30 Nisan 2025 Çarşamba

Azadamard ve bitmeyen şiddet/Orhun Yalçın*

Gazeteye göre,Adana Katliâmı'nda adı geçen isimlerden biri olan bu kişinin Yeniköy'e kâymakâm atanması,yalnızca tesâdüf değil:"Bu olaylar,Mustafa Kemâl Bey adında bir kişinin Pazar günü atanmasından itibâren baş göstermiştir.Bu kişi kimdir?Nereden gelmiştir?Geçmişi nedir?Bunu biz bilmiyoruz.Ancak bahsi geçen köylerin halkı arasında dolaşan söylentilere göre,bu kişi Adana Olayları sırasında resmî bir görevle o bölgede bulunmaktaymış.Hükûmet,her fırsatta birlik ve kardeşlik fikirlerini dile getirmekteyken,meselenin bu kadar ağır ve vahim bir hâl almasına neden göz yummuştur?" Bir günde gelmeyen Ermeni Soykırımı'na giden yolda,her şeyi görüp şâhit olan ve durdurmak için elinden geleni yapanlar arasından gazeteciler ve gazeteler de vardı.Onlardan biri Azadamard gazetesiydi.Osmanlı'da Ermenilerin ve diğer ötekilerin eşit olması için çabalayan,yaşananları ve itirâzlarını hem Ermenice hem de Osmanlıca anlatmaya çalışan Azadamard gazetesi hakkında yüksek lisans tezi yazan,Ludwig Maximilian Münih Üniversitesi'nden Orhun Yalçın ile Azadamard'ın önemini ve duruşunu konuştuk. -Azadamard gazetesini nasıl tanımlarsınız ve nasıl anlatırsınız? Azadamard gazetesi,1909-1914 yılları arasında İstanbul'da yayımlanan ve Ermeni Devrimci Federasyonu'nun (EDF;Taşnaktsutyun) Batı Bürosu'nun resmî yayın organı olan,dönemin çok katmanlı siyâsî gerçekliğini yansıtan bir politik basın ürünüdür.Kuruluşu,EDF'nin silâhlı öz-savunmadan parlamenter siyâsete geçişinin en kritik dönemine tekâbül eder.Gazetenin yazı işleri,dönemin Ermeni entelijansiyasını oluşturan hukûkçular,din adamları,şâirler ve eğitimcilerden oluşan kadrolarca yürütüldü.Başta Rupen Zartaryan olmak üzere,ilerleyen dönemde Osmanlı sansürü ve Soykırımı esnâsında yaşamını yitirecek pek çok aydın bu gazetede yazdı.

Azadamard'ı klâsik bir parti gazetesi olmanın ötesine taşıyan en önemli yönü İmparatorluk'taki tüm milletlerin sıkıntıları üzerine makâleler içermesi ve çeşitli siyâsî fikirlere yer vermesiydi.EDF,1908'de Anayasa'nın ilânını,farklı etnik ve dinî grupların eşit yurttaşlar olarak birarada yaşayabileceği bir rejimin başlangıcı olarak gördü,bu tahayyül,Azadamard'ın diline ve yayın politikasına da doğrudan yansıdı.Gazete yalnızca Ermenice değil,1911 itibâriyle başyazılarını Osmanlı Türkçesine de çevirmeye başladı ve bu yönüyle dönemin Armeno-Türkçe ya da çift dilli yayın geleneklerine direkt çeviriyi de ekleyerek yeni bir boyut kazandırdı.

Azadamard taşradaki insânların Tanzîmât'tan beri çözülemeyen cân,mâl ve ırz güvenliği sorunlarını sayfalarına taşıyarak analiz etti,bunu yaparken salt etnik bir anlatının sınırlarına hapsolmaktan kaçındı.Gazete,gerek içerdiği haberler gerekse analiz yazılarıyla,yalnızca târihsel değil,aynı zamanda kuramsal bir öneme de sahiptir demek de yanlış olmaz.Bu yönüyle Anahide Ter Minassian gibi araştırmacılar tarafından yalnızca târihsel veri kaynağı değil,aynı zamanda bir târihyazımı aracı olarak değerlendirilir.

Özetle,Azadamard Meşrûtiyet'in sınırlı olanaklarını sonuna kadar zorlayan bir siyâsal tahayyülün kamusal yüzüdür diye yorumluyorum.EDF'nin ideolojik yönelimi ile reel politikada tutunma çabası arasında gidip gelen bu gazete,hem hayâl kırıklıklarının hem de umutların belgelenmiş hâlidir. -Ne gibi konuları ele alıyordu? Azadamard yalnızca EDF'nin siyâsî çizgisine değil,aynı zamanda dönemin sosyalist ve adâlet temelli tahayyülüne ses veriyordu.Gazetenin başmakâleleri esâs olarak dört ana temaya odaklanıyordu:(1) Güvenlik sorunu ve toprak meselesi,(2) Askerlik meselesi,(3) Adem-i merkeziyetçiliğin hayâta geçirilememesi ve (4) İTC'nin "ötekileri" dışlayıcı ve zaman zaman yok edici politikaları.Ancak bu başlıkların her biri kendi içinde katmanlıydı.Zirâ Azadamard'da yayınlanan makâlelere göre gazetenin işlediği meseleler yalnızca Ermenilerin değil,Osmanlı'daki tüm ezilen halkların ortak sorunlarıydı.

Özellikle güvenlik başlığı altında vilâyetlerde yaşanan şiddet olayları,gasp ve eşkıyâlık pratikleri sistematik olarak belgelemeye çalışıldı.Bu haberler çoğunlukla doğrudan muhâbir ağı veya yerel halktan gelen mektûplar aracılığıyla aktarılıyordu.Çoğunlukla Osmanlı Ermenistan'ı bölgesindeki Bitlis,Van,Siirt gibi vilâyetlerde yaşanan vak'alar,devletin güvenlik ve adâlet mekanizmalarının hem etnik hem sınıfsal temelde nasıl işlemediğini gözler önüne seriyor.

Toprak meselesi,Azadamard'ın diğer dikkat çeken temasıydı.Azadamard'daki başmakâlelere göre EDF'nin toprak reformu talebi,yalnızca gaspedilen Ermeni topraklarının iadesiyle sınırlı değildi;aynı zamanda Kürt ve Türk köylülerinin de topraklandırılması talebini içeriyordu.Bu çerçevede Azadamard,toprak ağaları sistemine karşı sınıfsal bir eleştiri getirerek sosyalist söylemi güçlendiriyordu.Meselâ gazetenin,"Eşkıyânın elinden toprak geri alınamaz mı?" sorusuyla hükûmeti adâlet ilkeleri çerçevesinde harekete geçmeye çağırması bu yaklaşımına bir örnektir.

Adâlet ve mahkemelerin tarafsızlığı da gazetenin ısrârla üzerinde durduğu konulardandı.Özellikle vilâyetlerdeki kadıların,valilerin ve ordu mensûplarının Müslüman unsurla akrabalık ya da cemaat bağları nedeniyle köylü nüfusa karşı adil davranmadığı sıkça dile getirildi.Bu durum yalnızca Ermenilerin değil,"topraksız Kürt köylülerinin" de Müslüman toprak ağaları (ekseriyetle Kürt aşiret ağaları) tarafından gasp ve şiddet karşısında korumasız kalmasına neden oluyordu.

