Bu
yıl Auschwitz'in Kızıl Ordu tarafından kurtarıldığı tarih olan 27
Ocak'taki uluslararası anma günü,Türkiye'de ilk defa yarı resmi bir
kabul gördü.(1) Kadir Has Üniversitesi'nde düzenlenen törene Dışişleri
Bakan Yardımcısı Naci Koru katıldı;Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve
AB'yle İlişkilerden Sorumlu Devlet Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu açıklamalar
yayımladılar.Gerek Şalom'da,gerekse İngilizce yayımlanan birçok gazete
ve blogda bu tören hakkında çıkan haberlerin abartılı denebilecek kadar
olumlu olması,şaşırtıcıdır.Zira politikacıların açıklamalarını
okuduğunuzda,Türkiye'deki anti-Semitizmi (ve genel olarak ırkçılığı ve
ayrımcılığı) bir kez daha inkâr etmek, Türkiye'nin güya "Yahudileri
kurtardığı" mitosunu terennüm etmek ve Ermeni Jenosidi'ni inkâr etmek
üzere,anma gününü istismar ettiklerini görürsünüz.
Nitekim Mevlüt Çavuşoğlu'nun açıklaması şöyledir:
"Türkiye,Osmanlı
döneminde 1492 yılında İspanya'dan sürülen Yahudilere kucak açtığı
gibi,İkinci Dünya Savaşı sırasında da vatandaşı olan Yahudilerin toplama
kamplarına gönderilmelerini engellemiş,başta bilimadamları olmak
üzere,her kesimden Yahudiler için sığınılacak güvenli bir liman
olmuştur.(...) Bizim tarihimizde soykırım yoktur.(...) Bizim
medeniyetimizde farklı olana,aciz olana düşmanca yaklaşmak yoktur.(...)
Ancak,Avrupa'da yükselen aşırı sağ,yabancı düşmanlığı,İslamofobi ve
anti-Semitizm,ne yazık ki hâlâ belli kesimlerin tarihin acı
tecrübelerinden ders çıkaramadığını göstermektedir."(
2)
AKP
hükümeti çevrelerinin güttüğü anti-Semitizmi düşününce,bu açıklamaya
pişkin demek hafif kaçar.Ne Ermeni Jenosidi'nin inkârı Türkiye için
yenidir,ne de anti-Semitizmin masumlaştırılması ve
görelileştirilmesi.Buna tam da uluslararası Holocaust Anma Günü'nü
vesile yapmak ise,korkunç bir şeydir.
Mamafih
bu konuda "telif hakkı" Türkiye'ye ait değil.Epey zamandır,Holocaust'u
ve Nasyonal Sosyalizm'in İkinci Dünya Savaşı'ndaki cinayetlerini anma
etkinliği,özellikle Avrupa'da bir "hatırlama savaşı"nın muharebe
sahasıdır,(3) kurbanlar arası rekabetle,tarihin yeniden yazım(lar)ıyla
ve suçu tersine çevirmeyle (faille kurbanın yerini değiştirerek)
yürütülen bir mücadeledir bu.Bu yazıda dile getirilecek olan tezler,bu
karmaşık söylemlerin kapsamlı bir yorumu değil,ancak bir tartışmaya
davet niteliğindedir.
27 Ocak-Auschwitz'in kurtarılması
Kızıl
Ordu 27 Ocak 1945'te Auschwitz'e geldi.Orada çoğu hasta olan ve SS'in
kampı boşaltırken aç biilaç geride bıraktığı yaklaşık 7 bin mahpusu
kurtardı.(4) SS daha önceki günlerde yaklaşık 60 bin mahpusu Batı'ya
doğru ölüm yürüyüşüne çıkartmıştı.
"Auschwitz"
adı Almanların gerçekleştirdiği Yahudi Soykırımı'nın sembolüne
dönüştü.Holocaust'un beş-altı milyonu aşan sayıda Yahudi kurbanının
yaklaşık bir milyonu,endüstriyel kıyımın merkezlerinden biri olan
Auschwitz-Birkenau'da öldürülmüştü.Bunların büyük çoğunluğu, 900 binden
fazlası,buraya gelir gelmez gaz odalarında öldürüldü.
2005 Kasım'ında Birleşmiş Milletler Kongresi 27 Ocak'ı Uluslararası Holocaust Anma Günü ilan etti.
Holocaust,yirminci
yüzyılın soykırımları arasında herhangi birisi değildi.Onun
farkı,sadece kurban sayısının kıyas kabul etmez yüksekliğinden ve yok
edişin endüstrileştirilmiş biçiminden de ibaret değildir."Her türlü
ihtilaf,husumet ve politik düşmanlığın tamamen ötesinde bir zulüm ve
cinayet"tir burada sözkonusu olan.(5) "Bütün diğer jenositler (...)
yerel nitelikliydiler,yani jenosit belirli bir coğrafi bölgede vuku
buluyordu.Holocaust vakasında ise Almanya dünyanın her yerindeki her bir
Yahudi'yi hedef almıştı."(6)
Anmada kay(dır)malar
Türkiyeli
arkadaşlarım,Türk inkâr politikasını eleştirirken "iyi örnek"
saydıkları Alman Anma Politikası'na atıfta bulunmayı seviyorlar.Ne var
ki bu politikayı (başka etkenlerin yanı sıra) hayatta kalan
Yahudilerin,anti-faşist ve demokratik aktivistler ve bilim insanlarının
mücadelesine borçluyuz.Savaşından bitiminden sonraki ilk birkaç on
yılda Nazi suçluların ve kitlesel cinayetlerin sorumlularının çoğu gönül
rahatlığıyla ekonomi ve politikadaki mevkilerine dönmüşlerdi.Holocaust
ve Nasyonal Sosyalizm'in tüm cinayetleri,Federal Almanya'nın kamusal
bilinci açısından bir mesele değildi;Soğuk Savaş'ın anti-Komünist
atmosferinde Almanların çoğu kendilerini Kızıl Ordu'nun ve "yitirilen
doğu bölgelerinde" gerçekleşen sürgünün kurbanı olarak görüyordu.
