Hem dünya ölçeğinde hem de Türkiye'de büyük bir kriz içinde olduğumuz su götürmez.Büyük bir dönüşümün ortasındayız.Liberal demokrasilerin eriyişi gözümüzün önünde,ulus-devlet ulusu yalnızlığa terketmiş vaziyette,neoliberal kapitalizm sosyo-ekonomik destek mekanizmalarını ortadan kaldırmış durumda.Muazzam bir toplumsal siyasal enerji birikmesi ile karşı karşıyayız ve bu enerjinin nasıl bir yöne doğru evrileceği,ne şekilde boşalacağı konusunda derin bir belirsizlik ve yıpratıcı bir kaygı var.Giden ile gelecek olanın arasında bir yerdeyiz.Üzerine bir de ne kapitalizmin ne de komünizmin sunduğu ilerleme ve daha iyi bir geleceğe yol alma perspektifine sahibiz.Tahakküm,şiddet ve imkânsızlıklarla şekillenmiş şimdide köşeye sıkışmış durumdayız.Ama bu imkânsızlığa karşı -ve belki bu imkânsızlık sayesinde- inat etmeye güç bulan,terkedilmişliğin içinde diğerleri ile teyellenme noktalarını el yordamıyla bulmaya çalışan,dayanışma ağları örmeye girişen ve şimdiyi dönüştürmeye talip hareketlerin de yükseldiğini görüyoruz.Başka türlüsünü tahayyül etme cüretini gösteren,bu cüreti gösteren başka gruplarla kesişen ve güç birliği eden,ayrışmak için onca neden varken ortaklaşmaya çalışan ve tahakkümün bütün çeşitlerine karşı koymaya soyunan bir irade.
Bu yazıda bahsettiğim kriz ve dönüşüm anında geçmişle ilişkimiz ve geçmişin bugündeki anlamı hakkındaki siyasi ve etik meseleleri ele almak istiyorum.Ulus ve bellek hakkında kısaca bir hatırlatma yapmakta fayda var.Hayal edilmiş topluluklar olarak uluslar,üyelerinin tanımadıkları insanlarla birlikte ulusun parçaları olduklarına ve bir grup aidiyetini paylaştıkları tahayyülüne dayanır.(1) Benzer şekilde,ulusal bellek,aynı topluluğa ait olmanın bir sonucu olarak bu insanlarla ortak bir geçmişe sahip oldukları duygusuyla sürdürülür.(2) Ancak elbette uluslar geçmişlerinin tamamını hatırlamamakta aksine gayet seçici bir şekilde hatırlamaktalar.Ernest Renan'ın dediği gibi uluslar hatırladıkları kadar unuttukları ile belirleniyor.(3) Ulus-devlet,ulusal toplumun anma ve hatırlama dinamiklerini yöneten belirleyici faktörlerden biri.Ulus-devlet mitler ve ritüeller,anmalar,anıtlar,önemli kişiler ve yerler,bayramlar ve önemli günler yoluyla hegemonik bir geçmiş anlatısı kurar.Eğitim yoluyla da bu anlatı yeni kuşaklara aktarılır.Ancak ulus-devletin hatırlama üzerinde mutlak bir kontrolü olduğunu söyleyemeyiz.
Modern ulus-devletin meşruiyet krizi ile paralel bir şekilde ulus-devletin hatırlama üzerindeki hegemonyası hem ulus-altı gruplar tarafından hem de ulus-ötesi aktörler tarafından aşındırılıyor.(4) Pierre Nora bu aşınmanın yasını tutarak ulus-devletin anma söylemleri üzerindeki hegemonik hâkimiyetini kaybettikçe,"merkezi örgütlenme ilkeleri" olmayan,farklı ve bazen de çelişkili faktörlerin sayısız etkisine açık çok sayıda anma inisiyatifinin anmanın aracıları olarak hareket etmeye başladığını söylemişti.Nora'ya göre anma törenleri siyasallaştı,sekülerleşti ve demokratikleşti.Bu durum,daha önce susturulmuş olan grup hafızalarının geri dönüşüne olanak tanıyarak,ulusal anmanın tekçi çerçevesini aşındırmış ve giderek,genellikle farklı gündemlere sahip gruplar tarafından dile getirilen geçmişe dair çok sayıda iddianın ortaya çıkmasına neden olmuştur.(5)
Ulusal bellek özellikle ulus-devlet dışındaki bellek aktörlerinin çoğaldığı ve çeşitlendiği günümüzde,doğası gereği ihtilaflı bir alan hâline gelmiştir.Dolayısıyla,kolektiviteye içkin bütün farklar tarafından şekillenen,neyin kim tarafından ve nasıl hatırlanacağına bağlı olarak birarada varolan,rekabet eden,yakınlaşan,farklılaşan ve çatışan geçmiş anlatıları ile hatırlama edimlerini düşünmemiz gerekiyor.Uluslar geçmişlerindeki başarıları,zaferleri,olumlu rol oynamış kişi ve tarihleri ve bazen de yenilgilerini(6) ve kurban oldukları olayları(7) hatırlama konusunda ne kadar istekli iseler kendilerinin faili oldukları adaletsizlikleri ve şiddet eylemlerini hatırlamaktan da o kadar kaçınırlar.O yüzden ulusal bellek hatırlama ile unutma arasında gidip gelen bir salınım olarak anlaşılabilir.
En genel anlamıyla tarihsel ihtilaflar,tarihsel gerçekler üzerinde uzlaşmanın olmadığı durumlarda tarihsel hakikat üzerine verilen mücadelelerle yakından ilişkilidir.Hogdkin ve Radstone,geçmişle ilgili çekişmelerin yalnızca geçmişi sorgulamakla kalmadığını,aynı zamanda bugünü de sorunsallaştırdığını vurgulamaktadır.(8) İhtilaf geçmişi ve bugünü birbiriyle gerilim içine sokar ve bugünün de tartışmalı geçmiş olaylarla ilişki kurmak için anlamlı yollar bulması gerekir.Geçmişle ilgili süregelen çekişmelerin birçoğu,bunun başarılması kolay bir iş olmadığını kanıtlamaktadır.Özellikle geçmişteki yanlışları tanımayı,onların sorumluluğunu kabul etmeyi ve adaleti tesis etmeyi gerektiren vak'alar zordur.
Yukarıda bahsettiğim kriz koşulları altında geçmişle ilişkinin de derin dönüşümlerden geçtiğini söylemek mümkün.Geçmişle kurulan eleştirel ilişki biçimleri şimdiye kadar olmadığı ölçüde ön planda ve kesişimsel bir bellek aktivizmi ivme kazanıyor.Ann Rigney'nin deyimiyle travma paradigmasından uzaklaşarak bellek aktivizmi paradigmasına doğru ilerliyoruz.(9) Kurban odaklı perspektiflerin yanında ve giderek artan miktarda direnişe ve sosyal grupların hatırlama taleplerine odaklanan çalışmalar gündemde.ABD'nde "Black Lives Matter" hareketiyle yükselen kölelik,ırkçılık ve beyaz üstünlükçülük karşıtı mücadele bu süreçlerde rol oynamış figürlerin heykellerinin ortadan kaldırılmasını sağladı.(10) Ama heykellerin ve köleliğin sembollerinin ortadan kaldırılması aslında bugün de devam eden ırk,sınıf,cinsiyet,heteronormativite eksenlerinin kesişiminde cisim bulan tahakküm ilişkilerine son vermeyi ve siyah Amerikalıların hayatlarına kasteden şiddeti önlemeyi hedefleyen radikal siyasal bir hareketin bir ayağıydı.Kanada'da kolonileşme sırasında ve sonrasında ülkede ilk halklara ve inuitlere (first nations and inuits) uygulanan kitlesel şiddet ve özellikle de kilise tarafından devlet ile işbirliği içinde açılan yatılı okullarda (residential schools) yaşananlar ile yüzleşme çabaları önemli sonuçlar verdi.Bu anti-kolonyalist yüzleşme ilk halkların ve inuitlerin başını çektiği uzun erimli,geniş bir tabana yayılan ve katılımcı bir şekilde örgütlenen bir süreç sonucunda başarılı oldu.(11)
Dekolonizasyon mücadelesi sayesinde müzeler ve sanat galerileri hakkında ve pek çok durumda şiddetin izlerini taşıyan emperyal ve kolonyal miras hakkında yoğun bir kamusal tartışma ve eylemliliğe şahit oluyoruz.Benin Bronzları gibi Avrupa'daki müzelerde sergilenen eserler üzerinden müzelerin dekolonizasyonu yönünde girişimler giderek artıyor.Bu girişimler ulus-ötesi bir bağlamda vuku buluyor.Eserlerin müzelere geliş sürecini sorunsallaştıran akademik çalışmalar artıyor.(12) Afrika'daki ülkeler kolonyalizm sürecinde katliamlar ve yağma sonucunda kaynaklarından zorla koparılan bu eserlerin kendilerine iadesini talep ediyorlar.(13) Sınırlı sayıdaki durumda,yerleşmiş kültürel kurumlar envanterlerine yağma sonucu giren eserleri,isteksizce ve seçici bir şekilde,sahiplerine iade ediyor.Benzer bir şekilde Kuzey Amerika'da da yerleşimci sömürgecilik ile müzeler arasındaki ilişki sorgulanıyor.(14)
Bu hafıza aktivizminin evrensel çerçevelerinden bir tanesini İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Almanya'da Nazi rejimi tarafından işlenen suçlar ve toplumun bu suçlardaki rolü ile başa çıkma çabası içinde ortaya çıkan Vergangenheitsbewältigung (geçmişle hesaplaşma/yüzleşme) paradigması oluşturmaktadır.Geçmişle yüzleşme 1980'ler ile birlikte geçmiş toplumsal politik şiddet olayları ile baş etmenin küresel bir model hâline gelmiştir.(15)
Ancak bu küresel modelin sınırlarını görmek gerek.Geçmişle yüzleşme paradigmasının önemli unsurlarından bir tanesi "bir daha asla" şiarı oluşturuyordu.Ama maalesef bu şiar Holokost'tan sonra başka soykırımların yaşanmaması amacına ulaşmadı ve sözde kaldı.Bosna'da,Ruanda'da,Darfur'da yaşananlar soykırımın hâlen belli politik amaçlara ulaşmak için kullanılabilecek bir araç olarak mümkün olduğunu gözler önüne serdi.Çin'in Uygurlara karşı uyguladığı politikalar gözümüzün önünde devam ediyor.O yüzden geçmiş soykırım ve insanlığa karşı suç vak'alarından ne ders çıkardığımız ve bunların dünyanın başka köşelerinde tekrar yaşanmaması için gerekli adımları atmadığımız ortada.
