21 Temmuz 2026 Salı

Sommerloch ya da Türkiye üzerine nasıl konuşmalı?/Prof. Dr. Taner Akçam*

Almanca habercilikte kullanılan "Sommerloch" kavramı vardır.Terim,yaz aylarında,özellikle Parlamento'nun tatilde olduğu,önemli siyâsî/ekonomik gelişmelerin durgunlaştığı dönemde ciddî haber malzemesinin azalması ve bu yüzden medyanın önemsiz veyâ magazinsel konulara ağırlık vermesini ifâde eder.

Ve yazın bitmesi ile de bu konular,bir saman alevi gibi,unutulur gider.

Türkiye'de,Allah'a şükür bu tür haber sıkıntısı yaşandığı pek iddiâ edilemez.O zaman bu ifâdeye ne gerek var?

Kavramı,yazdıklarımın bu anlamda yorumlanacağını hissettiğim için kullanıyorum. Bu sıralar Post-Kemâlizm,Post-Post Kemâlizm gibi ne olduğunu çok anladığımı iddiâ edemeyeceğim konular silsilesi üzerine bolca video izledim.Gâlibâ tartışmalar,Türkiye'yi nasıl anlamak ve geleceğe yönelik nasıl bir vizyona sahip olmak gibi esâsa âit bir konu etrâfında dönüyor.

Çok basit formüle edersem,bu ülkede bir şeyler doğru gitmiyor,demokrasi,özgürlükler,hukûk devleti ve insân hakları gibi birarada yaşamanın temel ihtiyâçları konularında çok ciddî sorunlar var.Ve acabâ bunların nedeni ne ve iyi bir gelecek nasıl tahayyül edilebilir.Gâlibâ konuşanlar,"Kemâlizm" dedikleri ve gâlibâ da farklı tanımladıkları bir şeyin bu büyük sorun içindeki yerini aydınlatmaya çalışıyorlar."Kabahatin büyüğü kimde?" merkezi bir soru olarak duruyor!

Polemik yapmıyorum,gerçekten tartışılanları çok anlamadım.Çünkü bana,tartışanlar sanki bir şeyleri saklıyorlar,sanki konuşulması gereken şeyleri yok sayıp etrâfında dolanıyorlar gibi geldi. Bu nedenle,Sommerloch babında da olsa,Türkiye üzerine düşünme,konuşma konusunda bir şeyler yazma,söyleme ihtiyâcı hissettim. Sommerloch ve ihmâl edilmesinde mahzûr olmayacak konuşmalar "Sommerloch" döneminde ele alınan konuların en önemli boyutu sansasyonel olma özellikleridir.

O hâlde merâmımı çok sansasyonel bir tarzda formüle etmem gerekiyor:Türkiye'nin kuruluş dönemine (ister 1918-1938;1918-1942 veyâ 1918-1950 deyin) ve/veyâ geleceğine ilişkin yapacağımız tartışmalar eğer 1915'te sembolize edilen 1923 öncesi târihi,kendi anlatımı içine entegre etmeyi başaramazsa ihmâl edilebilirler.

Seçtiğim târihlerin sembolik karakteri üzerine çok şey söylememe gerek yok.1918 Birinci Dünyâ Savaşı'ndan yenik çıkılmasını,1938 yılı hem Mustafa Kemâl'in ölümünü hem de Dersim soykırımını -yeni rejime karşı Kürt direnişinin sonlanmasını- sembolize eder.1950 çok partili rejime geçişin,iktidârın barışçıl biçimde el değiştirmesinin sembolüdür ki benim kuşağım bu "barışçıl el değiştirmenin" önemini ve anlamını hiçbir biçimde kavrayamadı.

1942 önerisini niye yaptım?Cumhûriyet arşivine konan bazı yeni resmî belgeler,Dersim bölgesinde imhâ hareketlerinin 1938'de sonlanmadığını,1939-1941 arasında da devâm ettiğini ve bu yıllarda 1937'den çok daha fazla Dersimlinin öldürüldüğünü bildiriyor.Konuya ilişkin gördüğüm son rapor 1942 Ocak târihli...

