27 Aralık 2016 Salı

Realite olarak anti-Semitizm ve iktidar aracı olarak anti-Semitizm suçlaması/Moshe Zuckermann*

-Anti-Semitizm ve anti-Semitizm suçlamalarının siyasete alet edilmesi ile ilgili olarak yıllardan beri yaptığınız entelektüel ve bunun yanında politik ve kişisel uğraşlarınızın motivasyonu nedir?

Kişisel motivasyonumun nedeni ailemin geçmişi.Annem ve babam (Holokost) Yahudi Soykırımı'ndan sağ kurtulanlardan.Ve babam Auschwitz kampında hayatta kalanlardan.Anti-Semitizm ailem ve halkımın tarihindeki en büyük dehşet:Babam ve annemin ailelerinin yüzde sekseni yok edilmiş.Anti-Semitizm bana hayatta kalma ve varolma sorunsalı olarak dünyaya gelmemle beraber verilen bir şey.Bu gerçekliğe hayatımın sonraki dönemlerinde Frankfurt Okulu'nda Adorno ve Horkheimer ile birliktelik sonucunda akademik ve teorik bir motivasyon eklendi.Adorno ve Horkheimer "Diyalektik ve Aydınlanma" kitabında anti-Semitizm'in öğelerini tartışmış ve bunu medeniyet tarihinin bir paradigmasına yükseltmişlerdir.

Ancak bu söylediklerimin dışında,ki bu biraz önce söylediklerimle çelişmez;özellikle İsrail'de ve daha sonra da Almanya'da hemen ilk anda dikkatimi çeken şey anti-Semitizm'in nasıl bir fetişe dönüştüğüdür.İnsanlar anti-Semitizm'le mücadeleyi anti-Semitizm ve Holokost'un hatırası ile hiçbir ilgisi olmayan hedefler için kullanmaya,araçsallaştırmaya başladılar.

-Konuşmamıza reel anti-Semitizm'le giriş yapmak istiyorum.Bu realite ile ilgili olarak Avrupa'daki durumu nasıl takdir ediyorsunuz?Paris suikastlarının üzerinden henüz birkaç hafta geçti.2014 yazında Gazze Savaşı döneminde İsviçre'deki İsrailli Cemaatler Topluluğu Başkanı Herbert Winter Yahudilere gelen korkunç maillerden ve sosyal medyadaki "Yahudilerin kökünü kurutmalıyız" veya "Bu köpekleri gazlayın" gibi mesajlardan söz etti.Önceleri bu tip mesajların Bay Müller veya Bay Meier gibi isimlerden gelmesine karşın,şimdilerde böyle mesajların Arnavut,Kosovo veya Türkiyeli isimlerden geldiğini ve her defasında Ortadoğu'da şiddet patlak verdiğinde bu tip anti-Semitik mailler aldıklarını ancak,bu defa bu durumun bambaşka boyutlara ulaştığını söyledi.

Öncelikle şunu söylemek istiyorum:Benim açımdan anti-Semitizm'le,dünyanın neresinde ortaya çıkarsa çıksın mücadele edilmeli.Anti-Semitizm Auschwitz'te olanlardan dolayı sadece Yahudileri değil,bunun da ötesinde uygarlık tarihi açısından dünyayı öyle bir etkiledi ki,bu görmezlikten gelinmemeli.Benim için sorunun kaynağı şurada yatıyor:İnsanlar son yıllarda anti-Semitizm'in oluşma koşulları,nedenleri ve bağlamı üzerinde gittikçe daha az düşünüyor ve fakat,sanki daha çok bir yılan tarafından hipnotize edilmiş gibi sadece anti-Semitizm fenomenine bakıp sonrasında histerik veya ideolojik tepki gösteriyorlar.Örneğin dile getirdiğiniz Gazze Savaşı dönemini ele alalım.İlginçtir siz önce savaş esnasında Gazze'de neler olduğundan değil de Avrupa'daki insanların bu savaşa nasıl tepki gösterdiğinden bahsediyorsunuz.Yahudilere karşı anti-Semitik söylemlerde bulunanların bunu durduk yerde yapmadıklarını anlamak gerekir.Gazze'de bir şeyler oldu;2100 insan gaddarca öldürüldü;sayısız kadın ve çocuk öldürüldü,ayrıca bu ilk kez de olmadı.Ne zaman şiddet olayları kızışsa Filistin terörünün hiçbir ayrım yapmadığı söylenir ancak,ortaya çıkıyor ki işgali sürdüren ve şiddeti tırmandıran ya da bunu provoke eden Yahudilerde şiddet kullanarak saldırılarda bulunurken sivil halk,gerillalar veya teröristler arasında ayrım yapmıyorlar.Benim açımdan sizin sorunuz reel anti-Semitizm'in nedenlerini tartışmaya yönelik değil.

-Sizce ne üzerine konuşmalıyız?

Anti-Semitik olayların gelişiminde İsrail'in büyük bir ölçüde katkısı olduğu olgusu üzerine konuşmalıyız;dünyada anti-Semitik olayların artması İsrail'in çıkarlarına uygun düşüyor,çünkü böylece İsrail Devleti'nin bütün Yahudiler için sığınılacak tek ülke olması anlaşılır bir durum oluyor.Son kitabımda İsrail'in ilk Başbakanı Ben-Gurion'un:"Eğer bir gün anti-Semitizm ateşi düşerse,tekrar fitillenmeli ki Yahudiler İsrail'e dönsün",sözünü alıntıladım.Netenyahu'nun Paris'teki Yahudi marketine yapılan saldırıdan sonra durumu tamamen aynı şekilde araçsallaştırdığını gördük.Eğer ben Fransa'nın devlet başkanı olsaydım:"Sen nasıl olurda yurttaşlarımı kışkırtmaya çalışırsın" diyerek,onu bir tekmeyle ülkemden defederdim.Ariel Sharon da 2004'te benzer ifadeler kullanmıştı:Ne zaman Avrupa'nın İsrail'i eleştirdiğini duysa bunun kaçınılmaz bir şekilde anti-Semitik olması gerektiğini ve bu eleştiriler karşısında Holokost'un nasıl meydana geldiğini de böylece anlamış olduğunu söylüyordu.Kendi politikasına yönelik eleştirileri haince tersine çeviriyordu.

-Şu hâlde siz anti-Semitizm'i her zaman oluşum nedenleriyle beraber anlamak istiyorsunuz.Yani siz anti-Semitizm'in toplumsal,ideolojik ve ekonomik koşullarını sorguluyorsunuz...

Ve bir de patolojik koşullarını sorguluyorum.

-Sizin diğer araştırma dallarından farkınız Frankfurt Okulu mirasına sahip olmanız.Diğerleri anti-Semitizm'i ağırlıklı olarak ikibin yıllık Yahudi düşmanlığı,kültürel olarak sürekli varolan ve her zaman ortaya çıkabilecek olan Yahudi düşmanlığı ile aynı çizgide görüyorlar...

Ben anti-Semitizm ile geleneksel Yahudi nefreti arasında ayrım yapıyorum.Geleneksel olarak Yahudilere duyulan nefretin dinî temelleri var:Seçilmiş halk bir sorun.Yahudiler Tanrı'nın katili olarak görülüyorlar.Bu tip oluşumlar Haçlı Seferleri'nden pogromlara kadar devlet ve kilise tarafından tekrar tekrar kullanıldı.Yahudiler bu nefretten İspanyol Engizisyonu dönemleri de dâhil en azından Hristiyanlığa geçerek kurtulabiliyorlardı.Bu durum ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına kadar böyle devam etti.

Ancak bu dönemden sonra sadece kavram olarak değil fenomen olarak da bambaşka bir durum sözkonusu:Yahudilerin özgürleşmesi ve burjuva toplumuna entegre olmaya başlamalarıyla beraber anti-Semitizm de ortaya çıkıyor.Yani Yahudilerin gettolara kapanarak yaşamadıkları andan itibaren.Yahudilerin geleneklerini sürdürerek yaşadıkları bölgelere ara sıra zorla girerek öfkelerini açığa vuran Kazaklar dışında bu bölgelerde bir sorunları yoktu.Oysa Yahudi'nin bizden biri,içimizde bir yabancı olduğu andan itibaren,sorulan soru şu:Siz bir halk mı,bir ulus mu yoksa bir din misiniz?İşte bu an sosyo-ekonomik anti-Semitizm'i getirdi.

Yahudiler geleneksel olarak mal dolaşımı alanlarında aktiftiler;ticaret adamı,seyyar satıcılık ve bankerlik gibi işler yapıyorlardı.Bunun da çok basit bir nedeni vardı,çünkü onların toprak sahibi olup yerleşik olma hakları yoktu.Böylece para düşkünü,kan emici Yahudi imajı ortaya çıkmış oldu.En kötüsü de bu andan itibaren oldu:Eskiden Yahudilere sosyo-ekonomik nedenler ileri sürülerek kapitalist veya sosyalist olduğu için saldırılırken bu andan itibaren bu saldırılar başka bir alana kaydırıldı:Irk alanına.Anti-Semitizm ırkçılık düşünceleriyle ilişkilendirildiği andan itibaren meselenin içine biyoloji de girdi ve başlangıçta dinsel nedenlerle oluşan Yahudi nefretinden kurtulma imkânı da kalmadı.Nazilerin kriteri kan oldu.

-Siz bu tarihsel dönüşümü çok anlaşılır bir şekilde tasvir ediyorsunuz.Bununla beraber dinsel nedenlerden oluşan Yahudi nefretinin günümüze kadar devam ettiğini düşünmüyor musunuz?Veya yüzyıllar boyu iktidarlara merkezî ideoloji tedarikçisi olan Hristiyan teolojisi ve kilisesi için bugün gelinen noktada geleneksel Yahudi nefretinin çok da bir önemi kalmadı mı artık?