İçinden geçtiğimiz kriz döneminin diğer nişanelerinden birini de kolektif hafızanın ve hatırlama edimlerinin yeniden ulusallaşması.Özellikle otoriter ve popülist ülkeler Holokost kökenli geçmişle yüzleşme paradigmasını kendi ulusal amaçları için kullanıyorlar.Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra post-Sovyet ülkelerde yaşanan ulus inşa süreçlerinde ulusal bir geçmişin hatırlanması,eksik olduğu yerlerde yaratılması gerekiyordu.Jelena Subotić komünizm sonrası Doğu Avrupa ülkelerinin Holokost hafızasını kendilerine mal ettiğini gözlemliyor.Subotić'e göre bu ülkeler Holokost paradigmasını Sovyet idaresinin kendilerine karşı uyguladığı şiddeti gündeme getirmenin aracı olarak kullanıyorlar.Bu kendine mal etme bir yandan Holokost paradigmasına yaslanan kurbanlık kategorisini kullanma bir yandan da Avrupa Yahudileri'nin yok edilmesinde bu ülkelerin oynadığı rolün üzerini kapatmaya yarıyor.(16) Andrea Pető Macaristan ve Polonya'daki resmî hafıza politikalarına bakarak(17) Holokost hatırlama paradigmasında önemli bir dönüşümün içinden geçtiğimize işaret ediyor.Pető'ye göre Holokost paradigması Macaristan ve Polonya gibi illiberal demokrasilerin yönetimleri ve bu yönetimlerce desteklenen kurumlar tarafından saldırı altında.Bu saldırının amacı ulusal mağduriyet merkezli bir hafıza politikası yoluyla bu ülkelerin Holokost içinde oynadığı rolü minimize etmek ve muğlak bir şekilde ifade etme imkânını bulmak olduğu aşikâr.(18)
Geçmişle yüzleşme söylem ve pratiklerinin ulusal politikalara destek olmak için araçsallaştırılması bu örneklerle sınırlı değil.Geçmiş,emperyalist hâkimiyet ilişkilerini idame ettirme ve neo-emperyalist genişleme girişimlerine meşruiyet sağlamak için gittikçe daha fazla kullanılıyor.Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı bir yandan da Rusya'nın uzun zamandır sürdürdüğü bir bellek savaşı.Rusya Ukrayna'nın farklı ve bağımsız bir ulus oluşunu ve ulusal egemenliğini yok sayarken aslında geçmişi yeniden kurmaya çalışıyor.Rusya bu savaşa Ukrayna'yı demilitarize etmek,Nazilerden arındırmak ve Ukrayna yönetiminin işlediği soykırıma son vermek için giriştiğini iddia ediyor.Ama aslında karşımızda Rusya'nın emperyalist yayılmacı politikalarına direnen Ukrayna'yı ortadan kaldırmaya yönelik bir savaş var.(19) Bu arada göz önünde bulundurulması gereken noktalardan bir tanesi de Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri bağlamında özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın anlamları hakkında çok boyutlu bir bellek savaşının varlığı.Post-Sovyet uzamda bellek çatışmaları emperyalist,milliyetçi ve popülist tahayyül ve politikaları harlıyor.(20) Benzer bir şekilde Baltık ülkeleri de bu bellek savaşının etkilerini ve yarattığı endişeyi derinden hissediyorlar.(21)
Türkiye'de hafıza aktivizmi:Ermeni Süryani Soykırımı örneği
Ermeni Süryani Soykırımı'nın hatırlanması da yukarıda kısaca özetlediğim tarihsel süreçlerin parçası olarak gelişti.Soykırımın tanınması kampanyası,Holokost'un evrensel bir paradigma hâline gelme süreci ile paralel seyrediyordu.Soykırımın ellinci yıldönümünde,Sovyet Ermenistan'ının başkenti Yerevan'da soykırımı anmak için kitlesel gösteriler düzenlendi.Yerevan'daki gösterilere paralel olarak Ermeni diaspora grupları Beyrut,Atina,Paris,Tahran ve ABD'nin farklı şehirlerinde anma etkinlikleri düzenledi.Bu dönemde Uruguay ve Rusya gibi ülkelerde 24 Nisan'ı soykırım kurbanlarını anma günü olarak ilan eden yasalar kabul edilmişti.Yerevan'daki Ermeni Soykırımı Anıtı 1965-1967 yılları arasında inşa edilmiş ve ilk kez 24 Nisan 1968'de soykırım anma törenlerine ev sahipliği yapmıştı.24 Nisan 1965 sadece soykırım anma tarihinde bir dönüm noktası olmakla kalmamış,aynı zamanda Ermeni Soykırımı'nın uluslararası alanda tanınması kampanyasına da ivme katmıştır.Bu kampanya sürecinde Ermeni diaspora partileri ve örgütleri,Holokost etrafında gelişen uluslararası yüzleşme dinamiklerinin Ermeni Soykırımı için de kullanılmasını sağlamaya çalışıyorlardı.Holokost'un yüzleşmenin mihenk taşı olarak kanonlaşması sürecinde Ermeni Süryani Soykırımı'nın da benzer şekilde tanınmasını talep ediyorlardı.Daha sonra geçmişte Osmanlı yönetimi edinde acı çekmiş diğer gruplarla koalisyonlar kurdular.Yaşadıkları ülkelerden ve Birleşmiş Milletler gibi ulus-ötesi kuruluşlardan soykırımı tanımalarını ve anmalarını talep ettiler,ancak ciddi bir sonuç alamadılar.Bu hayal kırıklığı bazı Ermeni örgütlerinin radikalleşmesine ve teröre başvurmasına giden yolda etkili olmuştur.
Uluslararası düzleme taşınan Ermeni Soykırımı'nın tanınması kampanyasına cevap olarak 1980 Askerî Darbesi'nden sonra Türkiye kurumsal bir inkâr kampanyası başlattı ve bu kampanya 1990'larda giderek hız kazandı.Resmî,yarı-resmî, ya da resmî olmayan pek çok kişi ve kurum,yapılan haksızlığı meşrulaştırma,kanıtları çürütme,kurbanları suçlama ve inkâr yoluyla soykırımın neden olduğu adaletsizliği ve eşitsizliği sürdürme çabalarına gönüllü olarak katılmıştır.Bu kampanya hem uluslararası arenaya hem de ulusa yönelikti.
Fakat aynı dönem,soykırıma ilişkin resmî anlatıyı eleştiren muhalif seslerin ortaya çıkışna da tanıklık etmiştir.Büyük bir kuşatmaya rağmen yükselen bu muhalif sesler Ermeni Soykırımı'nın Türkiye'de yavaş yavaş hatırlanmaya başlanmasını mümkün kılmıştır.Taner Akçam'ın çığır açan çalışması "Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu" 1992 yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştır.Akçam'ın çalışması Ermeni Katliamları'nın Türk milliyetçiliği ve ulusal kimliği ile ilişkisini ele alan kilit bir eserdi.1990'lardan beri inkâr ile tanınma talepleri,Türkiye'nin içinde ve dışında,birbirleri ile girift bir ilişki içinde ilerlemekte.
Soykırım konusunda Türkiye'deki bilgi birikiminin,hafıza aktörlerinin soykırım hakkındaki yabancı yazına erişebilmeleri ve kamuoyunun eleştirel bir tarih ile tanışması 1980'lerin sonundan itibaren yoğun emek ve mücadele veren yayıncılar sayesinde oldu.Yayıncı ve insan hakları savunucusu Ayşe Nur ve Ragıp Zarakolu Ermeni Süryani Soykırımı'yla ilgili temel akademik eserleri Türkçeye çevirmeye odaklanan bir yayın kampanyası yürütüyordu.Zarakolu çifti,Belge Yayınları'ndaki yayın kampanyasıyla,olayları en başından itibaren soykırım olarak nitelendiren nadir kişilerden oldular.Yayınlarıyla inkâr,sessizlik ve tabu kuşatmasına açıkça meydan okudular.Zarakolu çifti "Ermeni sorunu" ile ilgili yayınların yanında "Kürt sorunu" üzerine eleştirel yayınları ile de Türkiye'nin karanlık tarihlerini beraber düşünme imkânlarını yaratıyorlardı.Tabii bu mücadeleleri cezasız kalmadı.Defalarca soruşturmaya uğradılar,haklarında davalar açıldı,hapis yattılar,yayınevleri bombalandı ama yollarından dönmediler.Geriye dönüp bakıldığında,Zarakolu çiftinin inkâra karşı çıkan hafıza aktivistlerinin başında geldiğini söylemek mümkün.
