26 Ocak 2012 Perşembe

ASALA'ya yem olarak kullanıldık.../Vivet Kanetti*

1980'lerin başında Güneş gazetesinin Paris temsilciliğini yapan Vivet Kanetti,kendisiyle birlikte üç Yahudi kökenli Türk vatandaşı gazetecinin Paris'e temsilci olarak atanmasını "Aslında bizler birer yemdik kanımca" diye anlatıyor.

Gazetecilerin MİT ile ilişkisi.MİT'na çalışan gazeteciler konusunun tartışıldığı günlerde sohbet ederken öğrendim Vivet Kanetti'nin ASALA terörünün en azgın yıllarında görev yaptığı Paris'te MİT tarafından kullanıldığını.Anlattıkları o kadar ilginç ve çarpıcı geldi ki,üzerine atlayıp,"Bunları muhakkak yazıya dökmemiz,arşive kaydetmemiz lazım" dedim.O da kırmadı beni sağolsun.Yerim kısıtlı,lafı uzatmayacağım.Sizleri Kanetti'nin bir döneme ışık tutan o çarpıcı açıklamaları ile başbaşa bırakacağım...

-Nereden aklına geldi Paris'te haber kovalamak?

12 Eylül dönemiydi.Etrafta her anlamda boğucu bir hava.Sanatçılar için de zor geçen yıllar ve Ömer [Uluç] İstanbul'dan uzaklaşmak istiyor.Daha önce ikimizin de ayrı ayrı yaşadığı,onun daha 1968'de sergi açtığı Paris'te karar kıldık.Ancak sürekli bir işe de ihtiyacımız vardı.Çalıştığım Güneş gazetesine,Paris'ten haber geçebileceğimi,onlar için çalışabileceğimi söyledim.Bir buçuk yıl sürüncemede kaldı teklifim.Hazırlıklarımızı nihayet tamamlayıp Ömer'le gitmeye karar verdiğimiz gün,yayın yönetmenimiz Güneri Cıvaoğlu,"Madem gidiyorsun.O zaman çalış bize" dedi...

-Kim vardı senden önce o görevde?

Kimse.ASALA'nın eylemleri sadece diplomatları değil gazetecileri de çok tedirgin ediyordu.Kim gitmek ister kendi arzusuyla!Benimki de Ömer'le kurduğumuz yaşam projesinin getirdiği bir gereklilikti.

-Diğer gazetelerin temsilcileri kimlerdi?

Bir süre sonra Sabetay Varol,Cumhuriyet için çalışmaya başladı...Michel Perlman da Milliyet'e.Rus kökenli ve İstanbullu bir Yahudiydi,Perlman.AFP'nin Rusça Masası'nda çalışırdı öte yandan.Hürriyet'i bir ara Mithat Perin'in oğlu temsil etti.Sonra Artun Ünsal onun yerini aldı.Ama ilk dönemlerimde yani 1982-1983'lerden söz ediyoruz,Güneş'in Brüksel temsilcisi Emre Aygen gelirdi ara sıra...

-Başka?

Sabit olarak,hepsi bu.ASALA davalarının kimi duruşmalarını izlemeye Türkiye'den,Avrupa'nın bir başka merkezinden gelenler olurdu.Cengiz Çandar gelirdi mesela.Konuya çok hâkimdi o.Faruk Zapçı bir keresinde Londra'dan 24 saatliğine gelmiş,başında şapka,kamuflajlı vaziyette mahkeme salonuna oturmuş,koridorlarda da öyle dolaşmıştı.

-Neden?

Bir gün evvel geçtiği habere yazı işleri Ermeniler için,"Akrepler ve çiyanlar" başlığı atmıştı da ondan!

-Onlar korkuyordu peki siz korkmuyor muydunuz?

Kendimizi biraz kahraman gibi görüyorduk.Hiç değilse ben o havalardaydım galiba.Demek,Türk gazetecisi olarak benim de hayatım tehlikede,ancak bende artı bir cesaret var filan diye düşünürdüm.Çok sonraları anladım,hayatımın pek de tehlikede olmadığını o sıralar.O günlerde hep tesadüf gibi gelmiştir bana üçümüzün de Yahudi kökenli olması.Çok sonraları başka türlü düşünmeye başladım.Aslında biz birer yemdik kanımca!Belki birileri kuliste şöyle hayaller kurmuştur:"Buyrun.Bunlar da üç Türk gazeteci.Bir de farklı kökenli Türklerden birinin canını acıtın da bakalım dünyada neler oluyor?" Tabii hiçbir şey kesin değil,ama bir laboratuarda böyle bir sorunun ortaya atılmış olabileceğini düşünebiliriz pekâlâ.Ne var ki Ermenilerin en sert kanadı dahi bu laboratuar deneyimine katılmaya heves etmedi.

-Peki ne zaman anladın derin devletin sizi kullandığını,ASALA'ya yem ettiğini?

Jeton bende çok geç düştü.Sadece beş-altı yıl önce işe bu yönüyle yaklaşabildim.Daha önce ayılmanızı egonuz engelliyor."İşimi iyi yapıyordum,o kadar ki,onca patron ve genel yayın yönetmeni değişmişken ben hep yerimde kalmıştım.Ayrıca fazla para da almıyordum,benden iyisi yoktu." Böyle uyutuyorsun kendini.Düşünsene,diplomatlar huzursuzdu,Paris'e atanacaklar diye ve atananlar sokağa çıkmıyordu.Tüm bu manzaraya rağmen,sadece işimizi iyi yaptığımız için orada olduğumuzu sanıyorduk!Komik değil mi?

-Kullandığına dair başka bir emare var mı?Mesela MİT'ndan herhangi bir isim seninle kontağa geçti mi o tarihlerde?

Hayır,ama şuna eminim ki,benim Paris'e gitmem için onay verilmişti.Bu kadar hassas bir dönemde ve o günün Türkiye'sinde,MİT'nın onayı olmadan bir gazetecinin Paris gibi bir dış merkeze tayin edilebilmesi düşünülebilir mi?Derin güçlerin yaptıklarının,sonuçlarının,bir türlü aydınlığa kavuşamayan şeylerin perdesi aralandıkça daha kolay sorgulayabiliyorsun kendi geçmişini de.Muhtemelen,biz onaylı gitmiştik.Gazeteye talimat vermemişlerdir ama seçenekler arasında bizler okey almıştık!

-Bunu o günlerde anlasaydın tavrın ne olurdu?

Zor soru Sevilay!Bugün istediğin cevabı sallayabilirsin.Ama burada mühim olan,ayılmamış olmak.Budur ilginç bulduğum.Hiç ayılmayabilirsin de.Hiçbirimiz ayılmamış olabiliriz.Mesela ben o zamanlarda kendimi tehlikede sanıyor,cesur buluyordum.Ama karşıdakiler,yani ASALA kadroları ve onlara yakın Ermeniler bizim kadar acemi ve uyuyan güzel değillerdi.

-Bu söylediğinden,"Her gazeteci farkında olmadan MİT tarafından kullanılıyor olabilir" tezi çıkıyor.

28 Şubat'ta derin devletin hangi gazetecilere nasıl talimatlar verdiği açıklamalarını okuyunca insan ister istemez bunu düşünüyor.Gazeteciler farkında ya da olmadan MİT tarafından pekâlâ kullanılabilir.

-ASALA meselesi bitince sizin durumunuz ne oldu?

Paris kıymete bindi.Aniden Hemingway'in deyimiyle "bir şenlik" oldu.Bilardo topu misali.Sabetay Varol önce Brüksel'e gönderildi,çünkü Mine Kırıkkanat Paris'e tayin edilmişti artık.Sonra Cumhuriyet krize girdiğinde Mine bu kez Milliyet'in temsilcisi oldu;o zaman Perlman da işini kaybetti.

-Peki sen ne oldun?

Ee Güneş battı!Ve benim de 212 kadrolu gazetecilik dönemim bitti.Ondan sonra da Türkiye ve Türkçe'yle daha doğrudan irtibat halinde olacağım işler peşinde koşmak istedim.Edebiyat bu anlamda en cazip alandı.Bir de Aktüel'de röportajlara,sonra da köşe yazarlığına başladım...

*Vivet Kanetti,ASALA'ya yem olarak kullanıldık...,Röportaj:Sevilay Yükselir,Sabah,5 Nisan 2010.

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2010/04/05/asalaya_yem_olarak_kullanildik

***

Neden sinirlendiniz Güneri Bey?**

Gazeteci-yazar Vivet Kanetti,ASALA döneminde yaptığı Paris temsilciliği yıllarını anlatırken,"Kanımca Paris'e MİT'ndan onaylı gittim ve MİT biz Yahudi gazetecileri ASALA'nın önüne yem olarak attı!" dedi ya!

Kıyamet koptu!

O dönem Vivet'in temsilcisi olduğu Güneş gazetesinde Yazı İşleri Müdürlüğü yapan Selahattin Sadıkoğlu aradı evvela...

"Güneri Cıvaoğlu çok sinirlendi!Vivet saçmalamış adeta.O dönem kendisi istedi gitmeyi,Güneri Bey de kırmadı onun hatırını.Ne MİT'ı,ne yemi?Çok anlamsız bu söyledikleri" dedi.

Güneri Bey'den henüz bir açıklama filan gelmedi ama doğrusu ben de çok merak ettim.

"Neden sinirlendi?Neye sinirlendi?" diye.

Ayrıca diyelim ki Vivet çıldırmış ve ne dediğini bilmiyor!

Ee peki yalan mı ortaya koyduğu tüm argümanlar.Ne yani,Yahudi kökenli olan Sabetay Varol,Michel Perlman ve Vivet'in aynı dönem gazetecilik yapmaları sadece bir tesadüf mü?

Hadi diyelim bu üç Yahudi Türk gazeteci işlerinde çok çok başarılıydı da,ondan biraraya geldiler tesadüfen.

Ee peki ASALA meselesi kapanır kapanmaz niye çil yavrusu gibi dağıtıldılar?

Bu da mı tesadüftü?..

**Sevilay Yükselir,Neden sinirlendiniz Güneri Bey?,Sabah,8 Nisan 2010.

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/yukselir/2010/04/08/neden_sinirlendiniz_guneri_bey

Söner mi Sönmez mi?..

Korkma Sönmez*

"...Edgar Manas.
1875,İstanbul'da doğdu.
1964,İstanbul'da vefat etti.
İtalya'da eğitim aldığı halde,Türkiye'ye döndü."Tehcir" sırasında...Sonradan adı İstanbul Belediye Konservatuvarı olan Darü'l Elhan'da piyano dersi veriyordu.1923'te Cumhuriyet kurulur kurulmaz,Türkiye'nin ilk Kadınlar Korosu'nu kurdu,yönetmenliğini yaptı.
1933'e kadar Konservatuvar'da piyano,armoni hocalığına devam etti,Ermenice ve Türkçe eserlerini yazmaya kalksam,buraya sığmaz,en önemli ve en değerli imzasını İstiklal Marşımıza attı.

Fransızların mantığına göre...
Herhalde,sülale sülale soykırarken,unutmuşuz Edgar'ı!

Madem kese kese kuruttuk...
'Hani soykırım a vicdansız' diye sormanın en büyük kanıtı değil midir,bizzat Mustafa Kemal tarafından İstiklal Marşımızın emanet edildiği Edgar?

Diaspora'nın ne kadar sahtekar,Sarkozy'nin ne kadar denyo
olduğunun kanıtı değil midir?

Ve,aynı zamanda...

İstiklal Marşı gibi örnek dururken;
'ne mutlu Türküm diyene'
diyebilen Edgar varken..."

*Yılmaz Özdil,Hürriyet,26 Ocak 2012

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19772128.asp

***

Vay canına!!!Demek neredeyse yüzyıldır tartışılan üzerine makaleler kitaplar yazılan 1915'le alakalı olarak bu kadar kafa patlatmaya gerek yokmuş bir Edgar Manas örneğiyle güya "soykırımın hayal mahsulü" olduğunu hepsi de kurbanların torunları olan Diaspora'nın gene sözümona "sahtekar"lığını falan kanıtlayabiliyormuşuz...

Hem Ermenilerden hem Türklerden bugüne kadar bunu düşünen bir Özdil çıktı meğer ne cevher varmış kendilerinde!..

Ama işin kolayına kaçmak yok tabii madem mesele hakkında hala "kanguru" yani Aborijince "bilmiyorum" diyorlar öyleyse nema problema biz de öğretmeye devam edeceğiz başka çaresi yok...

Evvela İstanbul tehcir açısından İzmir ve Edirne ile birlikte zaten "belli ölçülerde" ayrıcalıklı bölgelerdi.Hep birlikte bakalım:

Ayrıcalıklı Bölgeler Edirne,İstanbul ve İzmir*

"'İstisnasız tüm Ermeniler' emrine rağmen,yukarıda saydığımız çeşitli aile gruplarının yanı sıra,bazı bölgeler de istisna tutulmuştur.Sebepleri farklı olsa da Edirne,İstanbul ve İzmir tehcir kapsamına alınmamıştır.Komitacıları hedefleyen sürgünler olmasına rağmen,nüfusun büyük bir kesimi tehcir kapsamına alınmazlar.

'Avrupa'nın kapısı' Edirne'de tehcir ve ihtidaya,İttihatçıların 'devlet siyaseti'ne uygun görülmediği için izin verilmez.Ancak yine de Ekim 1915 ve Haziran 1917'de komitacı oldukları gerekçesiyle bir grup Ermeni sürülecektir.İlk sürgünler,Rumlarla karışık olarak Anadolu'ya sevkedilenlerdir.(1) İkinci sürgünler ise Talat'ın girişimi ile engellenir ve vilayet içinde dağıtılırlar.(2)

Diğer istisna,başkent İstanbul'dur,24 ve 26 Nisan'da yapılan büyük operasyonlar dışında,birkaç polisiye operasyona daha tanık olur.(3) Ama hedefte bekar ve İstanbullu olmayan Ermeniler vardır ve bunlar şehirden çıkarılmışlardır.(4) İstanbul'dan sürülmüş ve Anadolu'da iskanlarına izin verilmiş olan Ermeni ileri gelenleri,1916 başlarında Zor'a sevkedilirler.(5)

Diğer istisna İzmir'in denklemi farklı,başat problemi ayrı idi.Bu da nüfus ve ekonomi bakımından ciddi güç oluşturan Rumların 'esas' sorun olmasıydı.Vali Rahmi Bey,Ermenilerin sürgünüyle vilayetin neredeyse tamamen Rumlara mahkum olacağı kaygısıyla olacak,vilayetinden Ermeni sürgünlerini engellemiştir.Bir diğer gözlemci,İzmir Fransız konsolosuna göre,Ermeniler 'bu barışı/ayrıcalığı' çok pahalıya satın almışlardı.(6) Tabii yine de komitacı olduklarından şüphe edilen İzmir Ermenileri Aralık 1915'te Konya'ya sürülürler...(7)"

1-DH.ŞFR (Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi) 77.107 (14 Haziran 1917).EUM(Emniyyet-i Umumiyye Müdiriyyeti)'den Edirne'ye çekilen şifre.
2-DH.ŞFR 57.65 (17 Ekim 1915).EUM'den Eskişehir,Karahisar-ı Sahip ve Kütahya'ya çekilen şifre.
3-DH.EUM 2.Şb. 16.9.
4-DH.ŞFR 65.95 (1 Ocak 1916).EUM'den Edirne,Adana,Aydın,Ankara,Konya,Bolu,Karesi,Kayseri sair yerlere çekilen şifre.
5-Fransa'nın İzmir konsolosunun 11 Ekim 1920 tarihli raporuna göre;bölgeye bir miktar İstanbul Ermenisi sığınır.Ancak bu "ayrıcalık" için Ermeniler yüklü ödemelerde bulunurlar.C.P.C. [La Correspondance Politique des Consuls (Quai d'Orsay Archives du Ministére des affaires étrangéres,AMAE](1918-1940),Levant (1918-1929),cilt 22.Consul de Smyrne 1918-1929.
6-DH.ŞFR 58.247 (8 Aralık 1915).EUM'den Karahisar-ı Sahib'e çekilen şifre.DH.ŞFR 69.58 (1 Kasım 1915).EUM'den Konya ve DH.ŞFR 69.250 (12 Kasım 1916) Aydın'a çekilen şifre.
7-DH.ŞFR 54.412 (12 Temmuz 1915).

