
Yıllar önce Zaralı soydaşım Krikor Ceyhan'ın "Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm" kitabını okuduğumda,doğduğum evde bizimle yaşayan 1915 seferberlik artığı babamın iki bibisinin(1) anlattığı acı dolu gerçek hikayeleri yeniden anımsama durumunda kalmıştım.
Ermenistan'a yerleştiğim yıllarda,insan yaşamında kader diye adlandırılan olgunun varolduğuna henüz inanmıyor olsam da,sonraki yıllarda görüp yaşadığım acı olaylar bana “kadersiz olunmuyor” doğrusuna eyvallah etmemi de sağladı.Yaşayanlar bilir,savaş berbat bir şey!"Yaşayanlar bilir" bilmesine diyorum ama,”hele şöyle çevrenize bir bakın” desem “savaş görmüş kaç insan sayabilirsiniz?“ tipi bir sorumun,havada nasıl asılı kalacağının da bilincinde olduğumdan söylediğimin ne kadar soyut olduğunu da çok iyi anlıyorum.
Avrupa'da geçirdiğim gençlik yıllarımda çok aktif bir barış yanlısı,hatta militanıydım diyebilirim.O zamanlar,İkinci Dünya Savaşı’nı gençliğinde Alman ordusunda subay olarak yaşamış,yaşlılığında ise Yeşiller Partisi bünyesinde politikaya soyunmuş eski NATO generali Gerd Bastian'ın "Nükleer başlıklı füzelere hayır!","Barış için ayağa kalk!" çağrısı pek gözde ve gündemdeydi,Avrupa'da her soy ve boydan milyonlarca insanın aktif olarak katıldığı çok geniş bir barış hareketi kol geziyordu.Küçücük öğrenci odamın duvarında,üzerinde "Stell dir vor,es ist krieg und keine geht hin"(2) yazılı şahane bir afiş asılıydı.Çok uzun yıllar "Düşünsene,savaş var,fakat kimse gitmiyor" barış sloganını içselleştirerek yaşamış olduğum halde 29 yaşımda,hem de bilinçli ve gönüllü olarak Dağlık Karabağ'a savaşa gittim.
İnsan yaşamında hiç beklenmedik öyle değişiklikler oluyor ki,zorunlu olarak yaşanan ruh halini kelimelerle anlatmak imkansız denecek kadar zordur,inanın!Babamın yüz yaşını aşmış Mariam ve Khanım bibilerinden dünyaya gözümü açtığım günden itibaren dinlediğim soykırım vahşetinin acı hikayelerine çok benzer onlarcasını,1990 baharında yerleştiğim Ermenistan'da Azerbaycan'dan kovuldukları için göç etmek zorunda bırakılmış Zakatala,Sumgait,Bakü,Şirvan,Kirovabat,Şamkhor,Kartman,Ovalık Karabağ bölgelerinden yarım milyona yakın insan grubuna ait çoklarından bizzat dinleme,o mağdurların başına gelenleri,yapılan katliam ve pogromların video belgesellerini izleme bahtsızlığım olmuştu.
Azerilerin durmak bilmeyen vahşi saldırılarını Dağlık Karabağ'da binlerce yıldan beri yaşayan soydaşlarımızın sonunu getirmeye yöneltmiş olduğunun açıkça görülmesiyle,savunmasız o insanların canını,namusunu korumak için Karabağ'a gidip dövüşmeye hazırlanan genç Ermeni fedai gruplarından bazılarına rast gelmem sayesinde,19. yüzyıl sonu,20. yüzyıl başlarında maruz kalınmış benzersiz bir felaketin tıpkısını bir de aynı yüzyıl sonlarında yaşamak zorunda bırakılışımıza "Hayır...Bu kez koyun gibi kesilmeyecek,derimizi pahalıya satacağız.Bizim nesil dedelerimizin
yapamadığını becerecek" kararlılığıyla ayağa kalkan o yiğitlerin kervanına gönüllü olarak katılanlardan biri de ben oluvermiştim.
Ermenistan'dan Stalin adlı tiran tarafından 1920'lerde koparılmış,dört yanı Azerilerle çevrili dağlık bir adayı andıran Karabağ'ın Şahumyan bölgesine ilk kez bir helikopterle 1991 Kasımında ayak basmamdan sadece birkaç gün önce kuzeyde bulunan altı Ermeni köyü,sahiplerinden zorla boşaltılmış,orada yaşayan günahsız binlerce insan bilmedikleri bir istikamete,bilinmeze doğru göç etmek
zorunda bırakılmışlardı.
Gülistan,Verinşen,Buzlukh,Manaşit,Erkec,Haybaris,Rusbaris,Karaçınar köyleriyle çevrili Şahumyan ilçe merkezli bölgede,köylülerin can güvenliğini savunmaya yönelik amaçla örgütlenmiş silahlı direniş birimlerinden "Kurtuluş Ordusu" bünyesindeki diaspora Ermenisi bir avuç insandan biriydim sadece ve o bölgede üç ay kadar kaldıktan sonra, 1992 Mart ayı sonunda daha güneye Mardakert bölgesine yerleştiğimizde,elimde olmadan tüm dünyamın değiştiğinin de farkına varmıştım.
