23 Haziran 2025 Pazartesi

"AKP 'Türklük Sözleşmesi'nin devlet ayağını çökertti"/Barış Ünlü*

Türkiye,siyasi bir türbülanstan geçiyor.Bir yanda PKK Kongresi'nde silah bırakma kararı alınmasıyla yeni bir sürece adım atılırken,diğer yanda başta CHP'ne yönelik operasyonlar olmak üzere muhalefete dönük saldırılar hız kesmiyor.Otuz yılı aşkın süredir devam eden savaşın bitişi,baharın gelişini müjdelerken,otoriter baskılarla perçinlenen ekonomik darboğaz toplumsal gerilimi artırıyor.Yaşanan politik krizi değerlendirmek için "Türklük Sözleşmesi" kitabının yazarı akademisyen Barış Ünlü'nün kapısını çaldık.Ünlü,"Hem Türklere hem Kürtlere inandırıcı bir biçimde liberal demokrasi va'deden bir açılım süreci olabilseydi işler daha kolay yürüyebilirdi.Fakat şimdi Türklerin büyük bir bölümü de büyük bir baskı ve hukuksuzluk rejimi altında yaşıyor.Liberal demokrasi veya burjuva demokrasisi dediğimiz şey tamamen çökmüş durumda" diyor. -PKK'nin silah bırakmasının ardından Kürt meselesine dair hazırlanmış bir YouTube haber videosunun altındaki onlarca yorumdan biri şöyleydi:"Ben de Türk açılımı istiyorum." Bu durum,ABD'nde "Black Lives Matter" kampanyasına karşı ortaya çıkan Beyaz üstünlükçü "White Lives Matter" tepkisine benzer bir durum mu?

Benziyor çünkü bence bunlar evrensel problemlerden kaynaklanan evrensel söylemler.Etnik veya ırksal hiyerarşinin altlarında bulunan grupların güçlenmesi,popülerleşmesi ve meşrulaşması,yukarıda bulunanlar tarafından bir kayıp olarak deneyimlenebiliyor.Hiyerarşinin üstündekiler asıl olarak kendi hayatlarının,sorunlarının ve kültürlerinin değerli ve önemli olduğunu düşünür ve hissederler.Böyle hissetmeleri,hâkim millet olmalarının doğal ve istenen sonucudur.Hâkim millet,ırk veya etnisite olmak,devletin o gruba ait olması demek.Devlet asıl olarak o grubun çıkarlarını korur ve o grup içinden çıkanlar tarafından yönetilir.Ayrıca bütün kurumlarıyla o gruba ait insanlara çocukluklarından ölümlerine kadar üstün,değerli olduklarını öğretir.Hâkim grup,maddi hayatta daha iyi işlerde çalışırlar.Toplumsal hayatın merdivenlerini çıkma şansları daha fazladır.Manevi hayatta ise üstünlük duygusunun getirdiği avantajlar vardır.

Bütün bunların kaybı veya kaybedildiği hissi kriz olarak deneyimlenir."Beyazlık krizi","erkeklik krizi","Türklük krizi" dediğimiz fenomenler buna işaret ediyor.Kriz yaşayan hâkim grup,somut politik eylemlere ve tercihlere ilave olarak,çeşitli söylemler ve bilinç-dışı stratejiler geliştirir."Beyaz olmak,erkek olmak,Türk olmak ayıplanan bir şey oldu;asıl Beyazlar,erkekler ve Türkler eziliyor,dışlanıyor" gibi...Bu türden söylemler geliştiriliyor çünkü bunlar tarihle ve kişinin kendi gerçek duygularıyla yüzleşmesinden çok daha kolay.Kişinin kendi öfkesi,mağduriyet duygusunun kökenleri ve benliğini şekillendirmiş iktidar yapıları üzerine düşünebilmesi,bunları analiz edip anlayabilmesi çok ama çok zor şeyler,özellikle de çocukluğundan itibaren bütün devlet yapılanması tarafından bunları yapmaması ve yapamaması için özellikle eğitilmişse.Fakat bunların bireysel değil toplumsal gerçeklikler olduğunu unutmamak gerekiyor.Bu basit ve evrensel toplumsal gerçeklikler unutulduğu zaman,bu tip şeylere öfkelenmeye veya bu türden insanlarla kavga etmeye başlıyoruz.Bu,gerçek bir sorun yaşayan bir insana belli bir yukarıdan bakışı beraberinde getiriyor,yani sanki bu onun bireysel hatası ve eksikliği gibiymiş gibi onu küçümseyebiliyoruz.Bu da her yerde aşırı sağın en çok sevdiği ve en iyi kullandığı zemin haline gelebiliyor. -Kitaptan alıntılıyorum:"Bir gazeteciden cesur olması ama aynı zamanda bir Türk olarak haber yapması;bir akademisyenden bilimsel bakması ama aynı zamanda bir Türk olarak bilim yapması beklenir." PKK'nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasıyla birlikte,bugün "Türklük Sözleşmesi"ni içselleştirenlerden ne yapmaları,nasıl bir tutum takınmaları bekleniyor?

"Türklük Sözleşmesi" dediğim şeyin bir tarafı milletse bir tarafı da devlet.Sözleşme modelinde genel olarak millet ve özel olarak bireyler,devletten gelen mesajlara bir radar gibi çok dikkat ediyorlar,kendi pozisyonlarını ona göre alıyorlar.Çok gelişmiş,hayatın içinde öğrenilmiş bir sezgiden ve bir pratikten bahsediyorum.Yani devlet "Açılım yapıyoruz,terörü bitiriyoruz,bundan sonra herkes daha mutlu,daha zengin,daha özgür olacak,buna itiraz eden ise daha mutsuz,daha fakir ve daha az özgür olacak" dediğinde,bu net mesajı herkes alıyor.

Buna en hızlı ayak uyduranlar,devlete veya iktidar yapısına her zaman yakın olmuş gazeteciler,akademisyenler,yargıçlar,kapitalistler,sporcular vb. oluyor."Terör,terör,terör" diye konuşanlar bir anda "Terörsüz,terörsüz,terörsüz" diye konuşmaya başlıyor.İkisi de Türklük Sözleşmesi çerçevesinde gerçekleşiyor.Tabii bu,aynı hızla "terör" diye konuşmaya başlayabilecekleri anlamına da geliyor.Ama elbette "Türklük Sözleşmesi" içinde yaşayan herkes bu kadar fırsatçı değil.Bir kısmı gerçekten değil,bir kısmının da fırsatçı olabilecek fırsatları yok.Bunlar için yeni devlet söylemine ayak uydurmak daha zor.Fakat her halükarda devletten gelen mesajı başta siyasi partiler olmak üzere herkes alır.Burada kritik olan,gelen mesajın gerçekten büyük harfle "Devlet" mesajı olup olmaması.

