31 Temmuz 2026 Cuma

İki büyük dalga depremleri ve yeni cumhûriyetin ayak sesleri/Prof. Dr. Taner Akçam*

Cumhûriyet târihi,Osmanlı'nın geç döneminde başlayan ve Cumhûriyet'te de devâm eden depremler târihi olarak okunabilir.İki büyük dalgadan söz etmeliyiz.Birinci büyük deprem dalgası 1878'de başladı ve Türk-Yunan nüfûs değiş-tokuşu ile 1924'te sonlandı.

İkinci büyük dalga ise 1921 Koçgiri Katliâmı ile başladı ve tahminim 1947'ler gibi sonlandı.İlk Cumhûriyet bu iki büyük dalga ve depremlerinin sonucunda "oluştu".

1984 sonrası yaşanmaya başlayan artçı deprem ise hâlâ sürüyor.Yeni bir cumhûriyetin kurulup kurulamayacağının sancılarını yaşadığımız bugünlerde yeni bir târih bakışına ihtiyâcımız var.

Önce birinci büyük dalga üzerinde biraz durmak gerek.Çünkü bize ikinci dalgayı,Cumhûriyet dönemini,anlamamız için çok önemli ipuçları verecektir.

Dönüm noktası belirlemek ve târih koymak târihçilerin en büyük problemidir.Benim dalgalar için seçtiğim târihleri ileriye-geriye çekebilirsiniz ama seçtiğim yılların sembolik değerleri var.

1878 Berlin Antlaşması,23 ve 61. maddeleri ile 1924'e kadar süren tüm ilk depremler dönemini belirleyen bir özelliğe sahiptir.Bu maddeler Osmanlı Devleti'nin Rumeli ve Doğu Anadolu vilâyetlerinde Hristiyan nüfûsun haklarını ve güvenliklerini sağlayacak reformların yapılmasını ve bunu denetleyecek mekanizmaların yaratılmasını öngörüyordu.Oysa,beklenen hukûk eşitlik ve sosyal adâlet yerine,1894-1897 Abdülhamid dönemi katliâmları,1913-1914 Rum etnik temizliği;1914-1918 Ermeni-Süryani ve 1921-1922 Pontus Rum soykırımları gibi büyük sarsıntılar yaşandı. Klâsik Türk târihyazımı bu birinci dalga ve depremlerini tek kelime ile yok saydı.Post,post-post vb. gibi kavramlarla yapılan Cumhûriyet tartışmalarının da aynı yoldan gitmesi şaşırtıcı değil.

Öte yandan,uluslararası soykırım çalışmaları uzun bir dönem bu depremleri birbirinden kopuk izole olaylar olarak tartıştı.Ermeniler,Rumlar ve Süryanilerin sadece kendi yaşadıklarını anlattıkları "ulusal" bir soykırım-târihyazımı geliştirdiler.Bu özelliği ile soykırım çalışmaları ulusalcı târihyazımlarının bir uzantısı gibi idi.

Oysa yaşanan olaylar ontolojik bir bütünlüğe sahiptiler.Aynı coğrafyada aynı ânda ve iç içe yaşanıyorlardı.Hukûkî eşitlik ve sosyal adâlet tüm Hristiyanların merkezî problemi idi ve Hristiyan topluluklarına bu haklarını tanımayan ise Osmanlı-Türk yönetici elitleri idi.

Ermeni,Rum ve Süryanilerin kendi dağlarında kendi türkülerini söyledikleri bir târihyazımının ortaya çıkmasında,1948 sözleşmesiyle ile belirlenen soykırım tanımı da büyük bir katkı sundu.Çünkü soykırım tek bir olayla ilgili bir cezâ hukûku kavramı idi.Bu nedenle uzun bir dönem tüm tartışmalar (a) veyâ (b) olayının soykırım sayılıp sayılmayacağına kilitlendi.

Bugün ise ulusal târihyazımlarının ve soykırım kavramının yarattığı engellerin önemli ölçüde aşıldığını söyleyebilirim.Soykırım bir olay değildi ve bir süreçti ve tek bir olayın soykırım sayılıp sayılmayacağı konusunda kılı kırk yaran tartışmaların büyük bir anlamı yoktu.Örneğin,Amerikan ve Avustralya yerlilerinin imhâsı yüzlerce yıllık bir süreci kapsıyordu ve bu süreç içinde hangi özel olayın 1948 tanımına uyup uymadığını tartışmak tam bir saçmalıktı.

Bugün,bizler de soykırım çalışmalarında artık 1878-1924 dönemini Osmanlı Hristiyanlarına yönelik yaşanmış büyük dalga,bir soykırım süreci olarak anlamaya ve açıklamaya çalışıyoruz.

Sürecin ana özelliği şuydu:Hristiyanlar,hukûkî eşitlik ve sosyal adâlet istiyorlardı.Bunu sağlamak istemeyen Osmanlı-Türk yöneticileri,Hristiyan vatandaşlarını doğal ve târihsel yaşam alanlarının dışına sürmeyi ve o süreçte olabildiğince imhâ etmeyi tercih etmişlerdi.Zorunlu sürgünler,etnik temizlik,küçük-büyük çaplı ve/veyâ soykırımsal katliâmların hepsi gözlenmişti bu süreçte.

1924 Türk-Yunan nüfûs değiş-tokuşu bu birinci büyük dalganın sonu gibidir.Ve bu ilk büyük dalgayla,Anadolu'da yaşayan yüzde 20-25 civârındaki Hristiyan nüfûs ya imhâ edildi ya da zorla bu toprakların dışına sürüldü. Cumhûriyet ve Hristiyansızlaştırma politikaları

Osmanlı'dan Cumhûriyet'e geçiş esâs olarak bir sürekliliktir.Cumhûriyeti kuranlar,İttihât ve Terakki Partisi kadrolarıydı.Anadolu'nun birçok yerinde İttihât ve Terakki Partisi levhaları indirilmiş ve yerine Müdâfaa-i Hukûk Cemiyeti levhaları asılmıştı.Bu levhalar sonra CHP olacaktır.

İttihâtçıların yeni CHP'si,Mustafa Kemâl önderliğinde İttihâtçıların ülkeyi Hristiyansızlaştırma politikalarına kaldıkları yerden devâm ettiler.Buna bir de ülkenin Yahudileri eklendi.

Tüm sürgün ve imhâlara rağmen,sağ kurtulup geri dönenlerle gayrimüslimler,1920 civârında hâlâ toplam nüfûsun yüzde 15'ine yakınını oluşturuyordu.Bu nedenle Cumhûriyet,dışarıda kalanları içeri almamak ve içeridekileri korkutarak,sindirerek kaçırmak politikası izledi.Lozan Antlaşması'nın 30-36. maddeleri Osmanlı Hristiyan vatandaşlarının,Türkiye Cumhûriyeti vatandaşlıklarını garanti altına almış ve geri dönüş hakları konmuş bile olsa onlar ülkeye sokulmadılar.1924 Seyrüsefer Talîmâtnâmesi ile Lozan açıkça çiğnendi ve bu insânların geri dönüşleri hukûken yasaklandı.

İçeride kalanları kaçırmak,Hristiyan ve Yahudilerden temizlenmiş bir ülke yaratmak için sistematik baskı politikaları uygulandı.Bu nedenle,Cumhûriyet boyunca birinci büyük dalganın artçı küçük depremleri kaçınılmaz oldu.1934 Trakya Olayları;1942 Varlık Vergisi ve 1955,6-7 Eylül Olayları bu artçı depremlerin en çok bilinenleridir.Bu bilinen artçı dalgalardan başka bilinmeyen birçok sistemli saldırı sözkonusu oldu.

Örneğin,1929'da Diyarbakır ve Mardin'de Ermeni ve Süryani dinî liderler öldürüldü;kiliseler bombalandı ve yakıldı.Birçok olayda Ermeniler suçlu sayıldı ve tutuklanarak işkencelerden geçirildi.1930'ların başlarında Dersim ve Sasun bölgelerinde yapılan askerî operasyonların özel amacı geride kalan ve saklanan Ermenileri bulup çıkartmaktı.Bunlar,ya mâllarına zorla el konularak Suriye'ye kovuldular ya da İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlerde toplandılar.Sonuçta, Harputlu bir Ermeni'nin sözleriyle,"yaşama şansımız yok,zulme uğradık,şüphelenildik,soyulduk,kötü muâmele gördük,hapse atıldık,yargılandık ve eğer şanslıysak sınır-dışı edildik." Apartheid kuruluyor

Kaçamayanlar için ise tepede,"öz vatandaşı,Müslüman,Hanefiyül mezhep,Türkçe konuşur bir zâtın" olduğu ve Hristiyanların hukûken "yabancı" veyâ "bizden olmayanlar" olarak tanımlandığı bir Apartheid sistemi kuruldu.1933 yılında İçişleri Bakanlığı Nüfûs İdâresi Müdürlüğü'nce hazırlanan resmî bir rapor,Türkiye'nin "kan" ve "ırk" birliği esâsına dayanan bir rejim olarak inşâ edildiğini açık olarak dile getirdi.

Agos gazetesinin gün ışığına çıkarttığı gibi nüfûs kütüklerinde Rumlar 1;Ermeniler 2;Yahudiler 3 numara olarak kodlandılar.Varlığını yeni öğrendiğimiz D-97 gibi karârnâmelerle askerî okullara girmeleri yasaklandı ve devletin başta adâlet ve güvenlik organları olmak üzere her kademesinde görev almaları hukûken engellendi.

Bugün,hukûk sistemimizde hâlâ,Türkiye'nin Hristiyan ve Yahudi vatandaşlarını yabancı sayan onlarca kânûn ve karârnâme var.Hâlen yürürlükte olan 1934 Tapu Kânûnu'nda,ülke vatandaşlarının bir kısmının "yabancı" sayılmasına verilecek örneklerden sadece bir tanesidir.

Sonuçta alınan hukûkî,politik ve sosyal tedbirlerle,Hristiyan ve Yahudi vatandaşların oranları yüzde 1'in altına indirildi.

Fakat belki bundan da önemli olan başka bir şey daha başarıldı.

Bizlere,bu toprakların sıradan insânlarına,Hristiyan ve Yahudi yurttaşların bu topluma âit olmadıkları,bir bakıma "vücûda yabancı" oldukları fikrini yerleştirmeyi başardılar.

Bu fikrin yerleşmesinde,Osmanlı'dan devralınan bir anlayış merkezî rol oynadı:"Millet-i Hâkime" fikri. Buna göre,hangi etnik kökenden olurlarsa olsunlar,Müslümanlar toplumun efendisi idiler.Bu nedenle Osmanlı'nın Müslüman vatandaşları (Türk,Kürt,vb.) ile Rum,Ermeni ve Süryani vatandaşları arasında yaşanan 1918-1923 iç savaşı,"emperyalizme karşı kurtuluş savaşı" olarak görüldü ve anlatıldı.Bu anlatıda Türkiye'nin Rum ve Ermeni vatandaşları "düşmân" olarak tahayyül edildi ve bu okuma tüm sol-demokrat düşünceyi de esâs olarak belirledi.

