şaha kalktığını soruyordu.Aynı anda Said Halim bana doğru döndü ve göz göze geldik.

Yalvaran bir sesle korumasına "yaren" diye seslendi.

Bu,Osmanlı İmparatorluğu'nun eski büyük vezirinin son sözü oldu.Tabancamın namlusunu sağ şakağına doğrulttuğumda,duyduğu dehşet gözlerinden okunmaktaydı.Tetiği çektim.Bu kez tek bir kurşun kafi geldi.Boğuk bir sesle arabanın döşemesine yığıldı.Başı neredeyse ayaklarıma değiyordu.

Atlar dört nala koşmaya başlamışlardı.Bu esnada kendine gelen Tevfik Azmi tabancasına sarıldı ama silahımı alnına çevirerek Türkçe:

"Silahını at yoksa vururum!" diye haykırdım.

Tereddüt etmeden tabancasını sokağa fırlattı.Korku içindeydi.Artık yapmam gereken salimen arabadan indikten sonra bir an önce bu mahalleden uzaklaşmaktı ama hep beraber baş döndürücü bir hızla gidiyorduk.Arabacıya tabancamın kabzasıyla vurarak İtalyanca "Aspetta,aspetta!" diye bağırdım.Korkudan titremekte olan zavallı adam bayılacakmışçasına bana baktıktan sonra çılgınca koşmakta olan atları işaret etti.Onlara hakim olamadığını göstermek için,çaresiz bir şekilde var gücüyle dizginlere asılmaktaydı.

Bu sahneler bir daha gözlerimin önünden hiç silinmedi:Atlar gemi azıya almış gidiyorlardı,Said Halim'in başı arabadan dışarı sarkmış sallanmaktaydı,koruma'nın korkudan ödü kopmuştu,kollarını kaldırmış iki yana sallıyordu,bu esnada arabacı can kaygısıyla kendini yere atmış,bense elde tabanca kendimi dengeleyerek basamağa yapışmıştım.Rüzgar,omuzlarıma atmış olduğum paltoyu alttan üfleyerek dalgalandırmaktaydı.Bu halimle hiç kuşkusuz büyük bir siyah kuşa benziyordum.Rüzgara kapılmış paltomla şapkam,yoldan geçmekte olan bazılarının hayal gücünü harekete geçirmiş olmalı ki,İtalyan gazeteleri,daha ileri tarihlerde düzenlenen soruşturma esnasında Said Halim'in katilini 'Hayalet' olarak adlandıracaktı.

Atlar,Paşa'nın malikhanesine varıncaya dek durmak bilmediler.Kapının eşiğinde beklemekte olan hizmetkar temenna ederek,gelen arabaya selam durdu.Fakat efendisinin arabadan dışarıya sarkmış sallanmakta olan cansız başını gördüğünde olduğu yerde donup kaldı.Arabadan atladıktan sonra tabancamı doğrultup,hayretler içinde olup bitenleri seyretmekte olan etraftaki insanları uzakta tutmaya çalıştım.

Ortalık yavaş yavaş kalabalıklaşmaktaydı.Günlük mesaileri biten işçiler,etrafımda toplanarak bütün kaçış yollarını kapatmışlardı.Bir saniye müddetle kararsız kaldım.Bu masum İtalyanların üzerime saldırmaları halinde ne yapacaktım?Bizim inatçı Helena'yı da bir grup işçinin yanı başında şaşkın bakışlarla beni süzerken gördüm.Buna mukabil dava ve çalışma arkadaşım M'nin -inadına- izi bile seçilmiyordu.

Kendime bir yol açabilmek için silahımı işçilerin üzerine doğrulttum ama onlar kımıldamadılar bile.Bunun üzerine İtalyanca:

"Bu bir siyasi suikast.Size ne bundan.Bırakın geçeyim!" diye bağırdım.

Hala kimsenin bulunduğu yerden oynamadığını görünce;

"Bırakın geçeyim" dedim.Yoksa hepinizi öldürürüm!" diye haykırdım ve korkutmak amacıyla kaldırıma doğru iki el ateş ettim.

Kopan kaldırım parçaları etrafa sıçradı.İnsanlar gerilemeye başlamışlardı.Tam koşmaya koyulmuştum ki ardımdan bağıran Tevfik Azmi'nin sesini işittim:

"Tutun,yakalayın onu!"

Çığlıkları,kalabalıktakileri cesaretlendirerek peşime düşmelerine sebep olmuştu.Sokağın öbür ucuna geldiğimde dönerek tabancamla arkamdan gelenleri tehdit ettim.Bu hengamede yere düşürmüş olduğum şapkamı da kaybettim.Kalabalıkta bir dalgalanma oldu ve ben fırsattan istifade,başından beri hareketlerimi engelleyen paltomdan kurtulma imkanını buldum.Yeniden koşmaya başladığımda,uzun boylu bir işçinin düşürmüş olduğum şapkayı yerden aldığını gördüm.Elindeki şapkayı sanki bir bayrakmışçasına yüksekte taşıyarak takipçilere karıştı.

Bir anda kendimi Spallanzani Bulvarı üzerinde buldum.Alnımdan akan terler gözlerimi yakmaya başlamıştı;ciğerlerim artık boşalmış gibiydi.Bulvarın diğer tarafında M'yi kalabalıkla birlikte hareket ederken farkettim.Canımı,her ne pahasına olursa olsun kurtarmam lazımdı.Nomentana Bulvarı'na doğru yöneldim.Otomobilin biri ansızın önümde durdu.Dört bir yandan yükselen 'yakalayın!' çığlıklarını duyan şoför,bu cüretkar manevrayla beni yere yıkmayı,en azından yolumu kesmeyi denemişti.Çaresiz bir şekilde olduğum yerde kalakaldım.Teslim olacağımı düşünen şoför aracı durdurmuştu.Dışarıya çıkmak için harekete geçtiği anda bir elimle otomobilin kapısını üzerine kapatırken diğeriyle silahımı üzerine çevirdim.

"Kımıldama!" dedim İtalyanca."Aksi halde kendini ölmüş bil."

Koltuğuna çakılı kaldı.

İki vagonlu bir tramvay bulvara girmişti.Kalabalığın çığlıklarını kulağımın dibinde hissediyordum.Panik içinde kendimi yola atarak kıl payı farkla tramvay bana çarpmadan karşıya geçmeyi başardım.Tramvay yolu kapattığı için peşimden gelenler o an için hareketsiz kalmışlardı.Yeniden ümitlenerek etrafıma bakındım.Şapkamı yerden almış olan işçi tramvayın etrafından dolanmayı başarmıştı.Hala peşimde olduğu aşikardı.Elinden kurtulmam gerekiyordu.Yan sokaklardan birine saparak kendisini bekledim.Peşimden gelerek birkaç metre ötemde durdu.Silahımı karnına doğrultarak derhal geri dönmediği takdirde ateş edeceğim tehdidinde bulundum.Cesur ve temkinli bir adam olduğu belli oluyordu;ne ilerledi ne de bir adım geri çekildi.

"Gözlerime iyi bak." dedim."Ne hırsız ne de katilim.Öldürdüğüm adam canavarın biriydi.Yazık değil mi?Sen bir hiç uğruna can vereceksin,beni de tevkif edecekler.Bu bir siyasi suikast.Siyasi suikast bu!"

Kötü bir İtalyancayla ve nefes nefese söylenmiş bu sözlerin mi yoksa karnına çevrilen otomatiğin mi daha ikna edici olduğunu bilmiyorum ama neticede geri dönerek uzaklaştı.

Peşimden gelenler yüzünden daha önceden hazırlamış olduğum kaçış yolunu maalesef değiştirmek zorunda kalmıştım.Kendimi ansızın bir çıkmaz sokakta buluverdim.Bir başka çıkış yolu bulurum ümidiyle geriye döndüm.Polis memurları bütün kavşak noktalarını tutmuşlardı.Şans eseri bu polisler,o gün için başka bir sebeple orada bulundukları için,üstlerinin vereceği bir emir olmadan görev yerlerini terkedememekteydiler.Takipçilerimden hiçbiri ortaya çıkmamış olsa da haykırışları komşu sokaklardan kulağıma kadar gelmekteydi.Birisi:

"Hırsıza dikkat edin!Çok tehlikeli." diye bağırdı.

Hala tehlikede olduğumu anladım.Tam önümde yer alan bahçenin duvarı boyumun iki misli daha yüksekliğindeydi.Duvarın üzerinde tutup da tırmanabileceğim bir şey de göremiyordum.Birkaç başarısız teşebbüsten sonra,yakınlardaki bir telefon direğine tırmanarak bahçeye atlamaya muvaffak oldum.Bir bekçi köpeği öfkeyle havlamaya başladı;bereket versin ki bağlı durumdaydı.Şişmanca bir kadın evinden çıkarak bahçesinde ne aradığımı sordu.Kendisini tehlikesiz biri olarak kabul ettiğim için önemsemeyerek çıkışı aramaya koyuldum.Ardından kocası göründü.

"Biraz önce birini öldürdüğümü duymadınız mı?" diye bağırarak silahımı gösterince karşımda suspus oldular."Köpeğinize sahip olun,dikkat edin de tasmasından kurtulmasın."

Diğer taraftaki küçük kapıdan geçerek bahçeyi terkettim.Daha kapıyı açar açmaz küçük bir dereyle karşılaştım,o noktada üzerinden geçmek amacıyla bir tahta parçası uzatılmıştı.Karşıya geçtikten sonra tahtayı kaldırıp ikiye ayırdıktan sonra parçalarını dereye attım.Kenar sokaklardan birinden tekrar Nomentana Bulvarı'na çıktım.Bina inşaatlarında kullanılan büyük makineler biraz uzağımda duruyordu.Hemen yanındaysa bir yığın moloz gözüme ilişti.Etrafıma bakıp kimseyi görmeyince elimdeki tabancayı moloz yığınının altına sakladım.Kurtulmuştum.

Şehir merkezine geri dönerek,akşam yemeği saatine doğru,her zaman yemek yediğim lokantadan içeri girdim.Arkadaşlarım,bugün ikindi üzeri ne yaptığımı sorduklarında onlara Frascati'ye geri döndüğümü söyledim.Haber henüz onlara ulaşmamıştı.Açlıktan karnım zil çalıyordu.Tam makarnamı yerken M içeri girdi.Paltosunu astıktan sonra yerine dönerken bana bakarak göz kırptı.Kalkıp yanına gittim.

"Paltonla şapkanı olay mahallinde bıraktın." diye mırıldandı."Özenli bir çalışma değil.Adam ölmemiş bile.Arabanın içinde hala inliyordu."

Kıpkırmızı kesilmiş ve kan beynime sıçramıştı.Ancak yarısını yiyebildiğim makarnamı bırakarak dışarı çıktım.Bir saat boyunca büyük bir gerginlik içinde sokak sokak dolaştım.M gerçeği mi söylemişti?

Geride bıraktığımız iki ay boyunca cesaret ve soğukkanlılığımı korumak için insanüstü bir gayret göstermiş,bunalıma düşmemek için mücadele vermiştim.Dünya kadar insan sokaklarda beni takip ederken,hatta tuzağa düştüğümü hissettiğim anlarda bile,bu işten kurtulacağıma olan inancımı hiç kaybetmemiştim.İşte,bütün bu çektiklerim belki de hiçbir işe yaramamıştı.Hırsımdan ağlamak üzereydim.Eğer Paşa hala hayattaysa iyi bir cezayı hakettiğim tartışılmazdı.Milletim ve teşkilat nasıl da küçük düşmüş olacaklardı!Türklerin bizlerle etmedik alay bırakmayacaklarından şüphe yoktu;katillerinin,kurbanının burnunun dibine kadar sokulsa ve tetiği çekmek için dünya kadar zamanı bulunsa bile,bütün bu intikam laflarının ardından,Ermenilerin bir tek Türk liderini dahi öldürmeyi beceremediklerini söyleyeceklerdi.Soghomon Tehlirian,kısa bir zaman önce Almanya'da Talat'ı öldürmeyi başardığı için bu alaylar daha bir acı olacaktı.

Tir tir titremekte ve giderek delirdiğime inanmaktaydım.Eve geri döndüm.Bir müddet sonra Maria odama geldi.

"Ne oldu size?" diye sordu."Bugün erkencisiniz.Yolunda gitmeyen bir şeyler mi var?"

Bir kadeh konyak getirdikten sonra beni yalnız bıraktı.Uzanarak bir şeyler okumayı denedim ama aklıma çok çeşitli fikirler geliyordu.Hastaneye gidip,kendimi Paşa'nın yakınıymış gibi tanıttıktan sonra onu yatağında öldürmek istedim.Şahsi hürriyetimin benim için artık bir manası kalmamıştı.Bir türlü gözüme uyku girmiyordu.

Geceyarısı Maria odama geldi.Beni düşünmüş ve bir kadeh konyak daha getirmişti.Yalnız kalmak istediğimi kendisine de söyledim.Asabım oldukça bozuk olduğu için sert bir ses tonuyla konuşmuştum.Kırılmış bir vaziyette odamı terketti.Bütün gece bir türlü uyku tutmadığı için şafak sökmeden az önce Varantian'ın evine gitmek üzere dışarı çıktım.Vardığımda pencerelerinin kapalı olduğunu gördüm ama yine de kapısını çaldım.Anında kapıyı açtı ve beni görür görmez ilerleyerek kucakladı.Ağlamaya başlamıştı.

"Bin yaşayasın!Bin yaşayasın!" deyip duruyordu.

Beni içeriye buyur etti.Her yerde gazeteler göze çarpıyordu.

"Haydi neler olduğunu anlat." dedi."Hay,bin yaşayasın!"

Kendisine M'nin bana söylediklerini ve geçirdiğim kasvetli geceyi anlattım.Bana şaşkınlıkla bakarak:

"Nasıl olur?" dedi."Gazetelere baksana."

Bir tomar gazete getirerek elime tutuşturdu.Oturup manşetlerden itibaren okumaya başladım.Yazılanlara bakılırsa Said Halim olay mahallinde can vermişti.

Gazetelerden biri:"Bu canavar,sarayında lüks içinde yaşıyordu;Osmanlı İmparatorluğu'nun Sadrazamı sıfatıyla,savaş sırasında,asil bir milletin katliamını hazırlayarak uygulamaya koymuştu.Ama mazlum Ermeni milletinin intikam elinin,tıpkı bu muazzam cürmün bütün suçlularını ortadan kaldıracağı gibi,eninde sonunda başta gelen mesullerine dek uzanacağından kimse şüphe etmiyordu." demekteydi.

Korku içindeki görgü şahitlerinin reaksiyonlarından açıkça etkilendiği belli olan bir başka gazeteciyse teröristin,arabanın üzerine sanki 'gökten düşen bir hayalet' gibi atladığını ilan ediyordu.

Basın,ana hatlarıyla kendini hiç de Said Halim'den yanaymış gibi göstermiyordu.Çoklukla suikastçiyi haklı çıkarır tarzda bir eğilimleri vardı.Birkaç gün sonra,zengin paşanın ölümünün bazı İtalyan bankalarının mali çıkarlarına sekte vurduğu ve muhtelif ticari anlaşmaları muallakta bıraktığı açıklık kazanınca,basın da tavır değiştirmek zorunda kalacaktı.Ermenilere haklarını teslim etmek soylu bir davranıştı,yine de İtalyanların kaybetmiş oldukları büyük miktardaki mablağı da düşünmek gerekiyordu.

Ben gazeteleri okurken Doktor Varantian da konyağını yudumlayarak beni izlemekteydi.İltifatları bitmek tükenmek bilmiyordu.Kendimi sarhoş gibi hissetmekteydim.Saat sekize doğru evden ayrıldım.Bir kahve içtikten sonra gidip kendime yeni bir paltoyla şapka satın aldım.

Öğlene doğru evime geri dönerken kaldığım binanın tam karşısındaki duvara yapıştırılmış bir afişin önüne birikmiş bir yığın insan gözüme çarptı.Baktıkları,Said Halim Paşa'nın katilinin kimliğini ortaya çıkartacak şekilde bilgi veren herkese otuz bin liret verileceğini bildiren bir polis ilanıydı.İlan,odamın penceresinden okunamasa da,görülebilecek kadar büyüktü.

Polisin henüz benim izimi bulamadığını adım gibi biliyordum ama Maria'nın dairesine geldikleri takdirde bir fare gibi kapana kısılacaktım.Dostum Varantian yahut M de dahil olmak üzere bu adresten kimsenin haberi yoktu.Bilen tek kişi ev sahibem Maria'ydı.

İçeri girdiğimde şapkamla paltomu her zamanki yerlerine astım.Yemek saati gelmişti.Neşe içinde verdiğim selama Maria'dan donuk bir karşılık aldım.Önceki günkü davranışım için özür diledikten sonra şakacı bir ses tonuyla doktora gittiğimi ve şu an için kendimi çok iyi hissettiğimi söyledim.Dikkatli bir şekilde beni süzmekteydi.Corriere della Sera adlı günlük gazete önündeki masanın üzerinde durmaktaydı.Birinci sayfanın yarısı,bol miktarda fotoğrafla beraber,Said Halim Paşa'nın suikastına ayrılmıştı.