2015 öncesindeki sürece kıyasla,bu defa mesajın sadece iktidardaki partiden değil,hakikaten devletten geldiğini herkes anladı.O nedenle çok az itiraz görüyoruz.2015'ten önce MHP başta olmak üzere çeşitli devletli gruplar sürecin dışında ve karşısındaydı.O nedenle çok itiraz vardı,hem siyasetten hem de toplumdan.Şimdi mesaj devletin bütününden geldiği için,bir kesim aktif destek verirken,bir kesim sustu.Sözleşme modelinde de zaten beklenen budur. -Örgütün fesih açıklamasından sonra "Bu kararın İstanbul'da yaşayan sıradan vatandaşa ne faydası var" şeklinde yorumlar yapılmaya başlandı.Bu değerlendirmeler daha çok Türklük imtiyazlarının kaybedilmesinden doğan korkudan mı,yoksa "bilmeme,duygulanmama,ilgilenmeme"den mi kaynaklanıyor?

Türklük Sözleşmesi'nin en hayati karakteristiklerinden biri,Türkiye'de liberal demokrasi va'dederken ve bu vaadi kısmen gerçekleştirirken,Kürdistan'ı bir sömürge gibi,yani hukuksuzluğun,şiddetin ve baskının hâkim ve olağan olduğu bir diktatörlük olarak yönetmesiydi.Fakat şimdi Türkiye'nin batısında yirmibirinci yüzyıla özgü bir dikta rejimi varken,Kürdistan'da demokrasi va'dediliyor.Tabii ki bugün Türkler ve Türk muhalifler üzerinde uygulanan baskı rejimini Kürdistan'da son yüzyıldır yapılanlarla kıyaslamıyorum.

Hem Türklere hem Kürtlere inandırıcı bir biçimde liberal demokrasi va'deden bir açılım süreci olabilseydi işler daha kolay yürüyebilirdi.Fakat şimdi Türklerin büyük bir bölümü de büyük bir baskı ve hukuksuzluk rejimi altında yaşıyor.Liberal demokrasi veya burjuva demokrasisi dediğimiz şey tamamen çökmüş durumda.Yani belli bir özerklik içinde ve belli bir hukukilik içinde işleyen yargı,yüksek bürokrasi ve eğitim kurumları gibi hayati kurumlar tamamen çökmüş,baskıcı rejimin birer aygıtına dönüşmüş durumda.Belediye başkanları,gazeteciler,aktivistler tutuklanıyor,birinci parti CHP'ne kayyım atanacağı söyleniyor,cumhurbaşkanı seçilecek siyasetçi siyaseten tasfiye ediliyor.Bütün bunlara korkunç bir hal alan yoksulluğu ve ekonomik zorlukları da eklediğimizde,"Bütün bunların İstanbul'da yaşayan sıradan vatandaşa ne faydası var?" sorusu da doğal olarak sorulur.

Bu sürecin sonunda diyelim liberal demokrasi güçlenecek olsaydı,Avrupa Birliği'ne girme ihtimali güçlü biçimde belirseydi bu soru sadece bir söylem olurdu.Ama şimdi gerçek bir soru.Ve bu soruya devletin şu an verebileceği bir cevap yok çünkü şu anki iktidar koalisyonu ne ideolojik olarak ne de ekonomik ve politik çıkarlarından dolayı tekrar liberal demokrasi inşa edebilecek bir birliktelik değil.O nedenle bolca hamaset yapıyorlar.Ama hamaset,başka şeylerle birleştiğinde önemli olabilirken,kendi başına hiçbir şeye çözüm olamıyor. -Adalet ve Kalkınma Partisi,2002'de iktidara geldikten sonra "Türklük Sözleşmesi"ne ne kadar bağlı kaldı?Eleştirilerin bir kısmı da sadık kalmadığı düşüncesinden mi ileri geliyor?

AKP iktidarı ilk açılımda Türklüğe ihanet etmekle suçlanıyordu ama o zaman henüz 2015'ten sonra oluşan aşırı sağcı AKP-MHP koalisyonu kurulmamıştı.Yani AKP henüz devletin sesiyle konuşamıyordu,böyle bir güce ve meşruiyete sahip değildi.Şimdi ise durum farklı,devletin sesiyle konuşuyor.O yüzden görebildiğim kadarıyla çok da eleştiri almıyor bu anlamda. AKP'nin eleştiri aldığı esas nokta,"Türklük Sözleşmesi"nin devlet ayağını çökertmiş olması.Türkiye Cumhuriyeti ve kurucu önderi Atatürk,Türklere modern bir devlet,liberal bir demokrasi ve özerk kurumlarıyla az çok işleyen bir meritokrasi va'detmişti ve bu vaadinde bir ölçüde başarılı oldu.Yani sadece ülkeyi kurtarmadı,aynı zamanda modern bir devlet de kurdu.Bana göre Atatürkçülük,modern Türkiye'nin liberal ideolojisidir ve yirmi yıl önceye kadar da liberal merkeziydi.

Liberalizmi Türkiye'deki dar anlamıyla değil,Immanuel Wallerstein'in kullandığı anlamda modern dünya-sisteminin merkezi ideolojisi anlamında kullanıyor,merkez sağı ve solu olan liberal (Atatürkçü) merkez olarak tanımlıyorum.Elbette bu pürüzsüz ve sorunsuz bir liberal demokrasi değildi,nitekim darbelerle birkaç defa askıya alındı ama her defasında da revize edilerek görece kısa sürede liberal demokrasiye geri dönüldü.Şimdi ise,sözleşmenin bu devlet ayağının total bir çöküşünü izliyoruz.Daha doğrusu aslında çoktan çöktü ve şimdi bir enkazın içinde o çöküşün bedelleri deneyimleniyor.Türklerin artık modern bir burjuva-liberal demokrasisi ve meritokrasisi yok ve onun getirdiği avantajları ve imkânları da yok.AKP'nin "Türklük Sözleşmesi" çerçevesindeki en büyük etkisi bence bu oldu. -Anayasa tartışmaları yeniden başladı.Türkiye'nin "Türklük Sözleşmesi"yle arasına mesafe koyan bir anayasa yapma ihtimali var mıdır?

Olabilir çünkü sözleşmeler hiç değişmeyen normlar,ilkeler ve kurallar bütünü değil;çeşitli dinamikler sonucu sürekli değişiyorlar.Esniyorlar,yumuşuyorlar,katılaşıyorlar,daralıyorlar,genişliyorlar.Bu kimi zaman aşağıdan kaynaklı direnişle,kimi zaman yukarıdan yani devletten ve burjuvaziden kaynaklı hesaplarla,kimi zaman uluslararası konjonktürün zorlamasıyla,kimi zaman da bunların bir kombinasyonuyla oluyor.Yeni bir anayasa da Türklüğü farklı bir şekilde tarif ederek ama mutlaka hâkim güç olarak koruyarak yapılabilir ve bu illa "Türklük Sözleşmesi"nden uzaklaşmak anlamına gelmeyebilir.Ama dediğim gibi,bence esas sorun devletin çöküşü ve çöken bir hukuk devletinde ve liberal demokraside kimse ne eski ne de yeni anayasayı ciddiye alıyor.Tam da bu nedenle kimse anayasa tartışmalarını gerçek bir anayasa tartışması olarak dinlemiyor,bu anlamda duydukları şeyler bir kulaktan girip ötekinden çıkıyor.Sadece birilerinin çeşitli hesapları olarak dinleniyor:Ne türden hesaplar yapılıyor? "Solun önünde tehlikeler kadar fırsatlar da var"

-Mevcut küresel ve bölgesel gelişmeler doğrultusunda "Türklük Sözleşmesi"nin güncellenmesi mümkün mü?Evetse,nasıl bir biçim alabilir?

