28 Kasım 2013 Perşembe

Ermeni Meselesi/Prof.Dr.Hans-Lukas Kieser*

Ermeni ya da Türk olmayan,olayların uzağında bulunan bir tarihçi olarak size bugün Ermeni Meselesi üzerine bazı bilgiler aktarmak istiyorum.Konuşmamın bölüm başlıkları şunlar:

1-Ondokuzuncu yüzyılda Ermeni Meselesi'nin doğuşu ve gelişimi
2-İttihat ve Terakki Partisi,Birinci Dünya Savaşı ve Ermeniler -asıl Soykırım konusu
3-Kemalist Cumhuriyet ve Ermeni Meselesi
4-Geçmişle hesaplaşmanın anlamı ve gereği

Bölümlere girmeden önce konumuzu biraz tanıtmak istiyorum.

Doğu Anadolu'da günümüze dek süren iç huzursuzluğun kökeni ondokuzuncu yüzyıla değin uzanmaktadır.(1) Bu yüzyılda Ermeni,Süryani ve Kürt sorunu başlamış,Alevi sorunu da farklı nitelik kazanmıştır.Kürtler ve Ermeniler o zamanki çok etnik yapılı olan altı Doğu Vilayeti'nin -Sivas,Erzurum,Bitlis,Van,Diyarbakır,Mamuretülaziz- nüfusunun genelde çoğunluğunu oluşturmaktaydı.Tarihi Ermeni Meselesi (la question arménienne) tarihi Doğu Sorunu'nun (la question orientale) önemli bir parçasıydı.La question orientale ondokuzuncu yüzyıldaki Osmanlı İmparatorluğu'nun ve bununla beraber bütün Yakındoğu'nun geleceğini sorgulamaktaydı.

Ermeni Meselesi demek,Osmanlı Doğu vilayetlerindeki Ermeni azınlığın gittikçe güçleşen durumunun nasıl ve hangi çerçevede iyileştirilebileceği idi.Asıl problem varoluşla ve yaşantıyla ilgiliydi,emperiyalist diplomasinin hazırladığı bir oyun değildi.1914’e,yani Birinci Dünya Savaşı'na kadar,Ermeni toplumunun temsilcilerin ve uluslarası yetkililerin tercihi bu sorunu Osmanlı'nın modern,çoğulcu bir hukuk devleti olmasını sağlayarak çözmekti.Doğu vilayetlerinde bağımsız ya da Rusya'ya bağlı olan bir Ermenistan kurulması sözkonusu değildi.8 Şubat 1914'te Osmanlı İttihat ve Terakki hükümeti tarafından imzalanan,Avrupa devletleri ve Ermeniler tarafından istenen ve desteklenen "Doğu Vilayetleri Reform Planı" bunun resmi belgesidir.

Ermeni Meselesi'nin önemli sosyal,ekonomik ve dini yönleri de vardı.Hukuki eşitlik demek,iktidarın asırlarca süren dini hiyerarşisinin bozulması,yani "gâvurların" Sünni Müslümanlarla aynı hukuki haklara ve aynı sosyal konuma sahip olmaları.1830'larda başlayan Tanzimat -Osmanlı reform- döneminin elitleri,çoğulcu Osmanlıcılık düşüncesine ve modern hukuk devletine uygun olan bu eşitliği teoride isteyip ilan etmekte,fakat pratikte pek uygulamadılar.Çok dinli toplumun ekonomik alanda en verimli unsuru olan,taşrada ziraat yapan ve taşralı şehirlerde küçük burjuvasiyi oluşturan Hristiyanlar idi.Bunlar Tanzimat'tan sonra geleneksel hiyerarşiden kaynaklanan sömürüyü kabul etmediler ve siyasi ortaklık talep ettiler.Fakat Ermeniler bekledikleri eşitliğe ve hukuki güvenceye ne Tanzimat'ta ne ondan sonra gelen Padişah Abdülhamid'in döneminde sahip oldular.

Abdülhamid'den sonra iktidara gelen İttihat ve Terakki Partisi sadece kısa bir süre Osmanlıcılık siyasetini uyguladı.1913'te darbe ile bütün iktidarı ele geçiren Parti diktatörlüğü 1914'te isteyerek Dünya Savaşı'na katıldı ve bu yolda Türk Müslümanların siyasi ve ekonomik iktidarını Küçük Asya'da ve ötesinde sağlamayı amaçlamaktaydı.Milliyetçi diktatörlerin kendi hedeflerine ters düşen bütün bir halkı ortadan kaldırmayı bir hikmet-i devleti olarak gördüler.

Geçen aylarda Ermeni Soykırımı konusu Türk medya ve diplomasisini önemli ölçüde meşgul etti.Geçmişten günümüze uzanan bu konu Birinci Dünya Savaşı ve sonraki yılların mirasıdır.Ermeniler 1915-1923 yılları arasında Anadolu'da imha edildi ya da kovuldu.Kürt kimliğinin inkârı ve Kürtlere uygulanan baskı ise en yoğun şekilde bundan hemen sonra,1923-1938 yıllarında gerçekleştirildi.Bu acı konularda Türk milliyetçiliğinin ve devletçiliğinin,hem de güvenlik güçlerinin,yani Cumhuriyet'te kutsal sayılan güçlerin payı büyüktür.

Üç-dört kuşak önce işlenen sözkonusu olan ağır suçlar itiraf edilmedi ve varolan durumu iyileştirmek için yeni kararlar ve çözümler getirilmedi.Tarih birçok açıdan daha sindirilmedi.Ermenilere ve Kürtlere karşı kullanılan bu topyekûn şiddet süreci yalnızca üniter ulusal devlet temsilcileri tarafından değil,Türk toplumunun ve medyasının çoğunluğu tarafından yalnızca inkâr edilmekle kalmayıp,haklı gösterilerek genel şekilde benimsenmiştir.Haklı olmak ve inkâr etme refleksleri Türk milliyetçi kimliğin bağnaz bir yanını oluşturmak ve Türk parlamenter sağında hem de solunda bulunmaktadır.Türkiye'nin bu şekilde huzur bulması şüphelidir.

1-Ondokuzuncu yüzyıldaki tarihi kökler

Şimdi ondokuzuncu yüzyıl ile başlayıp sözkonusu olan tarih köklerine bakalım.Tanzimat döneminde Osmanlı Devleti çoğu Kürt,bazıları da Asuri veya Ermeni olan yerel yönetimlerin yerine Doğu Anadolu'da merkezi sistemi gerçekleştirmeye çalışıyordu,ancak bunu başaramadı.Tanzimat ile,hukuk devleti ve dini eşitlik ilan edildi,fakat Tanzimat,dini ve etnik gruplar arasında önceden varolan hiyerarşik düzenin bozulmasına ve de özellikle taşrada anarşi ve kin oluşmasına neden oldu.Bunun çeşitli sebepleri vardı.Tanzimat yönetimi,bölgenin gerçeklerini araştırıp kabul ederek ve varolan şartlara göre bir siyasi sistem oluşturmak yerine,Fransa'nın aşırı merkeziyetçi,az çok homojen bir topluma uygun olabilen idari sistemini ithal etti.Hedefi:Modern ve güçlü bir devlet olmak ve kendi iktidarını korumaktı.Bu hedef o zamanki Batı devletlerin,özellikle İngiltere'nin çıkarlarına uygundu.Çünkü İngiltere için Rusya ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan sağlam bir Osmanlı İmparatorluğu önemli idi.Rusya Müslüman karşıtı ve yayılmacı bir politika izliyordu.

Bu tarih çerçevesinde Osmanlı hükümeti tarafından Doğu vilayetlerinde sağlıklı ve barışçı bir iç gelişme gerçekleştirilemedi.Aksine,onaltıncı yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla birlikte,Padişahı da kabul eden Kürt hükümetleri ve beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla,yani 1830'lardan sonra,o bölge büyük sosyal felaketlere sahne oldu:Katliam,zulüm,pogrom,jenosid,tehcir ve bitmeyen sıkıyönetim.Ermeni halkı ve kültürü 1915'ten sonra imha edildi.Kürt kültürüne 1923'ten sonra büyük baskı uygulandı."Kürdistan seferi" olarak adlandırılan iç savaş 1830'larda başladı ve ancak yüz sene sonra 1938 Dersim Harekâtı ile sona erdi.Bildiğimiz gibi bu sona erme geçici idi.170 yıldan bu yana devlet bölgedeki egemenliğini güç ve şiddetle koruyabildi.Fakat ne Tanzimat hükümeti ne de kendisini yeni,modern bir devlet olarak gören Cumhuriyet kalkınma,refah ve de huzur getirebildi;aksine,bitmeyen savaş ve sıkıyönetim koşulları insanların emeklerini yok etti.

Kendi emirliklerin kaldırılmasıyla birlikte Kürtler ondokuzuncu yüzyılda derin ve bitmeyen bir kimlik krizine sürüklendiler.Kendi eski siyasi mirasları -yani kabul ettikleri bir hükümdarlığın altında kendi bölgesel otonomileri sürdürebilme hakları- hiçe sayıldı.Daha sonra üniter Cumhuriyet'in kuruluşuyla kendi kültürel mirasları da tamamen inkâr edildi.Tanzimat'la beraber Sünni Kürt özgüvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı:Gayrimüslimlerle Müslümanlar arasında hukuki ve siyasi eşitlik ilan edilmesi Kürtlerin günlük yaşamdaki üstünlüğünün sorgulanmasına neden oldu.Demek ki Tanzimat'ın getirdiği değişiklikler Kürtlere çok şey kaybettirdi,fakat bir şey kazandırmadı.Müslüman olmayanların ve birçok Alevinin durumları farklı idi.Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını sevinçle karşıladılar:Modern hukuk devletini ve eşitliği haklı olarak kendiler için önemli bir soysal düzenleme sayıyorlardı,dolaysıyla reformları genellikle büyük ümit ile bekliyorlardı.Fakat ne yazık ki onlar da hayal kırıklığına uğradılar.Neden?Reformların tatlı yüzü -refah,güvenlik ve eşitlik- yalnızca bazı büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi.Taşrada ise genel durum daha da ağırlaştı,çünkü eski düzen yerine,beklenen yeni bir düzen gelmedi.Bundan dolayı karmaşa ve güvensizlik iyice arttı.Bu durumdan en çok zarar görenler Sünni olmayan azınlık grupları idi,yani Hristiyanlar,Aleviler ve Yezidiler.Kendi devletlerinin onları koruyamayacağını anladıklarında bu gruplar artık dışarıdan yardım beklediler.Bölgede bulunan misyonerler aracılığıyla süper devletlerden destek ve koruma istediler.Böylece uluslararası diplomaside Ermeni Sorunu ve ardından da Alevi,Yezidi,Süryani ve Kürt Sorunu doğdu.1878 Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi Doğu Anadolu'daki Ermeniler için bir uluslararası koruma öngörüyordü.Ancak gerçekte hiçbir zaman uygulanmadı.

Askeri gücü Kürt emirliklerini yok etmeye yetti ise de,ancak Osmanlı Devleti'nin sivil gücü yeni düzeni kurmaya yetmedi.Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kürdistan Seferi'ne katılan Alman subay Helmut Moltke 1838'de Harput'ta iken şunları yazdı:"Bu zafer yanlızca silahlı olanların değil,binlerce savunmasız kadın ve çocuğun da yaşamına maloldu,binlerce yerleşim yeri yıkıldı ve yılların emeği yok oldu.Eğer Kürtlerden alınan özgürlüklerinin yeri iyi bir yönetim ile doldurulamazsa,bu zaferin muhtemelen daha öncekiler gibi geçiçi olacağını düşünmek üzücüdür." Ne yazık ki Moltke'nin bu sözleri yirmibirinci yüzyılın başında hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

Tanzimat'tan sonraki Padişah Abdülhamid Kürt krizini kararlı bir İslam birliği politikasıyla çözmeye çalıştı ve bunu,kısmen de olsa,başardı.Hamidiye Alayları'nın oluşmasıyla birçok Sünni Kürt aşireti yine siyasi,hukuki ve ekonomik imtiyazlarını kazandı.Kürtler dolaysıyla Abdülhamid'e "Kürt babası","Bâve Kurdan" ünvanı verdiler.Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlaşarak Doğu vilayetlerindeki hakimiyetlerini sürdürdü.Tanzimat prensiplerine aykırı olmasına rağmen,Tanzimat döneminde bile bu anlaşma gayrı resmi olarak yürürlükte idi.Aksi halde devlet iktidarını koruyamazdı.Hamidiyeler'den en çok zarar görenler yine Ermeniler,Yezidiler ve Dersim'in dışında yaşayan Aleviler idi.Doğu vilayetlerindeki halkların birlikteliği,özellikle Kürt-Ermeni komşuluğu ve dostluğu oldukça bozulmuştu.Aynı bölgede yaşayan bu insanlar arasındaki dayanışmanın eksikliğini sık sık kin ve nefretin doldurduğu acı bir gerçektir.

O dönemde,Berlin Antlaşması'nda verilen sözlerinin yerine getirilmediğini gören bazı genç Ermeniler tepki göstermeye başladılar.Protestan misyoner okullarında,kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa'da Batılı liberal eğitim gören bu gençler hükümete isyan etmeyi kararlaştırdılar.Önce 1887'de Cenevre'de,daha sonra da Tiflis'te devrimci dernekler kurdular.Bunlar Doğu vilayetlerinde milliyetçi ve sosyalist propaganda yapmaya ve az da olsa,bazı gerilla faaliyetleri sürdürmeye başladılar.Hedefleri:Kürt reayaları ile beraber sisteme karşı bir devrim hazırlamaktı."Gâvurların" bir İslam devletini protesto eden bu davranışları yerel beyleri ve padişahı son derece rahatsız etti.

Ancak Abdülhamid bu konuda belki yanlış bilgilendirildi.Sadece kısa zaman için aynı yerde kalan,kendi vilayetlerini yanlızca yüzeysel şekilde tanıyan valiler ve ajanlar bu Ermeni gençlerin askeri gücünü fazla büyüttüler.(Örneğin bunların gücü PKK hareketinin gücü ile kesinlikle karşılaştırılamaz) Padişah bazı Sünni şeyhleriyle varolan ilişkilerini kullanıp Müslümanları kendi haklarını savunmaya çağırdı,derneklerin bu faaliyetlerini genel bir Ermeni isyanı olarak nitelendirerek toplumu Ermenilere karşı kışkırttı.Böylece -belki de tam istemeden- çok geniş katliamlara yol açtı.Sonbahar 1895'te birkaç hafta içinde Sünni Kürtler,Türkler ve Çerkesler yaklaşık yüzbin Ermeniyi öldürdüler.Katillerin çoğu,kışkırtılan,bunu kendilerinin varolma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi.Kurbanların yüzde 99,9'u masum,militan siyasete karışmayan Ermeniler ve de bazı Süryaniler idi.

1895'te genelde yerel halk devletin desteğiyle katliamları yaptığı için,sosyal bilimler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır.Bazı tarihçiler ise bu olayları kısmi soykırım (partial genocide) olarak kabul etmektedirler ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının çok yüksek olmasını ve bölgelerarası organizasyonu göstermektedirler.Bu suçu muhalefette bulunan bütün Jön-Türkler açıkça kabul etmelerine rağmen,Türk milliyetçileri ise hem 1895 pogromları hem de yirmi sene sonraki genel Soykırımı inkâr etmektedirler.

2-İttihat ve Terakki Partisi,Birinci Dünya Savaşı ve Ermeniler

Yüz sene önce Abdülhamid'e karşı olan düşmanlıkları bütün Osmanlı muhalefetini,özellikle de Jön-Türkleri,devrimci Ermenileri ve de bazı Kürt aydınlarını birleştirdi.Cenevre'de gurbette bulunan Osmanlılarda bu durumu net şekilde görmekteyiz.Jön-Türk hareketi 1908'de iktidara geldiğinde,birçok insan liberal,çoğulcu ve demokratik bir Osmanlı döneminin başladığına inanmaktaydılar.Fakat beş sene sonra,1913'te,İttihat ve Terakki merkez üyeleri tarafından yürütülen,anti-liberal bir parti diktatörlüğü kuruldu.Talat'lar,Cemal'ler, Enver'ler,Dr. Nazım,Dr. Bahaeddin Şakir,Dr. Reşid,Dr. Tevfik Rüşdü ve diğerleri hepsi o zamanki emperyalist Avrupa'nın en kötü ideolojilerini,yani anti-hümanist sosyal darwinizmi,materyalizmi ve ırkçılığı benimsediler.Milliyetçi pozitivizm elitlerde dinin yerini aldı;şiddet ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi amaçladılar.Başka dini ve etnik gruplarla beraber yaşayabilmek yerine,onları boyunduruğuna almak,kovmak ya da yok etmek sosyal-darwinizm doktrini dir.Çokkültürlü Osmanlıcılık düşüncesi siyasi elitlerde tamamen kaybolmuştu.