Benim düşünceme göre Yahudi nefretine dönüşen dinsel nedenlerin,diğer iki nedene göre önemi daha az:Yahudi ya soyut olarak öteki olarak görülüyor,yani içimizdeki yabancı olarak ve bunun dinle mutlak bir ilgisi yok.Veya ki bu neden kanımca bugün anti-Semitizm için belirleyici olan neden:Yahudi Siyonist'le eş,Siyonist de İsrail'le eş görülüyor.Bu da İsrail politikaları az ya da çok neden olarak görülüp Yahudilere saldırılar için fırsat olarak kullanılıyor.Ayrım yapılmıyor.Hâlbuki prensip olarak kategorik ayrımlar yapmamız gerekir.Bütün Yahudiler Siyonist,bütün Siyonistler İsrailli ve bütün İsrailliler de Yahudi olmadığı için anti-Siyonizm,anti-Semitizm ve İsrail'i eleştirmek aynı şeyler değil.Bunlar üç farklı şey.Anti-Siyonist,anti-Semitist olmadan da İsrail eleştirilebilir.Pekâlâ,anti-Semitist olup buna rağmen Siyonist olunabilir ve hem anti-Semit,hem anti-Siyonist ve hem de anti-İsrail'ci de olunabilir.Bunların hepsi mümkün.

İnanılmaz olan,İsrailliler tarafından da Yahudilik,Siyonizm ve İsrail sürekli olarak aynı şeylermiş gibi ele alınıyorlar.Komünist Yahudiler Siyonist değiller,ABD'ndeki Yahudilerin çoğunluğu bugün itibariyle kendilerini ne diaspora ve ne de herhangi bir şekilde Siyonist olarak görüyorlar.Yahudi halkının sadece yarısı Siyon'da yaşıyor.

-Peki,Müslümanların Yahudi nefreti?

Anti-Semitizm hortlatıldığında kendimize tekrar tekrar şunu sormalıyız:Anti-Semitzm ile Ortadoğu'daki siyaset arasında nasıl bir bağ var?Ancak her şeye rağmen bugün asıl sorun öfkeli anti-Semitizmcilik değil.Avrupa'da bugün anti-İslâmcılık anti-Semitizm'e göre çok daha belirgindir,belki de anti-İslâmcılık tabulaştırılan anti-Semitizm'in yedeği işlevini görüyor.Bunlara ek olarak şu düşüncemi de belirtmek istiyorum:Esasen yüzyıllar boyu İslâm egemenliği altındaki Yahudilerin kaderi karşılaştırılmayacak kadar Hristiyan Batı'daki Yahudilere göre daha pozitif ve normaldi.İslâm ülkelerinde Yahudilere karşı uygulanan pogromlar olduysa bile Doğu Avrupa'da düzenli bir şekilde uygulanan pogromlara göre çok az oldu.Yine Yahudilere karşı şiddet olayları İspanya'daki Katolik engizisyonu veya diğer yerlerdeki şiddet olaylarıyla karşılaştırıldığında İslâm ülkelerinde de olduysa bile daha azdı.Holokost ne Asya,ne Küçük Asya,ne Güney Amerika ve ne de Afrika'da meydana geldi;yirminci yüzyılın aydınlanmış Avrupa'sında yaşandı.

Eğer bugün İslâmcılar Yahudilere karşı öfkelilerse bunun Siyonist tarihle ilgisi var:Onların görüşüne göre yabancı bir cisim genişleyerek ülkelerini ele geçirme ve halklarını o topraklardan uzaklaştırma talebiyle bölgelerini istila etmiş.Bu şekilde Müslümanlar ve Yahudiler arasında meydana gelmiş olan sorunun geleneksel dinî bakış açısı ile bir ilgisi yok.İsrailliler ve Filistinliler arasındaki sorun toprak sorunudur.Eğer olayın bu tarafı dikkate alınmazsa insan kendini kaybeder,her şeyi inkâr edip İslâm'da başından itibaren korkunç,Yahudi düşmanı bir din görür.

Aslında derginize dine bakış açımı çok da açmak istemiyorum...Hayır,gerçekten:Bir ateist olarak dinle çok meşgul olmama rağmen onunla çok da yapacak bir şeyim yok.Fakat size şunu söyleyebilirim:İslâm Hristiyanlıktan kesinlikle daha korkunç değil.Ve eğer ki Yahudilik daha güçlü bir konumda olsaydı,diğer dinlerden daha iyi olmayacaktı.

-Bu tarihsel olgulara rağmen değil fakat bizlerin Avrupa'da özellikle de şimdi İslâmcı çevrelerin anti-Semitizm'i üzerine tartışmamız gerekmez mi?

Evet,fakat bununla bağlantılı olan bütün yönleriyle beraber tartışmamız gerekir.Sadece İslâmcıların anti-Semitist oldukları olgusunu değil,bunun yanında neden İslâmcıların olduğu sorusuyla birlikte tartışmalıyız.Bu arada bu sorulara verilecek cevaplar bizi Avrupa'nın sömürgecilik tarihinin derinliklerine götürebilir.Şunu da sormamız gerekir:İslâmcıların bu tip başarılarına İsrail'in ne gibi katkıları oluyor?Bu ideoloji için neden bu kadar çok insan toplanabiliyor?Hümanist bir solcu için anti-Semitizm'le mücadele temel bir olgu olmasına rağmen ona yol açan nedenlerle de mücadele etmesi gerekir.Bu yönde çok az şey yapıldığını düşünüyorum.

-Ben tekrar Siyonizm'in varlığını devam ettirmek için anti-Semitizm'e ihtiyacı olduğu ifadenize dönmek istiyorum.

Hattâ aslında dünyada da varolmak için,Siyonizm anti-Semitizm'e bir tepki olarak çıktı.Eğer ki ondokuzuncu yüzyıl Avrupa'sında Yahudilerin entegrasyonu başarılı olsaydı,devamında dinsel Siyonizm varolabilir ve belki de bu Siyonizm bir rönesans yaşayacaktı,fakat toprağa dayalı Siyonizm olmayacaktı.Burada,İsviçre'nin Basel şehrinde "Burada Yahudi devletini kurdum",diyen Theodor Herzl,Dreyfus skandalından etkilenmişti.Yeni anti-Semitizm Siyonizm'le beraber doğdu.Orada yeni bir devlet kurulmak istendiği için -o bölgede tabiri caizse öncelikle bir insan kalabalığını biraraya getirip,yeni bir Yahudi devleti için toparlayıp,onlara yeni bir dil hediye ederek ve bu insanlarda yerleşik oldukları topluluklardan ayrılmaya pek de istekli olmadıkları için- onlara diasporanın olumsuzluklarını abartmak gerekiyordu.Daha sonra İsrail'deki güçleri kendi içlerinde konsolide etmek için etnosentrik bir anın varlığı zorunlu hâle geldi:Kalıcı bir tehdide ihtiyaç vardı.Takibe uğrama ve acı çekmenin tarihçesi Holokost olarak,güvenlik sorunu olarak bütün dünyanın tehdidine maruz kalma duygusuyla birleştirildi.Bugün özellikle de İran'ın tehdidine maruz kalma olarak.

-Önceki sene Gazze Savaşı döneminde buralarda da birçok sorun sanki bir büyüteçle biraraya toplanmış gibi oldu.Örneğin bir gösteri esnasında üzerinde:"Sadece birkaç seçilmiş için değil,herkes için eşitlik ve özgürlük olmadığı sürece barış olmaz" yazan ve anti-Semitik olduğu düşünülen bir pankarttan dolayı dayanışma hareketi içinde de çatışmalı durumlar yaşandı.

İlk önce şunu söylemek istiyorum:Geçen sene Gazze Şeridi,İsrail'in güneyindeki şehirler ve hattâ Tel Aviv'de olanlarla karşılaştırıldığında bu gösteri ve bu pankart meselesi bir laklaktan ibaret.Bahsettiğiniz ihtilaf varlıklı orta sınıf Avrupalıların lüksü.Fakat polemik yapmak istemiyorum.Eğer bu pankartın anti-Semitik olduğu söyleniyorsa o zaman insanın kendine Yahudiler şu an Gazze Şeridi'nde ne yapıyorlar diye de sorması gerekir.Ve varsayalım ki bu pankart anti-Semitik -gerçi neden böyle bir kanıya varıldığının nedenlerini de tam olarak bilmek isterim- bu Ortadoğu'daki çatışmalarla ve modern anti-Semitizm'le hiçbir ilgisi olmayan dinsel bir yakıştırmadır.Bunun dinî meselelerle hiçbir ilişkisi yok.

Böyle bir pankart saçmalık.Fakat bu Dördüncü Reich'in yükselişi mi?Bu yeni bir Auschwitz mi,yoksa soykırım mı?"Araplara ölüm!" sloganı İsrail'in futbol sahalarında ne kadar çok duyuluyor.Ne kadar çok "İyi Arap,ölü Arap'tır!" deniliyor.Bir retorik var ve tabii ki şunun söylenmesi lâzım:Tanrı başlangıçtan korusun!Ancak bu başlangıçlar anti-Semitizm'le mücadeleyle hiçbir ilgisi olmayıncaya kadar bambaşka şeyler ve ideolojiler için ne ölçüde fetişleştirilip araçsallaştırılıyor?

-Bizim tartıştıklarımız gerçekten bu kadar banal mi?

Şimdi konuşacaklarımın anti-Semitizm'le bir ilgisi yok,şimdi bir solcu olarak konuşacağım:Yirminci yüzyılın 1970'li yıllarından itibaren sahip olduğumuz üretim araçlarından dolayı biliyoruz ki dünyada artık hiçbir insanın açlıktan ölmemesi gerekir.Ancak her yıl 25-30 milyon insan açlıktan ölüyor.Her şeyle beraber insanın neye hiddetlendiğini de bilmesi gerekir.

Her zaman kulağıma çalındığı gibi,biri size benim kendinden nefret eden bir Yahudi olduğumu söylese bile,ben böyle olmadığımı biliyorum ve bu bilinç kendimi birilerinin beni kalbimden vurmak için sıktığı kurşundan korumam için çoktan yeterli.Birileri bana Auschwitz'ten kurtulanların oğlu olmam sıfatından dolayı benim Yahudi bir anti-Semitist olduğumu söylerse,ben bu söylemin bana zarar vermek isteyenlerle ilgili olduğunu,benimle bir ilgisi olmadığını bilirim.

-Biraz önce İslâmofobinin belki de bir parça anti-Semitizm'in yedeği olduğunu söylediniz.Bu durumda İslâmofobi nasıl bir paralel işleve sahip olabilir?

