Yakın tarihe kadar Türkiye'de mühim bir yekûn teşkil etmekte olan Nesturîler hakkında bugüne kadar hiçbir tetkik yapılmamıştır.Merhum Haydar Vaner tarafından sureti mahsusada "Yeni Tarih Dünyası"na verilen bu seri yazı,tarihimizin mühim bir karanlığını ilk defa aydınlatmaktadır.
Nesturîlerin itikatları da,diğer Hristiyanlarınkine hiç benzemez,hattâ onlar nazarında gariptir.
Nestorius'un 1500 sene evvel va'zetmiş olduğu mezhep,esasını az çok muhafaza eden şimdiki Nesturîlerde,vahdaniyete kail,teslisi münkirdirler.
Hazreti İsa'nın şahsında maddî,tabiî (beşer) ve manevî,harikulâde (peygamber) olmak üzere iki kuvvet,iki hassa,iki vücut tasavvur ederler.Hazreti Meryem de,yalnız Hazreti İsa'nın annesi olduğundan dolayı tevkire şayandır.Başka hiçbir sıfatı yoktur.
Adî günlerde sabah ve akşam,bayramlarda falân sabah,ikindi,akşam ve yatsı vakitleri kiliseye gidip ibadet ederler.Papazlarına (kaşe) derler.Kilise olmayan yerde duayı kâfi görürler.İbadetten evvel ellerini yüzlerini yıkarlar.Cima'dan sonra guslederler.Kiliselerinde tasvir,put yoktur,memnudur.Kilise duvarlarında ışıklama kabilinden yapılan istavrozlar üç kolludur.Çoğu elbiselerine,külâhlarına,hattâ kışın yollarda karların üzerine de yine üç kollu istavrozlar yaparlar.Bu istavrozları şeytanın şerrinden emin olmak için yaptıklarını söylerler.
Nesturîler indinde,müskirat ve domuz eti haramdır.Müslümandan maada hiçbir ümmetin,hattâ sair Hristiyanların kestiklerini yemezler.Şeriatımıza itimatları,hocalarımıza hürmetleri vardır.
Birden fazla kadın almazlar.Zaniyeden madası boşanamaz.Boşandıktan sonra dahi,biri vefat etmedikçe,diğeri evlenemez.Aralarında tahaddüs eden hukuk dâvalarını,aşiret usullerine göre papazlarına gördürürler.Hattâ,en yakın Müslüman hocasına başvururlar.
Bir kazâya veya cinayete sahne olan yerler,Nesturîlerce menfur,içinde adam boğulan su,tâ döküldüğü yere kadar ebediyen murdar sayılır.O sudan içilmez,üzerinde değirmen varsa yıkılır.
Nesturîlerin en büyük ruhanî reisleri (Mar-Şem'un)dur.Nesturî patriklerine bu unvân,patriklik (Mama) sülâlesine intikal ettiği günden beri verilmiştir.Çünkü (mer) veya (mar) Nesturîce (mukaddes,aziz) demektir.Fransızca (Saint)in mukabilidir.(Şem'un) da,Hristiyanlığın meşhur azizlerinden Suriyeli (Şem'un)un adıdır.Mama sülâlesi,bu aziz Şem'un'un ahfadı olduklarını iddia ettiklerinden bu unvânı seçmişlerdir.(Mar Şem'un)un namzedi,yani veliahdına (Benyamen) denir.
Derece itibariyle,(Mar Şem'un)dan sonra,Şimdinanın (Deirreş) yani (Kara kilise)de sakin olan (Matran) gelir.Bu da ırsidir.Ondan sonra sırasıyla Abuneler,Ukralar,Şemaşeler ve nihayet papazlar vardır.Patriklik ve matranlıktan mada ruhanî rütbeleri,halktan lâyık olan herkes ihraz edebilir.
(Mar Şem'un)luk için sayılan vasıfları haiz olmak gayet müşkül,hattâ âdetâ müstahildir.Çünkü bu ruhanî reisinin,Nesturîlerin mukaddes kitabı olan (San hados)a göre ömrü boyunca et yememesi,içki içmemesi,zina yapmaması,asla yalan söylememesi ve daima ibadet,vaaz ve nasihatle meşgul olması lâzımdır.Hâlbuki,bizim bildiğimiz son Mar Şem'un hiç de böyle değildi.Anlaşılıyor ki,onlar da nihayet,bütün bu vasıfları haiz kimse bulunacak zamanda olmadığımızı anlayarak,oluruyla iktifa etmek zorunda kalmışlardı.
(Mar Şem'un) vefat edince,Martan bütün ruhanî reisleri toplar,(San hados)un saydığı vasıfları tamamen haiz değilse bile (Benyamen)i takdis ile,herkesi ona biate davet eder.Hediyeler verilir.Devlet de bu memuriyeti tasdik eder.Ayrıca,kendisine ikinci Osmani ve Mecidi nişanları verir.2250 kuruş da maaş bağlar.
Nesturîler,her şeye rağmen Mar Şem'unlarına son derece hürmet ve riayet ederler,hattâ keramet sahibi olduğuna inanırlar.O da,halkın cehaletinden istifade ederek,hakikaten keramet sahibi olduğuna herkesi inandırmak ister.Meselâ fukaraların her sene:
"-Acaba kış şiddetli olacak mı?"
diye soruşları karşısında:
"-Siz görürsünüz,nasıl olacak!.."
tarzında cevaplar vererek,arkasından:
"-Falân sene pek şiddetli kış oldu.Filân sene hiç olmadı" yolunda muhtasar birkaç hikâye naklederek,vaziyeti idare eder ve kış şiddetli de olsa,hafif de geçse,Mar Şem'un yine kerametini göstermiş olurdu.
Nesturîler,(Mar Şem'un)un yüzünü yıkadığı suyu mukaddes addederler.Bilhassa ibadetten evvel abdest alırken kullandığı suyu her derde deva sayarlar.Hastası olanlara verirler.Teberrüken yüzlerine,gözlerine sürerler.
Biri,bir kabahat yapıp da Mar Şem'un'dan bir tokat yese,çarpılmış addolunur ve af olununcaya kadar,öylece çarpılmış kalmaya mahkûm olur.
Mar Şem'un,vaktiyle son derece gazap ettiği bedbahtları,evlerine meşhur kara (aforoz) mühürünü atmak suretiyle kahreylerlerdi.Birinin evine bu mühür atıldı mı,artık o mahvolmuş demekti.İnsanlıktan çıkar,yanına kimse uğramaz,aç kalsa bir lokma ekmek verilmez,ölse,cenazesi kaldırılmazdı.Fakat son zamanlarda bu mühür görünmez olmuştu.Mar Şem'unlar Çölemerik'in 13 kilometre ötesinde,etrafı büyük kavakla muhat Kocans köyünde otururdu.Burada,yalnız onun evi kârgirdi.Ötekiler kerpiçti.Benim tanıdığım Mar Şem'un,23 yaşında,uzuna yakın orta boylu,kara gözlü kara kaşlı,kara bıyıklı,kırmızı yanaklı,mütenasip endamlı,besim,mükrim,iyi kalpli,lâubali meşrep hoş bir (çocuk)tu.Patriklik kisvesi olan siyah çuhadan şalvar,lata giyer,başındaki fese de siyah sarık sarardı.
Nesturîlerin bugünkü dili,Samî dillerinden olan Asûrice'nin tahrif edilmişidir.Arapça'ya müsabihtir.Kürtçe kelimeler,tâbirler de karışmıştır.Yazıları kûfî hattına benzer.Sağdan sola doğru yazılır.
Nesturî öğretmenlerinin bazıları okumasını bildikleri hâlde yazmasını bilmezler.Böylelerinin talebeleri,hocanın elindeki iki-üç kitaptan,hep birarada ders alırlar.
Hoca ders verirken,tabiî kitabı ters tutmak mecburiyetindedir.
Böyle,kitabı daima ters tuta tuta,zamanla hoca,doğruyu unutup,ters yazıya alışıyor.
Bir gün bana Nesturîce bir mektup geldi.Okutacak adam aradım.Bir papaz getirdiler.Meğer patriğin,yani Mar Şem'un'un oturduğu Kocans karyesinin papazı imiş.Mektubu verdim.Hemen ters çevirdi ve kekeleyerek okumaya başladı.Mütehayyir oldum.
"-Evet..." dedi,(çocuklara,adedi mahdut olan kitaplarla ders verirken,tabiî kitabı onlara doğru tutunca,bayağı ters gelir.Senelerce böyle okuya okuya,artık doğru tutulan yazıyı okuyamaz oldum.)
Bundan 60 sene evvel,Nesturîlerin içlerine evvelâ İngiliz,sonra Fransız ve nihayet Amerikan misyonerleri girerek,dillerini ve yazılarını mükemmelen öğrenmişler ve New York'ta,Londra'da,Roma'da,Musul'da matbaalar,Tıyar'da,Kocans'da,Van'da kışlık mektepler açmışlar,alfabe ve İncil kitapları dağıtmışlar...Bu sayede okuma-yazma bilenlerin sayısı çoğalmış ise de,misyonerler bundan bekledikleri faydayı elde edememişler,yani bu Nesturîleri diledikleri gibi Protestan veya Katolik yapamamışlardır.
İngiliz misyonerleri Kocans ve Diştan'da birer eczane açmışlar,fukaraya meccanen bakarlar.Fakat ne doktor,ne de eczacı diplomalıdır.Her ikişi de yapan sözümona eczacı ve doktor Mr. Brown belki,nihayet bir hastabakıcıdır.
Bu müesseseler,İngiltere'nin meşhur Canterbury Arşivekliği'ne tâbidir.
Nesturîler,misyonerlerden para aldıkça,çocuklarını onların mekteplerine göndermeye razı oluyorlarsa,mezheplerini bırakıp Protestan veya Katolik olmayı akıllarına bile getirmiyorlar.Misyonerlerin,yalnız bize değil,bizzat Nesturîlere de ne kadar fenalık ettiklerini izah için bir misal vereyim:
Nesturî aşiretlerinin ev kuvvetlisi,en mühimi (Tıyar) aşiretidir ki,Ulyâ ve Süflâ diye ikiye ayrılmıştır.Valto aşireti de bunların reâyâsı,tâbi sayılır.Bu Tıyarîler evvelce doğruluklarıyla istihar etmişlerdi.Yalan dolan bilmezlerdi.Her sözlerine kayıtsız şartsız,yemin ettirilmeden inanılırdı.Vaktaki içlerine misyonerler girdi.Ne tesânüt kaldı,ne doğruluk,ne de dürüstlük...
Misyonerler,birkaç sene içinde bu zavallı Tıyarîleri mükemmelen hilebazlığa,yalana,düzene alıştırmışlar ve ayrıca,diğer aşiretlerle aralarını açarak,ortaya mezhep anlaşmazlıkları,nifakları sokmuşlar ve hükûmete,komşu aşiretlere karşı kışkırtmışlar,vergi vermemeye teşvik etmişler,hülâsa bu zavallıların ahlâklarını bozmak için ellerinden geleni yapmışlardı.
Misyonerler,Nesturî papazlarını da ellerinde âlet olarak kullanmışlar ve bunlar vasıtasıyla halkı hükûmete karşı gelmeye teşvik ettirmişlerdir.Hükûmetçe yapılacak herhangi bir (hoşlarına gitmeyecek) hareketi,önlemek istedikleri zaman,hemen Van'daki yabancı devlet konsoloslarına başvurmalarını da halka telkin eden yine bu misyonerlerin ellerindeki papazlardır.
Nesturîler,işte böyle misyonerlerin telkini ve tesiriyle karşılarındaki hükûmet gibi,her şeyi küçük görecek câhilâne bir gurura kapılarak,itaatsizliklerinde ileri gittikçe gitmişler,böylece tekâlifi emiriyeyi asla vermemek ve içlerine memur kabul etmemek,gelenleri de silâhla geri çevirmek gibi isyânkâr hareketlere cüret etmişlerdir.
Şimdi,iptidadan beri gelmişlerini geçmişlerini,hâl ve vaziyetlerini bildiğim kadar anlattığım bu Nesturîlerin,nihayet memleketimizden -hemen hemen bir teki kalmamak üzere- atılışlarının sebepleri üzerinde biraz duralım:
Evvelce de kaydettiğim gibi,Nesturîleri durup dururken bize düşmân kılan,iftirak fikri onlarda kendiliğinden husule gelmedi.
Bu fikir onlara hariçten telkin edildi.Aynı zamanda o zamanki hükûmetlerin lâkaydisi,bazı memurların suistimâlleri veya son derece beceriksizlikleri de bunu teyit etti.
Böylece Nesturîlerin huşûneti arttı.Yavaş yavaş hükûmete karşı vaziyet almaya,içlerine memur kabul etmemeye,vergilerini kat'iyen vermemeye başladılar ve nihayet,en zayıf zamanımızı fırsat addederek,isyân ettiler.
Durumu iyice izah edebilmek için,Nesturîlerin de bulundukları Doğu'daki -o zamanki- keşmekeşi anlatmalıyım.
Hakkâri'nin pek sarp olan güney taraflarında,yani Çölemerik,Beyt-ül-şebbab,Gevar,Şimdinan'da hükûmet teessüs edememiş gibiydi.Nesturîler,buralara geldikleri zaman,Hakkâri beylerini hükmeder buldular.
Hakkâri beyleri;Başkale'de,Çölemerik'te ve havalisinde âdetâ müstakilen icrayi hükûmet ediyorlardı.Nâmlarına hutbe bile okutuyorlardı.Bu beyler,kendilerini hulefayi Abbasiye ahfadı telâkki ediyorlardı.
Bu havalide Nakşibendi Halidi tarikatını neşreden Seyyidler de kendilerini,Şeyh Abdülkadir-i Geylani'nin ahfadı olmak üzere tanıttırıyorlardı.
Hakkâri beyleri,yanlarında bulundurdukları molla ve Seyyidlere,tıpkı Şeyhülislâmlar ve Kadıaskerler gibi fetvâlar verdirerek,dâvalar rüyet ettiriyorlardı.
Hükûmet,bunları kaldırıp da,yerlerine mülkiye memurları ve kadılar gönderince bittabi,hepsi düşmân kesildiler ve hükûmeti zayıf buldukça,başkaldırmaktan geri durmaz oldular.
Hele o zamana kadar yalnız (beylere) verilen aylık ve yıllık aidat yerine,hükûmetin ağnâm,âşar gibi vergiler tahsiline başlayışı,bunları büsbütün kudurttu.Bu sefer mollalar fetvâlar vermeye başladılar:Müracaat edenlere diyorlardı ki:
"-Osmanlı Padişahı,Halife Abbas-ül-mütevekkil-i Alellah'tan hilâfeti cebren gaspetti.Gasib ise muta olamaz.Kur'an-ı Kerim;zani ve zaniyenin recmini,katilin kısasını,sarikin kolunu kesmeyi emrettiği hâlde,bunlar hepsini hapishâne dedikleri yere tıkıp,Beytülmâl tesmiye ettikleri hazineden doyuruyor,besliyorlar.Kur'an'ın kat'i sarahatine muhalif kanunlar tedvin eden bir hükûmet,kat'iyen muta,değildir.
Hükûmet,Hazine-i Beytülmâl ismini verdiği suistimâl sandığını doldurmak için şer-i şerife muhalif surette mâlımızı gasb ve yine şer'a muhalif hususlarda sarfetmektedir.
Bu sandık,Beytülmâl değildir.Bu sandığa para vermek fisk-i fücuru,menhiyatı teşvik demektir,haramdır.Oraya para vermekle zekât sakit olmaz.Binaenaleyh,padişahların memurlarının emirlerine itaat etmeyiniz.Cürümleri ve mücrimleri hükûmet memurlarından saklayınız.Dâvalarınızı aranızda faslediniz,yahut mollalara gördürünüz!Vergi diye ağnâm,âşar filân vermeyiniz.Zekâtın sakit olması için de paraları şeyhlere,tekkelere nezrediniz."
İşte,oralılarla hükûmet arasında,beylerin ve mollaların tahrikiyle,böyle bir mücadele vardı ve bu mücadele karşısında,zamanın hükûmetleri -aşağıda izah edeceğim sebeplerle- zayıf,âtıl ve âciz kalmışlardı.Hükûmetin bu acz ve zaafından Kürtlerden ziyade Nesturîler istifade ettiler.
Onlar da hükûmetin emirlerine,zaman zaman itaat etmediler,memurları yanlarına yaklaştırmadılar,jandarmaların silâhlarını aldılar ve bir daha vermediler.Bazen de öldürdüler.
Nesturîlerin bu isyânına karşı hükûmet,Kürtlere yaptığı gibi asker sevkiyle te'dibe karar verdiği zaman,en evvel valilerin karşısına,fuzûli olarak Nesturîlerin himayelerini deruhde eden hükûmeti nâmına İngiliz konsolosu dikilmiş,aynı zamanda,konsolostan müstacelen telgraf alan sefir-i kebir de İstanbul'da Bâb-ı Âli'yi sıkıştırarak,hükûmeti icraattan men etmişti.Evvelce Kürt aşiretlerini takliden ve Kürt aşiretleri derecesinde serkeşlik eden Nesturî aşiretleri -kendilerince çok kuvvetli sayılan- bu himayeden istifade ederek,pervasızca ileri gitmişlerdir.
Maktuaya bağlanan vergilerini vermemişler,isteyen memurları da kovmuşlardır.
Fakat bunu kaydederken,gayri-ihtiyâri duraklıyorum.Çünkü,bu vergi vermemek meselesinde,onlardan ziyade değilse bile,hiç olmazsa onlar kadar biz de günâhkâr gibiyizdir.
İzah edeyim:Kürt aşiretleri gibi,Nesturî aşiretlerin ve köylülerin ellerinde de bir tarihte garip bazı makbuz ilmühaberleri görmüştüm.Kürtler gibi Nesturîler de tehdidini ikâya kadir bir kuvvet veya hükûmet adamı karşısında,tabiatıyla yelkenleri suya indirerek tazallümkâr bir vaziyet alır ve ilmühaberleri göstererek:
"-Görüyorsunuz ki paşa hazretleri,biz devlete sadıkız.Ve kudretimiz yettiği zamanlar vergilerimizi vermişiz.Bakınız,filân tarihte,falân memur veya kumandana 500 altın verdik ve devlet babanın hazinesine gönderdik" derlerdi ve kendilerini saydırmak,affettirmek isterlerdi.
Gözlerimle gördüğüm bu ilmühaberlerden birkaçını arzedeyim:Verilen paralar 200,300 ve 500 altındır.Bunlara mukabil alınan makbuz ilmühaberleri ise:
Biri (Beyt-ül-şebab'da mukim Nesturî aşiretinden 200 yumurta makbuzum olmuştur.)Mühür yerine de eski Sultan Mahmud sikkelerinden biri rastgele basılmış...
İkincisi;(Zeyreki aşiretinden 300 okka saman aldım)Mühür:(Men Sabere Zafer.)
Üçüncüsü:(Çölemerik'te Marinos aşiretinden 500 yaprak tütün aldım.)Mühür yerine bir mecidiye basılmış.Mühürün üstünde de şu iki satır var:(Bu ilmühaberi elinde tutanın anasını avradını .........)
Bu yüz kızartıcı memur dolandırıcılığı bittabi uzun zaman gizli kalamamış,günün birinde Kürtlerce de,Nesturîlerce de malûm olmuş ve böylece hakkımızdaki huşûnet ve husûmetlerini -itiraf etmeli ki pek haklı olarak- artırmışlardır.
Nesturîlerin isyâna kadar varışlarını hiçbir zaman mazûr ve haklı görmeme imkân olmamakla beraber,onları bu yola sürükleyenlere,bizim de aczimiz veya ihmâllerimizle âdetâ yardım etmiş olduğumuzu da inkâr edemem.
