27 Ocak 2025 Pazartesi

"Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulmak mümkün mü?"/Prof. Dr. Ruben Safrastyan*

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim'de Abdullah Öcalan'ın tahliye edilip,örgütü lağvetmesi koşuluyla,"Umut hakkı için başvurması ve TBMM'nde DEM Parti Grup Toplantısı'nda konuşması" için çağrı yapması,Türkiye'de büyük yankı uyandırdı.

Ermeni Haber Ajansı,konuyu Ermenistan Millî Bilimler Akademisi akademisyenlerinden Türkolog Prof. Ruben Safrastyan ile görüştü. -Sayın Safrastyan,Türkiye'nin aşırı sağcı Milliyetçi Hareket Partisi'nin lideri geçen yıl,o ülkede terör örgütü olarak kabul edilen Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) kurucusu ve lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması için çağrıda bulunmuştu.Ancak "TBMM'nde DEM Parti grubunda PKK'yi lağvetmesi çağrısı yapma" şartıyla.Bahçeli neden böyle bir çağrıda bulunmaya karar verdi?

Bu çok önemli bir soru.Soru şu:Şimdiki Türkiye acaba dünyâdaki konumunu ve itibârını artırma çabasında mı,en önemli iç sorunu olan Kürt sorununu çözebilir mi?Bu konu yıllardır özellikle Suriye'de dış politika diline de yansımıştır.Türk devletinin karşı karşıya olduğu mesele şu:Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulmak mümkün müdür?

Devlet Bahçeli'nin geçen yılın Ekim ayında yaptığı çağrının,aslında Türk elitinin Kürt sorununun çözümüne yönelik yeni bir süreci başlatma girişimi olarak algılanması gerektiğini düşünüyorum.Özellikle Erdoğan döneminde Türk yönetiminin bazı girişimleri oldu ancak sonuç alamadı.Şimdi bir başka girişimin daha yapıldığını görüyoruz.Devlet Bahçeli de Türk elitinin en etkili isimlerinden biri ve partisi de iktidar koalisyonu üyesi.Bu meselenin barışçıl yollarla çözülmesi için çaba sarfediliyor.

Bahçeli'nin bu açıklaması ilk etapta hem Türk hem de Kürt çevrelerinde net bir şekilde karşılanmadı.Ama bu süreç özünde devam etti.Şunu da söyleyelim ki,artık o sorunun çözümünde gelinen aşama oldukça belirgindir.Özellikle Kürt yanlısı parti yetkilileri Öcalan'la görüştü. -Öcalan'ın yakın bir gelecekte parti mensûplarına ve Kürt halkına seslenerek silâh bırakma çağrısı yapacağı yönünde haberler dolaşıyor.Bunu gerçekçi buluyor musunuz?

Şu sonuca vardılar:Öcalan'ın 15 Şubat'ta başta Kürdistan İşçi Partisi olmak üzere Kürt çevrelerine,Kürt sorununun barışçıl çözümü yönünde çağrı yapması bekleniyor.Öcalan'dan daha yumuşak bir açıklama gelecektir ama esâs olan Türkiye'de Kürt sorununun barışçıl bir şekilde çözülmesidir.

-Öcalan'ın olası çağrısı Suriye Kürtleri arasında nasıl bir karşılık bulacak?

Artık bu konu Suriye'de günlük siyâsî bir mesele hâline geldi.Hâlen Suriye'nin kuzeyinde varlığını sürdüren Kürt PKK'nin de kendi silâhlı birlikleri bulunuyor.Türk makâmları,bu birliklerin PKK'nin "silâhlı birliklerinin bir parçası olduğunu" belirtiyor.

Hattâ bu yılın başlarında Suriye Başbakanı'nın bir açıklama yapıp Suriye'deki Kürt güçlerinin resmen silâhsızlandırılmasını isteyebileceği yönünde söylentiler bile vardı.Ancak öyle olmadı.Çok ilginç,neden?Amerikalıların burada rollerini oynadıklarını düşünüyorum.

Öte yandan Amerikalıların son olaylarla bağlantılı olarak Suriye'deki silâhlı kuvvetlerinin sayısını neredeyse iki katına çıkardığı biliniyor (900'den 2 bine).

Amerikalıların silâh taşıdığı ve bunları Kürt silâhlı birliklerine dağıttığı yönünde bilgiler var.Bana göre Suriye makâmlarının resmî ültimatomu ABD'nin baskısı nedeniyle gerçekleşmedi.Hem Türk yetkililer hem de mevcût Suriye yönetimi,özellikle de yeni Suriye Savunma Bakanı,son dönemde yaptıkları açıklamalarda Kürt güçlerinin silâhsızlanma zamanının yaklaştığını duyurdular.Yapmadıkları takdirde zorla yaptırılacak.Ve bunlar sadece açıklamalar değil,Suriye'de Türkiye yanlısı silâhlı gruplarla yerel Kürtler arasında yerel çatışmalara dâir çok sayıda bilgi var.

Kürtlerin silâhsızlandırılmasına ilişkin ültimatomun Şubat ayında gerçekleşmesi bekleniyor.Türk yetkililerin Öcalan'ın açıklamalarıyla bir senkronizasyon sağlamak için her şeyi yapacaklarını düşünüyorum.Öcalan'ın açıklamasının ise Şubat ayında yapılması bekleniyor... *Prof. Dr. Ruben Safrastyan,"Kürt sorununa barışçıl bir çözüm bulmak mümkün mü?",Ermeni Haber Ajansı,24 Ocak 2025. https://www.ermenihaber.am/tr/news/2025/01/24/K%C3%BCrt-PKK-%C3%96calan-T%C3%BCrkiye-Suriye-Safrastyan/295693

2 Ocak 2025 Perşembe

"Bir halkın yok edilmesinde kayda geçmeyen küçük bir bölüm":Bizim Köyün Ermenileri/Uğur Sümer*

Yazar Uğur Sümer'in Uşak'taki Ermenileri anlattığı "Bizim Köyün Ermenileri" kitâbı,1 Ocak'ta raflardaki yerini alacak.Sümer ile yeni kitâbını konuştuk. "Ermenileri de Müslüman bu köyün.Türkler 'Ermanı' diyor ama adları Türklerle aynı;Kadir,Selami,Osman,Zehra,Gülizar.../Tâ ki altın parıltılarına karışan şıngırtıların fısıltılara,söylencelerin işkencelere,kırımlara varmasına dek..."

Bu cümleler,yazar Uğur Sümer'in Uşak'taki Ermenilere mercek tutan "Bizim Köyün Ermenileri" kitâbından.Tanıklıklar ve anlatılardan oluşan kitâbın yazarı Sümer,Ermenilerin dört kuşaktır aktarılan kaderini,üç uzun öyküyle anlatarak târihe not düşüyor.1915 sonrası Anadolu'da,Ermenilere yönelik kıyıma ve sonrasındaki zenginleşmeye de yer verilen kitâbın ana hattı ise Kula'da,Güneyköy'de Omurbaba Dağı'nda katledilen Ermeniler. 12 Eylül Askerî Darbesi'nin ardından Devrimci Yol davâsından 11 yıl cezâevinde kalan Sümer,işkenceleri anlattığı "Duymayan Kalmasın" ve "Bir Savaş Bir İnsân" kitâpları ile biliniyordu.Son olarak Uşak'taki devrimci mücâdeleyi anlattığı "Devrimci Yol Târihine Doğru Uşak'ta Köy Komünleri" kitâbı da H2O Yayınevi tarafından yayımlandı.Sümer ile 1 Ocak günü raflardaki yerini alacak olan yeni kitâbını konuştuk. "Bir halkın topyekûn yok edilmesinin kayda geçmeyen küçük bir bölümü..." -İlk olarak kitabınızın içeriğini genel çerçevede anlatır mısınız?