Duyulan kin aynı dürtüden geliyor.Bahsettiğim kin George Simmel'in tanımladığı Yahudilere karşı kapitalist,sosyalist veya yabancı olarak duyulan kinle aynı.Yabancı derken bugün gelip yarın gidecek olan değil;bugün gelip gelecekte de kalacak olan aramızdaki yabancıdan bahsediyorum.Yahudi işte bu yabancı cisimdi;aynı anda her yerde olabilen ekonomik,kültürel,bilimsel olarak başarılı,işte bu kadar Nobel ödüllü,ekonomi alanında ve Amerika'daki lobilerde yani her yerde parmağı olan Yahudiler.Nasıl sürdürüldüğünü biliyorsunuz zaten.İşte bu dürtü İslâmofobiyle aynı dürtü.Müslümanlar bizim tahammül edemeyeceğimiz bir şekilde orada,burada,her yerdeler.

İkinci bir mesele de şu ki,Almanya ve dışında Holokost'un geniş bir şekilde tabulaştırılmış olması.Bu nedenle Sartre'ın belirttiği gibi bir projeksiyona ihtiyaç duyuluyor.Sorun her zaman projeksiyon yapma ihtiyacı duyan anti-Semitlerde.Onların bir yedeğe ihtiyacı var.Anti-Semitizm şimdilerde kadın ve çocukları öldüren İsrail'e,Siyonistlere yönelerek yansıtılabilir.Ya da insan kinini meşru saydığı bir nesneye patlatıp rahatlayabilir.İslâm meşru bir hedef çünkü artık o yabancı olarak sınıflandırılıyor.

-Anahtar kelime iktidar aracı olarak anti-Semitizm suçlaması:İsviçre'de şu sıralar HEKS adındaki yardım kuruluşu bir kampanyayla eleştiriliyor çünkü HEKS İsrailli olup,İsrail Devleti kurulurken yerinden edilen Filistinlileri hatırlamayı merkezine almış Zochrot adlı kuruluşu destekliyor.Burada iki mağdur grubun hatıraları birbirine karşı kullanılıyor.Hatırlama Yahudilikte önemli bir tema.Sizce ister 1948'de sürülen Filistinli mağdurlar olsun,ister altı milyon soykırım kurbanı olsun hatırlama nasıl olmalı?Mağdurun,anısının merkezde olduğu hatırlama nasıl olmalı?

Sorunuzun içinde cevabın bir kısmı var zaten.Benim formülüm şöyle:Kurbanların kurban olduklarını hatırlama ve faillerin de suçlu olduklarını hatırlamaya güçleri olmalı.Böyle bir duruş insanı ne mağdurların olduğu ve ne de herhangi bir kişinin fail olduğu bir toplum için mücadele etmeye ve ilerisine götürür.Benim açımdan Auschwitz'i anmanın en değerli şekli daha iyiye giden,ırkçılığa ve zenofobiye karşı duran hümanist bir toplumdur.

Bence sorun her geçmişin güncel zamanda kullanılmak için ele geçirilmesi ve araçsallaştırılmasında yatıyor.Benim bu olguya yönelik tek bir sorum var:Niyet ne?Eğer niyetim kurbanların anısını sürekli daha fazla kurban üreten bir politika için araçsallaştırmaksa bu onların anısına hakaret ediyorum demektir.Bu sonucu kurban,kurban sıfatıyla istemiş olamaz.

İsrailli tarihçi Yehuda Elkana'nın ifadesiyle Auschwitz'ten iki grup halk çıktı:Biri,yaşadıklarımız bir daha dünyanın hiçbir yerinde hiç kimsenin başına gelmemeli diyen bir azınlık.Bu Adorno'nun yeni kategorik buyruk formülasyonuna denk geliyor:"Hitler insanların esaret durumuna yeni bir kategorik emir yükledi:Düşüncelerinizi ve eylemlerinizi öyle bir düzenleyin ki,Auschwitz bir daha tekrar etmesin,benzeri hiçbir şekilde olmasın." Diğer grup,yani çoğunluk ise korkuya kapılmış ve anlaşılır bir şekilde önce üzerinde özellikle hiç düşünüp taşınmadan:"Bu bir daha asla bizim başımıza gelmemeli.Verdiğimiz kurbanlar adına eğer,bizi tehdit olarak görenler kurban olacaklarsa bırakalım olsunlar," diyenler.Benim her zaman arzum şu oldu:Bırakın mağdur ve fail kavramları üzerine konuşalım -izin verin de tarih buyunca barbarlığa dönüşümü mümkün kılan baskıyı,gericiliğe geri dönüşü ve gericiliği sürekli tetikleyen nedenler üzerine konuşalım.

-İsrail'in bugünkü durumunda bahsettiğiniz bu azınlık nasıl çoğaltılabilir ve çoğunluk nasıl azaltılabilir?İnsanlar nasıl diğer (öteki) taraftaki kurbanları,çektiği acıları algılamada duyarlı hâle getirilebilir?

Bu iki anlama geliyor:Birincisi,İsraillilerin kendilerini barikatlarının arkasına kapatıp "bütün dünya bize karşı ve kendimizi bütün dünyaya karşı savunmalıyız" ve "her yerde anti-Semitizm var",diye düşünmelerinin nedenleri ortadan kaldırılmalı.Eğer İsrailliler Filistinliler için bir adım atarlarsa bu nedenlerin birçoğu ortadan kalkar.Bu sorunun takip edilmesi gereken güncel,maddi ve tarihsel-ampirik tarafı.İsrail'in normalleşmesi ve varolmaya devam edebilmesi için barışa ihtiyacı var.İkincisi ise Yehuda Elkana'nın tartışmalarında vurgulamaya çalıştığı Holokost var.Holokost sadece bizim başımıza gelmedi ancak bunun da ötesinde dünya uygarlık tarihi açısından dünyaya bir şeyler yerleştirdi.Horkheimer ve Adorno'nun "Aydınlanmanın Diyalektiği"nde değindikleri anti-Semitizm'in öğeleri aslında bu işlevi görüyor.Fakat İsrail ve Siyonistler bunu tekellerine aldılar.Mesele Holokost'un uygarlık tarihi açısından öneminin ortaya çıkarılarak analiz edilmesi,"bir daha asla" paradigmasına ulaşılması.Ancak mesele sadece Yahudilere,Romanlara,eşcinsellere,yaratık olarak görülen Slav insanına karşı işlenmemesi anlamında değil;bunun da ötesinde:Böyle bir şeyin tekrar etmeyeceği bir toplum nasıl düşünülebilir meselesi olmalıdır.

-İsrail toplumunda bu yönde gelişmeler görüyor musunuz?

İsrail'deki anmalara baktığımda bir zamanlar Yad Vashem tarafından her yıl yapılan Holokost'u anma törenleri gibi monolitik,sadece resmî olarak düzenlenen anmalar vardı.Son yıllarda dikkatimi çeken şey ise anmaların gittikçe parsellendiği ve ayrıştırıldığı.Dindar insanlar Holokost'u seküler olanlardan farklı bir biçimde anıyorlar.İsrail'deki Araplar eğer yapıyorlarsa tabii Yahudilerden tamamıyla farklı biçimlerde anıyorlar.Oryantalist (Doğu'daki) Yahudilerin Holokost'la bağları Aşkenaz ve Holokost'u bizzat yaşayan Yahudilerden zaten farklı.Rusya'dan tamamen bambaşka bir sosyalizasyonla gelen Yahudiler Holokost'a İsrail'de yetişenlere nazaran farklı bir değer biçiyorlar.

Böylesine farklı yaşam dünyalarında ve özel alanlarda tamamıyla birbirinden farklı şeylerin vuku bulması anlaşılır bir durum.Gerçi bunlara paralel olarak yapılan Polonya seyahatleri arttı.Bu seyahatlerin ideolojik bir fonksiyonu var:İnsanları Auschwitz'e iyi Siyonistler yapmak için götürüp:"İyi Siyonist yurttaşlar olmazsanız bakın başımıza neler gelir görün işte",diyorlar.Ancak ben toplamda olumlu bir gelişme görüyorum.Reinhard Koselleck'in sözleriyle ifade edersek:"Tarihsel olaylar ne kadar çok tarih olursa,hatırlama da o kadar soyutlaşır ve kısmi anıların içinde erimeye yüz tutar."

-Şimdiye kadar neredeyse sadece büyük bir konuya değindik.Başka meşguliyetleriniz ve ilgi alanlarınız neler?

Evet,maalesef yalnızca Almanca yayınlanan eserlerimi tanıyorsunuz.Derslerde düşünce tarihi,felsefe ve Frankfurt Okulu'nu çok veriyorum.Müzik felsefesi ve müzik sosyolojisi ile çok derinden ilgiliyim.Çok fazla sanat teorisi yaptım.Tabii ki çok fazla da Siyonizm ve Alman tarihiyle ilgilendim.Tanıtımlarda ve medyada sürekli sorulan soru:"Şimdi siz felsefeci misiniz,sosyolog mu,politolog mu,tarihçi mi yoksa müzikolog musunuz?" Bu yıl Tel Aviv Üniversitesi'ndeki rektörlük konferanslarında 500 kişiye şu konularla ilgili sunumlar yaptım:Sanat tarihe nasıl yansır?I. Elizabeth film tarihinde nasıl ele alındı?Boris Godunov operasında Mussorgsky tarih,mitoloji oluşumu ve ideolojileri nasıl ele alıyor?Fransız Devrimi sanata nasıl yansıdı?Totaliter devletlerde angaje olmuş sanat (Leni Riefenstahl,Sergey Eisenstein) ne anlama gelir?Richard Wagner'in Nürnbergli usta sanatçıları program ve mutlak müzik akımları arasında hangi tarihi süreci temsil ediyorlar?12 sunumun sonuncusu ise sanatta soykırıma adandı.Anlayacağınız ben İsrail'de zamanımın çoğunu anti-Semitizm dışındaki konularla meşgul olarak geçiriyorum.Daha yeni Walter Benjamin'in tarih tezlerini anlattım.Sırada ideoloji kavramının aydınlanma döneminden Althusser'a ve postyapısalcılığa kadarki düşünce tarihi var...