Doğu'yu o derece ihmâl ettik,ora halkını ve bu arada Nesturîleri de,o kadar kendi hallerine bıraktık ki,akıbetin böyle oluşuna şaşmamak lâzımdır.
Yukarıdaki makbuz ilmühaberlerinden de anlaşılacağı veçhile Doğu'ya,yumurtaya tenezzül eden kaymakamlar,kendilerini kadın yerine koyan ahlâksız mutasarrıflar,ahkâmı şer'iyeyi tatbike memur oldukları hâlde,evlerinde rakı çeken,müspet ve menfi,tabiî ve gayri-tabiî her türlü cinsî şenaatleri ve rezaletleri mübah sayan kadılar,müftüler gönderdik.İdarî,adlî,iktisadî,ziraî ve kültürel ihtiyaçlarına kulak bile asmadık.
Yabancıların,aralarına hulûl ederek oynadıkları çeşitli oyunlarına göz yumduk.Yahut öyle yapmak zorunda kaldık.Her türlü tahrikâta,görmemezlikten gelir gibi,sustuk.
Hâlbuki,o sıralarda bilhassa İngilizlerin an'anevî siyâsetleri icaplarından olarak Doğu'yu taksim mümkün olmazsa,bizi tecrit etmek esasını güden programlarına Nesturîlerin istiklâli de dâhildi.Bunu sessiz sedasız,muslihane bir surette temin için Canterbury Piskoposluğu vasıtasıyla Nesturîler nezdine gönderilmiş olan Mr. Ravni,durmadan çalışmış,faaliyetini bütün Nesturîler,hattâ Kürtler muhitlerine teşmil etmişti.Esasen,ne zaman biraz canlılık ve hassasiyet gösterip de Nesturîleri yola getirmeye kalkışmış isek derhal harekete geçen İngilizlerin mümânaatıyla karşılaşmışızdır.
İngilizler,coğrafya kitaplarında ve bir sürü seyahatnâmelerinde,Nesturîlerden bahsederken,çoktan (yarı müstakil) vasfını bile yerleştirmiş bulunuyorlardı.Hülâsa;haddi zatında sâkin,kendi hallerinde olan Nesturîlerin,günün birinde istiklâl dâvası güderek ayaklanmalarında -yukarıda kaydettiğim gibi-bizzat bizim,yani o zamanki hükûmetimizin de İngilizlerin de mes'uliyetleri müşterektir.
Şimdi;Doğu'nun muayyen bir bölgesinde devleti ve milleti mütemadiyen iz'aç eden bir çıban hâline gelmiş olan bu (Nesturî) beliyyesini,kökünden kazıyıp atışımızın hikâyesine gelelim:
Birinci Dünya Harbi'nin sonunda henüz Musul Valisi iken,bir gün Van Valisi Cevdet Bey'den ("-Nesturîler yine ayaklandı,gel") mealinde bir telgraf aldım.
Fazla bir şey sormaya,tafsilât istemeye filân lüzum görmeden,derhal hazırlandım.Bereket versin,mevsim müsaitti.Birkaç günde mahalli maksuda varabilecek durumda idim.
Fakat,sonradan öğrendiğime göre,bu telgrafı bana çektikten sonra,Van Valisi Cevdet Bey,galiba biraz etrafındakilerin ("-Ne yapıyorsunuz,Haydar Bey çok şedid bir adamdır.Zaten Nesturîlere karşı da öteden beri diş biler.Fazla ileri gidip başımıza bir iş açabilir") tarzındaki telkinlerine de kapılarak,fikrinden vazgeçmiş ve bana ikinci müstacel telgrafla ("-gelme") demişti.
Bir müddet sonra ise,Nesturî kıyamı büsbütün saçağı sarınca,hükûmet de endişeye düşmüş olduğundan,bu sefer Bâb-ı Âli ("-Nesturîleri tedibe git!") emrini verdi.
Artık işin,lâmı,cimi kalmamıştı.Hâdisenin büyüdüğü,hükûmetin şiddetli tedbirler almak lüzumunu duyduğu aşikârdı.
Tası,tarağı topladım,yola çıktım.
Yolda,itimat ettiğim yerlerden bazı Kürtleri de yanıma aldım.Hakkâri'ye varınca,durumu yakından tetkik ederek,oradaki mâl müdürünün de yardımı ile bir miktar asker,bir-iki çakar almaz top,bin kadar da silâhlı Kürt piyadesi...Ver elini İmadiye dedik.Arazinin dağlık,taşlık oluşundan dolayı yaya gitmeye mecburduk.Oralarda süvari gidemez.Bu sebeple Hakkâri'den,güneye doğru dört-beş gün yol aldık.İmadiye mülhakatına varınca,Nesturîlerle karşılaştık.Derhal taarruza geçtim.Benim geleceğimi daha evvelden haber almış oldukları için -malûm göz yılgınlıkları ile- bir saatten fazla mukavemet edemediler.3000 kadar Nesturî tabana kuvvet kaçıyor.Ben de tabiî peşlerindeyim.Ertesi günü can havliyle,toplayabildikleri kuvvetleriyle,son bir mukavemet tecrübesi yapmak istediler.Yine yüklendik.Yine galip geldik.
İran'a doğru kaçıyorlar.Yollarını kesmeye imkân olmadığı için,tekrar dönmelerine mâni olmak maksadıyla köylerini ateşe veriyorum.
Mahsullerini de 24 saat içinde,ayrıca seferber ettiğim Kürtlere alelâcele toplatıyorum.Böylece,iki-üç gün içinde Nesturî çıbanı yok edilmiş oldu.
Kaçan kaçtı,kalan esir oldu.Köy ve mahsul nâmına da bir şey kalmadı.Ben de,Allah'a şükrederek,geniş bir nefes aldım.
Fakat,çilem dolmamıştı.Ben çekildikten bir müddet sonra,İran'a kaçan Nesturîlerden bir kısmı meydanı boş bulduklarını sanarak,tekrar hududu geçip gelmişler...Ve bittabi yine rahat duramayarak,bir gaile teşkil etmeye başlamışlar.
Bu sefer,tedib ve tenkile,rahmetli Nureddin Paşa memur edilmişti.
Gitmiş,bir-iki müsademe ile,herifleri,tıpkı benim yaptığım gibi süre süre,İran hududuna doğru kovalamış ise de bu,evvelki tecrübemizden de malûm olduğu gibi,kâfi değildi.Çünkü,Nesturîler,İran'da hududumuz civarında kaldıkça,daima fırsat buldukça başımıza gaileler açmak azminde idiler.Bu sebeple bunları,büsbütün uzaklaştırmak veya imhâ etmek lâzım geliyordu.
Bu vazife de;yine bana düştü.Ertesi sene Bâb-ı Âli'nin emriyle tekrar Nesturîlerin tedibine memur oldum.Bu sefer,işi kökünden halletmek için İran'a daldım.Rumiye havalisinde Nesturîlerle karşılaştım.("-Yine Haydar gelmiş!") diye duyulunca,kaçmaktan başka çare bulamadılar.Bir kovalamadır başladı.Onlar kaçar,ben kovalarım...Yirmi gün kadar peşlerini bırakmadım.Tamamıyla uzaklaştıklarına kanaat getirince döndüm ve Van Valiliği'ne tayin edildim.
Ondan sonra da,artık Nesturî lâfı edilmez oldu.Bu mesele de,böylece ve hamdolsun,istediğimiz gibi,sona erdi!..
*Haydar Vaner,Tarihin henüz açılmamış bir yaprağı:Türkiye'de Nesturî hâdisesi,Yeni Tarih Dünyası Mecmuası,Sayı:16,30 Nisan 1954,s.639-643.
Not:Sn. Erkan Metin'e teşekkürlerimizle...[Nabukednazar]
31 Aralık 2018 Pazartesi
3 Aralık 2018 Pazartesi
Aydın Vilâyeti'nde yapılan tehcirler ve katliamlar/Prof.Raymond Kévorkian*
Dönemin aktörleri,savaş sırasında İzmir'de Ermenilere karşı çok az şiddet kullanılmış olmasını,vali Mustafa Rahmi [Evranos]'nin yoğun çabalarına bağlarlar;Rahmi,Selanik'te İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC)'nin kurucularından biridir ve partide sözü geçen bir kişidir.ABD İzmir Başkonsolosu George Horton(1) ve meslektaşı Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'nin(2) yazışmaları,Aydın Vilâyeti Ermenilerinin hayatlarını ve şehirde kalabilmelerini kesinlikle Rahmi Bey'in nüfuzuna borçlu olduklarını gösterir;Rahmi Bey'in İstanbul'dan gelen emirlere direndiği söylenir.Patrikhane'ye yakın çevreler de aynı görüştedir,özellikle de bunun İzmir'in zengin ailelerine neye "mâl olduğunu" da belirten gazeteci Sebuh Aguni.(3)
Ancak İzmir'in hikâyesi elbette bir tek adamın yaptıklarına indirgenemez -bu adam ne kadar güçlü olursa olsun veya yaptıkları karşılığında ne tür kişisel çıkarlar sağlarsa sağlasın.Mustafa Rahmi kadar nüfuz sahibi bir İTC üyesinin,Balkan Savaşları'nın ertesinde İzmir'e vali olarak atanması muhtemelen Jön Türklerin,Osmanlı Ege sahillerini "homojenleştirme" plânlarıyla bağlantılıdır.Jön Türk Merkez Komitesi'nin aldığı bir kararla 1914 ilkbaharında uygulamaya konulan ve kıyı şeridindeki Rum nüfusunu tasfiye etmeyi hedefleyen bu plân,Rahmi'nin "idarî" önderliğine emanet edilmişti.(4) Valinin bu plânın hazırlanmasına bizzat katkıda bulunduğunu düşünmek için her türlü neden vardır.Bir başka deyişle vali ve Dördüncü Kolordu Komutanı Pertev [Demirhan] Paşa o sırada Anadolu'yu etnik açıdan "homojenleştirme" plânının Rum ayağıyla meşguldüler.Savaş arifesinde bu operasyonların yavaşlama nedeni hiç kuşkusuz Yunanistan'ın tarafsız kalma ve hattâ Almanya'nın yanında savaşa girme ihtimâliydi.Üstelik onbinlerce Rum'un Yunan Krallığı'na sürgün edilmesi ve diğer yüzbinlerin iç kesimlere tehcir edilmesi İTC'nin esas siyâsî ve ekonomik hedeflerine ulaşılmasını sağladı:Bu halk kesimlerinin varlıklarına el konuldu.İttihatçı parti-devlet artık İzmir'i ve geri kalan Rumları rahatlıkla yönetebilir ve yönetmeliydi.Rahmi yerel basını ustaca manipüle ederek bu politikayı destekledi.(5) Bir Avusturya-Macaristan diplomatı "Rahmi Bey sürgünlerden beri kronik bir Rum düşmânı olarak bilinir [ama] Reforme'nin yazı işleri müdürüne İzmir ve civarındaki Ortodoks Rumların hükûmetten ne kadar memnun olduklarını kanıtlayan övgü dolu makaleler yayımlatmayı çok iyi başardı"(6) diye belirtir.Vali savaşa İzmir'de yakalanan İngilizlere karşı da çok iyi bir tutum takındı.Bu konuda o kadar başarılıydı ki İngiltere Dışişleri Bakanlığı onun başkentle arası bozuk "potansiyel bir muhatap" olabileceğini bile düşündü.(7) Sonuçta savaşın ilk yılında İzmir'de bir tür silâhlı barış hüküm sürmüştü,bu sırada Rumlar gardlarını almışlardı ve Jön Türk rejimine de düşmândılar.
Bu bağlamda şehirdeki Ermenilerin saf-dışı bırakılması elbette Rum çevrelerinde gerilimi artıracaktı;Rumlar bunu kendilerini de etkileyebilecek bir tehlike olarak algılayabilirdi.1914'te yapılan nüfus sayımına göre Aydın Vilâyeti'nde yaklaşık 21 bin Ermeni vardı ki bu sayı Patrikhane'nin istatistikleriyle uyumludur.Bu Ermenilerin 11 bini İzmir ve Burnabad [Bornova] ve Kordelio [Karşıyaka] banliyölerinde yaşıyordu.(8) Ermeni Başpiskoposu,İmparatorluğa olan bağlılıklarını göstermek için Osmanlı ordusunun zaferini kutlamak üzere Kasım 1914'te vali ve Pertev'in de katıldığı bir ayin düzenler.Ayinin ardından verilen resepsiyonda vali,devlet ne zaman bir seferberlik çağrısı yapsa "buna ilk karşılık veren Hristiyan grup her zaman Ermeniler olmuştur"(9) diye vurgulamayı ihmâl etmez.Bu tür açıklamaların Ermenileri rahatlatmak olduğu kadar Rumların "memleket" meselelerine ne kadar ilgisiz olduklarını belirtmek için de yapıldığını söylemeye gerek yok.Bu karşılıklı nezâket gösterisi 1915 Nisan sonunda biter.Vali,başpiskopos Madteos İnceyan ve birkaç ileri geleni çağırıp ellerindeki bütün silâhları ve cephaneliği teslim etmeleri gerektiğini söyler.(10) 2-3 Mayıs tarihlerinde polis Ermeni siyâsî liderlerinin evlerinde arama yapar;yüz kişi tutuklanır ve yirmi kişi İzmir'de Divan-ı Harp karşısına çıkarılır.(11) ABD ve Avusturya-Macaristan konsoloslarının verdiği bilgiye göre bu aramalarda patlayıcılar ve el bombaları bulunur.Ancak sözkonusu patlayıcılar 1909 "karşı-devrimi" sırasında "gericilerle" mücadele etmeleri için İzmir Taşnaktsutyun [Ermeni Devrimci Federasyonu] (EDF) militanlarına İTC tarafından verilmiştir.Üstelik bu malzemeler altı yıldır gömülü oldukları için artık kullanılmayacak hâldedir.(12) Yerel İTC ile EDF komitelerinin yakın ilişki içinde oldukları ve Nisan 1909'da valinin ve yerel İttihat Kulübü'nün EDF ve Hınçaklardan "oniki saat içinde gönüllü grupları oluşturmalarını" istedikleri gayet iyi bilinir.
Sonuçta iki ay süren ön soruşturmanın ve 4-5 Temmuz 1915'te yapılan iki duruşmanın ardından İzmir Divan-ı Harbi,haklarında dava açılan yedi kişiye patlayıcı bulundurmaktan ötürü ölüm cezası verir.(13) İzmir'in Ermeni ileri gelenleri,adamların haksız yere mahkûm edildiklerini ileri sürerek "padişah affı" sağlamaya çalıştılar.Bu amaçla vali Rahmi'ye ve görevli yabancı diplomatlara başvurdular,bu duruma destek vermelerini isteyen bir "memorandum" ilettiler.Bu merhamet talebinin "sözkonusu idamların en câhil fanatik Türkler arasında Ermenilerin devlete karşı ayaklandıkları izlenimi yaratacağı ve dolayısıyla bir katliama yol açacağı" korkusuyla yapıldığı anlaşılıyor.(14) Vali ileri gelenlere elinden geleni yapacağını,ancak cezayı infaz etme yetkisinin Dördüncü Kolordu Komutanı Pertev Paşa'nın ellerinde olduğunu söyledi.Sonunda padişah,4 Ağustos 1915'te ölüm cezalarını onbeş yıl ağır hapis cezasına çevirdi ve beş mahkûm Konya'ya gönderildi.(15)
Bu olay yetkililerin İzmir'de de Ermenileri komplocu ve hain olarak göstermeyi hedefleyen olağan yöntemleri kullandıklarını ancak bu tehdidi savuşturmak için onları tehcir etmediklerini gösteriyor.Muhtemelen Jön Türk yetkilileri İstanbul'da olduğu gibi bu gösteriyi de başka yerlerdeki tehcirleri haklı çıkarmak ve yabancılara ne kadar alicenap olduklarını göstermek için sahnelediler.Mustafa Rahmi'nin hami rolünü aşırı iyi oynadığı ve dolayısıyla İzmir'in önde gelen Ermeni ailelerinin cömertliğine mazhar olduğu anlaşılıyor.
Bununla birlikte Aydın Vilâyeti'nin Ermenileri üzerlerindeki tehditten tam anlamıyla kurtulamazlar ve 1918 sonbaharına kadar düzenli tacizlere marûz kalırlar.Bu bağlamda,başka bölgelerden gelip İzmir'de kalan bütün bekâr erkeklerin polis müdürü Yenişehirli Hilmi ve yandaşları Pazarlı Hacı Abdullah ve İsfahanlı Hacı Emin(16) tarafından kademeli olarak tutuklandıklarını ve Suriye çöllerine tehcir edildiklerini hatırlatmak gerekir.(17) Ayrıca 1 Kasım 1915'te şehrin,Surp Isdepanos Kilisesi'nin ve bitişiğindeki başpiskoposluk binasının bulunduğu esas Ermeni mahallesi Haynots ordu tarafından kuşatıldı,burada sistematik bir arama yapıldı ve yaklaşık ikibin kişi tutuklandı.(18) Bu operasyonların nedeni İzmir'in çeşitli yerlerine asılan Türkçe ve Fransızca yazılmış bir bildiridir;bu bildiride hükûmetin Almanları destekleyen politikası eleştirilir.Bu eleştirinin yazarı,Isdepan Nalbandyan adlı kişi oldukça kısa sürede tespit edildi.Yapılan soruşturma onun kendi başına hareket ettiğini gösterdi.Ancak bu,valinin 28 Kasım ve ardından 16 ve 24 Aralık tarihlerinde yüzlerce kişiyi,farklı konvoylar hâlinde,farklı istikametlere doğru tehcir etmesini engellemedi.Sürgün edilenler arasında çok sayıda İngiliz,İtalyan ve Rus vatandaşı vardı ve bunların çoğu yolda öldü.Bu da Rahmi'nin bu "yabancıları" yok etmek ve mâllarına el koymak için bu fırsattan yararlandığını düşündürür ki bu mâlların bir kısmını polis memurlarına ya da Ali Fikri ya da Mahmud Bey gibi İttihat üyelerine dağıtmıştır.(19)
Başpiskopos Madteos İnceyan ve Ermeni ileri gelenleri Diran Arçnan,Misak Morukyan ve Nazaret Hilmi Nersesyan her polis operasyonundan sonra cemaat üyelerini kurtarmak için ısrarla valiye gidip her ne pahasına olursa olsun devreye girmesini rica ediyorlardı.Rahmi her seferinde bunu fırsat bilip yüklü miktarlarda para alıyordu.(20) Ancak tek hedef Apostolik Ermeni çevreleri değildi.Avusturya-Macaristan Konsolosu tarafından nispeten iyi korundukları için daha önce kurtulmuş olan Katolik Ermenilere de Eylül 1916'da saldırıldı.Polis 16-17 Eylül tarihlerinde Katolik mezârlığında arama yaptı ve burada bomba bulduğunu ileri sürdü.Bunun vali ve İttihatçılar tarafından hazırlanan bir provokasyon olduğunu düşünmek gerekir çünkü "ele geçirilen" bu bombalar İzmir,Kordon ve Karataş'tan 300 Katolik Ermeni'nin tutuklanması için bir gerekçe oluşturdu;bunların bir kısmı Afyonkarahisar'a tehcir edildi,daha sonra 9-10 Kasım'da buraya varlıklı kesimden 300 ila 400 kişi daha gönderildi.(21) Tehcir edilecek insanların,sahip oldukları mâllara,şu ya da bu ileri gelenin ya da devlet memurunun göz diktiği varlıklara göre seçildikleri görülüyor.
