Kapitalizmin gelişiminin sonuna dair kanıtlar,son zamanlarda daha çok
sayıda ve daha sık olarak ortaya çıkıyor.Üretimin giderek daha da
toplumsallaşan karakteri ile özel mülkiyet arasındaki uzlaşmaz
çelişki,günden güne daha dayanılmaz ve apaçık bir hal alıyor.Emperyalizm
bir dizi bunalımdan ancak yeni bir savaş sayesinde çıkabilir.20 Mart
2003 günü,57 yıllık barış inşasının,boyutlarını henüz bilemediğimiz bir
biçimde yıkıldığı gün olarak insanlık tarihine sonsuza dek kazınmıştır.
Lenin'in
doğru olarak belirttiği gibi,"Kapitalizm asla barışçıl bir biçimde
ortadan kalkmayacaktır.Ya doğrudan doğruya sermayenin boyunduruğuna
karşı bir ayaklanmaya götürecektir ya da aynı sonuca savaşın acılı,sert
ve kanlı yoluyla ulaşılacaktır."
Sovyet Marxistleri,Sovyetler
Birliği'nin çöküşünün ve ABD'nin kendi hegemonyasında tek kutuplu bir
sistem yaratmayı amaçlayan inadının,dünyadaki yaşamı daha güvenli ve
düzenli kıldığı masalını defalarca çürütmüşlerdir.Bu masalın tam
tersine,dünyanın yeni bir paylaşımına yönelmiş emperyalist işgal
savaşlarının ortaya çıkmasının yarattığı güçlü şoku yaşadık.
Dört
yıl önce,Birleşmiş Milletler'den hiçbir onay almadan Yugoslavya'ya
karşı yapılan barbar akını,geleceğe yönelik olarak savaşla yapılan bir
araştırma,ultra-emperyalizmin güçlerinin denenmesiydi.Buna rağmen,üç
aylık bombardıman "zafer"i daha yakın kılmadı.Belgrad'ın düşüşü,Rusya
kompradorlarının "müttefik" rejimi Yugoslavlara ihanet ettikten sonra
ancak gerçekleşebildi.Bugün dünya haritasında Yugoslavya diye bir ülke
yok!Başbakanı,yaşayanlar arasında yer almıyor.Ülkesini Batı'nın
planlarına uşaklık ederek parçalayan ve Slobodan Milosevic'i gizlice La
Haye mahkemesine teslim eden bu hain,hak ettiğini buldu.
11
Eylül 2001'deki karmaşık ve büyük ölçekli provokasyon ve ardından
ABD'nin Afganistan'a saldırması,ilan edilmemiş bir üçüncü dünya
savaşının başlangıcıdır.Bu savaş artık yeni bir aşamaya
girmiştir.Olayların perde arkasında bir kere daha dünya siyonizmini
buluyoruz.Onun buradaki çıkarının altında,İsrail'in nükleer
silahsızlanmasına (300 adet nükleer savaş başlığı bulunuyor) ve Filistin
toprakları üzerinde bağımsız bir Arap devletinin kurulmasına yönelik
talepler gizlidir.Kumar masasına sadece Irak ve Ortadoğu değil,tüm dünya
sürülmektedir.Saldırının amacı:Birleşmiş Milletler Örgütü'nü ve onun
Güvenlik Konseyi'ni zayıflatmak ve gözden düşürmek,İkinci Dünya
Savaşı'nın sonuçlarını gözden geçirerek değiştirmek,yeni silahların
gücüyle dünyanın Amerikan tarzı yeniden inşasını dayatmak,tam ve
sınırsız dünya hakimiyetine ulaşmak için belirleyici bir adım atmaktır.
Tüm
bunlar,ABD'nin eski ortaklarının ve yardımcılarının bile hoşuna
gitmemiştir.Bu sebepledir ki,ilk defa olarak ABD'yle Avrupa'nın önemli
ülkeleri arasında ciddi ayrılıklar başgöstermiştir.İlk defa olarak
NATO'nun birliği çatlamıştır.İlk defa olarak,Avrupa Birliği
parçalanmanın eşiğine gelmiştir.Sonuç olarak yine ilk defadır ki,saldırı
hazırlığı ve başlangıcı,dünya halklarının bu kadar kitlesel ve
birleşmiş öfkesiyle karşılaşmıştır.Tüm bu çelişkiler daha da
derinleşecektir.
Bu yeni tarihsel koşullarda,doğru bir eylem
stratejisinin ve taktiğinin özümlenmesi (özümlenir duruma
getirilmesi),uluslararası işçi ve komünist hareketi için özellikle
önemlidir,çünkü savaş,kapitalist dünyanın tüm çelişki ve uzlaşmaz
karşıtlıklarını ölçüsüzce yoğunlaştırmaktadır.Devrimci durum,iktidardaki
rejimlerin isteğine aykırı olarak hızla olgunlaşmaktadır.Bu konuda
tarihi derslere başvurmak yararlıdır.
Lenin,Bolşevik Parti'nin
Rusya'da Sovyet iktidarını güvence altına almak için verdiği mücadelenin
kazandırdığı deneyimi inceledi ve bundan,emekçilerin kapitalistleri ve
toprak sahiplerini yenerek fethettiği vatanın savunmasının,nesnel bir
tarihsel yasa olduğu sonucunu çıkardı:
"Egemen sınıf,yani proleterya,yönetmek istiyorsa,bunu aynı zamanda askeri örgütlenmesiyle de kanıtlamak zorundadır."
Lenin'in,emekçi
halk zafer kazandığında ülkenin savunması konusundaki tartışma ve
yazılarındaki sebat,dikkat ve kesinlik (doğruluk),diğer sorunlar
arasında askeri sorunların kesin bir biçimde çözüldüğü (kesilip
atıldığı) Merkez Komite'nin onun yönetimi altında yaptığı ve sadece 1919
yılındaki sayısı 14'ü bulan toplantılarda ve yine Sovyetler Birliği
Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosu'nun 40 toplantısında
kanıtlanmıştır.
Bu sebeple,sınıf mücadelesinin en çok kızıştığı
dönemde,toplumun askeri durumu bir ölçüttür.Başka birçok kimse
gibi,Stalin de iç savaş koşullarında ülkenin olağanüstü yöntemlerle
yönetilmesi gereğini kavrıyordu.Ama başka birçok kimseden farklı olarak
askerlik sanatını derinlemesine inceliyor ve aynı zamanda askerlik
biliminin ilkelerini devlet ve politika sorunlarına da
uyguluyordu.Orduda hiç hizmet vermemiş ve askeri bir eğitime sahip
olmayan bir kimse olarak Stalin,askeri akademinin uygulamalı derslerini
izlemişti.Bu,aynı derecede akıllıca bir hareketti,çünkü burada
sıklıkla,sadece askeri etkenleri değil,ama aynı zamanda toplumsal ve
politik etkenleri incelemek de zorunlu oluyordu.Gelecekteki strateji
uzmanı kişiliğinin temelleri tam da o yıllarda atılmıştı.
29
Mayıs 1918'de,Beyaz Ordular doğu ve güneyden Volga'ya doğru ilerleyerek
Rusya'nın merkeziyle tahıl üretilen bölgeler arasındaki bağlantıyı
tehdit ettiklerinde,hükümet,Stalin'i Rusya'nın güneyinin iaşesinden
sorumlu genel yönetici tayin etti.4 Haziran'da Stalin Tsaritsyn'e
geldi.Raskolnikov(1) anılarında şöyle yazıyor:
"Stalin,Tsaritsyn'de
her şeydi:Merkez Komite yetkilisi,Devrimci Askeri Konsey üyesi,Sovyet
ve Parti işlerinin yöneticisi…Tüm sorunları -her zaman olduğu gibi-
ortaklaşa bir çalışmayla,yerel kurumlarla yakın ilişki içinde çözdü.Bu
da bu kurumları etkiledi ve onun tartışmasız otoritesini daha da
güçlendirdi."
Stalin'in yetenekleri ve askeri sorunları
çözmedeki becerisi,30 Kasım 1918'de,yeni kurulan İşçilerin ve Köylülerin
Savunma Konseyi'ne başkan vekili olarak atandığında ortaya
çıktı.Başkanlığını yapan Lenin'le birlikte bu yeni yönetim organı,iç
savaş döneminde başlıca askeri,ekonomik,idare ve planlama merkezi haline
geldi ve Trotsky'nin Devrimci Askeri Konseyi'ni kuşatarak kendi
kontrolü altına aldı.
5 Ocak 1919'da,Stalin,Dzerzhinsky(2)
ile,Kolchak'ın saldırdığı Doğu cephesine gönderildi.Komisyon'un
tavsiyeleri "çok iyi disiplinli düzenli bir ordunun" oluşturulmasına
temel teşkil etmiştir.Stalin Parti'nin VIII. Kongresi'nde bundan
bahsediyordu.Beş gün sonra,30 Mart'ta,Merkez Yürütme Komitesi'nin
onayıyla Devlet Denetim Komiseri tayin edildi.
17
Mayıs'ta,Parti'nin Merkez Komitesi ve Savunma Konseyi,Stalin'i
Yudenich'i yenmesi için Petrograd cephesine yolluyordu.(3)
Temmuz'da,Petrograd'ın düşmesi tehdidi bertaraf edilince,Stalin
Moskova'ya geri döndü.Ama üzerinden fazla zaman geçmeden 9 Temmuz'da
Batı cephesine ve 26 Eylül'de de Denikin'in Moskova üzerine yürümeye
başladığı Merkez Cephesi'ne gönderildi.27 Kasım'da,Merkez Yürütme
Komitesi Prezidyumu tarafından,Petrograd'ın savunulması ve Güney
cephesindeki saldırının örgütlenmesindeki hizmetlerinden dolayı Stalin'e
Askeri Kızıl Bayrak Nişanı verildi.
Stalin,"Leninizm'in
İlkeleri"nde yer alan politik strateji ve taktikler konusundaki temel
tezlerini,hiç kuşku yok ki,iç savaş sırasında geliştirmiştir:Büyük
güçlerin belirleyici anda düşmanın en zayıf noktasında
yoğunlaştırılması,kesin sonuçlu saldırının yapılacağı anın seçilmesi,tüm
güçlüklere rağmen kararlaştırılan hareketin sarsılmaz bir biçimde
yürütülmesi,"düşman çok güçlü ve geri çekilme kaçınılmaz olduğunda,doğru
bir geri çekilme temelinde hesaplanmış" ihtiyat manevrası,bu savaş ve
örgütlenme biçimlerinden öncelikle somut duruma uyanlarının ileri
sürülmesi,"olayların gelişme zinciri içinde yer alan ve kavranmasıyla
tüm zincire hakim olmayı ve stratejik başarıya ulaşmanın koşullarını
hazırlamayı sağlayacak nitelikli halkanın her verili anda
keşfedilebilmesi."
İç savaş bittikten sonra,tarımsal üretim
1913'tekinin yüzde 65'i,ağır sanayi üretimi ise yüzde 10'u
kadardı.Demiryollarının 70 bin kilometreden fazla kısmı ve şebekenin
neredeyse yarısı hizmetdışıydı.Tarım ürünlerinin toplanması ve dağıtımı
yetersizdi.Tsiouroupa şöyle yazıyordu:"Moral bozukluğu (ya da
ahlaksızlık),kargaşa ve makinemizin yok oluşu her yerde görülüyor.Erzak
sağlama işlerinin sadece Ukrayna cephesinde,tarımı düzenlemekle
görevlendirilen 1700 kişi öldürüldü."
Bu sebepledir ki,Pazar
ilişkilerine ve ayni vergiye geçme kararı,Parti'nin X. Kongresi'nde
neredeyse hiç tartışma yapılmadan alındı.
Stalin NEP'i zorunlu
bir ara dinlenme olarak görüyordu.Bir yandan ülkenin uluslararası
durumunun hafifletilmesi için tedbirler önerirken,diğer yandan Batı'daki
ulusal kurtuluş güçlerinin desteklenmesinde özel bir dikkat
gösterdi.İlk önce,"Batı'da proleter devrimine destek verilmesi"ni
değil,güçlü kapitalist devletler arasındaki çelişkilerden
yararlanılmasını öneriyordu.Bu da "Batı'daki birbirine düşman kapitalist
gruplarla ekonomik işbirliği şekillerinin ve yöntemlerinin
araştırılması"nı gerektiriyordu.Ancak imtiyazlar (tavizler) üzerine
(kurulu) anlaşmalar ve bir dizi kapitalist ülkeyle yapılan ticaret,bu
ülkelerin proleteryasına açık destek vermeyi dışlıyordu.
1926'da
Hitler'in "Kavgam" kitabının ikinci bölümü Münih'te
yayınlanıyordu.Geleceğin Führer'i açıkça söylüyordu:"Güneye ve batıya
yönelik yüz yıllık Germen hamlesini durduruyoruz ve bakışlarımızı doğuya
çeviriyoruz...Bugün Avrupa arazisinden bahsederken,hepsinden önce
Rusya'yı ve ona tabi olan komşu ülkeleri kastediyoruz." Uluslararası
sermaye,onu dikkate alıyor ve beğeniyordu.Altı ay içinde Nasyonal
Sosyalistler ülkede etkili bir politik güç haline geliverdiler.
New
York Valisi ve geleceğin ABD Başkanı Roosevelt 1930'da şöyle
yazıyordu:"Demokrasinin eski ideallerini korumayı başaramazsak,hiç şüphe
yok ki,komünist fikirler bizim ülkemizde de güç kazanacaklardır." Amacı
komünizmin bozguna uğratılmasıydı.Komünizmin ve Sovyetler Birliği'nin
amansız düşmanı Churchill,mevzilerini hazırlıyordu.
Komünist
Parti'nin ve ülkemizin geleceği için zorluk teşkil eden bu koşullar
karşısında gelişmek için doğru yolu,yöneticilerin hepsi anlayabilmiş
değildi.Gosizmin aldatıcı parıltısı sayesinde kendine taraftar toplayan
Trotsky,dünya sermayesiyle çok yakın bir gelecekte yapılacak olan
savaşta SSCB'nin bozgununun engellenemez olduğu kehanetinde
bulunuyor,aşırı ve delice bir inatla "sürekli" dünya devriminin
yayılması çağrısında bulunuyordu.Bunu söyleyen
Trotsky'nin,günümüzün,"yeni küresel devrim" çağrısı yapan gosistlerinden
ya da "demokrasi"nin güzelliklerinin zor yoluyla -aslında imkânsız
olan- ihracını savunan aşırı sağcılardan farkı nedir?
Bukharin
gibi eskiden "gosist" olan sağdaki "komünistler",tarım üretiminin ve
hafif sanayinin gelişiminin birincil önceliğe sahip olduğunu
sanıyorlardı."Zenginleşin" sloganını kullanıyorlardı.Onların kendini
komünist olarak adlandırmayı seven ama fiiliyatta oportünist olan
bugünkü mirasçıları da onlarla aynı niteliklere sahiptirler.Sosyalizme
geçişin,burjuva toplumunun reformla değiştirilmesi ve "Pazar
ekonomisinin bilimsel temelde düzenlenmesi"nden başka bir yolla
gerçekleşebileceğini düşünemiyorlardı.
Yine 1929'da
Stalin,Bukharin'in "diyalektik yoksunu bir kuramcı","skolastik düşünceli
bir kuramcı" olduğunu açıkça söylüyordu.Sorunu şu şekilde ortaya
koyuyordu:"Bir tarafta Marx'ın sınıf mücadelesi teorisi,diğer tarafta
kapitalizmin sosyalizme entegrasyonu;bir tarafta sınıfların çıkarlarının
birbirine karşı uzlaşmaz zıtlığı,diğer tarafta sınıf çıkarlarının uyumu
(ahengi)." (Bu son "teori",hâlâ komünist olarak adlandırılan,Duma
başkanının [Rusya Federasyonu Komünist Partisi Başkanı Gennady A.
Zyuganov kastediliyor -ç.n.] yeni kurduğu partinin programının temelini
oluşturdu.)
Demek ki ülkenin ayakta kalmasının ve bağımsızlığı
korumanın tek yolunu,sadece başlarında Stalin'in bulunduğu gerçek
Leninistlerin bulabilmesi bir tesadüf değildi.Bu yol,sosyalizmin en kısa
sürede tek ülkede kurulmasının yoluydu.Sosyalizmin ve onun maddi
temelinin inşasına giden yol,yeni insanın,yani sosyalist toplum
insanının,sosyalizmin kurulduğu ilk ülkedeki kazanımlarının tam ve
eksiksiz savunulması fikriyle uyuşan sosyalizm ve enternasyonalizm
fikirlerine sadık insanın yaratılmasıydı.Stalin tarafından yönetilen
Komünist Parti'nin çabaları tam da bu noktaya yoğunlaşmıştı.İşte tüm
nüfusun kültüründe gerçekleşen muazzam başarıların,Sovyet sanat ve
edebiyatının dünya çapında hayranlık uyandıran itibarının kökeninde
yatan şey.
Hitler'in iktidara gelişi Stalin
tarafından,"burjuvazinin,mevcut duruma barışçıl bir dış politika
temelinde bir çıkış yolu bulmasının imkânsızlığının ve savaş
politikasına başvurmak zorunda kalmasının bir işareti" olarak
görülüyordu.1933'ten sonra,Alman tekellerinin uzun vadeli kredilerinin
yüzde 78'i ABD'nce sağlandı.1934'le 1938 arası,askeri harcamaların
Japonya'nın bütçesindeki oranı,yüzde 43'ten yüzde 70'e,İtalya'nın yüzde
20'den 52'ye,Almanya'nınki ise yüzde 21'den yüzde 61'e yükseldi.Faşizm
bile bile ve derece derece güçlendirildi.Bu sebepledir ki Stalin "Volga
üzerinde bir üretim üssü" kurulması fikrini ortaya attı.Bu sebepledir
ki,savaş sanayisinin de temeli olan,ağır sanayiye büyük önem verildi.
Sovyet
tarihinin tahrifatçıları,içlerinde askeri kadroların da bulunduğu savaş
öncesi komplo hareketinin kurbanlarından bahsederek timsah gözyaşları
dökerler.Bugün,Tukhachevsky'nin,Yakir'in ve diğerlerinin Alman ajanı
olduklarının ortaya çıktığı kanıtlanmıştır.Khrushchev'in 1956'da buna
tek kelime etmeye cesaret edememesi tesadüf değildir.Hiç hatasız olmasa
da,silahlı kuvvetler,komploculardan ve hainlerden temizlendi ve yabancı
ajanlarından kurtarıldı.Bu,Sovyet yönetiminin büyük başarısıydı.Bu
yapılmadan ülkeyi savaşa hazırlamak imkânsızdı.Bu yapılmasaydı,savaş
sırasında çok daha fazla Vlasov(3) olurdu.
İkinci beş yıllık
kalkınma planının sonuçları,Sovyet sanayisinin bilim ve teknik
alanındaki silahlanmasını gözler önüne sermektedir.Elli yaşın altındaki
insanların arasında okur-yazarlık giderek arttı ve 10 milyon kişi
düşünsel faaliyet gerektiren işlere katıldı.Stakhanov hareketi,emeğin
üretkenliğinde yüzde 82'lere varan bir artış sağladı.Komünist
ideolojinin amansız düşmanı,jeopolitik uzmanı Huntington,Rusların
"Avrasya'nın kuzeyindeki sert doğa koşulları üzerindeki" zaferine büyük
saygı duymakta ve SSCB'nin ulusal ekonomisinin 1929'dan 1941'e kadarki
modernizasyonunu "atalarımızın ateşi bulması" ile karşılaştırmaktadır.