Sözleşme benim için tıpkı sömürge gibi olumsuz bir içeriğe sahip,birincisi liberal moderniteyi ikincisi kolonyal moderniteyi işaret ediyor ama sözleşmenin gelecek hakkında konuşmak için kullanışlı bir kavram olduğunun farkındayım.Mevcut iktidarın öncülüğünde gerçek bir revizyon ya da yeni bir inşa ihtimali olduğunu düşünmüyorum.Süreçle ilgili olarak Türkiye'ye dair kısa vadede en büyük umudum siyasi tutsakların cezaevinden çıkması.Suriye ve Rojava'da neler olabileceği gibi konuları bu söyleşinin dışında tutuyorum.

Ama süreçle ilgili tümüyle karamsar da değilim çünkü hedeflenmemiş sonuçlar diye bir şey var.Bence 2015 öncesindeki açılım süreci dolaylı olarak toplumda belli bir radikalleşme ve solculaşma efekti yaratmıştı,bunu en açık Gezi'de gördük belki de.Bu hedeflenmemiş sonuç hem AKP'ni hem de o açılım sürecinin dışında olan MHP'ni ve genel olarak devleti çok tedirgin etti.2015'te oluşan aşırı-sağcı koalisyonun bir nedeni bence bu tedirginlikti.Tekrar silahların konuşmasıyla birlikte o radikalleşme,solculaşma ve demokratlaşma eğilimi hızla donduruldu.Sonra da hem HDP hem Türkiye solu hem de CHP şeytanlaştırıldı.Fakat PKK'nin kendisini feshetmesi ve böylece Kürt hareketinin meşrulaşması,devletin hiç hedeflemediği biçimde,solun önünü daha önce hiç olmadığı kadar açabilir.

Türkiye ve Kürdistan solu,kısa vadeli kaygıların ötesinde düşünürsek,hiç olmadığı kadar yakınlaşabilir ve bunun yaratacağı baskıyla,bir süredir zaten sola kaymakta olan CHP daha da sola kayabilir.Bütün bunlar özellikle MHP-AKP sonrası dönemde yeni bir birliktelik yaratma ihtimallerini yaratabilir.Çağımızdaki liberal demokrasi krizinin küresel bir fenomen olduğunu hatırlarsak,solun önünde hem Türkiye'de hem de küresel olarak,tehlikeler olduğu kadar fırsatlar da olduğunu düşünebiliriz.Liberal değil sol bir demokrasi,yani gerçek bir demokrasi ihtimalinden bahsediyorum.Liberalizmin her yerde yıpranması ve hayati bir kriz yaşıyor olması,bir yandan büyük bedeller,belirsizlikler yaratırken,öte yandan da eşitliği ve özgürlüğü birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görmeye başlayan sosyalizmi de gerçek bir alternatif haline getirebilir... Not:("Türklük Sözleşmesi" çalışması için ayrıca bkz:"'Türklük Sözleşmesi' anayasanın üstünde" [https://www.agos.com.tr/tr/yazi/4642/turkluk-sozlesmesi-anayasanin-ustunde];"Son yüz yıllık Türkiye tarihi 1915'i hesaba katmadan analiz edilemez" [https://www.agos.com.tr/tr/yazi/20529/son-100-yillik-turkiye-tarihi-1915i-hesaba-katmadan-analiz-edilemez])
*Barış Ünlü,"AKP 'Türklük Sözleşmesi'nin devlet ayağını çökertti",Röportaj:Burcu Karakaş,Agos,5 Haziran 2025. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/33804/baris-unlu-akp-turkluk-sozlesmesinin-devlet-ayagini-cokertti

Son yüz yıllık Türkiye tarihi 1915'i hesaba katmadan analiz edilemez/Barış Ünlü*

7 Şubat 2017'de 686 sayılı Olağanüstü Hal KHK'sı ile mesleğinden ihraç edilen akademisyen Barış Ünlü'nün bu yıl başlarında Dipnot Yayınları'ndan çıkan "Türklük Sözleşmesi" adlı kitabı,hem Türkiye'deki ırkçılığa hem de 1915'in öncesi ve sonrasında olup bitenlere dair yeni bir perspektif sunuyor.Kitabı vesilesiyle Barış Ünlü ile Türkiye'nin son yüz yılını ve Türklük Sözleşmesi'ni konuştuk. -1915'in üzerinden 103 yıl geçmiş oldu ve o yara Ermeniler açısından hâlâ açık,yakın zamanda kapanacak gibi de görünmüyor.Önemli bir kitap yazdınız,üzerine konuşulacak çok şey var ama 1915 ile ilgili tespitlerinizle başlamak istiyorum.Genel olarak bu konu üzerine düşünür ve tartışırken İttihat ve Terakki rejiminin devlette ve toplumda harekete geçirdiği bir dinamikten bahsederiz ve toplumu çok da işin aktörü olarak görmeyiz.Daha doğrusu bu konu üzerine çalışanların asıl odaklandığı alan rejim oldu genellikle.Ancak siz "Türklük Sözleşmesi"nin tarifini yaptıktan sonra bu katliamda yerel eşraf gruplarının da -yanlış bir tabir kullanıyorsam düzeltin- İttihat ve Terakki rejimini bir parça "motive edici" bir rol oynadığını söylüyorsunuz.Daha doğrusu otoban biraz çift taraflı işlemiş gibi.Sizi böyle düşünmeye sevkeden nedir?