Bu kitâpta,insânlık-dışı ve bir o kadar da trajik olan,bir halkın bu topraklardan topyekûn yok edilmesinin kayda geçmeyen küçük bir bölümünün gerçek hikâyesini okuyacaksınız.Bu gerçekler köydeki yaşlılar tarafından birer masal ya da çok sıradan birer kahramanlık destânı gibi çocukluğumda bana anlatıldı.Ben de yazdım.Yazılanlar bir târih çalışması olmadığı gibi,birebir bir belgesel anlatı da değil.Çünkü hikâyelerin asıl kahramanlarından hiçbiri bugün hayâtta değil.Gerçek olayları,anlatılanlardan hareketle aktarmaya çalıştım.Türk tarafının kahramanlarının adlarını değiştirdim.Üçüncü kuşaktan dayılardan,teyzelerden yaşayanlarımız var.Ben dördüncü kuşaktanım.Tuzcu Kadir,Selami Usta ve Krikor'un başlarına gelenlere hiçbir şey katmadım diyebilirim.Olayların geçtiği yerler de gerçektir.

Ben bu hikâyelerdeki kahramanlardan birinin torununun oğluyum.Aradan 110 yıl geçmesine,adı geçenlerden hiçbirinin kalmamasına rağmen yaşananların,hâlâ ailem içerisinde bile gizlendiğini,çarpıtıldığını ve inkâr edildiğini gördüm;90'ına merdiven dayamış olan aile büyüğümüz bunlardan biridir.Şimdi,üzerinden yüz yıldan fazla bir zaman geçmiş olmasına rağmen hâlâ üzeri örtülmeye,yaşanmamış sayılmaya çalışılan,yirminci yüzyılın ilk politik kırımının,en azından,bir dağın yanındaki bir kum tanesi kadar bile olsa,yaşanmışlığını ortaya çıkarmanın,paylaşmanın vicdânî sorumluluğunu yerine getirdiğimi düşünüyorum. "Çocukluğumuzda kenger dikenlerine Ermeni ve Rum diye saldırırdık" -Kitâbınızda Ermenilere yönelik katliâmları çocukluğunuzdan anılarla da harmanlayarak anlatıyorsunuz.Nasıl bir çocukluk geçirdiniz ve Ermeniler çocukluğunuzda sizin için neydi?

Çocukluğum günümüzdeki dizi filmleri gibi sürekli fakat dinlemeye bıkmadığımız masallar ve savaş kahramanlıkları hikâyelerinin anlatımıyla geçti.Deyim yerindeyse ebeler masal,dedeler savaş anıları anlatırlardı.Çocukluğum ilkokulu bitirinceye kadar kitâptaki öykülerde de geçen Omurbaba Dağı'nda geçti.1950-1960 yıllarında yaşayan Cıngırt Dede'nin dediğine göre savaş anıları olamayan yoktu.Balkan Savaşı'ndan Yemen Savaşı'na kadar 13 yaşından yukarı savaşa alınmayan erkek çocuk bırakılmamış.

İhtiyârlar,biz çocukların kıssadan hisse alması için anılarını anlatırken bizlerin de hayâllerini,masallar ve savaş kahramanlıkları süslerdi.Ermenilere "Ermanı",Rumlara ise "Urum" derlerdi ve bunlar vatan hâinleriydiler.Ermeniler ve Rumlara özel bir vurgu yaparlardı.Çocuklar da savaş oyunlarında bu hikâyeleri cânlandırırdı.Örneğin kenger dikenlerine Ermeni ve Rum olarak saldırırdık.Âdetâ doğuştan "Ermanı" ve "Urum" düşmânıydık.

Ermeni Soykırımı'nın Kula'da,Güneyköy'de Omurbaba Dağı'nda yaşanan küçük bir bölümünü anlattığım üç öykünün yolculuk serüveni aslında uzun olmakla birlikte özetle anlattığım gibi başlangıcı dedelerimizin anılarına dayanıyor. "Buralarda yaşanan kıyım deryâda yalnızca bir damla"

-Daha önce Ermeniler ile ilgili çalışmalarınız oldu mu?Sizi "Bizim Köyün Ermenileri" kitâbını yazmaya iten ne oldu?

Kitâbı yazmaya şimdi karar vermiş değilim.Lise yıllarımda devrimci oluncaya kadar hiç kitâp okumadım.Ermenilerle ilgili çocukluğumda anlatılanlar,köy ortamında zaman zaman soyut bir hikâye olmaktan çıkıyordu.Köyde,"Kâmil Ağa (büyük-dedem) Ermanıların altınlarıyla kurdu kaşar kazanını..." diyorlardı.Osmanlı'da kaşar peynirinin üretildiği ikinci yer Omurbaba Dağı'ymış ve büyük-dedem Kâmil Ağa yapmış.Dedem ve dayılarım,bu söylentilerin köylülerin hasetliklerinden çıktığını,yalan olduğunu,uydurduklarını söylüyorlardı.Devrimci mücâdele içinde de "Ermeni sorunu" üzerine bir yazıyla karşılaşmadım tâ ki Levon Ekmekdjian ve Zohrab Sarkissian'ın Esenboğa Eylemi'ne kadar.O zaman Ermeni sorununun farkına vardım.Aynı günlerde kendim de cezâevindeydim.

Özellikle Hrant Dink'in katledilmesinden sonra Ermeni Soykırımı'nı okumaya ve anlatmaya çalışıyorum.Hrant'ın katli ile ailem içinde hattâ çevre köylerde bile büyük-dedem ve Ermenilerin altınları tekrar konuşulmaya başladı.Aradan yüz yıl geçmesine rağmen dayılarım hâlâ inkâr ediyorlardı.Bu tartışmalara kadar yazmak gibi bir düşüncem yoktu.Bizim köyde yaşanan kıyımın deryâda bir damla olduğunu biliyordum.Sonunda,"Soykırım'ın en küçük yaşanmışlığı da olsa kayda geçmeli,târihe not düşülmeli,sorumluluğu yerine getirmeli" diyerek yazmaya karar verdim.Kitâp çalışmamı tamamladım fakat ancak yayınlanabildi. -Önsözde de Hrant Dink'in sizde yarattığı etkiden söz ediyorsunuz.Dink'in yokluğu sizce Ermeni-Türk ilişkilerinde nasıl bir boşluk yarattı?

Hrant Dink ve Agos ile tanışmam 2000'li yıllarda oldu.Sadece Ermeni-Türk ilişkileri için değil başka bir dünyâ için mücâdelede de Hrant çok büyük bir kayıp oldu.Kararlılığı,çalışkanlığı,yürekliliği ve mütevâzılığıyla örnek bir devrimci önderdi.Yakınlarının acısını hissettiğim için başkaca bir şey söylemek istemiyorum.Delik ayakkabıları gözümün önünde... "Bugünlerde gündeme getirmemin nedeni Filistin'deki Soykırım"

-Kitâbınızı tamamlayalı uzun zaman olduğunu anlıyorum.Ermeni Soykırımı Türkiye'de tartışmalı konulardan biri.Bu kitâbın yayımlanması konusunda bir zorlukla mı karşı karşıya kaldınız?