Son olarak,parlamenter siyâset ve Meşrûtiyet tartışmaları da gazetenin gündemindeydi.Seçim sistemi,milletvekili temsili,hükûmetlerin reform konusundaki sorumluluğu ve İttihât ve Terakki Cemiyeti'nin (İTC) sözlerini tutmaması,sıkça ele alınan konular arasındaydı.Azadamard,hükûmetin artık "söz değil,icrâât" zamanı olduğunu vurgulayan bir muhâlif söylem inşâ etmişti diyebiliriz.Ancak bunu devletin meşrûiyetini bütünüyle reddetmeden,aksine devletin anayasal sorumluluklarını hâtırlatarak yaptı.Bu açıdan gazete ılımlı bir muhâlefet dilini benimsemişti diyebiliriz.

-İncelediğiniz Mart 1911 ile Eylül 1912 arasındaki 18 aylık dönemde hangi konular ön plâna çıkıyordu?

İkinci soruda açıkladığım sorunların Mart 1911-Eylül 1912 arasında yayımlanan Azadamard sayılarında da çokça işlenen temalar olduğunu söyleyebilirim.Zirâ bu konular dönemin Osmanlı siyâsal gündemiyle doğrudan ilintili olan ve Ermeni köylülerin hayâtını doğrudan etkileyen meselelerdi.Belki çok uzatmadan bu başlıkları biraz daha açabilirim.

Güvenlik meselesi,bu yıllarda Azadamard'ın en yoğun biçimde işlediği konudur ve bunun ardında hem ideolojik hem de somut nedenler bulunuyor.Vilâyetlerdeki Ermeni köylülerinin hâlen eşkıyâ saldırılarına,Kürt ağalarının şiddetine marûz kalması,gazetede sık sık raporlar ve tanıklıklarla anlatılıyor.Bu mesele,EDF'nin siyâsal meşrûiyetini dayandırdığı köylü savunusunun da merkezinde yer alır.1908 Meşrûtiyeti'ne giden süreçte Abdülhamid'e karşı yapılan işbirliği pazarlığı görüşmelerinde güvenliğe dâir reform vaatleri İTC tarafından verilmişti.Ancak vilâyetlerde Ermenilerin hâlâ cân ve mâl güvenliğinin sağlanmamış olması Azadamard gazetesindeki makâlelere yansıdığı üzere EDF açısından merkezî hükûmetin samimiyetine dâir derin bir sorgulamaya neden oluyordu. Bu sorunun toprak gaspı ile iç içe geçtiği görülür.EDF 1858 Arâzî Kânûnnâmesi'nden beri gaspedilmiş toprakların Ermenilere geri verilmesi üzerine 1908'de Selânik'te İTC ile yoğun pazarlıklar yapmıştı ancak bu toprakların iadesi hiçbir zaman yapılmadı.Azadamard'daki başmakâlelerde de sıklıkla hükûmet toprakların gaspı ve iade edilmemesi üzerinden eleştiriliyordu.EDF,İTC ile görüşmelerinde sadece toprakların iadesini istememiş,toprak reformu da talep etmişti,bu talebinde tüm köylülerin topraklandırılması ve ağa zulmünden kurtarılması teklif ediliyordu.Arsen Avagyan ile Dikran Mesrob Kaligian'ın kitâpları EDF-İTC ilişkilerine dâir başucu kitâplarıdır.
EDF'nin Rus Narodnik'lerinden etkilendiği siyâsal meşrûiyetini köylü savunusuna dayandırdığından bahsetmiştik,Azadamard gazetesinin toprak meselesine dâir başmakâlelerinde de buna örnekler görmek mümkündür.Örneğinin gazete toprak meselesini yalnızca Ermeni köylülerini değil,Kürt ve Türk köylülerini de ilgilendirdiğinden bahseder,Ermeniler kadar olmasa da topraksız Kürt ve Türk köylülerin de Müslüman toprak ağaları tarafından baskıya marûz kaldığından bahseder gazete.EDF'nin Azadamard'a yansıyan bu yaklaşımını sosyalist Osmanlıcılık tahayyülü -yâni yalnızca Ermenilerin değil,tüm ezilenlerin savunusunu hedefleyen bir politika- olarak yorumlamıştım tezimde.Toprak meselesi bu siyâsetin en somut yansıması zannımca.

İTC'nin,"ötekileri yok etme" siyâseti,daha örtük ama süreklilik arz eden bir tema olarak karşımıza çıkar.Gazetenin dilinde "yok etme" ifâdesi nâdiren açıkça kullanılsa da,güvenlik reformlarının sistematik biçimde ertelenmesi,eşkıyânın merkezî devlet tarafından korunması,adâletsiz yargı kararları ve toprak iadesi taleplerinin karşılıksız kalması,Azadamard yazarları tarafından doğrudan bir dışlama stratejisi olarak yorumlanıyor.Azadamard'daki makâleler ve dönemin devlet pratiklerine baktığımızda bu yaklaşım,modern târihyazımında "devletin pasifliği" olarak okunmamalı,aksine bilinçli bir tercihin ürünü olarak görülmelidir.

Kısaca,1911-1912 yıllarında Azadamard'ın öne çıkardığı konular yalnızca gündelik şikâyetlerin bir dökümü değildir.Bunlar,EDF'nin sosyalist Osmanlıcılık tahayyülünün sahadaki sınavlarıdır.Gazete,reform vaatlerinin hayâta geçirilmemesini bireysel yönetim zaaflarıyla değil,yapısal ve ideolojik tercihlerle açıklar,bu tercihler de "birlikte yaşamanın" koşullarını sorgulamaya açmaktadır.

Buradaki bir diğer dikkat çeken konu ise bu sorunlar Azadamard'da Meşrûtiyet'in ilânı öncesinden bu yana devam eden sorunlar olarak tanımlanmış -yâni direkt olarak Tanzîmât döneminin adı geçirilerek bahsedilmiyor- olsa da modernleşme ve reform dönemi olarak adlandırılan yıllarda vilâyetlerdeki pratiklerin bu adlandırmayla hiçbir ilgisinin olmamasıdır.Zirâ Azadamard'da bahsedilen sorunların hepsi Tanzîmât döneminde de artan bir şiddetle vilâyetlerdeki Ermenilerin marûz bırakıldığı sorunlardır,Patrikhâne arşivlerinde örnek olacak çok sayıda doküman bulmak mümkündür.1870'lerde hazırlanmış iki vilâyet raporunda da bu sorunları görmek mümkündür.Ermeniler dışında baskıya marûz kalan köylülere dâir Nâdir Özbek'in devletin vergilendirme politikaları üzerine çalışmaları da kanaatimce yol açıcı tespitlerdir.Kısaca günümüzdeki Tanzîmât târihyazıcılığının da aslında ne kadar yetersiz olduğu gün yüzüne çıkıyor. -1911'de başyazılarında Osmanlı Türkçesi kullanılmaya başlanmasının sebebi neydi?

525. sayısının yayımlandığı 12 Mart 1911 târihinden itibâren Azadamard gazetesi bir ilki gerçekleştirerek başyazılarını Ermenice'nin yanı sıra Osmanlı Türkçesi olarak da yayımlamaya başladı.Bu karar,yalnızca dilsel bir tercih değil,siyâsî stratejinin,entelektüel tahayyülün ve halklar arası bir iletişim arayışının doğrudan ifâdesiydi.