Buradaki temel tezim şudur.Millet-i Hâkime zihniyeti birinci büyük depremi mümkün kılan temel ideolojik faktör idi ve bu fikir Cumhûriyet dönemine de taşındı.Bu nedenle,birinci büyük dalganın ve depremlerinin Cumhûriyet dönemindeki izleri lâik veyâ İslâmcı olsun farketmez özellikle Müslüman çoğunluk tarafından kolayca unutuldu ve Müslüman bilinçten tamamıyla silindi. İkinci büyük dalga ve depremleri

Osmanlı-Türk târihinin ikinci büyük deprem dalgası 1921-1947 arasında yaşandı.Birinci ve ikinci deprem dalgaları arasında ciddî süreklilikler ve benzerlikler vardı.Bu nedenle,ikinci dalga birincisinin devâmı olarak okunmalıdır.

Hristiyanların yerini Kürtler ve Aleviler aldı.Onlar da birinci dalganın Hristiyanları gibi hukûkî eşitlik ve sosyal adâlet istiyorlardı.1921 Koçgiri Katliâmı bu ikinci büyük dalganın ilk depremi sayılmalıdır.1925 Şeyh Said,1926-1927 Koçuşağı ve Pêçar,1930 Zilan,1938 Dersim bu ikinci dalga depremlerinin bilinenleri arasındadır.

İkinci dalganın ne zaman bittiği ucu açık bir konudur.Ben 1947 yılını tercih ettim.Bilindiği gibi 18 Haziran 1947'de 2510 sayılı İskân Kânûnu'nda bazı değişiklikler yapılmış ve Dersimlilerin geri dönüşüne izin verilmişti.İçinde yaşadığımız Cumhûriyet'in paradigmaları bu dalgalarla belirlendi.

1984 sonrası ise yeni büyük bir deprem sürecini yaşıyoruz."Açılım süreci" denen şey yeni kurulacak cumhûriyetin sancılarından başka bir şey değildir."Açılımı" ve sancılarını ise ancak önceki dalgaları birlikte okuyabilirsek anlayabiliriz.

Ana sorun,bir hukûk sistemi olarak yerleşmiş D-97 karârnâmesi gibi yüzlerce karârnâmede ifâdesini bulan Apartheid rejiminin çözülüp çözülemeyeceğidir. 1920 ve 1930'larda 1915'in hayâleti kol geziyordu

Sormak istediğim soru şudur:Niçin birinci büyük deprem dalgası ile ikinci büyük dalgayı birlikte okuyan bir târih bakışından yoksunuz?Oysa,târihyazımının kopardığı bu bağ,o dönemin insânlarının çok iyi bildiği ve yaşadığı bir gerçeklikti.

Deyim yerindeyse,tüm ikinci dalga boyunca,Osmanlı Hristiyan vatandaşlarının 1918 öncesi imhâlarının hayâleti kol geziyordu.Örneğin,1920-1921 Koçgiri olaylarını fitilleyen en önemli nedenlerden birisi buydu.1921 Ocak ayında kurulan Merkez Ordusu'nun kumandanı Sakallı Nureddin Paşa,ilk iş olarak "ordusunun görev sahasındaki kaza ve köylerde yaşayan gayrimüslim ahâlînin,düşmânla işbirliği yapma ihtimâline karşı,nüfûs ve yerleşim bilgisi haritasının" çıkarılmasını istemişti.

Emrin gönderildiği kâymakâmlardan birisi,emri kendisine bağlı nahiyelere iletirken,Alevi-Kürt nüfûsunu da bildirmesi notunu ilâve etmişti.Şubat-Mart aylarında bölgeye gönderilen bir Binbaşı,cebinden çıkarttığı bir kâğıdı köylülere göstererek onları,"işte sizin fermân-ı idâmınız;sizi Ermenilere benzettirip...tamamı(nızı) imhâ ederim" diye tehdit etti.

İçinde bulundukları durumu zâten Ermenilerle kıyaslayan bölgenin Alevi-Kürt nüfûsu bu tehdit üzerine Ermenilerden sonra sıranın kendilerine geldiğine inandılar ve Binbaşı'yı öldürdüler.Bilinen Koçgiri Katliâmı böyle başladı.

Ermenilerin başına gelenlerin Kürtlerin de başına geleceği,Şeyh Said hareketinin de önemli motiflerinden birisi oldu.Kürtleri ayaklanmaya çağrı için kaleme alınan bildirgede şu ifâdelere yer verildi:

"Ermenilere yaptıkları muâmelenin benzerini Kürt ileri gelenlerine de yapmayı tasarladıkları,hattâ bu meselenin geçen yıl Meclis-i Mebûsân'da görüşülerek karâra bağlandığı güvenilir kaynaklardan edinilen bilgiler arasındadır."

Ermenilere yapılanların Dersimlilere de yapılacağı,1937-1938 soykırımından çok önce,tüm Dersim halkında artık derin bir inanç hâlini almış bir bilgiydi.Üçüncü Umûmî Müfettişi ve 1915 Ermeni Tehcir ve İmhâsı'nın da doğu vilâyetlerindeki kilit isimlerinden biri olan Tahsin Uzer 1936'da bu "derin inancı" şu sözlerle dile getirir:

"Dersimlilerin...Ermenilerin âkıbetlerine uğrayacakları fikir ve kanâati yeni değildir.Bu kanâat onlar için bir îmân kadar kuvvetli ve eskidir."

Dersimlilerde bu inancın "bir îmân kadar" güçlü olması nedeniyle devlet,bu inancın önüne geçmek için özel bir çalışma plânı dahi uyguladı.

4 Ocak 1937'de İçişleri Bakanlığı,umûmî müfettişliklere ve valiliklere gönderdiği bir şifre emirde,valilerin Dersimliler arasında yaygın olarak dolaşan,"hükûmet karakolları içimize sokacak,silâhlarımızı aldıktan sonra bizi sürecek ve Ermeniler gibi kıracak" söylentilerine karşı tedbir almalarını istedi.

Dersimlilerin "bir îmân" kadar güçlü olan bu inançları doğru çıktı. İkinci dalganın anlaşılmasının önündeki engeller

Erken dönem Cumhûriyet târihyazımı,birinci ve ikinci dalga arasında varolan ve dönemin aktörlerinin bildiği ve yaşadığı bu bağlantıları yok saydı;eleştirel sayılan çalışmalarda bile 1918 öncesi Hristiyanlara yönelik işlenen katliâmlarla 1918 sonrası yaşananlar arasındaki bağlar ciddî biçimde koparıldı.

Nasıl ki birinci dalganın depremleri vaktiyle birbirinden bağımsız olaylar olarak ele alınıyordu,benzeri bir süreç ikinci dalga ve depremleri için de yaşandı.Koçgiri,Şeyh Said,Pêçar,Zilan,Ağrı,Dersim birbirlerinden farklı ve bağımsız olgular olarak ele alındılar.Hattâ bunun da ötesinde,bu depremlerde Çerkeslerin,Süryani ve Ermenilerin oynadıkları roller de yok sayıldı.

Örneğin,Türk târihyazımının gerici,yobaz ve şeriatçı bir hareket olarak tanıttığı 1925 Şeyh Said Ayaklanması'na geniş bir Alevi ve Süryani katılımı olduğunu kaçımız biliriz?Şeyh Said Ayaklanması sonrası kurulan İstiklâl Mahkemeleri'nde görülen davâların en büyüğü Dersim Koçuşağı Aşireti'ne karşı açılan davadır.

Ayaklanmaya katıldıkları için tutuklanan Süryani sayısı ise yüzlerce ifâde edilir.Yüzlercesi de Irak'a kaçmıştır.Açılan davâlarda 15'e yakın Süryani ve Ermeni idâm edilmiştir.

1930 Ağrı İsyânı sadece bir Kürt isyânı değildir.Kürt-Ermeni ortak isyânıdır.Hoybun örgütünü birlikte kurmuşlar,ayaklanmanın mâlî boyutu ve diplomatik ilişkileri Ermeni Taşnak Örgütü tarafından yürütülmüştür.

Dönemin Kürt ayaklanmalarına aktif destek veren kişilerden birisi Çerkes Ethem'dir.1925'te Suriye'ye geçmiş,başta Şeyh Said'in kardeşi olmak üzere Kürt ve Ermeni önderlerle düzenli görüşmeler yapmış ve ayaklanmalara silâh temini ve Çerkes gönüllüler yollamak gibi çalışmalar yürütmüştür.Onun,Dersim'e operasyonlar yapılacağı haberlerinin bilinir olması üzerine 1937'de Celâl Bayar'a yazdığı mektûp çok önemlidir.Ethem mektûbunda,insânların diline ve dinine müdâhale etmeyi gayri-medenî bulur ve bu hakların tanınmasını çağrısında bulunur. Yeni târihyazımı olmadan

Konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum.Yapılması gereken târihyazımının bilerek koparttığı tüm bu halkaları birleştirmektir.Yeni bir târihyazımı kaçınılmazdır.Önerdiğim,bu topraklarda yaşayan tüm etnik-din kökenden insânların târihlerini birbirinden kopuk ve parçalı biçimde ele alan hâkim anlatılarının köklü bir biçimde değişmesi gerektiğidir.Tek bir etnik-din grubu değil,bir mekânı bir coğrafyayı merkezine alan yeni,bütüncül ve entegre demokratik târih anlayışına ihtiyâcımız var.

Yeni cumhûriyetin ayak seslerinin geldiği bugünlerde birinci ve ikinci dalgaları birlikte ele almak ve üzerinde konuşmak artık bir kaçınılmazlık hâlini almıştır.Demokratik bir geleceği tasavvur edilebilmenin ön koşulu bu konuşmaların yapılabilmesine bağlıdır... *Prof. Dr. Taner Akçam,İki büyük dalga depremleri ve yeni cumhûriyetin ayak sesleri,Medyascope,30 Temmuz 2026. https://medyascope.tv/2026/07/30/taner-akcam-yazdi-iki-buyuk-dalga-depremleri-ve-yeni-cumhuriyetin-ayak-sesleri/

21 Temmuz 2026 Salı

Sommerloch ya da Türkiye üzerine nasıl konuşmalı?/Prof. Dr. Taner Akçam*

Almanca habercilikte kullanılan "Sommerloch" kavramı vardır.Terim,yaz aylarında,özellikle Parlamento'nun tatilde olduğu,önemli siyâsî/ekonomik gelişmelerin durgunlaştığı dönemde ciddî haber malzemesinin azalması ve bu yüzden medyanın önemsiz veyâ magazinsel konulara ağırlık vermesini ifâde eder.