Karabağ'da yerleşik yaşayan insanların canını,yaşam hakkını savunmak için oraya koşan gönüllü direniş gruplarındaki insanların çoğunluğu 1918 sonrası Batı Ermenistan ve Kilikya'dan gelip Doğu Ermenistan'ın mini minnacık bir parçasında varolabilmiş devletlerine yerleşen yetimlerin torunlarıydı. O nedenle de her gönüllüler tugayı kendi ata toprakları,Garin,Sebastia,Malatya,Kars,Muş,Sasun, Musaler,Zeytun,Kharberd vs. ve o topraklarda savaşmış can fedailer, Ağpür Serop,Antranik,Kevork Çavuş,Arabo,Medzn Murad gibi onlarca yiğidin adıyla anılıyor,biliniyordu.Batı Ermenilerini Karabağ'a getiren tek neden,yeni Kars,Erzurum,Van,Muş,Bitlis,Kharberd'lerin yitip yok olmasını önlemek,planlanan yeni bir katliama dur diyebilmekti.
ABD doğumlu ama Amasyalı Monte Melkonian'ı,Marsilya doğumlu ama Antep-Kilisli Hovsep'i,Paris doğumlu ama Erzurumlu Armenak'ı,Kharberdli Vigen'i,Beyrut doğumlu ama Sisli Kevork'u,Maraşlı Razmik'i,Adanalı Mardiros'u,Adıyamanlı Sarkis'i,Musadağlı Jirayr'ı,Tehran doğumlu ama Vaspurakanlı David'i İsfahan doğumlu ama Bulanıklı Vahe'yi ve daha nice genç insanları akıllarının ucundan bile geçirmeyip,hiç düşünmedikleri bu savaşa sürükleyip getiren neden işte sadece buydu.Karabağ,Ermenilerin kolektif hafızasının yeniden canlanmasını sağlayan yerdi,1915'ten sadece 75 yıl sonra "Ermeniler artık kesilmek istemiyor!" mesajı tüm dünyaya sadece buradan ulaştırılabilirdi ve sonuçta öyle de oldu !
1992 Nisan ayı başında Karabağ'ın en kuzeydoğusundaki Marağa Ermeni köyü Azerilerce birkaç saatliğine de olsa işgal edilmiş,ancak Ermeni güçlerince hemen geri alındığında on yaşlı insanın kurşunlanarak katledilmiş olduğu,ikisi kadın,orta yaşta altı kişinin de kaçırıldığı anlaşılmıştı.Rehin alınanların akıbeti birkaç gün sonra belli olmuş,kaçırılmış masum köylülerin paramparça edilmiş cesetleri yakındaki sulama kanallarında bulunmuştu.
Azeriler,9 Nisan günü Marağa köyünü tekrar işgal etmiş,tüm köy halkını vahşi bir barbarlıkla katletmişlerdi.Bir gün sonra,10 Nisan günü Marağa köyünü kurtaran Ermeni güçleri içinde ben de bulunuyordum ve bir arkadaşa ait video kamerasıyla,tüm gün boyu köyün sokaklarında elleri,ayakları,başları,kulakları kesilmiş,gözleri oyulmuş beşik yaşta bebelerden,kız ve erkek çocuklarına,cinsel organları elektrik tellerine asılı erkek ve iğfal edilmiş kadın cesetlerini,çok yaşlı nine ve dedelerin başlarının taşlarla ezilerek parçalanmış kafalarını filme alırken bir yandan kendime hakim olmaya çalışıyor,diğer yandan “kendisini Türk sayan Azerilerin” 1915'ten bu yana soydaşlarından farklı bir yol kat edememiş olduğunu ve aynı seviyesizlikte kaldığını şahsen görüp yaşama bahtsızlığıma yanıyordum.
Marağa katliamıyla ilgili bu belgesel filmi görmeye yüreği dayanacaklara önerimi,ona Youtube veya Google vasıtasıyla kolayca ulaşabileceklerini iletmekle yetiniyor,yazmakta bile zorlandığım bu konuyu noktalıyorum.Yetmiş yıl boyunca Sovyet sosyalizmi şartlarında yaşayıp varolmuş Azerbaycan adlı cumhuriyetin vatandaşlarının varmış olduğu uygarlık düzeyini tanımlama sorununu da Marağa katliamı belgeselini izleyeceklerin vicdanına bırakıyorum.
Marağa faciasından birkaç ay sonra Şahumyan,Mardakert,Askeran,Marduni,Hadrut bölgelerine yapılan eşi görülmemiş saldırılar,sayısız insan kaybına yol açarak,Karabağ topraklarının üçte birinden çok fazlasının Azerbaycan tarafından işgaliyle sonuçlanmıştı.
