8 Aralık 2021 Çarşamba

"Kurtuluş Savaşı" ve Kuruluş yılları ile yüzleşme-helâlleşme ilişkisi/Prof.Dr.Taner Akçam*

"Bugün ve yarın için nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz?" sorusuna verilecek doğru cevap,dünün "eşitlik" ilkesi ışığında yeniden okunmasıdır.Onbeş tezle bu "manifesto"yu tartışıyorum.

Bu yazıda,"helâlleşme”den ne anlamamız gerektiği konusunda genel bir çerçeve çizmek istiyorum.Ana fikir,Türkiye'nin bugünkü sorunlarının temelinin "Kurtuluş ve Kuruluş" döneminde atıldığı ve "Kuruluş" kaynaklı yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğumuzdur.

"Kurtuluş ve Kuruluş" yıllarına sadece "egemenlik hakkı" ve "bağımsızlık" ekseninden baktığımız için,bugünkü sorunların tohumlarının o yıllarda atıldığını göremiyoruz.Burada "Kurtuluş ve Kuruluş" yıllarının,sadece "bağımsızlık" değil "eşitlik" ilkesi ışığında da okunması önerilmektedir.

"Bugün ve yarın için nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz?" sorusuna verilecek doğru cevap,dünün "eşitlik" ilkesi ışığında yeniden okunmasıdır.Eğer bu topraklarda demokrasi ve hukûk devleti egemen olsun istiyorsak,"Kuruluş"un yeni hikâyesi şarttır.

Birinci tez:Siyâset,haksızlıkların çeşitli biçimleri etrafında mücâdelelerin yapıldığı bir alandır.Târihle yüzleşmek yeni bir siyâsî mücâdele alanı olarak ortaya çıkmıştır.Ve siyâsetin diğer alanlarından ayrıca ele alınmak zorundadır.Eğer kendimizi modern zamanlarla sınırlarsak,hepinizin en iyi bildiği siyâsî mücâdele alanı sınıf mücâdelesidir.


İnsânlar,siyâsî arenada,sınıf mücâdelesinde takındıkları tutuma göre saf tutarlar.Sol bu mücâdelede,işçileri -proletaryayı veya genel olarak yoksulları temsilen ortaya çıktı.Her ne kadar solun büyük kısmı,sınıf mücâdelesini her konuyu çözecek sihirli değnek olarak gördüyse de bunun böyle olmadığı anlaşıldı.

Ve başka haksızlıklara ilişin yeni siyâsî mücâdele alanları doğdu.

Örneğin,cinsiyet sorunu etrafında,kadınlar harekete geçtiler ve erkeklerle eşitlik istediler.Daha sonra kimliklerin tanınması bir alan olarak ortaya çıktı.

Topluluklar ulus olarak,dinlerinin ve/veya dillerinin tanınması yani kimliklerinin tanınmasına yönelik kültürel talepler ileri sürdüler.

Sonra çevre bir alan olarak ortaya çıktı.

Küresel ısıtmanın yarattığı sorunlar,doğanın ve çevrenin korunmasını çok önemli bir siyâsî mücâdele konusu yaptı.

Târihle yüzleşme,geçmişte işlenmiş suçlar üzerine konuşma ve bir çözüm arama da böyle yeni bir alan olarak ortaya çıkmıştır.

Ve bu bana göre Türkiye'nin en temel problemidir.Târihle yüzleşme,niçin çağımızın en önemli mücâdele alanlarından birisi hâlini almıştır,bu konunun kendi başına ele alınması gerekir ve burada tartışması yapılmayacaktır.

İkinci tez:Türkiye'de târihle yüzleşmeyi merkezine almış bir siyâsî hareket şarttır.Eğer Türkiye siyâseti "yüzleşme"yi merkezine almazsa,Türkiye'de özlenen demokratik ve insân haklarına saygı duyan bir rejim gelmez.Eğer demokrasi istiyorsak,insân haklarına saygı duyan bir rejim istiyorsak,insânların eşit ve eşdeğer olarak yaşadıkları bir düzen özlüyorsak,dini,dili,etnik kökeni ne olursa olsun,tüm herkesin eşit vatandaşlık haklarına sahip olmasını istiyorsak târihle yüzleşmek şarttır.

Üçüncü tez:Türkiye'nin bugün en temel problemi,eşitsizliktir.Bugün bu toplumun farklı kesimleri eşit değildirler;aynı haklara sahip değildirler.Sünni Türkler daha eşittir.

Alevîler,Kürtler ve sayıları çok az kalmış olsa da Hristiyanlar,Yahudiler eşit vatandaş değildirler,önemli haklarından yoksundurlar.Ana problem,bu eşitliğin sağlanmasıdır.Bu eşitlik sağlanmazsa,Türkiye'nin toplum olarak birarada duramama ihtimâli oldukça kuvvetlidir.

Başta kânûn önünde eşitlik olmak üzere,kimlikler üzerindeki baskıların kaldırılabilmesi ise ancak ve ancak târihle yüzleşerek mümkündür.

Çünkü bu devletin "Kuruluş"una ayrımcılık ve eşitsizlik tohumları ekilmiştir."Kuruluş"taki ayrımcılık ve eşitsizlik üzerine açık konuşamaz,bilince çıkartamazsak eşit vatandaşlık hakkını gerçekleştiremeyiz ve demokratik bir toplum kuramayız.

Dördüncü tez:Her toplum birçok nedenle birarada durur.Bunların en başında ama grup üyeleri arasında şu veya bu şekilde tesis edilmiş beraberlik duygusudur.Beraberlik duygusunu yaratan en önemli faktörlerden birisi yaşanmış ortak târihtir.Her ulus-devletin,ortak bir hafızayı yaratan bir "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesi vardır.

Bu hikâye hem insânlar arasında kolektif bir aidiyet duygusu yaratır hem de toplumun ayakta kalmasını sağlayan kurumlara meşrûiyet zemini kazandırır.Özellikle hukûk devleti ve onun esasını oluşturan demokratik kurumların işlerliği açısından "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesinin kapsayıcı karakteri çok önemlidir.

Beşinci tez:Türkiye'de bugünkü siyâsî krizin ana nedenlerinden birisi ezbere bildiğimiz "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesinin toplumu birarada tutmaya yetmemesidir."Vatanı ve milleti bölmek isteyen iç ve dış güçlere karşı verilmiş bir yoktan varoluş savaşı" olarak bildiğimiz bu hikâye kapsayıcı değildir,aksine bu hikâye bugünkü sorunların üstünü örtmektedir.