Yazdım fakat yayınlatma girişimim sonuçsuz kalınca bugünlere kadar kaldı.Bu konuda çok fazla detay vermek istemiyorum.Bugünlerde gündeme getirmemin nedeni de aslında "soykırım" kavramı.Amerika'nın Filistin'de bir soykırımı olduğunu düşünüyorum.Bakın İsrail demiyorum.Bence İsrail,ABD'nin 51. eyâletidir.Şu ânda Suriye'de bütünüyle İsrail'in borusu ötüyor.Ortadoğu çok uzak olmayan bir zamanda tamamıyla İsrail hâline gelecek.Gazze'ye saldırı başladığında "Ortadoğu'da orman yangını başladı" demiştim.ABD,İngiltere ve Avrupa emperyalizminin Ortadoğu'da tutuşturduğu yangının ne zaman ve nasıl söndürüleceği belirsiz bir sürece girildi. "1970'lerde devrimciler arasında hiç Ermeniler konuşulmadı"

-1970'lerde sosyalist devrimci mücâdele içinde yer aldınız.O dönemde Uşaklı devrimciler arasında köyünüzün veya genel olarak Uşak'ın Ermenilerine dâir neler konuşulurdu?

Daha önce de söyledim,devrimciler arasında Ermenilerle ilgili konuşmalar hiç olmadı.Devrimci Yol dergilerinde de bir yazı yayınlanmadı.Köyümde ve çevre köylerde yâni halk arasında Ermenilerin mâl varlıkları-zenginlikleri için öldürüldükleri hâlâ konuşulur.Devrimci hareket içinde Ermeni sorunu hiç konuşulmadığı gibi Kürt sorununun bile doğru dürüst yazılıp çizilmediğini,konuşulmadığını söyleyebilirim.Sosyalizm,komünizm Uşak bölgesindeki devrimciler için ulaşılmaya çalışılan bir ütopyadan başka bir şey değildi.Kendim başta olmak üzere çoğumuz feodal köy delikanlılarıydık.Kitâplardan ve yaşamdan öğrendiğimiz kadarıyla devrimci olmaya,sosyalist bir yaşam örgütlemeye çalışıyorduk. -Kitâpta bir Ermeni sosyalistinin de konuşmalarına yer vermişsiniz;halkların kardeşliğinden söz ediyor.Ermeni halkının sosyalizmle olan bağı bir mirâs olarak bu topraklarda sizce yaşayabildi mi?

Yine Hrant Dink'in bu konuda Türkiye solunda bazı şeyleri kırdığını düşünüyorum.Ermeni halkının Osmanlı Devleti zamanından beri değerli sosyalist aydınlar yetiştirdiğini,programına sosyalizmi almış partiler kurduklarını son yıllarda daha fazla okuyoruz ve öğreniyoruz.Hrant Dink halkların kardeşliği,insânlık barışı için verdiği mücâdele uğruna hayâtını kaybetti.Agos gazetesi ve Hrant Dink,Ermeniler açısından bu örnekleri öne çıkaran tutumlarıyla çok değerlidir. "Taş üstüne taş koymaya çalışıyorum" -Kitâbınız bir roman değil ama edebî yoğunluğu yüksek.Uşak'taki Ermeni gerçekliği hakkındaki anlatıları kaleme alırken nasıl bir çalışma yolu izlediniz?Okuyucuya ne söylemek istersiniz?

Özel olarak bir yol izlediğim yok.Kendimi bir edebiyâtçı,bir yazar olarak görmüyorum.Yaptığım,taş taş üstüne koymaya çalışmak.Bu ne demek diyeceksiniz,küçükken köyde taş ev yapan ustalardan birinin sözü hiç aklımdan çıkmaz:"Oğlum sakın aklından çıkarma;taş üstüne taş koymadan ne usta ne de başka bir şey olunur.Sen ileride,büyüdüğünde çok iyi bir usta olacaksın.Taş üstüne taş koymaya bak..."

Uzun lâfın kısası,yazmayı seviyorum.Taş üstüne taş koymaya çalışıyorum.Karınca kararınca bir şeyler yapmaya çalışıyorum.Kendimce iyi şeyler yaptığımı sanıyorum ama tabiî ki karar okuyucuların... *Uğur Sümer,"Bir halkın yok edilmesinde kayda geçmeyen küçük bir bölüm":Bizim Köyün Ermenileri,Röportaj:Cihân Başakçıoğlu,Gazete Duvar,1 Ocak 2025.
https://www.gazeteduvar.com.tr/bir-halkin-yok-edilmesinde-kayda-gecmeyen-kucuk-bir-bolum-bizim-koyun-ermenileri-haber-1745708

Zaven Biberyan'ın umutlu insânları,mutsuz "Deniz"i/Mazlûm Vesek*

Zaven Biberyan'ın "Deniz" adlı öykü kitâbı,Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı. Yalnızlıktır denizin tek yasası,
aşkın altın yasasıdır o.
(Melih Cevdet Anday) Zaven Biberyan (1921-1984) çağdaş Ermenice edebiyâtının en önemli isimlerinden biri.Türkiyeli ve sosyalist bir Ermeni olması ve yazdıklarının Türkiye Ermenileri için dönüm noktası olan olay ve dönemleri içermesi nedeniyle de ayrı bir önem taşıyor.Aras Yayınları bundan birkaç yıl önce yazarın "Meteliksiz Aşıklar","Yalnızlar" ve "Karıncaların Günbatımı" adlı romanlarıyla "Mahkûmların Şafağı" adlı öz-yaşam öyküsünü yayımlamıştı.Okuyucunun daha önce "Babam Aşkale'ye Gitmedi" adıyla tanıdığı "Karıncaların Günbatımı"nın sansürüz özgün hâlini Aras Yayınları 2019'da yeniden basmıştı. Geçtiğimiz günlerde Zaven Biberyan külliyâtında bu sefer öykü türünde bir eser ilk defa Türkçe yayımlandı.Yazarın 1940'lardan 1960'ların başına kadar yazdığı öykülerinden bir kısmını içeren "Deniz" (Ermenice özgün adıyla "Dzovı") adlı eseri Natali Bağdat'ın çevirisiyle okuyucuyla buluştu.

1961'de Getronagan Lisesi'nden Yetişenler Derneği tarafından basılan ve 2017'de yeniden yayımlanan kitâp nihâyet Türkçe basıldı.12 öykünün yer aldığı "Deniz" farklı ülke ve şehirlere uzanan yolculuğuyla dikkat çekiyor.

Biberyan'ın "Deniz"deki ilk öyküsü "Anarşist Değilmiş" Bulgaristan'da geçiyor.Kızını "anarşist" diye anılan Petko'ya vermek istemeyen tutucu bir babanın iç dünyâsı etrâfında bir toplumun bakış açısı anlatılıyor.Bir yanıyla da bu topraklara özgü olduğunu yakından bildiğimiz politik dışlamanın ("Anarşist adama kız vermem!") komşu coğrafyalarda da aynı tonda olabildiğini görüyoruz.Öykünün 1946 târihinde yazılmış olduğunu da belirtelim.

Yazarın "Burunsuz Kadriye" öyküsü ise 1950'lere dâir bir İstanbul manzarası sunuyor okuyucuya."Son Saat","Gece","Dakka" adlı akşam gazetelerini boynunda karton bir kılıfla dağıtan bir çocuk yayınları çığırarak dağıtmaktadır. Biberyan'ın öykülerindeki çok-dillilik ve şiirsellik İskele ve etrâfının tenhâlaştığı bir vakitte taze balık satmaya çalışan bir balıkçı.İskele içinde ve dışında müşteri arayan "Burunsuz Kadriye" ve onu dışlayan insânlar.Biberyan,bu öyküde epeyce şiirseldir.Karanlık,ıslak,yağmurlu bir atmosferde çâresizliğin içinde dayanışmaya dâir satırlar da aktarır.Balıklarını satamayan balıkçı ve "Burunsuz Kadriye"nin konuşması kürklü,paltolu,şık iskarpinler ve "Borsalino" şapkalı insân manzaraları içinde karanlık ve ıslak atmosferin içindeki umuttur.