*Fuat Dündar,"Modern Türkiye'nin Şifresi:İttihat ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği,1913-1918",3. bs.,İstanbul,İletişim Yayınları,2008,s.296-324.

Edirne,İstanbul ve İzmir her ne kadar ayrıcalıklı bölgeler olsa da bunun bile kendi içerisinde istisnaları vardır şöyle ki:

"...İstanbul ve İzmir'den Ermeniler sürülmemiştir:Palavradır;bu şehirlerden de Ermeniler sürülmüşlerdir.İzmir sürgününü,belli bir sayıda Ermeni sürüldükten sonra Alman general Liman von Sanders engellemiştir.İstanbul'dan,İstanbul doğumlu olmayan Ermeniler ve bekar erkekler sürülmüşlerdir.İzmir ve İstanbul sürgünlerinin kayıtları Osmanlı arşivlerinde de vardır..."*Prof.Dr.Taner Akçam

*Sefa Kaplan,90. Yılında Ermeni Trajedisi:1915'te Ne oldu?,Hürriyet Gazetecilik,İstanbul,2005,Söyleşiler,s.37-42.

***

Edgar Manas'tan yola çıkıp bütün gerçekleri ortaya çıkardığını sanmak ve bundan hareketle Türkiye'nin önemli bir gazetesinin köşe yazarına da yakışmayacak bir sığlıkta böylesine önemli bir konu üzerinde alabildiğine karmaşık ve sayısız faktörü içinde barındıran bir meseleyi basit bir dualizme indirmek de sağlıklı bir yöntem değildir kuşkusuz...

Edgar Manas'ı gözümüze sokmaya çalışırken 24 Nisan'la birlikte tevkif edilen ve neredeyse tamamı yargısız infaza kurban giden içlerinde Gomidas'ın Krikor Zohrab'ın ve daha nice önemli değerin yer aldığı ikibinden fazla Ermeni aydınını yok saymak olacak iş değil!..

Bu noktada da Sayın Mahçupyan'a kulak verelim:

24 Nisan'da ne oluyor,24 Nisan'ın sembolik önemi nedir?*

"İkiyüz küsürü İstanbul'dan olmak üzere ikibin küsür Ermeni aydınının toplanıp götürüldüğü ve neredeyse tümünün yargısız infaza tabi tutulduğu tarihtir 24 Nisan.Bu aydınlar arasında şairler,ressamlar,edipler,akademisyenler,milletvekilleri gibi her türlü insan var.Anlaşılıyor ki burada olay,bir cemaatin belkemiğinin kırılması olayıdır.O cemaatin askerden kurtulmuş olan ve cemaatin fikri önderliğini yapabilecek olan elit kesiminin bir hamleyle ortadan kaldırılması olayıdır.Bundan sonra zaten korumasız kalmış yığınların hareket ettirilmesi,yani tehcir başlıyor..."*Etyen Mahçupyan

*Sefa Kaplan,90. Yılında Ermeni Trajedisi:1915'te Ne Oldu?,Hürriyet Gazetecilik,İstanbul,2005,Söyleşiler,s.105-114.

***

Sayın Özdil yazısında Diaspora'ya yüklenmiş ki bu da Ermeni düşmanlığında özellikle son yıllarda takip edilen bir moda oldu...Yani esasında Ermenilere saldırmak istiyorken bunu bu şekilde değil de "Diaspora" kavramı üzerinden yapmak!..

Peki nedir Diaspora?..

Konuyla alakalı olarak şimdi de Rober Koptaş ile Talin Suciyan'ı dinleyelim isterseniz:

Diasporanın Ahını Almak*

"Ermenistan'la Türkiye arasındaki sınırın açılması,diplomatik ilişkilerin başlaması,iki ülkenin sorunlarını çözmek için diyalog sürecini başlatmaları,gelecek için umut verici gelişmeler.Elbette ki,barıştan yana olan herkes,bugüne kadarki ilişkisizliğin son bulmasını,halkların birbirleriyle daha çok temas etmesini,gelecek nesillerin nefretten uzak bir şekilde yetişmesini arzu ediyor ve bu yönde atılacak adımları gönülden destekliyor.

Ancak,gerçek bir barışmayı,salt devletler düzeyinde,salt diplomatik görüşme ve anlaşmalarla sağlamak mümkün olmadığına göre,Ermenistan,Türkiye ve diasporadaki dinamiklerin yakından takip edilmesi ve toplumların nabzının iyi tutulması,hayati önem taşıyor.Bu bakımdan,Türkiye’de diasporadan protokollere gelen tepkilerin algılanma ve yansıtılma biçimi,diaspora gerçeğini ve diasporanın içinde bulunduğu ruh halini anlamama yönündeki ısrar ve inat,Türkiye’nin Ermenilerle gerçekten konuşmayı aslında pek istemediğini ve buna hazır da olmadığını gösteriyor.

Protokollere en sert ve ağır tepkiler,haftalardır yazılıp çizildiği gibi,diasporadan geldi.Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Ermeniler,gösteriler,bildiriler,protesto metinleri ve kampanyalarla protokollerin imzalanmaması yönündeki isteklerini haykırdılar.Diasporadaki toplulukların bu sert itirazı,başta Serzh Sargsyan olmak üzere,protokollerle ilgili görüşmeleri yürüten Ermenistanlı yetkilileri ihanetle suçlamaları,Türkiye’de diaspora hakkındaki mevcut önyargıları da iyice su yüzüne çıkardı.Diasporanın tavrı Türkiye’de,'Ermenilerin' aslında ne kadar milliyetçi,ne kadar uzlaşmaz,ne kadar radikal,ne kadar şahin,ne kadar Türk düşmanı olduklarını gösterme vesilesi olarak kullanıldı,kullanılıyor.Ermenilere ilişkin tüm önyargılar,uygun ortamı bulmanın vermiş olduğu rahatlıkla,diaspora eleştirisi kılıfında dile getiriliyor.

Hangi vicdana sığar?

Sınırın açılması,yıllardır beklediğimiz,arzu ettiğimiz,hayalini kurduğumuz bir gelişme.Ancak bu hayale yaklaşmış olmanın verdiği mutlulukla tarihsel haksızlıkların gözardı edilmesi,üzerinin örtülmesi ve dahası,diasporada yaşayan,yaşamak zorunda bırakılan Ermenilerin seslerinin bastırılması karşısında,itirazımızı ortaya koymak,hem insani,hem de vicdani sorumluluğumuz olmalı.

Diasporanın protokollere yönelik tepkiselliğinin ardında yatan psikolojik faktörleri,bu tepkiselliğin tarihsel arka planını gözlerden ırak tutarak,Türklerin yücegönüllülüğü,iyiniyeti,hoşgörüsü,yapıcı tavrına karşılık Ermenilerin katılığını,kalın kafalılığını koyup,Türklük gururunu okşayacak yayınlar yapmak,Taraf gazetesinin yaptığı gibi 'Diaspora çıldırdı' gibi insafsızca başlıklar atarak yangını körüklemek,çıkar yol olmadığı gibi,haksızlıkları da derinleştiriyor.

Evet,iki ülke arasındaki ilişkilerde bir balayı yaşanırken bir süre durup bunun tadını çıkarmak istiyor insan.Ancak,geleceği bugün yapıp ettiklerimiz şekillendirdiğine göre,binanın sağlam olup olmayacağını bugünden üst üste koyacağımız tuğlalar belirleyeceğine göre,bu balayı havasını biraz bozmanın,aykırı sesler çıkarmanın zamanıdır.

Diaspora hakkında söz söyleyecek Türklerin,eğer biraz olsun vicdan taşıyorlarsa,diaspora lafını ağızlarına almadan önce oturup şu soruların yanıtını düşünmelerinde,üstelik kırk düşündükten sonra bir konuşmalarında yarar var:

Diasporanın nasıl oluştuğunu,1915'te yaşananlar olmasaydı bugün diaspora dediğimiz insanların bugün birer Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olacağını,bu insanların,buradan,bu topraklardan,Sivas’tan,Malatya'dan,Diyarbakır'dan,Tekirdağ'dan,Samsun'dan dünyanın dört bir yanına dağıldığını ve bunun sebebinin yine bu topraklar üzerinde üğradıkları insalıkdışı tavır olduğunu hatırda tutmadan,diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?

Bu insanların,tehcirden,katliamdan canlarını kurtarmış;belki ana babalarının gözleri önünde katledildiğini,tecavüze uğradığını görmüş;Halep,Beyrut yetimhanelerinde yokluk içinde büyümüş;Batı ülkelerinde ucuz işgücü olarak yıllarca sömürülmüş;bu arada hayata tutunmaya,dillerini,dinlerini,kültürlerini yaban ellerde yaşatmak için çabalamış;'Beyaz Soykırım' olarak adlandırdıkları asimilasyona karşı durmaya çalışmış kuşakların evlatları olduğunu unutarak diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?

Yerinden yurdundan edilmiş,mülklerine,topraklarına el konmuş,okulları,kiliseleri yağmalanmış,yıkılmış,cami,kaymakamlık binası,ahır,silah deposu yapılmış bu insanlardan kalan mülkler üzerinde güzel güzel oturup,diaspora hakkında söz söylemek hangi vicdana sığar?

Türkiye devleti onyıllardır yaşanan acıları inkar eder,bu topraklar üzerindeki Ermeni varlığının izlerini silmeye çalışır,gözlerinin içine baka baka bu insanlara,'Hayır,siz öldürülmediniz,sizin malınıza el konmadı,sizin buralarda hakkınız yok,aksine siz öldürdünüz,haindiniz,vatanı sattınız' derken,diaspora hakkında laf söylemek hangi vicdana sığar?

Diaspora onyıllardır bütün enerjisini bu acıların kabul edilmesine,Türkiye devletinin inkâr ettiği gerçeklerin dünya kamuoyu tarafından duyulmasına harcar ve bu nedenle gerçek bir delilik haliyle yaşamaya;darmaduman edilmiş bir halkın çıldırmış çocukları olarak,köklerinden koparılmış ve artık yaşamayan bir kültürün ölüsünün başında nöbet tutmaya mahkûm edilirken,yan yana gelmiş iki Ermeni anadillerini bile doğru dürüst konuşup anlaşamazken,onların siyasi sığlıklarından,öngörüsüzlüklerinden,basiretsizliklerinden şikâyet etmek hangi vicdana sığar?

Ha Yeniçağ,ha Taraf

Yukarıdaki sorular aynı minval üzere çoğaltılabilir.Bütün bu sorulara ve olası yanıtlarına rağmen,diasporanın yanlış bir yol tuttuğu,doğru bir strateji izlemediği de savunulabilir ve bu görüşlere saygı duyulur.Ancak,14 Ekim tarihli Taraf gazetesinin,“Ha Bahçeli ha diaspora” manşetiyle yaptığı gibi,bunca acıdan sonra diasporayı bilinçli olarak şeytanlaştırmak,ancak ve ancak ahlaksızlıkla açıklanabilir.

Bu ahlaksızlık karşısındaki isyan ve çaresizliğimizi,ancak "Başınıza diaspora kadar taş düşsün" sözü ifade edebilir..."

*Rober Koptaş,Agos,14 Ekim 2009

http://www.nefretsoylemi.org/detay.asp?id=34&bolum=sizden

Diaspora Kim?*

"Taraf gazetesinin 'Ermeniseverliği'nin sınırlarını anladık geçen hafta.Eleştirel olmaktan korkmadığı izlenimini veren,sisteme tam göbeğinden eleştiri oklarını yöneltebilen bir gazete imajı yaratan Taraf gazetesi geçen hafta çarşamba günü manşetini 'Ha Bahçeli ha Diaspora' diye atarak,bir kez daha yapabileceği eleştirinin asıl derinliğini ve çapını,hatta daha da önemlisi nasıl bir anlayışın temsilcisi olduğunu ortaya koydu.Zaten bu ilk değildi.Giro Manoyan için 'Ermenistan'ın Bahçelisi' başlığını atan da,'Bakü ve diaspora çıldırdı' diyebilen de Taraf gazetesiydi.

1915'i soykırım olarak nitelendiren Taraf gazetesinin,diasporayı Bahçeli'nin sahip olduğu zihniyete hapsetmesi,gazetenin aslında ne 1915’den ne de soykırımdan bir şey anladığını ortaya koyar.Bilgisizliğin,duyarsızlığın bu kadar aleni bir cesaretle sergilenmesi,adaletin olmadığı yerde ahlakın da var olamayacağı gerçeğinden kaynaklanıyor olsa gerek.Ancak adalet yerini bulmadığı için bu kadar aymaz bir tavır sergilenebilir.Çünkü adaletin yerini bulması,suçlunun suçunu vicdanında ömür boyu taşıması ve yapıp ettiklerinin bu ağırlık altında tartması demektir aynı zamanda.İnkâr edilmiş bir suçun üzerinden atlayıp,mağdurların üzerini bir kalemde çizebilmek,açık yüreklilikle hiç adalet aramamış olmak demektir.

Bu başlığı atan zihniyetin duygu ve düşünce dünyasının sığlığı,diasporanın varoluş sebebinin ne olduğunu,bu insanların beş kuşaktır nasıl bir hayat yaşadıklarını,inkâr ve yok sayma söylemleri altında nasıl bir acze mahkûm edildiklerini,kendilerini ve yaşadıklarını,bir şeyleri ispatlamak zorunda kalmak için anlatmaya zorlanmalarını,ne olursa olsun geri getirilemez bir kaybın tam ortasında yaşadıklarını göremez ve anlayamaz.

Tüm bunları anlayamadığı gibi,Türkiyeli Ermenilerin de diaspora olduklarını fark edemez.O zihniyete hatırlatmak gerekir ki o pek rahatlıkla dillendirilen bizim Ermenilerin de neredeyse tamamı diasporiktir.Şunun şurasında kırkbin ellibin kişi kalan ve Cumhuriyet döneminde yaşadıkları yerlerdeki güvenlik,eğitim olanaksızlığı,kendi kültürünü yaşayamama gibi çok temel sorunlardan dolayı İstanbul'a gelmek zorunda kalan Ermenilerin gerçek yurtlarının İstanbul olmadığını söylemeye gerek var mı bilmiyorum.Ayrıca,sayın Taraf gazetesi yazı işleri müdürleri,o başlıkta rahatlıkla ötekileştirdiğiniz insanlar hepimizin ablaları,teyzeleri,amcaları,yengeleri,dayıları,yani en yakın akrabalarımız olur.Daha açık söylemek gerekirse,o bahsettiğiniz diaspora hepimiz oluyoruz.