Ve yazın bitmesi ile de bu konular,bir saman alevi gibi,unutulur gider.

Türkiye'de,Allah'a şükür bu tür haber sıkıntısı yaşandığı pek iddiâ edilemez.O zaman bu ifâdeye ne gerek var?

Kavramı,yazdıklarımın bu anlamda yorumlanacağını hissettiğim için kullanıyorum. Bu sıralar Post-Kemâlizm,Post-Post Kemâlizm gibi ne olduğunu çok anladığımı iddiâ edemeyeceğim konular silsilesi üzerine bolca video izledim.Gâlibâ tartışmalar,Türkiye'yi nasıl anlamak ve geleceğe yönelik nasıl bir vizyona sahip olmak gibi esâsa âit bir konu etrâfında dönüyor.

Çok basit formüle edersem,bu ülkede bir şeyler doğru gitmiyor,demokrasi,özgürlükler,hukûk devleti ve insân hakları gibi birarada yaşamanın temel ihtiyâçları konularında çok ciddî sorunlar var.Ve acabâ bunların nedeni ne ve iyi bir gelecek nasıl tahayyül edilebilir.Gâlibâ konuşanlar,"Kemâlizm" dedikleri ve gâlibâ da farklı tanımladıkları bir şeyin bu büyük sorun içindeki yerini aydınlatmaya çalışıyorlar."Kabahatin büyüğü kimde?" merkezi bir soru olarak duruyor!

Polemik yapmıyorum,gerçekten tartışılanları çok anlamadım.Çünkü bana,tartışanlar sanki bir şeyleri saklıyorlar,sanki konuşulması gereken şeyleri yok sayıp etrâfında dolanıyorlar gibi geldi. Bu nedenle,Sommerloch babında da olsa,Türkiye üzerine düşünme,konuşma konusunda bir şeyler yazma,söyleme ihtiyâcı hissettim. Sommerloch ve ihmâl edilmesinde mahzûr olmayacak konuşmalar "Sommerloch" döneminde ele alınan konuların en önemli boyutu sansasyonel olma özellikleridir.

O hâlde merâmımı çok sansasyonel bir tarzda formüle etmem gerekiyor:Türkiye'nin kuruluş dönemine (ister 1918-1938;1918-1942 veyâ 1918-1950 deyin) ve/veyâ geleceğine ilişkin yapacağımız tartışmalar eğer 1915'te sembolize edilen 1923 öncesi târihi,kendi anlatımı içine entegre etmeyi başaramazsa ihmâl edilebilirler.

Seçtiğim târihlerin sembolik karakteri üzerine çok şey söylememe gerek yok.1918 Birinci Dünyâ Savaşı'ndan yenik çıkılmasını,1938 yılı hem Mustafa Kemâl'in ölümünü hem de Dersim soykırımını -yeni rejime karşı Kürt direnişinin sonlanmasını- sembolize eder.1950 çok partili rejime geçişin,iktidârın barışçıl biçimde el değiştirmesinin sembolüdür ki benim kuşağım bu "barışçıl el değiştirmenin" önemini ve anlamını hiçbir biçimde kavrayamadı.

1942 önerisini niye yaptım?Cumhûriyet arşivine konan bazı yeni resmî belgeler,Dersim bölgesinde imhâ hareketlerinin 1938'de sonlanmadığını,1939-1941 arasında da devâm ettiğini ve bu yıllarda 1937'den çok daha fazla Dersimlinin öldürüldüğünü bildiriyor.Konuya ilişkin gördüğüm son rapor 1942 Ocak târihli...

Yâni 1921 Koçgiri ile başlayan şiddet sarmalı 1941 Aralık ile sonlanıyor,tâ ki 1984'te Eruh ve Şemdinli'de yeniden başlayana kadar. 1918 (veyâ 1923'ün) sıfır noktası sayılması Bazılarınız,1878 (Berlin Antlaşması) ile 1918 (veyâ 1923) arasını,1923 sonrası anlatısına entegre etmemiş,onu kendisinin bir parçası olarak anlatmamış sosyal bilim çalışmaları hakkında ileri sürdüğüm bu yargıyı çok iddiâlı ve hattâ abartılı bulabilirler,biliyorum.

Ama biraz daha ileri gitmek taraftarıyım:Bugüne kadar Türkiye'nin kuruluş yılları üzerine yazılmış eleştirel târihyazımları da dâhil tüm çalışmalar 1918 veyâ 1923'ü sıfır noktası olarak ele almışlardır.Târih orada başlamıştır ve 1918 öncesi yok sayılmıştır.

Merâklısı,eleştirel târihyazımının dönüm noktalarından sayılan "azınlıklar" üzerine yapılmış çalışmalara veyâ "Post-Postçu" akademisyenlerin eleştirdiği Mete Tunçay'ın anıtsal eseri "Türkiye Cumhûriyeti'nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması"na başvurabilir.Mete Hoca'nın benim kuşağın hayâtında önemli bir kırılma yaratan bu devâsâ çalışması dâhil sözünü ettiğim eserlerin hiçbirisinde 1923 sonrası,kendisinden önceki târihin bir devâmı olarak anlatılmaz.Bu eserlerde özellikle 1918 öncesi deyim yerindeyse yoktur.Örneğin 1915 konu bile edilmez.

Eğer bu söylediğimi yeteri kadar iknâ edici bulmadıysanız,1980 sonrası İletişim Yayınları'nca yayımlanan "Tanzimât'tan Cumhûriyet'e Türkiye Ansiklopedisi";"Cumhûriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi";"Sosyalizm ve Toplumsal Mücâdeleler Ansiklopedisi" gibi devâsâ eserlere başvurabilirsiniz!

1915 Ermeni Soykırımı tepe noktasında kendisini sembolize eden 1918 öncesinin alt-üst oluş târihi bu eserlerin hiçbirisinde yoktur.Es geçilmiş yok sayılmıştır.Sıfır çekilmiştir!

Bu iddiâmı,örneklerini verdiğim sol-sosyalist çevrelerce yayımlanmış eserlerinin ötesine geçirmek isterim.Konu,Türkiye târihinin 1918 veyâ 1923 öncesine "sıfır çekmek" olunca İslâmcılar,Kemâlistler,milliyetçiler de çok farklı değiller.İddiâm şu oluyor:Hepsi aynı kumaştan yapılmıştır!Acabâ bu kumaş ne ola?Düşünmeye değer! Örneğin,Millet-i Hâkime tüm bu çevrelere ait kumaşın ortak paydası olabilir mi?Ve "sıfır çekmenin" kökleri buradan kaynaklanıyor olabilir mi?Millet-i Hâkime konusu,ileriki bir yazıda yeniden ziyâret edilmeyi hak edecek kadar önemlidir.

Ama ele aldığım konunun korkunçluğunun yeteri kadar anlaşıldığından emin değilim.Bu nedenle bir örnek daha vermek istiyorum:Yarın sabah uyanıyoruz ve bu ülkede Alevi ve Kürt kalmamış...Yoklar...Ve bizden geçmişimiz de dâhil bugün ve yarını kapsayan bir Türkiye târihi yazmamız isteniyor.Ve biz,Türkiye târihini tek bir Alevi veyâ Kürt kelimesi kullanmadan yazmayı başarıyoruz. Cumhûriyet târihi,1915,1923 sonrasına entegre edilmeden yazılamaz Kimse kafasını kuma sokmasın,sosyal bilimlerde 1918 öncesi târihi 1923 sonrasına entegre edilmemiştir."Netameli" konu sayılmış ve "değinmemek" tercih edilmiştir,Mete Hocam örneğinde olduğu gibi...DinlediğimPost,Post-Post Kemâlizm tartışmaları maalesef bu geleneğin sıradan bir tekrârından başka bir şey değildir.

Oysa bu entegrasyon yapılmadan ne geçmiş (Cumhûriyet'in kuruluş yılları) anlaşılabilir ne bugünün problemlerine doğru teşhis konulabilir ne de geleceğe ilişkin sağlıklı öngörüler geliştirilebilir.

Ve tezimi bir adım daha ileri götürmek istiyorum:Artık 1915'in,1923 sonrası târihyazımını ziyâret etme zamanı gelmiştir,hattâ geçmektedir bile.

Son yıllarda 1915 üzerine konuşmaya başlanıldı,evet...ama 1923 sonrası sosyal bilimlerinin bir parçası olarak değil.Kendi başına,"ziyâret edilmesi gereken ayrı bir mekân" olarak.

İşin bir de komik bir boyutu var:Adları gerek geleneksel sosyal bilimlerde gerekse son yılların "Post,Post-Post" Kemâlizm tartışmalarında geçen 1923 sonrası târihinin tüm kahramanları,1918 öncesi târihinin de önemli kahramanlarıdırlar.Mustafa Kemâl,Şükrü Kaya,Mustafa Abdülhâlik Renda,Celâl Bayar,İsmet İnönü,Kâzım Karabekir,vb. sadece herkesin bildiği bazı isimlerdir. Bunlar 1918 öncesi siyâsî yöneticilerinin ya A ya B ya da bilemediniz C takımının aktörlerdir.

Bu isimlere yüzlercesini ekleyebileceğimizi de herkes biliyor.

Bilmeyenler,merâk edenler örneğin,İngilizlerin 1918-1919 yıllarında Malta adasına sürgün ettiği Osmanlı yöneticilerinin listesini ellerine alabilirler.Ve bunların Cumhûriyet öncesi ve sonrasında hangi görevlerde bulunduklarına bakabilirler.

Biraz daha merâklısı,"yâhû bu adamlar Malta'ya niye götürüldüler?" diye de bir soru sorarak araştırmasını derinleştirebilir.

Biliyoruz ki,anlatılan Cumhûriyet târihinde bu insânların hayât hikâyeleri esâs olarak 1923 sonrasına ilişkin anlatılır.1923 öncesi yaptıkları,ettikleri ciddî anlamda yok sayılır.Hangi insânın hayât hikâyesini,kırk yaş öncesini yok sayarak yazabilirsiniz?

Elbette burada sorulması gereken esâs soru,1918 veyâ 1923 öncesinin,1923 sonrası târih-toplum konuşmalarına niçin entegre edil(e)mediğidir.Ama burada bu konuya girmeyeyim. İki husûs:Yeni bir perspektif ve Hrant Dink İki husûsun altını çizmekle yetinmek istiyorum.Birincisi,zâten daha önce bilinenin tekrârından başka bir şey olmayan Post,Post-Post tartışmaları ile vakit harcamak yerine,Türkiye üzerine nasıl konuşulabilir,nasıl konuşulsa anlamı olur diye bir başka makro perspektif tartışması yapılabiliriz.