Ancak
silahlanmanın önemli ölçütleri açısından,SSCB,özellikle de hava gücü
sözkonusu olduğunda,Almanya'nın gerisinde kalıyordu.Bu İspanya'da açıkça
görülmüştü.Stalin,karmaşık bir durumda,emperyalistler arası
çelişkilerden azami şekilde faydalanmayı başardı.Öncelikle,İngiltere ve
Fransa'nın arkası kesilmeyen oyalama taktiklerinden sonra(4),çok yerinde
bir hareketle Almanya ile 23 Ağustos 1939'da Saldırmazlık Antlaşması
imzalandı.Bu antlaşma sadece savaşı ertelemekle kalmadı,SSCB'nin batı
sınırlarını genişleterek,Ukrayna'nın ve Belarus'un batısında ve
Besarabya'da,1920'de kaybedilen toprakların geri alınmasını sağladı.
Molotov'un anılarından aktarıyoruz:
"Stalin,Hitler'i,Saldırmazlık
Antlaşmasını Japon müttefikiyle hiçbir istişarede bulunmadan imzalamaya
zorladı.Bu da öngördüğümüz gibi Tokyo'nun öfkelenmesine sebep oldu.Bu
durum,Japon Dışisleri Bakanı Matsuoka ile 1941 Nisan'ında Moskova'da
yapılacak görüşmelerin başarısını önceden haber veriyordu."
Bu
şekildedir ki,önceden imzaladıkları Anti-Komintern Pakt'ta karşılıklı
taahhütte bulundukları halde,Japonların Almanlarla önceden istişare
etmeleri gerçekleşmeksizin,Molotov ve Matsuoka bir Saldırmazlık
Antlaşması imzalamışlardır.13 Nisan 1941'de,Stalin,daha önce asla
yapmadığı bir biçimde,Japon bakana tren garında eşlik etmeye bizzat
kendisi geldi.Molotov o günü şöyle anlatıyor:
"Tren bir saat
gecikmeli geldi.Stalin'le biz,ona cömertçe içki ikram ettik ve onu
neredeyse vagona kadar taşımak zorunda kaldık.Japonya'nın bizimle savaşa
tutuşmaya kalkmaması,böyle uğurlama törenlerine değiyordu."
1939
Eylül ve Ekim aylarında Estonya,Litvanya ve Letonya ile Sovyetler
Birliği arasında karşılıklı yardım anlaşmaları imzalandı.Bu
anlaşmalarla,bu Baltık cumhuriyetlerinin "Sovyetizasyon"u sözkonusu
değildi.Ama Finlandiya hükümetiyle yedi ay yapılan görüşmeler sonuç
vermedi ve 30 Kasım'da savaş patladı.Bu savaş,SSCB'ne sadece büyük
kayıplara değil,Milletler Cemiyeti'nden dışlanmaya da mal
oldu.Leningrad'taki sınır,kuzeye taşındı.
Baltık ülkelerinin
Sovyetizasyonu,Hitler'in Hollanda,Belçika ve Lüksemburg'a
saldırmasından,Fransa'nın işgal edilmesinden ve bu Baltık ülkelerinde
devrimci bir durumun ortaya çıkmasından sonra gerçekleşti.14 ve 15
Temmuz 1940'da yapılan seçimler,emekçi halkın örgütlerinin mutlak
zaferiyle sonuçlandı (Estonya'da oyların yüzde 93'ünü,Litvanya'da yüzde
99'unu aldılar).Bu ülkelerde yeni yeni palazlanan burjuvazi,seçimleri
"yasadışı" olarak göstermeye çalıştıysa da,hiç kimse hile yapıldığını
ispatlayamadı.3,5 ve 6 Ağustos 1940 tarihlerinde,SSCB Yüksek Sovyeti,bu
üç yeni cumhuriyetin birliğe katılmasını öngören bir kararı kabul etti.2
Ağustos'ta,Moldova'nın SSCB'ne iltihakı onaylandı.Başından
beri,Besarabya ve Moldova otonom cumhuriyeti,bugünkü
Pridniester,Sovyetler Birliği'nin bu yeni cumhuriyetinin
parçalarıydılar.
Saldırmazlık Paktı sayesinde kazanılan zaman
zarfında,savaş hazırlıkları hiçbir zaman olmadığı kadar yoğun bir
şekilde devam ediyordu.Dünya seviyesini ve doğal olarak Almanlarınkini
aşan,savaş meydanlarında faşist Alman birlikleri için kötü birer sürpriz
teşkil eden tüm modern silah türleri,bu zaman aralığında geliştirilmiş
ve üretime sokulmuştur.
5 Mayıs 1941'de,askeri akademilerin ödül
kazanan öğrencileriyle yapılan bir toplantıda,Stalin Almanya'yla savaşın
kaçınılmaz olduğunu ifade ediyordu:
"Biz komünistler,pasifist
değiliz,adaletsiz savaşlara,dünyanın paylaşılması için yapılan
emperyalist savaşlara,emekçilerin köleleştirilmesi ve sömürülmesi için
yapılan savaşlara her zaman karşı çıktık.Her zaman haklı
savaşları,halkların özgürlüğü ve bağımsızlığı için yapılan,halkların
kapitalist sömürüden kurtarılması için yapılan savaşları,sosyalist
anavatanın savunulması için yapılan en haklı savaşı savunduk."
1941
Mayıs sonlarında,Hitlerci istilacıların SSCB'ne saldırmalarından bir ay
önce,Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosu
bünyesinde,dışarıdaki politik ve askeri durumun gözden geçirildiği geniş
kapsamlı bir toplantı gerçekleştirildi.Ülke,yeniden hareketlenen faşist
Alman ordusuna karşı güçlü bir biçimde karşı koymak için henüz hazır
değildi.Alman ordusu,Batı Avrupa'ya boyun eğdirmiş,Avrupa ülkelerinin
tüm kaynaklarını Alman emperyalizminin hizmetine sokarak Almanya'nın
gücüne güç katmıştı.Bu dönemde faşist ordu,Avrupa'da modern savaş
deneyimi kazanmıştı.SSCB sınırlarında,dişten tırnağa silahlı üç yüzden
fazla tümen,saldırıya hazır bekliyordu.
Sovyetler Birliği
Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosu'nun bu toplantısını
değerlendiren Stalin,şu tespitleri yapıyordu:
"1939-1941
dönemi,ülkenin her yoldan savunmaya hazırlanması için Parti tarafından
tutulan yolun doğruluğunu ortaya koyuyordu.Saldırıya karşı koymak için
güçlü bir ekonomik temel yarattık.Esas olan budur.
İkinci olarak,silahlı kuvvetlerle her gün meşgul olup,güçlü ve savaşçı bir ordu eğittik ve onu vatanın savunmasına hazırladık.
Tarihin
bize öğrettiği şudur:Orduya özen gösterilmediği zaman,ona moral desteği
verilmediği zaman,ordunun moralini bozan başka bir moral oluşur.Ordu
kendine has bir özenle korunmalı,halkın ve yönetimin sevgisine sahip
olmalıdır.İşte ordunun yüksek moral gücünün kaynağı buradadır.Orduya
özenle bakmak gerekir.Zaferin ve başarının teminatı buradadır."
Stalin
orduya özenle eğildi ve bunu tüm Sovyet halkına öğretti.Kızıl Ordu
-ardından Sovyet Ordusu- Sovyet halkının özenle büyütülmüş çocuğu oldu
ve yenilmez hale geldi!
"İdeal olan,politikacı ve generalin tek
bir kişilikte birleşmesidir.Uluslararası politikayı zorunlu olarak bilen
politikacı strateji uzmanı,ülkenin içindeki durumu da açık bir şekilde
gözünde canlandırmak ve dikkate almak zorundadır.Ekonomik
imkânlarını,ülkenin içindeki politik koşulları ve halkın ruhunu
bilmelidir..."*(Clausewitz)
Stalin,Alman askeri tarihçisi ve kuramcısının bu tespitine tamamıyla denk düşüyordu.
Ülkenin
savunmaya hazırlanması sırasında,Politbüro,Sovyet Silahlı Kuvvetleri
üzerindeki parti etkisini güçlendirmek için bir dizi önemli karar
aldı.Bunlardan bazıları şöyleydi:Komünist askerlerin Parti'ye kabul
edilmesi,Kızıl Ordu'daki genç komünistler arasında faaliyetlerde
bulunulması,4 bin komünistin Kızıl Ordu'da politik çalışma yapmak üzere
görevlendirilmesi.
Bununla birlikte,22 haziran 1941'de Hitler
Almanya'sı ülkemize kalleşçe saldırdığında ve Saldırmazlık Paktı'nı
alçakça çiğnediğinde,Kızıl Ordu,zorlu bir biçimde direnmesine rağmen,ilk
önce geri çekilmek zorunda kaldı.24 Haziran'da Tahliye Konseyi kuruldu
ve başına Lazar M. Kaganovich getirildi.Temmuz-Ağustos 1941'de,savunma
bakanlığının etkinliğinden tatmin olmayan Stalin,ülkenin tüm silahlı
kuvvetlerinin yönetimini üzerine aldı.10 Temmuz'da, büyük Genel Karargâh
haline gelen Yüksek Komutanlık'ta yapılan
değişiklikle,Stalin,Timoshenko'nun yerine geçti.19 Temmuz'da Stalin
savunma bakanı,8 Ağustos'ta başkomutan oldu...
Ekim
ayında,korumalarının tanıklığına göre en zor günlerde,Stalin düzenli
olarak Moskova sokaklarında kendini gösteriyordu:İnsanlar liderlerinin
onlarla birlikte olduğunu görmeliydiler.
1941'de,tam da
Hitler'in SSCB'ne saldırısından sonra,Roosevelt ve Churchill,ülkemize
yardıma hazır olduklarını bildirdiler.Bununla birlikte bu ülkelerin
askerleri,Sovyetler Birliği'nin kazanma şansı konusunda
şüpheliydiler.Amerikalılar üç ayda,Britanyalılar ise altı haftada
Hitler'in SSCB'ni ezeceğini umuyorlardı.Kimse onun uzun süre dayanabilme
yeteneği olduğuna inanmıyordu.
Stalin'le Hopkins(5) arasında 30
Temmuz'da gerçekleşen ilk görüşmeden sonra,Batılı politikacıların
düşünceleri değişti.Stalin,Kızıl Ordu'nun uzun bir savaşa dayanabileceği
ve büyük amaçları gerçekleştirebileceği fikrini müttefiklerin kafasına
sokmayı başardı.Roosevelt'e doğrudan doğruya "Rus cephesinin hangi
bölümünde olursa olsun tamamen Amerikan komutasındaki Amerikan
birliklerinin görev yapmasını memnuniyetle karşılayacağını" iletti.3
Eylül'de,Britanya Başbakanı Churchill'e yazdığı mektupta,"hemen bu yıl
(1941'de) Balkanlar'da veya Fransa'da ikinci bir cephe açmayı"
öneriyordu.13 Temmuz'da Churchill'e şöyle yazıyordu:"Bana öyle geliyor
ki Büyük Britanya hiç tehlikeye girmeden Arkhangelsk'e 25-30 tümenlik
bir güç çıkarabilir ya da onları,İran yoluyla,Rus birlikleriyle ortak
bir askeri harekat yapmak üzere SSCB'nin güney bölgelerine
nakledebilir..." Ama müttefikler,cevap vermekte acele etmediler.
28
Eylül'de,Harriman(6) ve Beaverbrook(7) ile yapılan görüşmeler
sırasında,Stalin,ikinci cephenin sözünü etmedi,ancak Britanyalılardan
Ukrayna'da yardım etmelerini istedi.Lord Beaverbrook,Britanyalıların
çıkarlarının Kafkasya'ya asker yollamada olduğunu anımsattığında,Stalin
"Savaşın Kafkasya'da değil,Ukrayna'da" olduğunu hatırlattı.Uysal bir
memur gibi değil,otoriter bir yönetici gibi davrandı.Yardım
dilenmiyordu,tam tersine yardım edilmesini inatla ve sert bir şekilde
emrediyordu,silah ve stratejik araç gerecin teslimatındaki en küçük
azalma belirtisini dahi kabul etmiyordu.Ne ilginçtir ki,müttefiklerin o
kadar övündükleri,savaş sırasında SSCB'ne yapılan askeri yardım
miktarı,onun savaş zamanındaki kendi öz kaynaklarına dayalı askeri
üretiminin sadece yüzde 3'ü kadardı.Bununla birlikte bu yardımın,savaş
sanayimizin henüz tam kapasite çalışmadığı savaşın en zor geçen ilk
yıllarında,dikkate değer şekilde daha yüksek olduğu bir gerçektir.
Kurmay
heyeti,bu ya da şu harekâtı hazırlarken,genel karargâh subaylarını
birbiri ardına çağırıyor ve onlarla birkaç saat çalışıyordu.Bu
sayede,cephe komutanlarıyla toplantı yaptığında,tamamen bilgilenmiş ve
karar almaya hazır bir durumda oluyordu.Stalin insanlarla kişisel olarak
ilişki kurmayı yeğliyordu.Bu da onun,sorunun özünü daha iyi
kavramasını,işlerin yürütümünü denetlemesini ve düşüncelerini belli
başlı uzmanlara kabul ettirmesini,ama aynı zamanda onlardan da bir şey
öğrenmesini sağlıyordu.Neredeyse tüm kararlar,ortaklaşa yapılan
tetkiklerden sonra,en yetkili ve sorumlu mevkilerdeki kişilerin
katılımıyla alınmıştı.
6 Kasım 1942'de törenle yapılan toplantıda,Stalin şöyle diyordu:
"Kızıl
Ordu,Hitler Almanya'sına ve suç ortaklarına karşı savaşın tüm yükünü
üzerinde taşımaktadır.Başka hiçbir ülke ve başka hiçbir
ordu,Germanofaşist katillerden müteşekkil böyle bir vahşi sürüsüne
direnemezdi...Ve sadece direnmeyi değil yenmeyi de
kastediyorum...Düşmanın,Kızıl Ordu'nun indireceği yeni darbeleri
tadacağı gün,uzak değildir.Ve o gün,biz de sokaklarımızda bayram
edeceğiz!"
Stalin sürekli olarak,Sovyet devletinin,moral ve
maneviyat bakımından -ki onlar olmadan zaferi kazanmak
imkânsızdı-,düşman üzerindeki üstünlüğünü vurguluyordu.
Moskova'da
1942 Ağustos'unda yapılan görüşmelerden sonra,Churchill,Stalin'in
kendisine "hoş olmayan birçok şey" söylediğini,özellikle de "Almanlarla
savaşmaktan çok korktuğumuzu,Rusya'ya verilecek araç gereçler ve ikinci
cephenin açılması konusunda verdiğimiz sözleri tutmadığımızı"
söylediğini yazıyordu.Aynı zamanda Stalin,"Dostmuş gibi
davrananlardansa,açıkça düşmanlığını ilan eden düşmanları tercih ederiz"
dediğinde,muhatabının dürüstlüğünü beğendiğinin de anlaşılmasını
sağlıyordu.
En sonunda SSCB,Germanofaşist sürülerini,inanılmaz
kayıplar ve yoksunluklar pahasına,tek başına ezmeye başladığında,Stalin
bundan aldığı güçle,müttefiklerle anlaşarak onlara kendi
şartlarını,dünyanın inşasında yeni bir mimari kurmayı,dikte
edebildi.Sovyetler Birliği'nin Milletler Cemiyeti'nden atılmasının
üzerinden dört yıl geçmeden,Roosevelt ve Churchill,gezegenin her yerine
birlik gönderme gücüyle donatılmış dünya çapında yeni bir uluslararası
örgütün kurulması için,SSCB'nden destek arıyorlardı.Stalin,kusursuz bir
şekilde ve hiç geri adım atmadan,Sovyet sınırlarının güvenliği için
ısrar etti.Tahran Konferansı'nda,Eden'a daha önce 1941 Aralığı'nda
söylediklerini tekrar etti:"Ruslar,Baltık Denizi'nde buz tutmayan
limanlardan yoksunlar.Bu sebepledir ki,Ruslar için buz tutma
tehlikesinden uzak Königsberg ve Memel limanları ve Doğu Prusya'nın buna
karşılık gelen arazisi gereklidir.Üstelik tarihsel bakımdan,bu yerler
hep Slavdır." Rusya'nın 1940'taki batı sınırlarının tanınması
sorununu,Stalingrad ve Kursk zaferlerinden önce incelemeyi bile reddeden
Churchill,"Bu üzerinde muhakkak çalışacağım ilginç bir öneri" diye
cevap vermeye mecbur oldu.
Bugünkü aşağılık Rus politikacıları,o
kadar zahmetle alınmış olan Kaliningrad'ı bırakmaya hazırlar.Daha açık
bir şekilde ifade etmek gerekirse,onu Almanya'nın tabağına koyup servis
yapmaya hazırlar.Stalin tarafından kazanılmış bu Litvanya ve Klapeida
(Memel) arazisini,üstelik de Litvanyalı resmi makamlar Rusya
vatandaşlarının geçişi için küçük düşürücü sınırlamalar
getirirken,kendilerine hiç mi hiç dert edinmiyorlar.
Burjuvazi,1940
Nisan'ında İçişleri Bakanlığı'na bağlı askerlerce Smolensk yakınlarında
Katyn ormanında 10 bin Polonyalı subayın öldürüldüğü iddiasını ortaya
atarak,hastalıklı bir inatla,ortak bilinçteki "Stalin zulmü" masalını
doğrulamaya çalışıyor.1993'te,ateşli bir anti-komünizmle gözü kör
edilmiş olan Yeltsin rejimi,politik çıkar gereği,bu çarpıtmayı,bu devasa
provokasyonu tanıdı.Bununla birlikte,Smolensk'in Kızıl Ordu tarafından
kurtarılmasından önce,Almanlar tarafından Katyn ormanına gönderilen
uluslararası komisyonun uzmanları,cesetlerdeki kurşunların,Alman GEZO
marka,D serisi 7,65 kalibrelik kurşunlar olduğunu tespit ettiler.8 Mayıs
1943'te,yalan müptelası Goebbels bile günlüğüne "Maalesef,Katyn'deki
toplu mezarlarda Alman kurşunları bulundu...Düşman bunu
öğrenirse,Katyn'le ilgili her şeyi inkâr etmek gerekecek..." diye
yazıyordu.Polonya göçmenleri ve Sikorsky'nin "sürgünde hükümeti" ise
özellikle diğer hikâye üzerinde ısrar ettiler.Stalin hiç geri adım
atmadan şunu ifade etmiştir:"Polonya'yı göçmen hükümetinden
kurtaracağız." Stalin "Sovyet Ukrayna,Sovyet Belarus ve Sovyet Litvanya
çıkarları için,Sovyet hükümeti üzerinde ondan toprak koparmak için
kurulan baskıyı" kesin olarak reddetmiştir.Roosevelt ise,özel bir
görüşme sırasında,seçmenlerinin önemli bir kısmının Baltık ve Polonya
kökenli olduğunu ve "kişisel olarak Rusya Polonya sınırının batıya doğru
değiştirilmesi konusunda hemfikir olmakla beraber,mevcut durumda böyle
bir anlaşmayı kamuya açık bir biçimde destekleyemeyeceğini" söylemiştir.