Bu başlıkları atabilen insanlar,protokollerin imzalanmasına doğru giden süreçte Amerika'da ya da Avrupa'da yaşayan Ermenilerin tepkilerinin Türkiye'ye değil,Ermenistan'a olduğunu da anlamaktan acizler.Bu yaşanan krizin Ermenistan ile Ermenistan dışında yaşayan Ermeniler arasında son elli yılda yaşanan en derin kriz olduğunun da farkında değiller.Ermenistan’ın devlet başkanı olarak Serzh Sargsyan'ın Paris'teki Gomidas Heykeli'nin önüne çelenk bıraktığı gün hissetikleri,öyle kolay hazmedilir şeyler olmasa gerek.Herhalde,o başlıkları atanlar bunun da ne demek olduğunu hiç düşünmediler...

Diasporanın ne olduğunu,kim olduğunu düşünmek zahmetine katlanmayan,kısa yoldan külliyen bütün diasporayı milliyetçiliğe,hem de Bahçeli'nin temsil ettiği türden bir milliyetçiliğe hapsetmek,kendinden ziyadesiyle memnun olmayı gerektirir.Gidin Van'ı,Diyarbakır'ı,Kastamonu'yu,Sivas'ı,Afyon'u,Antakya'yı,Bingöl'ü,Erzurum'u,Elazığ'ı,Kars'ı,Mardin'i ve daha sayısız şehri,köyü ziyaret edin.Karış karış kazılmış,talan edilmiş kiliselerin bahçesinde,kemiklerin üzerinde yürüyün.Yürüyün ve diasporanın kim olduğunu kendinize tekrar sorun.Düşünmek söylediğiniz gibi taraf olmaksa,düşünün biraz..."

*Talin Suciyan,Taraf,20 Ekim 2009

http://www.taraf.com.tr/haber/diaspora-kim.htm

***

Edgar Manas'ın geldiği noktadan Türkiye'nin toplumsal yaşamına ve sanatına olan katkılarından söz edilmiş bir de...

Dilbilimci Agop Dilaçar (Martayan)'ı,Mustafa Kemal'i Samsun'a çıkacağı günlerde İngiliz planlarına karşı haberdar edip koruduğu söylenen ve daha sonra da TBMM'ne de seçilen Berç Türker (Keresteciyan)'ı,kıymetli matematikçimiz ve 1961 Anayasası'nın imzacılarından kurucu Meclis üyesi merhume bayan Hermine A. Kalustyan'ı yok sayamayız elbette evet bunlar da var...

Hatta merhum Aziz Nesin'in de Nuriye Akman'la gerçekleştirdiği ve 27 Eylül 1992'de Hürriyet'te yayınlanan röportajında da dile getirdikleri gibi Mustafa Kemal'in kullandığı 'K.Atatürk' imzasının yaratıcısı da Ermeni Prof. Vahram Çerçiyan'dır...

Fakat bu isimlere ve geldikleri konuma bakıp "hadi zorlayalım da başka bir tarih yazalım" diyemeyiz!..

1915 gene var,Varlık Vergisi gene olduğu yerde duruyor...

Saygılarımla

25 Ocak 2012 Çarşamba

"Kanguru" Diyenler Buyursunlar...

"Avustralya kıtasını tesadüfen keşfeden James Cook'un tayfası,karaya ayak basar basmaz,Aborijin yerlileriyle karşılaşır.Tayfalar,Aborijince bilmiyor.Yerliler,İngilizce'den bihaber...İncik boncuk takas ederler,el kol işaretleriyle muhabbet etmeye çalışırlar.

Tayfalar o sırada bakar ki...
Tuhaf bi yaratık var.
Hoplayıp zıplıyor.
Hiç görmemişler o güne kadar.
Parmakla gösterip,sorarlar:
'Bunun adı ne?'
Yerliler cevap verir:
'Kanguru.'

Aradan yıllar geçer...
Karşılıklı lisanlar öğrenilir ve anlaşılır ki,'kanguru' Aborijince'de 'bilmiyorum' demek!

Soykırım,kanguru'dur.

Körler sağırlar birbirini ağırlar'ın...
Nesilden nesle aktarılan yanlış bilgi'nin sıfatı.

Memlekette sanki cami yokmuş gibi,okullara mescit açarlar ama...Arapça'yı monte ettikleri müfredata '1915 gerçeği'ni koymazlar...Tehcir nedir?Katolik ve Protestan Ermenileri neden göç ettirilmedi?Sırtımızdan hançerlendiğimizde,Çanakkale'de balık mı avlıyorduk?ASALA nerede kuruldu,hangi ülkeler eğitti,kaç diplomatımızı hangi ülkelerde katletti?EOKA'yı bitirdiğimiz sene ASALA'nın kurulması,ASALA'yı vurduğumuz sene PKK'nın ilk kez vurması tesadüf müdür?Soykırımsa bu,en başta Fransa,niye Lahey Adalet Divanı'na gitmiyor?Çoluk çocuk binlerce Ermeni'nin öldüğü kesin...
Çoluk çocuk kaç Türk öldürüldü?"

*Yılmaz Özdil,Hürriyet,25 Ocak 2012

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19763494.asp

***

Sayın Özdil'in yazısını okuduğumda Fransa'nın bu yasayı çıkartmakla ne kadar isabetli bir iş yaptığını bir kere daha anladım.Evvela bu inancımı pekiştirmemi sağladıkları için kendilerine teşekkür ediyorum.

Bir halkın acısıyla sözümona "kanguru" diyerek istihzada bulunduğunu zanneden kendilerine ise Aborijince madem "kanguru (bilmiyorum)" diyorsunuz o halde buyurunuz efendim öğretelim diyorum...

***

"Tehcir nedir?" sorunuzdan başlayalım:

Arapça bir kelime olan "tehcir" deportasyondur yani zorla göç ettirmedir.TDK'nun çıkardığı sözlükte de şu şekilde tanımlanmış:

"Tehcir is. (tehci:r) Ar. tehcir esk. Göç ettirme,göç etmesine sebep olma,sürme.Tehcir etmek bir yerden göç ettirmek,sürmek."

Şimdi de bu kavram konusunda sözü Prof.Dr. Halil Berktay hocamıza bırakalım:

"Son zamanlarda resmi söylem çerçevesinde yazılan bazı kitaplarda,Osmanlı belgelerinde geçen resmi terim olarak 'tehcir'i de kullanmaktan vazgeçmek,bunun yerine başka sözcükler kullanmak eğilimi belirdi (buna paralel olarak,'tehcir' sözcüğü ders kitaplarından da çıkartıldı ve okullarda kullanılması yasaklandı,yanılmıyorsam).Hatta,son günlerde gördüm ki,'tehcir' sözcüğünün Osmanlı belgelerinin dilinde yer almadığını zanneden bazı profesörler de var!Bazı uygulamalar vardır ki,hem 'yarası olan gocunur' kategorisine girer,hem de bir samimiyetsizliği açığa vurur.Resmi ideolojinin bu yeni yöneliminin ardında,başlı başına tehcirin o kadar masum olmadığının,yeni çağdaş tanımlara göre kendi başına etnik temizlik anlamına geldiğinin farkedilmesi yatıyor.Ayrıca bu uygulama,habire 'arşiv' ve 'belge'lerden demvuranların,işlerine gelmeyince belgelere ve belgelerin diline boşverebildiklerini de açığa vuruyor.'Deportasyon' günümüzde,modern ulus-devletlere özgü diplomasi dilinde,sınırdışı etme anlamına gelir.Bunu Tehcir Kanunu için bu dar anlamda kullanamaz;buradaki tehciri (göçürme veya zorlama göçürme yerine) deportasyon biçiminde çeviremeyiz.Tabii dikkatli ve incelikli bir tarih metodolojisi adına şunu da ifade etmeliyiz ki,o tarihteki,1915 dolaylarındaki Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap eyaletleri için,yüzde yüz içeride miydiler,yüzde yüz dışarıda mıydılar saptamasını yapmak kolay değildir.Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğu,bizim bugün anladığımız şekliyle (saf ve homojen) bir modern devlet değildi.Modern ulus-devlet denilince,teritoryalitesi çok net,sınırları çok kesin çizilmiş bir ülke anlaşılır.Osmanlı Devleti'ni yönetenler ise,özellikle Balkan Savaşları'ndan sonra ve Birinci Dünya Savaşı koşullarında,Arap eyaletleri üzerindeki hakimiyetlerinin son derece zayıfladığının farkındaydılar.Yani orası Osmanlı topraklarının hem içinde,hem dışında gibiydi.Buna rağmen,tehcir,dar anlamda bir sınırdışı etme faaliyeti değildi.En azından teknik olarak böyle bir şey söylemek mümkün olmaz.Mantıken,düşününüz,aksi takdirde,Ermeniler'i orada iskan etmek mümkün olmazdı.Buna,olsa olsa bir çeşit 'iç deportasyon' diyebiliriz..."*Prof.Dr. Halil Berktay
**Sefa Kaplan,90. Yılında Ermeni Trajedisi:1915'te Ne Oldu?,Hürriyet Gazetecilik,İstanbul,Söyleşiler,s.57-66.

Ancak buradaki soru yanlış çünkü 1915'i anlamak açısından sorulacak soru "tehcir nedir?" veya "neden tehcir?" değil "Neden Der-Zor?"dur...

Tehcir (deportasyon) yani zorunlu göç demektir ve bu haliyle bile bir faciayken 1915 bir tehcirden de ibaret değildir.

Ermeniler tehcir edildi iyi de neden Zor'a tehcir edildiler bunun sorgulanması gerekir İttihatçıların Zor'la ilgili bilinçleri neydi uzatmadan değinmek gerekirse;

"Tehcir uygulamasının en azından Talat Paşa ve Bahaeddin Şakir gibi liderlerin tamamen kontrolünde ve bilgisi dahilinde yapıldığına,sonuçlarının ne olacağının bilindiğine dair birçok delil gösterilebilir.Bunların en dramatik olanı Talat Paşa'nın 1915 Ağustos'unda yabancı konsoloslara 'Ermeni meselesi çözülmüştür' ve gene aynı tarihlerde "Ermenilerin yeni vatanı Der Zor'dur" demesidir.Çünkü Osmanlı arşivlerine göre 1913 yılında Balkan göçmenleri akın akın ülkeye geldiklerinde Talat Paşa Suriye'ye gönderdiği bir telgrafta bu göçmenlerin Der Zor'a yerleştirilme ihtimalini sorgulamaktadır.Ne var ki karşıdan gelen yanıt,çölde yaşama ihtimalinin olmadığı ve gönderilecek göçmenlerin muhakkak ki ölecekleri şeklindedir.Diğer bir deyişle Suriye'ye gönderilen Ermenilerin hangi sonuçla karşılaşacaklarını Talat Paşa bilmekteydi..."*Etyen Mahçupyan
*DoğuBatı,sayı 8,1999.
"Osmanlı Dünyasının Zihni Temelleri Üzerine" adlı makalenin genişletilmiş hali.
**Etyen Mahçupyan,İçimizdeki Öteki,1. bs.,İstanbul,İletişim Yayınları,2005,s.155-202.

Başka bir kaynaktan ve bu sefer Talat Paşa'nın kendi ağzından bu hakikate dair bir pekiştirmede bulunalım:

"Tarih 6 Temmuz 1914'ü gösterirken,Ege kıyı bölgelerinde Rumların kovulmasına yönelik saldırıların Meclis'te tartışıldığı gün,Aydın mebusu Emmanouil Efendi söz alır.Kendisi Rum bölgelerinde terörün kaynağının Rum köylerine muhacir iskanı olduğunun bilinmesine rağmen bu iskan işinin hangi saikle yapıldığını hükümete sorar.Çünkü der,bu iskan yüzünden Rumlar kaçmaktadır.Oysa der,'Üsküdar'dan ta Basra Körfezi'ne kadar hali arazi pek çoktur.' Neden bu bölgelere muhacirler iskan edilmeyip,Rum köyleri seçilmektedir,diye sorar.

Talat Paşa'nın cevabı,konumuz açısından,'kasıt' ile 'bilinç' arasındaki açıyı sıfırlayacak derecededir.Yüzbinlerce Rum'un Yunanistan'a kaçmasına yol açan,Rum köylerine muhacir iskanını savunurken şu bilinci açığa çıkarır:

'Gerçi hali arazi pek çoktur,fakat Emanuelidi Efendi'nin dediği gibi Üsküdar'dan Basra'ya kadar olan boş arazilere bu İslamları yerleştirmek için evvela 15-20 milyon liraya ihtiyaç vardı.Bizde de yoktu.Bu muhacirleri dedikleri gibi,oralara gönderip çöllere serpecek olsaydık oralarda cümlesi açlıktan öleceklerdi...'(1)

Sadece on ay sonra,24 Nisan 1915 günü,Talat Paşa Ermenilerin sözkonusu bölgeye yönelik ilk tehcir kararını verir..."

1-MMZC (Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi),3,1,1,26,6 Temmuz 1914,s.611.Hatta,Kafkasya'dan göçler sırasında dahi bu bölgede onların iskanı düşünülmüştü;3 Receb 1315 [1895] tarihli Muhacir Komisyonu Talimatnamesi için bkz. İrade Dahiliye 1315.B.3-38.

*Fuat Dündar,"Modern Türkiye'nin Şifresi:İttihat ve Terakki'nin Etnisite Mühendisliği,1913-1918",3. bs.,İstanbul,İletişim Yayınları,2008,s.256-257.