Tehcirler sadece İzmir Ermenileriyle sınırlı kalmamıştır.Sancağın geri kalanında,Bergama'da yaşayan 1000 Ermeni ve Ödemişli 1500 Ermeni ve Menemen,Kuşadası,Bayındır ve Söke'deki küçük Ermeni topluluklarının üyeleri de hedef alınmıştır.(22) Söke Ermenileri,Bergama Ermenileri gibi 1915 Ağustos ortasında gizlice tehcir edildiler,Şubat 1916'da da sıra Ödemiş Ermenilerine geldi.(23) Tehcirler Kuşadası/Dikili Kaymakamı Farah Bey ve Bergama Kaymakamı Arif Hikmed Bey'in gözetiminde yapıldı.(24)
Manisa Sancağı'nda yapılan tehcirler
İzmir'in kuzeydoğusunda yer alan Manisa'da 2875 kişilik bir Ermeni topluluğunu barındırıyordu.Buradaki Ermeniler aşağı Malta mahallesinde ve tamamen Ermenilerin yaşadığı yukarı mahallede yoğunlaşmışlardı.Sancağın geri kalanında,Kasaba [Turgutlu],Akhisar ve Kırkağaç'ta 1000'er Ermeni yaşıyordu.(25)
Ermeni bir tanık Manisa'da mutasarrıf Tevfik Bey'in sadece emirleri yerine getiriyormuş gibi yaparak Ermenileri kurtarmayı başardığını belirtir.15 Ekim 1916 gibi oldukça geç bir tarihte jandarma komutanı Fehmi Bey'in inisiyatifiyle 400 kişi evlerinden çıkarıldı.(26) Daha sonra 24 Aralık 1916'da İzmir'den tehcir edilen M. Sariyan'a ait dokuma atölyeleri 29 Aralık'ta "İzmir'den gelen bir emir üzerine" İzmir İttihat Kulübü'nün nüfuz sahibi üyeleri Hüsnüzâde Ali Fikri Bey ve subay Ahmed Bey'e devredildi.Ancak sancağın diğer kasaba ve köylerindeki Ermeniler kurtuldular;(27) sadece Kırkağaçlılar Kasım 1915'te Konya'ya tehcir edildiler.(28)
Aydın ve Denizli sancaklarında yapılan tehcirler
Aydın Vilâyeti'nin güney kısmında az sayıda Ermeni yaşıyordu.Bu Ermeniler aynı adlı kaza merkezi Aydın (nüfus 500),25 kilometre doğudaki Nazilli (nüfus 543) ve Denizli'de (nüfus 548) bulunuyorlardı.(29) Ancak bu Ermeniler 1914 ilkbaharında Rum halkıyla birlikte zaten kısmen saf-dışı bırakılmışlardı.Manisa sancağında olduğu gibi burada da yine bir devlet görevlisi,Aydın Jandarma Komutanı Nuri Bey,eski İstanbul Siyâsî Şube Müdürü,mutasarrıf Reşid Bey'in tehciri gerçekleştirmesini engellemeyi başarmıştır.(30) Denizli'de,1915 Mayıs başında yapılan aramalar sırasında birkaç düzine erkek tutuklandı ve hattâ içlerinden biri 16 Eylül 1916'da halk önünde idam edildi.Ancak Ermeni topluluğunun tamamı kurtuldu.(31) Bir başka deyişle İttihatçıların bölgedeki Ermeni-karşıtı politikalarının karmaşık bir dengesi vardı;ve bu denge Rum ve Ermenilerin şirketlerine ve büyük ailelerin servetine el koymayı mümkün kılıyordu...
***
1-George Horton'dan Henry Morgenthau'ya 30 Temmuz 1915 tarihli mektup,İzmir,(U.S. State Department Record Group 59,867.4016/130:Ara Sarafyan (ed.) United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.107-109.
2-Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 30 Ağustos 1915 tarihli mektup,İzmir Staatsarchiv,HHstA PA 1915.
3-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.279.
4-Taner Akçam,From Empire to Republic:Turkish Nationalism and the Armenian Genocide,Londra ve New York,2004,s.144-146;Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'den George Horton,The Blight of Asia,Londra,2003,s.24-33,bu olaylarla ilgili izlenimlerini aktarır.
5-Hervé Georgelin,La fin de la Belle-époque a Smyrne,doktora tezi,II,Paris/EHESS,2002,s.378-379,Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'den alıntı yapar.
6-Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 10 Ocak 1916 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1916,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.379.
7-FO.371.2772,rapor no. 19547,Adam Block'tan Foreign Office'e,28 Ocak 1916 tarihli rapor,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.379,dipnot 4.
8-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.156;Karpat,a.g.e.,s.182 ve 184.
9-Vladimir Radinsky'den Pallavicini'ye,1 Aralık 1914 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv HHStA K 405,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.381,dipnot 12.
10-Hervé Georgelin,a.g.e.,s.393.
11-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,Garabed Balabanian'ın yazdığı "İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti Ermenilerine yaptığı haksız ve suç teşkil eden fiiller hakkında rapor",s.5-6;Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 3 Mayıs 1915 tarihli rapor,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1915.
12-George Horton'dan Henry Morgenthau'ya,İzmir,5 Ağustos 1915 tarihli mektuba eklenen "Mémoire":Ara Sarafyan (ed.),United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.112-113;Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a,21 Mayıs 1915 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1915,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.393,n:44.
13-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.8-9.
14-Karş.Dipnot 13 "Mémoire" ve George Horton'dan Henry Morgenthau'ya Smyrnia,30 Temmuz 1915:Ara Sarafyan (ed.),United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.108.
15-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.9.
16-İPA/KEP,İPE Bürosu,Թ 539,no. 12,"Aydın Vilâyeti'ndeki sorumluların listesi".
17-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.280.
18-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.281;SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.9.
19-a.y.,s.10-11,İslahiye,Birecik ya da Der Zor'da ölen İngiliz vatandaşları Daniel,Garabed ve Berdj Bali,Rus vatandaşları Ardaşes Karunyan ve Ardaşes İsakyan,İtalyan vatandaşı Giovanni Shaoum'dan bahseder.
20-a.y.,s.12.
21-a.y.,s.12-14;Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282-284.
22-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.169-170.
23-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282;SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.17-19.
24-İPA/KEP,İPE Bürosu,Թ 539,no. 12,"Liste des responsables unionistes,Vilâyet d'Aidın."
25-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.170-171.
26-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.19-20.
27-a.y.,s.20-21.
28-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282.
29-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.171-172.
30-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.21.
31-a.y.,s.21-22.
*Prof.Raymond Kévorkian,Aydın Vilâyeti'nde yapılan tehcirler ve katliamlar;Raymond Kévorkian,Ermeni Soykırımı,(çev.) Ayşen Taşkent Ekmekci,İstanbul:İletişim Yayınları,2015,s.801-805;İzmir Ermenileri:Ege Kıyılarının Yitip Gitmiş Sakinleri,(der.) Zakarya Mildanoğlu,(yay.haz.) Rober Koptaş,İstanbul:Aras Yayıncılık,2017,s.145-154.
Ancak İzmir'in hikâyesi elbette bir tek adamın yaptıklarına indirgenemez -bu adam ne kadar güçlü olursa olsun veya yaptıkları karşılığında ne tür kişisel çıkarlar sağlarsa sağlasın.Mustafa Rahmi kadar nüfuz sahibi bir İTC üyesinin,Balkan Savaşları'nın ertesinde İzmir'e vali olarak atanması muhtemelen Jön Türklerin,Osmanlı Ege sahillerini "homojenleştirme" plânlarıyla bağlantılıdır.Jön Türk Merkez Komitesi'nin aldığı bir kararla 1914 ilkbaharında uygulamaya konulan ve kıyı şeridindeki Rum nüfusunu tasfiye etmeyi hedefleyen bu plân,Rahmi'nin "idarî" önderliğine emanet edilmişti.(4) Valinin bu plânın hazırlanmasına bizzat katkıda bulunduğunu düşünmek için her türlü neden vardır.Bir başka deyişle vali ve Dördüncü Kolordu Komutanı Pertev [Demirhan] Paşa o sırada Anadolu'yu etnik açıdan "homojenleştirme" plânının Rum ayağıyla meşguldüler.Savaş arifesinde bu operasyonların yavaşlama nedeni hiç kuşkusuz Yunanistan'ın tarafsız kalma ve hattâ Almanya'nın yanında savaşa girme ihtimâliydi.Üstelik onbinlerce Rum'un Yunan Krallığı'na sürgün edilmesi ve diğer yüzbinlerin iç kesimlere tehcir edilmesi İTC'nin esas siyâsî ve ekonomik hedeflerine ulaşılmasını sağladı:Bu halk kesimlerinin varlıklarına el konuldu.İttihatçı parti-devlet artık İzmir'i ve geri kalan Rumları rahatlıkla yönetebilir ve yönetmeliydi.Rahmi yerel basını ustaca manipüle ederek bu politikayı destekledi.(5) Bir Avusturya-Macaristan diplomatı "Rahmi Bey sürgünlerden beri kronik bir Rum düşmânı olarak bilinir [ama] Reforme'nin yazı işleri müdürüne İzmir ve civarındaki Ortodoks Rumların hükûmetten ne kadar memnun olduklarını kanıtlayan övgü dolu makaleler yayımlatmayı çok iyi başardı"(6) diye belirtir.Vali savaşa İzmir'de yakalanan İngilizlere karşı da çok iyi bir tutum takındı.Bu konuda o kadar başarılıydı ki İngiltere Dışişleri Bakanlığı onun başkentle arası bozuk "potansiyel bir muhatap" olabileceğini bile düşündü.(7) Sonuçta savaşın ilk yılında İzmir'de bir tür silâhlı barış hüküm sürmüştü,bu sırada Rumlar gardlarını almışlardı ve Jön Türk rejimine de düşmândılar.
Bu bağlamda şehirdeki Ermenilerin saf-dışı bırakılması elbette Rum çevrelerinde gerilimi artıracaktı;Rumlar bunu kendilerini de etkileyebilecek bir tehlike olarak algılayabilirdi.1914'te yapılan nüfus sayımına göre Aydın Vilâyeti'nde yaklaşık 21 bin Ermeni vardı ki bu sayı Patrikhane'nin istatistikleriyle uyumludur.Bu Ermenilerin 11 bini İzmir ve Burnabad [Bornova] ve Kordelio [Karşıyaka] banliyölerinde yaşıyordu.(8) Ermeni Başpiskoposu,İmparatorluğa olan bağlılıklarını göstermek için Osmanlı ordusunun zaferini kutlamak üzere Kasım 1914'te vali ve Pertev'in de katıldığı bir ayin düzenler.Ayinin ardından verilen resepsiyonda vali,devlet ne zaman bir seferberlik çağrısı yapsa "buna ilk karşılık veren Hristiyan grup her zaman Ermeniler olmuştur"(9) diye vurgulamayı ihmâl etmez.Bu tür açıklamaların Ermenileri rahatlatmak olduğu kadar Rumların "memleket" meselelerine ne kadar ilgisiz olduklarını belirtmek için de yapıldığını söylemeye gerek yok.Bu karşılıklı nezâket gösterisi 1915 Nisan sonunda biter.Vali,başpiskopos Madteos İnceyan ve birkaç ileri geleni çağırıp ellerindeki bütün silâhları ve cephaneliği teslim etmeleri gerektiğini söyler.(10) 2-3 Mayıs tarihlerinde polis Ermeni siyâsî liderlerinin evlerinde arama yapar;yüz kişi tutuklanır ve yirmi kişi İzmir'de Divan-ı Harp karşısına çıkarılır.(11) ABD ve Avusturya-Macaristan konsoloslarının verdiği bilgiye göre bu aramalarda patlayıcılar ve el bombaları bulunur.Ancak sözkonusu patlayıcılar 1909 "karşı-devrimi" sırasında "gericilerle" mücadele etmeleri için İzmir Taşnaktsutyun [Ermeni Devrimci Federasyonu] (EDF) militanlarına İTC tarafından verilmiştir.Üstelik bu malzemeler altı yıldır gömülü oldukları için artık kullanılmayacak hâldedir.(12) Yerel İTC ile EDF komitelerinin yakın ilişki içinde oldukları ve Nisan 1909'da valinin ve yerel İttihat Kulübü'nün EDF ve Hınçaklardan "oniki saat içinde gönüllü grupları oluşturmalarını" istedikleri gayet iyi bilinir.
Sonuçta iki ay süren ön soruşturmanın ve 4-5 Temmuz 1915'te yapılan iki duruşmanın ardından İzmir Divan-ı Harbi,haklarında dava açılan yedi kişiye patlayıcı bulundurmaktan ötürü ölüm cezası verir.(13) İzmir'in Ermeni ileri gelenleri,adamların haksız yere mahkûm edildiklerini ileri sürerek "padişah affı" sağlamaya çalıştılar.Bu amaçla vali Rahmi'ye ve görevli yabancı diplomatlara başvurdular,bu duruma destek vermelerini isteyen bir "memorandum" ilettiler.Bu merhamet talebinin "sözkonusu idamların en câhil fanatik Türkler arasında Ermenilerin devlete karşı ayaklandıkları izlenimi yaratacağı ve dolayısıyla bir katliama yol açacağı" korkusuyla yapıldığı anlaşılıyor.(14) Vali ileri gelenlere elinden geleni yapacağını,ancak cezayı infaz etme yetkisinin Dördüncü Kolordu Komutanı Pertev Paşa'nın ellerinde olduğunu söyledi.Sonunda padişah,4 Ağustos 1915'te ölüm cezalarını onbeş yıl ağır hapis cezasına çevirdi ve beş mahkûm Konya'ya gönderildi.(15)
Bu olay yetkililerin İzmir'de de Ermenileri komplocu ve hain olarak göstermeyi hedefleyen olağan yöntemleri kullandıklarını ancak bu tehdidi savuşturmak için onları tehcir etmediklerini gösteriyor.Muhtemelen Jön Türk yetkilileri İstanbul'da olduğu gibi bu gösteriyi de başka yerlerdeki tehcirleri haklı çıkarmak ve yabancılara ne kadar alicenap olduklarını göstermek için sahnelediler.Mustafa Rahmi'nin hami rolünü aşırı iyi oynadığı ve dolayısıyla İzmir'in önde gelen Ermeni ailelerinin cömertliğine mazhar olduğu anlaşılıyor.
Bununla birlikte Aydın Vilâyeti'nin Ermenileri üzerlerindeki tehditten tam anlamıyla kurtulamazlar ve 1918 sonbaharına kadar düzenli tacizlere marûz kalırlar.Bu bağlamda,başka bölgelerden gelip İzmir'de kalan bütün bekâr erkeklerin polis müdürü Yenişehirli Hilmi ve yandaşları Pazarlı Hacı Abdullah ve İsfahanlı Hacı Emin(16) tarafından kademeli olarak tutuklandıklarını ve Suriye çöllerine tehcir edildiklerini hatırlatmak gerekir.(17) Ayrıca 1 Kasım 1915'te şehrin,Surp Isdepanos Kilisesi'nin ve bitişiğindeki başpiskoposluk binasının bulunduğu esas Ermeni mahallesi Haynots ordu tarafından kuşatıldı,burada sistematik bir arama yapıldı ve yaklaşık ikibin kişi tutuklandı.(18) Bu operasyonların nedeni İzmir'in çeşitli yerlerine asılan Türkçe ve Fransızca yazılmış bir bildiridir;bu bildiride hükûmetin Almanları destekleyen politikası eleştirilir.Bu eleştirinin yazarı,Isdepan Nalbandyan adlı kişi oldukça kısa sürede tespit edildi.Yapılan soruşturma onun kendi başına hareket ettiğini gösterdi.Ancak bu,valinin 28 Kasım ve ardından 16 ve 24 Aralık tarihlerinde yüzlerce kişiyi,farklı konvoylar hâlinde,farklı istikametlere doğru tehcir etmesini engellemedi.Sürgün edilenler arasında çok sayıda İngiliz,İtalyan ve Rus vatandaşı vardı ve bunların çoğu yolda öldü.Bu da Rahmi'nin bu "yabancıları" yok etmek ve mâllarına el koymak için bu fırsattan yararlandığını düşündürür ki bu mâlların bir kısmını polis memurlarına ya da Ali Fikri ya da Mahmud Bey gibi İttihat üyelerine dağıtmıştır.(19)
Başpiskopos Madteos İnceyan ve Ermeni ileri gelenleri Diran Arçnan,Misak Morukyan ve Nazaret Hilmi Nersesyan her polis operasyonundan sonra cemaat üyelerini kurtarmak için ısrarla valiye gidip her ne pahasına olursa olsun devreye girmesini rica ediyorlardı.Rahmi her seferinde bunu fırsat bilip yüklü miktarlarda para alıyordu.(20) Ancak tek hedef Apostolik Ermeni çevreleri değildi.Avusturya-Macaristan Konsolosu tarafından nispeten iyi korundukları için daha önce kurtulmuş olan Katolik Ermenilere de Eylül 1916'da saldırıldı.Polis 16-17 Eylül tarihlerinde Katolik mezârlığında arama yaptı ve burada bomba bulduğunu ileri sürdü.Bunun vali ve İttihatçılar tarafından hazırlanan bir provokasyon olduğunu düşünmek gerekir çünkü "ele geçirilen" bu bombalar İzmir,Kordon ve Karataş'tan 300 Katolik Ermeni'nin tutuklanması için bir gerekçe oluşturdu;bunların bir kısmı Afyonkarahisar'a tehcir edildi,daha sonra 9-10 Kasım'da buraya varlıklı kesimden 300 ila 400 kişi daha gönderildi.(21) Tehcir edilecek insanların,sahip oldukları mâllara,şu ya da bu ileri gelenin ya da devlet memurunun göz diktiği varlıklara göre seçildikleri görülüyor.
Tehcirler sadece İzmir Ermenileriyle sınırlı kalmamıştır.Sancağın geri kalanında,Bergama'da yaşayan 1000 Ermeni ve Ödemişli 1500 Ermeni ve Menemen,Kuşadası,Bayındır ve Söke'deki küçük Ermeni topluluklarının üyeleri de hedef alınmıştır.(22) Söke Ermenileri,Bergama Ermenileri gibi 1915 Ağustos ortasında gizlice tehcir edildiler,Şubat 1916'da da sıra Ödemiş Ermenilerine geldi.(23) Tehcirler Kuşadası/Dikili Kaymakamı Farah Bey ve Bergama Kaymakamı Arif Hikmed Bey'in gözetiminde yapıldı.(24)
Manisa Sancağı'nda yapılan tehcirler
İzmir'in kuzeydoğusunda yer alan Manisa'da 2875 kişilik bir Ermeni topluluğunu barındırıyordu.Buradaki Ermeniler aşağı Malta mahallesinde ve tamamen Ermenilerin yaşadığı yukarı mahallede yoğunlaşmışlardı.Sancağın geri kalanında,Kasaba [Turgutlu],Akhisar ve Kırkağaç'ta 1000'er Ermeni yaşıyordu.(25)
Ermeni bir tanık Manisa'da mutasarrıf Tevfik Bey'in sadece emirleri yerine getiriyormuş gibi yaparak Ermenileri kurtarmayı başardığını belirtir.15 Ekim 1916 gibi oldukça geç bir tarihte jandarma komutanı Fehmi Bey'in inisiyatifiyle 400 kişi evlerinden çıkarıldı.(26) Daha sonra 24 Aralık 1916'da İzmir'den tehcir edilen M. Sariyan'a ait dokuma atölyeleri 29 Aralık'ta "İzmir'den gelen bir emir üzerine" İzmir İttihat Kulübü'nün nüfuz sahibi üyeleri Hüsnüzâde Ali Fikri Bey ve subay Ahmed Bey'e devredildi.Ancak sancağın diğer kasaba ve köylerindeki Ermeniler kurtuldular;(27) sadece Kırkağaçlılar Kasım 1915'te Konya'ya tehcir edildiler.(28)
Aydın ve Denizli sancaklarında yapılan tehcirler
Aydın Vilâyeti'nin güney kısmında az sayıda Ermeni yaşıyordu.Bu Ermeniler aynı adlı kaza merkezi Aydın (nüfus 500),25 kilometre doğudaki Nazilli (nüfus 543) ve Denizli'de (nüfus 548) bulunuyorlardı.(29) Ancak bu Ermeniler 1914 ilkbaharında Rum halkıyla birlikte zaten kısmen saf-dışı bırakılmışlardı.Manisa sancağında olduğu gibi burada da yine bir devlet görevlisi,Aydın Jandarma Komutanı Nuri Bey,eski İstanbul Siyâsî Şube Müdürü,mutasarrıf Reşid Bey'in tehciri gerçekleştirmesini engellemeyi başarmıştır.(30) Denizli'de,1915 Mayıs başında yapılan aramalar sırasında birkaç düzine erkek tutuklandı ve hattâ içlerinden biri 16 Eylül 1916'da halk önünde idam edildi.Ancak Ermeni topluluğunun tamamı kurtuldu.(31) Bir başka deyişle İttihatçıların bölgedeki Ermeni-karşıtı politikalarının karmaşık bir dengesi vardı;ve bu denge Rum ve Ermenilerin şirketlerine ve büyük ailelerin servetine el koymayı mümkün kılıyordu...