Harriman'ın anılarına göre,Roosevelt,Stalin'e "Estonya,Litvanya
ve Letonya'ya kendi kaderlerini tayin hakkı tanımak gerekmez
mi?",şeklinde bir soru sormuştur.Stalin buna,geçmişte,ABD ve Büyük
Britanya Çarlık Rusya'sının müttefikiyken ve Baltık halkları hiçbir
otonomiye sahip değilken,hiç kimsenin bunu kamuoyu sorunu haline
getirmediğini söyleyerek cevap verdi.Stalin,Roosevelt'e,Baltık
cumhuriyetlerinin Sovyet anayasası çerçevesinde kendi istemlerini dile
getirmek için birçok imkânlarının olacağına dair güvence verdi,ama
istemlerinin böyle bir dile getirilişi üzerinde uluslararası bir denetim
kurulması fikrini şiddetle reddetti.
Harriman,yeni uluslararası
örgütün,Birleşmiş Milletler'in kurulması için Stalin'in desteğini
kazanmaya ihtiyacı olan Roosevelt'in "ılımlılığı"ndan
bahsetmiştir.Stalin,Roosevelt'e Birleşmiş Milletler hakkında birçok soru
yöneltmişti,ama aslında bu öneriyi destekliyordu.Bütün
bunlar,uluslararası güç ilişkilerinin gözle görülür bir şekilde SSCB
yararına değiştiğini gösteriyordu.
Stalin bu küçük
ortaklıkta,açıkça,gayri resmi lider koltuğunu işgal
ediyordu.Stalin,savaşan bir gücün lideri olduğu için,başkomutan
sıfatıyla katılması gereken bir konferansta bulunuyordu.Bu sebeple
katılımcılara Çin ve Fransa'nın eklenmesine yönelik her türlü girişime
karşı çıkmıştı.Sonuç olarak Roosevelt ve
Churchill,Stalin'in,kendilerinin 1944'deki askeri seferlerinin önceliği
hakkındaki ısrarlı taleplerini kabul ettiler.Onun,"Overlord" harekâtının
ve sefere çıkacak birliklerin komutasını belirleme isteklerini kabul
ettiler.Tahran Konferansı'nın 60. yıldönümünde bunu hatırlatmakta fayda
var.
Yalta Konferansı,4 ve 11 Şubat 1945 tarihleri arasında
gerçekleştirildi.Konferans boyunca müttefiklerin,Sovyetlerin etki
alanının genişlemesini bir şekilde engelleme yönündeki ayak diremeleri
boşa çıkarıldı.Her ne kadar Polonya ve Yugoslavya ile ilgili
kararlarda,bu ülkelerin hükümetlerine Batı'ya yakın güçlerin
temsilcilerinin de katılımının zorunluluğu belirtilse de,sonuç olarak
bunların komünist ve sol temelleri ile,bu ülkelerin devletlerinin ve
savaş sonrası politikalarının bu temellere uyan yapısı tanınıyordu.
Yalta'da
imzalanan gizli bir anlaşmayla,SSCB,Almanya'nın teslim olmasından iki
ila üç ay sonra,Japonya'ya karşı diğer iki müttefikiyle birlikte savaşa
girme yükümlülüğü altına giriyordu.Bunun karşılığında,Moğolistan Halk
Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı tanınacak,Sakhalin'in güney kısmı,çevredeki
adalar ve Kuril Adaları ile birlikte SSCB'ne geri verilecekti.Port
Arthur'un SSCB tarafından kiralanması,Dalni (Dairen) limanındaki
tercihli haklar,aynı şekilde Sovyetler Birliği'nin Mançurya'nın güneyi
ve Çin'in doğusunda bulunan demiryolları üzerindeki hakları devam
ettirildi.
Birleşmiş Milletler Antlaşması taslağının gözden
geçirilmesi sırasında,Stalin,Sovyet cumhuriyetlerinin Birleşmiş
Milletler'e alınması sorununu yeniden gündeme getirdi.Başlangıçta sadece
Ukrayna,Belarus ve Litvanya sözkonusuydu.SSCB için önemli
olan,Birleşmiş Milletler'in üç büyük gücün ortak çalışma aracı haline
gelmesiydi.Ülkemizin bin yıllık tarihi boyunca,ilk defa Yalta
sistemi,neredeyse yürürlükte olduğu tüm süre boyunca,ülkemize güvenli
bir batı sınırı sağlamıştır.Orta Avrupa'daki güçlü Sovyet
birlikleri,potansiyel (muhtemel) saldırgana karşı engel
oluşturuyorlardı.Uzakdoğu'da da güvenli sınırların çizilmesi için
gerekli koşullar sağlanmıştı.Sovyet filosu,güneydoğu Avrupa ülkelerinin
limanlarında üs edinme imkânına sahip olmuştu.SSCB'nin güvenliği,sağlam
bir şekilde ve uzun zaman için güvence altına alınmıştı.
Bir
buçuk yıl sonraki Potsdam Konferansı'nda durum değişmişti.Bununla
birlikte Stalin'in otoritesi olağanüstü bir biçimde
büyümüştü.Örneğin,Büyük Britanya Kralı VI. George'u,Churchill'in
isteğine rağmen,kabul etmeyi reddetmekte sakınca
görmüyordu.Stalin,önceden yüklenilmesi kararlaştırılan taahhütleri,SSCB
lehine anlaşmalara dönüştürebilmişti.
Muzaffer Sovyet
Ordusu,savaştan,moral bakımından güçlenmiş,örgütlenmesi sağlamlaşmış ve
askeri bakımdan yenilmez bir şekilde çıktı.SBKP'nin doğru politikası ve
Stalin'in kararlı ve becerikli yönetimi,halkın ve ordunun birliğini
sağlıyordu.Sovyet toplumunun moral ve politik (birliği)
bütünlüğü,zaferde belirleyici bir rol oynamıştır.
Ülke yaralarını
çabucak,şaşırtıcı kısalıktaki bir zaman diliminde sarmıştır.Ama bu
yaralar çok ağırdı.Hitler'ciler,1.710 şehir ve kasabayı yıkıp
yağmalamıştı.70 bin köy ve komu yakmışlardı.Yaklaşık 32 bin işyerini
(işletmeyi) yok etmiş,65 bin kilometre uzunluğunda demiryolunu yıkmış,98
bin kolhozu,5 bin sovhozu ve makine ve traktör istasyonlarını talan
etmişlerdi.Onbinlerce hastane,okul,teknik enstitü ve kütüphaneyi
yıkmış,yüzlerce müzeyi içlerindeki muhteşem sanat ve kültür hazinelerini
çalarak yağmalamışlardı.
Savaştaki en büyük kaybımız,27 milyon
yurttaşımızın ölümüydü.Özellikle de çocuk ve gençlerle kadın ve
erkeklerimizin ölümü.İnsanlarımızın büyük çoğunluğu Hitler'in toplama
kamplarında ve işgal altındaki topraklarda yok edilmişti.SSCB'nin asker
kaybı ise,Alman faşistlerininkiyle karşılaştırılabilir
miktardaydı:8.640.500'e karşı 8.668.400 kişi.
Parti,savaş
alanında onarılmaz gibi görünen kayıplar verdi.Stalin bunu 1946'da şöyle
açıklıyordu:"Savaşın sadece ilk altı ayında 500 bin,tüm savaş boyunca
üç milyondan fazla komünist cephelerde can verdi.Bunlar,sosyalizm ve
halkın mutluluğu için savaşan,içleri özveri dolu ve hiçbir karşılık
beklemeyen savaşçılardı,saf ve cömerttiler ve aramızda en iyi
onlardı.Şimdi aramızda yoklar...Hayatta olsalardı,şimdi mevcut birçok
güçlük,çoktan aşılmış olurdu."
Ama burada tarihten çıkarılan asıl
önemli ders,yeni ve genç bir toplumsal yapının emperyalizmin vurucu
gücünü yenmiş olmasıdır.Sahte tarihçiler,sermayenin dalkavuk uşakları,bu
gerçeği gizlemek ve saptırmak için boşuna çabalıyorlar.Zafer aynı anda
askeri,politik ve ideolojik bir zaferdi.
İkinci Dünya Savaşı'nın
sonunda,ABD,Japon şehirleri Hiroshima ve Nagasaki'ye karşı atom bombası
kullandı.Bu,onların anti-Hitlerci koalisyondaki diğer müttefikleri olan
SSCB'ne karşı nükleer şantajlarının başlangıcıydı.Askeri açıdan mutlak
bir biçimde anlamsız olan Hiroshima ve Nagasaki'ye atom bombası
atılması,Sovyetler Birliği'ne karşı yapılan açık bir uyarıydı:Bundan
böyle,Amerika iradesini tüm dünyaya zorla kabul ettirecektir.Böylece
"Soğuk Savaş" başlamıştır.
Churchill'in Fulton'daki
konuşmasından sonra,uluslararası durumun kötüleşmesini önlemek için
Sovyet yönetiminin başlattığı girişimler başarılı olamadı.Ulusal
güvenlik konseyinin 8 Ağustos 1948 tarihli ve 20/1 sayılı emrine göre
"ABD'nin,Rusya konusundaki amaçları...özünde şuna
indirgenir:a)Moskova'nın gücünü ve etkisini en aza indirmek;b)Rusya'da
iktidarda bulunan hükümet tarafından izlenen dış politikanın teori ve
pratiğini kökünden değiştirmek."
SSCB buna gerektiği gibi
karşılık verdi.Füze teknolojisinde ve atom enerjisi üzerine yapılan
araştırmaların sonucunda,Stalin hâlâ hayattayken atom ablukasını kırdı
ve ülkemizi uzay ve atom çağına taşıdı.Stalin,aynı zamanda,ülkede
tepkime motorlu havacılığın (jetlerin) gelişmesi için de çok gayret
sarfetti.1946'da kurulmasından bahsettiği yeni bilim ve sanayi
enstitüleri,her şeyden önce ülkenin savunmasına yapacakları potansiyel
katkı için kuruldular.Hava üsleri kuruldu ve bunlardan her biri kendi
uçak modellerini geliştirdiler. Bu modeller,başta MIG-15'ler olmak
üzere,1947'de ortaya çıktılar.ABD,ilk önce 1 Eylül 1948'de kabul edilen
ve SSCB'ne karşı savaşın 1 Nisan 1949'dan önce başlamasını öngören
"Fleetwood" planından,ardından da 1 Ocak 1950'den itibaren yüz Sovyet
şehrine karşı üçyüz atom bombasının kullanılmasıyla başlatılacak askeri
eylemleri öngören "Trojan" planından,bu sebepledir ki vazgeçti.
Mücadele
cephesi,Kore'nin bölünmesinin işin içine girdiği ve Çin devriminin
başarıya ulaştığı Uzakdoğu'ya kaymıştı.Kore Yarımadası'ndaki askeri
çatışmalar,25 Haziran 1950'de başlamıştı.Bugün Irak,Birleşmiş
Milletler'in onayı alınmadan yapılan bir haydut saldırısına uğramıştır.O
dönemde ise,ABD,Birleşmiş Milletler'den Kore Demokratik Halk
Cumhuriyeti'ni saldırgan ilan eden bir karar çıkarmayı başarmış ve
Kore'ye Amerikalı general MacArthur komutasında birlikler
göndermişti.General,1 Ekim'de Mareşal Kim Il Sung'tan kayıtsız-şartsız
teslim olmasını istemiş,23 Ekim'de Pyongyang'ı ele geçirmişti.
Ama
tam da burada,bugün bizde eksik olan sosyalist kardeşlik dayanışması ve
proleterya enternasyonalizmi kendini gösterdi.15 Ekim 1950'de
Stalin,elçi Shitikov'a şifreli bir mesaj gönderdi:
"Pyongyang...Yoldaş Kim Il Sung'a iletilmek üzere.
Tereddütlerden
ve bir dizi geçici karardan sonra,Çinli yoldaşlar nihayet Kore'ye
askeri birliklerle yardım etmeye karar verdiler.Kore için yararlı ve
belirleyici olan bu kararın sonunda alınmış olmasından memnunum.Size
başarılar diliyorum.Phin Si." ("Phin Si","Batı Rüzgârı" anlamına
gelmektedir)
25 Kasım'da,KDHC ve Çin zırhlı birlikleri,saldırıya geçtiler ve düşmanı güneye doğru sürmeye başladılar.
Birleşmiş
Milletler kalkanındaki Amerikan birliklerinin bozguna uğraması,tüm
"uygar" dünyayı şaşkına çevirdi.30 Kasım'da,Başkan Truman,Çin ve Kore
Demokratik Halk Cumhuriyeti birliklerine karşı atom bombası kullanmaya
hazır olduğunu açıkladı,ama kendi müttefiklerinin şiddetli muhalefetiyle
karşılaştı.Yerlerinden ilk fırlayanlar,Britanyalılar oldu.Başbakan
Attlee,derhal Washington'a gitti ve orada,bu gidişin intihar yürüyüşü
olduğunu söyledi.
Ama şahinler sakinleşmediler.7 Subat
1951'de,MacArthur,Chiang Kai-shek'in ordularını yardıma çağırdı ve
Asya'da komünizme karşı savaşın başladığını ilan etti.24 Mart'ta,atom
bombası kullanmak için yetki istedi,ama tüm elde edebildiği,Birleşmiş
Milletler Birlikleri Yüksek Komutanlığı görevinden alınmaktı.Sosyalist
blok ise kaynak eksikliğinden etkilendi ve düşmanlıklar 38. paralelde
dengelendi.
10 Temmuz 1951'de iki yıl süren görüşmeler
başladı.Atom silahı kullanmaya cesaret edemeyen Amerikalılar,Kore
Demokratik Halk Cumhuriyeti topraklarına yoğun bombardıman akınları
düzenleyerek,ağırlığı kendi taraflarına çekmeye çalıştılar,ama Sovyet
hava kuvvetlerinden gelen kararlı bir direnişle karşılaşarak yeni
uçaklarından birkaç yüzünü kaybettiler.
Khrushchev'in XX.
Kongre'de ilan ettiği barış içinde birlikte yaşama masalına karşı,burada
Stalin'e başvurmak gereklidir.2 Nisan 1952'de,Amerikan yerel
gazetelerinin yazarlarından oluşan bir grup gazetecinin kendisiyle
yaptığı röportajda,Stalin şunları söylüyordu:
"Komünizm ve
kapitalizmin barış içinde birlikte yaşaması,birlikte ortak hareket etmek
için karşılıklı bir istek varsa,üstlenilen taahhütleri yerine getirmeye
hazır olunduğunda,eşitlik ilkesine saygı gösterildiğinde ve
başkalarının içişlerine karışılmadığında mümkündür."
17 Ağustos
1952'de,Çin Halk Cumhuriyeti'nden gelen bir heyetle yaptığı bir dizi
görüşmede,Stalin durum değerlendirmesi yapıyordu:
"Amerika,büyük
bir savaşı yürütmeye yetenekli değildir.Tüm gücü hava akınlarında,atom
bombasındadır...Amerikalılar tüccardır.Almanlar Fransa'yı yirmi günde
işgal ettiler.Amerikalılar küçük Kore'nin bir ucuna iki yılda
gelemediler.Bu ne demektir?Savaş atom bombasıyla kazanılmaz."
Bugün,Stalin'in
yetenekli bir diyalektikçi olduğunu anlıyoruz.Zor bir durumun tüm
özelliklerinden yararlanmayı biliyordu ve savaş sonrasında,Sovyetler
Birliği için büyük bir güce yakışan konumunu ve güvenliğini
garantileyen,uzun süreli bir barışın temellerini atmayı
başarmıştı.Kapitalist kuşatmayı kırmış,sosyalizmin dünya sistemi olarak
gelişimini başlatmıştı.
Büyük Marxist kuramcı ve uygulamacı
Stalin,29 Temmuz 1953'te Kore'de,Yarımada'nın bugüne kadar süregelen
barışının temeli olan silah bırakışmanın imzalanmasına kadar
yaşayabildi(8). Bunun üzerinden yarım yüzyıl geçti.Dünya
değişti.Emperyalizm,büyük ölçüde öç almayı başardı ve şimdi de
sermayenin tüm gezegende mutlak egemenliğini sağlamaya çalışıyor.
Dünyanın
jandarması,Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'ni "şer ekseni"ne dahil
ülkeler arasına kaydetti ve onu bir dahaki hedefleri arasında
gösteriyor.Yarım yüzyıl önceki durumdan farklı olarak,sosyalizmin bu
adası,birleşmiş uluslararası sermayeye neredeyse tek başına karşı
koyuyor.Cesur Kore halkıyla olan proleter sınıf dayanışmamızı ispatlamak
zorunda olduğumuza inanıyorum.Çünkü bugün,Kore,zincirinden boşanmış
saldırgana etkili askeri direnç gösterebilecek tek devlettir.
Ortadoğu'daki
durum biraz daha farklıdır.Olayların gelişimi,emperyalizmi ulusal ve
dini etkenleri ön plana almaya ve saldırısını kamuoyuna "demokratik" ve
Hristiyan Batı'nın,totaliter Müslüman köktendinciliğine karşı savaşı
olarak "tanıtmaya" zorluyor.Ama burjuvazinin çeşitli katmanları
arasındaki karşıtlıklar -somut durumda Anglo-Amerikan ve Müslüman
burjuvazisinin çatışması- ne olursa olsun,en fazla zararı daima
proleterya görür,yaşlılar ve çocuklar görür.
Rusya Devlet
Başkanı'nın açıklaması,tıpkı ABD'yle anlaşamayan diğer kapitalist
liderlerin açıklamaları gibi,görünüşte sert fakat içerik olarak boştu ve
Irak'ın işgalini engelleyemedi.Saldırıyı ister desteklesin ister
protesto etsin,tüm bu liderler,avın paylaşılması sırasında kendi payını
kaptırmaktan korkan sırtlanlara benziyorlar.Çağrıda bulunarak,davetlerde
bulunarak,yatıştırmaya çalışarak,aynen 1938'de olduğu gibi,saldırganı
alt etmek imkânsızdır.O sadece kuvvetten anlar.
"Sermaye,tüm
ülkelerin kapitalistlerinin birliğinin emekçilere karşı
savunulmasını,toplumun,halkın ve diğerlerinin çıkarlarının
savunulmasından daha yüksekte tutar."
Lenin'in bu basit
düşüncesini,kitlelere her yoldan yaymak gerekir.Savaşı,sadece etkin
mücadele yöntemleri,tüm dünya halklarının geniş ve örgütlü eylemleri
durdurabilir,hem onun hem de emperyalizmin işini bitirebilir.
Kapitalizmin
eşitsiz gelişimi,tıpkı 85 yıl önce olduğu gibi,cephesinin bir ya da
birkaç ülkede parçalanabileceğini göstermektedir.Kelimenin gerçek
anlamıyla kopma,bir Güney Amerika ülkesinde gerçekleşebilir.Rusya ve
SSCB'nde olanlar için,kapitalizmin restorasyonunun kesintiye
uğramasından söz etmek daha doğru olur.