Ermenilerin tehcir edilecekleri bölgede kendilerine Müslüman nüfus içinde yüzde 10'u geçmeme gibi bir rezerv getirilmiştir ve birçok Ermeni kafilesi bu yüzde 10 kotasını aştıkları için zaten perişan bir halde ulaştıkları tehcir bölgesinden gene başka yerlere sevkedileceklerdir.Daha kötüsü bunun vahşiyane sonuçları İttihatçılar tarafından gene bilinmektedir:

"Halep vilayeti,Ermeniler önceden belirlenen yüzde 2 nisbetini aşacak şekilde iskan edildikleri için uyarılıyordu.8 Eylül 1915 tarihli şifrede valiliğin 'daima nazarı dikkatde bulundurması' gereken şeyin,Ermenilerin 'o muhitde nisbi bir ekseriyet teşkil etmelerini' engellemek olduğu ve belirlenen oranlardan 'fazla olanların vilayet dahilinde dağıtılmayarak Urfa cihetlerine' sevkedilmeleri olduğu hatırlatılıyordu.(1) Ancak,ilginç bir şekilde,Halep valisine Ermenilerin Urfa'ya gönderilmesi emredilirken,aynı gün Urfa'daki yüzde 10'u aşmış olan Ermenilerin de Zor ve Musul taraflarına gönderilmeleri emrediliyordu.(2)

Birbiriyle çelişkili bu son iki emirden anlaşıldığı gibi,Ermeni kafilelerinin büyük bir kısmı birden fazla sevke tabi tutuldular.İktidarın yüzdelik oranı tutturmak pahasına aç sefil haldeki Ermeni kafilelerini zor iklim şartlarında yeniden sevke tabi tutması,kitlesel kayıplara sebebiyet vermekle eşanlamlıdır.Halep bölgesinden Ermenilerin iskanı ile görevli Kafkas kökenli Hasan Amca,Ermenilerin birden fazla sevklerine tanık olduğuna ve birden fazla sevkin ölümlere sebep teşkil ettiğine hatıralarında değinir.(3) Hem zaten Osmanlı yetkililerinin,kafilelerin sevkleri sırasında ve iskanlarından sonra dahi,kitlesel ölümlere yol açan,açlık,sefalet ve bulaşıcı hastalıklardan haberleri vardı.(4)"

1-DH.ŞFR Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi) 55A.145 (8 Eylül 1915).
2-DH.ŞFR 55A.146 (8 Eylül 1915).EUM'den Urfa'ya çekilen şifre.
3-Hasan Amca,Alemdar gazetesinde anılarını yayımlar.Dördüncü gün kamuoyunun tepkisi üzerine bu yayın durdurulur.Ancak İstanbul'da Fransızca yayın yapan La Renaissance gazetesi anılarının tümünü Gerçekler ve Belgeler (Faits et documents) başlığıyla yayımlar,186(8 Temmuz 1919),189(11 Temmuz 1919),192(15 Temmuz 1919) ve 198(22 Temmuz 1919).
4-İttihatçıların Goltz Paşası da anılarında bu çıplak gerçeği şöyle aktarmaktadır:"Suriye ovasına doğru inilmeye başlandı.İşte burada Ermeni firarilerinin insana teessür veren manzarası göze çarpıyor.Bunlar Toros'un cenup eteklerinde iskan edilecek fakat bu kadar insan kütlesine karşı gösterilecek insani dikkat ve ihtimam ne kadar olsa kafi gelemeyeceğinden tabiatıyla aralarında bitmez tükenmez bir sefalet hüküm sürüyor.Müthiş bir kavimler faciası.Binlerce insan aç,bakımsız,himayesiz bir halde karanlık bir hedefe doğru akıp gidiyor",bkz. Golç Paşanın Hatıratı,çev. E. Kay ve S. Mayakuşu,Askeri Matbaa,İstanbul,s.55.

*Fuat Dündar,a.g.e.,s.316-318.

***

"Katolik ve Protestan Ermenileri neden göç ettirilmedi?" diye sormuşsunuz.

Katolik ve Protestan Ermenilerin göçe tabi tutulmadıklarını kim söyledi size nereden öğrendiniz bu masalı bilemiyorum ama dilerseniz bu konuda Prof.Dr. Taner Akçam'a kulak verelim şimdi de:

"Tehcir Herkese Uygulandı*

-Tehcirle yapılmak istenen,Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ermeniler'i ortadan kaldırmak mıydı,yani önceden planlanmış bir bütünün parçası mıydı tehcir kararı?

Evet,kesinlikle.Ermeniler'e karşı alınan önlemleri bir savaş tedbiri olarak düşünmek yanlıştır ve bir ön hikayesi vardır.Zaten Ermeniler savaş bölgesinden değil,tüm Anadolu'dan sürülmüşlerdir ve Ermeni olmak sürülmek için yetmiştir.Ermeni tehciri ve imhası,Osmanlı İttihat ve Terakki Partisi'nin 1912 Balkan yenilgisi sonrasında karar verdiği,Anadolu nüfusunu Müslüman-Türk homojen bir topluluk haline sokma planının bir parçasıdır.

-Pekiyi ama herkes tehcire tabi tutulmuyor.Pek çok da istisnası var...

Bunların önemli bir kısmı palavradır.Bu palavralara bazı örnekler vermek gerekirse:

a)Sadece savaş bölgesinden Ermeniler'in sürüldüğü iddia edilir:Palavradır;Ermeniler Anadolu'nun her yerinden sürülmüşlerdir.

b)Batı Anadolu'dan sadece suçlu ve şüpheli Ermeni erkekler sürülmüştür:Palavradır;kadın-çoluk çocuk,yaşlı-genç ayrımı yapılmadan tüm Ermeniler sürülmüşlerdir.

c)Protestan ve Katolik Ermeniler sürülmemişlerdir:Palavradır;Protestan ve Katolik Ermeniler de sürülmüşlerdir.

d)İstanbul ve İzmir'den Ermeniler sürülmemiştir:Palavradır;bu şehirlerden de Ermeniler sürülmüşlerdir.İzmir sürgününü,belli bir sayıda Ermeni sürüldükten sonra Alman general Liman von Sanders engellemiştir.İstanbul'dan,İstanbul doğumlu olmayan Ermeniler ve bekar erkekler sürülmüşlerdir.İzmir ve İstanbul sürgünlerinin kayıtları Osmanlı arşivlerinde de vardır.

e)Hükümet konvoylara elinden gelen yardımı yapmıştır:Palavradır;yabancı ülkelerin yardım talepleri başta olmak üzere bütün yardım talepleri reddedilmiş,konvoylara yardımcı olmak isteyen birçok yerel yönetici görevinden alınmıştır.Yukarıda belirttiğim gibi,yardım verilebildiği durumlar olmuştur ve bunun nedeni yerel yöneticilerin merkezin emirlerini dinlememiş olmasıdır.Yani kendiliğinden olan ahlaki bir tavırdır bu..."*Prof.Dr. Taner Akçam
**Sefa Kaplan,90. Yılında Ermeni Trajedisi:1915'te Ne oldu?,Hürriyet Gazetecilik,İstanbul,2005,Söyleşiler,s.37-42.

Şimdi de başka bir kaynağa gözatalım:

"...Ankara'daki Katolik Ermenilerin sürülme kararından sonra,(1) Almanya ve Avusturya Osmanlı üzerinde ciddi baskı kurarlar.Bunun üzerine Talat Paşa,sevkiyatın durdurulması ve sürülenlerin de geri getirilmesini emreder.(2) 19 Ağustos 1915 tarihli genel ve gizli bir talimatname ile Katolik ve Protestanların tehcir kararından muaf tutuldukları bildirilir.Bununla birlikte,yoğun oldukları bölgelerde ve şüpheli tavırlarına rastlanıldığı durumlarda,tehcire tabi tutulacaklardır.(3) Yukarıda da belirtildiği gibi,tehcir edilen Katolik ve Protestan ailelerin mal ve mülkeri de,Gregoryenlerinki gibi emval-i metruke'ye tabi olacaktır.(4)

Aslında Protestan ve Katoliklerin tehcirden muaf tutulmaları,İttihatçıların tüm Ermenileri imha etme siyasetinin sözkonusu olmadığını ispat içindir.27 Mayıs 1916'da,İçişleri Bakanlığı adına İsmail Bey tarafından gönderilen şifreli telgrafta,bu grupları tehcir etmemesi için Ankara valisini ikna için en önemli argüman,'devletin bekası'dır.Telgrafta İsmail Bey,'Ermeni unsuruna karşı hükümetin imhakar bir siyaset takip' etmediğinin 'alel umuma' ispatı için,hükümetin 'Katolik ve Protestanlara ilişmediği'ni itiraf eder.(5)

...Ağustos ayının sonunda,Türk göçebelerin Ermeni köylerinde iskanı emrinden sonra,Talat Paşa tüm valilerin (Edirne,Kastamonu ve Aydın dışındaki) uygulamaya konulan politikanın sayısal verilerini iletmesini emreder;bu veriler üç gün içinde iletilmelidir.İstenen verilerin ilk ikisi Ermeni Gregoryenler için sonuncusu da Ermeni Katolik ve Protestanlarına yöneliktir.Ermeni Gregoryenlerden,sevkedilmeyi bekleyenlerin miktarı,başka vilayetlerden sürülmüş olup o an vilayet dahilinde bulunanların miktarı ve bunların nerelerde bulunduğu (yollarda,istasyon ve kasabalarda) sorulur.Son soru,vilayet/liva dahilinde bulunan Katolik ve Protestan Ermenilerle ilgilidir.Miktarları,ne kadarının sevkolunduğu,kalan nüfus ve bu nüfusun tek tek Protestan ve Katolik olarak 'nüfusu asliyeye nazaran yüz kaç nisbetinde' oldukları sorulur."(6)

1-DH.ŞFR 54A.373 (11 Ağustos 1915).İAMM'den Ankara'ya çekilen şifre.
2-Ermeni bir gözlemciye göre,bkz. Arthur Beylerian,Les Grandes puissances,l'Empire ottoman et les Arméniens dans les archives françaises (1914-1918),Paris:Publications de la Sorbonne,1983,s.506-509.
3-DH.ŞFR 55A.23 (2 Eylül 1915).EUM'den Adana'ya çekilen şifre.Ayrıca bkz. DH.EUM.5.Şb. (Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti 5. Şube) 15.19 (14 Temmuz 1915).
4-DH.ŞFR 54A.384 Adana ve Haleb vilayetleri ile Adana,Haleb ve Maraş EMK (Emval-i Metruke Komisyonları) Komisyon başkanlarına çekilen şifre.Ayrıca bkz. DH.ŞFR 57.37 (16 Eylül 1915).
5-DH.ŞFR 64.136 (27 Mayıs 1916).
6-DH.ŞFR 55.208 (25 Ağustos 1915).
*Fuat Dündar,a.g.e.,s.296-324.

***

"Sırtımızdan hançerlendiğimizde,Çanakkale'de balık mı avlıyorduk?" gibi bir sual yöneltmişsiniz...

Resmi tarih tehcirin gerekçesi olarak sözümona Ermenilerin "isyanı"nı gösterir hatta bunun da ötesinde en mühim ve yegane argümanları da budur ancak bu da gerçek dışıdır:

"'İstisnasız tüm Ermenilerin' tehciri ile ilgili en önemli argüman,Ermenilerin isyan ettiğidir.Ancak bu argüman sonradan yaratılmıştır.Tehcir öncesi yazışmalarda Ermenilerin isyan hazırlığında olmadığı ve tehcir sırasında da ciddi ve genel bir isyandan bahsedilmemektedir. ...Savaş öncesi,'Ermeniler arasında bir ihtilal hareketi' olup olmadığı yönünde tahkikat yapılmış bunun bir işaretinin 'görülmediği ve buna cesaretlerinin olmadığı' tespit edilmişti.(1) 24 Nisan 1915 tarihli Ermeni operasyonunu başlatan şifreli emirde de 'genel bir isyan' olduğu yönünde bir ifadeye rastlanmaz.Bu telgrafta Talat Paşa,bir olasılık üzerine Ermeni komitacılarına karşı operasyonu başlattığını belirtmiştir;'arkadan vurma gibi hainhane faaliyetlerinin olabileceği'.(2) İki ay sonra,Van isyanı sonrası ve kitlesel katliamların gerçekleştiği günlerde bile,Enver Paşa genel bir isyandan değil olasılıktan bahsetmiştir:'onların [Ermeniler] ayaklanma hazırlığı içinde bulunmaları nedeniyle'.(3) 'İsyan' argümanı yaz aylarından itibaren,İttihatçı propaganda çalışmaları sırasında belirlenir.Sonbahar başlarında padişahın,Papa Benois XV'e gönderdiği mektupta bu argüman kullanılır;'Ermeni ihtilal komitelerinin Anadolu'nun her köşesinde şubeleri bulunduğundan bunlar tarafından tertib olunan ve düşmanlarımız tarafından teşvik ve yardım gören isyan,umumi bir mahiyette olmuştur.Böyle bir hal muvacehesinde kendi halinde yaşayan anasır ile intizam-ı umumiyi ihlal eden anasırı yekdiğerinden tefrik edebilmek me'muriyetimizce fi'len gayr-i mümkin olduğu cihetle' denilerek,topyekun tehcir meşrulaştırılır.(4)

İttihatçı propagandanın bir argümanı olan isyan nedeniyle Ermenilerin toptan tehcir edildiği yönündeki argümanı,aslında İttihatçıları da çok fazla ikna etmeyecektir.Mesela,Talat Paşa 24 Eylül 1917 tarihli Cemiyet kongresinde yaptığı konuşmada,Ermeni komitacılarının sükunetten isyan haline,sadakatten fesada geçtiklerini söyler.(5) Katliama bizzat iştirak etmiş nadir valilerden biri olan Diyarbekir Valisi Reşid Bey'in anılarında da bu mantık öne çıkar.Ermenilerin 'kıyam ve isyan için vakit ve saatini beklemekte...' olduklarını belirtir.(6)

Yani İttihatçılara hakim olan zihniyet,Ermenilerin er ya da geç isyan edecekleridir.Onlar uygun zamanı beklemektedirler.Bu nokta çok önemlidir ve Ermeni karşıtı operasyonun özünde yatan neden de budur.İttihatçılar için,Ermeniler isyan etmemiş olsa bile isyan potansiyeli taşımaktadır.Aslında böylece,sırf komitacılar değil,Ermeni nüfusun kendi başına,sessizliği ve masumiyeti de hedefe alınmış olur.Sıradan,kendi halindeki nüfus isyan etmemiş olsa dahi her an isyan etme karakteri ile zanlı hale getirilmiş oluyordu.Talat Paşa'nın Morgenthau'ya dedikleri de bu açıdan çok çarpıcıdır:'Masum ve suçlu Ermeniler arasında bir ayrım yapmadığımız için suçlanmaktayız;bu hiçbir şekilde mümkün değildi,zira bugünün masumları yarının suçluları olabilirdi.'(7)

İttihatçı sözlüğün favori kelimesi olan 'fesad ocakları' da Ermeni nüfusa bakışı açık bir şekilde göstermektedir.Eylem halinde olmasa dahi,hem komitacılara 'yataklık' eden ve hem de gelecekte isyan etme potansiyeline sahip bir nüfustur fesad ocakları.Kendi halindeki Ermeni nüfus da bir tehdit olarak görülmüştür.Fizikteki 'statik hal'in 'kinetik hal'e dönüşümü gibi,kendi halindeki Ermeni nüfusun bir gün isyan haline geçmesinden çekinilmiştir.Ermeni nüfus en "statik hal"iyle bile bir tehdittir.Bu statik halin diğer görünümü istatistiktir.Kendi halindeki Ermeni nüfusun,istatistik açısından da nasıl tehlike olarak algılandığına aşağıda değineceğiz.