Hayatta
kalan Yahudiler anlayışızlık ve husumetle karşı karşıya
kaldılar.Auschwitz'ten sağ olarak kurtulan tarihçi Joseph Wulf,çok
sayıda kitap ve belge yayımlayarak Federal Alman kamuoyunu Nasyonal
Sosyalizm'in cinayetleri hakkında aydınlatmak için harcadığı çabalar
karşılıksız kalınca,teslimiyete kapılarak 1974'te intihar etmişti.Oğluna
bıraktığı veda mektubunda şöyle yazmıştı:"Alman Üçüncü Reich'ı üzerine
18 kitap yayımladım ve bunun hiçbir etkisi olmadı.Almanlara her şeyi
geberesiye belgeleyip kanıtlayabilirsin,Bonn'da olabilecek en demokratik
hükümet iş başında olabilir -ama kitlesel cinayetler işlemiş olanlar
yine serbestçe gezer ortalıkta,müstakil evlerinde oturur çiçek
yetiştirirler."(7)
Uluslararası düzlemde de Holocaust savaş sonrasının ilk on yıllarında
insanlığa karşı işlenmiş suçların en büyüğü olarak tanınmış ve
kavranmış değildi.Bunun bir nedeni,Avrupalı Yahudilerin
soykırımının,Almanlar tarafından işlenmiş büyük ölçekli suçlardan sadece
birisi
olmasıydı;özellikle Slav halkları arasında,Nazilerin ırkçı ideolojisi
uyarınca yine öldürülmesi veya "tenzili" gerekli görülmüş milyonlarca
kurban vardı.Batı Avrupa devletlerinde de yüzbinlerce insan zorunlu
çalışma kamplarına sürülmüş,rehine tutularak öldürülmüş veya eziyete
tabi tutulmuştu.
(8) Nürnberg yargılamalarında da (toplamda 13 davada!) Yahudilere soykırım konusu tali bir rol oynamıştı.
(9)
Buna Soğuk Savaşın ideolojik cepheleşmesini eklemek gerek.Batı
Avrupa devletlerindeki solcular ve muhalifler kendilerini anti-faşist
direnişin geleneği içinde görüyorlardı.1960'lı ve 1970'li yıllarda "Yeni
Sol" için de başlarda geçerliydi bu:(Kahraman) anti-faşistlerle
özdeşleşmek,Yahudi cinayetiyle hesaplaşmaktan daha cazipti (ve daha
kolay).Uluslararası düzlemde,hayatta kalmış Yahudilerin cemaatleri
dışında pek az insanın Holocaust'u bütün boyutlarıyla kavramaya amade
olmasında psikolojik sebepler de muhtemelen rol oynuyordu:İnsan zihni,
böylesine devasa ve tasavvur edilemeyecek ölçüdeki cinayetleri
kavramayı,bir şekilde reddediyordu.
Holocaust'un boyutunun kavranması -uluslararası düzlemde de- ancak
1980'lerin sonlarında ve 1990'larda gerçekleşti.Artık Holocaust Batı
dünyasında hem beşeri bilimlerde hem de genel olarak kültür,edebiyat,sanat ve sinemada,modernliğin merkezi negatif atıf noktası
haline
gelmiştir.Sadece bilimsel literatür,onbinden fazla eseri kapsar.Birçok
eski katliam mekânında anma merkezleri ve müzeler açıldı,cinayetlerin
işlendiği yerlerin çok uzağında olan Güney Afrika,Arjantin,İspanya veya
Japonya gibi devletler de,o ülkelerde Yahudiler
yaşıyor olsa da olmasa da anma merkezleri kurdular.
Tarihsel algılamadaki ve anmadaki bu kay(dır)ma,diğer kurban
gruplarının,örneğin Almanya'da 1933'ten sonra toplama kamplarına ilk
kapatılanlar olan politik muhaliflerin veya öldürülen milyonlarca
Polonyalı ve Rus'un neredeyse hafızalardan silinmesine yol açtı bu
arada:Sadece Eylül 1941-Ocak 1944 arasında Alman ordusunun açlığa
mahkûm ederek şehir nüfusunu yok etmeyi hedeflediği Leningrad'ta bir
milyondan fazla insan hayatını kaybetmişti.
(10)
Ayrıca,Holocaust'un sinema filmlerinin "arka planı" veya sahnesi
olarak "her yerde hazır ve nazır olması",banalleşmesine ve müzelik bir
olaya dönüşmesine de yol açtı.
Kurban hiyerarşileri
Müzelik bir olaya dönüşmesine verilebilecek örneklerden biri,Yahudi
kurbanların filmlerde ve romanlarda neredeyse her zaman tahsilli yüksek
tabakanın Alman veya Avrupa kültürünü "zenginleştirmiş" mensupları
olarak temsil edilmeleridir.(Onların katledilmesine üzülmenin ardında
faydacı bir düşünce saklanır yani neticede).Gerçekteyse Orta ve Batı
Avrupa devletlerinden tehcir edilen Yahudilerin çoğunluğu hiç de
varlıklı olmayan insanlardı ve durumları günümüz mültecilerinden pek
farklı değildi.
Almanya'da anma hiyerarşisininde ırkçı düşüncenin hükmünü
sürdürdüğünü gösteren bir örnek,Roman ve Sinti halkına dönük soykırımın
Federal Almanya tarafından ancak 1980'lerin ortalarında tanınmış
olmasıdır.Alman makamları ve mahkemeleri Roman kurbanların
mağduriyetini tanımayı ve tazminini onyıllarca reddettiler.Almanya'da
Romanlara dönük ayrımcılık ve dışlama 1945'ten sonra da uzun süre devam
etti,bu sırada Nazilerin tertip ettiği "Çingene fişleri" kullanıldı.