Bu düşünce dünyası yaşanan siyasi ve ekonomik realitelerle iç içe bağlıydı.Balkan Savaşları sonucu,Rumeli'nin kaybedilmesi,binlerce Türkün ve Müslümanın baskına,katliama ve göçe tutulması aşırı Türk milliyetçiliğinin gelişmesine hem de Anadolu'daki gayrimüslimlere karşı saldırgan İslamcılığa yol açtı.Avrupa'nın büyük devletleri Osmanlı İmparatorluğu'nu zayıf ve hassas olduğu bir dönemde desteklemediler.Balkanlar'da tutarsız,anlaşmalara aykırı olan politikaları yüzünden Müslüman-Türk "anti emperyalist" saldırganlığı artı.Bunun sonuçunda,Hristiyan denilen güçlü devletler ve Hristiyan azınlıkları gittikçe,Türk-Müslümanın geleneksel siyasi varlığını,belki de biyolojik varlığını bile tehdit eden,tek bir düşman gibi görüldü.

Bu tehdit iktisatta çok belirli olarak göründü,çünkü Osmanlı'nın dış ve iç ekonomik hayatı gerçekten büyük ölçüde Hristiyanların elinde idi.O yüzden milliyetçi ve devletçi bir yorumla kapitalist ve emperyalist tehdit kendini yine Osmanlı'daki Rumlar ve Ermeniler ile özdeşleştirdi.Milliyetçi,devletçi ve dini sözcü tarafından kışkırtmaların hedefi gayri Sünniler oldu.Ermenilerin durumu Rumlara göre daha güçtü,çünkü onların arkasında Yunanistan gibi ayrı kendi devletleri yoktu.Özellikle de Ermenilerin Berlin Antlaşması'ndan beri tekrarlanan,1913'te yine ciddi şekilde uluslararası diplomaside yer alan Doğu vilayetlerindeki reform talepleri İttihatçıları kızdırdı.

12 Mayıs 1913'te İstanbul Ermeni temsilcileri Sadrazam'la yapılan görüşmede şikâyetlerini -tarihçi Yusuf Hikmet Bayur'un özetinde- şöyle dile getirdiler:"Ermeniler için geçmiştekilerden daha büyük bir kıyım yaklaşmaktadır.Devletin başına gelen yıkımların Hristiyanlar yüzünden geldiği propagandası biteviye yapılarak Müslümanlar kışkırtılmaktadır.Ermeniler biteviye öldürülüyor,yaralanıyor,zorla Müslümanlaştırılıyor ve bu zulümlerde bulunan suçlulara dokunulmuyor.[...] Eski kafada olan işyar ve hakimler yeni durumu ve devletin gerçek menfaatlerini anlayamamaktadırlar.Takrirde bu gibilerinin göz yumdukları suçlar dolayısıyla sorumlandırılmaları ve Ermenilere karşı yapılan propagandanın yalanlanılması istenilmektedir."(2)

Bu güç durumda,Ermeniler artık yine uluslararası diplomasiye başvurdular.Rusya'nın inisiyatifiyle,Ermeni reformları meselesinin,İstanbul'da yapılacak bir dizi konferansta ele alınması kabul edildi.Haziran 1913 tarihinde İstanbul'da toplanan,İngiliz,Rus ve Fransız temsilcilerinden oluşturulan bir komisyon reform tasarısını resmen açıklayacaktı.Osmanlı yöneticileri de kendi reform planlarını hazırlıyordu.Özellikle Türk dostu sayılan Almanya arabulucu bir konumda sürece girdi.

Nihayet,İttihatçı rejim 8 Ocak 1914'te uluslararası baskılarla Doğu vilayetleri için önemli bir reform planını imzalamak zorunda kaldı.Tıpkı 1998'de Kosovo için olduğu gibi,fakat çok daha yumuşak şekilde düzenlenen bu plan,uluslararası kontrol,yerel seçimler ve yerel dillerin tanınmasını öngörmekteydi.İttihatçı elit ise aynı senede Almanya'nın yanında Dünya Savaşı'na büyük bir istekle katıldı ve Ekim 1914'te Rusya'ya saldırmaya başladı.Böylece kendi asıl problemlerini bir kenara bırakıp şu hedeflere ulaşmak istemekteydi:

-Kapitülasyonlardan (yabancı imtiyazlarından) kurtulup tam egemen bir devlet olmak.
-Milli iktisadı kurmak.
-Uluslararası reform planından kurtulup bütün Anadolu'yu merkezi ve üniter bir Türk-Müslüman ulus-devleti kimliğine sokmak.
-Bazı pan-Turanist rüyaları gerçekleştirmek.

Enver Paşa'nın ırkçı hayalleri üzerine kurulan Kafkasya seferi 1914'ün son günlerinde korkunç bir başarısızlıkla sonuçlandı.Sarıkamış'ta hemen hemen bütün ordu,büyük bir bölümü Kürt olan 90.000 asker kış fırtınalarında öldü.Rus ordusu Doğu vilayetlerine girmeye başladı.İttihatçı diktatörler o zaman kendilerine kolay bir hedef olarak,zayıf bir azınlığı seçtiler.Tüm Ermenileri vatan hainliğiyle suçlayıp ortadan kaldırmaya karar verdiler.Benzer şekilde 18 aralık 1941'de,Alman ordusunun Moskova önündeki yenilgisinden sonra,Hitler Yahudilerin "partizan olarak imha edilmesini" emretti.(3)


Belirlenen bu Birinci Dünya Savaşı çerçevesinde Ermeni Jenosidi meydana geldi.Elbette ki Ermenilerin daha önce yaşadıkları acı olaylar nedeniyle o dönemde varolan,Türkçülük etkisi altında bulunan rejime güvenleri kalmamıştı,doğal olarak Rus egemenliği altında bulunan diğer Ermenilere sempati duymaktaydılar.Fakat 1890'larda olduğu gibi 1915'te de Ermeni halkın büyük çoğunluğunun militan siyasetle hiçbir ilgisi yoktu.Yine de İttihatçı parti rejimi 1915 Nisanı'ndan itibaren sadece savaş bölgesinde bulunanları değil,bütün Ermenileri,bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi.Jandarmaların,çeştili çetelerin,sık sık da yerel Sünni Kürtlerin katılımı ile Ermeni erkekleri,kadın ve çocuklardan ayırıp,hemen katlettirdi,diğerlerini ise tehcir sırasında ve sonunda da Suriye çölündeki toplama kamplarında öldürttü.Elaziz Vilayeti'nde Gölcük gölü kenarında ise imha kampları bulunmakta idi.Çeşitli silahlar ile sadece orada en azından onbin kadın ve çocuk öldürüldü ve de öldürülmeden önce paralarını,altınlarını ve elbiselerini vermek zorunda kaldılar.Altınları vücutlarında sakladıklarına inanıldığı için,altınları alabilmek amaçıyla birçok ceset yakıldı.Yapanlar bu örnekte yerel Sünni Kürtlerdi.Ermenilerin tek sığınacak yeri Alevi Kürtlerin Dersim bölgesi idi.(4)

Acımasız sömürü bu değin ileriye gitti.Harput Amerikan konsolosu ve oradaki Amerikan hastanesinin başhekimi tanık oldukları bu olayları detaylı bir rapor halinde anlatarak dünyaya önemli belgeler bıraktılar.(5) Ölüm tehciri ile ilgili,diğer önemli bir raporu da Urfa'daki İsviçre hastanenin müdürü Jakob Künzler yazdı.(6) Türkiye ve Doğu Anadolu toplumu bu insanlığa karşı işlenen suçlar üzerine bireysel istisnalar dışında bir kez yürekten gelen ideolojisiz bir ağıt yakmadı.Ağıt yerine sadece inkâr,tehdit ile kafa tutmayı tercih etmektedir ve böylece Jenosid kurbanlarının,kendi ölülerinin ve bütün evlatlarının huzuruna engel olmaktadır.

Neden yerel Müslümanlar da bazen bu vahşetlere istiyerek katıldılar?Çeşitli faktörler vardı:Kürdistan ve bütün Doğu Anadolu'daki savaş,Ermenilerin kendi rejimine tam sadık kalamamaları ve düşmanla iyi ilişkileri ya da bazı işbirlikleri;özellikle 1895-1896'da yerel Sünniler tarafından "gâvurlara" karşı benimsenen şiddet;Ermenilere karşı yapılan hainlik ve düşmanlık propagandası;ve de zengin zannedilen bir halkın yağmalanma fısatı önemli sebepler oluşturmakta idiler.İkinci Dünya Savaşı'nda da Doğu Avrupa'da,Yahudi Soykırımı'nda ve Soykırımın arifesinde yerel halkın iktidarla işbirliğini de görmekteyiz.1941'de Doğu Polonya'daki Rus kuvvetleri Alman ordusu karşısında yenilerek bölgeden çekildiler.Hemen sonra 10 Temmuz 1941'de,Jedwabne köyünde köylüler binden fazla Yahudiyi öldürdüler ve bu pogromun gerekçesi olarak Yahudilerin Sovyetlerle işbirliği yaptıklarını gösterdiler.(7)

Nazi savaş rejimi altındaki Yahudilerin felaketi ile ondan 25 sene önceki İttihatçı diktatörlük altındaki Ermenilerin faciası birçok açıdan birbirine benzetilir:

-Enver Paşa,Rusya karşısında ağır bir yenilgi almıştı.Hitler de Rusya'ya saldırısında bozguna uğramıştı.İlginç olan bu her iki durumda da azınlıklar vatan hainliği ile suçlanmış yenilgilerin bedeli onlara ödetilmiştir.Yani iki örnekte başarısız bir Rusya seferinden sonra sıkı bir iç düşmanlık propagandası genel kırıma yol açtı.Rusya seferinden önce Naziler "Juden raus" politikasını uyguladılar,Yahudileri öldürmediler.
-İkinci Dünya Savaşı'nda ve öncesinde Doğu Avrupalı Yahudiler bir azınlık olarak genelde komünizmi ve komünist Rusya'yı kurtuluş olarak görmekteydiler.Aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı'nda ve öncesinde Anadolu'daki bir kısım Ermeniler için de Rusya kurtuluş ümidi idi.1940'larda Kızıl Ordu'da ve Almanlara karşı savaşan gerillada Yahudiler de vardı,ondan 25 sene önce de Rus ordusunda ve partizan birliklerinde Ermeniler de vardı.Ayrıca da 1940'ta Rus denetimi altında bulunan Doğu Polonya'da bazı Yahudiler işgalci orduyla işbirliği yapmaktaydılar.Benzer şekilde de 1914-1915'te Kuzeydoğu Anadolu'daki Ermeniler (ve bazı Aleviler ve Kürtler) Ruslarla işbirliği yapmakta ya da iyi ilişki içinde bulunmakta idiler.Neden?Yanıtı basit.Rusların azınlıklarla daha iyi davranacağını ve kendi güç durumlarından kurtulabileceklerini ümit ettiler.
-Nazilere göre Yahudiler ulusal vücudu hasta eden parazitler idi.İttihat ve Terakki'de,parti ideolojisinde söz sahibi olan çok sayıdaki tıp doktorları benzer görüşlere sahipti.Örneğin 1915 Mayısı'nda Diyarbakır'da tehciri uygulayan kişi o dönemin Valisi Dr. Mehmed Reşid de bunlardan biriydi ve Edib isimli birinin imzasını taşıyan,Mardin'den gelen,19 Ekim 1915 tarihli bir telgraf,Dr. Mehmed Reşid'in başarılı tedbirlerle Ermenileri ortadan kaldırdığı için onu şu sözlerle övmektedir:"Bize altı vilayeti kazandıran Türkistan ve Kafkas yollarını açan ellerinizi öperim."(8)
-Naziler ve İttihatçıların megaloman yerleşim ve tehcir planları vardı.Bu planlara göre hedefleri Türkleştirilmiş,Naziler için Almanlaştırılmış bölgeler yaratmak,farklı etnik grupları bölge dışına çıkartmaktı.Bu nedenle de Nazi ve İttihatçı resmi açıklamalarda ve belgelerde hiçbir zaman açıkça toplu kıyım konusundan söz edilmiyor,fakat hep göçten,sevkiyattan ve yeni yerleşimlerden bahsediliyordu.Yahudilerin Doğu'ya ziraat yapmaya,Ermenilerin de Suriye'ye yerleşmek amacıyla göç ettirildikleri bildirilmekteydi.Gerçekte tehcirin ne olduğunu,nasıl sonuçlandığını farklı kaynaklardan öğrenmek durumundayız.

Ermeni Soykırımı gerçeğini ortaya koyan başlıca kaynaklar şunlardır:

-Alman müttefikler bölgede bulunan subaylar,konsoloslar ve Bağdat demiryollarında çalışan Alman,Avusturyalı ve İsviçreli memurlar tarafından yazılan belgeler.
-Bölgede bulunan diğer yabancıların,özellikle Amerikalı ve İsviçreli doktorların,mühendislerin ve öğretmenlerin raporları.(9)
-Hayatta kalan Ermenilerin yazdıkları.(10)
-Jön-Türklerin anıları ve 1919'da İttihatçıların İstanbul mahkemelerine verdikleri ifadeleri de,savunucu ve subjektif olmasına rağmen,bunlar önemli bilgiler vermektedir.(11)
-Soykırımda en büyük sorumluluk taşıyan İttihat ve Terakki Merkez Komitesi ve Teşkilat-ı Mahsusa arşivleri rejim tarafından Mütarekeden az önce yok edildi.(12) Yine de Osmanlı arşivlerinde bugüne kadar yabancı araştırmacılara açılan bölüm de gayet önemlidir.Resmi belgelerde direkt delilleri,örneğin katliam emirlerini bulmayı düşünmek saflık olur.Fakat çeşitli tarihçiler tarafından araştırılan Osmanlı İçişleri Bakanlığı'nın şifreli telgrafları önemli bir noktayı net olarak ortaya koymaktadır:Ermeni tehciri bütün Anadolu'da sistematik şekilde merkezi yönetim tarafından organize edildi.Tehcirin gerçekten soykırım olduğunu zaten bahsettiğim diğer kaynaklar açıkça göstermektedir.Yöneticiler de bu gerçeği bilmekteydiler:Örneğin Talat Paşa'nın ifadesi bu konuda şüpheye yer bırakmamaktadır.(13) Ermenilerle iç içe yaşayan Dersim bölgesindeki Aleviler ve de o dönemde Osmanlı yönetiminde olan Filistin'deki Yahudi azınlığı aynı sona uğramaktan korkmaktaydı.Bu da göstermektedir ki soykırımcı tehcirden herkesin haberi var idi.

Söylemek gerekir ki,1915'te bazı Ermeniler tehciri kabul etmeyerek Karahisar,Van ve Urfa'da silahlı olarak kendilerini savunmaya çalıştılar.Ancak,bunlara dayanarak her şeyi sivil savaş olarak nitelendirmek,iki taraflı bir savaş olduğunu ve zayıf olan tarafın kaybettiğini ve yok olduğunu iddia etmek,bilimsellikten ve ciddiyetten uzak,saçma bir tezdir.Yahudilerin Varşova isyanı ve Almanlara karşı Rusya'yı destekleyen gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek,Yahudi Jenosidi'ni bir sivil savaşın "doğal" sonuçu olarak açıklamak akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bir şeydir.Taner Akçam haklı olarak şunu yazıyor:"Ayaklanma olarak ileri sürülen eylemler ise genellikle imha kararına karşı çaresiz direnme hareketlerinden başka bir şey değildir."(Ermeni Sorunu,s.313)

Üç sene sonra,1918'de -Rus ordusunun Erzurum'dan çekilişi sırasında- Ermeni milisleri de zulüm ve intikam cinayetleri gibi ağır suçlar işlediler.Fakat bunları göstererek tehciri haklı çıkarmak bir anakronizmdir.

