30 Ocak 2015 Cuma

Bakan diasporayla gizlice toplandı/Pınar Ersoy*

Eski Dışişleri Bakanı Çağlayangil,ASALA eylemlerini bitirmek için 38 yıl önce Ermeni liderlerle gizli bir toplantı yaptı.Dönemin Başbakan'ı Demirel'in de bildiği toplantının ayrıntıları ilk kez bir kitapla ortaya çıktı...

Tarih 27 Kasım 1977.Yer İsviçre'nin Zürih kentindeki görkemli Dolder Grand Oteli'nin Yeşil Odası.Masanın bir ucunda o dönem hâlâ Sovyetler Birliği'nin parçası olan Ermenistan'ın üç önemli partisinin temsilcileri var.Taşnak Partisi lideri Shavarsh Toriguian,Hınçak Partisi lideri Avedis Demirjian ve Ramgavar Partisi lideri Parounag Tovmassian'ın karşısında dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil oturuyor.Toplantıdan Başbakan Süleyman Demirel dahil yalnızca iki-üç kişinin haberi var.Ermeni tarafına göre heyecanlı,Türklere göre gergin bir atmosferde başlayan görüşmeler,öğlen hiçbir sonuç çıkmadan bitiyor.Görüşmelerin devam etmesi planlanırken beş hafta sonra Demirel hükümeti düştüğünde tarihi bir fırsat ıskalanıyor.
Ermenistan'da yayınlanan bazı makaleler,daha önce bu gizli toplantının varlığından bahsetmişti.Ancak,görüşmenin detayları şimdi ilk kez ortaya çıktı.Washington'un en saygın düşünce kuruluşlarından Carnegie Endowment for Peace'in dünyaca ünlü Kafkasya uzmanı Thomas de Waal,Ermeni arşivlerini inceledi,Çağlayangil'in en yakın yardımcısı olan ve toplantılara katılan emekli diplomat Oktay Aksoy'la görüştü ve tüm detayları "Büyük Felaket:Soykırımın Gölgesinde Türkler ve Ermeniler" kitabında kaleme aldı.De Waal'in önceki gün tanıtımı yapılan kitabına göre Çağlayangil'i Ermeni temsilcilerle biraraya getiren süreç şöyle gelişti:


Saldırıları durdurmak istedi

ASALA terörü,1976 yılında artık tamamen kontrolden çıkmıştı.1973 yılında California'da suikasta kurban giden Başkonoslos Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir'den sonra 1975'te Paris Büyükelçisi İsmail Erez ve Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil arka arkaya öldürülmüştü.Demirel hükümetinin Dışişleri Bakanı Çağlayangil,böyle bir ortamda Ermeni liderlerle temasa geçmeye karar verdi.Amacı saldırıları durdurmanın yolunu bulmaktı.Çağlayangil,Hagop isimli bir sanat koleksiyonerinden yardım istedi.Kim olduğu hâlâ bilinmeyen Hagop,bakana,Ermeni Kilisesi New York Piskoposu ile iletişime geçmesini tavsiye etti.Bir kartvizitin arkasına yazdığı "Sevgili Piskopos,sizi iyi arkadaşım,Türkiye Dışişleri Bakanı Çağlayangil ile tanıştırmak istiyorum.Lütfen gereğini yapınız" notuyla iki adamı buluşturma adımını attı.


İlk toplantıyı dişçi ayarladı

Çağlayangil,Mart ayındaki bu görüşmenin ardından Ekim ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu için New York'a gittiğinde en yakın yardımcısı Aksoy'u piskoposu bulmakla görevlendirdi.Daha sonradan Stockholm Büyükelçiliği de yapan Aksoy,Oshagan Choloyan isimli bir rahiple görüştü.(Oshagan Choloyan 1998 yılında Başpiskopos oldu) Choloyan,Taşnak Partisi'nin Washington'daki temsilcilerinden dişçi Hratch Abrahamian'a haber verdi.Abrahamian da diğer üyelerle New York'ta gizli bir toplantı ayarladı.Çağlayangil ve Aksoy,birkaç gün sonra bu grupla buluşmak üzere onları ASALA'dan korumakla görevli korumaları atlatarak Hilton Oteli'ne gitti.Çağlayangil,Abrahamian ve diğerlerine yüksek seviyede görüşmelere hazır olduğunu açıkladı.Mesajı Beyrut'taki Ermeni liderlere Abrahamian iletti.Sonunda Ermeni parti liderleri "toprak konusunda pazarlık yapmamak" şartıyla toplantıya katılmayı kabul etti.


"Bu fırsatı kullanın"

Taşnak,Hınçak ve Ramgavar partilerinin temsilcileri ile Çağlayangil,27 Kasım 1977 günü Zürih'teki Dolder Grand Oteli'nin Yeşil Odası'nda buluştu.Taraflar bir masanın iki ayrı ucunda oturuluyordu.Çay içiyorlardı.Ermenilerin notlarına göre umutlu bir hava vardı.Aksoy'a göre ise "atmosfer gergindi".Masadakilerin büyük çoğunluğu Türkçe bildiği halde Ermeniler İngilizce konuşuyor,Aksoy Türkçe'ye çeviriyordu.Çağlayangil toplantıya başlarken ortamı yumuşatmak için soyadının Ermeniceden geldiğine dair dedikodular olduğunu söyledi.Bir çiftlikte Ermeni bir çocukla büyüdüğünü anlattı.Daha sonra yaşı nedeniyle bundan sonraki hükümetlerde büyük ihtimalle görev almayacağını hatırlatarak Ermenilere bu fırsatı değerlendirmelerini tavsiye etti.


"Türkler karşılık verebilir"

Dolder Grand Oteli'nin Yeşil Odası'ndaki toplantıda,1915 olayları ve Soykırım gündeme geldiğinde ortam iyice gerildi.Çağlayangil bunun büyük güçlerin iki tarafa da yaşattığı "ortak bir trajedi" olduğunu söylerken Taşnak Partisi lideri Toriguian "Bu konuyu hakkında konuşmadan ya da iki tarafın da suçlu olduğunu söyleyerek kapatmak mümkün değil.Önemli olan Ermeni meselesinin çözülmesi,Ermeni ulusunun kendi tarihi topraklarında yaşayabilmesidir" dedi.Bu temel konuda yaşanan olumsuzluk herkesin moralini bozmuştu.Ama Çağlayangil'in asıl amacı terör saldırılarını durdurmaktı.Konuyu gündeme getirdiğinde Ermeni liderler bu eylemlere imza atan militan gençler üzerinde hiçbir etkileri olmadığını iddia etti.Toplantıya katılan Ermenilerden birine göre Çağlayangil bunun üzerine Türklerin de saldırılara karşılık verebileceğini ima etti.


"Kapı tamamen kapandı"

Toprak konusu toplantının en hassas meselelerindendi.Ancak Ermeni kaynaklara göre Çağlayangil'in bu konudaki tavrı çok netti.Bakan "Maddi tazminat,eski evlerine dönme ve Ermenilere bazı ayrıcalıklar tanımak kabul edilebilir meseleler ama toprak talebiniz kesinlikle kabul edilemez.Bu talep hiçbir Türk tarafından,vatan haini bile olsa,hiçbir koşulda kabul edilemez" dedi.Öğle yemeği vakti geldiğinde hiç yol alınamamıştı.İki taraf birbirlerinin telefon numaralarını alarak ayrıldı.Aksoy'a göre Çağlayangil,hayal kırıklığına uğramıştı.Bir dışişleri bakanının asla görüşmeyeceği kişilerle masaya oturmuş ve hiçbir şey elde edememişti.Beş hafta sonra Demirel hükümeti düştüğünde Çağlayangil de koltuğunu kaybetti.Thomas de Waal'ın deyimiyle "Yarısına kadar açılan kapı tamamen kapandı ve Zürih'teki toplantı o kadar gizliliğe gömüldü ki bir daha kimse aralayamadı."


Zabıtlar MİT arşivinde


Eski Dışişleri Bakanı Çağlayangil'in Ermeni diasporasının temsilcileriyle yaptığı iki gizli toplantıda bulunan bakan müşaviri Aksoy,toplantı zabıtlarının Demirel’de,Bakan'da ve MİT'nda olduğunu anlattı.

Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'in 1976 ve 1977'de Ermeni diasporasının temsilcileriyle yaptığı iki gizli toplantının arka planını,o dönemde bakan özel müşaviri olarak toplantılara katılan emekli Büyükelçi Oktay Aksoy Milliyet'e anlattı.Aksoy,notların dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ve Çağlayangil'in yanısıra MİT'na iletildiği bilgisini verdi.

Aksoy, gizli toplantıyla ilgili özetle şunları söyledi:
"1974 Kıbrıs Harekâtı'ndan sonra ASALA terörünün birden gündeme gelmesi Çağlayangil'in dikkatini çekiyordu.Çağlayangil,büyükelçiler İsmail Erez ve Daniş Tunalıgil'in şehit edilmesinden çok etkilendi.İkisini de bizzat kendisi atamıştı.Sevdiği isimlerdi.1976'da Birleşmiş Milletler Genel Kurul toplantısı için New York'a gittik.Bana bir Ermeni'nin üzerinde yazısı bulunan bir notunu verdi.Notta,New York Metropolitine hitaben (görüşmenizi rica ederim) yazıyordu.

'ASALA nereden çıktı?'


Benimle Oshagan Cholayan adında genç bir papaz görüştü,Metropolitin yardımcısı.Türk Dışişleri Bakanı'nın Ermeni temsilcilerle görüşmek istediğini söyledim.'Ben sizi aratırım' dedi.Beni dişçi Abrahamyan aradı.O dönem Ermeni derneklerinden birinin başındaydı.

İlk toplantı 1976'da yanlış hatırlamıyorsam Ekim ayında Hilton Oteli'nde yapıldı.İçeride on-oniki kadar Ermeni diasporasının temsilcisi var.Masanın öteki ucunda sadece Çağlayangil ve ben varım.Bakanın bir Türk koruması salon dışında bekledi.Amerikalı korumalar da salonun dışında kaldı.Toplantıdan Amerikalıların haberi olmuştur.Bizim Büyükelçiliğe haber vermedik.Sadece dönemin Başbakanı Süleyman Demirel biliyordu.Çağlayangil,o toplantıda,'Benim babamın çiftliğinde Ermeni çalışanlar vardı.Çok iyi ilişkiler içindeydik.Çocukluğumda Ermeni arkadaşlarım oldu.Bu ASALA nereden çıktı?Bunu nasıl sona erdirebiliriz' dedi.'Bir toplantı ayarlarız' dediler.