Bu dönüşümün üç temel nedeni vardı:

a)Sosyalist Osmanlıcılık tahayyülünün basın alanına yansıması: EDF,1908 Meşrûtiyeti'nden sonra Ermenilerle sınırlı bir siyâsî pozisyonu aşarak,tüm Osmanlı halklarının ortak mücâdele zeminini kurmaya çalıştı.Bunu ben "sosyalist Osmanlıcılık" olarak tanımlıyorum.Yalnızca parlamentoda değil,basın alanında da çok-dilli kamusallık yaratmayı gerekli kılıyordu.
Gazetenin 525. sayısında bu kararı gerekçelendiren yazıda şu ifâdeler yer aldı:
"Türkiye'de yerleşik toplulukların en büyük tâlihsizliği,karşılıklı olarak birbirlerini özdeşleştirmemeleri,birbirlerinin fikir ve uygulamalarından haberdar olmamaları,birbirlerinin acılarını ve üzüntülerini paylaşmamalarıdır.Basın bu önemli rolü üstlenmelidir."
Bu pasaj,yalnızca bir iletişim açığına değil,karşılıklı yabancılaşmaya ve siyâsal tecritlere karşı bir uyarıydı.Azadamard,bu tecridin kırılmasında sözü paylaşmanın kurucu rolünü üstlenmeye talipti.

b)İTC'ne ve Osmanlı kamuoyuna doğrudan hitâp etme arzusu: EDF,1911'e gelindiğinde İTC ile ilişkilerinde hayâl kırıklıkları yaşıyordu,ancak hâlâ reform taleplerini iletebileceği bir kamusal mecrâ arayışındaydı.Ermenice ile sınırlı bir gazete bu anlamda etkili olamıyordu.Osmanlıca başyazılar sayesinde gazete doğrudan İTC kadrolarına,Arap,Rum,Türk,Kürt ve diğer Müslüman entelektüel çevrelere ulaşmayı hedefledi.Yâni bu çeviri politikası,basın yoluyla bir tür kapsayıcı muhâlefet diplomasisi işlevi görüyordu.

c)Basında Balkan sosyalizminin çok-dilli mirâsının etkisi: Benzer bir strateji,özellikle Selânik'te faaliyet gösteren Yahudi kökenli Sosyalist İşçi Federasyonu tarafından da uygulanıyordu.Federasyon'un yayın organı "Ergatis" gibi gazeteler,aynı sayıda birden çok dili kullanarak çok-kültürlü sosyalist okur kitlesi yaratmayı hedefliyordu.Azadamard'ın Osmanlıca başyazı geleneği bu Balkan mirâsının yansıması olabilir. -Peki amaç hâsıl oldu mu?

Kısmen evet,kısmen hayır.

Evet,çünkü bu çeviri politikası aracılığıyla Azadamard,İstanbul basın çevresinde Türkçe okuyucuya ulaşma şansı elde etti.Başmakâlelerin Osmanlıca hâlleri,hem entelektüel tartışmalarda hem de reformlara yönelik eleştirilerde kamusal etki alanını genişletti.Nitekim bazı makâleler,başka Türkçe gazetelerde de atıfla ya da dolaylı cevâplarla karşılandı.

Hayır,çünkü bu strateji,beklenen dönüşümü yaratacak bir kamuoyu baskısı doğuramadı.İTC yönetimi reformlar konusunda somut adım atmadığı gibi,gazeteye karşı sansür uygulamaları da zaman zaman gündeme geldi. -Bu başyazılardan örnekler vermeniz mümkün mü?

Tabiî.1911'de yayımlanan "Tahammül Artık Taşıyor!" makâlesi,EDF'nin İTC'ne karşı sabrının tükendiğini açıkça ilân ettiği makâlelerden biridir.Bitlis'teki Ermeni köylülerin toprak gaspı ve şiddete uğraması üzerine yazılmıştır.Yazıda Hakkı Paşa kabinesi doğrudan sorumlu tutulur: "Varsayalım ki hükûmet bizi güvenilmez bir millet olarak görmüyor...O zaman neden cânımızı ve hakkımızı koruyamıyor?(...) Artık söz değil,icrâât zamanı.Biz açıkça söylüyoruz:Bu cinâyetlerin ve asayişsizliklerin doğrudan sorumlusu Hakkı Paşa hükûmetidir."
Bu metin,EDF'nin bir halk hareketi olarak hükûmeti yalnızca kınamakla kalmadığını,siyâsî sorumluluk atfı yaptığını gösterir.Ayrıca bu yazının Osmanlı Türkçesi'ne de çevrilerek yayımlanmış olması,bu ithâmın yalnızca Ermeni toplumuna değil,hükûmet çevrelerine ve kamuoyuna da duyurulmak istendiğini gösterir.

1912'de yayımlanan "Devlet Demek İstanbul Demek Değildir" makâlesi,taşra ile merkez arasındaki epistemik kopuşu teşhir eder.Anadolu'daki vilâyetlerde yaşanan şiddetin İstanbul'dan görülmediğini ya da görülmek istenmediğini vurgular: "Devlet demek İstanbul demek değildir.Bâb-ı Âli'den çıkarak uzak vilâyetlerdeki ahâlînin içine girmelidir.Taşradan gelen yakarışları,kanlı tarlaları,harâp olmuş kiliseleri görmek zorundadır."
Buradaki vurgu yalnızca mekânsal bir fark değil,iktidar ile halk arasındaki temas kaybına yapılan bir göndermedir.Ermeni vilâyetlerinden gelen şikâyetlerin ciddiye alınmaması,bu yazının yazılmasına neden olmuştur.

Haziran 1911'de yayımlanmış "Devlet İçinde Devlet Hangisidir?" makâlesi Kör Hüseyin Paşa,Kâsım Bey,Musa Bey gibi tanınmış Kürt ağaların adlarını açıkça vererek "devlet içinde devlet" kurduklarını ilân eder:
"Van'da,Bitlis'te,Muş'ta ve diğer doğu vilâyetlerinde,hâlâ,her türlü cinâyet ve mezâlimle ithâm edilen Kâsım ve Musa beyler,Şeyh Seyyid Ali'ler,Kör Hüseyin Paşa'lar ve bütün ağaların her zaman silâhlı olmalarının yanında,bunlardan her birinin on,yirmi veyâ daha fazla gulamları olup,herkesin -ve hattâ hükûmetin bile- gözü önünde silâhlı olarak korkusuz ve pervâsız dolaşmaktadırlar.'Devlet içinde devlet' teşkil edenler,işte bu haydutluk ve cinâyet uzmanlarıdır.Bunlar hafirlik [koruma vergisi] adı altında vergi toplamakta ve fiilen hüküm sürmektedirler.Bunların kendilerine ait gulam,polis,kılıç ve tüfekleri olduğu gibi esâret altında bulunan ve zulme uğrayanlar da Ermeni,Kürt ve Türk köylüleridir.Hükûmet,Anadolu'da siyâsî düzeni sağlamak istese de,eski nüfûz devâm ettiği ve müreffeh olduğu sürece savaşların son bulacağına inanmıyoruz.Katillerden birkaçını yakalayıp tutuklayarak cinâyetleri ortadan kaldırmak mümkün olmayacaktır."

Bu metin hem toplumsal adâlet hem de etno-sınıfsal analiz bakımından son derece önemlidir.EDF,bu yazıda açıkça ağa baskı ve şiddetinin çökertilmesini,reformların derhâl uygulanmasını istemektedir.Aynı zamanda "Kürt köylüsü"nün de bu düzenden zarar gördüğünü vurgulayarak ortak köylü mağdûriyeti üzerinden ittifâk tahayyülü kurmaktadır.
Yine Haziran 1911'de yayımlanan "Anlaşmazlığın esâsen çözülmesi ve giderilmesi zorunludur" başlıklı makâlede,EDF'nin sosyalist Osmanlıcılığının teorik dayanağına dâir fikir edinmiş oluruz,gaspedilen toprakların iadesinin sürekli olarak ertelenmesini eleştirir ve adâlet vurgusu yapar:
"Eşkıyânın elinden hesaplananı geri almak istemenin adâletin sağlanmasına nasıl bir engel olabileceğini anlayamıyoruz.Onurlu,adâletli,hakkaniyetli ama bu aynı zamanda konuda tereddütlü ve farklı fikirleri olan bir hükûmet düşünülebilir mi?(...) Hibe veyâ ayrıcalık istemiyoruz;daire-i adâlet ilkesinde kânûnun ve teferruâtının eksiksiz korunmasını talep etmekte ısrâr ediyoruz." -"Bitmeyen şiddet”,gazete sayfalarına nasıl yansıyordu?