Sömürgelerdeki cinayetlerin gözardı edilmesi
Eski sömürgelerdeki jenosit mahiyetindeki cinayetler de Avrupa
devletlerinin birçoğu tarafından hâlâ tanınmamıştır ve
anılmamaktadır.Bunun örneklerinden biri 1905'te Alman sömürge
birliklerinin bugünkü
Namibya'da gerçekleştirdiği ve yirminci yüzyılın ilk jenosidi olan
Herero ve
Nama jenosididir.Alman hükümet makamlarının açıklamalarında
"yaşananlarla" ilgili "üzüntü" bildirilir fakat "yaşananların" soykırım
olarak tanınması ve tazminat konusu bugüne kadar reddedilmiştir.
İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili olarak da,Avrupa-dışı halklar hemen
hemen tamamen gözardı edilirler.Bu,sömürgeci güçlerin yanında,yani
Fransız ve Britanya birlikleri içinde Nazi Almanya'sına karşı savaşan ve
-esir düştükleri zaman- "beyaz" silah arkadaşlarından farklı özel ırkçı
cinayetlerin kurbanı olan Fransa ve Britanya sömürge halkları
mensupları için de geçerlidir.
(11)
Fransa'nın ve onun sömürge politikasının durumunda,hatırlama rekabeti 8
Mayıs 1945 tarihinde açığa çıkar.Fransa'daki Alman birliklerinin
teslim olduğu bu gün kurtuluş yıldönümü olarak kutlanırken,aynı tarih
Cezayir'de,Fransız sömürge birliklerinin onbinlerce Cezayirlinin
canına mal olan gaddarca bir katliamını ifade eder.Fransız
birliklerinin gerçekleştirdiği bu katliamı başlatan hadise,Cezayir'in
Sétif şehrinde Almanya'nın teslim olmasını kutlamak için yapılan
gösterilerde Cezayir bayraklarının açılması olmuştu.
(12)
Hatırlamanın tarihsel-politik konjonktürleri:Tarihin yeniden yazılması ve kurban-fail rollerinin tersine çevrilmesi
Holocaust anmasının "tanınmasındaki" artış ve globalleşme,onu
politik ve ideolojik mücadelelerin merkezi bir sahası haline
getirdi;hatırlananların "değer ölçüsüne" dair müzakereler yapılıyor ve
farklı
kurban grupları rekabet ediyorlar bu sahada.Tarihin yeniden yazımının
bilhassa bariz örnekleri,Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra yeniden
biçimlendirilen yeni Doğu Avrupa ulus devletlerinde gözlemlenebilir.Bu
devletlerin birçoğunda yükselişe geçen gerici-milliyetçi güçler,Sovyet
dönemine dönük eleştirilerine o kadar ileri gittiler ki,Almanlarla
işbirliği yapan ve Yahudi Katliamı'na katılan anti-Komünist grupları ve
kişileri "ulusal özgürlük savaşçıları" olarak yücelttiler.Ukrayna'da
Nazi işbirlikçisi ve anti-Semit Bandera'nın heykelleri
dikildi.Litvanya'ya Vilnius'taki devletçe finanse edilen "Jenosit
Kurbanları
Müzesi"nde münhasıran Sovyet polisi ve gizli servisinin baskıları
anılıyor.Öncesinde 200 bin'lik bir nüfus oluşturan Yahudilerin yaklaşık
yüzde 95'inin öldürülmesiyle sonuçlanan Alman işgalindense
bahsedilmiyor.
(13)
Budapeşte'deki Terror Háza Múzeum da (Terör Evi) tarihin
benzeri bir manipülasyonunu yapıyor:"Macarlar" -ki aralarında açıkça
anti-Semitist failler de var- Sovyet terörünün "kurbanları" olarak yer
alırken,Nasyonal Sosyalistlerin ve onlarla işbirliği yapan Macar
faşistlerin cinayetleri hafızadan siliniyor.Hükümetin bu tarih
revizyonizmini protesto eden Macar Yahudi cemaatleri bu yıl 27 Ocak anma
törenlerine katılmayı reddettiler.Hükümetin Mart 1944'teki Alman
işgali anısına dikmek istediği heykelin,dönemin Macar devletinin [Nazi]
mezalimindeki katkısını gözden kaçırttığını vurguluyorlar.
Almanya'da da kendini tarihin "kurbanı" olarak sunma çabaları asla
geçmişte kalmış değil:Dresden'de şehrin büyük ölçüde tahrip edildiği 13
Şubat 1945 hava saldırılarının yıldönümü yıllarca milliyetçi ve tarih
revizyonizmine dönük etkinlikler için araçsallaştırıldı;bu arada Alman
kurban sayısı onla çarpılarak abartıldı.Şu da var ki,Dresden'de (keza
Magdeburg'da) anti-faşist ve demokratların başlattığı karşı
seferberlik,tarih revizyonizmine karşı durmanın anlamlı ve mümkün
olduğunu gösteren
başarılı bir deneyimdir.
Söylemsel kay(dır)malar-Suçu savuşturma
Bir diğer söylemsel kay(dır)ma,"Müslümanların" Nasyonal Sosyalizmle
ilişkileri hakkındaki dallı budaklı tartışmalar ve aşağı-yukarı
eşzamanlı başlayan "göçmen toplumunda Holocaust anması" meselesinde görülmektedir.
2000'lerin başından itibaren "Arapların" Nasyonal Sosyalist
Almanya'yla ilişkileri ve Kudüs Müftüsü
Haj Amin al-Husseini'nin
rolü çok tartışılan bir konu haline geldi.