3-Kemalizm ve Ermeni Meselesi

Neden Kemalist Cumhuriyet kurucuları yakın tarih ile ilgili yeni bir sayfa açmadılar?Niçin doğruluğu tartışmalı konuları aydınlatmayı tercih etmediler?Bunun yanıtı oldukça basit:Genç Cumhuriyet elitinin çoğunun İttihatçı bir geçmişi vardı.Hepsi Türk milliyetçisi olan bu insanlar,bazıları savaş rejiminin yaptıklarına direkt katıldılar,diğerleri de,o kuşakla dayanışma içinde bulunmaktaydı.Birçoğu,hem de yerel halk ve yerel beyler,o şiddetli değişimlerden önemli maddi veya siyasi faydalar sağladılar.Milli iktisadın kurulması amacıyla,ekonomide söz sahibi ve gücü olan Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırıldı.Ermenilerin imhası sayesinde zenginleşen mal ve mülk sahibi olanların sayısı büyüktü.

Soykırımla suçlanan birkaç kişi Mütakere döneminde Ankara'ya sığınıp Kemalist rejimde önemli görevlerde bulunmaktaydı.Listeyi fazla uzatmayıp sadece bazı örnekler verelim:(14)

-Bunlardan tehcir sırasinda İskan-ı Aşair ve Muhacirin Umumi Müdürü olan Şükrü Kaya İçişleri Bakanı olmuştur.Tehcirden resmen sorumlu görülen Şükrü Bey Mustafa Kemal'in kurduğu CHP'nin Genel Sekreterliğini de yapmıştır.Bazı Ermenileri kurtarmaya çalışan Almanya'nın Halep Konsolosu Rössler'e Şükrü Bey 1915'te şöyle demekteydi:"Ne istediğimizi anlamamış gözüküyorsunuz.Biz Ermenisiz bir Ermenistan istiyoruz." Aynı kişi o zaman bir Alman mühendise şu sosyal-darwinist ve ırkçı fikirleri açıkladı:"Nihai sonuç Ermeni ırkının imha edilmesi olmak zorundadır.Şu anda patlayan Müslümanlarla Ermeniler arasındaki sürekli kavganın kesin olarak açığa çıkmasıdır.Zayıf olan yok olmak zorundadır."
-Ankara'da Maliye,Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıklarında bulunan ve TBMM Başkanlığını yapan Mustafa Abdülhalik Renda,1915'te Bitlis ve sonra Halep Valisi idi.Rössler ondan,"büyük bir enerjiyle Ermenilerin yok edilmesine çalışmaktadır",diye bahseder.Savaş sırasında Üçüncü Ordu Komutanı olan Vehib Paşa Renda'nın Muş bölgesinde binlerce insanı canlı canlı yaktığını aktarır.
-Halep Valisi Renda'nın yanında görev yapan Abdullah Nuri Ankara'da önce İktisat Bakanı,sonra Dışişler Bakanı olan Yusuf Kemal Tengirşek'in kardeşi idi.Nuri Bey İstanbul mahkemelerinde yargılandı.Ana iddianamesinde şunu okuyoruz:"Dahiliye Nezareti Kalem-i Mahsus Müdürü İhsan Bey Kilis Kaymakamı iken,Dersaadet'ten Halep'e gönderilen Abdullah Nuri Bey'in tehcririn imha maksadına müstenit bulunduğunu ve‚'Ben Talat Bey'le temas ettim,imha emirlerini bizzat aldım.Memleketin selameti bundadır‘,diyerek kendisini de iknaya çalıştığını beyan etmektedir."(Takvim-i Vekai,No:3540)
-Tehcir sırasında,kanlı katliamlara sahne olan Harput vilayetinde büyük sorumlulukar taşıyan ve Ermeni mallarından zenginleşen Harput valisi Sabit (Sağıroğlu) TBMM'nde çeşitli dönemlerde Erzincan ve Elazığ milletvekilliği yaptı.Sabit Bey gibi Kemah'ta doğmuş olan kardeşi ya da akrabası olan Halet Sağıroğlu TBMM'nde Erzurum ve Malatya milletvekilliği yaptı.(15)
-Ankara'da uzun zaman Dışişleri Bakanlığı yapan ve ünlü İttihatçı önderi Dr. Nazım ile bacanak olan Dr. Tevfik Rüşdü Aras Birinci Cihan Harbi sırasında Meclis-i Âliye Sıhhi azası olarak önemli sorumluluklar taşımaktaydı.

Cumhuriyet'in ilk dönemindeki bazı aşırı Türk milliyetçileri savaş ve soykırım suçlarını inkâr etmekle yetinmeyip bir de,bu olaylarla övünerek iç düşman olarak gördükleri diğer grupları da sindirmeyi amaçlıyorlardı.Örneğin Koçgiri Ayaklanması sırasında Kürt Alevilerine ve 1923'ten sonra asimile olmayan Kürtlere yaptıkları gibi.(16) 1922-1923'te Lozan Konferansı'na ikinci murahhas olarak katılan ve Lozan Antlaşması'nın önemli bir mimari olan Dr. Rıza Nur,sonraki Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüşdü ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt'un bazı sosyal-darwinist ve ırkçı açıklamaları aşırı Nazi söylemleri ile örtüşmekte idi.Esat Bey Meclis'te şunu dedi:"Bu Türk ülkesinde Türk olmayanların bir tek hakları vardır.Türk milletine köle olma hakkı,asil Türk milletine uşaklık etmek hakkı."(17) Asıl mesleği doktorluk olan Rüştü Bey modern Türkiye'nin yüzbinlerce ölü üzerine kurulduğunu,Rumlardan ve Ermenilerden kurtulduğunu ve buna göre acımasız olmak zorunda olacağını,Kürtlerin gerici olduklarını ve varlık kavgasında Türklere karşı yok olacaklarını söyledi.(18) Nur'a göre "Vatanımızda başka ırkta,başka dilde,başka dinde adam bırakmamak,en acil,en hayati iştir.[...] Bu ecnebi unsur bir bela ve mikroptur.Bunları ve keza Kürtleri devamlı bir temsil planı üzere ayrı dil ve ırklıktan tecrit etmelidir." Lozan Konferansı'nda çirkin entrikalar ve katliam tehditleri ile Dr. Rıza Nur azınlık konusunu büyük ölçüde kapatmaya başardı.(19) Aynı yerde,yani Lozan'da,Birinci Dünya Savaşı bitmeden İttihatçı rejim tarafından gönderilen,üst düzeyde bir memur olan Reşid Safvet [Atabinen] Türk diasporası ve Batılılara yönelik milliyetçi propagandayı sürdürüp katliamlara "şaka" (plaisanterie) ünvanı vererek Ermeni kurbanlara ağır şekilde hakaret etti.(20) Safvet Bey Lozan Konferansı'nda Türk murahhaslığın umumi kâtibi idi,iki devre TBMM mebusluğunda bulundu.

Bu örnekler gösteriyor ki sözde yeni devlette sindirilemeyen,temizlenmeyen bu eski İttihatçı savaş ruhu hakimdi.Elbette bu durumda Türkiye'ye ve özellikle Doğu Anadolu'ya barış getirilemedi.Bütün bunlardan sonra,vicdanları rahatsız olmayan,kişisel ve siyasi tarihiyle dürüstçe hesaplaşmayan kadrolarla,dünyanın hiçbir bölgesinde sağlam ve huzurlu bir devlet kurulamaz.1920'de İstanbul'da "Vicdan-ı Millîye bir Hitab"ında hümanist değerleri savunan ve Türk yakın tarihindeki ağır hatalarla hesaplaşmayı talep eden aydın Prens Sabahaddin yalnız kaldı.Abdülhamid ve İttihatçılar tarafından olduğu gibi Kemalistler tarafından da tamamen marjinalize edildi.(21) Askeri güce sahip olan,yeni devleti kuran anti-liberal milliyetçiler kısa vadeli "Reelpolitik" görüşü benimseyip uzun vadeli sosyal gelişmelere engel oldular.

1908'den sonra Türk subaylar,memurlar ve aydınlar gittikçe güçlenen bir Türkçülük akımın etkisi altında idiler.Yine de Balkan Harbi'nde,Birinci Dünya Savaşı'nda ve İstiklal Harbi'nde Türkler ve Sünni Kürtler yan yana mücadele ettiler.1920'de yapılan Misak-ı Milli Küçük Asya'daki Müslümanlar,yani öncelikle Türkler ve Kürtler arasındaki bir anlaşma idi.Bu anlaşmaya ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 1922 yılının Şubat ayında onaylanan Kürt otonomi tasarısına göre Kürtler yerel meclis,Kürt üniversitesi,Kürtçe dersi gibi kolektif haklara sahip olacaktılar.Demek ki yeni Cumhuriyet devleti Türk ve Kürt halkı temeli üzerine kurulacaktı,çünkü diğer etnik gruplar küçük azınlıkları oluşturmaktaydı ve yerel Hristiyanların çoğu zaten yok edilmiş ya da kovulmuş durumda idiler.

Yunanları yendikten sonra iktidarlarını sağlayan Kemalistler ise bu tarihi ve demografik mantığı kabul etmeyip 1923'te üniter Türk ulus-devletini kurup daha önce Kürtlere verdikleri sözleri tutmadılar.Türkleri ve Kürtleri İtilaf devletlerine ve Ermenilere karşı birleştiren İslam'ın misyonu da sona ermişti.İslam'ın yerine "seküler din" olarak isimlendirilen aşırı milliyetçilik ve devletçilik ideolojisi getirildi.Hilafet kaldırılıp,tekkeler kapatılıp,yarı bilimsel Türkçülük efsaneleri yayılıp,Anadolu eskiden beri Türk ırkının ve dünya medeniyetinin beşiği olarak açıklanıp Kürt kimliği ve mirası tümüyle inkâr edildi.Türklük medeniyet ile özdeşleştirilerek,Kürtlük,gericilik ve irtica bunun karşıtı olarak gösterildi.Bu inkârın uzantısında,Kürt vilayetlerinde güç ve şiddete dayanan,bunun doğal sonucu olarak,medeniyet getirmeyen bir politika uygulanmaktaydı.

Bütün savaşta doğan,radikal milliyetçiliklerde olduğu gibi,Türk milliyetçi akımında da ideal ve realite arasındaki çelişki büyüktü.Milliyet duygusu olumlu ve yapısal bir proje içinde değil,fakat gerçek ya da hayal ettiği düşmanlar karşısında,savaşan ümmetin birlikteliği olarak doğdu.

Kemalist milliyetçiliğin kendi hareketini "halkçı" olarak nitelendirmesine rağmen,elit ve halk arasında bir uçurum vardı.Sivil hayatta tecrübesiz olan siyasi elit toptan bütün ideallerini kendilerine yabancı olan sosyal bir gerçek içinde yaşama geçirmeye çalışıyordu.Eğitimini ve doktorasını İsviçre'de yapan Mahmut Esat Bozkurt,Eugen Huber'in İsviçre medeni hukuk yasasını olduğu gibi aynen Türk hukuk sistemine aktarmıştır.

Ancak kısa yoldan,insanları inandırmadan,onları kazanmadan,zor ve şiddet ile,köklü reformların gerçekleşmesi mümkün değildir.Bu acı gerçek özellikle Doğu Anadolu için geçerlidir.1937-1938 Dersim Harekâtı esnasında devletin sloganı,bu bölgede bir İsviçre yaratmak,Dersim'e medeniyet getirmek idi.Oysa uygulumada ise medeniyet değil,katliam ve yıkım vardı,çünkü hedeflerin sağlam temeli,bölgenin tarihi ve kültürel gerçeklerini entegre eden demokratik bir çerçeve hiç yoktu.Yöneticiler ilan ettikleri hedeflerinin çok uzağında kaldılar.

Türk milliyetçilerin bir bölümü İsviçre'de eğitimlerini tamamlamış ve de,İsviçre'yi idealize edip onu "umran ve terakki" konusunda model olarak görmüşlerdir.(22) Fakat bundan siyasi açından çok daha önemlisi o zamanki Türk milliyetçiliği Birinci Dünya Savaşı'nın ve sonraki yılların,devrinin totaliter ruhunu da taşıyordu.Tıpkı Faşizm,Nasyonal Sosyalizm ve hatta,bazı üniversal ve hümanist değerleri olan Rusya'daki Komünizmde olduğu gibi,kendisini din yerine koyup yepyeni bir devlet ve toplum yaratmaya inanmaktaydı.Büyük toplumsal proje,büyük şiddetin gerekçesi oldu.

4-Tarihle hesaplaşmanın anlamı

Sizin de bildiğiniz gibi Ocak ayında Fransa Parlamentosu'nda Ermeni Jenosidi'ni açıkça kabul eden bir yasa onaylanıp Cumhurbaşkanı Chirac tarafından imzalandı.Fransa'yı bu kararından ötürü protesto etmek amacıyla çeşitli kademelerde organize edilen,kısmen kaba sayılan tepkiler Batı'da olumsuz bir etki bıraktı."Neue Zürcher Zeitung" Türk diplomasisinin davranışını "cholerisch",yani hırçın olarak isimlendirdi,(23) dokuz sene önce bir Türk bilimadamı (Taner Akçam) da bu tip tepkiler için histerik sözünü kullanıp Türk entelijansiyası tarafından yeterince ciddi alınmadı.(24) Yaklaşık bir sene önce ünlü gazeteci Koydl,Ermeni Soykırımı ve Türkye'nin tutumu hakkında şunları yazdı:"Türkiye,olayı kendi içinde çözemediği için,bütün dünya ile -hep saldırgan ve mimoza çiceği kadar kırılgan bir biçimde- ihtilaf halinde bulunyor.Türkiye,[gereken] terapiye karşı çıktığı sürece uluslararası camianın eşit ve saygın bir üyesi olamaz."(25)

Tarihle ilgili derin,ruhsal denebilecek bir problem var.Devletçi ideoloji Türkiye'de 1923'ten sonra dinin yerini aldı ve Raymond Aron'un deyişiyle "seküler bir dini" (religion séculaire) oluşturdu.Bu dinin tartışılmayan dogmaları ve tarih görüşleri,o ülkenin insanlarının kendi tarihiyle barışmalarını ciddi şekilde engelliyor.Ermeni imhasında büyük sorumluluk taşıyan Talat Paşa bugünkü devlet adamlarına göre bile daha açık olup anılarında sözde Ermeni sevkiyatının "vicdansız ve karaktersiz insanların elinde bir facia şeklini" aldığını,kendisinin birçok geceler uyku uyumadığını ve "Ermenilerin tümüyle yok edilmesine yönelik eylemlere karşı olduğunu" itiraf etti.Özellikle de Kürtlerin bu olaya katılımı konusunda şunu yazıyor:"Genel valiler ve valiler sorumluluk korkusuyla olayları mümkün olduğu kadar önemsiz göstermeye çalışmış ve kabahati kısmen Kürt halkına yüklemiştir.Mebusların verdiği bilgiler cidden feci idi."(26)

Bugünkü Türk temsilcileri ve gazetecileri hırçın tepkileri bir yana bırakıp öncelikle kendi insanlarının itiraflarını,sonra da yabancı ve de özellikle Alman arşivlerinde bulunan belgeleri ciddiye alsalar,gerçekçi ve bilimsel bir diyaloğa doğru önemli bir adım atmış olurlar.

Tarih kronolojik anlamda geçmiş olsa da,siyasi,sosyal ve kültürel anlamda geçmiş değil,şimdiki ve gelecek zamanın temelini oluşturmaktadır.Kendi tarihiyle barışabilen,asıl tarihi problemlerini az çok çözebilen toplumlar,kalkınmayı,refahı ve huzuru sağlarlar.Türkiye'nin kendi tarihiyle barışık olmaması önemli ölçüde iç barışın oluşmasını güçleştirmektedir.

Bunun nedenlerini anlatmadan şunu yine belirtelim:Son Osmanlı kuşağının işi gerçekten zordu,belki fazla zordu.Emperyalist dönemde,Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü sırasında,Yakındoğu'ya iyi bir düzen vermesi son derece güç bir problem idi.Bildiğimiz gibi bu sorun bugüne değin çözülmedi.

Daha somut olarak sorarsak,neden Türkiye kendi tarihi ile barışık değil ve de geçmiş ile gereken hesaplaşmayı baskı ile engellemektedir?

İlk ve en önemli olan yanıt şu:Açıkça kabul ya da itiraf edilmeyen problemler çözülemez.Cumhuriyet kendini "sıfırdan kurulan" yepyeni bir devlet olarak ifade edip asıl "eski" Osmanlı'daki genel problemleri -hukuk devleti,etnik çoğulculuk,desantralizasyon ve demokrasi- ve özel sorunlar,yani Ermeni ve Kürt sorunu,bilincinde tümüyle silmek istedi.