***
1-George Horton'dan Henry Morgenthau'ya 30 Temmuz 1915 tarihli mektup,İzmir,(U.S. State Department Record Group 59,867.4016/130:Ara Sarafyan (ed.) United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.107-109.
2-Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 30 Ağustos 1915 tarihli mektup,İzmir Staatsarchiv,HHstA PA 1915.
3-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.279.
4-Taner Akçam,From Empire to Republic:Turkish Nationalism and the Armenian Genocide,Londra ve New York,2004,s.144-146;Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'den George Horton,The Blight of Asia,Londra,2003,s.24-33,bu olaylarla ilgili izlenimlerini aktarır.
5-Hervé Georgelin,La fin de la Belle-époque a Smyrne,doktora tezi,II,Paris/EHESS,2002,s.378-379,Avusturya-Macaristan Konsolosu Vladimir Radinsky'den alıntı yapar.
6-Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 10 Ocak 1916 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1916,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.379.
7-FO.371.2772,rapor no. 19547,Adam Block'tan Foreign Office'e,28 Ocak 1916 tarihli rapor,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.379,dipnot 4.
8-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.156;Karpat,a.g.e.,s.182 ve 184.
9-Vladimir Radinsky'den Pallavicini'ye,1 Aralık 1914 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv HHStA K 405,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.381,dipnot 12.
10-Hervé Georgelin,a.g.e.,s.393.
11-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,Garabed Balabanian'ın yazdığı "İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti Ermenilerine yaptığı haksız ve suç teşkil eden fiiller hakkında rapor",s.5-6;Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a 3 Mayıs 1915 tarihli rapor,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1915.
12-George Horton'dan Henry Morgenthau'ya,İzmir,5 Ağustos 1915 tarihli mektuba eklenen "Mémoire":Ara Sarafyan (ed.),United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.112-113;Vladimir Radinsky'den Stefan Burian'a,21 Mayıs 1915 tarihli mektup,İzmir:Staatsarchiv,HHStA PA 1915,aktaran Hervé Georgelin,a.g.e.,s.393,n:44.
13-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.8-9.
14-Karş.Dipnot 13 "Mémoire" ve George Horton'dan Henry Morgenthau'ya Smyrnia,30 Temmuz 1915:Ara Sarafyan (ed.),United States Official Documents on the Armenian Genocide,II,The Peripheries,Watertown,1994,s.108.
15-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.9.
16-İPA/KEP,İPE Bürosu,Թ 539,no. 12,"Aydın Vilâyeti'ndeki sorumluların listesi".
17-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.280.
18-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.281;SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.9.
19-a.y.,s.10-11,İslahiye,Birecik ya da Der Zor'da ölen İngiliz vatandaşları Daniel,Garabed ve Berdj Bali,Rus vatandaşları Ardaşes Karunyan ve Ardaşes İsakyan,İtalyan vatandaşı Giovanni Shaoum'dan bahseder.
20-a.y.,s.12.
21-a.y.,s.12-14;Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282-284.
22-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.169-170.
23-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282;SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.17-19.
24-İPA/KEP,İPE Bürosu,Թ 539,no. 12,"Liste des responsables unionistes,Vilâyet d'Aidın."
25-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.170-171.
26-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.19-20.
27-a.y.,s.20-21.
28-Sebuh Aguni,Միլիոն մը Հայերու Ջարդի Պատմութիւնը (Bir Milyon Ermeni'nin Katliamının Tarihi),s.282.
29-Raymond H. Kévorkian ve Paul B. Paboudjian,Les Arméniens dans l'Empire ottoman...,s.171-172.
30-SHAT,Service Historique de la Marine,Service de Renseignements de la Marine,Türkiye,1BB7 245,belge no. 109,İzmir,29 Nisan 1919,"İttihatçı hükûmetin İzmir Vilâyeti...",s.21.
31-a.y.,s.21-22.
*Prof.Raymond Kévorkian,Aydın Vilâyeti'nde yapılan tehcirler ve katliamlar;Raymond Kévorkian,Ermeni Soykırımı,(çev.) Ayşen Taşkent Ekmekci,İstanbul:İletişim Yayınları,2015,s.801-805;İzmir Ermenileri:Ege Kıyılarının Yitip Gitmiş Sakinleri,(der.) Zakarya Mildanoğlu,(yay.haz.) Rober Koptaş,İstanbul:Aras Yayıncılık,2017,s.145-154.
27 Kasım 2018 Salı
"İki tarafın da acı çekmiş olması bir 'ortak acı' olduğu anlamına gelmez"/Nancy Kricorian*
Ünlü "Zabel" romanının Amerikalı Ermeni yazarı Nancy Kricorian,büyükannesinin izinde yaptığı Anadolu yolculuğunun ardından İstanbul'a döndü;aklında sorular ve defterinde anılarla kendisine kalanları paylaşmak üzere bizimle buluştu.
Çok satanlar listesinde yer alan ünlü "Zabel" romanının Amerikalı Ermeni yazarı Nancy Kricorian geçtiğimiz hafta [Eylül 2014] İstanbul'daydı.Kricorian,yaz ayları boyunca "Zabel" romanının esas karakteri büyükannesinin izinde Anadolu'yu gezdi."Ermeni Mirâsı Gezisi" başlığı altında 1994'ten beri yapılan tur,katılanlar için âdetâ bir hac ziyaretine dönüşmüş,yirmi senelik dönemde yüzlerce Ermeni bu yolla Anadolu'yu gezmiş.Gezi güzergâhı katılımcılara göre şekilleniyor,katılımcılar da bir zamanlar akrabalarının,ailesinin yaşadığı yerleri görmek istiyor.Kricorian,"Bu geziyi 'hac',kendimizi de 'hacı' olarak adlandırıyoruz.Ama bunun hac ziyareti yapmakla ilgisi yok,bu tam anlamıyla bir direniş,bu topraklardan silinmeye,yok oluşa ve inkâra karşı bir direniş" diyor.Columbia Global Centers'ın davetlisi olarak İstanbul'a dönen Nancy Kricorian,aklında sorular ve defterinde anılarla kendisine kalanları paylaşmak üzere bizimle buluştu.
-Anadolu gezisi nasıldı?Ermenilerin mirâsıyla karşılaşmak sizin için nasıl bir duyguydu?
Gezi harikulâde ama aynı zamanda çok yorucu oldu.Günde on saat otobüs yolculuğu yaptık.Ülkenin üçte birlik bölümünü kat ettiğimizi söyleyebilirim.Karşımıza bir sürü "zorluk" da çıktı,gittiğimiz her yerde hüzünlü ânlar,ağlama nöbetleri yaşandı.Meselâ,Elazığ [Harput]'a vardığımızda otobüstekilerden,Dikran Fabricatorian,bize ailesinin hikâyesini anlatmaya başladı.Daha önce hiç orada bulunmamış,gidip ailesinden kalan bir iz var mı görmek istiyordu.Dikran'ın büyükbabası Krikor o dönem Elazığ'da bir dokuma atölyesi kurmuş.Dokuduğu ipek o kadar kaliteliymiş ki yurtdışından dahi siparişler almaya başlamış,kazandığı bu ticârî başarı sonrası Osmanlı Sultanı onun "İpekçiyan" olan soyadını "Fabrikatöryan" olarak değiştirmiş.1902'de ölümünden sonra atölyeyi Krikor'un beş oğlu devralmış,işleri oldukça büyütüp iki büyük fabrika açmışlar.Beş oğul yan yana beş tane konak inşâ etmiş.1915'te hepsi öldürülmüş,eşleri ve çocukları tehcir edilmiş.Bu çocuklardan birisi de Dikran Fabricatorian'ın babası.Bu beş konak 1950'lerde yıkılmış,yerlerine apartmanlar yapılmış,fakat "Beş Kardeşler" ismini korumuşlar.Kalabalık caddede ilerliyorduk,yirmi kişi Dikran'ı ve rehberi takip ediyorduk,tâ ki tabelayı görene kadar:"Beşkardeşler Binası" ve "Beşkardeşler Pasajı"...
-Biraz grubunuzdan bahsedebilir misiniz?
Harika bir grubumuz vardı,Avusturalya'dan,ABD'nden ve pek çok başka yerden katılanlar oldu.Grupta ilginç kişiler de vardı.Meselâ Norveçli iki kadın da bizimle aynı otobüsteydi.Birisi tarihçi,1915'ten 1918'e Ermeni yetimlerle ilgilenen Norveçli bir misyonerin izinden gidiyor,diğeri de bu tarihçi akademisyenin öğrencisi,belgesel film yönetmeni,o da aynı misyonerin belgeselini çekmek için buradaydı.Dolayısıyla onların da aradığı şeyin izinden gittik,Alman hastanelerini,yetimhâneleri,hepsini dolaştık.Bu Norveçli misyoner Maraş'tan Van'a pek çok yerde çalışmış ve biz de onun izlerini takip ettik.O kadar yorulduk ki,bu belgesel tamamlandığında filmin sonuna şöyle bir uyarı koymalarını teklif ettim:"Bu filmin çekimleri sırasında hiçbir hayvan zarar görmemiştir ama birkaç Ermeni zarar görmüş olabilir!"
-Büyükannenizin hikâyesinden bahsedebilir misiniz?
Kendisi Mersin'de doğup büyümüş,anne-babası ve kardeşleri Tehcir sırasında yolda ölmüş,erkek kardeşiyle beraber Rasulayn'da bir mülteci kampında yaşamış.Sonra onları bir yetimhâneye götürmüşler.Ama o yetimhânede kalmak istememiş,keşke nedenini ona sorabilseydim.Yetimhâneden kardeşini de alıp çıkmaya karar vermiş ve oradan önce Mersin'e sonra da Kıbrıs'a geçmiş.Kıbrıs'ta,Adana'dan 1911'de oraya göçen büyükbabamla yolları kesişiyor ve hikâye ABD'ne Massachusetts'e taşınıyor.Ben de orada doğup büyüdüm.İlk romanım "Zabelle" büyükannemin hikâyesini ele alan bir kurgu.Tamamıyla onun hikâyesi değil,büyükannemin bana anlattığı,benim kilisede duyduğum başka hikâyeler ve bunlardan esinlenerek yazmış olduğum parçalarla birlikte kurgulanmış bir roman.2003'te ilk yayımlandığında bir ânda çok popüler oldu.Zabel herkesin çok sevdiği büyükannesiydi,Amerika Ermeni toplumunda çok tutuldu.Pencere Yayınları tarafından da "Zabel" başlığıyla Türkçeleştirildi.İkinci kitabımsa aynı şekilde karşılanmadı.Aslında kitabın başlığını "Kötü Ermeni Kızı" koymalıydım.Kimsenin istemediği bir kız,hayatında s.ks,uyuşturucu her şey var.Bu karakter Ermeni toplumunda pek sevilmedi tabiî ki.
-Geziyi bir tür direniş olarak tanımlıyorsunuz...
Evet,bu geziyi yapmak bir tür direniş,"Biz hâlâ varız ve hâlâ buradayız" demenin bir yolu.İlk başta çok üzgün hissettim.Sanki bir hayaletin peşindeymişiz gibi geldi.Fakat düğün salonuna,bara,önünde kocaman Türkiye bayrağı sallanan bir müzeye veya camiye dönüştürülmüş her bir kilisede dua ettiğimizde içime işleyen bir duyguya kapıldım,bu benim için bir tür direniştir.Asla dindar bir insan olmadım ve dinin her zaman bir baskı aracı olduğunu düşündüm,fakat artık kilise olmayan bu kiliseleri her ziyaretimde gözyaşlarına boğuldum.Aslında garip kısmı da bu,bu geziyi "hac",kendimizi de "hacı" olarak adlandırıyoruz.Ama bunun hac ziyareti yapmakla ilgisi yok,bu tam anlamıyla bir direniş,bu topraklardan silinmeye karşı bir direniş,yok oluşa ve inkâra karşı bir direniş.
-Geziyi tamamladıktan sonra bloğunuzda "Edindiğim bu yeni bilgiyle ne yapacağım" diye bir soru sormuştunuz kendinize,aradan geçen zamanda cevabını bulabildiniz mi?
Bu geziyi iki ay önce tamamladım,üstünde hâlâ düşünüyorum.Direniş,hafıza,hafızayı harekete geçirmek gibi konularda daha yeni yeni düşünmeye başladık.Bu tür anahtar kelimeler üzerine tartışmak biraz da akademik geliyor bana ve bunun pek de matah bir şey olduğunu düşünmüyorum.Türkiye'de sokağa dökülüp "Hepimiz Hrant'ız,hepimiz Ermeniyiz" diyen insanlar var,bunu aslına bakarsanız ikna edici bulmuyorum."Ama bu dayanışmayı gösteren bir ifade" dediklerini duyuyorum,tamam,fakat "bu sloganı atarak sokaklarda yürüdükten sonra ne yaptın" diye de ben soruyorum.Burada yaşayan kişilerle diasporadakilerin farklı olduğunu da biliyorum.Bu konuları hâlâ düşünme aşamasındayım.
-Buna benzer şekilde sizi rahatsız eden başka bir şey var mı?
Beni rahatsız eden bir diğer şey "Anadolu'nun ortak acısı" söylemi...İki taraf arasında bir "endüstri" olarak diyaloğu reddediyorum."Siz acı çektiniz,biz de acı çektik" anlamına gelen "Anadolu'nun ortak acısı" ifadesine karşı çıkıyorum.İki tarafın da acı çekmiş olması bir "ortak acı" olduğu anlamına gelmez.Eğer bir uzlaşma peşindeysek önce gerçeğin ortaya çıkması gerekiyor.Acının dışında pek konuşulmayan devasa bir zenginlik transferi de var.Bazı çok zengin Türk ailelerinin zenginliğinin kaynağı tam da bu...İsrail-Filistin sorununda müzakereci olan Filistinli bir arkadaşım İsrailli müzakereciye "bize yaptıklarınız için en azından bir özür dileyebilirsiniz" demiş ve aldığı cevap,"yapamayız çünkü o zaman bu İsrail'in bir günâh içinden doğduğunu kabul etmek anlamına gelir" olmuş.Türk devletinin kuruluş mitolojisi kimliğe sıkı sıkıya bağlı ve bu devlet binlerce Ermeni'nin katli,bütün Rum toplumunun defedilişi ve Kürtler üzerinde onlarca yıl süren baskı üzerinden kuruldu...
***
"'Çiçekler' ve 'Köprü'
Büyükannem her zaman 'Biz Tarsus'tan geliyoruz.Tarsuslu Aziz Paul'u bilir misin?Ben Mersin'de doğdum,dedense Adana'da' derdi.Büyükannem vefat edene kadar Adana ve Mersin'i haritada bulmaya bile tenezzül etmemiştim.
Çok satanlar listesinde yer alan ünlü "Zabel" romanının Amerikalı Ermeni yazarı Nancy Kricorian geçtiğimiz hafta [Eylül 2014] İstanbul'daydı.Kricorian,yaz ayları boyunca "Zabel" romanının esas karakteri büyükannesinin izinde Anadolu'yu gezdi."Ermeni Mirâsı Gezisi" başlığı altında 1994'ten beri yapılan tur,katılanlar için âdetâ bir hac ziyaretine dönüşmüş,yirmi senelik dönemde yüzlerce Ermeni bu yolla Anadolu'yu gezmiş.Gezi güzergâhı katılımcılara göre şekilleniyor,katılımcılar da bir zamanlar akrabalarının,ailesinin yaşadığı yerleri görmek istiyor.Kricorian,"Bu geziyi 'hac',kendimizi de 'hacı' olarak adlandırıyoruz.Ama bunun hac ziyareti yapmakla ilgisi yok,bu tam anlamıyla bir direniş,bu topraklardan silinmeye,yok oluşa ve inkâra karşı bir direniş" diyor.Columbia Global Centers'ın davetlisi olarak İstanbul'a dönen Nancy Kricorian,aklında sorular ve defterinde anılarla kendisine kalanları paylaşmak üzere bizimle buluştu.
-Anadolu gezisi nasıldı?Ermenilerin mirâsıyla karşılaşmak sizin için nasıl bir duyguydu?
Gezi harikulâde ama aynı zamanda çok yorucu oldu.Günde on saat otobüs yolculuğu yaptık.Ülkenin üçte birlik bölümünü kat ettiğimizi söyleyebilirim.Karşımıza bir sürü "zorluk" da çıktı,gittiğimiz her yerde hüzünlü ânlar,ağlama nöbetleri yaşandı.Meselâ,Elazığ [Harput]'a vardığımızda otobüstekilerden,Dikran Fabricatorian,bize ailesinin hikâyesini anlatmaya başladı.Daha önce hiç orada bulunmamış,gidip ailesinden kalan bir iz var mı görmek istiyordu.Dikran'ın büyükbabası Krikor o dönem Elazığ'da bir dokuma atölyesi kurmuş.Dokuduğu ipek o kadar kaliteliymiş ki yurtdışından dahi siparişler almaya başlamış,kazandığı bu ticârî başarı sonrası Osmanlı Sultanı onun "İpekçiyan" olan soyadını "Fabrikatöryan" olarak değiştirmiş.1902'de ölümünden sonra atölyeyi Krikor'un beş oğlu devralmış,işleri oldukça büyütüp iki büyük fabrika açmışlar.Beş oğul yan yana beş tane konak inşâ etmiş.1915'te hepsi öldürülmüş,eşleri ve çocukları tehcir edilmiş.Bu çocuklardan birisi de Dikran Fabricatorian'ın babası.Bu beş konak 1950'lerde yıkılmış,yerlerine apartmanlar yapılmış,fakat "Beş Kardeşler" ismini korumuşlar.Kalabalık caddede ilerliyorduk,yirmi kişi Dikran'ı ve rehberi takip ediyorduk,tâ ki tabelayı görene kadar:"Beşkardeşler Binası" ve "Beşkardeşler Pasajı"...
-Biraz grubunuzdan bahsedebilir misiniz?