“Savaş bir erkek işi” diye yaygın olan yanlış düşüncenin tam aksini gözlemlediğim facianın tüm ağırlığını gerçekte kadınların çektiğine ben Karabağ'da şahit oldum.Dayanılmaz saldırılar nedeniyle geri çekilmeye zorlandığımız günlerin birinde birkaç saatliğine bulunduğumuz askeri garnizonun mutfağında insan gözlerinde varolası hüznün "ben burdayım" diye basbas bağırdığını o ana kadar
hiç görmediğim şekildeki ifadesiyle kocaman gözlü bir kadına rastladım.
Olduğundan çok yaşlı gösteren bu hanımın bir sene kadar önce bir buçuk yaşındaki biri kız,biri erkek ikiz bebeklerini,eşini,kaynana ve kayınbabasını Azeriler tarafından yapılan bir saldırıda yakılıp küle dönüşen evlerinde yitirdiği günden beri,konuşma yetisini de yitirdiğini öğrendiğimde insani tüm hücrelerimin donduğunu ve nefesimin kesilip teneffüs edemediğimi hiç ama hiç unutamıyorum.O kadıncağızın gözlerindeki ifade Karabağ'da belleğime çıkmazcasına kazılan acıların en korkuncu,yaşadığım savaş yıllarından kalma tüm anılarımın en silinmeziydi.
Ancak Karabağ yıllarımın asıl kahramanı “acıyı bal eyleyen” Ermeni kadınları yerine,seksen sekiz yaşında bir Azeri kadını oldu.Ermenistan ve Karabağ arasında tampon bölge olarak varolan,yaklaşık 10 bin Azerinin yaşadığı Kelbacar şehir merkezli sarp dağlarla çevrili,doğa vergisi bir savunma coğrafyasına sahip bu bölgeden Karabağ Ermeni köylerinin sürekli bombalanması yüzünden,oranın alınması artık kaçınılmaz olmuştu.
1993 Mart ayı sonlarında gerçekleştirilen çok başarılı bir askeri operasyon esnasında üç taraftan sarılan bölgedeki Azeri güçlerinin direnişin fayda etmeyeceğini anlaması sonrası,açık bırakılan dördüncü yoldan sivil halkın Azerbaycan'ın ikinci şehri Kirovabat'a ulaşması,yani tek kurşun sıkılmadan sıcak bölgeden uzaklaşması sağlanmıştı.Benim bulunduğum askeri birim,tüm diğer operasyonlarda olduğu gibi "hangi koşulda olursak olalım,sivil halkın canına dokunmama" emri gereğince tam beş gün boyunca,Kelbacar şehir merkezinin güneyindeki futbol stadına yakın tepelerde mevzilendiğimiz yerden,saat başı stada gelen minibüs,otobüs,kamyon,römorklu traktör gibi her tür taşıma aracına doluşan,günde beş-altı defa inip kalkan helikopterlerle sivil halkın oradan nasıl uzaklaştırıldığını seyretmekle yetiniyordu sadece...
Nüfusun çokluğu nedeniyle olsa gerek,bu bekleme çok uzun sürdüğü halde,son insanın bile kendi ayağıyla şehirden uzaklaşmasını arzuladığımızdan sabrediyorduk.29 Mart 1993 öğle üzeri aldığımız emirle dört koldan şehre girmemiz,ama rastladığımız her kim olursa olsun zarar vermeden esir almamız iletilmişti.Dört arkadaşımla,girişinde Nizami Gence'nin koca bir portresinin bulunduğu stada ulaştığımızda,sırtını otlar üzerinde altlı üstlü,yan yana dizili rengarenk bez bohçalara vererek oturmuş birbirleriyle sohbet eden üçü çocuk,dördü elli yaş civarında erkek,altısı yaşlı kadından oluşan bir grup insanla karşı karşıya geldiğimizde,bize "Niye dünden beri ne marşrudni(3) ne de vertalyot(4) gelip bizi de Kirovabat'a aparmıyor?" diye sorulunca,Türkçemle "Çünkü Ermeniler şehri almışlar,artık gelen giden olmaz herhal" demek durumunda kaldığımı hatırlıyorum.
Duyduklarından irkilenlerin "Pekiyi,bizim asker oğlanlar neredeler,kamandirleriniz(5) ne ederler,bizi aparmaya siz mi geldiniz?" diye sormalarından bizi Azeri askeri sandıklarını anlayan bir tek ben olduğumdan onlara "Tabii Kirovabat'a gideceksiniz de,ne zaman bilmem,ama ondan önce bilmeniz gereken bizim Ermeni askeri olduğumuzdur.
Korkmayın,kimse size zarar vermez,rahat olun" deyişimi şaka sanıp "Şulukh(6) m'edersin asker oğlan?" diyerek sözlerimi ciddiye almamalarını gördüğümden kahkaha attığımı gören ve konuşmamızı hiç anlamayan asker arkadaşlarımın bana "Eh,muhabbetiniz bol olsun da,hısım akraba olmadan önce,onlara kurt gibi aç olduğumuzu söyleyiversen de şehirde nerede en lezzetli şiş kebabı yiyebileceğimiz bir lokanta olduğunu sorup öğrensen hiç de fena olmaz gibimize geliyor" deyip takılmalarını hiç unutamam.
