Evet,İsrail insânlığın çoğunu ahlâken aşağı çekti,çekiyor ama çok daha küçük bir kesim var ki onları da ahlâken yukarı çekti.Gazze'ye gönüllü gidip çalışan doktorlar,orada insânlara yardım ulaştırmak için uğraşan kuruluşların çalışanları ve tabiî teknelerle Gazze'ye yardım malzemesi ulaştırmak için denize açılanlar,onların başına İsrail bir şey getirirse limanları bloke edeceklerini ilân eden İtalya,İspanya ve Yunanistan'daki liman işçileri...
Bu kişiler,yapılması gerekeni yapmak için risk alıyorlar,kendilerine gelebilecek olası veyâ potansiyel zararlar onları durdurmuyor.
İsrail,bütün itirâzlara,çağrılara,kınamalara rağmen âdetâ dünyânın gözünün içine baka baka etnik temizlik ve soykırım plânlarını adım adım uyguluyor.Dünyâ devletlerinden ise söz ve cılız birkaç girişim dışında onu durdurabilecek hiçbir karşı eylem gelmiyor.İslâm İşbirliği Teşkilâtı boş zamanlarında toplanıp İsrail'i yaptıklarından dolayı kınıyor,temennilerde bulunuyor.22 Haziran'da yapmışlardı bunu birkaç gün önce,15 Eylül'de tekrâr yaptılar.Bu gidişle daha çok yaparlar.TBMM de benzer bir kınama bildirisini "olağanüstü" (şu bağlamda bir toplantının başına koymak için komedi derecesinde trajik bir sıfat) toplanarak 29 Ağustos'ta yayınlamıştı.Bütün bu bildirilerde,tezkerelerde bildiri sahiplerinin atabileceği,belli bir takvime bağlı olarak atmaya niyetli olduğu somut adımlara dâir bir şey yok.Eğer adım atmaya gücünüz veyâ niyetiniz yoksa böyle sûreti haktan veya zevâhiri kurtarmak için toplantılar yapmayın,daha âciz görünmekten başka bir şeye yaramıyor!
Bu metinlerde metinlerin karakterini yansıtan bir özellik olarak sık sık edilgen özne kullanımına rastlıyoruz."Yapılmalıdır,edilmelidir..." Kime diyorsunuz,kim yapacak?Örneğin,İslâm İşbirliği Teşkilâtı'nın Haziran'daki sonuç bildirgesinde "Filistin halkının her türlü zorla yerinden edilmesinin reddedilmesi,sınırların âcilen açılması,insânî yardımın engelsiz ve yeterli bir şekilde ulaştırılması ve Filistinli sivil halkın korunması talep edildi".Kim kimden talep ediyor?Kim koruyacak Filistinli sivil halkı?Böyle belirsiz ifâdeler ortaya atmanın kime ne yararı var?
Bugün artık İsrail haklı mı,haksız mı;yaptıkları meşrû müdâfaa mı,soykırım mı değil mi gibi soruların vakti çoktan geçti.Bu saatten sonra öyle miydi,böyle miydi diye tartışmak kötü niyet değilse vakit kaybıdır.Bugün soru tektir:İnsânlık İsrail'i durdurabilecek mi,durduramayacak mı,durdurmak için neler yapılabilir?Herkes bütün enerjisini İsrail'in yolundan döndürülmesi için neler yapabileceği sorusuna vermelidir.
İsrail durdurulursa tabiî ki dünyâdaki bütün sorunlar son bulmayacak veyâ hayât bayram olmayacak ama İsrail'in durdurulup durdurulamayacağı önümüzdeki uzunca bir süre uluslararası siyâsetin,meşrûiyetin ve mübâh olanın sınırlarını,ölçütlerini belirleyecek.
Bir buçuk sene evvel Amerikalı Aaron Bushnell Gazze'deki soykırımı protesto için kendini yaktıktan sonra yazdığım bir yazıda şöyle demiştim:"7 Ekim'den beri Gazze'deki insânların yaşadıkları ve bizim tanık olduklarımız bütün asgarî müşterekleri,ölçüleri,değerleri tahrip etti,ediyor...Normale,sâlim ve selim olana dâir bütün ölçüleri yıktıktan sonra insânlardan ölçülü hareketler beklemek gerçekçi olmaz.Normalin tekrâr ve âcilen yerli yerine oturtulması,yeniden tesis edilmesi gerekiyor.Bunun için de İsrail'in Gazze'de giriştiği işi hemen durdurması ya da İsrail'in durdurulması gerekiyor yoksa normalleşen aşırılığın başka örnekleriyle de karşılaşacağız."
Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırısından bir hafta sonra İsrail'in karşılık verme şeklini gördükten sonra da şöyle demiştim:"Ya İsrail'i giriştiği bu soykırımda durdurmayı başaracağız ya da insânlık olarak bizi çektiği dibe kadar hep berâber batacağız."
O günden bu yana geçen yaklaşık iki senede yaşanan da bu oldu:Her gün parçalanmış çocuk cesetlerini,açlıktan insân görüntüsünden çıkmış insânları,çocukları göre göre biz de ahlâkımızdan bir şeyler kaybettik,meşrebimiz genişledi,duyarsızlaştık,yâni aşağı çekildik o manâda.
Yalnız o zamanlar bunları söylerken aklıma gelmeyen bir şeye,daha doğrusu bir kesime de dikkat çekmek gerek.Evet,İsrail insânlığın çoğunu ahlâken aşağı çekti,çekiyor ama çok daha küçük bir kesim var ki onları da ahlâken yukarı çekti.Gazze'ye gönüllü gidip çalışan doktorlar,orada insânlara yardım ulaştırmak için uğraşan kuruluşların çalışanları ve tabiî teknelerle Gazze'ye yardım malzemesi ulaştırmak için denize açılanlar,onların başına İsrail bir şey getirirse limanları bloke edeceklerini ilân eden İtalya,İspanya ve Yunanistan'daki liman işçileri...(Belki bu listeye başkaları da eklenebilir.Türkiye'deki liman işçilerinden benzer bir tepki veyâ uyarı geldi mi ben bilmiyorum.)
Bu kişiler,yapılması gerekeni yapmak için risk alıyorlar,kendilerine gelebilecek olası veyâ potansiyel zararlar onları durdurmuyor.Yâni,kendi çaplarında bir kâr-zarar hesâbı yapmıyorlar.Öyle yapsalardı muhtemelen hiçbir şey yapmazlardı.İşte yapılması gereken herkes ve her devlet için bu.Kâr-zarar hesâbı yapan,İsrail'i durduramaz;çünkü,böyle bir hesâbın açık sonucu tabiî ki İsrail'e müdâhale etmemektir.Hiçbir getirisi olmayacak bir şey için birçok şey riske etmeyi gerektirir.Ama eğer biz bu soykırımı gerçekten durdurmak istiyorsak "bencil akıl" değil ahlâk sahibi aktörler lâzım...
*Dr. Ohannes Kılıçdağı,Akıl İsrail'i durduramaz,Agos,18 Eylül 2025.
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/35753/akil-israili-durduramaz
22 Eylül 2025 Pazartesi
Akıl İsrail'i durduramaz/Dr. Ohannes Kılıçdağı*
Kürtler,"imtiyâzlı" Türkler ve Cumhuriyet'in temel değerleri/Prof. Dr. Taner Akçam*
"Yeni hakikatlere göre artık insânlar baş ve iskelet ve yüz görünümlerine göre sınıflara ayrılmaktadır.Bu son tasnife göre Türk,dünyânın akılda,güzellikte,tenâsüpte en mütekâmil mahlûkudur.Bu hakikati milletime bildirmekle onların zâten orijinal olan enerjilerini kuvvetlendirmiş olduğumu sanıyorum.Ben bununla müftehirim [iftihâr ediyorum]."
Bu sözlere çok özel bir önem vermemin nedeni,"Cumhuriyet'in kurucu değerleri nedir?" sorusuna cevâp arıyor olmamdır.Burada bu değerlerden bir tanesini ele alacağım:Vatandaş eşitliği... Başka değerlerin de olduğunu ve onların da ele alınması gerektiğini haklı olarak ileri sürülebilirsiniz.Ama konumuz Kürt meselesi ve Türk-Kürt eşitliği."Cumhuriyet'in temel değerlerine dokundurtmayacağız" bu bağlamda en çok ileri sürülen tezlerden birisi. Eşit vatandaşlık ve 1919-1938
O hâlde soru şu:Eşit vatandaşlık konusunda 1919-1938(1) döneminde hangi adımlar atıldı,ne inşâ edildi?Ve inşânın temel değerleri nelerdi?Mustafa Kemâl'in yukarıdaki sözleri bize 1919-1938 döneminde kurulan devletin çimentosu konusunda önemli bir bilgi veriyor:Türk'ün (ırk-soy-etnik köken nasıl tanımlarsanız tanımlayın) üstünlüğü!
Ana iddiâ şu:Bugün Kürt meselesi diye bir sorun varsa bunun temelleri 1919-1938 döneminde kurulan hukûk sistemi ile atılmıştır.Belirleyici olan temel değer ise,"Türklerin üstün ve ayrıcalıklı oldukları" ilkesidir.