Nasıl olsa yaz aylarındayız,saman alevi gibi olacak olsa da bu konuya kısa da olsa değinmekte bir mahzûr yok.

Bir dahaki yazıda bunu yapmaya çalışacağım ve Türkiye üzerine konuşmanın olmazsa olmazları üzerinde durmak isteyeceğim.

Böylece,bu "olmazsa olmazlara" değinmeyen konuşmaların niçin kolaylıkla ihmâl edilebilecekleri konusuna kısmen de olsa bir cevâp vermiş olabilirim.

İkincisi husûs,söylediklerime yapılabilecek "o kadar da değil" itirâzı ile ilgili...

Doğrudur,hiçbir şey siyah-beyaz değildir ve 1990'lı yıllardan sonra,yukarıda sözünü ettiğim gibi 1915 üzerine de bazı şeyler yazıldı çizildi ve söylendi.

Ama yine "Sommerloch" kavramına güvenerek bu konuda da bir iddiâda bulunmak istiyorum:1915 üzerine konuşmalar,birkaç küçük istisnâ dışında,esâs olarak Cumhûriyet sonrası târihyazımından kopuk olarak yapılmıştır.1915,1923 sonrası sosyal bilim çalışmalarının bir parçası olarak ele alınmamıştır.

Bu söylediklerimi somut bir örnek etrâfında anlamlandırmak isterim.

2027 Ocak Hrant'ın öldürülmesinin yirminci yılı olacak.Aradan geçen bu sürede acabâ zihniyet dünyâmız,"yazık oldu bu çocuğa" ile "aslında 1915'le de yüzleşsek fenâ olmaz" cümlesi ötesine gidebildi mi? Zannetmiyorum.Bu topraklarda Hrant üzerine konuşmanın Cuma Hutbesi'ni dinledikten sonra bildiğini okumaya devâm etmeye benzediğini söylersem,itirâz eder misiniz?

Veyâ durumun,Pazar kilise âyinine katılıp günâh çıkartan birisinin Pazartesi günü günâhlarını işlemeye kaldığı yerden devâm etmesine benzediğini söylersem...

Niçin mi?Çünkü yukarıda söylediklerimden dolayı...Ne 1915'in ne de Hrant'ın öldürülmesinin anlamı 1923 sonrası târihyazımına entegre edildi,edilemedi!

Bu nedenle,Hrant sadece "vicdânlarda bir yara" olarak konuşuluyor ve ama sosyal bilimciler hayâtlarına (1923 sonrası târihi üzerine konuşmaya) bildikleri ve ezberledikleri tarzda devâm ediyorlar.

Hrant'ın öldürülmesinin anlamı "1923 sonrası târihyazımına entegre edildi",itirâzını dinlemek ve fikrimi severek değiştirmek isterim.

Belki bir soru konuyu anlamamıza yardımcı olabilir,"Post,Post-Postçuların" veyâ “eleştirel sosyal bilim" yapanlarımızın ne kadarı Hrant'ın 23,5 Nisan yazısının Türkiye târihini okumak açısından ne anlama gelebileceği üzerine düşündü veyâ yazdı?

Hrant aslında kalbiyle,yüreği ile bize Cumhûriyet'in târihyazımında bir "uzlaşma" öneriyordu.

Bu uzlaşma önerisi -olabileceği veyâ olamayacağından bağımsız- ne ola ki?

Aklımda bir soru:New York Times 1619 projesini acabâ bilen var mı?Ve bu projenin ABD'nin kuruluş yılı sayılan 1776'ya itirâzı neydi?

Niçin proje sahipleri,1776 yerine veyâ yanına Amerika'ya ilk kölelerin getiriliş târihi olan 1619 yılının da eklenmesini istiyorlardı?

1776'ya,Amerikan resmî kuruluş târihine yapılan en önemli itirâz,1776'nın sadece "bağımsızlık ve egemenlik" değil aynı zamanda "ırkçı bir rejiminin kuruluşu" anlamına geldiği idi.

Peki 1776'ya karşı önerilen yeni kuruluş perspektifi neydi?Sivil haklar için verilen mücâdelenin bu yeni perspektifte yeri neydi?

Acabâ Hrant 23,5 derken böyle bir öneriyi Türkiye'ye ilişkin yıllar önce mi yapmıştı?

Sommerloch açısından ilginç ve heyecânlı sorular...Üzerinde biraz daha kalem oynatalım!.. *Prof. Dr. Taner Akçam,Sommerloch ya da Türkiye üzerine nasıl konuşmalı?,Medyascope,20 Temmuz 2026. https://medyascope.tv/2026/07/20/sommerloch-ya-da-turkiye-uzerine-nasil-konusmali-taner-akcam/

19 Haziran 2026 Cuma

Wolfgang Gust'un ardından/Prof. Dr. Taner Akçam*


Bazı insânlar vardır,çok görünmez ve fazla bilinmezler.Onlar ama sahne arkasının ana aktörleridir.Yaratıcı ve kurucudurlar.Onlara en hoş yakıştırma "arı" olduklarını söylemektir.Bizim alanımız en değerli arılarından birisini kaybetti,Wolfgang Gust.Hakkında birkaç söz söylemek ve çok bilinmeyen bazı konuları ilgilenenlerle paylaşmak istedim.

Wolgang Gust'un ölüm haberini tam uçağa bineceğim 11 Haziran günü aldım.12-16 Haziran arası Hamburg'da olacaktım.Wolfgang ve sevgili eşi Sigrid'i görmeyi ümit ediyordum,ama olmadı.

Wolfgang Gust'u ilk 1991 yılı sonlarına doğru tanıdım.Alman Der Spiegel dergisinde gazeteci olarak çalışıyordu.O yıllarda sürmekte olan Karabağ [Artsakh] Savaşı üzerine Spiegel dergisinde bir yazı dizisi hazırlıyordu.Bu yazılarını 1992 yılında dizi olarak yayımlandı.Kısa sürede dost olduk.

Dostluğumuz öylesine ilerlemişti ki 1993 Mayıs'ında Der Spiegel dergisinde onun yardımlarıyla bir yazım yayımlandı.Yazının yayımlandığı günlerde,17 yıl sürgün hayatından sonra Türkiye'ye kesin dönüş yaptım.En büyük amaçlarımdan birisi 1876-1940 dönemini kapsayan bir "Dokümantasyon Merkezi" kurmaktı.

Türkiye mâcerâm uzun sürmedi.Wolfgang Gust ile mecbûrî dönüş yaptığım 1997 yılında Hamburg'da yeniden buluştuk.Emekli olmuştu veyâ olmak üzereydi.Ne yapacağını tam bilmiyordu;bir arayış içindeydi. "Belki 1919-1920 yıllarında Paris'te imzâlanan barış antlaşmaları konusunda bir şey yaparım",diyordu.Yugoslavya,Macaristan,Çekoslovakya ve Polonya gibi "küçük" uluslarla yapılan antlaşmalara ilgi duyuyordu.

Sohbet sırasında,elimde Türkiye'de kurmayı hedeflediğim Merkez için satın aldığım Ermeni Soykırımı ile ilgili 1914-1918 Alman Dışişleri Bakanlığı belgeleri olduğunu söyledim."İstersen bu belgelere bak",dedim.Eğer tümünü kendisine ödünç verirsem severek bakacağını söyledi. Belgeler,mikrofilm hâlindeydiler,okumak için özel makine gerekiyordu.Sırf bunun için bir mikrofilm okuma makinası aldı.

Ve sonra Wolfgang inanması çok zor bir karâr verdi.Alman belgelerini internet ortamına aktararak herkesin hizmetine sunacaktı.Ve bir de Ermeni Soykırımı'nda Alman rolü konusunda çalışacaktı.

Söylemesi kolaydı ama bu işin önünde ciddî engeller vardı.Birincisi,o yıllarda yüzlerce hattâ binlerce belgenin internet ortamına konması ortaya ciddî copyright problemi çıkarabilirdi.Bu konuyu Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi ile halletmesi gerekiyordu.O yıllarda web sitesi kurma teknolojisi çok gelişmiş değildi,bunun halledilmesi gerekiyordu.Bir de belgeler hangi standartlara göre internet ortamına aktarılacaktı;güvenilirlik sorunu nasıl halledilecekti?

Ben,ömrümde onun kadar titiz ve azimle çalışan insân görmedim.Bir karınca,bir arı titizliği ile tüm bu sorunların üstesinden geldi.Ayrıca bu belgeleri tek tek okumakla kalmadı.Belgeleri,içlerinde arama yapılacak biçimde rahat okunabilmeleri için tek tek yeniden yazdırdı.Benden aldıklarından başka çok daha fazla yeni belge satın aldı.Bunların hepsini kendi emeklilik parası ile kimseden yardım beklemeden yapıyordu.

İnternet ortamına aktaracağı belgelerin târihçiler tarafından kullanılabilir olabilmesi için hangi standartlara uyulması gerektiği konusunu birçok târihçi ile tartıştı.Vagharshak Lalayan adlı bir Ermeni bilgisayar uzmanı,Wolfgang'ın düşündüğü sayfa için gönüllü oldu ve özel bir program yazdı.Sonuçta ortaya müthiş bir eser çıktı.

Bu sayfaya [http://www.armenocide.de/armenocide/armgende.nsf/] Wolfgang Gust'un anısına bir bakmanızı ricâ ediyorum.1914-1918 Ermeni sorunu etrâfında Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi belgeleri ile başlayan sayfa daha sonra başka orijinal belgeleri de yayımlamaya başladı.Milletler Cemiyeti'nin 1919 sonrası Halep'te yetim kalan Ermeni kadın ve çocuklar için kurduğu evin orijinal belgeleri;Takvîm-i Vekayi'lerde yayımlanmış 1919-1922 İstanbul İttihât ve Terakki Yargılamaları belgeleri vereceğim örnekler arasındadır.

Arşiv,daha sonra 1909 Adana Olayları,1913-1914 Ermeni Reform Görüşmeleri,Almanya'nın Şark politikaları konusunda varolan hemen hemen tüm önemli belgeleri de koleksiyonuna dahil etti.

Wolfgang,hemen her belgeyi büyük bir titizlikle okuduğu için bizler (konu üzerine çalışan târihçiler) için büyük bir muammâ olan birkaç sırrı da çözdü.Birinci önemli sır,Alman Protestan Papaz Johannes Lepsius'un,Paris Barış Görüşmeleri sırasında Almanya'nın Ermeni Katliâmları'nda rolü olmadığını göstermek amacıyla yayımladığı kitâptaki Alman resmî belgelerinin orijinal olup olmadıkları idi.