"Esir alındıklarını" geç de olsa anlayan grubun içlerindeki yaşlı bir kadına pek özel bir saygıda bulunmaları gözüme çarpmış,ama bunu onun diğerlerinden yaşlı olmasına yormuştum.Saatler sonra ancak,onun okuma-yazma bilmediği halde,maniler,güzel,etkileyici sözler,şiirler “söyleyen”,Azerilerin iyi tanıdığı ve saydığı meşhur tek kadın aşık Şeykha Khanım olduğunu öğrenecektim.Azeri sözlü kültürünün belki de "son" halk aşıklarından olan,başlı başına bir tarih kesitinin bu canlı şahidiyle tam 25 gün aynı yerde,geceli gündüzlü beraber yaşama şansım oldu.
Yerel askeri komutanlık,esirlerin dilini bilmem ve onlarla rahatça anlaşabilme kolaylığım olması nedeniyle,11 kişilik bir tugay kontrolü altında,beni onlardan sorumlu kişi olarak atamıştı.Mirbaşir(7) doğumlu,ama 12 yaşından beri Kelbacarlı olan Şeykha Khanım,birkaç gün içinde tüm bölge köylerinden tutulup getirilen onlarca Azeri köylüsünün aynı yerde,bir arada bulundurulup,yaşamalarını benden rica ettiğinde,arzusunun aynı anda hemen yerine getirildiğini görünce çok şaşırmıştı.
Birbirine bitişik,onlarca meyve ağacının çiçeklenmiş olduğu geniş bahçeli,iki katlı pek büyükçe iki eve yerleştirilen ve hep birlikte “dünyanın en özgürce esaretini yaşayan” tüm "esirlerle" çok kısa zamanda içli dışlı olmuş,Şeykha Khanım'ın bana uygun bulduğu hitapla,herkes için “Oğul” oluvermiştim.Onlar için böylesi "esirlik şartları" cennete yeğdi tabii,ezgi,baskı ve hakaretin zerresini bile görmedikleri bu “ekmek elden su gölden” hallerine sabah akşam,yatıp kalkıp dua ediyorlardı besbelli!Gün boyu onlarla konuşuyor,savaş denen bu felaketin halklar arası uyuşmazlıktan değil de,Bakü'deki politik iktidarın ırkçı-faşist karakterinden kaynaklandığı konusunda mutabık kaldığımız fikirler etrafında düşünce ve yorum alışverişinde bulunuyorduk.
Bir keresinde,benden şahsi öykümü dinlemeye çok ısrar ettiklerinden,onlara kişisel hikayemi anlattım;doğup-büyüdüğüm ata topraklarımın "TC" tarafından işgal edilmiş olduğunu ve başımıza gelen felaketin benzeri bir kadere Karabağ'daki soydaşlarımızın da maruz kalmasını kabul edemediğim için şimdi buralarda olduğumu da sözlerime ekledim.
Hikayemi büyük bir ilgi ve dikkatle dinleyen Şeykha Khanım söz aldı ve "Biz de buralara,sizin atalarınızın topraklarına başka yerlerden getirilip yerleştirilenlerdeniz oğul,Kirovabat'tan tut,aşağıya,Aras nehrine kadar uzanan bu bölgenin hangi köyüne gidersen git,çok eski Ermeni mezarları,mabet,kilise,manastır,köprü ve çeşmelerine rastlarsın.Bizim okuyamadığımız o taş anıtlardaki yazılarda sizin binlerce yıllık tarihinizin,sanat ve kültürünüzün izlerini silmek isteyenlerin de bizim Bakü'de oturan büyükbaş hayvanlarımız olduğunu bilmeyen yok.Burada gördüğün her insan bu söylediklerimin gerçek olduğunu biliyor,öyle değil mi?" diye sözlerini büyükçe ateşin etrafında oturanların onayına sunup,onların "he,ya,tabii,düz söylersin"lerinin yüksek sesle söylenmesinden duyduğu hoşnutlukla sözlerine devam etti ve "Bak,biz düşman tarafın insanı olduğumuz halde,bize ne kadar insanca davranıyor,bu lanet olası savaşta her derdimize deva arıyor,derman bulmaya çalışıyorsunuz.Eğer,siz bizimkilerin eline esir olarak geçseydiniz,çoktan koyun gibi boğazlanmış,başınız tavuk gibi gövdenizden koparılmıştı kuşkusuz...Öyle ki,buranın asıl sahibi olma hakkıyla,sizden zorla alınmış topraklarınıza dönmüşsünüz ve bu da adaletin yerini bulması demek
olduğundan yapılanın haklılığını gösteriyor.Madem sizin olanı geri almışsınız,bizi de bizimkilerin yanına yollayın bari de gidip sevdiklerimize kavuşalım ki adalet bizim için de yerini bulsun" diyerek sözlerini noktaladı.