*Moshe Zuckermann,Realite olarak anti-Semitizm ve iktidar aracı olarak anti-Semitizm suçlaması,Röportaj:Matthias Hui,Neue Wege,2015/3;(çev.) Sabiha Akagündüz.


http://www.neuewege.ch/icc.asp?oid=8907

26 Aralık 2016 Pazartesi

"Türkiye Ermenileri için 1915'teki soykırım-sonrasında hafıza-kırım ile devam etti"/Nazlı Temir Beyleryan*

"Türkiye'de Üç Nesilde Ermeni Olmak" başlıklı doktora çalışmasının yazarı Nazlı Temir Beyleryan "Türkiye'deki Ermenilerin 1915 sonrasındaki demografik hareketleri incelendiğinde,yaşanmış olan kırımın başta 'hafıza-kırım (mémoricide)' olduğu gerçekliğine varıyoruz."

Son yıllarda sadece 1915 Ermeni Soykırımı değil,aynı zamanda 1915'teki büyük yıkımdan günümüze kadar hayatta kalmış bir avuç Ermeni cemaatinin soykırım-sonrası deneyimlerine de odaklanan çalışmalar artıyor.Bu çalışmalar sadece klasik tarihçilik yaklaşımı üzerinden değil aynı zamanda sözü hafızayı,gündelik yaşam deneyimlerini da esas alarak soykırım-sonrası süreci ele alan bir yaklaşımı benimsiyorlar.Lerna Ekmekçioğlu,Talin Suciyan ve Hakem al-Rustom bu konuda Türkiye sahası için akla gelen ilk isimler.Bu sahaya güncel ve son derece yenilikçi bir katkıyı da Paris EHESS'de "Ermenilerin Toplumsal Hafizasının Unutturma Politikasıyla Olan İmtihanı:Türkiye'de Üç Nesilde Ermeni Olmak" başlıklı doktora çalışmasıyla Nazlı Temir Beyleryan yaptı.Kendisi de aile kökleri Anadolu'ya ve soykırım-sonrasında İstanbul'a uzanan bir Ermeni olan Nazlı,uzun soluklu bir saha araştırmasına dayanan bu çalışmada "kolektif hafıza","unutma",hatırlama ve yas kavramları etrafında geliştiriyor anlama çerçevesini.Soykırım dediğimiz şeyin,iktidar nezdinde ve bunun bir uzantısı olarak gündelik yaşam pratiklerinde,1915 ile başlayan ama bitmeyen,süregelen bir durum olduğunu "mémoricide" yani "hafıza-kırım" olarak çerçeveliyor.Marc Nichanian'ın çalışmalarına referansla,1915'teki felâketin sadece varolanı öldürmediğini,"ölmüş olanı,katledileni de yok saydığını" ortaya koyuyor.Yine özellikle soykırım-sonrası hayatta kalan Kürdistan ve Anadolu Ermenilerinin 1950'lerde ve 1960'larda İstanbul'a zorunlu göç etme deneyimlerini,İstanbul Ermenilerinin geçmişi hatırlama ve unutma arasındaki salınımı ve bunun her iki açıdan da nasıl bir yas edimi olarak oldukça yakıcı bir şekilde deneyimlendiğini de anlatıyor Beyleryan.Hrant Dink'in 2007'de katledilmesinden sonra Ermeni cemaatinde ciddi bir hafıza uyanışı olduğunu ve bunun özelikle genç kuşak Ermenilerde yeni bir politik öznellik yarattığını belirtiyor.En nihayetinde gerçek bir yüzleşmenin sadece devlet düzeyinde değil aynı zamanda toplum düzeyinde yaşanabileceğini ve Soykırımın tanınmasının esas olarak toplumsal düzeyde anlam kazanabileceğini belirtiyor.


-Öncelikle klasik bir soru ile başlayalım.Tez konusunu çalışmaya nasıl karar verdiniz?


Tez konusuna başlamam üniversite yıllarıma dayanıyor.Ama öncesinde şunu söylemem gerekir.Türkiye'de doğmuş büyümüş,Ermeni okullarında eğitim almış biri olarak,"bizler" "kendi" tarihimizin dışında tutulduk.Hem Türkiye'de olup biten aktüel hayatın,siyasî yaşamın uzağında bırakıldık hem de Ermeni tarihinden muaf edildik.Bunun nedenlerini Türkiye'deki siyasal ve toplumsal konjonktürde aramalı şüphesiz.Özellikle biz 1980 sonrası kuşaklar için,apolitik,toplumsal olaylara duyarsız,tarihin dışında bırakılan bir nesil yaratılmak istendi.Bundan biz de nasibimizi aldık bir parça.Aktarılmayan,anlatılmayan hikâyelerin,"bilmeyen","tanımayan","irdelemeyen" özneleri olduk.Benim ise bu pek de "bilmediğim" bana "aktarılmayan",çoğu zaman ailemizde konuşulmayan,toplumsal bir tabu olan "Ermeni tarihi" ile ilk yüzleşmem üniversite son senede bitirme tezim ile başladı.

Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü bitirmek üzere hazırlamam gereken lisans bitirme tezi için konu arayışı içindeydim.Dedem Sivas Hafikli Demirci Boğos Usta'nın hayat hikâyesinin izlerini sürerek bir bitirme tezi yazmayı plânlamıştım.Bu konuyu seçmemde babam Simon'un beni cesaretlendirmiş olduğunu söylemem gerekir.Hattâ bu fikri ilk kez o vermişti bana.Bunu şimdi düşündüğümde daha iyi görebiliyorum neden babamın benim önümde bu çalışma alanına giden yolu açmış olduğunu.Senelerce bana aktarılmayan tarih ile,yaşanmışlıklarla yüzleşmem için babam bana bir anahtar vermişti.Ben de o anahtarı tarihin karanlık ve unutulmuş kapılarını açmak icin kullanmıştım...Dedem ve Anadolulu bir Ermeni'nin yaşadıkları,onun Anadolu'dan İstanbul'a göç hikâyesi,ondan evvel kendi babalarının sürgün hikâyeleri,1915'te kaybettikleri çocukları,kurtulanların hikâyeleri,yine 1915'te büyük ninemin bir Ermeni kadın olarak yaşadığı travmalar ve daha birçok anıyla,bu bitirme projesi sayesinde yüzleştim ve tarihin unutulmuş zamanlarında bilmediğim hikayelerle tanıştım.

2006'da başladığım bu çalışma o dönem içinde,hocalarım tarafından "cesurca" bir adım olarak değerlendirilmişti.Oysa geriye dönüp baktığımda,o tez sadece Boğos dedem gibi pek çok Ermeni'nin hayat hikâyesine ışık tuttu ama bundan öteye de gitmedi.Yani bazıları için "cesurca" bir adım olan bu çalışma bugün baktığımda benim gözümde,"etliye sütlüye değmemiş" bir anı kitabından öteye geçmez.Oysa bir sosyoloji ögrencisinin gayelerinden biri varolan olguları tespit etmek ve nedenlerini irdelemek değil midir?Peki ya ben neden bir Ermeni'nin yaşam hikâyesini anlatırken "öteki","gâvur" olarak yaşamış bir demirci ustasının,yaşamını belirleyen faktörlerin nedenlerini yeterince sorgulamamıştım...Sanırım cevabı açık,dediğim gibi sorgulamaktan uzak,"çekinen" ya da "korkan" irdelemeyi "sakıncalı" bulan bir neslin öğrencileriydik.Zaten benim yaptığım da kendi neslim ve dönemim için "oldukça cesur"du,gerisine de gerek yoktu...Ama öyle olmadı ben devamını sorgulamak için kendimi Paris'te yüksek lisans yaparken buldum.

Fransa'da ilk idrak ettiğim şey ise Türkiye'de "tabu" olarak gördüklerimizin orada olmadığıydı.Ya da bize "cesur işler" diye öğretilenlerin aslında bilimsel alanda gayet kolaylıkla araştırılabilen konular olduğuydu.Burada da yüksek lisans yaptıktan sonra,doktoraya başlayıp başlamama konusunda karar vermeliydim.Meşakkatli ve uzun bir yoldu,her öğrenci gibi kafam karışıktı,doktoraya başlamalı mı yoksa başka alanlarda mı faal olmalı?Fakat 19 Ocak 2007 günü birçoklarının olduğu gibi,benim de miladım oldu.O günün gerçekten karar almamda etkili olduğunu söylemem gerekir.Kendi kendime "Başka çıkış yolu yok bu yola devam etmeliyiz" dediğimi hatırlıyorum.Dolayısıyla doktora tezime devam etmemde dedem demirci Boğos Usta gibi Hrant Dink'in katledilmesi de çok büyük rol oynadı.Sanırım 1915'te katledilenler kadar,Hrant Dink'e de Ermeni toplumu olarak çok şey borçluyuz...İşte uzun ve meşakkatli sürecin ilk tohumları bu şekilde atıldı.

-Yıllarca yazılmış koca bir tezi birkaç satırla anlatmak zor elbette ama okuyucular için kısaca özetleyebilir misiniz?


Bu tez,bugün Türkiye'deki Ermenilerin kendi hafızalarıyla nasıl yaşadıklarını ele alıyor.Ülkedeki unutturma politikaları ve toplumsal birtakım olgular çevresinde dışlanan "ötekileşen" hafızaların toplumsal alandaki tahayyülünü sorguluyor.Hafızanın ne olduğu tartışması,nelerden etkilendiği,hangi etmenler etrafında şekillendiğini,Ermeniler nezdinde nasıl değişip dönüştüğünü,tarihsel aktarımın ne olduğu hangi zamanlarda ve ne şekilde kırıldığı,sansüre uğradığı başlıca irdelediğim konular arasında.Bunun içinse sosyolojik metodlara uygun olarak 45 adet derinlemesine görüşme dediğimiz uzun soylesiler bu tezin ana kaynağını oluşturdu.Yaptığım tarihsel ve sosyolojik okumalar ise bu sözlü tarih çalışmasını besleyip analiz etmemi sağladı.Yani aslında bu çalışma bir sözlü tarih çalısması diyebiliriz.