İlerleyen yıllarda 1919-1938 döneminde oluşturulan bu hukûk yapısının düzeltilmesi için ciddî adımlar atılmamış ve bu sorunlu yapı korunmuştur.Bu anlamda 1938 sonrasını da eşit derecede eleştirebilirsiniz.Ama ortada,Cumhuriyet'in kuruluş biçimi ile ilintili yapısal bir sorun olduğunu kabul etmeniz gerekiyor.Sorun,"dokundurtmayacağız" denilen temel değerdedir.
İkinci iddiâ da şudur:1918–1939 döneminde Türklere ayrıcalık tanıyan hukûk düzeninin nasıl kurulduğu ve bunu mümkün kılan temel varsayımların-değerlerin neler olduğu üzerine açık bir konuşma-yüzleşme yapılamadıkça,Kürt meselesi çözülemeyecektir.
1924 Anayasası tartışmalarında,komisyon sözcüsü Celâl Nuri T.C. vatandaşını şöyle tanımlar:"Bizim öz vatandaşımız,Müslüman,Hanefiyül mezhep,Türkçe konuşur bir zâttır." Maliye Bakanı Mustafa Abdülhâlik Renda da "Bize mensûp olmayanlara mümkün olduğu kadar müşkülât göstereceğiz" der.Bu iki konuşmacı,vatandaşlık konusunda Cumhuriyet dönemi politikalarının ne olacağını ilân etmektedirler.Çimento budur.Celâl Nuri'nin tanımı dışında kalanlar ikinci sınıf vatandaştırlar.
Tüm hukûk sistemi bu ilkenin üstüne inşâ edilecektir.
Bu ilkeye bağlı olarak,1924 Anayasası'nın 92. Maddesi,memûr olmak hakkını sadece Türklere tanıdı.1926'da çıkartılan Memûrin Kânûnu ile bu ilke tekrâr edildi ve "ancak ve ancak Türk kökenli olanlar devlet memûru olabilir" dendi.
Mustafa Kemâl,kânûnun bu temel ilkesini 1931 yılında kendi kaleme aldığı "Medenî Bilgiler" kitâbında tekrâr etti:"Memûr olmak için koşullar şunlardır:Türk olmak."
1965 yılında,kânûndaki "Türk olmak" ilkesi,"Türk vatandaşı olmak" olarak değiştirildi.Ama gerek 1965 kânûnunda ve gerekse bu kânûnda 1980,2011 yılında yapılan değişikliklerde ve ayrıca vatandaşlık kânûnunda 2004 yılında yapılan düzenlemede de birçok meslek sadece Türk soyundan gelenlere ayrıldı.
Bugünkü hukûk sisteminin eşitsizlik ilkesi üzerine inşâ edildiğine ve Türk soyundan gelmeyenlerin ikinci sınıf vatandaş sayıldığına dâir aşağıda birkaç çarpıcı örnek daha vereceğim ama bunların tümüne yakınının bayatlamış bilgiler olduğunu hâtırlatmak zorundayım.İnanın bu satırları yazarken bile fazlasıyla sıkılmaktayım. İnşâ edilen Apartheid sistemidir
1919-1938 arasında Türkiye'de inşâ edilen hukûk sisteminin en özlü tanımı,1974 Apartheid sözleşmesinin ikinci maddesinde yapılmıştır:
"Bir ırksal grubun veyâ grupların ülkenin siyâsî,sosyal,ekonomik ve kültürel yaşamına katılımını engellemek için hesâplanan her türlü yasal önlem ve diğer önlemler ve özellikle bir ırksal grubun veyâ grupların üyelerini temel insân hak ve özgürlüklerinden mahrûm bırakarak,bu tür bir grubun veyâ grupların tam gelişimini engelleyen koşulların kasıtlı [olarak] yaratılması(dır)."
Apartheid sözleşmesindeki "ırk" tanımının,ulus,etnik,din vb. gruplarını kastettiği ise bilinen bir başka ilkedir.
Yâni,1919'dan itibâren bu ülkede bir Apartheid sistemi inşâ edilmiştir.Sorun bundan ibârettir.Türklerin,özellikle lâik,Batıcı olanlarının kabul etmekte zorlandıkları "kurucu değer" budur.Çünkü bu Apartheid sistemi Mustafa Kemâl önderliğinde inşâ edilmiştir.
Tekrâr edeyim:Amacım,Mustafa Kemâl'in (a) veyâ (b) sözlerini bulmak ve bu farklı sözleri birbiri ile çarpıştırmak değildir.Hele hele Mustafa Kemâl'in kendisini ve dönemini sevgi ve nefret ikilemine sıkıştırarak konuşmak hiç değildir.Türkiye'de özellikle Türk çoğunluğun,kendilerine bağımsızlıklarını sağlayan önderlerine duydukları derin sevginin bilincindeyim.Ama konuyu bu sevgi-nefret ikileminde tartışmayı anlamsız buluyorum.Sever veyâ nefret edersiniz,bu beni ilgilendirmiyor.Şimdilik her iki duygu da "anlaşılabilir" demekle yetineyim.
Yapmak istediğim,1919-1938 arasında inşâ edilen hukûk sisteminin içine sinmiş eşitsizlik -Apartheid- meselesinde okuyucuyu düşünmeye davet etmektir.
Tekrâr edeyim:1919-1938 dönemi hukûk sistemi,Mustafa Kemâl'in "Medenî Bilgiler" kitâbında yazdığı gibi,Türk milletinin "ırk ve köken birliği"nden oluştuğu ilkesine göre inşâ edildi.Türkler,imtiyâzlı ve üstün sınıf olarak tanındı ve onun dışındakilerin (Kürtlerin,Alevilerin,Hristiyanları) sadece varlıkları yok sayılmadı,bu kesimlerin,ülkenin "siyâsî,sosyal,ekonomik ve kültürel yaşamına" özgürce katılımları yasalar ve varlıklarını tesâdüfen öğrendiğimiz bazı gizli tamîm ve karârnâmelerle engellendi.Türklere ayrıcalık tanıyan bu sistem bugün de varlığını sürdürmektedir.
Mustafa Kemâl'e göre,Kürtlük,Çerkeslik veyâ Boşnaklık yanlış adlandırmalar idi.Ve kurulan Cumhuriyet'in hukûk sistemi,Recep Peker'in 1935'te Mustafa Kemâl'den alarak tekrâr ettiği ifâdesiyle,bu "yanlış telâkkilerin içtenlikle ve samîmîyetle düzeltilmesi" amacına yönelik olarak şekillendirildi.Kürtlerin Kürt olduklarını unutmaları izlenen siyâsetin çekirdeği oldu. Çarpıcı birkaç örnek
1933 yılında,İçişleri Bakanlığı Nüfûs İşleri Müdürlüğü,kurumun on yıllık faaliyetini özetleyen 182 sayfalık resmî bir rapor hazırlar.Rapor,Türkiye'nin "kan" ve "ırk" birliği esâsına dayanan bir rejim olarak inşâ edildiğini ilân eder.
Rapor,Lozan Antlaşması'nın vatandaşlık ile ilgili düzenlemelerinin,"ırk,dil ve dilek itibâriyle yurdumuza ve millî birliğimize bağlı kandaşlarımızın yurttaşlığımıza geçebilmelerini temin maksadıyla" kabul edildiğini söyler.
Rapor ayrıca,1927 Vatandaşlık Kânûnu'nun çıkarılış nedenini,"Osmanlı tâbiiyetine mensûp Türk ırkından gayrı bazı şahısların vatandaşlık birliğimizden çıkartılması ve bu sûrette bunların memlekete geri gelmelerinin önüne geçilmesi" olarak tanımlar.Burada kastedilen,Ermeniler ve Rumlar başta olmak üzere Hristiyan vatandaşlardır.Bu nedenle,T.C. vatandaşı Hristiyanlar "yabancı" sayıldılar ve 1940'lara kadar normal nüfûs kütüklerine değil "Ecnebîler Defteri"ne kaydedildiler.
1925 Şark Islâhât Plânı,hâlâ yürürlükte olan 1934 Tapu Kânûnu;1934 İskân ve bunun yerine geçen 2006 İskân kânûnları;1935 Tunçeli Kânûnu;1927 ve 1952 yılları arasında faaliyet gösteren Umûmî Müfettişlikler ve 1988 Sabotajlara Karşı Koruma Kânûnu gibi onlarca ama onlarca kânûn Türk soyundan gelme ve Türk kültürüne bağlı olma ilkesi üzerine inşâ edildi.Kürd'ün,Kürt olmaktan vazgeçmesi,vazgeçmiyorsa ezilmesi bu hukûk sisteminin temelini oluşturdu.