Sansür,bastırma ve korkutma iklimine karşı mücadele eden başka bir yayıncı da Muzaffer Erdoğdu idi.1989 yılında kurduğu Pencere Yayınları ile Erdoğdu Türkiye'deki pek çok tabu olayla ilgili eleştirel eser yayınladı.Pencere Yayınları'nın Holokost,Ermeni Süryani Soykırımı,Pontus Soykırımı gibi konularda yaptığı yayınlar yoluyla Türkiye kamuoyunda bu konuların gündeme gelmesini sağlayanlar arasında yer almıştı.(22) 2005 yılında "Mavi Kitap" olarak da bilinen ve 1916 yılında İngiliz idaresinin görevlendirmesiyle Vikont Bryce ve Arnold Toynbee Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere yapılanları belgelendiren "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Yönelik Muamele,1915-1916" kitabını Türkçe yayınlamıştı Erdoğdu.Bu "Mavi Kitap"ın Türkçe ilk kez yayınlanışıydı.Ayrıca Erdoğdu "Mavi Kitap"ın 2000 yılında tarihçi Ara Sarafian tarafından gözden geçirilmiş ve 1916'da güvenlik nedeniyle kitaptan çıkarılan kısımları da içeren edisyonunu kullanmıştı.(23) O dönemde "Mavi Kitap" kamuoyunun gözünün önündeydi zira 2005 Nisan'ında Türkiye'de soykırımın inkârının önde gelen aktörlerinden emekli büyükelçi ve Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Şükrü Elekdağ'ın girişimiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi adına İngiltere Parlamentosu'na bir mektup gönderilmişti.Bu mektupta TBMM İngiltere Parlamentosu'ndan "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilerin Uğradığı Muamele,1915-1916" kitabında yer alan iddiaların mesnetsiz ve asılsız olduğunu kabul etmesini talep ediyordu.(24) Bu mektubun gönderilmesini eleştiren Taner Akçam "Birikim" dergisinde bir makale yayınladı.(25) Muzaffer Erdoğdu da Akçam'ın yazısını kitaba ekleyerek o şekilde yayınladı.Bunun üzerine Şükrü Elekdağ hem Taner Akçam hem de Pencere Yayınları aleyhine kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu ve hakaret edildiği iddiasıyla dava açtı.Muzaffer Erdoğdu ve yayınevi tazminat ödemeye mahkûm edildi.Ragıp Zarakolu bu mahkûmiyet kararını eleştiren bir yazısında "kişisel hakaret" kisvesi altında ideolojik ve politik saiklerle açılan bu davanın aslında yayınevini maddi olarak zor durumda bırakmayı hedeflediğinin altını çiziyordu.(26)
1990'larda Ermeni Süryani Soykırımı ve inkârı gelişmekte olan insan hakları aktivizminin de parçası hâline gelmişti.1994 yılında İnsan Hakları Derneği'nin İstanbul Şubesi altında küçük bir grup Azınlık Hakları İzleme Komisyonu'nu kurdu.Bu komisyon Türkiye'de insan hakları aktivizminin etnik-dinsel kimlikler,gayrimüslim grupların haklarına doğru genişlemesine katkıda bulundu.Komisyonun üyeleri arasında Yelda (Yeldağ Özcan'ın o dönemde kullandığı mahlası),Neşe Ozan,Osman Köker ve Ayşe Günaysu vardı.Komisyon daha sonra "Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon" adını almıştır.Komisyon üyeleri sosyalist harekete mensuptu.Bazıları feminist mücadelenin de paydaşlarındandı.Komisyonun kurulmasıyla birlikte bu insan hakları savunucuları,Türkiye'de egemen ve madun gruplar arasındaki ilişkilere ve bu topluluklara karşı işlenen insan hakları ihlallerine özel bir dikkat gösterdiler.Kürt ve gayrimüslim topluluklar gündemlerinin merkezinde yer aldı.Bu grupların haklarını savunmak,bu gruplara yönelik daha önceki şiddet ve baskı dönemlerinin yansıtıcı bir şekilde sorunsallaştırılmasını da beraberinde getirdi.Hak savunuculuğunda kesişimsel politika yapma biçimlerini benimsemişlerdi ve 1994 yılındaki "Arkadaşıma Dokunma!" kampanyası ile madun gruplara yönelik ırkçılık ve ayrımcılığı protesto etmişlerdi.(27) Bu protesto eylemliliğinin yanında başta Yelda olmak üzere komisyon üyeleri Türkiye toplumunda varolan yapısal ırkçılığı ve bu yapıya içkin güç asimetrilerini sorgulamaya başladı.Bu baskın sosyo-kültürel ve siyasi eşitsizliklere yönelik daha geniş çaplı eleştirel angajmanın bir parçası olarak komisyon üyeleri,ilerici Türk aydınları arasındaki baskın ırkçı ve ayrımcı tutumları da eleştirdi.(28) Bu eleştirel angajman,baskın grupların Türklükleri temelinde sahip oldukları ayrıcalık yapılarının kalıcılığını vurguladı ve sorunsallaştırdı.Komisyon üyelerinin kesişimsel mücadeleleri ile özdönüşümsel ve eleştirel tutumları geçmişle yüzleşme süreçleri üzerinde derin etkiler bırakmıştır.Ermenilere yapılan haksızlıklara karşı artan bu ilginin bir sonucu olarak komisyon,Ermeni Soykırımı'nın yıldönümünü anmaya karar verdi.Komisyon,Ermeni Soykırımı'yla ilgili anma faaliyetlerine 2005 yılında dernek binasında yaptıkları basın açıklamaları ile başladı ve 2010 yılından itibaren kamusal anmalar ile devam etti.
Millet-i Hâkime'nin soykırımı idrak etmeye şiddetli direnişinin karşısında Kürt siyasi hareketinin özellikle son yirmi yılda soykırımda bazı Kürtlerin oynadığı faillik rolü ile hesaplaşma girişimleri soykırım ile yüzleşme girişimlerini yaygınlaştırmış ve kuvvetlendirmiştir.Adnan Çelik son otuz yılda Kürt siyasal alanında soykırımın hafızasının dağınık ve parçalı izlerden bilinçli ve açık bir hesaplaşmaya dönüştüğünü vurguluyor.Kürtlerin hafıza aktivizmi hem soykırımın anılarının saklandığı ve arşivlendiği hem de soykırımın tanınması için talepte bulunulan bir alan.(29) 1999 seçimlerinde Kürt siyasal hareketinin başarısı ile pek çok yerel idarenin kazanılması Kürt hafıza aktivizmine kurumsal bir çerçeve ve yeni olanaklar sağladı.Hafıza aktivizmi çok-kültürlü,kesişimsel ve karşıt-hafızaları görünür kılan bir hâl adı.Bu dönemde gelişen Ermeni-Kürt diyaloğunun geçmişle ve şimdideki şiddetle yüzleşme için çok önemli olduğunu başka gözlemciler de imliyorlardı.Bilgin Ayata'ya göre bu diyalog Ermeni ve Kürt sorunlarını ayrıştırmadan ikisiyle de yüzleşme taleplerini dile getiriyordu.(30)
Kürt siyasetçiler ve siyasi örgütleri,soykırımla ilgili olarak,zulmü hatırlatan,Türk devletini soykırımı tanımaya çağıran ve Kürtlerin soykırımın gerçekleştirilmesindeki rolleri için özür dileyen açıklamalar yaptılar.12 Eylül 2013 tarihinde Diyarbakır'ın Sur Belediyesi,Ermeni,Süryani,Yahudi,Ezidi ve Alevilerin acılarını anmak üzere "Ortak Vicdan Anıtı" adlı bir anıtın açılışını yaptı.Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş,Kürtlerin soykırım suçuna iştirak ettiğini kabul ederek,"Biz Kürtler,atalarımız adına,1915'te Ermeni ve Süryanilere yönelik katliam ve tehcirden dolayı özür diliyoruz" dedi ve sözlerini şöyle sürdürdü:"Kefaret ve tazminat ödenmesi için mücadelemizi sürdüreceğiz."(31)
Benzer bir özür 2014 yılında Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Ahmet Türk'ten gelmişti.İsveç'te bir konferansta yaptığı konuşmada şöyle demişti Türk:"1914-1915 yıllarında devletin bu kararları yerine getirilirken,gerçekleştirilirken maalesef Kürt halkı da İslamiyet adına açık bir şekilde kullanıldı.Dedelerimizin,babalarımızın o katliama katılmalarının acısını biz bugün torunları ve çocukları olarak yaşamaktayız.Asla ve asla bu kardeş halklarımıza çektirdiğimiz acıları unutmayacağız.Hiçbir zaman da unutmamak gerekir.Süryani,Ermeni halklarından ve Ezidi kardeşlerimizden bizleri bağışlamalarını diliyoruz."(32)
Soykırımın yüzüncü yıldönümünde İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi'nin düzenlediği soykırım anmasına Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş,Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Gültan Kışanak,Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi ve İngiltere'de faaliyet gösteren Gomidas Enstitüsü'nden Ara Sarafian katılmıştı.Yurtdışından gelip Ara Sarafian'ın organize ettiği etkinlikler çerçevesinde soykırımı Türkiye'de anan pek çok Ermeni de oradaydı.Anmada konuşan Demirtaş "Bırakın nasıl tanımlanması gerektiği tartışmasını,önce birlikte bir yas tutmayı öğrenelim.Çünkü yüz yıldır bu acıyla yaşayan ve taziyesini kuramamış,daha acısını ortaklaştıramamış bir halka ölünün,yerdeki cenazenin nasıl öldüğü,nasıl öldürüldüğü tartışmasını dayatmak çok acı bir durum" demişti.(33) Ara Sarafian anmanın ardından yaptığı bir açıklamada Türkiye'ye gelip soykırımın işlendiği yerlere gidip orada yerel halk ile konuşmanın önemli olduğunun altını çiziyor."Bu,Kürtlerin soykırım gerçeğiyle yüzleşmelerini sağlayarak uzlaşmaya doğru gitmek istediğimiz yolda sadece bir nokta.Ankara istediğini söyleyebilir ama biz sadece arşiv bilgilerine değil yerel bilgilere de dayanarak katliam alanlarına gidiyoruz.Burada bulunmamız,bu şekilde bir ilişki kurmamız bir uzlaşma dili yaratmamız açısından önemli."(34) Böylece Ermeniler,Kürtler ve Türkler arasındaki angajman ve diyaloğun soykırımla yüzleşmek için çok önemli olduğunun altını çizmişti Sarafian.
Geçmişle yüzleşmenin potansiyelleri ve açmazları
"Tarih-coğrafya
kimse ilk basmaz bir toprağa
sırtlanırsın geçmiş ruhları
tanrılar tanrıçalar da
bir zaman sen gibi canlardı
içinden geçer hepsinin gücü,zaafı
aşağıda toprağın üzerinde
kafilelerce çoğaldı
ölü ölümlüler
gıkları çıkmadı
Allah'ın unuttuğunu kimse anımsamadı
tarihimsin bir miktar kabul
ama coğrafyam değil
yer kaplayanların adıdır coğrafya
ve kalmak yürek ister
ölülerimle kaldım coğrafyamda
sen kendini inkâr ettin
resmî oldun,hakikatinden boşaldıkça
hayatımla kaldım coğrafyamda
kendi tarihimi yazmaya..."
-Karin Karakaşlı(35)
Türkiye'de Ermeni Süryani Soykırımı ile yüzleşme girişimleri ve bu konudaki hafıza aktivizmi etnik ve dinsel sınırları kesen,kimlik siyasetini aşma potansiyelini içinde taşıyan kesişimsel bir siyasal aktivite alanı.Yukarıda kısaca yer verdiğim inkâra karşı öncü mücadelelerle eşzamanlı olarak Türkiye'deki Ermeniler de soykırımla yüzleşme taleplerini daha yüksek sesle dile getirmeye başladılar.1993 yılında kurulan Aras Yayınları ve 1996'da kurdukları "Agos" gazetesi bu mücadelenin önemli parçaları.Ermenice ve Türkçe olmak üzere iki dilde yayın yapan bu iki yeni kanal,Ermeni hafızasına ilişkin kitap ve yayınların sayısını artırmakla kalmadı,aynı zamanda ülkedeki Ermeniler ve tarihlerine ilişkin ulusal söylemi de dönüştürdü.Cemaatin hayatta kalmak için kendine çizdiği koruyucu sınırların dışına çıkarak Türkçe yayın yapması artan risk demekti.