Her nesilden onbeşer kişiyle görüşme yaptım.Sadece İstanbul'da değil Antakya-Vakıflıköy'de de görüşmelerim oldu.Onun dışında HAYCAR Derneği'nin düzenlemiş olduğu Anadolu gezilerine katılıp Sarkis Seropyan'ın tecrübelerinden faydalanarak,oradaki eski Ermeni yerleşimlerini görme fırsatım oldu.Orada harap edilmiş Ermeni medeniyetinin varlığına tanıklık ettim.Her şeye rağmen,bu yıkıntılar arasında beliren Ermeni kilise ve manastırlarının ya da evlerinin yani hafıza mekânlarının,toplumsal aktarım ve kamusal alandaki görünüm açısından önemli olduklarını saptadım.Oradaki hafıza ve İstanbul'daki hafıza arasında farklar var bu anlamda.Bu çalışma kapsamında,İstanbul ve Anadolu'dan sonra üçüncü bir ayak olarak da Ermenistan'da da pek çok şehir gezdim,fakat orada yaptığım gözlemler,tezin temel saha araştırmasını oluşturmuyor.

-Tez savunmanızdaki kalabalık sanırım konunun güncelliğini ve aynı zamanda bu alandaki boşluğu da gösteriyor.Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?


Sanırım öyle.Bir yandan akademik alanda Ermeni meselesi ile ilgili çalışmalar artsa da öte yandan görüyoruz ki inceleyecek araştıracak konular çok.Henüz derinlemesine araştırılmayı bekleyen bir sürü konu var.Dolayısıyla konu güncelliğini koruyor ve bence uzun zaman da koruyacak gibi çünkü Ermeni Soykırımı'nın tarihî ve toplumsal boyutlarıyla incelenmesi aslında epeyce yeni bir konu.Henuz 1960'lara kadar bu konuyla ilgili yapılmış araştırmalar yok denecek kadar az.Öte yandan Ermeni dilinde yazılmış tanıklıklar,anılar hattâ edebiyat da az incelendi.Bunun nedeni de tabii ki doğrudan 1915'in kendisiyle ilgili.Bu noktada Marc Nichanian'a referans vermeden geçmek mümkün değil.Nichanian,1915'in yani "Büyük Felâket"in,mağdurun yaşadığı felâketi söylenebilir kılma yetisini elinden aldığını söyler.Bir başka deyişle,Ermenilerin başlarına gelen felâketi ve sonrasında da bunun adını koyabilme yetileri ellerinden alınmıştır.Yani henüz meseleyi tartışmaya açma noktasına gelmeden,meselenin üstündeki perdeyi kaldırmak gerekir ama bu özellikle Türkiye'de çok zaman aldı.Dolayısıyla konu hem diaspora için hem de Türkiye için hâlâ çok yeni aslında.

Bir yandan işin bu boyutu var,öte yandan bir başka boyutu daha var;Avrupa'da yaşayan Ermenilerin Türkiye'deki Ermenileri tanımıyor olmaları ya da daha doğru ifade etmek gerekirse Türkiye'deki bugünün gerçekliğinden uzak yaşıyor olmaları,bu konuyu onların gözünde çok ilginç kılıyor.Bu tabii çok doğal,en azından seksen yıldır Fransa'da yaşayan biri artık Türkiye gerçeğinden uzaktır.Yani bağları uzun yıllardır kopmuş diasporalılar için İstanbul Ermenileri ya da Anadolu'daki bugünkü gerçeklik sadece bir mitten ibaret.Yine de genelleme yapmak mümkün değil ama birçoğu için zaman yüzyıl başında orada durmuş gibi.Onlar için mitleşmiş birtakım olgular ne zamanki gerçeklikle buluşuyor,bu onlara merak ettikleri Türkiye'deki Ermeniler adına bazı ipuçları veriyor.

Örnegin,benim için,yani Türkiye'den gelmiş birisi için birtakım şeyler çok açıkken Fransa'da yaşayanlar için bunlar çok ilginç,bazen çok anlaşılmaz gibi durabiliyor.Dolayısıyla şunu demek istiyorum:Fransa Türkiye'yi bilmek istiyor,tanımak istiyor.O yüzden de sanırım Fransa Ermenileri tezimle ilgilenip sunumu can kulağıyla dinlemeye geldiler diyebiliriz.Sonrasında da birçok yeni şey öğrendiklerini söylediler.Şunu burada belirtmemde fayda var;Türkiye Ermenileri,Fransa Ermenileri ve hattâ Ermenistan Ermenileri üç aynı ama farklı halklar.Üç ülkede de "Ermenilik" ile ilgili birçok süreklilikler gözlemek mümkünken,bir yandan da birtakım kırılmalar,farklılaşmalar saptamak mümkün.Sanırım üç ayrı coğrafya ve üç ayrı gerçeklikten bahsedebiliriz bugün.Bunu göz önünde bulundurduğumuzda bugün Fransa'daki Ermenilerin büyük bir kısmı,özellikle hâlihazırda Türkiye ile ilişkisi olmayanlar,oraya dair muazzam bir merak içindeler.Şunu da unutmamalı Fransa'da yaşayan diasporadaki Ermenilerin çoğunun kökeni Anadolu ve İstanbul'dur.Fakat onların hatırında kalan Anadolu ya da İstanbul 1915'te durmuş.Kendi ailelerinden dinlemiş oldukları hikâyeler,hafızalarında çok canlıyken,zaman orada asılı kalmış gibi.Bu yüzden de bugünün Türkiye'sini ve Ermenilerini merak ediyorlar.Yani aslında,benim tezimde anlattıklarımın birçoğunda kendilerine ait bir şeyler var.Kendi geçmişlerinin bir kısmını yansıttığı doğru.Hattâ şunu söylemeliyim,bu tezi yazarken ben aslında Türkiye'deki topluma hitap edeceğini düşünüyordum,eminim orada da bir yeri vardır ama bugün baktığımda,aslında Türkiye'de olup bitenle buradakiler daha çok ilgileniyor çünkü kendilerine ait bir hikâye var ve aslında onun bir parçasılar ama uzağındalar.Sanırım bu anlamda bu tezi okuyanlar kendi hikâyelerine bir parça yakınlaştılar.

-Tez,kolektif hafıza,unutma,hatırlama ve yas kavramları etrafında dönüyor.Kısaca açar mısınız?


Koletif bellek ya da toplumsal hafıza denilen kavram başlı başına kendi içinde zaten bu saydığınız pratikleri barındırır.Yani hafıza dediğimizde mutlaka "unutma" ya da "unutturma","hatırlama" kavramlarını düşünmek gerekir.Fakat kolektif dediğimiz hafıza kesinlikle kolekif ya da ortak bir hafıza ya da bilinç tezahürü yaratmamalı kafalarda.Yani ortak bir hafıza var o da budur demek mümkün değil.Hafıza kendi içinde kırılmaları olan,unutmayı,reddetmeyi,susma pratiklerini barındıran ve siyasal konjonktür bağlamında dönüşebilen bir gerçeklik.Buradan yola çıkarak ben hafızanın önce kişisel ya da toplumsal olup olmadığına baktım.Çok temelde şunu söylemek gerekir,hafıza sosyaldir çünkü kişi sosyaldir.Kişi doğduğu andan itibaren ailesinden "ulusal cemaate" kadar belli gupların içinde yer alır ve belli iletişim ağları içerisindedir.Dolayısıyla birçok hafıza ile temas hâlindedir.Bu oluşum içinde ise hafızayı şekillendirecek pek çok etmen vardır;başta aile,okul,sonra kitle iletişim araçları,devlet söylemi,medya,gazeteler vs...Tüm bunlar hafızayı oluşturan temel araçlardır.

Türkiye'de bunları incelediğimizde ise aslında her şeyden önce hafızanın "ulusallaşmış" olduğunu görürüz.Temel tezlerimden biri buydu:Ulusallaşmış hafıza.Türkiye'de hafızayı oluşturan bu araçlar incelendiğinde aslında gündelik hayatımızda bile ne kadar milliyetçiliğin ve ulusal söylemin nüfuz ettiğini görüyoruz.Bu noktada ben gündelik hayattaki araçların insanların "habitus"lerini ne kadar etkilediğini ve farkında olunmadan nasıl bir ulusal hafıza yaratıldığından bahsediyorum.Bu aslında işin "unutturma politikası".Yani bu hafıza politiği aslında ulusal olmayan "öteki" hafızaları unutturmaya çalışır.Peki,Türkiye'deki Ermeniler bu sistem içinde kendi hafızalarına nasıl sahip çıkarlar?Unutarak mı?Hatırlamak isteyerek,anarak,mücadele ederek mi?Aslında hepsi.Türkiye'deki Cumhuriyet yılları politikalarını incelediğimizde bu unutturma politikasının çok açık bir şekilde gayrimüslimlerin hafızalarını silmeye çalıştığını görürüz.Buna karşılık ise gayrimüslimlerin ya göç edip gittiklerine şahit oluruz ya da susmaya,içine kapanarak yaşamaya çalıştıklarına...Bu susma pratiği zorunlu bir unutma pratiğidir aslında.Fakat bir de isteyerek unutma pratiği var.Geçmişi unutmak isteme çünkü onun ağır yüküyle yaşayamama refleksi.Yapmış olduğum derinlemesine görüşmeleri incelediğimde aslında bu unutma isteme pratiğinin üç nesilde de hâlâ baskın olduğunu görüyoruz.Bir örnek vererek açıklamak isterim.Ankaralı genç kuşaktan bir görüşmeci şunu demişti:"Bana kendi tarihim aktarılmadı,ben de sorgulamadım çünkü bilmek istemem,geçmişimi çok fazla bilirsem,bu karşımdakine nefret beslememe neden olabilir.O şekilde de yaşayamam çünkü anı yaşayabilmem için geçmişi unutmam gerekir." Bunun gibi birkaç söylem bugünü yaşayabilmek için geçmişi unutmak isteme ya da bilmek istememe pratiğinin altını çiziyor.Oysa unutmak o kadar da kolay değil...Bir yandan unutmak istemek her zaman arzu edilen şey ama öte yandan biz biliyoruz ki iz bırakan,travma yaşatan anılar her zaman hafızada canlı kalır.O hâlde bazı anılar Türkiye'deki Ermeniler için "unutul-a-ma-y-an anılar".Yani hem unutmak istemek hem de bunu başaramamak,bu iki pratiğin yan yana oluşunu tanımlar.Buradan yola çıkarak Türkiye'deki Ermenilerin toplumsal hafızası adına unutmak istedikleri birtakım siyasî ve toplumsal olaylar olduğunu söylemek mümkün.