Harika bir grubumuz vardı,Avusturalya'dan,ABD'nden ve pek çok başka yerden katılanlar oldu.Grupta ilginç kişiler de vardı.Meselâ Norveçli iki kadın da bizimle aynı otobüsteydi.Birisi tarihçi,1915'ten 1918'e Ermeni yetimlerle ilgilenen Norveçli bir misyonerin izinden gidiyor,diğeri de bu tarihçi akademisyenin öğrencisi,belgesel film yönetmeni,o da aynı misyonerin belgeselini çekmek için buradaydı.Dolayısıyla onların da aradığı şeyin izinden gittik,Alman hastanelerini,yetimhâneleri,hepsini dolaştık.Bu Norveçli misyoner Maraş'tan Van'a pek çok yerde çalışmış ve biz de onun izlerini takip ettik.O kadar yorulduk ki,bu belgesel tamamlandığında filmin sonuna şöyle bir uyarı koymalarını teklif ettim:"Bu filmin çekimleri sırasında hiçbir hayvan zarar görmemiştir ama birkaç Ermeni zarar görmüş olabilir!"
-Büyükannenizin hikâyesinden bahsedebilir misiniz?
Kendisi Mersin'de doğup büyümüş,anne-babası ve kardeşleri Tehcir sırasında yolda ölmüş,erkek kardeşiyle beraber Rasulayn'da bir mülteci kampında yaşamış.Sonra onları bir yetimhâneye götürmüşler.Ama o yetimhânede kalmak istememiş,keşke nedenini ona sorabilseydim.Yetimhâneden kardeşini de alıp çıkmaya karar vermiş ve oradan önce Mersin'e sonra da Kıbrıs'a geçmiş.Kıbrıs'ta,Adana'dan 1911'de oraya göçen büyükbabamla yolları kesişiyor ve hikâye ABD'ne Massachusetts'e taşınıyor.Ben de orada doğup büyüdüm.İlk romanım "Zabelle" büyükannemin hikâyesini ele alan bir kurgu.Tamamıyla onun hikâyesi değil,büyükannemin bana anlattığı,benim kilisede duyduğum başka hikâyeler ve bunlardan esinlenerek yazmış olduğum parçalarla birlikte kurgulanmış bir roman.2003'te ilk yayımlandığında bir ânda çok popüler oldu.Zabel herkesin çok sevdiği büyükannesiydi,Amerika Ermeni toplumunda çok tutuldu.Pencere Yayınları tarafından da "Zabel" başlığıyla Türkçeleştirildi.İkinci kitabımsa aynı şekilde karşılanmadı.Aslında kitabın başlığını "Kötü Ermeni Kızı" koymalıydım.Kimsenin istemediği bir kız,hayatında s.ks,uyuşturucu her şey var.Bu karakter Ermeni toplumunda pek sevilmedi tabiî ki.
-Geziyi bir tür direniş olarak tanımlıyorsunuz...
Evet,bu geziyi yapmak bir tür direniş,"Biz hâlâ varız ve hâlâ buradayız" demenin bir yolu.İlk başta çok üzgün hissettim.Sanki bir hayaletin peşindeymişiz gibi geldi.Fakat düğün salonuna,bara,önünde kocaman Türkiye bayrağı sallanan bir müzeye veya camiye dönüştürülmüş her bir kilisede dua ettiğimizde içime işleyen bir duyguya kapıldım,bu benim için bir tür direniştir.Asla dindar bir insan olmadım ve dinin her zaman bir baskı aracı olduğunu düşündüm,fakat artık kilise olmayan bu kiliseleri her ziyaretimde gözyaşlarına boğuldum.Aslında garip kısmı da bu,bu geziyi "hac",kendimizi de "hacı" olarak adlandırıyoruz.Ama bunun hac ziyareti yapmakla ilgisi yok,bu tam anlamıyla bir direniş,bu topraklardan silinmeye karşı bir direniş,yok oluşa ve inkâra karşı bir direniş.
-Geziyi tamamladıktan sonra bloğunuzda "Edindiğim bu yeni bilgiyle ne yapacağım" diye bir soru sormuştunuz kendinize,aradan geçen zamanda cevabını bulabildiniz mi?
Bu geziyi iki ay önce tamamladım,üstünde hâlâ düşünüyorum.Direniş,hafıza,hafızayı harekete geçirmek gibi konularda daha yeni yeni düşünmeye başladık.Bu tür anahtar kelimeler üzerine tartışmak biraz da akademik geliyor bana ve bunun pek de matah bir şey olduğunu düşünmüyorum.Türkiye'de sokağa dökülüp "Hepimiz Hrant'ız,hepimiz Ermeniyiz" diyen insanlar var,bunu aslına bakarsanız ikna edici bulmuyorum."Ama bu dayanışmayı gösteren bir ifade" dediklerini duyuyorum,tamam,fakat "bu sloganı atarak sokaklarda yürüdükten sonra ne yaptın" diye de ben soruyorum.Burada yaşayan kişilerle diasporadakilerin farklı olduğunu da biliyorum.Bu konuları hâlâ düşünme aşamasındayım.
-Buna benzer şekilde sizi rahatsız eden başka bir şey var mı?
Beni rahatsız eden bir diğer şey "Anadolu'nun ortak acısı" söylemi...İki taraf arasında bir "endüstri" olarak diyaloğu reddediyorum."Siz acı çektiniz,biz de acı çektik" anlamına gelen "Anadolu'nun ortak acısı" ifadesine karşı çıkıyorum.İki tarafın da acı çekmiş olması bir "ortak acı" olduğu anlamına gelmez.Eğer bir uzlaşma peşindeysek önce gerçeğin ortaya çıkması gerekiyor.Acının dışında pek konuşulmayan devasa bir zenginlik transferi de var.Bazı çok zengin Türk ailelerinin zenginliğinin kaynağı tam da bu...İsrail-Filistin sorununda müzakereci olan Filistinli bir arkadaşım İsrailli müzakereciye "bize yaptıklarınız için en azından bir özür dileyebilirsiniz" demiş ve aldığı cevap,"yapamayız çünkü o zaman bu İsrail'in bir günâh içinden doğduğunu kabul etmek anlamına gelir" olmuş.Türk devletinin kuruluş mitolojisi kimliğe sıkı sıkıya bağlı ve bu devlet binlerce Ermeni'nin katli,bütün Rum toplumunun defedilişi ve Kürtler üzerinde onlarca yıl süren baskı üzerinden kuruldu...
***
"'Çiçekler' ve 'Köprü'
Büyükannem her zaman 'Biz Tarsus'tan geliyoruz.Tarsuslu Aziz Paul'u bilir misin?Ben Mersin'de doğdum,dedense Adana'da' derdi.Büyükannem vefat edene kadar Adana ve Mersin'i haritada bulmaya bile tenezzül etmemiştim.
Toros Dağları'ndan güneye doğru yol aldığımızda Mersin,Tarsus ve Adana için yol tabelalarını görmeye başladık.Rehberimiz beni Mersin'de Ermenilere dair hiçbir iz kalmadığına dair uyardı.Her şey kaybolmuştu.Ne bir kilise ne bir okul,hiçbir şey...
Ben de bir iz aramaktan vazgeçerek,büyükannemin de aynı benim gibi o sokaklarda dolaştığını hayal etmeye başladım.Aynı çeşmeden su içip,aynı gökyüzünü seyrettiğini aklımdan geçirdim.Yol kenarında palmiye ağaçları vardı ve ardından orkideler,pembe zakkum ve uzun devedikeni geldi.
Sonra iskeleye doğru gittik,tekneleri bağlamışlar ve onların ardında Akdeniz...Büyükannem aynı gökyüzünü görmüş ve benimle aynı sahilde gezmişti.New England'daki bahçesine nasıl da âşıktı,kimbilir Mersin'deki pembe ve beyaz zakkumları,begonvilleri ve kırmızı amber çiçeklerini ne kadar seviyordu.
Adana'da ise eski Ermeni mahallesine gittik,buradaki ana caddede yenileme çalışması vardı.Caddenin,kenar sokaklarda hâlâ görülen o harap albenisi yerini popüler deyişle 'soylulaştırılmış' bir aynılığa bırakmış.Oradan ondokuzuncu yüzyılda iki Ermeni mimâr tarafında yapılan Büyük Saat Kulesi'ne doğru yürüdük,fakat o da yenilenme kılıfında gizlenmiş.Rehberimiz,ikibinden fazla Ermeni'nin öldürüldüğü 1909 Adana Katliamı'nda,Türk kalabalığın bu saat kulesinde toplandığını söyledi.Dedem Adana'yı Amerika'ya gitmek üzere 1911'de terketti.
Bugün Adana'daki hiçbir kilise ve Ermeni okulu ayakta değil.Burası bizim silinmiş olduğumuz diğer yerlerden biri.Sonra Ceyhan Nehri'nin üzerinde duran Roma zamanından kalma Taşköprü'ye gittik.Dedem ben üç yaşındayken ölmüş.Solmuş bir fotoğraftaki genç adamı hayal ediyorum.Kömür grisi bir takım giymiş ve bıyıkları daha yeni düzeltilmiş.Koltuk altında bir gazete,köprüden geçiyor.İzler oradaydı aslında ama bu izleri saklayan hafıza kalmamıştı..."
*Nancy Kricorian,"İki tarafın da acı çekmiş olması bir 'ortak acı' olduğu anlamına gelmez",Röportaj:Fatih Gökhan Diler,Agos,26 Eylül 2014.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/8109/iki-tarafin-da-aci-cekmis-olmasi-bir-ortak-aci-oldugu-anlamina-gelmez
*Nancy Kricorian,"İki tarafın da acı çekmiş olması bir 'ortak acı' olduğu anlamına gelmez",Röportaj:Fatih Gökhan Diler,Agos,26 Eylül 2014.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/8109/iki-tarafin-da-aci-cekmis-olmasi-bir-ortak-aci-oldugu-anlamina-gelmez
20 Kasım 2018 Salı
"Hain Araplar" söylemi/Dr.Ümit Kurt*
Türk milliyetçiliğinin harcında aslında farklı etnik gruplara dönük bu tür söylemlerin skalası oldukça geniş ve çeşitli.Araplara yönelik ayrımcı söylem daha çok bir medeniyet kavramı üzerinden neşet ediyor.Türklerin medeniyet kurma hasletlerinden bahsediliyor ve aynı hasletin Arap kavminde olmadığı zirâ Arapların medeniyetten nasibini almadıkları söylemi üzerinden bir üstünlük iddiası kuruluyor.
Araplara yönelik olumsuz söylemler "Beyaz Türkler" olarak tabir edilen ve Cumhuriyet ilkeleriyle yetiştirilmiş kesimler tarafından dile getirilirken bazen kendisini dindar ve muhafazakâr olarak tanımlayan kişiler tarafından da ifade edilebiliyor.Öncelikle buradaki dilin,söylemin ve tavrın ırkçılıkla malûl olduğunu görmek lâzım.Tabiî Edward W. Said'den mülhem Oryantalist bakış açısının Araplara dönük bu ayrımcı söylemin içeriğini teşkil ettiği aşikâr.
Araplara yönelik olumsuz söylemler "Beyaz Türkler" olarak tabir edilen ve Cumhuriyet ilkeleriyle yetiştirilmiş kesimler tarafından dile getirilirken bazen kendisini dindar ve muhafazakâr olarak tanımlayan kişiler tarafından da ifade edilebiliyor.Öncelikle buradaki dilin,söylemin ve tavrın ırkçılıkla malûl olduğunu görmek lâzım.Tabiî Edward W. Said'den mülhem Oryantalist bakış açısının Araplara dönük bu ayrımcı söylemin içeriğini teşkil ettiği aşikâr.
Cumhuriyet ilkeleriyle yetiştirilmiş sözkonusu kesimlerin ve Kemalizm'in zaten kendi toplumuna ve halkına yönelik her zaman bir iç oryantalizm bakışı olmuştur.Yani halk aslında câhil olduğundan eğitilmesi ve terbiye edilmesi elzem bir entite olarak görülür.Bu son derece tipik bir Kemalist oryantalizm örneğidir.
Esasında Cumhuriyet nesli dediğimiz kesimin Araplara karşı olan bu tutumunda İslâm'a veya Müslümanlığa karşı kategorik bir duruş yoktur.Ancak bu kesimin İslâm ve Müslümanlık anlayışının Araplarınkinden farklı,ayrı ve daha "soft"/reformist olduğuna dair net bir görüş vardır.Bu kesim tarafından Arap İslâm'ının daha radikal ve ekstremist olduğu düşünülür.Tabiî bir de tarihten gelen "Arap ihaneti" bu ayrımcı söylemin altında yatan önemli tarihsel nedenlerden biridir.
Türkiye'deki dindar ve muhafazakâr kesim açısından yine Arapların İslâm anlayışını benimsemeyen bir eğilim olduğunu görmek mümkün.Ancak Araplara yönelik bu olumsuz söylemin altındaki yatan eses mesele Türk milliyetçiliği ve Türk millî kimliğinin inşâsı ile birebir ilintilidir.Bilhassa Türk dilinin saflaştırılması;Arap ve Fars etkisinden kurtarılması hareketi ile başlayan Türk milliyeçiliğinde Araplara ve Arapça diline muazzam bir soğukluk vardır.
Ontolojik olarak kavmiyetçiliğin ve ırkçılığın İslâm'ın doğasına uymadığını söylemek mümkün.Ancak İslâm'ı bir din olarak ele aldığımızda ve onun içeriği açısından toplumun ve toplumsal yaşayışın edimlerine dair bir kurallar manzumesi ortaya koyan sosyolojik boyutunu birlikte düşündüğümüzde bu söylemlerin ve fikirlerin dine rabtedildiğini görüyoruz.Burada gelenekler de etkili olmakla birlikte esas etkiyi oluşturan milliyetçilik.Zirâ,Türk milliyetçiliğinin palazlanmaya başladığı yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden beri gelen bir karakteristik özelliği var.O da Türk milliyetçiliğinin İslâm'dan bağımsız tasavvur edilemeyeceği ve harcında İslâm'ın başat rol oynadığı.
Türk milliyetçiliğinin harcında aslında farklı etnik gruplara dönük bu tür söylemlerin skalası oldukça geniş ve çeşitli.Araplara yönelik ayrımcı söylem daha çok bir medeniyet kavramı üzerinden neşet ediyor.Türklerin medeniyet kurma hasletlerinden bahsediliyor ve aynı hasletin Arap kavminde olmadığı zirâ Arapların medeniyetten nasibini almadıkları söylemi üzerinden bir üstünlük iddiası kuruluyor.Yani medeniyeti ve medeni olmayı tanımlayan bütün kavramlar Türk olmaya özgülenirken ve Türklük bununla özdeleştirilirken Arap olmak bunlara sahip olamamak ve bunlardan nasibini alamamak olarak kodlanıyor.
Bu söylem Türk millî kimliğinin inşâ sürecinde ve sonrasında her zaman etkili bir dinamik olagelmiştir.Türk millî kimliğinin biçimlenmesi ve Türk ulus-devlet oluşum süreci esasında oldukça seküler bir süreçti.Ancak halkın bu kimliği benimsemesi için her zaman dine ihtiyaç vardı.İslâm bu anlamda önemli bir eksikliği giderdi bu kimliği inşâ edenler açısından ve araçsal olarak kullanıldı.Ancak bu yaparken İslâm'ın olabildiğince "seküler" versiyonun benimsediler.Zirâ İslâm Türklüğün sadece destekleyici unsuru olarak görüldü.
Ve âdetâ İslâm'ın millileştirilmiş bir formunu yaratmaya çalıştılar.Dolayısıyla böyle bir kimlik tayahhülünde aynı İslâm anlayışına sahip bir Araplığın yeri olamazdı.Aynı dine ve hattâ mezhebe sahip oldukları Araplardan kendilerini ayrıştırmaları ve âdetâ onları ötekileştirmeleri gerekiyordu.Bu noktada "bizi arkamızdan vurdular" ve "hain Araplar" söylemi önemli ölçüde iş gördü...
*Dr.Ümit Kurt,"Hain Araplar" söylemi,Serbestiyet,22 Aralık 2017.
http://www.serbestiyet.com/yazarlar/umit-kurt/hain-araplar-soylemi-839586
*Dr.Ümit Kurt,"Hain Araplar" söylemi,Serbestiyet,22 Aralık 2017.
http://www.serbestiyet.com/yazarlar/umit-kurt/hain-araplar-soylemi-839586
Araplara hakaret etmenin dayanılmaz kolaylığı/Emre Can Dağlıoğlu*
"'Araplar'la
ilgili aşağılamaların,'sıkı' ve daimî düşmanlarla ilgili horlayıcı
kalıplardan bile daha uluorta,daha coşkun biçimde dillendirildiğini
ileri sürebiliriz" der Tanıl Bora(1) Zirâ Osmanlı'nın son yüzyılından
itibaren Türk ile Arap arasında kurulan ilişki,içerik değiştirse
de,Türkiye'nin entelektüel repertuarında her daim bir üstünlük hissiyatı
ve fikriyle yer alır.(2) II. Abdülhamid döneminin Türklüğü merkezde
gören İslâmcılık anlayışı(3) ile İttihatçı devrin Araplara yönelik açık
bir kolonyal ve aşağılayıcı bakışını içeren Batılılaşma fikriyatının(4)
iki ayrı damar olarak Cumhuriyet'e de intikal ettiği yadsınamaz bir
gerçektir.
Bu
anlamda,bu repertuardaki Arap tasavvuru da âdetâ "istenmeyen"le eş
anlamlıdır.Herhangi bir sıfata gerek duymadan "Arap" başlı başına bir
hakarettir,"gayri-medeni,aşağı,çirkin ve kötücül" olanı işaret
eder.Sıyrılmak istenen "gerilik",geride bırakılmak istenen "geçmiş" ve
kamusal alandan silinmek istenen İslâm'ın "bağnazlığı" Arap'a aittir.(5)
Şüphesiz ki bu repertuar içinde Arap kavramı İslâm dışında bir dini
barındıramaz.Bu sebepten ötürü,Barış Ünlü'nün "belirli bir
düşünme,duygulanma,ilgilenme,bilgilenme,görme,duyma ve algılama hâlleri"
olarak tarif ettiği Türklük,(6) Arap'ın bu kimlikle zamandaş veya
mekândaş olabileceğini sürekli inkâr eder(7) ve bu inkâr,sabitleştirilen
bir Arap imajı oluşturur.
Araplar,1980'lerde
Türkiye'de turist olarak görünür olana dek,klâsik anlatıda ancak
"iktidardan âzâde" uşak/bacı/harem ağası olarak yer alırlar.1980'lerle
birlikte Arapların görünürlüğünün özellikle İstanbul'da artmasıyla
birlikte bu imaj,çok açık aşağılamalar donatılarak sabitlenir.Arap
erkeği,çapkın,kurnâz,"sahte Müslüman",ülkesinde günâh olan her şeyi
Türkiye'de yapan ve çok-eşli insanlar olarak karikatürize
edilir."Entari",kefiye ve agel olmazsa olmazlarıdır.Bu üçleme âdetâ
Türk'le aynı zamanda olmayan Arap'ın dünyasına geçiş portalıdır.Bu
kıyafetleri kuşanan kişi,o kapıdan geçiş yaparak Arap âlemine adım
atmıştır.Çünkü tüm Araplar envai çeşit farklı tip değil,tek bir kişidir
her daim.