Aras Yayınları'ndan ayrılan Hrant Dink,1990'ların ortasında yeni bir projeye girişti.Luiz Bakar,Harutyun Şeşetyan ve Anna Turay'la birlikte 1996'da haftalık Agos gazetesini kuran Dink,Ermenilere kendi meselelerini tartışabilecekleri ve Türkiye'nin güncel kamusal yaşamına katılabilecekleri başka bir alan sundu.Daha sonra Sarkis Seropyan,Arus Yumul,Sendi Zurikoğlu,Diran Bakar,Setrak Davuthan ve Niver Cazo da kurucular arasına katıldı.(36)
Agos,Türkiye'deki Ermeni toplumu ve diasporadaki cemaat,Patrikhane,Ermenistan ve Türk devleti ile eleştirel bir ilişki içindeydi.Temel amaç,Ermeni cemaati ile Türkiye'nin geri kalanı arasında diyalog kurmaktı.Gazete,bugünün gündemini belirlemek ve geleceği şekillendirmek amacıyla geçmişle yüzleşmeye dair farklı bakış açılarının tartışıldığı bir platformdu.Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink ve dinamik ekibi ile Agos Ermeni Soykırımı ve Türkiye'deki Ermeni varlığına ilişkin söylemler üzerinde kalıcı bir etki yarattı ve yaratmaya devam ediyor.(37) Ama Hrant Dink artık aramızda değil.
Türkiye'de Ermeni Soykırımı ile yüzleşme ve anma çabaları sürecinde önemli dönüm noktalarından birisi olarak Hrant Dink'in Ocak 2007'de öldürülmesi görülüyor.Geçmiş siyaseti üzerine düşünen pek çok kişi için bu olay bir milat oluşturmuştu çünkü bu olaydan sonra Türkiye'yi hem geçmişinin sorumluluğunu almaya hem de devam eden cezasızlık rejimine son vermeye çağıran hareketler seslerini daha gür çıkarmaya başlamıştı.Hrant Dink müesses nizam tarafından bir tehlike olarak algılandığı için öldürülmüştü.Kendisi sağ iken,Agos'ta,üniversite derslerinde,konferanslarda,televizyon programlarında ve maalesef mahkeme salonlarında inkârın Türkiye'yi,Ermenistan'ı ve diasporada yaşamak zorunda kalan Ermenileri nasıl zehirlediğini tekrar tekrar açıklamıştı.Hrant Dink'in yaptığı geçmişle yüzleşme talebi toplumsal bir yankı bulmuştu.
Hrant Dink geçmişle yüzleşme talebini dile getiren bir Ermeni olarak Türkiye'de Ermeni olmanın tarihsel davranış örüntülerinin de dışına adım atmıştı.Minör bir siyasi öznellik zemininde yüzyıllardır süren,tarihsel bağlama göre değişen ve dönüşen,ama Türk-Müslüman toplumun hâkimiyetini idame ettiren tahakküm ilişkilerine müdahale etmeye kalkışmıştı.Soykırımdan kurtulan ve Türkiye'de yaşamaya devam eden Ermeniler bıçak sırtında hayatlarını devam ettiriyorlar.Soykırım Ermeni oldukları için işlenmişti,yani kimlikleri nedeniyle saldırıya uğrayan bir topluluğa aittiler.Öte yandan,anavatanlarını terketmeyi reddettiler ve soykırımı gerçekleştiren ve inkâr edenlerle biraradalar.(38) Ermeniler,ulusal siyasi beden ile vatandaşlık arasında arafta bırakıldılar.Resmî olarak Cumhuriyet'in vatandaşı olsalar da ulusun bir parçası olarak görülmediler.Bunun yerine,bağlılıkları ve sadakatları her zaman sorgulanan ve izlenen "üvey vatandaşlar" olarak muamele gördüler.(39) Dolayısıyla,soykırım ve sonrasına ilişkin Türkiye'deki hafıza siyasetine katılmaları için çok az alan vardı.Hrant Dink bu alanı genişletmiş ve Türkiye'de,ata topraklarını terketmeyerek yukarıda Karin Karakaşlı'nın dediği gibi yer kaplamış ve coğrafyasında kalmıştır.Bu sebeple de hedef tahtasına konmuştu.
Şükrü Argın,Hrant Dink'in öldürülmesine ilk tepki olarak yazdığı bir yazıda bu suikastın utanca yol açtığını belirtmişti.Argın'a göre bu hissin kaynağında çaresizlik,güçsüzlük ve mecalsizlik vardı.Yazının en başında belirttiğim kriz ve içinden çıkılmaz bir şimdide kapana kısılmış olma hâli toplumsal olduğu kadar siyasal öznelliğin de krizidir.Argın enkaz altındaki bir toplumun ayağa kalkabilmesi için dayanak alabileceği tek noktanın bu utanç duygusu ve onun altında yatan güçsüzlüğün itirafı olduğunu vurguluyordu.Bu his ve itiraf dönüştürücü bir güç hâlini ancak limitine vardığımızda,yani dibe vurduğumuzda veya köşeye sıkıştığımızda alıyor.Bu köşeye sıkışma durumu ile samimi bir yüzleşme güçsüz de olsa bir özne olma potansiyelini getiriyor.Güçsüzlüğün nedenlerini ve kudretli bir özne olmanın imkânsızlığını idrak etmek özne olmaya giden yolun ilk adımı olabilir.Çünkü köşeye sıkışma aynı zamanda bir güç birikmesidir.Vücuda gelmemiş ama bir fikir veya bir hayalet olarak varolan bir kudret.Argın,Hrant Dink'in öldürülmesinin geride kalanların çaresizliğin ve imkânsızlığın limitine varması ve bu imkânsızlığı kabul etmeleri sonucunu verebileceğine işaret ediyordu.19 Ocak günü Agos binasının önünde toplanan insan grubunda bu kudretin vücut bulduğunu iddia ediyor Argın.Bu kudret "ahlakî bir duruşu,etik bir tavrı politik olanla doğrudan,aracısız buluşturan samimiyet" olarak tanımlanabilir.(40)
23 Ocak 2007'de yaklaşık 100.000 kişi Hrant Dink'in cenaze merasimine katıldı.Birçok katılımcı "Hepimiz Hrant'ız,hepimiz Ermeniyiz" pankartları taşıdı ve bu pankartlar o günün sembolü hâline geldi.Dink'in öldürülmesi ve cenazesi,çok acı da olsa,hem Türk milliyetçiliğinin inkârı devam ettirmek için harekete geçirebileceği agresif savunma mekanizmalarını açık etti hem de Türkiye'de geç de olsa bir Ermeni'nin öldürülmesine bir tepki oluştu.Ancak bu tepkinin temelinde Argın'ın yukarıda bahsettiği türden bir utanç ve güçsüzlükle yüzleşme olup olmadığı tartışmaya açık.Her şeyden önce Millet-i Hâkime'ye mensup öznelerin kendilerini Ermenilikle özdeşleştirmesinin imkânsızlığı veya ancak hangi koşullar altında bunun mümkün olabileceğine dair bir hesaplaşma girişimi yaşanmadı.Bu hespalaşmanın yokluğunda Hrant Dink veya Ermeni olduğumuzu iddia etmek en hafif tabiriyle madun pozisyonunu çalmak olur ki olan da büyük ölçüde buydu.Türkiye'deki birçok siyasi aktör için Hrant Dink'i tanımak,onun "arkadaşı" olmak ahlakî,entelektüel ve siyasi bir otorite olma imkânını getirdi.
Şükrü Argın,Hrant Dink Suikastı'nın Türkiye'nin ruhunu ikiye böldüğünü yazmıştı."Bir tarafta katillerle özdeşleşenler;diğer tarafta kurbanlarla empati kurmaya çalışanlar...Bir tarafta katillerle hatıra fotoğrafı çektirenlerin yüzsüzlüğü,diğer tarafta,bu fotoğrafları vicdanlarına sıkılmış birer kurşun gibi hissedenlerin çaresizliği... [...] Bir yanda 'ya sev ya da terket!' diyenler;diğer tarafta,'birlikte yaşamak'tan yana olanlar..." Bu bölünme ve köşeye sıkışma hâli Türkiye'de hatırlamayı ve yüzleşmeyi talep eden aktivizme hız kazandırdı.Ermeni Soykırımı'nın hatırlanması ve soykırımın mirası ile yüzleşilmesi talebinde bulunanlar siyasal bir aktör hâline geldiler.(41) Bu bölünme geçmişle yüzleşme sürecini siyah ve beyaz olarak ikiye ayırdı.Bir yanda inkâr eden devlet ve onun karşısında hatırlamayı savunan kendinden ve kendisinin gücünden emin bir hafıza aktivizmi.Ancak kendi haklılığına güvenen bu öznellik "başkası"ndan hatırlamasını,yüzleşmesini talep ederken kendi pozisyonunun şeceresinin üzerini örtmekte.
2008 Aralık ayında Ahmet İnsel,Baskın Oran,Cengiz Aktar ve Ali Bayramoğlu tarafından "Özür Diliyorum" kampanyası başlatıldı.Bu bir çevrimiçi imza kampanyasıydı ve imzaya açılan metin şöyleydi:"1915'te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felâket'e duyarsız kalınmasını,bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.Bu adaletsizliği reddediyor,kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor,onlardan özür diliyorum."(42) Metin 30.000'den fazla sayıda insan tarafından imzalandı ve kamusal bir tartışmanın başlamasına katkıda bulundu.Dolayısıyla bu kampanya,1915'te yaşananların inkâr edilmesinin özür dilenmesi gereken bir yanlış olduğunu kabul eden önemli bir sivil toplum girişimi niteliğindedir.(43) Bu açıdan kampanya,hafıza aktörleri tarafından üstlenilen önemli bir hafıza aktivizmi projesiydi.Kampanya aşağıda kısaca tartışacağım gibi ciddi ve haklı eleştiriler almış olsa da Türkiye kamuoyunun uzun süredir inkâr edilen,susturulan ve daha da kötüsü tekrar tekrar meşrulaştırılan sorunlu bir geçmişle yüzleşmesinin gerekliliğini vurgulamaktadır.