Yâni 1921 Koçgiri ile başlayan şiddet sarmalı 1941 Aralık ile sonlanıyor,tâ ki 1984'te Eruh ve Şemdinli'de yeniden başlayana kadar. 1918 (veyâ 1923'ün) sıfır noktası sayılması Bazılarınız,1878 (Berlin Antlaşması) ile 1918 (veyâ 1923) arasını,1923 sonrası anlatısına entegre etmemiş,onu kendisinin bir parçası olarak anlatmamış sosyal bilim çalışmaları hakkında ileri sürdüğüm bu yargıyı çok iddiâlı ve hattâ abartılı bulabilirler,biliyorum.

Ama biraz daha ileri gitmek taraftarıyım:Bugüne kadar Türkiye'nin kuruluş yılları üzerine yazılmış eleştirel târihyazımları da dâhil tüm çalışmalar 1918 veyâ 1923'ü sıfır noktası olarak ele almışlardır.Târih orada başlamıştır ve 1918 öncesi yok sayılmıştır.

Merâklısı,eleştirel târihyazımının dönüm noktalarından sayılan "azınlıklar" üzerine yapılmış çalışmalara veyâ "Post-Postçu" akademisyenlerin eleştirdiği Mete Tunçay'ın anıtsal eseri "Türkiye Cumhûriyeti'nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması"na başvurabilir.Mete Hoca'nın benim kuşağın hayâtında önemli bir kırılma yaratan bu devâsâ çalışması dâhil sözünü ettiğim eserlerin hiçbirisinde 1923 sonrası,kendisinden önceki târihin bir devâmı olarak anlatılmaz.Bu eserlerde özellikle 1918 öncesi deyim yerindeyse yoktur.Örneğin 1915 konu bile edilmez.

Eğer bu söylediğimi yeteri kadar iknâ edici bulmadıysanız,1980 sonrası İletişim Yayınları'nca yayımlanan "Tanzimât'tan Cumhûriyet'e Türkiye Ansiklopedisi";"Cumhûriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi";"Sosyalizm ve Toplumsal Mücâdeleler Ansiklopedisi" gibi devâsâ eserlere başvurabilirsiniz!

1915 Ermeni Soykırımı tepe noktasında kendisini sembolize eden 1918 öncesinin alt-üst oluş târihi bu eserlerin hiçbirisinde yoktur.Es geçilmiş yok sayılmıştır.Sıfır çekilmiştir!

Bu iddiâmı,örneklerini verdiğim sol-sosyalist çevrelerce yayımlanmış eserlerinin ötesine geçirmek isterim.Konu,Türkiye târihinin 1918 veyâ 1923 öncesine "sıfır çekmek" olunca İslâmcılar,Kemâlistler,milliyetçiler de çok farklı değiller.İddiâm şu oluyor:Hepsi aynı kumaştan yapılmıştır!Acabâ bu kumaş ne ola?Düşünmeye değer! Örneğin,Millet-i Hâkime tüm bu çevrelere ait kumaşın ortak paydası olabilir mi?Ve "sıfır çekmenin" kökleri buradan kaynaklanıyor olabilir mi?Millet-i Hâkime konusu,ileriki bir yazıda yeniden ziyâret edilmeyi hak edecek kadar önemlidir.

Ama ele aldığım konunun korkunçluğunun yeteri kadar anlaşıldığından emin değilim.Bu nedenle bir örnek daha vermek istiyorum:Yarın sabah uyanıyoruz ve bu ülkede Alevi ve Kürt kalmamış...Yoklar...Ve bizden geçmişimiz de dâhil bugün ve yarını kapsayan bir Türkiye târihi yazmamız isteniyor.Ve biz,Türkiye târihini tek bir Alevi veyâ Kürt kelimesi kullanmadan yazmayı başarıyoruz. Cumhûriyet târihi,1915,1923 sonrasına entegre edilmeden yazılamaz Kimse kafasını kuma sokmasın,sosyal bilimlerde 1918 öncesi târihi 1923 sonrasına entegre edilmemiştir."Netameli" konu sayılmış ve "değinmemek" tercih edilmiştir,Mete Hocam örneğinde olduğu gibi...DinlediğimPost,Post-Post Kemâlizm tartışmaları maalesef bu geleneğin sıradan bir tekrârından başka bir şey değildir.