Bu listeye,Lozan ile birlikte nüfûs kütüklerinde Rumların,Ermenilerin ve Yahudilerin,kendilerine (1),(2) ve (3) numara verilerek özel olarak fişlendikleri;Ermeni kızla evlenen Türk subaylarının suç işlemiş sayılarak Silâhlı Kuvvetler'den atıldıkları;askerî okullara girmek isteyenlerin,"Türk ırkı ve kanından olup" olmadıkları,"soylarında dönmelik bulun(up)" bulunmadığı soruşturmalarına tâbi tutuldukları gibi bilgileri eklemiyorum,bile. Güvenlik bürokrasisi MHP ve Öcalan anlaşması
Kürt açılımı denen şey,Türk güvenlik bürokrasisi ve Bahçeli'nin,Öcalan'la görüşerek bu sistemin değişmesi gerektiği konusunda prensip anlaşmasına varmalarıdır.Arkasında güçlü bir siyâsî irâde olmadığı için biraz başı kesik tavuğun çırpınmalarını andıran bu girişimin önündeki en büyük engellerden birisi,1919-1938 döneminde Türklere ayrıcalık tanıyan,Apartheid hukûk sistemidir.Buna,bu sistemi "temel değer" sayan Türk çoğunluğu da eklemek gerekiyor.
Çoğu lâik ve Batıcı olmakla övünen bu Türk çoğunluk,1919-1938 döneminin kurucu değerlerini korumaya yönelik çağrı yaparken sadece kendi ayrıcalıklı konumlarını koruma isteklerini dışa vuruyorlar o kadar.Ve daha da önemlisi,bunu yaptıklarının farkında bile değiller.
Bu çevrelerce sıkça dile getirilen itirâz şudur:MHP'nin ya da Erdoğan'ın Kürt açılımı gibi bir niyeti yoktur,asıl hedef Kürtleri yanlarına alarak otoriter sistemi pekiştirmektir.Kulağa hoş gelse de bu iddiâ tuhaftır.Tuhaflık,MHP ve Erdoğan'a dâir söylenende değildir;hattâ Kürtleri otomatik biçimde diktatörlüğün pâyandası sayan ve mutlakâ ayrıca tartışılması gereken ırkçılık kokan yaklaşım da değildir.
Asıl sorun bu itirâzlarının,yapısal bir hastalığı tedâvî etmek isteyen doktorun doğru kişi olmadığını söylemekten öteye gitmemesidir.Önce hastalığın ne olduğu konusunda uzlaşmak gerekir;doğru doktorun kim olabileceği ayrı bir tartışma konusudur.
Problem tedâvî edilmek istenen hastalıktır.Ve bu hastalık,1918-1939 sistemine içsel yapısal bir hastalıktır.İmtiyâzlı Türkler,MHP ve Erdoğan eleştirilerinin arkasına saklanarak,1918-1939 hastalıklı sistemini savunmakta ve bununla yüzleşmekten kaçmaktırlar.İsmet İnönü'de,Turgut Özal'da ve Hikmet Çetin'de Kürtlük aramak tuhaflıklarının nedeni de budur.Bu tutumlarıyla,"onyedinci yüzyılda ABD Virginia'da kölelik ve ırkçılık yoktu çünkü siyah köle sahipleri vardı",diyen Amerikan ırkçılarını hâtırlatıyorlar. Kör döğüşünü aşmak:Helâlleşme-yüzleşme kültürü
Sonuç,ortada gereksiz bir kör döğüşü var.Kör döğüşünü aşmanın yolu,1918-1939 döneminde,Türk'ün üstünlüğü üzerine inşâ edilmiş ve hâlâ sürmekte olan hukûk sistemi ile yüzleşmektir.
Bunu için ama önce kavga etmeyi,hakâretler savurmayı bırakmamız ve "konuşmayı" ve "düşünmeyi" öğrenmemiz gerekiyor.Türkiye'de çok zor olan da budur.
Ayrıca görüyoruz ki Kürt açılımı yapan çevrelerin,"konuşma" ve "düşünmeyi" teşvik yönünde fazla ciddîye alınabilecek adımları da yok.
Toplum olarak ciddî bir yüzleşmeye ihtiyâcımız var.Kılıçdaroğlu'nun çok doğru olarak başlattığı ve ama kasıtlı olarak parti (CHP) siyâseti düzeyine çıkartmadığı helâlleşmeye ihtiyâcımız var.Kürt açılımı bize toplumsal barışı sağlayacak bu helâlleşmeye imkân sunuyor.
Dikkat ederseniz burada,1919-1938 Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında (Apartheid hukûk sisteminin oluşum sürecinde) gündeme gelen,Koçgiri ve Pontus katliâmları,1925 Şeyh Said,1930 Zilan katliâmları,1938 Dersim Tertelesi gibi daha da artırılacak olan acılar üzerine konuşmadım."Cumhuriyet'in temel değerlerine dokundurtmayacağız" diyen imtiyâzlı Türk çevrelerin görmesi gereken bir gerçek var:Bu toplum,temelleri 1919-1938 döneminde atılan çok büyük acılar yaşadı.
Ayrıcalıklı ve imtiyâzlı Türkler dışında sayıları onlara yakın,büyük travmalar yaşamış "ötekiler" var.Kürtler,büyük çoğunluğunu oluşturdukları için bu "ötekilerin" sembolüdür.Ve de bu "ötekiler" Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır.
Ortada sözkonusu olan,iyileşmesi oldukça uzun sürecek,hemen halledilmesi imkânsız bir sorunlar yumağı ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğidir.Bu uzun bir süreç ve ama Kürt açılımı bize bunun kapılarını açıyor ve ilk imkânlarını sunuyor.
Açılımın önündeki en önemli meselelerden birisi,çoğu lâik ve Batıcı olduğunu söyleyen ayrıcalıklı Türklerin,ayrıcalıklarından vazgeçmeye hazır olup olmadıklarıdır.Onlara söyleyeceğim şudur:Eğer,1919-1938'de kurulan hukûk sistemi üzerine konuşmaya ve bunu değiştirmeye hazır değilseniz,birinci Tanzimât'ın Müslümanları gibi,İkinci Tanzimât'ın başarısızlığının simgesi olacaksınız... *** 1-1919-1938 tahmin ettiğiniz nedenlerle benim seçimimdir.Akademik çalışmalarda bu konuda,1912-1913 (Balkan Harbi)-1950 (çok partili sisteme geçiş) arası değişik târihler kullanılır. *Prof. Dr. Taner Akçam,Kürtler,"imtiyâzlı" Türkler ve Cumhuriyet'in temel değerleri,Medyascope,22 Eylül 2025. https://medyascope.tv/2025/09/22/taner-akcam-yazdi-kurtler-imtiyazli-turkler-ve-cumhuriyetin-temel-degerleri/
17 Eylül 2025 Çarşamba
Kürt açılımına iki engel:Erdoğan ve "imtiyâzlı" Türkler/Prof. Dr. Taner Akçam*
Geçen yazımda,Bahçeli'nin 22 Ekim 2024'te başlattığı Kürt açılımı projesini İkinci Tanzimât olarak tanımladım ve Birinci Tanzimât'ın (1839) Müslüman-Hristiyan eşitliğini niçin sağlamayı başaramadığının nedenleri üzerinde düşünmeden İkinci Tanzimât'ın akıbetinin anlaşılamayacağını ileri sürdüm.
Elbette birincisi başarısız oldu diye ikincisi de başarısız olacaktır,diye bir şey söylemiyorum."Târih tekerrürden ibârettir" sözü yanlıştır;târih hiçbir zaman tekerrür etmez.Her târihî olay emsâlsizdir,kendine mahsûstur.Benim amacım iki süreç arasındaki yapısal benzerliklere dikkat çekmek ve insânları düşünmeye davet etmektir.İkinci Tanzimât'ın önünde iki büyük engel var.Birincisi,siyâsî irâde yokluğudur.Açılım,siyâsetin değil,güvenlik bürokrasisinin projesidir.İkincisi,özellikle "imtiyâzlı" Türkler olarak tanımladığım bir kitle nezdinde somut ifâdesini bulan açılıma toplumsal destek eksikliğidir. Birinci büyük engel:Siyâsî irâde yokluğu
Açılımda siyâsî irâde yokluğu kendisini altı temel konuda açıkça göstermektedir.
Birincisi,siyâsî irâde,işini gücünü bırakmış CHP ile uğraşmaktadır.Siyâsî irâde için,CHP'ni dağıtmak ve yok etmek,Kürt açılımından daha önemli duruyor.Oysa sıradan ortalama akıl,Türk-Kürt eşitliği gibi muazzam bir adım için "ulusal birliğin" sağlanmasının şart olduğunu görür.Her şeyi ile CHP'ni dağıtmaya odaklanmanın tek anlamı vardır:Kürt açılımı siyâsî irâdenin başka öncelikler uğruna vazgeçebileceği bir husûstur.
İkincisi,siyâsî irâdenin kullandığı dildir.Süreçte kullanılan dilin niteliği siyâsî irâdenin Kürt açılımındaki tavrının en açık göstergesidir.Şüphesiz bunu herkes görüyor ve yazıyor ama bu henüz bir ilke düzeyine çıkarılmadı.Altını kalın çizelim:Kavga dili ile açılım olmaz.Kavga etmek için kullanılan kelimeler artık söz olma özelliğini kaybeder,klişelere dönüşür.Klişelerin dilimize sızma derecesi,konuşmadan ne kadar vazgeçtiğimizin ölçüsüdür.Ve şiddet araçlarını kullanmaya ne kadar hazır olduğumuzu gösterir.Kimse hayâle kapılmasın,siyâsî irâdenin kullandığı dil savaşın dilidir ve toplumun en çok ihtiyâç duyduğu şeyi "sözü" öldürmektedir.Söz olmazsa açılım olmaz!