Sözlerinde yalan dolan yoktu,"korkunun ecele faydası yok" gerçeğini çok iyi bilen bu saygıdeğer hanımın samimiyetinden zerre kadar kuşku duymuyor,onun doğru sözlülüğüne,dürüstlüğüne,insanlığına inanıyor,onurlu duruşuna imreniyordum.Savaşta en büyük erdem,hayvanlaşmayı bilinçli olarak reddetmek,her ne pahasına olursa olsun insan kalabilmeyi becermek,"yeter ki kararmasın sol memenin altındaki cevahir" düşüncesini onurla korumak bence...
Bu zorlu görev anlayışıyla tam iki buçuk yıl boyunca Karabağ Savunma Güçlerinde “askerlik” yaptım ve vicdanımı rahatsız eden tek bir anım dahi olmadan yaşamaya devam ediyorum ya,bundan daha büyük bir bahtiyarlığa nail olabilir miydim ya da olabilecek miyim bilmiyorum doğrusu!..
Biz,Ermeni askeri Azeri esiri arasında barış köprüsünü kurmuş,dostane ilişkiler geliştirmekteyken,Bakü'deki ırkçı iktidarın yalan makinesi tüm dünyaya asılsız bilgiler yayıyor,düpedüz yalan söylüyordu.
Kader bu ya,tam bu sırada,RIA Novosti,AFP Ajansı ve Libération gazetesi için çalışan üç gazeteci Kelbacar'da bizleri ziyaret etti.Onlardan Azerbaycan hükümeti tarafından yayılmakta olan "Bölgede yaşayan onbinlerce insanın görülmemiş katliamlara kurban gittiği ve Ermenilerin eline geçen binlerce sivil insanın duyulmamış vahşet ve işkenceye uğratılarak katledildikleri" gibi yalan bilgilerin güvenilirliğini kontrol edip,durum saptaması yapmak için buralara kadar ulaşmış olduklarını öğrendiğimde,"Sizi,bahsi edilen o esirlerle baş başa bırakıyorum işte,ne gerekiyorsa onlara sorar,öğrenirsiniz ve size ne anlatırlarsa anlatsınlar,olduğu gibi yazar,her anlatılanın altına imzamı peşinen atmaya hazır olduğumu da size bildirdiğimi yazınıza ekler,okuyucularınıza iletirsiniz inşallah" deyip çekip gittim.
Şeykha Khanım ve tüm diğer "esirler" gerçekten de ne var nasıl olmuşsa onlara detaylı olarak her şeyi anlatmış,vicdanlarına karşı suç işlememiş,dürüst davranmışlardı.Ertesi sabah bizden ayrılmadan önce gazeteciler,benle Şeykha Khanım ve diğer esirlerin günlük alelade ilişkilerini belgeleyen film ve foto çekimlerinde de bulunduktan sonra bize "gözleriyle görüp,kulaklarıyla işittiklerini aynen yazacaklarına dair şeref sözü verdikten sonra" Kelbacar'dan ayrılıp gitmişlerdi.Onların gazeteci etiğine sadık kalmaları sayesinde,Kelbacar bölgesinde yaşanan gerçekler,yalana karşı doğrunun zafer kazanmasının sağlanmasında ilk önemli adım olmuştu.
Rusya,İskandinavya ve Avrupa basını,o gazetecilerin makalelerini olduğu gibi yayımlarlarken,17 Nisan 1993 günkü sayısında Fransız Libération gazetesi yazılanların doğruluğunu belgelemek için Şeykha Khanım'la birlikte sarmaş dolaş olduğumuz bir fotoğrafı da yayınlayarak “Kelbacar'da Ermeni askeriyle Azeri esir arasındaki insani ilişki böyle işte" diye çok anlamlı bir gerçeği "yoruma gerek olmaksızın" ölümsüzleştirmişti.
Bu arada Azerbaycan'ın yalan propagandasına,büyük ağabey "TC" de katılıyor,"Turgut Özal öldü" haberinin verildiği 18 Nisan 1993 günkü Milliyet gazetesinde Kelbacar'la ilgili yayımlanan imzasız makaledeki asılsız habere ek olarak Şeykha Khanım'la bir gün önce Fransız gazetesinde basılmış olan aynı resmimizin altına düşülen yorumda "Kelbacar'da kan gövdeyi götürüyor.Bölgeden cani Ermenilerin eline düşmekten kurtulup kaçmayı başaran binlerce insandan biri olan fotoğraftaki yaşlı nine asker torununa 'git Ermenilerden öcümüzü al' diyor" diye uyduruk ve kuyruklu yalanıyla beni bir kalemde Azeri de yapıyordu!