Dillerini
konuşmak da özel bir bilgi gerektirmez."Şükrân","ehlen" ve "Allah"
kelimesinin içinde geçtiği çeşitli cümleler "ağız yamultarak" söylendiği
ânda Arapça'yı elde etmiş oluruz.Aynı zamanda kaypak,şehvet düşkünü ve
aptaldır.İktidarının tek kaynağı olan parayı da akıllıca
yönetemez,kandırılmaya çok meyyaldir ve elbette ki "daha zeki"
Türkiyeli'nin birincil hedefidir.Zirâ görgüsüzdür,aslında elindeki
iktidar,ona hiç yakışmaz.(8)
Arap
kadını ise itaatkâr,özgürlükleri elinden alınmış ve sessizdir.Ne yazık
ki,"bu garibânların bir Atatürk'ü ve Atatürk devrimleri olmamıştır."(9)
Bu özgürlükten yoksun olmanın en önemli göstergesi kapalı (genelde
çarşaf) olmasıdır.Bu bir yandan Arap'ın "anti-modern"liğinin,bir yandan
mistikleştirilen Arap kadınına duyulan arzunun,yani Türklüğün erkek
bakışının göstergesidir.Zirâ Arap,bu Türk'e bir şekilde hep
hayrândır.Çünkü Türk,Arap'ın özlem duyduğu ve onda olmayan bir zamanda
ve mekânda yaşar.Türk ise Arap'ın kendisiyle aynı zamanda ve mekânda
olmasından hiçbir şekilde hoşnut değildir.Türkiye modernleşmesi
karşısında hiç "ileri"ye bakamayan Araplığın payına düşen mizâhın ırkçı
hâlleridir.
Bu
bağlamda,bu karikatüre verilecek en güncel örnek,Kanal D'de yayınlanan
"U.an İstanbul"un 22 Eylül 2014'te yayınlanan bölümüdür.(10) Bu bölümde
yer alan Arap karakterler,bazı ufak farklılıklarla yukarıda sıraladığım
tipolojiye çok yakın üretilmiştir.Zengin ve elbette "Yağı bol
bulduğundan totosuna motosuna sürecek" kadar görgüsüz Arap
karakter,geleneksel kıyafetleri giymezken,geleneksel kıyafetleri giyen
Türk kahramanımız,hiçbir şekilde benzemediği adam zannedilebilir.Araplar
hayrân oldukları Türk dizilerindeki karakterleri gerçek zannedecek
kadar "aptal" olduklarından,elbette ki bir anlamda Robin Hood'luk yapan
çetemizin kolay hedefi olurlar.Arapların bu Türkiye sevgisine
karşın,dizinin esas kahramanları "Her yer bunlarla dolu","Sizinkiler hep
Büyükada'da" gibi ifadelerle Arap turistleri ne kadar istemediklerini
dillendirirler.
Fakat
"U.an İstanbul"u bu klişelerden farklı kılan bir ayrıntı daha var
ki,Arapları aşağılamak konusunda Tanıl Bora'nın belirttiği o
uluortalığın ve coşkunluğun sınırlarını zorlayacak cinsten.Dizide yer
alan Arap karakterin ismi "el-Zeker"."Zeker",Arapça'da "erkek cinsel
organı" anlamına gelen bir kelime.Dolayısıyla burada amaç,aşağılamanın
da ötesinde ciddi anlamda hakaret etmek ve tam da bu amaçla özellikle
seçilmiş bir isim.Buna karşılık,bu diziye onca zaman en ufak bir tepki
bile gelmiş olmaması,Araplara gayet açık bir şekilde hakaret edebilmenin
ne kadar kolay olduğunun göstergesi.Bu hakaret dışındaki aşağılamaların
çok alışıldık olması,belki sessizliğin bir sebebidir diyelim.Ancak bu
hakarete karşı,bu konularda duyarlı gürûhun hiç tepki göstermemesi ise
şaşırtıcı,fakat şaşırtıcı olduğu kadar alışıldık maalesef.Tepkinin
yoksunluğu Arap olana ait aşağılayıcı tavrın küresel kabul
görmüşlüğüdür...
Not:Bu yazının kısa versiyonu Agos gazetesinde 28 Eylül 2014'te "Araplara hakaret etmenin kolaylığı" başlığıyla yayımlanmıştır.(Bkz.http://www.agos.com.tr/tr/yazi/8120/araplara-hakaret-etmenin-kolayligi)
***
Not:Bu yazının kısa versiyonu Agos gazetesinde 28 Eylül 2014'te "Araplara hakaret etmenin kolaylığı" başlığıyla yayımlanmıştır.(Bkz.http://www.agos.com.tr/tr/yazi/8120/araplara-hakaret-etmenin-kolayligi)
***
1-Tanıl Bora,"Ecyad Kalesi'nden Arap Baharı'na Türkiye'de Medyada Arap 'Fikri' Üzerine Gözlemler";(ed.) Yasemin İnceoğlu&Savaş Çoban,Azınlıklar,Ötekiler ve Medya,İstanbul:Ayrıntı Yayınları,2014,s.304.
2-Cumhuriyet'in ilk yıllarında,Arap olan şair Ahmed Haşim'in girdiği çeşitli "kalem kavgaları"nda Araplığından dem vurulması,bu durumun en kristalize örneklerinden birisidir.Kemalist yönetimin destekçisi olan Yahya Kemal Beyatlı,muhafazakâr yazar Peyami Safa ve komünist şair Nâzım Hikmet'in Haşim'in Araplığına dair benzer aşağılayıcı ifadeler kullanması,Türkiye entelektüel repertuarında bu durumun siyâsî konuma bakılmaksızın çok yaygın olduğunun göstergesidir.Bu kalem kavgaları hakkında daha detaylı bilgi için (bkz.Vivet Kanetti (2010),"Bir Haşim Yarası",Kız Ayakları,İstanbul:Everest Yayınları,s.137-151.)
3-Ussama Makdisi (2007),"Osmanlı Oryantalizmi",Aytaç Yıldız (ed.),Oryantalizm Tartışma Metinleri,Ankara:Doğu Batı Yayınları,s.274.
4-M. Şükrü Hanioğlu (1991),"The Young Turks and the Arabs Before the Revolution of 1908",The Origins of Arab Nationalism içinde,Rashid Khalidi,Lisa Anderson,Muhammad Muslih ve Riva S. Simon (ed.),Columbia University Press,New York,s.31-49.
5-Bu tür bir anlatının en güncel örneklerinden birini Ot dergisinin Eylül ayı sayısında yer alan Angutyus imzalı "Fatih Hoffman ya da Fatih El Aziz" yazısında görebiliriz.Angutyus'un yazısına göre,kadınlara "namus,giyim tarzı ve yaşam tarzı" alanlarında karışılması,Arap tarzının dayatılması anlamına geliyor,zirâ Araplar,"çöllerde gözleri,gönülleri kör olmuş bir toplum."
6-Barış Ünlü (2014),"Türklük Sözleşmesi'nin İmzalanışı (1915-1925)",Mülkiye Dergisi,38 (3),s.56.
7-Ussama Makdisi'ye göre Osmanlı oryantalizmi dediği zihniyetin temelinde bu inkâr yatar.(Bkz.Ussama Makdisi (2007),"Osmanlı Oryantalizmi",Aytaç Yıldız (ed.),Oryantalizm Tartışma Metinleri,Ankara:Doğu Batı Yayınları,s.271-315.)
8-Bu karikatürün en tipik örneği için Kandemir Konduk'un yazdığı ve Metin Akpınar ile Zeki Alasya'nın oynadığı Yasaklar (1985) kabaresindeki "Dinî Yasaklar" skecine bakabilirsiniz:https://www.youtube.com/watch?v=vAQ4Bu7J0kg
9-Gülse Birsel'e,bu "ufuk açıcı" tespiti için tekrar şükrânlarımı sunuyorum...(bkz.Gülse Birsel,Arap kadınlarının başına gelen en güzel şey!,Sabah,24 Ağustos 2008. http://arsiv.sabah.com.tr/2008/08/24/pz/haber,8F3F8CF7C2184EEEB715286457168977.html)
10-Bölümü izlemek için https://www.youtube.com/watch?v=c_uneg9ohMo
*Emre Can Dağlıoğlu,Araplara hakaret etmenin dayanılmaz kolaylığı,Ortadoğu Arap Halkları Araştırma Enstitüsü,21 Kasım 2015.
http://www.arapenstitu.com/tr/manset/araplara-hakaret-etmenin-dayanilmaz-kolayligi-emre-can-daglioglu.html
19 Kasım 2018 Pazartesi
Ümit Kurt'la son kitabı üzerine söyleşi*
Ümit Kurt'un İletişim Yayınları'ndan çıkan "Antep 1915:Soykırım ve Failler" kitabı Eylül ayında raflardaki yerini aldı.Kudüs'te bulunan Polonsky Academy'de araştırmacı olan Kurt,bu kitabında Ermeni Soykırımı'nın dinamiklerini Antep ölçeğinde ortaya koyarken,Soykırımı burada mümkün kılan üç faile ve onların bu organize kötülüğün parçası ve uygulayıcısı oldukları süreçlere odaklanıyor.Kurt'la Soykırım sürecinin işleyişi ile şiddetin tarihini yazmanın ve Ermeni Soykırımı tarihyazımının sorunları üzerine konuştuk.
-Yeni kitabınızda küçük çaplı aktörlerin Ermeni Soykırımı'nı nasıl mümkün kıldığını Antep özelinde inceliyorsunuz.Kitapta üzerinde durduğunuz üç hikâye çerçevesinde,sıradan insanları faile/katile dönüştüren soykırım mekanizmasının nasıl işlediğini anlatabilir misiniz?
Aslında bunu kolektif/kitlesel şiddet mekanizmalarının işlemesi olarak adlandırmanın sürecin katmanlı ve girift yapısını anlamak açısından daha anlamlı olduğu kanaatindeyim.Bunun şiddet mekanizmalarının artçı şoklar ve son tahlilde patlamalar şeklinde temâyüz etmesinin payandalarını teşkil eden ortamı yani deyim yerindeyse bir çeşit "şiddet tiyatrosunu" daha net gösterdiğini düşünüyorum.Soykırım ve kitlesel kıyımlar/katliamlar gibi organize kötülük eylemlerine iştirak eden failleri harekete geçiren temel motivasyonlar arasında sözkonusu yıkım gerçekleştikten sonra kurulacak olan iktidar bloğunun onlara sağladıkları siyâsî ve ekonomik ayrıcalıklardan/avantajlardan yararlanmanın yanı sıra kurbanlara ait mâl ve mülkleri ele geçirme amacı da var elbette.Sıradan failler,aşırılıklarla malûl bu eylemlerde sergiledikleri performans ile birlikte,bu eylemleri plânlayan ve organize eden iktidara verdikleri her türden destek ve gösterdikleri rıza ölçüsünde kendi kişisel çıkarlarını tahkim ederler.Esasında burada soykırım ve kitlesel şiddet eylemlerinde aktif bir biçimde yer alan faillerin birçoğunun sıradanlığı ile karşı karşıyayız.Hannah Arendt,Yahudi Soykırımı bağlamında bunu "kötülüğün sıradanlığı" olarak tanımlar.Burada fail ile şiddetin ilişkisi öyle bir noktaya gelir ki,fail gerçekleştirdiği eylemin bir suça iştirak değil,bilakis normal bir görev olduğuna inanır.Zirâ ben de bu kitapta birçok sıradan insanın hangi şartlar altında ve nasıl bir sosyal çevrede ölüm makinelerine dönüşebildiğini veya dönüştürüldüğünü anlatmaya çalıştım.Elbette geniş ölçekli süreçlerin sonucunda meydana gelen soykırımları ve kolektif imhâ eylemlerini ifâ eden aktörler son derece farklı ve çoklu amaçlar ve saiklerle bu süreçlere dâhil olurlar.İlâveten,soykırımsal süreçlerde ve ânlarda/kiplerde sözkonusu motivasyonlar değişebilir.Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta fail açısından soykırımcı bir özne olmanın yarattığı sorumsuzluk hâlidir.Sıradan failler dâhil oldukları eylemlerin bir suç teşkil ettiğini veya ahlâkî bakımlardan yanlış olduğunu duyumsamazlar çünkü onların nezdinde bu eylemler doğru ve haklıdır.İşte bu durum açıklanması elzem olan nokta.Sözkonusu kişileri sadist,psikopat ve anormal olarak nitelemek,geçmişlerinde yaşadıkları travmalar nedeniyle bu hâle geldiklerini iddia etmek bu sıradan insanların nasıl bir kitlesel katliam failine dönüşebildiklerini açıklamakta yetersiz kalıyor.
-Bu minvalde,kitapta bahsettiğiniz Ali Cenani,Ahmet Faik ve Yasin Kutluğ'u nasıl tanımlarsınız?
En başta bir noktanın altını çizeyim:Soykırım gibi kitlesel bir suç eyleminin faili olmak yalnızca bu üç kişiye içkin bir durum değil.Bu minvalde gerek failler,gerekse de motivasyonları arasında geçişkenlikler ve esneklikler bakidir.Ne Ali Cenani,ne Ahmet Faik ne de Yasin Kutluğ bu dünyaya bir fail olarak gelmiştir.Bu minvalde çalışmamda duruma,kişiye ve konjonktüre göre pozisyon alan oportünist-konformist bir fail olarak Ali Cenani'nin;İttihatçı ideolojiye ve fikriyata göbekten bağlı bir fail olarak Ahmet Faik Erner'in;basit bir askerî sevkiyat memurluğundan mebusluğa ve İstiklâl Mahkemesi üyeliğine kadar devletin üst kademelerine yükselme arzusuyla yanıp tutuşan kariyerist bir fail olarak Mehmet Yasin Sani Kutluğ'un hayat hikâyeleri üzerinden bir insanlık durumu ve deneyimi olarak soykırım failliğini sorunsallaştırıyorum.Soykırım eylemini organize bir kötülük olarak tarif etmek mümkün olsa bile her üç failin de böyle bir kötülükle donanımlı olduğu iddiasında değilim.Esasında bu durum soykırım gibi kitlesel şiddet edimlerini gerçekleştirenlerin yaptıkları eylemi neden sıradan gördüklerinin de bir cevabı.Antep yerel düzlemde Ermeni Soykırımı'nı biçimlendiren bu dinamiklerin ete kemiğe büründürüldüğü bir yerdi.Antep Ermenilerinin imhâsı sürecinde yerel elitlerin ve eşrafın aktif katılımının altında yatan en önemli etmen Ermenilere ait mâl,mülk ve zenginliği elde etme motivasyonu idi.Daha da önemlisi,bu motivasyon bu süreçten çıkar elde edenleri birbirlerine ve İttihatçı rejime daha da bağ(ım)lı hâle getirdi.Ermenilere yönelik imhâ politikalarını gerçekleştirmek için İttihat ve Terakki tavizlerde bulunmak durumunda kalmıştır.Dolayısıyla,Antep'teki Müslüman elitleri İttihat ve Terakki iktidarına ve onun imhâ siyâsalarına dâhil eden motivasyon ortak bir ideolojik prensipten ziyade bu faillerin kendi kişisel çıkarlarıdır.Bu tutum karşılığında İttihat ve Terakki,suç ortaklığının ölçeğini büyük ölçüde genişletmiş ve bir anlamda aslında suçu tabana yaymıştır.Burada suç ortaklığından kasıt yalnızca Soykırım başladıktan sonra faillerin veya bu süreçten nemalananların dâhli değildir;aynı zamanda toplumun değişik kesimlerinin evvelemirde Ermenilerin imhâsını desteklemesi ve buna rıza göstermesidir.Bu destek ve rıza rejime ve onun ideallerine olan bağlılıklarının test edildiği âdetâ bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.
-Son dönemde giderek gelişen Ermeni Soykırımı tarihyazımı hem kullanılan kaynaklar hem de odaklanılan coğrafya açısından farklı bir yöne evriliyor.Son kitabınızı bu tarihyazımındaki yeri itibariyle nasıl değerlendirirsiniz?
Son derece doğru bir tespit.Benim bütün meramım bu olayın gerçekleştiği mahallere odaklanmak.Esas itibariyle şiddetin patlama ânının ve müteakip sürecin ete kemiğe büründüğü yerlere bakmak.Soykırım dediğimiz bu devasa şiddetin boyutlarının bu mahallerde nasıl kuvveden fiile çıktığını görmek.Bunun içinde Tehcir başta olmak üzere,fiziksel şiddet,zorla din değiştirme,servetin talanı vb. gibi süreçler var.Şiddet ânlarında fail ve kurban arasındaki karmaşık ilişkiyi anlayabilmek,her iki aktörün de aldığı pozisyonları ve durumsallıkları görebilmek önemli.Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım,Ziya Gökalp,Dr. Reşid gibi İttihat ve Terakki hiyerarşisinin tepesinde/çekirdeğinde yer alan ve katliamları organize eden failler "ideolojik elitler" olarak temâyüz etmiştir.Kompleks olmasına ve çeşitlilik arz etmesine karşın ideolojik bağlılık sözkonusu failler arasında son derece önemli bir ikili fonksiyonu yerine getiriyor.İdeoloji,faillere motivasyon ve bu sayede birbiriyle çatışan çeşitli çıkarlara sahip aktörlere ortak bir yönelim sağlıyor.İttihat ve Terakki'nin Soykırımı koordine ettiği zemin ve ortam da bu çeşitlilikle malûl.Kitlesel katliamlara katılan bir faili harekete geçiren temel motivasyonları intikam duygusu,kariyerizm,açgözlülük,talan ve sürüyle ortak hareket etme olarak sıralamak mümkün.Faillerin çoğu kurbanları kişisel olarak tanır zirâ önceleri onlarla komşuluk ilişkileri çerçevesinde veya iş arkadaşı olarak göreceli de olsa uyum içinde yaşamıştır.
-Yeni kitabınızda küçük çaplı aktörlerin Ermeni Soykırımı'nı nasıl mümkün kıldığını Antep özelinde inceliyorsunuz.Kitapta üzerinde durduğunuz üç hikâye çerçevesinde,sıradan insanları faile/katile dönüştüren soykırım mekanizmasının nasıl işlediğini anlatabilir misiniz?
Aslında bunu kolektif/kitlesel şiddet mekanizmalarının işlemesi olarak adlandırmanın sürecin katmanlı ve girift yapısını anlamak açısından daha anlamlı olduğu kanaatindeyim.Bunun şiddet mekanizmalarının artçı şoklar ve son tahlilde patlamalar şeklinde temâyüz etmesinin payandalarını teşkil eden ortamı yani deyim yerindeyse bir çeşit "şiddet tiyatrosunu" daha net gösterdiğini düşünüyorum.Soykırım ve kitlesel kıyımlar/katliamlar gibi organize kötülük eylemlerine iştirak eden failleri harekete geçiren temel motivasyonlar arasında sözkonusu yıkım gerçekleştikten sonra kurulacak olan iktidar bloğunun onlara sağladıkları siyâsî ve ekonomik ayrıcalıklardan/avantajlardan yararlanmanın yanı sıra kurbanlara ait mâl ve mülkleri ele geçirme amacı da var elbette.Sıradan failler,aşırılıklarla malûl bu eylemlerde sergiledikleri performans ile birlikte,bu eylemleri plânlayan ve organize eden iktidara verdikleri her türden destek ve gösterdikleri rıza ölçüsünde kendi kişisel çıkarlarını tahkim ederler.Esasında burada soykırım ve kitlesel şiddet eylemlerinde aktif bir biçimde yer alan faillerin birçoğunun sıradanlığı ile karşı karşıyayız.Hannah Arendt,Yahudi Soykırımı bağlamında bunu "kötülüğün sıradanlığı" olarak tanımlar.Burada fail ile şiddetin ilişkisi öyle bir noktaya gelir ki,fail gerçekleştirdiği eylemin bir suça iştirak değil,bilakis normal bir görev olduğuna inanır.Zirâ ben de bu kitapta birçok sıradan insanın hangi şartlar altında ve nasıl bir sosyal çevrede ölüm makinelerine dönüşebildiğini veya dönüştürüldüğünü anlatmaya çalıştım.Elbette geniş ölçekli süreçlerin sonucunda meydana gelen soykırımları ve kolektif imhâ eylemlerini ifâ eden aktörler son derece farklı ve çoklu amaçlar ve saiklerle bu süreçlere dâhil olurlar.İlâveten,soykırımsal süreçlerde ve ânlarda/kiplerde sözkonusu motivasyonlar değişebilir.Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta fail açısından soykırımcı bir özne olmanın yarattığı sorumsuzluk hâlidir.Sıradan failler dâhil oldukları eylemlerin bir suç teşkil ettiğini veya ahlâkî bakımlardan yanlış olduğunu duyumsamazlar çünkü onların nezdinde bu eylemler doğru ve haklıdır.İşte bu durum açıklanması elzem olan nokta.Sözkonusu kişileri sadist,psikopat ve anormal olarak nitelemek,geçmişlerinde yaşadıkları travmalar nedeniyle bu hâle geldiklerini iddia etmek bu sıradan insanların nasıl bir kitlesel katliam failine dönüşebildiklerini açıklamakta yetersiz kalıyor.