Diğer yandan,'isyan saatini bekleme' ifadesi,İttihatçıların 'zaman' ile sorunları olduğunu da ortaya çıkarmaktadır.Bu sadece Türkleştirmenin bir 'zamanlama' meselesi olduğu uygun bir anda ve kısa sürede hayata geçirilmesi gerektiği yönündeki inançlarından değil,ama aynı zamanda 'gelecek korkusu'nun onlara derinlemesine nüfuz etmesinden de kaynaklanmaktadır.Devleti kurtarma adına yapılmış 1908 Devrimi'nden beri,her yeni gün,yeni toprak kayıpları getirmiş,zaman başlı başına bir 'tehdit' olarak zihin dünyalarında yer etmiştir.Talat Paşa'nın Morgenthau'ya yaptığı açıklamalarda bunun izleri görülmektedir:'Bu halk ... silahları bırakın yönündeki emrimize uymuyorlar.Van ve Zeytun'da bize karşı çıkıyor ve Ruslara yardım ediyorlar.Onlara karşı gelecekte kendimizi savunmamız için tek yolumuz var,bu da onları sürmektir.'(8)

1-DH.EUM 2.Şb. (Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti İkinci Şube) 68.17.
2-DH.ŞFR (Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi) 52.96-97-98 (24 Nisan 1915).
3-ATBD (Askeri Tarih Belgeleri Dergisi),sayı:85,b.1999.Diğer yandan,Talat Paşa ve Enver Paşa gibi ülkeyi yöneten temel iki aktör dışında Osmanlı Dışişleri yetkilileri de ilk yazışmalarında genel bir isyandan değil bir ihtimalden bahsetmektedir;"ve bu hususda edilecek küçük bir kusurun orduyu önden ve arkadan ateşe ma'ruz bırakabileceği" belirtilerek topyekun tehcir meşrulaştırılmaya çalışılır,bkz. Dışişleri müfettişi Mehmed Münir Bey'in raporu,HR.HU (Hariciye Nezareti Hukuk Kısmı Evrakı),Kr.173.5
4-10 Eylül 1915 tarihli mektup için bkz. HR.SYS (Hariciye Nezareti Muhaberat-ı Umumiye Dairesi Siyasi Evrakı Kataloğu) 2799/43-14.
5-İkdam gazetesinin 25 Eylül 1917 tarihli sayısı,bkz.Beylerian,a.g.e.,s.417.
6-Dr. Mehmed Reşid Şahingiray Hayatı ve Hatıraları,(ed.)Nejdet Bilgi,İzmir:Akademi,1997,s.104.
7-URL:http://www.imprescriptible.fr/documents/morgenthau/chapitre25.htm
8-a.g.e.,s.230.
*Fuat Dündar,a.g.e.,s.335-349.

Çanakkale'de Osmanlı ordusu saflarında "balık tutan" Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın hikayesini ve ailesine reva görülen "alçaklığı" okumak için de Ayhan Aktar hocamızın iki makalesine bakalım bir de:

http://www.taraf.com.tr/ayhan-aktar/makale-yuzbasi-torosyanin-hikayesi.htm
http://www.taraf.com.tr/ayhan-aktar/makale-ben-enver-pasanin-yalancisiyim.htm

***

"ASALA nerede kuruldu,hangi ülkeler eğitti,kaç diplomatımızı hangi ülkelerde katletti?" demişsiniz ki tabii anlıyorum ne zaman 1915 gündeme gelse resmi söylem derhal ASALA'ya ve onun diplomatlara yönelttiği saldırıları dile getirir ağlayıp sızlar...

ASALA Lübnan'da kuruldu ve kuruluş aşamasında da George Habas'ın FHKC'siyle Nayef Hawatmeh'nin FDHKC'sinden ve Sabri al-Banna'nın Abu Nidal'inden destek gördü.Yani mazlum bir halk olan Filistinlilerden ve onların organizasyonlarından yardım gördü ülkerden falan değil...

Ama bu bir yana 1915 sözkonusu olduğunda topu ASALA'ya atma kurnazlığına karşı Sayın Etyen Mahçupyan'a kulak verelim şimdi de:

"...Daha basiretsiz bir karşı çıkış ise ASALA'nın eylemlerini öne sürerek,'bizim de mağdur olduğumuz bir durum var' mesajını vermeyi bir argüman sanmak.ASALA açıkça bir terör örgütü,bir katil çetesiydi.Öldürülen diplomatları anmak ve dünya çapında anılmalarını sağlamak da doğru ve sürdürülmesi gereken bir yaklaşım olarak tercih edilebilir.Ama neyi neyle karşılaştırıyoruz?Osmanlı Devleti de bir terör örgütü müydü ki,ASALA ile arasında bir tür 'karşılıklılık' aranmakta.Bir devlete terör örgütünün sorumsuzluğunu ve ahlaki kaygılardan uzaklığını yüklemek mümkün mü?Dolayısıyla,soykırım iddiası karşısında ASALA terörünü bir karşılık olarak ileri sürmenin tek bir yorumu olabilir:Soykırım iddiasının zımnen kabul edilmesi..."*Etyen Mahçupyan,29 Eylül 2000.
**Etyen Mahçupyan,İkinci Tanzimat,Ankara,Liberte Yayınları,2003,s.146-148.

"...Bir televizyon programında Mümtaz Soysal geçmiş yıllarda otuz diplomatımızın öldürülmesini 'asıl soykırım bu' diye betimlemiştir.Hangi sebebe dayandırılırsa dayandırılsın Türk diplomatlarının öldürülmesini hiçbir şekilde mazur veya meşru göstermenin mümkün olmadığı açıktır.Hiçbir ideolojik 'sebep' başka bir insanın ölümünü meşru kılamaz.Bu olaylar hafifletici sebebi olmayan cinayetlerdir.Ne var ki bu cinayetler bir 'soykırım' da değildir.Çünkü ölenler adı sanı,görevi belli;temsil yeteneği olan insanlardır ve bu nitelikler hayatlarına saldırıda bulunulmasının da 'nedenidir'.Oysa 'soykırım',adını sanını bilmediğimiz,hatta ilgilenmediğimiz insanların sırf bir kültürel kimliğe ait olmalarından ötürü öldürülmeleridir.Bu nedenle Ermeni tehciri ideolojik dayanağı zayıf olmasına karşın,uygulamada 'soykırım' benzeri özellikler göstermiştir.Çünkü hem devletin bilgisi ve yönlendirmesi altında yapılmış,hem de sürgün ve ölümün tek nedeni Ermenilik olmuştur.

Soysal [ya da Özdil] gibi hem hukukçu hem hariciyeci birinin bu basit ayrımları bilmemesi;tarihte neler olup bittiği konusunu bir yana bırakalım,hukuk terminolojisi alanında kara cahil kalmış olması inandırıcı mıdır?Tüm bu çaba,demagojik bir üslup içinde anlam kaydırmaları yaparak,gerçekliğin bulandırılmaya çalışılmasından ibarettir.Bu yaklaşım,yaşanmışlığı siyasetin manipülasyonuna açık bir talan alanı olarak algılamakta;her şeyin siyasi/ideolojik dille yeniden kurgulanabileceğini ve üstelik bu kurgunun hakikatin yerine geçebileceğini sanmaktadır..."*Etyen Mahçupyan,Radikal,12 Temmuz 1998
**Etyen Mahçupyan,Yönetemeyen Cumhuriyet,1. bs.,İstanbul,Patika Yayıncılık,1999,s.258-260.

***

"Soykırımsa bu,en başta Fransa,niye Lahey Adalet Divanı'na gitmiyor?" gibi bir soru var şimdi de...

Pardon.Fransa neden Lahey Adalet Divanı'na gitsin ki?Bunun mantığını çözebilmek mümkün değil...Zira Fransa bu meselenin ne sanığı ne de başka bir şeyi!..

Fransa en başta Osmanlı yargısının olmak üzere bir dizi mahkemenin kurum ve kuruluşun kararına dayanarak böyle bir tasarrufta bulunmuştur:

"Ben bir tarihçi olarak 1915'te yaşananların bir soykırım olduğunu düşünüyorum.Çünkü,dünyada bunu soykırım olarak tanıyan ilk devlet Osmanlı İmparatorluğu'dur.1918 yılındaki tutanaklarda bunu görmek mümkündür.Orada açıkça,Ermeni tehcirinin basit bir tehcir olayı olmadığı,soykırım olduğu yazıyor.1919 yılındaki Divan-ı Örfi Mahkemesi kararlarında da aynı şeyi görmek mümkün zaten.Ermeni soykırımı kararı alan İttihat ve Terakki yöneticileri hakkında idam kararı vermiştir o mahkeme.Boğazlıyan kaymakamı asılıyor,Diyarbakır Valisi Mehmed Reşid ise idam kararı alınınca intihar ediyor.Ayrıca iki kişi daha suçlu bulunup idam ediliyor..."*Dr.Arsen Avegyan
*Sefa Kaplan,90. Yılında Ermeni Trajedisi:1915'te Ne Oldu?,Hürriyet Gazetecilik,İstanbul,2005,Söyleşiler,s.51-55.

En mühimi bu ama bunun dışında da;

-1969'da "Helsinki Dünya Barış Konferansı"nın kapanış oturumunda oybirliği ile Ermeni Soykırımı kabul edildi ve kınandı...

-1973'de Birleşmiş Milletler'in "Irkçılık ve Soykırım ile İlgili İnsan Hakları Komisyonu" 1915 olaylarını inceleme kararı alıp 9 Ağustos 1985'te de "soykırım" kararına vardı...

-1983 ve 1989'da ayrı ayrı "Dünya Kiliseler Konseyi" Ermeni Soykırımı'nı tanıyan kararlar aldı...

-1984'te Paris'te "Daimi Halklar Mahkemesi" Ermeni Soykırımı'nı onayladı...

-1997'de Soykırım Bilimadamları Birliği'nin toplantısında Ermenilerin 'tam anlamıyla soykırıma' uğratıldıklarına dair bir karar alındı...

-2000'de Philadelphia'da Yahudi Soykırımı üzerine düzenlenen bir konferansta İsrailli tarihçiler de dahil çok sayıda araştırmacı Ermeni Soykırımı'nın gerçek bir olgu olduğuna dair açık bir deklarasyonu imzaladı...

Lahey'e gitmesi gereken kim bu durumda?..

***

"Arapça'yı monte ettikleri müfredata '1915 gerçeği'ni koymazlar..."

"1915 gerçeği"ni koymadıkları için yatıp kalkıp şükretmelisiniz aslında...

Saygılarımla

23 Ocak 2012 Pazartesi

Uğur Mumcu ya da Söylesem Tesiri Yok Sussam Gönül Razı Değil!..

Evvela merhum Mumcu'nun alçakça ve vahşiyane bir şekilde katledilmesi karşısında duyduğum teessürü belirtmek isterim.

Fakat bununla birlikte merhum Mumcu'nun katlini Hrant Dink'in şehadetine bağlamadan ya da merhum Uğur Mumcu'yu Hrant Dink'le bütünlemeden önce bazı noktalara değinmek gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü böyle bir yaklaşım varsa eğer merhum Mumcu'nun 1915 ya da genel olarak Ermeni meselesi hakkındaki düşüncelerinin masaya yatırılması gerekiyor.Bundan sonra yapmak isteyen gene yapabilir tabii ki!..

Merhum Mumcu'nun 1 Nisan 1984'te Cumhuriyet'teki köşesinde kaleme aldıkları makaleye bakalım dilerseniz.Bugünkü inkarcı söylemin kalemşörlerinin yazdıklarına ne kadar da benziyor şaşırmamak elde değil.

***

"Gizli Belgelerle...

Şu olaylara bakın:ABD Dış İlişkiler Komisyonu,Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor.Bu yapılırken,ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihinin 'Soykırım Günü' olarak ilanı için önergeler veriliyor.Fransa'da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor.Aynı günlerde,'Ermeni terör örgütleri' eylemlerini sürdürüyor.Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.

24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş.Sanki ABD Vietnam'daki,Fransa da Cezayir'deki insanlık suçlarını unutturdular.Sanki ABD yönetimi,Şili'de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende'nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağını sanıyor.Sanki ABD'nin Grenada'ya,daha düne kadar yakın bir zamanda Fransa'nın Çad'a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.

'Ermeni olayını,bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz.'Yok,eğer Ermeni sorununun dünü,önceki günü karıştırılırsa,Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.

İsterseniz,bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:

İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler,Erol Ulubelen tarafından Türkçeye çevrilmiş,önce Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış,daha sonra kitap olarak basılmıştır.İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan 'İngiliz Belgeleriyle Türkiye' kitabında,Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin Amerikalılarca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir.Okuyalım:

Gizli Belge:Sayfa 735,belge 492.Amiral Webb'den Lord Curzon'a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:

-Amerika,Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan'ı himaye edecek.Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor...

Gizli Belge:Sayfa No:60,Belge No:46.5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay'in Washington'dan Lord Curzon'a yazdığı yazı:

-Amerikan Senatosu Ermenistan'ın mandası işini görüştü.Beş yılda 757 milyon dolar verecekler.İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak,daha sonra 200.000 kişiye çıkacak.Amerika kuvvetlerinin basına General Zames G. Harbord getirilecek.Ayrıca bütün Türkiye'nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır...

Gizli Belge:Sayfa No:71,Belge No:63.16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes'in Lord Curzon'a yazdığı yazı:

-Amerikan hükümeti,Ermenistan'ın Adana'da dahil korunmasını istiyor.Silah,cephane,demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevkedecekler.Boşaltım,Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak.Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalılar tarafından bastırılacaktır...

Gizli Belge:Sayfa No:300,Belge No:38.28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:

-Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş.Erzurum'da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir.Bu adam olmasaydı Ermenilerin bir şansı olurdu...

Gizli Belge:Sayfa No:81,Belge No:10,tarih 16 Şubat 1920.Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:

-Ermenistan'a altı ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir.Amerika Ermenistan'a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor.Fransa ise Adana'yı kendisi için istiyor.

Gizli Belge:Sayfa No:99,Belge No:12,Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:

-Lord Curzon,Erzincan'ın da Ermenistan'a verilmesini,Karadeniz'de bir Lazistan kurulup,Ermenilerin mandasına vermek istiyor...

Bu belgeler,bugün ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihini 'Soykırım Günü' ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar,ABD'nin Lozan Barış Antlaşması'na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.

Atatürk,Ermeni sorununun 'dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini' söylememiş miydi?(Söylev ve Demeçler,c: I,s: 233).Olay,dün olduğu gibi bugün de böyledir.

Biz bugün bunca saldırıdan sonra,bu gizli belgeleri,örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz?Gösteremiyorsak,'Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini',diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?

24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip,'Ermeni terör örgütleri'ne destek olan Amerikan Kongre üyeleri,1920'lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalılar'ın torunlarıdır.Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.

'Milliyetçilik' budur.Neredesiniz efendiler,beyler,beyzadeler,hanımefendiler?..Budur,budur,budur işte!.."

*Uğur Mumcu,Cumhuriyet,1 Nisan 1984

***

Merhum Mumcu'nun Ermeni meselesini rahatlıkla bir "terör" sorununa indirgeyip mahkum etmek istediği açıkça görülüyor.

Bununla birlikte "gizli belgeler" dedikleri ve kendi tezlerine kanıt olarak gösterdikleri "delillerin" tamamının 1919-1920 arasını kapsaması ve 1915'le de alakasızlığı bir yana o günleri anlamaya yardımcı olmadığı da açıktır.

Merhum Mumcu'nun telaffuz etmekten asla imtina etmedikleri "Ermeni terör örgütleri" gibi sözlerinin de daha bir genelleyici olarak devam edeceğini de söylemeliyiz.

Bu bağlamda Mart-Nisan 1992 arasında Uğur Mumcu'nun yedinci sayfasında "Gözlem" başlıklı köşesinde makalelerinin yer aldığı Milliyet gazetesinin sayılarına bakmakta fayda var.

Önce 26 Mart 1992 tarihli Milliyet'in yedinci sayfasında yer alan ve merhum Mumcu'ya ait "Gözlem" adlı köşedeki "Kürt Nüfusu" başlıklı yazının son paragrafını paylaşıyorum.

"...'PKK terörü' ile Kürt sorunu'nu birbirinden kesin çizgilerle ayıramazsak toplum olarak daha çok acı çekeceğiz..."*Uğur Mumcu,Milliyet,26 Mart 1992,s.7.