Biberyan'ın öykülerindeki çok-dillilik de dikkat çeken bir diğer unsur.Ermenice yazılan bu öykülerde bazı olgular asıl dillerinde yer alıyor.Çevirmen,bu orijinal metindeki gibi aktarmaya özen göstermiş ki bu yöntem sayesinde öykülerdeki renkli dünyâyı görebiliyoruz.Özellikle "Jülyet'in Beşliği" öyküsünde Türkçe,Arapça,Fransızca,Ermenice dilleri birbirine karışır.Öykü,Fransız hâkimiyeti altındaki Lübnan'da geçiyor.Bourj Meydânı öyküde kendini gösterdikten sonra manzara şöyle anlatılır:

"Filistinli göçmenler,terlerini kendilerine yorgan yapıp sokaklarda sabahlayan evsiz barksız insânlar,zırhlı araçların,tankların,jandarma kamyonlarının ve karakolun yakınlarından kaçmış,Asur'a ve başka yerlere gelmişlerdi." (s. 61) Biberyan'ın komşu coğrafyalara dâir izlenimleri de bugüne taşınıyor Bir dönem Lübnan'da yaşamak zorunda kalan Biberyan'ın başta Beyrut olmak üzere bu bölgeye dâir yazdıklarıyla,aslında komşu coğrafyalara dâir de bir hâfızayı bugüne taşıdığını söylemek mümkün.

Yazarın coğrafya ve insân ilişkisini sınıfsal ve kültürel yönüyle verdiği en güçlü öykülerinden biri "Zigana Uslu Dursun"dur,diyebiliriz.Zigana Geçidi'nde küçük bir kulübeye gelen bir kızaklı yolcunun yola devam edemeyeceği fikri diyaloglarla verilir.Ancak,diyaloglar ilerledikçe Karadeniz coğrafyasının ağaları,köylüleri,askerleri teker teker sadelikle kendini gösterir.Öykü boyunca Biberyan'ın Zigana kişileştirmeleri çarpıcıdır:

"İğneyle kuyu kazılıyorsa,Zigana da kürekle temizlenir","Zigana'ya emânetsiniz","Zigana'nın cevâbını duyuyor musun?","Zigana'nın esiri olmuşuz.Bir dağı bile zincire vuramıyoruz",ve öyküye adını veren "Ne olur uslu dursun,onlar geçene kadar uslu dursun şu Zigana".

Biberyan'ın yaşamının geçtiği şehirlere,ülkelere uzanması pek doğal.Ancak bunların içinde "Babasının Oğlu" adlı öykü bize yazarın öğrencilik yıllarına dâir ipuçları veriyor.Çamlıca'da bir okulda bir öğrencinin Katolik ve ayrıcalıklı bir aileden olmayışının getirdiği ayrımcılık konu ediliyor.Okul müdürü karşısında yer yer kararlı,yer yer çekingen Armen'in "Ortodoks olarak doğdum,öyle de öleceğim" cevâbını içinden geçirmesi öyküde en çarpıcı bölümlerden biri. "Deniz" bir cezâevi öyküsü Yine bir İstanbul,ama daha çok Mahmutpaşa görüntüsü içeren "Yürekler Arındığında" ise semtteki çok-kültürlü işportacı esnâfını resmediyor.Bir alışverişe aracılık eden bir Rum,ortaklık eden iki Ermeni esnâftan komisyon ister.Sahag bunu kabul etmezken ortağı Raffi daha ılımlıdır.Sonuçta,kalbi kırılan Rum,ağlayarak yanlarından ayrılır.İki ortak daha sonra o günün Rumların Paskalyası olduğunu anlar ve Rum'un gerçekten paraya ihtiyâcı olduğunu düşünerek ağlarlar.

Kitâba adını veren "Deniz" bir cezâevi öyküsü.Ermenice bir eserde Türkiye'nin 1950'li yıllarından bir cezâevi anlatısına rastlamak önemli.Öyküde idâm mahkûmu Boşnak ve yolsuzluktan tutuklu olduğu anlaşılan Kaptan arasında geçen diyaloglar öne çıkıyor.Kaptan,Boşnak'a sürekli denizi anlatır.Onun denizi anlamasını ister.Dışarı çıkınca ona denizi gösterecektir.Oysa Boşnak idâm beklemektedir.Kaptan'ın tesellisi onun için yeterli değildir.Buna rağmen Kaptan,her zaman mutluluk getirmeyen denizden söz eder.Deniz,bir çile ve tutkudur.

Yer yer yazarın Kaptan'ı susturup denize dâir kendisinin anlatıyı devam ettirdiğini görürüz.Her iki anlatıda da Melih Cevdet Anday dizeleri gelir aklımıza.Kaptan'ın ağzından dinleyelim:

"Dört mevsim,yirmidört saat onunla yaşaman lâzım.Sana ne diyorum,deniz eziyettir.Uzaktan görürsün,seni çağırır.Gitmesen üzülürsün.Gitsen,yine gitmek istersin.İçindeyken ona özlem duyarsın.Çıkmak istemezsin ama mümkün değildir.Öldürür.Sen bilmezsin denizin ne olduğunu" (s. 145.)

Öykünün düğümü de,Kaptan'ın deniz anlatısı da,Boşnak'ın idâm kararının onanmış olmasıyla bağlanır.Kaptan artık denizi anlatmaz.Boşnak'tan insânları anlatmasını ister:"Yüreklerini...bana yüreklerini anlat insânların,Boşnak." Harutyun Kurkjian'dan sonsöz yerine Biberyan değerlendirmesi Kitâbın sonsözünün Harutyun Kurkjian'a ait olduğunu belirtelim.Kurkjian,"Zaven Biberyan'a Dâir" adlı kapsamlı değerlendirmesinde romancılığı ve öykücülüğü arasındaki farkları anlatır.Biberyan ve eserleri arasındaki otobiyografik bağı anlamak için epeyce derli toplu bir yazı.Diğer yandan Biberyan'ın öykücülüğüne dâir yapılacak epeyce bir araştırma olduğunu da Kurkjian'ın verdiği bilgilerden öğreniyoruz.

"Deniz"in ilk defa 1961'de basıldığını belirtmiştik.İlk baskının kapak resmi de Biberyan'a ait.Elimizdeki Türkçe çevirinin kapağını Aret Gıcır hazırlamış.Yine de Biberyan'ın çok yönlü sanatçı kimliğini daha güçlü hâtırlatması adına kapakta onun 1961'de çizdiği resmin yer almasının daha yerinde olduğunu düşünüyorum.

Biberyan'ın öykülerini Türkçede görmek,bu topraklarda yetişmiş ve Türkiye'nin siyâsî ve edebî hayâtında yer etmiş bir kalemi hâtırlamak,dönemin edebiyât ortamı ve çok-kültürlü târihinin izlerini sürmek açısından çok önemli.Bu tür çalışmalar Biberyan'a dâir çok yönlü okumaların da önünü açacaktır... *Mazlûm Vesek,Zaven Biberyan'ın umutlu insânları,mutsuz "Deniz"i,Gazete Duvar,16 Aralık 2024. https://www.gazeteduvar.com.tr/zaven-biberyanin-umutlu-insanlari-mutsuz-denizi-haber-1742088

1915'te Zohrab dâhil altı Ermeni mebûs öldürüldü,biri idâm edildi/Nesim Ovadya İzrail*

Nesim Ovadya İzrail ile Osmanlı'nın ünlü avukatlarından ve mebûslarından Krikor Zohrab'ın siyâsî duruşunu ve öldürülmesine kadar yaşanan olayları araştırdığı kitâbını konuştuk.İzrail,Zohrab ile Hrant Dink arasındaki benzerliklere değiniyor,adı "son Osmanlıcı"ya çıkan Zohrab'ın her kesimden insânın hakkını savunmasına rağmen,İttihât ve Terakki'nin yargısız infâzından kurtulamayışını aktarıyor. Nesim Ovadya İzrail,1915'i,Krikor Zohrab'ın târihselliği özelinde yazdı.Osmanlı'nın çöküş yıllarının tanığı Zohrab,hem avukat,hem edebiyâtçı/yazar hem de politikacıdır.Müdâfaa ettikleri salt millettaşı Ermeniler olmamıştır.Kürt işçilerinin davâsına baktığı için Osmanlı Sosyalist Fırkası'ndan teşekkür mesajı da almıştır.1915'te Zohrab'ın kaderi milletinkinden farklı olmayacaktır.Fermânı,Ermenilerin kitlesel olarak yerinden-yurdundan (sürüldüğü değil) kovalandığı,mâlına-mülküne çöküldüğü ve soyu kırıldığı günlerde imzâlanmıştır.Aynı günlerde altı mebûsun daha fermânı hazırlanmıştır.