Belarus'ta,sosyalizmin
parçalarını sosyal alanda ve tarımda muhafaza eden bir devlet
kapitalizmi hakimdir.Başkan Lukashenko'nun,büyük Rus sermayesi
karşısında geri adım atmasına rağmen,Belarus'ta toplumun
kapitalistleştirilmesi ve devlet işletmelerinin
özelleştirilmesi,güçlükle ilerlemektedir.Bu da,emperyalizmin Rusya ve
Belarus arasında kurulacak hakkaniyetli bir birliğe ve hepsinden öte
Belarus Cumhuriyeti'nin yöneticilerine kudurmuşçasına saldırmasını
açıklamaktadır.Emekçilerin toplumsal hafızası son derece tazedir ve
onlar,enerjileri ve yaptıkları baskı ile,tam da bu dar alanda sosyalizme
ve bağımsızlığa dönüşü daha muhtemel kılıyorlar.Komünist partiler ve
işçi partileri,bu iki kardeş cumhuriyetin proleteryasıyla olan sınıf
dayanışmalarını ifade etselerdi,minnettar kalacaktık.
Rusya'da,Forbes
dergisinin bir haberi,büyük yankı yaptı.Bu haberde yayınlanan
milyarderler listesinde,devlet bütçesinin yarısına eşit sermayeleriyle
üç ulusal kodaman da yer alıyordu.Halbuki üç yıl önce yayınlanan listede
hiçbirinin ismi geçmiyordu.Bu sayıyla Rusya,İngiltere,Fransa ve Suudi
Arabistan'ı geride bırakmaktadır ve önüne sadece ABD,Japonya ve Almanya
geçebilmektedir.
Bu 5 Mayıs,Karl Marx'ın doğumunun 185. yıldönümü
olacak.Onun "Zenginliklerin bir kutupta birikmesi,aynı zamanda
yoksulluğun,emeğin sıkıntılarının,köleliğin,cehaletin,duyarsızlaşmanın
ve ahlaki çöküntünün diğer kutupta birikmesidir.Sermayeyi bu üretir..."
şeklindeki çıkarımı belki de Rusya'ya uygulanabilir.Bir örgüt içinde
birleşebilirsek,güçlü bir sol cephe kurabilirsek ve aynı zamanda
oportünizme karşı sarsılmaz mücadelemizi devam ettirirsek bir şansımız
olabilir.
Bu ve diğer sorulara,her parti,mevcut politik durumu
değerlendirerek kendisi cevap vermek zorundadır.Daha önce olduğu gibi
şimdi de,uluslararası komünist hareketin ve işçi hareketinin esas
görevinin sağlam bir ideolojik ve politik temelde örgütsel birliğini
sağlamak,buna uygun olarak yeni bir Komintern kurmak ve ekonomik
bağımsızlık ve otonomi sorunlarını çözmek olduğunu düşünüyoruz.Dünyanın
tüm anti-emperyalist güçlerini birleştirmeyi sadece bu yolla
isteyebiliriz.Bugünkü derin krizde,en büyük tehlike parçalanmada ve en
büyük gücümüz birlik olmakta yatmaktadır...
***
1-Fyodor
Fyodorovich Raskolnikov,(1892-1939) 1910 yılında Bolşevik Parti'ye
girdi.Ekim Devrimi'ne katıldı.Ağustos 1918'de Volga'da filo komutanlığı
yaptı ve Kazan'ı Beyaz muhafızlardan geri aldı.1919'da Volga-Hazar
Donanması komutanı oldu ve Beyazları püskürttü.1920'de İngilizleri
Baltık Denizi'nde yendi.Sonra Komünist Enternasyonal'in yönetim
organlarında ve çeşitli büyükelçilik görevlerinde bulundu.Görevinden
alınıp Moskova'ya çağırılınca (1938) Fransa'ya sığındı.
2-Feliks
Edmundovich Dzerzhinsky,(1877-1926) Polonya asıllıydı.1900'de,Polonya
Sosyal Demokrat Partisi ile birleşecek olan Litvanya Sosyal Demokrat
Partisi'ne katıldı.Birçok kez tutuklandı ve hapis yattı.1917'de Moskova
hapishanesinden tahliye edildikten sonra Bolşevik Parti Merkez
Komitesi'ne girdi.Ekim Devrimi'nde ayaklanmayı yönetenlerden biri de
oydu.Aralık 1917'de CHEKA'yı düzenlemekle görevlendirildi.Bu örgütün
yerini alan GPU'nun da 1922-1926 arasında başkanlığını
yürüttü.Gürcistan'daki Bolşeviklerle Stalin'in arası
açıldığında,Stalin'i destekledi.Ayrıca 1924-1926 arası Ekonomi Yüksek
Konseyi başkanlığı da yaptı.
3-Andrey Andreyevich Vlasov,(1901-1946)
1941 yılında Sovyet Ordusu'nun en genç komutanıyken,1942 yılında
Naziler tarafından yakalandıktan sonra onların hizmetine giren ve esir
kamplarından topladığı Ruslarla Sovyet Ordusu'na karşı yem olarak
kullanılacak birliklerden oluşan "Rusya Kurtuluş Ordusu" denen Nazi
yardımcı ordusunu oluşturan vatan haini asker.Kendi halklarının katliamı
için harekete geçen bu birlikler Sovyet Ordusu'na karşı giriştikleri
muharebelerde düşük moral durumları yüzünden tam bir hezimete
uğradılar.Vlasov ve "Rusya Kurtuluş Ordusu"nun diğer liderleri
yakalanarak yargılamanın ardından 2 Ağustos 1946'da Moskova'da asılarak
idam edildiler.
4-SSCB,İkinci Dünya Savaşı başlamadan çok önce
Hitler'e karşı İngiltere ve Fransa ile anlaşmak istemiş ancak,bu
devletler Almanya'yı Doğu'ya ve dolayısıyla SSCB'ne saldırtma
planlarından vazgeçmeyerek anlaşma tekliflerine kulaklarını
tıkamışlardır.Bu konuda Türkiye'nin tutumunu da kapsayan ayrıntılı bilgi
için bkz. Doğan Avcıoğlu,Milli Kurtuluş Tarihi,cilt 3.
5-Harry Lloyd
Hopkins,(1890-1946) Amerikalı siyasetçi ve devlet adamı.Roosevelt'in
önemli dostlarındandı ve "New Deal"in öncülerindendi.
6-William
Averell Harriman,(1891-1968) Amerikalı maliyeci ve siyaset
adamı.Demiryolu sanayicisiydi.Roosevelt'in danışmanıydı.1943-1945 arası
ABD'nin Moskova büyükelçiliğinde bulundu.
7-William Maxwell Aitken
-Beaverbrook Lordu,(1879-1964) İngiliz siyasetçi,işadamı ve basın
kralı.1918'de yeni kurulan İstihbarat Bakanlığı'nın başına
getirildi.Ertesi yıl "Lord" unvanını aldı.1940'ta Havacılık Bakanı
oldu.1941'de Moskova Konferansı'na katılan İngiliz heyetine başkanlık
etti.
8-Stalin,5 Mart 1953'te vefat etti.
*Oleg Semyonovich
Shenin,Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin ve Stalin'in 1941-1945
Büyük Yurtsever Savaşı'ndaki Rolü,"Marxist-Leninist Parti ve Savaşa
Karsı Anti-Emperyalist Cephe" konulu XII. Uluslararası Komünist
Seminer,Brüksel,2-4 Mayıs 2003.
27 Ocak 2014 Pazartesi
23 Ocak 2014 Perşembe
Uğur Mumcu ve Zohrab Efendi/Prof.Dr.Pars Tuğlacı*
Bir
demokrasi şehidi daha ölümsüzlüğe kavuştu.Ara sıra karşılaşırdık onunla
"Bizim yokuş"ta veya Cumhuriyet'te.Onu öpmeden yapamazdım.Kimi zaman
fikir alışverişinde bulunurduk.Yürekten bağlanmıştım ona.Çünkü o,her
şeyden önce insandı,hümanistti.Kendi halkını sevdiği gibi bütün halkları
severdi.Yurtseverdi.İnsanlık için kendi halkı ve yurdu için zararlı
gördüğü her şeye karşı bir tavır almıştı.Toplumda süreduran
haksızlıklar,onu tedirgin ediyordu.İnsanın insanı ezmesini,dünya
yöneticilerinin yıkıcı,zedeleyici tutum ve icraatını bir türlü
hazmedemiyordu.Sonunda,eşine ender rastlanan bir cesareti medeniye ile
insanlık ve yurdu uğruna mücadeleye ant içmiş,bu yolda doğru bildiği
düşüncelerini,yazılarında ve konuşmalarında açıkça dile getirmeye
koyulmuştu.Ne var ki,bunun acı sonuçlarını da hesaplamıyor
değildi.Nitekim,eceli yaklaştığında,gayet uyanık ve dikkatli
davranmasını ve "tek başına" sevdiklerine veda etmesini bildi.Uzak ve
yakın tarihimizi inceleyecek olursak,onun benzerlerinin geçmişte de aynı
akıbete uğradıklarını görürüz.Gerçekten o,insanlık ve adalet uğruna
hayatını yitirenlerin başında olmadığı gibi,sonuncusu da
olmayacaktır.Onun ve ailesinin başına gelenlerden sonra Zohrab Efendi'yi
anımsamak geldi içimden.
Osmanlı Türkiyesi'nde yaşanmış İkinci Meşrutiyet döneminin en sivrilmiş aydınlarından biriydi Zohrab.Gerçek bir hümanist olduğu kadar,eşine ender rastlanan bir vatanperverdi.Son derece yetenekli bir hukukçu sıfatıyla Meclis-i Mebusan (Parlamento) üyeliğine seçilmişti.Ülkenin siyasi,ekonomik,sosyal,bilimsel ve kültürel yaşamının ıslahı ve gelişmesi için çalışmıştı.Osmanlı Parlamentosu'nda kadın haklarını cesaretle savunan ilk o olmuştu.Hiçbir engele aldırmaksızın değişik hitabet kürsülerinde insan haklarının,demokrasinin ateşli savunuculuğunu yapmıştı.Hatalı yönetimden kaynaklanan toplumsal çalkantıları,bozuk düzeni,hükümetçe alınan sağlıksız kararları,velhasıl ülkesi ve insanları için zararlı gördüğü her şeyi şiddetle eleştirmiş ve bir kesimin hayranlığını,diğer bir kesimin ise nefretini kazanmıştı.Ve tabii o da hissetmiş olacaktı bir gün başına geleceğini.Nitekim talihsiz gün gelip çatmış,başı ezilerek parçalanmıştı.Mezarı olmamıştı Zohrab'ın.Ölümünden az önce sevgili eşine şunları yazıp bırakmıştı:
"Sevgilim,bir taneciğim,hayatım;
Şimdi,sevgili karıcığım,benim için artık son perde başlıyor.Daha fazla yazmaya takatim yok.Eğer hayatımı yitirirsem,çocuklarıma son dileğim ve vasiyetim;onların birbirlerini hep sevmeleri,sana tapmaları ve gönlünü incitmemeleri ve... beni de anımsamalarıdır!.."
Ama ne acıdır ki,talihsiz Uğur'un sevgili eşi ve çocukları onun gönlünde yatan son vasiyetinden yoksun kaldılar.Bu akıl almaz cinayetin kimler tarafından işlendiğini henüz bilmiyoruz.Faillerinin "İslam" kisvesi altında veya "Türk" adını taşıyan kimseler olabileceği ihtimali üzerinde duranlar vardır.Eğer böyle ise,bu feci olaydan en fazla acı ve mutsuzluk duymuş olanların gerçek Müslümanlar ve Türk halkı olduğuna hiç şüphe yoktur.
İstemeyerek ve ani olarak aramızdan ayrılan arkadaşımızın sevgili ailesine ve Cumhuriyet camiasına ecr-i sabır ve başsağlığı dilerim.Ne mutlu Uğur Mumcu'lar,Zohrab'lar gibi kişilikler yetiştirmiş olan milletlere...
*Prof.Dr.Pars Tuğlacı,Uğur Mumcu ve Zohrab Efendi,Cumhuriyet,7 Şubat 1993.
Osmanlı Türkiyesi'nde yaşanmış İkinci Meşrutiyet döneminin en sivrilmiş aydınlarından biriydi Zohrab.Gerçek bir hümanist olduğu kadar,eşine ender rastlanan bir vatanperverdi.Son derece yetenekli bir hukukçu sıfatıyla Meclis-i Mebusan (Parlamento) üyeliğine seçilmişti.Ülkenin siyasi,ekonomik,sosyal,bilimsel ve kültürel yaşamının ıslahı ve gelişmesi için çalışmıştı.Osmanlı Parlamentosu'nda kadın haklarını cesaretle savunan ilk o olmuştu.Hiçbir engele aldırmaksızın değişik hitabet kürsülerinde insan haklarının,demokrasinin ateşli savunuculuğunu yapmıştı.Hatalı yönetimden kaynaklanan toplumsal çalkantıları,bozuk düzeni,hükümetçe alınan sağlıksız kararları,velhasıl ülkesi ve insanları için zararlı gördüğü her şeyi şiddetle eleştirmiş ve bir kesimin hayranlığını,diğer bir kesimin ise nefretini kazanmıştı.Ve tabii o da hissetmiş olacaktı bir gün başına geleceğini.Nitekim talihsiz gün gelip çatmış,başı ezilerek parçalanmıştı.Mezarı olmamıştı Zohrab'ın.Ölümünden az önce sevgili eşine şunları yazıp bırakmıştı:
"Sevgilim,bir taneciğim,hayatım;
Şimdi,sevgili karıcığım,benim için artık son perde başlıyor.Daha fazla yazmaya takatim yok.Eğer hayatımı yitirirsem,çocuklarıma son dileğim ve vasiyetim;onların birbirlerini hep sevmeleri,sana tapmaları ve gönlünü incitmemeleri ve... beni de anımsamalarıdır!.."
Ama ne acıdır ki,talihsiz Uğur'un sevgili eşi ve çocukları onun gönlünde yatan son vasiyetinden yoksun kaldılar.Bu akıl almaz cinayetin kimler tarafından işlendiğini henüz bilmiyoruz.Faillerinin "İslam" kisvesi altında veya "Türk" adını taşıyan kimseler olabileceği ihtimali üzerinde duranlar vardır.Eğer böyle ise,bu feci olaydan en fazla acı ve mutsuzluk duymuş olanların gerçek Müslümanlar ve Türk halkı olduğuna hiç şüphe yoktur.
İstemeyerek ve ani olarak aramızdan ayrılan arkadaşımızın sevgili ailesine ve Cumhuriyet camiasına ecr-i sabır ve başsağlığı dilerim.Ne mutlu Uğur Mumcu'lar,Zohrab'lar gibi kişilikler yetiştirmiş olan milletlere...
*Prof.Dr.Pars Tuğlacı,Uğur Mumcu ve Zohrab Efendi,Cumhuriyet,7 Şubat 1993.
Kürtlerin özgürlüğü,Ermeniler ve Süryaniler için adaletin garantisi değildir/Prof.Dr.Taner Akçam*
Tarihçi Taner Akçam ile KCK Eşbaşkanı Bese Hozat'ın "Milliyetçi Ermeni ve Rum lobileri" sözüyle başlayan tartışma çerçevesinde Kürt siyaseti ve Ermeni meselesi hakkında konuştuk.Akçam,siyasi geçmişi itibariyle Abdullah Öcalan'ı ve PKK'yi yakından tanıyan gözlemcilerden biri olarak 1970'lerden günümüze Kürt siyasetinde yaşanan değişime de dikkat çekti.
-Bese Hozat'ın açıklaması PKK yönetimi için istisnai bir açıklama mıdır?Yoksa PKK/KCK siyasi kültüründe belli bir gerçeğe mi işaret ediyor?
PKK türü Stalinist yapılarda,"siyasi kültür" konusunda çok dikkatli olmalıyız.Bese Hozat'ın ve Rıza Altun'un sarfettikleri sözlerin ne anlama geldiğini bilip bilmediklerinden emin değilim."Önder Apo böyle bir söz söyledi ise,bunda bir hikmet vardır" deyip,tekrar ediyorlar,galiba.Bu söylemin giderek bir "siyasi kültür" halini alma potansiyelinden söz edebiliriz ancak.Ama Önder Apo,yarın "ben onu o anlamda değil,şu anlamda söyledim" diye bir başka açıklama da yapabilir.Ve Bese Hozat ile Altun da önderlerinin sözüne göre kendi tutumlarını düzeltirler.Fakat ben bu söylemin,PKK için çok yeni olduğunu düşünüyorum.Sadece PKK'ye değil,genel olarak Kürt siyasi hareketlerine de oldukça yabancı bir söylem bu.Öcalan'ın bu tür bir açıklama yapmasının ve diğerlerinin de bunu tekrar etmesinin arkasında Türkiye devleti var gibi gözüküyor.Kanaatim o ki,Öcalan'a devlet söylettirdi bunu.
-Neden devlet,Öcalan'a bunu söyletmiş olsun?
Son yıllarda,AKP ve PKK'nin bölgeye yönelik,ağırlıklı Sünni İslam temelinde stratejik bir ortaklık arayışı içinde oldukları biliniyor.Bu ortaklık arayışı çerçevesinde,Öcalan'dan böyle şeyleri söylemesi istenmiş,o da,bu tür sözleri sarfetmekte fazla mahzur görmemiş olabilir.Öcalan,AKP'ne ve Türk devletine,2015 yaklaşırken,"Soykırım işleri nedeniyle başını ağrıtmayacağım,hatta senin yanındayım" mesajı veriyor,yapılan budur.Bu söylemin büyük ölçüde PKK-AKP stratejik yakınlaşmasının ürünü olduğu kanaatindeyim.Bugüne kadar PKK dahil tüm Kürt hareketlerinin dokusuna oldukça yabancı bir söylemle karşı karşıyayız.Ortada bir de bir tuhaflık var;PKK özellikle 1980 sonrası Avrupa'da ve şimdi de BDP ABD'nde bol miktarda "lobicilik" yaptı ve hâlâ da yapıyor.Ayrıca,BDP'nin lobicilik faaliyetinde,Ermeni örgütlerini örnek bir model olarak seçtiğini de biliyorum.
-Öcalan'ın Ermeni meselesiyle ilgili yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence,Öcalan için Ermeni meselesi fazla önemli bir sorun değil,bir ayrıntıdır.Bu nedenle konu hakkında takınılacak tutumun,hareketin pratik ihtiyaçlarına göre değişiklik arzetmesinde mahzur da yoktur.Öcalan'ın tutumu Mustafa Kemal'inkine benzer.Mustafa Kemal,1915 konusundaki tutumunu,Misak-ı Milli'ye yapacağı getiri ve götürülere göre hesaplıyordu.Öcalan da öyle yapıyor.Kendisine göre tespit ettiği bir strateji var.Kürt bölgesinin,doğrudan kendi liderliği altında,PKK tarafından kontrol edildiği ve yönetildiği bir seçeneğin peşinde.Ermeni sorunu,bu uzun vadeli stratejinin alt ve önemsiz parçalarından bir tanesidir.İhtiyaca göre değişebilir.Yalnız bir konuda ek bir bilgi vermek isterim.Öcalan Suriye'ye varmadan önce PKK Suriye'de ASALA ile bazı ilişkiler kurmuş ve ortaklık arayışına girmişti.Öcalan bundan hiç hoşnut olmadı ve bu ilişkiyi derhal koparttı.Ona göre,gereksiz ve lüzumsuz bir arayış idi bu.Bana,kendisinden öncekilerin ASALA ile girdikleri bu ilişkinin yanlışlığı ve biraz da "çocukluğu" üzerine epey şikâyette bulunmuştu.