-Tezinizin en yenilikçi katkısı aslında soykırım dediğimiz şeyin 1915 ile başlayan ama bitmeyen,süregelen bir durum olduğu.Siz buna "mémoricide" yani "hafıza-kırım" diyorsunuz.Biraz açar mısınız bu kavramı?


Ermenilerin hafızası dediğimizde ise 1915'ten bahsetmeden edemeyiz.Bu Ermenilerin kaderini belirleyen bir tarih.Bugünün Ermenilerini anlamak için önce o tarihe yolculuk etmek ve sonra oradan buraya gelmek gerekecek.Tabii aradaki yüz yılı tane tane inceleyerek.1915 Ermenilerin imhası elbette plânlanmıştı,bu artık bilimsel alanlarda tartışılmıyor,tartışmalar artık bunu "de facto" kabul ederek bunun ötesine gidiyor.Bense şunu söylüyorum tezde;bir halkı katletmek için onları yok etmek gerekliydi ve bunu iyice plânlamak ama bu yeterli değildi.Bir halkın yok olabilmesi için,onun kültürünü,dilini,hafızasını yok etmek gerekir,fizikî imha yeterli olmaz.Dolayısıyla 1915 sadece bunun ilk adımıydı.Sonrasında binlerce yıllık tarihe sahip olan bir medeniyeti,hafıza mekânlarıyla,kültürüyle silmek gerekecekti.Bunun içinse tekrar düşünmek,plânlamak gerekliydi.Buradan hareketle,Türkiye'deki Ermenilerin 1915 sonrasındaki demografik hareketleri incelendiğinde ve beraberinde toplumsal görünürlükleri ve gündelik yaşantıları göz önünde bulundurulduğunda,yaşanmış olan kırımın başta "hafıza-kırım (mémoricide)" olduğu gerçekliğine varıyoruz.Yani tüm Cumhuriyet politikaları,Türk tarihyazımı,burjuva sınıfının el değiştirmesi ve İslâmlaştırılması gibi pratikler gayrimüslimleri bir yandan ötekileştirirken öte yandan onları Türk tarihyazımından ve toplumsal arenadan sildi.Özellikle Anadolu'da ve büyük şehirlerdeki yer isimlerinin değiştirilmesi,yalnızca Ermenilere ait olan hafızanın bir kısmını silmekle kalmadı aslında Ermenileri bu topraklarda hiç yaşamamış saydı.Hrant Dink'in de dediği gibi "Ermeniler bu topraklarda hep yok olduklarını ispat etmeye çalıştılar." Ya da yine Marc Nichanian'a referans verecek olursak,felâket sadece varolanı öldürmedi,olmuş olanı,katledileni de yok saydı.Buradan yola çıkarak bu aslında hafızanın katlidir,kırımıdır.Türkiye'deki Ermeniler ise bu gerçeklikle yaşamak zorunda kaldılar ve kendi yaslarını hiç tutamadılar.Özetle bütün bu olup bitene "hafıza-kırım" yani Türkçe okunuşuyla "memorisid" demek yanlış olmaz.


-Yine özellikle soykırım-sonrası hayatta kalan Kürdistan ve Anadolu Ermenilerinin 1950'lerde ve 1960'larda İstanbul'a zorunlu göç etme deneyimleri üzerinde duruyorsunuz.Bu süreci biraz anlatabilir misiniz?


Tezin ilk bölümünde Türkiye'de,daha doğrusu İstanbul'da yaşayan bir "Anadolu diasporası" gerçekliğinden bahsediyorum.Bu tespitim bence önemli bir gerçekliğe tekâbül ediyor.Bildiğimiz gibi Türkiye'deki Ermeniler 1915'ten bu yana devamlı göç etmek zorunda kaldılar.En başta 1915'ten geriye dönenleri de incelediğimizde birçok nedenden ötürü bir kere,eski yerleşim yerlerine tekrar gelmediklerini görüyoruz.Yani geri dönebilenler kendi şehirlerine değil de Ermenilerin çoğunlukta yaşadığı bölgelere tekrar yerleştiler.Örneğin Muş'tan göç ettirilen bir aile 1920'lerde geri dönebildiğinde Muş'a değil de Sivas'a gider çünkü kendi bölgesine gidemez.Bunun nedenlerini pek çok nedenle açıklamak mümkün.Öncelikle,yaşadıkları travma,daha önce yaşadıklarını tekrar yaşayabilecekleri korkusu.Bunlar yanyana geldiğinde kendilerini güvende hissedecekleri yani Ermenilerin az-çok bulunduğu yerlere göçmek isterler.İlk göç hareketi böyle başlıyor.Aynı zamanda,biz biliyoruz ki aslında hep göç etme fikri,o toprakları terketme isteği,1915'ten beri hâkimdi ama bunu gerçekleştirmek herkes için çok kolay değildi.Çünkü bir kere,içeride göç etmek de o kadar kolay değildi.Bugün Taner Akçam'ın yazdığı pek çok çalışmada görüyoruz ki birtakım uygulamalar,Ermenilerin yurtiçinde bile hareket etmelerini kısıtlıyor ve zorlaştırıyordu,Cumhuriyet'in ilk yıllarında.Dolayısıyla Ermenilerin 1945-1950'lere kadar Anadolu'da kalmaları öncelikle buna bağlanabilir.Fakat 1950'lerden sonra hızlı bir göç var.Bu mesele çok az incelendi,lâkin benim sözlü tarih görüşmelerimde en çok ortaya çıkan olgulardan biriydi.Anadolulu Ermenilerin İstanbul'a göçü ve burada bir "Anadolu diasporası" hâli içinde yaşamaları.Nedir diaspora olma hâli,en temelde kendi topraklarından uzak olma ve o topraklara olan nostalji yani özlem.Ya da "age d'or" dedigimiz "altın çağ"a ait mitik bir hayal kurma pratiği.Bugün bazı Anadolu Ermenileri için İstanbul'da Anadolu'yu bu her iki anlamda da hayal ettiklerini söylemek yanlış olmayacaktır.Bunun için,öncelikle bir kere neden göç ettiklerini anlamaya çalıştım.

Yeni Cumhuriyet'le beraber,Anadolu'daki Ermenlier için uygulanan birtakım siyasî pratikler,aslında oradaki Hristiyan ya da Müslüman olmayan halkı tamamen tasfiye etmeye yönelikti.Neydi bu pratikler;kilise,okul gibi Ermeni halkını ayakta tutacak kurumların bilinçli olarak tekrar inşasının yasaklanması.Gerçekten de bugün bildiğimiz tek bir kilise,okul Anadolu'da tekrar kurulmadı.Binlerce kilise,manastır ve okulun virâne hâlinde olduğunu biliyoruz,ama bir tek yeni okul bile açılmadı Anadolu'da.Oysa ki buradaki Ermeni halkın buna ihtiyacı vardı.Surp Haç Tıbrevank Okulu'nun İstanbul'da açılması bir tesadüf değil bu anlamda.Anadolu'da Ermeni dilinde ve kültüründe eğitim almaktan mahrum bırakılan Ermeni çocukları için 1950'lerde bu okulun açıldığını biliyoruz.Öte yandan görüşmecilerle konuştuğumuzda Anadolu'da bu şartlarda Ermeni olarak yaşamanın zorluklarının altını çizdiler.Bu nedenler dışında başka nedenleri vardı elbette 1950'lerde İstanbul'a göç etmenin.Bunlar arasında başta "gâvur" olarak yaşamak geliyordu.Birçoğu artık Ermeni olarak ötekileştirilmiş,çoğunluğun içinde birer numune olarak kalmış Müslüman ve Türk olmayan "gâvur"lardı."Gâvur" hem pejoratif yani olumsuz anlamda kullanılıyordu hem de zamanla artık kabul görmüş bir gerçekliğe tekâbül ediyordu.Hristiyan ve Ermeni olmak "gâvur" olmak demekti.Fakat gitgide sayıları azalan Ermeniler kendi kimliklerini saklayamadıklari gibi,her zaman "öteki" olarak yaşamak zorunda kalmışlardı.Üstelik kendi cemaatlerinden uzak bu şekilde yaşamak onları İstanbul'a iten en büyük etmenlerden biriydi.Bunun dışında bildiğimiz üzere "kaçırılma hikâyeleri"nin de günden güne çoğaldığı bir süreç yaşanıyordu.Görüşmecilerimin çoğu bunun da etmenler arasında olduğunu söylemişlerdi göç etme faktörleri arasında.Örneğin bir görüşmeci,İstanbul'a 1955'te geldiğini ve nedenini şöyle açıklıyor:"Birbirinden güzel üç kızım vardı,onlara sahip çıkamazdım orada,kaçırılabilirlerdi." Tüm bunlar göz önünde tutulduğunda,bunların hepsini her şeyden önce "hafıza-kırım" olarak değerlendiriyorum.Bu bahsettiğimiz,Anadolu topraklarında bir hafıza yok edildi,bir medeniyet,hafıza mekânlarıyla,diliyle,kültürüyle yok oldu.Bunun adı "memorisid" yani "hafıza-kırım" değil de nedir?

-Bugün Müslümanlaştırılmış Ermeniler ile ilgili son derece canlı bir tartışma var ve konuya dair kısmi bir literatür de oluşmuş durumda.Sizin saha araştırma sürecindeki gözlemleriniz neler ve bu konunun özellikle Ermeni cemaati tarafindan alımlanma biçimi hakkında neler söyleyebilirsiniz?


Dediğim gibi bu tezde bu konu incelenmedi fakat zaman zaman hattâ sıklıkla değinildi diyebiliriz.Bugün Ermeni konusu üzerine çalışanların değinmeden geçemeyeceği bir konu İslâmlaştırılmış Ermeniler konusu.Onun dışında bugün bu konudaki tanıklıklar bu meselenin günışığına çıkmasında çok önemli.Benim yapmış olduğum sözlü tarih çalışmalarına gelirsek.İstanbul'da dinlemiş olduğum görüşmecilerden,özellikle en yaşlı ve orta kuşaktan,hemen hemen hepsinden Müslümanlaşma hikâyeleri dinledim."Dönme" ya da "mühtedi" olarak adlandırılan bu görüşmecilerin hepsi de İstanbul'a göç ettiklerinde eski kimliklerine geri dönmüşler.Yani Hristiyanlığa geri dönmüşler.Bu şu demek aslında yine Anadolu'da,köylerde veyahut şehirlerde Ermeni ve Hristiyan olarak yaşamak çok da kolay değildi.Küçük yerlerde kimlikler ifşa edilmiştir,herkes kimin ne kökenli olduğunu bilir ve siz Müslüman olarak orada daha rahat yaşarsınız.Öte yandan her zaman da "gâvur"sunuzdur.Aslında biraz kompleks bir durum ama yine de her şeye rağmen Anadolu'da Müslüman olarak yaşamanın kolaylıkları,günlük hayata dair,Ermeni olarak yaşamaktan daha çok.