Anadolu Müslümanların ve özellikle Türk milliyetçilerinin çıkarlarını sağlayan İstiklal Harbi ve Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesi kutsal ve dokunulmaz birer tarih versiyonu oldular.Bu hikâyede yer alan kişilerin eleştirilmesine izin verilmedi,çünkü bunlar bir nevi dokunulmazlığa sahiptiler.Bu nedenle de genç kuşaklar onlara hesap soramadılar.Milliyetçilik,vatanperverlik ve hizmet-i devlet ünvanları altında her türlü tarihi suç ve yolsuzluğun üzeri kapatıldı.Abdulhamid'i ve kuşağını sert ve hatta hakaret derecesinde eleştiren,daha sonra iktidara gelen ve Cumhuriyeti kuran Jön-Türk kuşağı ne ilginçtir ki despot olarak ilan ettikleri Padişahtan daha otoriter şekilde tarihin açıkça aydınlatılmasını engelleyip tek bir tarih versiyonuna,"Türk Tarih Tezi"ne izin verdiler.(27)

Beni yanlış anlamayın.Belirli ölçüde her toplumun kendi kurucu mitoslarına inanma hakkı vardır.Yine de tarihçiliğin bilimsel görevi bu efsanelerin geri planını mümkün olduğu kadar objektif bir şekilde ve farklı kaynaklara dayanarak aydınlatmasıdır.Zafer efsaneleri gerçek zaferler kadar tehlikelidirler.Bu konuda belki tipik bir İsviçreli olarak zafer ve yenilgi yerine tarafları hem kazanan hem de kaybeden olarak gösteren "Kompromiss" yani uzlaşmayı tercih ediyorum,çünkü bu sosyal hayatta gelecek için daha sağlam bir temel oluşturmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya sıfır denebilecek bir noktadan yeniden başlamak zorunda idi.O yüzden kendi tarihiyle,ne kadar acı da olsa,Türkiye'ye göre çok daha açıkça hesaplaşıp kendi barışına uzlaştı.Ne kadar kötü ise de,her şey tartışmaya az çok açıktır ve ortada dokunulmayan tabular kalmadı.İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da ve ABD'nde birçok eski Nazi anti-Sovyet Soğuk Savaş sisteminin birer parçası oldularsa da,yine de Nazilerin sosyal-darwinist savaş ideolojisinin sürdürülmesine hiçbir şekilde izin verilmedi.

Ne kadar paradoks gibi görünse de,Kemalist hareketin askeri ve diplomatik büyük zaferi bir anlamda da büyük bir şanssızlıktı.Çünkü kendine güven ve az çok akıllı davranan birleşmiş bir Avrupa yerine,ilk Cihan Harbi'nden çıkmış zayıf,kendisiyle meşgul olan ve etik anlamda kirli bir Avrupa'yla karşı karşıya idiler.Bu durumda Ankara hükümeti 1924'te Lozan'da kazanılan diplomatik zaferden mest olmuş,fakat siyasette tecrübesiz olan genç elit uluslararası platformda ne kendi yakın tarihini aklamak,ne de parlak yüzey altında gizlenen asıl barış ve kalkınma problemlerini göğüslemek zorundaydılar.Bu nedenlerden ötürü Osmanlı Doğu vilayetlerindeki ıslahat,Kürt sorunu ve Ermeni Soykırımı hâlâ geçmişten günümüze sarkmaktadır.

Jenosid gibi bir suç hiçbir devlet propagandasıyla kapanmaz.Her Anadolulu,okuma-yazması bile olmayanlar,kendi toprağının üzerinde eskiden beri Ermeni yaşadığını,fakat devlet tarafından ortadan kaldırdığını biliyor ve genelde bu gerçek ile övünmemektedir.Eğitim sisteminin ve medyanın beyin yıkamalarına rağmen taşradaki ailelerin hafızasında ve Kürtlerin türkülerinde bu konudaki öz bilgi korunmaktadır.Dünya tarihinde iki milyonluk bir halkın kaybolması,yorumsuz,suskun kalarak tarihin bilincinden silinemez.

Sonuç

Sona doğru kısaca yüz yıl önceki duruma dönelim,daha sonra da geleceğe bakalım.Yüz yıl önce Doğu vilayetlerinde yapılması gereken bölgede sağlam bir hukuk devleti oluşturmak,din ve etnik gruplar arasında barışı gerçekleştirmek ve bu çerçevede kalkınmaya ve refaha olanak sağlamak olurdu.Bugün -yerli Hristiyanların yok denecek kadar az olmasına rağmen- sözünü edeceğim gibi uzun vadeli benzer bir perspektif çizilebilir.Bu bölgedeki ülkelerin kalkınmalarını tamamlamaları ve çoğulcu siyasi liberalleşmeyi gerçekleştirmeleri durumunda,bu devletler arasındaki sınırlar açılabilir ve tıpkı Basel-Elsass-Schwarzwald Regio'su örneğinde olduğu gibi serbest dolaşım hakkı ve sınırötesi ekonomik ve kültürel işbirliği sağlanabilir ve de bölgesel siyasi organlar kurulabilir.Kürt sorunu varolan hiçbir sınır değiştirilmeden Kürt Regio'su yaratılarak çözülebilir.Ermeniler ile de bu şekilde yine sınırları değiştirmeksizin sınırötesi bölgesi oluşturularak barış sağlanabilir ve de Ermenilere geçmişte yaşadıkları topraklar üzerinde yine yaşama şansı verilebilir.

Ondokuzuncu yüzyılda ortaya çıkan Doğu Anadolu'nun ıslahatı,yani modernleştirilmesi ve barışa kavuşturulması,hâlâ geleceğin misyonudur.Barış ve refah ancak sağlam ve demokratik bir çoğulculuk içinde doğar,krizden krize giden yarı otoriter ve mafyanın güçlü olduğu bir sistem içinde elbette ki değil.Krizleri bahane edip,yapay gündem yaratarak,kendi varlıklarının ve imtiyazlarının sürekliğini sağlamayı amaçlayan iktidar sahipleri bugüne kadar yabancı komploları,bölücülük,Kürtçülük,Alevi sorunu,İslamcılığı hep birer kriz nedeni gösterdiler ve bu sebeplerle vatanın tehlikede olduğunu yineleyip durdular."Seküler din"in bekçileri,yeni devletten en çok faydalanan ve ayrıcalıklı "kast" (Fikret Adanır) oluşturan Silahli Kuvvetler'dir.Türk Diyanet İşleri Başkanlığı dini ancak devlet emrinde etkisiz bir folklor olarak yönetmektedir,dinler bugünkü Avrupa'da olduğu gibi sivil toplumun ayrı bir gücünü temsil etmemektedirler.

Almanya'da ve Rusya'da söz ettiğimiz dönemde varolan aşırılıklar büyük ölçüde sindirildiler,Türkiye'de ise öyle bir süreç henüz yeni başlamaktadır.Burada söylemek gerekir ki,Türk siyasi gelişimi için ciddi bir engel de kendi jeostratejik önemidir.Kendi dengeleriyle ayakta duramayan bir sistem ve silahlı güçleri,Batı'nın milyarlarca dolarlık mali ve teknolojik desteğiyle,kendi seyri için de normal denebilecek iç gelişmelere ve silahsız demokratik mücadelelere karşı durmaktadır.

Sonuç olarak kısaca şunu söyleyebiliriz:Kendi tarihi ile barışmak,ideoloji yapmadan serinkanlılıkla gerçekleri kabul etmek,böylece gelecek üzerinde gölge olmasına izin vermemek,Türkiye'nin iç barışı için son derece önemlidir.Çeşitli halkların,özellikle Ermenilerin ve Kürtlerin miraslarının hiçe sayılması,Ermeni Soykırımı,Türk milliyetçiliğinin dinin yerini alması ve de uzlaşma kültürünün eksikliği tarihi gerçeklerdir.Türkiye gerçeklerini kabullenip bugünkü problemlerin çözümünü başarmak için,öncellikle kendi demokratik güçlerine güvenmek,sivil toplumu güçlendirmek,iç dinamiklerini harekete geçirmek ve de dışarıdan,örneğin Avrupa'dan gelen öneri ve eleştirileri tartışmaya açık olmak zorundadır.Elbette ki bir gün Kürtlere kültürel ve bölgesel haklarını vermek kaçınılmaz olacaktır.Fakat inanıyorum ki Türkiye ancak milliyetçi komplekslerinden kurtulmuş ve kendi tarihi ile az çok barışmış olan bir kuşak ile geleceğe yönelik uzun vadeli ve kararlı politikalar sürdürüp iç barışını ve huzurunu kazanabilecektir...

***

1-Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Hans-Lukas Kieser,Der verpasste Friede:Mission,Ethnie und Staat in den Ostprovinzen der Türkei 1839-1938,Zürich:Chronos,2000.
2-Yusuf Hikmet Bayur,Türk İnkılabı Tarihi,c.2,kısım 3,s.70.Ayrıca bkz. Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu:İttihat ve Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na,Ankara:İmge Kitabevi,1999,s.169-177.
3-Besprechungszettel Himmler,Sonderarchiv Moskau,bkz. Werkstatt Geschichte,no.18,1997,s.22.
4-Tacy W. Atkinson,Account of the events in Turkey during the past three years as I have seen them and as they have had an effect upon our work in the Annie Tracy Hospital,ABC (American Board of Commissioneers for Foreign Missions Arşivleri)16.9.7,1917.
5-Leslie A. Davis,The Slaughterhouse Province:An American Diplomat's Report on the Armenian Genocide,1915-1917,hg. von Susan K. Blair,New Rochelle:Aristide D. Caratzas,1989;United States Official Documents on the Armenian Genocide,compiled and introduced by Ara Sarafian,vol.III:The Central Lands,Watertown:Armenian Review,1995.
6-Jakob Künzler,Im Lande des Blutes und der Tränen:Erlebnisse in Mesopotamien während des Weltkrieges,Zürich:Chronos,1999 (1921)
7-Bkz. "Pogrom von Jedwabne als Last für Polen",NZZ,9 Mart 2000.
8-Mehmed Reşid [Şahingiray],Hayatı ve Hatıraları;(haz.) N. Bilgi,İzmir:Akademi Kitabevi,1997,s.29.
9-Örneğin Jakob Künzler'in kitabı ve Henry H. Riggs,Days of Tragedy in Armenia:Personal Experiences in Harpoot,1915-1917,Michigan:Gomidas Institute,1997.
10-Örneğin Ephraim K. Jernazian,Judgment unto truth:Witnessing the Armenian genocide,New Brunswick & London:Transaction Publishers,1990.
11-Bkz. Taner Akçam,Armenien und der Völkermord:Die Istanbuler Prozesse und die türkische Nationalbewegung,Hamburg:Hamburger Edition,1996;Taner Akçam,Ermeni Sorunu,s.329-379;Osman Selim Kocahanoğlu,İttihat-Terakki'nin Yargılanması,İstanbul:Temel Yayınları,1998.
12-Bkz. Taner Akçam,Ermeni Sorunu,s.308-312.
13-Bkz. dipnot 26.
14-Bkz. Taner Akçam,Ermeni Sorunu,s.562-566.
15-Bkz. Mehmed Reşid [Şahingiray],Hayatı ve Hatıraları,a.g.e.,s.116-117.
16-Bkz. Hans-Lukas Kieser,"Le soulèvement du Koçkiri-Dersim et la question identitaire (1919-1921)";içinde Les Annales de l’autre Islam,no. 5,s.279-316,Paris:INALCO-ERISM,1998,s.292-294.
17-Milliyet,19 Eylül 1930 (bkz. İsmail Beşikçi,Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi,Ankara:Yurt,1992,s.97)
18-FO 371/12255 Clerk to Chamberlain,24 Ocak ve 22 Haziran 1927 (bkz. David Mcdowall,A Modern History of the Kurds,London & New York:I.B. Tauris,1996,s.199-200)
19-Rıza Nur,Hayat ve Hatıratım:Rıza Nur-Atatürk Kavgası,c. 2:Rıza Nur-İnönü Kavgası.Lozan ve Ötesi,İstanbul:İşaret,1992 (1967-1968),s.259-288,alıntı s. 260.
20-Reşid Safvet Atabinen&Kara-Şemsi Alias,L'extermination des Turcs,Genève:Imprimerie Nationale,1919,s.2.
21-Nurettin Nezahet Ege,Prens Sabahaddin:Hayatı ve İlmi Müdafaaları,İstanbul:Fakülteler Matbaası,1977,s.399-412.
22-Ayrıca bazı şüpheli teoriler geliştiren antropologlara fazla inanmaktaydılar,örneğin Cenevre'li Eugène Pittard ve Zürih'li Otto Schlaginhaufen'e gibi.Bkz. Afet İnan,L'Anatolie,le pays de la‚race‘ turque:recherches sur les caractères anthropologiques des populations de la Turquie,préface de Eugène Pittard.Pittard yine de ırksal fikirlere dayanak olan basitleştirilen antropolojik tezlere şüphe ile bakıyordu.Mustafa Kemal'in dostu sayılan profesörün,kitabında ifade ettiği "yeni Türkiye" hakkındaki ümitleri gerçekleşmedi. (bkz. Eugène Pittard,Le visage nouveau de la Turquie,Paris:Société d’Editions Géographique,Maritimes et Coloniales,1931)
23-NZZ,8 Şubat 2002.
24-Bkz. Taner Akçam,Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu,İstanbul:İletişim Yayınları,1992;Taner Akçam,"Tarihimizin tabulaştırılması",Birikim,no.107,İstanbul,Mart 1998.
25-Süddeutsche Zeitung,19 Haziran 2000.
26-Talat Paşa,Talat Paşa'nın Hatıraları;(haz.) Alpay Kabacalı,İstanbul:İletişim Yayınları,1994 (1946),s.82-83 ve 164.
27-Bkz. Etienne Copeaux,Espace et temps de la nation turque:Analyse d’une historiographie nationaliste 1931-1993,Paris:1997;Büşra Ersanlı,İktidar ve Tarih:Türkiye'de "Resmi Tarih" Tezinin Oluşumu (1929-1937),İstanbul:Afa Yayınları,1992.

*Prof.Dr.Hans-Lukas Kieser,Ermeni Meselesi,Zürich Akademik Çalışma Grubu tarafından organize edilen ve 11 Mart 2001'de verilen seminerin özeti.

http://hayastaninfo.net/attachments/article/675/ErmeniMeselesi.pdf

27 Kasım 2013 Çarşamba

1861 Cebel-i Lübnan Nizamnamesi ve Özerk Cebel-i Lübnan'ın İlk Mutasarrıfı Garabed Artin Davud Paşa/Saro Dadyan*

Garabed Artin Davud Paşa'nın hayatını ve paşanın Cebel-i Lübnan'a mutasarrıf tayin edilmesini konu edinen bu makale üç bölümden oluşmakta.İlk bölümde Tanzimat öncesinde ve sonrasında Cebel-i Lübnan'ın idari mekanizması,Tanzimat'la beraber bu mekanizmada yaşanan değişiklikler ve bunun neticesinde meydana gelen isyanlar özetlenecek.Tanzimat ve Islahat fermanlarının getirdiği bir yenilik olarak gayrimüslimlerin de memuriyetlere kabulü ve resmi unvan almalarına değindikten sonra bu yeniliğin ilk örneklerinden Osmanlı tarihinin de fiilen ilk gayrimüslim nazırı olan Garabed Artin Davud Paşa'nın bürokrasideki yeri ve hayatı ele alınacak.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzyıllardır süregelen idari ve sosyal yapısını değiştirmeye çalışan ve yeni nizamlar getiren Tanzimat Fermanı,toplumun hemen her katmanında çeşitli hoşnutsuzluklara ve infiallere neden oldu.Tanzimat,Avrupai adetlerin benimsendiği gerekçesiyle mutaassıp halkın,en büyük gelir kaynaklarını ellerinden aldığı için mültezimlerin,iktidarlarını sınırlandırdığı için yüksek bürokrasinin,imtiyazlı konumlarını ellerinden aldığı ve kilise idaresini sivilleştirdiği için de gayrimüslim cemaatlerin hoşnutsuzluğuna neden oldu.(1) Tanzimat'ın yarattığı memnuniyetsizlik bazı bölgelerde sadece sessiz bir hoşnutsuzluktan ibaret kalmayıp çeşitli isyanlara ve çatışmalara da neden oldu,bu gibi olayların en sık yaşandığı bölgelerden bir tanesi de Cebel-i Lübnan'dı.