Yıllarca,Ermeni Soykırımı çalışmalarının ana kaynaklarından birisi olan 450'ye yakın Alman belgesini içeren bu kitâp hakkında zaman içinde bazı kuşkular ortaya çıkmıştı.Birkaç belgeye bakan bazı târihçiler,orijinal Alman belgeleri ile Lepsius'un yayınladıkları arasında farklar olduğunu sezmişlerdi.

Konu hakkında ilk ciddî çalışmayı yapan Dadrian,Lepisius'un hayâtta olan sekreteri ile de görüşmüş ve Lepsius'un herhangi bir tahrîfât yapmadığı kanâatine ulaşmıştı.Esâs soru şuydu:Bu belgeler gerçekten orijinal belgeler miydi?Eğer değilse,belgeleri kim tahrîf etmişti?Wolfgang'ın kılı kırk yaran titizlikle yaptığı araştırma bu sırrı çözdü.

Belgeler tahrîf edilmişti.Büyük tahrîfâtı yapan Dışişleri Bakanlığı idi.Belgeleri Lepsius'a gönderirken üzerlerinde oynamalar yapmışlar,bazı yerleri çıkartmışlar ve bazı belgeleri resmen yeniden düzenlemişlerdi.Lepsius'un kendi yaptığı ufak tahrîfâtlar da vardı.Bunlar Bakanlığın yaptığı tahrîfâtın yanında "masûm" sayılabilirdi.Meselenin özü,Almanya'nın Ermeni Katliâmları'nda rolü olmadığını ispât etmekti.Lepsius,bu konuda gönüllü çalışıyordu,çünkü kendisi de savaşın sonlarına doğru Alman gizli servisinin gönüllü elemanı olarak çalışmaya başlamıştı. Çok sayıda belgeyi biraraya topladı Wolfgang,bu bulgularını yazdığı uzun bir yazı ile ve ilgili belgeleri de yan yana koyarak hepimizin hizmetine sundu.Onun aydınlattığı tek konu bu değildi.İkinci önemli konu,önemli bir soru vardı:Almanya katliâmlar sırasında gerçekten nasıl bir rol oynamıştı?Osmanlı hükûmetine akıl mı vermişti?Yâni,katliâmların doğrudan örgütleyicisi mi idi?Yoksa,Almanya'nın yardımı,Osmanlılar savaş ortakları olduğu için,katliâmların üstünü örtmeleri konusunda yardımcı olmakla mı sınırlıydı?

Wolfgang,çok sayıda belgeyi biraraya topladı ve 2005 yılında kendi dev eserini yayımladı.Kitâba yazdığı uzun bir önsöz ile Almanya'nın rolünün ne olduğu konusundaki sırrı da esâs olarak "çözdü" diyebiliriz.Almanya'nın katliâmlara dahli bir tek "hoşlarına gitmese bile" mecbûren katliâmların üstünü örtmeye yardımcı olmak ile sınırlı değildi.Konu hakkında Dışişleri Bakanlığı ile Alman Genelkurmayı arasında bazı farklar olmasına rağmen,belirleyici olan Genelkurmay'ın tutumu idi.Ve Alman Genelkurmayı Ermenilere yapılanlardan çok da rahatsız değildi.

Wolfgang'ın Almanca yayınlanan bu kitâbı daha sonra Kanada Zoryan Enstitüsü yardımıyla İngilizce ve Türkçe olarak da yayımlandı.İnternet arşivinde de buna uygun eklemeler yapıldı ve Alman Dışişleri Bakanlığı belgeleri Almanca,İngilizce ve Türkçe olarak İnternet ortamında araştırmacıların hizmetine sunuldu.Artık Alman rolü konusunda ortada fazla bir muammâ kalmamıştı.Her şey,isteyenin elinin altındaydı.Merâklıların,bu sayfaya girip konu hakkındaki bilgileri istedikleri dilde okumaları mümkündü.

İşte alanımız bu "işçi arısı"nı kaybetti.Onu her Hamburg'a geldiğimde ziyâret ederdim.Ekteki resmî bir anı olarak koymak isterim.Bu sefer ama onu görmek,ziyâret etmek nasîp olmadı.

Sevgili Wolfgang,sen bizi 91 yaşında terkettin ama hazırladığın sayfa bâkî kalacak.Ve bu sayfanın düzenli ziyâretçisi ben,her ziyâretimde seni ve bu muhteşem eserini hâtırlayacağım.Gerçekler ancak senin gibi hakikat işçileri sayesinde gün yüzüne çıkabiliyor.Rahat uyu... *Prof. Dr. Taner Akçam,Wolfgang Gust'un ardından,Medyascope,16 Haziran 2026. https://medyascope.tv/2026/06/16/taner-akcam-yazdi-wolfgang-gustun-ardindan/

8 Haziran 2026 Pazartesi

1942-1945 belgeleri ve devletin kodları/Prof. Dr. Taner Akçam*




1988 yılında çalışmaya başladığım Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü direktörü,bir gözlemini aktarmıştı.Beş-altı yaşındaki oğluyla bir müzeye gider.Müzede,üstünde hâlâ kurumuş kafa derisi de olan bir kesik baş teşhir edilmektedir.Çocuk kesik başı görür ve kafasını derhâl başka yöne çevirir.Baba,durumu ilginç bulur ve çocuğunu aynı yerin önünden üç-dört sefer geçirtir.Ve çocuk her seferinde başını başka yöne çevirmektedir. Bu hikâye bize,sadece toplumun değil,bu ülkenin aydınlarının da devletin kodları ile kurduğu ilişki tarzını anlatmaktadır.

Geçen hafta yayımladığım D-97 belgesi oldukça ilgi uyandırdı.Belgenin dili,hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açık ve netti.Askerî okullara öğrenci alınırken,D-97 Talîmâtnâmesi uyarınca başvuru yapanların ırk kökenlerinin araştırıldığı görülüyordu.Millî Savunma Bakanı bu ırkçı politikanın saklı tutulmasını istiyordu. Aslında Türkiye'de vatandaşlığı değil,ırk-etnik-dinî kökeni esâs alan bir devlet kurulduğu yüzlerce belgesi ve bilgisiyle yeteri kadar açığa çıkmış ve bilinen bir konudur.Agos'un 2013 yılında,Rumlara 1,Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodunun verildiğini bildiren gizli bir yazıyı ortaya çıkardığını hâtırlayanlar veyâ Cumhûriyet'in ilk yıllarında ırkçı-ayrımcı uygulamalar konusunda yapılmış devâsâ çalışmalardan sadece bazılarını bilenler için ortada yeni bir durum yoktu.D-97 sadece bilinenleri teyit ediyordu,o kadar.

Buna rağmen yazıma tuhaf tepkiler aldım.Ad hominem,yâni kişiliğe yönelik saldırıları bir kenara bırakırsam,"tek bir belgeyle ırkçılık iddiâsında bulunulamaz" ya da "tek bir belgeden hareketle bu işleri magazinleştirmemek gerekir" türünden eleştirileri duyunca gülümsedim.Direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırladım.

Acaba niçin kafayı çevirme ihtiyâcı içindeyiz,diye düşündüm.Gözümüzün içine sokulan bir gerçeği bilmek istememenin,"yok saymanın" onlarca nedeni vardır ama gâlibâ en önemli nedeni,Erken Cumhûriyet dönemini Kurtuluş Savaşı eksenli olarak görmek ve onunla övünmek ihtiyâcıdır.

Her şeye kurtuluş perspektifinden yaklaşan bu görüş,ülkenin kurucu perspektifini bilmek ve anlamak istemiyor.Çünkü kurucu felsefe ırkçılık esâsına dayanıyordu ve bunun övünülecek bir tarafı yoktur.Tıpkı 1942 yılında Millî Savunma Bakanı'nın önerdiği gibi saklamak ve yok saymak,yâni kafayı çevirmek en doğru yoldur. D-97 ve kurucu kültürel kod

1942 mektûbunu ırk esâsına göre kurulmuş Türkiye Cumhûriyeti devletinin "rûhu" veyâ kültürel kodlarının en önemli göstergesi olarak okuyabiliriz.Sinsi ve yaptığının arkasında durma cesâretini bile gösteremeyen tuhaf bir ırkçılıktır bu.Hilekârlığı,gizli entrikacılığı,kurnâzlığı akıllı davranmak zanneden habis-kötücül bir akıl var burada...

Bu özelliğiyle Türk Apartheid rejiminin Güney Afrika ve İsrail örneklerinden ayrıldığını söyleyebiliriz.

Aslında burada çok vahim bir durumla karşı karşıyayız.Çünkü bu kodlar sadece yönetici elitlerin,devlet erkinin davranışlarını belirlemiyor.Bundan daha korkunç olanı bu kodların,kültürel normlar olarak toplumun tüm damarlarına sızmış ve günlük davranışlarımızın olağan bir parçası hâline gelmiş olmalarıdır.Buradaki temel ahlâkî sorun,Bakan'ın önerdiği gibi başkasını kandırmak meselesi değildir;onun kendisini kandırdığının farkında olmamasıdır.Kendisini kandırmanın yarattığı ahlâkî yıkım korkunçtur.Ama anlatacağım hikâye daha bitmedi. 1945 belgeleri(1)

Bu saklama ve gizleme kültürünün en önemli sembollerinden birisi Cumhûriyet Arşivi'dir.Kritik konulara ilişkin hemen hemen hiçbir ciddî belge yoktur.Örneğin,Seyyid Rıza için 18,Şeyh Said için 10 kadar belge olması bir şaka gibidir.

İlginçtir,Cumhûriyet Arşivi'ne bir tanesi yukarıda sözünü ettiğim olmak üzere bazı yeni belgeler konmaya başlanmış;buradan bu girişimde bulunanlara teşekkür etmek istiyorum. Bu yeni belgelerden birkaç tanesi Millî Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasındaki yazışmalarla ilgili.11 Eylül 1945'te Genelkurmay Başkanlığı'na bir yazı gönderen aynı Millî Savunma Bakanı,"bu yıl harp okuluna ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin öğrenci alınacağını gazete ve radyo ilânlarından" duyduklarını söyler.Bakan'a göre bu "yıllardan beri tatbik edilmekte olan talîmâtı değiştirir bir mâhiyet arz etmektedir." Belki daha da önemlisi,Bakan'ın durumdan haberi yoktur ve herhangi bir bilgilendirme yapılmamıştır.Bakan Genelkurmay'dan îzâhât istemektedir.

İki gün sonra Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay çok ilginç bir cevâp verir.Orbay meselenin herhangi bir mevzûât değişikliğinden kaynaklanmadığını söyler.Başbakan konuyu bir görüşme sırasında sözlü olarak gündeme getirmiş,Cumhurbaşkanı da uygun bulunca ilândaki ifâdeye bu açıklama eklenmiştir.Kısacası,"Başbakan söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik" denmektedir.Ortada tuhaf bir durum vardır.