(14)
Müftü'nün Nazi rejimiyle sıkı işbirliği içinde bir anti-Semit olduğuna
kuşku yok.Almanlar Ortadoğu'da anti-Semitist kışkırtmalarını onun
yardımıyla yaygınlaştırdılar,Müslümanlardan devşirilen SS birliklerinin
eğitiminde de vaiz olarak devredeydi.Ancak 11 Eylül sonrasının politik
ikliminde Alman (ve Batılı) kamuoyunda öyle bir imge oluştu ki,sanki
"Araplar" veya "Müslümanlar" topyekûn Nazilerin sempatizanları ve
işbirlikçileri olmuşlardı.Almanlarin ortak bilincinde Arap/Müslüman
anti-Semitizmi'nin vurgulanması,Almanların suçunu görelileştirmeye
yarayan bir sav işlevi görür.Dışişleri Bakanlığı'nın ve Ortadoğu'da
anti-Semitist propagandayla meşgul olmuş diğer Alman makamlarının
çalışanlarının (yani Müftü'nün ve hempalarının "amirlerinin") asla
sorumlu tutulmayıp kariyerlerini emekli olana kadar sürdürdüklerini
düşündüğümüzde,bu sav iyice saçma gelecektir.
Aşağı-yukarı aynı sıralarda başlayan,göçmenler arasında Holocaust'un
hatırasına saygıyı ve anti-Semitizm kavrayışını geliştirmeye dönük
tartışma,suçu başkasına ittirmenin bu yöntemini kuvvetlendirdi.Öte
yandan,(Almanya'da tabir edildiği üzere) "göç kökenli gençliğe"
Holocaust olgusunu anlatmaya yönelik pedagojik çerçevedeki
tartışmalar,zaten kökenlerinden dolayı "göçmen" olarak toplumdan
dışlanan gençleri
daha da yabancılaştırmaktadır.Böylelikle aynı zamanda, Müslüman
göçmenlerin ve onların çocuklarının ve torunlarının "saf Alman"
çocuklardan daha anti-Semit eğilimli olduğu kanaati nakledilir.Ciddi
araştırmaların teyit etmediği ve son olarak Fransa'da Fransız
anti-Semitistlerinin esef verici kitlesel gösterilerinin çürüttüğü bir
imgedir bu.
Türkiye'de Holocaust algısı
Türkiye'de bugüne kadar Holocaust diye bir konu yoktu.Bu konuyla
bilimsel olarak ilgilenen yoktu,şimdi de pek yoktur.Ne Türk bilim
insanları bu konuyu araştırmıştır,ne de Holocaust'a ilişkin temel
eserler Türkçe'ye çevrilmiştir.
(15) Benim Holocaust'un sadece
kısmi bir veçhesini ele alan kitabım dışında,Türkçe'de yayımlanan tek
bilimsel eser Yehuda Bauer'in "Rethinking the Holocaust"udur
[Holocaust'u Yeniden Düşünmek].
(16) Konuyla ilgili sadece birkaç anı kitabı ve edebi eser mevcuttur.
(17)
Müslüman kimliğinin ağır bastığı veya Avrupa-dışı devletlerin
birçoğunda durum fazla farklı olmayabilir.Türkiye örneğinde bu durumun
şaşırtıcı bulunabilecek yanı,örneğin Türkçe'ye çevrilen edebi ve
bilimsel kitapları veya gösterilen filmleri gösterge kabul
ederseniz,ülkenin entelektüel ve kültürel yöneliminin hâlâ Batı'ya dönük
olmasıdır.Bu ilgisizlik,Türkiye'deki eleştirel tarihçilerin veya
Yahudi gazetelerinin Shoah'a ilişkin temel bilgilerinin kıt oluşunda da
gösterir kendini.
Türkiye'de toplumun çoğunluk profilinin Holocaust'a ilgisinin
azlığı,Yahudi hemşehrilerinin kaderlerine olan ilgisizlikte de tezahür
eder:Oysa Türkiye'de,Avrupa'da Shoah'ı yaşamış hatta bizzat kurbanı
olmuş bir
akrabası veya hısmı olmayan bir Yahudi aile yok
gibidir.Almanya'da,Belçika'da,özellikle Fransa'da hayatta kalan birçok
Türk kökenli kurban
veya onların çocukları,o döneme ilişkin biyografiler ve anılar
yayımlamıştır;sayısı onu geçen bu kitapların da biri bile şimdiye dek
Türkçe'ye çevrilmemiştir.
Holocaust ve Propaganda
Buna karşılık, Holocaust'a ilişkin koca bir bayağı literatür
(romanlar ve sözde bilimsel eserler) yığını vardır.Bu eserlerin
birçoğu,"çok defa hayatlarını tehlikeye atarak" Türk ve diğer
Yahudileri Nazilerin pençelerinden kurtaran Türk diplomatlarının sözde
kahramanca hareketlerini terennüm ederler.Böylesi iddiaların
doğruluktan uzaklığını başka bir yerde ortaya koymuştum,burada buna
girmeyeceğim.
(18) Bu yayınlar hakikatten uzak ve kitsch
olmakla kalmazlar,yaptıkları hem tehcir edilerek katledilenlerle,hem
de hayatta kalan Yahudilerle alay etmektir.Yahudilerin kaderi bu
yazarların umurunda değildir,onların sözümona "kurtarılması" sadece
Türkiye lehine dış politika propagandasına (ve Ermeni Jenosidi'ni inkâr
politikasına Yahudi örgütlerinin desteğini kazanmasına) hizmet eder.
(19)
Bu kurtarma mitlerinin numunesi,ABD'nde tarihçiliği tartışmalı bir
kişi ve Ermeni Jenosidi'nin az sayıdaki Türk-olmayan inkârcısından biri
olan Stanford Shaw'a aittir.Onun "Turkey and the Holocaust -Turkey's
Role in Rescuing Turkish and European Jewry from Nazi.
Persecution,1933-1945"
adlı kitabı uluslararası Holocoust araştırmaları alanında sert
eleştirilere uğradı.Çok sayıdaki yöntemsel hata ve anakronizmanın yanı
sıra Shaw,kendi görmüş olduğu belgeleri hasıraltı etmiştir (kendisi bu
belgeleri sonra United States Holocaust Anma Müzesine -USHMM'e-
devretti,dolayısıyla orada görülebilirler).Bu kötü kitabın İngilizce
yayımlanmasından yirmi yıl sonra Türkçe'ye çevrilmesi de o oranda
şaşırtıcıdır.