1516 senesinde Yavuz Sultan Selim'in eliyle Osmanlı hakimiyetine geçen Lübnan,Şii,Nusayri ve İsmaili gibi birçok Müslüman mezhebinin yanı sıra,Maruni,Rum-Melkit,Rum-Katolik,Ermeni ve Süryani gibi birçok gayrimüslim cemaati de içerisinde barındırıyordu.Bu çeşitliliğin neticesinde de Lübnan'ın Osmanlı'ya bağlı bir muhtariyet şeklinde idare edilmesi daha uygun görülerek merkezden tayin edilen bir valinin yanı sıra Lübnan;asırlar boyu yerel ailelerce yönetildi.Lübnan'ın idaresinde ilk başlarda Dürziler daha aktif roller oynarken,daha sonra bu üstünlük Marunilerden Şahab ailesinin eline geçti.(2)

Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın Osmanlı idaresine isyan etmesi üzerine Lübnan'ın da asırlardır devam eden idari düzeni değişmiş oldu.1833'te imzalanan Kütahya Antlaşması'yla Cebel-i Lübnan da Mehmed Ali Paşa'nın hakimiyetine geçti.Mehmed Ali Paşa'nın oğlu Suriye Valisi İbrahim Paşa'nın,Cebel-i Lübnan'ın muhtariyetine son vermesine rağmen,önde gelen Maruni aileleri yine yerlerinde bırakıldılar.Yedi sene kadar süren bu idarenin ardından da 3 Eylül 1840'ta Cebel-i Lübnan tekrar Osmanlı hakimiyetine geçti.(3)

1840'ta Lübnan'ın tekrar Osmanlı hakimiyetine geçmesiyle birlikte,Osmanlı-Mısır savaşları sırasında Mısır'dan yana tavır takınan Cebel-i Lübnan hakimi Şahab ailesinden Emir Beşir ise İngiltere'ye sığınarak Malta'ya gitti.Bunu bir fırsat olarak gören Babıâli,Cebel-i Lübnan'ı da tamamıyla merkeze bağlamak ve Tanzimat esaslarını burada da uygulamak gayeleriyle Emir Beşir'in oğlu Emir Kasım'ı Cebel-i Lübnan emiri tayin edip,Tanzimat esaslarını Lübnan'da da uygulayacak ve kontrolü sağlayacak bir divan kurup başkanlığına da yine Emir Kasım'ı getirdi.Lübnan halkı bu yeni idareyi kabullenmeyip isyan edince de Babıâli Cebel-i Lübnan'ın muhtariyetine ve Şahab ailesinin hakimiyetine son vererek Macar Ömer Paşa'yı Lübnan'a emir tayin etti.(4)

Fakat bu durum isyanı daha da alevlendirip isyancıların Avrupalı devletlere başvurmasına neden oldu ve olay uluslararası bir boyut kazandı.Fransa hem Mısır meselesinin rövanşını almak,hem de Lübnan'daki nüfuzunu artırmak gayesiyle ve zaten kendisini tüm Katoliklerin hamisi olarak gördüğünden Marunilerden yana tavır takınarak Şahab ailesinin haklarını müdafaa etti.İngilizler ise Lübnan'ın ticaret yolları için önemli bir merkez olmasından ve Fransa'nın burada güçlenmesini istemediklerinden Dürzilerden yana tavır takındılar.(5)

Bunun üzerine duruma hakim olması için 1843'te Damat Halil Rıfad Paşa Beyrut'a gönderildi ve kurulan yeni düzene göre Lübnan'ın biri Dürzi,diğeri Maruni iki kaymakam tarafından yönetilmesi kararlaştırıldı.Fakat bu yeni sistemde de Dürzi ve Maruni nüfusun coğrafi anlamda çok iç içe yaşamalarından dolayı kaymakamların sorumluluk alanları da net bir şekilde çizilemedi ve isyanlar devam etti.Hatta Fransız manastırları yağma edildi ve bir rahip hayatını kaybetti.Bunun üzerine iki kaymakamlı yeni idarenin düzenlenmesi ve isyanın yatıştırılması için Babıâli olağanüstü yetkilerle Hariciye Nazırı Şekib Efendi ile Arabistan ordusu Müşiri Namık Paşa'yı bölgeye göndermeye karar verdi ve 14 Eylül 1845 günü heyet Beyrut'a ulaştı.(6)

Şekib Efendi başkanlığındaki heyet tedbir olarak,halkın elindeki silahların toplanması,1844 isyanına karışanların affedilmesi,vergilerin genel bir değer üzerinden toplanması ve isyanda malları yağma edilenlere tazminatlar ödenmesini kabul etti.İlk olarak halkın elindeki silahların toplanmasına başlandı fakat büyük bir muhalefetle karşılaşınca aralarında kaymakam ve başkanların da olduğu birçok kimse yakalanarak hapsedildi.Bu,mevcut durumu daha da büyük bir çıkmaza soktu ve Fransa,Suriye sahillerini ablukaya alarak karaya asker çıkaracağı tehdidinde bulundu.Babıâli geri adım attı ve Şekib Efendi'yi azletti,Lübnan'da silah toplama işine son verdi ve mahkûm edilenleri de serbest bıraktı.1846'da bizzat Mustafa Reşid Paşa Lübnan'a giderek iki kaymakamın idareyi sağlayacağı ve her kaymakamın altında idari ve adli yetkileri olan on üyeli meclisler kurdu.Nisan 1850'de ise bu idari düzeni garanti altına alan bir nizamname yayınlanarak Cebel-i Lübnan'da bir müddet için sükûn sağlanabildi.(7)

On sene kadar süren bu sükûnet ortamının ardından 1850 Nizamnamesi idari düzenin devamında yeterli olmadı ve Cebel-i Lübnan'da tekrar isyanlar başgösterdi.Bu olaylar neticesinde Avrupalı devletler tekrar soruna müdahil oldular ve Osmanlı'dan başka İngiltere,Fransa,Prusya,Avusturya,İtalya ve Rusya'nın da katılımıyla 9 Haziran 1861'de yeni bir "Cebel-i Lübnan Nizamnamesi" kabul edildi.Bu nizamname gereğince Babıâli'ye bağlılığını devam ettirmekle beraber Lübnan'a,idari,adli ve mali anlamda tam bir özerklik verildi.Yine 1861 Nizamnamesi'ne göre,özerklik verilen Lübnan'ın idaresini Babıâli'nin tayin edeceği "Katolik bir mutasarrıf" sağlayacak,fakat bu özerk idarenin hakimi Mısır örneğinde olduğu gibi kayd-ı hayat şartıyla mevkiinde tutulmayıp yine Babıâli tarafından gerek görüldüğünde görevden alınabilecekti.(8)

Cebel-i Lübnan'a atanacak mutasarrıfın Katolik olması şartı getirildiğinde akıllara gelen ilk isim Ali ve Keçecizade Fuad paşalara olan yakınlığıyla tanınan Garabed Artin Davud oldu.Aslen Ankaralı Katolik Ermeni bir ailenin oğlu olarak 1816'da İstanbul'da dünyaya gelen Garabed Artin,Osmanlı tarihinde daha çok Davud yahut David Efendi olarak bilinir.İlk tahsilini İstanbul'da tamamladıktan sonra Berlin'e giderek hukuk eğitimi aldı.1840 senesinde henüz yirmidört yaşındayken memuriyet hayatına başlayarak Berlin Sefareti'nde kâtip ve tercüman olarak çalışmaya başladı.1845'te ise "Histoire de le législation des anciens Germains" yani "Eski Alman Hukuku Tarihi" isimli bir eseri yayınlanarak Prusya Krallığı ve Berlin Akademisi tarafından ödüllere layık görüldü.(9) 1852'de Viyana Sefareti'ne maslahatgüzar,1856'da ise yine Viyana Sefareti'ne konsolos tayin edilerek iki yıldan fazla bir süre bu görevini sürdürdü.(10) 1858'de ise Eflak ve Boğdan eyaletlerinin hukuki statüsünü görüşmek üzere Paris'te toplanan konferansa Keçecizade Fuad Paşa'nın maiyetinde katıldı.(11) 1859'da İstanbul'a dönerek Sansür Dairesi Müdürlüğü'ne,1860'ta da Posta Müdürlüğü'ne tayin edildi.Bu sırada mali konuların düzenlenmesi adına bir müddet Fuad Paşa'nın maiyetinde çalıştı.(12)

Cebel-i Lübnan'a Katolik bir mutasarrıfın tayin edilmesi gündeme gelince de,gerek Ali ve Fuad paşalara yakın olması ve o devirde Babıâli'yi elinde bulunduranların çok iyi tanıdığı bir isim olması,gerekse de özerklik verilen bu idarenin başına geçince Babıâli'ye sırt çevirerek,keyfi idareye yönelmeyecek,sadakatine güvenilen bir memur olması dolayısıyla akla ilk gelen isim Garabed Artin Davud oldu.

Garabed Artin Davud'un rütbesi Cebel-i Lübnan Nizamnamesi gereğince "vezir" mertebesine yükseltildi ve kırk bin kuruş maaşla bu özerk idarenin ilk idarecisi olarak tayin edildi.(13) Ahmed Lütfi Efendi'nin kaydettiğine göre Davud Paşa'ya vezir rütbesinin verilmesi Ramazan ayına denk gelmişti,bu nedenle Sadrazam Ali Paşa tüm vükelaya bir iftar yemeği verdi.Yemekte Şeyhülislam da bulunuyordu ve İslam'ın güzelliklerinden,orucun faydalarından bahsedildiği sırada Garabed Artin Davud Paşa da İslami kaideleri ne kadar sevdiğinden ve camileri ziyaretten duyduğu zevkten bahsediyordu.Bu sırada Sadrazam Ali Paşa kendisini susturarak,"Bir daha böyle lakırdılar ettiğini duymayayım.Zira bugün sahip olduğun rütbeni,mevkiini ve haysiyetini Hristiyanlığına borçlusun.Cebel-i Lübnan'a Müslüman bir vali tayin edilecek olsa sana sıra gelir miydi?" demişti.(14)

20 Temmuz 1861 günü Babıâli'de düzenlenen büyük bir törenle resmen vazifelendirilen Davud Paşa,aynı akşam maiyetiyle birlikte Kars gemisiyle yola çıktı,28 Temmuz günü ise top atışlarıyla Lübnan'a ayak bastı.(15) Davud Paşa hemen çalışmalara başlayarak kısa sürede yeni memuriyetini ve bulunduğu bu yeni coğrafyayı kolaylıkla benimsedi,Cebel-i Lübnan'daki güçler dengesini iyi bir şekilde tahlil ederek başarılı bir idare sağladı.Lübnan'daki isyanları bastıran ve çeşitli hoşnutsuzlukları gideren Davud Paşa,Lübnan'da yeni bir idari düzen başlattı,vergi sistemini yeniden düzenleyerek birçok mağduriyetin ve haksızlığın önüne geçmeyi başardı.Aynı zamanda imara çok önem vererek Lübnan'da yeni yollar yaptırmakla büyük bir şöhret kazandı.Davud Paşa'nın başarılı idaresi,İstanbul tarafından da memnuniyetle karşılanıyordu.Paşa ilk olarak 1863'te birinci derece Mecidiye Nişanı ile taltif edildi.Kasım 1865'te ise Davud Paşa'nın memuriyet süresi beş yıl olarak belirlenmişken,başarılı idaresinden dolayı Sultan Abdülaziz bu süreyi on seneye çıkarttı ve paşaya murassa bir kılıç hediye etti.Görev süresinin yükseltilmesinden dolayı Padişaha teşekkür etmek üzere İstanbul'a gelen Davud Paşa,idari amiri olduğu Cebel-i Lübnan'ın yerel kıyafetleriyle İstanbul'da dolaşıyor ve yine bu kıyafetle objektiflere poz veriyordu.Garabed Artin Davud Paşa,daha sonra Sultan Abdülaziz'in huzuruna çıkarak Padişahla görüştü,bu sefer de birinci derece Nişan-ı Osmani ile onurlandırıldı.(16)

Davud Paşa,başarılı bir idareci olarak birçok kimsenin takdirini kazansa da daha sonra Cebel-i Lübnan idaresinde çeşitli imtiyazlar talep ettiği için Babıâli'nin şüpheyle baktığı bir isme dönüşmüştü.O sırada İstanbul'da da çeşitli gelişmeler yaşanıyordu.1856 Islahat Fermanı ile gayrimüslimlerin de memuriyetlere tayin edilmeleri kabul edilmiş fakat bu karar birçok kesimin tepkisini çektiğinden mümkün olduğunca uygulanmamaya çalışılmıştı.Fakat 1866'daki Girit İsyanı,bu maddenin uygulanması için bir itici güç oldu.Girit'ten Sultan Abdülaziz'e bir layiha gönderen Sadrazam Ali Paşa,gayrimüslim cemaatlerin İmparatorluğa bağlılıklarının tesis edilmesi için,artık gayrimüslimlerin de memuriyetlere kabul edilmesi ve hak edenlerin en yüksek mevkilere kadar yükseltilmesini öneriyordu.Neticede Ali Paşa bu önerisini gerçekleştirdi ve Mart 1868'de bir ilki gerçekleştirerek kabinede bir gayrimüslim nazırın olmasına karar verdi ve o sırada Paris'te bulunan Kirkor Ağaton'un Nafia Nazırı tayin ettirdi.Fakat Kirkor Ağaton 27 Nisan 1868'de Paris'te ani bir şekilde vefat ederek İstanbul'a gelip hiçbir zaman fiilen nazırlık yapamadan bu dünyadan ayrıldı.(17)

Ağaton'un bu ani vefatının ardından Nafia Nazırlığı'na Müslüman bir nazırın değil,yine gayrimüslim bir ismin getirilmesi düşünüldü ve görev süresinin uzatılmasına rağmen Davud Paşa'nın Cebel-i Lübnan'daki vazifesine daha fazla devam etmesi istenmediğinden İstanbul'a davet edilerek Nafia Nazırı tayin edildi.Böylece Garabed Artin Davud Paşa,özerk Cebel-i Lübnan'ın ilk mutasarrıfı olmasının yanı sıra Osmanlı tarihinin ilk gayrimüslim nazırı olarak da tarihe geçti.Fakat Garabed Artin Davud Paşa'dan sonra da Cebel-i Lübnan'ın özerk idaresi onyıllarca daha devam etti.Davud Paşa'dan sonra bu göreve sırasıyla,1868'de Melkit asıllı Nasri Franko Paşa,1873'te İtalyan asıllı Rüstem Marini Paşa,1883'te Arnavut asıllı Vasa Paşa,1892'de Melkit asıllı Naum Paşa,1902'de Polonya kökenli Muzaffer Çaykovski Paşa,1907'de Melkit kökenli Yusuf Franko Paşa,1912'de ise Ermeni asıllı Ohannes Kuyumcuyan Paşa tayin edildiler.Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasının ardından Temmuz 1915'te,Cebel-i Lübnan Nizamnamesi de feshedilerek,bu özerk idareye son verildi.Ohannes Kuyumcuyan Paşa'nın Lübnan'ın idaresini Cemal Paşa'ya devretmesinin ardından,Dahiliye Nezareti Müsteşarı Ali Münif Bey,Cebel-i Lübnan'a mutasarrıf tayin olundu.(18)

Garabed Artin Davud Paşa,Nafia Nazırlığı'na tayin edildiğinde nezaret tarihinin en yoğun günlerini yaşıyordu,zira inşa olunacak demiryolu projeleri ve bu işin mali boyutu henüz bir netliğe kavuşturulamamıştı.Bunun üzerine nazır atandıktan kısa bir süre sonra,19 Aralık 1868'de Garabed Artin Davud Paşa,Rumeli Demiryolları'nın inşasını üstlenecek bir ismin ve inşa giderlerinin karşılanması için dış borcun bulunması için yurtdışına gönderildi.Öncelikle Viyana'ya giden Paşa,burada başarılı olamayınca Paris'e geçti ve burada Yahudi asıllı işadamı Baron Hirsch ile tanıştı.17 Nisan 1869'da,Baron Hirsch'e Rumeli Demiryolları'nın doksandokuz yıllık imtiyaz hakkını tanıyan bir sözleşmesinin ön mukavelesini imzalayarak Osmanlı'nın onyıllarca uğraşacağı bir sorunu yaratan Davud Paşa sonrasında İstanbul'a döndü.

Sadrazam Ali Paşa,siyasi vasiyetnamesinde Garabed Artin Davud Paşa'dan ve Rumeli Demiryolları imtiyaz anlaşmasında yaşanan sorunlardan bahsederken;

"Rumeli'deki gelişmeler ve hadiseler dikkatimizi oraya çevirmeye bizi mecbur etti.Bu vilayetteki sanayi ve ticaretin gelişmesine yardım etmeliydik ve Avrupa devletlerinin isteklerine de cevap vermeliydik,çünkü biz de Avrupa Konseyi'ne dahildik.Mevcut maniaları nazar-ı dikkate almayarak demiryollarının inşasını düşündük.