Dahası,Kâzım Orbay,harp okulu talîmâtnâmesinde zâten ırk veyâ mezhep ayrımı yapılmasını öngören bir hüküm bulunmadığını,ilânda yer alan ifâdenin yalnızca bunu açıklığa kavuşturmak amacı taşıdığını belirtir.Bu belgelerden böylesine önemli bir konuya ilişkin ciddî herhangi bir tartışmanın yapılmamış olduğunu da anlıyoruz. Gazete ilânları değişti

Gerçekten de o günlerdeki gazetelerde azınlıkların da harp okullarına alınacakları konusunda ilân ve haberler çıkmaya başladı.6 Eylül 1945 günü gazetecilerin sorularını cevâplandıran Başbakan Şükrü Saracoğlu,azınlıklara mensûp vatandaşların harp okullarına alınacağı bilgisini onaylar.Bunun diğer mesleklere de şâmil olup olmadığı sorusuna ise buna gerek yok,çünkü diğer mesleklerde zâten sınırlama yok diye cevâp verir.

Başbakan'ın cevâbı şaka gibidir.1965 Memûrin Kânûnu'ndaki kozmetik değişikliğe kadar sivil-askerî bürokrasiye memûr alımlarında vatandaş değil Türk olmak şartı arandığı biliniyor.Merâklısı dönemin gazete ilânlarına bakar.

Şükrü Saracoğlu'nu tanıtmama gerek var mı?Ağustos 1942'de hükûmetinin programını "Biz Türk'üz,Türkçüyüz ve dâimâ Türkçü kalacağız.Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar...bir vicdân ve kültür meselesidir...İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir" sözleriyle sunan,Kasım 1942 ırkçı Varlık Vergisi'ni de "Bu kânûn... bir devrim kânûnudur" diye tanıtan kişidir.Ona göre Varlık Vergisi "ekonomik bağımsızlığı kazandıracak bir fırsattır".Çünkü Başbakan'a göre kânûn,piyasaya egemen olan yabancıları ortadan kaldıracak ve Türk piyasasını Türklerin eline verecektir.

Görüldüğü gibi Başbakan,Türk ırkından olmayan vatandaşları "yabancı" olarak saymaktadır.Daha sonra solcu Ecevit döneminde de yargı Hristiyan ve Yahudileri yabancı sayan kararlar alacaktır.Hâlâ yürürlükte olan 1934 Tapu Kânûnu ülkenin vatandaşlarının bir kısmını "yabancı" saymaya devâm etmektedir.

Sonuçta ne mi oldu?1946 yılından sonra 1950 istisnâsını saymazsak (orada hâlâ Türk olmak şartı vardı),harp okullarına alınma koşulları "Türk vatandaşı olmak" olarak değiştirildi.Bu değişiklik bize,1923'lerden bu yana kânûn ve karârnâmelerde geçen "Türk olmak" kavramının "Türk vatandaşı olmak" kavramından farklı kullanıldığını ve yönetici elitlerin bu tercihi bilerek yaptıklarını gösteriyor.Bu nedenle 1950-1960'lara kadar devlet memûru alımlarında gazete ilânlarında "Türk olmak" ibâresi geçiyordu;"Türk vatandaşı olmak" değil.

Dediğim gibi,ilânlardaki bu "Türk ırkı","Türk olmak" ibâreleri değişti ama değişen bir şey olmadı.D-97 talîmâtnâmesi aynı yerinde kaldı ve bu nedenle ifâdede yapılan değişikliğe rağmen bugüne kadar "ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin" tek bir kişi bile harp okullarına alınmadı ve şu ândaki sistem değişmezse alınmayacak da... Şimdi tüm bunların anlamı ne?

CHP'ne yönelik büyük saldırı ve taarruzun toz dumanında bu yazdıklarımın ne anlamı var,diye sorulacaktır.Akademisyen olarak güncel olmayan konularda da yazma özgürlüğüm olduğu fikrinin arkasına sığınabilirim.Ama öyle yapmayacağım.Çünkü şu ânda CHP'ne yönelik hukûk-dışı saldırılar etrâfında yapılan tartışmalar bana,direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırlatıyor.

Aslında şu ânda siyâsetin ortasındaki büyük konu,yâni odanın ortasındaki büyük fil,Türkiye Cumhûriyeti Devleti'nin kurucu kodlarıdır.D-97 bunlardan sadece bir tanesidir.Bunu herkes biliyor ama bilmiyor gibi yapmayı tercih ediyor.Herkes 1942 yılının Millî Savunma Bakanı gibi kendisine yalan söylemeyi,kendisini kandırmayı tercih ediyor.

Siyâsette ilginç bir kamplaşma ortaya çıktı;bir tarafta Öcalan'a "Kurucu Önder" diyen Bahçeli ve Erdoğan var.Oysa Öcalan'ın "Kurucu Önder" olabilmesi için bu ülkenin "kurucu kodlarının" değişmesi lâzım.Bunun için de anayasa değişikliği şart.Fakat değişiklik için yeterli çoğunluk yok.Bu nedenle CHP,hukûk darbesiyle Kemal Kılıçdaroğlu'na teslim ediliyor.Kılıçdaroğlu'nun Bahçeli-Erdoğan koalisyonuna katılacağını görmek için fazla zeki olmak gerekmiyor.Bu cephenin önüne Anayasa'daki "Türk vatandaşı" ifâdesini değiştirmeyi ve etnik kökenden bağımsız bir vatandaş tanımı getirmeyi hedeflediğini biliyoruz.

Öcalan'ı "Kurucu Önder" mertebesine çıkartmak isteyen cephenin karşısında ise ciddî anti-demokratik saldırılara muhâtap olan "Mustafa Kemâl'in askerleri" var.Bu benim ifâdem değil,Özgür Özel'in grup toplantısında en çok atılan sloganlardan birisi bu.Sadece "Mustafa Kemâl'in askerleriyiz" sloganı atılmıyor,Anıtkabir'e de yürüyüş yapılıyor.Sanki bu devletin "kurucu kodlarını" koyan önderine,"kurucu kodları" değiştirme ihtimâli olanlar şikâyet ediliyor gibi...Yeni bir Kurtuluş Savaşı verdiklerini düşünen bu çevreler bunu demokrasi kavgasıyla birleştirmek istiyorlar.

Fakat konuyu asıl karmaşık kılan husûs,Öcalan'ın statüsünü merkeze alarak Kürt sorununu çözmek isteyen cephenin konuya 1945 kozmetik düzenlemesi gibi yaklaşıp yaklaşmayacağıdır.Yâni nasıl ki "Türk olmak" yerine "Türk vatandaşı olmak" ibâresi bırakıldı ama D-97 yerinde kaldı ise şimdi de aynısı mı olacak?"Türk vatandaşı olmak" yerini "T.C. vatandaşı" ifâdesine bırakacak ama gene D-97'ye dokunulmayacak. Acaba ortadaki tuhaflığı herkes görebiliyor mu?
Evet,adını koyalım:Odadaki büyük fil Kürt meselesidir ve ne kadar kozmetik değişiklik yapılsa da devletin mevcût "kurucu kodları" ile,yâni D-97 ve benzeri talîmâtnâmeler kaldıkça Kürt meselesini çözmek mümkün değildir.Bu gerçeklik başka bir soruyu akla getiriyor:Acaba büyük haksızlıklara uğrayan ve haklı olarak bir demokrasi kavgası verdiğini söyleyen Özgür Özel,niçin Kürt kartını karşı cephenin elinden almıyor,alamıyor?

Acaba neden,Kürt meselesini çözmek isteyen Bahçeli-Erdoğan ikilisi yaptıkları işin "kurucu kodları" değiştirmek olduğunu,yâni D-97 talîmâtnâmesini kaldırmak olduğunu açıktan söylemiyor,söyleyemiyor?Daha da önemlisi,devletin "kurucu kodlarını" değiştirmenin ancak demokratik bir hukûk devletiyle olabileceğini görmüyor ve göremiyorlar.

Belki bunların da ötesinde,devletin "kurucu kodlarını" değiştirme işi eğer gerçekten ciddîye alınıyorsa,bu hedefin 2[4] yıldır iktidârda olan ve kitlesel desteğini büyük ölçüde kaybetmiş Erdoğan'ın yeniden seçilmesine bağlanmasının olmayacak duaya âmin demek olduğu neden farkedilmiyor?

Acaba beş-altı yaşındaki çocuk gibi kafayı çevirmesek ve asıl konunun D-97 talîmâtnâmesi gibi talîmâtnâmelerin ortadan kaldırılması olduğu söylense ve herkes buna göre tavır alsa,konu daha kolay çözülmez mi?Yoksa meseleye 1945'tekiyle aynı şekilde mi yaklaşılıyor?Yâni,"Bahçeli söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik."

Kürt meselesi D-97'ler kaldıkça çözülmez.CHP,Kürt meselesinde öncülüğü ele almaz ve "D-97'leri kaldıracağım" demezse kendisine yapılan hukûkî haksızlıklarda Kürt desteğini kolay sağlayamaz.Meseleyi çözmek çok kolay;sadece kafayı çevirmeyelim ve kendimizi kandırmayalım yeter!.. *** 1-Belgeleri benimle paylaşan Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim. *Prof. Dr. Taner Akçam,1942-1945 belgeleri ve devletin kodları,Medyascope,8 Haziran 2026. https://medyascope.tv/2026/06/08/1942-1945-belgeleri-ve-devletin-kodlari-taner-akcam-yazdi/

D-97 Talîmâtı/Prof. Dr. Taner Akçam*

 


Ekte orijinalini de yayınladığım bir belge var.(1)

4 Haziran 1942'de Millî Savunma Vekâleti,tüm bakanlıklara ve idârî birimlere gönderilmek üzere Başbakanlık makâmına aşağıdaki yazıyı gönderiyor:

"1- Askerî mekteplerimize girmek isteyenler hakkında,(D-97) Talîmâtı mûcibince yapılmakta olan ırk tahkîkâtının tatbîkâtında;ilgili makâmların mahremiyete dikkat ve riâyet etmedikleri ve askerî okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye,ırk tahkîkâtı neticesi olarak menfî cevâp verilirken,"Türk ırkından olmamalarının" sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

2-Bu tarzı hareket,muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak ve millî vahdetimizi bozacak birtakım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen câiz değildir.Binâenaleyh;polisten itibâren yukarıya doğru bütün mülkî ve askerî tahkîk ve tetkik mercilerince,gerekli tahkîkâtın gâyet mahremâne ve âdilâne yapılmasını askerî okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkîkâtı neticesi olarak en nihâyet şube ve mekteplerce menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterilmek ve ırktan bahis edilmemek sûretiyle,anlar üzerinde fenâ tesir bırakmamağa dikkat ve itinâ olunmasını;tamimen arz ve ricâ ederim.