Shaw'ın Türk çıkarlarına angajmanı Ermeni Jenosidi'nin inkârıyla
sınırlı değildi bu arada.1990'lı yıllarda ABD'nde Nazilerin Yahudilerden
çaldıkları altınlarla ilgili kovuşturmalar yürütülür ve tarafsız
devletlerin bunda oynadığı rol araştırılırken,İsviçre'nin yanı sıra
Türkiye'nin de,en azından altınların Almanlara transferinde yardımcı
olduğu doğrultusunda şüpheye düşülmüştü.Araştırma Komisyonu'na Türkiye
lehine ifade vererek bu kovuşturmanın durdurulmasını talep eden ve bunu
da başaran kişi,Stanford Shaw'dan başkası değildi.
Türkiye,dış politika propagandası için Yahudileri güya kurtardığına
dair mitler üreten tek ülke değildir kesinlikle.İspanya,Franco
diktatörlüğü döneminde dış politikadaki yalıtılmışlığını kırmak için,İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonra görece erken bir zamanda benzeri bir propaganda
geliştirmişti.Arjantin de askeri diktatörlük döneminde benzerini
yaptı.Türkiye'den farklı olarak bu ülkelerde eleştirel bilim insanları
bu mitleri başarıyla yıkmaya başlamışlardır.
(20)
2014 Kasım'ında Madrid'te yapılması planlanan şu konferans,dönemin
tarafsız ülkelerinin politikasına ilişkin mukayeseli tartışma imkânı
sunacaktır:Bystanders,rescuers or perpetrators?The Neutrals and the Shoah:Facts,Myths and Countermyths.
Kurbanların Türkleştirilmesi/Müslümanlaştırılması
1945'ten beri tüm hükümetlerin Shoah'ın Türk-Yahudi kurbanlarına olan
reel ilgisizliği,başka şeylerin yanı sıra,Türk resmi makamlarının bugüne
kadar kurbanların isimlerini toplama ve başlarına gelenleri
açıklığa kavuşturma zahmetine bile girmemiş olmalarında kendisini
gösterir.Savaştan hemen sonra gelen yıllarda bu,hayatta kalabilen
Türk-Yahudiler için örneğin Almanya'ya karşı tazminat talebinde
bulunamamak ya da başvurularında büyük müşküllerle karşılaşmak anlamına
geliyordu.
Kayıtsızlıkla geçen on yılların ardından 2012 Aralık'ında
Almanya'daki Türk Büyükelçiliği başka Türk örgütleriyle beraber,eski
Bergen-Belsen toplama kampının olduğu yerdeki anma merkezinde bir matem
töreni düzenledi;törende "Bergen-Belsen'de katledilen Musevi ve Musevi
olmayan Türk vatandaşları" anısına bir plaket çakıldı ve bir imam
(yanında bir hahamla) dua okudu.Bu jest ilk bakışta Türkiye'nin kendi
Yahudi vatandaşlarının Shoah sırasındaki kaderine ilgi göstermeye dönük
gecikmiş bir eğilimi gibi görülebilir.Oysa ne Büyükelçiliğin ne de
törene katılan diğer Türk örgütlerinden herhangi birisinin,Bergen-Belsen
kurbanlarının kaderine sahici bir ilgi duyduğu aşikârdır.
Kendi araştırmalarıma göre Türkiye'de veya Osmanlı İmparatorluğu'nda
doğmuş olan veya Türk vatandaşlığı taşıyan en az oniki insan
Bergen-Belsen'de hayatını kaybetmişti.Bu kişiler şunlardır:Perla
Behar-Behar (1872 Edirne doğumlu),Raphael Bilé (1893 İzmir),Jacques
Castoriano (1902 İstanbul),Ribca Chochou (1892 Safed/Filistin),Iso
Cory (1920 İzmir),Jacques Nahoum (1894 İstanbul),Dr. Jakob J. Neubauer
(Leipzig),Max Neumann (1892 Viyana),Marco Ojalvo (1886 İstanbul),Elyo
Sarfati (1921 İstanbul),Garabed Tachdijan (1906 Urfa),Lisa Ladrer
Mayer (1900 İstanbul),Chaim Levy (1896 Kudüs).
1915 Soykırımı'nda hayatta kalarak daha sonra Ermenistan'a giden ve
bir Sovyet askeri olarak Almanlar tarafından öldürülen Ermeni Garabed
Tachdijan dışında hepsi Yahudi'ydi.İnsanlık tarihinin en kapsamlı
soykırımı olan Holocaust Yahudileri hedef almıştı ve kurbanları
Yahudi'ydi.Bu insanları anma plaketinde yazdığı gibi "Musevi ve Musevi
olmayan Türk vatandaşları" olarak nitelemek Yahudileri (ve Ermenileri)
ölümlerinden sonra Müslümanlaştırma teşebbüsüdür.Öyle görünüyor ki
Bergen-Belsen'deki anma töreni Türk-Müslüman çoğunluğu da kurban rolüne
oturtan faydacı bir teşebbüstür ve tarihsel revizyonizmden aşağı
kalmamaktadır.
Bu noktada belirtmeliyiz ki yukarıda adı anılan kurbanların hepsi
(Türkiye dışında doğanlar da) hayatlarının bir döneminde Türk vatandaşı
olmuşlardı.Bazıları daha sonra vatandaşlık haklarından mahrum
bırakılmışlar,Türkiye'ye gitme talepleri -ki onların hayatını
kurtaracaktı bu- geri çevrilmişti.(Bu elbette,Almanların bu insanların
ölümündeki sorumluluğundan bir şey eksiltmez.)