Nesim Ovadya İzrail'in gözden geçirdiği "Krikor Zohrab:1915 Bir Ölüm Yolculuğu" kitâbı yeniden okurlarıyla buluştu.Kitâbıyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Nesim Ağabey,yeni Ermenice kaynaklarla kitâbını güçlendirdiğini ve Zohrab'ın bazı mektûplarıyla vasiyetnâmesini eklediğini söyledi.Özellikle Zohrab'ın beğendiği siyâsal duruşunu netleştirdiğini de vurguladı.Zohrab,vasiyetnâmesine göre 18 bin 170 Osmanlı liralık varlık sahibidir (s. 389.) 1915 koşullarında yaşamını rahat ve huzurlu sürdürmesi için yeterli birikimdir.Umarım,mâla-mülke çökme yılı 1915'te,Zohrab'ın ailesi vasiyetteki birikimin tamamına sahip olabilmiştir.

Erzurum Mebûsu Vartkes'le tutuklanıp İstanbul'dan Diyarbakır'a götürülen Zohrab'ın yol boyu fırsat bulduğunda eşi Klara'ya yazdığı mektûpların her satırı haykırıştır,isyândır (s. 371-88.) 4 Temmuz'da "Hiç ümitli olmamama rağmen,Diyarbakır'da adâlet bulacağım" (s. 381) derken,sekiz gün sonra "Beni İstanbul'dan Diyarbakır'a yargılamak için gönderenler,yok etmek için gönderiyorlar.Diyarbakır'da korkunç şeyler oluyor ve olmaya devam edecek.Tanrı bilir,suçsuz olmama rağmen,orayı cânlı terkedemeyeceğim" (s. 383,abç) diye yazmıştır.Klara Zohrab da İstanbul'da kolu ve kanadı kırık,çırpınmaktadır.Çok sarsıcı satırlar ve her saniyesinin işkence olduğu anlardır.

Klara'ya,"Mektûbu Talât'a ver ve 'senin kocanı kurtaracağım' diye kesin söz vermesi için ona yalvar" (s. 368,abç) satırlarını yazmasından dört gün sonra 19 Temmuz 1915'te,Zohrab ve Vartkes,Urfa'dan Diyarbakır'a götürülürken Çerkes Ahmed ve ekibi tarafından öldürülmüştür (s. 326-32,345-350.) Öncesi Konya-Ereğli'de olmak üzere öldürülmesinden birkaç gün önce Urfa'da Ermeni devrimcilerin kaçırma plânına "hayır" demişler ve ne acıdır ki,birkaç gün sonra da İttihât/Teşkilât-ı Mahsûsa plânıyla öldürülmüşlerdir.

O günden bugüne "yargısız infâz" politiği meridir;Mustafa Suphi'lerin katlinden Kemal Türkler'e,Musa Anter'e,Hrant Dink'e ve Tahir Elçi'ye...
1915'te Zohrab ve Vartkes'ten başka dört Ermeni mebûs daha öldürüldü ve Hampartsum Boyacıyan ise idâm edildi (s. 337-8.) 1915'te İttihât/Teşkilât-ı Mahsûsa plânıyla,1908-1914 arasında üç dönem seçilen 22 Ermeni mebûstan yedisinin hayâtına kastedildi.Yedi mebûstan dördü,Zohrab (İstanbul),Vartkes (Erzurum),Arşağ Vramyan (Van) ve Isdepan Çıracıyan (Ergani) 1915'te öldürüldüğünde,Meclis-i Mebûsan üyesiydi,yâni milletvekiliydi.

Öldürülen Nazaret Dağavaryan (Sivas) birinci (1908-1912) ve Garabed Paşayan (Sivas) ikinci (1912) dönem mebûsuydu.Birinci dönemde Kozan Mebûsu Hampartsum Boyacıyan (Murad) da 24 Nisan 1915'te tutuklandı,Kayseri'de askerî mahkemede yargılandı ve 24 Temmuz'da,sekiz yoldaşıyla birlikte idâm edildi.

1915'te Kozan Mebûsu Matyos [Mateos] Nalbatyan'ın ise,15 bin dönümlük arâzîsinin hâsılâtını vererek cânını kurtardığı,Alman Başbakanı'na raporla bildirildi.Adana Konsolosu Büge'nin 1 Ekim 1915 târihli raporuna göre,hâsılâta el koyan Adana valisinin kardeşi Hamdi'dir.(1) Hâsılâtta kalındığını sanmıyorum,sonrasında mülke de çökülmüştür.

1915'te mahkeme kanalı işletilmezken,1920-1923'te ve 1925-1927'de İstiklâl Mahkemeleri(2) pek aktiftir.1921'de Amasya İstiklâl Mahkemesi'nin 174 Rum'la ilgili idâm kararından biri,28 Eylül 1921'de idâm edilen 1908-1918 döneminde üç kez Meclis-i Mebûsan'a seçilen Trabzon Mebûsu Yani oğlu Matyos (tam adı:Matyo Kofidi) hakkındaydı.Şark İstiklâl Mahkemesi'nin 420 kişi hakkındaki idâm kararından ikisi de eski mebûsla ilgiliydi;bunlar,1925'te idâm edilen TBMM birinci dönem mebûsları Hasan Hayri (Dersim) ve Yusuf Ziyâ'ydı (Bitlis). Avukat,yazar ve politikacı Zohrab -1861 doğumlu Krikor Zohrab,Osmanlı'nın ekonomik ve siyâsî krizinin derinleştiği yılların şâhididir;Tanzimât'tan 1875 iflâsına,1876 Anayasası'na ve ilgâsına,1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na,1895-1896'da Hamidiye Alayları'yla Ermeni imhâsına,1896'da Osmanlı Bankası Baskını'na,1905'te Abdülhamid'e suikasta,1908 Devrimi'ne ve Balkan Harbi'ne...Zohrab'ın bu tanıklığı,kişiliğini nasıl etkilemiştir? Ondokuzuncu yüzyılın son çeyreği ve yirminci yüzyılın ilk onbeş yılı Krikor Zohrab'ın aktif hayâtını yaşadığı yıllardır.Sizin de belirttiğiniz bu yıllar Osmanlı Devleti'nin krizden çöküşe giden dönemidir.Geniş topraklar üzerinde birçok farklı ulusun,bedel ödeyerek birer birer ayrılma ve bağımsız devlet olma yolunda olduğu bu dönemde,Osmanlı şemsiyesi altında kalan neredeyse tek Hristiyan topluluk Ermenilerdi.Osmanlı Devleti en şiddetli baskıyı uygulamasına rağmen,özellikle Balkanlar'da bulunan milletlerin ayrılıp kendi bağımsız devletlerini ilân etmelerine engel olamamıştı.Ermeni milleti içinde ortaya çıkan siyâsî gruplar nedeniyle aynı gelişmenin olabileceğini görmek zor değildi.Zohrab,Ermeni toplumu içinde çoğunlukta bulunan,Türk-Ermeni birlikteliği ile Osmanlı Devleti'nin güçlü ve ayakta kalabileceğine inananların başında geliyordu.Bu nedenle Zohrab'ın adı "son Osmanlıcı"ya çıkmıştı.Zohrab,Türk ve Ermeni toplumunda,karşı tarafı düşmân gören kesimlerle iyi ilişkilerini sürdüren,birlikten yana sembol bir kişilikti. -Krikor Zohrab'ın üç kimliği var;avukat (ve hukûkçu da),edebiyâtçı/yazar (eserleri,s. 367) ve politikacı (hem mebûs hem de Ermeni Millî Meclisi üyesidir.) 1893'te evi yanan Zohrab'ın Masis'teki yazısını yetiştirmek üzere programını değiştirmemesi çok etkileyici (s. 44) ve grev yaptıkları için tutuklanan sekiz Kürt işçinin serbest bırakılması için çaba göstermesi nedeniyle Osmanlı Sosyalist Fırkası'ndan teşekkür mesajı alması da ilginçtir (s. 152-3.) Zohrab,üç kimliğinin sentezini yapabilmiş midir?