Hükümet bu işi üzerine alamazdı.Aklıselim diğer devletlerin temsilcilerinden istifade etmemiz emrediliyordu.Mühendislerimiz ve iyi idarecilerimiz olmadan devlet mülkiyeti sistemini tatbik edemezdik.Bu teknik işler devlet tarafından yapılmış olsaydı maliyeti son derece yüksek olurdu.Yerli sermayedarlara da başvurmamalıydık.Büyük kârlara alışmış bu sermayedarlar bizim teklifimizi kabul ederler miydi?Demiryolu döşeme hususundaki imkân ve kabiliyetleri bize çok şüpheli görünüyordu.

Demiryollarımızın yapılmasını bir Avrupa şirketine vermek bize daha emniyetli gözüktü.Neticede meselenin ehemmiyetine bizim kadar vakıf olan Haşmetlu Sultanımıza (Sultan Abdülaziz) Nafia Nazırı Davud Paşa'yı Avrupa'ya göndermeyi tavsiye ettik.Davud Paşa mali çevrelerle münasebet tesis edip devletimizin menfaatlerinin korunması bakımından en müsait şartları arayacaktı.Uzun bir görüşmeden sonra ciddi emniyet sağlayan bir proje bize takdim edildi.İnşaat temin ediliyor ve alınan borçlardan elde edilen gelirin başka masraflara tahsis edilmesi imkân haricinde kalıyordu.Projenin kontrolünü devlet,inşaat şirketi ve işletmeci müştereken üzerlerine alıyorlardı.İmtiyaz sahibi şirketin büyük kârlar umarak rizokalarını ve masraflarını karşılayacağını tahmin ettiğini hayallere kapılmadan gördük.Buna rağmen projeyi Sultanımızın yüksek takdirine arzettik.

Anlaşmaya göre Rumeli'de inşa edilecek olan demiryollarının getireceği faydalar bu inşaatın hazinemize yükleyeceği masraflarla mukayese edildiğinde faydaların masraflardan çok üstün olacağı barizdi" demektedir.(19)

Sadrazam Ali Paşa,Rumeli Demiryolları'nın inşasına çok önem verdiğinden ve bu meselenin bürokratik nedenlerle uzatılmayarak bir an önce çözüme kavuşturulmasını istediğinden anlaşmanın Şurayı Devlet'te görüşülmesi gerekirken bu yapılmadı ve anlaşma şartlarının görüşülmesi için özel bir komisyon kuruldu.Fakat komisyon üyeleri de kendi aralarında uzlaşamayınca bu sefer anlaşma,Meclis-i Vükela'ya havale edildi.Anlaşma hakkında Vükela Meclisi Davud Paşa'dan izahat isteyince de Davud Paşa'nın anlaşmaya tam manasıyla vakıf olmadığı ve bu metni Paris'teki bir avukata hazırlattığı ortaya çıktı.

Bunun üzerine anlaşmanın ağır görülen şartlarının değiştirilmesi talebiyle 28 Mayıs 1869'da Davud Paşa ikinci kez Paris'e gönderildi fakat bu ikinci gezide de Davud Paşa bir başarı elde edemeyip anlaşmanın daha da içinden çıkılmaz bir hale dönüşmesine neden oldu.Bu sırada İstanbul'da da,Davud Paşa aleyhine bir kampanya başlatılmış ve Davud Paşa ile hükümetin önde gelenlerinin Baron Hirsch'ten rüşvet aldıkları hakkında dedikodular başlatılmıştı.Aleyhindeki bu söylemlerden haberdar olan Davud Paşa,İstanbul'a dönmeyi tehlikeli görerek,kaplıcalara gideceğini bahane ederek Fransa'nın Biarritz şehrine yerleşti.Ali Paşa'nın azledilip Mahmud Nedim Paşa'nın Sadrazam tayin edilmesinin ardından da Davud Paşa'nın tüm rütbe ve nişanları geri alındı.(20)

1877'de de Biarritz'de vefat eden Garabed Artin Davud Paşa'nın tek varisi İstanbul'da yaşayan manevi kızıydı ve Paşa,tüm mal varlığını evlenmesi şartıyla manevi kızına bırakıyordu.Yalnız kızın evlenmeyip rahibe olmayı tercih etmesi üzerine Garabed Artin Davud Paşa'nın tüm mal varlığı Elmadağ'daki Surp Hagop Ermeni Katolik Hastanesi'ne kaldı...(21) 

***

1-Enver Ziya Karal,Büyük Osmanlı Tarihi,c.I,s.185-187.
2-Erdoğan Keleş,Cebel-i Lübnan'da İki Kaymakamlı İdari Düzenin Uygulanması ve 1850 Tarihli Nizamname (ayrı basım),s.132.
3-Erdoğan Keleş,a.g.m.,s.133.
4-Ahmed Lütfi Efendi,Tarih-i Lütfi,Naşiri:Abdurrahman Şeref,Dersaadet:Sabah Matbaası,1328,c.VIII,s.42-43;Enver Ziya Karal,a.g.e.,s.210.
5-Reşat Kaynar,Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat,Ankara:TTK,2010,s.408 vd.
6-Erdoğan Keleş,a.g.m.,s.135-137.
7-Enver Ziya Karal,a.g.e.c.I,s.211-212.1850'de kabul edilen bu nizamname hakkında daha ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. Erdoğan Keleş,a.g.m.
8-Cenk Reyhan,"Cebel-i Lübnan Vilayet Nizamnamesi"-Memleket Siyaset Yönetim,2006/I,s.171-181.
9-Saro Dadyan,Osmanlı'da Ermeni Aristokrasisi,İstanbul:Everest Yayınları,2011,s.268.
10-Ahmed Lütfi Efendi,Tarih,İstanbul:1984,s.IX,34.
11-İbnülemin Mahmud Kemal İnal,Son Sadrazamlar,İstanbul:1964,cüz:I,s.160.
12-Y.G. Çark,Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler,İstanbul:1953,s.169.
13-BOA. A.] MKT.MHM.Nr. 228-95.
14-Ahmed Lütfi Efendi,Tarih,Ankara:1999,c.XIV,s.60.
15-Y.G. Çark,a.g.e.,s.170-171;Saro Dadyan,a.g.e.,s.269.
16-BOA. İ.DH.Nr. 492/33368;A.] MKT.MHM.Nr. 228/95,233/75,243/9,243/62,244/33,247/9,247/87,280/51,281/73,345/80,349/50,351/93,414/28;A.] MKT.UM.Nr. 485/85,487/51,491/52,547/91;A.] MKT.NZD.Nr. 359/6;Ahmed Lütfi Efendi,a.g.e.,c.X,s.114;c.XIII,s.13 vd.
17-Önder Kaya,Tanzimat'tan Lozan'a Azınlıklar,İstanbul:2005,s.103-104;Saro Dadyan,a.g.e.,s.266-267.
18-Said N. Duhani,Beyoğlu'nun Adı Pera İken,İstanbul:1990,s.108;Saro Dadyan,a.g.e.,s.297.
19-Sadrazam Ali Paşa,Hayatı,Zamanı ve Siyasi Vasiyetnamesi;(yay.haz.) Fuat Andıç&Süphan Andıç,İstanbul:Eren Yayınları,2000,s.70-72.
20-Ahmed Cevdet Paşa,Tezakir,c.IV,s.94;Ahmed Lütfi Efendi,a.g.e.,c.XII,s.13-14,29,68;c.XIV,s.21,60;Vahdettin Engin,Rumeli Demiryolları,İstanbul:1993,s.50-51,55,57;Said N. Duhani,Beyoğlu'nun Adı Pera İken,İstanbul:1998,s.108.
21-Y.G. Çark,a.g.e.,s.192.

*Saro Dadyan,1861 Cebel-i Lübnan Nizamnamesi ve Özerk Cebel-i Lübnan'ın İlk Mutasarrıfı Garabed Artin Davud Paşa,Toplumsal Tarih,sayı:239,Kasım 2013,s.66-70.

26 Kasım 2013 Salı

Mustafa Kemal'in 1915-1916 Ermeni Olaylarına Yaklaşımı:Fazahat/Ayşenur Korkmaz*

Bu yazı popüler milliyetçi reflekslerden uzak bir dil geliştirmeyi maksat edinerek,Mustafa Kemal'in 1915-1916 Ermeni olaylarına bakışını değerlendirmeye çalışacak.Mustafa Kemal'in 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmasında 1915-1916'da Ermenilere  yapılanları "fazahat" (rezillik) olarak nitelendirmesi  ekseninde,Vahakn Dadrian ve Taner Akçam'ın iddialarına değinilecek ve şu sorunun cevabı aranacaktır:Mustafa Kemal Ermenilere karşı hassas olduğu için mi,yoksa zaman zaman söylem ve siyaset tarzını değiştirebilen pragmatist bir politikacı olduğu için mi mecliste "fazahat" konuşmasını yapmıştı? 

Mustafa Kemal Ermeni meselesine nasıl bakıyordu?İttihat ve Terakki'nin 1915 Tehciri sırasında Ermenilere karşı işlediği büyük ayıbı kınıyor,eleştiriyor muydu?Yoksa Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu babasının böyle bir söylemde bulunması olanaksız mıydı?Bu konu zaman zaman Türkiye medyasında popüler bahislerden biri olarak gündeme geliyor.Bir süre hararetle tartışılıyor,ardından medyanın gelgeç gönüllü mizacı sayesinde çabucak tüketilip,sabun köpüğü gibi sönüyor ve bir sonraki Ermeni tartışmalarına kadar gözden kayboluyor.Mesele de Ermeni meselesi olunca,her seferinde tanıdık bir inkâr tutumuna giriliyor.Mustafa Kemal'e kutsallık atfedip "Mustafa Kemal asla Ermeni Tehciri'ni kınamazdı" şeklinde bir yoruma Türkiye'deki entelektüel ve akademik çevrelerde sıkça rastgeliniyor.Oysa bu yorum yapılacaksa bile Mustafa Kemal'in Osmanlı Ermenilerine karşı politikasını hem yurtdışında hem Türkiye'de verdiği demeçleri karşılıklı okuyarak,Nutuk'ta yazdıklarını,Meclis'te konuştuklarını değerlendirerek ve pragmatist siyaset tarzını da gözönünde bulundurarak yapmak en doğrusu olacaktır.Bu bağlamda Türkiye medyasının,bazı entelektüel ve akademik çevrelerin problemi,Ermeni meselesini tartışırken,birçok başka meselede olduğu gibi,milliyetçi reflekslerle sorgulaması ve cevaplandırmasıdır.

Dadrian ve Akçam'ın "fazahat" iddiası ve karşı tezler

Prof.Dr. Vahakn Dadrian,Mustafa Kemal'in İttihat ve Terakki'yi Ermeni Tehciri’nden ötürü kınadığını ileri sürüyor.Dadrian'a göre,Mustafa Kemal TBMM'nin açılışından bir gün sonraki Meclis konuşmasında,1915 Tehciri'ni ve kıyımlarını kastederek,Ermenilere yapılanları "fazahat" yani alçaklık,rezillik olarak tanımlamıştı:(1)

"İkinci teklif ki,memleket dahilinde katliam yapılmaması,Ermenilere karşı bu,gayrivarit idi.Memleketimiz cümlemizce malumdur.Hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır.Veya yapılmaktadır.Harbi Umumi'nin bidayeti safahatından bahsetmek istemem ve zaten itilaf devletlerinin de bahsettikleri bittabi maziye ait fazahat değildir."(2)

Mustafa Kemal,22 Haziran 1926 tarihinde Los Angeles Examiner gazetesi muhabiri Emile Hildebrand'a verdiği röportajda da,Ermeni Tehciri'ni kastederek,memlekette "acımasızca tehcir edilen ve kıyıma uğratılan" Hristiyan tebaanın hesabını İttihatçılardan sormak gerektiğini söylemişti.(3) Dadrian'ın Mustafa Kemal ile ilgili bu tezlerini Clark Üniversitesi'nden Taner Akçam da savunuyor.Hatta Akçam'a göre,Mustafa Kemal 24 Nisan'daki "fazahat" konuşmasını açık oturumda değil,yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi vekillerinin bulunabildiği gizli oturumda yapmıştı.TBMM gizli oturumunda yapılan böylesi bir konuşma Mustafa Kemal'in Ermenilere karşı hassasiyetini gösteriyordu ve bugün Türkiye'de Mustafa Kemal'in bu hassasiyeti örnek alınmalıydı.(4)

Akçam 2006 yılında yazdığı kitabına "A Shameful Act" (Fazahat) adını verdiğinde,Türkiye medyası bir hareketlenme yaşadı ve köşe yazarları Mustafa Kemal'in "fazahat" konuşması üzerine hararetli tartışmalar yaptılar.Kimi yazarlar ilk önce Akçam'ın bu iddiasını bildik bir telaşla asılsız olarak nitelediler.(5) Ancak Mustafa Kemal'in gerçekten de 24 Nisan 1920'deki Meclis konuşmasında Ermenilere yapılanları "fazahat" olarak nitelendirdiğini öğrendiklerinde birer düzeltme yazısı yazdılar.(6) Düzeltme yazısı yazanlardan biri Zaman gazetesi yazarı Ahmet Turan Alkan'dı.Alkan "fazahat" nitelendirmesinin gerçekten de Mustafa Kemal tarafından yapıldığını;ancak gizli celsede değil,açık celsede yapıldığını ve bu nitelendirmenin,Mustafa Kemal'in diğer Meclis konuşmaları gözönüne alındığında,genel çerçeve ile bağdaşmadığını yazdı.(7) Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Fatma Ülgen de,"Reading Mustafa Kemal on the Armenian Genocide of 1915" adlı makalesinde,"fazahat" konuşmasının açık celsede yapıldığını vurguladı.(8) Gerçekten de TBMM gizli celse zabıtlarını taradığımızda 24 Nisan 1920 tarihli kapalı oturumunda "fazahat" konuşmasının yer almadığını görüyoruz.(9)

Mustafa Kemal "fazahat" konuşmasını açık oturumda yapmışsa,ne değişir?Neden hararetle konuşmanın açık oturumda mı,kapalı oturumda mı yapıldığını tartışıyoruz?Çünkü bir konuşmanın açık oturumda ya da kapalı oturumda yapılmış olması,ardında yatan siyasi duruşu ve niyeti belirler.Kapalı oturumlar yalnızca bakanların,milletvekillerinin ve ilgili kamu görevlilerinin katılabildiği,içeriği gizli toplantılar olduğu için;burada yapılan konuşmalar görece daha dürüst ve şeffaf olacaktır.Açık oturumdaki konuşmalarsa,aksine dışarıdan birilerine mesaj verme amacını içinde barındırabilir.Eğer Mustafa Kemal gerçekten de kapalı oturumda 1915 Tehciri'ni "fazahat" (rezillik) olarak nitelendirmiş olsaydı,o halde Akçam ve Dadrian haklı olabilirlerdi.Ancak nitelendirme açık oturumda yapılmıştı ve İtilaf devletlerine,özellikle Britanya'ya,yeni Türk hükümetinin İttihat ve Terakki'nin devamı olmadığı mesajını vermeye çalışıyordu.

Mustafa Kemal,aynı gün açık oturumda "fazahat" konuşmasını yaptıktan hemen sonra kapalı oturumda da konuşma yapmış,orada da Ermeni olaylarından bahsetmişti,fakat bu sefer oldukça farklı cümleler kurmuştu:

"Biz İngilizleri,Amerikalıları aleyhimizde tahrik etmemek ve her nasılsa Harbi Umumi'de yapılmış olan vak'anın tekerrür ve tevalisine dair hiçbir zan ve şüphe vermemek için bu mıntıka-i malume [Ermenistan Erivan hükümeti sınırları] dahilinde bulunan ahali-i İslamiyenin hududumuzu geçmek suret ile alenen muavenetlerine dahi şitap etmekte tereddüt ettik."(10)

Mustafa Kemal birkaç saat önce açık oturumda "fazahat" olarak nitelediği Ermeni olaylarından,kapalı oturumda "her nasılsa yapılmış olan vak'a" olarak bahsediyordu.Bunun yanı sıra,Ermenilerle ilgili,diğer meclis konuşmalarında ve Nutuk'ta "fazahat" konuşmasından oldukça uzak beyanatlar verecekti.(11)

Mustafa Kemal'in "fazahat" konuşmasıyla diğer Meclis konuşmaları genel çerçevede bağdaşmıyorsa,o halde "fazahat" konuşmasının amacı neydi?Mustafa Kemal niçin konuşmasında Ermeni olaylarına değinmiş,1915 Tehciri ile gelişen süreci "fazahat" olarak tanımlamıştı?Bunu iki sebebe bağlamak mümkün.Birincisi,Mustafa Kemal 1920 Şubat'ında Güneydoğu Anadolu'daki Ermeni katliamlarının sorumlusu olarak görülüyordu.İkincisi,1915'te Ermeni Tehciri'ni ve kıyımlarını gerçekleştiren İttihatçı hareketin devamı olarak nitelendiriliyordu.Dolayısıyla İtilaf devletlerine ve yabancı medyaya,hem Güneydoğu'da çıkan yeni Ermeni olaylarının sorumlusu olmadığı,hem de İttihatçı olmadığı mesajını vermek için Meclis açık oturumunda "fazahat" konuşmasını yaptı.