Üçüncüsü,siyâsî irâde Kürt açılımı için sıradan sayılabilecek tek bir adım bile atmıyor.Eğer açılımının arkasında kuvvetli bir siyâsî irâde olsaydı,yapılacak ilk iş Selahattin Demirtaş başta olmak üzere siyâsî tutukluları serbest bırakmaktı.Zâten bu insânların çoğu,hukûka aykırı olarak tutulmaktadırlar ve sıradan bir idârî kararla konu halledilebilirdi.Bahçeli'nin çıkışından bu yana neredeyse bir yıl geçmiş olmasına rağmen Demirtaş veyâ diğer tutukluların içerde tutulmalarının verdiği mesaj açıktır:Siyâsî irâde Kürt açılımına istekli değildir.
Dördüncüsü,hukûksuzluğun kol gezmesi ve hukûk devleti inşâsı yolunda tek bir adım bile atılmıyor oluşudur.Bahçeli'nin İkinci Tanzimât Fermânı'nda açık olarak ilân ettiği gibi,Türk-Kürt eşitliği ancak yeni bir hukûk sistemi üzerinde yükselir.Ve şu ânda bu yoktur.Oysa kurum ve kurallarıyla işleyen bir hukûk devletiniz yoksa,Kürt meselesini çözemezsiniz.Bu konuda o kadar çok yazıldı ki uzatmaya gerek görmüyorum.
Beşincisi,ki bu önceki nedenleri de açıklıyor,açılım konusunda tek bir tartışmanın bile sistemli olarak düzenlenmiyor ve teşvik edilmiyor olmasıdır.1923'te kurulmuş Cumhuriyet'in temel kodlarını sorgulama anlamına gelen bir mesele,âdetâ "tartışılmasının asla istenmediği" bir kültürel ortama mahkûm ediliyor.Bir danışmanın ara sıra X hesabından yayınladığı bazı sınırlı bilgilerle belirlenmiş bir düşün atmosferinde yaşıyoruz.Oysa ülkenin en temel sorunu olan eşitlik meselesini ancak toplumu da sürece dâhil ederek ve söz ile aşabilirsiniz.
Kamuoyu yoklamaları ile açılım yapılır mı?
Altıncısı,Kürt açılımında "kamuoyu yoklamaları"na biçilen roldür.Eğer aktarılanlar doğru ise ki doğru olmaması için hiçbir neden yok,siyâsî irâdenin atacağı adımlarda yaptırdığı kamuoyu yoklamaları önemli rol oynamaktadır.Bu durum,Kürt açılımında siyâsî irâdenin varlığına değil,siyâsî körlüğün egemen olduğuna işâret ediyor.
Büyük târihî adımları ve dönüşümleri kamuoyu yoklamaları ile yapamazsınız.İki önemli örnek vermek isterim:Willy Brandt'ın 1970 Aralık'ında Varşova'da diz çökmesi ve Çek Cumhurbaşkanı Václav Havel'in 1997'de,Alman Parlamentosu'nda yaptığı bir konuşma ile ülkesinden 1945 sonrası sürülen Almanlar için özür dilemesi...
Alman ve Çek toplumları liderlerinin bu adımlarını yanlış bulmuş,desteklememişlerdi.İki lider eğer kamuoyu yoklaması yaptırsalardı bu adımları atmamaları gerekirdi.Oysa her ikisi de toplumlarındaki genel eğilime karşı hareket etmeyi tercih ettiler.Çünkü doğru olan buydu.Ve onların bu çıkışları bugün sorunlu geçmişe sahip toplumların barışmalarının en güçlü sembolleri oldu.Konu yeteri kadar açık değil mi?
Gerçekçi olalım:Cumhuriyet boyunca yaşanan acıları bir kenara bırakalım,sadece son elli yılın savaş ortamında şekillenen ve "bebek kâtili" söylemleriyle zehirlenen bir kamuoyu gerçeği var karşımızda.Türk-Kürt eşitliği konusunda atılacak adımları bu zehirli atmosferde yapılacak kamuoyu yoklamalarına bağlamak,en hafif tabirle siyâsî körlüktür.Veyâ "ben açılım istemiyorum" demenin başka bir ifâdesidir.
Oysa,Türk-Kürt kardeşliği gibi bir sloganla yola çıkan bir siyâsî önderliğin sorması gereken tek bir soru vardır ve bu da çok basittir:Yaratılmasına doğrudan katkı sunduğumuz bu zehirli kültürel atmosferi dağıtmak ve değiştirmek için ne yapmamız gerekir? Güvenlik bürokrasisi ve MHP'nin önündeki zor soru
O hâlde açılım denen şeyi en doğru biçimde şöyle tarif edilebiliriz:Türk güvenlik bürokrasisi,uluslararası gelişmelere bağlı olarak ülkenin "bölünmesi ve parçalanma" tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu görmüş ve bu gidişi durdurmanın ancak Kürt açılımı ile engellenebileceğine karar vermiştir.Bu konuda Öcalan ile görüşmüşler ve anlaşmışlardır. Anlaşma,sadece "terörsüz Türkiye" ile sınırlı değildir.Devlet Bahçeli'nin İkinci Tanzimât Fermânı'nda ilân ettiği gibi nihâî amaç,yeni bir anayasa ve yeni bir vatandaşlık tanımı ile Türk-Kürt eşitliğini sağlamak ve buna uygun gerekli sosyal,kültürel,siyâsî reformları yapmaktır.
Güvenlik bürokrasisinin ana açmazı şuradadır:Düşündüklerini hayâta geçirmek için kuvvetli bir siyâsî irâdeye ihtiyâçları var.Ama şu ânda olmayan bu siyâsî irâdedir.Erdoğan iktidârda olduğu sürece de bu siyâsî irâde olmayacaktır.
Devlet Bahçeli,güvenlik bürokrasisinin sesidir.Ama hem azınlıkta bir parti olması hem de hareketinin ideolojik yapısı nedeniyle çarpacağı "doğal" sınırları var.O hâlde güvenlik bürokrasisinin (ve onun sözcüsü gibi hareket eden MHP'nin) önünde çok ciddî bir iş duruyor.Kürt açılımını gerçekleştirecek bir siyâsî irâdenin yaratılması.
Altını çizmek isterim,güvenlik bürokrasisi de MHP de attıkları adımlarda çok ciddîdirler."Oyun oynuyorlar","Erdoğan'ı yeniden seçtirmek için muhâlefeti bölüyorlar" gibi itirâzların fazla ciddîye alınır tarafı yoktur. Güvenlik bürokrasisinin ve MHP'nin şu ânki en büyük açmazı bu süreci Tayyip Erdoğan ile götürmek istemeleridir.Oysa Erdoğan ile Kürt açılımı olmaz!Bu "eşyânın tabiatına aykırı" bir durum.Çünkü bu doğrultuda adım atmak hukûk devletini sağlamlaştırmak demektir ki bu da Erdoğan'ın sonunu getirecektir.
Peki yeni bir siyâsî irâde çıkacak mıdır?Çıkabilir de çıkmayabilir de...Aktörlerin tutumuna ve Kürt açılımındaki ısrârlarına bağlı.Aslında bu açılımı taşıyacak siyâsî irâde şekillenmiştir:CHP,MHP ve DEM ortaklığı.Bu koalisyon sağlanmazsa Kürt açılımının sonu hüsrân olacaktır.Güvenlik bürokrasisi ve MHP,Erdoğan ile yola devâm etmeye çalıştıkça Kürt açılımını daha fazla açmaza sokacaklardır.Belki kendileri de trenin kaçmakta olduğunun farkındadırlar!
Burada Birinci Tanzimâtçılarla kıyaslama yapmak zorundayım.Onlar da Tanzimât'ı,insânları kandırmak için ilân etmediler.Veyâ "oyun" oynamadılar,ciddî idiler ama öylesine ağır davrandılar ve öylesine devletin labirentlerine dalıp günlük ayak oyunları içinde kayboldular ki yaptıkları reformların bile hiçbir anlamı olmadı...Hristiyan katliâmlarına yol açan bir faktör de bu ayak sürümelerdi. "İmtiyâzlı" Türkler ve toplumsal destek sorunu
Açılımın önündeki önemli ikinci engel özellikle Türkler arasında açılıma desteğin zayıf olmasıdır.Kendilerini seküler ve Batılı olarak tanımlayan,benim "imtiyâzlı Türkler" olarak adlandırdığım geniş bir çevre var.Kürt açılımına en büyük karşı çıkış bu çevrelerden geliyor.Muhâlefetlerini ise,"Cumhuriyet'in temel değerlerine dokundurtmayacağız" sloganı ile ifâde ediyorlar.
Oysa,Türk-Kürt eşitliğinin önündeki en büyük engel,Cumhuriyet'in en temel değerlerinden birisidir:Bu Cumhuriyet,Türk-Kürt eşitsizliği üstüne kurulmuştur.Bu ülkede vatandaş eşitliğini sağlamak istiyorsanız Cumhuriyet'in temel değerleri üzerine konuşmak zorundasınız.