Zohrab ısrârla sosyalist olduğunu söylemekte ve Meclis-i Mebûsan'da farklı milletlerden mebûsların oluşturdukları sosyalist grubun içinde aktif siyâset yapmaktaydı.Zohrab'ın sosyalistliği,toplumda paylaşımın daha adâletli olduğu,devletin ezilen ve sömürülen kesimleri koruyacağı,insân hakları ve demokrasinin temel kavramlar olacağı sosyal devlet modelini amaç edinmişti.Hukûk alanında,yoksulların,ezilenlerin davâlarını üstlenen bir kişiydi.Nefis hikâyeleri okunduğu zaman,toplumun geride bırakılmış,itilmiş kesimlerini konu edindiği görülecektir.Bu konularda tam bir bütünlük içindedir. -Zohrab,sadece Ermenilerin avukatlığını yapmamış,mesleğinin hakkını vermiştir;hem işçilerin (s. 99) hem de Abdülhamid'in kızkardeşi Cemile Sultan'ın öldürülen eşi Mahmûd Celâleddin Paşa'nın mirâs davâsına (s. 240-3) bakmıştır.Dreyfus Davâsı'na ek savunma gönderecek (s. 159-160) kadar duyarlıdır ve cesâretlidir...

Ayırım yapmadan,her milletten,dinden ve sosyal sınıftan insânın savunmasını üstlenmekte tereddüt etmeyen Avukat Krikor Zohrab,mâddî bakımdan yeterli olmayanların davâlarına karşılık beklemeden girmiştir.1894 yılında,Fransız ordusunda görevli Yahudi asıllı bir subayın câsûslukla suçlanması karşısında ayağa kalkan dünyâ demokratik güçleri içinde,Osmanlı'dan Krikor Zohrab vardır. Zohrab'ın ve Dink'in ortak yanı -Abdülhamid,mesleğinde bu kadar başarılı Zohrab'ın avukatlık yapmasını neden (s. 68-77) yasaklamıştır?Bu hâlde,Zohrab ne yapmıştır? Meşrûtîyet'in ilânından ve mebûs olarak seçilmesinden sonra,6 Kasım 1908 târihli Ermenice Jamanak gazetesinde,Zohrab,iki buçuk yıl önce avukatlık mesleğini yapmaktan men edilmesinin gerekçesini kendi sözleriyle açıklar:

"Ermeni,Rum,Bulgar siyâsî sanıkların tümünü ücretsiz savundum.Makedonya Ishtibi yöresinden işkence görmüş bir Bulgar devrimciyi,Kâymakâma karşı savunmak için açtığım mahkeme nedeniyle avukatlık mesleğimi sürdürmekten men edildim.Hattâ İstanbul'dan dahi uzaklaşmak zorunda bırakıldım."

Avukatlık yapmasını yasaklamak üzere gerekçe bulmak Adlîye Nezâreti için zor olmaz.Rus Sefâreti'nin davâlarına da bakan Zohrab'ın aynı zamanda diğer sivil mahkemelere çıkmasının mümkün olmayacağı nedeniyle mesleğini icrâ etmesi yasaklanır.

İki yıl bekledikten sonra artık İstanbul'da avukatlık yapamayacağına kanaat getiren Zohrab,daha özgürce yaşayıp avukatlık mesleğini yapabileceği Mısır'a gidip yerleşmeye karar verir ve 15 Mayıs 1908'de İstanbul'dan Paris'e gider.Kısa bir süre sonra İstanbul'da Meşrûtî Anayasa'nın yeniden yürürlüğe girmesi ile Zohrab'ın İstanbul'a dönmesinin yolu açılır. -Üç dönem mebûs seçilen Zohrab,Meclis-i Mebûsan'ın önemli hatibidir (s. 139-150,174-182.) Hristiyanların ve Mûsevîlerin askere alınmasına (s. 174-8),Osmanlı vatandaşı odaklı bakmıştır.Tatil-i Eşgal Kânûnu müzâkeresinde sendika ve grev hakkında anlattıkları (s. 139-142),tartışmaya ufuk açıcıdır...

Biliyor musunuz,ben Krikor Zohrab ile Hrant Dink arasında pek çok bakımdan ortak yanları olduğunu düşünüyorum.Öldürüldüklerinde,Krikor Zohrab 54,Hrant Dink 53 yaşındaydı.Her ikisi de Türk ve Ermeni halkları arasında yaşanan sorunları ele alırken,iki halkın onurunu gözeten,empatik bir üslûpla konuşmayı tercih etmişlerdi.Bu nedenle,Osmanlı ve Türkiye vatandaşı odaklı baktığınızda,Zohrab'ın Hristiyan ve Mûsevîlerin askere alınması,sendika ve grev hakkında çözümlerinin ufuk açıcı olması kolaylıkla anlaşılacaktır. İttihât ve Terakki'yle sorunlu ilişki -13 Nisan 1909'da İstanbul'da şeriatçı kalkışmanın olduğu günlerde,Adana/Kilikya Ermenileri de imhâ edilmiştir.Fiiller özelinde pek tartışamadık,"katliâm" karşılamadığı için "imhâ" dedim,literatür açısından belki de "pogrom" mu demeliyiz?Zohrab'ın 1909 Kilikya Pogromu (s. 121-135) analizini aktarır mısınız?

Adana'da Nisan 1909 ayının başlarında çıkan olaylarda yaklaşık 20 bin Ermeni vatandaş öldürülmüştür.1 Mayıs 1909 günü Meclis'te yapılan görüşmede,Zohrab belki de hayâtının en hüzünlü ve en mükemmel konuşmasını yaparak hükûmeti ve Adana'nın İttihâtçı yerel yöneticilerini ağır sözlerle eleştirir.Zohrab,sert bir şekilde ve öfkeyle hükûmete sormaktadır:"Neden siyâsî icrââtlarınızda eski rejimle aynı metotları uyguluyorsunuz?"

Bunun üzerine dört-beş mebûs ayağa kalkarak Zohrab'ın üstüne yürür,şiddet kullanarak onu kürsüden alıp aşağı çeker.Zohrab ciddî bir şekilde tartaklanır.Bu sahne günümüzde de tanıdık gelecektir.