Gözlerimi Maria'nın üzerinden ayırarak neşeli bir şekilde odanın içerisinde dolaşmaya başladım.Maria,barışma teşebbüslerim karşısında kayıtsız bir hava içerisindeydi.Gözlerini şapka ve paltomdan ayırmaksızın akşam yemeğini beraberce yemek isteyip istemediğimi sordu.Bunun sebebini anlamıyor değildim.Gazete,olay mahallinde bırakmak zorunda kaldığım paltoyla şapkamın iki ayrı fotoğrafını da basmıştı.Resimlerin altındaki yazıysa "Bu şapkayla paltonun sahibini bulduğunuzda Said Halim Paşa'nın katilini de bulmuş olacaksınız" demekteydi.

Maria yeni şapkamı eline aldı.Aramızdaki ilişki ev sahibesiyle kiracısı arasındaki resmiyeti çoktan geride bırakmıştı.Her gün şapkamla paltomu fırçalamayı alışkanlık haline getirmişti.Elindekinin yeni alınmış olduğunu farkettiğini hissedince ansızın yemeği şehirde yemek isteyip istemediğini sordum.

Kendisinden hiç beklemediğim bir katılıkla "Hayır,olmaz!" diye cevap verdi."Hizmetkar kadın bu akşam için nefis bir yemek hazırladı.Dışarı çıkmamıza gerek yok.Yemeği evde yiyelim."

Bu konudaki ısrarı pek de alışılmış türden değildi.

Onu sakinleştirmek için "Çok güzel" diye cevap verdim."Yemeği burada yeriz.Ama bir şartla.Yarın,benim davetlim olmayı kabul edeceksiniz."

Anında "Kabul ediyorum" diye cevap verdi.

Hizmetkardan masayı hazırlamasını rica ettikten sonra mutfağa geçti.Gazeteyi okumaya daldığım için döndüğünü farketmedim.

"Okumayı bitirdiniz mi?" diye sordu.

"Okumuyordum ki.Sadece fotoğraflara bir göz atayım demiştim."

"Gördünüz mü?Bir paltoyla şapkanın da resimleri var."

Artık Maria'nın her şeyi bildiğinden şüphem kalmamıştı.Konuyu değiştirdim.

"Haydi yemek yiyelim.Bakalım hangi leziz yemekleri hazırladınız."

Her zamanki gibi işveyle gülümseyerek cevap verdi:

"Yaramaz çocuklar için yemek yok."

Sonunda masaya oturduk.Kendimi mutlu ve huzur dolu hissediyordum.Roma'da artık yapacağım bir iş kalmamıştı ve kısa bir zaman zarfında şehri terkedebilirdim.Başka vazifeler beni beklemekteydi.Gelecek için planlar yapmaya başlamıştım.

"Gazeteleri okudunuz mu?"

Maria bana hitap ediyordu.Bu arada onu tamamıyla unutmuştum.

"Ha!Evet okudum.Anladığım kadarıyla dün eli kanlı bir Türk paşasını katletmişler."

"Evet,gazete de aynen böyle bahsediyor."

Tam masadan kalkarken yeniden konuşmaya başladı:

"Dinlenmek için birkaç günlüğüne villama gitmeyi düşünüyordum.Fakat yalnız başıma gitmek beni tedirgin ediyor.Benimle gelmek ister miydiniz?"

Kıra gitmek için pek de uygun bir zaman olmadığını biliyordum.Daha iki gün önce Maria,Roma'da Aralık ayının ideal tiyatro sezonu olduğunu söylüyordu.Yarı yalvaran yarı zorlayan bir tonda sorusunu tekrarladı.Bu harika kadın kendisinden çok beni düşünmekteydi.Teklifi bana uygun geldiği için kabul ettim.Tatmin olmuş bir şekilde yolculuk hazırlıklarına başladı.Biraz sonra içeriden sesi geldi.Alışveriş için dışarıya çıkacağını söylüyordu.

"Beni burada bekleyiniz." diye ilave etti.

İşte bu biraz garipti.Normal şartlarda alışverişe beraber çıkardık.Dışarıya çıktığında peşi sıra pencereden bakmak için kendi odama geçtim.Polisin astığı ilanın önünde hala insanlar duruyorlardı.Maria'nın yaklaşarak ilanı okuduğunu gördüm.Okuduktan sonra yoluna devam etti ama sanki aklına bir şey gelmişçesine yarı yoldan geriye dönerek bir kez daha okudu.Bu arada gözlerimi bir an için bile üzerinden ayırmıyordum.Tıpkı yorgun bir insan gibi yavaş yavaş sokağın köşesine doğru yaklaşarak gözden kayboldu.

Telaşlanmaya başlamıştım.Aklıma bin türlü kötü düşünce gelmekteydi.Acaba mükafatın ne kadar olduğuna bir kez daha bakmak için mi geri dönmüştü?Gerçekten de hayli yüklü bir paraydı.Böylesi bir miktarda paranın Maria'nın aklını çelmesi mümkün müydü?Her şeyin ötesinde onun için ne ifade ediyordum ki?Sadece bir yabancı değil miydim?Beni polise teslim etmemekle kendisi de yataklık suçu işlemiyor muydu?Kanunlara itaat eden bir vatandaş olarak bir katili adalete teslim etmek onun için daha doğru olmaz mıydı?

Ansızın aklıma daireyi terketmemin daha doğru olacağı düşüncesi geldi.Maria'yı,ihtiyaten sokağın köşesinde bekleyecektim.Fakat bir türlü harekete geçemiyordum.Böylesine nazik ve iyi yürekli bir kadından nasıl şüphe edebilirdim?Hali vaktinin yerinde olduğu ve vaadedilen mükafatın onu baştan çıkartamayacağını bütünüyle unutmuştum.Tam ikna olduğum esnada kuşkular yeniden içimi kemirmeye başladı ve kendimi yeniden sıkıntıya garkolmuş bir halde buldum.Gelip gelmediğini anlamak için arada bir pencereden bakarak,odamda dört dönmekteydim.Gideli sadece yirmi dakika olmuştu ve dakikalar bana saatlermiş gibi gelmekteydi.

Sonunda eli kolu kesekağıtlarıyla dolu bir vaziyette gelmekte olduğunu farkettim.Yardım etmek için aşağıya koştum.Merdivenden çıkarken güzel hatlı soylu yüzünü inceliyordum.Bu melek kadar iyi yaratık böylesine kötü bir harekette bulunamazdı.Saf ve temiz bir kalp taşıdığından öylesine emindim ki.

Maria'nın hayali,Roma'daki bu kanlı dönemle beraber olsa da,üzerinde bir gölge bile olmaksızın hafızamda bugün dahi tazeliğini muhafaza ediyor.

İki saat sonra,villasının terasında,şehrin telaş ve gürültüsünden uzak bir şekilde dinlenmekteydik.Önümüzde büyük mavi bir göl uzanmaktaydı.Hafifçe esen meltemin gölün üzerinde oluşturduğu dalgalanmaları seçebiliyorduk.Asabi halim tümüyle ortadan kalkmıştı.Maria'yla birlikte olmam ne büyük bir şanstı!İstediğim takdirde hayatımın geri kalan kısmını,insanlardan uzak ve hiçbir sıkıntı olmaksızın onunla beraber geçirebileceğimi biliyordum.

Kendisi de sıklıkla hayatta başkaca bir bağlantısı olmadığını belirterek sürekli bir şekilde gelirlerinden ve sahip olduklarından bahsediyordu.Ona kulak versem bile aklım başka yerlerdeydi.Başka vazifeler beni bekliyordu.İdarecilerimizin öğrendiklerine göre Jöntürk hükümetinin eski Harbiye Nazırı Enver ile Doktor Nazım Bakü'ye geçmişti.Her ikisinin de hayatta olduğunu bilmek bize hakaret manasına geliyordu.Bunlara ilaveten başkaları da vardı:Doğu Anadolu'daki Ermenilerin kitle halinde katledilmelerinden sorumlu özel teşkilatın kilit adamı ve İttihat ve Terakki Partisi'nin en kudretli yöneticilerinden biri olan Doktor Bahaeddin Şakir;Trabzon canavarı adıyla da tanınan Cemal Azmi ve diğerleri.Bunların hepsini de ölüme mahkum etmiştik.Bu şahısların hepsi birden serbestçe dolaşırlarken nasıl olur da sakin bir hayat sürdürmeyi düşünebilirdim?

Maria yarın yapmayı düşündüklerimizden bahsetti.Şişe geçirilmiş etleri beraberce hazırlamış ve yemeği terasta yemiştik.O günleri asla unutmayacağım.Ertesi gün kayıkla balık avına çıktık.Akşam üzeri yemekte içeceğimiz şarabı seçmek için mahzene inmiştim.Mahzende neredeyse bir şarap tüccarının sahip olmakla iftihar edeceği miktarda şişe ve fıçıyla karşılaşınca adam akıllı aptallaştım.Aralarında bir tanesini bile tanımadığım farklı rekoltelerden yüzlerce şişe bulunmaktaydı.İki şişe kırmızı şarap alarak yukarı çıktım.Birkaç bardak içtikten sonra daha da neşelenen Maria gevezelik etmeye koyuldu.Bir defa daha malından mülkünden bahsetmeye başlamıştı.Nezaketen kendisini dinledim.Şarap,muhayyilemi harekete geçirmiş olsa bile düşüncelerim başka yerlerdeydi.Birkaç gün sonra Roma'ya geri döneceğimi söylemek için sözünü kestiğimde şaşkına döndü.

"Roma'ya geri mi dönüyorsunuz!Ama neden?"

"Mühim bir iş beni bekliyor."

"Ne işi?"

Yüksek ve telaşlı bir sesle konuşmuştu.Ardından,itidalini kaybetmiş olduğundan pişmanlık duyarcasına susuverdi.Kırılmıştı.Rahat bir hayat temin etse bile güzel bir hanıma bağlanamayacağını söylemek genç bir erkek için yersizlik olacaktı.Maria,asil ve içine kapanık bir hanım olmasına rağmen o akşam içinde bulunduğu hayal kırıklığını gizleyemiyordu.Daha fazla konuşmadım ve akşam yemeğimiz buz gibi bir ortam içinde sona erdi.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Arshavir Shiragian'ın "The Legacy" adlı eserinden.

11 Ocak 2011 Salı

Tavan Arası Ordusu/Arshavir Shiragian


Birinci Dünya Savaşı başladığında 14 yaşındaydım.Annem ve babam,atalarımın tümü gibi,Türk topraklarında doğmuşlar.Çocuk sayılacak yaşta yetim kaldıktan sonra,annem,kızkardeşim ve erkek kardeşimle beraber,Türklerin İstanbul adını verdiği,Constantinople'da,Boğaz'ın Avrupa yakasındaki Pera'da yaşamaktaydım.

Osmanlı İmparatorluğu'nun İtilaf Devletlerine karşı Almanların safında harbe girişinin tarihi olan Ekim 1914 öncesinde bile,tümüyle Hristiyanlardan (Ermeni ve Rumlar) müteşekkil bu bölgede korkunç söylentiler dolaşmaktaydı.O devirde,iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Partisi'nin en seçkin mensuplarından oluşan Jöntürk hükümetinin "gavurlardan" kurtulmak suretiyle Anadolu içerisinde bir homojenizasyon hareketine girişmeyi tahayyül edebileceğini ve dört yıldan daha az bir zaman içerisinde bir milyondan fazla Ermeninin yuvalarından kopartılarak katledileceğini düşünemiyorduk.Bununla beraber yine de geçmişi unutamamıştık.

19. yüzyılın sonlarında Kızıl Sultan Abdülhamid'in emriyle gerçekleştirilen katliamlar medeni dünya'yı dehşet içinde bırakmıştı.1908'de,Jöntürklerin partisi iktidarı ele geçirmek için hükümeti devirdiği zaman,özellikle bu hareketi bilfiil desteklemiş bulunan İhtilalci Ermeni Federasyonu başta olmak üzere Ermeniler,Hristiyan azınlıkların da bundan böyle İmparatorluğun Müslüman tebası yanında eşit muamele göreceğine inanarak sevinmişlerdi.Fakat bir yıl sonra,1909'da,Kilikya'nın Akdeniz sahilinde bulunan Adana'daki Türk ahali otuz bin Ermeniyi katlediyordu.Sosyal reformlar yapmak iddiasıyla iktidarı ele geçirmiş olan bir hükümetin otoritesi altındaki Türk ordusuysa kıyıma cesaret verip iştirak etmekteydi.

Jöntürkler işte bunun gibi binlerce kez verdikleri sözden döndüler.Savaşın ilan edilmesinden önce bile Ermeniler,doğdukları ve tarihlerinin binlerce yıl öncesine dek uzandığı bu ülkede -kendilerini neyin beklediğini bilmeksizin- daimi bir yarın korkusuyla yaşamaktaydılar.

Türk devletini idare edenler,gazeteleri ve camiileri kullanarak,sade Türk vatandaşlarının içinde Anadolu'nun yerli Hristiyan halkına karşı nefret uyandırmayı hedefleyen bir kampanya sürdürmekteydiler.Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşa girmesinden birkaç hafta öncesinde Hristiyanlara ve kurumlarına karşı gösteriler başlamıştı.

Bunlardan birisine ben de şahit oldum.Dört ya da beş bin Türkten oluşan bir güruh Yeni Camii'de namaz kılıp galeyana geldikten sonra başkentin Türk ve Avrupalılara ait mahallelerini birbirine bağlayan Galata Köprüsünü sloganlar atarak geçerek Pera'da dağıldılar.Göstericiler köprü üzerinde kolkola girmek suretiyle yirmişer kişilik saflar oluşturarak yürümekteydiler.Vahşi ve yenilmez bir görüntüleri vardı.Pera'daki ana caddeye gelir gelmez saflar çözüldü ve öfkeyle harekete geçtiler.

İyice kontrolden çıkmış kalabalığın izdihamına tahammül edemeyen Tokatlıyan Oteli'nin vitrin camlarının büyük bir gürültüyle aşağı indiğini gördüm.Pera'daki büyük cadde üzerinde yabancı sefaretler,büyük mağazalar ve lokantalar bulunmaktaydı;fakat kalabalık,öfkesine rağmen,resmi binalarla Almanlara ait mağazalara zarar vermemeye özen gösteriyordu.Hedef alınanlarsa sadece Rum ve Ermenilere ait dükkan ve binalardı.Kalabalık,zincirlerinden boşanmış,Hristiyan Avrupa'ya küfürler yağdırmaktaydı.Bazı Türkler,üzerlerinde -Londra,Paris,Moskova gibi- yabancı başkent isimlerinin yazılı olduğu büyük beyaz fesler giymekteydi,bunların savaşa gittiklerinde hedefleri olacağını tahmin ettim.

Kalabalık,Hristiyan ahalinin ödünün kopmasına sebep olurken,Türk polisi büyük bir tevekkülle olup bitene seyirci kalmaktaydı.Bitaraf kalışı talancılara cesaret veriyordu.Buna mukabil Emniyet-i Umumiye mensupları oldukça faaldi.Sivil kıyafetler içerisinde komşu sokaklara yayıldıktan sonra,Hristiyan olduğunu tahmin ettikleri kişilerin peşlerine düşüp,yakaladıklarını da tartaklıyorlardı.Rum ve Ermenilerin çoğunluğu evlerinde,kapalı pancurların arkasında saklanmaktaydı.

Yaklaşık iki saat içerisinde dört ya da beş kilometre katetmiş olan kalabalık,akabinde Sultan Abdülhamid'in 1908 yılında tahttan indirilişinin anısına dikilmiş bir milli abide olan Hürriyet Tepesi'nin önünde yeniden biraraya geldi.O noktada,hükümet darbesi kahramanlarının heykelinin yanıbaşında,kalabalığın başını çekenler,abartılmış jestler ve haykırışlarla,kafir'e karşı kutsal savaş vereceklerine dair and içtiler.Sözkonusu bu dini sövgüler içerisinde bile Alman dostlarını kayırmayı da ihmal etmemekteydiler.

Bu taşkınlıkları sessizce geçiştiren hükümet yanlısı basın Hristiyanlara karşı düşmanca makalelerle dolup taşmaktaydı.Savaşın ilanından birkaç gün sonra,Türk polisinin resmi yayın organı niteliğini taşıyan Polis Mecmuası,büyük fotoğraflar eşliğinde bir serinin yayınına başladı.Bu dizide Türk polis yetkililerini Anadolu'da yaşayan Ermenilerin evlerinde bulunduğu iddia olunan muazzam silah yığınlarının önünde görmekteydik.Çoğunlukla bunlar,ordunun depolarından ıskartaya çıkartılmış eski tüfekler vesair silahlardı.Fakat fanatik kitlelerin gerçeği dinlemeye tahammülü kalmamıştı.Ermeni,düşman niteliğini kazanmıştı.Bu esnada Ermeniler,Türklerin kindar duygularını tatmin etmek için bir fırsat beklediğini bilmekteydiler.