Oysa bu entegrasyon yapılmadan ne geçmiş (Cumhûriyet'in kuruluş yılları) anlaşılabilir ne bugünün problemlerine doğru teşhis konulabilir ne de geleceğe ilişkin sağlıklı öngörüler geliştirilebilir.

Ve tezimi bir adım daha ileri götürmek istiyorum:Artık 1915'in,1923 sonrası târihyazımını ziyâret etme zamanı gelmiştir,hattâ geçmektedir bile.

Son yıllarda 1915 üzerine konuşmaya başlanıldı,evet...ama 1923 sonrası sosyal bilimlerinin bir parçası olarak değil.Kendi başına,"ziyâret edilmesi gereken ayrı bir mekân" olarak.

İşin bir de komik bir boyutu var:Adları gerek geleneksel sosyal bilimlerde gerekse son yılların "Post,Post-Post" Kemâlizm tartışmalarında geçen 1923 sonrası târihinin tüm kahramanları,1918 öncesi târihinin de önemli kahramanlarıdırlar.Mustafa Kemâl,Şükrü Kaya,Mustafa Abdülhâlik Renda,Celâl Bayar,İsmet İnönü,Kâzım Karabekir,vb. sadece herkesin bildiği bazı isimlerdir. Bunlar 1918 öncesi siyâsî yöneticilerinin ya A ya B ya da bilemediniz C takımının aktörlerdir.

Bu isimlere yüzlercesini ekleyebileceğimizi de herkes biliyor.

Bilmeyenler,merâk edenler örneğin,İngilizlerin 1918-1919 yıllarında Malta adasına sürgün ettiği Osmanlı yöneticilerinin listesini ellerine alabilirler.Ve bunların Cumhûriyet öncesi ve sonrasında hangi görevlerde bulunduklarına bakabilirler.

Biraz daha merâklısı,"yâhû bu adamlar Malta'ya niye götürüldüler?" diye de bir soru sorarak araştırmasını derinleştirebilir.

Biliyoruz ki,anlatılan Cumhûriyet târihinde bu insânların hayât hikâyeleri esâs olarak 1923 sonrasına ilişkin anlatılır.1923 öncesi yaptıkları,ettikleri ciddî anlamda yok sayılır.Hangi insânın hayât hikâyesini,kırk yaş öncesini yok sayarak yazabilirsiniz?

Elbette burada sorulması gereken esâs soru,1918 veyâ 1923 öncesinin,1923 sonrası târih-toplum konuşmalarına niçin entegre edil(e)mediğidir.Ama burada bu konuya girmeyeyim. İki husûs:Yeni bir perspektif ve Hrant Dink İki husûsun altını çizmekle yetinmek istiyorum.Birincisi,zâten daha önce bilinenin tekrârından başka bir şey olmayan Post,Post-Post tartışmaları ile vakit harcamak yerine,Türkiye üzerine nasıl konuşulabilir,nasıl konuşulsa anlamı olur diye bir başka makro perspektif tartışması yapılabiliriz.

Nasıl olsa yaz aylarındayız,saman alevi gibi olacak olsa da bu konuya kısa da olsa değinmekte bir mahzûr yok.

Bir dahaki yazıda bunu yapmaya çalışacağım ve Türkiye üzerine konuşmanın olmazsa olmazları üzerinde durmak isteyeceğim.

Böylece,bu "olmazsa olmazlara" değinmeyen konuşmaların niçin kolaylıkla ihmâl edilebilecekleri konusuna kısmen de olsa bir cevâp vermiş olabilirim.

İkincisi husûs,söylediklerime yapılabilecek "o kadar da değil" itirâzı ile ilgili...