Burada merhum Mumcu'nun haklı ya da haksız iyi ya da kötü orasına hiç girmiyorum "PKK terörü" ile "Kürt sorunu"nu birbirinden ayırma eğiliminde olduğunu görüyoruz.

Ancak aynı merhum Mumcu Ermeniler sözkonusu olduğunda üstelik aynı günlerdeki yazılarında bu çizgiyi rahatlıkla terkedeceklerdir.

O günlerde Karabağ'daki Ermeni-Azeri çatışması sürmektedir ve merhum Mumcu adı geçen köşesinde "Karabağ ve Kıbrıs" başlıklı yazısında Kıbrıs müdahalesine değindikten sonra şöyle demektedirler:

"...Bu haklılığa karşın bütün dünya,Kıbrıs'a asker göndermemize karşı çıktı.Silah ambargoları da 'Ermeni terörü' de bu tarihten sonra başladı..."*Uğur Mumcu,Milliyet,11 Mart 1992,s.7.

İfadenin keskinliğine ve kapsamına dikkatinizi çekerim.Merhum Mumcu hiç değilse bile Türkiye'deki Ermenilerin hislerini ve daha mühimi güvenlik kaygılarını da gözardı ederek "Ermeni terörü" gibi bir tanımlamada bulunmuşlardır.

Yine merhum Mumcu adı geçen gazetenin ilgili köşesinde aynı günlerde yazıya döktükleri ve "Ateşkes" başlığını taşıyan başka bir makalesinde şöyle demektedirler:

"...1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra ASALA adlı 'Ermeni terör örgütü'nün yurtdışındaki temsilciliklerimize yönelttiği 73 saldırı sonucunda 23'ü diplomat olmak üzere 51 kişi öldürülmüş,bütün dünya,bu olguyu da kayıtsızlıkla izlemiştir..."*Uğur Mumcu,Milliyet,14 Mart 1992,s.7.

Görüldüğü gibi merhum Mumcu üç gün sonra kaleme aldıkları bir diğer yazısında 'Ermeni terör örgütü" kelimesini kullanarak aynı duyarsızlığı sürdürmektedir.

Dünyanın kayıtsızlığından yakınan merhum Mumcu yine aynı dünyanın Ermenilere karşı takındığı 1915'deki kayıtsızlığından ise tabii ki bahsetmeyecektir.

Merhum Mumcu'nun gene aynı gazetede aynı köşede aynı yılın aynı ayının son gününde "ASALA ve PKK" başlıklı makalesinde ortaya çıkan çifte standart ise artık saklanamayacak noktadadır:

"...'Ermeni terör örgütü' ASALA da aynı yolu izlemiş,önce terör eylemlerine başvurmuş,sonra da konuyu ABD ve Fransa aracılığı ile uluslararası platformlara yansıtınca sahneden çekilmişti...

1973 yılı 27 Ocak günü Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir'in öldürülmeleri ile başlayan 'Ermeni terörü',1974 Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra birden bire hız kazanmış,1980'e doğru büyük bir tırmanma göstermiş ve 1984 yılında da bu eylemler bıçakla kesilircesine kesilmişti..."*Uğur Mumcu,Milliyet,31 Mart 1992,s.7.

Merhum Mumcu'nun kendi konseptine göre "terör örgütü" olarak niteledikleri ASALA ile PKK'yi ele aldıkları bu makalesini tekrar tekrar okudum ancak PKK'den söz ederken bir kere dahi "Kürt terör örgütü" veya "Kürt terörü" gibi bir ifade kullandıklarını görmedim.Bundan imtina ettikleri açık.Peki neden?

Çünkü bu ifadeler fazlasıyla kapsayıcıdır ve bir milleti toptan hedef almaktadır dahası ilgili halkın tek tek bireyleri açısından da bir güvenlik riski taşımaktadır.

Dolayısıyla merhum Mumcu PKK'yi ele alırken "Kürt terör örgütü" veya "Kürt terörü" gibi bir ifade kullanmayarak böyle bir tanıma gitmeyerek kesinlikle doğru olanı yapmışlardır.

Fakat benim anlamadığım ve merak ettiğim aynı itinayı aynı hassasiyeti Türkiye Ermenilerinden neden esirgedikleridir?..

Merhum Mumcu'nun bu açık tenakuzunu birarada sunan en önemli ifadesini ise yine aynı gazetenin aynı köşesinde birkaç hafta sonra kaleme aldıkları ve "Yeni Liberalizm!" başlıklı yazısında artık yoruma yer bırakmayacak bir açıklıkta müşahade etmekteyiz:

"...'Ermeni terörü' ve 'Kürt sorunu'nda bunca yıl Türkiye'ye karşı katı bir siyaset izleyen Fransa,bugün,bu tutumundan vazgeçmiş görünüyorsa,bu siyaset ve tavır değişikliklerini,uluslararası konjonktürdeki değişikliklerde,özellikle iki Almanya'nın birleşmesiyle eski Sovyetler Birliği'ndeki Türk cumhuriyetlerinin Türkiye ile ilişkilerine ve Fransız şirketlerinin Türkiye ve Türk cumhuriyetlerinde yapacakları yatırımlara bağlamak gerekir..."*Uğur Mumcu,Milliyet,14 Nisan 1992,s.7.

Burada da görüleceği gibi merhum Mumcu 1915'i sanki yok sayarak Ermeni meselesinden söz açıldığında sorunu derhal üstelik Ermenileri toptan hedef alan bir kapsamda "terör" problemine indirgemekte fakat bunu yaparken de aynı paragrafta Kürt meselesini tarihsel gelişimi içerisinde gerçekten de bir "sorun" olarak değerlendirmektedirler...

Merhum Mumcu'nun vefatından sonra derlenen kendilerinin Ermeni meselesiyle alakalı yazılarını daha doğrusu inkar söylemlerini içeren ve 1997'de Uğur Mumcu Vakfı Yayınları'ndan çıkan "Ermeni Mandacıları" isimli eserinin varlığını da hatırlatmak gerekebilir.

Her koşulda Uğur Mumcu'yu alçakça katledilişinin seneyi devriyesinde saygıyla anıyor ve çok beğendiğim şu vecizeleriyle sözlerimi tamamlamak istiyorum müsaadenizle;

"Biz siyaset bakımından karşıtlarımıza özgürlük tanımazsak birer gizli faşistiz demektir..."*Uğur Mumcu

Saygılarımla

Talat Paşa'nın İntikamı Alınmıştır.../Prof.Dr. Taner Akçam*

Hrant Dink davası kararı büyük şaşkınlık yarattı.Şaşkınlık iyidir,güzeldir,saflığın ve duruluğun alametidir.Vicdanların hala temiz olduğunu gösterir ve karşıdakinden en azından,sıradan,insani olan bir şey beklemenin son derece doğal olduğuna inanan bir ruh halini yansıtır.Aslında fazla şaşırmamıza gerek yoktu;Hrant'ın katillerini saklayanların durdukları yeri bilebilseydik,bizlere nasıl ve nereden baktıklarını görebilseydik ve en önemlisi Hrant Dink cinayeti ile 1915 soykırımı arasındaki bağlantıyı kurabilseydik,şaşırmazdık o zaman.Ve onların,bizlere bakarak hafif bir tebessümle,"çıldırmış mı bunlar;akıllarını mı yemişler;bu devletin kuruluşundan tuğla çektirir miyiz?",dediklerini duyardık.Şaşkınlığımız esas olarak bu cinayet ile Ermeni Soykırımı arasındaki kuvvetli bağı göremeyen bizlerin hatasıdır;aslında şaşırmamıza şaşırmak gerekir.Ne üzücü bir şey;onların gördüğünü görmüyor;onların bildiğini bilmiyoruz.

Hrant Dink'i,Talat Paşa'nın öldürülmesinin intikamını almak için öldürdüler.Her şey,ama her şey,1921 yılında işlenmiş suikastın intikamını almaya uygun örgütlendi.Yasin Hayal'in,McDonalds olayı sonrası,hapisten çıktığında,babası ile Talat Paşa'yı konuştuğunu biliyoruz.Babasına soruyormuş,"Baba,Talat Paşa'nın nasıl öldürüldüğünü biliyor musun?" Bayağı bilgi sahibi de olmuş olay hakkında aslına;"Talat Paşa'yı öldüren adamın ceza almadığını,serbest bırakıldığını da biliyor muydun?",diye ekliyormuş.

Hrant Dink'i niçin evinin önünde öldürmediler?Ya da niçin kaçırıp,öldürüp,cesedini bir yere atmadılar,diğer faili meçhullerde yaptıkları gibi?Bunların her birisini isteselerdi yaparlardı.Ama böyle yapmak yerine,Agos'un önünde,caddede,herkesin gözü önünde,hem de arkadan kafasına ateş ederek öldürdüler!Niçin?Çünkü Hrant nezdinde Ermenilerden Talat Paşa'nın intikamını almak istediler.Talat Paşa,15 Mart 1921'de,Berlin'de,soykırımdan sağ olarak kurtulan Soghomon Tehlirian tarafından öldürüldü.Tehlirian,Talat Paşa'ya arkadan yaklaştı ve kafasına sıkarak öldürdü.Kaçarken yakalandı.2-3 Haziran tarihlerinden görülen dava sonucunda da beraat etti.

Cinayetin,bilmediğiniz bir başka benzerliği daha var:Tehlirian olay yerinden kaçarken yakalanmıştı ama aslında suikast planını yapanların aldıkları karara göre kaçmaması,olduğu yerde durması ve teslim olması gerekiyordu.Hrant Dink soruşturmalarında var olan bazı kayıtlardan aslında Ogün Samast'ın da kaçmaması,en azından İstanbul'da yakalanması gerektiğinin planlandığı anlaşılıyor.Her şey,1921'deki gibi olmalıydı.Amaç hem Talat Paşa'nın intikamını almaktı hem de Ermenilere 1915 soykırımını,onların sesini boğmak için yaptıklarını hatırlatmaktı."Biz bu topraklarda bir Ermeni'ye,1915'den sonra özgürce konuşma imkanı vermeyiz",demek istiyorlardı.Ah!Onların bildiklerini bilebilsek,onların görebildiklerini biz de görebilseydik...

1915 soykırımı ile Hrant Dink'in öldürülmesi arasındaki bağı göremeyen,görmek istemeyen biz şaşkınların yardımına yüce Rabbim yetişti.Rauf Denktaş'ın ölümünü de aynı günlere getirdi;Rabbim sanki bizlere "kör müsünüz,açın gözlerinizi,görün;zihinleriniz mi körelmiş,bakın anlayın" der gibiydi.Rauf Denktaş'ın cenaze törenine kuyruk olmuş devlet erkanını görmemizi,dumura uğramış zihinlerimizi,körleşmiş gözlerimizi açmamızı ve Hrant ile 1915 arasındaki bağı anlamamızı istiyordu.

Rauf Denktaş kimdir?Denktaş,Hrant Dink cinayetine giden yolun taşlarını döşeyen ekiptendir.Denktaş,Avrupa'da,Lozan 2005,Berlin 2006,Paris ve Kuzey Kıbrıs 2007 Talat Paşa mitinglerini,eylemlerini düzenleyen Talat Paşa Komitesi'nin Yürütme Kurulu Başkanı'dır.Talat Paşa Komitesi,"Ermeni Soykırımı uluslararası bir yalandır" sloganı altında,Avrupa'da ve Türkiye'de Ermeni düşmanlığını örgütlemek amacıyla kuruldu.Ergenekon'un en önemli kitlesel örgütlenmelerinden birisidir.Kurucu üyelerinin bir kısmı Ergenekon davası sanığı ve tutuklusudurlar.Soruşturmalarda,sanıklara Talat Paşa Komitesi ve eylemleri hakkında sorular da soruldu.Bu sanıklardan,Talat Paşa Komitesi üyesi Ferit İlsever,kendisine sorulan 49 sorudan 17'sinin Talat Paşa Komitesi ile ilgili olduğundan yakınır.Hatta biraz safça,"'Ergenekon Terör Örgütü örtüsü' altında yapılan soruşturmanın aslında "'Ermeni Soykırımı' yalanına karşı" verdikleri mücadeleye karşı olduğuna inanır.

Hrant Dink'in gerçek katilleri İstanbul'da serbest kalırken,tüm devlet erkanı Rauf Denktaş'ın cenaze töreninde kuyruk oluşturdular.Oradan bizim gibi şaşkınlara bir mesaj yolladılar."Biz bu devleti 1915'in üstüne kurduk,Hrant Dink cinayetini aydınlatmak demek,bu devletin kuruluşunu sorgulamak,onun temellerinden tuğla çekmek demektir," dediler."Hangi mantıkla bizden Hrant Dink cinayetini aydınlatmamızı istersiniz;anlamıyor musunuz,bizler Rauf Denktaş'larız ve yerimiz Talat Paşa'ların yanıdır",dediler.

Doksan yıllık inkar politikaları gözümüzü kör etti,zihinlerimizi köreltti,dumura uğrattı.1915 soykırımı ile Hrant Dink cinayeti arasında onların bildiği,onların kurduğu ilişkiye biz göremiyor,kuramıyoruz.Bize 1915'i unutturdular ama kendileri asla unutmadı.Bizi öylesine körelttiler ki,aramızda hala "soykırım" kelimesinden rahatsız olanlarımız;"soykırım tanınmalıdır" denince öcü gibi korkup kaçanlarımız var.Hala,Hrant'ın ölümü ile tarihle yüzleşmenin,Hrant ile 1915'in,yan yana getirilmesini istemeyenlerimiz var.Oysa Hrant bize unutturulan,bizden saklanandır.Hrant bir anahtardır;o eski masallardaki,masal kahramanlarının eline verilmiş açılmaması istenen kırkıncı odanın anahtarıdır.Hani eski evlerimizdeki,tüm sırlarımızın saklandığı sandık odamızın anahtarı.Hrant Dink cinayeti çözülürse,Cumhuriyetimizin kuruluş sırları çözülecektir.Bu Hükümet'te bunu yapacak ne yürek,ne de istek vardır.Çünkü onlar da bu "sırrın ortakları"dırlar.

Cumhurbaşkanımız,Başbakanımız,Bülent Arınç ve diğer bazı hükümet üyeleri karardan memnun olmadıklarını,vicdanın yaraladığından söz ediyorlar.Her halde birileriyle alay etmenin en iyi yolu bu olsa gerek.Adı lazım değil,eski bir siyasetçinin sözlerini hatırlatmak gerek onlara,"katilleri yakalamak istediniz de elinizi tutan mı oldu?" Genelkurmayın kozmik odasına giren sizler,artık kamuoyunun bile bilir hale geldiği Hrant Dink cinayetini planlayanları bulmaktan acizsiniz öyle mi?Döktüğünüz sadece timsah gözyaşı değil;bunun da ötesinde,davranışınızda,beş yıldır bu cinayetin peşini bırakmayan insanlara karşı yapılmış büyük saygısızlık var,farkındasınız değil mi?