Bir tür panik hissi Hristiyanların günlük hayatına nüfuz etmişti.Bu gürültücü kalabalığın gösterisi gündelik hayata dair bir hadise olmasa da,şehrin bir mahallesindeki bir yangını (yangın var!) ya da bir başka felaketi haber vermek için düzensiz kaldırımlar üzerinde elindeki ağır asayı vurarak geçen gece bekçisinin gür ve boğuk sesini her akşam yarı kapalı pencerelerin ardından dinliyorduk.Onlarca yıldan beri Hristiyan çocuklar bu sesleri dinleyerek yataklarında büzülüyorlardı.Onların nazarında bekçi,Zilli Babayı sembolize etmekteydi.Şu andaysa yetişkinler bile sesinden korkuya kapılıyor ve nefeslerini tutuyorlardı.Hiçbir zaman için,her şeyden önce bir devlet görevlisi olan bu şahsın ağzından hangi hükümet kararının çıkacağını bilemiyorlardı.

Savaş ilanından sonra Hristiyanlar bir başka gürültüye,silah altına alınma çağrısı esnasında duyulan davul sesine de alışmak zorunda kaldılar.Davulcu coşkuyla davulunu çalarken,sıklıkla ona eşlik etmekte olan bekçi bir yandan asasını yere vuruyor öte yandan son hükümet kararnamesini ilan ediyordu:

"17 yaşından 30 yaşına kadar olan aile reisleri veya bekarlar,bir haftalık azıklarıyla beraber üç gün içerisinde sevkiyat noktasına müracaat edeceklerdir.Zanaatkarlar tüm iş aletlerini beraberlerinde getirmek zorundadır.Duyduk duymadık demeyin.İcabet etmeyenler Divan-ı Harb'e verileceklerdir."

Akabinde askere alınma 16 yaşındaki çocuklarla altmışındaki ihtiyarlara dek yaygınlaştırıldı.Tilavet halinde ve davul eşliğinde söylenen bu resmi tebliğlere haftada üç dört defa şahit olmaktaydık.Bunlar,Orta Anadolu'dan gelip İstanbul'da sabit adresi bulunmayan binlerce kişi için resmi celp değerindeydi.Aynı şekilde bu tebliğler bizim aramızdan başkentte doğmuş olanları da ilgilendirmekteydi.Türklerin bizim için neler düşünmüş olduklarını merak ederek bu tebliğleri can kulağıyla dinlemekteydik.

Üzerinden onca yıl geçmesine rağmen bugün bile o savaş yıllarını yeniden hatırladığımda sanki bir salgın hastalıkmışçasına İstanbul'da yayılan o korku ve dehşet ortamını yeniden yaşıyorum.Başlangıçta binlerce Ermeni genci bu tebliğe itaat ederek orduya katıldılar.Oğullarını askere yollamak istemeyen bazı ailelerse elde avuçta ne varsa paraya çevirmek suretiyle gereken bedeli ödediler.Yine de Jöntürk hükümeti milyonlarca lira topladıktan sonra,'bedeli mukabilinde askerlikten muafiyet' kanununa saygı göstermeyerek,para ödeyenleri de ödemeyenlerle beraber cepheye göndermek veya çalışma taburlarında istihdam etmek üzere silah altına aldı.Bunlardan bir kısmı Türk ordusunu kırıp geçirmekte olan hastalıklar yüzünden can verdiler.Ama çoğunluğu başlarında bulunan Türk subayları tarafından öldürüldüler:Yaklaşık 120.000 Ermeni sözümona bu çalışma taburlarına dahil olduktan sonra katledildiler.Bunlardan binlercesiyse birliklerinden kaçarak,sistemli olarak uygulanan işkence ve cinayet haberleriyle İstanbul'a geri döndüler.Gelenler,asker kaçağı olarak polis tarafından aranmaktaydılar.

İşte bu şekilde,hem de mevcut kanun ve içtihadları da hiçe sayarak,ev baskınları dönemi başladı.Ermeni kökenli bazı muhbirlerin de işbirliğiyle Türk polisleri gece gündüz demeksizin ev aramalarına giriştiler.Kapıyı çaldıktan sonra yasaklanmış kitaplar,ateşli silahlar ve kaçakları aramak üzere evlerin içine girmekteydiler.Kapının açılması geciktiği takdirde polisler,kadın ve çocukların önünde bile ağıza alınmayacak küfürler eşliğinde önce kapıyı kırıp sonra içeri dalmakta tereddüt etmemekteydiler.Hiçbir zaman arama emri ibraz ettiklerine şahit olmadım.Aile mensuplarından birini beraberlerinde götürmeye karar verdikleri zaman bunu kaba kuvvete başvurarak,kişiyi yuvasından söküp almak suretiyle yapıyorlardı.Gidenlerin geri geldiğini görmekse oldukça nadirdi.Bu konular için bilgi edinmek maksadıyla mahalledeki polis karakoluna gidecek kadar gözüpek olanlar da her an için gözaltına alınma riskini taşıyordu.

Türk polis yetkilileri kırıp dökme hususunda gerçekten birer "uzman" oldukları için,her arama faaliyeti sonrası evler,hazin bir manzaraya sahne oluyordu.Yine de kimsenin canı yanmamışsa kendimizi şanslı sayıyorduk.Mahallemizdeki insanlar daimi bir korku ve dehşet ortamı içinde yaşamaktaydılar.Kadınlar,alışverişten birinin oğlunun veya bir başkasının genç kocasının tevkif edilmesi haberiyle korku içerisinde evlerine dönüyorlardı.

Davul sesleri bize Türk ordusunun toplanmasını hatırlatırken;verilip de tutulmayan sözleri,ayaklanmaları ve onu takip eden katliamları unutmamış olan İhtilalci Ermeni Federasyonu liderleriyse silah toplamaya ve toplamış oldukları bu silahları saklamaya çalışıyorlardı.İhtilalcilere yapmış oldukları resmi çağrıya rağmen tek endişelendikleri husus başkentte yaşamakta olan Ermeni ahalisinin muhafazasını temin edebilmekti.İstanbul'daki Patrikhanemiz haddizatında Anadolu'daki Ermenilerin maruz kaldığı muameleler hakkında düşündürücü bilgiler almaktaydı:Tehcir hareketi ve katliamlar henüz başlamamış olsa da,tevkif ve infazsız gün geçmiyordu.Çok sayıda Avrupalının mevcudiyetine rağmen,aynı şekilde İstanbul'da da tevkifler vuku bulmaktaydı.1914 yılında bir başka Ermeni siyasi teşekkülü olan Hınçak Partisi'nin yirmi idarecisi gözaltına alınarak,Bayezid Meydanı'nda sabahın üçünde asılmadan önce kendilerinden hiçbir haber alınamadan tamı tamına altı ay müddetle hapiste tutuldular.

Dört yıl süreyle İstanbul Ermenileri daimi bir korku ortamında yaşadılar.Yeni bir hadise vuku bulmadan neredeyse gün geçmez olmuştu.Savaşın başlangıcında,hükümetin İstanbul polisine gizli emirler göndermiş olduğu yolunda söylentiler dolaşmaktaydı.Bazılarıysa bunlara,katliam emirlerini taşıyan mühürlü zarfların dağıtılışını da ilave ediyorlardı.Diğerleri,20. yüzyılda bir hükümetin kendi vatandaşlarını topluca yok etmeyi hedef alan bir programı planlayıp,uygulamaya koyabileceğine ihtimal vermeyerek olup bitenleri pek ciddiye almıyorlardı.Ermenilerin katledilmelerinden ziyade,hükümetin onları Anadolu dışına sürmekle yetineceğine inananlar da vardı.Bu söylentilerden iyice bunalan Patrik Zaven,Alman Sefiri Baron von Wangenheim'ı ziyaret ederek kendisinden Almanların,İmparatorluğun Hristiyan azınlıklarının bir tek ferdinin bile zarar görmesine müsaade etmeyeceği yolunda teminat aldı.O devirde başkentin Anadolu'daki şehirlerden birine nakledileceğine dair haberler de alınmaktaydı.Hristiyanlar,Türklerin kendilerini Avrupa'ya daha yakın olan İstanbul'da kalmaya devam etmelerine müsaade edip etmeyeceklerini aksi takdirde zorla göç ettirmenin ne zaman gündeme geleceğini merak etmekteydiler.

Bütün bunlara rağmen sevinç ve coşku içinde geçen saatlerimiz de oldu diyebilirim.1915 yılı başlarında İtilaf Devletleri Gelibolu'yu bombalayarak bazı kesimlerini işgal ettiler.Onlar bizim için medeniyeti ve Batı Avrupa değerlerini temsil etmekteydiler.O günler ne güzel günlerdi!Ne zaman gök gürültüsü duysak onu top sesleriyle karıştırdığımızdan içimiz sevinçle dolardı.Kendi kendimize Müttefiklerin sonunda İstanbul sularına girdiğini düşünürdük.Hemen akabinde şehri işgal ederek,Hristiyanları kurtarmaya geleceklerdi.Biraz zaman geçince ardından yağmur başlar ve akan suyun içinde ümitlerimiz de boğulurdu.Dokuz ay sonra Müttefikler,beraberlerinde bütün ümitlerimizi de götürerek çekilip gittiler.

Savaştan önce gözü derslerinden başkasını görmeyen,başta futbol olmak üzere spora da merak duyan bir talebeydim.Haftada bir kez pazar sabahları kilisenin müzik derslerine gider özel koro robunu giyip birinci sırada kilise korosunda şarkı söylerdim.Savaşın ilanından sonra yavaş yavaş siyasi durumun farkına varmaya ve Ermenilerin önünde duran problemler üzerine erişkinlerin yaşamakta olduğu endişeleri paylaşmaya başladım.Evimiz İhtilalci Ermeni Federasyonu liderlerinin toplantı mahalline dönüşmüştü.Bir kenarda oturarak saatler boyunca bu insanların günün meselelerini tahlil ve mütalaa etmelerini dinlerdim.Bazıları,özellikle Müttefiklerin Gelibolu'yu bombardımanı esnasında,gelecek hakkında ümitlerini koruyorlardı.Diğerleriyse daha bir karamsardı;Müttefikleri kurtarıcılarımızmış gibi görmeyi tehlikeli buluyorlardı.Bununla beraber bir nokta üzerinde hepsi fikir birliğine varıyorlardı:Taşnak Partisi'ne ve Ermeni halkına inançla yardım etmek gerekiyordu.

Bir müddet sonra aynı kişiler beni köşemden çıkartarak silahların nakledilmesi ve saklanması vazifesini bana vermeye karar verdiler.Aynı zamanda çeşitli dış kaynaklardan bilgi toplanması ödevi de bana verilmişti.Hepsi de silah altına alınma yaşına gelmiş kişiler olup şehirde serbestçe dolaşamadıklarından ötürü bana ihtiyaç duymaktaydılar.Vücudumun ufak tefek olmasının verdiği avantajla hiç de 15 yaşındaymış gibi durmuyordum.

Mağazaların kapalı olmadığı müddetçe,şehirdeki Ermeni tacirler bize silah temin ediyorlardı.Gerçekten de birkaç ay sonra hükümet,Tekalif-i Harbiyye adı altında,aslında üstü örtülü bir tür resmi hırsızlık,bir soygundan başka bir şey olmayan bir dizi el koyma hareketine girişti.Böyle bir uygulamaya karşı duydukları nefreti dile getirmek için Ermeniler,tekalif kelimesini tükürürcesine telaffuz ediyorlardı."Bugün tekalumi günü" ya da "işte tekalumiler" demekteydiler.Belli bir süre sonrasında,anılan kelime doğrudan doğruya hırsızlık karşılığı kullanılır olmuştu.Devlet memurları ya da tekalumiler mağazaların depolarına girerek,elbiseler,kumaşlar,iş aletleri,hububat,ilaçlar,araba ve el arabaları ve tabiatıyla silahlar gibi kendilerini ilgilendiren her şeyi beraberlerinde götürüyorlardı.Aldıklarına karşılık ileri bir tarihte yapılacak bir ödemeye dair bir taahhütten başka değeri olmayan bir makbuz veriyorlardı.Türk hükümeti asla tek bir Hristiyanın bir kuruşunu bile kendisine iade etmemiş ne de el konulan ya da çalınan kıymetlerini telafi etmeyi teklif etmiştir.Bu arada katledilen 1.200.000 Ermeninin soyundan gelenlere tazminat ödemeyi hiçbir zaman düşünmemiş bunun adını dahi anmamıştır.Bu müsadere işlemleri neticesinde büyük bir hayat pahalılığına ve ekmeğin karneye bağlanmasına yol açtı.Bir kıtlık tehlikesinden korkarak gıda maddelerini stoklamaya başladık.

Savaşın ilk ayları esnasında hala silah ve gıda maddelerini temin edebiliyorduk.Müzakerelerin Federasyonun liderleri tarafından sürdürülmesi sebebiyle,Monsieur Frengian gibi,bize silah temin eden kimselerin bu silahları Taşnak Partisi'ne hibe mi ettikleri yoksa ücret mukabilinde mi sattıkları hususunda bir malumatım bulunmamaktaydı.Bana verilen vazifeyi ifa etmek amacıyla genç bir Türk hamalı kılığında dolaşırdım.Dükkanlara gidip -Mauser,Luger,Smith & Wesson gibi- silahları arayıp bulduktan sonra elimdeki büyük sepete yerleştirir,üzerlerini de et ve sebzelerle örterdim.Bu silahları önce eve getirir,akabinde almış olduğum her gün değişen talimatlara uyarak güvenli yerlere parça parça gizlerdim.Bir müddet bu vazifeyi hadise çıkmadan yerine getirdim.Her şeyden önce genç bir Türk olan yeni yetme bir delikanlının gidiş ve gelişleri kimi alakadar edebilirdi ki?

Soğuk ve rutubetli bir Aralık günü ilk paniğimi yaşadım.Emin bir yere götürmesi için bir arkadaşıma verilmek üzere bir miktar silah taşıyordum.Bir doktorunkini andıran ama daha büyükçe bir deri çantaya silahları doldurduktan sonra evden ayrıldım.Sokakta otuz metre bile ilerlememiştim ki kendimi birdenbire yirmi otuz polis görevlisinin ortasında buldum.Kanımın donduğunu o anda hissettim.Sokağımızın köşesinde bulunan ayakkabıcı dükkanına yaklaşarak elimdeki çantayı yere bıraktım.

Ya polis benden şüphelenerek sorgulamak üzere nezarete götürmüş olsaydı?Silah kaçakçılığı için en ağır ceza asılarak idam edilmekti.Genç yaşta oluşum beni böyle bir cezadan kurtarsa da,beni sakat bırakacak tarzda hüküm giyeceğim tabiiydi.Vücudumun titreyişine mani olmakta güçlük çekiyordum.Kız ve erkek kardeşimin perdenin arkasından beni takip ettiklerini farkedince korkum bir kat daha arttı.Onların yaşamakta olduğu paniği tahmin edebiliyordum.Yakalandığım takdirde polis anında bizim eve girecek ve köhne binanın içerisinde hala doğru dürüst bir gizlenme yeri bulamadığımız için tüm arkadaşlarım aynı şekilde yakalanıp akabinde şüphe yok ki idam edileceklerdi.

Polisler sokakta geziniyorlardı.Ne zaman gözleri bana takılsa aptal taklidi yapıyordum.Neticede onları ilgilendirmediğim kanısına vardım.Gerçekten de aralarından bazıları sokağın öbür ucundaki bir eve girdiler.Ertesi gün,bir Ermeni muhbirin işbirliği sayesinde bir Ermeni avukatı tutukladıklarını öğrendik.Bu hainlerden bir kısmı o sıralar oldukça meşhurdu.Papazken din değiştirip Müslüman olan Hidayed,Türk gizli polisinin siyasi şubesinde çalışan Monsieur Haroutunian sadisti,Essayan ismiyle dünyaya geldikten sonra Vahe İhsan adını alan ve soydaşları,akrabaları ve sonunda evlatlarının bile nefretini kazanarak dışlanacak olan hain.Savaş başladığı vakit bu şahısların bir tanesini bile tanımıyordum fakat akabinde polis eşliğinde evimizi aramaya gelmeye başladıklarında hüviyetlerini teşhis edebilecek duruma geldim.