'Bedii Faik haberi atladı'


Ankara'ya döndükten sonra Abrahamyan telefonla aradı.İkinci toplantı Zürih'te yapılacaktı.Bakanın Brüksel ziyareti olacaktı.Toplantının tarihini Brüksel gezisine göre ayarladık.Brüksel dönüşü Zürih'e geçtik.Görünüşe göre Bakan,Dolder Grand Oteli'nde istirahattaydı.Bu intibaı verdik.Hattâ Bedii Faik de o otelde,Bakanla da bir görüşme yaptı.Ama niye Zürih'te diye pek merak etmedi.Etse gazeteci olarak o zaman gizli toplantının farkına varırdı.

Çağlayangil,Zürih toplantısında,hatırladığım kadarıyla 'Ermeniler Birinci Cihan Savaşı'nda Ruslarla birlikte hareket etti.Tehcir kararı Ermeni halkını çatışma bölgelerinden uzaklaştırmak için alındı.Ama tehcir sırasında tatsız şeyler olmuş olabilir.Yoksa Ermenileri yok etme gibi bir niyet yoktu.İlişkiler düzgün gidiyordu,Kıbrıs çıkartmasından sonra bu olaylar olmaya başladı' dedi.Taşnak temsilcisi çok sert tepki gösterdi.Doğrudan Soykırım dediler.Daha yumuşak tutum içinde olan 'savaş sırasında olmuş olabilir ama çok sıkıntı ve acı çektik.Gençler infial içinde.ASALA'yı gençleri önlemek kolay değil' diyenler oldu.Bu bir pazarlık görüşmesi değildi.Çağlayangil,'Cinayetleri nasıl önleyebiliriz' arayışı içindeydi.Durumu anlama çabasıydı.Bu görüşmeleri herkesten gizledik.

'Notları temize çektim'

Sadece Demirel'in haberi vardı.Notları,üç nüsha halinde temize çektim.O zaman daktilo kullanıyorduk.Araya koyduğum kopya kâğıtlarını da imha ettim.Bir nüshayı Bakan aldı,bir nüsha Demirel'e gitti.Üçüncü nüshayı ise MİT Müsteşarı'na verdik.Çok gizli olduğu için kendim için saklamadım.Çağlayangil bırakmamışsa bugün Dışişleri'nin arşivinde de yoktur.MİT'nın arşivindedir.Daha sonra hükümet değişince üçüncü toplantı gerçekleşmedi..."

*Pınar Ersoy,Bakan diasporayla gizlice toplandı,Milliyet,30 Ocak 2015.

http://www.milliyet.com.tr/bakan-diasporayla-gizlice-toplandi-gundem-2006071/?google_editors_picks=true

26 Ocak 2015 Pazartesi

Holocaust'un "Fayda"ları:Hatırlama,Banalleştirme,İstismar/Corry Guttstadt*

Bu yıl Auschwitz'in Kızıl Ordu tarafından kurtarıldığı tarih olan 27 Ocak'taki uluslararası anma günü,Türkiye'de ilk defa yarı resmi bir kabul gördü.(1) Kadir Has Üniversitesi'nde düzenlenen törene Dışişleri Bakan Yardımcısı Naci Koru katıldı;Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve AB'yle İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıklamalar yayımladılar.Gerek Şalom'da,gerekse İngilizce yayımlanan birçok gazete ve blogda bu tören hakkında çıkan haberlerin abartılı denebilecek kadar olumlu olması,şaşırtıcıdır.Zira politikacıların açıklamalarını okuduğunuzda,Türkiye'deki anti-Semitizmi (ve genel olarak ırkçılığı ve ayrımcılığı) bir kez daha inkâr etmek, Türkiye'nin güya "Yahudileri kurtardığı" mitosunu terennüm etmek ve Ermeni Jenosidi'ni inkâr etmek üzere,anma gününü istismar ettiklerini görürsünüz.

Nitekim Mevlüt Çavuşoğlu'nun açıklaması şöyledir:


"Türkiye,Osmanlı döneminde 1492 yılında İspanya'dan sürülen Yahudilere kucak açtığı gibi,İkinci Dünya Savaşı sırasında da vatandaşı olan Yahudilerin toplama kamplarına gönderilmelerini engellemiş,başta bilimadamları olmak üzere,her kesimden Yahudiler için sığınılacak güvenli bir liman olmuştur.(...) Bizim tarihimizde soykırım yoktur.(...) Bizim medeniyetimizde farklı olana,aciz olana düşmanca yaklaşmak yoktur.(...) Ancak,Avrupa'da yükselen aşırı sağ,yabancı düşmanlığı,İslamofobi ve anti-Semitizm,ne yazık ki hâlâ belli kesimlerin tarihin acı tecrübelerinden ders çıkaramadığını göstermektedir."
(2)

AKP hükümeti çevrelerinin güttüğü anti-Semitizmi düşününce,bu açıklamaya pişkin demek hafif kaçar.Ne Ermeni Jenosidi'nin inkârı Türkiye için yenidir,ne de anti-Semitizmin masumlaştırılması ve görelileştirilmesi.Buna tam da uluslararası Holocaust Anma Günü'nü vesile yapmak ise,korkunç bir şeydir.


Mamafih bu konuda "telif hakkı" Türkiye'ye ait değil.Epey zamandır,Holocaust'u ve Nasyonal Sosyalizm'in İkinci Dünya Savaşı'ndaki cinayetlerini anma etkinliği,özellikle Avrupa'da bir "hatırlama savaşı"nın muharebe sahasıdır,
(3) kurbanlar arası rekabetle,tarihin yeniden yazım(lar)ıyla ve suçu tersine çevirmeyle (faille kurbanın yerini değiştirerek) yürütülen bir mücadeledir bu.Bu yazıda dile getirilecek olan tezler,bu karmaşık söylemlerin kapsamlı bir yorumu değil,ancak bir tartışmaya davet niteliğindedir.

27 Ocak-Auschwitz'in kurtarılması


Kızıl Ordu 27 Ocak 1945'te Auschwitz'e geldi.Orada çoğu hasta olan ve SS'in kampı boşaltırken aç biilaç geride bıraktığı yaklaşık 7 bin mahpusu kurtardı.
(4) SS daha önceki günlerde yaklaşık 60 bin mahpusu Batı'ya doğru ölüm yürüyüşüne çıkartmıştı.

"Auschwitz" adı Almanların gerçekleştirdiği Yahudi Soykırımı'nın sembolüne dönüştü.Holocaust'un beş-altı milyonu aşan sayıda Yahudi kurbanının yaklaşık bir milyonu,endüstriyel kıyımın merkezlerinden biri olan Auschwitz-Birkenau'da öldürülmüştü.Bunların büyük çoğunluğu, 900 binden fazlası,buraya gelir gelmez gaz odalarında öldürüldü.


2005 Kasım'ında Birleşmiş Milletler Kongresi 27 Ocak'ı Uluslararası Holocaust Anma Günü ilan etti.


Holocaust,yirminci yüzyılın soykırımları arasında herhangi birisi değildi.Onun farkı,sadece kurban sayısının kıyas kabul etmez yüksekliğinden ve yok edişin endüstrileştirilmiş biçiminden de ibaret değildir."Her türlü ihtilaf,husumet ve politik düşmanlığın tamamen ötesinde bir zulüm ve cinayet"tir burada sözkonusu olan.
(5) "Bütün diğer jenositler (...) yerel nitelikliydiler,yani jenosit belirli bir coğrafi bölgede vuku buluyordu.Holocaust vakasında ise Almanya dünyanın her yerindeki her bir Yahudi'yi hedef almıştı."(6)

Anmada kay(dır)malar


Türkiyeli arkadaşlarım,Türk inkâr politikasını eleştirirken "iyi örnek" saydıkları Alman Anma Politikası'na atıfta bulunmayı seviyorlar.Ne var ki bu politikayı (başka etkenlerin yanı sıra) hayatta kalan Yahudilerin,anti-faşist ve demokratik aktivistler ve bilim insanlarının mücadelesine borçluyuz.Savaşından bitiminden sonraki ilk birkaç on yılda Nazi suçluların ve kitlesel cinayetlerin sorumlularının çoğu gönül rahatlığıyla ekonomi ve politikadaki mevkilerine dönmüşlerdi.Holocaust ve Nasyonal Sosyalizm'in tüm cinayetleri,Federal Almanya'nın kamusal bilinci açısından bir mesele değildi;Soğuk Savaş'ın anti-Komünist atmosferinde Almanların çoğu kendilerini Kızıl Ordu'nun ve "yitirilen doğu bölgelerinde" gerçekleşen sürgünün kurbanı olarak görüyordu.


Hayatta kalan Yahudiler anlayışızlık ve husumetle karşı karşıya kaldılar.Auschwitz'ten sağ olarak kurtulan tarihçi Joseph Wulf,çok sayıda kitap ve belge yayımlayarak Federal Alman kamuoyunu Nasyonal Sosyalizm'in cinayetleri hakkında aydınlatmak için harcadığı çabalar karşılıksız kalınca,teslimiyete kapılarak 1974'te intihar etmişti.Oğluna bıraktığı veda mektubunda şöyle yazmıştı:"Alman Üçüncü Reich'ı üzerine 18 kitap yayımladım ve bunun hiçbir etkisi olmadı.Almanlara her şeyi geberesiye belgeleyip kanıtlayabilirsin,Bonn'da olabilecek en demokratik hükümet iş başında olabilir -ama kitlesel cinayetler işlemiş olanlar yine serbestçe gezer ortalıkta,müstakil evlerinde oturur çiçek yetiştirirler."
(7)

Uluslararası düzlemde de Holocaust savaş sonrasının ilk on yıllarında insanlığa karşı işlenmiş suçların en büyüğü olarak tanınmış ve kavranmış değildi.Bunun bir nedeni,Avrupalı Yahudilerin soykırımının,Almanlar tarafından işlenmiş büyük ölçekli suçlardan sadece birisi olmasıydı;özellikle Slav halkları arasında,Nazilerin ırkçı ideolojisi uyarınca yine öldürülmesi veya "tenzili" gerekli görülmüş milyonlarca kurban vardı.Batı Avrupa devletlerinde de yüzbinlerce insan zorunlu çalışma kamplarına sürülmüş,rehine tutularak öldürülmüş veya eziyete tabi tutulmuştu.(8) Nürnberg yargılamalarında da (toplamda 13 davada!) Yahudilere soykırım konusu tali bir rol oynamıştı.(9)

Buna Soğuk Savaşın ideolojik cepheleşmesini eklemek gerek.Batı Avrupa devletlerindeki solcular ve muhalifler kendilerini anti-faşist direnişin geleneği içinde görüyorlardı.1960'lı ve 1970'li yıllarda "Yeni Sol" için de başlarda geçerliydi bu:(Kahraman) anti-faşistlerle özdeşleşmek,Yahudi cinayetiyle hesaplaşmaktan daha cazipti (ve daha kolay).Uluslararası düzlemde,hayatta kalmış Yahudilerin cemaatleri dışında pek az insanın Holocaust'u bütün boyutlarıyla kavramaya amade olmasında psikolojik sebepler de muhtemelen rol oynuyordu:İnsan zihni, böylesine devasa ve tasavvur edilemeyecek ölçüdeki cinayetleri kavramayı,bir şekilde reddediyordu.