Azadamard'da karşımıza çıkan bitmeyen şiddet anlatısı,sadece vilâyetlerde yaşanan bireysel saldırıların ya da gasp olaylarının raporlanmasından ibâret değildir;bu anlatı,aynı zamanda bir târihsel süreklilik,bir devlet aklı,bir toplumsal hissîyât biçimi olarak inşâ edilir.Gazetede yer bulan taşra raporları,ağalara,valilere ve hükûmete yönelik eleştiriler ve şikâyet mektûpları,geçmişteki Hamidiye rejimiyle Meşrûtiyet rejimi arasındaki sürekliliklere işâret eder.Ancak daha önemlisi,bu yazıların dili,yalnızca o günün şiddetini değil,bir türlü dinmeyen,durdurulamayan,her rejimde yeniden biçimlenerek süren yapısal bir şiddet rejimini işâret eder kanımca.

Azadamard'da yer alan haberlerin dili,zaman zaman tekrarlı gibi görünse de,bu tekrarlar,okuruna acaba gazete "yine mi?" dedirtmek için bu anlatım metodunu kullanılmış diye düşündürtüyor.Her hafta başka bir vilâyette gaspedilen toprak,kaçırılan genç kız,yakılan okul ya da kilise haberi çıkar.Bu tür haberler neredeyse mekanik bir yapıyla gelir:Eylem-fâil-başvuru-sonuçsuzluk.Ayrıca Azadamard,burada târihsel bir belleği de yeniden üretir:Şiddet yeni değil. -Şiddet sürekliliğinden bahsettiniz,Tanzîmât reformlarıyla Meşrûtiyet dönemi arasında sizce nasıl bir süreklilik veyâ kopuş var?

Tanzîmât reformları ile Meşrûtiyet dönemi arasında görünürde bir kopuş,gerçekte ise süreklilik olduğunu düşünüyorum.Her iki dönem de reform retoriğini öne çıkarırken,bu vaatlerin özellikle vilâyetlerde yaşayan gayri-Müslim topluluklar üzerindeki etkisi ciddî benzerlikler taşıyor:Hukûkî eşitlik söylemi,mülkiyet güvencesi,temsil ve adâlet vaatleri,her iki rejimde de kâğıt üzerinde kalıyor;sahada ise gayri-Müslim köylünün mülksüzleştirilmesi,şikâyetlerinin dikkate alınmaması ve şiddete karşı korunmaması gibi uygulamalar süreklilik gösteriyor.

Tanzîmât sürecinde başlatılan modernleştirme projeleri,örneğin 1858 Arâzî Kânûnnâmesi,bir tür iç kolonizasyon rejimi yarattı:Toprak kayıtları,vergi sistemleri ve yeni bürokrasi,gayri-Müslim köylüler için çoğunlukla bir ilerleme değil;mülksüzleşme ve görünmezleştirme süreciydi.Örneğin Ermeni Meclis raporlarında görüldüğü üzere Ankara'da,Sivas'ta,Erzurum'da ve pek çok başka şehirde Ermeniler tarım yaptıkları toprakların resmî mülkiyetini üzerlerine alamamış,bunun yerine Müslüman toprak ağaları bu arâzîleri üzerlerine yazdırmışlardı.Bu mülksüzleştirme ve ağır vergilendirmenin sonucu olarak borçlar altında ezilen ve fakirlik yaşayan Ermeni köylüsünün büyük şehirlerde bantukhd (göçebe işçi) olmasına sebep olmuştu.Başka bir deyişle artık ucuz işgücü olarak çalışıyorlardı,fakirlikten göç etmek zorunda kalan bazıları ise bedava işgücü-köle- olmuşlardı.

Özetle,Tanzîmât yâni yeniden organizasyon döneminde gayri-Müslim nüfûs cân ve mâl güvenliği sorunlarıyla,boğuşuyordu.Bu sorunlar Hamidiye döneminde de İkinci Meşrûtiyet sonrası dönemde de devâm etmişti.

1908 Meşrûtiyet rejimi de tıpkı Tanzîmât dönemi gibi,reform,eşit vatandaşlık ve kardeşlik va'dediyordu.Ancak Azadamard,bu vaatlerin nasıl içi boşaltılmış,nasıl yerine getirilmemiş olduğuna dâir sürekli kanıtlar sunarak aslında bir siyâsal karşı-hâfıza inşâ etmişti. -Ayrıca Yeniköy örneği de çarpıcı bir örnek,açmanız mümkün mü?

Yeniköy örneği,Azadamard'ın Haziran 1912 yılında yayımladığı haber ve analizler içinde yalnızca yerel bir olay olarak değil,Osmanlı'da merkezî iktidarın gayri-Müslim köylülere yönelik güvenlik siyâsetini nasıl kurguladığını gösteren çok katmanlı bir vak'a olarak görülebilir.İstanbul'a yalnızca birkaç saatlik mesâfede olan bu Yeniköy,Cengiz ve Ortaköy'de yaşananlar,uzak vilâyetlerdeki Ermeni köylerinde görülen şiddetin başkentin yakınında da görüldüğünün kanıtıdır ve devletin güvenlik politikasına dâir ipuçları verir.

Çoğunluğu Ermenilerden oluşan bu köyler 1912 yılında Rumeli ve Kafkasya'dan göç ettirilmiş Müslüman muhâcirlerin saldırılarına uğrar.Bu saldırılar yalnızca bireysel değil,örgütlüdür;köylerdeki topraklar zorla işgâl edilir,hâneler tehdit edilir,gece silâhlı baskınlar düzenlenir.Azadamard'daki habere göre,köydeki birçok Ermeni aile göç etmek zorunda kalır.Topraklar ise muhâcir yerleştirme programları kapsamında yeni gelen nüfûsa dağıtılır.Bu örnek yine müstakil değildir,Patrikhâne arşivlerinde rapor edildikleri üzere benzer olayların 1856 Kırım Savaşı sonrası Müslüman göçlerinde de Ermeni köylerinde yaşandığını biliyoruz

Bu olayda dikkat çeken bir başka detay,dönemin Yeniköy kâymakâmı olarak atanan Mustafa Kemâl Bey'in (Azadamard'da bu şekilde geçer) adının doğrudan zikredilmesidir.Gazeteye göre,Adana Katliâmı'nda adı geçen isimlerden biri olan bu kişinin Yeniköy'e kâymakâm atanması,yalnızca tesâdüf değil:
"Bu olaylar,Mustafa Kemâl Bey adında bir kişinin Pazar günü atanmasından itibâren baş göstermiştir.Bu kişi kimdir?Nereden gelmiştir?Geçmişi nedir?Bunu biz bilmiyoruz.Ancak bahsi geçen köylerin halkı arasında dolaşan söylentilere göre,bu kişi Adana Olayları sırasında resmî bir görevle o bölgede bulunmaktaymış.Hükûmet,her fırsatta birlik ve kardeşlik fikirlerini dile getirmekteyken,meselenin bu kadar ağır ve vahim bir hâl almasına neden göz yummuştur?Acaba yine,"önemli bir şey değildir;sadece bir yanlış anlamadan ibârettir" şeklindeki resmî söylemlere mi sığınacaktır?"