Buna rağmen Zohrab,Ermeni kamuoyunda yükselen sert konuşmalara karşı uzlaştırıcı olmayı tercih eder.Zohrab'a göre,1908'deki Anayasa Devrimi mükemmel değildi.Türk ve Müslümanların eşitlik ve özgürlükler konusunda kısa zamanda yol almasını beklemek mümkün değildi.1909 yılında Osmanlı'da İttihât ve Terakki'den başka temâs kurulan bir parti yoktu.Ermeniler gereği İttihât ve Terakki ile işbirliği yapmak zorundaydı. -17 Aralık 1908'de Meclis'in açılması,1878'den beri gündemdeki Ermeni meselesinde iyimserliği artırmıştı.Gerek hükûmetle gerekse İttihât ve Terakki'yle yapılan görüşmelerden (s. 204-207) beklenen gelişme sağlanabildi mi?Zohrab'ın bu süreçteki tavrını değerlendirir misiniz? Zohrab yukarıda formüle ettiğimiz İttihât ve Terakki ile işbirliği perspektifini,toplumdaki diğer Ermeni siyâsîleri de etkileyecek şekilde sonuna kadar korumuştur.İttihât ve Terakki ile Ermeni siyâsîler arasında ilişkiler sertleştiğinde,tek başına dahi Ermeni siyâsî örgütleri kadar önemli ve ses getiren kişiliği ile iki tarafı ortak paydada buluşturmaya çaba göstermiştir.

Trablusgarp'ın 1911 yılında İtalya tarafından işgâl edilmesi ve ardından başlayan savaş,ülke içinde yükselen milliyetçi dalga,Kürt ve Türkler tarafından özellikle Anadolu'nun doğusunda yoğun yerleşik oldukları yerlerde Ermeniler üzerinde baskıların artmasını,bu nedenle köylerini terketmek zorunda bırakılan Ermenilerin topraklarına el konulması sonucunu getirmiştir.

Bu gelişmeler karşısında Zohrab ve diğer Ermeni mebûsların Meclis'te mücâdele etmek yolunu izlemesi,Ermeni toplumunun karşı tepkilerini yükseltmiş,bu durum,1912 yılı sonbaharında Balkan Savaşı'nın başlamasına kadar devam etmiştir.Savaş başladığında İttihât ve Terakki hükûmet dışında kalmış ve muhâlefete geçmişti.Bu koşullar,Ermeni toplumu içinde ilk defa farklılıkların kalkmasını ve tek ses hâlinde Doğu Anadolu'daki Ermeni sorunu için mücâdele etmenin yolunu açtı.

Ocak 1913'te askerî darbe yolu ile yeniden hükûmetin başına geçmesiyle,İttihât ve Terakki ile Ermeniler yine karşı karşıya gelmiş ve çözüm için pazarlıklara başlamışlardı.Ancak bu sefer Ermenilerin arkasında Rusya,İttihât ve Terakki'nin arkasında Almanya vardı.İttihât ve Terakki'nin konuyu bir iç mesele olarak görmesi nedeniyle,yabancı ülkeleri dışarıda bırakıp,karşılıklı pazarlık yapma önerisi de geçmiş deneyimlerine dayanarak dış baskı olmadan bu görüşmelerden bir sonuç alınamayacağını savunan Ermeniler tarafından kabul görülmüyor,Ermeni sorununda reform için büyük devletlerin garantisi şart koşuluyordu. "1915-1916 yılının boyutunu tahmin etmek zordu"

-İttihâtçı hükûmet,8 Şubat 1914'te Ermeni reform paketini imzâlamıştır.1895'te de Abdülhamid benzer bir paketi imzâlamış,ama gereğini yapmamıştı.İttihâtçı hükûmet de benzer tavırdadır ve Almanya'nın yönlendirmesiyle hazırlık süreci dâhil Birinci Dünyâ Savaşı,"paketi yok sayma"nın gerekçesi yapılmıştır.Demografik ve iktisâdî yapıda imhâ plânına işlerlik kazandırılmış,"Ermeni vatandaşın varlığı" hedeflenmiştir.Öncesinde Ege'de Rum vatandaşlar,İttihâtçı hükûmet plânıyla Yunanistan'a kovalanmıştı.Sizin de aktardığınız gibi,1913'te Fransızca Ermeni Meselesi (çeviren Renan Akman,İstanbul:İletişim Yayınları,2015) kitâbını (Marcel Leart adıyla) yazan Zohrab,ufuktaki kara bulutları görebildi mi?İttihâtçılarla,Talât'la ve Halil'le yakın ilişkisi,gelecekte neler olacağını anlamasını engellemiş midir? Zohrab,bütün Ermeni siyâsî aktörlerin anlaşarak mücâdele etmeye karar vermeleri üzerine,Ermeni Sorunu'nu Avrupa'da anlatmak üzere Fransızca olarak "Belgelerin Işığında Ermeni Meselesi" başlıklı eserini yayınladı.

1913 yılında Balkan Savaşı devam ederken ve sonrasında,İttihât ve Terakki-Ermeni pazarlıklarında,İttihâtçı liderlerle olan yakın ilişkileri nedeniyle Zohrab arabuluculuk gibi çok önemli bir pozisyon üstlenmişti.Yıl sonuna doğru,Doğu'da Ermenilerin yoğun olduğu altı vilâyette yapılacak reformların yönetilmesi ve büyük devletlerin garantisi konusunda pazarlıkların tıkandığı yerde,çok emeği geçen Zohrab,her iki taraftan gelen itirâzlar nedeniyle büyük acı çeker.Görüşmelerin çıkmaza girebileceğini,ilk başta bazı engellerin aşılsa bile,daha ileride anlaşılan konularda yeniden anlaşmazlığa düşülebileceğini görür.Bu durumda,Osmanlı yönetimi,özel olarak İttihât ve Terakki'yle iyi geçinme,dost kalma yanlısı Zohrab'ın,Ermeni toplumu olarak büyük acılar yaşanabileceğini düşündüğünü,ancak gerçekte 1915-1916'da yaşanacakların boyutunu tahmin edemediğini söylemek mümkündür. Nâzır Talât ve Diyarbakır Valisi Dr. Reşid

-24 Nisan 1915'te,6 Eylül 1914'ten beri yakından takip edilenler için düğmeye basıldı;"liderlik yeteneği olan Ermeni" avına çıkıldı (s. 267-285.) Hükûmetle yakın temâsta olan Zohrab da 2 Haziran 1915'te tutuklandı.Diğer tutuklanan Vartkes Serengülyan ise Erzurum mebûsudur.Hangi gerekçeyle tutuklandığını bilmeyen (s. 291-305) iki mebûsun,ancak üç gün sonra Konya'da,Diyarbakır'a götürüldüklerini öğrenmesi (s. 372), büyük bir umutsuzluk yaratmış olmalı.Maalesef bugün de dosya hakkında "bilgilenmeme" kuralı geçerlidir.

Ermeniler üzerinde tehcir ve soykırım uygulamaları 24 Nisan 1915'te İstanbul'da Ermeni aydınlarının tutuklanması ve seri bir şekilde Çankırı ve Ayaş'a götürülerek hapis ve kontrol altına alınması ile başlamıştır.İki mebûs,Krikor Zohrab ve Vartkes Serengülyan,İttihâtçı Osmanlı hükûmetiyle Ermeni toplumu arasında son bir diyalog köprüsü olarak düşünülmüş ve bu tutuklamaların dışında bırakılmışlardı.İki Ermeni mebûs için 39 gün devam eden bu ayrıcalıklı durum,2 Haziran günü iki mebûsun da yakın dostu olan Dâhilîye Nâzırı Talât'ın tutuklamak ve yargılamak üzere Diyarbakır'a gönderilmeleri için kararı imzâlamasıyla sona erdi.

İstanbul'da yargının her türlü olanağa sahip olduğu bilinmesine rağmen,iki Ermeni mebûsu Diyarbakır'a göndermek çok anlamlıdır.