Doğrudur,hiçbir şey siyah-beyaz değildir ve 1990'lı yıllardan sonra,yukarıda sözünü ettiğim gibi 1915 üzerine de bazı şeyler yazıldı çizildi ve söylendi.

Ama yine "Sommerloch" kavramına güvenerek bu konuda da bir iddiâda bulunmak istiyorum:1915 üzerine konuşmalar,birkaç küçük istisnâ dışında,esâs olarak Cumhûriyet sonrası târihyazımından kopuk olarak yapılmıştır.1915,1923 sonrası sosyal bilim çalışmalarının bir parçası olarak ele alınmamıştır.

Bu söylediklerimi somut bir örnek etrâfında anlamlandırmak isterim.

2027 Ocak Hrant'ın öldürülmesinin yirminci yılı olacak.Aradan geçen bu sürede acabâ zihniyet dünyâmız,"yazık oldu bu çocuğa" ile "aslında 1915'le de yüzleşsek fenâ olmaz" cümlesi ötesine gidebildi mi? Zannetmiyorum.Bu topraklarda Hrant üzerine konuşmanın Cuma Hutbesi'ni dinledikten sonra bildiğini okumaya devâm etmeye benzediğini söylersem,itirâz eder misiniz?

Veyâ durumun,Pazar kilise âyinine katılıp günâh çıkartan birisinin Pazartesi günü günâhlarını işlemeye kaldığı yerden devâm etmesine benzediğini söylersem...

Niçin mi?Çünkü yukarıda söylediklerimden dolayı...Ne 1915'in ne de Hrant'ın öldürülmesinin anlamı 1923 sonrası târihyazımına entegre edildi,edilemedi!

Bu nedenle,Hrant sadece "vicdânlarda bir yara" olarak konuşuluyor ve ama sosyal bilimciler hayâtlarına (1923 sonrası târihi üzerine konuşmaya) bildikleri ve ezberledikleri tarzda devâm ediyorlar.

Hrant'ın öldürülmesinin anlamı "1923 sonrası târihyazımına entegre edildi",itirâzını dinlemek ve fikrimi severek değiştirmek isterim.

Belki bir soru konuyu anlamamıza yardımcı olabilir,"Post,Post-Postçuların" veyâ “eleştirel sosyal bilim" yapanlarımızın ne kadarı Hrant'ın 23,5 Nisan yazısının Türkiye târihini okumak açısından ne anlama gelebileceği üzerine düşündü veyâ yazdı?

Hrant aslında kalbiyle,yüreği ile bize Cumhûriyet'in târihyazımında bir "uzlaşma" öneriyordu.

Bu uzlaşma önerisi -olabileceği veyâ olamayacağından bağımsız- ne ola ki?

Aklımda bir soru:New York Times 1619 projesini acabâ bilen var mı?Ve bu projenin ABD'nin kuruluş yılı sayılan 1776'ya itirâzı neydi?

Niçin proje sahipleri,1776 yerine veyâ yanına Amerika'ya ilk kölelerin getiriliş târihi olan 1619 yılının da eklenmesini istiyorlardı?

1776'ya,Amerikan resmî kuruluş târihine yapılan en önemli itirâz,1776'nın sadece "bağımsızlık ve egemenlik" değil aynı zamanda "ırkçı bir rejiminin kuruluşu" anlamına geldiği idi.

Peki 1776'ya karşı önerilen yeni kuruluş perspektifi neydi?Sivil haklar için verilen mücâdelenin bu yeni perspektifte yeri neydi?

Acabâ Hrant 23,5 derken böyle bir öneriyi Türkiye'ye ilişkin yıllar önce mi yapmıştı?

Sommerloch açısından ilginç ve heyecânlı sorular...Üzerinde biraz daha kalem oynatalım!.. *Prof. Dr. Taner Akçam,Sommerloch ya da Türkiye üzerine nasıl konuşmalı?,Medyascope,20 Temmuz 2026. https://medyascope.tv/2026/07/20/sommerloch-ya-da-turkiye-uzerine-nasil-konusmali-taner-akcam/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder