30 Eylül 2014 Salı

Sargis Alemyan'dan 1915 Soykırımı,Dersim ve Sovyet Ermenistan'ı/Sait Çetinoğlu*

1915 Soykırımı mağdurlarından Sargis Alemyan'ın Soykırım'dan kurtuluşunun anlatıldığı hayat hikâyesini(1) Türkçeye kazandıran Diran Lokmagözyan "Bu hatıralarda,bir çocuğun yaşadıklarının haricinde,bu insanın hafızasında yer etmiş olan iyilikler ve kötülükler,bununla birlikte de o karışık yıllarda insanlıklarını kaybetmeyen,yedikleri bir lokma ekmeği inkâr etmeyen (edenler de),masum ve müdafaasız kadın ve çocuklara karşı 'köpekleşmeyen' (köpekleşenler de),uzak diyarlardan mağdurlara insani bir el uzatıp,onları tekrar hayata döndürmek uğruna didinip,yerine göre kendileri de ateş arasında kalan insanları minnetle andığını ve bu minnet duygularının kendi çocukları ve torunları tarafından da bilinmesinin istendiğini görmekteyiz.Bu hatıralar bunun için yazılmıştır!Yazarın çocukları ise,kendileri de,bu minnet duygularının dışavurumunun bir devamı olarak,bu insan insanları sadece babalarının değil,kendilerinin de minnetle hatırladıklarını bilmeleri için bu kitabın yayınlanmasıyla bu duyguları ifade etmek istemektedir.Bu kitap bunun için Türkçe olarak yayınlanmıştır!Hiçbir şey unutulmaz,hiç kimse unutulmaz." Sözleriyle kitabın yayınlanış amacını açıklar.

Alemyan'ın serüveni Kharbed'in Bedrak Köyünde 1903 yılında başlar.Soykırım'da 12 yaşında olan ve olaylara aklı eren Sargis,gördüklerini hafızasına nakşeder.Sargis çevresiyle ilgili bir çocuktur.Çevresini ve ilişkileri son derece ayrıntılı anlatır.Türk-Ermeni ilişkilerini Kürt-Ermeni ilişkilerini,devletin Ermeni halkı ile ilişkilerini ve toplumsal-ekonomik yapıyı son derece ayrıntılı resmeder.Anlatımı çarpıcıdır.Anlatımları bir anlamda geçen yüzyılın Dersim'inin ayrıntılı toplumsal ve ekonomik tarihidir.Son bölümde naklettiği Sovyet Ermenistan'ındaki yaşam da çarpıcı açıklamalar içerir.Ayrıca metin Diran Lokmagözyan'ın açıklamalı notlarıyla da zenginleştirilmiştir:

Alemyan toplumsal yapıyı tarif ederken ekonomik yapıda Ermenilerin başat karakterini vurgular:"Berdak'ın nüfusu genelde Türklerden oluşmaktaydı.Ermeniler 46 haneydi,Türkler ise 800'ün üzerinde.Lakin biri pazara girse,buranın bir Ermeni köyü olduğunu zannederdi,çünkü zanaat ve ticaret tamamıyla Ermenilerin elindeydi.Ne bir Türk zanaatkâr ne de Türk dükkâncı vardı...Tüm tarlalar ve meyve bahçeleri sulamalıydı...Ermeniler,Dersim Kürtleriyle son derece uyum içindeydi.Türklerle de uyumluydular,en azından dış görünüş itibarıyla.Fakat Türklerin ağzından 'gâvur' kelimesi eksik olmazdı.Ermeniler ne kadar da fiziksel anlamda güçsüz ve zararsız olsalar,yine de Türklerin nefreti ve tehdidinden kurtulamıyorlardı...Ermenilerin de okulu vardı ve masraflarını kendileri karşılıyorlardı,Türkler,Ermeniler için okul kurmazlardı.Ermenilerin okulunda hem kızlar hem de erkek öğrenciler eğitim görüyorlardı.Bu vilayette bulunan tüm Ermeni köylerinin bir okulu mevcuttu...Babam için Türk-Ermeni ayırımı yoktu...Dersim'in hemen hemen tüm ticareti bizim köyün Ermenilerinin elindeydi...Öncelikle belirtmek gerekir ki erkeklerin hepsi de okur-yazardı...Bu çalışkan insanların yüreğinde isyan duygusuna kesinlikle yer yoktu...Silahlanma yoktu,çoğunluğu hayatında silah görmemişti.Fakat bu durum,Soykırım süresinde bu insanların başına her türlü iftiranın dökülmesini engellemedi.Babamın topçu binbaşısı olduğunu söylüyorlardı,halbuki babam hayatında top görmemişti...Haydut yoktu,bu denli çalışkan,ürkek ve barışçıl bir topluluktan haydut çıkamazdı...İhbarcılar yoktu,çünkü ihbar edilecek bir şey de yoktu." Ermenilerin zenginliği Müslümanların gözlerini kamaştıracak ve Soykırım'da İttihatçıların suç ortaklığına soyunmalarını kolaylaştıracaktır."Ermeniler zanaatkâr ile tüccardı ve tabiatın en iyi bereketleri onların evinden gelirdi,altınları vardı.Fakat beceriksiz ve kıskanç Türkler bunları görmeye tahammül edemezdi ve 1908 yılına kadar soymuşlardı,ondan sonra da nefretlerini 'gâvur' kelimesiyle dışarı vurmaktaydılar."

Gâvur,gâvur,
Pişiği kavur.

Kültürel düzeyle ilgili anlatımları da çarpıcıdır.Bugün o coğrafyada halen o düzey okulluluk oranına ulaşılamamış YİBO'lar ile bölge çocukları köklerinden koparılarak eğitilme adı altında şekillendirilmeye ve asimilasyona,taşımalı eğitim ile öğrenciler kilometrelece ötelere taşınarak eğitim sürdürülmeye çalışılmaktadır.

Sargis köyünü tasvir ederken hiçbir şeyini,hiçbir köşesini ve hiçbir ferdini unutmaz.Çiçeğini böceğini,kuşunu kurdunu aynı heyecanla resmeder.Bu bakımdan Sargis'in anıları bir anlamda etnografik bir belgedir.1915 Soykırımı'nda köyünün yüzde 40'ının kurtulduğunu ve bunların kurtuluşunun Dersimliler sayesinde olduğunun altını çizer:"95 kişi hayatta kaldı,bu da yaklaşık olarak yüzde 40'ına tekabül eder.Kurtulanların bir kısmı bir-iki yıl sonra ağır hayat koşullarına yenik düştü.Kurtulanların büyük bir kısmı Dersim'e sığınmıştı.Öyle ki,Dersim olmasaydı,belki de ancak yüzde 10'u hayatta kalırdı,o da ancak çocuklar,bunlar da Türklerin evlerinde kaybolur giderlerdi.Böylece,bu 46 aile,yüzde 90'ı Türk olan bu şirin,küçük yerleşim biriminde yaşamaktaydı.Durumun 1908'den önce nasıl olduğunu bilemem.1895 yılında katliam ve soygun olduğu ve 17 kişinin öldürülmüş olduğunu biliyorum.Sonraki yıllarda Ermenilerin sayısı tekrar artmıştı ve Soykırım arifesindeki sayıları 1895'te olduğundan daha fazlaydı.Türkler,gönülleri ne kadar istese de genellikle devletin izni ve emri olmadan kırım tertiplemezlerdi." Soykırım'da devletin rolü ve suç ortaklığına vurgu yaparken Ermeni gen havuzunun da tahrip edildiğinin altını çizer.

Soykırım mekanizması her yerde aynı şekilde işler:"1914 yılının Ağustos'u geldi.Genel askeri sayım duyuruldu,18 ile 45 yaş arası.Bu aslında sayım değil,seferberlikti.Ertesi günü,sabahtan belirtilen yaş grubundaki erkekler toplanıp Harput'a gittiler,sayılmaya.Önden Abgarların Gazar'ı gidiyordu,daha geçen akşam kendi yarattığı bir şarkıyı söyleyerek."

Havada bulut yok,bu ne dumandır,
Evde ölü yok bu ne sıvandır.
Ah,bu ne yamandır,gülü çemendir,
Giden gelmiyor,bilmem nedendir.

Ermeniler vatan hizmetine giderken İttihat ve Terakki'nin planından habersizdirler.Yine de Gazar'ın baladında olduğu gibi bir umutsuzluk vardır.Gazarlar devletin çağrısıyla vatan hizmetine giderlerken arkada kalan halkının korumasız kaldığını,kendilerinin de vatan hizmeti adı altında "amele taburları"nda yük hayvanı olarak tüketileceği planından haberleri yoktur.Korumasız kalan halk rahatça ölüm yolculuğuna çıkarılacaktır.Ermeniler,durumların kötüleşmesinden başlarına gelecekleri hissetmeye başlamışlardır:"1915 yılının Ocak ayından başlayarak,Türklerin Ermenilere yaklaşımı daha kötüleşti.İlkbaharın başlarında, 15 yaşından büyük erkekleri tutuklamaya başladılar.Hapiste dövüp kırıyor,silah istiyorlardı.Ermenilerin silahı yoktu,olanlar da sadece birkaç tabancadan ibaretti,düğünlerde ve yortularda sadece ses çıkarmaya yarardı.Tabancaları teslim ettiler,fakat dayak kesilmedi.Her an bir katliam bekliyorduk.Bir Haziran akşamı (Pazartesi) müdür,Perşembe günü tüm Ermenilerin göçeceğini bildirdi,Urfa'ya gideceklerdi.Öbür günü,akşamüzeri,bir polis gelerek beni,babamın yanına onu görmeye götürdü,babam rica etmişti.Gidip gördüm,ben dışarıda,babam ise içerideydi,pencereden konuşuyordu.Şimdi dahi,en mutlu anlarımda dahi o dakikaları hatırladığımda gözlerim yaşla doluyor.Babam,bunun Urfa olmadığını anlıyordu,ben de anlıyordum.Birbirimizden gizliyorduk."

Babasının bir Türk arkadaşı vardır:Abdurrahman Efendi.Sargis'in babası ölüm yolculuğunda rastladığı bir Türk'e "Abdurrahman'a söyle ailemi kendisine emanet ediyorum" der.Sargis'i Soykırım'dan bu baba dostu kurtaracaktır."Bu Türk,babamın vasiyetini layıkıyla yerine getirdi.Evimizin eşyalarını,en iyi halıları,hepsini ona teslim ettik.Gerçi Türkler,bizim evimizden bir tavuğun dahi canlı kalmayacağına karar vermişlerdi,fakat o bizi kırımdan korudu.Abdurrahman'ın katliama katılıp Tanrı katına erişmek uğruna başka Ermenileri öldürüp öldürmediğini bilmiyorum.O,koyu dindar Türklerden değildi...Bizim orada Ermeniler çok azdı,Türklerden onbeş kere daha az.Bu hesapla,Tanrı katına erişme şansına hepsi ulaşamazdı,bu iş tekeldi ve sadece üst sınıfa,yöneticilere mahsustu."

Soykırım öncesi barış içinde yaşamalarına rağmen 1915 sürecinde zalimleşen Kürtleri resmeder.Yakın köylüleri Corovanlılar:"Corovan,Müslüman Kürtlerle yerleşik bir köydü.Dersim ve Berdak arasındaydı.Bu Kürtler,Ermenilere hiçbir şey vermeyerek onların iyiliklerinden çok faydalanmış olmalarına karşın,Ermenilere karşı Türkler kadar zalimleşmişlerdi.Bu zavallılar,barış zamanında o denli uysaldılar ki,ancak insandan sayılırlardı,şimdi ise silahsız kadın ve çocuklara karşı aslan kesilmişlerdi."

Artık Ermenilerin arkasında ölüm,önlerinde ölüm vardır.

Dersim'e ulaşabilenler şanslı sayılabilir.Sargis Dersim'e ulaşır.Dersim'de şartlar iyi değilse de en azından ölüm tehlikesi bir an için uzakta kalmıştır denilebilir ama açlık ve hastalık burada da onların peşini bırakmaz.Dersim'e ulaşan Ermeniler Rusların Erzincan'a gelmesiyle birlikte Kürtler tarafından kervanlarla Erzincan'a taşınır.Tabii ki bunun maddi bir bedeli vardır.

Sargis köyünden kurtulabilen iki kişiden biri olan ve bu sevkiyatta rol alan arkadaşlarından birinin ilginç hikâyesini nakleder:"Abraham haricinde,hapsedilmiş erkeklerden bir de Nişan Terteryan kurtulmuştu ve bugün de Nor Kharberd'te yaşamaktadır...1920 yılında Türkler Nişan'ı Kars'ta yakalayıp,ölüm cezasına çarptırmak için Erzurum'a götürdüler,fakat oradan da kurtuldu,kaçıp,artık Rusların elinde bulunan Aleksandrapol'a geldi.1937 yılında Yerevan'da tutukladılar,fakat birkaç ay sonra serbest bıraktılar,1949'da Altay'a yolladılar,oradan da sağ-salim döndü.Şimdi de sağlıklıdır ve gençlik yıllarındaki gibi şarkı söylüyor.Tanrı'nın gücünün büyük olduğunu ve kendisinin onun tarafından kurtarılmış olduğunu düşünüyor." Batı'ya gidebilen şanslı Ermenileri 1929 büyük bunalımı beklerken,doğuya gidenleri de Stalin beklemektedir.Alemyan Stalin döneminin örneklerini vererek kendi deyimiyle şahıs kültüne kurban giden Ermeni aydınlarını anar.

Alemyan Ermeni Soykırımı ile 1938 Dersim soykırımı arasında özdeşlik kurar:"Tatlı Dersim Kürtleri,Türkler sizi küle dönüştürdü.Sizin felaketiniz,en az benim milletimin başına gelen felaket kadar yüreğimi yakmıştır."

Dersimlilerden şükranla bahseder:"Şükran size Dersimli Kürtler.Yıllarım ilerledikçe,size karşı beslediğim minnet duyguları da o derece çoğalıyor.Siz çok iyi insanlardınız.Bu belki de her zaman Ermenilere karşı iyi olduğunuz ve medeniyetin sizi egoist yapmadığından dolayıydı.Bütün Kürtler böyle olsaydı,Türkler ne sizi katledebilirdi,ne de bizi."

Rusların işgal bölgelerine gelebilen Ermenilerin yaşam koşulları da zorludur.Kılıç altındaki ölümden kurtulmuşlardır ancak bu ölüm bu kez bir başka yoldan gelmektedir:Açlık ve hastalık.Ardından Rusların geri çekilmesiyle uluslararası alışveriş nesnesi Ermeniler yeni sürgün yollarına koyulacaklardır.

Kafkasya'ya ulaşabilenlerin Rus ordusunun dağılmasından sonra endişeleri artar."1915'te Türkiye'de gerçekleşenin Kafkasya'da da olacağını hissediyorduk" der Sargis.Nitekim de bu endişeleri gerçekleşir.Soykırım sınırötesine taşınır.Sargis Soykırım'ın sınırötesine taşınmasını ve acı yaşam koşullarını nakleder.

"Hastaları,hastaneye götürüyorlar ve çoğunluğu oradan geri dönmüyordu.Her gün birkaç yetim ölüyordu.Hasta olmayanlar ölenler için sevinçle mezar kazıyordu (mezar kazanlara ek yiyecek verilmekteydi).Bugün sen mezar kazıyorsun,bir hafta sonra da bir başkası senin mezarını kazıyor.Ölüme karşı tamamen ilgisizleşmiştik.Ölümün kaçınılmaz olduğundan emin olduklarından,bazen,tam olarak ölmemiş olanları da mezarlığa yolluyorlardı.Tabut ve kefen olmadan gömüyorlardı...Bir keresinde,papaz mezarın başında duasını okurken,çocuk ağlayarak ve kendisini nereye getirdiklerini sorarak mezarın içinde doğrulur.Çocuk hastaneye iade edilir ve tesadüf eseri iyileşerek tekrar yetimhaneye gönderilir.Ay sonunda papaz,listesine göre ücretini almaya gelir.Bayan Şahinyan,o çocuğun gömülmediğini,üstelik iyileşmiş olduğunu söyleyince papaz,'beni ilgilendirmez,mezarlığa gittim,işlemleri yaptım,paramı isterim' diye cevaplar.İşte böylesine taşlaşmış kalplerle dolu bir çevrede geçiriyorduk günlerimizi,geceleri ise yatak-yorgansız,toprağın üzerinde uyuyarak..."

Anıların son bölümü Sovyet Ermenistan'ındaki yaşamına dair anlatımları içerir:"İyi adamsa neden bir Komsomol üyesi dahi olmadığı" ile başlayan sorgulanmasıyla Stalin dönemi Sovyet Ermenistan'ındaki yaşamı resmeder.Ermeni aydınlarını orada da ölüm beklemektedir:O günlerin tanıdık simaları gittiler ve dönmediler...

***

1-Sargis Alemyan,Anılar;(çev.) Diran Lokmagözyan,Pencere Yayınları,2011.

*Sait Çetinoğlu,Sosyalist Mezopotamya

http://www.mesop.net/osd/?app=izctrl&archiv=129&izseq=izartikel&artid=1897

22 Eylül 2014 Pazartesi

Diaspora Türkiye demektir/Ragıp Zarakolu*

"Yerevan V. Ermeni Diaspora Konferansı"ndan selamlar.Biliyorsunuz "diaspora" sözcüğü,bizim resmi söylemimizde,ister tarih alanında olsun,ister günlük medya dilinde şeytanlaştırılmış bir kavramdır.

Oysa "diaspora",Anadolu demektir,Mezapotamya demektir,Türkiye demektir,tarihi Ermenistan demektir.

Yüz yıl,oradan sanki yabani bir ot gibi sökülüp atılan,kökten bu coğrafyaya ait olan insanların ardıl kuşaklarını,bu coğrafyaya olan aidiyetlerini,bağlılık ve sevgilerini silmeye yetmemiştir.

Bin yıl da geçse silmeyecektir.

Bu coğrafyanın en yurtsever insanları onlardır!

Ama Hitler’den bizim 28 Şubatçı'larına bin yıllık saltanat hayali kuranlar tarihin çöplüğüne atılmışlardır.

Bugün bin yıllık saltanat,hilafet vb. hayali kuranları da bu coğrafya bir safra gibi bünyesinden söküp atacaktır.

Kimse bu coğrafyaya tapu çıkarmaya kalkmasın tek başına,çünkü insanlığın bu coğrafyada tüm renkleri ile ortak bir tapusu vardır.1999 yılında birincisine katılma fırsatı bulduğum Diaspora Konferansı,yine bir Birleşmiş Milletler Toplantısı gibiydi.

O zaman 52 ülkeden temsilci vardı,bu kez 60 küsur...Biliyorsunuz son onbeş yıldır,egemen ulus egoları karşısında,hayli boşanma vakası meydana geldi.

1915 Ermeni Soykırımı,Ermeni toplumunu bir dünya toplumu haline getirdi.

İnsanlar nerelere nerelere savruldu.

Ama ondan önce de Ermeni cemaati,tarihsel anavatanları olan Ermeni Platosu dışında,birçok ülkede mevcuttu.Bunun önemli bir sebebi ise imparatorluklar arası savaşların hep Ermeni vatanı üzerinde vuku bulmasıydı.Yunan-Pers savaşlarından,Roma ve Bizans'ın doğu sınır savaşlarına,Osmanlı-Timur savaşından,Osmanlı-İran savaşlarına,Rus-Osmanlı ve Rus-İran savaşlarına kadar...

Oradan oraya sürülmüş bir halktır Ermeniler.

İran şahının aklına esmiş,bugün Nahçivan denen Culfa'dan sürüp atmış,Yeni Culfa'ya yerleştirmiştir onları.İran Ermeni toplumu kadimdir.Bırakın Tahran'ı,Tebriz'inden Isfahan'ına,önemli İran kentlerinin ayrılmaz tarihi parçasıdır onlar.

Mısır Ermeni toplumunun kökleri Osmanlı öncesine dayanır.En örgütlü,gazetesi,yayınevleri ve sanatçıları ile en köklü toplumlardan biridir onlar.Mesela Tokat kenti üzerine araştırma mı yapacaksınız,bin küsür sayfalık harika bir kitap 1950'li yıllarda çıkmıştır Kahire'de.Elbette İskenderiye'nin de hakkını yemeyelim.

Los Angeles'ta,Stepan Asturyan diye bir akademisyen ile tanışmıştım.Doğum yeri Afrika'nın ortası Çad'tı.

Etiyopya'ya giderseniz,sorun 1930'lu yıllarda İmparator Haile Selasiye ülkenin ilk ulusal marşını kime besteletmişti diye.

Kevork Amca diye yanıt alırsınız.

Peki Kevork Amca ile yeğenini tarihin hangi dalgası atmıştı yine kilisesi ile de kadim olan bu ülkeye?

1915 Mezalimi,1915 Büyük Suçu,1915 Soykırımı...Adına her ne derseniz deyin!

Büyük bir aileden bir tek bu amca ve yeğen sağ kalmıştı.Ülke adlarının Ermenicesi de bana sanki masal adları gibi geliyordu:

Rusistan,Çinestan,Çekistan,Lehistan vb.

Acaba Elbistan da eski bir ülkenin mi adıydı?Eh,1975 sonrası vahşet döneminin sonucu,Londra başta,bir Elbistan diasporası dünyaya yayılmış vaziyette değil mi ve Elbistan'dakilerden çok Elbistanlı ülke dışında yaşamıyor mu?

Yok etmeci,arındırmacı,zorunlu sürgün sistemi Ermeniler,Süryaniler,Rumlar yanında,örtülü biçimde,bütün "farklı" olanlara karşı dayatılmadı mı?

1980 sonrası etkin bir "sol diaspora" Avrupa'da oluşmamış mıydı?

Bugün artık kalmamış,erimiş,kimliğini yitirmiş ve çoğunluğu ulusallaşmış olsa da.

Dalga dalga 1970'lerden itibaren büyük bir Kürt diasporası oluşmadı mı?

Onun ilk dalgası Kemalist Ankara'nın 1920 ve 1930'lu yıllarda izlediği tedip ve tenkil seferleri değil miydi?

Bir "Alevi" diasporası bir gerçeklik değil mi?Bir Yunanistan olduğu için,varolsa da "Elen" diasporası artık eskisi kadar güçlü değil.Ermeni diasporasının bu kadar güçlü nedeni de,"Batı Ermenistan" diye bir ülkenin,haritadan kökten silinmesidir.

Ortadoğu'da yükselen Yeni Cihadçılık;Azerbeycan'ın,Saddam gibi petrol zenginliği ile egosunun şişmesi sonucu;ateşkese karşın,Ermenistan ve Karabağ karşısında sürekli provokatif saldırılarda bulunması;Ermeni toplumunun geçmişteki bütün acılarını yeniden canlandırdı.

Êzidîlere yönelik soykırım girişimi,Ermeni toplumlarında daha farklı bir duyarlılık yarattı.Elli derece çoluk çocuk,kadın ihtiyar,Sincar dağına sığınanların fotografları sanki 1915 Ermeni Tehciri fotoğraflarının bir kopyasıydı.

Ermeni Halep'i bir yıkıntı artık:Kuşatma altındaki Leningrad'ı andırıyor.

1915 Soykırımı'ndan sonra hayatlarını kurup,orada kök salan aileler yeniden amansız bir kırımın tehditi altında.

1916 Der Zor'da işlenen Soykırım'ın anısına Megadeh toplu mezarının bulunduğu yerdeki Şapel havaya uçuruldu;İtalyan faşistlerinin siyah giysilerini kendine esvap yapan,SA birlikleri gibi gösterişli yürüyüşler yapan,kara maskeli Cihadistler tarafından.

Abdülhamid tarafından icat edilen ritüel ile Osmanlı'nın kurucusu ilan edilen Süleymanşah Türbesi üzerinden Suriye politikasına müdahil olan Ankara'nın Megadeh'in havaya uçurulması,insanlık kültür mirasının parçası olan Malula'ya saldırılması ve tahribi ya da Kessab'da,Ancar'da yaşananlar karşısında Ankara'nın en küçük bir tepkisi olmadı.

Şii türbelerinin ve camilerinin havaya uçurulmasına karşı en küçük bir refleksi olmayışı gibi.

Daha IŞİD çıkmadan,kaçırılıp katledilen Hristiyan din adamları için en küçük bir tepki göstermeyişi gibi.

Bunlara ABD'nin de AB'nin de bir tepkisi olmadı.Ne zaman ki kendi yurttaşlarının birinin kellesi alınana kadar.

Yaptıkları da sivil-sivil olmayan ayrımı yapmadan bomba yağdırmak,İsrail'in yaptığı gibi...

Hristiyan,Alevi,Şii veya Yahudi,hiçbirinin Batı nezdinde bir değeri yok!

Arap,Türk ve Fars milliyetçiliklerinin şeytan üçgenine sıkışmış olan Kürtler,yirmibirinci yüzyıla,soykırım tehdidi altındaki halklar listesinin en başında yeralıyor.

Ve Suriye'de "Alevi kellesi" almak,çırıl çıplak soyulup kurşuna dizilmek bir vaka-i adiye olmuş vaziyette.

Ve bir Türkmen'in Şii ise hiç şansı yok!

Cehennem artık Ortadoğu’da.

IŞİD ise bir zebaniler güruhu.

Ve bu cehennemi yaratan Tanrı değil,şirazesinden kurtulmuş insanoğlu!..

*Ragıp Zarakolu,Diaspora Türkiye demektir,Özgür Gündem,22 Eylül 2014.

http://www.ozgur-gundem.com/index.php?module=nuce&action=haber_detay&haberID=119062&haberBaslik=Diaspora%20T%C3%BCrkiye%20demektir&categoryName=&authorName=%20&categoryID=&authorID=

19 Eylül 2014 Cuma

Zabel Yesayan'ı Bulmak:1908-1909 Selanik'ten Adana'ya Umutlar ve Yıkıntılar/Cansu Kılınçarslan**

"1908-1909 Selanik'ten Adana'ya Umutlar ve Yıkıntılar" sergisi etkinlikleri kapsamında Lara Aharonian ve Dr.Talin Suciyan tarafından hazırlanan belgesel filmi "Zabel Yesayan'ı Bulmak" 14 Ağustos 2014 tarihinde "Galeri Birzamanlar"da gösterildi.Osman Köker'in Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu'ndan kartpostalları kullanarak hazırladığı serginin adı "1908-1909 Selanik'ten Adana'ya Umutlar ve Yıkıntılar".Sergide Osmanlı'nın farklı milletlerinin 1908 Devrimi'ne katılımını ve umutlarını yansıtan kartpostallardan örnekler yer alıyor.Bunlardan biri,1 Ağustos 1908'de Beyoğlu Balıkpazarı Surp Yerrortutyun Ermeni Kilisesi'nde hürriyet şehitleri için yapılan ayin sonrası Taksim Meydanı'na yönelen kalabalığın görüldüğü kartpostal...Bir diğeri Makedonya'da Anayasa'nın yürürlüğe girmesi için dağa çıkan ve hürriyetin ilanıyla şehre inen Resneli Niyazi Bey'in çetesini gösteren kartpostal...Ayrıca serginin Yesayan'ın kitabı "Yıkıntılar Arasında"(1) ile aynı ismi taşıyan özel bölümünde,1909 Nisan'ında gerçekleşen Adana Katliamı ile çok kısa bir sürede yaşanan hayal kırıklığına dikkat çekiliyor.

Sergi kapsamında gerçekleşen etkinliklerden ilki Zabel Yesayan hakkındaki "Zabel Yesayan'ı Bulmak"(2) belgesel film gösterimiydi.Yönetmenler Dr.Talin Suciyan ve Lara Aharonian'ın da katılımıyla gerçekleşen etkinlikte,Adana Katliamı sonrası yaşananların tanıklığını aktarmasının yanı sıra önemli bir kadın edebiyatçı olan Zabel Yesayan'ın hayatına ve yazdıklarına dikkat çekildi.

Osman Köker film gösterimi öncesinde kısaca Yesayan'ın hayatının bu sergide bahsedilen dönemle ilişkisinden ve filmin yapım sürecinden bahsetti,yönetmenleri tanıttı.Yönetmenler Aharonian ve Dr.Suciyan,Zabel Yesayan'ın belgesel film projesinin geniş bir Zabel Yesayan biyografisinden çok,diaspora ile Ermenistan'daki Zabel Yesayan arasındaki farkı ve kimi eksik bilgilenmeleri azaltmak isteğiyle şekillendiğini ifade ettiler.

Zabel Yesayan 1878 Üsküdar doğumlu,yirminci yüzyılın tanınmış Ermeni entelektüel kadınlarından biri.Filmde Yesayan'ın ailesinin anlatımlarına,devlet arşivlerinden belgelere,Yesayan'ın kendi yazdıklarına,fotoğraflara ve ses kayıtları ile edebiyat eleştirmenlerinin Yesayan'ın eserleri üzerine yaptıkları yorumlara yer veriliyor.

Film,bir takside Zabel Yesayan Sokağı'nın nerede olduğuna dair konuşmalar ve Ermenistan'daki Zabel Yesayan Sokağı'ndaki insanların,"bu sokağa ismini veren kişiyi tanıyor musunuz?" sorusuna verilen yanıtlarla başlıyor.Ardından Yesayan'ın bir kadın yazar olarak İstanbul'daki serüveni tarihi belge ve alıntılarla anlatılıyor.Srpouhi Dussap'ın Yesayan üzerindeki etkisinden bahsediliyor ve otobiyografisi "Silahtar Bahçeleri"nden(3) şu alıntı okunuyor:

"Bayan Dussap edebiyat dünyasına atılmaya aday olduğumu duyduğunda,bu yolda kadınları defne yapraklı taçlardan ziyade dikenlerin beklediğini söyleyerek uyardı beni.Bizim gerçekliğimizde,bir kadının ortaya çıkıp kendisine bir yer edinmek istemesine tahammül edilmediğini,bunu aşabilmek için,vasatın çok üzerine çıkmak gerektiğini söyledi ve ekledi:'Bir erkek ortalama bir yazar olabilir,ama bir kadın asla.'"

Yönetmenlerden Lara Aharonian,Yesayan'ın ortalamanın üzerinde bir yazar olmanın yanı sıra Osmanlı'da kadın sorunları hakkında da pek çok makale yazan,feminist tarihyazımı için de oldukça önemli bir kadın figür olduğunu ekledi.1917 yılında yayınlanan romanı "Verçin Pajagı (Son Kadeh)",kadınların istemedikleri kişilerle evlendirilmelerinin yarattığı tahribatı konu ediyordu.(4) Bu alandaki çalışmaları,makaleleri ve gazetelerde yazdıklarıyla çoğaltılabilir.

Sorbonne'da edebiyat ve felsefe derslerini takip eden Zabel Yesayan İstanbul'a ancak 1908'de dönmüştür.Filmde Yesayan'ın hayatının dönüm noktalarından biri olarak 1909 Adana Katliamı sonrası katıldığı yardım ekibiyle bölgede yaptığı görüşmelere ve canlı tanıklığına dikkat çekiliyor."Yıkıntılar Arasında" kitabının 1912 yılında burada yaşananların ve yazarda bıraktığı etkinin aktarılması ihtiyacından ortaya çıktığı ifade edildi.

Zabel Yesayan'ın ismi,takip eden günlerde "Sakıncalı Ermeni Entelektüeller Listesi"nde yer almıştır.1915'te bu liste açık edilince,listede yer alan isimlerin evlerine baskınlar düzenlenmiştir.Belgeselde,kaynaklara göre Yesayan'ın önce hastanede saklandığı sonra da Bulgaristan'a geçerek bu ortamdan kaçtığı anlatılıyor.1917 yılında Bakü'ye geçtiği,1921'e kadar burada,1915 sonrasında yetimleri topladığı ve hayatta kalanları kayda geçirdiği anlatılıyor.Ardından Sovyet Ermenistan'ında yaşamaya ve üniversitede ders vermeye başladığı söyleniyor.1934'te Sovyet Yazarlar Birliği'nin Moskova'daki ilk toplantısında yaptığı,"rejimi tehdit eden" konuşma hayatının dönüm noktalarından bir diğeri olarak değerlendiriliyor.Konuşmanın içeriğine ilişkin yeterli bilgi verilmemekle birlikte,belki bu konuşma belki de daha genele yayılan politik tutumu sebebiyle 1937'de Stalin rejimi tarafından Sibirya'ya gönderildiğini anlıyoruz.Ermeni Konferansı'nda Yesayan'la ilgili sunuş yapan Elif Şafak'a göre sürgünün sebebi,Zabel Yesayan'ın eleştirel bakışlı bir entelektüel olmasıdır,sosyalizme yakın olmasına rağmen,eleştirel duruşundan ötürü kısa zamanda Stalin rejiminin damgaladıkları arasına girmiştir.(5) Ancak film sonrasındaki konuşmalarda,daha genel tabloya bakıldığında tutuklanmasının kaçınılmaz olduğu değerlendirmesi yapıldı.

Filmde Zabel Yesayan'dan Sibirya sürgünü sonrasında kızı Sophie ve oğlu Hrand'a yazdığı,çocukları merak ettiğini gördüğümüz mektupları görüyoruz,ancak bir süre sonra bunların da kesildiği ifade ediliyor.Ölüm tarihi 1943 olarak tahmin ediliyor,mezar yerine dair herhangi bir bilgi yok.

Filmden sonra yönetmenlerle yapılan konuşmada Batı Ermenilerinin Zabel Yesayan'a karşı mesafeleri değerlendirildi.Dr.Talin Suciyan'ın bu konudaki açıklaması,Batı Ermenileri açısından da siyaseten üretilen,ulus-devlet gibi olmasa da benzer ama başka türlü kurumsallaşmış bir tarihyazımı olduğunu hatırlatarak başladı.Anlaşılan o ki Sovyet Ermenistan'ını ütopik bir yer,hayali bir güven alanı olarak tarif eden Zabel Yesayan o tarihyazımının bir parçası olamıyor.Dr.Suciyan,Zabel Yesayan biyografisinin eksik kısmının Sovyet Ermenistan'ı hayranı olduktan sonraki dönem olduğunu,o döneme çok yer verilmediğini ifade etti.Ayrıca Yesayan'ın daha önce üye olmasa da bir şekilde temasta olduğu Taşnaktsutyun'la ilişkileri,Sovyet Ermenistan'ı ve Taşnaktsutyun arasındaki yol ayrımı gibi çeşitli değişkenlerin tarihyazımı dışında bırakılmasında etkili olabileceğini ekledi.

Bu belgesel,sinematografik yetersizlikler,1934'te Sovyet Yazarlar Birliği'ndeki konuşmanın detaylandırılmaması gibi bazı eksiklere karşın Yerevan'da aile üyeleriyle yapılan görüşmeler ve Zabel Yesayan'ın özel eşyalarından oluşan sergiye filmde yer verilmesiyle yazara ilişkin samimi bir ilgi uyandırıyor.Ayrıca feminist tarihyazımı açısından da bu mütevazı çalışmanın önemli olduğunu düşünüyorum.Serpil Çakır'dan alıntıyla "Politik bilgi ancak araştıran kadınla,araştırılan kadın arasında ortak bilinçlenme deneyimi gerçekleştiğinde mümkün olabilecektir."(6) Böyle bir deneyimin yaşanabilmesi ise ancak bu tür karşılaşmalara fırsat veren yazılı ve görsel çalışmaların artırılması ve sergilenmesiyle mümkün olacaktır.Bu karşılaşmanın etkisi önemli bir kadın edebiyatçıyı okuma isteğinin yanı sıra,bu buluşmalara engel olan siyasete duyulan öfke ve eleştirileri de beraberinde getirecektir.Türkçe yayınlanan Zabel Yesayan kitaplarının sayısının artması umuduyla...

*Haberi hazırladığımız günlerde Ümit Kurt ve Alev Er,Zabel Yesayan tarafından kaleme alınan Paris Konferansı'nda Ermeni Delegasyonu'nu temsil eden Boğos Nubar Paşa'ya sunulan 11 sayfalık rapora ulaştılar.Bu raporda Yesayan,1915 ve sonrasında Ermeni kadınların maruz kaldığı kötü muameleyi anlatıyor.(7)

***

1-Zabel Yesayan,Yıkıntılar Arasında;(çev.) Kayuş Çalıkman-Gavrilof,İstanbul:Aras Yayıncılık,2014.
2-Zabel Yesayan'ı Bulmak;(yön.) Dr.Talin Suciyan ve Lara Aharonian,Ermenice (Türkçe altyazılı),2008.
3-Zabel Yesayan,Silahtar Bahçeleri;(çev.) Jülide Değirmenciler,İstanbul:Belge Yayınları,2006.
4-İstanbul Kadın Müzesi Arşivi'nde kitapla ilgili bilgi veriliyor.(http://www.istanbulkadinmuzesi.org/zabel-yesayan) [16 Ağustos 2014]
5-Elif Şafak,"Sürekli Sürgün:Zabel Yesayan Üzerine Bir İnceleme" (http://www.elifsafak.us/yazilar.asp?islem=yazi&id=338) [15 Ağustos 2014]
6-Serpil Çakır,"Feminist Tarihyazımı:Tarihin Kadınlar İçin,Kadınlar Tarafından Yeniden İnşası";21. Yüzyıla Girerken Türkiye'de Feminist Çalışmalar:Prof.Dr.Nermin Abadan Unat'a Armağan,İstanbul:Koç Üniversitesi Yayınları,2011,s.507.
7-Ümit Kurt ve Alev Er,"Bu feryat yüz yıldır duyulmayı bekliyor",Agos,21 Ağustos 2014.(http://www.agos.com.tr/tr/yazi/7811/bu-feryat-yuz-yildir-duyulmayi-bekliyor-agos-un-manseti)

**Cansu Kılınçarslan,Zabel Yesayan'ı Bulmak:1908-1909 Selanik'ten Adana'ya Umutlar ve Yıkıntılar,Toplumsal Tarih,sayı:249,Eylül 2014,s.[10]-11.

17 Eylül 2014 Çarşamba

"Yeni Türkiye"nin Ders Kitapları/Prof.Dr.Taner Akçam*

Agos gazetesi gene güzel bir iş yaptı.Serdar Korucu,önümüzdeki yıl okullarda okutulacak ders kitaplarından Süryani ve Ermenilere ilişkin yazılanlardan bize bir demet sundu!

Serdar'ın yazısından esinlenip,şu kitaplara bir de ben bakayım,dedim ve sadece "Ermeni Meselesi" diye dillendirilen konuyla sınırlı bir tarama yaptım.Aslında bu taramanın,tüm Hristiyanlar,Yahudiler,Aleviler ve diğer milletler için de yapılmasında fayda var.

Konuyu önemli kılan AKP'nin "Yeni Türkiye" projesi.Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı seçimlerine bu sloganla girdi ve "Yeni Türkiye"ye ilişkin bir vizyon belgesi açıkladı.Davutoğlu hükümetinin programı da bu temelde yazıldı.Özetle,Cumhurbaşkanı ve Başbakanı ile AKP,"Yeni Türkiye"yi kurmak için kolları sıvamış durumda.

Ayrıca hükümete yakın duran bazı aydınlar,başta Ermeniler olmak üzere Hristiyan ve Yahudileri kurulmakta olunan "Yeni Türkiye"nin kurucu unsuru olmaya davet ettiler.Bu daveti kabul etmeyen Ermenilere ve özellikle bazı kanaat önderlerine epeyce kızıldı ve ağır eleştiriler yöneltildi.

Özellikle bu davet nedeniyle de,"Yeni Türkiye"nin kurucularının Ermeniler hakkında ne düşündüklerine,ders kitaplarında yazılanlar ışığında bakmakta büyük fayda var.Çünkü ders kitapları tam da zurnanın zırt dediği yerdir.

Ermeni Meselesi ve Misyonerler Ulusal Tehdit!

Ders kitaplarından çok şey öğrenebiliriz.Orada yazılanlar,bize hem "Yeni Türkiye" vizyoncularının Ermenileri nasıl gördüklerini anlatır hem de Türkiye'nin geleceğini kuracak genç nesilleri nasıl yetiştirmek istediklerini öğretir.

Ders kitaplarında verilen mesaj kesindir:Genç nesiller Ergenekon kafası ile yetiştirilmek isteniyor.İlkokul sekizinci sınıfta konuyla ilk defa karşılaşılan körpe genç beyinlere Türkiye'nin üç büyük ulusal güvenlik tehdidi ile karşı karşıya olduğu anlatılıyor.Ulusal güvenliğimize yönelik ilk tehdit "Ermeni Meselesi",ikincisi "Terörizm" ve üçüncü büyük tehdit "Misyonerler"!

Yanlış okumadınız!Malatya'da üç Hristiyan'ın katledilmesi ve Hrant Dink cinayetinin nedeni olan Ergenekoncuların ulusal güvenlik tehdit anlayışları "Yeni Türkiye"ciler için de aynen geçerli."Yeni Türkiye"ciler de,Ermeniler ve Soykırım iddiaları ile misyoner faaliyetlerini ulusal güvenliğimize yönelik en büyük tehdit olarak görüyor ve gençlerimizi bu bilgilerle yetiştiriyorlar!

Ders kitaplarında sadece,"Ermeni Meselesi" ulusal güvenliğe yönelik büyük tehdit olarak okutulmuyor,ayrıca Ermeniler,yabancı emellere alet olup kışkırtılanlar;vatanı bölmek isteyenler;Türklere ve Müslümanlara saldıran ve katledenler;hatta bu emellerine ulaşmak için "soykırım yalanı" uyduranlar olarak tanıtılıyorlar.

Elbette "Yeni Türkiye" vizyonu ile yola çıkanlar,ders kitaplarının en az bir yıl önceden hazırlanması gerektiği vb. gibi gerekçelerle,"henüz,'Yeni Türkiye' dersimizin o bölümüne gelmedik" diyebilirler.Ve bizden bir-iki yıl daha beklememizi,biraz daha sabretmemizi isteyebilirler.

Azla yetinmeyi seven birisiyim.AKP'nin onüç-ondört yıldır iktidarda olduğu vb. gibi kuvvetli bazı tezlerin arkasına sığınmadan,hükümetin,"kusura bakmayın,hemen değiştireceğiz" yollu bir açıklamasını kabul etmeye hazır olduğumu bildirmek isterim.Yeter ki kitaplarda yazılanlar için "kusura bakmayın" desinler.Çünkü yazılanlar için yapılabilecek tek şey özür dilemek ve kitapları piyasadan çekmektir.

Kurucu Unsur Mu Yoksa Bu Ülkede Nasıl Yaşıyorsunuz Sorusu Mu?

Ders kitaplarında yazılanlara bakarak,Ermenilere "Yeni Türkiye"de kurucu unsur olmalarını önerenlere şaşırmamak elde değil.Aslında bu yazılanlardan hareketle,Ermenilere bırakın kurucu unsur olma teklifi yapmayı,onlara çok başka bir soru sormak daha doğru olur.Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değerli Ermeniler,gençlerini,sizi düşman ve tehdit olarak göstererek yetiştiren bir ülkede nasıl yaşıyorsunuz?Çocukların bile bu zihniyetle eğitildiği bir ülkede yaşamak nasıl bir şeydir?

İşin özeti şu:"Yeni Türkiye" vizyoncularının,Ermeniler üzerine söylediklerinde yeni hiçbir şey yok.Her şey eskisinin tekrarı.Bu tekrar sadece Esat Uras,Kamuran Gürün,Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu gibilerin bayatlamış tezlerinin tekrarı ile sınırlı değil;askeri vesayet rejiminin Ergenekoncu zihniyetinin de bir tekrarı.Hepsi tek cümle:"Ermeniler düşmandır ve ulusal güvenliğimize yönelik bir tehdittir."

Konuyu daha fazla uzatmadan sözü ders kitaplarına bırakalım.

İlköğretim T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük

Kitap ilköğretim sekizinci sınıf için yazılmış,yazarı Salim Ülker.İki ayrı kitaptan oluşuyor.Birisi ders kitabı;diğeri öğrenci çalışma kitabı.Konu her iki kitabın da yedinci ünitesinde ele alınıyor.Ünitenin başlığı,"Atatürk'ten Sonra Türkiye:İkinci Dünya Savaşı ve Sonrası".Ders kitabının beşinci konusu "Türkiye'ye yönelik tehditler".Konu başlığında amacın şu olduğu söyleniyor:"Bu konuda ülkemize yönelik iç ve dış tehditlerin neler olduğunu,bu tehditlere karşı duyarlı olmamız gerektiğini öğreneceğiz."

Tehdidin amacı "devlet düzenini yıkmak" olarak tanımlanıyor.Peki,birinci ve en büyük tehdit ne?"Türk-Ermeni İlişkileri" ve çocuklardan tartışılması istenen soru,"Ermeni iddiaları karşısında ülkemizin haklılığını ortaya koymak için neler yap(ıl)malıdır?" Öğrenciler,"ülkemize yönelik iç ve dış tehditler karşısında üzerimize düşen görevler bulunmaktadır" denerek,"bu tehditler konusunda bilinçli olma(ya)" çağrılmaktadır.

Ders kitabında,Ermeni meselesinin bir ulusal tehdit olduğu öğretildikten sonra,öğrenci çalışma kitabı olarak hazırlanan kitapta da öğrencilere ödev veriliyor.Dokuzuncu etkinliğin başlığı "Türkiye'yi tehdit eden güçler ve Milli Güvenlik".Öğrencilere verilen ödev de şu:"Ülkemize yönelik aşağıda yer alan tehdit unsurlarına karşı devlet ve vatandaş olarak yapılması gerekenleri noktalı yerlere yazınız."

Birinci tehdit mi?Yanılmadınız,"Ermeni Meselesi".Ve öğrencilerden ayrıca "Ülkemize yönelik tehditlere karşı milli siyasetimiz doğrultusunda oluşturulan Milli Güvenlik Kurulu'nun temel görevlerini" araştırmaları isteniyor.

Bunları okuduktan sonra,Hrant Dink cinayeti gibi cinayetleri işleyen kişilerin nasıl ortaya çıktığı konusunda bir şey yazmamı beklemiyorsunuzdur herhalde.Cevabı basit çünkü:Onları okullarda biz yetiştiriyoruz!

Yarın diğer kitaplara bakalım!

Milli Eğitim Bakanlığı'nın 2014-2015 ders yılında okullarda okutulmak üzere hazırladığı kitaplarda 1915 üzerine yazılanlara yakında bakmaya devam ediyorum.Geçen yazıda,"İlköğretim T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük" adlı kitaba bakmıştım.Şimdi "Ortaöğretim Türkiye Cumhuriyeti İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük" kitabına bakalım.

Bu kitap,bir komisyon tarafından yazılmış;doğrudan Milli Eğitim Bakanlığı yayını.Kitapta,1909 yılında Adana'da 20 bin kişinin ölümü ile sonuçlanan Adana Katliamı,"Adana Ermeni Ayaklanması" olarak tanımlanmış.Dönemin İttihatçı hükümetinin bile kullanmadığı,İttihatçıların Taşnaklarla birlikte 1909 Ağustos ayında yayınladıkları ortak bildiri ile "devrime karşı yönelmiş,karşı devrimci bir katliam" olarak kınadıkları bir olaydan söz ediyoruz burada...Yani Yeni Türkiye'nin vizyoncuları 1909 İttihatçılarının bile gerisindeler.

Kitapta,bir sürü aslı astarı olmayan bilgi de var;ilk Ermeni sosyalist örgütü olan Hınçakların,"Ermeni Patriği Zaven Efendi tarafından 1877'de kuruldu(ğu)" bilgisi bu saçmalıklardan birisi.Ne yılı doğru ne Zaven'in kurucu olduğu.Hani nasıl olsa kimse bilmiyor,ne satarsan gider,uydur uydurabildiğin kadar durumu...

1915 Ermeni Olayları

Kitapta,"1915 Ermeni Olayları" başlığı ile Soykırım konusuna epey yer ayrılmış.Önce,Ermenilerin savaşta Ruslarla işbirliği yaptığı vb. gibi artık ezberlediğimiz ve içerikten yoksun bazı cümleler tekrar edildikten sonra,1914-1915 yılında Hınçak ve Taşnak örgütlerinin Anadolu'nun birçok yerinden isyanlar çıkarttığı anlatılıyor.Üstelik bu örgütler,"kendilerine katılmayan Ermenileri bile öldürmekten çekinmemişler";ve hatta "kurtulmak istiyorsan önce komşunu yok et" diye bir de talimat yayınlamışlar.Bu talimat üzerine Ermeniler "eli silah tutan Türk erkeklerinin cephelerde bulunması ile savunmasız kalan Türk köylerinesaldırarak birçok köyün halkını çoluk çocuk demeden" katletmiş.

Ermenilerin yaptıkları bununla da sınırlı kalmamış,ayrıca "Osmanlı kuvvetlerini arkadan vur(muş),Osmanlı birliklerinin harekâtını engellemiş,ikmal yollarını kesmiş,köprü ve yolları imha etmiş(ler)";bununla da yetinmemişler,"Rusya'ya casusluk yapmış ve bulundukları şehirlerde isyan ederek Rus işgalini de kolaylaştırmışlardır."

Bu satırları okurken bir şeyi de aklınızda tutun;sayıları çok ama çok azaltılmış olmakla birlikte,bugün Türkiye'de yaşayan Ermeniler var!

Ve kendinizi lütfen onların yerine koyun!

Kitaba göre,Çanakkale'de ölüm kalım savaşının verildiği bir sırada,Ermenilerin Ruslarla işbirliğinin engellenmesi için bazı önlemlerin alınması elbette kaçınılmazmış.

Tehcir yasası bu zorunluluğun ürünü olarak ortaya çıkmış ama tehcirin bir başka önemli amacı daha varmış.Ermenilerin hayatlarını korumak ve kurtarmak.Kimden mi?Yine Ermenilerden.Şaka değil,ciddi ciddi yazılan bu:"Bu yasa ile Ruslarla işbirliği yaparak katliama girişen Ermeniler,tehlike oluşturdukları için yaşadıkları illerinden güvenli bir Osmanlı toprağı olan Suriye'ye göç ettirildiler."

Cümlenin düşüklüğünün kusuruna bakmayacağız.Bu bilgi bir diğer kitapta da tekrar edecek.Osmanlı hükümeti,Ermenileri Ermeni çetelerinden kurtarmak için Suriye'ye sürme kararı almakla yetinmemiş,sürgün sırasında Ermenilerin güvenliği için her türlü tedbiri de almış.

"Osmanlı Devleti,savaş içinde olmasına rağmen göç ettirilen Ermenilerle ilgili tedbir ve önlemler almıştır.Göç ettirilen Ermenilerin vergileri ertelenmiş,diledikleri eşyalarını almalarına izin verilmiş,yol boyunca saldırılara karşı korumak ve ihtiyaçlarının giderilmesi için memurlar görevlendirilmiş,can ve mal güvenlikleri için karakollar kurulmuştur."

Kitap tabii ki,Kurtuluş Savaşı'nın diğer cephelerine ilişkin de bir sürü deli saçması bilgi ile dolu ama onlar üzerine yazmayı başkalarına bırakalım!Diğer ders kitabında neler yazılmış ona bakalım!

Ortaöğrenim Tarih Kitabı

Kitap,onuncu sınıflar için yazılmış ve Osmanlı yönetimindeki Ermenilerin hayatlarını anlatmakla işe başlıyor.Yapılan tam bir cennet tasviri;detaylarına girmek doğru değil;"bu kadar da olsun artık,boş ver",deyip geçmekte fayda var.Fakat, kitapta 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na ilişkin ileri sürülen bir bilgi var ki,değme tarihçiye şapka çıkarttırır.Meğer Ruslara karşı 1877-1878 Savaşı'nın kaybedilmesinin sebebi de Ermenilermiş;Ermeniler isyan etmişlermiş ve Osmanlı ordusunu arkadan kuşatmışlarmış ve Osmanlılar savaşı bu nedenle kaybetmişler,denen aynen şu:

"Osmanlı Devleti'nde ilk defa,bu savaş sırasında Ruslar tarafından kışkırtılan,Ermeniler de isyan ettiler.Ermeni çeteleri Rus orduları ile birlikte hareket ederek Türk askerinin iki ateş arasında kalmasına neden oldular." Bu durum karşısında çaresiz kalan Osmanlılar ise ateşkes önerisinde bulunmak zorunda kalmışlar.

Bu bilgi daha önce herhangi bir kitapta tekrar edildi mi yoksa ilk defa burada mı dile getiriliyor bilemiyorum.Ama galiba,"Yeni Türkiye"de yeni olan,yalana kuyruk eklemektir,dersem çok hata yapmış olmayacağım.

1894-1896 ve 1909 Katliamları

Kitapta yer alan,Ermenilerin Fransız Devrimi'nden etkilenmedikleri,sadece Ruslar tarafından kışkırtıldıkları ya da 1877-1878 Savaşı sırasında Müslümanlara zulmettikleri gibi bir sürü deli saçması fikirlerle uğraşmayalım;Abdülhamid döneminde,1894-1896 yılları arasında muhafazakâr tahminle 80 bin,en geniş rakamla 300 bin insanın öldürüldüğü Ermenilere yönelik katliamlar hakkında söylenenlere bakalım.

Kitaba göre bu tarihlerde katliam falan olmamış.Hiç Ermeni de öldürülmemiş.Sözkonusu olan sadece Ermenilerin kışkırtılması imiş.Kışkırtılan Ermeniler ayaklanmışlar ve Osmanlı güvenlik kuvvetlerini ve Müslümanları katletmişler.İsyanlar,her yere yayılmış ve hatta Ermeniler "isyana katılmayan Ermenileri dahi" öldürülmüşler.

1909 Adana Katliamı hakkında verilen bilgi de farklı değil:"Ermeniler 1909'da Adana ve Dörtyol'da Müslümanlara saldırarak katliamlar başlattılar." İsyanın elebaşısı ise,"Ermeni piskoposu Museg" imiş ve "Osmanlı Devleti'nin isyanı bastırması üzerine Mısır'a kaç(mış)".Bu söylenenleri bilgi kategorisinden bile saymak mümkün değil.Yazılanlar,kitap yazarlarının ideolojik körlüğü ile değil,"ne söylersen söyle,yer bu millet,salla gitsin" şımarıklığı ile açıklanabilir.İstediğini yaz,yeter ki Ermeni'ye karşı olsun,yazarların düsturu bu.Nitekim bu şımarıklık olmasa idi,Osmanlı Arşivi'nin Adana Katliamı'na ilişkin çıkarttığı iki ciltlik kitaba bakabilirler;ortada iddia ettikleri Ermeni ayaklanmasının sözkonusu olmadığını öğrenebilirlerdi.

1915 Konusu

1915 konusuna gelince yazılanlar daha da tuhaflaşıyor.Tehcirin nedeni şöyle izah ediliyor;Sarıkamış yenilgisinden "sonra harekete geçen Ruslar;Van,Muş,Bitlis,Erzincan ve Trabzon'u işgal ettiler.Bu bölgedeki Ermeniler de Ruslarla birlikte hareket ederek işgal ettikleri yerlerde katliam yaptılar.Bugün Ermenilerin dünya kamuoyuna duyurmaya çalıştıkları 1915 olayları bu esnada yaşandı."

Yapılan da şu olmuş;Taşnak ve Hınçak örgütleri hem Ruslarla işbirliği yapıyorlarmış hem de katliamlar yapıyorlarmış,"Osmanlı Devleti (de) Ermenilerin Ruslarla işbirliğini önlemek ve katliamlarını durdurmak için Ermeni terör...cemiyetlerini" kapatmış.Ve Ermenileri "geçici olarak" Suriye'ye göç ettirtmiş.

Kitaba göre,Ruslar tarafından silahlandırılan Ermeniler,"Türk köylerine baskınlar yaparak katliama giriş(miş)" ve isyanlar çıkartmışlar.İsyanlar nedeniyle göçe mecbur olan Müslümanlara saldırmışlar ve katliamlar yapmışlar.Osmanlı hükümeti de bir karşı tedbir olarak,24 Nisan 1915'te "Ermeni komite merkezlerinin kapatılması,belgelerine el konulması ve komite elebaşlarının tutuklanması" için bir genelge yayınlamış.Soykırım diye anılan bu genelge ve buna bağlı olarak yapılan 2345 kişilik tutuklama imiş.

Fakat bu önlemler yeterli olmayınca Tehcir Kanunu çıkartılmış.Ve "bu kanunla,bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanlar savaş bölgesinden alınıp ülkenin güvenli bölgelerine göç ve yerleşime tabi" tutulmuşlar.Aynı bölgelerde,yaşayan "Süryani,Keldani,Musevi ve Rum" gibi topluluklara ise hiç dokunulmamış.Kitap yazarları keşfettikleri bu büyük hakikati,"bunların göçe tabi tutulmamaları sadece isyana katılan Ermenilerin göç ettirilmesi dikkat çekicidir",cümlesi ile hatırlatmaktan gurur duyuyor gibidirler.

Söyleyecek söz bulamadığımı itiraf etmek zorundayım.1990'lı yıllar aklıma geldi.O yıllarda bu tür deli saçması iddialar çok moda idi.Gündüz Aktan,Şükrü Elekdağ ve Yusuf Halaçoğlu gibileri bu yalanları bilgi diye yayarlardı.Ben de kendilerine,Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nin yayınladığı belgeleri okumalarını salık verirdim.Bu belgelerde sadece Edirne,Kütahya,Bolu,Kastamonu gibi Anadolu'nun her yerinden Ermenilerin sürüldüğünü anlatılmıyordu.Ayrıca,vali ve kaymakamlar yazdıkları cevabi tellerde,bölgelerinde hiç Ermeni kalmadığını da bildiriyorlardı.

Bu iddiaların açıktan yalan olduğu anlaşıldıktan sonra bu tür saçmalıkları tekrar eden kalmamıştı.Ama anlaşılan "Yeni Türkiye" kurucuları,vizyonlarını eski yalanlar üstüne kurmaya karar vermişler.Kitaba yakından bakmaya devam edeceğim!

Onuncu sınıflar için yazılmış "Ortaöğretim Tarih" kitabına,1915 konusunda yazılanlarla ilgili olarak bakmaya devam ediyorum.

Kitapta,gülseniz mi ağlasanız mı bilemeyeceğiniz bir tez var.Tehcir Ermenilerin güvenliğini sağlamak için yapılmış!Şaka değil,ciddi bir tez olarak ileri sürülüyor bu;tehcir,"Ermeni halkın can güvenliğini de sağladı." Peki,Ermenilerin can güvenliklerini tehdit edenler kimler?İnanmayacaksınız ama gene Ermeniler!Yani devletimiz,Ermenileri Ermenilerden korumak için tehcir kararı almış;niye mi "çünkü bu [Ermeni] çeteler terör eylemine ve isyana katılmayan Ermenileri de öldürüyorlardı."

Ermeni çetelerinin saldırı ve katliamları nedeniyle,hayatları tehlikeye düşen Ermenilerin,vatandaşını koruma bilincine sahip devletimiz tarafından daha güvenlikli olan yerlere taşınması eylemi olarak tehcir...

Her şey aklıma gelirdi ama bu asla...Herkesi,"Yeni Türkiye"cilerin hayalimize bile sığdırmaya başaramayacağımız derin vizyonlarının eseri olan bu muazzam teorileri karşısında şapka çıkarmaya davet ediyorum!

Sıkıntı veriyor biliyorum!Ama unutmayalım ki bilgi diye sunulan bu deli saçmalıklarını çocuklarımıza okutacaklar ve okutuyorlar.

Kitaptan bilgileri aktarmaya devam ediyorum:Osmanlı Devleti,yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş! "Dahiliye Nezareti yayımladığı yönetmeliklerle göçün nasıl yapılacağını en ince ayrıntılarına kadar" planlamış.Örneğin,"Yaşlılar,güçsüzler,körler,dul ve yetimler tehcire tabi tutulmamış";"göç ettirilen Ermenilerin yerleştirilecekleri yerlerde tarım arazilerinin verimli olmasına dikkat edilmiş yine buralarda güvenliklerini sağlamak için karakollar kurulmuş... gittikleri yerlerde eski meslek ve işlerini yapmalarına imkân sağlanmış."

Bunları okuyunca insanın,sürgün edilen Ermenilerin şanslı oldukları sonucunu bile çıkartması,hatta keşke onlarla birlikte ben de sürülseydim demesi bile mümkün.Hem güvenliğiniz sağlanıyor hem de o zor koşullara rağmen her türlü imkân tanınıyor!Daha ne istiyoruz değil mi?

Rakamlar ve Toplu Mezarlar

Kitabın sürgün ve ölümlere ilişkin verdiği rakamlar da çok ilginç.Yusuf Halaçoğlu'nun tüm tehcir sırasında 30 bin Ermeni'nin hayatını kaybettiği tezine biraz zam gelmiş gözüküyor;"tarafsız araştırmacıların verdiği rakamlara göre savaş ve hastalıklar dahil 300 bin Ermeni hayatını kaybetmiştir" deniyor.Ama Ermenilerin öldürdüğü ve göçe zorladığı Müslüman sayısı bunun çok ötesinde imiş.Ermeniler,600 bin Türk öldürmüşler;"Rus resmi belgelerine göre sadece Erzurum,Erzincan,Trabzon,Bitlis ve Van'da Ermeniler yaklaşık 600 bin Türk'ü katlettiler ve 500 binini de göçe zorladılar."

1915 konusundaki iddiaların en sonuncusu,bir komedinin son perdesi gibidir;"Osmanlı Devleti'nin Ermenileri yok etme gibi bir niyeti olsaydı göç sırasında ve sonrasında bu kadar önlem alması mümkün olabilir miydi?Kaldı ki öldüğünü iddia ettikleri insanların toplu mezarları nerededir?" Burada,Mardin'de bir mağarada bulunan ve bir toplu mezara ait kemiklerin,Yusuf Halaçoğlu tarafından kaşla göz arasında yok edilmesi hikâyesi aklıma geldi...Ama galiba en doğrusu,hükümete,toplu mezarlara ilişkin serbest kazı yapma iznini vermesi için başvuruda bulunmak...

Kitabın saçmalıkları burada da bitmiyor.Sürgüne giden Ermenilerin geri döndükleri,eski mallarını ve mülklerini geri aldıkları vb. de iddialar arasında yer alıyor.ASALA'nın Türk diplomatlara yönelik siyasi cinayetleri ve diasporanın Soykırım'ın kabul edilmesi için gösterdiği faaliyetler de kitapta özel olarak ele alınan konular arasında.

"Dört T" Nedir?

Kitaba göre,hem ASALA hem diaspora tüm eylemlerini "Dört T" planı çerçevesinde yaptı ve hâlâ da yapıyorlar...Bu "Dört T" şu;Tanıtım,Tanınma,Tazminat veToprak.Ve kitap Ermenilerin bu çabalarına karşı mücadele edilmesi gerektiğini anlatıyor.Türk hükümetlerinin yaptığı faaliyetler sıralanıyor.Bu faaliyetler arasında sayılanlar şunlar;"Ermenilerin soykırım iddialarına karşı Türkiye 2001 yılı sonunda 'Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Koordinasyon Kurulu'nu oluşturdu.Bu kurul Ermeni iddialarının asılsızlığı konusunda bilimsel çalışmalara başladı.Ayrıca Ermeni sorunu okulların müfredat programlarına alınarak gençlerin bilinçlendirilmesi süreci başlatıldı.Yine Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) 'Türk-Ermeni İlişkileri Milli Komitesi'ni kurdu."

Anladığım kadarıyla bu değerli kurumlar hâlâ faaliyette ve çalışmalarını sürdürüyor.Okutulan ders kitaplarının da bu değerli kurumlarımızın katkısı ile yazılmış olabileceği ihtimali de oldukça mümkün gibi geldi bana...

"Yeni Türkiye"nin Ötekisi Ermeni

Burada aktardıklarım,iki kitapta yer alan deli saçması fikirlerin sadece 1915 ile ilgili olanları.Bu bilgilerden hareketle söylenebilecek şudur:Her cennet cehennemini tanımlamak zorundadır.Her güzel geleceğe davet,kötü karşıtının ne olduğunu anlatarak yapılmak zorundadır.Geleceğe ilişkin her vizyon sahibi,bu vizyonuna engel olacak düşmanını tanımlama ihtiyacını duyar.Ders kitaplarında Ermeniler üzerine yazılanlardan çıkartılacak sonuç şudur;"Yeni Türkiye"nin bir düşmanı da Ermenilerdir.

Ermeniler ders kitapları ile düşman olarak tanımlanıyorlar.Geleceğimizi teslim edeceğimiz genç beyinler,"kışkırtılmaya açık,ülkemizi bölmek isteyen,düşmanla işbirliği yapmış" Ermeni imajı ile eğitiliyorlar.Soykırım iddiası ise zaten kim oldukları belli olan bu Ermenilerin emellerine ulaşmak için uydurduğu bir yalandan başka bir şey değildir.

AKP'nin "Yeni Türkiye" vizyonuna inanan ve ona dört elle sarılan aydınlara naçizane bir önerim var:Eğer gücünüz varsa,hükümetin bu kitapları geri çekmesini sağlayın!Bu kitaplarda resmedilen Ermeni imajından dolayı ve Ermeni meselesini ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak tanımlandığı için hükümetin özür dilemesini sağlayın!

Yardıma mı ihtiyacınız var?Elimden bir şey gelmez ama istediğiniz yardım olsun!Yeter ki bu iğrençlik son bulsun,bu iğrençliği yazan veya yazılmasına onay veren kafayla "kurucu unsur" olma muhabbeti üzerine konuşmaya gerek görmüyorum...O sizin sorununuz!

Türkiye'nin Ermenileri mi?Onlara tek sorum var:Bu ülkede nasıl yaşıyorsunuz?Gerçekten bunu nasıl başarıyorsunuz?

Kasıtla nefret suçu işlenmektedir!

Ders kitapları ile ilgili yazı serisi dün bitmişti!

Ama bir ilave daha yapmak ve yazıyı,"Ortaöğrenim Tarih 10" kitabından uzun bir alıntı ile bitirmek istiyorum.

Kitapta şunlar söyleniyor;"Rusya tarafından silahlandırılan Ermeniler,Türk köylerine baskınlar yaparak katliama giriştiler...Osmanlı Devleti'nin Çanakkale Cephesi'nde ölüm kalım savaşı verdiği sırada Ermeniler,topyekûn isyan için çalışmalarını hızlandırdılar.Ermeni örgütlerinin resmi gazetesi olan Ararat,Ermenilere yapacakları eylemleri açıklayan aşağıdaki beyannameyi yayımladı(Ağustos 1914)."

"Ararat" dergisinden alındığı iddia edilen beyanname 15 maddelik;kitapta tümünü yayımlamışlar.10 maddesini aynen aktarıyorum ve her bir maddeyi çok dikkatli okumanızı rica ediyorum:

"1-Kim olursa olsun her Ermeni asli ihtiyaçlarından bazılarını satmak suretiyle silahlanmalıdır.
2-Seferberlik ilanıyla silah altına çağrılan Ermeniler bu çağrıya uymayacaklar,Müslümanlar da dâhil çevrelerindeki halkı da orduya katılmaktan men edeceklerdir.
3-Her ne suretle olursa olsun silah altına alınmış olan Ermeniler ordudan firar edip Ermeni çetelerine ve gönüllü birliklerine katılacaklardır.
6-Cephe gerisinde iki yaşına kadar olan bütün Müslümanları gördükleri yerde ve her fırsatta katledeceklerdir.
7-Müslüman halkın yiyecek,mal ve mülkünü ele geçirecek veya yakıp yıkacaklardır.
8-Terkedecekleri ev,hububat,kilise ve hayır kurumlarını yakıp Müslümanları bunların suçlusu olarak ilan edeceklerdir.
9-Resmi devlet dairelerini kundaklayacak,Osmanlı zaptiye ve jandarmalarını katledeceklerdir.
10-Cepheden yaralı dönen Osmanlı askerlerini öldüreceklerdir...
14-Ermenilerin yaptıkları isyan,ihtilal ve katliamın faturasını Müslümanlara çıkararak bunu iç ve özellikle dış kamuoyunda neşredeceklerdir.
15-İtilaf devletleri hesabına casusluk ve rehberlik yapacaklardır."

Kitap,Ermenilerin bu "beyannameyi hemen uygulamaya" koyduklarını ve "Türk halkına en büyük zararı Birinci Dünya Savaşı yıllarında verdiklerini" iddia etmektedir.

"Ararat" dergisinden alındığı iddia edilen böyle bir beyannamenin gerçekten varolup olmadığı üzerine tartışma yapmak bile son derece anlamsız.Yani,"bulun bu belgeyi ve aslını yayınlayın;yoksa sizi yalancı ilan edeceğim" gibi bir söz sarfetmeyeceğim.

Çünkü yayımlayanlar da 15 maddelik böyle bir belgenin olmadığını biliyorlar!Sözü edilen belgeye ve içerdiği noktalara bu denli uzun yer vermemin tek bir nedeni var!

Burada kasıtlı yapılan bir eylem sözkonusudur.Böyle bir belge vardır diyen bir kişi ancak ve ancak 1933 ve 1945 yılları arasında Hitler'in Propaganda Bakanlığında Goebbels'in emrinde çalışan birisi olabilir.Bu belgenin yer aldığı bir kitap ancak ve ancak Nazi Propaganda Bakanlığı tarafından yayımlanır ve dağıtılır.Aksini iddia edeceklerin iddialarını seve seve dinlemeye hazırım.

Şimdi kendinizi,Ermeniler savaş sırasında tüm bu sayılan maddeleri gerçekten yaptı diye okuyacak olan bir Türk gencinin yerine koyun.Bu gencecik beyinler,Ermeniler hakkında ne duymaya,ne düşünmeye başlayacaklardır?

Eklemeye gerek yok ki bu kitaplar,zaten sayıları çok az kalmış Ermeni okullarında,Ermeni çocuklara da mecburi ders olarak okutulmaktadır.Bu kitapları okumak zorunda kalan bir Ermeni öğrencinin psikolojisi üzerine hiçbir şey söylemek istemem.

İşte bu nedenle iddia ediyorum.Burada açık bir kasıt vardır!Bunu yapan,ne yaptığını bilerek yapıyor.Kasti olarak,hem de sonuçlarını bilerek,bilinçli bir nefret suçu işliyor.Bu bir şeyi daha gösteriyor!1915'te bir milyonun üzerinde insanı imha eden zihniyet hâlâ işbaşındadır.Sosyal bilimciler arasında bu "Genocidal mentality-Soykırıma dönük zihniyet" olarak tanımlanmaktadır!

AKP'nin sessiz devrim yapmakta olduğunu söyleyen ve destek veren her kişi ve kuruluş,eğer insan haklarına saygı duyan demokratlar olmak iddiasındaysalar,bu kitaplarda yazılanlara karşı seslerini çıkartmak zorundadırlar.Bunu yapmadıkları müddetçe,"soykırıma dönük zihniyetin" destekçisi olmakla suçlanacaklarını kabul etmek zorundadırlar.

Son bir sözüm de geçenlerde "Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi" dersinin kaldırılması için imza kampanyası başlatan aydınlarımıza.Anladığım kadar bu konularda duyarlılar,mesajımın onlara olmasının tek nedeni budur.

Kendilerinden imza kampanyalarına son vermelerini rica ediyorum.Önümüzdeki tablo itibarıyla uğraştıkları konu,son derece kenar ve ayrıntı bir husustur.Boş bir işle uğraşıyorlar hatta diyebilirim ki biraz gereksiz bir gösteri yapıyorlar.

Çünkü turpun büyüğü başka yerde.Turpun büyüğü tarih derslerinde.İnkılap Tarihi dersi kalksa ne olur,kalkmasa ne olur!Zaten daha kötüsünü tarih ders kitaplarında yazıyor ve okutuyorlar.

Değerli kampanyacılar,eğer eyleminize neden olan fikirlerinizde ciddi iseniz,derhal tüm tarih ders kitaplarının geri çekilmesi ve bu kitaplardan dolayı AKP hükümetinin özür dilemesi gerektiği kampanyasını başlatınız!İlk imzacınız ben olacağım.

2015,Soykırım'ın yüzüncü yılı yaklaşıyor.AKP ve ona yakın olan her kişi ve kuruluş bilmek zorundadır ki,"Ermeni sorunu" konusunda ağızlarını her açtıklarında artık önlerine bu kitaplar konacaktır.Bu kitaplar geri çekilmeden,başta bu kitapların zorla okutulduğu Ermeniler olmak üzere,kamuoyundan açıkça özür dilenmeden 2015 konusunda söylenebilecek tek bir söz bile yoktur!..


*Prof.Dr.Taner Akçam,"Yeni Türkiye"nin Ders Kitapları,Taraf,15-18 Eylül 2014.

http://www.taraf.com.tr/yazilar/taner-akcam/yeni-turkiyenin-ders-kitaplari-i/30814/
http://www.taraf.com.tr/yazilar/taner-akcam/yeni-turkiyenin-ders-kitaplari-ii/30821/
http://www.taraf.com.tr/yazilar/taner-akcam/yeni-turkiyenin-ders-kitaplari-iii/30833/
http://www.taraf.com.tr/yazilar/taner-akcam/kasitla-nefret-sucu-islenmektedir/30841/

14 Eylül 2014 Pazar

"Balkanlar'daki kardeşlik söylemi,millet-i hâkimenin boyunduruk güzellemesidir"/Serdar Dinçer*

Birinci Dünya Savaşı'ndaki Almanya-Osmanlı ittifakını Alman belgeleri üzerinden inceleyen "Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler" isimli kitabın yazarı Serdar Dinçer'le,Balkan Savaşları'nın öncesini,sonrasını ve Ermeni Soykırımı'na giden yolunu konuştuk.

Birinci Dünya Savaşı'ndaki Almanya-Osmanlı ittifakını Alman belgeleri üzerinden inceleyen "Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler" isimli kitabın yazarı Serdar Dinçer,Alman Dışişleri Arşivi'ne bu kez Balkan Savaşları'nda Almanya'nın rolünü incelemek için girdi ve bu çalışmanın sonucu olarak Favori Yayınları'nın yayımladığı "Krupp'un Bitmeyen 'Balkan Savaşı',Sürgün ve Soykırım" kitabı çıktı.Dinçer'le,Balkan Savaşları'nın öncesini,sonrasını ve Ermeni Soykırımı'na giden yolunu konuştuk.

-Türkiye'de yaygın olarak zikredilen barış içinde olan halkların yaşadığı "Balkanlar" tahayyülünün içi boş bir romantizm olduğunu söylüyorsunuz.Neden böyle bir barıştan söz edemeyiz?

Egemen Türkçü-İslamcı tarih söylemi,Balkanlar'da ve tüm Osmanlı'da bütün din ve halkların kardeş kardeş yaşadığını ve bunu "emperyalist kışkırtıcılar"ın ve onların "gâvur beslemeleri"nin bozduğunu öne sürer.Bu kardeşliğin merkezindeki millet-i hâkime "hoşgörü"sü,bir boyunduruk güzellemesinden başka bir şey değil.Balkanlar'da da yüzlerce yıl boyunca "gâvur" diye aşağılanan,çocukları ordu için,sultan haremleri için toplanan,fazladan vergiler ödeyen ve günlük yaşamda sürekli "hoşgörülmeye" mahkûm olan halklardan söz ediyoruz.Batı Avrupa'daki kapitalist gelişme ve bunun getirdiği burjuva demokratik devrimleri,özgürlük,eşitlik söylemleriyle bu halklar yeni bir kişilik buldular.İnsan yerine konmak istediler.Bu da "hoşgören" Osmanlı'yı pek sinirlendirdi."Gâvur" emperyalistlerin "gâvur" işbirlikçilerine hâd bildirme eğilimi,açık devlet terörü öne çıktı.

-Osmanlı'nın şiddet uygulaması,emperyalist dediğiniz güçlerin işine mi geldi?

Elbette bu keskinleşme,emperyalist ülke egemenlerinin de işine geldi.Hepsinin kokuşan "leş"in çeşitli bölgelerinde çıkar alanları,yatırımları ve gelecek planları vardı.Örneğin,"Bulgar özgürlüğü"nün haşin savunucusu İngiliz liberali William Ewart Gladstone,aynı zamanda o bölgenin en büyük yatırımcılarından da biriydi.Silah ve savaşlar,emekçilerin yüzlerce yılda geliştirdiği,belki de eski akrabalıklardan kaynaklanan ve sonraki ihtidalarla sarsılan dayanışmayı,en azından birbirine tahammülü,ite kaka da olsa birarada yaşama kültürünü yerle bir etti.

-Avrupa merkezli tarih anlayışının "büyük vahşet ve şiddet"e sahne olmasıyla tanımladığı "Birinci Dünya Savaşı"nı,Balkanlar'dan bazı tarihçiler "Üçüncü Balkan Savaşı" olarak tanımlıyor.Balkan Savaşları,Balkanlar için bu kadar büyük vahşet ve şiddet anlamına mı geliyor?

Bu savaşlar bütün halklarda bir altüst oluş,dev sürgünler,katliamlara neden oluyor.Bir yörenin organik bir parçası olan yüzbinler sürülüyor,onların yerine ne o yöreyi,oranın iklimini,ürünlerini,üretim,tarım tekniğini bilen,ne de oranın dilini konuşan başka yüzbinler getiriliyor.Bu çaresizler kurtlara yem oluyor.Alman belgelerinde Balkanlar'dan Suriye'ye sürülen,bir Slav dilinden başkasını bilmeyen ve ortalıkta aç sefil dolanan,camilerde barınan binlerce insandan söz edilir.Sabahattin Ali,bir öyküsünde meyvecilikten geçinen ahalisi sürülen Çirkince (şimdiki Şirince) köyüne yerleştirilen mübadilleri anlatır.Bu mübadiller,Selanik yöresinden gelmiş ve tütüncülükte uzman,ancak meyve bahçeciliğinden anlamayan köylülerdir.Sonuç,açlık ve insanlarla,köy için korkunç bir yıkım.Balkan Savaşları ardından yollanan Alman belgelerinde de Selanik Limanı'nda açlıktan sıra sıra ölen ve ancak bir bölümü Türkiye'ye geçebilen yüzbinlerce insandan söz ediliyor.Bu insanlar,daha sonra Türkiye'de de süründürülecek,aç bırakılacak ve bir kısmı gönüllü olarak geri dönmeye kalkışacak.Bunların yerine Türkiye'den yollanan Rum sürgünler de Yunan patron ve ağalarına yem olacaklar.Balkan Savaşı bütün katılımcıların neredeyse iflası ile sonuçlanıyor.Osmanlı ve bütün Balkan maliyeleri,Batı finans kapitali ve devletlerinin kontrolüne giriyor.Yani savaşı hepsi kaybediyor ve kendilerini yeni bir savaşın eşiğinde buluyor.

-Bu süreçte "Türk soykırımı" yaşandığı söylenebilir mi?

Türkiye'de "soykırım" sözcüğünün tıpkı "faşizm" gibi çok düşüncesizce kullanıldığını düşünüyorum.Bizim solumuzun bitmeyen çocukluk hastalığı,"sol" palavracılık burada da kendini gösteriyor.Herkes önüne gelene "faşist" diyor.Bu "haşinlik",gerçek faşizmi,Hitler'i,Mussolini'yi,Pinochet'yi sıradanlaştırmaktan ve sonunda asıl faşist tehlikeyi gözden kaçırmaktan başka bir işe yaramaz.Bunun için de kavramlar içeriksizleştiriliyor,olayların ciddiyeti gözden kaçırılıyor ve yine karşı taraf için çalışılmış oluyor.Oysa olan önemli.Evinden barkından sürülmüş,en sevdiklerini kaybetmiş,ırzlara geçilmiş,organ gaspları yapılmış olmasıdır esas mesele.Soykırım hukukçusu değilim,fakat bence "soykırım" kavramını çok özel,bir halkın kültürüyle birlikte bütün varlığını ateşe atan,adı üstünde "soyunun kurutulmasına yönelik" kırımlar için kullanmak daha doğru.

-Alman belgelerinde nasıl görülüyor savaşlar?

Almanya yönetimi genel olarak Ermenilere,Ortadoğu Hristiyanlığına ve Polonya,Belçika,Fransa ve Sırbistan gibi komşu halklara karşı işlenen suçları "kolektifleştirme","Avrupa savaştayken olmuş böyle şeyler" deme havasında.Bu sebeple bol bol savaş tasviri yapılmış belgelerde,bir tür "üzüntü" gösterme hali.Diğer yandan,Alman Dışişleri Arşivi'nde de Balkan Savaşları'na ayrılmış "Vahşet" (Grausamkeiten) isimli dosyaları var.Ancak diğer belgelerde sergilenen manzaraları okuduktan ve Ermeni Soykırım belgelerinin çevirisinden sonra bir de bu dosyalara girip çeviriler yapmayı kaldıramadım.Bir de devamını bulamadığım yarım raporlar var.Bunları kitabımda kullanmadım,ancak çok önemli bilgiler var bazılarında.Örneğin 1913 baharında,yani Birinci Balkan Savaşı'nın ardından bir sürü heyecanlı telgraflaşma var.Konu,Edirne Hristiyanlarına uyguladığı kötü muamele nedeniyle Bulgarlarca tutuklanan Bahaeddin Şakir'in serbest bırakılması.Daha sonra Ermeni Soykırımı'nda belirleyici rol oynayacak olan bu adamın kurtarılması için Alman diplomatlar araya giriyor ve Şakir'in kurtarıldığı "müjdesi",Mayıs sonunda Berlin'e iletiliyor.Ancak bu raporun sadece ilk sayfası dosyada var,gerisi yok.

-Balkan Savaşları'nda Almanların payı nedir?

Bölgeye özgürlük bayrağıyla,ticaretle giren İngiliz ve Fransız sermayesi çok daha önceden etkin olmuş.Paylaşıma geç kalan ve hiçbir zaman burjuva demokratik devrimini tamamlayamayan militarist Almanya,silahları ve askeri danışmanlarıyla bölgeye giriyor.Egemenliği altında kurmak istediği "Orta Avrupa" sınırlarını Balkan ve Osmanlı'ya dek uzatıp buraya el atınca çatışma keskinleşiyor.Balkan halklarındaki "özgürlükçülüğü" destekleyen İngiliz ve Fransız etkisine karşı Alman sermayesi,Osmanlı'yı "bütünlüğüyle arzuluyor",etkili silahları ve haşin subaylarıyla millet-i hâkime ihtiraslarını "gıdıklıyor" ve bu,Abdülhamid'i de cezbediyor.Orient,Anadolu ve Bağdat Hatları,Alman-Osmanlı despotlarının izdivacının bel kemiğini oluşturuyorlar.Bu sebeple,Alman belgelerinde sürekli olarak Osmanlı'daki merkeziyetçiliğe,"bölünmez bütünlüğe" vurgu ve destek var.Özerklik,bağımsızlık istemlerine karşı da sonsuz bir alerji.

-Wilhelm'in militarist tavrı da savaşlarda etkili oluyor mu?

Alman devleti,baştan sona "Prusyalaşmış" bir asker devleti.Başındaki Wilhelm müzmin bir monarşist ve her yerde monarşistleri ve en saldırgan militarist çevreleri destekleme çabasında.Bunun için Abdülhamid'le kanları pek uyuşuyor.Abdülhamid'in yıkılmasını önlemek için maaş alamamış subaylara yüzbinlerce altın saymaya bile kalkışıyor.Önleyemeyince de "isyankâr" subaylara kanı bir süre ısınmıyor.Büyükelçi Marschall'ın ısrarlı raporları sayesinde başa gelenlerin de "iyi çocuklar" olduğuna ve Alman eğitimli subaylar kontrolündeki ordunun baş dayanak olacağına ikna oluyor.Yüzbinlerce mavzer siparişiyle Mauser firmasını ihya etmiş olan Mahmud Şevked Paşa'yı,ardından da onun yerine geçenleri kabulleniyor.Osmanlı'da da "özgürlük,demokrasi,toprak reformu" isteyen Ermeni "bozguncuları" ise bir türlü sevemiyor.Büyükelçi Marschall'ın Adana Katliamı'nı izleyen raporlarından birine göre Ermeniler "varolan en yalancı milliyetlerden biri".

-Ordu üzerindeki aynı etkiyi Balkanlar'da da görüyor muyuz?

Elbette,Wilhelm'in bütün bu manevralarında büyük savaşa hazırlık fikri belirleyici.Bütün tavrını,"Şu kadar tüfek yanımda,şu kadar tüfek karşıya kaydı" hesaplarıyla belirliyor.Bütün Balkanlar'da monarşilerin ve onları destekleyen askerlerin yanında yer alıyor.Bölgedeki liberal taleplere ve toprak reformuna yönelik her hareketin karşısında Wilhelm'i buluyoruz.Bunun için Sırbistan'da Pasic ve Yunanistan'da Venizelos hükümetlerine,buralardaki burjuva demokrasisi denemelerine bir türlü kanı ısınmıyor.Aram Andonyan'ın Balkanlar için dediği gibi,"Toplar bir ülkeye yalnız başına gitmez,beraberinde onları imal eden ülkenin manevi etkisini de götürür".Başta Sırbistan,Bulgaristan ve Yunanistan,Fransızların ürettiği Schneider topları kullanırken,Fransa'nın etkisi altındaydılar.Fakat Birinci Balkan Savaşı'nda Bulgaristan,Osmanlı'dan ganimet olarak Alman Krupp toplarını ele geçirdiği andan itibaren,büyük savaşta bile Almanya'nın yanına geçiyor.

-Yirminci yüzyılın başında Osmanlı'nın Anadolu'daki gayrimüslim toplumlara karşı yürütülen zorla göç ettirme ve katliam silsilesi,çoğunlukla Balkan Savaşları'ndaki hezimet ve Türklerin uğradığı katliamlarla gerekçelendirilir.Bu ilişkiyi kurmak ne kadar doğru sizce?

Coğrafyada Müslümanların yerlerinden edilme süreci,daha öncesine dayanıyor.1860'larda Kafkasya'dan Osmanlı'ya sürülen ve sayıları milyonu aşan Çerkesler var.Osmanlı egemenleri,bu sürgünleri kendi bölgelerindeki Hristiyanlara karşı kullandılar.Buna elli yıl sonra Balkanlar'dan gelenler ekleniyor.İttihatçılar da onları kullanıyor.Elbette bu sürgünlerin yarattığı psikolojik ortamla Ermeni Soykırımı arasında bir ilişki var.Biz bu acıları ciddiye almak zorundayız.Katliamcılar savaş ortamında bu psikolojiyi kullandılar.Bu olguyu "Bir sürgün başka bir kırımın gerekçesi olamaz" gibi pek "ahlaki" ama boş bir deyişle görmezlikten gelirsek,bu daha önce sürülmüşlerin acılarını soykırım inkârcılarının ajitasyonuna teslim etmek demek olur."Bir sürgünün bir başka sürgünün gerekçesi olamayacağı" söylemi elbette çok doğru.Olmaması gerekir ama bal gibi yapılıyor.Egemen kliklerin güdümündeki güruhlarla bu,hem de tekrar tekrar "gerekçe" olarak kullanılıyor.Fakat sonuçta,o acılar da sürgün belasıydı.Bu anlamda bir acı seçkinciliği ahlaksızlıktır.Bunun için o acıları da duyumsamamız,sahiplenmemiz ve acı,ceset tokuşturucuların,bu büyük riyakârlığın ayaklarını yerden kesmemiz gerekiyor.

-Bu nasıl yapılabilir?

Soykırımı bilmeyen insanlara bu acıyı anlatabilmemiz için kimi zaman sadece olguları saymak veya belgeleri önlerine koymak yetmiyor.İnanmıyorlar veya kabullenemiyorlar.Bunun için bu olguların yanı sıra,onların kendi dedelerinden,ninelerinden dinledikleri ve tahayyül edebildikleri kendi acılarını hatırlatmamız,onların kendi deneyimlerinden çıkarak soykırımı tahayyüllerini,duyumsamalarını sağlayabilmemiz gerekiyor.Bu kadim topraklarda,hep egemen ahlaksızlığı,hep insan,kadın ve hak düşmanlığı,hep rüşvetçilik,hep başıbozuk vurgunculuğu "ortak acıdır".Kendi "dindaş"ına,"soydaş"ına böylesine insafsız olabilenlerin,en savunmasız "gâvur"a hiç acımayacağını her dürüst insana anlatabilirsiniz.

-Ermeni Soykırımı'nın bu savaşlarla bağlantısının kurulması doğru mudur?

Doğrudan bir bağlantıdan bahsetmiyorum,ancak Ermeni Soykırımı böyle bir ortam yaratılarak gerçekleştirildi.Enver-Talat kliği,savaşı bu kafalarındaki "kökten çözüm" için fırsat bildi.Aram Andonyan'ın dediği gibi "genel ahlaksızlık" ortama hâkim kılınıyor.Savaşa dek toplumsal normları,saygı ölçülerini dikkate alan insanların savaşla canavarlaştığını görüyoruz.Bunun için Ermeni Soykırımı'nın belirleyici etkeninin patlatılan savaş olduğu,Soykırım'ın baş sorumlularının da ülkeyi bu ateşe atanlar olduğu görüşündeyim.Savaş en insaflı insanı bile canavarlaştırabiliyor.Bunun için önemli olan insanı canavarlaştıran koşulların önüne geçmemiz gerekir.Kim ki bu savaşları tetikliyor,o bu canavarlaşmanın da baş sorumlusudur.Bütün bir halk "kolektif sorumlu" ilan edilemez.Toplumu baştan çıkaran,canavarlaştıran egemenler ile baştan çıkarılan,sürüleştirilen,savaş mezbahasına sürülen yığınları aynı derecede sorumlu ilan etmek,asıl sorumluları,sorumluluğu,tepedeki çetenin kâr ve erk hırsını örtbas etmekle eş anlamlıdır.

"Türkiye,Türk olmak istiyor"

-Balkan Savaşları öncesinde,İttihat ve Terakki iktidarının Balkanlar'a yönelik Türkleştirme politikasından bahsedilebilir mi?

İttihatçıların Türkleştirme arzusu elbette ki mevcut.Bunun en iyi örneği,Arnavut isyanının patlaması üzerine İttihatçıların 1910'da yaptığı Arnavutluk seferi olabilir.Bu seferi Türk yanlısı gazeteci Ernst Jäckh,özel bir kitapla Almanya'da anlatmış.Güçlü Krupp toplarının Arnavut köylerini nasıl yerle bir ettiğini,köylerdeki ihtiyarların herkesin önünde nasıl dövülerek "edepli" hale getirildiğini,çok direnenlerin de nasıl sıra sıra "sallandırıldıklarını" fotoğraflarıyla birlikte "Maşallah!" diyerek anlatıyor.Jäckh,Ermenilerin imhasının ardından Enver'le birlikte yaptığı Suriye-Filistin gezisi üzerine,"Türkiye,Türk olmak istiyor" diye yazıyor ve devam ediyor:"Savaş,Türkiye'nin önce kendi bölgelerini fethetmesi gerektiği şartını kanıtlıyor ve yerine getiriyor.Bu Türk 'fethi',savaşı Suriye ve Mezopotamya'ya getiriyor.Mezopotamya düşecektir ve düşmeli!Arap Mezopotamya,kulaklarını doğrultacak ve gözlerini kaldırıp bakacak,Türk muzaffere yöneltecek.O ki,koca bir İngiliz garnizonunu esir almıştır.Öyle büyüktür ki,bu şimdiye dek bu savaşın Avrupa cephesinde hiçbir yerde başarılamadı.Maşallah!"

"Osmanlı'nın yüzlerce yıllık 'zor kültürü' var"

-Osmanlı'nın yönetim tarzından bahsedilirken,mütemadiyen Balkanlar'da zorla Müslümanlaştırma yapılmadığından ve Osmanlı'nın yerel kültüre ve dine dokunmadığından bahsedilir.Bu önerme doğru mu?

Osmanlı'daki "barış" söylemi,Medine Sözleşmesi'ne dek götürülür.Ancak bu sözleşmeyi kabul eden Medine Yahudilerine sonradan ne olduğu sorusunu kimse sormaz.Gerek o sözleşme ve gerekse Osmanlı'daki millet-i hâkime hoşgörüsü,zorun romantize edilmesinden ve hoşgörü olarak gösterilmesinden başka bir şey değildir.Adı üstünde,ancak üstün olan,egemen olan "hoşgörür"."Hoşgörülen" de diş gıcırdata gıcırdata buna razı olur."Zor"un da çeşitleri,dereceleri vardır.İlle de önüne geleni kazığa oturtmak gerekmez,bu iş çok daha "hoş" yürütülebilir ve bu alanda Osmanlı'nın gerçekten yüzlerce yıllık bir "kültür"ü var...

"Soykırım'a karşı çıkan" Metternich'in raporu

Almanya'nın 1915'te atadığı Osmanlı büyükelçisi Paul von Metternich,zaten iyi geçinemediği Talat,Enver ve Cemal paşaların kararlarına itiraz ederek,Ermenilerin tehcir edilmesine karşı çıkar.Enver Paşa,Metternich'in geri alınması için Alman Başkarargâhı'na başvuracaktır.Galiçya'ya "ortak savaş çıkarları" için yollanan yüzbin seçkin asker büyük olasılıkla Metternich'in geri çekilmesi karşılığında verilmiş malzemedir.Bunların üzerine Metternich,Almanya'ya yolladığı rapora şunları kaydeder:
"Geçen haftanın akışı içinde,Ermenilere zulmü,Enver Paşa,Halil Bey ve bugün Cemal Paşa ile ciddi şekilde konuştum ve huzursuzluk ve hiddetin dost dış dünyada ve Almanya'da da geniş çevreleri sardığına ve eğer bir son gelmezse,Türk hükümetine duyulan tüm sempatileri bitireceğine işaret ettim.Enver Paşa ve Halil Bey,daha başka tehcirler için bir niyet bulunmadığını iddia ediyorlar.Savaş zorunluluklarının,elebaşıların cezalandırılması gerektiğinin ardına saklanıyorlar ve yüzbinlerce kadın,çocuk ve yaşlının sefalete itildiği ve öldüğü ithamıyla yüzleşmekten kaçıyorlar.Cemal Paşa,baştaki talimatların doğru olduğunu,onların uygulanışının ama kötü organize edildiğini söylüyor.Bunun sonucu,kendinin yiyecek ve para ile hafifletmeye çalıştığı acıklı durumların egemen olduğunu inkâr etmiyor.Bu doğru.Onun Halep yakınındaki menzil yolunda,mültecilerin sefaleti sonucu salgın hastalıklar hakim ve o çare arayışında,mültecileri soyan birçok şahsı da astırdı.Cemal'in kurmay başkanı Albay Von Kress bana,sefaletin her tür tasvirle alay edecek ve her tür anlatıyı aşacak boyutlarda olduğunu söylüyor.Bunun yanı sıra ülkede,katliamları Almanların istediği şayiası yayılıyor.Ben çok sert konuştum.Protestoların bir faydası yok ve Türklerin,güya başka tehcir yapılmayacağı sözlerinin hiçbir değeri yok.Güvenilir kaynaktan,buradaki polis müdürünün verdiği bilgiye göre,bunun gizli tutulmasını rica ediyorum,kısa süre önce İstanbul'dan 4 bin kadar Ermeni'nin Anadolu'ya götürüldüğünü ve henüz İstanbul'da yaşayan 80 bin Ermeni'nin giderek boşaltılacağını öğrendim.Kaldı ki,zaten yazın 30 bin kadarı İstanbul'dan sürülmüştü ve 30 bin kadarı kaçmıştı.Durdurmak gerekiyorsa,o zaman daha sert araçlar gerekli..."

*Serdar Dinçer:"Balkanlar'daki kardeşlik söylemi,millet-i hâkimenin boyunduruk güzellemesidir",Röportaj:Emre Can Dağlıoğlu,Agos,12 Eylül 2014.

http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=balkanlardaki-kardeslik-soylemi-milleti-hkimenin-boyunduruk-guzellemesidir&haberid=8090