-Bu minvalde,kitapta bahsettiğiniz Ali Cenani,Ahmet Faik ve Yasin Kutluğ'u nasıl tanımlarsınız?
En başta bir noktanın altını çizeyim:Soykırım gibi kitlesel bir suç eyleminin faili olmak yalnızca bu üç kişiye içkin bir durum değil.Bu minvalde gerek failler,gerekse de motivasyonları arasında geçişkenlikler ve esneklikler bakidir.Ne Ali Cenani,ne Ahmet Faik ne de Yasin Kutluğ bu dünyaya bir fail olarak gelmiştir.Bu minvalde çalışmamda duruma,kişiye ve konjonktüre göre pozisyon alan oportünist-konformist bir fail olarak Ali Cenani'nin;İttihatçı ideolojiye ve fikriyata göbekten bağlı bir fail olarak Ahmet Faik Erner'in;basit bir askerî sevkiyat memurluğundan mebusluğa ve İstiklâl Mahkemesi üyeliğine kadar devletin üst kademelerine yükselme arzusuyla yanıp tutuşan kariyerist bir fail olarak Mehmet Yasin Sani Kutluğ'un hayat hikâyeleri üzerinden bir insanlık durumu ve deneyimi olarak soykırım failliğini sorunsallaştırıyorum.Soykırım eylemini organize bir kötülük olarak tarif etmek mümkün olsa bile her üç failin de böyle bir kötülükle donanımlı olduğu iddiasında değilim.Esasında bu durum soykırım gibi kitlesel şiddet edimlerini gerçekleştirenlerin yaptıkları eylemi neden sıradan gördüklerinin de bir cevabı.Antep yerel düzlemde Ermeni Soykırımı'nı biçimlendiren bu dinamiklerin ete kemiğe büründürüldüğü bir yerdi.Antep Ermenilerinin imhâsı sürecinde yerel elitlerin ve eşrafın aktif katılımının altında yatan en önemli etmen Ermenilere ait mâl,mülk ve zenginliği elde etme motivasyonu idi.Daha da önemlisi,bu motivasyon bu süreçten çıkar elde edenleri birbirlerine ve İttihatçı rejime daha da bağ(ım)lı hâle getirdi.Ermenilere yönelik imhâ politikalarını gerçekleştirmek için İttihat ve Terakki tavizlerde bulunmak durumunda kalmıştır.Dolayısıyla,Antep'teki Müslüman elitleri İttihat ve Terakki iktidarına ve onun imhâ siyâsalarına dâhil eden motivasyon ortak bir ideolojik prensipten ziyade bu faillerin kendi kişisel çıkarlarıdır.Bu tutum karşılığında İttihat ve Terakki,suç ortaklığının ölçeğini büyük ölçüde genişletmiş ve bir anlamda aslında suçu tabana yaymıştır.Burada suç ortaklığından kasıt yalnızca Soykırım başladıktan sonra faillerin veya bu süreçten nemalananların dâhli değildir;aynı zamanda toplumun değişik kesimlerinin evvelemirde Ermenilerin imhâsını desteklemesi ve buna rıza göstermesidir.Bu destek ve rıza rejime ve onun ideallerine olan bağlılıklarının test edildiği âdetâ bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.
-Son dönemde giderek gelişen Ermeni Soykırımı tarihyazımı hem kullanılan kaynaklar hem de odaklanılan coğrafya açısından farklı bir yöne evriliyor.Son kitabınızı bu tarihyazımındaki yeri itibariyle nasıl değerlendirirsiniz?
Son derece doğru bir tespit.Benim bütün meramım bu olayın gerçekleştiği mahallere odaklanmak.Esas itibariyle şiddetin patlama ânının ve müteakip sürecin ete kemiğe büründüğü yerlere bakmak.Soykırım dediğimiz bu devasa şiddetin boyutlarının bu mahallerde nasıl kuvveden fiile çıktığını görmek.Bunun içinde Tehcir başta olmak üzere,fiziksel şiddet,zorla din değiştirme,servetin talanı vb. gibi süreçler var.Şiddet ânlarında fail ve kurban arasındaki karmaşık ilişkiyi anlayabilmek,her iki aktörün de aldığı pozisyonları ve durumsallıkları görebilmek önemli.Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım,Ziya Gökalp,Dr. Reşid gibi İttihat ve Terakki hiyerarşisinin tepesinde/çekirdeğinde yer alan ve katliamları organize eden failler "ideolojik elitler" olarak temâyüz etmiştir.Kompleks olmasına ve çeşitlilik arz etmesine karşın ideolojik bağlılık sözkonusu failler arasında son derece önemli bir ikili fonksiyonu yerine getiriyor.İdeoloji,faillere motivasyon ve bu sayede birbiriyle çatışan çeşitli çıkarlara sahip aktörlere ortak bir yönelim sağlıyor.İttihat ve Terakki'nin Soykırımı koordine ettiği zemin ve ortam da bu çeşitlilikle malûl.Kitlesel katliamlara katılan bir faili harekete geçiren temel motivasyonları intikam duygusu,kariyerizm,açgözlülük,talan ve sürüyle ortak hareket etme olarak sıralamak mümkün.Faillerin çoğu kurbanları kişisel olarak tanır zirâ önceleri onlarla komşuluk ilişkileri çerçevesinde veya iş arkadaşı olarak göreceli de olsa uyum içinde yaşamıştır.
Kitabımda,toplu katliamların gerçek dinamiklerini anlamak için odak noktasını gayri-şahsi kurum ve soyut yapılardan,bu katliamları gerçekleştiren kanlı canlı aktörlere kaydırmaya çalışıyorum.Holokost özelinde sıradan faillere ilişkin önemli çalışmaları bulunan Christopher Browning'in vurguladığı üzere,eğer sıradan Sırplar,Hırvatlar,Türkler,Kamboçyalılar ve Çinliler soykırım failleri olabiliyorlarsa,burada dikkat edilmesi gereken nokta,sıradan Almanların bilişselliğini ve kültürünü aşan insan doğasının evrensel veçheleridir.Browning'e göre,soykırım failliği insan deneyiminin bir parçasıdır ve dolayısıyla insana dair kavramlarla açıklanmalıdır.Ermeni Soykırımı özelinde sıradan faillerin edimlerine ve biyografilerine yoğunlaşan bu çalışmamın tam da bu özelliğiyle bir ilk olma iddiasını taşıdığını rahatlıkla ifade edebilirim.Aslında bir anlamda bu faillerin Soykırım sürecindeki gündelik hayat pratiklerine de ilk defa odaklanıyoruz.Bir noktanın altını çizmekte fayda var:Ermeni Soykırımı literatüründe dört başı mamûr bir "fail çalışmaları" oluşturmak için atılması gereken ilk adım zulüm siyâsetinin dinamikleri,kırımın bürokrasisi,İttihat ve Terakki liderliğinin altındaki faillerin biyografileri,deliliğin ötesinde kitlesel katliamlara iştirak eden faillerin motivasyonları ile ırkçı nefret,öldürme eylemi ve mekânı arasındaki etkileşime odaklanmak.Pek tabiî,mevcut kaynakların yetersizliği ve kıtlığından dolayı Yahudi Soykırımı,Kamboçya,Ruanda,Bangladeş ve Bosna örnekleri ile karşılaştırıldığında Ermeni Soykırımı özelinde faillerin motivasyonlarına dair yapabileceğimiz analizlerin kapsamı sınırlı.Ve ayrıca soykırım faillerinin davranışlarının anlaşılması ve açıklanmasına ilişkin araştırmacılar arasında bir konsensüs yok.Bir grup araştırmacı bu davranışları anormal olarak betimliyor ve buna neden olan kültürel,ideolojik ve psikolojik faktörler üzerine yoğunlaşıyor.Zirâ bu fikriyata göre bu tür katliamlara iştirak edenler normal olandan sapmış kişilerdir,zaten toplumların çoğu soykırım suçu işlemezler ve hâkezâ bu toplumlara ait insanların birçoğu da soykırım faili değildir.Bunlar "olağanüstü kötülük"ten doğan eylemlerdir ve anormal dönemlerde vuku bulur.Bu çalışma sözkonusu yaklaşıma itiraz ediyor ve etnik temizlik ve soykırım gibi kitlesel katliamların "sıradan" ve "normal" insanlar tarafından da işlenebileceği iddiasını taşıyor.Burada sözkonusu kişilerin sıradanlığından kasıt işledikleri ve ortağı oldukları suçun niteliğini algılama biçimleri ve buna yönelik tavır alışları.
-Ermeni Soykırımı'nın tarihyazımı açısından merkeze odaklanan genel bir anlatımın olanakları ve sınırları nelerdir?
Ermenilerin topyekûn imhâsı modern tarihte ilk defa bir hükûmetin vatandaşı olan belirli bir grubu siyâsî bir problem olarak mülâhaza etmesi ve bu problemin sözkonusu grubun ortadan kaldırılmasıyla çözüme kavuşacağına inanmasıdır.Bu pek tabiî sözkonusu iktidarı elinde tutan aktörlerin yaptığı bir seçimdir,tercihtir.Bu noktada hükûmetten ne kastettiğimizi somutlaştırmakta fayda var.Ermeni Soykırımı dendiğinde Osmanlı hükûmeti ifadesi yalnızca o dönem merkezî otoriteyi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Fırkası'nı,onun mensuplarını veya bu partinin teşkil ettiği iktidar bloğunu kapsamamakta.Sözkonusu merkezî otoritenin vilâyetlerdeki,sancaklardaki,mutasarrıflıklardaki ve kasabalardaki sivil ve askerî bürokratları ile buralardaki eşrafın temsil ettiği yerel elitlerden müteşekkil başka bir iktidar bloğu da bulunmakta.Esas itibariyle yerel düzlemde iktidarı elinde tutan ve merkezî otoritenin siyâsalarına yön veren bu aktörlerdi.Ermeni Soykırımı'nın gerçekleşmesi sürecinde bu unsurların rolü çoğu zaman merkezî otoriteden daha aktif,etkin ve işlevsel olmuştur.
-Daha geniş bir perspektiften bakarsak,Ermeni Soykırımı çalışmaları şiddet ve diğer soykırım literatüründe nerede duruyor?
Diğer soykırım olaylarıyla karşılaştırıldığında,Ermeni Soykırımı'nın mikro ölçekte yeterince çalışılmadığını düşünüyorum.Yani olayın gerçekleştiği mahallerde nasıl husule geldiği,soykırıma cevaz veren,onu mümkün kılan unsurların nasıl temâyüz ettiği,soykırım yapmaya karar verenleri bu noktaya getiren motivasyonların ve süreçlerin neler olduğu ve Osmanlı Ermenilerinin başına bunlar gelirken Rus Çarlığı'nda ve Avusturya-Macaristan gibi imparatorlukların bünyesinde bulunan farklı etnik gruplara karşı uygulanan şiddet politikalarının aynı iklimden beslenip beslenmediğinin karşılaştırmalı bir gözle analizi gibi çeşitli konular hâlâ araştırılmayı bekliyor.Şöyle bir örnek vereyim:Birinci Dünya Savaşı'nda Rus Çarlığı Alman,Yahudi ve Müslümanlar başta olmak üzere etnik olarak Rus olmayan kendi vatandaşlarını "düşman/yabancı vatandaş" kategorisi altında değerlendirip âdetâ bir etnisite rejimi uygular.Bu rejim tamamıyla ayrımcı,ayrıştırıcı ve yıkıcı şiddet içeren politikaları haizdir.Ancak yalnızca Osmanlı İmparatorluğu bu yıkım dinamiğini soykırıma kadar götürmüştür.Bunun yanında Avusturya-Macaristan Devleti askerî güvenlik bahanesiyle birçok cinâyetler gerçekleştirmiştir ancak bunlar hiçbir zaman soykırımsal sonuçlar doğurmamıştır.Bunun gibi karşılaştırmalı analizlerin yeni araştırma konularına kapı açacağına inanıyorum.
-Ermeni Soykırımı'nın tarihyazımı açısından merkeze odaklanan genel bir anlatımın olanakları ve sınırları nelerdir?
Ermenilerin topyekûn imhâsı modern tarihte ilk defa bir hükûmetin vatandaşı olan belirli bir grubu siyâsî bir problem olarak mülâhaza etmesi ve bu problemin sözkonusu grubun ortadan kaldırılmasıyla çözüme kavuşacağına inanmasıdır.Bu pek tabiî sözkonusu iktidarı elinde tutan aktörlerin yaptığı bir seçimdir,tercihtir.Bu noktada hükûmetten ne kastettiğimizi somutlaştırmakta fayda var.Ermeni Soykırımı dendiğinde Osmanlı hükûmeti ifadesi yalnızca o dönem merkezî otoriteyi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Fırkası'nı,onun mensuplarını veya bu partinin teşkil ettiği iktidar bloğunu kapsamamakta.Sözkonusu merkezî otoritenin vilâyetlerdeki,sancaklardaki,mutasarrıflıklardaki ve kasabalardaki sivil ve askerî bürokratları ile buralardaki eşrafın temsil ettiği yerel elitlerden müteşekkil başka bir iktidar bloğu da bulunmakta.Esas itibariyle yerel düzlemde iktidarı elinde tutan ve merkezî otoritenin siyâsalarına yön veren bu aktörlerdi.Ermeni Soykırımı'nın gerçekleşmesi sürecinde bu unsurların rolü çoğu zaman merkezî otoriteden daha aktif,etkin ve işlevsel olmuştur.
Ermeni Soykırımı'nı merkezî hükûmetin veya merkezden hareket eden bir güç odağının verdiği kararın pürüzsüz ve kusursuz bir biçimde uygulanması olarak değerlendiren yaklaşımlar bu olayın yerel inisiyatiflerin hayâtî derecede rol oynadığı son derece karmaşık,birbiriyle tutarsız eylem repertuarlarından müteşekkil bir süreç olduğu gerçeğini gözden kaçırıyorlar.Bu dönemi çalışan tarihçilerin ve araştırmacıların Ermenilerin imhâ edilmesi gibi oldukça girift bir tarihsel sürecin farklı aşamalarında yer alan faillerin davranışlarının karmaşık ve ihtilâflı boyutlarına odaklanmaları gerekiyor.Bunu yaparken,kurbanlar ve failler arasındaki Primo Levi'nin imlediği "gri bölge" Ermeni Soykırımı özelinde de ihmâl edilmemesi gereken önemli bir nokta.Ermeni Soykırımı yelpazesi geniş bir failler grubu tarafından gerçekleştirilmiş kitlesel bir katliamdır.Bu kolektif suça dâhil olan bireyler koşullar ne olursa olsun kendi kararları doğrultusunda bu cinâî eylemlere iştirak etmişlerdir.Bu nedenle bu noktada bireysel sorumluluk esastır.Bu kırımın yalnızca İttihat ve Terakki'nin başını çektiği bir grup tarafından gerçekleştirildiğini iddia etmek her şeyden önce olayın kitlesel boyutunu ve bu suçlara kendi iradeleriyle katılmış insanların bireysel ve kolektif sorumluluklarını göz ardı etmemize neden olur.Bu minvalde,odak noktamızı İttihat ve Terakki elitlerinden sıradan faillere doğru değiştirerek yeni bir paradigma geliştirmek gerekiyor.Zirâ bu Soykırım'ın sorumluluğu sadece merkezî hükûmet ve İttihat ve Terakki elitleri ile sınırlandırılamaz.Ermeni Soykırımı irrasyonel bir ırkçı nefret motivasyonuyla değil;oldukça kompleks ideolojik,politik ve ekonomik saiklerle gerçekleştirilmiştir.
-İttihat ve Terakki elitleri derken de aynı amaca aynı yöntemlere ulaşmayı hedefleyen bir insan grubundan mı bahsediyoruz?
Gerek İttihat ve Terakki Partisi'ni teşkil eden unsurların,gerekse partinin Merkez Komitesi üyelerinin 1915-1917 süreci başta olmak üzere İmparatorluğun kaderine dair farklı gündemleri ve pozisyonları olduğunu düşünüyorum.Zaten olması gereken de budur.Son derece farklı politik,kültürel ve etnik arka plânları olan bu aktörleri "merkezî iktidar" gibi monolitik ve durağan bir kalıba sokmak soykırım gibi bir şiddet olayını anlamamızı ve geçmişte olmuş bir vak'ayı yeniden kurgulamamızı ve yorumlamamızı zaten zorlaştırıyor.Soykırım sözkonusu karar alıcı aktörler için masada duran siyâsalardan sadece bir tanesiydi.Bunu tercih etmeyebilirlerdi.Ancak savaş başta olmak üzere birçok farklı dinamik onlara bu yönde bir karar alma,böyle bir seçim yapma alternatifini sundu.Buradaki temel mesele aksiyonun kendisidir.Sözkonusu aksiyonun adı,varlığınıza tehdit olarak gördüğünüz bir grubu sizin için etkisiz ve tehdit teşkil etmeyecek bir duruma getirmek yani imhâdır.İmhânın soykırımcı bir nitelik kazanması,ilgili şiddet aksiyonlarının radikalleşmesi ve dozajını artırmasıdır.Bu aksiyonu gerçekleştirenleri,bu edimleri yerine getirenleri merkezî de olsa yerel de olsa aynı kalıbın içinde koyarak değerlendiremezsiniz.Bunun yanında bir de mağdur/kurban olan grubun siyâsî temsilcileri ve karar alıcılarının da pozisyonlarını,stratejilerini,tavırlarını ve bunlar arasındaki güç ilişkilerini göz önünde bulundurmanız gerekiyor.Fail ve kurban grupları arasındaki etkileşimleri,huzursuzlukları,anlaşmazlıkları ve bütün bunların sonucunda almış oldukları kararların niteliğini ve onları bu kararları almaya iten süreçleri dikkatli tarihsel okumalara tâbi tutmamız lâzım.Aksi takdirde Ermeni Soykırımı'nı mümkün kılan dinamikleri anlamamız hakikaten zorlaşır.Zirâ karşımızda başta Holokost,Kamboçya ve Ruanda olmak üzere bunlarla karşılaştırıldığında gerçekleşebilme ihtimâli ve beklentisi en düşük olan bir soykırım vak'ası bulunmakta.
-İttihat ve Terakki elitleri derken de aynı amaca aynı yöntemlere ulaşmayı hedefleyen bir insan grubundan mı bahsediyoruz?