Kendilerini lâik ve Batıcı saysalar bile bu Türk çevreler,Birinci Tanzimât'ın bağnaz İslâmcılarına benziyorlar.İslâmcılar, 1839 öncesinin İslâmî toplum yapısı ve değerlerine sahip çıkarak,Müslüman-Hristiyan eşitliği girişimini,"İslâm'ın temel değerlerine dokunmak" olarak tanımlamış ve karşı çıkmışlardı.
"İmtiyâzlı Türk" çevreler de benzeri bir tutum içindeler.Cumhuriyet'in temel değerlerine sahip çıkıyor ve eşitsizliğin temellerinin bu Cumhuriyet'in kuruluşu ile atıldığını göremiyorlar.Ortada yapısal,sisteme içsel bir eşitsizlik olduğunu göremedikleri için de İsmet İnönü'de,Turgut Özal'da ve Hikmet Çetin'de Kürtlük keşfederek bu ülkede eşitlik probleminin olmadığını savunmaya çalışıyorlar.Bu hâlleriyle,Birinci Tanzimât'ın Müslüman-Hristiyan eşitliği girişimine karşı çıkan bağnaz İslâmcıları hâtırlatıyorlar.
"İmtiyâzlı Türk" çevrelerin Kürt açılımı ile ilişkileri ve özellikle Lozan ile aşkları ayrı bir yazı konusu olmayı hak ediyor... *Prof. Dr. Taner Akçam,Kürt açılımına iki engel:Erdoğan ve "imtiyâzlı" Türkler,Medyascope,17 Eylül 2025. https://medyascope.tv/2025/09/17/kurt-acilimina-iki-engel-erdogan-ve-imtiyazli-turkler/
15 Eylül 2025 Pazartesi
"Oktay Etiman'ı Yılmaz saklamıştı"/Fatoş Güney*
Fatoş Güney,12 Mart günlerinde Yılmaz Güney'le birlikte evlerinde sakladıkları Oktay Etiman'ı anlattı.Güney,"Benim için gerçekten çok özel bir yeri vardı.14 yıldır hapishânede kalmış olmasının etkileri ve acılarını içinde taşırken dışında süzülen hüzünlü buğularını hissetmemek mümkün değildi.Sert kabuğunun içinde inci yapan bir istiridyeydi" dedi.
Fatoş Güney,Türkiye sol hareketinin bilinen isimlerinden Oktay Etiman'ın evlerinde saklanma hikâyesini anlattı.Yılmaz Güney'in ölümüyle birlikte Türkiye'ye dönen ve dernek çalışmaları için gittiği Mülkiyeliler Derneği'nde Oktay Etiman ile karşılaşan Güney,o ânın çok duygusal olduğunu ve dostluklarında bir eşik atlattığını ifâde ediyor.
Fatoş Güney,evlerinde saklanan Oktay Etiman'la anlatmaya başladığı hâtıralarını Ankara'da bitiriyor:Hep vereceksin bu dünyâda,bu hepimiz için böyle değil mi?Verdiğin sürece varsın.Hiç istemeyeceksin.Ama Oktay gibi,Yılmaz gibi sıradışı insânlar için durum daha farklı...Onların bir duruşu vardı.Hayât onlar için çok zordu,kahraman olmanın bedelleri ağırdır.
-Oktay Etiman ile yollarınız hangi dönemde ve nasıl kesişti?
Oktay'la yolumuz 12 Mart'ın o karanlık dönemlerinde kesişti.12 Mart cuntası günlerinde arkadaşları Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asılacağı günlerde onlar bir eylem yaptılar.İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırdılar ve konsolosa karşılık arkadaşlarının verilmesini talep ettiler.Zâten Yılmaz'ın öğrenci örgütleriyle ilişkisi vardı,onlara para yardımı yapıyordu,hattâ silâh temin ediyordu.Gerçi bunları anlatmam doğru mu bilemiyorum?
-Zaman aşımına uğradı,anlatabilirsiniz...
Mesele zaman aşımı değil,silâh sözkonusu olduğu için öyle bir tereddüt geçirdim.O zamanlar devrim silâhlı mücâdele ile olacaktı,tabiî silâhlı bir şey olsun da istemiyoruz ama ne yazık ki bütün devrimler dünyâda silâhla oluyordu,olmak zorundaydı.Egemenler dünyâyı kolay kolay güzelliklere,güzel ellere bırakmayacaklardı.
-Yılmaz Güney mi onları kaçırıp saklama teklifinde bulundu,yoksa onlardan mı böyle bir talep geldi?
O günlerde bizimle ilişkide olan Ulaş Bardakçı ile Yılmaz sürekli konuşuyorlardı.Fakat bu konuşmalar benim yanımda olmuyordu.Çünkü,Yılmaz bana "Bak ciğerim eğer sen ne olup bittiğini bilirsen bir gün polisin eline düşersin ve her şeyi anlatmak zorunda bıraktırırlar.Onların birtakım yöntemleri vardır,anlatmak zorunda kalabilirsin ve ömür boyu vicdân azabı çekersin" demişti.Onun için onların toplantısından uzak kalıyordum.
Ulaş bir gün gene eve geldi.Bir yerden birtakım kitâp ve malzemelerin taşıması gerektiğini söyledi.Fakat Yılmaz'ın hiç vakti yoktu,sete dönmek zorundaydı.Otuz kişilik film ekibi onu bekliyordu.Yılmaz'a ben yaparım dedim.Üstelik altı aylık hâmileyim o zamanlar...Kocaman bir Impala arabamız vardı ama ehliyetim yoktu.Az çok araba kullanmasını öğrenmiştim.Ben bu işi yaparım dedikten sonra Yılmaz endişelendi "Nasıl yaparsın?" dedi.Cesûrdum,korkmadım ve yaparım dedikten sonra onların önüne düştüm,arabaya bindikten sonra onların bulunduğu eve geldik.Orada Mahir Çayan,Hüseyin Cevahir,Rüçhan Manaslı ve Oktay Etiman bizi karşıladılar.Tabiî o zaman ben onların kim olduklarını bilmiyordum.Arabanın ön koltuğuna Ulaş ve Rüçhan Manaslı oturdu,arkaya Oktay,Hüseyin ve Mahir oturdu.
"Oktay sert bakışlıydı"
-Nasıl görünüyorlardı,telâşlı mıydılar?
Gâyet sakindiler.Ulaş'ı ara ara gördüğüm için arkadaki oturanlara aynadan şöyle bir göz attım,Mahir'in pırıl pırıl ışıltılı yüzü dikkatimi çekti.Onun ayrı bir ışıltısı vardır.Hüseyin'le Oktay sert bakışlı adamlardı.
-Dönelim heyecânlı yolculuğa...
Arabaya binildikten sonra yola koyulduk.O akşam arama vardı.İstanbul'da askerler her yerde sokakları,caddeleri tutmuşlardı.Sokağa çıkma yasağına birkaç saat kalmıştı.Arabayı normal seyrinde kullanmaya çalışırken,bir askerin bulunduğu cemseye çarpmakla aramda ramak kaldı.Asker arabamıza yanaştı pencereyi açtım,"Çok özür dilerim" dedim.Benden hiç şüphelenmediler.Arabanın içine bakmadılar bile.
Biz yola devâm ettik.Yolları çok bilmiyordum onların tarifi üzerine arabayı sürdüm.Oktay,Hüseyin ve Mahir Şehzâdebaşı'nda indiler.Ulaş'la Rüçhan başka bir yerde indi.Hava kararmak üzere,sokaklar asker doluyken sokağa çıkma yasağına az kala eve döndüm.Eve geldiğimde Yılmaz beni heyecânla ve telâşla bekliyordu.Eve geldim,arkamdan da Ulaş girdi eve.Yılmaz'la bir şeyler konuştular tekrâr çıktılar.Sokağa çıkma yasağı 20:00'de başlıyordu ve 20:00'ye az kala Yılmaz geldi.Yanında Şehzâdebaşı'na götürdüğüm Mahir,Oktay ve Hüseyin vardı.
Eve girdiklerinde çok şaşırdım,Yılmaz 'a "Bizimle mi kalacaklar?" dedim,"Evet,çatı arasına çıkacaklar" dedi.Ellerinde kocaman silâhları vardı.Çatı arası,ikinci katta bizim yatak odamızın bulunduğu odanın önünde bulunan bir kapak vâsıtasıyla girilen yerdi.Yılmaz onlara yardım etti.Birbirlerinin omuzlarına basarak çatı arasına çıktılar.Yılmaz arkada kaldı kendi yardımıyla çıkarttı.
-Peki ellerindeki o kocaman silâhları nereye sakladınız?
Yılmaz silâhları da onlara uzattı ve kapak kapandı.Zâten o ânda sokağa çıkma yasağı başlamıştı.Bizim evin tam karşısında MİT'nın binâsı vardı ve arsasında öbek öbek askerler cemseler toplanıyordu.O gece ben de taze fasulye pişirmiştim,Yılmaz'ı bekliyordum yemek için...Işıkları söndürdük sürekli perde aralığından karşıdaki MİT binâsını izliyorduk.