3-Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına,(Mülkî tahkîk mercilerine,gereği emredilmek üzere) Dâhiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt;K. Iıklarına,Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır."

Belgenin dili,hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açıklık ve netlikte.Irk temeline dayalı bir devlet kurulmuş ama bu ırk prensibinin belli edilmemesi ve saklanması isteniyor. Demokrasi nihâyet gelecek diye yaşanan ümitler

Bugünlerde Cumhûriyet Halk Partisi'ne yönelik siyâsî iktidârca örgütlenen bir saldırıyı izliyoruz.Birçok insân bu saldırıda Kılıçdaroğlu'nun sıradan bir âlet olduğunu görüyor ve biliyor.

Ana aktör Cumhurbaşkanı Erdoğan.Görülen o ki Sayın Erdoğan,CHP'ne yönelik politikayı sadece bir dönem daha iktidârda kalabilmek için uygulamaya sokmadı.

Bunun da ötesinde "tek adam diktatörlüğü" olarak adlandırılabilecek bir rejimin kurulmak istendiği anlaşılıyor.

Ama yine görülen o ki bu "oyun" büyük tepki toplamış vaziyette.

Belki daha da önemli olan ortaya çıkan bu büyük tepkinin aynı zamanda toplumda bir ümit de yaratması...

Tepkinin,tek adam rejimini,otoriter sistemi ortadan kaldırma potansiyeli taşıdığı birçok insânın ortak inancı gibi.

Ama beni heyecânlandırmayan da tam da bu konu.

Ne CHP'ne yönelik saldırıyı ne de buna yönelik doğan büyük tepkiyi küçümsemek niyetindeyim.

Elbette,iktidârın bu saldırısına karşı CHP yönetimi ile dayanışma içinde olmak,demokrasi adına hukûk adına ne kalmışsa onu korumak için uğraşmak gerekir.

Ama yukarıdaki belgeyi düşünen benim merâmım başka!

İnsânlara târih hâtırlatmak. 1950'lerden beri aranan ve gelmeyen demokrasi

1950'de tek parti yönetimine karşı insânlar "yeter söz milletindir" diyerek DP'yi iktidâra taşıdılar.Ne büyük ümitler yaratmıştı 1950...Tek parti diktatörlüğü ortadan kalkacak demokrasi gelecekti!Ne oldu?

1974 yıllarında "Karaoğlan" diyerek Bülent Ecevit'te umut aradı insânlar!"Toprak işleyenin su kullananın" olacaktı.Karaoğlan 12 Mart Darbesi sonrası demokrasiyi getirecekti.Ne oldu?

1980 Darbesi sonrası,Demirel "bir bilen" olarak sahneye çıktı.Erdal İnönü SODEP-SHP'si ile birlikte "Kürt realitesini tanıyoruz" diyerek büyük bir açılım yaptılar.İnsânlar merkez sağ ve merkez solun askerî darbeye tavır alarak demokrasiye geçişi sağlayacağına inandılar.Ne oldu?

2000'lerde AKP,askerî vesâyet rejimine karşı demokrasi için yola çıktı.Avrupa Birliği doğrultusunda ciddî reform girişimlerine başladı.İnsânlar,askerî vesâyetin son ereceğine ve demokrasinin geleceğine inandılar.Ne oldu?

Benim anlamadığım bu yakın târihi niçin unuttuğumuz. Niçin bugün neler oluyor konusunu anlamaya çalışırken geçmişte yaşanmışlar üzerine düşünmüyoruz.

Acaba büyük dalgaları arkalarına takan Menderes'ler,Ecevit'ler,Demirel'ler,Erdal İnönü'ler,Erdoğan'lar niçin verdikleri sözü tut(a)madılar?

Söz verdikleri şeyleri yapmamaları,yapamamalarının nedeni bu insânların karakterlerinin bozuk olması değildi herhâlde.

Bunların bu ülkenin en temel sorunu olan demokrasiyi getirememiş olmalarının bir nedeni olmalı.

Bu neden yukarıdaki belgede saklı.

Irk ayırımı varsa demokrasi gelmez

Bu belge arşive yeni kondu.Bugüne kadar bilinmiyordu.Gizli tutuluyordu.

Belgenin sol üst köşesinde büyük harflerle,"10 Temmuz 2025 târih ve 148317 sayılı olur ile gizliliği kaldırıldı" yazıyor.

Merâk ettiğim soru şu:Menderes,Ecevit,Demirel,İnönü,Erdoğan D-97 talîmâtını biliyorlar mıydı?

Talîmât diyor ki biz bu devleti "ırk esâsına" dayalı olarak kurduk onun için de bu ırka dâhil olmayanlara devletin bazı kurumlarının kapıları kapalıdır.

Şimdi,niçin ordunun,güvenlik birimlerinin,yargının ve diğer sivil idârenin önemli görevlerinin bu ülkenin bazı vatandaşlarına kapalı olduğunu anlıyoruz.

Bu sadece 2025 yılında açığa çıkan bir belge.Acaba bunun gibi ne kadar başka talîmât,gizli yönetmelik vardır,bilmiyoruz.

Bir başkasını 2013 yılında tesâdüfen Agos gazetesi açığa çıkartmıştı.Bu ülkede vatandaşlar Nazileri hâtırlatır biçimde fişleniyormuş!1923'den beri Rum'a 1,Ermeni'ye 2,Yahudi'ye 3 numarası veriliyormuş.

Muhtemel D-97 talîmâtı gibi bir şey...Üstü örtülüverdi...Konu bile edilmedi.

Sorun bir tek insânlardaki duyarsızlık değil.Daha da ürkütücü olan bir başka gerçek var.

Devleti kuranlar,hukûken adına Apartheid denen ırk ayrımcılığını esâs almış ama bunu açıktan savunacak cesârete de sahip değiller.

Bu nedenle "saklayın" ve "yalan söyleyin" diyor.

Bugünü kadar "bilmiyorduk,haberimiz yoktu",diyebilirdik belki.Ama artık biliyoruz.

Artık biliyoruz:Bu devlet ırk ayrımcılığını esâs alan bir hukûk sistemi üstüne kurulmuş ve bugüne kadar kimse bunu sorgulamadığı için de geçmişteki her ümit hüsrânla sonuçlanmış.

Şimdi de bu olacak gibi.Özgür Özel ne Menderes'ten,ne Ecevit'ten,ne Demirel ve Erdal İnönü'den,ne de Erdoğan'dan çok farklı...
D-97 talîmâtnâmesini değil,benzeri tüm talîmâtları bulup ortaya çıkartacağım ve yırtıp atacağım demedikten sonra...
Boşuna heyecânlanmayın,bu ve benzerlerinin kesin olduğu talîmâtlar ortadan kaldırılmadıkça bu ülkeye demokrasi gelmez.

Şimdi Kürt meselesinin niçin çözülmediğini çözülemeyeceğini ve tek adam rejimlerinin sona eremeyeceğini anladık mı acaba?

Merâkım şu:D-97 ve benzeri talîmâtları öğrenmek isteyecek miyiz?Yoksa 2013'teki Agos bilgisi gibi bunu da mı unutacağız?Göreceğiz!..

*** 1-Belgeye dikkatimi çeken Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim. *Prof. Dr. Taner Akçam,D-97 Talîmâtı,Medyascope,31 Mayıs 2026. https://medyascope.tv/2026/05/31/taner-akcam-yazdi-d-97-talimati/ *** Millî Savunma Vekâleti'nden ilgili birimlere
"Irkları yüzünden askerî mekteplere alınmadıklarını azınlıklara söylemeyin"**

Millî Savunma Vekâleti'nin 1942'de ilgili birimlere iletilmek üzere Başbakanlığa gönderdiği belgede "ırk"ları yüzünden askerî okullara alınmayanlara "menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterin,ırktan bahsetmeyin" talîmâtı veriliyor. 1942 târihli ve geçen yıl ulaşılabilir hâle gelen bir belge Türkiye'de azınlıklara yönelik resmî politikaları bir kez daha gözler önüne serdi.Millî Savunma Vekâleti tarafından ilgili birimlere iletilmek üzere Başbakanlığa gönderilen belgede "ırk"ları yüzünden askerî mekteplere alınmayanlara verilecek cevâplarda dikkatli olunması isteniyor ve "menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterin,ırktan bahsetmeyin" talîmâtı veriliyor. Belge şöyle: "1- Askerî mekteplerimize girmek isteyenler hakkında,(D-97) Talîmâtı mûcibince yapılmakta olan ırk tahkîkâtının tatbîkâtında;ilgili makâmların mahremiyete dikkat ve riâyet etmedikleri ve askerî okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye,ırk tahkîkâtı neticesi olarak menfî cevâp verilirken,"Türk ırkından olmamalarının" sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

2-Bu tarzı hareket,muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak ve millî vahdetimizi bozacak birtakım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen câiz değildir.Binâenaleyh;polisten itibâren yukarıya doğru bütün mülkî ve askerî tahkîk ve tetkik mercilerince,gerekli tahkîkâtın gâyet mahremâne ve âdilâne yapılmasını askerî okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkîkâtı neticesi olarak en nihâyet şube ve mekteplerce menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterilmek ve ırktan bahis edilmemek sûretiyle,anlar üzerinde fenâ tesir bırakmamağa dikkat ve itinâ olunmasını;tamimen arz ve ricâ ederim.

3-Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına,(Mülkî tahkîk mercilerine,gereği emredilmek üzere) Dâhiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt;K. Iıklarına,Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır." 4 Haziran 1942 târihli belgenin sol üst köşesinde "10 Temmuz 2025 târih ve 148317 sayılı olur ile gizliliği kaldırıldı" notu yer alıyor.84 yıldır gizli olan D-97 kodlu belge,araştırmacı Sait Çetinoğlu ve Prof. Dr. Taner Akçam tarafından gün yüzüne çıkarıldı.Talîmâtın Türkiye târihi açısından taşıdığı anlamı Prof. Dr. Taner Akçam'a sorduk. -Medyascope'ta 31 Mayıs Pazar günü yayınlanan "D-97 Talîmâtı" başlıklı yazınızda 1942'den önemli bir belgeyi açığa çıkardınız.Konu bu ülkedeki azınlıkları,daha doğrusu azınlık hâline getirilmiş toplumları çok yakından ilgilendiriyor.Ne diyor Millî Savunma Vekâleti aslında?