Ben Tanzîmât'tan bu yana devâm eden sorunlar olan en temel hakların bile hâlâ çözülememiş olmasından dolayı Yeniköy vak'asını çevredeki şiddetin merkeze sızması olarak değil,merkezin bizzat şiddet üretmeye devâm ettiğini gösteren bir mikrokozmos olarak görüyorum.Devlet,yalnızca müdâhale etmemekle kalmaz;şiddeti kadroları,iskân politikaları ve cezâsızlık yoluyla üretir,diye düşünüyorum.Bu nedenle Yeniköy örneği,Osmanlı'daki Ermeni-karşıtı şiddetin istisnâî değil,süreğen,plânlı ve mekânsal olarak merkezîleşmiş bir karakter taşıdığını açıkça gösterir. -Gazetenin önemli meselelerinden birinin "İTC'nin ötekileri yok etme politikası" olduğunu söylüyorsunuz.Evet gazete 1914'te kapandı ama nasıl bir anlatısı vardı bu konuya dâir?

Azadamard gazetesi,1909'dan 1914'e dek süren yayın hayâtı boyunca İTC'nin ötekileri yok etme politikasını doğrudan bu adla anmasa da,devletin reform vaatlerini sistematik biçimde yerine getirmemesi,özellikle 1912 ile birlikte güvenlik ve adâlet eksikliğinin yoğunlaşması,muhâlifler üzerinde artan baskı ve tutuklamalar gibi pratikleri teşhir eden bir makâleler yayımlamıştır.Bu anlatı,yalnızca Ermenilere yönelen şiddet biçimleriyle sınırlı değil;aynı zamanda devletin Meşrûtiyet sonrasında sürdürdüğü yapısal inkâr stratejisinin belgelenmiş târihidir.Temmuz 1912'de yayımlanan bir makâlesinde,İTC'nin Napoléon'un yaptığı gibi devrimcileri elimine etme stratejine meyil ettiğini yazar.Bu noktada daha önce de bahsettiğimiz Gramsci'nin "pasif devrim" kavramına hâtırlamakta fayda vardır.Pasif devrim,statükonun korunduğu ancak reform söyleminin sürdüğü bir süreçtir,EDF de Azadamard aracılığıyla İTC'nin Bonapartist burjuva olduğunu söylemekte ve kendinden olmayanları saf-dışı bırakmaya çalıştığını ifâde etmektedir.

1911'de yayımladığı bir makâlesinde "imhâ siyâseti" ifâdesinin kullanımı,İTC'ne dâir şüphelerini çok net bir şekilde belirtirken şu soruyu soruyordu: "Vilâyetlerde Ermenilere karşı,açıkça ve büyük bir cüretle uygulanan bu imhâ siyâsetine karşı Meşrûtiyet hükûmetinin samimi düşüncesi ve bakış açısı nedir?"
Bu ifâde,Azadamard'ın yalnızca fiilî saldırıları değil,bu saldırılara karşı alınmayan tedbirleri ve reformların sürekli ertelenmesini bir "imhâ siyâseti" olarak okuduğunu gösterir.Bu noktada gazete,yalnızca saldırıyı değil,devletin eylemsizliğini de bir yok etme pratiği olarak değerlendiriyor olabilir demek yanlış olmaz.

Sonuç olarak Azadamard'ın teşhis ettiği yok oluş,kültürel ve siyâsal bir silme pratiğidir.Azadamard'ın 1914'e dek aktardığı makâlelerden,devletin gayri-Müslim tebaanın varlığını sistematik olarak daralttığı,onları güvenlikten,adâletten,mülkiyetten dışladığı bir yavaş elimine sürecini ortaya koyar.Bu süreç Tanzîmât dönemindeki devlet pratikleriyle benzerlikler gösterir. -24 Nisan'ın geldiğini görüyorlar mıydı?

Gazetede açıkça "toplu bir imhâ geliyor" tarzı bir tespite ben denk gelmedim;24 Nisan gibi merkezî bir tutuklama ve tasfiye sürecinin önden görülmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum.Ancak Azadamard'ın satır aralarına sinen öfke,hayâl kırıklığı ve tekrar eden "devlet nerede?" sorusu,okuyucuda açık bir fikir oluşturuyor bence:"Bu böyle devâm edemez."

Başka bir deyişle Azadamard'daki makâleler,24 Nisan'ı öngörmez ama ona zemin hazırlayan gelişmelere dâir fikir edinmemize yardımcı olabilir. -24 Nisan 1915'te Azadamard çalışanlarından kimlerin alındığını ve başlarına neler geldiğini biliyor musunuz?

Bildiğim kadarıyla yaklaşık 200 Ermeni aydını tutuklandı.Bunların önemli bir bölümü doğrudan Azadamard'ın yazarları,yayıncıları ve siyâsî hattının temsilcilerinden.Şu ânda aklıma gelen tutuklanan ve akabinde öldürülen Azadamard kadrosundan başlıca isimler şâir ve yazar Adom Yarcanyan,yazar Sarkis Minasyan,hukûkçu Harutyun Shahrigyan,gazeteci yazar Rupen Zartaryan,yazar Nerses Papazyan. -Ermeniler hakkında çalışmalar yapan bir akademisyen olarak,Soykırım'ın 110. yılında ne söylersiniz? Soykırım'ın 110. yılında,hâlâ aynı temel hakikatle karşı karşıyayız:Tanınmayan acılar dinmez,bastırılan hâfızalar toplumsal barışa hizmet etmez,adâlet olmadan ortak gelecek kurulamaz.Bu yalnızca Ermenilere yapılan bir târihsel haksızlığın telâfisi değil,aynı zamanda geçmişin adâletsizlikleriyle şekillenmiş bugünü tanıma ve dönüştürme meselesidir.

Bir başka deyişle 1915,bir kopuş değil;uzun bir yapısal sürecin doruk noktasıdır.1850'lerden itibâren başlayıp Tanzîmât reformlarıyla kurumsallaşan dışlama,mülksüzleştirme ve idârî marjinalleştirme pratikleri,1909 Adana Katliâmı'yla görünürleşmiş,Meşrûtiyet döneminde umuda rağmen süregelmiş ve 1915'te büyük bir felâkete dönüşmüştür.Bu süreklilik,benim için yalnızca bir târihsel analiz konusu değil,aynı zamanda şiddetin nasıl "normalleştirildiğini" anlamak için de kritik bir sorudur.

Zirâ soykırımın yalnızca öldürmek değil;öncesinde susturmak,görünmezleştirmek,mülksüzleştirmek,hâfızayı silmek,entelektüel kadroları yok etmek ve nihâyet toplumsal varlığı ortadan kaldırmak gibi çok katmanlı süreçlerin toplamı olduğunu düşünüyorum.Azadamard'ın yazarlarının 24 Nisan'da hedef alınması,bu entelektüel hâfızanın da yok edilmek istenmesinin bir göstergesidir meselâ.Dolayısıyla 1915,yalnızca yaşananların değil,öncesinde görülmek istenmeyen işâretlerin de bir sonucudur.

Târihçi olarak benim için 110. yılında Soykırımı anmak,yalnızca bir yas tutma eylemi değildir.Aynı zamanda târihyazımını dönüştürmek,adâletin hangi araçlarla ertelendiğini göstermek,sesleri bastırılmış halkların mücâdelesini târihin merkezine almak demektir.