Yılmaz çok heyecânlıydı çünkü az çok başımıza gelecekleri kestirebiliyordu.O kararını vermişti,teslim olmayacaktı ama bizim durumumuz onu endişelendiriyordu.Özellikle de benim hâmileliğim...Gecenin ilerleyen saatlerinde benim uykum gelmişti,Yılmaz'la birlikte yatak odamıza gittik.O,çok tedirgindi,sürekli terliyordu.Fakat ben de pek anlam veremiyordum işin vahâmetini anlayamamıştım doğrusu."Ne olacak alt tarafı evimize saklanmış insânlar ne kadar tehlikeli olabilirlerdi ki?" düşüncesiyle uyumuşum.
-Oturduğunuz muhit neresiydi ve ev apartman mı,bahçeli bir ev miydi?
Levent'te oturuyorduk evet ev bahçeliydi,Yılmaz kapıyı açıp bahçede ve kapının önünde bizim evi basmaya gelmiş askerlere "Buyurun bir şey mi arıyordunuz?" diye sormuş."Evet,kaçak anarşistleri arıyoruz" demiş askerler.Yılmaz da "Buyrun onlar zâten buradalar,biz de sizi bekliyorduk" diyerek karşılık vermiş.
"Sakın telâş yapma,beni götürüyorlar"
-Hayâtının ön büyük rolünü yapmış...
Evet resmen rol yapmış.Evi aramamız lâzım,demişler ve Yılmaz,buyurun bakın dedikten sonra onları yukarı çıkarmış.Onların seslerini duyunca kafamı yorganın altına soktum sesleri dinledim.Yılmaz;"Eşim uyuyor,onu uyandırmadan arayın lütfen" dedi.Yılmaz'a "Siz bizimle geleceksiniz hakkınızda tutuklama karârı var" dediler.Yılmaz,"Peki,üstümü giyip geliyorum" dedi.Ve odama girdi bana "Sen sakın telâş etme,beni götürüyorlar sen gerekeni yaparsın" dedi,çok telâşlıydı.Sonra onlar gider gitmez ben hemen çatı kapağına vurdum "Yılmaz'ı götürdüler" dedim."Aa öyle mi?" dediler ve bana "Biz açız,yiyecek bir şeyler verebilir misin?" dediler.
Onlara yemek hazırladım ve hattâ dolapta bira vardı,birayı da verdim.Sabah oldu,sokağa çıkma yasağı bitti.O sırada Yılmaz'ın filmcilerle randevusu vardı,eve geldiler.Salonun iki kapısı vardı biri bahçeye çıkıyordu.İçeride oturan filmci orayı görmüyordu o sırada diğer filmciler yoldaydı ve geliyorlardı.Ama benim aklım üst kattaydı,sürekli yukarıya gidip geliyordum.Derken onlar indiler aşağı,üstleri başları toz içindeydi.Üstlerini fırçaladım,temizledim.Misâfir farketmeden tek tek arka kapıdan çıkardım.Oktay bana baktı "Seni hiç unutmayacağız" dedi.
Aradan bir süre geçtikten sonra ben de gözaltına alındım.Birinci Şube'ye götürüldüm ve beni hücreye koydular.Tâbûtluk denilen bir hücreydi,sadece ayakta durabiliyorsun,oturamıyorsun.Bir süre sonra bağırdım "Nefes alamıyorum,açın kapıyı!" dedim.Bir ân kapıyı açtı nöbetçi,"Merâk etme bir şey olmaz" dedi,tekrâr kapadı,biraz sakinleştim.
-O sırada bir de hâmilesiniz değil mi?
Altı aylık hâmileyim.Tâbûtluk hücrede sadece çömelebiliyorum.Sonra beni sorgu odasına aldılar.Oradaki bütün polisler sorgu odasına gelmişti.Çünkü,Yılmaz Güney'in eşini merâk ediyorlardı.Özellikle de ne diyeceğimi...Sorguda malûm sakladığımız arkadaşları sordular,onların bizde kaldıklarını söylemedim.Oradaki polisler benimle nâzik konuşmaya çalışıyorlardı ama tehditkâr sözler de söylemeden etmediler.
"Fatoş Hanım buradan sizi ne eşinizin şöhreti,ne de babanızın gücü kurtarabilir.Siz bize bildiklerinizi söyleyeceksiniz!"
Sorulara Yılmaz'la nasıl tanıştığımdan başlayarak,tâ onları sakladığımız geceye kadar geldiler.Sizde kalmışlar,diye tekrârladılar ama çok fazla diretmediler benden cevâp alamayınca.Biraz istirâhat etsin,dediler.Tekrâr tâbûtluk hücreye götürdüler.Orada da altı saate yakın kaldım.
Sonra beni tekrâr sorguya aldılar.O sırada Oktay'ı getirdiler."Bu adam mıydı o gece sakladığınız?" dediler,"Hayır,onu tanımıyorum" dedim.Oktay'a "Bu hanım mıydı o gece saklandığınız evdeki?" Oktay bana şöyle bir baktı "Hayır,bu hanımefendiyi tanımıyorum" dedi.Hâlbuki çok iyi tanımıştı.Oktay'ın hâli perişândı.Her hâlinden çok fazla işkence yapılmış olduğunu anlamıştım.
"Hanımefendiyi tanımıyorum"
-Oktay Etiman "bu hanımefendiyi tanımıyorum" dedikten sonra sizi bıraktılar mı peki?
Evet ama daha sonra davânın devâmı için mahkemeye devredildi.Sürekli ifâde için çağrılıyordum,yeni doğum yapmıştım.Hattâ süt veriyordum,bebeğim aç kaldı diye üzülüyordum.Mahkemeden serbest bırakılma talebinde bulunmuştum.
Mahkemeye gittik,mahkeme beni serbest bıraktı.Hâlbuki o zaman evlerinde kitâp bulunduranlar bile tutuklanıyordu,herhâlde Yılmaz Güney'den sonra beni de tutuklamak istemediler.Fazla sansasyon olmasın diye.
-12 Mart Darbesi'nden sonra sürgün günleriniz nasıl geçti?
12 Mart Darbesi'nden sonra Yılmaz içeri girdi.12 Eylül'de Yılmaz yazılarından ötürü yüz sene cezâ aldığı için sürgüne gitmek zorunda kaldık.Yedi yıl sonra ben Türkiye'ye dönme karârı aldım.O dönem dönmek bana teslimiyetçi bir tavır gibi gelmişti.Kenan Evren'in hüküm sürdüğü Yılmaz'ın filmlerinin oynatılmadığı bir ülkeye dönmeyi reddetmiştim.
Dönünce vakıf kurmak kurmak istedim,Yılmaz Güney Kültür Sanat Vakfı.Türkiye'ye gelir gelmez onunla ilgili çalışmalara başladım.Ankara'da Mülkiyeliler Derneği'ne uğradığımda Oktay'la karşılaştım.
-Karşılaşmanız nasıl oldu?
Son derece duygusal oldu,onları hiç unutmamıştım.Onlar benim için kahramandı ve o kahramanlar içinde hayâtta tek kalan Oktay'dı.O karşılaşmadan sonra arkadaşlığımız ve dostluğumuz hep devâm etti.
"İnci yapan bir istiridyeydi"
-Oktay Ağabey dışarıdan bakanlara göre sert kabuklu bir adamdır hâlbuki o sert kabuğun içinde sakladığı o kadife yönünü sadece onu yakından tanıyanlar bilir.Sizin sekiz yıla dayalı yoğun arkadaş ve dostluğunuz süresince tanıdığınız kendine münhasır Oktay Etiman'ı nasıl anlatırdınız?
Benim için gerçekten çok özel bir yeri vardı.14 yıldır hapishânede kalmış olmasının etkileri ve acılarını içinde taşırken dışında süzülen hüzünlü buğularını hissetmemek mümkün değildi.Sert kabuğunun içinde inci yapan bir istiridyeydi.
-Yılmaz Güney ve Oktay Etiman hemşehriydi.Yöre,kültür ve gelenekten gelen benzer hûyları var mıydı?
Tabiî ki,o gelenekten gelen benzer değerleri vardı.Ortak kültür ve gelenekten geldikleri için tavır ve düşünce yapılarında kısmen benzerlik vardı.
"Feodal kalıntılarını itirâf ederlerdi"
-Feodal yanları var mıydı,meselâ kadınını kıskanırlar mıydı?
Kadınını kıskanmak değil de sahiplenenlerdendi.Bilinçli insânlardı ama o feodal kalıntıların etkisinden kurtulamadıklarını kendileri de itirâf ederlerdi.Tabiî ki onlar için gâyet insânî ve normal olan şeyler toplum için anormaldi,toplumun o katı ve tutucu yanı onları ister istemez baskı altında bırakıyordu.
-Hiç ağladıkları olur muydu?
Yılmaz ağlardı fakat Oktay'ı hiç ağlarken göremezdiniz.Oktay hislerini belli etmez içinden yaşardı.Onu çözmek çok zordu.Yakınları da ona yaklaşmak için bir çaba harcaması gerekir.Çok duvarları,setleri olan biridir,ona ulaşmak için epey bir çaba sarfetmek gerekir.
-Çocuksu yanları var mıdır?Meselâ erkekler kadınların yanında kendileri daha serbest bırakıp çocuklaşırlar?
Oktay'ın öyle bir yanı yoktu.Şakalaşmayı sever,sırası gelir şarkı söyler ama alıngandı,çok kırılgan ve hassastı.Onunla anlaşmak,ona yaklaşmak zordur.