Ancak kökü yalan üzerine kurulmuş Türk-Azeri devletlerinin asılsız sahtekarlıklarla beceremediğini,Ermeni Sarkis'le Azeri Şeykha Khanım yapabiliyor ve savaşta bile insani meziyetlerini kaybetmeyen askerle “esiri“ arasındaki ilişkinin de insanca ve karşılıklı sevgi saygı dolu olabileceğini tüm insanlığa ulaştırabiliyordu.
24 Nisan 1993 günü,Uluslararası Kızıl Haç Komitesi’nin İsviçreli,Fransız ve İtalyan çalışanlarının eşliğinde Kelbacar'daki tüm Azeri "esirleri" minibüslerle,sağ selamet Kirovabat'a yolcu etme sevincini yaşama saati geldiğinde,Şeykha Khanım'la son kez kucaklaşıp helalleşmemiz bizleri olduğu gibi,o anı yaşayan diğer insanları da hıçkırıklara boğmuştu.
Gözyaşlarını başından hiç çıkarmadığı eşarbıyla silmeye çalışırken "Hakkını helal et oğul" diyen Şeykha Khanım'a "Gidişinizi bizim için en acı gün olan 24 Nisan’a denk getirmek için çok ter döktüğümü en iyi bilip,onun taşıdığı anlamı,yani tarihten bu şekilde öç almayı istediğimi de takdir eden insansın biliyorum,hakkımı da aynı temiz yürekle helal ediyorum" deyip ellerinden öptüm.Uzaklaşan minibüsün göz ufkumdan yitip yok olmasını hüzün dolu yüreğimle seyrederken,savaş mağduru tüm o masum insanların kendi sevdiklerine varmalarına,en az onlar kadar sevinme duygusunu da doya doya yaşadığım o anların hiç bitmemesini istercesine,insan olmanın tadını
layıkıyla çıkarmaya nasip olmaktayken kendime hakim olmaya çalıştığım halde,elimde olmadan yanaklarımdan inen gözyaşlarımı da herkesten saklamaya gayret ediyordum.
Comité International de la Croix-Rouge -Uluslararası Kızıl Haç Komitesi’nin Cenevre'deki merkezi,1994 yılında dünyanın dört bir yanındaki şubelerinden edindiği tüm öneriler içerisinden,Şeykha Khanım'la Kelbacar'da çekilen fotoğrafımızı "Savaşta hümanizmi en iyi temsil eden resim" olarak seçmiş ve dünyanın her köşesine onlarca dilde bastırıp ulaştırdığı ajanda,duvar,masa ve cep takvimleri,broşür,kitapçık ve afişlerinde o fotoyu kullanma kararı almıştı.
Aynı resim,1995,1997 ve 1999 yıllarında da yine aynı kuruluş tarafından aynı ilgi ve dikkate değer bulunmuş,aynı amaçla kullanılarak,çok daha yaygınlaştırılmıştı.Yıllar sonra,uluslararası bağımsız bir medya ve enformasyon kuruluşu olan Internews,Şeykha Khanım'la ortak hikayemizi konu alan Gürcistan-Ermenistan ortak yapımı belgesel bir film prodüksiyonu gerçekleştirerek,bu çalışmanın Ermenistan ve Azerbaycan'da gösterimini sağlamış,"Savaşın İnsani Yanı" konulu seminerler düzenlemişti.
En ilginç ve cesur girişim ise Ermenistan Eğitim ve Bilim Bakanlığı’nın onayıyla resmi devlet okullarında okutulmak üzere basılan Edebiyat ders kitaplarında değerli şairimiz Baruyr Sevak'ın yediden yetmişe herkes tarafından bilinen çok meşhur "Ana Elleri" şiiri için seçilen resmin de yine Şeykha Khanım'ın boynumu saran ellerinin vurgulandığı Kelbacar hatıramızın ölümsüzleştiği aynı o fotoğrafın kullanılması için verilen devlet düzeyindeki karardı tabii!
Yani,yıllar yılı "ağaç yaşken eğilir" bağlamında okul çağındaki Ermeni çocukları için kutsal ana ellerini savaşta esir olmuş bir Azeri kadının sembolize etmesinin toplumda herkes tarafından doğal görülüp,normal karşılanmakta oluşunun göstergesi olan bu örneği,Ermeni insanının kendi yaşadığı topraklarda barış tohumları ekmekle beraber,yetiştirilen yeni nesle vermeye çalıştığı bu mesajla,dünya uygarlığına ne kadar anlamlı katkılarda bulunmaya çalışmasına yormak ve takdir etmek gerekir diye düşünüyorum.
Yaşamak zorunda bırakıldığı onca acıdan sonra bile halkımın koruduğu insani yapı hakkında bilgisi olmayanlar için yazılan bu satırları noktalarken,9-10 Nisan 1992'de Karabağ'ın Marağa köyünde hunharca katledilmiş masum bebek,çocuk,genç,ihtiyar,tüm insanların anısını önünde saygıyla eğiliyorum.