-PKK ve Kürt siyasetinin barış sürecinin hatırına AKP'nin yanında yer almasının bu tür açıklamalara neden olduğuna dair görüşleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Barış süreci,"ötekini üzecek değil,hoşuna gidecek söz söyleyeyim" denecek bir süreç değildir.Buna PKK'yi zorlayan yok.Bu PKK'nin kendi tercihidir.Hareket,başka tercihlere,daha demokratik seçeneklere de yönelebilirdi ama bence PKK bünye olarak demokratik seçeneklere yatkın değil.Türklerin ağzından çıkartacağı lafa baktıkları önderleri Tayyip Erdoğan'ın etrafında kenetlenmeleri ile Kürtlerin Öcalan etrafında kenetlenmeleri arasında kültürel açıdan büyük bir benzerlik görüyorum.Her iki topluluk da siyaseti,liderlerinin iki dudağı arasına kilitlemiş vaziyetteler.Demokratik kültür açısından çok sorunlu bir durum bu.
-Zaman zaman dile getirilen "Kürt Kemalizmi" tanımlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
PKK elbette Kürt İttihat ve Terakki Partisidir ve bu anlamda Kürt Kemalizmini temsil eder.Kıyaslamada hata olacağını zannetmem.Öcalan'ın,Mustafa Kemal'i kendisine örnek almasının boş retorik olmadığını düşünüyorum.Ama maalesef demokrasi kültürü açısından PKK,İttihat ve Terakki ve Kemalizm geleneğinin biraz daha gerisindedir.
İttihat ve Terakki aslında bir koalisyondu.Onun için İttihat ve Terakki,ne Kemalizm ve ne de PKK hareketinde olduğu gibi,tek adam çıkartabildi.İttihat ve Terakki'nin fedaileri vardı ve bunlar kendilerine göre "hain" olarak gördüklerini öldürüyorlardı ama bu çok sınırlı sayıda gerçekleşmiştir.
PKK'nin gerek Kürt ve Türk solundan gerek kendi saflarından gerekse Kürt insanları içinde imha ettiği insan sayısı son derece ciddi rakamlara ulaşmıştır ve burada ürkütücü bir siyasi kültürel gelenekten söz etmek gerekir.Kendisine sol-demokrat diyen birçok insanın bile konuşmadığı,konuşmaktan korktuğu bir gerçekliktir bu.
Bunun gibi Öcalan ile Mustafa Kemal'in benzerlik ve farkları üzerine de çok şey söylenebilir.En göze çarpan bir farklılığa değinmek isterim burada.Mustafa Kemal iktidarını,eksik yanlış,bir meclis üzerinden meşrulaştırmaya başından beri büyük önem vermişti.Öcalan ise,kendisi dışında bir başka iktidar odağının oluşmasına tahammülsüzdür.Bu bakımdan,1990'lı yıllardaki sürgünde Kürt Parlamentosu deneyine bakmak oldukça öğretici olur.Bunda belki Kürdistan'daki baskıcı ve şiddet ortamı da bir rol oynamış olabilir.Ama bunun kadar,Marxist-Leninist (Stalinist) düşüncenin de bir etkisi olduğunu düşünüyorum.
-Kürtlerin Ermeni Soykırımı'ndaki rolü tartışmayı ne ölçüde etkiliyor?
Keşke,"Soykırımda Kürtlerin rolü" konusu,"lobicilik" saçmalığının dışında tartışılabilse...Bu sözler,sanki Kürtlerin Soykırım'daki rollerinin yeniden teyit edilmesi olarak görülüyor.Bu bağlantıyı çok sıhhatli ve doğru bulduğumu söyleyemem.Bence,Soykırım konusunda,gerek bir siyasi hareket olarak PKK ve gerekse de genel olarak Kürt toplulukları,Türk çoğunluğa göre çok daha ileride duruyor.Bazı BDP belediyelerinin saygıyla karşılamamız gereken,son derece güzel çalışmaları var.Ayrıca "Kürtlerin Soykırım'daki rolü" konusunda tek muhatap PKK değildir.AKP ve Hizbullah gibi büyük siyasi-dini gövdeler var.1915'te Kürtlerin rolü,bu çevrelerin de dahil olduğu geniş bir çerçevede tartışılmalı.
-KCK'nin önemli isimlerinden Mustafa Karasu,Bese Hozat'ın sözleriyle ilgili açıklama yaptı.Karasu'nun açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Karasu'nun açıklamasıyla ilgili üç hususun altını çizmek istiyorum.Birincisi,gelinen noktada KCK'nin resmi bir açıklama yapması ihtiyacı doğmuştur.İkincisi,Karasu,Hozat'ı eleştirenleri "PKK ve Kürt düşmanı olmak"la suçlayarak,eleştiri yapanı "düşman" olarak tanımlıyor.PKK veya KCK'nin,eleştirilmeyi öğrenmesi gerekir ama bundan umutlu değilim.Üçüncüsü,Hristiyan toplulukların adalet arayışları,Kürtlerin özgürlük sorununun alt bir unsuru olarak ele alınıyor.Özetle söylenen;Kürtler özgür olursa,Hristiyanların sorunları da çözülecektir!Oysa özgürlük ve adalete ilişkin sorunlar birbirlerinden ayrıdırlar.Kürtler özledikleri özgürlüğe kavuşsalar bile,Ermenilerin,Süryanilerin adalete ilişkin sorunları çözülmeyebilir.Kanada,Avustralya ve ABD gibi özgür ülkelerin,hâlâ bu toplumların yerli halklarına yönelik adalet sorunu ile boğuştuklarını biliyoruz.Özgürlük,adaletin garantisi değildir sadece iyi bir "giriş kartı" olabilir belki.Özetle,Karasu'nun açıklaması,ortadaki bir problemi çözmekten çok,cevap verilmesi gereken birçok yeni soruyu gündeme getirdi.
Kürtlerin büyük imtihanı Süryanilerle olacak
-Kürtlerin özerk ya da bağımsız bir siyasi yönetime kavuşmaları halinde Ermeni meselesi ve geçmişle yüzleşme konusunda durum nasıl olur?Bu konuda öngörüleriniz var mı?
Ben Kürt sorununda iyiye doğru atılacak her adımın,bizi Ermeni sorununun çözümünde bir adım daha ileriye götüreceğine inanıyorum.Kürt sorunu,Ermeni sorunu ile aynı zihniyet köklerine sahiptir:Farklılıklarının ve başkalıklarının kabul edilmeyip,bu nedenden dolayı bir güvenlik tehdidi olarak görülmeleri.Osmanlı'da Ermeni,Türkiye'de Kürt sorunu bu zihniyet nedeniyle çıktı.Dolayısıyla Kürt sorununda bir düzelme bu zihniyette de bir değişim anlamına gelir ve bu da Ermeni sorununun çözümüne büyük katkıda bulunur.Ayrıca Kürtlerin,tüm bir Cumhuriyet boyunca,her türlü şiddet ve terörün muhatabı olmuş bir topluluk olarak,Ermenilerin sorunlarını anlamaya çok daha açık olduklarını söylemek mümkün.Zaten bunun yeteri kadar örnekleri var.Ben,Ermeni sorununun,Kürtler açısından fazla "pratik bir sorun" olmadığı kanaatindeyim.Bugün Kürt bölgelerinde yaşayan bir Ermeni nüfusu yok.Türkiye'de,Kürt bölgeleri de dahil Ermeni sorunu,esas olarak merkezi Türk hükümetinin,"Soykırımı tanınma" ve "tazminat" çerçevesinde ele alacağı ve çözeceği bir sorundur.Yani daha çok bir "Türk" sorunudur.Bu nedenle,Ermenilerle Türkiye'nin Kürt bölgelerinde,Barzani bölgesinde,Asurilerle yaşanan sorunlara benzer sorunların yaşanması da zor.Yani,Kürt siyasi hareketleri ve toplulukları Ermeni sorunu konusunda daha rahat davranma koşullarına sahiptirler.Kürtlerin hem bugün hem de tarihle yüzleşme konusunda asıl büyük problemlerinin Süryanilerle olacağını düşünüyorum.Çünkü hem tarihteki Süryani soykırımı oldukça fazla "Kürt yapımı"dır,hem de özellikle Mardin yöresinde Süryani arazileri,içlerinde BDP'lilerin de olduğu kişilerin işgali altındadır.Dolayısıyla,Kürtlerin büyük imtihanı bana göre daha çok Süryanilerle olacak gibi...
-Kürt aydınları tarafından sık sık dile getirilen "1915'te Kürtlerin iradesi yoktu" argümanını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu konular sıkça tartışıldıkça,Kürt aydınlarının,bu tezlerinden vazgeçeceklerini ümit ediyorum."Kullanıldık" argümanı birçok bakımdan tutarsız.Biraz tarih bilen,başta 1894-1896 katliamları olmak üzere,Kürtlerin Ermeni Soykırımı'na "kullanılarak" sokulmadıklarını bilir.Hatta başta Abdülhamid dönemi olmak üzere,birçok bölgede,merkezi hükümeti bu yönde politikalar geliştirmeye itenin yerel egemen Kürt yapıları olduğunu biliyoruz.1878 Berlin Antlaşması'nda bile,Ermeni sorunu Osmanlı hükümeti ile Ermeniler arasında değil,Kürtler ve Çerkeslerle Ermeniler arasındaki bir sorun olarak tanımlanır.Ve büyük devletler,Osmanlı Devleti'nden,Ermenileri Kürt saldırılarından korumalarını isterler.Ayrıca örneğin İttihat ve Terakki döneminde,Ermeni sorununun en önemli parçası olan toprak sorununun,İttihatçı merkez istemesine rağmen,Kürt feodal yapısı nedeniyle çözülemediğini herkes bilir.Bunun gibi,Süryani soykırımı da ağırlıklı Kürtlerce gündeme getirilmiştir.
İttihat ve Terakki'nin bu yönde merkezi bir politikası olduğunu bile söylemek zordur.En azından ben bu konuda herhangi bir bilgiye sahip değilim.Merkez,bu konuda severek Kürtlerin istekleri doğrultusunda davranmıştır.Yani Kürtler isteseydi,Süryanilerin büyük kısmının hayatta kalabilme ihtimalleri vardı.Bana sorarsanız,bırakalım bu "kim kimi kullandı" tartışmasını Kürt ve Türk milliyetçileri yapsınlar.Biz,dönemin Müslüman toplulukları arasında büyük bir ayrım yapmayan bir yaklaşımı tercih etmeliyiz.Türk'ü,Kürt'ü,Çerkes'i ve Arap'ı ile kitleler katliama,Müslüman kimlikleri ile katıldılar.Merkezde karar verenlerin son derece açık etnik köken tercihleri vardı ve politikalar,İslam'la sınırlarını fazla ayırmamış bir Türk milliyetçiliğinin ihtiyaçlarına göre belirleniyordu.Ama toplumsal alanda sorun etnik kimlikler değil,din etrafında şekillendi."Kullanılma" tezi bir ikinci nedenden dolayı da çok saçma."1915'te kullanıldık" diyen aydın çevreler,"Cumhuriyetin kurucu unsuruyuz" diyorlar.Kendilerine göre "kötü" bir şey olunca "kullanıldık";ama "iyi" bir şey olunca da,"bu bizim de eserimizdir" demek kendi içinde son derece tutarsız bir bakış.Kürt unsuru,her iki süreçte de "yapıcı unsurdur",mesele bu kadar basittir.
"KCK resmi bir açıklama yapmazsa yeni bir kültür doğuyor demektir"
-Bese Hozat'ın sözleri nedeniyle kendisine yönelik eleştirilere verdiği cevabı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hozat'ın açıklamasını Agos'ta okudum.Ezberlediği bazı cümleleri peş peşe sıralamış ama cümleler çok bir anlam ifade etmiyorlar.Ona göre kötü bir kapitalist modernleşme var,bir de iyi ve güzel halklar var.Halkların arasında da hiç sorun yokmuş;sorun kapitalist modernleşme imiş.Onun söylediklerini eleştirenler de PKK ve Kürt halkının düşmanları imiş.Benim anladığım,Ermeni ve Rum lobileri ile ilgili söylediklerinin arkasında duruyor.Bu lobiler "kötü faaliyetler" yapıyorlar ama bunların Ermeni milleti ile alakası yok.Dolayısıyla bu lobilerin Türkiye'de barış ve demokrasinin aleyhine çalıştıkları tezini de tekrar etmiş oluyor.Eğer KCK resmi başka bir açıklama yapmayacaksa,Öcalan,Hozat ve diğer yöneticilerin söylediklerinden sonra,PKK ve KCK açısından yeni bir kültürün doğmakta olduğunu söyleyebiliriz.Türk resmi makamları dışında,"Ermeni ve Rum lobilerine karşı savaşacak" yeni bir ekip daha var artık.Hepimize hayırlı olsun!..
*Prof.Dr.Taner Akçam,Kürtlerin özgürlüğü,Ermeniler ve Süryaniler için adaletin garantisi değildir,Röportaj:Ferda Balancar,Agos,23 Ocak 2014.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=kurtlerin-ozgurlugu-ermeniler-ve-suryaniler-icin-adaletin-garantisi-degildir&haberid=6479
-Bese Hozat'ın açıklaması PKK yönetimi için istisnai bir açıklama mıdır?Yoksa PKK/KCK siyasi kültüründe belli bir gerçeğe mi işaret ediyor?
PKK türü Stalinist yapılarda,"siyasi kültür" konusunda çok dikkatli olmalıyız.Bese Hozat'ın ve Rıza Altun'un sarfettikleri sözlerin ne anlama geldiğini bilip bilmediklerinden emin değilim."Önder Apo böyle bir söz söyledi ise,bunda bir hikmet vardır" deyip,tekrar ediyorlar,galiba.Bu söylemin giderek bir "siyasi kültür" halini alma potansiyelinden söz edebiliriz ancak.Ama Önder Apo,yarın "ben onu o anlamda değil,şu anlamda söyledim" diye bir başka açıklama da yapabilir.Ve Bese Hozat ile Altun da önderlerinin sözüne göre kendi tutumlarını düzeltirler.Fakat ben bu söylemin,PKK için çok yeni olduğunu düşünüyorum.Sadece PKK'ye değil,genel olarak Kürt siyasi hareketlerine de oldukça yabancı bir söylem bu.Öcalan'ın bu tür bir açıklama yapmasının ve diğerlerinin de bunu tekrar etmesinin arkasında Türkiye devleti var gibi gözüküyor.Kanaatim o ki,Öcalan'a devlet söylettirdi bunu.
-Neden devlet,Öcalan'a bunu söyletmiş olsun?
Son yıllarda,AKP ve PKK'nin bölgeye yönelik,ağırlıklı Sünni İslam temelinde stratejik bir ortaklık arayışı içinde oldukları biliniyor.Bu ortaklık arayışı çerçevesinde,Öcalan'dan böyle şeyleri söylemesi istenmiş,o da,bu tür sözleri sarfetmekte fazla mahzur görmemiş olabilir.Öcalan,AKP'ne ve Türk devletine,2015 yaklaşırken,"Soykırım işleri nedeniyle başını ağrıtmayacağım,hatta senin yanındayım" mesajı veriyor,yapılan budur.Bu söylemin büyük ölçüde PKK-AKP stratejik yakınlaşmasının ürünü olduğu kanaatindeyim.Bugüne kadar PKK dahil tüm Kürt hareketlerinin dokusuna oldukça yabancı bir söylemle karşı karşıyayız.Ortada bir de bir tuhaflık var;PKK özellikle 1980 sonrası Avrupa'da ve şimdi de BDP ABD'nde bol miktarda "lobicilik" yaptı ve hâlâ da yapıyor.Ayrıca,BDP'nin lobicilik faaliyetinde,Ermeni örgütlerini örnek bir model olarak seçtiğini de biliyorum.
-Öcalan'ın Ermeni meselesiyle ilgili yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence,Öcalan için Ermeni meselesi fazla önemli bir sorun değil,bir ayrıntıdır.Bu nedenle konu hakkında takınılacak tutumun,hareketin pratik ihtiyaçlarına göre değişiklik arzetmesinde mahzur da yoktur.Öcalan'ın tutumu Mustafa Kemal'inkine benzer.Mustafa Kemal,1915 konusundaki tutumunu,Misak-ı Milli'ye yapacağı getiri ve götürülere göre hesaplıyordu.Öcalan da öyle yapıyor.Kendisine göre tespit ettiği bir strateji var.Kürt bölgesinin,doğrudan kendi liderliği altında,PKK tarafından kontrol edildiği ve yönetildiği bir seçeneğin peşinde.Ermeni sorunu,bu uzun vadeli stratejinin alt ve önemsiz parçalarından bir tanesidir.İhtiyaca göre değişebilir.Yalnız bir konuda ek bir bilgi vermek isterim.Öcalan Suriye'ye varmadan önce PKK Suriye'de ASALA ile bazı ilişkiler kurmuş ve ortaklık arayışına girmişti.Öcalan bundan hiç hoşnut olmadı ve bu ilişkiyi derhal koparttı.Ona göre,gereksiz ve lüzumsuz bir arayış idi bu.Bana,kendisinden öncekilerin ASALA ile girdikleri bu ilişkinin yanlışlığı ve biraz da "çocukluğu" üzerine epey şikâyette bulunmuştu.
-PKK ve Kürt siyasetinin barış sürecinin hatırına AKP'nin yanında yer almasının bu tür açıklamalara neden olduğuna dair görüşleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Barış süreci,"ötekini üzecek değil,hoşuna gidecek söz söyleyeyim" denecek bir süreç değildir.Buna PKK'yi zorlayan yok.Bu PKK'nin kendi tercihidir.Hareket,başka tercihlere,daha demokratik seçeneklere de yönelebilirdi ama bence PKK bünye olarak demokratik seçeneklere yatkın değil.Türklerin ağzından çıkartacağı lafa baktıkları önderleri Tayyip Erdoğan'ın etrafında kenetlenmeleri ile Kürtlerin Öcalan etrafında kenetlenmeleri arasında kültürel açıdan büyük bir benzerlik görüyorum.Her iki topluluk da siyaseti,liderlerinin iki dudağı arasına kilitlemiş vaziyetteler.Demokratik kültür açısından çok sorunlu bir durum bu.
-Zaman zaman dile getirilen "Kürt Kemalizmi" tanımlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
PKK elbette Kürt İttihat ve Terakki Partisidir ve bu anlamda Kürt Kemalizmini temsil eder.Kıyaslamada hata olacağını zannetmem.Öcalan'ın,Mustafa Kemal'i kendisine örnek almasının boş retorik olmadığını düşünüyorum.Ama maalesef demokrasi kültürü açısından PKK,İttihat ve Terakki ve Kemalizm geleneğinin biraz daha gerisindedir.