-Sanki kendini hayâta karşı şartlamış ve duruşundan bir taviz vermemek için midir acaba?
Bir gün bana,"Fatoş,sen beni tanıyorsun,sence bundan sonra ben ne yapmalıyım?" diye sordu."Oktay,sen bundan sonra kendine portakal,limon bahçesi yap ağaçlarla toprakla uğraş,sen yapacaklarını yaptın,çok ağır bedeller ödedin,bundan sonra hayâtın kalan kısmını kendine ayır" dedim.
Ama o hiç duruşundan ödün vermedi,hep katı kurallar içinde hep disiplin içinde hiç taviz vermeden dimdik bir duruş sergiledi.Onun döneminden çok az kişi böyle sağlam durabildi.
-Sizce bu kendine yaptığı çok acımasızlık değil miydi?
Öyle bir yapısı var yazık ki...Ekonomik sıkıntılar çekti ama kimseye hissettirmedi.
"Çok yalnız kaldı,çok sıkıntı çekti"
-O dönemden çoğu kişi yazar,politikacı,gazeteci,bürokrat olmuştur,ama ona da mutlaka bu teklifler gelmiştir sence bu teklifleri red mi etti?
Medya önünde olmayı filân hiç istemedi,kimsenin töhmeti altına girmek istemedi,kendi başına olmayı istedi.Meselâ bir partiye girse veyâ milletvekili filân olsa onların programına kurallarına uymak zorunda kalacağı fikri bile ona iyi gelmezdi.Oktay özgürlüğünden hiç taviz vermedi ama çok yalnız kaldı.
Hayâtın diğer alanlarında da kimseye yanaşmadı,doğru da yaptı ama çok yalnız kaldı,ekonomik sıkıntılar çekti.Kimse de ona yardım için talepte bulunmadı,Mülkiyeliler hariç.Ona sorsan bunlardan asla yakınmaz ama gerçek bir destek görmediğini kendi gözlerimle gördüm.
-Kendisine sunulan böyle bir talebi reddedeceği endişesi yaşamış olabilir miydi çevresindekileri?
Zannetmiyorum,o hissettirmese bile insân olan anlardı,ama maalesef ki,insânların duyarsızlıklarına kendi gözlerimle tanık oldum.
"Bu insânları hak etmedi"
-Türkiye,toplum olarak bu insânları hak etti mi sizce?
Hak etmedi,Yılmaz'ın zor durumlarında hiç kimse arayıp sormadı.Hattâ bu kırgınlığını Yılmaz şöyle dile getirirdi:
"Arkadaş on yıl içeride yattım,bir paket cigaraya ihtiyâcın var mı?" diye soran olmadı.Fakat mapushâneye çuvallar dolusu mektûp gelirdi ve hep ondan bir şeyler isterlerdi.On yıl hapiste yattı.Ona rağmen Yılmaz'dan hep para,kıyafet istediler.Yılmaz "Dolabımdaki şu renk elbiseyi şu arkadaşa gönder,falancanın ihtiyâcı var para gönder" derdi.
-Hayât ve filmi karıştırıp kendilerine hep istenilen adam rolünü mü biçtiler?
Hep vereceksin bu dünyâda,bu hepimiz için böyle değil mi?Verdiğin sürece varsın.Hiç istemeyeceksin.Ama Oktay gibi,Yılmaz gibi sıradışı insânlar için durum daha farklı...Onların bir duruşu vardı.Hayât onlar için çok zor,kahraman olmanın bedelleri ağırdır!..
*Fatoş Güney,"Oktay Etiman'ı Yılmaz saklamıştı",Röportaj:Muazzez Uslu Avcı,Gazete Duvar,7 Ekim 2017.
https://www.gazeteduvar.com.tr/hayat/2017/10/07/fatos-guney-oktay-etimani-yilmaz-saklamisti
İkinci Tanzimât/Prof. Dr. Taner Akçam*
Prof. Dr. Taner Akçam,yeni çözüm sürecini Osmanlı'nın Tanzimât reformlarıyla karşılaştırıyor,eşitlik sorununun köklerini tartışıyor.
Bir yıldır içinde olduğumuz ve bir arpa boyu bile ilerlemediğimiz Kürt açılımı denen olguyu anlamak istiyorsanız,onu 1839 Tanzimât Reformu ile kıyaslayacaksınız.Eğer bu kıyaslamayı yapmazsanız yaşadıklarımızı anlamanız mümkün değildir.Şu ânda yaşadığımız İkinci Tanzimât ilânıdır.Başlangıç târihini 22 Ekim 2024 olarak koyabilirsiniz ama eğer bir fermân da arıyorsanız belki MHP lideri Bahçeli'nin 31 Mart 2025'te Türkgün gazetesinde yer alan açıklamalarını bu niyetle okuyabilirsiniz. 1839 Tanzimât Fermânı nasıl "bir medeniyet değiştirme" idi ve büyük bir altüst oluşa denk geldiyse,Bahçeli'nin 22 Ekim 2024 ve 31 Mart 2025 İkinci Tanzimât çıkışları da Türkiye için benzeri bir altüst oluş anlamına gelmektedir.
Birinci Tanzimât niye ilân edildi,amacı neydi?
Hedef,Müslüman-Hristiyan eşitliğini sağlamaktı.İslâm hukûku,Osmanlı tebaası Müslüman ve Hristiyanların eşit olamayacakları esâsına dayalı idi.Eşitlik,İslâm hukûku egemen olduğu müddetçe imkânsızdı.Bu nedenle Birinci Tanzimât hem bir medeniyet değişimi hem de tebaanın vatandaş olmasını,vatandaş eşitliğini sağlayacak büyük bir hukûk reformu anlamına geliyordu.
Peki,2025 Ekim İkinci Tanzimât Reformu niye ilân edildi?Türk-Kürt eşitliğini sağlamak için.1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk-Kürt eşitsizliği üstüne kurulmuştu.Kürtlerin farklı bir millet oldukları gerçeği,dili,kültürü kabul edilmiyor ve eşit vatandaş olmaları çeşitli açık-gizli karârnâmelerle engelleniyordu.Bahçeli'nin,"Türk-Kürt kardeşliği"ne dayalı yeni sistem önerisi,1923'te kurulan sistemin artık işlemediğinin ilânı anlamına geliyordu. Cumhuriyet dönemi anayasaları ile bu iş olmaz
Nasıl ki İslâm hukûku,Müslüman-Hristiyan eşitliğini sağlayamazdı,1924 Anayasası ve onun tekrârından başka bir şey olmayan 1960 ve 1982 anayasaları üzerine oturmuş bir hukûk sistemi de Türk-Kürt kardeşliği-eşitliğini sağlayamazdı.İki iki daha dört!
"Türk vatanı ve milletinin ebedî varlığını ve yüce Türk Devleti'nin bölünmez bütünlüğünü belirleyen" bir Anayasa ve onun giriş bölümünde yazılı,"hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin,Türk varlığının,devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esâsının,Türklüğün târihî ve manevî değerlerinin,Atatürk milliyetçiliği,ilke ve inkılâpları" karşısına çıkamayacağı ilkesi Kürt varlığını tanımanın ve eşitliğin önünde engeldir.Bu temel üzerine Türk-Kürt kardeşliği veyâ eşitliğini inşâ edemezsiniz!
"Onun da zamanı gelecek" diyenleri duyar gibiyim!Birinci Tanzimâtçılar da öyle diyorlardı.
Osmanlılar,1839'da İslâmî inanç ve kültürünün çimentosunu oluşturduğu bir düşünce dünyâsı ile şekillenmiş yapısal bir sorunla karşı karşıya idiler.Şimdi de temelleri 1923'te atılmış Türkçü (İslâm'a da bulaştırılmış) bir ideoloji ve kültür ile örülmüş eşitliğe direnen bir yapı ile karşı karşıyayız.
1923 ile kurulan hukûk sistemi her bakımdan Apartheid olarak adlandırılmayı hak ediyor.Yapısal sorunlar yapısal çözümleri şart koşar.Mustafa Kemâl konusu burada önemli.Sevebilir veyâ nefret edebilirsiniz,duygularınız önemli değil.Önemli olan onun 1923'te temellerini attığı Apartheid rejimi ile Türk-Kürt eşitliğini sağlamanızın imkânsız olduğunu görebilmenizdir. Dış ilişkilerin zorunlu dayatması
1839 Birinci Tanzimât ve 2025 İkinci Tanzimât uluslararası ilişkilerin dayatmaları sonucu ortaya çıktılar.Her ikisinde de konu esâs olarak devletin güvenliği ile ilgiliydi ve bölünme tehlikesine karşı alınmış tedbirler idiler.
1839 Birinci Tanzimât'ta,Yunanistan bağımsız bir devlet olmuş,Sırbistan otonomi kazanmış,Mısırlı Mehmed Ali Paşa Kütahya kapılarına dayanmıştı.İngiltere ve Fransa yardıma hazırdı ama önce reform istiyorlardı.1856 Islâhât Reformu'nda bu "dış dayatma" daha açık ve bilinir bir hâl alacaktı.