O vahşi katliam günlerinden beri Marağa'da Azeriler yaşıyorlar,kendi kendime bazen “o köyde doğup da şimdi 19 yaşında olan bir Azeri genci keşke Şeykha Khanım gibi çok değerli bir soydaşından insanlık dersleri alarak büyüseydi de,baharın en güzel kır çiçeklerini o köyün asıl sahiplerinin anısını yaşatmak için toplamayı becerebilseydi,bu dünya kendi ekseni etrafında daha adil dönerdi herhalde” diye düşünmekten,inanın kendimi alamıyorum.
Karabağ,her insan için bir vicdan aynasıdır!Siz de orada kendinizi görmek istiyorsunuzdur,eminim.Korkmayın,bakın!
*Sarkis Hatspanian
"Vardaşen Hapishanesi”,9 Nisan 2011
Notlar:
1-Ermenice'de “hala” anlamında kullanılmaktadır.
2-“Düşünsene,savaş var,fakat kimse gitmiyor.”
3-Rusça'da “minibüs”.
4-Rusça'da “helikopter”.
5-Rusça'da “komutan”.
6-Ermeni halk dilinde “şaka” demektir.
7-Marağa Ermeni köyüne çok yakın bir Azeri köyüdür.
***
Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisian’a Açık Mektup/Open Letter to the Armenian President Serj Sarkisian/Lettre ouverte au Président arménien Serge Sarkissian
Sayın Başkan
Ermeni halkının yiğit evladı,yoldaşımız Sarkis Hatspanian’ın Başkanlık seçimlerindeki siyasi tutumundan dolayı Kasım 2008 tarihinden bu yana Yerevan’da siyasi tutuklu olduğunu üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız.
Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi;Ermeni devrimciler,uluslararası devrimci harekete başından beri omuz vermişler,birçoğu bu yolda hayatını kaybetmiştir.1789 Fransız Devriminde yer alan Isdephan (Etienne) Vosgan;Haziran 1915'te diğer Ermeni sosyalist yoldaşlarıyla birlikte idam sehpasına tırmanırken “yaşasın Sosyalizm!” diye haykıran Paramaz (Matdeos Sarkisian) 1915 Soykırımından sağ kurtulabilenlerden,bulundukları ülkedeki devrimci mücadelelere omuz verirken yaşamını yitiren Shadarevian (Lübnan),Boghossian (Bulgaristan),Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakır-Türkiye) bunlardan yalnızca birkaç tanesidir.Dahası,Ermeniler,1936 İspanya İç Savaşı'nda Devrimci müfrezeler içinde yer almışlar,Ashot Artiesian,falanjistlere karşı dövüşürken yaşamını kaybetmiştir.Ve nihayet,1940’larda Nazilere karşı direnişte ön safta yer alıp kurşuna dizilen efsanevi Manouchian (Komutan Charles)’ın adını anmak gerekir.
Bu devrimci geleneğin son kuşağından Aleksandrette/İskenderun doğumlu Sarkis Hatspanian Türkiye devrimci hareketi içinde yetişmiş,1980 cuntasından sonra kovuşturmaya uğramış,tutuklanıp 12 Eylül tezgâhında işkence görmüştür.Bunun ardından,kaçak yollardan ulaştığı ve mülteci olarak yaşadığı Fransa’da kendini geliştirmiş,sanat dünyasında isim yapmıştı.Ne ki,Ermeni halkının bu yiğit evladı,ülkesinin ve halkının çağrısıyla Fransa’daki koşullarına sırtını dönüp,Ermenistan’ın kuruluşuna katılmak üzere halkının yanına koşmuştur.Bu konuda hiçbir özveriden kaçınmadığı da malumunuzdur.
Yoldaşımız Sarkis Hatspanian’ın,bir yılı aşkın süredir hakkında hiçbir suçlamada bulunulmaksızın ve muhakeme edilmeden cezaevinde tutulması,bizleri derin bir üzüntü içinde bırakmaktadır.Yoldaşımızın bir an önce serbest bırakılması için gerekli girişimlerde bulunarak,özgürlüğüne kavuşmasına,ailesine,dostlarına,yoldaşlarına kavuşarak,her zaman yanında olmak istediği halkının arasına dönmesine yardımcı olacağınıza inanmak istiyoruz.
Saygılarımızla,
English
Open Letter to the Armenian President Serj Sarkisian
Dear Mr. President,
We are informed that our comrade Sarkis Hatspanian,that heroic son of Armenian people, is being detained as a political prisoner in a jail in Yerevan since November 2008,due to his political position during the presidential elections.
As you must well know,Armenian revolutionaries have supported the international revolutionary movement from the outset and there are many who have fallen in the struggle.Isdephan (Etienne) Vosgan who has joined the French Revolution of 1789;Paramaz (Matdeos Sarkisian) who cried “Long Live Socialism!” while mounting to the gallows with other Armenian socialist comrades on 1915;Shadarevian (Lebanon),Boghossian (Bulgaria),Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakir–Turkey),who died while supporting revolutionary movements in the countries they live in,after surviving in the genocide of 1915,are among some of these.Moreover,Armenian revolutionaries did not hesitate to participate to the revolutionary brigades during the Civil War in Spain (1936),and have lost Ashot Artiesian during a heroic battle against the phalanges.And last,but not least,the beloved name of the legendary Commandante Charles,Manouchian,executed by the Nazis during the Resistance,must be mentioned.