Hükümet ve milliyetçi çevrelerden gelen beklendik tepkilerin yanında imza metni soykırım kavramını kullanmadığı,Ermeniler tarafından kullanılan "Medz Yeghern (Büyük Felâket)" terimini kendine mal ettiği,soykırımın failini net bir şekilde dile getirmediği,Türkiye idaresini soykırımı tanımaya çağırmadığı gibi hususlar nedeniyle eleştiriler almıştır.(44) Ayda Erbal ise bu özür metninin kamusal özür kavramının en temel unsurlarını içermediği için eleştirmiş ve metnin bir özürden ziyade bir "apologia" ya da savunma olduğunu belirtmişti.Ayrıca bu kampanyanın tepeden inmeci bir şekilde yürütüldüğünü,metnin katılımcı bir şekilde hazırlanmadığını ve bir dayatma olduğunu iddia etmişti.Daha da vahimi Ermeni cemaatinin temsilcileri ile biraraya gelip onların özür bekleyip beklemediklerini,bekliyorlarsa bunun nasıl yapılmasının doğru olacağı konusundaki fikirlerine danışmadıklarını belirtiyor.Eğer Ermeniler bu hiyerarşik ve dışlayıcı sürecin sonunda ortaya çıkan metni reddederlerse agresif ve uzlaşma-karşıtı taraf olarak yaftalanacaklardır.(45)
Dikkat çekmek istediğim son nokta da özür dileme kampanyasını düzenleyenlerin bu metni imzalamanın kişisel bir edim olduğunu,herhangi bir otoriteye,topluluğa veya ulusa bağlı olmayan ve onları çağırmayan bir angajman olduğunu ısrarla vurgulamaları.(46) Kişisel vicdana dayanan bu çağrı ilk olarak böylesi bir öznelliği verili olarak kabul etmektedir.Halbuki böylesi bir öznellik ancak kolektif bir dönüşüm içinde ve başkalarıyla ilişki hâlinde ortaya çıkabilir.İkincisi ise Türklük/Müslümanlık ve Ermeniliğin tarihsel konumlar olduğunu,soykırımın belli bir grup adına belli bir gruba karşı işlendiği gerçeğini ve soykırım-sonrasında süregiden güç eşitsizliğini tanımayan,bunlarla yüzleşmeyen bir özrün mümkün olduğunu varsaymak onun dönüştürücü potansiyelini soğurmak anlamına geliyor.
"Özür Diliyorum" kampanyasının ardından hafıza aktivizmi daha kamusal ve görünür bir hâl aldı.İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon (İHD) ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De (DurDe) 2010 yılında başlayarak Türkiye'den ve yurtdışından başka kuruluşlarla işbirliği yaparak 24 Nisan'da Ermeni Soykırımı'nı kamusal alanda anan etkinlikler düzenlediler.Anma törenleri biçim ve mesaj açısından daha çok siyasi gösterilere yakındı.Anmaya katılanlar İstanbul ve Türkiye'nin başka şehirlerinde kamusal alanda bedenleriyle yer alıp soykırımın anılmasını ve geçmişle yüzleşilmesini talep ettiler.İnkâr karşısında kendini ortaya koymak anmaların kritik bileşeniydi.Sultanahmet'te,Haydarpaşa'da,Taksim Meydanı'nda geçmişle yüzleşmeyi savunanlar bunu ısrarla ve şiddetle reddeden bir siyasi topluluğun ortasında köşeye sıkışmış bir pozisyonda seslerini ve taleplerini dile getiriyorlardı.Bu bağlamda,anma törenlerine katılmak soykırımın üzerine kurulmuş olan ulusun ideolojik ve sembolik sınırlarının ihlal edilmesi anlamına geliyordu.Bu ihlalle bazıları için yeni bir ulusun bazıları içinse etnik-dinsel aidiyetlerden bağımsız bir toplum tahayyülünün imkânları açılmıştı.
2010 yılındaki ilk anmalara katılanların anmaların anlamını ve önemini nasıl açıkladıklarına kulak kabarttığımız zaman kamusallığın yeniden kurulmasına duyulan özlem rahatça duyuluyor.Gazeteci Ahmet Tulgar'a göre anma etkinliklerine katılmak bir hak talebiydi."Resmî tarih yalanları,ideolojik ezberler,faşizan cehaletle kurulmuş bir toplum mühendisliği şantiyesinin ortasında gerçek,sahici bir ülke,bir toplum hakkımızı talep edişimiz." Ermenilerin yokluğunda ve o yokluğa bakmak,o yokluğu tanımak bir umut da oluyor.Bu tanıma tahammül sınırını aşan acılar içerse de bu edimle "yeniden bir ülke,bir toplum olma umudu da göründü."(47)
Nil Mutluer de bu anmanın Türkiye'nin kurması gereken diyaloğun başlangıcı olabileceğini belirtmişti.
"İlk defa 24 Nisan'ı toplumca bu şekilde anıyoruz.Bu açıdan çok kıymetli bir hareket.Tepkiler olacaktır mutlaka,ama konuşulması gerekenlerin konuşulmasını sağlayacak.Türkiye'de aynı topraklar üzerinde yaşıyoruz.Ermenilerin yaşadığı travmadan ayrı olarak Ermeni olamayan(48) tarafın da yaşadığı travma,tarihle yüzleşememekten doğuyor.Bu gibi sorunları dostluk içinde konuşup tartışabilmeye başlamayı sağlayacak bir adım bu."(49)
Yukarıda da bahsettiğim gibi Türkiye'deki Türk-Müslüman çoğunluğa mensup kişilerin,geçmişle yüzleşmek isteseler bile soykırım ve soykırımın inkârı ile nasıl ilişkileneceklerini bilemedikleri bir andan bahsediyoruz.Tabii burada bilmeme hâlinin Türk-Müslüman çoğunluğun hâkimiyetini koruyan bir "epistemik adaletsizlik" olduğunu ve Türkizm,kurumsal pratikler ve "aktif cehaleti" yoluyla inkârı toplumsal boyutta yeniden ürettiğini belirtmek lazım.(50) Anmalar ve diğer hafıza aktivizmi araçları ile egemen grupların soykırıma nasıl yaklaşabileceklerini keşfetmeleri umuluyordu.
Zeynep Gambetti de Osmanlı Ermenilerine yapılanların Türk-Müslümanların da tarihi olduğunu vurguluyordu.
"Bu topraklarda yaşananların tamamından sorumluyuz.Geçmiş hepimizin eseridir,hepimize dokunur.1915 olaylarını,'biz'den farklı birileri,'ötekiler' yaşamış değildir.Acı ortak acıdır,kayıp ortak kayıptır.Ermenileri ötekileştirmek suretiyle kendi geçmişimize yabancılaşmamız bizi eksiltmiş,kişilik bölünmesine yol açmıştır.Geçmişe kendi geçmişimiz olarak yeniden sahip çıkmak,bu geçmişteki acılarla yüzleşmek,bunların yasını tutmak hepimizi özgürleştirecek,olgunlaştıracaktır.Kendinden sürekli kaçan bir toplum olmaya daha ne kadar devam edebiliriz ki? ... 1915'le artık ilişkilenmek,ona dair kendi sözcüklerimizi bulmak,kendi vicdanımızı oluşturmak zorundayız.1915'e 'tarih' olarak değil,kendi geçmişimiz olarak bakmak ve belleğimizde ona bir yer açmak zorundayız.Sadece ötekileştirdiklerimizle değil,kendimizle de birlikte yaşamanın koşulunu ancak böyle tesis edebiliriz."(51)
Soykırımın inkârı ve Türk-Müslüman grubun kendi geçmişinin sorumluluğunu almamış olması,Gambetti'ye göre,toplumun ruhunu parçaladı;toplumsal bütünlüğü zayıflattı ve sosyal dokuyu tahrip etti.Geçmişin ülkede yaşayanların hepsine ait olduğunun kabul edilmesi,toplumsal kimlikteki derin çatlakların giderilmesine yardımcı olacaktır.
Barış ve Demokrasi Partisi Milletvekili Sebahat Tuncel de geçmişi yok saymanın mümkün olmadığının altını çizip geçmişle yüzleşme talebini dile getirmişti.Tuncel'e göre geçmişle yüzleşmek "Türkiye'de yaşayan bütün halkların birarada yaşayabileceğini göstermek için önemli." Tuncel burada geçmişle yüzleşmenin toplumu oluşturan farklı grupların birbirlerinin özgün varlıklarını tanıma ve beraber yaşayabilme pratiklerini üretebilme olanağına odaklanıyor.Aynı zamanda Ermeniler ve Süryaniler ile birlikte Kürtlere ve Alevilere yönelik şiddet geçmişini de ilişkilendirmektedir.Tuncel,"1915'te de 1938'de de yaşananları unutmayacağız.Unuttukça,yaşanmamış gibi bir durum bırakılıyor geleceğe.Barış ve demokrasiyi sağlamak için hatırlamak,anmak gerekir."(52)
Anmaya katılan pek çok kişi için geçmişte yaşanan zulümlerin hatırlanmasındaki işbirliği,Türkiye toplumunun etnik-dinsel bölünmüşlüğü ve tahakküm ilişkilerine karşı koymak anlamına geliyordu.Soykırımı anabilmek,ulusun saf ve homojen bir Türklüğe dayandığı tahayyülüne meydan okuyordu.Anma etkinlikleri ulusun iç gerilimlerini vurgulayarak ve resmî anlatıyı sorgulayarak farklılıklara ve geçmişle farklı bir şekilde ilişkilenme için verimli bir alan açtı.Anma törenlerini düzenleyenlerin bir kısmı,ulusun etnik-dinsel sınırlarını aşmak için acı söylemini benimsedi.Acıda ortaklaşılabileceğini veya acının paylaşılabileceğini varsayan bu söylem bir yandan da anmaların önemli açmazlarından birine işaret ediyordu.