Holocaust'un boyutunun kavranması -uluslararası düzlemde de- ancak 1980'lerin sonlarında ve 1990'larda gerçekleşti.Artık Holocaust Batı dünyasında hem beşeri bilimlerde hem de genel olarak kültür,edebiyat,sanat ve sinemada,modernliğin merkezi negatif atıf noktası haline gelmiştir.Sadece bilimsel literatür,onbinden fazla eseri kapsar.Birçok eski katliam mekânında anma merkezleri ve müzeler açıldı,cinayetlerin işlendiği yerlerin çok uzağında olan Güney Afrika,Arjantin,İspanya veya Japonya gibi devletler de,o ülkelerde Yahudiler yaşıyor olsa da olmasa da anma merkezleri kurdular.

Tarihsel algılamadaki ve anmadaki bu kay(dır)ma,diğer kurban gruplarının,örneğin Almanya'da 1933'ten sonra toplama kamplarına ilk kapatılanlar olan politik muhaliflerin veya öldürülen milyonlarca Polonyalı ve Rus'un neredeyse hafızalardan silinmesine yol açtı bu arada:Sadece Eylül 1941-Ocak 1944 arasında Alman ordusunun açlığa mahkûm ederek şehir nüfusunu yok etmeyi hedeflediği Leningrad'ta bir milyondan fazla insan hayatını kaybetmişti.(10)

Ayrıca,Holocaust'un sinema filmlerinin "arka planı" veya sahnesi olarak "her yerde hazır ve nazır olması",banalleşmesine ve müzelik bir olaya dönüşmesine de yol açtı.

Kurban hiyerarşileri

Müzelik bir olaya dönüşmesine verilebilecek örneklerden biri,Yahudi kurbanların filmlerde ve romanlarda neredeyse her zaman tahsilli yüksek tabakanın Alman veya Avrupa kültürünü "zenginleştirmiş" mensupları olarak temsil edilmeleridir.(Onların katledilmesine üzülmenin ardında faydacı bir düşünce saklanır yani neticede).Gerçekteyse Orta ve Batı Avrupa devletlerinden tehcir edilen Yahudilerin çoğunluğu hiç de varlıklı olmayan insanlardı ve durumları günümüz mültecilerinden pek farklı değildi.

Almanya'da anma hiyerarşisininde ırkçı düşüncenin hükmünü sürdürdüğünü gösteren bir örnek,Roman ve Sinti halkına dönük soykırımın Federal Almanya tarafından ancak 1980'lerin ortalarında tanınmış olmasıdır.Alman makamları ve mahkemeleri Roman kurbanların mağduriyetini tanımayı ve tazminini onyıllarca reddettiler.Almanya'da Romanlara dönük ayrımcılık ve dışlama 1945'ten sonra da uzun süre devam etti,bu sırada Nazilerin tertip ettiği "Çingene fişleri" kullanıldı.

Sömürgelerdeki cinayetlerin gözardı edilmesi

Eski sömürgelerdeki jenosit mahiyetindeki cinayetler de Avrupa devletlerinin birçoğu tarafından hâlâ tanınmamıştır ve anılmamaktadır.Bunun örneklerinden biri 1905'te Alman sömürge birliklerinin bugünkü Namibya'da gerçekleştirdiği ve yirminci yüzyılın ilk jenosidi olan Herero ve Nama jenosididir.Alman hükümet makamlarının açıklamalarında "yaşananlarla" ilgili "üzüntü" bildirilir fakat "yaşananların" soykırım olarak tanınması ve tazminat konusu bugüne kadar reddedilmiştir.

İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili olarak da,Avrupa-dışı halklar hemen hemen tamamen gözardı edilirler.Bu,sömürgeci güçlerin yanında,yani Fransız ve Britanya birlikleri içinde Nazi Almanya'sına karşı savaşan ve -esir düştükleri zaman- "beyaz" silah arkadaşlarından farklı özel ırkçı cinayetlerin kurbanı olan Fransa ve Britanya sömürge halkları mensupları için de geçerlidir.(11) Fransa'nın ve onun sömürge politikasının durumunda,hatırlama rekabeti 8 Mayıs 1945 tarihinde açığa çıkar.Fransa'daki Alman birliklerinin teslim olduğu bu gün kurtuluş yıldönümü olarak kutlanırken,aynı tarih Cezayir'de,Fransız sömürge birliklerinin onbinlerce Cezayirlinin canına mal olan gaddarca bir katliamını ifade eder.Fransız birliklerinin gerçekleştirdiği bu katliamı başlatan hadise,Cezayir'in Sétif şehrinde Almanya'nın teslim olmasını kutlamak için yapılan gösterilerde Cezayir bayraklarının açılması olmuştu.(12)

Hatırlamanın tarihsel-politik konjonktürleri:Tarihin yeniden yazılması ve kurban-fail rollerinin tersine çevrilmesi


Holocaust anmasının "tanınmasındaki" artış ve globalleşme,onu politik ve ideolojik mücadelelerin merkezi bir sahası haline getirdi;hatırlananların "değer ölçüsüne" dair müzakereler yapılıyor ve farklı kurban grupları rekabet ediyorlar bu sahada.Tarihin yeniden yazımının bilhassa bariz örnekleri,Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra yeniden biçimlendirilen yeni Doğu Avrupa ulus devletlerinde gözlemlenebilir.Bu devletlerin birçoğunda yükselişe geçen gerici-milliyetçi güçler,Sovyet dönemine dönük eleştirilerine o kadar ileri gittiler ki,Almanlarla işbirliği yapan ve Yahudi Katliamı'na katılan anti-Komünist grupları ve kişileri "ulusal özgürlük savaşçıları" olarak yücelttiler.Ukrayna'da Nazi işbirlikçisi ve anti-Semit Bandera'nın heykelleri dikildi.Litvanya'ya Vilnius'taki devletçe finanse edilen "Jenosit Kurbanları Müzesi"nde münhasıran Sovyet polisi ve gizli servisinin baskıları anılıyor.Öncesinde 200 bin'lik bir nüfus oluşturan Yahudilerin yaklaşık yüzde 95'inin öldürülmesiyle sonuçlanan Alman işgalindense bahsedilmiyor.(13)

Budapeşte'deki Terror Háza Múzeum da (Terör Evi) tarihin benzeri bir manipülasyonunu yapıyor:"Macarlar" -ki aralarında açıkça anti-Semitist failler de var- Sovyet terörünün "kurbanları" olarak yer alırken,Nasyonal Sosyalistlerin ve onlarla işbirliği yapan Macar faşistlerin cinayetleri hafızadan siliniyor.Hükümetin bu tarih revizyonizmini protesto eden Macar Yahudi cemaatleri bu yıl 27 Ocak anma törenlerine katılmayı reddettiler.Hükümetin Mart 1944'teki Alman işgali anısına dikmek istediği heykelin,dönemin Macar devletinin [Nazi] mezalimindeki katkısını gözden kaçırttığını vurguluyorlar.

Almanya'da da kendini tarihin "kurbanı" olarak sunma çabaları asla geçmişte kalmış değil:Dresden'de şehrin büyük ölçüde tahrip edildiği 13 Şubat 1945 hava saldırılarının yıldönümü yıllarca milliyetçi ve tarih revizyonizmine dönük etkinlikler için araçsallaştırıldı;bu arada Alman kurban sayısı onla çarpılarak abartıldı.Şu da var ki,Dresden'de (keza Magdeburg'da) anti-faşist ve demokratların başlattığı karşı seferberlik,tarih revizyonizmine karşı durmanın anlamlı ve mümkün olduğunu gösteren başarılı bir deneyimdir.

Söylemsel kay(dır)malar-Suçu savuşturma

Bir diğer söylemsel kay(dır)ma,"Müslümanların" Nasyonal Sosyalizmle ilişkileri hakkındaki dallı budaklı tartışmalar ve aşağı-yukarı eşzamanlı başlayan "göçmen toplumunda Holocaust anması" meselesinde görülmektedir.

2000'lerin başından itibaren "Arapların" Nasyonal Sosyalist Almanya'yla ilişkileri ve Kudüs Müftüsü Haj Amin al-Husseini'nin rolü çok tartışılan bir konu haline geldi.(14) Müftü'nün Nazi rejimiyle sıkı işbirliği içinde bir anti-Semit olduğuna kuşku yok.Almanlar Ortadoğu'da anti-Semitist kışkırtmalarını onun yardımıyla yaygınlaştırdılar,Müslümanlardan devşirilen SS birliklerinin eğitiminde de vaiz olarak devredeydi.Ancak 11 Eylül sonrasının politik ikliminde Alman (ve Batılı) kamuoyunda öyle bir imge oluştu ki,sanki "Araplar" veya "Müslümanlar" topyekûn Nazilerin sempatizanları ve işbirlikçileri olmuşlardı.Almanlarin ortak bilincinde Arap/Müslüman anti-Semitizmi'nin vurgulanması,Almanların suçunu görelileştirmeye yarayan bir sav işlevi görür.Dışişleri Bakanlığı'nın ve Ortadoğu'da anti-Semitist propagandayla meşgul olmuş diğer Alman makamlarının çalışanlarının (yani Müftü'nün ve hempalarının "amirlerinin") asla sorumlu tutulmayıp kariyerlerini emekli olana kadar sürdürdüklerini düşündüğümüzde,bu sav iyice saçma gelecektir.

Aşağı-yukarı aynı sıralarda başlayan,göçmenler arasında Holocaust'un hatırasına saygıyı ve anti-Semitizm kavrayışını geliştirmeye dönük tartışma,suçu başkasına ittirmenin bu yöntemini kuvvetlendirdi.Öte yandan,(Almanya'da tabir edildiği üzere) "göç kökenli gençliğe" Holocaust olgusunu anlatmaya yönelik pedagojik çerçevedeki tartışmalar,zaten kökenlerinden dolayı "göçmen" olarak toplumdan dışlanan gençleri daha da yabancılaştırmaktadır.Böylelikle aynı zamanda, Müslüman göçmenlerin ve onların çocuklarının ve torunlarının "saf Alman" çocuklardan daha anti-Semit eğilimli olduğu kanaati nakledilir.Ciddi araştırmaların teyit etmediği ve son olarak Fransa'da Fransız anti-Semitistlerinin esef verici kitlesel gösterilerinin çürüttüğü bir imgedir bu.