Almanlar bu Yahudilerin çoğunu 1944 yazında İtalya,Hollanda,Avusturya ve Almanya'dan,çok daha büyük bir Türk-Yahudi grubunun
parçası olarak Bergen Belsen'e yolladılar.Bu grubun çoğunluğu (105
kişi) 1945 yılı Mart ayında Alman-Türk sivil mübadelesi çerçevesinde
Bergen-Belsen'den kurtarıldı.11 Nisan 1945'te gemi Türkiye'ye
vardığında Türk yetkililerinin ilk etapta bu kurtarılmış Yahudilerin
ülkeye giriş yapmalarını kabul etmemeleri dikkat çekicidir.Uluslararası
Yahudi temsilcileri,ancak çetin müzakereler sonucunda Türk
yetkililerini bu insanların gemiden ayrılarak İstanbul'da -masrafları
Jewish Agency tarafından karşılanmak üzere- üç otelde konaklamalarına
ikna edebildiler.
Bergen-Belsen'deki anmanın hedeflediği "Türkleri Holocaust kurbanı
olarak gösterme" niyetindeki politik hesap açıktır:Daha 2005 Haziran'ı
sonunda Avrupa Türk Birliği,Dachau toplama kampı anma
merkezinde,Nasyonal Sosyalizm döneminde Dachau toplama kampında
tutuklu kalmış Türkler anısına bir (kırmızı beyaz ay yıldızlı) plaket
töreni düzenlemişti.
(21)
Tarih kesinlikle tesadüf değildi:Bir hafta önce Almanya Federal
Meclisi'nde Ermenilere dönük jenositle ilgili bir oturum yapılmıştı
(oportünist bir tavırla jenosit kelimesinden kaçınılarak).Avrupa Türk
Birliği'nin açıkça belirttiği gibi,Dachau'daki plaket Federal
Meclis'teki oturuma tepki anlamı taşıyordu.
Holocaust ve Ermeni Jenosidi'ni düşünmek
Anılan örneklerin gösterdiği gibi,Holocaust'un hükümet görevlileri
veya "resmi çizginin" temsilcileri tarafından her zikredilişi,neredeyse
reflekse benzer bir şekilde,Ermeni Jenosidi'ne (olumsuz) bir atfı
beraberinde getiriyor.Ermenilerin acısını inkâra sabitlenmek,açık
ki,Yahudi Shoah kurbanlarıyla bir empatiyi engelliyor.Bu,trajik bir
psikolojik engeldir.
Wolf Gruner'in bir makalesinin gösterdiği gibi,
(22)
Ermenilerin kaderinin hatırası,baştan beri birçok Avrupalı Yahudi için
önemliydi.Bu,uluslararası hukuk uzmanı,Birleşmiş Milletler'in
Soykırım Sözleşmesi'nin "babası",1915-1916 olaylarıyla yoğun bir
şekilde ilgilenen Raphael Lemkin'in kişileştirdiği meşhur örnek için
geçerli değildir sadece.Nasyonal Sosyalist rejimin 1938 ve 1939
yıllarında anti-Semitist önlemlerini gaddarca sertleştirmesinin tesiri
altında,yani sistematik yok etme politikasının başlamasından yıllar
önce bile,uluslararası Yahudi örgütleri Yahudileri "Ermenilerinki gibi
bir kaderin beklediği" uyarısında bulunuyorlardı.
Mesele bu iki hadiseyi eş koşmak değildir,olmamalıdır.Yine de iki
hadise arasında,Holocaust'u görelileştirmeye kalkmaksızın,tartışmanın
veya incelemenin anlamlı olacağı benzerlikler ve farklar mevcuttur.
Örneğin temel bir fark,Almanya'da 500 bin kişiden oluşan (Nazi ırk
kanunlarına göre Yahudi olarak sınıflandırılanları katarsak 600 bin)
Yahudi topluluğunun toplam nüfusa oranının,1933'ten önce de,Ermenilerin
Anadolu'daki nüfus payıyla mukayese edilemeyecek kadar düşük
olmasıdır.
İnkârcılar hep,Yahudilerin "masum" kurbanlar olduğunu,sadece Yahudi
oldukları için öldürüldüğünü vurgularlar.Bu kuşkusuz doğrudur.Fakat
gerçekte bu cümle Yahudilerin Shoah deneyimiyle ilgili değildir,cümleyi
sarfeden onlarla hiç ilgilenmiyordur aslında:Niyet edilen imâ
(telaffuz edilsin edilmesin),Ermenilerin "masum" olmadığıdır -geçenlerde Ayşe Kulin'in dediği gibi:"Durup dururken kesmedik..."
Dönemin Jön Türk yöneticileri gibi,bütün inkârcı neşriyat
da,"Ermenilerin" (kolektif olarak) (Rus) düşmanla veya Avrupalı güçlerle
ittifak halinde olduğu fikriyle dolup taşar...Tam bu noktada Nazilerin
Yahudi imgesiyle dikkate değer bir paralellik vardır,onlar da savaştaki
tüm düşmanlarının arkasında "Yahudilerin" bulunduğu fikrinin cezbesine
kapılmışlardı.
(23)
1941'in ikinci yarısında işgal edilmiş Fransa'daki Yahudilerin kitlesel
olarak tutuklanması ve 1942 Mart'ında (Gestapo'nun değil ordunun
emriyle!) gerçekleştirilen ilk tehcir,Fransız direnişçilerinin
eylemlerine karşı cezai önlem olarak tasarlanmıştı,zira Nazi
ideolojisine göre her direnişçinin arkasında bir Yahudi vardı.
Tarihsel araştırma,Yahudi Soykırımı'nın birçok bölgede farklı
yürütüldüğünü gösterir.Orta ve Batı Avrupa Yahudileri 1942'den itibaren
Polonya'da kurulan ölüm fabrikalarına tehcir edilirken,Litvanya ve
Letonya'daki,bugünkü Ukrayna'daki keza Romanya'daki (Besarabya ve
Bukovina'daki) Yahudilerin çoğu çok defa yerel halkın veya faşist
grupların da katkısıyla yerinde öldürülmüştü.Anılan bütün bu bölgeler
daha önce (1939 [Ribbentrop-Molotov Saldırmazlık] Antlaşması'ndan sonra veya Romanya
örneğinden 1940'ta) Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmişlerdi,bu
da bu bölgelerde yaşayan Yahudiler için Sovyet işgali boyunca
durumlarında göreli bir iyileşme (eşitlenme) anlamına geliyordu.Bu
durum oralardaki Yahudilere dönük,düşman Sovyetlerle ittifak
yaptıkları ithamına dayanak oluşturmuş,bu itham da yerel katil
çetelerinin temel saiklerinden birisi olmuştur.Burada da Ermeni Jenosidi'yle belirgin bir paralellik vardır.