İttihat ve Terakki aslında bir koalisyondu.Onun için İttihat ve Terakki,ne Kemalizm ve ne de PKK hareketinde olduğu gibi,tek adam çıkartabildi.İttihat ve Terakki'nin fedaileri vardı ve bunlar kendilerine göre "hain" olarak gördüklerini öldürüyorlardı ama bu çok sınırlı sayıda gerçekleşmiştir.
PKK'nin gerek Kürt ve Türk solundan gerek kendi saflarından gerekse Kürt insanları içinde imha ettiği insan sayısı son derece ciddi rakamlara ulaşmıştır ve burada ürkütücü bir siyasi kültürel gelenekten söz etmek gerekir.Kendisine sol-demokrat diyen birçok insanın bile konuşmadığı,konuşmaktan korktuğu bir gerçekliktir bu.
Bunun gibi Öcalan ile Mustafa Kemal'in benzerlik ve farkları üzerine de çok şey söylenebilir.En göze çarpan bir farklılığa değinmek isterim burada.Mustafa Kemal iktidarını,eksik yanlış,bir meclis üzerinden meşrulaştırmaya başından beri büyük önem vermişti.Öcalan ise,kendisi dışında bir başka iktidar odağının oluşmasına tahammülsüzdür.Bu bakımdan,1990'lı yıllardaki sürgünde Kürt Parlamentosu deneyine bakmak oldukça öğretici olur.Bunda belki Kürdistan'daki baskıcı ve şiddet ortamı da bir rol oynamış olabilir.Ama bunun kadar,Marxist-Leninist (Stalinist) düşüncenin de bir etkisi olduğunu düşünüyorum.
-Kürtlerin Ermeni Soykırımı'ndaki rolü tartışmayı ne ölçüde etkiliyor?
Keşke,"Soykırımda Kürtlerin rolü" konusu,"lobicilik" saçmalığının dışında tartışılabilse...Bu sözler,sanki Kürtlerin Soykırım'daki rollerinin yeniden teyit edilmesi olarak görülüyor.Bu bağlantıyı çok sıhhatli ve doğru bulduğumu söyleyemem.Bence,Soykırım konusunda,gerek bir siyasi hareket olarak PKK ve gerekse de genel olarak Kürt toplulukları,Türk çoğunluğa göre çok daha ileride duruyor.Bazı BDP belediyelerinin saygıyla karşılamamız gereken,son derece güzel çalışmaları var.Ayrıca "Kürtlerin Soykırım'daki rolü" konusunda tek muhatap PKK değildir.AKP ve Hizbullah gibi büyük siyasi-dini gövdeler var.1915'te Kürtlerin rolü,bu çevrelerin de dahil olduğu geniş bir çerçevede tartışılmalı.
-KCK'nin önemli isimlerinden Mustafa Karasu,Bese Hozat'ın sözleriyle ilgili açıklama yaptı.Karasu'nun açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Karasu'nun açıklamasıyla ilgili üç hususun altını çizmek istiyorum.Birincisi,gelinen noktada KCK'nin resmi bir açıklama yapması ihtiyacı doğmuştur.İkincisi,Karasu,Hozat'ı eleştirenleri "PKK ve Kürt düşmanı olmak"la suçlayarak,eleştiri yapanı "düşman" olarak tanımlıyor.PKK veya KCK'nin,eleştirilmeyi öğrenmesi gerekir ama bundan umutlu değilim.Üçüncüsü,Hristiyan toplulukların adalet arayışları,Kürtlerin özgürlük sorununun alt bir unsuru olarak ele alınıyor.Özetle söylenen;Kürtler özgür olursa,Hristiyanların sorunları da çözülecektir!Oysa özgürlük ve adalete ilişkin sorunlar birbirlerinden ayrıdırlar.Kürtler özledikleri özgürlüğe kavuşsalar bile,Ermenilerin,Süryanilerin adalete ilişkin sorunları çözülmeyebilir.Kanada,Avustralya ve ABD gibi özgür ülkelerin,hâlâ bu toplumların yerli halklarına yönelik adalet sorunu ile boğuştuklarını biliyoruz.Özgürlük,adaletin garantisi değildir sadece iyi bir "giriş kartı" olabilir belki.Özetle,Karasu'nun açıklaması,ortadaki bir problemi çözmekten çok,cevap verilmesi gereken birçok yeni soruyu gündeme getirdi.
Kürtlerin büyük imtihanı Süryanilerle olacak
-Kürtlerin özerk ya da bağımsız bir siyasi yönetime kavuşmaları halinde Ermeni meselesi ve geçmişle yüzleşme konusunda durum nasıl olur?Bu konuda öngörüleriniz var mı?
Ben Kürt sorununda iyiye doğru atılacak her adımın,bizi Ermeni sorununun çözümünde bir adım daha ileriye götüreceğine inanıyorum.Kürt sorunu,Ermeni sorunu ile aynı zihniyet köklerine sahiptir:Farklılıklarının ve başkalıklarının kabul edilmeyip,bu nedenden dolayı bir güvenlik tehdidi olarak görülmeleri.Osmanlı'da Ermeni,Türkiye'de Kürt sorunu bu zihniyet nedeniyle çıktı.Dolayısıyla Kürt sorununda bir düzelme bu zihniyette de bir değişim anlamına gelir ve bu da Ermeni sorununun çözümüne büyük katkıda bulunur.Ayrıca Kürtlerin,tüm bir Cumhuriyet boyunca,her türlü şiddet ve terörün muhatabı olmuş bir topluluk olarak,Ermenilerin sorunlarını anlamaya çok daha açık olduklarını söylemek mümkün.Zaten bunun yeteri kadar örnekleri var.Ben,Ermeni sorununun,Kürtler açısından fazla "pratik bir sorun" olmadığı kanaatindeyim.Bugün Kürt bölgelerinde yaşayan bir Ermeni nüfusu yok.Türkiye'de,Kürt bölgeleri de dahil Ermeni sorunu,esas olarak merkezi Türk hükümetinin,"Soykırımı tanınma" ve "tazminat" çerçevesinde ele alacağı ve çözeceği bir sorundur.Yani daha çok bir "Türk" sorunudur.Bu nedenle,Ermenilerle Türkiye'nin Kürt bölgelerinde,Barzani bölgesinde,Asurilerle yaşanan sorunlara benzer sorunların yaşanması da zor.Yani,Kürt siyasi hareketleri ve toplulukları Ermeni sorunu konusunda daha rahat davranma koşullarına sahiptirler.Kürtlerin hem bugün hem de tarihle yüzleşme konusunda asıl büyük problemlerinin Süryanilerle olacağını düşünüyorum.Çünkü hem tarihteki Süryani soykırımı oldukça fazla "Kürt yapımı"dır,hem de özellikle Mardin yöresinde Süryani arazileri,içlerinde BDP'lilerin de olduğu kişilerin işgali altındadır.Dolayısıyla,Kürtlerin büyük imtihanı bana göre daha çok Süryanilerle olacak gibi...
-Kürt aydınları tarafından sık sık dile getirilen "1915'te Kürtlerin iradesi yoktu" argümanını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu konular sıkça tartışıldıkça,Kürt aydınlarının,bu tezlerinden vazgeçeceklerini ümit ediyorum."Kullanıldık" argümanı birçok bakımdan tutarsız.Biraz tarih bilen,başta 1894-1896 katliamları olmak üzere,Kürtlerin Ermeni Soykırımı'na "kullanılarak" sokulmadıklarını bilir.Hatta başta Abdülhamid dönemi olmak üzere,birçok bölgede,merkezi hükümeti bu yönde politikalar geliştirmeye itenin yerel egemen Kürt yapıları olduğunu biliyoruz.1878 Berlin Antlaşması'nda bile,Ermeni sorunu Osmanlı hükümeti ile Ermeniler arasında değil,Kürtler ve Çerkeslerle Ermeniler arasındaki bir sorun olarak tanımlanır.Ve büyük devletler,Osmanlı Devleti'nden,Ermenileri Kürt saldırılarından korumalarını isterler.Ayrıca örneğin İttihat ve Terakki döneminde,Ermeni sorununun en önemli parçası olan toprak sorununun,İttihatçı merkez istemesine rağmen,Kürt feodal yapısı nedeniyle çözülemediğini herkes bilir.Bunun gibi,Süryani soykırımı da ağırlıklı Kürtlerce gündeme getirilmiştir.
İttihat ve Terakki'nin bu yönde merkezi bir politikası olduğunu bile söylemek zordur.En azından ben bu konuda herhangi bir bilgiye sahip değilim.Merkez,bu konuda severek Kürtlerin istekleri doğrultusunda davranmıştır.Yani Kürtler isteseydi,Süryanilerin büyük kısmının hayatta kalabilme ihtimalleri vardı.Bana sorarsanız,bırakalım bu "kim kimi kullandı" tartışmasını Kürt ve Türk milliyetçileri yapsınlar.Biz,dönemin Müslüman toplulukları arasında büyük bir ayrım yapmayan bir yaklaşımı tercih etmeliyiz.Türk'ü,Kürt'ü,Çerkes'i ve Arap'ı ile kitleler katliama,Müslüman kimlikleri ile katıldılar.Merkezde karar verenlerin son derece açık etnik köken tercihleri vardı ve politikalar,İslam'la sınırlarını fazla ayırmamış bir Türk milliyetçiliğinin ihtiyaçlarına göre belirleniyordu.Ama toplumsal alanda sorun etnik kimlikler değil,din etrafında şekillendi."Kullanılma" tezi bir ikinci nedenden dolayı da çok saçma."1915'te kullanıldık" diyen aydın çevreler,"Cumhuriyetin kurucu unsuruyuz" diyorlar.Kendilerine göre "kötü" bir şey olunca "kullanıldık";ama "iyi" bir şey olunca da,"bu bizim de eserimizdir" demek kendi içinde son derece tutarsız bir bakış.Kürt unsuru,her iki süreçte de "yapıcı unsurdur",mesele bu kadar basittir.
"KCK resmi bir açıklama yapmazsa yeni bir kültür doğuyor demektir"
-Bese Hozat'ın sözleri nedeniyle kendisine yönelik eleştirilere verdiği cevabı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hozat'ın açıklamasını Agos'ta okudum.Ezberlediği bazı cümleleri peş peşe sıralamış ama cümleler çok bir anlam ifade etmiyorlar.Ona göre kötü bir kapitalist modernleşme var,bir de iyi ve güzel halklar var.Halkların arasında da hiç sorun yokmuş;sorun kapitalist modernleşme imiş.Onun söylediklerini eleştirenler de PKK ve Kürt halkının düşmanları imiş.Benim anladığım,Ermeni ve Rum lobileri ile ilgili söylediklerinin arkasında duruyor.Bu lobiler "kötü faaliyetler" yapıyorlar ama bunların Ermeni milleti ile alakası yok.Dolayısıyla bu lobilerin Türkiye'de barış ve demokrasinin aleyhine çalıştıkları tezini de tekrar etmiş oluyor.Eğer KCK resmi başka bir açıklama yapmayacaksa,Öcalan,Hozat ve diğer yöneticilerin söylediklerinden sonra,PKK ve KCK açısından yeni bir kültürün doğmakta olduğunu söyleyebiliriz.Türk resmi makamları dışında,"Ermeni ve Rum lobilerine karşı savaşacak" yeni bir ekip daha var artık.Hepimize hayırlı olsun!..
*Prof.Dr.Taner Akçam,Kürtlerin özgürlüğü,Ermeniler ve Süryaniler için adaletin garantisi değildir,Röportaj:Ferda Balancar,Agos,23 Ocak 2014.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=kurtlerin-ozgurlugu-ermeniler-ve-suryaniler-icin-adaletin-garantisi-degildir&haberid=6479
21 Ocak 2014 Salı
Lenin Üzerine/Iosif V. Stalin*
Yoldaşlar!Bana,burada
bir Lenin'i anma gecesi düzenlediğiniz ve benim konuşmacı olarak
çağrılı olduğum söylendi.Lenin'in etkinliği üzerine derli-toplu bir
rapor sunmanın gerekli olmadığını düşünüyorum.Kendimi,insan ve
politikacı olarak Lenin'in bazı özelliklerini
belirten bir dizi olguyu iletmekle,sınırlamanın daha iyi olacağını
sanıyorum.Belki de bu olgular arasındaki iç bağıntı eksik olabilir.Ama
Lenin hakkında bir düşünce edinilmek isteniyorsa,bunun belirleyici bir
önemi yoktur.Her halükârda ben,şimdi söz verdiğimden daha fazlasını,bu
vesileyle sizlere verme olanağına sahip değilim.
Dağ Kartalı
Lenin'i ilk kez 1903 yılında tanıdım.Ancak bu kişisel ve doğrudan bir tanışma değil,yazışma yoluyla ortaya çıkan bir tanışma idi.Ama bu bende,Parti'deki bütün çalışmam boyunca beni bırakmayan,silinmez bir etki bıraktı.Ben o zaman Sibirya'da sürgündeydim.Lenin'in doksanlı yılların sonundan bu yanaki,özellikle 1901 yılından,"Iskra"nın yayınlanmasından sonraki devrimci çalışması ile tanışma,beni,bizim Lenin'de olağanüstü bir insana sahip olduğumuz inancına vardırmıştı.O sıralar o benim gözümde Parti'nin sıradan bir önderi değildi,aksine onun gerçek yaratıcısıydı;çünkü yalnızca o,Partimizin içözünü ve ivedi gereksinimlerini anlamıştı.Onu Parti'nin diğer önderleriyle karşılaştırdığımda,Lenin bana daima,mücadele arkadaşlarından -Plekhanov,Martov,Akselrod ve diğerleri- bir kafa daha üstün görünüyordu;onlarla karşılaştırıldığında Lenin,sıradan önderlerden bir tanesi değil de,aksine daha yüksek tipten bir önder,mücadelede korku tanımayan ve Parti'yi Rus devrimci hareketinin bilinmez yolunda cesaretle götüren bir dağ kartalı olarak görünüyordu.Bu izlenim ruhuma öylesine yerleşmişti ki,ben,o zamanlar sürgünde yaşayan yakın bir arkadaşa,bu konuda yazma ve onun düşüncesini alma gereksinimi duydum.Belli bir dönem sonra,ben Sibirya'da sürgünde iken -1903 yılının sonuydu-,arkadaşımdan coşkun bir yanıt ve anlaşıldığı kadarıyla,arkadaşımın mektubumun içeriğinden haberdar ettiği Lenin'in kısa,ama zengin özlü bir mektubunu aldım.Lenin'in mektubu,görece kısaydı ama Partimizin pratiğinin cesur ve korkusuz bir eleştirisini ve gelecek dönem için Parti çalışmasının tüm planının son derece berrak ve özlü bir açımlamasını veriyordu.Yalnızca Lenin,en karmaşık şeyler üzerine basit ve berrak bir şekilde,o denli özlü ve cesur bir şekilde yazmasını başarırdı.Öyle ki,her tümce,yalnızca konuşmakla kalmadı,aynı zamanda hedefini buldu.Bu kısa ve cesur mektup bende,Lenin'de Partimizin bir dağ kartalına sahip olduğumuz inancını daha da pekiştirdi.Lenin'in bu mektubunu da,diğer birçok mektup gibi,eski bir yasadışı Parti işçisinin alışkanlığı ile yakmamı asla affedemem.
Lenin'le tanışmam bu zamanda başladı.
Alçakgönüllülük
Lenin'le ilk kez,Aralık 1905'te Bolşeviklerin Tammerfors (Finlandiya)'daki konferansında karşılaştım.Partimizin dağ kartalını,yani büyük bir adamı,yalnızca politik değil,fiziki olarak da büyük bir adam olarak görmeyi umuyordum;çünkü benim düş kurgumda Lenin bana,boyu posu yerinde,kelli felli bir dev gibi geliyordu.Ama,sıradan ölümlülerden hiçbir şekilde,kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir şekilde ayrılmayan,tamamıyla alışılmış,orta boyda bile olmayan bir adam görünce,düş kırıklığım öylesine büyük olmuştu ki...
"Büyük bir adamın" toplantılara alışılageldiği gibi geç kalması,böylelikle toplantıya katılanların çarpan yüreklerle onun görünmesini beklemeleri ve bu arada "büyük adamın" görünmesinden önce toplantıya katılanlar arasında,"hişt...susun...geliyor" şeklinde fısıltıların dolaşması,sanki yazılmamış bir kuraldır.Bu tören bana gereksiz gelmiyordu;çünkü bu etkilidir,saygı uyandırır.Ama,Lenin'in delegelerden önce toplantıya geldiğini,herhangi bir konferans delegesi ile sıradan bir konuşma sürdürdüğünü öğrendiğimde,düş kırıklığım büyük olmuştu.Bunun bana o zaman,belli gerekli kuralların belli ölçüde zedelenmesi gibi geldiğini saklamıyorum.
Lenin'in bu sadeliği ve alçakgönüllülüğü,bu dikkatleri üzerine çekmeden kalma ve her halükârda göze çarpmama ve yüksek konumunu öne çıkarmama çabası -bu özelliğin Lenin'in,yeni kitlelerin,insanlığın 'en alt' tabakalarının sade ve alışılmış kitlelerinin bu yeni önderinin en güçlü yanlarından biri olduğunu ancak sonraları kavradım.
Mantık Gücü
Lenin'in bu konferansta yaptığı iki konuşması muazzamdı:Şimdiki durum ve tarım sorunu üzerine.Ne yazık ki,bu konuşmalar elde kalmadı.Bunlar,tüm konferansı coşkuya boğan ateşli konuşmalardı.Alışılmamış ikna gücü,kanıtlamanın basitliği ve berraklığı,kısa ve herkes tarafından anlaşılabilir cümleler,her türlü poz satmanın olmaması,etki uyandırmaya yönelik her türlü başdöndürücü el-kol hareketlerinin ve etkin boş lafların olmaması- bütün bunlar,Lenin'in konuşmalarını alışılmış "parlamento hatipleri"nin konuşmalarından üstün bir şekilde ayırmaktaydı.
Ama beni çeken,o zaman,Lenin'in konuşmalarının bu yönü değildi.Beni çeken,Lenin'in konuşmalarındaki,gerçi biraz duru,ama buna karşın dinleyenleri etkisi altına alan,onları elektriklendiren ve sonra da deyim yerindeyse tümüyle tutsak alan alışılmaz mantık gücü oldu.Delegelerin çoğunun ne dediğini hatırlıyorum:"Lenin'in konuşmalarındaki mantık,seni her taraftan kıskaç gibi saran ve sarılmasından kendini kurtaramayacağın güçlü bir ahtapotun kollarına benziyor:Ya teslim olacaksın ya da tam yenilginden emin olabilirsin."
Lenin'in konuşmalarının bu özelliğinin,onun konuşma sanatının en güçlü yönü olduğunu sanıyorum.