Türkiye'de Holocaust algısı

Türkiye'de bugüne kadar Holocaust diye bir konu yoktu.Bu konuyla bilimsel olarak ilgilenen yoktu,şimdi de pek yoktur.Ne Türk bilim insanları bu konuyu araştırmıştır,ne de Holocaust'a ilişkin temel eserler Türkçe'ye çevrilmiştir.(15) Benim Holocaust'un sadece kısmi bir veçhesini ele alan kitabım dışında,Türkçe'de yayımlanan tek bilimsel eser Yehuda Bauer'in "Rethinking the Holocaust"udur [Holocaust'u Yeniden Düşünmek].(16) Konuyla ilgili sadece birkaç anı kitabı ve edebi eser mevcuttur.(17)

Müslüman kimliğinin ağır bastığı veya Avrupa-dışı devletlerin birçoğunda durum fazla farklı olmayabilir.Türkiye örneğinde bu durumun şaşırtıcı bulunabilecek yanı,örneğin Türkçe'ye çevrilen edebi ve bilimsel kitapları veya gösterilen filmleri gösterge kabul ederseniz,ülkenin entelektüel ve kültürel yöneliminin hâlâ Batı'ya dönük olmasıdır.Bu ilgisizlik,Türkiye'deki eleştirel tarihçilerin veya Yahudi gazetelerinin Shoah'a ilişkin temel bilgilerinin kıt oluşunda da gösterir kendini.

Türkiye'de toplumun çoğunluk profilinin Holocaust'a ilgisinin azlığı,Yahudi hemşehrilerinin kaderlerine olan ilgisizlikte de tezahür eder:Oysa Türkiye'de,Avrupa'da Shoah'ı yaşamış hatta bizzat kurbanı olmuş bir akrabası veya hısmı olmayan bir Yahudi aile yok gibidir.Almanya'da,Belçika'da,özellikle Fransa'da hayatta kalan birçok Türk kökenli kurban veya onların çocukları,o döneme ilişkin biyografiler ve anılar yayımlamıştır;sayısı onu geçen bu kitapların da biri bile şimdiye dek Türkçe'ye çevrilmemiştir.

Holocaust ve Propaganda

Buna karşılık, Holocaust'a ilişkin koca bir bayağı literatür (romanlar ve sözde bilimsel eserler) yığını vardır.Bu eserlerin birçoğu,"çok defa hayatlarını tehlikeye atarak" Türk ve diğer Yahudileri Nazilerin pençelerinden kurtaran Türk diplomatlarının sözde kahramanca hareketlerini terennüm ederler.Böylesi iddiaların doğruluktan uzaklığını başka bir yerde ortaya koymuştum,burada buna girmeyeceğim.(18) Bu yayınlar hakikatten uzak ve kitsch olmakla kalmazlar,yaptıkları hem tehcir edilerek katledilenlerle,hem de hayatta kalan Yahudilerle alay etmektir.Yahudilerin kaderi bu yazarların umurunda değildir,onların sözümona "kurtarılması" sadece Türkiye lehine dış politika propagandasına (ve Ermeni Jenosidi'ni inkâr politikasına Yahudi örgütlerinin desteğini kazanmasına) hizmet eder.(19)

Bu kurtarma mitlerinin numunesi,ABD'nde tarihçiliği tartışmalı bir kişi ve Ermeni Jenosidi'nin az sayıdaki Türk-olmayan inkârcısından biri olan Stanford Shaw'a aittir.Onun "Turkey and the Holocaust -Turkey's Role in Rescuing Turkish and European Jewry from Nazi. Persecution,1933-1945" adlı kitabı uluslararası Holocoust araştırmaları alanında sert eleştirilere uğradı.Çok sayıdaki yöntemsel hata ve anakronizmanın yanı sıra Shaw,kendi görmüş olduğu belgeleri hasıraltı etmiştir (kendisi bu belgeleri sonra United States Holocaust Anma Müzesine -USHMM'e- devretti,dolayısıyla orada görülebilirler).Bu kötü kitabın İngilizce yayımlanmasından yirmi yıl sonra Türkçe'ye çevrilmesi de o oranda şaşırtıcıdır.

Shaw'ın Türk çıkarlarına angajmanı Ermeni Jenosidi'nin inkârıyla sınırlı değildi bu arada.1990'lı yıllarda ABD'nde Nazilerin Yahudilerden çaldıkları altınlarla ilgili kovuşturmalar yürütülür ve tarafsız devletlerin bunda oynadığı rol araştırılırken,İsviçre'nin yanı sıra Türkiye'nin de,en azından altınların Almanlara transferinde yardımcı olduğu doğrultusunda şüpheye düşülmüştü.Araştırma Komisyonu'na Türkiye lehine ifade vererek bu kovuşturmanın durdurulmasını talep eden ve bunu da başaran kişi,Stanford Shaw'dan başkası değildi.

Türkiye,dış politika propagandası için Yahudileri güya kurtardığına dair mitler üreten tek ülke değildir kesinlikle.İspanya,Franco diktatörlüğü döneminde dış politikadaki yalıtılmışlığını kırmak için,İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra görece erken bir zamanda benzeri bir propaganda geliştirmişti.Arjantin de askeri diktatörlük döneminde benzerini yaptı.Türkiye'den farklı olarak bu ülkelerde eleştirel bilim insanları bu mitleri başarıyla yıkmaya başlamışlardır.(20) 2014 Kasım'ında Madrid'te yapılması planlanan şu konferans,dönemin tarafsız ülkelerinin politikasına ilişkin mukayeseli tartışma imkânı sunacaktır:Bystanders,rescuers or perpetrators?The Neutrals and the Shoah:Facts,Myths and Countermyths.

Kurbanların Türkleştirilmesi/Müslümanlaştırılması

1945'ten beri tüm hükümetlerin Shoah'ın Türk-Yahudi kurbanlarına olan reel ilgisizliği,başka şeylerin yanı sıra,Türk resmi makamlarının bugüne kadar kurbanların isimlerini toplama ve başlarına gelenleri açıklığa kavuşturma zahmetine bile girmemiş olmalarında kendisini gösterir.Savaştan hemen sonra gelen yıllarda bu,hayatta kalabilen Türk-Yahudiler için örneğin Almanya'ya karşı tazminat talebinde bulunamamak ya da başvurularında büyük müşküllerle karşılaşmak anlamına geliyordu.

Kayıtsızlıkla geçen on yılların ardından 2012 Aralık'ında Almanya'daki Türk Büyükelçiliği başka Türk örgütleriyle beraber,eski Bergen-Belsen toplama kampının olduğu yerdeki anma merkezinde bir matem töreni düzenledi;törende "Bergen-Belsen'de katledilen Musevi ve Musevi olmayan Türk vatandaşları" anısına bir plaket çakıldı ve bir imam (yanında bir hahamla) dua okudu.Bu jest ilk bakışta Türkiye'nin kendi Yahudi vatandaşlarının Shoah sırasındaki kaderine ilgi göstermeye dönük gecikmiş bir eğilimi gibi görülebilir.Oysa ne Büyükelçiliğin ne de törene katılan diğer Türk örgütlerinden herhangi birisinin,Bergen-Belsen kurbanlarının kaderine sahici bir ilgi duyduğu aşikârdır.

Kendi araştırmalarıma göre Türkiye'de veya Osmanlı İmparatorluğu'nda doğmuş olan veya Türk vatandaşlığı taşıyan en az oniki insan Bergen-Belsen'de hayatını kaybetmişti.Bu kişiler şunlardır:Perla Behar-Behar (1872 Edirne doğumlu),Raphael Bilé (1893 İzmir),Jacques Castoriano (1902 İstanbul),Ribca Chochou (1892 Safed/Filistin),Iso Cory (1920 İzmir),Jacques Nahoum (1894 İstanbul),Dr. Jakob J. Neubauer (Leipzig),Max Neumann (1892 Viyana),Marco Ojalvo (1886 İstanbul),Elyo Sarfati (1921 İstanbul),Garabed Tachdijan (1906 Urfa),Lisa Ladrer Mayer (1900 İstanbul),Chaim Levy (1896 Kudüs).

1915 Soykırımı'nda hayatta kalarak daha sonra Ermenistan'a giden ve bir Sovyet askeri olarak Almanlar tarafından öldürülen Ermeni Garabed Tachdijan dışında hepsi Yahudi'ydi.İnsanlık tarihinin en kapsamlı soykırımı olan Holocaust Yahudileri hedef almıştı ve kurbanları Yahudi'ydi.Bu insanları anma plaketinde yazdığı gibi "Musevi ve Musevi olmayan Türk vatandaşları" olarak nitelemek Yahudileri (ve Ermenileri) ölümlerinden sonra Müslümanlaştırma teşebbüsüdür.Öyle görünüyor ki Bergen-Belsen'deki anma töreni Türk-Müslüman çoğunluğu da kurban rolüne oturtan faydacı bir teşebbüstür ve tarihsel revizyonizmden aşağı kalmamaktadır.

Bu noktada belirtmeliyiz ki yukarıda adı anılan kurbanların hepsi (Türkiye dışında doğanlar da) hayatlarının bir döneminde Türk vatandaşı olmuşlardı.Bazıları daha sonra vatandaşlık haklarından mahrum bırakılmışlar,Türkiye'ye gitme talepleri -ki onların hayatını kurtaracaktı bu- geri çevrilmişti.(Bu elbette,Almanların bu insanların ölümündeki sorumluluğundan bir şey eksiltmez.)

Almanlar bu Yahudilerin çoğunu 1944 yazında İtalya,Hollanda,Avusturya ve Almanya'dan,çok daha büyük bir Türk-Yahudi grubunun parçası olarak Bergen Belsen'e yolladılar.Bu grubun çoğunluğu (105 kişi) 1945 yılı Mart ayında Alman-Türk sivil mübadelesi çerçevesinde Bergen-Belsen'den kurtarıldı.11 Nisan 1945'te gemi Türkiye'ye vardığında Türk yetkililerinin ilk etapta bu kurtarılmış Yahudilerin ülkeye giriş yapmalarını kabul etmemeleri dikkat çekicidir.Uluslararası Yahudi temsilcileri,ancak çetin müzakereler sonucunda Türk yetkililerini bu insanların gemiden ayrılarak İstanbul'da -masrafları Jewish Agency tarafından karşılanmak üzere- üç otelde konaklamalarına ikna edebildiler.

Bergen-Belsen'deki anmanın hedeflediği "Türkleri Holocaust kurbanı olarak gösterme" niyetindeki politik hesap açıktır:Daha 2005 Haziran'ı sonunda Avrupa Türk Birliği,Dachau toplama kampı anma merkezinde,Nasyonal Sosyalizm döneminde Dachau toplama kampında tutuklu kalmış Türkler anısına bir (kırmızı beyaz ay yıldızlı) plaket töreni düzenlemişti.(21) Tarih kesinlikle tesadüf değildi:Bir hafta önce Almanya Federal Meclisi'nde Ermenilere dönük jenositle ilgili bir oturum yapılmıştı (oportünist bir tavırla jenosit kelimesinden kaçınılarak).Avrupa Türk Birliği'nin açıkça belirttiği gibi,Dachau'daki plaket Federal Meclis'teki oturuma tepki anlamı taşıyordu.