1950'lerde göç eden Ermenilerle görüştüğümde,Müsluman olarak Anadolu'da kalmanın kolaylıklarının altını çizdiklerini gördüm,fakat İstanbul'a döndüklerinde ise kendi Hristiyan kimliklerine geri döndüklerini.

Özetle şunu söylemek lâzım.1915'te veyahut öncesinde hayatta kalabilme stratejisi olarak Müslüman,Kürt veyahut Türk olarak yaşamayı seçmiş olan aileler ya da buna zorlanmış olan aileler,Anadolu'da bu şekilde yaşamaya devam etmişlerdi.Fakat göç edebilen ve Ermeni cemaatine girmek isteyenler ise kendi "öz" kimliklerine geri dönmüşlerdi.Bununla ilgili pek çok anektod topladım.Özellikle Müslüman kimliğinden,Hristiyanlığa geri dönüş yapanların ne gibi bürokratik sorunlarla karşılaştığı üzerine birbirinden ilginç hikâyeler dinledim.

-İstanbul Ermenilerinin geçmişi hatırlama ve unutma arasındaki salınımı ve bunun her iki açıdan da nasıl bir yas edimi olarak oldukça yakıcı bir şekilde deneyimlendiğini anlatıyorsunuz.Bu hatırlama,unutma ve yas arasındaki gerilimi nasıl yaşıyor Ermeniler?


"Yas yoksa barış da yoktur" der Marc Nichanian.Yas önemli bir kavram,kişisel ve toplumsal olarak yaşanması gereken bir etap.En basit anlamıyla yas,kaybedilenin arkasından yakılan ağıt,dökülen gözyaşlarıdır;kaybolanın ardından onu anmaktır.Bunu Freud "Yas ve Melankoli" adlı makalesinde şöyle açıklar:"Yas tutulması kişinin kendisiyle olan ilişkisi için çok önemli bir etaptır.Bunun olmayışı insanı melankoliye sürükler,o da kişinin özne olarak yıkımıdır." Buradan bakacak olursak Ermenilerin yas tutamamış oldukları fikrine varmış oluruz,hattâ melankoli içinde oldukları gerçeğine.Bunu belki bir cümlede açıklamak kolay değil,sayfalarca anlatmak gerekir.Ama işin özünde şu var,inkârın olduğu bir toplumda,Ermeniler sadece kamusal alanda değil kendi özel alanlarında da suskunluğa mahkûm edilmişlerdir.Kendi kaybettikleri akrabaları,yakınları,aile bireyleri yok sayılmıştır.Yani soykırım sadece olmuş bir şeyin inkârı değil aslında "yok olan"ın,yani ölenin de inkârıdır.O hâlde o insanlar yok sayılmıştır.İnkâr sadece 1915'in inkârı değil,ölenlerin,yok olup gidenlerin de izlerini inkâr etmektir.Bu durum başlı başına mağdurun kendisinin inkârıdır.Buradan baktığımızda Ermenilerin yas tutmuş olduklarından bahsetmek zordur.Şöyle bakalım,inkârın olduğu bir toplumda,olanları aktarmak ne kadar zorlaşıyor,dolayısıyla evlerde bile tabu konusu olan bir konudan bahsediyoruz.Görüştüğüm kişilerin çoğu,özellikle yeni kuşak,kendi ailelerinde aktarımın çok zayıf olduğunu söyler.Bunun birçok nedeni var tabii ama en büyük nedeni inkârın olması.Fakat diasporaya baktığımızda bu aktarımın çok daha kuvvetli olduğunu görüyoruz.Tüm bunları korku,suçluluk,utanç duygularıyla açıklayabilmek mümkün.Ama asıl bunların hepsi,yası inkâr ediyor.Ermeni ailelerin birçoğu,ölen çocuklarının adlarını daha sonra doğan ve hayatta kalan çocuklarına vermişler.Bu bir yas tutma pratiği mi?Yoksa melankolik bir ruh hâli mi?Tüm bunları açıklamaya çalışırken,aslında unutmanın,yani kendi geçmişini,kendi hafızasını silmeye çalışmanın,bu durumun içinden çıkmanın tek yolu olduğunu görüyoruz.Aynı Atom Egoyan'ın "Remember" filminde olduğu gibi.Geçmişle yaşayabilmek o kadar ağır ve acıyken,onu unutmak bugünü yaşayabilmek için olmazsa olmaz.Yani inkâr hayatta kalmaktır.Bu mağdur için de böyle cellât için de.Bugünü "felaket"i düşünerek yaşayamayız.Onu unutmak ya da unutmaya çalışmak bugüne tutunabilmek için şarttır.


-Tezinizde bir anlama ve sosyolojik analiz etme kategorisi olarak kuşak meselesine odaklanıyorsunuz.Nasıl görünüyor bu kuşaklar arası aktarım ve kopuşlar?Özellikle soykırım hafızasına dair kuşaklar açısından farklar ya da benzerlikler neler?


Kuşaklar arası aktarıma baktığımızda,en yaşlı nesil yani 1915'i görenlerin evlâtları,yani ilk nesil dedim ben bu jenerasyona,ikinci orta nesil ve genç nesil arasında muazzam benzerlikler ve kırılmalar var.Başta aktarımdaki suskunluğa baktığımızda bu bir habitus gibi nesilden nesile geçmiş diyebiliriz.Kırılma yine orta kuşakta başlıyor ama aynı reflekse onlar da sahip.Yani şu hikâyeler anlatıldı hep:"Bize olanlar anlatılmazdı,bizleri korumak isterdi ailelerimiz,biz kendi çabalarımızla ne olup bittiğini öğrendik." Bu refleks üç nesilde de var.Orta nesilden görüşmeciler,ailelerin onlara yaşanılanları aktarmamış olmasından muzdaripken kendileri de bir sonraki nesile bildiklerini ya da bir şekilde sonradan duyduklarını anlatmıyorlar.Bunlara geçmişiyle kendi kendine yüzleşenler ya da tanışanlar demek mümkün.Tabii bu en çok genç kuşakta var.Genç kuşaktan görüşmeciler hep şunu belirttiler.Bir tane örnek verecek olursak:"Bir şekilde farklısın,toplumda bunu biliyorsun ve ortada bir problem var seziyorsun ama bu sana anlatılmamış,üzerine az konuşulmuş ya da...Dışarıda ama bazen arada bir 'sözde soykırım' diye çıkıveriyor ortaya bir şeyler.Bunun üzerine başlıyorsun sormaya,sorgulamaya.Öte yandan bazen düşünüyorum da nasıl anlatılsaymış bizlere bu yaşananlar.Ögrendikçe daha fazlasını bilmek istemiyorum."

Bu üç nesildeki en önemli benzerliklerden biri buydu,aktarımın azlığı ya da sessizliğin hâkim olması.Bu gerçekten bir "habitus" olarak nesilden nesile otomatik olarak geçen bir refleks.Nesiller arası farklılıklar ise çok,örneğin "karma evlilikler" denilen evliliklere bakış açısının değişmiş olması.Özellikle gençlerin bu tip evliliklere,eskilere nazaran çok daha açık olmaları.Ya da Ermeni kimliği üzerine konuşma,siyasî tartışmalara girme gibi davranışların yine gençlerde daha fazla oluşu.Yani aslında gitgide o sessizliğin,içine kapanıklığın azaldığını görüyoruz.Tabii burada yine Hrant Dink'in katledilmesi bir milattır.2007'den bu yana özellikle gençlerin Ermeni toplumundaki politik duruşları çok hızlı bir şekilde değişti.

-Özellikle Hrant Dink'in 2007'de katledilmesinden sonra Ermeni cemaatinde de ciddi bir hafıza uyanışı olduğunu ve bunun özelikle genç kuşak Ermenilerde yeni bir politik öznellik yarattığını belirtiyorsunuz.Bunu biraz açar mısınız?

Hrant Dink barışabilme (öznenin başta kendisiyle ve geçmişiyle) ve yas tutabilme kapasitesi dediğim şeyin en önemli aktörlerinden biriydi.Dolayısıyla onun kaybı başta bu yas ve barış sürecini durdurdu.Öte yandan da paradoksal bir şekilde bu sürece başka bir boyut ve ivme kazandırdı.Ama Dink'in katli,en başta bu süreci sekteye vurdu demek yanlış olmayacak.Çünkü Hrant Dink başlı başına kendisi bu "barış süreci"nin bir aktörüydü.Dink'in kamusal alanda açtığı tartışmalar sadece Ermenilerin değil,Türkiye toplumunun kendi geçmişiyle yüzleşmesine ve barışmasına katkıda bulunuyordu.Dink sadece Ermeni kimliğini değil Türk kimliğini de sorgulayan,bu iki meseleyi birbirinden bağımsız düşünmeyen biriydi.Çünkü onun meselesi tüm Türkiye'nin demokratikleşmesi meselesiydi.Dolayısıyla Dink'in kaybı,bu süreçte çok önemli bir aktörün kaybıdır başta.Bir yandan işin bu boyutu var ama öte yandan da onun ölümünden bu yana,onun açtığı yolda birtakım ilerlemeler de oldu.Bu da yine onun sayesindedir.Özellikle Ermeni gençlerin bir kısmının da kamusal alanda daha aktif hâle gelmeleri onun katledilişinin doğrudan etkileridir.Ama bu genç kuşakta bu dirilişin bir de öteki tarafı var.Bir kısmı da tekrar içine kapandı.

-Gerçek yüzleşmenin sadece devlet düzeyinde değil,ancak toplum düzeyinde yaşanabileceğini ve soykırımın tanınmasının esas olarak toplumsal düzeyde anlam kazanabileceğini belirtiyorsunuz...