Çantayı bıraktığım yerden almak istiyor fakat korkudan elim ayağıma karıştığı için bir türlü buna muvaffak olamıyordum.Sonunda çantayı yerden aldım,yüküm çok hafifmiş gibi sakin ve rahat bir hava vererek birkaç adım ilerledim ve Talimhane Meydanı'na doğru yoluma devam ettim.Daha önceden bana üçüncü sıradaki banklardan birine oturarak beklemem ve geldiğinde bir parolayla kendini tanıtacak olan dava arkadaşımıza silahları teslim etmem talimatı verilmişti.Çantayı verdikten sonra dosdoğru eve dönmem gerekmekteydi.Banklardan birine oturarak beklemeye başladım.Kan ter içinde kalmıştım ve tir tir titriyordum.Bunlara rağmen yavaş yavaş kendime olan güvenim yerine geldi.Akşam oluyordu.Ansızın bir Türk gelip yanıma oturdu ve bir şeyler mırıldanmaya başladı.Bana yanaşmaya çalıştığını anlamam için fazlaca bir zaman geçmesi gerekmedi.Çantayla beraber kaçmama imkan yoktu,haddinden fazla ağırdı ve hepsinden iyisi oturduğum vakit bankın altına diplerde bir yere doğru itmiştim.Ani bir hareketle ayağa kalktım,bu esnada ağabeyimin biraz ötedeki askeri okulda subay olduğunu ve gidip rahatsız edildiğimi kendisine haber vereceğimi geveliyordum.Ama Türk hala aynı derecede kararlı görünmekteydi.Tehdidimi yerine getirecekmişim gibi meydanın öbür ucuna doğru ilerlemeye başladığımı gören Türk,kararlı olduğumu hissedince ayağa kalkıp kaçıverdi.Bu hadise beni allak bullak etmişti.Tekrar yerime oturdum.Genç olmama rağmen bu tarz yaklaşmaların ne manaya geldiğini öğrenmiştim.Yine de o akşam tehlike çok daha yakın ve korkum çok daha büyüktü.

Bizim dava arkadaşı sonunda teşrif etti.Parolayı söyleyince çantayı kendisine verdim.Atletik yapılı genç bir delikanlıydı.Getirdiklerimi alıp bir an önce gözden kaybolması gerekmekteydi.Oysa çantanın götürüleceği yere kadar kendisine eşlik etmemi teklif etti.Sanki benim büyüğümmüş gibi içimdeki kuruntuları bir kenara bırakarak ona itaat ettim.Varacağımız yere geldiğimizde beni gören diğerleri kelimenin tam anlamıyla çılgına döndüler.Emirlere aykırı davranmak yasaktı.Bana verilen talimat,silahları belirli bir noktaya kadar taşımaktan ibaretti.Eşlik etmekte olduğum arkadaş ise onları benden teslim aldıktan sonra tek başına harekat merkezine dönmeliydi.Bu hadiseyi yeniden düşündüğüm vakit,tevkif edilmesi durumunda olanları haber verebilecek kişi olarak mı varlığıma ihtiyaç duyduğunu kendi kendime soruyorum.Bir mazeret bulmaya çalışıyordu.Bana gelince,tek bir kelime etmeksizin bakışlarına yakalanmamaya gayret etmekteydim.

Ailem ve bizim evde barınmakta olan arkadaşlar sabırsızlıkla dönüşümü beklemekteydiler.Perdenin arkasından polislerin sokağı nasıl arşınladıklarını görmüş olan kız ve erkek kardeşim,çantanın ağırlığı altında el ve ayaklarımın nasıl titrediğini diğerlerine anlatmışlardı.Gecikmemse hepsini paniğin eşiğine getirip bırakmıştı.Onlara vazifemi yerine getirdiğimi söyledim.Sonrasındaysa her zaman yaptığımız gibi bir daha bu hadiseden bahsetmedik.Tüm bu operasyonlar gizli olduğu için ağzımızı sıkı tutmamız gerekmekteydi.Her zaman için en kötüsünü beklemekteydik.Türklere karşı boyun eğmemeyi öğrenmiştik.Bugün,bütün bunlara rağmen çok az sayıda Ermeninin,24 Nisan 1915 günü başlayan hadiseler karşısında hazırlıklı olduğunu söyleyebilirim.

O gün,güneş batar batmaz,cemaatimiz liderlerinden -yazarlar,gazete editörleri,öğretmenler,avukatlar,Taşnak Partisi yöneticileri gibi mühim mevkilere sahip- 250 kişi evlerinde gözaltına alındıktan sonra,1.200.000 Ermeninin kurbanı olacağı katliama girizgah teşkil edercesine,Anadolu'ya gönderilmeden önce hapse atıldılar.

Kitle halinde tutuklamalar,polis gruplarının ellerindeki fenerlerle Ermeni mahallelerini işaretlemesinin ardından,akşam saat sekize doğru başladı.Soydaşlarımızdan bazıları ev kıyafetlerini giyinmişlerdi bile.Türkler onlara bir saat içerisinde geri dönecekleri için üstlerini değiştirmeye gerek olmadığını söylediler.Şaşkın ve tedirgin bir vaziyette,"birkaç soruya" cevap vermek için merkeze gelme davetini reddetmenin makul ve mümkün olmayacağını bilerek (davet edenlerin silahlı olduğunu unutmayalım) hepsi itaat etti.Saatler geçip de dönen olmayınca bazı kadınlar endişe içerisinde,yanlarına kocaları için yastık,kamp lambası ve sıcak giysiler de alarak,bilgi edinmek maksadıyla mahalle karakoluna müracaat ettiler.Polisin kocalarının çok kısa bir süre içerisinde geri döneceğine dair teminat vermesi neticesi onları beklemek üzere evlerine geri döndüler.Fakat hiçbiri geri gelmedi.Türklerin siyasi cezaevleri labirenti içinde bir noktadan ötekine sürüklendiler.Haftasonuna doğru Anadolu'ya gönderilmişlerdi bile.

Polisin sabahın kör karanlığında İstanbul sokaklarından geçirdiği,bazıları hala pijama ve terlikleriyle olan,bazılarıysa battaniyeye sarılmış durumdaki bu insanlardan kimsenin haberi olmadı demek doğru olmaz.Bu tutuklamaların haberi tıpkı bir barut alevi gibi şehrin içerisinde dört bir yana yayıldı.Öğlene doğru korku ve kedere garkolmamış bir tek Ermeni hanesi kalmamıştı.İzleyen günlerde diğer önemli şahıslar da tevkif edildi.Mebusan Meclisi azası olan iki Ermeni parlamenter,Kirkor Zohrab ve Vartkes Serengulian,resmi bir protesto için Sadrazam Said Halim Paşa'ya çıktılarsa da elde ettikleri sadece kaçamak cevaplar oldu.Bunun üzerine günü geldiğinde medeni dünyaya Jöntürklerin ne menem insanlar olduklarını anlatacaklarına dair yemin ettiler.Sadrazamsa her ikisine hınçla cevap vermekle yetindi.Sürgüne gönderilip öldürüldüler.Alman Sefirinden İmparatorluktaki azınlıklara halel gelmeyeceği yolunda teminat almış bulunan Patriğimiz Zaven aynı şekilde Said Halim Paşa'ya da müracaat ederek kendisinden Ermeni milletini korumasını istirham etti.Damarlarında "asil bir kan taşıyan" "zarif" birinci nazır ise,umumi tevkifat ve kitle halinde tehcir iddialarının abartılmış şayialardan ibaret olduğunu ifade etti.Hemen akabinde bizzat Patriğimiz de tehcir işlemine tabi tutulanlar arasında yerini aldı.Birkaç ay zarfında,Ermeni ileri gelenlerinden yaklaşık 2.500'ü bir daha geri gelmemecesine toplumlarından sökülmüşlerdi.

Milletimizin başsız bırakıldığı 24 Nisan akşamı sessizlik içinde geçen bir hadise daha vuku buluyordu.Gündelik işlerde çalışmak amacıyla taşradan İstanbul'a gelmiş bulunan binlerce Ermeni genci önce hapse atıldı,sonra sürgüne gönderildi ve sonunda öldürüldüler.Bu fakir genç insanlar köylerini ve ailelerini terketmişlerdi.Aralarından bazıları başkente ulaşabilmek için yüzlerce kilometre yolu yayan katetmişti.İstanbul'daysa en zor ve en mütevazi işleri kabul edip,gülünç denecek bir aylık ücret karşılığında günde 13 saat çalışmışlardı.Kazandıklarının çoğunu ya çocuklarını beslesin diye hanımlarına ya da tohum veya çiftlik hayvanı almaları için ebeveynlerine gönderiyorlardı.Soydaşlarıyla beraber başkentin en iğrenç mahallelerinde haddinden fazla kalabalık,sefil barınaklarda yaşamaktaydılar.Çoğunun okuma yazması bile yoktu,Ermeni cemaatinin ekonomik açıdan en zayıf tabakasını oluşturmaktaydılar.Ama genç ve güçlü olduklarından dolayı Jöntürkler,onları rejimleri için bir tehdit unsuru olarak gördüler.Türk polisi için bir gecede bu 5.000 kişiyi toparlayıp hapse ve ölüme göndermek hiç de zor olmadı.25 Nisan sabahı aralarından hiçbiri olağan çalışma mahallerine gelmiyor ve bir daha birinden bile haber alınamıyordu.Ülkenin içine -ve dolayısıyla ölüme doğru- yaptıkları uzun yolculukları esnasında bazıları kısa bir süre için de olsa aileleriyle yeniden biraraya gelebildiler.Kitle halinde tehcir hareketi başlamıştı.

Gerçekten de İstanbul'da bu tutuklamalar devam ederken,Anadolu'dan gelen zorla göç ettirme haberleri bize ulaşmaya başlamıştı.Sadrazam Said Halim Paşa'nın,Patriğimize biraz da istihzayla bu asılsız iftira ve şayiaların Ermeniler tarafından yayılmakta olduğunu söylediği vakit,adamları kitlesel kıyım planlarını uygulamaya koyuyorlardı.Türkler en kaşarlanmış sabıkalıları hapisten çıkartarak,bu mücrimleri birer hükümet görevlisi,Teşkilat-ı Mahsusa adındaki kıyım ve katliamlardan sorumlu özel organizasyonun birer mensubu haline getirmişlerdi.Bu teşkilat ne vicdandan ne de kanundan haberdar binlerce sadisti bünyesinde barındırıyordu.Onları silahlandırarak düzenli ordu birlikleriyle işbirliği içinde görev alacakları Anadolu'ya gönderdiler.Uyguladıkları metodsa aşağıdaki gibiydi:Türk askerleri bir Ermeni köyünü işgal ederek -erkekler,kadınlar,gençler,yaşlılar ve hastalar da dahil olmak üzere- sakinlerine evlerini terkederek dışarıda toplanmalarını emrediyorlardı (Bu esnada hükümet,bu şekilde terkedilen evlerin yağmalanması ve işgali için gereken tedbirleri önceden almış bulunmaktaydı).Süngü takmış askerlerle çevrili,korkmuş ve zayıf düşmüş bu insanlar köylerini terketmeye mecbur bırakılıp,sonunda kendilerini ölümün beklediği uzun ve cehennemi bir yolculuğa ilk adımlarını atıyorlardı.Aç ve düşkün bir vaziyette Anadolu yollarında sürüklenirlerken,düzenli ordu birliklerine yardımcı olmaya gelmiş Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin komşu tepelerden üzerlerine çullandıklarını görmekteydiler.Bu çeteler yağmayı bitirdikten sonra ayakkabı,gömlek,alyans,para ve üzerlerine gizlemeye muvaffak oldukları ne var ne yoksa alarak kurbanlarını çırılçıplak bırakıyorlardı.Bundan kötüleri de vuku bulmaktaydı.Başta İngilizlerin mavi kitabı olmak üzere,Ermenilerin maruz bırakıldıkları tüm bu dehşet ve eziyetler muhtelif eserlerde ayrıntılarıyla anlatılmıştır.Türklerin bu yorucu işi sona erdiği vakit 1.200.000 Ermeni katliamlarda hayatını kaybetmiş ve Küçük Asya mezbaha haline gelmişti.

24 Nisan 1915 günü vuku bulan birinci dalga tutuklamalardan 24 saat sonra İstanbul'daki kaçakların sayısı da artmıştı.Çok yakın bir tarihte sıranın kendilerine geleceğini bilen talebeler,profesörler,Taşnak Partisi mensupları ve diğerleri yeraltına iniyorlardı.Kitle halinde şehre ulaşan asker kaçakları,Ermeni subay ve askerlerin silahlarının Türk yetkililerince alınışını ve Ermeni birliklerinin kıyıma tabi tutuluşunu gördüklerini anlatmaktaydılar.Sivas Valisi Muammer'in kendi bölgesindeki 20.000 Ermeni askerini katlettiğini de bu esnada öğrendik.Daha önce de söylediğim gibi yaklaşık 120.000 soydaşımız çalışma taburlarında istihdam edilmişlerdi.Bunlar birbiri peşisıra katledildiler.İstanbul'da tutuklananların sayısı artmaya devam etmekte ve her geçen gün Türklerin Ermenilere karşı tertip ettikleri canavarlıklara dair ülkenin içlerinden gelen yeni haberler şehre ulaşmaktaydı.

Başkentin bütün Ermeni mahallelerinde kiler,mahzen,kuyu,sandık odası gibi iç ve dış duvarlar arasında kalan bütün boşluklar gizlenecek yerler haline getirilmişti.Türk polisinin mel'un hainler yardımıyla zaman zaman ulaşabildiği,içinde binlerce kişinin iskan edildiği bir yeraltı dünyası işte bu şekilde meydana gelmişti.Kaçakları yakaladıkları zaman,kendilerine yataklık edenlerle birlikte hapse götürmekte,burada onlara işkence edilmesinden sonra ya öldürülmekte ya da devam etmekte olan katliamlara yeni malzeme sağlamak amacıyla ülkenin içlerine yollanmaktaydılar.

Oturduğumuz ev Anadolu'nun muhtelif bölgelerinden gelmiş 10-12 gence barınak vazifesi görmekteydi.Bazıları birkaç hafta bizde kaldıktan sonra gizlenecek bir başka yer bulmak amacıyla evden ayrıldığı için bu sayı daimi olarak değişmekteydi.Akıl ve bedenen güçlü bu insanlar anında bir yere büzülmelerine sebep olacak beklenmedik bir ziyaret korkusuyla saklanmak zorunda kaldıkları dört yıl boyunca gerçekten neler yaşadılar?Her gün onların içini hüzün ve öfkeyle dolduran korkunç haberler bize ulaşmaktaydı,ama tüm bu olup bitenlere karşı ellerinden hiçbir şey gelmiyordu.Aralarından birinin yakalanmasıysa hepimizin ölümü demekti.

Çocuksu görünüşüm sebebiyle ev ahalisinin erkek cinsi arasında hareketlerinde serbest olan tek kişi bendim.Aslında,hain ve casus Ermenilerin de yardımıyla gizli polis,okumak ya da düzgün bir iş bulmak amacıyla taşradan İstanbul'a gelmiş bekarları da izlemekteydi.Bu insan avı yerine göre 16-17 yaşındaki çocuklara dek uzanıyordu.Sıklıkla ailesiyle birlikte aynı evde yaşayan ve nesiller boyu aynı mesleği icra etmiş bir soydan gelen başkentin yerleşik Ermenisiyle kıyaslandığında,şehirde herhangi bir aile bağlantısı olmayan bu taşralılar Türklerin gözünde isyan çıkarmaya daha yatkınmış gibi görünmekteydiler.

Hiç kuşku yok ki,askerlik görevini yapmakta olan bir Ermeni ister İstanbul isterse taşra doğumlu olsun aynı eziyetlere maruz kalıyordu.Fakat başkentte çok sayıda Avrupalı ve Amerikalının bulunuşu bizleri tehcir ve katliamdan korumaktaydı.Türkler,barbarca projelerini Batı'ya izah edemezlerdi.Yine de İstanbul'daki Ermeni cemaati,soydaşlarını kurtarmak için risk almaya hazırdı.Muhafazakar hayat tarzı ve ihtilalci hareketler karşısındaki hasmane tavrına rağmen,yaklaşık elli bin Ermeni hanesinin bulunduğu bir şehirde,15.000 Ermeni saklanarak ölümden kurtuldu.Fakat savaş sırasında bu rakamı aşmasa bile aynı sayıda Ermeni tutuklanarak göç ettirildi.Savaş bitmeden önce aralarından yüzde 80'i hayatını kaybedecekti.Polisin bir hanede kaçakları yakaladığı her hadise diğerleri açısından barınabilecekleri mekanlardan birinin daha azalışı manasına gelmekteydi.

Bana verilen görev kaçakları bir evden veya bir mahalleden diğerine götürmekti.Başkentin cadde ve ara sokaklarının yabancısı olmayıp,Taşnak mensubu arkadaşların esirgemedikleri övgüleri sayesinde cesaretim de yerindeydi.Yeraltında yaşayan Federasyonun önde gelenleriyle hala serbestçe dolaşabilen Ermeniler arasında kuryelik de yapıyordum.Patriğimiz Zaven,eski Muş mebusu Keghan,Getronagan Lisesi eski müdürü filoloji profesörü Khatchaturian,Taşnak yöneticileri Khosrov Babayan ve Chavarch Missakian;bunların hepsi aralarında götürüp getirdiğim mektuplar sayesinde temasta kalabildiler.