Holocaust ve Ermeni Jenosidi'ni düşünmek

Anılan örneklerin gösterdiği gibi,Holocaust'un hükümet görevlileri veya "resmi çizginin" temsilcileri tarafından her zikredilişi,neredeyse reflekse benzer bir şekilde,Ermeni Jenosidi'ne (olumsuz) bir atfı beraberinde getiriyor.Ermenilerin acısını inkâra sabitlenmek,açık ki,Yahudi Shoah kurbanlarıyla bir empatiyi engelliyor.Bu,trajik bir psikolojik engeldir.

Wolf Gruner'in bir makalesinin gösterdiği gibi,(22) Ermenilerin kaderinin hatırası,baştan beri birçok Avrupalı Yahudi için önemliydi.Bu,uluslararası hukuk uzmanı,Birleşmiş Milletler'in Soykırım Sözleşmesi'nin "babası",1915-1916 olaylarıyla yoğun bir şekilde ilgilenen Raphael Lemkin'in kişileştirdiği meşhur örnek için geçerli değildir sadece.Nasyonal Sosyalist rejimin 1938 ve 1939 yıllarında anti-Semitist önlemlerini gaddarca sertleştirmesinin tesiri altında,yani sistematik yok etme politikasının başlamasından yıllar önce bile,uluslararası Yahudi örgütleri Yahudileri "Ermenilerinki gibi bir kaderin beklediği" uyarısında bulunuyorlardı.

Mesele bu iki hadiseyi eş koşmak değildir,olmamalıdır.Yine de iki hadise arasında,Holocaust'u görelileştirmeye kalkmaksızın,tartışmanın veya incelemenin anlamlı olacağı benzerlikler ve farklar mevcuttur.

Örneğin temel bir fark,Almanya'da 500 bin kişiden oluşan (Nazi ırk kanunlarına göre Yahudi olarak sınıflandırılanları katarsak 600 bin) Yahudi topluluğunun toplam nüfusa oranının,1933'ten önce de,Ermenilerin Anadolu'daki nüfus payıyla mukayese edilemeyecek kadar düşük olmasıdır.

İnkârcılar hep,Yahudilerin "masum" kurbanlar olduğunu,sadece Yahudi oldukları için öldürüldüğünü vurgularlar.Bu kuşkusuz doğrudur.Fakat gerçekte bu cümle Yahudilerin Shoah deneyimiyle ilgili değildir,cümleyi sarfeden onlarla hiç ilgilenmiyordur aslında:Niyet edilen imâ (telaffuz edilsin edilmesin),Ermenilerin "masum" olmadığıdır -geçenlerde Ayşe Kulin'in dediği gibi:"Durup dururken kesmedik..."

Dönemin Jön Türk yöneticileri gibi,bütün inkârcı neşriyat da,"Ermenilerin" (kolektif olarak) (Rus) düşmanla veya Avrupalı güçlerle ittifak halinde olduğu fikriyle dolup taşar...Tam bu noktada Nazilerin Yahudi imgesiyle dikkate değer bir paralellik vardır,onlar da savaştaki tüm düşmanlarının arkasında "Yahudilerin" bulunduğu fikrinin cezbesine kapılmışlardı.(23) 1941'in ikinci yarısında işgal edilmiş Fransa'daki Yahudilerin kitlesel olarak tutuklanması ve 1942 Mart'ında (Gestapo'nun değil ordunun emriyle!) gerçekleştirilen ilk tehcir,Fransız direnişçilerinin eylemlerine karşı cezai önlem olarak tasarlanmıştı,zira Nazi ideolojisine göre her direnişçinin arkasında bir Yahudi vardı.

Tarihsel araştırma,Yahudi Soykırımı'nın birçok bölgede farklı yürütüldüğünü gösterir.Orta ve Batı Avrupa Yahudileri 1942'den itibaren Polonya'da kurulan ölüm fabrikalarına tehcir edilirken,Litvanya ve Letonya'daki,bugünkü Ukrayna'daki keza Romanya'daki (Besarabya ve Bukovina'daki) Yahudilerin çoğu çok defa yerel halkın veya faşist grupların da katkısıyla yerinde öldürülmüştü.Anılan bütün bu bölgeler daha önce (1939 [Ribbentrop-Molotov Saldırmazlık] Antlaşması'ndan sonra veya Romanya örneğinden 1940'ta) Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişlerdi,bu da bu bölgelerde yaşayan Yahudiler için Sovyet işgali boyunca durumlarında göreli bir iyileşme (eşitlenme) anlamına geliyordu.Bu durum oralardaki Yahudilere dönük,düşman Sovyetlerle ittifak yaptıkları ithamına dayanak oluşturmuş,bu itham da yerel katil çetelerinin temel saiklerinden birisi olmuştur.Burada da Ermeni Jenosidi'yle belirgin bir paralellik vardır.

Anılanların ve benzer daha birçok etmenin,asla iki hadiseyi aynılaştırmak anlamına gelmediğini tekrarlayalım.Fakat karşılaştırmalı bir tartışma,Ermeni Jenosidi'nin araştırılmasına önemli itkiler kazandırabilir.(24) Bunun ön koşulu,sadece Ermeni Jenosidi'yle ilgili inkâr politikasının sona ermesi değil,Shoah'yla ciddi bir şekilde meşgul olmaktır.

Ermeni Soykırımı'nın yüzüncü yılı ve İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte kampların boşaltılmasının yetmişinci yılı olarak ikili bir yıldönümüne tekabül eden önümüzdeki yıl -2015- bunun için uygun bir vesile olsa gerektir...

***

1-Türkiye'deki Yahudi cemaati 2011'de Neve Shalom Sinagogu'nda anma töreni düzenlemeye başlamıştı,bu törenlere Büyükelçi Ertan Tezgör veya İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu gibi devlet temsilcileri de katıldılar.Türkiye'nin tam üye olmayı istediği (yıllardır aday üye statüsündedir) International Holocaust Remembrance Alliance IHRA ise 27 Ocak'ın resmen kutlanmasını şart koşuyor.Bu yılkı seremoninin Yahudi cemaati dışında ve Dışişleri Bakanlığı'nın katılımıyla düzenlenmesi,Ertuğrul Özkök'ün haber verdiğine göre,Türkiye'nin IHRA'ya üye olmasına yardımcı olmaya çalıştığı anlaşılan Yahudi cemaatinin girişimine dayanıyor.(bkz.Hürriyet,22 Ocak 1994)
2-http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=49393&l=1. Ertan Tezgör ve Naci Koru'nun açıklamaları da neredeyse kelimesi kelimesine aynıdır.
3-2007'de Harald Welzer'in yayımladığı derlemenin başlığı şudur:Der Krieg der Erinnerung.Zweiter Weltkrieg,Kollaboration und Holokost im Europäischen Gedächtnis,Frankfurt/M. 2007.Bu konudaki sayısız yayın arasından Türkçe'ye çevrilen -ve okurlara tavsiye edeceğim- bir tanesi şudur:Karşıt Hafızalar -Soykırımın Önemi ve Etkisi Üzerine,çev. Hulki Demirel,İletişim Yayınları,2011.
4-Sovyetler'in gelişiyle kurtulan Auschwitz revirindeki mahpuslar arasında bulunan Primo Levi'nin "Bunlar da mı İnsan?" anlatısı Auschwitz'in en etkileyici tasvirlerinden birisidir ve Türkçe'ye de çevrilmiştir (çev. Zeyyat Selimoğlu,Can Yayınları,1996)
5-Dan Diner,Gegenläufige Gedächtnisse:Über Geltung und Wirkung des Holocaust Vandenhoeck und Ruprecht Verlag,Göttingen,2008,s.15.(Karşıt Hafızalar: Soykırımın Önemi ve Etkisi Üzerine,çev. Hulki Demirel,İletişim Yayınları,2011)
6-Yehuda Bauer,"Der Holocaust und andere Genozide",in:David Bankier (ed.):Fragen zum Holocaust:Interviews mit prominenten Forschern und Denkern,Wallstein Verlag,Göttingen,2006,s.88.
7-Klaus Kempter,Joseph Wulf.Ein Historikerschicksal in Deutschland.Göttingen:Vandenhoeck&Ruprecht,2013,s.384.
8-Nasyonal Sosyalistlerin işgal ettikleri ülkelerde gerçekleştirdikleri şiddet eylemlerinin kurbanlarının hepsi "savaş kurbanı" olarak tanımlanmaktadır (örneğin tazminat davalarında),Yahudi Holocaust kurbanlarıyla ilgili belgeler dosyasında "Guerre" ibaresi bulunmaktadır.
9-Bu duruşmaların ilki Uluslararası Askeri Duruşma'ydı.Müteakip 12 davaya Amerikan askeriyesi yön verdi.Ana duruşma esnasında Holocaust İddianame 4 (insanlığa karşı suçlar) kapsamındaydı.Müteakip 12 duruşmada Holocaust suçu 9. Dava yani Einsatzgruppen davasına dahil edildi.(Einsatzgruppen Doğu Avrupa'da cephe gerisinde operasyon yapan gezici ölüm mangalarıydı.)
10-Alman ordusunun en büyük savaş suçlarından biri,halkı sistematik olarak açlıktan ölüme mahkûm etmeyi amaçlayarak şehri ablukaya almasıydı.
11-Bkz.Raffael Scheck:Hitler's African Victims:The German Army Massacres of Black French Soldiers in 1940,Cambridge University Press,2006,ayrıca temel başvuru kaynağı olarak:Rheinisches JournalistInnenbüro:"Unsere Opfer zählen nicht:" Die Dritte Welt im Zweiten Weltkrieg,Assoziation A,2005.
12-Karışıklığın ilk birkaç gününde birkaç yüz Fransız sömürgeci de öldürülmüştü fakat olayların gelişimi ve kayıpların sayısı hakkındaki tartışmalar süredursun, Cezayir tarafındaki kayıpların Fransız tarafındakilerden yüz kat fazla olduğu şüphe götürmez.
13-Buna karşılık Litvanya Cumhuriyet Başsavcılığı,Alman işgali esnasında Nazilere karşı savaşan eski Yahudi partizanlara soruşturma açtı!
14-Örneğin Martin Cüppers ve Klaus-Michael Mallmann (derl.):Halbmond und Hakenkreuz.Das Dritte Reich,die Araber und Palästina,Darmstadt 2006.Daha yakın dönemde araştırmacılar daha ayrıştırıcı bir resim çiziyor ve Ortadoğu'daki birçok devlette Müslüman halk arasında da,Nazi politikasına karşı tavır alan ve pekâlâ Yahudi kurbanlarla empati gösteren bir eğilimin de varolduğunu gösteriyor.Örneğin Gilbert Achcar: Les Arabes et la Shoah.Arles,2009;René Wildangel:Zwischen Achse und Mandatsmacht-Palästina und der Nationalsozialismus,Berlin 2007.
15-Holocaust konusunda istisnai çalışmalar şunlardır:Ayşe Sıla Çehreli: Chelmno,Belżec,Sobibór,Treblinka]:politique génocidaire nazie et résistance juive dans les centres de mise à mort (novembre 1941-janvier 1945) [Paris I Üniversitesi'ne sunulan doktora tezi,2007],İzzet Bahar,Turkey and the Rescue of Jews During The Nazi Era:A Reappraisal of Two Cases;German-Jewish Scientists in Turkey&Turkish Jews in Occupied France [Pittsburgh Üniversitesi'ne sunulan doktora tezi,2012].Her ikisi de Türkiyeli olan araştırmacıların bu çalışmaları Türkiye'de bilinmemektedir.
16-Corry Guttstadt:Türkiye,Yahudiler ve Holokost,çev. Atilla Dirim,İletişim Yayınları,2012;Yehuda Bauer:Soykırımı Yeniden Düşünmek,çev. Onur Yakın,Phoenix Yayınevi,2004.
17-Anne Frank,Primo Levi,Claude Lanzmann.Algılanışının tarihiyle ilgili bkz. Annette Wieviorka,60 Yıl Sonra Auschwitz,çev. Işık Ergüden,İletişim Yayınları,2006.
18-Bu iddiaların gerçekliğine dair bkz. Corry Guttstadt:Türkiye,Yahudiler ve Holokost;Turkish Passport filmiyle ilgili bkz. http://sephardichorizons.org/Volume3/Issue1/guttstadt.html;ayrıca Emir Kıvırcık'ın (büyük amcası Behiç Erkin'le ilgili) "Büyükelçi" adlı kitabıyla ilgili bkz.:"Hakikaten 'inanılmaz bir öykü'," Toplumsal Tarih,No.168,Aralık 2007.Kıvırcık,Büyükelçi (Goa Yayınları,2007;İngilizce çev. The Turkish Ambassador,kişisel yayın,2011) adlı hayali sahnelere dayanan biyografik romanı da,Ağustos 1939-Ağustos 1943 tarihleri arasında (Vichy hükümeti döneminde) Fransa büyükelçisi olarak görev yapan büyük dayısı Behiç Erkin'in 20 binden fazla Türk vatandaşı Yahudi'yi Fransa'dan kurtardığını iddia etmektedir.
19-Örneğin Kıvırcık,2008'de Abdullah Gül'ün ABD seyahatine katılarak,oradaki Amerikan-Yahudi örgütlerini Türkiye'nin inkâr politikasına kazanmaya çalıştı.Bu görüşmeler sırasında Kıvırcık şu sözüyle "parladı":"Büyükbabamın hikâyesi ADL'ye karşı en iyi silahtır."[ADL:Anti-Defamation League]
20-İspanya hakkında Alejandro Baer'in,Arjantin hakkında Uki Goñi'nin çalışmalarına bakın.
21-Dachau'daki Türk töreninde Shoah sırasında Dachau'da yok edilen ve kaderleriyle Türkiye'nin alakadar olmadığı Türk-Yahudileri aynı zamanda eski Türki (Türkmenistanlı ve Azerbaycanlı) Sovyet vatandaşlarıyla birleştirilerek anıldılar.
22-Wolf Gruner:"'Armenier-Greue:' Was wussten jüdische und nichtjüdische Deutsche im NS-Staat über den Völkermorde von 1915/1916?" ("Armenian atrocities" in:Sybille Steinbacher (Hrsg.):Holocaust und Völkermorde.Die Reichweite des Vergleichs.Türkçe olarak:"Nasyonal sosyalist rejimde Yahudi olan ve Yahudi olmayan Almanlar 1915/1916 Soykırımı hakkında ne biliyorlardı?" Birikim No.299-300,2014.
23-Örneğin Hitler'in 30 Ocak 1939'da yaptığı,"beynelmilel Yahudiliği" Almanya'yı bir savaşa çekmek istemekle itham ettiği konuşmada bu belirgindir.
24-Anlamlı bir karşılaştırmalı inceleme örneği:Hans-Lukas Kieser ve Dominik J Schaller:The Armenian Genocide and the Shoah,Zürih,Chronos,2002.