Kesinlikle öyle.Daha önce yapılmış çalışmalara baktığımızda,şunu görüyoruz:Soykırıma uğramış bir halkın yegâne isteği uğradığı mağduriyetin tanınmasıdır.Her şeyden önce toplumsal olarak tanınması tabii.Siyasî ve ekonomik boyutları ayrıca tartışılabilir ama toplumsal rehabilitasyon için gerekli olanlar her şeyden daha önemli diye düşüyorum.Nelerdir bunlar:Eğitim sisteminden,medyadaki söyleme,hafıza mekânlarından,kamusal alandaki anma törenlerine kadar,mağduriyetin telafi edilmesi üzerine inşa edilmiş birtakım yüzleşme alanları oluşturmak.Bu dediklerimiz önce devlet düzeyinde olur ve sonrasında topluma dayatılır gibi görünüyor oysa bunun tersi de mümkün.Yani toplumsal düzeyde tahsis edilen bir yüzleşme,toplumu dönüştürmekte daha etkili olabilir diye düşünüyorum.Burada M. Halbwachs'in dediği gibi hafızanın çerçevelerini oluşturan,okul,aile,medya,eğitim sistemi,müfredatı gibi,hafızayı doğrudan etkileyen araçların değişip dönüştürülmesi çok önemli.Ancak bu değişimle bir yüzleşme mümkün olabilir.Yani bu çalışmada gördüğüm bu oldu.Tanınma ya da yüzleşme önce toplumsal alandan gelmeli,sonrasında siyasî yaptırımlar anlamlı olabilir...

*Nazlı Temir Beyleryan,"Türkiye Ermenileri için 1915'teki soykırım-sonrasında hafıza-kırım ile devam etti",Röportaj:Adnan Çelik,Agos,26 Aralık 2016.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/17327/turkiye-ermenileri-icin-1915teki-soykirim-sonrasinda-hafiza-kirim-ile-devam-etti

22 Aralık 2016 Perşembe

Sarıkamış Harekâtı,Ermeni askeri ve piyano/Yervant Özuzun*

Ocak ayının ilk haftası,Sarıkamış Harekâtı denilen bir dramın yıldönümüdür.

Büyük bölümü donarak yaşamını yitiren 90 bin asker için ulusal-dinsel duyguların ağırlıklı olduğu,anma törenleri düzenlenir.Bu yıl da izledik.

Bu haberler bende herkesten farklı duyguları,farklı bilgileri çağrıştırır.

Cephedeki dedemi,dedemin asker kaçağı ve vatan haini olduğunun söylenmesini,el konulan evimizi,evimizdeki piyanonun hikâyesini hatırlarım.

1915 Ermeni Soykırımı'nın sonrasında münferit ve buruk ayrıntılardır bunlar.

Bizim kuşak Ermeniler dedelerini tanımaz.Hep siyahlar giyinen ninelerimiz:"Önce seferberlik ilân edildi genç erkeklerimiz askere alındı,sonra sevkiyat başladı geride kalan erkeklerimiz gitti,hiçbiri geri gelmedi" derdi.

Osmanlı Birinci Dünya Savaşı'na taraf olduktan sonra Ağustos 1914'te seferberlik ilân edilir,Müslüman-Müslüman olmayan,eli silah tutan herkes silâhaltına alınır.

Müslüman olmayan askerlerin silâhları Mayıs 1915'ten itibaren toplanır,onlardan amele taburları oluşturulur.Resmî görevdekilerin görevlerine de son verilir.Kötü günlerin ayak sesleridir bunlar.

1915 yılının ilk aylarından itibaren doğu Ermenilerinin İç Anadolu'ya,Konya civarına zorunlu göçü başlar.Tepkiler ölçülür.

Daha sonra Mayıs 1915 tarihinde tüm Ermeniler için zorunlu göç kararı alınır.

Bu defa göç yerleri (tabii ulaşabilenler için) Suriye çölleridir.(1)

Uygulama derhal başlar.Anadolu ve Trakya kısa sürede Ermenilerden arındırılır.

Şimdi sırada bu soykırımın ikinci aşaması vardır.Her şeylerini bırakıp giden Ermenilerin (ve Rumların ve diğerlerinin) geride bıraktıkları taşınır-taşınmaz mal varlıkları bu ülkenin asıl unsurları için ganimettir.

Sıra onları paylaşmaya gelir.Gayri,onun da kararı,nizamnamesi,vardır.Emval-i Metruke denilen kanunu vardır.Şimdi onları uygulama zamanıdır.

Cephedeyken kaçak sayılan Ermeni askerin evine el konulur

İsmini taşıdığım Yervant dedem Amasya İli Gümüşhacıköy İlçesi'ndendir.1914 yılında askere alınır.O askere gittiğinde babam birkaç aylıktır.Geri gelmez.

Babam yedi-sekiz yaş gibiyken,bir gün eve Mal Müdürü gelir.

Yervant dedemin askerden firar ettiğini,geri gelmediğini,vatan haini olduğunu bu nedenle evlerine el konulduğunu evi boşaltmalarını,boşaltmazlarsa jandarma marifetiyle boşaltılacağını söyler.

Babaannem,onun annesi,dedemin annesi ve bir çocuk.Başlarında erkek kalmamış,ölmüş,öldürülmüş;kurulu düzenleri bozulmuş;elde,avuçta bir şey yok.Evin altındaki tezgâh odası dedikleri yerde "donluk" dokuyarak yaşam savaşı veriyorlar.Nereye gidecekler?Çaresizdirler,ellerinden de bir şey gelmez.

Helâl süt emmiş;askerlik şubesindeki görevli

Müslüman bir dede dostu vardır.Ethem Efendi;onlara gelir.

"Askerlik şubesine gidin kayıtlarına bir de siz baktırın" der.

Giderler:Helâl süt emmiş,iyi bir insandır şubedeki görevli."Araştırayım yarın gelin" der.

Erkenden giderler:Dedemin Sarıkamış'a gittiğini,kayıtlarda firarına dair bir bilgi olmadığını,sağ kalanların ve esir düşenlerin listesinde de isminin olmadığını ve orada yaşamını yitirdiği bilgisini öğrenirler.(Muhtemelen onbinlercesi gibi donarak.Y.Ö.)

Bu bilgiyi Mal Müdürü'ne götürürler ve Müdür tekrar eve gelir.Evi dolaşır.

Ev,büyükçe iki katlı ahşap bir evdir.Büyük oda denen bir oda vardır.Duvarlarda büyük dedemlerin hac dönüşü Kudüs'ten getirdikleri resimler,köşede piyano dedikleri aslında körüklü bir org ve mumluklarla bir nevi "madur" (küçük ahşap kilise) gibidir oda.

Müdür:"Şu piyanoyu benim eve gönderin evinizin tapusunu gelin alın" der.

Yıl 1922 gibi,babam piyanoyu götürürlerken ağladığını söylerdi.

Yıllar sonra piyanoyla ilgili bir teklif

Aradan 24-25 yıl geçer.Mal Müdürü ölür.Oğlu babama gelir.

"Bizim evde sizden gelen bir piyano var satacağım sana münasiptir" der.Der ama istediği para,ödeme güçlerinden çok yüksektir.

Çocuktum;altı yaşlarında olmalıyım.Yıl 1946 gibi.

Babamın babaannemle tartıştıklarını hatırlıyorum.Biri daha küçük iki bağımız vardı.Babam:"Küçük bağı satalım piyanoyu alalım,o tanıyamadığım babamın hâtırâsı" diyor,babaannem "olmaz,daha kötü günlerimiz olursa satarız" diyordu.

Sonunda babamın dediği oldu piyano eve geldi.Metz-senyak dedikleri büyük oda eski şekline döndü.

Ud çalan babam az buçuk piyano da çalardı.Bizlerin,misafirlerin isteğiyle piyanonun başına geçse de içinden gelmezdi.Udunu alır,"Yad eller aldı beni" şarkısıyla başlar,"Kimseye etmem şikâyet"le devam ederdi.

Dayımlar Merzifon'dan İstanbul'a taşınmışlardı;1956'da onların yanına geldim.

1976 yılıydı,ailem hâlâ Gümüşhacıköy'deydi,babamdan bir haber geldi.

"Oğlum Kaymakam,Jandarma Komutanı,Belediye Reisi eve geldi.Bir müze açıyorlarmış,piyanoyla,avludaki heykeli (Bizans dönemine ait,mermer bir büst) müzeye istediler,bir şey diyemedim.Çok ısrar ediyorlar,gelip alacaklar" dedi.

Yakın tarihin tanığı piyano dili olsa da anlatsa

Gümüşhacıköy'de bir arkadaşım vardı:Şoför Garbis.Kamyonuyla İstanbul'a çalışıyordu.Onu aradım;durumu anlattım,mermer büstü müzeye vermelerini bizim evdeki piyanoyu hemen almasını gelirken İstanbul'a getirmesini söyledim.

"Yüküm var yarın yola çıkacağım" dedi.Garbis iki gün sonra evimin önündeydi.

Zamanında gemiyle İstanbul'dan Samsun'a oradan yaylı at arabasıyla Gümüşhacıköy'e giden piyano (org);bu defa kamyonla tekrar İstanbul'daydı.

O şimdi,1800'lerin sonundan günümüze dek yakın tarihin iyi-kötü günlerine yaptığı tanıklığıyla kızımın evindeki köşesinde yorgun ve suskun duruyor...

***

1-Bizim oralarda askere giden erkeklerden sonra çocuklar hariç geride kalan tüm erkekler zorunlu göçe gönderilir.Yolları ve yaşamları şehrin yakınındaki Tavşan Dağı'nda son bulur.
İki-üç hafta sonra sıra kadınlara gelir."Sizi erkeklerinizin yanına götüreceğiz" derler.Çoğu gider,bir kısmı da yollarının ölüm yolu olduğunu,Tavşan Dağı'ndan gelen kokulardan anlayıp isim ve din değiştirerek kalırlar.
Mart 1919'da Samsun-Merzifon bölgesine gelen İngiliz askerleri dönenlerin eski kimliklerini iade eder.

*Yervant Özuzun,Sarıkamış Harekâtı,Ermeni askeri ve piyano,Demokrat Haber,22 Ocak 2015.

http://www.demokrathaber.org/sarikamis-harekti-ermeni-askeri-ve-piyano-makale,8044.html