Üstünü örtüyor,çünkü bugün karşılaştığımız sorunların temelinin "Kurtuluş ve Kuruluş" yıllarında atılmış olduğunu görmemizi engelliyor.Bugün ülke nüfusunun önemli bir kesimi kendi hikâyesini "Kuruluş" hikâyesinde göremiyor."Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesi,bu ülke vatandaşlarının önemli bir kısmının dışlanması üzerine inşâ ediliyor,anlatılıyor.

Altıncı tez:Hâlâ "Kurtuluş Savaşı" ve "Kuruluş" yıllarını kahramanlık ve zafer hikâyeleri olarak okuyor ve anlatıyoruz.Kendimizi o denli o yıllarla özdeşleştiriyoruz bugünümüze de bu "Kurtuluş ve Kuruluş" yıllarının gözlüğü ile bakıyoruz.Bugün de savaşın hâlâ bitmemiş olduğunu düşünüyor ve kendimizi târihin kahramanlarının kıyafetlerini giyerek tanımlıyoruz.

1968 sol kuşağı,verdikleri mücâdeleyi "İkinci Kurtuluş Savaşı" olarak tanımladı ve kendilerini "İkinci Kuva-yı Milliyeciler" olarak gördüler.

AKP 2000'li yıllarda işbaşına gelince,başta Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve "Ergenekoncu"lar olmak üzere,Alevîler dâhil kendilerini lâik olarak tanımlayan çevreler,Adâlet ve Kalkınma Partisi'ne (AKP) karşı "İkinci Kurtuluş Savaşı" çağrısında bulundu ve "Kuva-yı Milliyeci" olduklarını söylediler.

2013 Gezi olayları sonrası kendilerine "Kuva-yı Milliyeci" demek sırası AKP çevrelerine gelmişti.Erdoğan bugün bile ekonomide "Kurtuluş Savaşı" verdiklerini söylüyor.

Yedinci tez:Türkiye'nin bugünkü temel problemlerinden birisi,Türklerin ve onların sağcı,solcu,dinci,lâik farketmez siyâsî elitlerinin "Kurtuluş ve Kuruluş Savaşları"nın bitmemiş olduğuna inanmalarıdır.

Bu bakış bugün için üç önemli ciddi sorun yaratıyor.

Birincisi;solcusu da sağcısı da bugüne ve bugünün sorunlarına da hâlâ "Kurtuluş-Kuruluş Savaşı"nın zihniyet dünyâsından bakıyorlar.Böylece,sadece "Kuruluş" yıllarındaki dost ve düşmân kategorileri bugüne aynen aktarılmıyor,bugünkü aktörler de aynı dost ve düşmân kategorileri ile değerlendiriliyor.


İkincisi,"Kurtuluş ve Kuruluş Savaşları"nın bu ülkenin vatandaşlarına karşı verildiğini görmüyorlar.Düşmân olarak tanımlanan Ermeniler,Rumlar,Pontuslular,özellikle Alevî Kürtler bu ülkenin vatandaşlarıydı."Kurtuluş ve Kuruluş Savaşları" bu ülkenin vatandaşına karşı verilmişti.Nevzat Onaran'ın son kitâbının başlığı,"Devletin Dâhilî Harbi" bu dönemi anlatan en özlü ifadedir.

Üçüncüsü,"Kurtuluş ve Kuruluş"un aynı zamanda bir yıkım ve katliâmlar târihi olduğu görülmüyor.Birinci Dünya Savaşı'ndaki başta Ermeniler olmak üzere,Süryani ve Rumların imhâsını bir kenara bırakmak isteseniz bile,1918 sonrası katliâmlardan kurtularak ana yurtlarına,topraklarına dönen ve İstanbul'daki Ermenilerle birlikte sayıları yarım milyonu aşan Ermeni ve Rumlara 1918-1923 yıllarında ne olduğu sorusunun cevabını vermemiz gerekiyor.

Yine bunun gibi 1921 Koçgiri,Pontus,1925 Şeyh Said,1930 Ağrı-Zilan,1934 Trakya-Yahudi ve 1938 Dersim bu "Kuruluş" döneminin yıkımlarının sembolleridirler.Türklerin kahramanlık hikâyesi olarak anlattığı hikâyenin,bu insânlar için bir yıkım ve acının hikâyesi olduğunu göremezsek bu ülkede ne yüzleşmeyi ne de helâlleşmeyi başarabiliriz.

Sekizinci tez:Târih boş bir çuvaldır.Ortasına neyi dikerseniz ona göre ayakta durur.Bugün,mevcut "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesinin ortasında duran direk ve çubuk egemenlik hakkıdır.İşgâlci güçlere karşı çıkmak ve bağımsızlık isteyerek savaşmak bu hikâyenin ana direğidir.

Oysa bu direk eksiktir.Çünkü bugün en temel sorunumuz eşitsizlik ve adâletsizliktir ve eşitsizlik ve adâletsizlik "Kurtuluş ve Kuruluş"a içseldir.

Bugün,"Kurtuluş ve Kuruluş"a içsel,yapısal sorunlarla uğraşıyoruz ve bu nedenle,bilinen "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesi üzerine düşünmek ve yeni bir "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesinin ne olması,nasıl olması gerektiği üzerine konuşmaya başlamak zorundayız."Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesine,dışlanan,acı çeken,yok sayılan kesimlerin hikâyeleri de entegre edilmek zorundadır.

Bunun için de târihimizi,"eşitlik ve adâlet" çubuğu etrafında yeniden okumamız,buna uygun yeni bir hikâye anlatmamız gerekiyor."Eşitlik ve adâlet" direği etrafında târihi okuyamazsak,bugünü ve yarını eşitlik ve adâlet üzerine kuramayız.Yani,târih üzerine konuşmak geçmiş üzerine konuşmak değil,bugünümüz ve geleceğimiz üzerine konuşmaktır.

Dokuzuncu tez:"Nasıl bir Cumhuriyet istiyoruz?",sorusu her şeyin merkezindedir:2023 Cumhuriyet'in yüzüncü kuruluş yılıdır.Gerek iktidar gerek muhalefet 2023 sonrası kuracakları Cumhuriyet'in esaslarını bize anlatıyorlar.Taraflar birbirlerini esas olarak Cumhuriyet'in kurucu değerlerinden sapmakla suçluyorlar.

Cumhur ittifakı en veciz ifadesini Devlet Bahçeli'nin,"kurucu değerler ve kuruluş felsefesi" sözlerinde bulan,yeni bir Anayasa yazarak yeni Cumhuriyet'i bu temelde yeniden kuracaklarını söylüyor.

Erdoğan,yeni Anayasa metnini Ocak 2022'de açıklanacağı sözünü verdi.

Buna karşılık muhalefet,iktidarın Mustafa Kemâl ismini silmekte olduğunu iddia ederek,"Mustafa Kemâl gibi düşünmek" seminerleri,toplantıları düzenliyor;iktidara karşı,deyim yerindeyse bir "kültür savaşı" veriyor ve "Atatürk ilkeleri" üzerine oturmuş yeni bir Cumhuriyet'ten söz ediyorlar.

Benim iddiam ise gerek iktidarın ve gerekse muhalefetin esas aldıkları ve birbirlerini sapmakla suçladıkları kurucu değerler ve kuruluş felsefesinin bugünkü sorunların ana kaynağı olduğudur.

Osmanlı vatandaşı olan Ermeni,Rum ve Süryaniler vatandaş bile sayılmadılar.Katliâmlardan sağ kalanların,vatandaş olarak hakları olmasına rağmen dönmelerine izin verilmedi.Kalmış olanlar da mâllarına el konarak zorla ama yavaş yavaş yeniden ülke dışına sürüldüler.

Kürt Alevîler başta olmak üzere,Kürtler,Yahudiler eşit vatandaş olma imkânından mahrûm bırakıldılar.Hristiyanlara ve Yahudilere ülkeyi terketmek,Alevîlere,Kürtlere ve Çerkeslere Sünni-Türk çoğunluk içinde asimile olmak tek seçenek olarak sunuldu.

Bugün bu nedenle,Sünni Türkler dışında kalanların dışlandığı ve eşit haklardan mahrûm bırakıldıkları bir Cumhuriyet ile karşı karşıyayız.

Onuncu tez:Bugüne ve geleceğe ilişkin en temel problemimiz,Sünni Türklerin kendileri gibi olmayanlarla aynı haklara sahip olmayı,onlarla eşit ve eşdeğer koşullarda yaşamayı kabul etmemeleridir.


Sünni Türklerin,kendilerinin ötekilerden daha fazla hakka sahip olması gerektiğine dair duydukları kesin kanaat ve güven bugünkü sorunlarımızın temel kaynağıdır.Ve bunun temelleri İslâmî "millet-i hâkime" ilkesine bağlı olarak çok daha öncelere gitmekle beraber,"Kurtuluş ve Kuruluş" yıllarında atılmıştır.

Sünni Türkler iktidarı paylaşmak istemiyorlar.Bu paylaşmamayı ve eşitsizliği ülkenin hukûk sisteminin içine bir nakış gibi işlemişlerdir.Hukûk ilkesinin olmadığı durumlarda,yazılı olmayan kurallar ve davranış normları geliştirmişlerdir.Ve bu nedenle,Türkiye "eşit olmayan vatandaşlar ülkesi" hâline çevrilmiştir.Düzeltilmesi gereken bu çarpıklıktır.

Bunun için,etnik ve dinsel özelliklerinden arındırılmış bir vatandaşlık hukûku şarttır.Hayatın her alanında eşit ve eşdeğer vatandaşlardan oluşan bir Cumhuriyet'in yaratılması ise,ancak buna ilişkin bir târihin de anlatılmasıyla mümkündür.

Onbirinci tez:Târihe de bu gözle bakarsak göreceğiz ki,Osmanlı döneminde Ermeniler,Süryaniler ve Rumlar,Müslümanlarla eşit haklara sahip olmak dışında bir talepte bulunmadılar.Cumhuriyet döneminde Kürtler eşit haklara sahip olmak dışında bir talepte bulunmadılar.Çerkeslerin istediği de başka bir şey değildi.

Fakat biz târihimizi sadece egemenlik hakkı ve bağımsızlık gibi kategorilerle açıkladığımız için,eşitsizlik üzerine kurulmuş bir yapıyla karşı karşıya olduğumuzu göremiyoruz.Türkler,kendileriyle eşit olmak,iktidar ortak olmak isteyenleri ve bu doğrultuda hak iddia edenleri,yabancı güçlerle işbirliği yapan ve egemenliğimizi tehdit eden kuvvetler olarak gördüler."Kuruluş" yıllarının Ermenilerini,Rumlarını,Kürtlerini,Çerkeslerini bu gözle değerlendirdiler.

Kendimizi "Kuva-yı Milliyeciler" olarak görmeye devam edersek,böyle de görmeye devam edeceğiz.Oysa,târihe "eşitlik ve adâlet" ekseninden bakarsak,Koçgiri'yi,Pontus'u,Şeyh Said'i,Ağrı ve Zilanı ve Dersim'i eşitlik uğruna verilmiş mücâdeleler olarak okumamız mümkündür.

Eğer Türkler,diğerleri ile eşit yaşamayı kabul etselerdi,bu sorunların hiçbirisi yaşanmayacaktı.Bunu görmek için ise târihi ve bugünü sadece ulusal egemenlik perspektifinden okumaktan vazgeçmek,eşitlik fikri etrafında okumayı öğrenmek gerekir.

Ancak eşitlik ekseninde okunan ve hatırlanan bir târih sayesinde,hem o dönemde dışlananların varlığını anlarız,onların hikâyelerini "Kuruluş" hikâyesinin bir parçası hâline getirebiliriz hem de bugün eşitliği esas almış bir vatandaşlık hukûku geliştirebiliriz.

Onikinci tez:O hâlde,târihle yüzleşme tartışması bir geçmiş değil,bir bugün ve gelecek tartışmasıdır.Helâlleşme tartışması,nasıl bir gelecek istediğimiz sorusuna vereceğim cevaba göre belirlenecektir.

Yeni Cumhuriyet etnik ve dinî kimliği ne olursa olsun herkesin eşit vatandaş olduğu bir Cumhuriyet'tir.Sünni-Türk olmayanların dışlanması esasına göre kurulmuş bir sistem tepeden tırnağa düzeltilmek zorundadır.

Hristiyanların,Yahudilerin,Alevîlerin,Kürtlerin kendilerini eşit vatandaş olarak göremedikleri bir Cumhuriyet ayakta kalmaz.

Onüçüncü tez:Sünni Türkler dışındakiler sadece vatandaşlık haklarından mahrûm bırakılmadılar.Hikâyeleri de unutturuldu.Çektikleri acılar,yıkımlar yok sayıldı.Nüfusunu önemli bir kesiminin acısını,yıkımını yok sayan,onlara en temel vatandaşlık haklarını vermeyen bir Cumhuriyet kuramazsınız,kurarsanız da çöker.

Nüfusun önemli bir kesimi eğer anlattığınız "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesinde kendilerine ait bir şey bulamazlarsa kendilerini o topluma ait hissetmezler ve bu yıkımın ilk habercisidir.

Bu nedenle,"eşitliği ve adâleti" merkezine almış,Hristiyan'ın (Ermeni,Rum,Süryani),Yahudi'nin,Alevî'nin ve Kürt'ün çektiği acıyı kabul eden,bu acıları "Kurtuluş ve Kuruluş" hikâyesine entegre eden bir bakış şarttır.Târihle yüzleşme bu nedenle şarttır.Belki de bunu,"onları dinlemeye hazır olmak" olarak da tanımlamak mümkündür.Türkiye ciddi bir sohbet susuzluğu çekmektedir ve toplumsal sohbet kaçınılmazdır.Başka hikâyeleri dinlemek ve bu hikâyeleri "Kurtuluş ve Kuruluş"un bir parçası yapmak,ihtiyâç duyulan budur.

Ondördüncü tez:Kılıçdaroğlu,"helâlleşelim" diyerek çok önemli bir kapı açmıştır.Açılımının en önemli tarafı,Cumhuriyet Halk Partisi'nin târihte yaptığı haksızlıklardan söz etmesidir.Tek tek saydığı örnekler de 1942 Varlık Vergisi'nde durması ve daha geriye gitmemesine rağmen son derece önemli ve anlamlıdır.

Kılıçdaroğlu'nun bu kapıyı ne kadar açacağından ne kadar yürüyeceğinden emin değiliz.

İki önemli engel var önümüzde:Biri "yukarıdaki" diğeri "aşağıdaki" engel.

Her toplumun târihiyle yüzleşmesinin sınırlarını ve boyutlarını belirleyecek olan "yukarıdaki" ve "aşağıdaki" değişikliklerdir.Genel bir kuraldır.

Eğer geçmişteki haksızlıklara neden olan kadrolar (parti,siyâsî elit) iktidarda kalmaya devam ederlerse,yüzleşme olmaz.Elbette ki suçlardan sorumlu olanlar yüzleşmeye direneceklerdir.

Yüzleşmenin boyutu,eski elitlerin iktidarı ne kadar kaybettikleri ile doğru orantılıdır.Tamamıyla kaybettikleri durumda,yüzleşme "cezâî adâlet" biçiminde de gerçekleşebilir.Bu,suç işleyenlerin yargılanmasıdır.

Türkiye'de 2000'li yıllardan itibâren kısmî bir yüzleşmenin yaşanabilmesinin bir nedeni,AKP ile birlikte yeni bir siyâsî ekibin işbaşına gelmesi idi.Bu ekip,geleneksel devlet kadroları ile uzlaşınca,çok sınırlı olan yüzleşme de bitti.

Kılıçdaroğlu,önerdiği "helâlleşme" için,önce Partisi'nde yeni bir kadroyu işbaşına getirebilmesi,sonra da devlet bürokrasisinde önemli bir değişikliği sağlaması gerekiyor ki zor olan budur.Eski elitler değişmeden kimse ciddi bir yüzleşme ve helâlleşme beklememelidir.

İkinci önemli koşul,"aşağıdaki" değişikliktir.Toplumun yüzleşmeyi ne kadar isteyip istemeyeceğidir.Sünni-Türk çoğunluğun yüzleşmeye direniş göstereceğini tahmin etmek zor değildir.Çünkü sonuçta onlardan istenecek olan,"toplumsal eşitlik" doğrultusunda fedakârlık etmeleri,egemenliklerinden vazgeçmeleri,iktidarlarını paylaşmalarıdır.

Türk solunun yüzleşmeden uzak durmasının bir nedeni de budur.Yüzleşmeye "aşağıdan" direniş olması ihtimâlinin bir diğer nedeni,fâil ve mağdûr ilişkisinin çok karışık olmasıdır.

Yüzleşme genel kural olarak haksızlığa uğrayanın,"mağdûr" olanın isteyeceği bir şeydir.Oysa Türkiye'de "mağdûr" olduğunu ve kendisine haksızlık yapıldığını söyleyen her kesim,bir başka konuda fâildir.

Ve her grup,sadece kendisinin "mağdûr" olduğu konu hakkında yüzleşme isterken,diğerine direnç gösterir.Kürtlerin Ermeni Soykırımı'ndaki rolleri konusunda direnmeleri verilebilecek en önemli örnektir.Cumhuriyet târihi boyunca asimilasyona uğratıldıklarını söyleyen Çerkeslerin,Alevîlerin de böyle bir sorunla karşılaşacaklarını tahmin etmek zor değildir.

Belki de tüm toplumla ilgili iki önemli zorluktan daha bahsetmek gerekir.

Birincisi,yüzleşilmesi istenen olay sayısı o kadar fazladır ki,bunun toplumda bir bunaltı yaratacağını tahmin etmek zor değildir.Olay sayısı arttıkça yüzleşme de zorlanılacak ve "en iyisi unutmaktır" denilecektir.

İkincisi,toplumda tartışma kültürünün,konuşma ve dinleme kültürünün eksikliğidir.Türkiye,ağızdan çıkacak ilk söz ile fizikî kavga arasındaki yolun en kısa olduğu ülkelerden birisidir.Böylesi bir kültürel atmosferde,yüzleşmenin "kavga etmek" olarak anlaşılma tehlikesi büyüktür.Bunların her birisi,üzerine konuşulması gereken konulardır.

Onbeşinci tez:Konuyu bugünkü Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile bitirmek isterim.ABD,1776'da yayımlanan Bağımsızlık Bildirgesi ile özgürlüğüne kavuştu.Bu,Amerika'nın "Kuruluş Bildirgesi"dir ve "tüm insânların eşit yaratıldığını,Yaradanları tarafından kendilerine devredilemez hakların verildiğini ve bu hakların yaşam,özgürlük ve mutluluk arayışının olduğu gerçeğinin apaçık olduğunu kabul ediyoruz," cümlesi en önemli cümlelerinden birisidir.

ABD demokrasisinin temelinin bu cümle olduğu kabul edilir.Oysa bu cümlenin yazıldığı zaman ABD'nde tüm insânlar eşit değillerdi,kölelik vardı ve bu cümleleri yazanlar da köle sahipleriydi.

ABD'nin,İngilizlere karşı savaşarak,yani anti-emperyalist bir savaş vererek özgür ve bağımsız bir ülke olduğu tartışma götürmez.Ama bu savaşın "Bağımsızlık ve Özgürlük Savaşı" olduğunu söyleyenler,savaşın bir başka özelliğinin de üstünü örtüyorlardı.

Bu "Bağımsızlık Savaşı" köleliği korumak için de verilmişti.Özellikle güney eyâletlerinin bu savaşa katılmalarının en önemli nedenlerinin başında,emperyalist ve sömürgeci İngiltere'nin kolonilerde köleliği kaldırma ihtimâli geliyordu.