Benim için 1915,yalnızca geçmişe değil,aynı zamanda bugüne ve geleceğe dâir bir sorudur:Adâleti sağlamamak kimi korur?Hâfızayı bastırmak nasıl bir gelecek kurar?Ve târih,hangi sesleri susturarak yazılır?.. *Orhun Yalçın,Azadamard ve bitmeyen şiddet,Röportaj:Nazan Özcan,Agos,28 Nisan 2025. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/32492/azadamard-ve-bitmeyen-siddet

28 Nisan 2025 Pazartesi

Sivas'tan Der Zor'a kaç saatte gidilir?/Ekrem Yener*

Bu yazımızın amacı,yukarıdaki soruya verilen cevaptan yola çıkarak cevapta belirtilen 176 saatlik sürenin Sivaslı Ermeniler için ne ifade ettiğini anlatmak.Birileri için 176 sadece kuru düz bir rakamdan ibaret iken yüzbinler için bir ölüm yolculuğunun bitmez tükenmez zaman aralığını ifade ediyor. 1915 yılında binlerce yıldır yaşadıkları topraklarından kopartılarak Suriye'nin doğusunda yer alan Der Zor'a "tehcir" edilen Ermenilerin nelerle karşılaştıkları,sürecin nasıl gerçekleştiği ve Ermenilerin başına gelen felaketin adının ne olacağı günümüzde halen tarihçiler,ama en çok da hukukçular tarafından tartışılan bir konu.Tarihçiliğin en önemli işlevi soru sormaktır.Her cevap yeni sorular ortaya çıkartıyorsa tarihçi görevini doğru yapıyor demektir.

Biz tarihçi olarak görevimizi yapalım ve soruya dönelim:

1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetenler,Ermenilerin varlığını Anadolu'dan tamamen yok etmeyi önceden mi planladılar yoksa tehcir kararı savaş koşullarında kendiliğinden mi gelişti?Tehcir kararını verirken tehcirin yaratacağı felaketin boyutunun farkında mıydılar?

Yukarıdaki soru son yüz yıldır tarihçilerin ardından koştukları,değişik cevaplar verdikleri ve cevaplarda birbirleri ile anlaşmazlığa düştükleri sorulardan birisidir.Bu sorunun cevabı "önceden planladılar" ya da "farkındaydılar" olunca işin içine birden bir başka hukukî kavram,yani "taammüt" girer.Daha doğrusu,"önceden düşünülmüş planlanmış" bir kararla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıkar.Bu da,"Tehcir savaş sırasında düşmanla işbirliği yapan Ermenileri savaş bölgelerinden uzaklaştırmak için yapılmıştır.Sadece aynı ülke coğrafyası içinde bir yerden bir başka yere göç ettirmedir" cümleleri ile başlayan ve 110 yıldır tekrarlanan resmî tehcir anlatısını boşa çıkartabilir.

Osmanlı arşivlerinde karşımıza çıkan bir belge yukarıdaki soruya verilecek cevabı daha da karmaşıklaştıracak ve karşımıza yeni sorular çıkartacak. Yıl 1914.Dahiliye Nezareti soruyor...

Şimdi bu belgeden bahsederek değerlendirmemize başlayabiliriz.

Yıl 1914,aylardan Haziran.Dahiliye Nezareti Emniyet-i Umumiye Müdüriyeti doğrudan Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti'ne bir soru soruyor:

"Akser-i turuk itibarıyla Sivas'tan Der Zor'a ve kezalik Sivas'tan Bağdat'a kadar olan mesafenin zeylen beyan buyurulması arz olunur"

Aynı belgede gelen cevap da not edilmiş "...sual edilen mevakii muhtelife beynindeki mesafatın ba'laya kayd ve terkim kılınmış olmakla..." Sivas Der Zor arasındaki en yakın (akser-i turuk) mesafenin 176 saat olduğu belirtilmiş.Aynı soruda Der Zor ile beraber Sivas-Bağdat arası mesafe de sorulmuş,o mesafenin de 176 saat olduğu cevabı verilmiş. 176 saat Sivaslı Ermeniler için ne ifade ediyor?

Hemen belirtelim;bir devletin iki kurumunun birbirine soru sorması normal ve doğaldır.Hatta bu türden mesafe soruları arşivlerde çok yaygın olarak karşımıza çıkar.Amacımız bir belgeden yola çıkarak tarih yazımında reddettiğimiz kasıtlı okuma eylemini yapmak da değil.Bu yazımızın amacı,yukarıdaki soruya verilen cevaptan yola çıkarak cevapta belirtilen 176 saatlik sürenin Sivaslı Ermeniler için ne ifade ettiğini anlatmak.Birileri için 176 sadece kuru düz bir rakamdan ibaret iken yüzbinler için bir ölüm yolculuğunun bitmez tükenmez zaman aralığını ifade ediyor.

Sorumuza,belgenin tarihini,oluşturulduğu döneme ilişkin tarihsel arka planı,soruyu soran kurumun işlevini,yöneticilerini,kurumlar arası ilişkileri ve zamanın ruhunu inceleyerek devam edebiliriz.

O zaman,dönemin tarihsel arka planına dönelim.Savaş henüz başlamamış.Arşidük Ferdinand ve eşine yönelik Sarajevo'da gerçekleşecek suikasta daha günler vardır.Ancak İttihat ve Terakki yönetimi İmparatorluk'taki Ermeni vatandaşlarının reform taleplerine isteksizce de olsa evet demiştir.Vilayet-i Sitte olarak adlandırılan altı vilayetin (Vilayet sayısı Trabzon'un eklenmesi ile yedi olmuştur) yönetimi için birisi Hollandalı diğeri Norveçli bağımsız/tarafsız iki müfettiş,valilere de emir verebilecek bir yetkiyle görevlendirilirler.Dahiliye Nezareti'nin 15 Nisan 1330 (28 Nisan 1914) tarihli tezkiresi ile Van,Bitlis,Harput ve Diyarbakır bölgesi genel müfettişliğine Norveçli Binbaşı Nicolas Hoff,Trabzon,Erzurum ve Sivas bölgesi genel müfettişliğine de Hollandalı Doğu Hindistan sömürgeleri memurlarından Louis Westenenk atanmıştır.

Nisan'dan Haziran'a kadar bu iki müfettişe yapılacak ödemeler,hangi otelde kalacakları otelin masraflarının nasıl ve kim tarafından ödeneceği,müfettişlerin yardımcılarının kimler olacağı,salahiyetleri,müfettişlik merkezinin nereleri olacağı gibi konular 1914 yazında hükümet gündemini meşgul etmişe benziyor.Osmanlı arşivlerindeki yazışmalardan Westenenk ve Hoff'un İstanbul'daki davranışlarını,hükümetle yazışmalarını ve Hoff'un Erzurum'a,Westenenk'ın da Van'a hareket etmek için yaptığı hazırlıkların yakından izlendiğini görebiliyoruz.İttihatçıların hatıratlarından bu iki müfettişin varlığının İttihat ve Terakki yöneticilerinin düşünce ve ruh dünyalarında nasıl bir sarsıntıya yol açtığını görmek mümkün.