Sadrazam Said Halim Paşa'dan Ermeni milletini korumasını talep ettikten sonra sürgüne gönderilen Patriğimiz Başpiskopos Zaven'i gayet iyi hatırlıyorum.Bir gün ona Profesör Khatchaturian'dan bir mektup getirmiştim.Tam çıkıyordum ki bana:

"Arshavir evladım,eğer yakalanırsan hepimiz çok müşkül bir durumda kalacağız." dedi.Ben de ona:

"İçiniz rahat olsun Monsieur" diye cevap verdim.Bu çok kıymetli insanın bana karşı göstermiş olduğu alaka beni duygulandırmıştı."Buradan ayrıldığım zaman öylesine hızlı koşacağım ki bir kuş bile bana yetişemeyecek.Eğer beni takip ettiklerini farkedersem mektubu bin parçaya bölüp yutacağım."

Verdiğim cevap gülümsemesine sebep oldu.İyi şanslar temennisiyle beni uğurladı.

Meşguliyetlerimden bir başkası da,sadece ailem ve bizim evde gizlenenler için değil aynı zamanda Profesör Khatchaturian ve diğer kaçaklar için gıda maddeleri temin etmekti.Ekmekten başlayarak her şey karneye bağlanmıştı.Günlük gıdamız,o da yiyecek bir şeyler bulduğumuz zaman,ekmek,tek tük sebze,ara sıra balık ve nohuttan yapılma 'ersatz' kahveden oluşmaktaydı.Taşıdığı İran pasaportu sayesinde askere alınmaktan paçasını kurtaran Arsen Terlemezian'la görevimiz vesikaları temin etmekti.Bu iş için ölüleri yeniden hayata döndürüyor ve kadınlar adına düzinelerce kimlik kartı dolduruyorduk.Bu tarz sahtecilikte çabucak birer uzman kesilmiştik.Aslında arkadaşlarımızı bir evden ötekine taşımanın en güvenilir yolu onları sahte doğum tarihleri taşıyan kimlik belgeleriyle donatmaktı.Bu tahrif işlemi göründüğü kadar zor değildi.Bazı kaçaklar gerçekten de 16 yaşın altındaymış gibi gösterecek kadar genç görünüyorlardı.Biraz daha büyük olanlaraysa altmışlık görüntüsü vermek her zaman mümkündü.Polisin kendilerini sokakta çevirmesi durumunda bu sahte belgeler onlara asker kaçağı olmadıklarını ispatlamaları imkanı veriyordu.

Kaçaklar arasında öylesine bir şöhret kazanmıştık ki akabinde bazı zengin tüccarlar kendilerini askere alınmaktan kurtarmamız için bize ricaya gelir oldular.Bir defasında Kayserili bir tüccar için pastırma karşılığında sahte belgeler hazırlamıştık.Fakat polis,onu tutuklayıp,işkence ederek sahte belgeleri nereden temin ettiğini söyletmeye muvaffak oldu.Bu sayede bize tuzak kurdular.Belge arayışındaki bir asker kaçağını oynayacak bir Ermeni bulunarak,polisin yakaladığı tüccar vasıtasıyla bizle temasa geçirildi (aynı tüccar serbest bırakılması karşılığında muhbirlik yapmayı kabul etmişti).İkisi birden,Galata'ya,içinde o sıralar 17 yaşında olan eski arkadaşım Arshavir Papazian'ın oturduğu,bir Rumun köprü yakınlarındaki evine geldiler.Tüccarın yanı sıra,yeni belgelerle donanmış bir şekilde polisin casusu da evi terkeder terketmez biz de dışarı çıktık.Tam giriş kapısını kapatıp sürgüsünü de çekmiştik ki Emniyet-i Umumiye mensuplarının evi kordon altına almış olduklarını farkettik.Bu durumda tek bir çıkış yolu kalıyordu.Yarım daire çizerek geri döndükten sonra bir omuz darbesiyle biraz önce kendi ellerimizle kapattığımız kapıyı yere indirdik,akabinde bütün hızımızla çatıya çıktık.Aşağıdaysa polisler,küfürler eşliğinde peşimize düşmüşlerdi bile.Korkunun da tesiriyle olağanüstü bir gayretle kaygan kiremitlere tutunarak çatıya tırmandık.Bir ya da iki polis peşimizden gelme rizikosunu göze aldılar.Kiremitleri kırıp,her adımda düşme tehlikesi atlatarak,yine de dengemizi muhafaza etmek suretiyle çatıdan çatıya atlıyor ve peşimizden gelenlere karşı bir miktar avantaj temin etmiş oluyorduk.Polislerden biri az kalsın aşağıya düşüyordu.Daha ağır olan bir diğeriyse üzerinden atlamakta olduğu çatıyı delerek kendini alttaki evin oturma odasında buldu.Çığlık ve bağırtıları sayesinde muhtemelen bütün mahalle ayağa kalkmıştı.Etrafımızdaki kiremitler kırılıyor ve meyilli çetılardan aşağıya doğru yuvarlanıyorlardı.Sonunda küçük bir ara sokağa atlayarak izimizi kaybettirmeye muvaffak olduk.

Yine arkadaşım Arshavir'le birlikte bir kere daha tehlikenin eşiğinden döndük.Elimizdeki sahte karnelerle ekmek satın almak üzere Şehzadebaşı'ndaki Türk mahallesine gitmiştik.Asık suratlı ufak tefek bir adam olan fırıncı karnelerimizi almış ama ekmeği vereceği yerde onları tezgahın üzerine koyarak çırağına birkaç kelime mırıldanmıştı.O da hemen ardından dükkanı terketti.Tehlike içinde olduğumu biliyordum fakat evde bu ekmeği bekleyen arkadaşlarımı düşündükçe ellerim boş ayrılmak işime gelmiyordu.Ekmek karnelerimizdeki bilgilere göre bir lokantada çalışıyorduk.Tezgahın üstünde duran beş somun ekmeği alel acele torbama indirirken fırıncıya:

"Bakın,bugün için yedi somun ekmek hakkımız var;arkadaşım müşterileri daha fazla bekletmemek için bunları lokantaya götürecek" dedim.

Bunu duyan Arshavir torbayı kapıp koşarak uzaklaştı.Öfkesinden cinleri başına üşüşen fırıncı tam ağzını bozacaktı ki bitişikteki camiinin minaresinden birdenbire "Allahü ekber" nidası bize ulaştı.Müslüman fırıncı sessizliğini muhafaza etti.Müezzinin sesi onu tesiri altına almışa benziyordu.Sokağa bir göz attım.Arkadaşım gözden kaybolmuştu bile.Bu arada fırıncının çırağının bir polisle beraber dönmekte olduğunu görünce çok geç kaldığımı söyleyip,fırıncıyı düşünceleriyle başbaşa bırakarak,fırını terkettim.

Yaklaşık bir yıldır aranmakta olan Profesör Khatchaturian tutuklandığı zaman az kalsın ben de yakayı ele veriyordum.1916 yılı başlarıydı.Üzerimde bakkal önlüğüyle gıda maddeleri ve Muş'lu Kegham'ın mektubunu kendilerine teslim etmek üzere içinde profesör ve diğer kaçakların saklanmakta olduğu Uncuyan Apartmanı'na doğru gidiyordum.Köşeyi dönüp sokağa girdiğim zaman bir yığın polis memuruyla burun buruna geldim.Biraz sonra başka polisler,meşhur Ermeni hainlerinden Vahe İhsan'ın önünden,profesörü,avukat Samuel Rouchdouni'yi ve tanıyamadığım bir diğer şahsı ite kaka dışarıya çıkardılar.Khatchaturian,İstanbul'un en çok sayılan kişilerinden biri olduğu için haber çabucak yayıldı.Tutuklanışı,artık kendini sahipsiz kalmış olarak hisseden Ermeni cemaati içinde derin bir teessüre yol açtı.

Kaçaklar dünyasının bir adı da vardı.Ölüm tehdidi altında bile bu insanlar mizah duygularını muhafaza etmeyi bildiler.Yaşadıkları zorluğu tasvir edebilmek için alaycı bir ifade bulmuşlardı:"Tavan Taburu".Gerçekten de onlar tavan araları,mahzenler ile gizli bölme ve geçitlerin askerleriydiler.Kendilerine istihzayla bu adı yakıştırırken aynı zamanda hem kendileriyle hem de polis,casuslar ve hainlerle alay ediyorlardı.

Savaşın bu korku dolu yıllarında İstanbul Ermenileri tehdit altında bulunan soydaşlarının nazarında gerektiği şekilde davranmasını bildiler.Bu talihsiz mazlumlarla ekmeklerini paylaşıp,evlerini sığınak haline getirmek için kahramanca gayret gösterdiler.Bir an bile şikayet etmeksizin günlük gerginliklere,mali zorluklara,ürkütücü ve aşağılayıcı ev baskınlarına tahammül edip kendilerini binlerce kez tehlikeye attılar.Bu dehşet günlerinde,ezilen insanlar kendilerini fazilet sahibi olarak göstermesini bildiler:Sarhoşlar,f.hişeler,mücrimler ve dünyanın her yerinde polis karakollarının müdavimleri sayılacak cinsten kişiler ekmek ve diğer gıda maddelerinin bulunup dağıtılmasında yardımcı olurken sadık ve ağzı sıkı bir şekilde hareket ettiler.Tüm sahalarda Ermeni hayatının can damarını oluşturan esnaf dediğimiz orta tabaka gibi,ihtilalci hareketlere sırtını dönmüş durumdaki varlıklı ve muhafazakar üst tabaka da kaçaklara yataklık etti.Kendi ailelerinin sağladığı koruyucu ortam içerisinde sakin ve güvenli bir hayat geçirdikten sonra büyük bir gayretle günlük istihkakları olan 250 gram ekmeği kaçaklarla paylaşmaya başlayan ve o yaştan sonra gündelikçiliğe soyunarak onların elbise,çamaşır ve çarşaflarını yıkayan babaannelerle ihtiyar kızların insanı duygulandıran davranışlarını nasıl unutabiliriz.Bu mukavemet hareketi karşısında ne resmi tebliğlerin ne de polis tehditlerinin bir etkisi oluyordu.Her birinin mümkün olduğunca daha çok hayat kurtarmaya yeminli olduğunu da söyleyebiliriz.

İşte bu şekilde "Tavan Arası Ordusu"na mensup 15.000 nefer savaş boyunca hayatta kalmayı başardılar.

Mütarekeden sonra,ölüm yürüyüşünden hayatta kalanlarla beraber binlerce yetim şehre doluştuğu vakit,İstanbul Ermenileri bir kez daha cesaretlerini gösterdiler.Yetimhaneler açıp,yardım sandıkları kurarak Türk barbarlığının kurbanlarına ilaç ve bakım temin ettiler.Bir yıl içerisinde bu yarı ölü durumdaki yaratıkların büyük çoğunluğu yeniden insan görüntüsüne sahip olmuştu.Hiçbir yetişkin ve hatta çocukların bazıları yaşamış oldukları eziyetleri unutamayacaklardır,yine de en azından yemeyi ve uyumayı yeniden öğrenmişler,çocuklarsa şarkı söyleyerek oynamaya başlamışlardı.Tabiatıyla hepsinin aklında tek bir fikir bulunmaktaydı:Mümkün olduğunca çabuk Türkiye'yi terketmek.Yunan hükümeti hayatta kalanlar için tüm muhaceret kısıtlamalarını kaldırmıştı.Bu şekilde binlerce Ermeni Yunanistan'a gitmek üzere yola çıktı.Asırlar boyu Osmanlı boyunduruğunda kalmış Suriye ve Lübnan gibi bazı Arap ülkeleri de aynı şekilde Ermeni mültecilerini kabul ettiler.Bu şekilde halkım için yeni bir hayat başladı.Jöntürkler "Ermeni meselesini bir kerede kökünden" halledememişlerdi.Bilemedikleriyse,kendi isimlerini sonsuza dek katil,soykırımcı ve barbar kelimeleriyle eşdeğer hale getirdikleriydi.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Arshavir Shiragian'ın "The Legacy" adlı eserinden.

6 Ocak 2011 Perşembe

Fransa'ya Doğru/Missak Manouchian


Serilmiş gece sessiz sedasız etekleriyle
güneş sarhoşu Akdeniz'in çıplak beline
mabedi örten kubbe misali yıldızlı sema
sarmış denizi ufuktan öte sonsuzluğuyla.

Hafif bir meltem tuz kokusunu toplayıp suyun
savurur durur yanaklarıma,ta saçlarıma
demir böğrüyle kıvrımlarına dalıp suların
yarar durmadan ışıklı gemi karanlıkları.

Ve ileriye atıldıkça hep gemiyle doğan
gecenin derin sihrine esir düşmüşken sular
nasıl köpürüp akarsa deli gerisin geri
aklım da öyle,ruhumsa koşar telaşla ileri.

Arkamda kaldı doğayla besli çocuk yaşlarım
ve sefaletle,yoklukla dolu yetim günlerim
delikanlıyım,sarhoştur başım defter kitapla
olgunlaşmaya gidiyorum ben hayat yoluna.

Arzularım sonsuz,şu deniz gibi uçsuz bucaksız
tarifsizdir hem de sihri misali şu karanlığın
bilgelik nuru sanat şarabı içmektir meramım
ve haketmektir yaşam kavgasından çelenkler eşsiz.

*Missak Manouchian

Yeni Yıl/Missak Manouchian


Ruhum bir garip sessiz bu gece
kara bezgin bir kucağa düşmüş
salınır durur kederden kedere.

Sisli arzularım getirmez ki bana
şu an kalabalığın yaşadığı sonsuz sevinci
eski anıları deşer dururum.

Nasıl da isterdim hecesi olmayı
o içten sevgi şarkılarının şu an
kalplerden kalplere ateşle okunan.

Ayna karşısında nafile çabam
kederli dudağıma gülücük koymaya
eşlik etmeye sokaktaki şarkıya.

Kaygıyla bakarım düşüşüne anın
devingen çarkına yaşamın
ve sanki her şey eskir karşımda.

Azgın bir deniz bu gece ruhum
yaşamın deli rüzgarı boşuna vurur
harap yelkenine düşüncelerimin.

-------------------------------------------------------------------------------------

Missak Manouchian*:(1906-1944) Kardeşi Garabed dışında tüm ailesini 1915 katliamlarında kaybetti.Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Suriye'deki Cünye yetimhanesinde geçirdi.On dokuz yaşında,kardeşiyle birlikte Paris'e geldi (1925).Keğam Atmaciyan'la birlikte Ermenice edebiyat dergisi Çank'ı çıkardı (1930-1931).Fransa Komünist Partisi'ne ve HOG'a kaydoldu (1934).HOG'un sekreterliği'ne atandı (1935).Haftalık Ermenice Zanku dergisinin editörlüğünü yaptı (1935-1937).FTP-MOI bünyesinde Direniş'e katıldı (1942),Paris bölgesi sorumlusu ve askeri şefliğine getirildi (Ağustos 1943).16 Kasım 1943'te tutuklandı (Joseph Epstein'la beraber).Kızıl Afiş'te "Ermeni,elebaşı,56 suikast,150 öldürme,600 yaralama" ibaresiyle yer aldı.21 Şubat 1944'te,Valérien Tepesi'nde kurşuna dizildi.

*Mélinée Manouchian,Manuşyan:Bir Özgürlük Tutsağı,Aras Yayıncılık,İstanbul,2010,s. 177.

Manouchian Grubu/Louis Aragon


İstediğiniz ne şandı ne gözyaşı
ne bir tören ne de cenaze marşı
dile kolay on bir yıl,ne çabuk geçmiş yıllar
silahlarınızdı tek kullandığınız
ölüm Partizanların gözlerini kamaştırmaz.

Şehrimizin duvarlarındaydı resimleriniz
sakal ve gecenin kararttığı,yabani ve tehditkar
bir kan lekesi gibiydi afiş
gelip geçene korku versin diyeydi
telaffuzu zor isimleriniz.

Kimse size Fransız demez gibiydi
insanlar gün boyu bakmadan geçip giderdi
ama karartma saatinde gezinen parmaklar
fotoğraflarınıza "Fransa için öldüler" diye yazdılar
ve artık farklıydı kasvetli sabahlar.

Kırağı tek renge boyamıştı her şeyi
şubat sonunda,o son anlarınızda
ve işte o an dedi ki içinizden biri:
"Ne mutlu herkese
ne mutlu geride kalanlara
kin duymadan ölüyorum Alman halkına."