Güneydoğu'daki Ermeni olayları ve Mustafa Kemal ile ilişkisi

1918-1919'da İngiliz ve Fransız kuvvetlerinin Güneydoğu Anadolu'yu işgaliyle,1915 Tehciri ve kıyımları sırasında yerlerinden edilen Ermenilerin bir kısmı tekrar Anadolu'ya döndü.Paul du Véou'ya göre 1919 yılının sonlarına doğru yaklaşık 120.000 Ermeni,Adana,Maraş,Dörtyol,Tarsus,Zeytun gibi bölgelere yeniden yerleşmişti.(12) Ermenilerin evlerine geri dönmesiyle bölge halkı ve Kuva-yı Milliye birlikleriyle Ermeniler arasında çatışmalar başladı.Bölgede yükselen tansiyon binlerce Ermeni'nin ve Müslüman'ın ölümüyle sonuçlandı.Bu sırada yurtdışı basınında konuyla ilgili birçok haber yayınlanıyordu.

Şubat 1920'de Adana,Maraş ve Kilikya'da gerçekleşen Ermeni olaylarıyla ilgili Avrupa ve Amerikan medyasında Türk mezaliminin hâlâ devam ettiğine dair haberler yazılıyordu.Haberlerin genelinde,Mustafa Kemal liderliğindeki Ulusal Direniş Hareketi'nin Maraş'taki Ermenileri katlettiği yazılıydı.The Times gazetesi 14 Şubat 1920 Cumartesi günü "Fresh Armenian Massacres" (Yeniden Ermeni Katliamları) başlığıyla bir haber yayınladı.İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nda görev yapan Harold Buxton'dan gelen bir telgrafın yayınlandığı bu haberde,Maraş ve Kilikya bölgelerinde toplam 1.500 Ermeni'nin öldürüldüğü söyleniyordu.(13) Yine 17 Şubat'ta "Slaughter of Armenians" başlığıyla çıkan bir başka Times haberinde,Ulusal Direniş Hareketi'nin;Maraş,Kilikya,Zeytun ve Adana çevresinde 7.000 Ermeni'yi katlettiğini,Ermenilere yardım eden bir Amerikan kuruluşunun iki çalışanını da öldürdüğünü bildiriyordu.(14) Bu haber aynı gün İngiliz Parlamentosunda da konuşuldu.Sir Donald Maclean Avam Kamarası'ndaki konuşmasında,Kuva-yı Milliye birliklerinin Güneydoğu'da kontrolü ele geçirdiğini ve yaklaşık 7.000 Ermeni'yi öldürdüğünü söyledi.(15) Yine Avam Kamarası'ndaki bir oturumda,Sir H. Greenwood söz alarak Ermenileri öldüren Kuva-yı Milliye hareketinin başında Mustafa Kemal'in bulunduğunu dile getirdi.Lord R. Cecil ve Ormsby-Gore da,buna ek olarak,katliamları İttihat ve Terakki'nin planladığını ve Mustafa Kemal'in de bir İttihatçı olarak planları uygulamaya geçirdiğini ileri sürdüler.(16)

İstanbul hükümetine de Mustafa Kemal ile ilgili verilen mesaj aynıydı.Son Mebusan Meclisi'nin dağıtılması öncesinde,6 Mart 1920'de,İngiliz dışişleri sorumlusu Lord Curzon,Amiral John de Robeck'e Mustafa Kemal ile ilgili bir talimat metni göndermişti.Talimatnamede "Türk hükümetinden,son Kilikya olaylarında sorumluluğu şüphe götürmeyen,Erzurum Valisi Mustafa Kemal'in derhal azli istenecektir" yazılıydı.Talimatname onaylandıktan sonra 16 Mart 1920'de İtilaf devletleri İstanbul hükümetine nota verdi.Notada,İstanbul hükümetinin,Kilikya ve diğer bölgelerdeki Ermeni olaylarından sorumlu görülen Mustafa Kemal ile derhal ilişkisinin kesilmesi salık veriliyordu.(17)

Amerika'da da Mustafa Kemal'e ilişkin görüşler farksızdı.Diplomat Cornelius Van H. Engert Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği raporunda,Kilikya Ermenilerinin 5.000'e yakınının Kuva-yı Milliyeciler tarafından öldürüldüğünü yazmıştı.Engert'in bu raporundan hemen sonra,bir başka diplomat Amiral Bristol,acil bir raporla karşı fikir beyan etti ve Ankara hükümetini kastederek "Türklerin Ermenilere karşı katliam yapmadığını" yazdı.(Bristol'ün Ankara hükümeti ile arası epey iyiydi.İyi geçinme çabasının ardında yatan en önemli sebep de Anadolu'daki ticari olanaklardan faydalanarak,bir Amerikan-Türk ticaret işbirliği inşa etmekti) Bristol'ün alelacele yazılmış bu raporuna cevaben,Amerikan Dışişleri Bakanlığı,birçok başka diplomat Ermenilere katliam yapıldığını söylerken,Bristol'ün raporunun son paragrafında geçen "Türklerin Ermenilere karşı katliam yapmadığı" cümlesinin anlaşılmadığını bildirdi ve bu cümleyle tam olarak neyi kastettiğini sordu.(18) Besbelli,Amerikan hükümeti de yeni gelişen Ermeni olaylarından Mustafa Kemal'i mesul tutuyordu.

Mustafa Kemal Ermeni kıyımlarının yeni sorumlusu olarak anılmaktan rahatsızdı.Başında bulunduğu hareketin İttihat ve Terakki'den ayrı,yeni ve meşru bir hareket olduğunu ve Ermenilere karşı katliamlar yapmadığını vurgulama ihtiyacı hissediyordu.Meclis bu vurgulamayı yapmak için en uygun yerdi.Açık oturumda yapılan bir konuşmayla,hem yabancı medyaya hem de İtilaf devletleri hükümetlerine açıkça mesaj verilebilirdi.Nitekim öyle de oldu,Mustafa Kemal Meclis açıldıktan hemen bir gün sonra,vakit kaybetmeden Ermenilere karşı yeni bir katliamın sözkonusu olmadığını dile getirdi.Hemen ardından da İttihat ve Terakki'nin 1915'te yaptıklarını "fazahat" olarak niteledi:

"Bunu mütaakıp idi ki,İngilizler zahiren tatlı,bütün efkârı tatyib edecek bir tebliğde bulundular:İngiliz mümessili siyasisi Londra'daki Hariciye Nezareti tarafından hükümetimize bir tebliğde bulundu ve dedi ki;Yunanlar da dahil olmak üzere İtilâf kuvvetlerine karşı başlamış olan harekâtı tatil ediniz,ikincisi Türkiye'de Ermenilere karşı icra edilmekte bulunan katliamdan sarfınazar ediniz!İşte bu iki şeyi yaptığınız halde İstanbul size terkolunacaktır.Fakat bu iki harekette bulunmadığınız takdirde sulh şeraiti fevkalâde fena olacaktır…İkinci teklif ki,memleket dahilinde katliam yapılmaması,Ermenilere karşı bu,gayrivarit idi.Memleketimiz cümlemizce malumdur.Hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır.Veya yapılmaktadır.Harbi Umumi'nin bidayeti safahatından bahsetmek istemem ve zaten İtilaf devletlerinin de bahsettikleri bittabi maziye ait fazahat değildir.Bugün memleketimizde bu gibi fecayiin icra edildiğini iddia ederek,bundan sarfınazar etmenizi taleb ediyorlardı..."(19)

Mustafa Kemal'in neden 1915'i "fazahat" olarak betimlediğine bir sonraki başlıkta değineceğiz.Şimdi konuşmasının içeriğini inceleyelim.Mustafa Kemal konuşmasında,İngilizlerin İstanbul'dan vazgeçmek için kendilerinden iki talebi olduğunu söylüyor.Birincisi Yunanlar dahil tüm İtilaf birliklerine karşı yaptıkları harekâtı durdurmaları,ikincisi de Ermenilere yeni katliamlar yapmaktan uzak durmaları.Mustafa Kemal ikinci talep konusunda,kendilerinin zaten Ermenilere yeni katliamlar yapmadıklarını savunuyor.Ardından Birinci Dünya Harbi sırasında Ermenilere yapılanları ayıplar nitelikteki o meşhur kelimeyi,"fazahat"ı kullanıyor ve kendilerinin böyle fecayide bulunmadıklarını söylüyor."Fazahat" konuşmasının yapılmasının sebebi, ortada Ermenilerle ilgili hiçbir mesele yokken 1915 Ermeni katliamlarını kınamak değil,Milli Mücadele Hareketi'nin İttihatçılardan farklı olarak Ermenilere katliam yapmadığını vurgulamaktı.Zira daha evvel de belirttiğimiz gibi Mustafa Kemal ve Ankara hükümeti "Türk mezaliminin yeni sorumluları" olarak nitelendiriliyorlardı.

Acaba 24 Nisan 1920 "fazahat" konuşmasından birkaç ay önce Adana,Maraş ve Kilikya bölgelerinde Ermeni olayları yaşanmasaydı,yabancı medyada Ermenilere karşı yeni katliam haberleri çıkmasaydı ve en önemlisi bu yeni katliamların sorumlusu olarak Mustafa Kemal ve Ankara hükümeti gösterilmeseydi,Mustafa Kemal yine de 24 Nisan 1920'de Meclis'teki "fazahat" konuşmasını yapar mıydı?

Milli Mücadeleciler:Yeni İttihatçılar

Erik-Jan Zürcher "Milli Mücadele'de İttihatçılık" kitabında önemli bir soruya eğilir:Mustafa Kemal'in Anadolu Hareketi'nin oluşmasında İttihatçıların payı ne kadardı?İttihat ve Terakki Cemiyeti 1918'de kendini feshettikten ve Talat,Cemal,Enver paşalar yurtdışına kaçtıktan sonra,parti üyelerinin pek çoğu Mustafa Kemal'in lideri olduğu direniş hareketine katıldılar.İttihat ve Terakki iktidarında Enver Paşa'ya sunmuş oldukları sadakatin yerini Mustafa Kemal'e olan biatleri aldı.Mustafa Kemal'in direniş hareketi başarılı olunca İttihatçı kimliğinden sıyrılan İttihatçılar,1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin Kemalist kadrolarını oluşturdular.Bu anlamda Mustafa Kemal'in direniş hareketi,Zürcher'e göre,İttihatçıların siyaset ve siyasetçi mirasından oluşturulmuş bir devamlılık hareketiydi.Zürcher,geç dönem Osmanlı ile Türkiye Cumhuriyeti'nin sürekliliğini tartıştığı "Modernleşen Türkiye'nin Tarihi" kitabında,Jön Türk dönemini 1908'le başlatır,1950'de CHP iktidarının sonlanmasıyla bitirir.(20) Zürcher'in süreklilik iddiası,Türkiye'deki resmi tarih yazımına karşı -ki resmi tarihyazımının esas itibariyle Mustafa Kemal'in Nutuk'una dayandığı söylenebilir- yeni bir tarih perspektifi getirmiştir.

Resmi tarihyazımının fikir babası Mustafa Kemal ise,Milli Mücadele yıllarında da,Kemalizm Türkiye'ye egemen olduktan sonra da İttihatçılar ile kendi hareketi arasında süreklilik olmadığını savunmuştur.Mustafa Kemal'in kopuş iddiasını söylemsel olarak Nutuk'taki pek çok anlatısında,yurtiçinde ve yurtdışında verdiği demeçlerde ve birçok Meclis konuşmalarında görebiliriz.24 Nisan 1920'de Meclis'te yaptığı "fazahat" konuşmasını da bu bağlamda değerlendirmek yanlış olmaz.Mustafa Kemal,Osmanlı Ermenilerini önemsediğinden çok,kendi hareketi ile İttihat ve Terakki'yi ayırmak için 1915 ayıbını "fazahat" olarak nitelendirmiş olabilir.

Mustafa Kemal niçin kendi hareketinin İttihatçıların devamı olarak görülmesini istemiyordu?1915 ayıbını işleyen ve Birinci Dünya Savaşı'nda alınan kesin yenilgi sonrasında partiyi feshedip ülke dışına kaçan İttihatçıların itibarı İtilaf devletleri nezdinde dibe vurmuştu.Parti liderleri haklarında 1918'de İngilizler yakalama emri çıkarınca,Alman müttefikleri tarafından Avrupa'ya kaçırıldılar.1919-1921 yılları arasında,İstanbul Divan-ı Harbi Örfi mahkemelerinde Ermenilere yaptıklarından ötürü Avrupa'ya kaçmış oldukları için gıyaben yargılandılar ve ölüm cezasına çarptırıldılar.İstanbul'da kalan İttihatçılar,11 Kasım 1918'de Teceddüt Fırkası'nı kurup,son Osmanlı Mebusan Meclisi'nde mebusluğa devam ettiler.16 Mart 1920 tarihinde meclis kapatıldığında da Malta'ya sürüldüler.(Bu İttihatçıların birçoğu sonradan TBMM koltuklarında yerini alacaktı) Mustafa Kemal'in önderlik ettiği Milli Mücadele hareketi ise Anadolu'da kalan İttihatçılardan tertip edilen bir hareket olarak görülüyordu.İtilaf devletleri yüksek komiserleri İstanbul'un işgali sırasında yayınladıkları bildiri metninde İttihat ve Terakki üyelerinin bir kısmının Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'ya kaçarken,bir kısmının Anadolu'ya gelerek kanundışı direniş örgütleri kurduğunu vurgulamışlardı.(21) Milli Mücadeleciler İttihatçılığın artık kara bir leke olduğunu bildiklerinden,İttihatçı olmadıklarını ispat etmeye epey çabalayacaklardı.Mustafa Kemal'in "fazahat" konuşması da bu çabanın örneklerinden yalnızca biriydi. 

İttihatçı damgasından kurtulmaya çalışmak

Milli Mücadele Hareketi yabancı basın ve hükümetler tarafından İttihatçı tertibi olarak anılıyordu.Amiral Calthrope,İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği 30 Haziran 1919 tarihli raporunda,Mustafa Kemal ve direniş hareketi ile ilgili şunları yazmıştı:"Mustafa Kemal Paşa ve onunla birleşenler nüfuzlarını mahalli memurlara zorla kabul ettirmektedirler.Hareket kendiliğinden olma değil ama İttihat ve Terakki Komitesi'nin liderlerinin teşvikiyle,hâlâ mevcut teşkilatın da yardımı ile bir lazime gibi meydana gelmiş görünmektedir."(22)

Mustafa Kemal Milli Mücadele Hareketi'nin İttihatçılıkla özdeşleştirilmesinin harekete zarar vereceğini,İtilaf devletleri temsilcileriyle olası müzakereleri engelleyeceğini düşünüyordu.Bu yüzden Eylül 1919'da,Sivas Kongresi'nin açılışında tüm delegelerin yalnızca vatan ve millet uğruna çalışacaklarına,İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni canlandırmayacaklarına yemin etmesine karar verildi.(23) Kongrede toplanan 38 delegenin imzaladığı bu yeminle İttihatçılar,artık İttihat ve Terakki'ye sadakatlerinden vazgeçeceklerinin sözünü veriyorlardı:"Makam-ı celil-i Hilafet ve Saltanata,İslamiyete,devlete,millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye ve emelimiz olmadığına binaen Kongre'nin müzakeresi devamı müddetince ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azim ve iman ile çalışacağıma ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ihyasına çalışmayacağıma namusum ve bilcümle mukaddesatım namına vallah,billah." Sivas Kongresi'nde bu yemini eden,pek çoğu İttihatçı geçmişe sahip olan delegeler İttihat ve Terakki Cemiyeti ile bağlarını koparacaklarına dair söz vermiş oldular.Öte yandan da İtilaf devletlerine İttihatçı olmadıklarını ve dolayısıyla İttihatçıların sabık suçlarına da ortak olmadıkları mesajını vermiş oluyorlardı.