Özellikle Türkler ile Ermenilerin acıda ortaklaşabileceği savı bu acı tam olarak tanımlanmadığı,kimin neden ve ne şekilde acı çektiği teslim edilmeden ortaya atıldığı zaman Ermenilerin çektiği acıyı yok saymak ve hâkim grubun onu kendine mal etmesi anlamına geliyor.Çünkü ne 1915'te,ne 2007'de,ne de 2011'de ölüm eşit olarak dağıtılmıştı Türkiye'de.24 Nisan 2012'de küçük bir grup birinci ölüm yıldönümünde Sevag Şahin Balıkçı'yı anmak ve ailesine taziyelerini sunmak için Şişli Ermeni Mezarlığı'nda çocuklarının yasını tutan ve adalet talep eden Balıkçı ailesine katılmıştı.Sevag Şahin Balıkçı 24 Nisan 2011'de Batman'da askerlik görevini yaparken Er Kıvanç Ağaoğlu tarafından öldürülmüştü.
Bu ziyaret İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Irkçılığa ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon tarafından düzenlenen Ermeni Soykırımı anma programının bir parçasıydı.Anmaya katılanlar farklı etnik ve dinsel gruplara mensup kişilerden oluşuyordu ve birlikte bir hatırlama grubu oluşturmuşlardı.Bu grubun üyelerinden birisi olarak bu deneyim sırasındaki şahsi hissiyatım utanç ile şekillenmişti.Yukarıda Şükrü Argın'ın Hrant Dink'in öldürülmesinden sonra hissedilen utanca benzer bir his.Balıkçı ailesinin gözlerine bakmakta çok zorlanıyordum zira kendimi suçlu hissediyordum.Sevag'ın,Hrant Dink'ten sonra başka bir Ermeni'nin daha öldürülmesine engel olamamıştım.Deneyimin bir diğer unsuru da karşımdaki aile ile benim aramda aşamayacağım bir yarığı farketmemdi.Bu yarık hem şiddetin ve acının tekilliği ve öznelliğinden,yani ateşin düştüğü yeri yakmasından,hem de onlarla benim içini doldurduğumuz özne pozisyonları arasındaki farktan kaynaklanıyordu.Sevag Şahin Balıkçı bir Ermeni olduğu için öldürülmüştü.Eğer Şükrü Argın'ın iddia ettiği gibi bir insan bir insanı ancak bir "şey" için,bir "şey"in sembolü olduğu için öldürebilirse,Kıvanç Ağaoğlu da Sevag Şahin Balıkçı'yı tam da bu yüzden öldürmüştü.Sevag,Hrant gibi ve İmparatorluğun son dönemindeki Ermeniler gibi Türkiye'nin "ahlakî yükümlülük evreninden"(53) dışlanmıştı.Sevag bir Türk olsaydı,yani "bizden biri" olsaydı,hayatta olabilirdi.
Sonuç yerine
Sevag Şahin Balıkçı'nın "olası kasıtla" Ermeni Soykırımı'nın 96. yıldönümünde "vatanî görev"ini yaparken öldürülmesi münferit bir olay değildi.Türkiye'de Ermeni Soykırımı'nın süregiden inkârı ve bu inkârı olumlayan,ayakta tutan ve yeniden üreten yapısal ayrımcılığın başka bir Ermeni'nin hayatına mal olmasıydı.Bu cinayet Ermeni Süryani Soykırımı ile yüzleşme taleplerinin ve girişimlerinin yükseldiği bir dönemde gerçekleşmişti.Toplumun farklı kesimlerinin biraraya gelip soykırım hakkında tartışmaya başladığı,özür kampanyaları ve anma etkinlikleri düzenlediği önemli bir dönüşüm anında müesses nizamın ve Millet-i Hâkime'nin bir cevabıydı bu cinayet.İnkâr devam ettikçe soykırım geçmeyen bir geçmiş hâlini alıyor.İnkâr devam ettikçe geçmişte kalan bir adaletsizlikten bahsetmek mümkün değil.Aksine soykırımın inkârı soykırımın devamı.Soykırımla yüzleşmenin en önemli amacı bu çatışmayı çözmek ve başka Sevag'ların öldürülmemesi,"bizden biri"(54) olmadan kendi vatanlarında güven içinde özgürce yaşayabilmelerini sağlamak.Bunu sağlamak da herkesten önce Millet-i Hâkime'ye düşen bir görev.Çünkü inkâr Millet-i Hâkime adına ve soykırım ile kurulan hâkimiyeti ve edinilen ayrıcalıkları korumak ve devam ettirmek için var.
Ama Millet-i Hâkime'nin inkârdan vazgeçeceğine dair herhangi bir emare yok,hiç varoldu mu emin değilim.Artık soykırımı kamusal alanda anmak mümkün değil.İktidar önce anmalarda soykırım kelimesinin kullanılmasını yasakladı daha sonra anma eylemlerini tamamen yasakladı.Ayrıca geçmişle yüzleşme talebinde direten hafıza aktivistleri kovuşturmaya uğradılar ve haklarında davalar açıldı.Türkiye'de Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı Avrupa'nın diğer ülkelerindeki otoriter ve popülist idareler gibi geçmişi yeniden bir savaş alanına çeviriyor.Hatırlama yasaklarının yanında inkârın yeni ve daha sofistike biçimleri ile karşı karşıyayız.Ahmet Davutoğlu ve ekibi tarafından 2009'daki Ermenistan-Türkiye protokol döneminde ortaya atılan "adil hafıza" girişiminin ömrü uzun olmadı ama dayandığı rekabetçi hatırlama modeli AKP'nin yeni inkâr politikasının bel kemiğini oluşturmaya devam ediyor.Türkiye hafıza aktivizminin araçlarını kullanarak,yani anmalar organize ederek ve anıtlar inşa ederek hem Türkiye'de hem de yurtdışında Ermeni Süryani Soykırımı'nın hatırlanması ile yarışan,bu hatırlamayı boğmaya yönelik adımlar atıyor.
Hem soykırım ile yüzleşmenin yasaklanmasına hem de Türkiye'nin yeni nesil inkâr politikalarına geniş bir cephe şeklinde itiraz edilmemesi ve karşı bir müdahalenin olmaması bize son otuz yılda verilen emeğin bir birikim yaratmış olsa da Millet-i Hâkime'nin inkârda direttiğini görüyoruz.Toplumsal bir mücadele yoluyla ve onun içinde gelişen,kişinin geçmişle yüzleşmesine imkân sağlayan dinamiklerin kurulamadığını görüyoruz.Bu da bize Şükrü Argın'ın vurguladığı güçsüzlüğümüz ve utancımızla yüzleşemediğimizi gösteriyor.Soykırım hakkında konuşmaya başlamanın inkâr duvarında bir çatlak oluşturacağına ve o çatlağın zamanla genişleyip duvarı yıkacağına dair bir imge etrafında örgütlenen geçmişle yüzleşme siyaseti esas önemli olanın konuşmaya neden ihtiyacımız olduğunu,ne şekilde konuşabileceğimiz noktalarını göz ardı etmesi yüzleşme çabalarında geriye gitmemize,ileriye doğru yol almış olduğumuz varsayımının ne kadar sorunlu olduğunu bilerek söylüyorum,sebep oldu.
Özgür Sevgi Göral soykırım anmalarının sınırları üzerine düşünürken anmalarda kullanılan söylemlerin analizi yerine çatışmalı politik birikime bakmanın ve anmaların şu ana kadar yapılan hâlleri ile yüzleşme konusunda sınırlı etkiye sahip olduklarının altını çizdi.(55) Göral farklı politik hareketlerle ittifaklar kurmanın ve soykırımla yüzleşmenin "Türkiye'deki azınlıklarla bir 'dayanışma' eylemi olarak değil de Türkiye'de 'ortak birarada yaşam perspektifi'ne yönelik bir siyasi program hâlinde örgütlenmesini" öneriyordu.Hepimizin inkâr içinde ve inkâra çeşitli şekillerde ortak olarak özneleştiği bir Türkiye'de soykırımla nasıl ilişki kuracağımızı bilemememiz,yalpalamamız doğal.Yüzleşme hedefini tek başına görmemiz,görsek bile tanımamız,tanısak bile ona doğru harekete geçmemiz mümkün değil.Ancak dönüştürücü toplumsal hatırlama ve yüzleşme mücadelesi ile yola çıkabiliriz.Sonuçta Maurice Halbwachs'ın hatırlattığı gibi bütün kişisel hatırlama edimleri aynı zamanda kolektif hatırlamalardır.
Yazının girişinde bahsettiğim geçmiş krizi içinde farklı siyasi mücadelelerin birbirleriyle giderek artan temaslarını ittifaklara çevirmek tek umudumuz gibi duruyor.Bu mücadelelerin kendi özgün gündemlerinden ödün vermeden,geçmişi dönüştürme çabalarına ket vurmadan,aralarında hiyerarşik ilişkiler kurmadan,diyalojik bir şekilde birarada varolabildiği bir mücadele alanı oluşturma tahayyülünde diretmek gerekiyor.Güvencesizliğin,kendi başının çaresine bakmanın,kişisel alana hapsedilmenin günümüz iktidarının varolma koşulu olduğu bir dönemeçte kendi mecalsizliğimizin farkına varıp,onun sorumluluğunu üstlenerek başkasına açılmanın,kamusallıkta ısrar etmenin "ortak birarada yaşam" için elzem olduğu ortada.Geçmişle yüzleşme talebinde ısrar etmenin ve kesişimsel ittifaklar kurmaya çalışmanın nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorsak 1995'ten bu yana arada kesintilerle de olsa 952 haftadır kayıp yakınlarını arayan,adalet talep eden,devlet şiddetine direnen ve insan hakları savunuculuğu yapan Cumartesi Anneleri/İnsanları'na bakmak yeter!..
Not:Soru,yorum ve eleştirileri ile bu yazıya katkılarından dolayı Bülent Eken ve Barış Ünlü'ye teşekkür ederim.Elbette ki hatalar bana ait.
***
1-Benedict Anderson,Imagined Communities Reflections on the Origin and Spread of Nationalism (London:Verso,1991).
2-John R. Gillis,"Introduction Memory and Identity:The History of a Relationship",Commemorations:The Politics of National Identity,(derl.) John R. Gillis (Princeton,New Jersey:Princeton University Press,1994),7.
3-Ernest Renan,"What Is a Nation?",Becoming National:A Reader,(derl.) Geoff Eley & Ronald Grigor Suny (Oxford;New York:Oxford University Press,1996).
4-Elbette geçmiş anlatısının kurulmasında hegemonyanın yetmediği durumlarda veya hegemonyanın krizinde geçmişi bastırabilir ve hatırlama yasakları koyabilir ulus-devlet.Michel-Rolph Trouillot,Silencing the Past:Power and the Production of History (Boston,Massachusetts:Beacon Press,2015).