Elveda acı ve zevk,elveda güller
elveda hayat,elveda ışık ve rüzgar
evlen,mutlu ol ve sık sık beni an
sen ki güzellikler içinde yaşayacaksın
her şey Yerevan'da noktalandığı zaman.

Parlak kış güneşi tepeyi aydınlatıyor
tabiat ne güzel,yüreğim parçalanıyor
muzaffer adımlarımızla gelecek adalet
Mélinée'm,ey aşkım,yetimim benim
yaşamandır,çocuğunun olması senden dileğim.

Yirmi üç kişiydiler tüfekler çiçeklendiğinde
vakitsiz giden yirmi üç yürek
yirmi üç yabancı ama kardeşimiz de
yirmi üç yaşam sevdalısı,ölecek kadar,
düşerken Fransa diye bağıran yirmi üçler.

*Louis Aragon

MALA/Louisa Aslanian (Lass)


Işık saçan bir kız çocuğu Mala;
usta şair,iyi bilir şarkı söylemeyi,
müziği,sevmeyi;tepeden tırnağa hayat dolu.

Kabus mu bu,gerçek mi?
Mala bakıyor onlara,faltaşı gözlerle;
yüreğinden,kanı boşalıyor sanki,sonsuzca,
kara yarasından sıza sıza.

Mala geldiğinde böyleydi Ravensbrück,
diğer bütün kampların aynısı...
Bir kamptan diğerine sürüklendi
tıkıldı Auschwitz cehennemine ebediyen.

Auschwitz,ateş denizi,yoğunlaştırılmış dehşet,
Auschwitz,sayısız kurbanın mezarı,
toprak inliyor,altında yatan,yarı canlı
bedenlerin iç çekişleriyle.

Dışarı çıkmak için direnmek lazım,
bu karanlık cehennemden... O gün geldiğinde.
Birinin nihayet hayatta kalması lazım;
çıksın ve anlatsın,öğrensin dünya
hey,hey!Dinleyin,dinleyin,bilin!
Germenlerin kampları böyle işte!

Louisa Aslanian (Lass)

-------------------------------------------------------------------------------------

*Louisa Aslanian (Lass)*:Fransız direnişinin kahramanlarından olan Aslanian ya da arkadaşlarının ona dediği gibi Lass Gestapo tarafından tutuklanır.Tüm direnişçiler gibi uzun süre işkence gördükten sonra,Ravensbrück toplama kampına,oradan da Auschwitz'e götürülür.Orada,hemen yakındaki bir krematoryumda yakılan insan etinin kokusunu duyduğunda,MALA adlı bu şiiri kaleme alır.MALA sevdiklerinin isimlerinin baş harflerinden oluşmaktaydı:Annesi Mania,ablası Arsaluys,kendi gerçek ismi Louisa ve toplama kampına götürülürken ölen eşi Arpiar.Bu şiir,onunla birlikte tutuklu bulunan ve ölüm kamplarından sağ çıkma şansına eren kadın bir yoldaş vasıtasıyla ulaştırıldı.

Lass'ın ölmeden kısa süre önce yazdığı üçyüz dizeden birkaç bölüm okudunuz...

*Mélinée Manouchian,Manuşyan:Bir Özgürlük Tutsağı,Aras Yayıncılık,İstanbul,2010,s. 114.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Anneannem/Fethiye Çetin


Heranuş,o yıl üçüncü sınıfı da başarıyla bitirmişti.Çok çabuk öğrenen ve sorumluluk sahibi bir çocuk olduğundan ev işlerinde annesine yardım etmekle kalmıyor kardeşleri ile ilgileniyor,onlarla oyunlar oynuyor,okulda öğrendiklerini onlara da öğretmeye çalışıyordu.Onun üzerine aldığı işler konusunda kimsenin gözü arkada kalmazdı.

Havaların ısındığı ekinlerin büyüdüğü günlerden bir gün,jandarma köyü bastı.Çok iyi Türkçe konuştuğu için o güne kadar vergi tahsildarlarıyla ve diğer yetkililerle köylüler adına ilişki kuran köy muhtarı Nigoros Ağa,köy meydanında toplanan köylülerin gözü önünde öldürüldü.Daha sonra,köy meydanında toplanan yetişkin erkeklerin hepsi öldürüldü.Jandarma erkekleri götürürken onları ikişer ikişer birbirlerine bağladı.Heranuş'un dedeleri,iki amcası,dayısı da götürülenler arasındaydı.Bu erkeklerin Palu'ya götürüldüğü söylendi.Ancak,gittikleri yerden bir daha dönmedikleri gibi akıbetleri hakkında kesin bir bilgi edinilemedi.

Artık sadece kadınlar ve çocuklardan oluşan köy ahalisi,bütün erkeklerin,yaşlı-genç demeden dipçiklenerek,tartaklanarak toplanıp götürülmesinin dehşetini uzun süre üzerlerinden atamadılar,evlere giremediler,işlerine dönemediler,köyün meydanında toplanıp olan biteni konuştular,ağlaştılar,bağrıştılar,ağıtlar yaktılar,yaşlılara sordular,tartıştılar.Kimse,erkeklerin nereye ve niçin götürüldüklerini,ne zaman döneceklerini bilmiyordu ancak rivayet muhtelifti.

Heranuş'un babaannesi diğerlerine,"Kaygılanmayın,her şey düzelir,gidenler geri gelir," dedi ve devamla,"Siz o zaman çocuktunuz,çoğunuz bilmezsiniz,yirmi yıl önce de köylerimiz böyle basıldı,boşaltıldı.Hepimiz sürgün edildik," diye açıkladı.

Başka bir kadın araya girdi."Yollarda,dağlarda çok kişi öldü,dağlara gömdük."

Babaanne devam etti:

"Aramızda ölenler oldu ama çoğumuz uzunca bir süre dağlarda yaşamayı başardık.Sonra bir gün köyümüze dönmemize izin verildi ve döndük."

"Döndüğümüzde kiliselerimiz,okullarımız,evlerimiz yıkılmıştı,yakılmıştı."

"Yıkılan,yakılan evlerimizin ve okullarımızın yeniden yapımı birkaç yılımızı aldı ama gördüğünüz gibi herbirini daha güzel daha sağlam inşa ettik," dedi babaanne.Diğer yaşlı kadınlar ona katıldıklarını başlarını sallayarak belirttiler.

Genç kadınların çoğunluğu ise,babaanne kadar iyimser değildi.Bu saldırıların yirmi yıl öncekilere benzemediğini,toplayıp götürdükleri erkeklerin bir daha dönemeyeceklerini söylüyorlardı.Heranuş,babaannesinin söylediklerinin gerçek olması,dedesi,dayısı ve amcalarının geri dönmesi için bildiği bütün duaları sessizce mırıldanıyor,götürüldükleri dağları tahmin etmeye çalışıyordu.Köyün diğer çocukları gibi,bütün dikkatini konuşulanlara veriyor,olanları ve olacakları anlamaya çalışıyordu.

Kaynanasının sözünü ettiği sürgün olayını dokuz yaşında yaşamış olan Heranuş'un annesi İsguhi de,çocukluk deneyimlerine dayanarak yaklaşan tehlikenin öncekilerden farklı olduğunu öngörmüş olmalı ki,kızkardeşlerini topladı ve onlardan saçlarını kesmelerini,yüzlerini çirkinleştirmelerini,dikkati çekmeyecek kötü elbiseler giymelerini istedi.

En küçükleri olan Siranuş dışında diğerleri,beş örgüyle topladıkları saçlarını kestiler,ablalarının diğer isteklerini de yerine getirdiler.Siranuş,saçlarını kesmeyi de kötü giyinip suratını çirkinleştirmeyi de reddetti.

Erkeklerin götürüldüğü günün akşamında,köy birtakım adamlarca basıldı.Bu adamlar,köyün güzel genç kızlarını,kadınlarını kaçırdılar.Kaçırılanlar arasında Siranuş da vardı.Siranuş ve diğer kaçırılanlardan ertesi gün ve öbür günler haber alınamadı.Görenler,Siranuş'u kaçıranların onu örüklerinden kavrayıp ellerine doladıklarını ve böylece sürüklediklerini söylediler.

İsguhi,jandarmaların komşu köylerden bazılarını,bu arada eltisinin köyünü de basmadıklarını,bu köylerin ahalisine bir şey yapılmadığını öğrenir öğrenmez üç çocuğunu,Heranuş'u,Horen'i ve Hrayr'ı yanına alıp,eltisinin köyüne gitti.Ancak,çok geçmeden jandarma bu köye de geldi ve bu kez köyün kadın-erkek bütün ahalisini toplayıp Palu'ya götürdü.Palu'ya götürülenler arasında Heranuş,annesi ve iki kardeşi de vardı.

Palu'da kadın ve erkekleri ayırdılar.Kadınları kilisenin avlusuna soktular.Erkekler dışarıda kaldı.Bir süre sonra dışarıdan canhıraş çığlıklar gelmeye başladı.Kilise avlusunun duvarları yüksek olduğundan içerideki kadınlar ve çocuklar,dışarıda olanları göremiyorlardı,ancak korkudan kocaman olmuş gözbebekleri ile bakışları buluşuyor,buluşan bakışlar birbirine öylece takılı kalıyordu.Anneler,nineler,çocuklar birbirlerine sokulmuş titriyorlardı.Avlu,titreşen yumak yığını gibiydi.

Diğer kardeşleri ile birlikte annesinin eteğinden ayrılmayan Heranuş,bir yandan korkuyor diğer yandan merakını da yenemiyordu.Bir genç kızın dışarıyı görebilmek için ötekinin omuzuna tırmandığını görünce,onların yanına gitti.Arkadaşının omuzuna basıp duvarın üstünden dışarıya bakan kız,aşağıya indikten epey sonra,gördüklerini söyleyebildi.Bu kızın ağzından duyduklarını Heranuş ömür boyu unutmayacaktı:

"Erkeklerin boğazlarını kesiyorlar,sonra da nehire atıyorlar!"

Sesler kesildikten bir süre sonra iki kanatlı büyük kapı açıldı ve avludaki kalabalığı,iki sıra oluşturmuş jandarmalar arasından geçirip Palu dışına çıkardılar.Burada,köylerine dönmeleri için izin çıktığını,bu nedenle herkesin kendi köyüne dönmesi gerektiğini söylediler.Köye döndüklerinde,evlerinin yağmalandığını gördüler.Evleri,hiç vakit kaybetmeyen civardaki Türk köylülerce yağmalanmış,yatak-yorganları dahi götürülmüştü.

Köye gelen kadınlar,erkeklerin yasını tutma lüksüne sahip olmadıkları gerçeğini anlayarak,aç karınlarını doyurmak için tarlalara,bahçelere koştular.Olgunlaşmış ekinlerin birkaç gün yemelerine yetecek kısmını elbirliği ile topladılar,damlarda dövüp bulgur yaptılar ve kaynatıp karınlarını doyurdular.

Bundan sonra yapacaklarını düşünmeye fırsatları olmadı.Çünkü jandarma tekrar köye geldi ve köyde kalan bütün nüfusun,yatalak kadınlar dahil olmak üzere sürgüne gönderileceğini söyledi ve hemen toplanmalarını emretti.İşte bundan sonra o uzun,acılı ölüm yürüyüşü başladı.

Çermik Hamambaşı'na geldiklerinde azalmışlardı.Küçülen kafile,orada mola verecek,ertesi gün yola devam edecekti.Küçük oğlu Hrayr'ı bir bohça ile sırtına bağlayan İsguhi,yol boyu,arkalara düşmemek için adeta koşturarak yürüyor,diğer çocukları Heranuş ve Horen'i de ellerinden sımsıkı kavramış iki yanında sürüklercesine çekiştiriyordu.Yol boyunca pek çok çocuk ölmüştü ama o,çocuklarını buraya kadar sağ salim getirmeyi başarmıştı.Yorgunluktan,açlık ve susuzluktan adım atacak mecalleri kalmamıştı.Oldukları yere yığılıverdiler sonunda.

O sırada,etraflarını saran Çermikliler,ekmek ve su veriyorlar,karşılığında altın ve ziynet eşyası istiyorlardı.Oysa açlıktan avurtları çökmüş bu insanlar,bütün paralarını,altınlarını ve takılarını ölüm yolculuğunun daha ilk günlerinde yitirmişler ellerinde bir şey kalmamıştı.

Bu zavallı insanların çevresinde birikenlerin sayısı giderek artıyor,toplananların bir kısmı acıyarak bir kısmı da iğrenerek bakıyorlardı.Bir süre sonra izleyicilerden bazıları,çocukları incelemeye,gözlerine kestirdiklerini almak için yakınları ile konuşmaya başladılar.

Çermik jandarma komutanı olduğunu sonradan öğrendikleri atlı bir jandarma onbaşısı Heranuş'a,Çermik'in Karamusa köyünden Hıdır Efendi ise Horen'e talip oldular.Hrayr çok küçük olduğundan onun talibi yoktu.İsguhi,bütün yorgunluğuna ve açlığına rağmen,durumu kavrar kavramaz oturduğu yerden bir atmaca gibi fırladı ve çocuklarını arkasında sakladı."Onları kimse benden alamaz.Onları vermem," diye öyle bir söyledi ki,bu söyleyişinde bütün dünyaya meydan okur gibi bir hali vardı.İsguhi'nin annesi Takuhi,yanlarına geldi ve İsguhi'ye çocuklarını bu adamlara vermesinin onlar hakkında daha hayırlı olacağını söyledi.Heranuş,anneannesinin annesini ikna etmek için şöyle dediğini duydu:

"Kızım,çocuklar birer birer ölüyor.Bu yürüyüşten kimse sağ çıkamayacak.Verirsen canları kurtulur,yoksa ölecekler.Hepimiz öleceğiz.Hiç değilse onlar yaşasınlar,ver."

Heranuş'un halası Zaruhi de anneannesini destekledi.O da Heranuş'un jandarma onbaşısına verilmesinden yanaydı.Bu iki kadın İsguhi'yi ikna etmek için diller döktüler ama o Nuh diyor peygamber demiyordu.

Bu tartışma sürerken ansızın üstlerine atlayan adamlar,Heranuş'u ve Horen'i İsguhi'nin elinden kaptılar.İsguhi bütün gücünü toplayarak öne atıldı ancak jandarma Heranuş'u atına atmıştı bile.Son bir hamle ile ata ulaştı,bir eliyle jandarmanın ayaklarını,diğer eliyle de Heranuş'u yakaladı ve çekiştirmeye başladı.

Bu kadından kolay kolay kurtulamayacağını anlayan jandarma,kamçısını çıkardı ve İsguhi'yi kırbaçlamaya başladı.Kırbacın değdiği yerlerdeki dayanılmaz acıya rağmen İsguhi,Heranuş'u sımsıkı kavradığı elini gevşetmiyor,bütün gücüyle kızını çekiştiriyor,bir yandan da kızını bırakması için jandarmaya kah ileniyor kah yalvarıyordu.

O sırada,beş yaşındaki Hrayr,çığlık çığlığa ağlamaya başladı.Hrayr'a da bir kötülük yapıldığını düşünen İsguhi,bir an için başını sesin geldiği yöne çevirdi ve işte o anda jandarma atını mahmuzladı.Ok gibi öne fırlayan at,üstünde Heranuş'la birlikte uzaklaştı.

İsguhi ile Heranuş'un Çermik Hamambaşı'nda ayrılan yolları bir daha birleşmedi.Annesini ve ablasını jandarmaların öldüreceğini sanarak ağlayan beş yaşındaki Hrayr da,Heranuş'un "Hepimiz öleceğiz," diyen anneannesi ve halası da bu ölüm yürüyüşünden sağ çıkamadılar.

-------------------------------------------------------------------------------------

Ankara'da bizde kaldığı bir gün,"İşin yoksa hele yanıma gel,sana bir şey söyleyeceğim," dedi.Yanına gittim,yine ellerimi iki elinin arasına aldı ve "Biliyor musun,benim annem,babam,kardeşim Amerika'da,dayın onların adreslerini kaybetti.Onları bulursan sen bulursun.Onları bana bul," dedi.

Sözlerin ağzından dökülüş biçiminden ve ses tonundaki tekdüzelikten bunları bana söyleyebilmek için çok zor karar verdiği anlaşılıyordu.Önce pek kavrayamadım,"Ne diyorsun anneanne,şimdi bizim Amerika'da akrabalarımız mı var?" diyerek biraz da söylediklerini aklımca alaya aldım.Anneannem çok ciddiydi."Adreslerini bilmiyorum ama Amerika'da,New York'ta oturduklarını biliyorum," dedi.

"Pekiyi anneanne niye gittiler Amerika'ya?

"Gittiler işte."

"Ne zaman gittiler?"

"Ben çocuktum o zaman."

"Pekiyi seni niye götürmediler?"

"Sonradan gidecektim,Mahmut dayın aramızı bozdu.Adreslerini kaybetti."