1915'in bir soykırım olduğunu kabul edenlerde genel olarak şöyle bir düşünsel eğilim var:Kötülükler asıl olarak yukarıdan,yani devleti yönetenlerden veya devlete hâkim olan egemen sınıflardan gelir.Osmanlı-Türkiye tarihine baktığımızda,bu yukarıdakiler "İttihatçı zihniyet" ya da egemen sınıf olmaya çalışan Müslüman burjuvazi olarak beliriyor.Aşağıdaki sınıflar ise kötülüklere ya zorlanmıştır ya da kötülüklerin kötülük olmadığı konusunda tabiri caizse kandırılmıştır.Devlet ve millet arasında bu türden bir ikili karşıtlığın 1915'i anlamayı zorlaştırdığı gibi,1915'den bugüne kadar olan tarihi anlamamızı da zorlaştırdığını düşünüyorum.Örneğin,geçmişi bırakıp bugüne gelirsek,sadece son yıllarda yaşananlar bile,despotik-tekçi merkeze karşı demokratik-çoğulcu periferi düşüncesinin ne kadar yanlış olduğunu,bütün baskıların Kemalizm'e referansla açıklanamayacağını gösterdi.Dolayısıyla devlet/millet ve merkez/taşra gibi ikiliklerin ötesine geçebileceğimiz ve bilinen olayları yeni bir gözle görmemizi mümkün kılabilecek bakış açıları geliştirmek gerektiğini düşünüyorum.
Sorunuza dönersem,1912-1922 arasındaki aralıksız savaş döneminde Anadolu'nun yerli ve Balkanlar'dan/Kafkaslar'dan gelmiş göçmen Müslümanlarının (diyelim Türkler,Kürtler,Çerkesler,Boşnaklar vb.), yabancı ve yerli Hristiyanlara karşı 1820'lerden sonra tarihsel ve tedrici olarak oluşmuş nefret,haset,hınç gibi duygularla,ayrıca her şeylerini kaybedebilecekleri korkusuyla ve bunun yarattığı güvenlik arayışıyla,benim "Müslümanlık Sözleşmesi" dediğim,fiili ama zaman zaman yazılı haller de alan yatay bir mutabakat etrafında anlaştıklarını düşünüyorum.Bu mutabakat devlet ile Müslüman halklar arasında,Müslüman merkez ile Müslüman taşra arasında ve Müslümanları bölen çeşitli toplumsal sınıflar arasında gerçekleşti.Bu duygu ve çıkar ortaklıkları,savaş ortamında aşırı ve kolektif bir şiddet eğilimi doğurmuştur.Dolayısıyla 1915'e de bu gözle bakıyorum.Tehcir kararını merkez ve yukarısı almış olabilir,ama bu karar taşranın ve orta/alt sınıf Müslümanların duygularıyla ve beklentileriyle de örtüştüğü için bu ölçüde büyük bir suça,yani soykırıma dönüşmüştür.Bu herkesin suça doğrudan katıldığına değil,farklı toplumsal katmanlardan önemli bir katılım olduğuna ve en azından suça verilen örtük ama büyük bir onay olduğuna işaret ediyor.Ermenilere yapılanları kötülük olarak gören ve bu kötülüğü içine sindiremeyip buna karşı çıkan insanlar olduğunu,ama bunların çok fazla olmadığını da biliyoruz.Suç çoğunlukla kötülük olarak görülmedi çünkü bunu hak ettikleri düşünüldü ve böyle hissedildi.Dolayısıyla suç,suç olarak da görülmedi. -Devletin yüz yılı aşkın süredir sürdürdüğü inkârın toplumda bu kadar kolay karşılık bulmasını da böyle mi anlamlandırmak lâzım?

Devletin merkezden ve yukarından organize edilen inkâr politikalarını küçümsemek için söylemiyorum ama orta ve alt katmanların ve ayrıca taşranın inkâr eğilimlerini de görmek gerektiğini söylemeye çalışıyorum.Ayrıca Müslümanlık Sözleşmesi'ni sadece 1915 bağlamında düşünmemek lâzım.Ortak duygularla ortak bir irade gösterebilme anlamında Müslüman milleti ve sadece bu milletin çıkarlarını gözetecek Müslüman devleti,Müslümanlık Sözleşmesi etrafında eşzamanlı oluşmuştur.Sözleşmenin metafor olmaktan çıkıp belli bir gerçekliğe de tekabül ettiği 1918-1922 arasına bakmak bu açıdan özellikle önemli.1918 sonrası bir devletsizlik dönemidir,yani Müslüman milleti koruyup kollayacak bir devletin olmadığı,tam tersine Müslüman milleti cezalandırabilecek başka devletlerin kurulma ihtimalinin olduğu bir dönemdi.Böyle bir zamanda,Müslümanlar kendi aralarında,yine belli duygu ve çıkar ortaklıkları etrafında,çeşitli müzakerelerle,yerel ve milli kongrelerle,Millet Meclisi'yle,1921 Anayasası'yla vs. birleşmişler ve kendilerini koruyabilecek bir yeni Müslüman devleti kurabilmişlerdir.
Özetle,Müslüman milleti ve Müslüman devleti eş zamanlı bir şekilde,aynı sürecin parçaları olarak oluştu.Bunların kurgusal ve ideolojik yapılar olmadığını,gerçek çıkarlara ve güçlü duygulara dayanarak oluştuğunu anlamak,sadece 1915'i anlamak açısından değil,1915 sonrasındaki yüz yıllık Türkiye tarihini çeşitli boyutlarıyla anlayabilmek açısından da çok önemli bence.
Tocqueville Amerika'da "Demokrasi" kitabında,mealen,bir ulusun karakterini ve işleyişini anlamak için doğuş yıllarını,ortaya çıkışını incelemek gerektiğini söylüyor.Bu çağrı,uzun bir insan ömrü sayılabilecek yüz yıl gibi kısa bir tarihi olan Müslüman milletini anlamak açısından özellikle önemli görünüyor bana.Tabii bunu sadece Müslümanlığa bakarak göremeyiz.Yatay Müslümanlık Sözleşmesi sayesinde oluşmuş yeni devlet,1923'ten sonra,bu defa dikey bir şekilde yukarıdan aşağıya,Müslümanlık Sözleşmesi'ni daraltıp Türkleştirmiş,yani Türklük Sözleşmesi yapmıştır.Bu,bu ülkede güvenli ve imtiyazlı bir şekilde yaşamak için artık sadece Müslüman olmanın yetmeyeceği,aynı zamanda Türk olmak veya Türkleşmek gerektiği anlamına geliyordu.Böylece Türkleşmeye direnen Müslüman grupların,yani Kürtlerin önemli bir bölümü de yeni sözleşmenin dışında kaldı ve çeşitli biçimlerde cezalandırıldı.Dolayısıyla,Müslüman-Türk milletinin oluşumu,yatay Müslümanlık ve dikey Türklük sözleşmelerinin tarihsel bir sentezi üzerinden daha iyi analiz edilebilir. -Ermenilerin mallarına el konması da bu bahsettiğiniz denklemin içinde yer alıyor sanırım.