5-Pierre Nora,"The Era of Commemoration",Realms of Memory:The Construction of the French Past,3 cilt:Symbols (New York:Columbia University Press,1998),614-616.
6-Wolfgang Schivelbusch yenilgilerin ulusal travma hâlini alabilecekleri ve bu durumda ulusal kimlik ve bellek oluşumunda zaferlerden çok daha fazla yer edinebileceğini belirtmişti.Bkz. The Culture of Defeat:On National Trauma,Mourning,and Recovery (New York:Metropolitan Books,2003).Eyal Ginio,Schivelbusch'un ulusal travma ve yenilgi kültürü çerçevesini Osmanlı-Türkiye tarihine ve Balkan Savaşları deneyimini anlamak için kullanmıştır.Bkz. The Ottoman Culture of Defeat:The Balkan Wars and Their Aftermath (London:Hurst Publishers,2016).
7-Mesela Sevr Antlaşması Türk mağduriyetinin en önemli göstergesi olarak ulusal bellekte yer etmiştir.Sevr Antlaşması Batı'nın emperyalist ve Türklüğe karşı olduğuna dair yaygın şüpheci ve gerici görüşlerle;Türk olmayanların (etnik olarak Türk,dinî olarak Müslüman,Sünni mezhebine mensup olarak tanımlanan bir Türklükten bahsediyoruz) ulusal güvenliğe ve bütünlüğe yönelik potansiyel tehditler olarak algılanmasıyla ve onlara karşı sistematik damgalama,ötekileştirme ve ayrımcılığın önünü açmasıyla ve Türklerin birbirlerinden başka güvenecek kimselerinin olmadığı düşmanca bir dünya anlayışıyla yakından bağlantılı ve bunları yeniden üreten bir sendrom hâline gelmiştir.Bu bakış açısına göre,Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemleri ve Cumhuriyet kuşatma altındaydı ve bu durum bugün için de geçerliliğini korumaktadır.Fatma Müge Göçek,"Why Is There Still a Sevres Syndrome?:An Analysis of Turkey's Uneasy Association with the West",The Transformation of Turkey Redefining State and Society from the Ottoman Empire to the Modern Era içinde (London;New York:I.B. Tauris,2011)."Batı" tarafından yenilgiye uğratılmış üç ülkenin,Türkiye,Japonya ve Rusya,bu yenilgiyle nasıl başa çıktıklarını karşılaştırmalı olarak inceleyen bir çalışma için bkz. Ayşe Zarakol,Yenilgiden Sonra:Doğu Batı ile Yaşamayı Nasıl Öğrendi,Türkçe söyleyen Barış Cezar,(İstanbul:Koç Üniversitesi Yayınları,2012).
8-Katharine Hodgkin & Susannah Radstone,"Introduction:Contested Pasts:The Politics of Memory" (London;New York:Routledge,2003),1.
9-Ann Rigney,Current Issues in Memory Studies,2021,(https://www.youtube.com/watch?v=Eg7XJAuyfSo).
10-"ABD'nin Virginia eyaletinde kölelik yanlısı Robert E. Lee'ye ait heykel yıkıldı",Evrensel.net,8 Eylül 2021,(https://www.evrensel.net/haber/442243/abdnin-virginia-eyaletinde-kolelik-yanlisi-robert-e-leeye-ait-heykel-yikildi)."ABD'de kölelik yanlısı John Calhoun'un Charleston'daki heykeli kaldırılıyor",Evrensel.net,25 Haziran 2020,(https://www.evrensel.net/haber/407911/abdde-kolelik-yanlisi-john-calhounun-charlestondaki-heykeli-kaldiriliyor).
11-İlk halklara mensup çocukların ailelerinden zorla koparılarak kendi kimliklerinden arındırılıp,hâkim kültüre asimile edilmesini amaçlayan bu okullarda çocukların sistemli bir şekilde fiziksel,psikolojik ve cinsel tacize maruz bırakıldıkları ve pek çok çocuğun bu istismar sonucunda öldüğü ortaya çıktı.2006 yılında varılan uzlaşma anlaşmasının ardından 2008 yılında Başbakan,Kanada adına yatılı okul mağdurlarından resmen özür dilemişti.Uzlaşma anlaşmasının parçası olarak 2007'de bir Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu kurularak ülke çapında yatılı okul mağdurlarının tanıklıkları toplanmıştı.Komisyon 2015'te yayınladığı raporda yaklaşık 150 yıla yayılan yatılı okullar yoluyla asimilasyon ve istismar politikalarının kültürel soykırım olduğunu tespit etti.Daha sonra açılan dava sonucunda Kanada tazminat ödemeye mahkûm edildi.
12-Şubat 1897'de Britanya güçleri Benin Kralı'nı cezalandırmak için Benin şehrini işgâl etmiş ve yağmalamışlardı.Bu yağma sırasında ele geçirilen kraliyet sanat eserleri ve diğer kutsal nesne ve eserler Avrupa'ya kaçırıldı.Bugün bu eser Avrupa ve Kuzey Amerika'daki 161 kadar müze ve galeride sergilenmektedir.Dan Hicks,The British Museums:The Benin Bronzes,Colonial Violence and Cultural Restitution (London:Pluto Press,2020),3.
13-Bénédicte Savoy,Africa's Struggle for Its Art:History of a Postcolonial Defeat,İngilizce söyleyen Susanne Meyer-Abich (Princeton,New Jersey:Princeton University Press,2022).
14-Amy Lonetree,Decolonizing Museums:Representing Native America in National and Tribal Museums,First Peoples (2010) (Chapel Hill,North Carolina:University of North Carolina Press,2012).Müzelerin ve kültürel mirasın dekolonize edilmesi talepleri toprağın ve kaynakların iadesi veya onlar üzerindeki iradenin eşit bir şekilde paylaşılmasına yönelik girişimleri yeterince içinde barındırmıyor mallesef.Burada dekolonizasyon söylem ve girişimlerinin liberalizm tarafından içerilmesine ve dekolonizayonun bir metafor hâline gelmesine yönelik ciddi eleştiriler olduğunun altını çizmek isterim.Bkz. Eve Tuck & K. Wayne Yang,"Decolonization Is Not a Metaphor",Decolonization:Indigeneity,Education & Society 1,no.1 (2012):1-40.Bu eleştiriyi önceleyen ve Kanada'daki kolonyal tahakküm ilişkilerine karşı girişimlerin ilk halkların ve inuitlerin kendi kaderlerini tayin hakkından tanınma politikasına kaymasının karşı çıkılan tahakküm ilişkilerini yeniden üretme potansiyeline dair müdahaleler de olmuştu.Glen S. Coulthard,"Subjects of Empire:Indigenous Peoples and the 'Politics of Recognition' in Canada",Contemporary Political Theory 6,no.4 (Kasım 2007):437-60,(https://doi.org/10.1057/palgrave.cpt.9300307).Kuzey Amerika'nın ilk halkları atalarına ait toprakları ellerinden zorla alındıktan sonra rezervlerde yaşamaya itildiler.
15-Mithat Sancar,Geçmişle Hesaplaşma:Unutma Kültüründen Hatırlama Kültürüne,3. bs.,(İstanbul:İletişim Yayınları,2010).
16-Jelena Subotić,Yellow Star,Red Star:Holocaust Remembrance after Communism (Ithaca,New York:Cornell University Press,2019).Benzer şekilde Türkiye'de de Holokost paradigmasının Ermeni Soykırımı'nı inkâr etmek için araçsallaştırıldığını Corry Guttstadt ve diğer araştırmacıların çalışmalarından biliyoruz.Türkiye Holokost sırasında "Yahudileri kurtardığı" mitini Türkiye'nin tarihinde soykırım olmadığını iddia etmek için ve milliyetçi hafızayı idame ettirebilmek için kullanmaya devam ediyor.Corry Guttstadt,"Holocaust'un 'Fayda'ları:Hatırlama,Banalleştirme,İstismar",Bianet,27 Ocak 2015,(https://www.bianet.org/bianet/siyaset/161823-holocaust-un-fayda-lari-hatirlama-banallestirme-istismar).
17-"Polonya'nın tartışmalı Holokost yasası yürürlüğe girdi",dw.com,1 Mart 2018,(https://www.dw.com/tr/polonyan%C4%B1n-tart%C4%B1%C5%9Fmal%C4%B1-holokost-yasas%C4%B1-y%C3%BCr%C3%BCrl%C3%BC%C4%9Fe-girdi/a-42786257).Bu yasa ile Polonya'nın Holokost içindeki rolü hakkında söylenebilecekler sınırlanıyordu.Bu hafıza yasasının ardından,bu Polonyalıların Holokost'taki fail olma durumunu çalışan tarihçilere yönelik davalar açılmaya başlandı.Linda Kinstler,"The Right to a History Without Lies",Jewish Currents,22 Mart 2021,(https://jewishcurrents.org/the-right-to-a-history-without-lies).
18-Andrea Pető,"Bitter Experiences":Reconsidered:Paradigm Change in Holocaust Memorialisation",Heinrich-Böll-Stiftung,28 Haziran 2019,(https://www.boell.de/en/2019/06/28/bitter-experiences-reconsidered-paradigm-change-holocaust-memorialisation).
19-Maria Mälksoo,"The Postcolonial Moment in Russia's War Against Ukraine",Journal of Genocide,2022,1-11,(https://doi.org/10.1080/14623528.2022.2074947).
20-Uladzislau Belavusau,Aleksandra Gliszczynska-Grabias & Maria Mälksoo,"Memory Laws and Memory Wars in Poland,Russia and Ukraine",Jahrbuch Des Öffentlichen Rechts Der Gegenwart 69,no.1 (2021):95-116;Nikolay Koposov,"Populism and Memory:Legislation of the Past in Poland,Ukraine,and Russia",East European Politics and Societies 36,no.1 (1 Şubat 2022):272-97,(https://doi.org/10.1177/0888325420950806);Mark Edele,"Fighting Russia's History Wars:Vladimir Putin and the Codification of World War II",History & Memory 29,no.2 (2017):90-124,(https://doi.org/10.2979/histmemo.29.2.05).