Hrant,cezası onaylandığında ciddi ciddi,tüm ailesiyle birlikte,doğduğu yer Malatya'dan başlayarak ve aynı ataları gibi yürüyerek Der-Zor'a gitmek ve Türkiye'yi terketmek istiyordu."Atalarım gibi benim de burada kalmamı istemiyorlar",diyordu."Öyleyse kalmamın bir anlamı yok,ben de onların gittiği yoldan gideceğim." Hrant,bizler gibi 1915 cahili değildi.Kendisine yapılanlar ile 1915 soykırımı arasındaki ilişkiyi her gün iliklerinde yaşıyordu.Öldürülmeden önce bana,soykırım kelimesini kullandı diye açılan dava nedeniyle,mahkemeyi tarih sahnesine çevirmek istediğini söyledi."Evet,1915 bir soykırımdır,diyeceğim.Mahkemeyi tarih kürsüsüne çevireceğim",diyordu.Ona bu fırsatı vermediler.

Gözlerimizi açmak,köreltilmiş zihinlerimizi aydınlatmak zorundayız.Hrant Dink,Talat Paşa'nın intikamını almak için öldürüldü.Hrant,"1,5 Milyon+1"dir.Bunu görmeden,bunu bilmeden bu cinayeti anlayamaz ve aydınlatamayız.2015'e doğru gittiğimiz günlerde,"evet,1915 bir soykırımdır ve tanınmak zorundadır",demeden;"Hrant'ı,size 1915'in Hrantlarını hatırlattığı için öldürdünüz",demeden bu cinayeti aydınlatamayız.Müslümanlığımızı,Türklüğümüzü geçmişin ve bugünün katillerinin elinden almanın yolu budur.

Bu ülkede Ermeni olarak yaşamanın zorluğunu biliyorum;"artık burada yaşanmaz",duygusuyla doğulan toprakların terkedilmek istendiğini anlıyor ve o duyguyu içimde hissediyorum.Gücüm yeter mi bilmiyorum ama bağırmak istiyorum;sizler bizim için Türklüğümüzü yeniden tanımlamanın ışığısınız.Sizler,Anadolu'nun bugünkü Müslümanlarına,dün Ermenilerin imhasına "Kuran'da yeri yoktur",diyerek,karşı çıkan ve ellerinden geldiğince Ermenilerin hayatını kurtaran Müslümanları hatırlatmanın fırsatısınız.Sizler giderseniz,Türklüğün ve Müslümanlığın anlamı yitecektir.Sizler bize,bu ülkeyi,katillerin ve onları gizleyenlerin ülkesi halinden çıkartma şansını,imkanını veriyorsunuz.

Sizi ikna etmek için söylemiyorum;bu sözlerim Hrant Dink'in arkadaşlarına:Tarih yazıyorsunuz,bu topraklarda bir ilke imza atıyorsunuz."Biz bitti demeden bu dava bitmez" diyerek,beş yıldır cinayetin peşini bırakmayan tutumunuzla Türkiye'nin onurusunuz ve onun yarınını temsil ediyorsunuz.Bu Cumhuriyetin katillerin ve onların koruyucularının değil,her din ve etnik kökenden tüm vatandaşlarının ortak vatanı olarak yeniden tanımlanabileceğini gösteriyorsunuz.Hrant Dink sembolümüz olsun.

Hrant Dink bizim Martin Luther King'imiz olsun.Onlar Nasıl Rauf Denktaş'larının,Talat Paşa'larının etrafında kilitleniyorlarsa,biz de Hrant'ın etrafında kenetlenelim;Hrant ve "1,5 Milyon+1" bizim Cumhuriyetimizle,onların Cumhuriyeti arasındaki ayrım noktası olsun.

*Taner Akçam,Taraf,23 Ocak 2012

http://taraf.com.tr/haber/talat-pasa-nin-intikami-alinmistir.htm

Cumhuriyet’in 'Azınlık Raporu'/Ayşe Hür*

Hrant Dink Davası'nda çıkan karar aslında beni şaşırtmadı.Çünkü bu topraklardaki gayrımüslim düşmanlığının köklerinin ne kadar derinde,dallarının ne kadar yaygın olduğunu biliyorum.İktidar partisinin tepkileri yatıştırmak için kullandıkları "Yargıtay aşaması" sürecinin nasıl biteceğini de tahmin ediyorum.Çünkü hem AKP'nin Ergenekonlaşmış bu devletle giderek nasıl bütünleştiğini görüyorum,hem de Yargıtay'ın Pınar Selek,Uğur Kaymaz,Baskın Oran,N.Ç. başta olmak üzere daha nice dava hakkında verdiği kararları biliyorum.Bu hafta Cumhuriyet tarihi boyunca,devletin gayrımüslimlere karşı işlediği suçların özet bir dökümünü yapacağım.Böylece işimizin ne kadar zor olduğunu görüp tekrar derlenip toparlanalım.

»16 Mart 1923'te,Mustafa Kemal Adana'da esnafa yaptığı konuşmada "Memleket en sonunda yine gerçek sahiplerinin elinde karar kıldı.Ermeniler ve diğerlerinin burada hiçbir hakkı yoktur.Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir" dedi.Böylece Cumhuriyet'in azınlık politikalarının çerçevesi belirlenmiş oldu.

»Haziran 1923'te,Yahudi,Rum ve Ermeni memurlar işlerinden çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı.Gayrımüslim azınlıkların Anadolu'da serbestçe dolaşımları kısıtlandı.Karar öyle ani olmuştu ki,pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi,gittiği yerde mahsur kaldı.Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin'e göçmelerine de engeller konuldu.

»Eylül 1923'te,Kilikya (Adana havalisi) ve Doğu Anadolu'dan savaş sırasında göç eden Ermenilerin geri dönüşünü yasaklayan bir kararname çıkarıldı.

»Aralık 1923'te,Çorlu'da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi.Hahambaşılığın müracaatı üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen uygulandı.

»24 Ocak 1924 tarihli Eczacılar Hakkındaki Kanun'la eczane açma yetkisi "Türk bulunma" meselesine bağlandı.

»3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca 40 kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının binalarının onarımında,genişletilmelerinde,yeni binalar yapmalarında kısıtlamalara geldi.Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye başladı.

»3 Nisan 1924'te,kabul edilen Avukatlık Kanunu uyarınca 960 avukat iyi ahlaklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460 avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57'si,Rum ve Ermeni avukatların dörtte üçü işsiz kaldı.

»29 Ocak 1925 gecesi,Fener Rum Patrikliğine seçilen Araboğlu Konstantinos bir trene bindirilerek Selanik'e gönderildi.Suçu,hükümetin hoşuna gitmeyen biri olmasıydı.Bu durum,Yunanistan tarafından Lozan'ın ihlali olarak La Haye Adalet Divanı'na ve Milletler Cemiyeti'ne götürüldü ancak Türkiye'nin "Patrikhane'yi de sınırdışı etme" tehdidi savurması üzerine Yunanistan şikâyetlerini geri çekti ve Patrik "kendi isteğiyle istifa etmiş" gibi yapılarak konu kapatıldı.

»22 Nisan 1926'da,ticari yazışmalarda sadece Türkçe kullanılmasını mecburi kılan kanundan sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe yazı diline hâkim olmayan gayrımüslimler işten çıkarılmaya başlandı.Bu yönetmelik uyarınca işten çıkarılan Rumların sayısı beş bindi.

»17 Şubat 1926'da,Medeni Kanun'un kabulünden sonra,Ermeni,Yahudi ve Rum cemaatleri,birbiri ardı sıra,Lozan Barış Antlaşması ile kendilerine tanınan azınlık haklarından vazgeçtiklerini açıklamaya zorlandılar.

»1 Ağustos 1926'da,devletin Lozan Barış Antlaşması'nın yürürlüğe girdiği 23 Ağustos 1924'ten önceki tarihlerde gayrımüslimlerce edinilmiş tüm malları müsadere etme hakkına sahip olduğu ilan edildi.

»17 Ağustos 1927'de,Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi kızı,kendisine aşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun sahibi Osman Ratıp Bey tarafından öldürüldü.Olayın devlet tarafından örtbas edilmeye çalışıldığını gören Yahudi cemaatinin ilk kez sesini çıkarmaya cesaret etmesi üzerine,gazetelerde yoğun bir Yahudi düşmanı kampanya başlatıldı.Bazı Yahudiler "Türklüğe hakaret ettikleri" gerekçesiyle mahkemeye verildiler.

»13 Ocak 1928'de,rejimin gözüne girmek isteyen bir grup Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi öğrencisinin aldığı karar uyarınca,birden vapur,tramvay gibi toplu taşıma araçlarına "Vatandaş Türkçe Konuş!" yazılı pankartlar asılmaya başladı.Dönemin gazetelerinde "Türkçe Konuş!" hitabına tahammül edemeyen "sözde vatandaş"lardan şikayet ediliyordu.Bu tarihten itibaren kampanyanın gereklerine uymadıkları gerekçesiyle pek çok gayrımüslim hakkında Türklüğü tahkir davası açıldı.

»11 Nisan 1928 tarihli Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun'la doktorluk "Türk olma" şartına bağlandı.Böylece gayrımüslimler doktorluk yapamaz oldular.

»Eylül 1929'da,Defterdarlık,Yahudi okullarını,Or Ahayim Hastanesi'ni,Ortaköy Yetimhanesi'ni ve sinagogları ticari müessese sayarak bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi.Uygulama geriye doğru,1925 yılından başlatıldı.Bu yüksek vergileri ödeyemeyen Hahambaşılığa haciz geldi.Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe alındı.

»1929-1930 arasındaki 18 ay içinde Türkiyeli Ermenilerden 6.373 kişi Suriye'ye göç etmek zorunda kaldı.

»18 Eylül 1930'da,Adalet Vekili Mahmut Esat Bozkurt,Ödemiş Yaylası'nda "Benim fikrim,kanaatim şudur ki,bu memleketin kendisi Türk'tür.Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır,o da hizmetçi olmak,köle olmaktır" şeklindeki ünlü vecizesini söyledi.

»Ekim 1930'daki Belediye seçimleri sırasında yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın (SCF) listesinde altı Rum,dört Ermeni ve üç Yahudi olması üzerine,iktidardaki CHF şiddetli bir gayrimüslim karşıtı kampanya başlattı.Parti kuruluşundan 99 gün sonra kendini feshetmek zorunda bırakıldı ama gayrimüslimlere kızgınlık bitmedi.

»11 Haziran 1932'de,yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun'la yabancıların bazı mesleklerde çalışmaları yasaklandı.Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest meslek erbabını,küçük esnaf ve sokak satıcılarını kapsıyordu.

»Kasım 1932'de,İzmirli her Yahudi'ye Türk kültürünü benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya söz veren birer taahhütname imzalatıldı.İzmir Yahudilerini Bursa,Kırklareli,Edirne,Adana,Diyarbakır,Ankara Yahudileri izledi.

»1933'te,Mardin'deki Süryani Patrikliği,gizli ve açık baskılara dayanamayarak "cemaatin arzusu doğrultusunda","görülen lüzum üzerine","muvakkaten" (geçici olarak) Mardin'den Suriye'deki Humus'a taşındı.Ancak o günden beri geri dönmesi mümkün olmadı.

»14 Haziran 1934'te,kabul edilen ve ülkeyi "Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşanlar" (has Türkler),"Türk kültüründen olan ve Türkçe konuşmayanlar" (Kürtler) ve "Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar" (gayrimüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskan Kanunu'ndan sonra Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki Rumlar ve Ermeniler,kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.

»21 Haziran-4 Temmuz 1934'de,Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen kitleler,Çanakkale,Gelibolu,Edirne,Kırklareli,Lüleburgaz,Babaeski'de Yahudilere saldırdılar.Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı,kadınlara tecavüz edildi,bir haham öldürüldü.CHF Trakya teşkilatının örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi,mal ve mülklerini geride bırakıp can havliyle başka şehirlere,ülkelere kaçmak zorunda kaldı.Olaylar yatıştığında bilanço ortaya çıktı.CHF'nin hazırladığı bir rapora göre Trakya ve Çanakkale'de yaşayan 13 bin Yahudi'den üç bini İstanbul'a göçmüş,pek çok kişi mallarını yağmalarda,mülklerini ise yok pahasına sattıkları için kaybetmişlerdi.

»24 Temmuz 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan bir ilana bakılırsa,Ankara Askeri Baytar Mektebi'ne alınacak öğrencilerde aranan özelliklerden biri "Türk ırkından olmak" idi.

»6 Eylül 1938 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan Türk Kuşu Direktörlüğü'ne alınacak tayyare öðretmenlerine dair bir başka ilanda ise ifade biraz daha rafine hale gelmiþ ve "Türk soyundan olmak" haline dönmüştü.

»Ağustos 1938'de,hükümet "Tebaası oldukları devlet arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tabi tutulan Musevilerin bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye'ye girmeleri ve ikametleri yasaktır" diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı.Ülkenin tek resmi haber ajansı Anadolu Ajansı'nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi.Gazete ve dergilerde genel olarak azınlıkları,özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.

»1938-1939'da,yaklaşan savaşta milli güvenliği tehdit edecekleri gerekçesiyle,Anadolu'nun kırsal bölgelerinde yaşayan gayrimüslimler büyük şehir merkezlerine nakledildiler.Büyük şehirlerin yaşam koşullarına ayak uyduramayanlar ülkeden göç etmek zorunda kaldı.

»Temmuz 1939'da,Hatay'ın Türkiye'ye katılması sırasında bölgedeki Ermeniler baskılar sonucu Suriye'ye göç ettiler.

»8 Ağustos 1939'da,Avrupa'nın çeşitli yerlerinden topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin'e taşırken,yolda karşılaştığı bazı sorunlar yüzünden İzmir'e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi,yolcuların "Bizi öldürün ama geri göndermeyin" haykırışlarına rağmen 14 Ağustos'ta iki polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı.Gemi çıkarılırken CHP'ne yakın Ulus gazetesi "Serseri Yahudiler İzmir'den gitti" diye başlık atmıştı.

»28 Aralık 1939'da,Erzincan'daki büyük depremde onbinlerce kişinin öldüğünü duyan Tel-Aviv,Hayfa,Buenos Aires,New York,Cenevre,Kahire ve İskenderiye'deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları paraları,giyim eşyalarını Türkiye'ye yolladılar.Ancak gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan,altında kötü niyet arayan yazılar,karikatürler boy gösterdi.

»12 Aralık 1940'ta,Romanya'nın Köstence limanından aldığı 342 Yahudi mülteci ile İstanbul'a varan "yüzen tabut" namlı Salvador'un (aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hali olmadığı açık olduğu halde Türk makamları,gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı.Sonuç hazindi:13 Aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan Salvador'un parçalarından tam 219 ölü toplandı.

»22 Nisan 1941'de bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrimüslim erkek,sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklığın,rutubet,çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı,su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler."İstanbul'u unutunuz!" diye bağıran çavuşları ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti.20 Kur'a İhtiyatlar denen bu "askerler",Zonguldak'ta tünel inşaatlarında,Ankara'da Gençlik Parkı'nın yapımında,Afyon,Karabük,Konya,Kütahya illerinde taş kırma,yol yapma gibi ağır işlerde çalıştırıldılar ve ancak 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.

»15 Aralık 1941,Köstence limanından aldığı 769 Rumen Yahudi'sini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin'e götürmek isteyen Struma gemisi Türk makamlarının yolcuların karaya çıkmalarına izin vermemeleri üzerine,iki buçuk ay Sarayburnu açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra zorla Karadeniz'e çıkarıldı.23 mil açıkta,motorsuz,yakıtsız,yiyeceksiz,susuz,ilaçsız kaderine terkedilen Struma 24 Şubat 1942 günü,saat 02:00'de kimliği bilinmeyen denizaltılarca batırıldı.Faciadan sadece bir kişi kurtuldu.Parita,Salvador ve Struma gibi mülteci gemilerine reva görülen muamele,aynı zamanda Türkiye Yahudilerine verilmiş bir mesajdı.