Bu nedenle,ABD bağımsızlığını ilân ettiğinde,ilk Anayasası'nda en az üç maddede köleliği koruyan hükümlere yer verdi.Yani,bağımsızlık yanında eşitsizlik de bu Anayasa'nın ve toplumun temel ilkesi olmuştu.

Bugün,ABD'nde ırkçılık çok yaygındır.Bunun en önemli nedenlerinden birisi,ırkçılığın (kölelik sisteminin) yapısal olarak ABD'nin "Kuruluş"unda yer almasıdır.Bu nedenle,ırkçılığa karşı mücâdele eden ve oldukça yaygın olan sivil haklar hareketi,ABD'nin "Kuruluş" hikâyesine yeniden bakmayı ve köleliğin bu "Kuruluş"un önemli bir parçası olduğunun kabul edilmesini önermektedir.

Türkiye'de ihtiyâç duyduğumuz da budur...

Not:
"Yeşil Yaşam İnisiyatifi" tarafından 5 Aralık 2021 tarihinde düzenlenen "Helâlleşme?" başlıklı zoom toplantısında yapılan konuşmanın gözden geçirilmiş hâlidir."Tezler" ifadesi yerine,"düşünce","fikir" dense daha doğru olurdu ve fazla iç tekrarlar olduğu eleştirileri haklı olabilir.Ama yazının bir "manifesto" gibi okunması en önemli talebimdir.

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Kurtuluş Savaşı" ve Kuruluş yılları ile yüzleşme-helâlleşme ilişkisi,Bianet,7 Aralık 2021.

https://bianet.org/bianet/siyaset/254390-kurtulus-savasi-ve-kurulus-yillari-ile-yuzlesme-helallesme-iliskisi

2 Aralık 2021 Perşembe

Fâil mi kurtarıcı mı:Araplar 1915'te ne yaptı?/Emre Can Dağlıoğlu*

Emre Can Dağlıoğlu'nun derlediği "Arapların 1915'i:Soykırım,Kimlik,Coğrafya" çalışması İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.Dağlıoğlu ile kitâbını konuştuk.

Araplar ve Ermeniler ilişkisi,Ermeni Soykırımı çalışmalarında üstüne az çalışılan konulardan biri.Stanford Üniversitesi Târih Bölümü'nde doktora öğrencisi olan Emre Can Dağlıoğlu'nun İletişim Yayınları'ndan çıkan kitâbı "Arapların 1915'i" bu alandaki akademik çalışmaları biraraya getiriyor.Dağlıoğlu böylece simge hâline gelen târih 1915 ve sonrasında Arapların Ermenilerle olan ilişkisini ele alıyor.

Emre Can Dağlıoğlu ile Arapların Ermenilerle olan ilişkisini ve "Arapların 1915'i"ni konuştuk.

-Ermeni Soykırımı tartışmalarında da,literatürde de son dönemde Kürtler ile ilgili çalışmalar arttı.Fakat Araplar konusu hep geride kalmıştı.Bu alandaki boşluğu neye bağlıyorsunuz?

Aslında kitâp tam da böyle bir boşluk hissinden ortaya çıktı.2014 yılında Agos'ta çalışırken,bir tesâdüfle Faiz al-Ghusein'in Soykırım'a dâir tanıklığıyla karşılaştım.Nereye baksam,Soykırım'a dâir bir Müslüman'ın yazdığı ilk anlatı deniyordu.Fakat bir Bedevî asilzâdesi olarak tanıtılan Faiz'i ve bu tanıklığın nasıl ortaya çıktığını araştırmak istediğimde ise çok fazla bir şey bulamadım.Bu konu üzerine çalışanlar Faiz'in anlatısına referanslar vermişler ama onun Müslüman bir Arap olarak neden böyle bir metni yazmış olduğuna pek bakmamışlardı.

-Neden bakılmamıştı sizce?

Bunun önemli ölçüde sözkonusu literatürün Soykırım'ın aktörleri,mekânları ve zamansallığı anlamında kısıtlı bakışından kaynaklandığını düşünüyorum.Literatür,genel olarak Ermenilerin esas olarak yaşadıkları coğrafya olan Anadolu'ya ve hattâ esas olarak İstanbul'daki karar alma sürecine odaklanıyor ve Soykırım'ı belirli bir zaman diliminde olup biten bir olay olarak ele alıyor.Bu da,Soykırım'ı genel olarak Ermeniler ile Anadolu Müslümanları arasında Birinci Dünyâ Savaşı sırasında cereyân etmiş bir meseleye indirgiyor.Bu bakış açısı,Soykırımsonrası'ndaki süreci de sadece Türkiye'yi ilgilendiren bir mesele olarak görüyor.Hâlbuki,Ermeni Soykırımı Savaş sürecinde ve sonrasında tüm Ortadoğu'nun kaderini etkileyen,manda ve ulus-devletlerin kuruluşunda belirleyici olmuş bir mesele.Bu anlamda,daha geniş ölçekte Araplar ile Ermeniler arasındaki ilişkilerin boyutlarına bakmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

"Araplık,Kürtlük veya Ermenilik,Dünyâ Savaşı sırasındaki süreçte 'yeniden' inşâ edildi"

-Burçin Gerçek "Akıntıya Karşı" adlı kitâbında bölgedeki Hristiyanları korumaya çalışan Kürtlerin durumunun katliâmlara iştirâk eden,destekleyen ve sessiz kalan büyük çoğunluğa kıyasla okyanustaki bir damla suya eşit olduğunu söylüyordu.Bu kesimin "anlamlı bir azınlık" bile olsaydı sonucun bambaşka olabileceğini de vurguluyordu.Arap toplumunun çoğunluğu için durum neydi?