21-Dovilė Budrytė,"Memory,War and Mnemonical In/Security:A Comparison of Lithuania and Ukraine",Crisis and Change in Post-Cold War Global Politics:Ukraine in a Comparative Perspective,Erica Resende,Dovilė Budrytė & Didem Buhari-Gulmez (derl.) (Cham:Springer International Publishing,2018),155-77,(https://doi.org/10.1007/978-3-319-78589-9_7).
22-Ragıp Zarakolu,"Güneş balçıkla sıvanmaz",Artı Gerçek,28 Nisan 2023,(https://artigercek.com/makale/gunes-balcikla-sivanmaz-247756)
23-"Mavi Kitap Türkçe ve sansürsüz",Hürriyet.com.tr,24 Kasım 2005,(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/mavi-kitap-turkce-ve-sansursuz-3558988)
24-TBMM,Genel Kurul Tutanağı,22. Dönem 4. Yasama Yılı,90. Birleşim 19 Nisan 2006 Çarşamba,s. 12-13,[https://www5.tbmm.gov.tr//develop/owa/tutanak_g_sd.birlesim_baslangic?P4=16605&P5=B&page1=12&page2=12).
25-Taner Akçam,"Bir skandal:TBMM'nin mektubu ya da Şükrü Elekdağ ve Justin McCarthy bu ülkeyi nereye sürüklüyorlar?",Birikim,Mayıs 2005,(https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-193-194-mayis-haziran-2005/2378/bir-skandal-tbmm-nin-mektubu-ya-da-sukru-elekdag-ve-justin-mccarthy-bu-ulkeyi-nereye-surukluyorlar/4152).
26-Ragıp Zarakolu,"Albatros",Evrensel.net,14 Ekim 2008,(https://www.evrensel.net/haber/216665/albatros).
27-Ayşe Günaysu,"Savaşa,milliyetçiliğe,ırkçılığa karşı:Arkadaşıma dokunma!",Bianet,28 Aralık 2014,(https://bianet.org/bianet/insan-haklari/160975-savasa-milliyetcilige-irkciliga-karsi-arkadasima-dokunma).
28-Yelda,Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık (İstanbul:Belge Uluslararası Yayıncılık,1998).
29-Adnan Çelik,"The Armenian Genocide in Kurdish collective memory",MERIP,19 Ağustos 2020,(https://www.merip.org/2020/08/the-armenian-genocide-in-kurdish-collective-memory-295/).
30-Bilgin Ayata,"Critical interventions:Kurdish intellectuals confronting the Armenian Genocide",Armenian Weekly,29 Nisan 2009,(https://armenianweekly.com/2009/04/29/kurdish-intellectuals-confronting-the-armenian-genocide/).
31-Gulisor Akkum,"Kurdish leaders apologize for 1915 during monument inauguration in Diyarbakir",Armenian Weekly,12 Eylül 2013,(https://armenianweekly.com/2013/09/12/kurdish-leaders-apologize-for-genocide-during-monument-inauguration-in-diyarbakir/).
32-"Ahmet Türk:Süryani,Ermeni ve Ezidilerden özür diliyorum",Agos,16 Aralık 2014,(https://www.agos.com.tr/tr/haber/ahmet-turk-suryani-ermeni-ve-ezidilerden-ozur-diliyorum-9956).
33-"Enver'den çok Enverci oluyorsunuz",hdp.org.tr,(https://hdp.org.tr/tr/enverden-cok-enverci-oluyorsunuz/6052);Gulisor Akkum,"Armenian Genocide commemorated in Diyarbakir",Armenian Weekly,1 Mayıs 2015,(https://armenianweekly.com/2015/05/01/armenian-genocide-commemorated-in-diyarbakir/).
34-John Lubbock,"In Eastern Turkey,walking in the shadow of genocide",Global Voices,30 Nisan 2015,(https://globalvoices.org/2015/04/30/in-eastern-turkey-walking-in-the-shadow-of-genocide/).
35-Karin Karakaşlı,"Yer kaplayanların adıdır coğrafya",içinde Feminist Pedagoji:Müzeler,Hafıza Mekânları ve Hatırlama Pratikleri,Meral Akkent & S. Nehir Kovar (derl.) (İstanbul:İstanbul Kadın Müzesi,2019),215.
36-Yasemin Koç Gabrielsen,"Agos and Armenian Community:An Inquiry on the Reformulation of Armenian Identity in Turkey" (Doktora Tezi,Ankara,Orta Doğu Teknik Üniversitesi,2015),18,(http://etd.lib.metu.edu.tr/upload/12618575/index.pdf).
37-Yasemin Koç Gabrielsen,"Agos and Armenian Community:An Inquiry on the Reformulation of Armenian Identity in Turkey",a.g.e.,19;Karin Karakaşlı,"The continuing legacy of Armenian print culture in Istanbul:On the periodical Agos and the publishing house,Aras" içinde (Port Cities and Printers:Five Centuries of Global Armenian Print:A Conference in Honor of Professor Richard Hovannisian,Los Angeles,2012),(modernarmenianhistory.history.ucla.edu/files/KarakasliPaperUCLAPortCities.docx).
38-Soykırımın ardından Türkiye'de inkâr habitusu ile yaşamak zorunda kalan Ermenilerin özelliklerine dair bkz. Talin Suciyan,Modern Türkiye'de Ermeniler:Soykırımsonrası Toplum,Siyaset ve Tarih,Türkçe söyleyen Ayşe Günaysu (İstanbul:Aras Yayınları,2018).
39-Lerna Ekmekçioğlu,"Paradoks Cumhuriyeti:Milletler Cemiyeti'nin azınlıkları koruma rejimi ve yeni Türkiye'nin üvey vatandaşları",Toplum ve Bilim,no.132 (2015):50-77.
40-Şükrü Argın,"Bir katliam iki Türkiye",Birikim,Şubat 2007,(https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-214-subat-2007/2397/bir-katliam-iki-turkiye/3388)
41-Ermeni Soykırımı ile yüzleşme girişimlerine yeni sosyal hareketler yazını perspektifinden bakan bir çalışma için bkz. Özlem Belçim Galip,New Social Movements and the Armenian Question in Turkey:Civil Society vs. the State,Modernity,Memory and Identity in South-East Europe (Cham:Springer International Publishing,2020).
42-"Aydınlardan 'Ermeni Kardeşlerimden Özür Diliyorum' kampanyası",Bianet,5 Aralık 2008,(https://bianet.org/bianet/insan-haklari/111276-aydinlardan-ermeni-kardeslerimden-ozur-diliyorum-kampanyasi).
43-Geçmişle yüzleşme ve hafıza aktivizmi ile özür arasındaki ilişkileri farklı vak'alar yoluyla inceleyen bir çalışma için bkz. Bir Daha Asla!:Geçmişle Yüzleşme ve Özür,Asena Günal & Önder Özengi (derl.) (İstanbul:İletişim Yayınları,2013).
44-Harut Sassounian,"Turks" apology for Armenian Genocide:Good first step,but not good enough",The Huffington Post,18 Ocak 2009,(https://www.huffpost.com/entry/turks-apology-for-armenia_b_151959);Ayşe Günaysu,"About the Apology Campaign",Armenian Weekly,10 Ocak 2009,(https://armenianweekly.com/2009/01/10/about-the-apology-campaign/);Marc Mamigonian,"Commentary on the Turkish Apology Campaign",Armenian Weekly,21 Nisan 2009,(https://armenianweekly.com/2009/04/21/commentary-on-the-turkish-apology-campaign/).
45-Ayda Erbal,"Mea culpas,negotiations,apologias:Revisiting the 'Apology' of Turkish intellectuals",içinde Reconciliation,Civil Society,and the Politics of Memory:Transnational Initiatives in the 20th and 21st Century,Birgit Schwelling (derl.) (Bielefeld:Transcrpit Verlag,2012),51-94.
46-O. Cengiz Aktar,L'appel au pardon:des Turcs s'adressent aux Arméniens (Paris:CNRS,2010),19.
47-Ahmet Tulgar,"Meydanda yas",BirGün.net,26 Nisan 2010,(https://www.birgun.net/makale/meydanda-yas-695447).
48-Burada ifadenin kaynağında bir yazım hatası olduğundan şüpheleniyorum.(E.Ö.)
49-Ece Yıldız,"'Büyük Felâket'in yıldönümü:24 Nisan'da 'bu yas hepimizin' diyenler anlatıyor",Bianet,24 Nisan 2010,(https://bianet.org/biamag/insan-haklari/121539-24-nisan-da-bu-yas-hepimizin-diyenler-anlatiyor).
50-Imge Oranlı,"Epistemic injustice from afar:Rethinking the denial of Armenian Genocide",Social Epistemology 35,no.2 (4 Mart 2021):120-32,(https://doi.org/10.1080/02691728.2020.1839593).
51-Ece Yıldız,"'Büyük Felâket'in yıldönümü:24 Nisan'da 'bu yas hepimizin' diyenler anlatıyor",Bianet,24 Nisan 2010,(https://bianet.org/biamag/insan-haklari/121539-24-nisan-da-bu-yas-hepimizin-diyenler-anlatiyor).
52-Ece Yıldız,"'Büyük Felâket'in yıldönümü:24 Nisan'da 'bu yas hepimizin' diyenler anlatıyor",Bianet,24 Nisan 2010,(https://bianet.org/biamag/insan-haklari/121539-24-nisan-da-bu-yas-hepimizin-diyenler-anlatiyor).
53-Helen Fein,Accounting for Genocide:National Responses and Jewish Victimization During the Holocaust (New York:Free Press,1979),4.
54-"Bizden biri" kavramının eleştirisi için bkz. Ahmet Çiğdem,"Bizden biri olsaydı,eğer,yaşıyor olurdu",Birikim,Şubat 2007,(https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-214-subat-2007-sayi-214-subat-2007/2397/bizden-biri-olsaydi-eger-yasiyor-olurdu/3387).
55-Özgür Sevgi Göral,"Son sözümüzü söylemedik daha":Soykırımın izleri,sokakların sessizliği",Gazete Duvar,23 Haziran 2023,(https://www.gazeteduvar.com.tr/son-sozumuzu-soylemedik-daha-soykirimin-izleri-sokaklarin-sessizligi-haber-1625094).
*Dr. Egemen Özbek,Geçmiş krizi:Türkiye'de Ermeni Süryani Soykırımı ile yüzleşme ve imkânsızlık;Bir Büyük Dönüşümden Kesitler:Dünya ve Türkiye,(derl.) Bülent Eken,Barış Ünlü,1. bs.,Ankara:Dipnot Yayınları,2023,s. [173]-206.