Sarkis Hatspanian,one of the last of this revolutionary tradition,born in Alexandrette was raised within the revolutionary movement in Turkey,persecuted,detained and tortured by the military regime of 1980’s.On a voluntary self-exile to France,he trained himself and became a prominent artist.Nevertheless,this heroic son of the Armenian people,did not hesitate to turn his back to the comfortable life offered to him in France,to join the struggle to found Armenia.As you may well know,he did not withold any sacrifice in this effort.
It grieves us much,that our comrade Sarkis Hatspanian is being held in prison since more than one year without being oficially charged and tried.We sincerely wish to believe that you will not abstain any necessary initiative to grant his release and to provide for his return to his family,friends,comrades and his beloved people.
With due respects,
Français
Lettre ouverte au Président arménien Serge Sarkissian
Monsieur le Président,
Nous avons appris avec tristesse que le courageux fils du peuple arménien,notre camarade Sarkis Hatspanian,est prisonnier politique à Erevan depuis Novembre 2008 du fait de son attitude politique durant les élections présidentielles.
Comme vous le savez déjà, des révolutionnaires arméniens ont,depuis les origines,soutenu le mouvement révolutionnaire international;beaucoup d'entre eux en sont morts.Istepan (Etienne) Vosgan impliqué dans la Révolution française de 1789;Paramaz (Matdeos Sarkisyan) qui criait «Vive le Socialisme!» tout en allant à la potence avec un autre camarade socialiste arménien en juin 1915;parmi eux figurent Chadarevian (Liban),Boghossian (Bulgarie),Armenak Bakırcıyan (Orhan Bakir-Turquie),décédés en soutenant les mouvements révolutionnaires dans les pays où ils vivaient,après avoir survécu au génocide de 1915.De plus,les Arméniens ont pris part aux brigades révolutionnaires dans la guerre civile espagnole en 1936,Achot Artiesyan est mort en combattant contre les phalangistes. Enfin,il faut mentionner le légendaire Manouchian (Commandant Charles),à l’avant-garde du combat contre les nazis dans les années 1940,qui a été fusillé.
Issu de la dernière génération de cette tradition révolutionnaire,Sarkis Hatspanian, qui est né à Alexandrette a grandi au sein de ce mouvement révolutionnaire turc,et a subi des poursuites après la junte de 1980.Il a été détenu et torturé dans les geôles du 12 Septembre.Suite à cela,il s’est fait un nom dans les Arts en France,où il avait fui et vivait comme réfugié.Ce courageux fils arménien est parti pour soutenir son peuple afin de tenir un rôle dans la construction de l'Arménie,en laissant ses conditions de vie en France.Comme vous le savez,il n'a jamais évité le sacrifice de sa personne.
Nous sommes vraiment désolés que notre camarade Sarkis Hatspanian soit maintenu en prison depuis plus d'un an, bien qu’il n'y ait aucun acte d'accusation ni de jugement.Nous voulons être persuadés que vous ferez de votre mieux pour prendre les mesures nécessaires afin de libérer notre camarade et l'aider à retrouver la liberté,rencontrer sa famille,ses amis,ses camarades et retourner auprès de son peuple,avec lequel il veut vivre.
Respectueusement,
İsmail Beşikçi
Fikret Başkaya
Sait Çetinoğlu
Temel Demirer
Sibel Özbudun
Mahmut Konuk
Mihail Vasiliadis
Ragıp Zarakolu
Attila Tuygan
Erdal Doğan
Emrah Cilasun
Hanna Beth-Sawoce Sweden
Gün Zileli
Güngör Şenkal
Mustafa Kahya
Oktay Etiman
Orhan Miroğlu
Ruşen Sümbüloğlu
Hüseyin Gevher
Ayşen Hadimioğlu
Ali Çetin
Kemal Kutan
Ayhan Altay
Adnan Caymaz
Fatima Akalın
Recep Maraşlı
Raço Donef
Yalçın Ergündoğan
Can İkizler
Hüseyin Güngör
Hulusi Zeybel
Mehmet Ufuk Peker
Denis Dion
Ceyhan Suvari
Ahmet Önal
İsmail Aydın
Ohannis Conkar
Ayhan Çınar
Murad Mıhçı
Misak Haroian
Hamdi Öztürk
Isabelle Marilier
Zeynep Tozduman
Lerna Ekmekçioğlu
Neda Bebiroğlu
Tessa Hofmann
Vahan Altıparmak
Melissa Bilal
Kamer Konca
Selina Ozuzun
http://gercek-inatcidir.blogspot.com/2009_12_01_archive.html