Bu kanlı servet transferi,Türkiye'de milli burjuvazinin,yani Müslüman-Türk burjuvazinin oluşumunu anlamak açısından hayati bir öneme sahip.Nitekim bu yönde yapılan çalışmalar giderek artıyor.Fakat sadece ekonomiye baksak bile,bunun etkilerini sadece burjuvaziye bakarak anlayamayız.Ermenilerin ve mübadeleyle gönderilen Rumların 1910'lardaki nüfus oranı eğer korunsaydı bugün Türkiye'de 20 milyona yakın Ermeni ve Rum olacaktı.Şimdi 20 milyonun birkaç yıl içinde Türkiye'den "kaybolduğunu" ve bunun sonuçlarını tahayyül etsek,1910'lar ve 1920'lerdeki nüfus mühendisliğinin devasalığını da daha iyi anlarız gibime geliyor.Demek istediğim,ekonominin millileştirilmesini sadece milli burjuvazinin oluşması anlamında değil,üretimi,mülkiyeti,ticareti,bölüşümü ve istihdamıyla ekonominin genel olarak millileştirilmesi olarak düşünmeliyiz bence.
Her halükarda,örneğin ABD tarihini yerli halkların soykırımı ve Afrikalıların köleleştirilmesi olmadan nasıl analiz edemiyorsak,son yüzyıllık Türkiye tarihini de 1915'i hesaba katmadan analiz etmek mümkün değil.Bu açık gerçek de açık bir gerçek haline ancak son yirmi yılda,o da zar zor gelebildi.Daha öncesinde,birkaç istisnai entelektüel dışında,kimsenin gördüğü bir şey değildi. -Kürt meselesinde de benzer bir çerçeveden yola çıkıyorsunuz ama şunu sormak istiyorum.Hem Kürt hem de Ermeni meselesinde 2012-2015 arası yaşadığımız dönemi nereye koymalı ya da nasıl anlamalı?Dönemin Başbakanı Erdoğan her ne kadar sorunlu bir metin olsa da ve 1915'in yüzüncü yılında sergilediği performans o metni bir anlamda silse de 2013 ve 2014'te bir taziye metni yayınladı.Aynı şekilde,sonrasına gelen eskisinden beter bir politika olsa da Kürt meselesinde bir çözüm süreci dönemi yaşadık.Bunlar ne tür istisnalardı sizce?Bu sürecin rejim açısından motivasyon kaynağı neydi?

Bu soru çok yakın bir döneme işaret ettiği için cevabı ister istemez spekülatif olacak ama ana motivasyonun çok genel olarak politik olduğu söylenebilir.Politik motivasyon ise,eski devleti ideolojik dayanaklarıyla birlikte yıkıp yerine yenisini kurmak.Bunun için Türkiye'de ve yurtdışında çeşitli grupların ve odakların desteğini almak,bunlarla ittifak kurmak,yeni bir ideolojik meşruiyet yaratmak ihtiyacı vardı.Fakat bunun tam bir başarısızlıkla sonuçlandığını,eski devleti bütün kurumlarıyla birlikte yıktıklarını ama yenisini kurmayı beceremediklerini biliyoruz.Çünkü yeni bir devlet kurmak için ne becerileri,ne de ahlaki,hukuki,demokratik ve entelektüel meşruiyetleri var.Bu büyük ve artık geri dönüşü olmayan başarısızlığın üstü de,Cumhuriyet'le örtülemeyeceği için,Osmanlı'ya geri dönülerek örtülmeye çalışılıyor.Çok daha mütevazı bir devleti bile yönetmeyi beceremeyenler,Osmanlı gibi devasa ve 600 yıl ayakta kalmış bir devletten meşruiyet devşirmeye çalışıyorlar.
Bu sorunuz bağlamında ayrıca şunu da hatırlamak faydalı olabilir:Bu ülkenin tarihinde "açılım"lar yapıldıysa,bunların belki de en büyüğünü 1908'i önceleyen ve takip eden beş-altı yıl içinde İttihat ve Terakki yapmıştır.Sonrasında neler yaşandığı ise malum. -Kitapta önemli bir bölümü Türk ve Müslüman olmanın sağladığı "görünmeyen imtiyazlara" ve insanların bu imtiyazların farkında bile olmamasına ayırıyor,bu imtiyazlı grubun Türklük Sözleşmesi dışında kalan grupların sorunları ile ilgilenmeme,bir tür onları görmeme şekilde içselleştirilmiş bir davranışları olduğunu söylüyorsunuz.Bunu da tarif ederken de ABD'ndeki "Beyaz olma imtiyazı"nı referans veriyorsunuz.Bu tabii çok kapsamlı bir konu ama kısaca tarif edecek olursak ne tür benzerlikler var?

Dediğiniz gibi bu mukayese meselesi kapsamlı,tartışmalı ve karmaşık bir konu.Ama basitleştirerek söylersem,benzerlikler,ırksal ve etnik hiyerarşideki konumlardan,güç/imtiyaz farklılaşmasından ve bu konumların/farklılaşmaların yarattığı görme,duyma,bilme,ilgilenme ve duygulanma biçimlerinden kaynaklanıyor.Üsttekiler,belli bir ırkı veya etnisiteyi sistematik ve kurumsal olarak avantajlı kılan yapısal ırkçılık ve yapısal Türkçülük sayesinde,alttakilere kıyasla maddi ve manevi açılardan imtiyazlı hayatlar yaşarlar.Yapısal terimi,ordu,eğitim,akademi,diyanet,adalet,siyaset,medya gibi alan ve kurumların belli grupların lehine işlediğine dair vurgu yaptığı kadar,bireysel olarak ırkçı veya Türkçü olmayan kişilerin de yapısal ırkçılıktan ve Türkçülükten yararlanabildiğini görmemizi mümkün kılıyor.

Fakat imtiyazlı gruplar imtiyazlı olduklarını bilmezler.Bilmezler,çünkü imtiyaz konforlu olduğu için normal karşılanır,görülmez,hissedilmez.Akıntı yönünde yüzmek gibi.Ayrıca bilmek de istemezler,çünkü sahip oldukları şeyleri hak ettiklerini,kendi becerileriyle elde ettiklerini düşünmek isterler.İmtiyazsız gruplar ise imtiyazsız olduklarını çok iyi bilirler,çünkü bu acı verici bir şekilde kendisini sürekli hatırlatır.Tabii imtiyaz kavramıyla düşündüğümüzde,benzer kıyaslamalar cinsiyet ve sınıf hiyerarşileriyle ilgili de yapılabilir.Ve bütün bu eşitsizlik kategorilerinin farklı coğrafyalarda birbirleriyle nasıl kesiştiği üzerine de yapılabilir. -Kitapta önemli bölümlerden biri de Ermenilerin,Rumların,Yahudilerin,Süryanilerin bu Türklük Sözleşmesi'ni veri kabul edip buna uyan davranış kodları geliştirmek zorunda kalmaları ve bir tür dilsizleşmeleri,görünmez olmak zorunda kalmaları.Benzer bir durumu Kürtlerin de bilhassa 1980 öncesinde yaşadığını örneklerle anlatıyorsunuz.Ancak bilhassa Kürtler açısından yeni bir döneme girdiğimiz söylenebilir mi?

Sözleşme kavramına dönersek,sözleşmenin içinde ve dışında olma halleri,içinde ve dışında olan bireylerin karakterlerini,ruh hallerini,vücut dillerini vs. şekillendirir.İçinde olanların devleti ve milleti varken,dışında olanların devleti ve milleti yoktur.Bu temel farklılık,içindekilerin ve dışındakilerin bütün davranışlarına,benlik sunma biçimlerine,çevrelerindeki dünyayla kurdukları ilişkilere ve girdikleri etkileşimlere damgasını vurur.Bu tabii bilinçli bir şekilde olmaz.İçselleştirilmiş,öğrenilmiş ve öğretilmiş bir güçlülük ve güçsüzlük hissiyle olur.