Kafam allak bullak olmuştu.Kafama takılan birçok soruyu soruyor ama cevap olarak bu söylediklerinden fazlasını alamıyordum.Ağzından başka bir laf alabilmek için günlerce uğraştım ancak,asıl anne ve babasının Amerika'da olduğu dışında pek fazla bir şey öğrenemiyordum.Biz,anneannemle dedemi teyze çocukları olarak biliyorduk.Bu doğru değilmiş.Anneannemi de Çermikli diye biliyorduk.Bu da doğru değilmiş.O zamana kadar doğru bildiklerimin çoğu yanlışmış.

Artık anneannemin ailesini bulmaktan çok gerçeği öğrenme peşindeydim.Anneannemi sürekli sıkıştırıyordum,bunu yaparken yalnız olmamıza özen gösteriyordum.Öğrendiklerimi o günlerde kimselere anlatamadım,yaşadığım sarsıntıyı kimselerle paylaşamadım.Anneannem öyle istiyor diye mi,ya da utancımdan mı bilmiyorum ama duyduklarımı ben de başkalarından gizliyor,yaşadığım bu yoğun duygu kargaşasıyla ve altüst oluşla tek başıma başa çıkmaya çalışıyordum.

Aramızda çok özel ve çok gizemli bir ilişki oluşmuştu.Sonra bir gün onun da anlatmak,bu sır perdesini aralamak,bildiklerinin ama kimseye anlatmadıklarının yükünden kurtulmak istediğini fakat o güne kadar daha fazlasını bilmemin benim için sakıncalı olacağına inandığını sezdim.Beni koruyordu.

Çok uğraştım.Sonunda anlatmaya başladı.Anlatırken sık sık duraklıyor,ısrarlı sorularım üzerine devam ediyordu.Olayları anlatıyor ancak arasına yorum katmıyor,duygu ve düşüncelerini anlatmaktan özellikle kaçınıyordu.

"Benim adım Heranuş'tu.Annem İsguhi,babam Hovhannes'di,o sırada iki amcamla birlikte Amerika'daydı.İki erkek kardeşim vardı.Dedeme Hayrabed Efendi derlerdi.Yalnız bizim köyde değil bütün civar köylerde sözü dinlenen,herkesin gelip akıl danıştığı bir adamdı.Köyümüz büyüktü,üç muhtarı vardı," diyerek başladı sözlerine.

Bir gün,jandarmanın köye gelerek dedesi,amcaları,dayısı dahil bütün erkekleri götürdüğünü ve bir daha onlardan haber alamadıklarını,annesi ve kardeşleri ile yengesinin köyüne sığındıklarını ancak jandarmanın oraya da geldiğini,kadın erkek hepsini toplayıp Palu'ya götürdüklerini,erkekleri kesip nehire attıklarını,nehirin günlerce kan aktığını ve sonra sürgün yolunu anlattı.

"Annem,sürgün yolunda arka sıralara düşmemizi istemediğinden hızlı hızlı yürüyor,ona ayak uydurmamız için de ellerimizden çekiştiriyordu.Sık sık arka taraftan çığlıklar,yalvarma ve ağlama sesleri geliyordu.Arkalardan gelen her ses,geriye bakmamızı engellemek isteyen annemin biraz daha hızlanmasına neden oluyordu.Yola çıktığımız ilk günün akşamında iki teyzem,arkalardan koşarak yanımıza geldiler,hüngür hüngür ağlıyorlardı."

Anneannem burada durdu.İçini çekti.Ben onun elini öptüm.Devam etti.

"Hasta olduğu için yürüyemeyen yengemi,jandarmalar süngüyle öldürmüşler.Ölüsünü de yolun kenarına atmışlar."

"Yengen,amcanın hanımı mıydı,anneanne?"

"Yok,dayımın hanımıydı,hamileydi."

"Yol boyunca,yaşlılar,hastalar,yürüyemeyenler,süngülenip oracıkta,açıkta bırakıldılar.Dağ başlarında kurda kuşa yem edildiler."

Bu acı ve inanılmaz olayları anlatırken anneannemin bana bakmadığını,bakışlarını halının üzerinde bir noktaya sabitlediğini,sol eliyle elimi sıkı sıkı tutarken sağ eliyle hep aynı hareketi yaptığını farkettim.Bacağının üst kısmında dizine doğru,elbisesini ütüler ya da eliyle düzeltir gibi bir hareketi farkında olmaksızın biteviye yineliyordu.Anlattıklarının onu çok yorduğunu düşünerek ara vermesini sağlamak istedim.Köpüklü kahveyi çok severdi.Ona,"Anneannem,kahve içer misin?" diye sordum.Beni duymadı.Eliyle aynı hareketi yapıyor,öne geriye hafif hafif sallanıyordu.Sağ elini elime aldım ve öptüm.Tekrar sordum.Bu kez duydu."Senin kahven köpüklü olur,hadi yap," dedi.

Kahveyi yapıp döndüğümde onu,başını yukarıya doğru,bir şeyler hatırlamak istermiş gibi kaldırmış olarak buldum.Beni görünce eliyle bir an önce yanına oturmam için işaret etti.Yıllardır susan,yaşadığı inanılmaz olayları içine gömen kadın,konuşmak ve anlatabilmek için belleğini zorluyordu şimdi.Kahvesini eline verdim ve o anlatmaya devam etti:

"Maden köprüsünü geçtikten sonra Havler'de,babaannem,iki torununu suya attı.Bu çocuklar,amcalarımın kızlarıydı.Anneleri de babaları da öldürülmüştü,yürüyemiyorlardı.Çocuklardan biri hemen sulara gömüldü ama öbürü başını sudan çıkardı.Babaannem,çocuğun kafasını suyun içine itti.Çocuk kafasını bir daha çıkardı ve bu,onun dünyayı son görüşü oldu,babaannem onu tekrar itti...Sonra,kendisi de deli deli akan suya atladı ve gözden kayboldu."

Anneannem burada sustu.Bu olayın onu çok etkilediği,o gün,dönüp dönüp bu olayı birkaç kez anlatmasından belliydi.Daha sonraki yıllarda da bu olayı çok anlatacak,her anlatışı,düşünceli bir suskunlukla sona erecekti.

Anneannem,bundan sonra,Çermik Hamambaşı'nda verdikleri mola sırasında yaşananları ve anneannesine ve halasına rağmen annesinin onu vermek istemediğini ama kendisini alıp götürdüklerini anlattı.

"Beni bir bahçeye götürdüler.Burası bizim köyün bahçeleri gibi yemyeşildi.Ağaçlar meyva doluydu.Bahçenin ortasından berrak bir dere akıyordu.Bu bahçede bizim köyden benim gibi alınan sekiz kız daha vardı.

Karnımızı sıcak yemekle doyurdular,ağaçtan meyva koparmamıza izin verdiler.Bir süre sonra ben annemi isterim diye tutturdum,anneme götürmeye söz verdiler.Diğer kızları da ailelerine teslim etme sözü verdiler.Bunun üzerine biz,bahçede oyunlar oynadık.Dalından koparıp armutlar,elmalar yedik,buz gibi sulardan içtik."

O günün akşamında,bahçedeki kızlar,birer birer alınıp ayrı evlere götürülmüşler.Jandarma onbaşısı da Heranuş'u almak için bahçeye gelmiş.Heranuş,onunla gitmek istememiş,"Annemi isterim," diye ağlamaya başlamış ve o geceyi sabaha kadar ağlayarak geçirmiş.

"Gece sabaha kadar ağladım,baktılar ki olmuyor,sabah beni alıp Hamambaşı'na götürdüler.Gittim ki,Hamambaşı bomboş,kimse yok.Annemleri götürmüşler,anladım ki,umudumu kırmak için beni sabaha kadar orada tutup şimdi getirdiler.Annemlerin Siverek'e doğru yola çıkarıldıklarını öğrendim.O günden sonra her gün Siverek dağlarına bakar,ağlardım."

Kapı çalındı,gelenler oldu.Anneannem anlatmaya ara verdi.Zaten benim de daha fazlasını dinleyecek gücüm kalmamıştı.Kendimi sokaklara atıp bağıra bağıra ağlamamak için zor tutuyordum.Bütün bunlara,eğer anlatan anneannem olmasaydı,inanamazdım.

Öğrendiklerim,bildiklerime hiç uymuyordu.O güne kadar edindiğim bilgiler alt üst oluyor,değerlerim duyduklarımla tuz buz oluyor,içindeki korkunç karmaşa ile beynim çatırdıyor,zonkluyor,içindekiler de fışkıracak,her şeyin,herkesin üstünü kaplayacak diye bir korku kaplıyordu bedenimi.

Hayalimde canlanan birkaç görüntü açık ya da kapalı da olsa gözlerimin önünden gitmiyordu:Kilise avlusunda bekleşen kalabalığın,özellikle çocukların gözbebekleri,suya atılan bebekler ve onların yaşama içgüdüsüyle sudan çıkardıkları kafaları,Heranuş'un annesinden koparılıp kaçırıldığı an...Bütün bu görüntülerin üstüne,benim öğrenciyken her bayramda şiir okuyan suretim düşüyordu.

En iyi okuyanlardan biri olduğum için öğretmenlerim her bayramda kahramanlık şiirlerini bana okuturlardı.Yüreğimden kopup gelen haykırışlarla seslendirdiğim "şanlı geçmiş" şiirleri,korkuyla açılmış çocuk gözlerine,suda kaybolan çocuk kafalarına,günlerce kan kırmızı akan nehir sularına çarpıp paramparça oluyordu.

O gece hiç uyuyamadım.Ertesi gün,bir hayalet gibi dolaştım durdum ortalıkta.Anneannemle evde yalnız kalamadık,konuşamadık.

Bu arada,anneannemin bir sözünü hatırladım.Çocukluğumuzda,mezarlıklardan çok korkar ve korkunç mezarlık ve hayalet öyküleriyle birbirimizi de korkutmaya çalışırdık.Maden'deki mezarlık piknik yaptığımız bahçelere giden yol üzerindeydi.

Mezarlıktan geçerken korktuğumuzu gören anneannem,hep şöyle söylerdi:"Ölülerden korkmayın çocuklar,onlar bir kötülük yapamazlar.Kötülük yaşayandan gelir,ölülerden değil." Acaba anneannem bize bunları söylerken,bu anlattıklarını mı düşünüyordu?Bunu soramadım ama büyük bir olasılıkla bu yaşadıklarını kastediyordu.

Anneannemle aramızda,o günden başlayarak diğerlerinin bilmediği bir ortaklık,bir sırdaşlık oluşmuştu ve bu ortaklık,anneannem ölünceye kadar da hep böyle devam edecekti.

O ara gelen gidenimiz de çok oldu.Anneannemle tekrar konuşma olanağı bulmamız zaman aldı.Bunun böyle olması belki de iyi oldu.Aradan geçen zaman,öğrendiklerimi bir ölçüde sindirebilmeme ve yaşadığım yoğun iç çatışmayı bir ölçüde bastırabilmeme yaradı.

Anneannemi evde yalnız yakaladığım bir gün yine ellerini ellerimin içine aldım,yumuşacık yanaklarından öptüm ve kaldığımız yerden anlatmasını istedim.Belli ki,anlatmayı o da çok istiyordu.Hiç vakit geçirmeden,hemen başladı:

"Beni,Çermik jandarma karakol komutanı,Hüseyin Onbaşı almıştı.Hanımının adı Esma'ydı.Çok istemelerine rağmen bunların çocukları olmamış.Allah gani gani rahmet eylesin,toprağı bol olsun Hüseyin iyi bir adamdı.Bir binbaşı kadar hükmü vardı.Beni çocuğu yerine koydu ve bana çok iyi davrandı.

Onun için 'yufka yürekli adamdır' derlerdi.Çermik'te yaşayan Ermenileri de öldürüp dipsiz kuyuya atmışlar.Çermik'le Çüngüş arasında,'Düden' derler,dipsiz bir su vardı.Ermenileri,kafalarını kestikten sonra Düden'e atmışlar.Hüseyin Onbaşı,erkeklerin öldürülmesine gitmiş ama kadın ve çocukları Düden'e attıklarında gitmemiş,emirlere karşı gelmiş.Bunun için ceza gördüğünü de söylerlerdi."

Dayanamayıp araya girdim:

"Anneanne,Hüseyin Onbaşı'nın yufka yüreği,erkeklerin kafalarını kesip kuyuya atarken hiç sızlamamış mı?"

Anneannemin cevabı,biraz düşündükten sonra şöyle oldu:

"Ne bileyim?"

Bu konuda yeni bir soru sormama fırsat vermedi.Anlatmaya devam etti.Anneannemin Hüseyin Onbaşı'yı çok sevdiğini,onu sorgulamadığını,sorgulamak da istemediğini farkettim.

"Bana 'Seher' adını verdiler.Türkçeyi kısa sürede öğrendim.Benden istediklerini yaptım.

Ancak,Esma hanımın yıldızı benimle barışmadı.

Hüseyin Onbaşı kendisini baba diye çağırmamı istiyordu.Onu baba diye çağırdığımda çok seviniyor,'Hele kızım bir daha baba söyle,' diyordu.

Bir gün sokakta komşu çocuklardan biri babama küfretti.Çok sinirlendim,ben de aynı küfürü onun babasına ettim.Bu çocuğun annesi akşam şikayet için eve geldi ve benim küfrettiğimi söyledi.Kadın gittikten sonra,Hüseyin Onbaşı beni yanına çağırdı.Cezalandırılma korkusuyla yanına süklüm püklüm gittim.Beni yanına çekti ve 'Hele kızım anlat bugün ne oldu?' diye sordu.Ben de,aslında önce o çocuğun benim babama küfrettiğini,bunun üzerine benim de,'Asıl ben senin babanın ...' diyerek aynı küfürü ona iade ettiğimi söyledim.Bu anlattıklarımdan çok hoşlandı.Gevrek gevrek güldükten sonra,'Aferin kızıma,hele bir daha anlat bakayım ne dedin?' dedi.

Tekrar anlattım.O gün ve sonraki günlerde bu olayı bana defalarca anlattırdı.Her seferinde,güldükten sonra başımı okşadı ve 'Aferin kızıma,' dedi.

Bir bayram günü,ipek kumaştan iki elbiselikle eve gelen Hüseyin Onbaşı'yı,Esma hanım ve ben,elini öperek karşıladık.Elindeki paketi açtı ve içinden aynı ipek kumaştan kesilmiş iki elbiseliği göstererek,'Bakın size ne aldım,' dedi.

Esma hanım,kocasının bana ve kendisine aynı kumaştan aldığını görünce öfkeyle,kıskançlıkla ve aynen şöyle dedi:'Hizmetçiler,beslemeler ipekli giyerse hanımlar ne giysin?'

İşte o zaman artık bir besleme olduğumu anladım.Hüseyin Onbaşı hanımına çok kızdı,elindeki kumaşı yere fırlattı ve 'O Sultan Reşad'ın gözü kör olsun ki,her olur olmazı hanım yaptı.Elin pırlanta gibi çocuklarını da onlara hizmetçi etti,' dedi.Bu sözleri söyledikten sonra evden çıktı ve o gün akşama kadar eve gelmedi."

Besleme sözü anneannemi çok derinden yaralamış.Bunu,daha sonraları benzer bir olayla birlikte pek çok kereler anlattı.O gün,ilk duyduğunda hissettiği acıyı her anlatışında yeniden yaşıyor ve şöyle devam ediyordu:

"İşte o zaman anladım ki,ben beslemeymişim.Ben,görmüş geçirmiş bir ailenin kızıydım,annemin gözbebeği,dedemin kıymetlisiydim.Demek şimdi besleme oldum,diye geceleri,için için ağladım.Hüseyin Onbaşı,bana kızıymışım gibi davransa da ben bir beslemeydim."

Anneannem,yüzündeki acı gülümseme ile devam etti:

"Yine bir gün sokakta bir çocukla takıştık,o benim elimdeki ekmeği almaya çalışıyor bense vermek istemiyordum.O bana taş atınca gidip onu ittim,yere düştü ve ağlamaya başladı.Annesi dışarı çıktı,'Esma hanım,Esma hanım,şu beslemene sahip çıksana çocukları dövüyor,' diye Esma hanıma seslendi."

Anneannem,Esma hanımın kendisine gerçekten besleme muamelesi yaptığını,kocasının ona düşkünlüğünü çekemediğini,bir süre sonra,anneannem serpilip gelişmeye,genç bir kız olmaya başladığında ise,bu sefer,kocasının onunla evleneceği korkusu ile onu kıskanmaya başladığını ve ona kötü davrandığını anlattı.Çocukları olmadığı için kadının hep bir kuma korkusu ile yaşadığını söyledi.

"İşte böyle kızım,bilirsin,iyiler yaşamaz,Hüseyin Onbaşı da genç yaşta öldü."