Anadolu'da görev yapan valiler arasında,Ermenileri tasfiye etmeyi plânlayan İstanbul'daki İttihâtçı hükûmete,her türlü kirli ve cinâî konularda açık destek veren Diyarbakır Valisi Dr. Reşid olmuştur.Ermenilerin tehciri ve yollarda telef edilmesi konusunda merkezî yönetimle aynı düşüncede olmayan pek çok vali vardı.Dr. Reşid,Talât Paşa'nın tam aradığı türden bir vali olarak öne çıkmıştı.Diyarbakır kırsalında,kara ve nehir yollarında,Suriye'ye doğru ilerleyen konvoylardaki Ermenileri soymak ve katletmek üzere bekleyen Teşkilât-ı Mahsûsa çeteleri Dr. Reşid'in koruması altındaydılar.Diyarbakır'da yargılamak,tamamen bir yalandı.Diyarbakır'da yargılamaya esâs olacak bir dosya veya iddianâme yoktu.Gerçekte,Vali Dr. Reşid,Dâhilîye Nâzırı'na,"Sen bana gönder,ben hallederim" mesajını vermiş oluyordu.Urfa-Diyarbakır yolu Ermeniler için katliâm yolu olarak isim yapmıştı.Günümüzde de "yargısız infâz" olarak tanımlanan cinâyetlerin merkezi burasıdır.

İttihâtçıların iyi dostu,Meclis'in itibârlı iki mebûsu Krikor Zohrab ve Vartkes Serengülyan,işte böyle bir komployla 47 gün süren bir yolculuktan sonra Urfa'dan Diyarbakır'a doğru jandarma koruması altında giderken yolları kesilerek,isimleri devlet tarafından bilinen çeteciler tarafından en ilkel şekillerde öldürüldüler. Kaçırılma teklifini reddettiler -Zohrab ve Vartkes,Ermeni devrimcilerin Konya-Ereğli (s. 305-6) ile Urfa'da (s. 325) ve eski Şam Mebûsu Shukri al-Asali'nin dostlarıyla (s. 312) Urfa'da kaçırma teklifini kabul etmedi.Esir iki insân,cânının kurtarılacağı teklife neden "hayır" demiştir?Zohrab'ın,"öldürülme korkusunu" yaşadığı bugünlerde Halep'te vasiyetnâmesini hazırlaması (s. 359, 389-91),"kurtulma" ümidinin tükendiği anlamına gelmiyor mu? Çok yerinde ve haklı bir soru.Zohrab'ın Osmanlı Türk-Ermeni dostluğuna samimi olarak önem verdiğini yukarıda sıklıkla belirttiğimiz gibi,her şeye rağmen hukûka ve adâlete güvendiğini de belirtmemiz gerekir.Dönemin önde gelen hukûkçusu olan Krikor Zohrab,pek çok yargı mensûbunun üniversitede öğretmenliğini yapmıştı.Her şeye rağmen yargılanması hâlinde,haklılığını ispât edebileceğine ve yargılayanları iknâ edebileceğine inanıyordu.Diyarbakır'da da olsa,orada da hâkimlerin olduğunu düşünüyordu.Bu iyimserliğini mebûs arkadaşı Vartkes'e de aktarmış olmalıydı.Bu nedenle kaçırılma tekliflerini reddetmiş,böyle bir şeyi kendisine yakıştırmamıştı.

Ama...Halep'te vasiyetini hazırlayıp eşine göndermesi,bu konudaki şüphelerini de gösteriyor.Halep'ten Diyarbakır'a çok az yol kalmıştı.Zohrab'ın,yolda çeteciler tarafından veya Diyarbakır'da sahte bir yargılama ile ölüme mahkûm edilmesi ihtimâlini düşünmeye başladığı anlaşılıyor.

Yine de bu tereddütlü hâli,kararını değiştirmeye yetmemiş.Sonunda ölüm de olsa,doğru bildiği yoldan dönmemiş.Efsânevî bir trajik son... Polis:"Vartkes,sana üç gün,İstanbul'u terket" -Vartkes,mutlakâ yaşadıklarını hâtırladığı hâlde kaçırılmayı nasıl kabul etmez?Meclis-i Mebûsan zabıtlarını okuyorum.Vartkes,Mebûs Rıza Tevfik'in Abdülhamid döneminde hapsolduğunu hâtırlatması üzerine kendisinin de çok işkence gördüğünü,başındaki yaranın,ayaklarındaki nalların ve ellerindeki mıhların yerinin belli olduğunu söylemiştir.(3) Vartkes,Mebûs Ömer Fevzi'nin (Karahisarı Şarki-Şebikarahisar),"Türkler o kadar vahşi değil" ifâdesine cevâben,"Babamın başını keseni ben gördüm,sen görmedin.Türkler vahşi değil,babamın başını kesen kim ise o vahşidir" demiştir.(4) Bunları yaşamış bir insân,neden kaçmaz? Vartkes ile Zohrab arasındaki farkı burada belirtmek gerekiyor.Vartkes,Abdülhamid istibdâdına karşı mücâdeleye,genç yaşında aktif bir fedâî olarak katılmıştı.Sözleriyle,bu mücâdelede ödediği bedellerin boyutunu anlatmaktadır.Meşrûtîyet rejimine geçildiğinde,Vartkes'in ilerleyen yaşında evlendiğini,çocuk sahibi olduğunu görüyoruz.

24 Nisan 1915 tutuklama operasyonundan sonra,Vartkes henüz mebûs olarak birçok üst düzey görüşme yaparak çıkış yolları arıyordu.İstanbul'daki Ermeni aydınlarının tutuklanmasının başındaki İstanbul Emniyet Müdürü Bedri Bey ile aralarında geçen şu kısa konuşma eski fedâî Vartkes'in yeni durumunu anlatmaktadır.

Bedri-Sana İstanbul'u terketmen için üç gün veriyorum.
Vartkes-Eşim hasta,bana en azından on gün gerekir.
Bedri-Sana ne dediysem odur.

Dâhilîye Nâzırı Talât Bey de anılarında,Vartkes'e İstanbul'u terkedip gitmesini tavsiye ettiğini,sıkıntısı varsa para yardımı yapabileceğini söylediğini yazmıştı.Vartkes'in,o sırada İstanbul'daki Taşnaktsutyun komitesindeki görevini terketmediği,ancak Zohrab'ın uzlaşmacı tutumunun,eski fedâî Vartkes'i etkisi altına aldığı anlaşılıyor... *** 1-PA-AA/R 14088;A30012,pr.16.10.1915,p.m.,aktaran Wolfgang Gust,Alman Belgeleri Ermeni Soykırımı 1915-1916,(çev.) Zekiye Hasançebi & A. Takcan,İstanbul:Belge Yayınları,2012,s. 483,491. Alman raporunda Mateos Nalbadyan yazıyor,ama Meclis-i Mebûsan'da adı:Matyos [Mateos] Nalbatyan'dır (Türk Parlamento Târihi,I. ve II. Meşrûtîyet,cilt: 2,Ankara:TBMM Vakfı,1998,s. 54;MMZC,devre:3,cilt: 1,sene:5,4 Kasım 1918,s. 112-113).
2-Ergün Aybars'ın İstiklâl Mahkemeleri,İstanbul:AD Yayıncılık,1997,s. 128-131,348.
3-MMZC,devre:1,sene:3,cilt:1,7 Aralık 1910,s. 366.
4-MMZC,devre:1,sene:3,cilt:6,16 Mayıs 1911,s. 559-560. *Nesim Ovadya İzrail,1915'te Zohrab dâhil altı Ermeni mebûs öldürüldü,biri idâm edildi,Röportaj:Nevzat Onaran,Gazete Duvar,26 Eylül 2024. https://www.gazeteduvar.com.tr/1915te-zohrab-dahil-alti-ermeni-mebus-olduruldu-biri-idam-edildi-makale-1722760