Bütün bu söylediklerim özü itibariyle güçle ilgili olduğu için,değişim de güçle ilgili olarak ortaya çıktı.Özellikle Kürtler,son otuz yılda kendilerine ait çok boyutlu bir güç yaratabildikleri ölçüde güç hiyerarşisini sarstılar ve dengesizleştirdiler.Bu yeni güç de doğal olarak,Kürtlere özgüven ve özsaygı olarak yansıdı.Kürtlerin güçlenmesi ise Türklerde bir güç kaybı olarak deneyimlendi ve hissedildi.En basitinden,birisini istediğiniz gibi çağıramamak,isimlendirememek,tanımlayamamak bile büyük bir güç kaybı olarak deneyimlenebilir.Artık "Doğulu vatandaşlar" veya "Kürt kökenli Türk vatandaşları" diyemiyorsanız veya deseniz bile bundan dolayı komik duruma düşüyorsanız,büyük bir mevzi kaybetmişsiniz demektir."Gâvura gâvur diyememe"nin Türk İslamcılarında yarattığı acıyı da düşünebiliriz burada. -Kitapta tespitlerinizden biri de son on-yirmi yılda bilhassa Kürt ve Ermeni meselesinde yaşanan gelişmeler sonucu bir "Türklük krizi"nin patlak verdiği.Yani bir tür reaksiyon.Son iki yılda yaşadıklarımız AKP'nin bu Türklük krizi'nin sözcüsü,temsilcisi olmaya soyunması ile mi ilgili biraz da?

Evet,Kürtler çeşitli şekillerde güçlendikçe ve Ermeniler,özellikle Agos ve Hrant Dink'le birlikte,ahlaki ve entelektüel bir güç olarak ortaya çıktıkça,bu bir Türklük krizi yarattı.Bundan,Türklerin görmeme,duymama,ilgilenmeme güçlerinin ellerinden alınışını ve kendilerini,sözleşme dışındakilerle bir şekilde ilgilenme mecburiyeti içinde bulmalarını kastediyorum.Son yirmi yılda ortaya çıkan alternatif tarihyazımının kendisi bile başlı başına bir Türklük krizi yarattı,çünkü bu tarihyazımı tarihin Türklerin bildiği gibi olmadığını iddia etti.Bu kriz karşısında,kimileri daha da milliyetçi ve ulusalcı olurken,kimileri de değişip dönüşmeye başladı. Politik düzeyde ise Türklük kriziyle sadece AKP değil,Türk partisi olan bütün partiler baş etmek zorunda kaldı.Seçmenlerinin kriziyle nasıl başa çıkacaklardı?Ulusalcılaşarak mı?Daha kapsayıcı ve esnek olarak mı?Müslümanlık Sözleşmesi'nin söylemine dönerek mi?Osmanlı'nın emperyal haşmetine dönüldüğünü söyleyerek mi?Yoksa iyice Türk-İslamcılaşarak mı?Bütün bu sorulara farklı zamanlarda farklı cevaplar verildi.Örneğin CHP 2000'lerde ulusalcılaşmayı seçti,yani sağa kaydı.Fakat 2010'lardaki Gezi ve HDP'nde cisimleşen sol dalga CHP'ni bu defa ters istikamette zorlamaya başladı.

AKP'yle ilgili sorunuza dönersek,bu krizden yararlanmaya çalıştığı söylenebilir.Sonuçta,değişen konjonktüre göre her şeyden yararlanabilen bir hareket var karşımızda.Ama ben 7 Haziran 2015'den sonra yaşananları,Türk sağının günümüzdeki üç temel damarı olan İslamcılığın,Türkçülüğün ve ulusalcılığın,çeşitli hesaplar etrafında birleşerek,yükselen sola ve Kürt hareketine karşı aşırı-sağ bir ittifak oluşturması olarak görüyorum.Buna yer yer destek veren CHP'nin tutumu da kısmen Türklük Sözleşmesi'yle açıklanabilir.Ama bu tutumun,sol dalganın ve HDP'nin muhtemelen birkaç yıl içinde CHP'ni yerinden,örneğin ana muhalefetten edecek olmasıyla da ilgisi vardı bence.Demek istediğim,sadece Türklük krizi veya sözleşmesiyle açıklanamayacak daha karmaşık bir süreç bu bana göre. -Son olarak şunu sormak istiyorum.Türklük Sözleşmesi yaşadığımız bu hercümerç içinde bundan sonra kurulduğu,tasarlandığı gibi devam eder mi?Yoksa belli bir dönemin sonuna mı geldik?

Kitapta da söylediğim gibi,geçmiş hakkında düşünmek için kullanışlı olabilecek bir kavramsal araç,diyelim sözleşme,güncel zaman ve gelecek hakkında düşünmek için kullanışlı olmayabilir,hatta yanıltıcı olabilir.Ama şu kadarını söyleyeyim.Türklük Sözleşmesi'nin cazibesi,uymayanları cezalandırmasından değil uyanları ödüllendirmesinden gelir:Sözleşme,içindeki insanları çeşitli kurumlarla gözetir,bu insanların kendi onurlarını koruyarak,diyelim belli bir mesleği düzgün bir şekilde yaparak yaşamaları ve toplumsal hayatta yükselmeleri için imkân sunar,kariyer hatları sağlar.Bu sayede,toplumun en alt katmanlarından gelen sayısız insan çeşitli alanlarda mesleklerini,sözleşmenin temel kurallarına uymak kaydıyla,düzgün ve saygın bir şekilde yaparak yükselebildiler.Profesör,hâkim,gazeteci,doktor,bürokrat,başbakan vs. olabildiler.Bütün bunları da,belli bir gayrişahsi ve kurumsal rasyonelliği olan,dünyada da saygın bir yeri olan bir devletin vatandaşı olarak yaptılar.

AKP iktidarı işte bu devlet yapısını neredeyse bütünüyle çökertti ve şahsileştirdi.Artık bir Türkün,kendisine ve mesleğine saygı duyarak,kendi kararlarına sahip çıkarak ve çevreden de gerçek bir saygı görerek toplumsal hayatta yükselmesi imkânsız.15 yılın sonunda ne üniversite kaldı,ne yargı kaldı,ne diplomasi kaldı,ne medya kaldı,ne de Meclis kaldı.Dolayısıyla sözleşmenin,reel ve potansiyel ödüllerle ve imtiyazlarla donatan kurumsal yapısı çöktüğü için ve buna paralel olarak,sözleşme dışındakilerin daha önceki sorularda bahsettiğim direnişi de devam edeceği için,sözleşmenin kısa vadedeki geleceği de büyük ölçüde şiddet ve baskı aygıtlarına bağlı görünüyor.Ama orta ve uzun vadede Türklük Sözleşmesi yeniden ve yeni kurumlar aracılığıyla tekrar güçlendirilebilir.Tabii,mücadeleye ve olası ittifaklara bağlı olarak,yıkılıp yerini daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir şeye de bırakabilir... *Barış Ünlü,Son yüz yıllık Türkiye tarihi 1915'i hesaba katmadan analiz edilemez,Röportaj:Yetvart Danzikyan,Agos,23 Nisan 2018. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/20529/son-100-yillik-turkiye-tarihi-1915i-hesaba-katmadan-analiz-edilemez

22 Haziran 2025 Pazar

Karanlık zamanlar:Şiddeti açıklama grameri çöktü/Prof. Dr. Taner Akçam*

Karanlık zamanlarda yaşıyoruz.Bu aynı zamanda büyük bir kırılma,modernitenin -aydınlanma düşüncesinin kendisini tanımlamak ve meşrûlaştırmak için kurduğu temel yapının çökmesi anlamına da geliyor.Aydınlanma,insânlığın şiddet eğilimlerini akılla,hukûkla,evrensel ilkelerle dizginleyeceğini savunan,kendisini bir dönüm noktası olarak sunan bir projeydi.