İmparatorluğun altı vilayetine İstanbul'un kontrolü dışında "Türk olmayan" iki müfettişin görevlendirilmesi (Westenenk doğrudan bir sömürge valiliği memuriyetinden geliyordu) ülkede hakim olmaya başlayan Türk milliyetçiliği ile de taban tabana zıt olan bir uygulamaydı.Talat Paşa anılarında müfettişlerin atanmasını İmparatorluğun bağımsızlığına karşı açık bir yaptırım olarak değerlendirir ve bakanlar kurulunda karara Dahiliye Nazırı olarak muhalif oy verdiğini söyler.Talat Paşa müfettiş atamasına ilişkin bir de karşı argüman ileri sürer:"...bizim Petersburg'daki elçimizin [Rus] İçişleri Bakanı'na başvurarak Türkistan hakkında ıslahat tekliflerinde bulunması halinde bunun da Rusya'nın bağımsızlığına aykırı düşeceğini söyledim." 1914 baharındaki koşullar ve Rumların sınırdışı edilmesi

1914 yılı baharı Anadolu’nun batısındaki Rumların sınırdışı edildiği,Rumların olmadığı bir geleceğin planlandığı ve gerçekleştirildiği ve Halil Menteşe'nin anılarında söz ettiği Cemiyet'in teşkilatı aracılığı ile Rumların ürkütülerek 200 bine yakın Rum'un Anadolu'dan gönderildiği günlere tanıklık eder.Hemen akla bir başka soru geliyor.Daha savaş başlamadan Haziran ayında Anadolu'nun batısı Rumlardan temizlenebiliyorsa Anadolu'nun doğusu Ermenilerden temizlenemez miydi?Dahiliye Nezareti'nce Sivas'tan Der Zor'a olan mesafenin merak edilmesi bu soru ile ilişkili olabilir miydi?

1914 ortasında İttihatçılarda doğu vilayetlerinin elden gitmekte olduğu veya doğu vilayetlerinin bir tür sömürge valiliklerine dönüştüğü şeklinde bir algının hakim konuma geldiğini düşünmemize yol açan gelişmelere de tanık oluruz.Dahiliye Nezareti Emniyeti Umumiye Müdüriyeti çatısı altında oluşturulan Ermeni Masasının sorumluluğu çok iyi Ermenice bilen Esat Bey'e (Ahmet Esat Uras) verilir.1913 Aralık'ında Dahiliye Nezareti Emniyet Müdürlüğü altında bir İstihbarat (istilaat müdüriyeti) Dairesi tesis edilir.Bu daireden gelen emirle 1914 Mart ayında yurtdışındaki tüm diplomatik temsilcilere bir genelge gönderilerek Ermeni hareketleri mercek altına alınır ve yurtdışında yayınlanan her türlü Ermenice yayının takip edilerek İstanbul'a gönderilmesi istenir. Önceden mi düşünülmüştü?

Henüz daha Dünya Savaşı başlamadan İttihatçı yönetimin hiç de istemediği ve isteksizce imzalamak zorunda kaldığı,Yeniköy Anlaşması'nı ve onun sonucunda mecburen yetki devrettikleri iki "ecnebi müfettiş"e terkedilecek doğu vilayetlerinin durumunu kurtarabilmenin yolu o vilayetlerde Ermeni nüfusun kalmaması olabilir miydi?Silah zoru ve kanlı bir darbe ile iktidara gelen İttihatçılar ellerindeki gücü doğu vilayetlerinde iki ecnebi müfettişe kolayca devrederler miydi?Ermenilerin doğu vilayetlerinden hatta tüm Anadolu'dan sürülerek nihai varış noktası olarak Der Zor'a sürülmesi önceden düşünülmüş olabilir mi?Tehcirin tüm güzergâhlarını,toplama kamplarını ve tüm detaylarını 1915'te idare edecek olan Dahiliye Nezareti'ne bağlı Emniyeti Umumiye Müdürlüğü tehcir düşüncesini,güzergâhları daha savaş başlamadan çalışmış ve detaylandırmış olabilir mi?

1915 Ermeni Tehciri'nin savaş sırasında alınan gerekli bir önlem ve savaş bölgesindeki Ermenilerin savaş olmayan güvenli bölgelere nakli olduğu iddiası üzerine yazan tarihçilerin kullandığı bir argüman da tehcirin önce Anadolu içlerine yapıldığı şeklindedir.Doğrudur,Mart 1915'te önce Dörtyol ve Nisan ayında Zeytun Ermenilerinin önce Konya'ya sevki emri verilir.24 Nisan 1915'te,sevk yönü Dahiliye Nezareti'nden gelen bir telgrafla Der Zor yönüne değiştirilir.Der Zor ya da Arapça söylemiyle Deyr-i Zor 1915 yazında sevkiyata tabi tutulanların da ömürlerinde ilk kez duydukları bir yerdir. Neden Der Zor seçildi?

Tehcirin nihai varış noktası olarak Der Zor'un seçimi ve bu bölgenin seçiminin savaş öncesi planlanmış olup olmadığına ilişkin soru tehcirin de nihai hedefi hakkında yeni soru işaretleri barındırıyor.Fuat Dündar Der Zor seçiminin tehcirin yıkıcı sonuçlarının önceden bilindiğinin ve bilinçli alınmış bir karar olduğunun göstergesi olarak yorumluyor.Der Zor,İmparatorluğun en düşük nüfus yoğunluğuna sahip bölgelerinden biridir.Bu esas olarak,bölgenin yazların şiddetli kuraklığa yol açacak derecede sıcak,kışların da çok sert geçtiği,yükseltilerin ve doğal korunakların az olduğu iklim ve topografik özelliklerinden kaynaklanıyordu.Dündar,Osmanlı'nın 1912 yılında Balkanlar'dan gelen göçmenler için de Der Zor'un önerildiğini ancak bölgenin muhacirlerin iskanına uygun olmadığı sonucuna varıldığını belirtiyor.Dündar'a göre,Der Zor'un seçimi bir şekilde "ıslah edilemeyen bir halkın ıslah edilemeyen bir bölgeye sürülmesi yani açıkça gözden çıkartılmasıdır." 176 saatlik güzergâh

Bununla beraber,elimizdeki arşiv belgesi İçişleri Bakanlığı'nın Sivas'tan Der Zor'a "en yakın" mesafeyi bir yıl önceden not etme ihtiyacı duyduğunu gösteriyor.1914 yılında "Sivas'tan Der Zor'a" yürünecek mesafenin not edilmesi yukarıdaki sorularımıza anlam kazandırıyor.Cevabın bir uzunluk ölçüsü olarak değil bir zaman ölçüsü olan saat bazında verilmesi,bu mesafenin yayan olarak yürüneceğinin de düşünüldüğünü gösteriyor.1915 sonrası hayatta kalabilenlerin anlatıları,hatıratları,o zaman diliminde bölgede olan görgü tanıklarının ifadeleri Sivas'tan Der Zor'a olan yolculuğun güzergâhını Sivas-Tecirhan-Mağara-Kangal-Alacahan-Kötühan-Hasançelebi-Hekimhan-Hasanbadrig-Aruz Yazı-Kırk Göz Köprüsü-Fırıncılar-Zeydağ-Gergerdağ-Adıyaman-Samsat-Gözen civarında Fırat Nehir Geçişi-Suruç-Rakka-Der Zor olarak veriyor.Suruç sonrası Sivas kafilelerinin bir bölümünün Musul'a bir bölümünün de Bab ve Münbiç üzerinden Halep'e yönlendirilerek Hama ve Homs'a sevkedildikleri de biliniyor.Günümüz navigasyon uydu teknolojilerini ve yazılımlarını kullanarak Sivas'tan Der Zor'a olan mesafeyi sorguladığımızda,iki nokta arasında 720 kilometrelik bir mesafe bulunduğu ve bu mesafenin 165 saatlik bir yürüyüş ile kat edilebileceği cevabını alıyoruz.110 yıl önceki seyrüsefer hesaplamaları da hemen hemen aynı yol mesafesini verirken aradaki farkın günümüzde yapılan yeni yollardan ve günümüzde Atatürk Barajı ile doldurulan Adıyaman-Urfa arasındaki vadilerden ve Fırat geçişinden kaynaklandığını belirtelim.