*Corry Guttstadt,Holocaust'un "Fayda"ları:Hatırlama,Banalleştirme,İstismar;(Genişletilmiş Türkçe ve İngilizce versiyonu yayına hazırlayanlar) Ayda Erbal&Burcu Gürsel,Azad Alik,15 Eylül 2014.Bu makalenin bir önceki versiyonu Türkçe olarak Birikim'de yayımlanmıştır.(Sayı 299-300,Nisan 2014)

https://azadalik.wordpress.com/2014/09/15/holocaustun-faydalari-hatirlama-banallestirme-istismar/
https://azadalik.wordpress.com/2014/09/19/abusing-the-holocaust-commemoration-and-politics-of-denial-in-turkey/





"Türk milliyetçiliği olmasaydı da Ermeni Soykırımı yapılabilirdi"/Dr.Yektan Türkyılmaz*

Türkiye'de kısa bir geçmişi olmasına rağmen,Ermeni Soykırımı üzerine yapılan çalışmaların kabuk değiştirdiği gözleniyor.Ermenice bilen,Soykırımı yerel düzlemde ele alan ve farklı bir tarih okuması yapan bir sosyal bilimci kuşağı yetişiyor.Hâlihazırda Berlin'de Zentrum Moderner Orient'te (Modern Doğu Merkezi) doktora sonrası çalışmalarını sürdüren antropolog Yektan Türkyılmaz,bu kuşağın önemli bir ismi.Doktora tezini Van'daki Soykırım süreci üzerine yazan Türkyılmaz'la,Tarih Vakfı'nda yaptığı "Ermeni Soykırımı'na 'Giden Yolu' Yeniden Düşünmek:Temmuz 1913-Ağustos 1914" başlıklı sunumu üzerine konuştuk.

-Soykırım'a giden yolun belirleyici etmenlerinin neler olduğunu düşünüyorsunuz?


Öncelikle şunu söyleyeyim,soykırımlar çok karmaşık olaylardır.Tek bir nedene bağlanamaz.İşte,şu nedenle oldu demek,çok zordur.Mesela,ABD'nde Clinton yönetimi döneminde,muhtemel bir soykırımın yaşanıp yaşanmayacağını öngörmek için milyonlarca dolar harcanan bir proje yapıldı.Önde gelen siyaset bilimciler ve sosyologlar da bu işin içindeydi ve bu projenin esas sorusu şuydu:"Olması muhtemel soykırımlar için erken uyarı sistemi kurulabilir mi?" En sonunda geliştirilen modelin,daha önce olmuş olan soykırımların yüzde 74'ünü açıklayabildiği görüldü.Yine de,bu modeli geliştirenlere göre bile,daha önce yaşanmış olan bir soykırımla her şeyin aynı şekilde geliştiği başka bir vakada soykırım yaşanmayabiliyor.Elbette ki,Ermeni Soykırımı'nın da arka plan koşulları vardır ve bunun içine,insanların dinler üzerinden tanımlandığı millet sistemi bile girebilir.Dolayısıyla,bence Ermeni Soykırımı’nı oluşturan etmenlere zemin sağlayan Birinci Dünya Savaşı da bu arka plana girer.Fakat ben bu konuda en çok "kolektif siyasi aktörler"in altının çizilmesi gerektiğini düşünüyorum.Çünkü soykırım,soykırım yapanların isteğiyle olur.Bu kadar basittir aslında.Canları öyle istedi demek istemiyorum.Elbette ki,birçok etmenin biraraya gelmesi gerekiyordu ve birçok şey biraraya gelmişti.Ancak bu tür etmenlerin biraraya geldiği başka bir vak'ada soykırım olmayabilir.Ermeni meselesinin de bir ansiklopedide iki sayfa olarak yer almasıyla sayfalarca yer alması arasındaki farkı sağlayan da,kolektif siyasi iradenin varlığıdır.


-Bu iradeyi mümkün kılan nedir?


Bu iradenin varlığını mümkün kılan şey,Birinci Dünya Savaşı'dır.Savaş,siyasi iradeyi ortaya koyan aktörlerin savaştan önceki pozisyonlarını devam ettirmeyip yeni pozisyonlar geliştirmelerine neden oldu.Zaten Ermeni Soykırımı,bu yüzden öngörülemez ve önceden tahmin edilemez bir şeydir. 


-İttihat ve Terakki ile Taşnaklar arasında süren reform tartışmaları veya Balkan Savaşları'ndan sonra yükseldiği söylenen Türk milliyetçiliğinin etkisi nedir?


Reform tartışmaları,elbette ki çok çok etkili.Milliyetçiliğin etkisini de tartışmıyorum.Ancak benim söylediğim şey,bunların etkisiyle çizgisel anlamda yükselen bir gerilimin soykırıma yol açmadığı.Belirli bir kırılma anından sonra,bu gelişmeler geriye doğru okunarak bu patlamanın kaynağı olarak belirlendi.Siyasi aktörlerin 1913 Aralık'ında veya 1914 Mart'ında reformla ilgili neler düşündükleri değildi esas mesele.Çünkü reform müzakerelerinin yapıldığı masadan tüm kesimler,bir şeyler bırakarak ama bir şeyler de alarak kalktılar.Osmanlı'nın savaşa girdiği Kasım 1914 ile Ocak 1915 arasındaki dönemde,siyasi aktörler tarafından tüm bu geçmiş yeniden değerlendirildi.Biz,tarih yazarken,bunlar olduğu için bu aktör bunları yaptı şeklinde okuyoruz.İşte orada bir sıkıntı var.


-Tüm bu etmenlere bugünden bakıp mı değer atfediyoruz,yoksa dönemin aktörleri de bu etmenlere değer atfediyorlar mı?


Onlar da atfediyorlar tabii ki.Ancak tek değer atfetmiyorlar.Fakat o dönemde tüm bu etmenler tartışmanın parçasıyken de,başka senaryo olasılıkları vardı.Başından "Ermeniler başka bir oyun oynuyorlar" diye düşünenler de var,ancak mesela Nisan 1914'te Bitlis'teki Kürt isyanından sonra,Ermeniler için reform şart diyen İttihatçılar da var.Tabii bu noktada söylemsel bir mücadele de var.Reform,o dönemde herkesin istediği ve dillendirdiği bir anahtar kelime.Mesele,bunun altının nasıl doldurulacağı.Bir Osmanlı reformu mu olacak,Ermenistan reformu mu,yoksa Doğu reformu mu?Bunun üzerinden bir rekabet de var.Demek istediğim şey,bir kırılma noktasından sonra,katlanılabilir gördükleri bir şeyi,yaşamsal sorun olarak görmeye başladıkları.