Sızlanma Yok
Lenin'le ikinci kez,1906 yılında,Partimizin Stockholm Kongresi'nde karşılaştım.Bolşeviklerin bu kongrede azınlıkta kaldıkları ve bir yenilgi aldıkları,bilinmektedir.Lenin'i ilk kez orada yenilmiş olarak gördüm.Bir yenilgiden sonra sızlanmaya başlayan ve cesaretlerini kaybeden önderlere hiç mi hiç benzemiyordu.Aksine,Lenin yenilgiyi,yoldaşlarının yeni savaşımlar,gelecek zaferler için coşku aldıkları bir enerji topuna çevirdi.Ben,Lenin'in bir yenilgisinden söz ediyorum.Ama nasıl bir yenilgi?Lenin'in karşıtları,Stockholm Kongresi'nin galipleri -Plekhanov,Akselrod,Martov ve diğerleri- görülmeliydi:Hiç de gerçek galiplere benzemiyorlardı.Çünkü Lenin,Menşevizmin amansız eleştirisi ile deyim yerindeyse,onlarda sağlam bir yer bırakmamıştı.Biz Bolşevik delegelerin,nasıl sıkıca kenetlenmiş,Lenin'e baktığımızı ve ona akıl danıştığımızı hatırlıyorum.Bazı delegelerin açıklamaları yorgunluğu ve ümitsizliği açığa vuruyordu.Lenin'in böylesi konuşmalara nasıl dişlerini sıkarcasına yanıt verdiğini hatırlıyorum:"Sızlanmayınız yoldaşlar,biz kesinlikle yeneceğiz,çünkü biz haklıyız." Sızlanan aydınlara karşı nefret,kendi gücüne güven,zafere güven - Lenin o zaman bizimle bunlar üzerine konuştu.Bolşeviklerin yenilgisinin geçici olduğu,Bolşeviklerin en kısa gelecekte zafer kazanmaları gerektiği seziliyordu.
"Yenilgi durumunda sızlanmamak" -bu tam da Lenin'in çalışmalarında,etrafında tümüyle bağlı ve kendi gücüne güvenen bir orduyu biraraya getirmesinde ona yardım eden özelliktir.
Kibirlilik Yok
1907 yılında Londra'da yapılan bir sonraki kongrede galipler Bolşeviklerdi.Lenin'i ilk kez o zaman galip olarak gördüm.Zafer,bazı önderlerin başına vurur,onları burnu büyük ve kibirli yapar.Onlar,böylesi durumlarda zaferi kutlamaya başlar ve yan gelip yatarlar.Ama Lenin bu önderlere hiç benzemiyordu.Tersine,zaferden sonra özellikle uyanık ve dikkatli oldu.Lenin'in o zaman şunu delegelere nasıl üzerine basa basa açıkladığını hatırlıyorum:"Birincisi,zafer sarhoşu olmamak ve kibirli olmamak gerekir;ikincisi,zaferi kalıcılaştırmak gerekir;üçüncüsü,düşman yok edilmelidir,çünkü o sadece yenilmiştir,yok edilmiş olmaktan çok uzaktır." "Artık Menşeviklerin işi bitti" diye dikkatsizce güvence veren delegeleri dokunaklı bir alaya boğdu.Menşeviklerin işçi hareketi içinde hâlâ kökleri olduğunu,onlara karşı savaşımın ustalıkla yürütülmesi gerektiğini ve bu yapılırken kendi gücünü abartmaktan ve düşmanın gücünü küçümsemekten kesinlikle kaçınmak gerektiğini kanıtlamak onun için kolay bir şeydi.
"Zaferle birlikte kibirli olmamak" -bu,Lenin'in karakterinde,ona düşmanın güçlerini soğukkanlı bir biçimde tartmada ve Parti'yi olası sürprizlerden korumada yardımcı olan özelliği idi.
İlkelere Bağlılık
Parti önderleri,Parti çoğunluğunun düşüncesine saygı göstermek zorundadır.Çoğunluk,önderin hesaba katması gereken bir güçtür.Lenin bunu diğer Parti önderlerinden daha kötü anlamadı.Ama Lenin,hiçbir dönem çoğunluğun tutsağı olmadı;özellikle,bu çoğunluk ilkesel bir temelden yoksunsa!Partimizin tarihinde,çoğunluğun düşüncesinin ya da Parti'nin anlık çıkarlarının,proleteryanın temel çıkarları ile çelişkiye düştüğü anlar oldu.Böylesi durumlarda Lenin,sakınca görmeksizin,kararlılıkla,ilkelere bağlılıktan yana çıktı ve Parti çoğunluğuna karşı geldi.Dahası,böyle durumlarda,-kendisinin sık sık söylediği gibi- "ilkelere bağlı politikanın tek doğru politika olduğundan" hareket ederek,kelimenin gerçek anlamında tek başına herkese karşı mücadele etmekten çekinmedi.
Bu bakımdan aşağıdaki iki olgu özellikle karakteristiktir:
Birinci olgu:Parti'nin karşı-devrim tarafından yenildiği,dağılmayla yüzyüze bulunduğu 1909-1911 dönemi.Bu dönem,Parti'ye inançsızlık dönemi;sadece aydınların değil,yer yer işçilerin de Parti'den kitle halinde kaçtıkları bir dönem,yasadışılığın reddedildiği dönem,tasfiyecilik ve dağılma dönemiydi.Yalnızca Menşeviklerde değil,aynı zamanda Bolşeviklerde de o dönem,büyük ölçüde işçi hareketinden kopmuş bir dizifraksiyon ve akım vardı.Yasadışı örgütü tümüyle tasfiye etme ve işçileri yasal ve liberal bir Stolipin partisinde örgütleme düşüncesinin tam da bu dönemde ortaya çıktığı bilinmektedir.Bu genel salgına yakalanmayan,Parti bayrağını yüksekte tutan,Parti'nin dağınık ve darbe yemiş güçlerini şaşılası bir sabırla ve eşi görülmemiş bir direngenlikle toplayan,işçi hareketi içindeki bütün ve her türden Parti düşmanı akıma karşı savaşım yürüten,Parti düşüncesini eşi görülmez bir cesaret ve dayanıklılıkla savunan,o zaman bir tek Lenin'di.
Parti düşüncesi uğruna bu çatışmadan daha sonra Lenin'in galip çıktığı bilinmektedir.
İkinci olgu:1914-1917 dönemi,bütün ya da hemen hemen bütün sosyal-demokrat ve sosyalist partilerin genel yurtseverlik salgınına kapıldıkları ve kendi ülkelerinin emperyalizminin hizmetine girdikleri,emperyalist savaş kasırgası dönemi.Bu İkinci Enternasyonal'in sermaye önünde bayrakları indirdiği,bizzat Plekhanov,Kautsky,Guesde vs. gibi kişilerin bile şovenist dalgaya,direnmedikleri dönemdi.Sosyal-şovenizme ve sosyal-pasifizme karşı kararlı savaşımı başlatan,Guesde ve Kautsky'nin ihanetini ortaya seren ve ikiyüzlü "devrimci"lerin yüzeyselliğini damgalayan yalnızca ya da hemen hemen yalnızca Lenin'di.Lenin,ardında önemsiz bir azınlığın olduğunun bilincindeydi.Ama bu onun için tayin edici önemde değildi.Çünkü o,geleceğin ona ait olduğu tek doğru politikanın tutarlı enternasyonalizm politikası olduğunu,ilkelere bağlı politikanın tek doğru politika olduğunu biliyordu.
Yeni Enternasyonal uğruna olan bu çatışmadan da Lenin'in galip çıktığı bilinmektedir.
"İlkelere bağlı politika,tek doğru politikadır" -bu formülle Lenin,"ele geçirilemez" kaleleri bir bir fethetti ve proleteryanın en iyi öğelerini devrimci Marxizm'e kazandırdı.
Kitlelere İnanma
Halkların tarihini bilen,devrimlerin tarihini baştan sona incelemiş olan kuramcılar ve parti önderleri,bazen kötü bir hastalığa yakalanmaktadırlar.Bu hastalık,kitlelerden korku,kitlelerin yaratıcı yeteneklerine inançsızlıktır.Bu zemin üzerinde,gerçi devrimlerin tarihçesi hakkında bilgileri olmayan,ama eskiyi yıkmak ve yeniyi kurmak yeteneğinde olan kitlelere karşı önderlerde belli bir aristokratizm doğar.Kendiliğinden unsurun zincirinden kurtulabileceği ve "çok tahribat yapabileceği" korkusu;kitlelere,kitaplara göre öğretmeye çalışan,ama onlardan öğrenme isteği olmayan akıl hocalığı rolünü oynama isteği -bunlar,bu tür aristokratizmin temelidir.
Lenin,böylesi önderlerin tam karşıtıydı.Proleteryanın yaratıcı gücüne ve proleter sınıf içgüdüsünün devrimci amaca uygunluğuna Lenin kadar inanan bir devrimci daha tanımıyorum."Devrimin kaosu"nun ve "kitlelerin keyfi eylemlerinin azgınlığı"nın kendini beğenmiş eleştirmenlerini Lenin kadar amansız ve sert eleştiren başka bir devrimci tanımıyorum;Lenin'in,bir konuşma sırasında,bir yoldaşın "devrimden sonra normal düzenin tekrar kurulması gerektiği" yollu bir açıklaması üzerine nasıl alaycı bir şekilde yanıt verdiğini anımsıyorum:"Devrimci olmak isteyen insanların,tarihteki en normal düzenin devrim düzeni olduğunu unutmaları kötüdür."
Lenin'in,kitlelere tepeden bakan ve onları kitaplara göre eğitmeye çalışanların tümüne değer vermemesi bundandır.Bundan dolayıdır Lenin'in yorulmaksızın yaptığı uyarı:Kitlelerden öğrenme,onların davranışlarının içyüzünü kavrama,kitlelerin savaşımının pratik deneylerini özenle inceleme.
Kitlelerin yaratıcı gücüne inanma -işte faaliyetinde Lenin'e,kendiliğinden unsurun davranışını kavrama ve onu proleter devrimin yoluna sokma olanağını veren tam da onun bu özelliğidir.
Devrim Dehası
Lenin devrim için doğmuştu.O,gerçekten devrimci patlamaların dehası ve devrimci önderliğin en büyük ustasıydı.O kendisini hiçbir dönemde,devrimci sarsıntılar çağında olduğu kadar özgür ve sevinçli hissetmezdi.Bununla Lenin'in,her devrimci sarsıntıyı aynı derecede sevinçle karşıladığını ya da onun her koşul altında ve daima devrimci patlamalardan yana olduğunu söylemek istemiyorum.Asla.Bununla yalnızca,Lenin'in dahiyane keskin görüşlülüğünün hiçbir zaman,devrimci patlamalar döneminde olduğu denli tam ve açık bir şekilde kendisini açığa vurmadığını söylemek istiyorum.Devrimin dönüm noktası günlerinde,adeta açıldı,kahin oldu,sınıfların hareketini ve devrimin olası zikzak yollarını kestirdi,onları tümüyle berrak bir şekilde önünde gördü.Parti çevremizde boşu boşuna,"Ilyich,devrimin dalgalarında sudaki balık gibi yüzmeyi biliyor" denmemektedir.
Lenin'in taktik sloganlarının "şaşılası" berraklığı ve devrimci planlarının "başdöndürücü" ataklığı buradan gelmektedir.
Lenin'in bu özelliğini niteleyen iki özellikle karakteristik olguyu anımsıyorum:
Birinci olgu:Cephe gerisindeki ve cephedeki bunalımın önüne kattığı milyonlarca işçi,köylü ve askerin barış ve özgürlük istediği;generallerin ve burjuvazinin,"sonuna dek savaş"ın çıkarları doğrultusunda askeri bir diktatörlük hazırladıkları;tüm sözümona "kamuoyu"nun,bütün sözümona "sosyalist partiler"in Bolşeviklere karşı çıktıkları ve onlara "Alman casusları" diye küfrettikleri;Kerensky'nin Bolşevik Partisini yasadışılığa zorladığı ve bunu belli ölçüde de başardığı;Avusturya-Alman koalisyonunun hâlâ güçlü ve disiplinli ordularının bizim yorgun ve dağılan ordumuzla karşı karşıya kaldığı ve Batı Avrupalı "sosyalistler"in "tam zafere kadar savaş"ın çıkarları doğrultusunda kendi hükümetleri ile blok yapmayı önceden olduğu gibi muntazaman sürdürdükleri Ekim Devrimi öncesi dönem...
Bu anda ayaklanmayı geliştirmek ne demektir?Böylesi bir durumda ayaklanmaya girişmek,her şeyi tehlikeye atmak demektir.Ama Lenin rizikodan çekinmedi,çünkü biliyordu ve uzakgörüşlülüğüyle görmüştü ki,ayaklanma kaçınılmazdır,ayaklanma zafere ulaşacaktır,Rusya'daki ayaklanma emperyalist savaşa son verecektir,Rusya'daki ayaklanma Batı'nın bezgin kitlelerini canlandıracaktır,Rusya'daki ayaklanma emperyalist savaşı içsavaşa çevirecektir,ayaklanma Sovyet Cumhuriyeti'ni doğuracaktır ve Sovyet Cumhuriyeti tüm dünyadaki devrime bir üs olarak hizmet edecektir.
Lenin'in bu devrimci öngörüsünün eşi görülmemiş bir doğrulukla yerine geldiği bilinmektedir.
İkinci olgu:Halk Komiserleri Konseyi'nin isyan eden bir generali,başkomutan Dukhonin'i,savaşı durdurma ve Almanlarla ateşkes görüşmelerine girmeye zorladığı Ekim Devrimi'nden sonraki ilk günler.Bizim -Lenin,Kirilenko (sonradan başkomutan oldu) ve ben- nasıl Petrograd'taki genel karargâha hareket ettiğimizi ve Dukhonin'le doğrudan hat üzerinden nasıl pazarlık ettiğimizi anımsıyorum.Zor bir dakikaydı.Dukhonin ve genel karargâh,Halk Komiserleri Konseyi'nin buyruğunu yerine getirmeyi kategorik olarak reddediyorlardı.Ordunun kumanda heyeti tümüyle genel karargâhın elinde bulunuyordu.Askerlere gelince,Sovyet iktidarına karşı eğilimli ordu örgütleri denilen örgütlere bağlı ondört milyonluk ordunun ne söyleyeceği bilinmiyordu.Petrograd'ın içinde ise,bilindiği gibi,harp okulu öğrencilerinin ayaklanması olgunlaşıyordu.Ayrıca,Kerensky birliklerle Petrograd üzerine doğru yürüyordu.Aygıtın başında belli bir aradan sonra,Lenin'in yüzünün alışılmamış bir şekilde nasıl parladığını anımsıyorum.Artık bir karara vardığı belli oluyordu."Telsiz istasyonuna gidelim",dedi Lenin,"onun bize iyi bir hizmeti dokunacak:Özel bir emirle,General Dukhonin'i görevinden alacağız.Onun yerine Kirilenko yoldaşı başkomutan atayacak ve kumandanlar heyetini aşarak,askerlere,generalleri tutuklama,savaşı durdurma,Avusturyalı ve Alman askerlerle ilişkiye geçme ve barış davasını kendi ellerine alma çağrısı yapacağız."
Bu,"bilinmeyene bir atlayış" idi.Ama Lenin bu "atlayış"tan korkmadı,tam tersine ona doğru gitti.Çünkü o,ordunun barış istediğini ve barışın yolunun üstündeki tüm engelleri süpürüp atarak barışı elde edeceğini biliyordu;çünkü o,böylesi bir barış yapmanın,Avusturyalı ve Alman askerler arasında etkisiz kalmayacağını ve istisnasız bütün cephelerde barışa olan güçlü arzuyu alevlendireceğini biliyordu.
Lenin'in bu devrimci öngörüsünün de aynı şekilde bir doğrulukla yerine geldiği bilinmektedir.
Dahice keskin görüşlülük,yaklaşan olayların içyüzünü hızla kavrama ve anlamını çıkarma yeteneği -bu Lenin'in,devrimci hareketin dönüm noktalarında hareketin doğru stratejisini ve berrak çizgisini saptamasında ona yardımcı olan özelliğidir...
*Iosif Vissarionovich Stalin,Lenin Üzerine,Kremlin Kursiyerlerinin Anma Gecesindeki Konuşması,28 Ocak 1924.
Dağ Kartalı
Lenin'i ilk kez 1903 yılında tanıdım.Ancak bu kişisel ve doğrudan bir tanışma değil,yazışma yoluyla ortaya çıkan bir tanışma idi.Ama bu bende,Parti'deki bütün çalışmam boyunca beni bırakmayan,silinmez bir etki bıraktı.Ben o zaman Sibirya'da sürgündeydim.Lenin'in doksanlı yılların sonundan bu yanaki,özellikle 1901 yılından,"Iskra"nın yayınlanmasından sonraki devrimci çalışması ile tanışma,beni,bizim Lenin'de olağanüstü bir insana sahip olduğumuz inancına vardırmıştı.O sıralar o benim gözümde Parti'nin sıradan bir önderi değildi,aksine onun gerçek yaratıcısıydı;çünkü yalnızca o,Partimizin içözünü ve ivedi gereksinimlerini anlamıştı.Onu Parti'nin diğer önderleriyle karşılaştırdığımda,Lenin bana daima,mücadele arkadaşlarından -Plekhanov,Martov,Akselrod ve diğerleri- bir kafa daha üstün görünüyordu;onlarla karşılaştırıldığında Lenin,sıradan önderlerden bir tanesi değil de,aksine daha yüksek tipten bir önder,mücadelede korku tanımayan ve Parti'yi Rus devrimci hareketinin bilinmez yolunda cesaretle götüren bir dağ kartalı olarak görünüyordu.Bu izlenim ruhuma öylesine yerleşmişti ki,ben,o zamanlar sürgünde yaşayan yakın bir arkadaşa,bu konuda yazma ve onun düşüncesini alma gereksinimi duydum.Belli bir dönem sonra,ben Sibirya'da sürgünde iken -1903 yılının sonuydu-,arkadaşımdan coşkun bir yanıt ve anlaşıldığı kadarıyla,arkadaşımın mektubumun içeriğinden haberdar ettiği Lenin'in kısa,ama zengin özlü bir mektubunu aldım.Lenin'in mektubu,görece kısaydı ama Partimizin pratiğinin cesur ve korkusuz bir eleştirisini ve gelecek dönem için Parti çalışmasının tüm planının son derece berrak ve özlü bir açımlamasını veriyordu.Yalnızca Lenin,en karmaşık şeyler üzerine basit ve berrak bir şekilde,o denli özlü ve cesur bir şekilde yazmasını başarırdı.Öyle ki,her tümce,yalnızca konuşmakla kalmadı,aynı zamanda hedefini buldu.Bu kısa ve cesur mektup bende,Lenin'de Partimizin bir dağ kartalına sahip olduğumuz inancını daha da pekiştirdi.Lenin'in bu mektubunu da,diğer birçok mektup gibi,eski bir yasadışı Parti işçisinin alışkanlığı ile yakmamı asla affedemem.
Lenin'le tanışmam bu zamanda başladı.
Alçakgönüllülük
Lenin'le ilk kez,Aralık 1905'te Bolşeviklerin Tammerfors (Finlandiya)'daki konferansında karşılaştım.Partimizin dağ kartalını,yani büyük bir adamı,yalnızca politik değil,fiziki olarak da büyük bir adam olarak görmeyi umuyordum;çünkü benim düş kurgumda Lenin bana,boyu posu yerinde,kelli felli bir dev gibi geliyordu.Ama,sıradan ölümlülerden hiçbir şekilde,kelimenin gerçek anlamıyla hiçbir şekilde ayrılmayan,tamamıyla alışılmış,orta boyda bile olmayan bir adam görünce,düş kırıklığım öylesine büyük olmuştu ki...