2025 İkinci Tanzimât da bölgesel gelişmelere verilmiş bir tepkidir.Süreci tetikleyen uluslararası düzeyde yaşananlardır.İran'ın gerilemesi ve yarattığı boşluk,İsrail'in bölgesel bir güç olmak için izlediği genişleme politikaları Türkiye'de ciddî bir güvenlik endişesi biçiminde tezâhür etti.Özellikle güvenlik bürokrasisi,eğer Kürt varlığı tanınmazsa bölünme tehlikesinin doğacağına inandı.Haklı olarak,1924 Anayasası (1982 onun devâmıdır) üstüne oturmuş bir sistemle güvenlik endişelerini ve bölünme tehdidini ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını farkettiler. Eski yapı yetmiyorsa?
Güvenlik endişesinden kaynaklanan çözüm arayışları,Müslüman-Hristiyan;Türk-Kürt eşitliğini tek çözüm olarak görmeye başlamıştı.II. Mahmûd'a atfedilen "ben tebaamdan Müslümanları camide,Hristiyanları kilisede,Musevîleri havrada görmek isterim" sözleri,ibâdet yerleri dışında kamusal alanda herkes eşittir anlamına geliyordu,en azından öyle yorumlandı.
2025'te de Bahçeli'nin,Türk vatandaşı tanımı yerine,"Türkiye Cumhuriyeti'ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes,eşit hak ve yükümlülüklere sahiptir",tanımı ve "'her şeyden önce Türkiye' ve 'herkes eşittir Türkiye' anlayışı ile 'millî birlik ve kardeşlikte buluşmaya,Türkiye'nin kutlu geleceğini hep birlikte inşâ etmeye' çağırıyoruz" ifâdesi II. Mahmûd'un sözleri ile aynı anlamda idi.
Bahçeli'nin,Türk-Kürt kardeşliğine dayalı "yeni bir millî kimlik" ve bunun gereği olan "siyâsî,ekonomik ve toplumsal açıdan yeni atılımlar ve kapsamlı reformlarla millî birliğimizin daha da güçlendirilme" çağrısı II. Tanzimât Reformu'nun köşe taşlarıdır.Ve tüm bunlar yeni bir Anayasa'da ifâdesini bulmalıydı. Birinci Tanzimât niye başarılı olamadı?
Birinci Tanzimât Müslüman-Hristiyan eşitliğini sağlayamadı.1856'ya kadar atılan taş ürkütülen kurbağaya değmemişti ve dişe dokunur pek bir reform yapılamamıştı.Hiçbir şey yapılmamış değildi,yapıldı,ama yapılanlar eşitlik doğrultusunda çok anlamlı şeyler değillerdi.
Ortada tıpkı şu son yıldaki açılım sürecinde katedilen yola benzer bir durum vardı. 1854 Kırım Savaşı nedeniyle yeniden "yumurta kapıya dayandı" ve gene aynı dış güçler,"yardımınıza geliriz ama reform şart" dediler.1856 Islâhât Reformu,Tanzimât'tan daha fazla dış güç dayatmasının ürünü oldu.Tanzimât'ın mimârı Mustafa Reşid Paşa bile hoşlanmadı bu baskıdan.
1856 Reformları da Müslüman-Hristiyan eşitliği doğrultusunda büyük yeniliklere yol açmadı.Sonra 1876 Anayasası geldi.Anayasa,Bosna-Hersek,Bulgaristan krizleri nedeniyle İstanbul'da toplanan büyük devletlere karşı göstere göstere ilân edildi.Ve "Osmanlı vatandaşı" kavramı Anayasa'ya girdi.Tıpkı bugünkü,Türk vatandaşı mı?,Türkiye vatandaşı mı? kavgası gibi.
Sonuç,ne 1839 Tanzimât,ne 1856 Islâhât ve ne de 1876 Anayasası Müslüman-Hristiyan eşitliğini sağlamaya bir çözüm oldu.
Çarpıcı bir örnek şudur.Eğer vatandaş eşitliğini savunuyorsanız buna uygun bir usûl kânûnunuz olmalı.Örneğin,Müslüman ve Hristiyan şahitliklerinin mahkeme önünde eşit olduğunu belirtir hukûkî bir düzenleme yapmanız şarttır.
Peki,Osmanlılar bunu ne zaman düzenlediler?1879'da...Yâni 1839'da Müslüman ve Hristiyanların eşit olacağını ilân edenler,kırk yıl sonra bile hâlâ hukûk düzeyinde eşitliği hayâta geçirecek reformlardan çok uzaktılar.
Sonra Hristiyanlara yönelik katliâmlar geldi sonra da makûs talih olan Osmanlı toprak kayıpları ve bölünmeler vb. Osmanlılar,en çok korktukları şeyi,bölünmeyi bizzât kendi izledikleri politikalarla kendileri hazırlamışlardı.
Şimdi ne olacak acaba?Bir tarafta Türk-Kürt kardeşliği diğer tarafta Suriye Kürtlerine savaş için "kılıcı kından çıkartmalar" arasında gidip gelen Türk yöneticilerini,Birinci Tanzimât sonrası reform ve katliâm ikilemi ile boğuşan Osmanlı yöneticileri ile kıyaslarsak çok mu hatâ ederiz acaba?
Büyük soru şu:1839'da ilân edilen Müslüman-Hristiyan eşitliği niye gerçekleşmedi?Osmanlı yöneticileri ciddî idiler.Tebaanın eşitliğini sağlamadan bölünme ve parçalanmanın önüne geçemeyeceklerini biliyorlardı.1839,1856,1876 girişimleri iş olsun,"dostlar alışverişte görsün" girişimleri değildi.Ciddî adımlar idiler ama beceremediler?Niye? Türk-Kürt eşitliği ve 1923 ile araya mesâfe
Eğer,Müslüman-Hristiyan eşitliği niye sağlanamadı sorusuna cevâp veremezseniz bugün Kürt açılımının ve Türk-Kürt eşitliğinin sağlanıp sağlanamayacağı sorusuna cevâp veremezsiniz.
Düşünmeye başlamanın yolu,"oyun oynuyorlar","kandırıyorlar" türü ucuz açıklamalardan uzak durmaktan geçer.İkinci Tanzimât'ı başlatanlar,Birinci Tanzimât'ı başlatanlar gibi çok ciddîler,bundan yana kuşkum yok.
Kuşbakışı bir bakışla,Türk güvenlik bürokrasisinin "gelen tehlike"den büyük endişe duyduğu ve sivil siyâseti bu doğrultuda tavır almaya ittiği çok açık gözleniyor.Peki ufukta başarı görünüyor mu?
Çok zor!Olamaz değil ama çok zor,çünkü bunun için düşünmek gerekiyor!Düşünmek ise Türkiye'de en az sevilen şey!Kurnâzlığı akıllı olmakla karıştıran bir beynin düşünme yeteneğine sahip olamayacağını bilmek gerekiyor.
Müslüman-Hristiyan eşitliğinin sağlanamamasının önünde iki büyük engel vardı!Siyâsî irâde zayıflığı ve bürokrasi içindeki direniş ama daha da önemlisi,eşitlik fikrinin Müslüman çoğunluk arasında fazla bir izinin olmaması!Müslüman çoğunluk,Hristiyanlarla eşit olmak istemedi.Bunu hattâ bir hakâret olarak telâkki edenler,isyân edenler oldu.O yıllar Osmanlı vilâyeti olan bugünkü Suriye ve Suudi Arabistan'da Hristiyanlarla eşitliğe karşı isyânlar hâlâ akıllardadır.
Sonuç:Birinci Tanzimât yöneticileri,İslâmî zihniyet dünyâsı ve onun ürünü yapı ile araya sağlıklı bir mesâfe koymayı beceremediler.
İkinci Tanzimât girişiminde durum ne?Siyâsî irâde ve daha da önemlisi acaba Türk çoğunluk Kürtlerle eşit olma konusunda ne düşünüyor?Nasıl ki Birinci Tanzimât kendinden önceki zihniyet dünyâsı ve hukûk sistemi ile araya sağlıklı mesâfe koymayı beceremediyse,benzeri problem İkinci Tanzimât'ın da başına gelecek mi?
En büyük soru şu:İkinci Tanzimât,1923'te eşitliğe karşı kurulan hukûkî sistem ve onun çimentosu olan Atatürk milliyetçiliği ile araya sağlıklı bir mesâfe koymayı başarabilecek mi?
Konuyu tartışacağım ama yazıyı,Mustafa Kemâl'in,ölümünden önce yazdığı son notla bitireyim.Mustafa Kemâl bu notunda,en büyük başarısının ne olduğunu bize şöyle anlatıyor."Yeni hakikatlere göre artık insânlar baş ve iskelet ve yüz görünümlerine göre sınıflara ayrılmaktadır.Bu son tasnife göre Türk,dünyânın akılda,güzellikte,tenâsüpte en mütekâmil mahlûkudur.Bu hakikati milletime bildirmekle onların zâten orijinal olan enerjilerini kuvvetlendirmiş olduğumu sanıyorum.Ben bununla müftehirim [iftihâr ediyorum]..." *Prof. Dr. Taner Akçam,İkinci Tanzimât,Medyascope,13 Eylül 2025. https://medyascope.tv/2025/09/13/taner-akcam-yazdi-ikinci-tanzimat/