Kafilelerin refakatçileri her vilayet sınır geçişinde değişir.Her vilayet sevkiyat memuru kafileyi bir sonraki vilayet sevkiyat ekibine ve refakatçilerine devreder.Hayatta kalanların anlatılarından konvoyların genelde şehir içlerine sokulmadan dağ yolları ve dolambaçlı kırsal patikaları izleyerek nihai varış noktalarına sevk edildiği ve 165 saat ile 176 saat arasındaki farkın kaynağının da bu olduğu sonucuna varmamız mümkün.1912 yılında Balkan muhacirleri için düşünülen ancak bölgeyi bilen ve inceleyen yöneticilerce yaşam için uygun olmayacağına karar verilen Der Zor bölgesine tehcir hem 1914 yazında zorla dayatılan yabancı müfettişlerden hem de Anadolu Ermenilerinden tamamen kurtulmak için düşünülmüş olabilir mi?

Anlatılar farklı olsa da sonuç aynı:Bir insanlık trajedisi

1915 Ermeni Tehciri'nin nedenleri ve sonuçlarına ilişkin yazılan kitap sayısı binleri,makale sayısı ise onbinleri aşmış durumda.Yazılmaya da devam ediyor.Yazılanlar,"Birkaç izole saldırı vak'ası olmuştur" anlatısından "önceden planlanmış bir soykırımdı" söylemine kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.Anlatı yelpazesi ne kadar geniş olursa olsun 1915 Ermeni Tehciri'ne ilişkin olarak kimsenin itiraz etmeyeceği ve hemfikir olacağı gerçek,bu yolculuğun büyük bir insanlık trajedisi ile sonuçlandığıdır.

Murat Bardakçı'nın yayınladığı Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi'nde her bir vilayet ve sancaktan sevk olunan Ermeni nüfus sayısı,Sivas vilayetinin özel konumunu gösteriyor.Talat Paşa'nın özel evrakında Sivas'tan sevkedilen nüfus 141.592 olarak belirtiliyor.Raymond Kévorkian ise,1914 öncesi Sivas Vilayeti'nin Ermeni nüfusunu 204.472 olarak verir ve vilayette Ermenilere ait 198 kilise,21 Manastır ve 20.599 çocuğun eğitim gördüğü 204 okul olduğunu söyler.Tehcir sırasında en yüksek can kaybı sayısal olarak Sivas Ermenilerinin payına düşecektir.Dolayısı ile Dahiliye Nezareti açısından Der Zor'un Sivas'a olan mesafesini öğrenmek,aynı zamanda en büyük can kaybının nerede olacağını da önceden tahmin etmenin bir yöntemi miydi?

Tarihçilikte niyet okuma ya da varsayımsal esaslarla tarihyazımı eleştirilir ve bu eleştirilerde haklılık payı yüksektir.Bu çalışmada okuyucu ile buluşturmak istediğimiz ve Osmanlı arşivlerinden paylaştığımız belgedeki mesafe bilgisi Sivas'tan Der Zor'a ve Bağdat'a gidecek bir devlet görevlisine harcırah hesaplaması için de istenmiş olabilir.Büyük bir ihtimalle de bir harcırah hesaplaması için istenmiştir.Belgeyi yazıldığı dönemin ortamı,olayları ve bilgi talep eden kurumun diğer kurumlarla ilişkileri ve ardından orada yazılan 176 saatin 141.592 Sivaslı çocuk,kadın,yaşlı,suçsuz günahsız insan için felakete dönüşen bir zaman aralığı olduğunu birlikte analiz ettiğimizde yukarıda sıraladığımız soruları sormanın sözkonusu dönemi doğru anlamak ve tarihini doğru yazmak açısından biz tarihçilerin görevi olduğu da yadsınamaz.

1914 yılında kuru düz bir kâğıt üzerine yazılan "176 saat",1915 yılında evlerinden,yurtlarından komşularından kopartılarak yollara düşürülen 141.592 Sivaslı Ermeni'nin 176 saat sürecek bir ölüm yolculuğunun ilk habercisi miydi?Çoğunluğu çocuk,kadın,yaşlı 141.592 kişi olarak yola çıktılar.176 saatlik yolu inişli,çıkışlı,dolambaçlı yollardan,nehirler geçerek,dağ,bayır kat etmek zorundaydılar.Azala azala yol yürüdüler.176. saatin sonunda azalmışlardı.Der Zor'a varabilen küçük bir bölümü de zaten dillerini,dinlerini,kültürlerini,yaşamlarını sürdürmenin olanaksız olduğu Der Zor'da yok oldular.110 yıl sonra biz tarihçiler bu olaya ne isim verirsek verelim,nasıl adlandırırsak adlandıralım hiçbir sözcük çekilen acıyı ve yaşanan felaketi tanımlayamayacaktır... *** 1-BAO,DH.EUM.MH,86/8-97 (24 Haziran 1914).
2-9 Şubat 1914'te Rusya ile imzalanan Yeniköy Anlaşması'na göre altı vilayet ikiye bölündü.Erzurum,Trabzon ve Sivas vilayetleri ile Van,Bitlis,Harput ve Diyarbakır vilayetleri yabancı bir müfettişin idaresi altında yönetilecektir.Müfettişler valiler,adliye,polis ve jandarma dahil olmak üzere sivil yönetimi atama,görevden alma ve denetleme yetkisine sahip olacaklardı.Müfettişler gerekli gördükleri takdirde hükümetten askerî güç talep edebileceklerdi.
3-Talat Paşa’nın Anıları,(hazl.) Alpay Kabacalı (İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2000).
4-Halil Menteşe,Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe'nin Anıları (İstanbul:Altınordu Yayınları,2019),s. 85-86.Hans-Lukas Kieser,Talat Paşa İttihatçılığın Beyni ve Soykırımın Mimarı (İstanbul:İletişim Yayınları,2018).
5-BOA,HR.SYS, 2789.36 05/03/1914. Ermenilik cereyanı ile fark-ı siyasiyesinin esaslı bir surette takibi ve Osmanlılık hakkında muhalif veya muvafık her ne dil ile olursa olsun yapılan neşriyatın temin edilerek gönderilmesi.
6-BOA,DH.ŞFR.52/93,24/04/1915.Konya’ya Ermeni Sevkinin Durdurulması Bundan Sonra Halep,Zor ve Urfa Cihetlerine Sevki.Osmanlı Belgelerinde Ermeniler 1915-1920 (Ankara:Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayın 14,1994).
7-Der Zor ismi Arapça kullanımındaki Deyruzor,Deyr-i Zor,Deir ez-Zor,Dayr az-Zawr gibi değişik kullanımlardan ziyade Anadolu kültürel belleğinde türkülerde ve ağıtlarda yer etmiş olan Der Zor şeklinde kullanılmıştır.
8-Fuat Dündar,Kahir Ekseriyet Ermeni Nüfus Meselesi 1878-1923 (İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları,2012).
9-Raymond Kévorkian,The Armenian Genocide:A Complete History (New York:I.B. Tauris,2011).
10-Murat Bardakçı,Talat Paşa’nın Evrak-ı Metruke'si (İstanbul:Everest Yayınları,2009). *Ekrem Yener,Sivas'tan Der Zor'a kaç saatte gidilir?,Agos,27 Nisan 2025. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/32479/sivastan-der-zora-kac-saatte-gidilir