Anılanların ve benzer daha birçok etmenin,asla iki hadiseyi
aynılaştırmak anlamına gelmediğini tekrarlayalım.Fakat karşılaştırmalı
bir tartışma,Ermeni Jenosidi'nin araştırılmasına önemli itkiler
kazandırabilir.
(24)
Bunun ön koşulu,sadece Ermeni Jenosidi'yle ilgili inkâr politikasının
sona ermesi değil,Shoah'yla ciddi bir şekilde meşgul olmaktır.
Ermeni Soykırımı'nın yüzüncü yılı ve İkinci Dünya Savaşı'nın sona
ermesiyle birlikte kampların boşaltılmasının yetmişinci yılı olarak ikili bir
yıldönümüne tekabül eden önümüzdeki yıl -2015- bunun için uygun bir
vesile olsa gerektir...
***
1-Türkiye'deki Yahudi cemaati 2011'de Neve Shalom Sinagogu'nda anma
töreni
düzenlemeye başlamıştı,bu törenlere Büyükelçi Ertan Tezgör veya
İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu gibi devlet temsilcileri de
katıldılar.Türkiye'nin tam üye olmayı istediği (yıllardır aday üye
statüsündedir) International Holocaust Remembrance Alliance IHRA ise 27
Ocak'ın resmen kutlanmasını şart koşuyor.Bu yılkı seremoninin Yahudi
cemaati dışında ve Dışişleri Bakanlığı'nın katılımıyla
düzenlenmesi,Ertuğrul Özkök'ün haber verdiğine göre,Türkiye'nin IHRA'ya
üye olmasına
yardımcı olmaya çalıştığı anlaşılan Yahudi cemaatinin girişimine
dayanıyor.(bkz.Hürriyet,22 Ocak 1994)
2-
http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=49393&l=1.
Ertan Tezgör ve Naci Koru'nun açıklamaları da neredeyse kelimesi
kelimesine aynıdır.
3-2007'de Harald Welzer'in yayımladığı derlemenin başlığı şudur:Der
Krieg der Erinnerung.Zweiter Weltkrieg,Kollaboration und Holokost im
Europäischen Gedächtnis,Frankfurt/M. 2007.Bu konudaki sayısız yayın
arasından Türkçe'ye çevrilen -ve okurlara tavsiye edeceğim- bir tanesi
şudur:Karşıt Hafızalar -Soykırımın Önemi ve Etkisi Üzerine,çev. Hulki
Demirel,İletişim Yayınları,2011.
4-Sovyetler'in gelişiyle kurtulan Auschwitz revirindeki mahpuslar arasında bulunan Primo Levi'nin "Bunlar da mı İnsan?"
anlatısı Auschwitz'in en etkileyici tasvirlerinden birisidir ve
Türkçe'ye de çevrilmiştir (çev. Zeyyat Selimoğlu,Can Yayınları,1996)
5-Dan Diner,Gegenläufige Gedächtnisse:Über Geltung und Wirkung des Holocaust
Vandenhoeck
und Ruprecht Verlag,Göttingen,2008,s.15.(Karşıt Hafızalar: Soykırımın
Önemi ve Etkisi Üzerine,çev. Hulki Demirel,İletişim Yayınları,2011)
6-Yehuda Bauer,"Der Holocaust und andere Genozide",in:David Bankier
(ed.):Fragen zum Holocaust:Interviews mit prominenten Forschern und
Denkern,Wallstein Verlag,Göttingen,2006,s.88.
7-Klaus Kempter,Joseph Wulf.Ein Historikerschicksal in Deutschland.Göttingen:Vandenhoeck&Ruprecht,2013,s.384.
8-Nasyonal Sosyalistlerin işgal ettikleri ülkelerde gerçekleştirdikleri
şiddet eylemlerinin kurbanlarının hepsi "savaş kurbanı" olarak
tanımlanmaktadır (örneğin tazminat davalarında),Yahudi Holocaust
kurbanlarıyla ilgili belgeler dosyasında "Guerre" ibaresi bulunmaktadır.
9-Bu duruşmaların ilki Uluslararası Askeri Duruşma'ydı.Müteakip 12 davaya
Amerikan askeriyesi yön verdi.Ana duruşma esnasında Holocaust
İddianame 4 (insanlığa karşı suçlar) kapsamındaydı.Müteakip 12
duruşmada Holocaust suçu 9. Dava yani Einsatzgruppen davasına dahil
edildi.(Einsatzgruppen Doğu Avrupa'da cephe gerisinde operasyon yapan
gezici ölüm mangalarıydı.)
10-Alman ordusunun en büyük savaş suçlarından biri,halkı sistematik olarak
açlıktan ölüme mahkûm etmeyi amaçlayarak şehri ablukaya almasıydı.
11-Bkz.Raffael Scheck:Hitler's African Victims:The German Army Massacres
of Black French Soldiers in 1940,Cambridge University Press,2006,ayrıca
temel başvuru kaynağı olarak:Rheinisches JournalistInnenbüro:"Unsere
Opfer zählen nicht:" Die Dritte Welt im Zweiten Weltkrieg,Assoziation
A,2005.
12-Karışıklığın ilk birkaç gününde birkaç yüz Fransız sömürgeci de
öldürülmüştü fakat olayların gelişimi ve kayıpların sayısı hakkındaki
tartışmalar süredursun, Cezayir tarafındaki kayıpların Fransız
tarafındakilerden yüz kat fazla olduğu şüphe götürmez.