Sivas Kongresi'nden iki hafta sonra 22 Eylül 1919'da,Mustafa Kemal General Harbord ile görüşmüş,Kongre'de edilen yeminin içeriğini tekrar ederek,hareketin İttihatçı olmadığını vurgulamıştı:“...biz faaliyet ve hedeflerimizi vatan ve milletin mevcudiyeti refah ve saadeti için evvelce tarif ettiğimiz hudutlar dahilinde tahdit etmeyi lüzumlu mülahaza ediyoruz.Turanizmin zararlı bir görüş olduğuna gerçekten kani bulunuyoruz.Hudutlarımızdan uzaklarda bulunan bu gibi vehim ve hayallere itibar etmiyoruz.Biz yalnız vatanımızın kalbi ve varlığımızın bağı olan Payitahtı ve Hilafeti savunmak istiyoruz."(24) Mustafa Kemal Harbord'a,hareketinin politikasının İttihatçıların Turancılığından beslenmediğini,yalnızca Anadolu çevresinde mücadele vermekte olduğunun altını çiziyordu.

Kasım ayında toplantılara başlayan Heyeti Temsiliye de hareketin İttihatçı olarak anılması üzerine sık sık konuşuyordu.18 ve 26 Kasım 1919 tarihli oturumlarda,Kâzım Karabekir söz alarak İttihatçılıkla itham olunmak üzerine endişelerini bildirmişti:"Korkuyorum,birçok yanlışlıklar ederiz.Muhalifler İttihad-ı Terakki'nin bir aynıdır derler.Gazeteler de..."(25) "İtilaf devletleri bizi İttihatçılıkla itham ediyor.Bunların bize büyük zararları vardır."(26)

Milli Mücadelecilerin İttihatçı olmadıklarına dair mesajları Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da,1926'daki İttihatçı temizliğine kadar devam edecekti.1926'da,yurda dönüp Kemalist hükümetin otoritesini elinden almaya çabalayan İttihat ve Terakki'nin lider muhalifleri tamamen ortadan kaldırıldıktan sonra,Mustafa Kemal'in sözlüğünde İttihatçılık hainlik olarak karşılık bulacak,Türk tarihyazımında İttihatçı ve Kemalist hareketler arasındaki farklar iyice vurgulanacaktı.(27) Mustafa Kemal 22 Haziran 1926 tarihinde Los Angeles Examiner gazetesi muhabiri Emile Hildebrand'a verdiği röportajda İttihatçıları ağır bir şekilde eleştirmiş,şu sözleri söylemişti:"Yuvalarından kitle halinde acımasızca tehcir edilen ve kıyıma uğratılan Hristiyan tebaamızın hayatlarının hesabı kendilerinden sorulmak gereken eski Jön Türk Partisinin bu kalıntıları Cumhuriyet yönetimi altında da rahat durmuyordu...Bunlar şimdiye kadar yağma,haydutluk ve rüşvetle yaşamış ve faydalı bir işte çalışmak,hayatlarını namuslu alın terleriyle kazanmak yolundaki herhangi bir düşünce ya da öneriye düşman olmuşlardır."(28)

Vahakn N. Dadrian,bu demeci Mustafa Kemal'in 1915 Tehciri'ni tasvip etmediği ve kınadığı yönünde yorumlar.Bana kalırsa Mustafa Kemal,Ermeni diasporasının yoğun olduğu ABD'nde,Kemalist hareketin beyaz bir sayfa olduğunu,İttihatçıların devamı olmadığını,dolayısıyla onların Ermenilere yaptıklarından da sorumlu olmadığını vurgulamak için böyle bir demeç vermiş olabilir.Mustafa Kemal ilginç bir şekilde Amerika ve Avrupa kamuoyuna verdiği bu ve bunun gibi demeçleri,Türkiye'de hiçbir yerde vermemiştir.Türkiye'de Ermenilere karşı tutumu tam tersinedir.Meclis konuşmalarında ve Nutuk'ta,yurtdışına verdiği demeçlerin aksine,Anadolu'da katliamları Ermenilerin yaptığını söyler.(29) Osmanlı Ermenilerine ilişkin bu tutum farklılığının Kemalizm'in pragmatist siyaset usulünden geldiğini söylemek mümkündür.Mustafa Kemal'in iç ve dış politikalarda yerine ve zamanına göre sergilediği farklı siyasi tutumlar vardır.Mesela bir zaman Hilafeti kurtarmak için Anadolu direnişini örgütlediklerini söylerken,bir başka zaman Hilafeti kaldırabilir.Bir yerde Kürtlerle birlikte Anadolu direnişini örgütlerken,bir başka yerde Kürtleri Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğüne tehdit olarak görebilir.Bir kamuoyuna Ermeni Tehciri'ni ve katliamlarını ayıplar biçimde demeç verirken,bir başka kamuoyuna Ermenilerin acımasız bir millet olduğunu söyleyebilir.

"Fazahat"ı işleyenleri kendi hareketine katmak

Mustafa Kemal 24 Nisan 1920'de Meclis'te "fazahat" konuşmasını yaparken,Meclis sıralarında kendisini dinleyen vekillerin birçoğu eski İttihatçı siyaset adamlarıydı.Bu siyasi elitin bir kısmı -ki daha sonra Cumhuriyet Halk Partisi'nde vekillik veya üst düzey yöneticilik yapacaklardır- 1915-1916'da Osmanlı Ermenilerine karşı işledikleri suçlardan ötürü 1919'da Divan-ı Harbi Örfi Mahkemesi'nde yargılanmışlardı.Malta'da sürgünde oldukları için ilk TBMM'ne yetişemeyen ama sonra 1923'te kurulan CHP kadrosuna dahil olanların arasından da Ermenilere karşı işledikleri suçlardan ötürü yargılananlar vardı.Tevfik Rüşdü Bey (Aras),Mustafa Şeref Bey (Özkan),Ali Haydar Bey (Yuluğ),Abdülgani Ertan,Sabit Sağıroğlu,Şükrü Kaya,Ali Saib Ursavaş bunlardan bazılarıydı.Hepsi de ilk mecliste ya da daha sonraki dönemlerde CHP'nde görev almıştı.Enver,Talat ve Cemal paşaların kaçışından sonra,umudu Mustafa Kemal'in ulusal direniş hareketinde görmüşler,yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetici kadrolarına katılmışlardı.

Tevfik Rüşdü Bey 1920'den 1923'e kadar Menteşe milletvekili,1923'ten 1927'ye kadar CHP İzmir Milletvekili ve 1925'ten 1938'e kadar Dışişleri Bakanı olarak görev yapmıştı.Mustafa Şeref Bey de benzer bir şekilde TBMM'nde ikinci,üçüncü,dördüncü ve beşinci dönem CHP milletvekilliği yapmıştı.Ali Haydar Bey 1923-1924 yılları arasında İstanbul Belediye Başkanıydı.1919'da Harbi Umumi Divan-ı Örfi Trabzon davası sanıklarından,Trabzon Hastanesi'nde zehirleme yoluyla Ermenileri öldürdüğü iddia edilen Ali Saib Ursavaş,1923,1931 ve 1935 genel seçimlerinde seçilerek CHP Urfa Milletvekilliği yapmıştı.

Ermeni olaylarında sorumlu görülen bir başka isim 1915 İskan-ı Aşair ve Muhacirin Umumi Müdürü olan Şükrü Kaya idi.Türkiye Cumhuriyeti'nde Kemalizm'in sert uygulayıcılarından biri olacak olan Şükrü Kaya 1915'te "fazahat"ın haberini önceden vererek,Ermenilerle ilgili düşünceleri şöyle dile getirmişti:"Nihai sonuç Ermeni ırkının imha edilmesi olmak zorundadır.Şu anda patlayan Müslümanlarla Ermeniler arasındaki sürekli kavganın kesin olarak açığa çıkmasıdır.Zayıf olan yok olmak zorundadır."(30) Kaya İttihat ve Terakki feshedildikten,kendisi de Malta'ya sürgün edildikten bir süre sonra Avrupa'ya kaçıp,oradan da Anadolu Hareketi'ne katılmış,sonra Türkiye Cumhuriyeti'nde 1923-1924 yılları arasında Menteşe Milletvekili,1924-1925’te Hariciye [Dışişleri] Bakanı ve 1927 yılından Mustafa Kemal'in ölümüne kadar İçişleri Bakanı olarak görev yapmıştı.

İttihat ve Terakki'nin yönetici kadrolarında yetişen ve görev yapan ve 1915'te Osmanlı Ermenilerine yapılanlardan sorumlu tutulan bu siyasi figürler daha sonra Mustafa Kemal'in hareketine katılmışlar,Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetici elitini oluşturmuşlardı.Özetle her ne kadar 1915'te yapılanlar Mustafa Kemal tarafından "fazahat" olarak tanımlansa da pratikte tutumlarda farklılık gözlenebiliyordu.

"Fazahat" konuşması nasıl değerlendirilebilir?

Mustafa Kemal'in 24 Nisan 1920'de Meclis'te yaptığı "fazahat" konuşmasını,güttüğü pragmatist politika çerçevesinde değerlendirmek herhalde yanlış olmayacaktır.Zira o konuşma gündemde Ermenilerle ilgili hiçbir tartışma ve mesele yokken yapılmış değildi.Aksine Mustafa Kemal ve Ankara hükümeti İtilaf devletlerince "yeni İttihatçılar" ve "Türk mezaliminin yeni sorumluları" olarak nitelendirildiği sırada yapılmıştı.Mustafa Kemal,İtilaf devletlerinin gözünde,hem Şubat 1920'de Adana,Maraş ve Kilikya çevresinde gerçekleşen Ermeni olaylarından mesuldü,hem de Anadolu'da ulusal direnişi örgütleyen,İttihat ve Terakki'nin yolunu devam ettiren,İttihatçılara sadık ve tabi bir lider olarak görülüyordu.Tam bu sırada,"İttihat ve Terakki Ermenilere karşı katliamlar yapmamıştır" dese en başından beri kaçındığı İttihatçı damgasını kabul etmiş olacaktı.Oysa kendi hareketinin meşruluğunu ve masumluğunu ispat etmek zorundaydı.Hem Avrupa'da ve Amerika'daki dış siyaset figürlerinden gelecek tepkilerin önüne geçmek,hem de Avrupa'dan Türkiye'ye dönüp yönetimi tekrar ele geçirmenin yollarını arayan Enver,Talat ve Cemal'e karşı Türkiye Cumhuriyeti'ndeki siyasi otoritesini korumak istiyordu.Bu sebeplerden ötürü Mustafa Kemal 1915'in lekesini taşıyan İttihat ve Terakki'yi kınama ihtiyacı hissetmiş ve 1915'te Ermenilerin yaşadıklarını "fazahat" olarak nitelendirmiş olabilir.Bu anlamda Mustafa Kemal'in "fazahat" konuşmasını -Dadrian ve Akçam'ın yorumlarından farklı olarak- ilkesel olmaktan çok,bir pragmatist siyaset tarzının getirdiği sonuçlar olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır...

***

1-Vahakn N. Dadrian,"İstanbul Divan-ı Harb-i Örfisi'nde Ermeni Soykırımı konusunda görülen davalar ve kararlar",Taner Akçam ve Vahakn N. Dadrian,"Tehcir ve Taktil":Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları:İttihat ve Terakki'nin Yargılanması,(1919-1922),İstanbul:Bilgi Ünivesitesi Yayınları,2008,s.11.
2-Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (1919-1938),İstanbul:Milli Eğitim Bakanlığı Yayınevi,s.49.
3-Vahakn N. Dadrian,"The Documentation of the World War I Armenian Massacres in the Proceedings of the Turkish Military Tribunal" International Journal of Middle East Studies,cilt 23,No.4 (Kasım 1991):570.
4-Taner Akçam,A Shameful Act,New York:Metropolitan Books,2006,s.348.
5-Ahmet Turan Alkan,"Geçiyoruz Geçmiyoruz,"Zaman,30 Ekim 2006.Ayrıca bkz. Ertuğrul Özkök,"Ne Zamandan Beri Kürt Oldun?",Hürriyet,31 Ekim 2006. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goste /haber.aspx?id=5345760&tarih=2006-10-31
6-Ahmet Turan Alkan,"Düzelti-yorum",Zaman,1 Kasım 2006.Ayrıca bkz. Ertuğrul Özkök,"O Sahnede Neler Konuştular",Hürriyet,1 Kasım 2006. http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5354141 tarih=2006-11-01
7-Ahmet Turan Alkan,"Düzelti-yorum",Zaman,1 Kasım 2006.
8-Fatma Ülgen,"Reading Mustafa Kemal on the Armenian Genocide of 1915",Patterns of Prejudice cilt. 44. No.4 (2010):382.
9-TBMM Gizli Celse Zabıtları Cilt I,(Ankara:Türkiye İş Bankası Yayınları,1985),2-10.Ayrıca bkz."TBMM Gizli Celse Zabıtları 24 Nisan 1920",son erişim tarihi 8 Nisan 2013. http://www.tbmm.gov.tr/tutanakla /TUTANAK/GZC/d01/CILT01/gcz01001002.pdf
10-TBMM Gizli Celse,a.g.e.,4.
11-Paul du Véou,Kilikya Faciaları (La Pasi on de la Cillicie 1919-1920);(çev.) Reşat Gönen (Paris:Genelkurmay Başkanlığı ATASE Arşivi Kütüphanesi 1937),87.
12-Fatma Ülgen,"Reading Mustafa Kemal on the Armenian Genocide of 1915",a.g.e,s.382-385.
13-"Fresh Armenian Massacres",The Times,14 Şubat 1920.
14-"Slaughter of Armenians",The Times,17 Şubat 1920.
15-"Commons Sitting of Tuesday,17 Şubat 1920",son erişim tarihi 27 Mart 2013.House of Commons Parliamentary Papers. http://parlipapers.chadwyck.co.uk/marketing/index.jsp sitesi üzerinden erişildi.
16-"Commons Sitting of Tuesday,11 Şubat 1920",son erişim tarihi 27 Mart 2013.House of Commons Parliamentary Papers. http://parlipapers.chadwyck.co.uk/marketing/index.jsp sitesi üzerinden erişildi.
17-Fahir Armaoğlu,"İngiliz Belgelerinde İstanbul'un İşgali,16 Mart 1920" Belleten,Sayı:234,Türk Tarih Kurumu,479-484.
18-Levon Marashlian,"Finishing the Genocide:Cleansing Turkey of Armenian Survivors,1920-1923" in Remembrance and Denial: the Case of  Armenian Genocide,(ed.) Richard Hovannisian (Wayne State University Press,1999),122-123.
19-Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (1919-1938),a.g.e.,s.49-50.
20-Erik-Jan Zürcher,"Modernleşen Türkiye'nin Tarihi";(çev.) Yasemin Saner (İstanbul:İletişim Yayınları,2009),s.143-303.
21-Mustafa Kemal,Nutuk,İstanbul:İstanbul Ticaret Odası Yayınları,2010,s.309-310.
22-Gotthard Jaeschke,Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri;(çev.) Cemal Köprülü (Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları,1971),s.169-170.
23-Erik-Jan Zürcher,"Milli Mücadele'de İttihatçılık",(çev.) Nüzhet Salihoğlu (İstanbul:İletişim Yayınları,2003),s.110.
24-Gotthard Jaeschke,Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri,a.g.e.,s.170.
25-Uluğ İğdemir,Heyet-i Temsiliye Tutanakları (Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları,1975),s.52.
26-Uluğ İğdemir,Heyet-i Temsiliye Tutanakları,a.g.e.,s.106.
27-Erik-Jan Zürcher,"Milli Mücadele'de İttihatçılık",a.g.e.,s.111.
28-Mete Tunçay,"Atatürk Sayfası" Tarih ve Toplum (Mayıs 1988):56-57.(Mete Tunçay'ın Türkçeye çevirdiği bu röportaj 1 Ağustos 1926'da Los Angeles Examiner gazetesinde "Kemal Promises More Hangings of Political Antagonists in Turkey" başlığıyla yayınlandı)
29-Fatma Ülgen,"Reading Mustafa Kemal on the Armenian Genocide of 1915",a.g.e,s.375-383.
30-Hans-Lukas Kieser,"Ermeni Meselesi",son erişim tarihi:22 Nisan 2013. http://hayastaninfo.net/attachments/article/675/ErmeniMeselesi.pdf 

*Ayşenur Korkmaz,Mustafa Kemal'in 1915-1916 Ermeni Olaylarına Yaklaşımı:Fazahat,Toplumsal Tarih,sayı:239,Kasım 2013,s.58-[65].