Aslında,bu sorunun cevabı oldukça çetrefilli ve zor.Hattâ buna kitâptaki makâlelerin bile net bir cevabı yok.Dünyâ Savaşı sırasındaki yoğun şiddet ve sonrasındaki demografik değişim,Ortadoğu için yıkıcı olduğu kadar kurucu bir süreç.Zirâ,bugünkü bildiğimiz anlamıyla Araplık,Kürtlük veya Ermenilik,genel hatlarıyla bu şiddetli süreç sırasında ve sürecin sonrasında -yeniden- inşâ ediliyor.Bu yüzden,dinî ve sınıfsal pozisyonlara,bölgeselliğe ve zamansallığa bakmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum.Bu bağlamda,Anadolu ile Suriye,Irak ve Lübnan Araplarının veya göçebe Bedevî aşiretleri ile Osmanlıcı veya Osmanlı'ya isyân eden Sharifî hareketinden Arapların birbirinden çok farklı ve değişken pozisyonları olduğunu varsayabiliriz.Örneğin,kitâpta Anna Aleksanyan'ın bu meseleye kaçırılan veya el konulan Ermeni kadınlar perspektifinden baktığı makâlesinde birçok Arap'ın fâil olarak Soykırım'a iştirâk ettiğini görüyoruz.Aynı şekilde,Keith Watenpaugh'nun makâlesi,Halep'in bazı Osmanlıcı Arap entelektüellerinin Ermenilere uygulanan güvenlik tedbirlerini haklı gören bir pozisyonda durduklarına işaret ediyor.Öte yandan,Narine Margaryan ise Sharifî hareketinin genel olarak nasıl Ermeni yanlısı bir politika izlediğini ortaya koyarken,Şule Can,Antakyalı Arap Alevîler ile Ermeniler arasındaki dayanışma ilişkilerinden bahsediyor.

"Ermenice târih kitâplarında Araplara minnettârlık hâkim"

-Fakat Ermenice anlatılarda öne çıkanlar çoğunlukla Arap toplumunun koruyuculuğu üzerine.Özellikle de Verjine Svazlian'ın "Ermeni Soykırımı" adlı kitâbındakilerde.Bedevîlerin "Ermeni oldukları anlaşılmasın diye saçlarını kestiği,yüzüne dövme yaptıkları" çocuklar da bulunuyor,ailelerin yaktığı ağıtlar da:"Yol ver,Habur,yol ver,geçelim çölü,/Evlâdım cısçıplak Arab'ın köyünde,/Oy anam,oy anam,hâlimiz yaman!/Der Zor çölünde kaldığım zaman..."

Aslında biraz önce bahsettiğim şiddet sürecindeki rollerin değişkenliği şerhimi tekrar düşerek belirteyim ki,genel olarak konuya dâir târihyazımında Araplar kurtarıcı olarak ele alınıyor.Arapça târih kitâpları,Ermenileri sıklıkla ülkelerine büyük katkı sunan ve uyumlu azınlık olarak resmediyorlar.Modernleşmenin mimârları veya Batı medeniyetinin doğru temsilcileri olarak görülüyorlar.Bunun altında,elbette ki,ondokuzuncu yüzyılın sonlarından itibâren hâkim olan ırkçılığın izlerini görüyoruz.Arap entelektüellerin bir kısmı,ırk hiyerarşisinde Türklerin aşağıda olduğunu veya kendilerinin İslâm'ın esas temsilcisi olduklarını vurgulamak için Ermeni Soykırımı'nı araçsallaştırıyorlar.Bu şiddetin sebebinin Türklükten gelen bir barbarlık olduğunu vurgulamaya çalışarak bazı Arapların suça iştirâkini örtbas etmeye çalışıyorlar.Ermenice târih kitâplarında ise Soykırım süreci ve sonrasında gösterilen koruyucu tavırdan ötürü Araplara minnettârlık hâkim.

-Bu hep böyle devam etmiyor değil mi?

Kitâpta Victoria Abrahamian'ın makâlesinde öğreniyoruz ki,Manda yönetimi altında Suriye inşâ edilirken,karşılıklı ilişkiler bu kadar tozpembe değil.Bu durum,Savaş dönemi için de geçerli tabiî ki.

-Kitâp zâten fâil olan Arapların da varlığına yer veriyor...

Ermeni kadınların kaçırılması,alıkonulması,Ermeni çocukların köleleştirilmesi ve kâfilelerin yollarda ve ölüm kamplarında katledilmelerinde elbette ki bugün Arap olarak adlandırdığımız grupların da sorumluluğu var.Fakat öte yandan,Sharif Hussein'in Türklerin elindeki halifeliği itibârsızlaştırmak ve halifeliğin gerçek sahibinin kendisi olduğunu ortaya koymak için Soykırım'ı kullandığını görüyoruz.Ancak bu sadece söylemsel bir araçsallaştırma değil.Sharif Hussein'in 1917'de tüm Müslümanlara Ermenileri kendilerindenmiş gibi korunması çağrısı var.Ardından,kitâpta Margaryan'ın detaylandırdığı gibi,kısa bir dönem Suriye'de Arap Krallığı'nı ilân eden Emir Faisal'ın Ermenilere yönelik olumlu politikalarını görüyoruz.Dolayısıyla,şiddet ânlarında belirli bir grubu belirli bir pozisyona hapsetmenin hatalı olduğunu düşündüğüm gibi,Arapları da olumlu ya da olumsuz bir pozisyona indirgemek de doğru olmayacaktır.

-Hamit Bozarslan'ın makâlesinde İttihatçı düşüncenin dışladığı iki kesim olarak gördüğü Kürtler ve Arapların 1915'teki tutumlarını ne belirliyor?

Genel olarak baktığımızda,bu toplumlar arasındaki ilişkiler,bu ilişkinin getirdiği birikimler ve rekâbetler tabiî ki aynı değil.Kürtler ile Ermeniler çok uzun süre aynı toprakları paylaşmış ve burada oluşan sosyal,siyâsî,dinî,etnik ve ekonomik bagajları taşıyorlar.Bu gruplar içinden çıkan siyâsî oluşumların birbirlerine bakış açısı bunun üzerinden şekilleniyor.Bu anlamda,Kürt-Ermeni ilişkileri bahsinin hâlen daha çok varsayımlara dayalı ele alındığını düşünüyorum ve daha öğrenmemiz gereken çok şey var bence.Bu ilişkiye dâhil olan Anadolu'daki Arapların kimlik inşâsı ise daha çok dinî aidiyet üzerinden,1930'ların sonundaki Antakya meselesi dışında Araplığın bir kimlik olarak çok fazla ön plâna çıktığı bir moment yok.O yüzden,Araplar ile Ermenilerin ilişkileri farklı noktalarda şekilleniyor.Ve esas kitlesel temâsları ise Soykırım sırasında ve sonrasında.Bunu,Samuel Dolbee'nin makâlesinde aktardığı tehcir anlatılarında da görebiliyoruz.Anadolu'nun doğusundan Suriye'ye göç ettirilen Ermeniler bile çölü bir bilinmez ve orada yaşayan insânları daha önce hiç tanımadıkları türden insânlar olarak tasavvur ediyorlar.Burada,bugünkü Suriye ve Irak sınırlarındaki toplama kamplarında,önemli bir kısmı da bölgenin Bedevî aşiretlerinin eliyle büyük katliâmlar gerçekleştiriliyor.Fakat yine de Dolbee'nin ortaya koyduğu gibi çöl ve ona hâkim olan hayat tarzı Ermenilere aynı zamanda bir kurtuluş imkânı da veriyor.Savaş'ın belirli bir noktasından sonra bölgenin İngiliz güçlerinin ve sonra da Sharifî hareketin hâkimiyetinde olan şehirleri de çoğunlukla daha güvenli limanlar olarak görülüyor.