»11 Kasım 1942'de,Şükrü Saraçoğlu Hükümeti,savaş sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi'ni çıkardı.Vergi mükelleflerinin yüzde 87'si gayrimüslimdi.Ermeni tüccarlar kapital güçlerinin yüzde 232'si,Yahudi tüccarlar,yüzde 179'u,Rum tüccarlar yüzde 156'sı,Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94'ü oranında vergilendirilmişlerdi.Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale,Sivrihisar,Karanlıkdere kamplarına gönderildiler.Mart 1944'e kadar süren "Varlık Vergisi Faciası" sırasında kimi malını,kimi canını,kimi onurunu,kimi Türkiye'ye inancını yitirdi.

»1946 yılında ilk kez üniversite mezunu gayrimüslimlerin yedek subay olarak askerlik yapmasına izin verildi.Bu demekti ki,daha önce gayrimüslimlere bu yol kapalıydı.Ancak o tarihten bu yana TSK'nde gayrimüslim bir komutana rastlanmadı.

»1946'da,CHP'nin Dokuzuncu Bürosu tarafından yayımlanan "Azınlık Raporu"nda "İstanbul'da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız.Bu anlamda söylenecek tek bir cümle var:İstanbul'un fethinin beşyüzüncü yıldönümüne kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır" deniyordu.Rapora göre bu sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu'nun geri kalan kısmı da gayrimüslimlerden arındırılmalıydı.

»1948'de,Yahudiler yeni kurulan İsrail'e,Ermeniler ise Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ne göç etmeye kalkınca,yıllardır onları kaçırtmak için her şeyi yapan devlet ve devlet güdümlü basın bu sefer de göçmek isteyenleri "hain" gösteren yayınlara başladılar.

»6-7 Eylül 1955 günlerinde,Kıbrıs'la ilgili olarak Londra'da toplanacak üçlü konferansta Türkiye'nin "elini güçlendirmek" için ağırlıklı olarak İstanbul Rumlarına yönelik büyük bir yağma harekatı örgütlendi.Ancak olaylar İzmir,Adana,Trabzon gibi merkezlere de yayıldı ve sadece Rumlar değil Ermeniler ve Yahudiler de saldırılardan nasiplerini aldılar.Kimi kaynaklara göre üç,kimine göre 11 kişi öldü,yaklaşık 300 kişi yaralandı,yüzlerce kadına tecavüz edildi.Resmi rakamlara göre 5.300'ü aşkın,gayri-resmi rakamlara göre yedi bine yakın bina saldırıya uğradı.Hasarın mali portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira,en yüksek tahmin bir milyar liraydı.

»1964'te,Kıbrıs Olayları'nın etkisiyle Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleştiği ve ünlü Johnson Mektubu'nun Türkiye'yi köşeye sıkıştırdığı günlerde,Atatürk ve Venizelos arasında 1930 yılında imzalanan "Dostluk Antlaşması" bir hükümet genelgesiyle,Türk hükümetince tek taraflı olarak iptal edildi.Türkiye'de doğup büyümüş,burada ticaret yapan,esnaflık yapan,emekçilik yapan Yunanistan vatandaşı onbinlerce Rum sınırdışı edildiler.Sürgünlerin yanlarına bir bavul ve 200 lira almalarına izin verilmişti.Onlarla evli Türk vatandaşı Rumların da ülkeyi terketmesiyle Rum cemaati yok olma noktasına geldi.

»1974'te,İstanbul'daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı Yönetim Kurulu ile Hazine arasındaki bir dava nedeniyle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun verdiği bir kararda Türkiye'deki gayrimüslim vatandaşlar "Türk olmayanlar" olarak değerlendirildi.

»1984'te,Fener Rum Patrikhanesi,Heybeliada Ruhban Okulu'nun masraflarını karşılayamadığını söyleyerek kapatılması için izin istedi ancak o güne kadar okulu kapatmak için elinden geleni yapan hükümet,Lozan Barış Antlaşması,diğer ikili anlaşmalar açısından ve "mütekabiliyet ilkesi" açısından bunun mümkün olmadığını ileri sürerek,bu talebi kabul etmedi.Bugün bir tek öğrencisi olmadığı halde Milli Eðitim Bakanlığı'nca atanan okulun Türk yöneticisi her gün göreve gitmekte.Patrikhane de okulu açık tutmak için masraf yapmaya devam etmekte.

»1985-1990 arasında PKK'ye karşı korucu olmayı reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen "Melek Tavusa Tapan" Yezidiler kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.

»2000'li yıllarda Milli Güvenlik Kurulu toplantılarının önde gelen konularından biri "Misyonerlikle mücadele" idi.

»15 Kasım 2003,Şişli'deki Beth İsrail Sinagogu ile Galata'daki Neve Şalom Sinagogu'na iki Müslüman Türk teröristi tarafından intihar saldırısı yapıldı,eylemciler de dahil 25 kişi öldü,300'den fazla kişi yaralandı.

»5 Þubat 2006,Trabzon'daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü.

»19 Ocak 2007'de,Agos'un başyazarı Hrant Dink öldürüldü.

»18 Nisan 2007,Malatya'da yedi "milliyetçi" genç Hristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi'ni basarak üç büro çalışanını vahşice öldürdüler.

Şimdi bu tarihçeye bakınca Hrant Dink Davası'ndan çıkan karara şaşırılır mı?Sizi bilmem ama başta da dediğim gibi ben şaşırmadım.

*Ayşe Hür,Taraf,22 Ocak 2012

http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-cumhuriyet-in-azinlik-raporu.htm

21 Ocak 2012 Cumartesi

Ermeni Meselesinin Belkemiği "Mallar".../Engin Ardıç*

Kontrgerillanın değil de üç beş münferit serserinin öldürdüğünü mahkeme kararıyla öğrendiğimiz(!) Hrant Dink,şunları söylerken yüzde yüz haklıymış:"Ermeniler'den kalan mallar kimlere paylaştırıldı,neler,kimler ne oldu diye sorulsa,bu çok büyük sarsıntı yaratır.Çünkü ülkeye belletilmiş bir tarih çökecek.'Eğer bu tarih yanlış anlatıldıysa,o zaman başka şeyler de yanlış anlatılmıştır' düşüncesi topluma yayılacak. Türkiye'de önemli bir dönüşüm olacak."
(Ulan,beni de vurmayın ha!)

Evet,bu da ülkemizin "bilinip de bilinmeyen" gerçeklerinden biridir.Çok kişi domuz gibi bilir,hiç kimse bilmez.

1915 yılında,adına ne derseniz deyiniz bir "Ermeni kırımı" yaşandıktan sonra,Anadolu'da servet "el değiştirmiştir."

Servet deyince aklınıza bugünkü şartlar gelmesin tabii,o zamanın serveti,tarlalar,evler,dükkanlar,paralar... Sanayi değilse bile küçük emtia üretiminin araçları,marangoz atölyeleri,saatçilik,terzilik gereçleri,vesaire.(Piyanolar işlerine yaramadığı için onları yakmışlardı.)

Hani şu her ne hikmetse "dedenizin bahçeye gömülü bir küp içinde buluvermiş olduğu" altınlar!

Bu mallara konanlar,daha sonra kurtuluş savaşımızın "motor" gücü olan "eşrafı" oluşturdular.

Mustafa Kemal Paşa,kendilerine "efendiler,beni desteklemek zorundasınız,çünkü müttefikler buralara gelir de Ermeni mallarının hesabını sorarlarsa ayvayı yersiniz" dedi!

Nitekim TBMM'nin ilk çıkardığı kanunlardan biri (toplanır toplanmaz,hemen 23 Nisan 1920 tarihinden birkaç gün sonra),"müttefik subaylarının Anadolu'da tehcir meselesini araştırmalarına izin verilmeyecektir" şeklinde olmuştu...

Eşraf,kendini korumak için bürokrasiyle el ele verdi.Bu zoraki birliktelik 1945 yılına kadar,yirmi beş sene sürdü.O tarihte,eşraf bürokrasinin kendisine ayakbağı olmasından artık sıkıldı (kendi başına ayakta durabilecek kadar güçlenmişti),"yeter,söz milletin" diyerek kendi partisini kurdu.

Bugün korkulan,bu faturanın doksan beş yıl sonra önümüze çıkarılmasıdır.Ermeniler para isteyecekler,bundan korkuluyor!

Vatan millet Sakarya edebiyatı,bu kaygının kılıfıdır.

Kalıbımı basarım,dünya Ermeni camiası "tazminat istemeyeceğine dair" bir taahhütte bulunabilse,bunun garantisini verebilse,Türkiye şu kırım meselesini kabul eder!

O günü görür müyüm bilmem.Sanmam da.

Sokak ortasında değil de yatağımda ölmek istediğim için de,bu konuyu bundan fazla yazmam.

Korkar mıyım?Evet,korkarım.Ölümden değil,tantuna gitmekten.

Benim cenazeme yüz bin kişi gelmez.Demokrat geçinen hiçbir entel zibidi kanımı aramaz,yerde bırakır.

*Engin Ardıç,Sabah,20 Ocak 2012

http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/ardic/2012/01/20/ermeni-meselesinin-belkemigi-mallar

20 Ocak 2012 Cuma

"Talat Paşa Komitesi" Destekçisi [İnkarcı] "Sanatçılar"*

Talat Paşa Komitesi,Fransa Senatosu'nda görüşülecek olan Ermeni Soykırımı'yla ilgili yasa tasarısını 21 Ocak'ta Fransa Senatosu'nun önünde protesto edecek.Bu protestoya,Paris Büyükelçiliği ve Avrupa'daki Türk dernekleri de katılacak.Talat Paşa Komitesi'nin ... mücadele çağrısına çok sayıda aydın ve sanatçıdan destek geldi.

Çetin Tekindor:Haklı bir protesto olduğunu düşünüyorum.Fransızlar da Cezayir'de bir soykırım uyguladılar.Bu soykırımı kabul edip özür dilediler.Çalışmaların olumlu olduğunu düşünüyorum.

Levent Kırca:Talat Paşa Komitesi'nin sözde Ermeni soykırımı iddialarına karşı çıkmak için Paris'e gitmelerini olumlu karşılıyorum.Öyle bir Ermeni yok.Her vatandaşın,herkesin bu iddialara karşı çıkması gerekir.Paris'e gidilmesini doğru buluyorum.

Tarık Akan:Talat Paşa Komitesi'nin bu çalışmasını sonuna kadar destekliyorum.Fransa Senatosu Anayasa Komisyonu'nun bu yasanın Fransız Anayasası'na aykırı olduğu kararını destekliyorum.Bu yasa olgunlaşmaz.Çalışmaları destekliyorum.

Zeki Alasya:Bize karşı alınan kesin bir tavır var.Çok daha büyük soykırımlar varken sürekli bu konu üzerinde dönüp dolaşılmasını çok komik buluyorum.Karşımızda çok ciddi bir lobi çalışması var.Biz ancak iş çok zor duruma gelince biraraya geliyoruz.Dolayısıyla geç kalıyoruz.Yasanın geçeceğini düşünmekle birlikte bu çabaları destekliyorum.

Mustafa Altıoklar:Beş sene önce bu yasa çıktığında,bir festival sırasında açıkça "düşünce ve ifade özgürlüğünün olduğu bu topraklarda faşist yasasını,Ermeni soykırımı sözkonusu olmamalıdır.Yasayı çiğniyorum" [anlayan varsa bana da anlatsın lütfen] demiştim.Fransa'nın bu kadar faşist şekilde davranması doğru değildir.Ermeni Soykırımı var mıdır yok mudur bunu tarihçilerin ortaya çıkarması gerekir.Bu ayrı bir konudur.

İnci Aral:Talat Paşa Komitesi'nin Paris'e gitmesini çok önemsiyorum.Önemli buluyorum.Komite bu zamana kadar kimsenin yapmadığını yaptı.Bu kadar ikiyüzlülük,haksızlığa ve çirkinliğe herkesin karşı çıkması gerekirdi.Bunu yapan tek Talat Paşa Komitesi oldu.Eminim iyi şeyler olacaktır.

Haldun Dormen:Talat Paşa Komitesi'nin bu çalışmasını destekliyorum.Hem ifade özgürlüğünden bahsediyorlar,'herkes istediğini düşünebilir' diyorlar hem de böyle bir yasa çıkarıyorlar.Yirmibirinci yüzyılda bu olabilecek bir şey değil.Bu yasa,başta ifade özgürlüğü olmak üzere bütün özgürlüklere karşı bir saldırıdır.Bu bir rezilliktir.Almanya,Naziler ile ilgili nasıl utanmalıysa Fransa da bu yasadan dolayı utanmalıdır.

Bedri Baykam:Talat Paşa Komitesi'nin bu girişimi çok yerinde.Komite,başından beri ciddi çalışmalar yapıyor.Senatodan onaylanması istenen bu kanun tasarısı Fransa için kendi demokratik kökenleri adına bir utanç vesikasıdır.Yüz kızartıcı bir insanlık suçudur.Çünkü bir ulusu soykırımcı ilan etmek özgürlük ve insan haklarına aykırı demokrasinin her türlü mantıki tutarlılığına aykırı bir iflasıdır.

Nejat Yavaşoğulları:Neyi değiştireceğini bilmemekle birlikte doğru bir çalışma olarak görüyorum ve destekliyorum.

Bennu Yıldırımlar:Yoğun bir çalışma mesaisi içinde olmasaydım protestoya katılmayı çok isterdim.Bir şeyleri göstermek açısından önemli bir çalışma.Herkes tarihiyle yüzleşmeli.

Altan Gördüm:Bu yaşananlar emperyalizmin oyunu.Kınamakla kalmayıp aktif bir şekilde tepkilerin belirtilmesi gerektiğini düşünüyorum.Aktif eylem yapılmalı.Bize kurşun atanlara güvercin verecek halimiz yok.Tepki verilmesi gerekir.

Zeynep Erkekli:Elbette her zeminde öncelikle vurgulanması gereken bu tasarının ifade özgürlüğüne aykırı oluşudur.Zamanlamalar çok ilginç.İnsan aklıyla dalga geçen bir hızla gerçekleşiyor her şey.

Ahmet Gülhan:Yapılacak eylemin sert söylemlerle olmasının senatonun kararını olumsuz olarak etkileyeceğini düşünüyorum.Tepkinin demokratik kurallar gereği yapılması gerekir.Türkiye,kuruluşu 88 yıllık olan çok genç bir ülke.Böyle bir şeyle yargılanması doğru değil.Verilecek tepkinin akılcı olması gerekir.Bir çağrı şeklinde olması senatonun Türkiye'nin lehine vereceği kararda etkili olur.

*Aydınlık,19-20 Ocak 2012.

http://www.aydinlikgazete.com/index.php?option=com_content&view=article&id=7841:pars-eylemne-sanatci-deste&catid=35:joomla&Itemid=95

http://www.aydinlikgazete.com/index.php?option=com_content&view=article&id=7876:bueyuek-eyleme-sanatc-destei&catid=35:joomla&Itemid=95