13-Buna karşılık Litvanya Cumhuriyet Başsavcılığı,Alman işgali esnasında
Nazilere karşı savaşan eski Yahudi partizanlara soruşturma açtı!
14-Örneğin Martin Cüppers ve Klaus-Michael Mallmann (derl.):Halbmond und
Hakenkreuz.Das Dritte Reich,die Araber und Palästina,Darmstadt
2006.Daha yakın dönemde araştırmacılar daha ayrıştırıcı bir resim
çiziyor ve Ortadoğu'daki birçok devlette Müslüman halk arasında da,Nazi
politikasına karşı tavır alan ve pekâlâ Yahudi kurbanlarla empati
gösteren bir eğilimin de varolduğunu gösteriyor.Örneğin Gilbert Achcar:
Les Arabes et la Shoah.Arles,2009;René Wildangel:Zwischen Achse und
Mandatsmacht-Palästina und der Nationalsozialismus,Berlin 2007.
15-Holocaust konusunda istisnai çalışmalar şunlardır:Ayşe Sıla Çehreli:
Chelmno,Belżec,Sobibór,Treblinka]:politique génocidaire nazie et
résistance
juive dans les centres de mise à mort (novembre 1941-janvier
1945) [Paris I Üniversitesi'ne sunulan doktora tezi,2007],İzzet
Bahar,Turkey and the Rescue of Jews During The Nazi Era:A Reappraisal of
Two Cases;German-Jewish Scientists in Turkey&Turkish Jews in
Occupied
France
[Pittsburgh Üniversitesi'ne sunulan doktora tezi,2012].Her
ikisi de Türkiyeli olan araştırmacıların bu çalışmaları Türkiye'de
bilinmemektedir.
16-Corry Guttstadt:Türkiye,Yahudiler ve Holokost,çev. Atilla
Dirim,İletişim Yayınları,2012;Yehuda Bauer:Soykırımı Yeniden
Düşünmek,çev. Onur Yakın,Phoenix Yayınevi,2004.
17-Anne Frank,Primo Levi,Claude Lanzmann.Algılanışının tarihiyle ilgili
bkz. Annette Wieviorka,60 Yıl Sonra Auschwitz,çev. Işık Ergüden,İletişim
Yayınları,2006.
18-Bu iddiaların gerçekliğine dair bkz. Corry Guttstadt:Türkiye,Yahudiler ve Holokost;Turkish Passport
filmiyle
ilgili bkz.
http://sephardichorizons.org/Volume3/Issue1/guttstadt.html;ayrıca Emir
Kıvırcık'ın (büyük amcası Behiç Erkin'le ilgili) "Büyükelçi" adlı
kitabıyla ilgili bkz.:"Hakikaten 'inanılmaz bir öykü'," Toplumsal
Tarih,No.168,Aralık 2007.Kıvırcık,Büyükelçi (Goa
Yayınları,2007;İngilizce çev. The Turkish Ambassador,kişisel yayın,2011)
adlı hayali sahnelere dayanan biyografik
romanı da,Ağustos 1939-Ağustos 1943 tarihleri arasında (Vichy hükümeti
döneminde) Fransa büyükelçisi olarak görev yapan büyük dayısı Behiç
Erkin'in 20 binden fazla Türk vatandaşı Yahudi'yi Fransa'dan
kurtardığını iddia etmektedir.
19-Örneğin Kıvırcık,2008'de Abdullah Gül'ün ABD seyahatine
katılarak,oradaki Amerikan-Yahudi örgütlerini Türkiye'nin inkâr
politikasına
kazanmaya çalıştı.Bu görüşmeler sırasında Kıvırcık şu sözüyle
"parladı":"Büyükbabamın hikâyesi ADL'ye karşı en iyi
silahtır."[ADL:Anti-Defamation League]
20-İspanya hakkında Alejandro Baer'in,Arjantin hakkında Uki Goñi'nin çalışmalarına bakın.
21-Dachau'daki Türk töreninde Shoah sırasında Dachau'da yok edilen ve
kaderleriyle Türkiye'nin alakadar olmadığı Türk-Yahudileri aynı zamanda
eski Türki (Türkmenistanlı ve Azerbaycanlı) Sovyet vatandaşlarıyla
birleştirilerek anıldılar.
22-Wolf Gruner:"'Armenier-Greue:' Was wussten jüdische und nichtjüdische
Deutsche im NS-Staat über den Völkermorde von 1915/1916?" ("Armenian
atrocities" in:Sybille Steinbacher (Hrsg.):Holocaust und Völkermorde.Die
Reichweite des Vergleichs.Türkçe olarak:"Nasyonal sosyalist rejimde
Yahudi olan ve Yahudi
olmayan Almanlar 1915/1916 Soykırımı hakkında ne biliyorlardı?" Birikim
No.299-300,2014.
23-Örneğin Hitler'in 30 Ocak 1939'da yaptığı,"beynelmilel Yahudiliği"
Almanya'yı bir savaşa çekmek istemekle itham ettiği konuşmada bu
belirgindir.
24-Anlamlı bir karşılaştırmalı inceleme örneği:Hans-Lukas Kieser ve
Dominik J Schaller:The Armenian Genocide and the Shoah,Zürih,Chronos,2002.
*Corry Guttstadt,Holocaust'un
"Fayda"ları:Hatırlama,Banalleştirme,İstismar;(Genişletilmiş Türkçe ve
İngilizce versiyonu yayına hazırlayanlar) Ayda Erbal&Burcu
Gürsel,Azad Alik,15 Eylül 2014.Bu makalenin bir önceki versiyonu Türkçe
olarak Birikim'de yayımlanmıştır.(Sayı 299-300,Nisan 2014)
https://azadalik.wordpress.com/2014/09/15/holocaustun-faydalari-hatirlama-banallestirme-istismar/
https://azadalik.wordpress.com/2014/09/19/abusing-the-holocaust-commemoration-and-politics-of-denial-in-turkey/