"Kapanmış bir defter"


-Araplar ve Ermenilerin özellikle de Halep'teki ilişkisine de değiniyor kitâp.İlk dönemde zorla evlilikler,tecâvüzler,daha sonra Ermenileri hedef alan 1919 Katliâmı ve bugüne kadar süregelen "Bir parça Ermeni" gibi aşağılayıcı ifadeler olsa da çevredeki diğer toplumlardan çok daha yakın olduğuna işaret ediyor.Birincil kaynaklarda pek çok bilgi olmasına rağmen neden bu zamana kadar öne çıkmadı?

Bir konuşmasında ünlü Ortadoğu târihçilerinden Ussama Makdisi,Ortadoğu târihçiliğinin egemen olmayan toplumlara yönelik şiddeti görmekten ısrarla kaçındığını söylemişti.Soykırım'ın yanı sıra Irak'ta Süryanilere yönelik 1933 Simele Katliâmı'nın veya 1941'de Bağdat gibi büyük bir Yahudi şehrini neredeyse bu nüfustan "temizleyen" Ferhud da çok iyi çalışılmamış ve pek bilinmeyen olaylar.Bunlarla karşılaştırıldığında 28 Şubat 1919'da Arapların Ermenilere saldırarak ciddi sayıda cân kaybına yol açtığı Halep Katliâmı,daha küçük ölçekli bir katliâm ve bu anlamda ön plâna çıkması şaşırtıcı olurdu.Bunun dışında,onlarca Ermeni'nin öldürülmesinden sonra,bu şiddetin fâilleri çok sert bir şekilde cezâlandırılır ve 35 kişi idâm edilir.Halep'te Emir Faisal'dan müftüye kadar Müslüman Arap toplumunu temsil eden her bir üst düzey yönetici bu katliâmı kınar ve Arap-Ermeni ilişkilerine zarar veremeyeceğini defalarca kez dile getirir.Bunun ötesinde,öfke ve hınç kalıntılarını geride bırakma çabası,Halep'teki tüm toplumların katkıda bulunduğu bir kolektiviteye dönüşüyor.Watenpaugh'nun makâlesinde belirttiği gibi,Müslüman din adamları,Yahudi hahamlar ve Hristiyan papazlardan oluşan bir komite,her hafta birinin ev sahipliğinde iyiliğe gölge düşüren bu hâdisenin bir daha tekrarlanmaması için toplanmaya başlarlar ve bu toplantılar uzun yıllar devam eder.Ermeni ileri gelenleri de bu ortak söyleme birlik ve dayanışma mesajlarıyla destek verir ve bu şiddet olayına dâir üretilen ortak kanıyı -şiddeti Türk yanlılarının kışkırttığı- paylaşırlar.Yani,bir yandan,bu katliâm,fâillerinin cezâlandırıldığı,hâkim güçler tarafından onaylanmamış ve onarıcı adımların belirli ölçüde atılmış olduğu bir hâdise.Benzer örnekleriyle karşılaştırdığımızda,bir anlamda "kapanmış bir defter" belki de.

-İlginç noktalardan biri de Kürt-Ermeni ilişkisi olarak Hoybun öne çıkarılsa da Arap-Ermeni ittifakının çok daha erken ve belki çok daha güçlü olması.Bu da bugüne kadarki çalışmaların bir başka eksik parçası mı?

Aslında bu ittifak girişimlerinin kitâbın gelecek çalışmalara kapı araladığı alanlardan birisi olduğunu düşünüyorum.Örneğin,1913'te Paris'te biraraya gelen ilk Arap Kongresi'nde,Osmanlı'daki idârî yapıyı dönüştürme arayışında olan Arap reformistler,Kongre'nin sonuç bildirgesinde Ermenilerin adem-i merkeziyet talepleriyle dayanışma içinde olduklarını belirtirler.Bu maddenin neden ve nasıl o bildirgede yer alabildiğini hâlen net olarak bilmiyoruz.Fakat Şule Can'ın kitâptaki makâlesinde,bu tür siyâsî ittifakların yerel düzeyde de kurulmuş olduğunu görüyoruz.Can'ın aktardığına göre,Hınçakların önemli liderlerinden Agassi,bazı Arap Alevîlerin Antakya'da örgüte yalnızca destek vermediklerini,aynı zamanda üye olduklarını yazıyor hâtırâtında.Bunun dışında,aynı makâleden Samandağ'ın büyük aşiretlerinden Cillilerin de Hınçaklarla işbirliği içinde olduğu ve hattâ 1909'da bölgedeki katliâmın ardından birlikte Antakya'da sosyalist bir devlet kurma plânı yaptıklarını öğreniyoruz.1915'te Ermenilerin meşhûr Musa Dağ Direnişi'ne de Samandağ'daki Arap Alevîlerin lojistik destek verdiğini görüyoruz.

-Kitâpta Arap milliyetçileri ile Ermeniler arasındaki gerginliğe dâir de önemli kırılma noktaları bulunuyor.Öyle ki,"Her Suriyeli bilmelidir ki Ermenilerin tehditkâr varlığı hoş görülmeye devam ederse,Suriye ve Lübnan artık 'Ermenistan' olarak anılacaktır" deniliyor.Bunda Ermenilerin Fransız yönetimine yakın görülmesinin yanı sıra bugün de etkili olan mülteci düşmânlığı etkili mi?Bugün nüfuslarının önemli bir bölümü mülteci olan Suriyeliler arasındaki milliyetçilerin o dönem mülteci olan Ermenilere karşı besledikleri düşmânlıkta başka hangi ifadeler kullanılıyor?