Gerek İttihat ve Terakki Partisi'ni teşkil eden unsurların,gerekse partinin Merkez Komitesi üyelerinin 1915-1917 süreci başta olmak üzere İmparatorluğun kaderine dair farklı gündemleri ve pozisyonları olduğunu düşünüyorum.Zaten olması gereken de budur.Son derece farklı politik,kültürel ve etnik arka plânları olan bu aktörleri "merkezî iktidar" gibi monolitik ve durağan bir kalıba sokmak soykırım gibi bir şiddet olayını anlamamızı ve geçmişte olmuş bir vak'ayı yeniden kurgulamamızı ve yorumlamamızı zaten zorlaştırıyor.Soykırım sözkonusu karar alıcı aktörler için masada duran siyâsalardan sadece bir tanesiydi.Bunu tercih etmeyebilirlerdi.Ancak savaş başta olmak üzere birçok farklı dinamik onlara bu yönde bir karar alma,böyle bir seçim yapma alternatifini sundu.Buradaki temel mesele aksiyonun kendisidir.Sözkonusu aksiyonun adı,varlığınıza tehdit olarak gördüğünüz bir grubu sizin için etkisiz ve tehdit teşkil etmeyecek bir duruma getirmek yani imhâdır.İmhânın soykırımcı bir nitelik kazanması,ilgili şiddet aksiyonlarının radikalleşmesi ve dozajını artırmasıdır.Bu aksiyonu gerçekleştirenleri,bu edimleri yerine getirenleri merkezî de olsa yerel de olsa aynı kalıbın içinde koyarak değerlendiremezsiniz.Bunun yanında bir de mağdur/kurban olan grubun siyâsî temsilcileri ve karar alıcılarının da pozisyonlarını,stratejilerini,tavırlarını ve bunlar arasındaki güç ilişkilerini göz önünde bulundurmanız gerekiyor.Fail ve kurban grupları arasındaki etkileşimleri,huzursuzlukları,anlaşmazlıkları ve bütün bunların sonucunda almış oldukları kararların niteliğini ve onları bu kararları almaya iten süreçleri dikkatli tarihsel okumalara tâbi tutmamız lâzım.Aksi takdirde Ermeni Soykırımı'nı mümkün kılan dinamikleri anlamamız hakikaten zorlaşır.Zirâ karşımızda başta Holokost,Kamboçya ve Ruanda olmak üzere bunlarla karşılaştırıldığında gerçekleşebilme ihtimâli ve beklentisi en düşük olan bir soykırım vak'ası bulunmakta.
Merkezden birçok vilâyete açık ve net bir imhâ emri gönderilmiş bile olsa bir tarihçi olarak benim açımdan esas olan bu emrin ilgili kişi,kurum ve gruplar tarafında nasıl karşılandığı,buna nasıl tepki verildiği ve buna göre nasıl bir pozisyon alındığıdır.Bunu anlayabilmenin tek yolu olay mahalline inmek yani yerele odaklanıp,buradaki aktörlerin birbirleriyle olan iletişim ve etkileşimlerine,her bir grubun siyâsî gündemine göz atmaktır.Bizim işimiz soykırımın olup olmadığını göstermek,bunu ispat etmek olmamalı.Tarihçi olarak tek görevimiz,olmuş olanı bütün değişkenleri,mevcut bütün anlatıları ve kaynakları dikkate alarak ortaya koymak olmalı.
Diğer soykırım olaylarıyla karşılaştırıldığında,Ermeni Soykırımı'nın mikro ölçekte yeterince çalışılmadığını düşünüyorum.Yani olayın gerçekleştiği mahallerde nasıl husule geldiği,soykırıma cevaz veren,onu mümkün kılan unsurların nasıl temâyüz ettiği,soykırım yapmaya karar verenleri bu noktaya getiren motivasyonların ve süreçlerin neler olduğu ve Osmanlı Ermenilerinin başına bunlar gelirken Rus Çarlığı'nda ve Avusturya-Macaristan gibi imparatorlukların bünyesinde bulunan farklı etnik gruplara karşı uygulanan şiddet politikalarının aynı iklimden beslenip beslenmediğinin karşılaştırmalı bir gözle analizi gibi çeşitli konular hâlâ araştırılmayı bekliyor.Şöyle bir örnek vereyim:Birinci Dünya Savaşı'nda Rus Çarlığı Alman,Yahudi ve Müslümanlar başta olmak üzere etnik olarak Rus olmayan kendi vatandaşlarını "düşman/yabancı vatandaş" kategorisi altında değerlendirip âdetâ bir etnisite rejimi uygular.Bu rejim tamamıyla ayrımcı,ayrıştırıcı ve yıkıcı şiddet içeren politikaları haizdir.Ancak yalnızca Osmanlı İmparatorluğu bu yıkım dinamiğini soykırıma kadar götürmüştür.Bunun yanında Avusturya-Macaristan Devleti askerî güvenlik bahanesiyle birçok cinâyetler gerçekleştirmiştir ancak bunlar hiçbir zaman soykırımsal sonuçlar doğurmamıştır.Bunun gibi karşılaştırmalı analizlerin yeni araştırma konularına kapı açacağına inanıyorum.
Tabiî buradaki önemli handikaplardan bir tanesi Ermenice bilen araştırmacıların sayısının az olması,Osmanlı ve Genelkurmay arşivlerinde örneğin emval-i metruke başta olmak üzere Tehcir'e ilişkin bazı kataloglarda yer alan belgelere erişimin olmaması.Bunun yanında benim gördüğüm önemli dezavantajlardan bir tanesi Holokost,Kamboçya,Ruanda ve Bosna gibi örneklerle karşılaştırıldığında Ermeni Soykırımı'nda tanıklıkların son derece sınırlı ve faillerin neredeyse tamamının ölmüş olması.Bu durum bizim bilhassa Soykırım sürecine iştirak edenleri harekete geçiren itkileri tespit etmemizi zorlaştırıyor.İlâveten,Ermeni meselesini çalışan tarihçilerin ve araştırmacıların özellikle geç dönem Osmanlı tarihçilerinin sürekli bir belge yığını üzerinden bu konuyu ele almaya çalışıp meselenin kolektif şiddet veçhesini dikkate almamaları gibi bir durum da sözkonusu.Kitlesel şiddet literatürünü işin içine katmadan ne 1894-1897 Katliamları'nı,ne 1909 Adana Pogromu'nu ne de 1915'i bütünüyle değerlendirebilirsiniz.Şiddetin gündelik hayatımızın bir parçası olduğu gerçeğini akılda tutmamız gerekiyor.Kolektif şiddet meselesinin sosyal ve politik gündelik hayatın tarihi gibi alanlardan soyutlanması,hattâ bazı çalışmalarda sadece belgeler üzerinden hareket edip,olayın toplumsal mekanizmalarının açıklanmaması Ermeni Soykırımı çalışmalarının temel eksikliklerinden.
Son olarak bir de işin psikolojik tarafı bana göre hep gözden kaçırılıyor.Ne demek istiyorum bir örnekle ifade edeyim:Osmanlı Balkan Harbi'nden yenik çıktığında,Bulgarlara ve Yunanlara esir düşmüş çok sayıda İttihatçı vardı.Bahaeddin Şakir de Bulgar zindanlarında çok ağır işkencelerden geçmiş ve burada esir hayatı yaşamıştır.Mayıs 1913'te serbest bırakıldığında onun için artık hiçbir Hristiyan unsurun Osmanlı topraklarında yaşamaya hakkı yoktur.Ermenilerin imhâsı sürecinde belki sahada en aktif rolü oynayan bu failin neden birer acımasız katile dönüştüğünü açıklamaya çalışırken bu tür psikolojik faktörlerin üzerine de kafa yormamız gerekir diye düşünüyorum.
-Failler üzerine yapılan çalışmalara bakınca akla gelen ilk örnek tabiî ki Holokost literatürü.Ancak faillerle hâlen konuşulabilen ve böyle çalışmaların yapıldığı Ruanda,Bosna ve Endonezya gibi örnekler de bu anlamda önemli.Sizce bu soykırımlara dair çalışmalar bize Ermeni Soykırımı'na dair neler öğretiyor?
Bu örnekler bize yerel dinamiklerin ne kadar önemli olduğunu;şiddetin dalgalar hâlinde nasıl tabana yayıldığını;sosyo-politik koşulların yıkıcı bir şiddet ortamının koşullarını nasıl hazırladığını;şiddet uygulayan aktörlerin/faillerin çeşitliliğini,normalliğini,sıradanlığını;birbirini tanıyan,birbirine akrabalık ve komşuluk bağlarıyla bağlı olan sıradan ve normal insanların nasıl birbirini imhâ edecek noktaya gelebileceğini hem makro hem mikro ölçeklerde ortaya koyuyor.Bu bağlamda Ermeni Soykırımı'nın daha iyi anlaşılması ve açıklanması açısından bu örneklerin turnusol kâğıdı işlevi görebileceğini ileri sürmek mümkün.Aslında cevabını aradığımız sorular oldukça basit:Soykırım neden ve nasıl olur?Ancak meseleyi bu noktada karmaşıklaştıran şiddetin kompleks doğası ve içeriğidir.Soykırımı Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım vb. gibi aktörlerin gerçekleştirdiği bir olay olarak ele alan;bunu bir toplumsal mühendislik ve Türkleştirme-İslâmlaştırma süreci çerçevesinde gören;sürekli belgeler üzerinde bir yıkım olayını kanıtlamaya girişen çalışmaların miadını doldurduğunu düşünüyorum.Dolayısıyla bahsi geçen örneklerle Ermeni Soykırımı literatürünün kurabileceği her diyalog ve iletişim sözkonusu şiddetin karmaşık içeriğini gösterebilmek açısında son derece önemli.
-Son olarak,Ermeni Soykırımı'nın gelişen literatürünün Osmanlı,Cumhuriyet ve Ortadoğu tarihçiliğinin gündemini ve seyrini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Osmanlı-Türkiye tarihi açısından 1912-1922 dönemini kolektif/yıkıcı şiddet sarmalının en uzun on yılı olarak tanımlıyorum.Avrupa'daki topraklarının neredeyse tamamını kaybeden ve parçalanmaya başlayan bir İmparatorluk,bu İmparatorluğun Lozan'dan beri hukukî plânda azınlık olarak nitelendirilen unsurlarının zorla yurtlarından edilmesi ve büyük ölçüde yıkımı,İttihatçı kadroların Anadolu'nun bütün sathına yaydığı ve yereldeki aktörlerin desteği ve yardımıyla gerçekleştirdiği kitlesel şiddet eylemleri ve bu topyekûn kırım ve yıkım üzerinden yükselen bu şiddet sarmalını mirâs alan yeni ulus-devlet.Bugün klâsik anlamda Amerika ve Avrupa'da Ortadoğu tarihine giriş dersi veren tarihçilerin okuma listesine baktığınızda Osmanlı'yı saran şiddet dalgasının ürünü olan bu olayları içermeyen bir liste bulmamanız mümkün değil.Klişe bir söylem olacak biliyorum ancak yine de altını çizmekte fayda var:Ortadoğu'nun şekillenmesi,bu coğrafyada yaşayan toplulukların ulus-devlet olma süreçleri,devlet-vatandaş ilişkileri,merkezî ve yerel siyâsî elitlerin şekillenmesi gibi bütün süreçler Ermeni Soykırımı,Süryanilerin imhâsı,Osmanlı Rumlarının kovulması,bunun yanında Balkanlar'da ve Kafkasya'daki Müslümanların marûz kaldığı şiddet olayları da dâhil olmak üzere Ortadoğu'nun her anlamda kaderini belirlemiştir.Bugün bu mecrada çalışan tarihçiler tam da bu saiklerle Osmanlı'da kitlesel şiddet meselesini ciddi şekilde,farklı kaynakları kullanarak karşılaştırmalı bir perspektifle çalışmaktadır.Bunun Osmanlı,Çarlık Rusya,Avusturya-Macaristan gibi çok-uluslu ve çok-dinli yapıların bilhassa imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde arka bahçelerinde nasıl şiddet tarlaları ektiğini anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.Bugün Ortadoğu, post-Ottoman yani Osmanlı-sonrası bir tarihsel izleğin parçası olmakla birlikte aynı zamanda post-genocide yani soykırım-sonrası bir tarihsel bağlamın da önemli bir dinamiğidir,bu sürecin ayrılamaz bir bütünüdür.Bana göre en azından bütüncül ve global tarih bağlamında Ortadoğu'yu anlamak isteyen tarihçilerin bunu göz önünde bulundurması esastır.Geldiğimiz noktada Ortadoğu'da ISİD olgusunu,Ezidi Soykırımı'nın tarihsel öncellerini indirgemeciliğe kaçmadan anlamak ve açıklamak için Osmanlı'daki şiddet sarmalına ve bunun ortamını hazırlayan süreçlere,mekanizmalara,karar alıcı aktörlere ve dinamiklere göz atmak önemli bir tarihsel metodolojidir.Cumhuriyet tarihi açısından da bu böyledir.İmparatorluk ve Cumhuriyet arasındaki süreklilikler ve kopuşlar tarihçilerin malûmu.Ancak bence burada dikkat etmemiz gereken nokta bu iki sürecin kendi içinde barındırdığı mikro anlatılar ve mikro tarihlerdir.Bilhassa Cumhuriyet tarihi özelinde gündelik hayatın farklı veçhelerini odağına alarak global,ulusal ve yerel tarih anlatıları arasında diyalog kurabilen çalışmaların önemli olduğunu düşünüyorum.Ermeni Soykırımı'nın bu anlamda bu tür anlatılara kapı aralayan boyutları olduğu kanaatindeyim...
*Ümit Kurt'la son kitabı üzerine söyleşi,Röportaj:Emre Can Dağlıoğlu,Toplumsal Tarih,Sayı:299,Kasım 2018,s.50-55.
-Failler üzerine yapılan çalışmalara bakınca akla gelen ilk örnek tabiî ki Holokost literatürü.Ancak faillerle hâlen konuşulabilen ve böyle çalışmaların yapıldığı Ruanda,Bosna ve Endonezya gibi örnekler de bu anlamda önemli.Sizce bu soykırımlara dair çalışmalar bize Ermeni Soykırımı'na dair neler öğretiyor?
Bu örnekler bize yerel dinamiklerin ne kadar önemli olduğunu;şiddetin dalgalar hâlinde nasıl tabana yayıldığını;sosyo-politik koşulların yıkıcı bir şiddet ortamının koşullarını nasıl hazırladığını;şiddet uygulayan aktörlerin/faillerin çeşitliliğini,normalliğini,sıradanlığını;birbirini tanıyan,birbirine akrabalık ve komşuluk bağlarıyla bağlı olan sıradan ve normal insanların nasıl birbirini imhâ edecek noktaya gelebileceğini hem makro hem mikro ölçeklerde ortaya koyuyor.Bu bağlamda Ermeni Soykırımı'nın daha iyi anlaşılması ve açıklanması açısından bu örneklerin turnusol kâğıdı işlevi görebileceğini ileri sürmek mümkün.Aslında cevabını aradığımız sorular oldukça basit:Soykırım neden ve nasıl olur?Ancak meseleyi bu noktada karmaşıklaştıran şiddetin kompleks doğası ve içeriğidir.Soykırımı Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım vb. gibi aktörlerin gerçekleştirdiği bir olay olarak ele alan;bunu bir toplumsal mühendislik ve Türkleştirme-İslâmlaştırma süreci çerçevesinde gören;sürekli belgeler üzerinde bir yıkım olayını kanıtlamaya girişen çalışmaların miadını doldurduğunu düşünüyorum.Dolayısıyla bahsi geçen örneklerle Ermeni Soykırımı literatürünün kurabileceği her diyalog ve iletişim sözkonusu şiddetin karmaşık içeriğini gösterebilmek açısında son derece önemli.
-Son olarak,Ermeni Soykırımı'nın gelişen literatürünün Osmanlı,Cumhuriyet ve Ortadoğu tarihçiliğinin gündemini ve seyrini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?
Osmanlı-Türkiye tarihi açısından 1912-1922 dönemini kolektif/yıkıcı şiddet sarmalının en uzun on yılı olarak tanımlıyorum.Avrupa'daki topraklarının neredeyse tamamını kaybeden ve parçalanmaya başlayan bir İmparatorluk,bu İmparatorluğun Lozan'dan beri hukukî plânda azınlık olarak nitelendirilen unsurlarının zorla yurtlarından edilmesi ve büyük ölçüde yıkımı,İttihatçı kadroların Anadolu'nun bütün sathına yaydığı ve yereldeki aktörlerin desteği ve yardımıyla gerçekleştirdiği kitlesel şiddet eylemleri ve bu topyekûn kırım ve yıkım üzerinden yükselen bu şiddet sarmalını mirâs alan yeni ulus-devlet.Bugün klâsik anlamda Amerika ve Avrupa'da Ortadoğu tarihine giriş dersi veren tarihçilerin okuma listesine baktığınızda Osmanlı'yı saran şiddet dalgasının ürünü olan bu olayları içermeyen bir liste bulmamanız mümkün değil.Klişe bir söylem olacak biliyorum ancak yine de altını çizmekte fayda var:Ortadoğu'nun şekillenmesi,bu coğrafyada yaşayan toplulukların ulus-devlet olma süreçleri,devlet-vatandaş ilişkileri,merkezî ve yerel siyâsî elitlerin şekillenmesi gibi bütün süreçler Ermeni Soykırımı,Süryanilerin imhâsı,Osmanlı Rumlarının kovulması,bunun yanında Balkanlar'da ve Kafkasya'daki Müslümanların marûz kaldığı şiddet olayları da dâhil olmak üzere Ortadoğu'nun her anlamda kaderini belirlemiştir.Bugün bu mecrada çalışan tarihçiler tam da bu saiklerle Osmanlı'da kitlesel şiddet meselesini ciddi şekilde,farklı kaynakları kullanarak karşılaştırmalı bir perspektifle çalışmaktadır.Bunun Osmanlı,Çarlık Rusya,Avusturya-Macaristan gibi çok-uluslu ve çok-dinli yapıların bilhassa imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde arka bahçelerinde nasıl şiddet tarlaları ektiğini anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.Bugün Ortadoğu, post-Ottoman yani Osmanlı-sonrası bir tarihsel izleğin parçası olmakla birlikte aynı zamanda post-genocide yani soykırım-sonrası bir tarihsel bağlamın da önemli bir dinamiğidir,bu sürecin ayrılamaz bir bütünüdür.Bana göre en azından bütüncül ve global tarih bağlamında Ortadoğu'yu anlamak isteyen tarihçilerin bunu göz önünde bulundurması esastır.Geldiğimiz noktada Ortadoğu'da ISİD olgusunu,Ezidi Soykırımı'nın tarihsel öncellerini indirgemeciliğe kaçmadan anlamak ve açıklamak için Osmanlı'daki şiddet sarmalına ve bunun ortamını hazırlayan süreçlere,mekanizmalara,karar alıcı aktörlere ve dinamiklere göz atmak önemli bir tarihsel metodolojidir.Cumhuriyet tarihi açısından da bu böyledir.İmparatorluk ve Cumhuriyet arasındaki süreklilikler ve kopuşlar tarihçilerin malûmu.Ancak bence burada dikkat etmemiz gereken nokta bu iki sürecin kendi içinde barındırdığı mikro anlatılar ve mikro tarihlerdir.Bilhassa Cumhuriyet tarihi özelinde gündelik hayatın farklı veçhelerini odağına alarak global,ulusal ve yerel tarih anlatıları arasında diyalog kurabilen çalışmaların önemli olduğunu düşünüyorum.Ermeni Soykırımı'nın bu anlamda bu tür anlatılara kapı aralayan boyutları olduğu kanaatindeyim...
*Ümit Kurt'la son kitabı üzerine söyleşi,Röportaj:Emre Can Dağlıoğlu,Toplumsal Tarih,Sayı:299,Kasım 2018,s.50-55.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)