Hüseyin Onbaşı öldükten sonra,daha kötü günler yaşamıştı.Ama o,bunları tek tek anlatmak yerine sadece şunu söyledi:

"Biz Çermik'te aynı köyden aynı durumda sekiz kızdık.Kızların her biri ayrı bir evdeydi.Kadınlar bana,'İçlerinde en şanssız olanı sensin,' derlerdi."

Karamusa Köyü'nden Hıdır Efendi tarafından alınan Horen de artık Horen değil Ahmet'ti.Çobanlık yaptığı için ona "Nahırcı Ahmet" diyorlardı.Nahırcı Ahmet,alışveriş için Çermik'teki pazara geldiği bir gün,Habablı kızlardan biri onu gördü ve tanıdı.Ona,ablasının yeni evini,ailesini ve ismini söyledi.Haber aynı hızla,Nahırcı Ahmet'in ablası Seher'e ulaştırıldı.

İki kardeş görüşmek istemişler.Ancak,Esma hanım,anneannemin kardeşi ile görüşmesine izin vermemiş.Onu evine istememiş.Ama,engel de olamamış:

"Esma hanım,Horen'le görüşmemizi istemedi.Onu eve sokmadı ama biz yine de görüştük.O her geldiğinde gizli gizli buluştuk,konuştuk."

O günden sonra gizli gizli buluşan iki kardeş,anneleri hakkında duydukları her bilgiyi birbirleriyle paylaşmaya başlamışlar.Onların Halep'e gönderildiklerini öğrenmişler.Sürgünlerin akıbeti hakkında sağlıklı ve kesin bilgi olmamakla birlikte birtakım söylentiler varmış.En yaygın söylentiyi anneannem aynen şöyle aktardı:

"Urfa çöllerindeyken öldürme emri kalkmış,diyorlardı.Kalanları Halep'e götürmüşler."

Kısa bir aradan sonra,teyzesiyle buluşmasını da anlattı:

"Bir gün evin önünü süpürüyordum.Bir kadın geldi bizim evin önünde durdu.Kafamı kaldırdım,ona baktım.Olduğu yere çöktü ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.Yöredeki Kürtlerin giydiği kofik ve rengarenk giysiyle ağlayan bu kadın benim kaçırılan küçük teyzem Siranuş'tu."

Merak ve heyecanla,"Siranuş'u kim kaçırmış,nereye götürmüş,seni nasıl bulmuş?" diye arka arkaya sordum.

Anneannem,Siranuş'un kimler tarafından kaçırıldığını ve kaçırıldıktan sonra neler yaşadığını anlatmak istemedi ya da bilmiyordu.Bütün sorularımı yanıtsız bıraktı ve bu konuda sadece şunu söyledi:

"Siverek'li bir Kürt'le evlenmiş,yeri rahatmış."

Teyzesiyle buluşmalarına dönerek anlatmaya devam etti.Teyzesi,onların izini sürmüş,soruşturmuş,herkesle konuşmuş,yeğeninin Çermik'te olduğunu öğrenmiş ve elini kolunu hediyelerle doldurup onu görmeye gelmiş.Teyze yeğen kapıda birbirlerine sarılmış,iki yana sallanarak sesli sesli ağlamışlar.Onlar böyle ağlaşırken Esma hanım çıkagelmiş.Teyzeyi de,hediyeleri de eve sokmamış.Geri göndermiş.

Birden çocukluğuma ait bir misafiri hayal meyal hatırladım.Maden'deydik.Eve erkek torunu ile birlikte bir konuk geldi.Anneannemin teyzesi olduğunu söylediler.Kırmızı yanaklarını ve güzel sevimli yüzünü bugün bile hatırlıyorum.Bir de kat kat renkli,kadife giysilerini.Emin olmak için sordum:

"Maden'de,çeşmenin üstündeki evde otururken,torunu ile bize gelen..."

"Evet,dedenle evlendikten sonra,onunla çok görüştük."

Anneannemin teyzesiyle ilgili bir ayrıntıyı daha hatırladım.Bu sevimli,kırmızı yanaklı kadın,Sabahat teyzemi oğluna istemişti.Anneannemi ikna etmek için diller döküyor ancak başarılı olamıyordu.Anneannemin yanıtı kesin,kısa ve netti."Ben akrabaya kız vermem!"

Dedemin akrabaları da Sabahat teyzeme talip olduklarında dedemin ısrarlarına rağmen onlara yanıtı da aynıydı."Ben akrabaya kız vermem!"

Esma hanımın kızkardeşi ve kızkardeşinin kocası da genç yaşta arka arkaya ölmüşler.Yeğeni Fikri,onbeş yaşında annesiz,babasız,işsiz güçsüz ortalıkta kalmış.Fikri,bir işte dikiş tutturamayan,tembel,sorumsuz bir çocukmuş.Kasabanın serseri güruhuna katılmaya eğilimli bu çocuğu çekip çevireceğini düşünerek anneannemle evlendirmişler.Anneannem nüfus kayıtlarına Hüseyin ve Esma'nın çocuğu olarak geçtiğinden,işte sadece kayıtlara göre teyze çocukları olan dedemle anneannem biri onbeş diğeri onaltı yaşında iken evlendirilmişler.

"Mahmut dayın dünyaya geldikten sonra deden askere gitti.Döndükten sonraki günlerden bir gün eve nefes nefese koşarak geldi.'Sana müjdeli bir haberim var ama müjdemi isterim,' dedi.Ben,heyecan ve korkuyla 'hayırdır inşallah,' dedim.'Baban mektup yazmış,kardeşine göndermiş.Kardeşin yarın mektubu getirecek.'

O gece sevinçten ve heyecandan uyuyamadım.Ertesi gün Horen geldi,mektubu cebinden çıkarırken yüreğim yerinden çıkacak gibi çarptı.Mektubu,işliğinin cebinden çıkardı,okşar gibi açtı.Birlikte mektuba baktık ama bir şey anlayamadık.Mektup,eski yazıyla yazılmıştı.Hediye hanım eski yazı biliyordu,mektubu ona okuttuk.Annemin yaşadığını,babamla buluştuklarını,babamın şimdi de bizi bulmak için Amerika'dan Halep'e geldiğini öğrendik.

Mektubu getiren,sınırda kaçakçılık yapan bir adamdı ve babama götürmek üzere cevabımızı bekliyordu.Yeni harflerle yazdırdığımız cevabı bu adama verdik,gönderdik.

Bize mektubu getiren adamdan öğrendiğimize göre,babam,uzun süredir Halep'teymiş.Bizi arıyormuş.Bizi bulmaları için kaçakçılarla anlaşmış.

Bir süre sonra babamdan yeni bir mektup geldi,mektupla birlikte para da göndermişti.Bizi,Halep'e çağırıyordu.

Günlerce yalvarıp dedeni ikna ettim,sonunda birlikte gitmeye karar verdik.Bu arada,annen de doğmuştu.Yolculuk için hazırlığa başladık.

Hayvanları satmış,eşyaları da toplamıştık ki,ailede sözü geçen halası,dedenin aklını çeldi.'Oğlum aklını başına topla,kızlarını alıp götürecekler seni de çocuklarınla birlikte oralarda tek başına bırakacaklar.Sakın ha sakın gitme,' diye ağzından girmiş burnundan çıkmış onu korkutmuş.

Halası diğer akrabaları da kışkırtıp devreye sokunca deden gitmekten ve beni göndermekten vazgeçti.Bilirsin rahmetli saftı,çabuk inanırdı.Ben kaldım ama Horen gitti.Horen Halep'e kaçak olarak gitmek üzere,babamın anlaştığı adamlarla yola çıktı.Ondan ayrılırken yüreğimin son parçasını da onunla göndermiş gibi oldum.

Aradan yıllar geçti,tam umudumu kesmiştim ki,Horen'den mektup geldi.Babamla buluşmuş ve Amerika'ya gitmişler.Mektuplaşmaya başladık.Fotoğraf gönderdiler,biz de eve fotoğrafçı getirip fotoğraf çektirdik,onlara gönderdik.Mahmut dayının liseyi bitirdiği yıl mektupla birlikte para da gönderdiler.Parayı,benim uçakla Amerika'ya gidebilmem için göndermişlerdi.'Hiç değilse birkaç aylığına gel,seni görelim,' diyorlardı.

O yaz,Amerika'ya benim yerime dayın gitti.Babam,annem beni beklerken benim yerime dayınla karşılaşınca,'Biz anneni bekliyorduk,onu niye getirmediniz?' diye hayal kırıklığıyla sitem etmişler.

Horen ve orada doğan kızkardeşim onu çok iyi ağırlamışlar,gezdirmişler,okula orada devam etmesini istemişler.Dayın onlarla kavga etmiş,hepsiyle arayı bozmuş,döndükten sonra da,'Adreslerini kaybettim,' dedi,benim de görüşmemi engelledi.O zamandan beri ilişkimiz koptu.Ben,isimlerini ve hangi şehirde olduklarını hatırlıyorum.Onları bu bilgilerle bulabilir misin?"

"Niye sen gitmedin,anneanne?Onlar senin gitmen için göndermişler o parayı!"

"Benim nüfus cüzdanım da pasaportum da yoktu.Çıkartmak çok zor,dediler.Bir gün dayın eve geldiğinde,'Ben pasaportumu çıkarttım,Amerika'ya gidiyorum,' dedi.Ben de,çok istememe rağmen ben gidemiyorum,bari oğlum gitsin,dedesinin ve anneannesinin elini öpsün,dedim."

"Nüfus cüzdanı ve pasaport çıkartmak için kimseye ihtiyacın yoktu.İsteseydin sen yapardın anneanne.Neden uğraşmadın?"

"Ne bileyim?"

Anlatmak ve üzerinde tartışmak istemediği konular açıldığında,sorular sorulduğunda anneannemin cevabı hep aynı oluyordu:"Ne bileyim?" Bu cevap,aynı zamanda "Haklısın,çok istedim ama çaresizdim ne yapayım?" anlamına da geliyordu.

Yaşamı boyunca,akla hayale gelmeyecek zorluklara göğüs germiş,çocuklarının ve yakınlarının karşısına çıkan engellerle başetmiş bu kadın,gerçek kimliği sözkonusu olduğunda neden kendini bu kadar çaresiz hissediyordu?Neden ailesini ve kimliğini savunamıyor,isteklerinin arkasında duramıyordu?

Daha sonra,annemin ve teyzelerimin bu acı öyküyü,bazı ayrıntılar dışında bildiklerini farkettim.Ancak,anneannem bana anlattığı insanlıkdışı vahim ayrıntıların çoğunu onlara anlatmamıştı.En üzücü,en acı ve kendisini en çok etkileyen anılarını benimle paylaşmıştı.Sanırım bunları biriyle paylaşmak ihtiyacına karşı koyamıyordu artık.

Daha sonra annemle konuştum ve ona dayımın aileyle ilişkiyi neden kopardığını sordum.Annem dayımdan duyduklarını şöyle anlattı:

"İki üç ay orada kaldıktan sonra geri dönmek isteyen dayına,okula orada devam etmesini söylemişler.Dayın kabul etmeyince,dedemiz sinirlenmiş ve,'Madem gidecektin o zaman niye geldin?Bu parayı biz senin gelip burada gezip tozman için göndermedik.Bu parayla annen kendine bir ev alırdı hiç değilse,' demiş.Bu sözlere çok sinirlenen dayın,onlarla ilişkiyi koparmaya karar vermiş.

Eğer bu anlattıkları doğruysa,dayın bu olayda haklı değil.İlk geldiğinde,'Okulu bitirir bitirmez en kısa zamanda onların paralarını göndereceğim,' diyordu.Sonra bu söylediklerini de unuttu.Biz de çok yalvardık ama adresi vermedi,kaybettiğini söyledi.Onlara çok öfkeliydi.Bence dayın bu olayda çok bencil davrandı.Annemi hiç düşünmedi."

Anneme,gerçeği bizden saklamalarının nedenini sordum.

"Anneannen bize de anlatmazdı kızım.Biz bazı olaylardan ve başkalarından öğrendik," dedi.

"Hangi olaylardan?"

"Çocukken,mahalledeki çocuklarla bazen kavga ederdik.Kızınca bize,'dönmenin dölü' derlerdi.Anneannen bu lafa çok kızardı.Duyunca başına hızla bir örtü örter doğru komşuların yolunu tutardı.Komşularla çok tartıştı,çok konuştu,onlarla kah iyilikle konuştu,kah kavga etti ve sonunda çocuklar kızınca,bize 'dönmenin dölü' demekten vazgeçtiler."

"Dönme olduğunuzu unuttular mı?"

"Unutmadılar ama sözünü de etmediler.Onlar söylemedi,biz de bir daha bu konuyu açmadık," dedi ve devamla:

"Dönmenin ne olduğunu bilmiyorduk,böylece öğrendik.Annemizin Ermeni olduğu,anne ve babasının da Amerika'ya giderken onu burada bıraktıkları söylendi bize.Ancak,bu konu aile içinde bile her açıldığında üstü kapatıldığından konuşulmaması gerektiğini de anladık ve konuşmadık."

Annem daha sonra,dayımın askeri okul macerasını anlattı:

"Dayın okumayı çok istiyordu ama deden,'Bu kadar nüfusa ben tek başıma bakamıyorum.Okuyup da ne olacak,ben okutamam,çalışsın eve para getirsin,' diyordu.Dedenin sürekli bir işi olmadığından zar zor geçiniyorduk.Dayın bu yüzden,yatılı ve burslu olduğu için askeriyeye girmeye karar verdi.Evraklarını hazırladı,kayıt için başvurdu,çok iyi bir öğrenci olmasına rağmen onu askeri okula almadılar."

"Neden?"

"Annemin nüfus kaydında 'muhtedi' diye yazıyormuş."

"Muhtedi ne demek anne?"

"Muhtedi,'Müslümanlığı sonradan kabul eden,dönme' demekmiş.Bu olay,annemi çok üzdü.

Zehra teyzenin kayınpederi,rahmetli Kazım Efendi,Maden'de nüfus müdürü iken,annemin nüfus kaydını değiştirdi.Bu değişikliği annem,kendisi için değil,çocukları başka zarar görmesin diye istedi."

Dayımı,genç sayılabilecek bir yaşta kaybettik.Öldüğünde,milletvekiliydi.Yüzeysel bazı eleştirileri olmakla birlikte,yaşamı boyunca devlet çizgisinin ve resmi ideolojinin dışına çıkmadı.Ama devleti onu,askeri okuluna kabul etmemişti.

Dayımın askeri okula alınmayışını anneanneme sorduğumda,bu olayın onu hala çok olumsuz etkilediğini farkettim.İçini çekti ve;"O,bütün sınıflarını pekiyi ile geçti,okulunu pekiyi derece ile bitirdi ama onu askeriyeye almadılar.Allah rahmet eylesin,yattığı yer nur olsun,Kazım Efendi,sonradan nüfusumu değiştirdi," demekle yetindi.Kırgınlığı devam ediyordu.

Çocukluğuna ait acı olaylardan birini anlattığı bir gün,

"Anneanne be,bu yapılanlar Müslümanlığa sığar mı?" diye korka korka sordum.Korkmamın sebebi,bütün bu olayları anlatırken,dinle ilgili bir şey anlatmaması,yorum yapmaması ve dindar bir Müslüman olarak Tanrı'ya ibadette kusur etmemesiydi.

Hiç düşünmeden,

"Ne Müslümanlığa sığar ne de başka dine," dedi,sonra her acı hatırayı bitirirken söylediği sözü tekrarladı:"O günler gitsin,bir daha geri gelmesin."

-------------------------------------------------------------------------------------

Ölüm ilanını Agos'a verdim.*

"Onun adı Heranuş'du.Herabet Gadaryan'ın torunu,Üskühi ve Ovannes Gadaryan'ın biricik kızları idi.Palu'ya bağlı Habab köyünde dördüncü sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı.

Birden,'o günler gitsin bir daha gelmesin' dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı.

Heranuş tüm ailesini kaybetti ve onlarla bir daha görüşemedi.Yeni bir ailesi,yeni bir adı oldu.

Dilini,dinini unuttu,yeni bir dili ve dini oldu,hayatı boyunca bunlardan hiç şikayetçi olmadı ama adını,köyünü,anasını,babasını,dedesini ve yakınlarını hiç mi hiç unutmadı.Bir gün onlara kavuşma,onlarla kucaklaşma umuduyla 95 yıl yaşadı.Belki bu umutla uzun yaşadı,bilincini son günlere kadar yitirmedi.Heranuş ninemi geçen hafta kaybettik ve onu sonsuzluğa uğurladık.Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilan vasıtasıyla bulmayı,acıları paylaşmayı umuyor,'o günler gitsin,bir daha yaşanmasın' diyoruz."

11 Şubat 2000 Agos gazetesi

*Ölüm ilanındaki isimleri anneannemin bana söylediği şekilde kullanmıştım.

-------------------------------------------------------------------------------------

**Fethiye Çetin,Anneannem,Metis Yayınları,İstanbul,2005,s. 43-48, 51-64,71,77.