Aydınlanmanın vaadi ve Arendt

Aydınlanmanın bu vaadi,Holokost ile büyük bir kırılmaya uğramıştı.Ama 1945 sonrası kısa bir sürede yeniden ayakları üstüne dikildi.Aydınlanmanın temel dürtüleri yeniden etik bir gövdeye dönüştürüldü ve buna uygun birçok yeni kurum oluştu.Birleşmiş Milletler,İnsân Hakları Evrensel Beyânnâmesi ile başlayan onlarca ama onlarca bağlayıcı sözleşme ve bunları denetleyen kurumlarıyla oluşmuş büyük bir gövdeden söz ediyorum.Bugün yaşanan bu gövdenin ve temsilcisi olduğu geleneğin çökmesidir.

Hannah Arendt,"Geçmişle Gelecek Arasında" adlı eserinde Holokost ile yaşanılan "geleneğin sonu" olgusunun ayrıntılı analizini yapar.Holokost'un geleneği fiilen sona erdirmesinin nedeni,endüstriyel yöntemlerle yürütülen,tahayyül sınırlarını parçalayan metafiziksel niyetle işlenmiş bir suç kategorisi ortaya çıkarmasıydı.Olanları yargılamak ve açıklamak mirâs aldığımız dil ile -aydınlanma hümanizmi ve klâsik adâlet anlayışlarıyla- mümkün değildi. Holokost,Batı geleneğinin şiddeti dizginleyeceği varsayılan kavramlarının yetersizliğini açığa çıkartarak yıkmıştı.Auschwitz sonrasında her şey bir vaat olarak değil,bir hüküm olarak mümkün hâle gelmişti."Yok artık,o kadar da değil..." cümlesinin kurulması anlamsızlaşmış ve "her şey mümkün" hâle gelmişti.

Geleneğin sonu

Hannah Arendt'in "geleneğin bittiği" durumu anlatmak için kullandığı metafor,geçmişle geleceği birbirine bağlayan ipin kopmuş olduğu ara bir boşlukta bulunma hâlidir.Ve bu "ara boşluk" karanlıktır.Çünkü gelenek karanlık anlarda yönümüzü bulmamıza yardımcı olan,tutunacağımız merdivenin korkuluğu gibi idi ve çökmüştü.Gelenek,geleceğe ilişkin varsayımlarımızda kesinlik sunmasa bile bir süreklilik hissi verirdi.

Bizlere yön duygusu veren her şey,"merdiven korkuluğu","tutunacak ip" veyâ yönümüzü bulmamıza yardımcı olacak "el feneri" ya da "kutup yıldızı"...Bunların hiçbirisi yok artık.Gelenek,belki kesin hükümler vermemize yetmiyordu ama bize eleştirel düşünceyle karar verebilme imkânı tanıyordu.Doğru ile yanlışı anlamak için başvurabileceğimiz bir pusuladan söz ediyoruz.Artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırma imkânını kaybettik.

Gazze ile girilen süreç ve gramerin çökmesi

İşte,7 Ekim 2023 ile başlayan süreçle birlikte o pusula,o merdiven korkuluğu,o el feneri ortadan kalktı!Tutunacak şeyimiz yok ve geçmişle gelecek arasında bir boşlukta elimizde pusulasız duruyoruz.Geleneğin,yargı ile eyleme anlam kazandıran hazinesinden yoksun hâlde,çıplak kalmış insânlık durumundayız.

Gazze'de,pek çoğu çocuk onbinlerce Filistinlinin öldürülmesi,ailelerin yok edilmesi,okulların,hastanelerin,ibâdethânelerin ortadan kaldırılması;barınma,beslenme,sağlık ve su gibi yaşamın en temel gereksinmelerinin sadece sistematik bir biçimde hedef alınıp yok edilmesi değil,bunların aynı zamanda imhâ araçları hâline dönüştürülmeleri bize bu geleneğin sonunu işâret ediyor.İran'a yapılan açık saldırı bu yıkımın sadece basit bir devâmıdır.Belki de 1648 Westphalia Antlaşması'ndan sonra oluşmuş bir kısmı devletler arası hukûkun temel ilkeleri hâline gelmiş tüm normlar da yıkılmış,eklenmiş oldu sürece... Gazze ve İran'a saldırı ile yıkılan sadece insân bedenleri değildir;bu yıkımı anlatmak için kullandığımız dil de çökmüştür.Enkâz altında kalan yalnızca Gazze değil,bu yıkımı ahlâkî bir netlikle ifâde etme kabiliyetimiz de enkâz altında artık.Şiddeti açıklamak için kullandığımız gramer çöktü.

Şiddet saklanması gereken bir şey değildir

Gazze ve İran'a saldırı şiddetin gizlenmesinin gerek olmadığı bir döneme girdiğimizi gösteriyor.Konuştuğumuz kuralsız,koşulsuz,çıplak şiddettir.Şiddeti konuşurken kendimize koyduğumuz ahlâkî sınırlar çökmüştür.Antik Çağ geri gelmiştir.Bu çağda krallar,uyguladıkları şiddeti saklama gereği duymazlardı.Katliâmlarını taş kabartmalara kazıyarak anlatırlardı.Şiddet saklanılacak değil övünülecek bir şeydi... *Prof. Dr. Taner Akçam,Karanlık zamanlar:Şiddeti açıklama grameri çöktü,Medyascope,22 Haziran 2025. https://medyascope.tv/2025/06/22/taner-akcam-yazdi-karanlik-zamanlar-siddeti-aciklama-grameri-coktu/

1 Haziran 2025 Pazar

"Kürt açılımı"nın olmama ihtimâli yükseliyor mu?/Prof. Dr. Taner Akçam*

PKK'nin silâh bırakma kararı ile birlikte Kürt açılımı sürecinde yeni bir döneme girildi.Konunun muhâtaplarının meseleye "fermuar stratejisi" esâsına göre yaklaştıkları anlaşılıyor:Bir adım PKK'den,bir adım devletten...Silâh bırakma kararını takiben beklenen "kısmî bir af" olarak tanımlanan yasa idi.Ama Meclis'e sunulan paket büyük bir hayâl kırıklığı yarattı ve beklentiler boşa çıktı.DEM Parti sözcülerinin deyimi ile "dağ fare bile doğurmadı".