-Kasım 1914'e kadar gelen sürece baktığımızda,Ermeniler ile Türkler arasındaki ilişkide ne görüyoruz?II. Abdülhamid döneminde başlayan şiddet dalgasının 1915'te nihai çözümle son bulması olarak mı okumamız gerekiyor?


En olmayan şey bu aslında.Soykırımı böyle yorumlamak,tam da nedensellik arayışı içinde olmak demek.Yani bir soykırım tarihçisi olarak,yaşanan süreci bilerek,bu gerilimin nasıl olduğuna baktığınızda,"Gerilimi düşürme şansı olan şeyler neydi?" diye bakmanız gerekir.Çünkü soykırımlar kaçınılmaz olaylar değildir.Milliyetçilikler veya ideolojiler soykırım yapmaz,soykırımı insanlar yapar.Bunu yapan insanlar da kanlı canlı,gerçek insanlardır.Bu yüzden,tüm soykırımlar gibi Ermeni Soykırımı da öngörülemezdi.Ermeni Soykırımı'nı nevi şahsına münhasır yapan özellik de tam da bu noktadır.Çünkü Ermeni Soykırımı,en beklenmedik anın arkasından geldi.Yani buradaki soykırıma giden gerilim aşamalı olmadı,aksine bir anda patladı.Bu demek değil ki,bu patlamanın öncesi bir kenara bırakılmalıdır,aksine,çok daha detaylı olarak çalışılmalı.Örneğin,1894-1896 Katliamları,hiçbir şeyi göstermese,Ermenilerin "kırılabildiğini" gösterdi veya milliyetçi söylem,Ermeni'nin kim olduğunu tanımladı en azından.Aynı şekilde,reform tartışmaları,Ermenilerin beşinci kol olarak nitelenebileceğini gösterdi.Ama bu soykırımın sebebi milliyetçilik değil,hatta bu soykırımın Türk milliyetçiliğini kurduğu veya temelini attığı bile söylenebilir.Bu yüzden,Ermeni Soykırımı'nı anlamak için,tüm bu süreci mikroskop altına almamız gerekiyor.


-Ermeni Soykırımı,neden hiç beklenmedik bir andan sonra gerçekleşti?


Bunu ben söylemiyorum sadece,dönemin ileri gelen Ermenilerinin hepsi söylüyor.Dönemin Ermenilerinin iyimserliğini de ben icat etmedim,bunu söyleyen birçok Ermeni tarihçi var zaten.Bu iyimserliği şimdiye kadar sorunsallaştırmamak ayrı bir mesele.Bunu sorunsallaştırmayınca,geriye kalan tek şey,böyle bir felaketin gelişini beklemeyen insanlara naif demek oluyor.Hâlbuki Taşnakların önde gelen liderlerinden ve tarihçisi Simon Vratsian,savaş patlak verdikten sonra bile "Ermeniler için muhteşem bir ufuk yükseliyor diye düşünüyorduk" diye yazıyor.Bunu yazdıktan hemen sonra,başka tarihçiler "Osmanlı Ermenileri uçurumun kenarındaydı" diyorsa,yani meselenin aktörü bunu öyle görmüyorken,tarihçi öyle görüyorsa,bunun iki sebebi olabilir.Bir,olayın aktörleri gerçekten naiftiler.İki,Ermeniler çok büyük bir komployla karşı karşıyaydılar.Çok büyük bir komployla karşı karşıya olmadıklarını artık biliyoruz.Yani Ermeni Soykırımı,bazılarının sandığı gibi uzun süredir planlanan bir proje değil.Naif demek de açıkçası haksızlık olur.O zaman,bize tek bir ihtimal kalıyor;bu durumu açıklamak.


-Bu durum,tüm Ermeniler için mi beklenmedik?


Patrikhane için beklenmedik değil.Patrikhane,zaten 1909 Adana Katliamı'nın ardından "İttihatçılar bize bir oyun oynayacaklar" diye düşünüyor.Fakat tarihin Patrikhane'yi haklı çıkarması,onların süreci doğru okuduğu anlamına gelmiyor.Sosyalist Hınçaklar,neredeyse 1908'den beri,"Tamam,Meşrutiyet iyidir ama İttihatçılardan müttefik olmaz" diye bakıyorlar.Liberal Ramgavar Partisi,"Ben kendi devrimcimden bile hoşlanmıyorum,Osmanlı devrimcisine hiç bulaşmam" diyor.Geriye tek bir aktör kalıyor:Taşnaktsutyun.Taşnakların çoğunluğu açısından ise soykırım beklenmedik bir şey.Bu ileri gelenlerin yazdıklarına baktığınızda,özellikle Eylül 1914'te böyle bir şey olacağı akıllarına bile gelmiyor.Bunu gösteren bir ipucu da,aynı zamanda Ermeni Soykırımı'na karşı örgütlü Ermeniler arasında çok az direniş olması.Bu kadar az direniş olması,gerçekten çok ilginç.Soykırıma karşı fiziki direnişin olduğu yerlere baktığımızda da Taşnaklar dışındaki aktörleri görüyoruz.Mesela Şebinkarahisar'da direnişi örgütleyen Hınçaklardır.Taşnakların en ağırlıklı olduğu yer olan Van'daki direnişte de en önde Ramgavarlar vardı.Taşnaklar daha örgütlü ve hazırlıklı bir biçimde direnmiş olsalardı bile bunun sonucu etkileyip etkilemeyeceğini bilmiyoruz ama Taşnaklar arasında yine de böyle bir çaba olmadığı anlaşılıyor.Çünkü hiç beklemiyorlar ve âdeta paralize oluyorlar.


-Neden Taşnakların iyimserliği,diğer kesimlerin kötümserliğinden daha önemli?


1908-1914 arasındaki dönem,Taşnaktsutyun'un Osmanlı Ermenilerinin temsiliyet yetkisini kazandığı bir zaman dilimi.Bu dönemi,Krikor Zohrab,"Patrikhane'nin koridorları boş kaldı" diye anlatıyor.Bir bakıma,1908'de Ermeniler için iki devrim oldu diyebiliriz.Birincisi,bildiğimiz II. Meşrutiyet Devrimi.İkincisi ise Ermeni toplumu içinde yaşanan devrim.Bu devrimle,Ermeni toplumunun karar merkezi,hızlı bir şekilde Patrikhane'nin bulunduğu Kumkapı'dan seküler Ermenilerin yoğunlaştığı Pera'ya taşındı.Yine Pera'nın altını çizmek istiyorum,çünkü devrimci örgütlerin gazete binaları Beyoğlu'ndaydı.Bu devrimle,Osmanlı Ermenilerinin temsiliyet ve muhatap alınma yetisi Taşnakların eline geçti.Taşnaklar,Ermeni toplumunun tüm kurumlarına sirayet etti ve İttihatçılar,bunu özellikle desteklediler.Van gibi yerlerde Taşnakların silahlanması destekleniyor ve bu dönemde,Taşnakların Taşnak olmayan Ermenileri öldürmeleri bile neredeyse serbest.
-Bahsettiğiniz kırılma noktasının yaşanmasına savaş mı sebep oluyor,yoksa savaş buna zemin mi sağlıyor? Savaşın kendisi soykırımcı değildir elbette.Savaş,soykırıma zemin hazırlıyor.Savaş,dönemin siyasi aktörlerine yepyeni pozisyonlar sağlama kabiliyeti veriyor.Savaş,aktörlerin,yani İttihatçılar ile Taşnakların gözündeki muhtemel senaryoları çoğaltıyor.Burada aktörlerin sorumluluğu devreye giriyor.İttihatçılar,bu sorumluluğu alarak,yani panikle ve korkuyla değil;başka şeyler yapabilecekken,Ermenilere soykırım uyguladılar.

-Yeni pozisyonlar derken neyi kastediyorsunuz?


Savaş öncesi duruma bakınca,günü bir şekilde kurtarmayı hedefleyen bir politika görüyoruz.Savaşla beraber ise,İttihatçılar,her şeyi yeniden gözden geçirme imkânı buldular.Taşnaklar içinse öncelikle şunu söyleyeyim:Taşnakların siyaset yaparken her zaman önce Ermeni toplumunun esenliğini düşündükleri zannından vazgeçmeliyiz.Onların da kendi örgütsel çıkarları çok önemliydi.Meseleyi,ideolojiler üzerinden okuduğumuzda zaten şöyle bir sorun oluyor,Taşnaklar ile Hınçaklar arasında ideolojik olarak da pek bir fark yok.Fark ve dolayısıyla rekabet,sadece örgütsel çıkar üzerinden yürüyor.Ayrıca tek bir Taşnaktsutyun'dan da bahsedemiyoruz.İçlerinde,rolleri çalınan bir grup da var.Erzurum'a baktığınızda,savaş çıktığında,"Biz bu durumu hasarsız biçimde atlatalım" diye bakanlar da var ve onlar çoğunlukta.Tarihte,bir Osmanlı-Rus savaşı olduğunda,her zaman faturanın Ermenilere çıktığını biliyorlar.Bu anlamda,Osmanlı'daki Taşnakların ağırlıklı bir kısmı,zaten Osmanlı savaşa bulaşmasın istiyor.Ancak bir de "iyimserler" var.Balkan Savaşları'nı zar zor atlatmış bir yönetimin gidici olduğunu düşünüyorlar.Olaya "iyimser" bakanların başında da Armen Garo geliyor.Zaten felakete giden yolun taşlarını döşeyenler de her gruptan "iyimserler".Özellikle felakete yol açan ise iyimserlikle fırsatçılığın biraraya gelmesi.Taşnakların bu yönde politika belirleme sürecinde,Fransa,Cenevre ve Tiflis'teki grupları da hesaba katmak gerekir.Sonunda,eğer Rusların savaş planının bir parçası olunursa,her şeyin çok güzel olacağı kararı çıkıyor.Buna rağmen,her yerdeki gruplardan bu karara çok ciddi itirazlar geliyor.Zaten Haziran 1914'te Taşnakların dergisindeki başyazı,"Siz halen Ruslardan bir şey mi bekliyorsunuz?" minvalinde.Savaş,işte böyle bir pozisyon değişikliğine zemin sağlıyor.


-Bu,Soykırım'ın neden yapıldığını açıklar mı?