"Büyük bir adamın" toplantılara alışılageldiği gibi geç kalması,böylelikle toplantıya katılanların çarpan yüreklerle onun görünmesini beklemeleri ve bu arada "büyük adamın" görünmesinden önce toplantıya katılanlar arasında,"hişt...susun...geliyor" şeklinde fısıltıların dolaşması,sanki yazılmamış bir kuraldır.Bu tören bana gereksiz gelmiyordu;çünkü bu etkilidir,saygı uyandırır.Ama,Lenin'in delegelerden önce toplantıya geldiğini,herhangi bir konferans delegesi ile sıradan bir konuşma sürdürdüğünü öğrendiğimde,düş kırıklığım büyük olmuştu.Bunun bana o zaman,belli gerekli kuralların belli ölçüde zedelenmesi gibi geldiğini saklamıyorum.
Lenin'in bu sadeliği ve alçakgönüllülüğü,bu dikkatleri üzerine çekmeden kalma ve her halükârda göze çarpmama ve yüksek konumunu öne çıkarmama çabası -bu özelliğin Lenin'in,yeni kitlelerin,insanlığın 'en alt' tabakalarının sade ve alışılmış kitlelerinin bu yeni önderinin en güçlü yanlarından biri olduğunu ancak sonraları kavradım.
Mantık Gücü
Lenin'in bu konferansta yaptığı iki konuşması muazzamdı:Şimdiki durum ve tarım sorunu üzerine.Ne yazık ki,bu konuşmalar elde kalmadı.Bunlar,tüm konferansı coşkuya boğan ateşli konuşmalardı.Alışılmamış ikna gücü,kanıtlamanın basitliği ve berraklığı,kısa ve herkes tarafından anlaşılabilir cümleler,her türlü poz satmanın olmaması,etki uyandırmaya yönelik her türlü başdöndürücü el-kol hareketlerinin ve etkin boş lafların olmaması- bütün bunlar,Lenin'in konuşmalarını alışılmış "parlamento hatipleri"nin konuşmalarından üstün bir şekilde ayırmaktaydı.
Ama beni çeken,o zaman,Lenin'in konuşmalarının bu yönü değildi.Beni çeken,Lenin'in konuşmalarındaki,gerçi biraz duru,ama buna karşın dinleyenleri etkisi altına alan,onları elektriklendiren ve sonra da deyim yerindeyse tümüyle tutsak alan alışılmaz mantık gücü oldu.Delegelerin çoğunun ne dediğini hatırlıyorum:"Lenin'in konuşmalarındaki mantık,seni her taraftan kıskaç gibi saran ve sarılmasından kendini kurtaramayacağın güçlü bir ahtapotun kollarına benziyor:Ya teslim olacaksın ya da tam yenilginden emin olabilirsin."
Lenin'in konuşmalarının bu özelliğinin,onun konuşma sanatının en güçlü yönü olduğunu sanıyorum.
Sızlanma Yok
Lenin'le ikinci kez,1906 yılında,Partimizin Stockholm Kongresi'nde karşılaştım.Bolşeviklerin bu kongrede azınlıkta kaldıkları ve bir yenilgi aldıkları,bilinmektedir.Lenin'i ilk kez orada yenilmiş olarak gördüm.Bir yenilgiden sonra sızlanmaya başlayan ve cesaretlerini kaybeden önderlere hiç mi hiç benzemiyordu.Aksine,Lenin yenilgiyi,yoldaşlarının yeni savaşımlar,gelecek zaferler için coşku aldıkları bir enerji topuna çevirdi.Ben,Lenin'in bir yenilgisinden söz ediyorum.Ama nasıl bir yenilgi?Lenin'in karşıtları,Stockholm Kongresi'nin galipleri -Plekhanov,Akselrod,Martov ve diğerleri- görülmeliydi:Hiç de gerçek galiplere benzemiyorlardı.Çünkü Lenin,Menşevizmin amansız eleştirisi ile deyim yerindeyse,onlarda sağlam bir yer bırakmamıştı.Biz Bolşevik delegelerin,nasıl sıkıca kenetlenmiş,Lenin'e baktığımızı ve ona akıl danıştığımızı hatırlıyorum.Bazı delegelerin açıklamaları yorgunluğu ve ümitsizliği açığa vuruyordu.Lenin'in böylesi konuşmalara nasıl dişlerini sıkarcasına yanıt verdiğini hatırlıyorum:"Sızlanmayınız yoldaşlar,biz kesinlikle yeneceğiz,çünkü biz haklıyız." Sızlanan aydınlara karşı nefret,kendi gücüne güven,zafere güven - Lenin o zaman bizimle bunlar üzerine konuştu.Bolşeviklerin yenilgisinin geçici olduğu,Bolşeviklerin en kısa gelecekte zafer kazanmaları gerektiği seziliyordu.
"Yenilgi durumunda sızlanmamak" -bu tam da Lenin'in çalışmalarında,etrafında tümüyle bağlı ve kendi gücüne güvenen bir orduyu biraraya getirmesinde ona yardım eden özelliktir.
Kibirlilik Yok
1907 yılında Londra'da yapılan bir sonraki kongrede galipler Bolşeviklerdi.Lenin'i ilk kez o zaman galip olarak gördüm.Zafer,bazı önderlerin başına vurur,onları burnu büyük ve kibirli yapar.Onlar,böylesi durumlarda zaferi kutlamaya başlar ve yan gelip yatarlar.Ama Lenin bu önderlere hiç benzemiyordu.Tersine,zaferden sonra özellikle uyanık ve dikkatli oldu.Lenin'in o zaman şunu delegelere nasıl üzerine basa basa açıkladığını hatırlıyorum:"Birincisi,zafer sarhoşu olmamak ve kibirli olmamak gerekir;ikincisi,zaferi kalıcılaştırmak gerekir;üçüncüsü,düşman yok edilmelidir,çünkü o sadece yenilmiştir,yok edilmiş olmaktan çok uzaktır." "Artık Menşeviklerin işi bitti" diye dikkatsizce güvence veren delegeleri dokunaklı bir alaya boğdu.Menşeviklerin işçi hareketi içinde hâlâ kökleri olduğunu,onlara karşı savaşımın ustalıkla yürütülmesi gerektiğini ve bu yapılırken kendi gücünü abartmaktan ve düşmanın gücünü küçümsemekten kesinlikle kaçınmak gerektiğini kanıtlamak onun için kolay bir şeydi.
"Zaferle birlikte kibirli olmamak" -bu,Lenin'in karakterinde,ona düşmanın güçlerini soğukkanlı bir biçimde tartmada ve Parti'yi olası sürprizlerden korumada yardımcı olan özelliği idi.
İlkelere Bağlılık
Parti önderleri,Parti çoğunluğunun düşüncesine saygı göstermek zorundadır.Çoğunluk,önderin hesaba katması gereken bir güçtür.Lenin bunu diğer Parti önderlerinden daha kötü anlamadı.Ama Lenin,hiçbir dönem çoğunluğun tutsağı olmadı;özellikle,bu çoğunluk ilkesel bir temelden yoksunsa!Partimizin tarihinde,çoğunluğun düşüncesinin ya da Parti'nin anlık çıkarlarının,proleteryanın temel çıkarları ile çelişkiye düştüğü anlar oldu.Böylesi durumlarda Lenin,sakınca görmeksizin,kararlılıkla,ilkelere bağlılıktan yana çıktı ve Parti çoğunluğuna karşı geldi.Dahası,böyle durumlarda,-kendisinin sık sık söylediği gibi- "ilkelere bağlı politikanın tek doğru politika olduğundan" hareket ederek,kelimenin gerçek anlamında tek başına herkese karşı mücadele etmekten çekinmedi.
Bu bakımdan aşağıdaki iki olgu özellikle karakteristiktir:
Birinci olgu:Parti'nin karşı-devrim tarafından yenildiği,dağılmayla yüzyüze bulunduğu 1909-1911 dönemi.Bu dönem,Parti'ye inançsızlık dönemi;sadece aydınların değil,yer yer işçilerin de Parti'den kitle halinde kaçtıkları bir dönem,yasadışılığın reddedildiği dönem,tasfiyecilik ve dağılma dönemiydi.Yalnızca Menşeviklerde değil,aynı zamanda Bolşeviklerde de o dönem,büyük ölçüde işçi hareketinden kopmuş bir dizifraksiyon ve akım vardı.Yasadışı örgütü tümüyle tasfiye etme ve işçileri yasal ve liberal bir Stolipin partisinde örgütleme düşüncesinin tam da bu dönemde ortaya çıktığı bilinmektedir.Bu genel salgına yakalanmayan,Parti bayrağını yüksekte tutan,Parti'nin dağınık ve darbe yemiş güçlerini şaşılası bir sabırla ve eşi görülmemiş bir direngenlikle toplayan,işçi hareketi içindeki bütün ve her türden Parti düşmanı akıma karşı savaşım yürüten,Parti düşüncesini eşi görülmez bir cesaret ve dayanıklılıkla savunan,o zaman bir tek Lenin'di.
Parti düşüncesi uğruna bu çatışmadan daha sonra Lenin'in galip çıktığı bilinmektedir.
İkinci olgu:1914-1917 dönemi,bütün ya da hemen hemen bütün sosyal-demokrat ve sosyalist partilerin genel yurtseverlik salgınına kapıldıkları ve kendi ülkelerinin emperyalizminin hizmetine girdikleri,emperyalist savaş kasırgası dönemi.Bu İkinci Enternasyonal'in sermaye önünde bayrakları indirdiği,bizzat Plekhanov,Kautsky,Guesde vs. gibi kişilerin bile şovenist dalgaya,direnmedikleri dönemdi.Sosyal-şovenizme ve sosyal-pasifizme karşı kararlı savaşımı başlatan,Guesde ve Kautsky'nin ihanetini ortaya seren ve ikiyüzlü "devrimci"lerin yüzeyselliğini damgalayan yalnızca ya da hemen hemen yalnızca Lenin'di.Lenin,ardında önemsiz bir azınlığın olduğunun bilincindeydi.Ama bu onun için tayin edici önemde değildi.Çünkü o,geleceğin ona ait olduğu tek doğru politikanın tutarlı enternasyonalizm politikası olduğunu,ilkelere bağlı politikanın tek doğru politika olduğunu biliyordu.
Yeni Enternasyonal uğruna olan bu çatışmadan da Lenin'in galip çıktığı bilinmektedir.
"İlkelere bağlı politika,tek doğru politikadır" -bu formülle Lenin,"ele geçirilemez" kaleleri bir bir fethetti ve proleteryanın en iyi öğelerini devrimci Marxizm'e kazandırdı.
Kitlelere İnanma
Halkların tarihini bilen,devrimlerin tarihini baştan sona incelemiş olan kuramcılar ve parti önderleri,bazen kötü bir hastalığa yakalanmaktadırlar.Bu hastalık,kitlelerden korku,kitlelerin yaratıcı yeteneklerine inançsızlıktır.Bu zemin üzerinde,gerçi devrimlerin tarihçesi hakkında bilgileri olmayan,ama eskiyi yıkmak ve yeniyi kurmak yeteneğinde olan kitlelere karşı önderlerde belli bir aristokratizm doğar.Kendiliğinden unsurun zincirinden kurtulabileceği ve "çok tahribat yapabileceği" korkusu;kitlelere,kitaplara göre öğretmeye çalışan,ama onlardan öğrenme isteği olmayan akıl hocalığı rolünü oynama isteği -bunlar,bu tür aristokratizmin temelidir.
Lenin,böylesi önderlerin tam karşıtıydı.Proleteryanın yaratıcı gücüne ve proleter sınıf içgüdüsünün devrimci amaca uygunluğuna Lenin kadar inanan bir devrimci daha tanımıyorum."Devrimin kaosu"nun ve "kitlelerin keyfi eylemlerinin azgınlığı"nın kendini beğenmiş eleştirmenlerini Lenin kadar amansız ve sert eleştiren başka bir devrimci tanımıyorum;Lenin'in,bir konuşma sırasında,bir yoldaşın "devrimden sonra normal düzenin tekrar kurulması gerektiği" yollu bir açıklaması üzerine nasıl alaycı bir şekilde yanıt verdiğini anımsıyorum:"Devrimci olmak isteyen insanların,tarihteki en normal düzenin devrim düzeni olduğunu unutmaları kötüdür."
Lenin'in,kitlelere tepeden bakan ve onları kitaplara göre eğitmeye çalışanların tümüne değer vermemesi bundandır.Bundan dolayıdır Lenin'in yorulmaksızın yaptığı uyarı:Kitlelerden öğrenme,onların davranışlarının içyüzünü kavrama,kitlelerin savaşımının pratik deneylerini özenle inceleme.
Kitlelerin yaratıcı gücüne inanma -işte faaliyetinde Lenin'e,kendiliğinden unsurun davranışını kavrama ve onu proleter devrimin yoluna sokma olanağını veren tam da onun bu özelliğidir.
Devrim Dehası
Lenin devrim için doğmuştu.O,gerçekten devrimci patlamaların dehası ve devrimci önderliğin en büyük ustasıydı.O kendisini hiçbir dönemde,devrimci sarsıntılar çağında olduğu kadar özgür ve sevinçli hissetmezdi.Bununla Lenin'in,her devrimci sarsıntıyı aynı derecede sevinçle karşıladığını ya da onun her koşul altında ve daima devrimci patlamalardan yana olduğunu söylemek istemiyorum.Asla.Bununla yalnızca,Lenin'in dahiyane keskin görüşlülüğünün hiçbir zaman,devrimci patlamalar döneminde olduğu denli tam ve açık bir şekilde kendisini açığa vurmadığını söylemek istiyorum.Devrimin dönüm noktası günlerinde,adeta açıldı,kahin oldu,sınıfların hareketini ve devrimin olası zikzak yollarını kestirdi,onları tümüyle berrak bir şekilde önünde gördü.Parti çevremizde boşu boşuna,"Ilyich,devrimin dalgalarında sudaki balık gibi yüzmeyi biliyor" denmemektedir.
Lenin'in taktik sloganlarının "şaşılası" berraklığı ve devrimci planlarının "başdöndürücü" ataklığı buradan gelmektedir.
Lenin'in bu özelliğini niteleyen iki özellikle karakteristik olguyu anımsıyorum:
Birinci olgu:Cephe gerisindeki ve cephedeki bunalımın önüne kattığı milyonlarca işçi,köylü ve askerin barış ve özgürlük istediği;generallerin ve burjuvazinin,"sonuna dek savaş"ın çıkarları doğrultusunda askeri bir diktatörlük hazırladıkları;tüm sözümona "kamuoyu"nun,bütün sözümona "sosyalist partiler"in Bolşeviklere karşı çıktıkları ve onlara "Alman casusları" diye küfrettikleri;Kerensky'nin Bolşevik Partisini yasadışılığa zorladığı ve bunu belli ölçüde de başardığı;Avusturya-Alman koalisyonunun hâlâ güçlü ve disiplinli ordularının bizim yorgun ve dağılan ordumuzla karşı karşıya kaldığı ve Batı Avrupalı "sosyalistler"in "tam zafere kadar savaş"ın çıkarları doğrultusunda kendi hükümetleri ile blok yapmayı önceden olduğu gibi muntazaman sürdürdükleri Ekim Devrimi öncesi dönem...
Bu anda ayaklanmayı geliştirmek ne demektir?Böylesi bir durumda ayaklanmaya girişmek,her şeyi tehlikeye atmak demektir.Ama Lenin rizikodan çekinmedi,çünkü biliyordu ve uzakgörüşlülüğüyle görmüştü ki,ayaklanma kaçınılmazdır,ayaklanma zafere ulaşacaktır,Rusya'daki ayaklanma emperyalist savaşa son verecektir,Rusya'daki ayaklanma Batı'nın bezgin kitlelerini canlandıracaktır,Rusya'daki ayaklanma emperyalist savaşı içsavaşa çevirecektir,ayaklanma Sovyet Cumhuriyeti'ni doğuracaktır ve Sovyet Cumhuriyeti tüm dünyadaki devrime bir üs olarak hizmet edecektir.
Lenin'in bu devrimci öngörüsünün eşi görülmemiş bir doğrulukla yerine geldiği bilinmektedir.
İkinci olgu:Halk Komiserleri Konseyi'nin isyan eden bir generali,başkomutan Dukhonin'i,savaşı durdurma ve Almanlarla ateşkes görüşmelerine girmeye zorladığı Ekim Devrimi'nden sonraki ilk günler.Bizim -Lenin,Kirilenko (sonradan başkomutan oldu) ve ben- nasıl Petrograd'taki genel karargâha hareket ettiğimizi ve Dukhonin'le doğrudan hat üzerinden nasıl pazarlık ettiğimizi anımsıyorum.Zor bir dakikaydı.Dukhonin ve genel karargâh,Halk Komiserleri Konseyi'nin buyruğunu yerine getirmeyi kategorik olarak reddediyorlardı.Ordunun kumanda heyeti tümüyle genel karargâhın elinde bulunuyordu.Askerlere gelince,Sovyet iktidarına karşı eğilimli ordu örgütleri denilen örgütlere bağlı ondört milyonluk ordunun ne söyleyeceği bilinmiyordu.Petrograd'ın içinde ise,bilindiği gibi,harp okulu öğrencilerinin ayaklanması olgunlaşıyordu.Ayrıca,Kerensky birliklerle Petrograd üzerine doğru yürüyordu.Aygıtın başında belli bir aradan sonra,Lenin'in yüzünün alışılmamış bir şekilde nasıl parladığını anımsıyorum.Artık bir karara vardığı belli oluyordu."Telsiz istasyonuna gidelim",dedi Lenin,"onun bize iyi bir hizmeti dokunacak:Özel bir emirle,General Dukhonin'i görevinden alacağız.Onun yerine Kirilenko yoldaşı başkomutan atayacak ve kumandanlar heyetini aşarak,askerlere,generalleri tutuklama,savaşı durdurma,Avusturyalı ve Alman askerlerle ilişkiye geçme ve barış davasını kendi ellerine alma çağrısı yapacağız."
Bu,"bilinmeyene bir atlayış" idi.Ama Lenin bu "atlayış"tan korkmadı,tam tersine ona doğru gitti.Çünkü o,ordunun barış istediğini ve barışın yolunun üstündeki tüm engelleri süpürüp atarak barışı elde edeceğini biliyordu;çünkü o,böylesi bir barış yapmanın,Avusturyalı ve Alman askerler arasında etkisiz kalmayacağını ve istisnasız bütün cephelerde barışa olan güçlü arzuyu alevlendireceğini biliyordu.
Lenin'in bu devrimci öngörüsünün de aynı şekilde bir doğrulukla yerine geldiği bilinmektedir.
Dahice keskin görüşlülük,yaklaşan olayların içyüzünü hızla kavrama ve anlamını çıkarma yeteneği -bu Lenin'in,devrimci hareketin dönüm noktalarında hareketin doğru stratejisini ve berrak çizgisini saptamasında ona yardımcı olan özelliğidir...
*Iosif Vissarionovich Stalin,Lenin Üzerine,Kremlin Kursiyerlerinin Anma Gecesindeki Konuşması,28 Ocak 1924.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)