Dağın fare bile doğurmamasının asıl nedeni,devlet tarafının büyük korkularla hareket ediyor olması.Açıklanan korku şimdilik "FETÖ" korkusu...[buna ileride başka korkular da eklenecek] Getirilen kısmî aftan,Gülen cemâati mensûplarının yararlanmasından korkulmuş.Zihniyet kalıpları esâs olarak "kimleri çıkartmayalım" mantığı üzerine kurulu.Yâni,"negatifi düşünme" devleti harekete geçiren asıl dürtü.Acaba bu "kimleri süreçten yararlandırmayalım" üstüne kurdukları düşünme tarzının süreci tehlikeye soktuğunun farkındalar mı?

Bu "korku" motifi o kadar önemli ki süreç hakkında genel olarak destekleyici ama eleştirel düşünceler de dile getiren birçok YouTube kanalına yasak da getirildi.Başlangıçta "açılım süreci"nin büyük destekçisi olan bu kanallar şimdi yasak kapsamında ve bu kanalların Türkiye'de izlenme imkânının önü kesildi.Ana neden açılım üzerine "düşünmekten" ve "konuşmaktan" korkmak. Evet,sürecin ana aktörleri süreç üzerine "düşünmekten" korkuyorlar.Açılım dedikleri konunun "fikrî temelleri" gibi bir boyutunun olduğunu görmüyor ve bu boyutu ile ilgilenmiyorlar.Soruna,esâs olarak bazı idârî tedbirler ve bir "lütuf" olarak yaklaşıyorlar."Konuşmak" ve "düşünmek" gereksiz teferruât gibi duruyor.

Şimdi,"silâhların teslimi yaz boyunca tamamlansın,sonra yeni atımlar atılır" havasına girilmiş gözüküyor.Ama birilerinin karar verici çevrelere "eğer konuya yaklaşım zihniyetinizi değiştirmezseniz istediğiniz şeyleri elde etme ihtimâlinden yoksun kalacaksınız" hâtırlatmasını yapması gerekiyor. "Açılım"ın önündeki zihniyet engeli

Yukarıdaki ifâdeyi,"açılım süreci"ne karşı çıkanların bazı itirâz gerekçelerine katılmadığımı belirtmek için yazdım.Genellikle konuya,"güven-güvensizlik","inanmak-inanmamak","niyetleri var-niyetleri yok" ikilemleri ile yaklaşılıyor.En çok duyulan argüman da "ciddî değiller,bu açılımı bir başka şey için -Erdoğan'ın seçilmesinin bir aracı olarak kullanma dışında bir amaçları yok" oluyor.Niyet okuma üzerine kurulmuş bu söylemlerin çok anlamlı olmadığı kanâatindeyim.Ortadaki sorun bu ikilemin çok ötesinde...Zihniyet dünyâsının belirlediği ciddî bir yapısal problemle karşı karşıyayız.

Devletin,"Kürt-Türk kardeşliği" fikrinde de "yeni Türkiye yüzyılı yaratmak" fikrinde de ciddî olduğunu ve sürece "birilerini kandırmak" amacıyla başlanmadığını kabul etmek zorundayız."Niyet okuması" yapmak yerine,analizlerimizi konu hakkında ciddî oldukları esâsına oturtmakta fayda var.Ancak o zaman ortada olan ciddî yapısal sorunun farkına varırız.

Ve bu yapısal sorun yeni değil;Osmanlı'dan bize kalan bir mirâs. Biraz düşünürsek problemin ne olduğunu hemen anlayabilir ve gereksiz "niyet" veyâ "ciddîyet" tartışmalarının ötesine geçebiliriz.Ana sorun eşitlik meselesidir ve temel iddiâm da şudur:Târihteki Müslüman-Hristiyan eşitliğinin sağlanması sorunu ile şimdiki Türk-Kürt eşitliğinin sağlanması sorunu arasında büyük benzerlikler vardır.Bu iki konu arasında esâsta bir fark yoktur.Elbette bu iddiâya bilinen itirâzlar yapılabilir.Târihteki Türk-Kürt (örneğin bazı katliâmlarda veyâ Kurtuluş Savaşı'nda) ortaklıkları veyâ Kürtlerin Müslüman oldukları ileri sürülebilir.Ama bu faktörler eşitlik konusunda sözünü ettiğim yapısal benzerlik yanında fazla ayrıntı gibi durmaktadır.

Nasıl ki bazı nedenlerle geçmişte Hristiyan-Müslüman eşitliği sağlanamadı ise bugün de benzeri nedenlerle Türk-Kürt eşitliği sağlanamayacaktır.Düşünülmesi gereken budur!Bunun en temel nedeni,bu adımı atmanın önemini idrâk etmiş olan devlet görevlilerinin,eşitlik konusunun çok önemli fikrî temellere dayandığının ve bu fikrî temeller üzerinde düşünerek ve konuşarak bir uzlaşma sağlanması gerektiğinin farkında olmamalarıdır.Evet,istedikleri şeyin fikrî temellerini yaratamazlarsa atacakları her adım hüsrânla sonuçlanacaktır.Bu nedenle henüz geç kalınmamıştır da diyebilirsiniz.

Eşitlik sorunu:Osmanlı'dan bugüne bir mirâs

Osmanlı yöneticileri,Müslüman-Hristiyan eşitliğini sağlamak için 1839'da Tanzîmât reformunu ilân ederlerken son derece ciddî idiler.Yâni ne "kandırmaca" yapıyorlardı ne de "gayri-ciddî" idiler.Ve 1856'ya kadar bu doğrultuda kendilerince bazı önemli adımlar da attılar.Ama tek şey yapmadılar.Attıkları adımların fikrî temellerini yaratmak konusunda hiçbir ciddî girişimleri olmadı.Üstelik attıkları adımlar o kadar zayıf,o kadar ayak sürüyerek idi ki sonuç istedikleri gibi olmadı.1856'da uluslararası koşulların yarattığı uygun ortamda Islâhât Fermânı'nı ilân etmek zorunda kaldılar.Fakat gene aynı sorunla karşı karşıya idiler.1839 Tanzîmât Fermânı'nın yaratıcılarından Mustafa Reşid Paşa'nın 1856'da "eğer fikrî hazırlık yapılmazsa sonuçları kötü olur" meâlindeki sözleri,reformcu bürokrat olarak tanınan Cevded Paşa'nın 1856 Reformu'nu "Müslümanların kara günü" olarak tanımlaması bilinen anekdotlar arasındadır... *Prof. Dr. Taner Akçam,"Kürt açılımı"nın olmama ihtimâli yükseliyor mu?,Medyascope,31 Mayıs 2025. https://medyascope.tv/2025/05/31/taner-akcam-yazdi-kurt-aciliminin-olmama-ihtimali-yukseliyor-mu/