Hayır,açıklamaz.Bu,iki örgüt arasındaki işbirliğinin nasıl bir felakete sebep olarak çöktüğünü açıklar yalnızca.İttihat ve Terakki ile Taşnaklar arasındaki işbirliği öyle ki,İttihat ve Terakki'yi Taşnaktsutyun olmadan düşünemezsiniz,tersi de doğru.Bu ittifak,1909 Adana Katliamı'ndan sonra bile,bırakın zayıflamayı,daha da güçlendi.Taşnaklar,İttihatçılara karşı olan diğer Ermeni gruplarını,açıkça Adana Katliamı öncesinde provokasyon yapmakla bile suçladı.Taşnaklar,her zaman 1908 Devrimi için "Bu devrimi biz yaptık" diyorlar.1912 seçimlerinde bu işbirliği,İttihatçıların zayıflamasıyla zarar görüyor,fakat yine de taşradaki işbirliği,bu büyük siyasetten pek etkilenmiyor.Van'ı 1914'ün yazına kadar birlikte yönetiyorlar diyebilirim.Bu işbirliği süreci,Ağustos 1914'te bile geçerli.O tarihte,Erzurum'da yapılan Taşnak Kongresi'nde,İttihatçıların da halen Taşnaklar üzerinden Ermenilerle işbirliğinin mümkün olduğunu varsaydıklarını ve bunu istediklerini düşünüyorum.En azından ellerinde bir haritayla geliyorlar o Kongre'ye.Ayrıca,Ağustos 1914'le ilgili kısa bir spekülasyon yapacak olursam,o tarihte,"Şu gruplardan hangisi,önümüzdeki bir yıl içerisinde topluca öldürülecek?" diye sorulsa ve Rumlar,Kürtler ve Ermeniler sıralansaydı,ezici çoğunluk,Rumlar şıkkını seçerdi.İkinci sırada da büyük ihtimalle Ermeniler değil,Kürtler gelirdi.O tarihte,Doğu Anadolu'daki soruna dair İttihatçıların kafasını daha fazla karıştıran Kürtler aslında.Bu yüzden,kurumlar arasındaki ilişkiye bakmamız gerekiyor.Zaten soykırımın neden yapıldığını,ancak soykırımcıların kendisi açıklar.


-Neden böyle bir karar veriyorlar?


Ekim-Kasım 1914'te artık böyle bir karar,İttihatçıların kafasında şekillenmeye başlıyor.Örneğin,seferberliğin ilan edildiği 3 Ağustos'tan sonra Van'daki Taşnak ileri gelenleri,davul-zurna eşliğinde Osmanlı Ordusu'na asker toplamaya çalışıyor ama Ekim'de İttihatçı Ömer Naci,bir Taşnak'ın evinde aynı kişilere parmak sallamaya başlıyor ve aynen şunları söylüyor:"İtilaf devletlerine karşı savaşa gireceğiz.Ermeniler Rusları desteklerse onları acımasızca,pişmanlık duymadan,sonuçlarını düşünmeden katledeceğiz.Hatta şu an şampanyasını içtiğimiz ev sahibimizi bile öldüreceğiz." Yani,Ekim-Kasım 1914'ten sonra,artık Balkan Savaşları,reform görüşmeleri ve 1908'de özenilen Ermeni devrimciliği geriye dönük olarak bambaşka bir şekilde okunmaya başlıyor.Bu kırılma noktasından sonra,tarihsel süreç büyük önem kazanıyor.Bu noktada,örgütsel kopuşun yanı sıra psikolojik faktörlere de bakmamız gerekiyor.Çünkü İttihatçılar,basit bir şekilde Ermenileri ölüme yollamıyor;daha düne kadar birlikte rakı içtikleri,tavla oynadıkları,hayatlarını kurtaran ve yakın arkadaş oldukları insanları öldürme kararı alıyorlar.Tüm soykırımcılar gibi gerçeklikle bağlarının koptuğu bir nokta var ki,işte o noktayı bulmamız gerekiyor.Ermenilerin nasıl iç düşmana dönüştürüldüğüne bakmamız gerekiyor.


-İttihatçıların bu derece ittifak yaptığı bir kurumun yok edilmesinden ne gibi çıkarı var?


İhanete uğradıklarını düşünüyorlar.İttihatçılar,Taşnaklar içinde de çok çeşitli olan,Ermeniler genelinde ise yüzlerce olan siyasi pozisyonlar arasından bir tanesini seçiyor ve olup biteni "arkadan hançerleme" olarak tanımlıyorlar.Neden bir tek tavra odaklandıklarını bilmek için,onların kafasının içine girmemiz gerekir.Soykırımcıdan son derece rasyonel bir mantık silsilesi beklememek gerekir zaten."Bizi arkadan hançerlediler" gerekçesinden yola çıkarak,faturayı da süreçle ilgisi olmayan Ermeni ahalinin tümüne çıkarıyorlar.


-Taşnakları bastırmak yerine kitlesel imha fikri neden ortaya çıkıyor?


Özellikle katletmek gibi bir dertleri yok bence.Esas amaç,faturası ne olursa olsun Ermenilerden kurtulmak.Buradan kasıt veya ölüm emri yok gibi bir şey anlaşılmasın.Zaten dünyada Afrika'daki Herero Soykırımı dışında hiçbir soykırımda,önceden net ifade edilen bir imha kastı veya emri yok.Bu anlamda,Ermeni Soykırımı'nda olan şudur:Ermenileri bir yerden bir yere gönderirken,kayıpları görüyorsunuz.Kafilelere saldırılıyor,insanlar öldürülüyor,kadınlar kaçırılıyor.Bunları görmelerine rağmen,tehcire devam ediyorlar.İşte kasıt budur.1894-1896 olaylarında,katliamların mümkün olabildiğini zaten görmüşlerdi.Ayrıca savaşın getirdiği nihai çözüme gitme isteği de var,"Biz bu işi burada bitirelim" isteği.Ermeni Soykırımı bu anlamda,çok organize olmayan bir soykırımdır,ancak yüzbinlerce insanın katledilebilmesini sağlamak bakımından da maalesef çok etkilidir.Bir diğer önemli etmen de sivil katılımın yüksekliği.Milliyetçilik ise bunun önemli bir etmeni değil.Soykırım yapmak isteyen,her şeyi kendisine sebep olarak kabul edip soykırım yapar.Bu anlamda,Türk milliyetçiliği diye bir şey olmasa bile,rahatlıkla Ermeni Soykırımı yaşanabilirdi.


-Sivil katılımdan kastınız nedir?


Son zamanlarda tartışılan bir konu bu.Kürtlerin Soykırım sürecine aktif katılımı üzerinde duruluyor.Anadolu'da yaşayan her grubun büyük mesuliyeti var elbette ki,ancak "Kürtlerin mesuliyeti" demek bana biraz garip geliyor.Kürtlerin çoğu,oraya Kürtlük davasıyla gitmediler.Soykırım'a aktif katılanların büyük kısmı,orada "Allah için" savaştılar.Kürt meselesinin ortaya tam olarak çıkışına kadar gruplar arasındaki kitlesel çatışmalardaki kelime dağarcığımız din üzerine kurulu.Bana öyle geliyor ki,bugün "Müslümanlar kimlikleriyle yüzleşsin" diyemeyenler,"Kürtler kimlikleriyle yüzleşsin" diyorlar.Fakat bu Soykırım'a katılım süreci de,Kürt kimliğini kuran şeylerden biridir ve önemli kurulma noktalarından birisidir.Bugün Kürdistan denilen coğrafyanın Kürdistan olarak tahayyül edilebilmesine yol açan şeydir,Ermeni Soykırımı.


-Bu konuda hep Ermeniler ile Kürtler arasından önemli bir gerginliğe işaret edilir.Bu,ne kadar önemli?


Bu gerginliğin varlığına hem evet,hem hayır diyebilirim.Aralarında önemli bir çatlak var.Ama bu çatlak,kendiliğinden katliama dönüşebilecek bir çatlak değil.O yöne mobilize edildiklerinden bu anlamda işlevsel hale gelen bir yarılma.Van'da çok net görüyoruz bunu.Siyasi otorite "dur" dediğinde,insanlar duruyorlar.Katliamlara katılım,imkân verildiğinde sağlanıyor ve katılanların motivasyonları birbirinden çok farklı.Yine de sivil katılımın mesuliyetinin çok büyük olduğunu inkâr etmiyorum.


"'Van İsyanı',Vali Cevdet Bey'in eseridir"


-Sizce "Van İsyanı"nın,Ermeni Soykırımı sürecinde önemli bir yeri var mı?


Kesinlikle çok önemli bir yeri var.Fakat "Van İsyanı"nı oradaki Ermeniler çıkarmamıştır.Tamamıyla Van Valisi Cevdet Bey'in eseridir.Van'dakilerin isyan etmek gibi bir derdi olsa,bunu Kasım 1914'te,Van,askeri açıdan boşaltıldığında yaparlardı.Fakat akıllarından bile geçmiyor.Ne zaman ki.Cevdet Bey,Mart 1915'te İran'dan dönüyor,o zaman işler değişiyor.Zaten İttihatçılar arasında soykırımcı niyeti,Cevdet Bey kadar belli eden başka bir bürokrat yoktur.Direkt Ermenilere karşı "Biz bugüne kadar iki tane dığanın (çocuk) elinde maskara olmuştuk,artık yeter.Bundan sonra pazarlık yok.İstediklerimiz olmazsa,sonuçlarına katlanırsınız" diyor.Kasım 1914'te,kafasında "Van isyan edecek" diye kuran bir adamdan söz ediyoruz.Dolayısıyla kendini korumaya çalışan bir halkın yaptıklarının dışında,"Van İsyanı" denilen şeyin mimarı kesinlikle Vali Cevdet Bey'dir.


"Ermeni Soykırımı çalışmaları inkârcılığı muhatap almaktan kurtulmalı"


-Ermeni Soykırımı yazımına ilişkin ciddi eleştirileriniz var.Hangi noktalar sorunlu sizce?


Soykırımı çalışmakla soykırımı doğuran sorunu çalışmak arasında fark vardır.Yani Ermeni Soykırımı çalışmak,Ermeni sorunu çalışmak değildir.Çünkü soykırım,bir kırılma ânıdır.Mutlaka o ânı doğuran tarihe bağlıdır,ancak aynı zamanda,o tarihi değiştiren bir ândır.Holokost'u Yahudi pogromlarıyla açıklayabilir misiniz veya pogromlardan Holokost'a doğrudan bir yol çizebilir misiniz?Çizemezsiniz.Bu anlamda,Ermeni Soykırımı çalışmaları,bu yönde bir okumanın en kötü örneklerinden birisi.Ayrıca Ermeni Soykırımı,soykırımlar arasında en zayıf çalışılmış olan soykırımdır.Bunun ilk sebebi,inkârı muhatap kabul etmek,ikinci nedeni ise Holokost gölgesi.İnkâra karşı bir şey ispat etme çabasından kurtulmalıyız...

*Dr.Yektan Türkyılmaz,"Türk milliyetçiliği olmasaydı da Ermeni Soykırımı yapılabilirdi",Röportaj:Emre Can Dağlıoğlu,Agos,23 Ocak 2015.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10348/turk-milliyetciligi-olmasaydi-da-ermeni-soykirimi-yapilabilirdi