Victoria Abrahamian'ın kitâptaki makâlesinde belirttiği gibi,1919'un ardından Suriye'de kurulan Fransız Manda rejiminin Araplar ile Ermenilerin karşılıklı olarak millî kimlik inşâ etmesindeki etkisi çok büyük.Bu bağlamda,elbette ki,Arap milliyetçiliği için Taşnakların Suriye'deki Ermenilerin kaderini tamamen Fransız Manda gücüne bağlamaya çalışmasının yükselen mülteci nefretinde payı var,fakat bunu aşan bir durum sözkonusu.Suriye'de Fransız Manda idâresi ve Milletler Cemiyeti,ülkedeki kendi misyonlarını meşrûlaştırmak,güvenilir ve kendilerine sadık bir nüfus grubu oluşturmak için Ermenileri demografik ve siyâsî anlamda kullanıyor.Parlamento'nun Fransa yanlılarından oluşması için Ermenilere seçme ve seçilme hakkı veriliyor,yeni Ermeni mültecilerin iskânına karar veriyor ve nihâyetinde Ermeniler vatandaş yapılıyor.Buna karşılık,Arap milliyetçiler de bugünkü Suriyeli mülteci-karşıtı söyleme çok benzer bir diskur geliştiriyorlar.Buna göre,Ermeniler misâfir olarak görülüyor,kaynakları sömürdüklerine inanılıyor ve nihâyetinde Suriye topraklarında bağımsız bir Ermenistan kurulacağı düşünülüyor.Bu dışlayıcı söylemler,aynı şekilde tehlikeli boyutlara ulaşıyor ve 1925'te Suriye'deki Fransa-karşıtı isyânda Ermenilerin Fransız yanlısı oldukları ve isyânın bastırılmasında görev aldıkları dedikoduları Şam'da mülteci kampında 50 kadar Ermeni'nin öldürüldüğü bir saldırıya zemin hazırlıyor.Hâlbuki Abrahamian'ın yazısından öğreniyoruz ki,her zamanki gibi gerçekler bu mülteci-karşıtı söylentilerle uyuşmuyor.Aslında,Fransız kuvvetleri içindeki Ermenilerin sayısı oldukça az ve Ermenilerin önemli bir kısmı isyâna destek veriyorlar.

-Sadece Arap toplumuna yönelik değil,Arapça çalışmalara,birincil kaynaklara da uzun süren bir ilgisizlik bulunuyor.Bunun nedeni ne?

Aslında bunun Türkiye özelinde en büyük ve pratik sebebi Arapça bilen araştırmacı sayısının bir hayli az olması.Fakat bu pratik sebebi aştığımızda bile,genel olarak Ortadoğu târihçilerine baktığımızda,Ermeni Soykırımı'nın politik karakterinin önemli bir engel olduğunu görüyoruz.Zirâ çok önemli bir süre,Soykırım Ortadoğu târihini ele alan kitâplarda önemli bir yer işgâl edemedi.Fakat son dönemdeki çalışmalar gösteriyor ki,Soykırım artık daha genel bir perspektiften ele alınıyor ve Arapça kaynaklar bu anlamda kullanılıyor.Kitâpta Hamit Bozarslan ve Rashid Khalidi'nin yaptığı gibi karşılaştırmalı analizler veya Victoria Abrahamian veya Samuel Dolbee'nin makâleleri gibi bölgenin târihyazımında Soykırım'dan kurtulan Ermenileri özne olarak konumlandıran çalışmaların bu anlamda ufkumuzu genişlettiğini ve benzerlerinin daha net bir fotoğrafa sahip olmamızı sağlayacağını düşünüyorum.

-Kitâpta önemli pek çok birincil kaynak da ilk kez Türkçe'ye kazandırıldı.Üstelik ilginç konulardan biri,1915'in İmparatorluğun diğer unsurlarının kendilerini yok edilme tehdidi altında hissetmelerini göstermesi.Pontuslu Rumların Ankara güçlerine karşı direnişlerine neden olarak Maliye Vekili Hasan Fehmi Bey'in Ermeni Tehciri'ni göstermesi gibi Sharif Hussein'in oğlu Faisal'ın da bu korkuyu işaret etmesi gibi.1915 Arap toplumu için nasıl bir kırılma yaratıyor?

Faisal,Cemal Paşa'ya yazdığı bir mektupta Araplara yönelik sert politikalarından dolayı Arapların artık Türklerden korktuğunu belirttikten sonra açıkça "Milletimin Ermeniler gibi olmasını istemem" diyor.Genel olarak birçok Arap entelektüelinin Faisal'ın hissettiği korkuyu hissettiğini çok net olarak görebiliyoruz.Nora Arissian'ın kitâptaki makâlesinde gösterdiği gibi bu karşılaştırmayı yalnızca Faisal değil birçok Arap ileri geleni yapıyor.Örneğin,ünlü yazar Kahlil Gibran,Ermenilere yapılanın Suriye'de olduğunu ve Ermenilerin kılıçla,Lübnanlıların ise kıtlıkla öldürüldüklerini not düşüyor bir mektubuna.Elbette ki,bu korkuyu doğuran Araplara ve Ermenilere karşı genel olarak yürütülen politikanın niteliksel benzerlikleri.Savaş sırasında tutuklanan Ermeni entelektüeller sürgün yolunda cinâyetlere kurbân giderlerken,Cemal Paşa tarafından yargılanan Arap reformistler Şam ve Beyrut meydanlarında kurulan darağaçlarında asıldılar.Yüzbinlerce Ermeni,kâfileler hâlinde zorla İmparatorluğun güney bölgelerine gönderilirken,siyâsî nüfuzları ve faaliyetleri olmayan 5000 Arap ailesi de politik sebepler gerekçesiyle Anadolu içlerine sürgün edildiler.Seferberlik,Ermeniler için erkeklerin askerlik bahânesiyle alınıp katledilmeleri demekti;Suriye ve Lübnan'daki Araplar için ise kasıtlı olarak aç bırakılmak,korkunç bir kıtlık ve dehşet verici bir çekirge istilâsı anlamına geldi.Fakat yine de bunun tüm Arap entelektüeller için Osmanlı tahayyülünün yıkılması anlamına gelmediğini not düşmek gerekir.Watenpaugh'nun konu ettiği Arap târihçilerin veya Fransa'ya karşı girişilen anti-emperyalist mücâdeleye önderlik eden bazı Arap milliyetçilerinin Osmanlı'yı bir Türk-Arap İmparatorluğu'na dönüştürme inançlarının savaştan sonra da tükenmediğini veya Mustafa Kemâl'in Türkiyesi'yle bir işbirliğinin mümkün olduğuna dâir bir siyâsî vizyona sahip olduklarını biliyoruz.Bu bağlamda,"Millî Mücâdele" döneminde Türk ve Arap milliyetçilerinin dayanışması ve Türkiye'nin Manda Suriyesi'nde bile özellikle Halep üzerindeki siyâsî etkisi dikkate değer husûslar...

*Emre Can Dağlıoğlu,Fâil mi kurtarıcı mı:Araplar 1915'te ne yaptı?,Röportaj:Serdar Korucu,Gazete Duvar,2 Aralık 2021.

https://www.gazeteduvar.com.tr/fail-mi-kurtarici-mi-araplar-1915te-ne-yapti-haber-1543539