Millî Savunma Bakanı diyor ki,harp okullarına D-97 Talîmâtnâmesi gereğince "ırk soruşturması" yaparak öğrenci alıyoruz.Fakat reddettiğimiz kişilere "Türk ırkından olmadığınız için alınmadınız" demeyin."Yalan söyleyin,bahâneler uydurun" deniyor.Burada Türk Apartheid rejiminin çok önemli bir özelliğini görüyoruz:"Gizli ve sinsi" olması.Bence bu "sinsilik" en büyük problem.Yaptığı şeyi "evet yapıyoruz" diyerek savunma cesâretine ve dürüstlüğüne sahip olmayan bir rejim bu.Gâlibâ Güney Afrika ve İsrail'den en büyük farkımız da bu... -Bu belgeyle azınlıkların neden askerî mekteplere giremediğini "resmen" öğrenmekle kalmıyoruz,bunun için ilgili birimlerden bu konuda asıl nedeni gizleyen bir gerekçe "icât etmelerinin" istendiğini de anlıyoruz.Öte yandan devlet de azınlıklar da neyin neden olduğunu biliyor aslında.Devlet neden böyle bir "hassâsiyet" gereği duyuyor sizce? Çok önemli bir soru ve hemen bir cevâp vermek yerine üzerinde ciddî ciddî düşünülmesinden yanayım.Benim aklıma gelen özellikle ondokuzuncu yüzyıldan beri oluşan "birikmiş bilgi"dir.Bu bilgi,"zayıflığının bilincinde olma" anlayışını yaratmıştır.Osmanlı yöneticileri,tüm bir ondokuzuncu ve erken yirminci yüzyıl boyunca,"İmparatorluğun dağılma" sürecinde ciddî bir "birikmiş bilgi" oluşturdu.Bu bilgi şuydu:"Azınlıklara karşı uyguladığımız politikaları açık ve alenî yaparsak bu Batı'nın tepkisini çeker ve müdâhale ederler." En büyük katliâmlar döneminde bile,yâni katliâmların artık gözler önünde olduğu dönemlerde bile,"müdâhale kaygısı" çok önemliydi."Batı'nın müdâhale etme imkânını engellemek" için aşırı titiz davranıyorlardı.Abdülhamid örneğinden biliyoruz,katliâmlardan kurtulmak için din değiştirmek isteyen Ermenilerin taleplerini kabul etmiyordu."Batılılar,'Ermenilere dinlerini zorla değiştirtiyorsunuz' derler ve müdâhale ederler" diyerek,bu talepleri reddediyordu.Katliâmları ise "engellemeye çalışıyoruz" bahânesiyle yerel yapıların ve de Ermenilerin üstüne yıkabiliyorlardı.

Bu kültür Cumhûriyet'te de devâm etti.Sonuçta,"sinsi" olmak,"hin oğlu hin olmak" gibi tuhaf bir kültür ortaya çıktı.Bu "hinliği","sinsiliği" ise akıllı olmak,zeki olmak olarak görmeye başladık.Benim anlattığım sadece bir neden.Daha ciddî başka nedenler de vardır.Çok ciddî ve sorunlu olduğunu düşündüğüm bu kültürel kodların tek bir îzâhı olamaz.Bunların üzerine ciddî ciddî konuşmak gerekiyor. -Yazınızda da bahsettiğiniz gibi Agos yıllar önce devletin bu ülkedeki azınlık toplumlarını gizli biçimde "soy kodu" üzerinden kodladığını da ortaya çıkarmıştı.Bu yeni belgeyi de kattığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? 1920'lerle birlikte Türkiye'de ırkçı bir rejim kuruldu.Osmanlı'nın dağılması ve parçalanmasını,Hristiyanların eseri olarak gören ve Hristiyanları güvenilmez sayan bir kültür ve gelenek oluştu.Sistem,esâs olarak Osmanlı Hristiyan vatandaşların,eğer dışarıdalarsa içeri sokulmamaları ve içeride ise dışarıya atılmaları üzerine kuruldu.Bunu ben söylemiyorum.1933'de İçişleri Bakanlığı Nüfûs İdâresi Müdürlüğü hazırladığı raporda söylüyor."Türk ırkını esâs alan bir Cumhûriyet kuruyoruz",diyorlar.Ve "1927 Nüfûs Kânûnu'nu bu ırk esâslı Cumhûriyeti kurabilmek için çıkardık" diyorlar.Hristiyanlara Kürtleri ve Alevîleri de dâhil ettiler.Sonuçta,kendi vatandaşının önemli bir kesimini eşit vatandaş saymayan Apartheid rejimi kuruldu.

Ama gene altını çizelim,tüm bunları gizli yaptılar.Sinsice yaptılar.Agos'un ortaya çıkardığı bilgiye verdikleri cevâbı hâtırlayın:"Evet vardı ama kaldırdık." Neydi varolan?Hangi karârnâme,hangi talîmâtnâme idi bu?Belki de bu D-1 talîmâtnâmesiydi.Sonra neyi kaldırdın?Nerede kaldırdın?Hani bunun belgesi?Resmî Gazete'de ilânı?Tuhaf bir "yalan",tuhaf bir kendini kandırma,tuhaf bir sahtelik üzerine kurulu her şey...Çok üzücü çok... -Siz de hâtırlarsınız,Türkiye'de sadece bir Ermeni kâymakâm var.Onun kâymakâm olmasını nasıl yorumlamalıyız?Yâni eğer D-97 belgesi gibi belgeler olmasaydı onun gibi liyâkatli birçok genç devlet kurumlarına girebilir miydi ya da D-97 nedeniyle mi şu ânda sadece bir kişiden bahsediyoruz? D-97 olmasaydı bugün orduda çok sayıda üst düzey Ermeni,Rum,Süryânî,Kürt subay olurdu.D-97 sadece ordu ile ilişkili.Demek ki 97 tane başka talîmâtnâme-karârnâme daha var.Belki sayı yüzü geçiyor.Bu tür karârnâmelerle diğer meslekleri de benzeri tarzda kontrol ediyorlar diyebiliriz.

Eğer bu karârnâmeler olmasaydı,çok sayıda savcı,hâkim,üst düzey devlet bürokratı olurdu.Önemli olan şu:Teâmüllere göre işleyen bir sistem yok!Yâni,"düşmânlık" vardır,"nefret" vardır,"güvenmeme" vardır ve kânûnlar müsâit olsa bile "zihniyet","alışkanlıklar" nedeniyle bazı grupların bazı görevlere gelmeleri engellenir.Ama burada tam tersi,kânûn,talîmâtnâme ve teblîgâtlarla bir hukûk sistemi inşâ edilmiş.

Ermeni kâymakâm örneğini daha geniş ele alabiliriz.Kürtler için de benzeri örneklerin verildiğini biliyoruz."Turgut Özal,Kürt'tü" cümlesini çok sık duyarız.Bunu gâlibâ "vitrin politikası" olarak adlandırmak gerek.Köleliğin ve ırkçılığın devletin esâsını oluşturduğu onaltıncı yüzyıl Virginia'sında siyah köle sahipleri vardı.Yâni,bu "vitrinlik" tartışmasını bırakmak ve sistemin ırk esâsına göre işlediğini kabul etmek gerekiyor. -D-97'de "muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak" cümlesi yer alıyor.Burada azınlık derken tam olarak kimler kastediliyor?Meselâ tarîf edilen şekliyle azınlık olmamakla birlikte Kürtler,Alevîler vs. de giriyor mu içine? Belgede geçen ifâde "azlık",köşeli parantezi ben koydum,kolay anlaşılsın diye.Beni korkunç üzen,"fenâ tesir bırakacak" ifâdesi.Yâni,yaptıklarının yanlış ve savunulamayacak bir şey olduğunu kendileri de biliyor.Eldeki belgelerden,azlık ile ifâde ettiklerinin Kürtleri ve Alevîleri de kapsadığını rahatlıkla tahmin edebiliriz.Çünkü,elimizde sınırlı da olsa 1929-1933 arasını kapsayan resmî belgeler var.Ülke nüfûsunu Türkler ve gayri-Türkler olarak tasnîf ediyorlar.Nüfûs kütüklerinde gayri-Türk olanların özel olarak fişlenmesini,işâretlenmesini istiyorlar.Zâten bugünkü uygulamalara da baktığımızda azlık ifâdesinin Türk ve Sünni (Hanefi) Müslüman olanların dışında kalanları kapsadığını biliyoruz. -Son olarak mevcût hükûmetin ve geçmiş hükûmetlerin artık bu konuda îzâhâtta bulunması gerekmez mi? Elbette,artık "bilmiyorduk,haberimiz yoktu",diyemezler.Biliyorlar ve tavır almak zorundalar!Yoksa ırk esâslarına göre örgütlenmiş bir devletin sıradan memûrları olmak dışında bir anlamları olmayacak... **Millî Savunma Vekâleti'nden ilgili birimlere "Irkları yüzünden askerî mekteplere alınmadıklarını azınlıklara söylemeyin",Haber ve Röportaj:Agos Haber Merkezi,4 Haziran 2026. https://www.agos.com.tr/tr/haber/irklari-yuzunden-askeri-mekteplere-alinmadiklarini-azinliklara-soylemeyin-40693

30 Nisan 2026 Perşembe

24 Nisan ve aydınlarımız:İlber Ortaylı ve Heath Lowry/Prof. Dr. Taner Akçam*

İlber Ortaylı ve Heath Lowry örneklerinden hareketle 24 Nisan Ermeni Soykırımı ve aydınlar üzerine bir gözlemde bulunmak istiyorum.İkisi de yaşanmış "ufak bir anı".Bu anıların özellikle ülkemizde demokratik bir kültürün niçin kök salmadığı konusunda oldukça öğretici olduklarını düşünüyorum. Ortaylı ve tanışmamın hikâyesi

Ortaylı'nın beni pek sevmediği biliniyor.Hakkımda ileri geri konuşmaktan hiç geri durmadı.Bazı konuşmalarını YouTube [https://www.youtube.com/watch?v=F5WHekJnIrI] üzerinde bulmanız da mümkün.Ortak dostlarımıza,benim "Almanya tarafından Türkiye'ye özel görevli olarak gönderildiğimi" de söylermiş.Görevim ise "'Ermeni Soykırımı oldu' diyerek 'başka milletler de yaptı' argümanı ile Almanya üzerindeki psikoloji baskıyı azaltmak" imiş.

Bu iddiâ bir tek Ortaylı'ya âit değildi.Varlığından 1996 yılında haberdar olduğum,muhtemel istihbârât servislerince bir grup akademisyene gönderilen bir dosyada da benzeri iddiâlara yer veriliyordu.

Hikâyesi de şu:1977'de siyâsî mülteci olarak Almanya'ya kaçmıştım.Ve 17 yıllık sürgün hayâtından sonra 1993 yılında Türkiye'ye bir akademisyen olarak dönmüştüm.Hamburg'da çalıştığım Enstitü'nün mâlî desteği ile yakın dönem -1878-1925 yıllarını kapsayan- bir Dokümantasyon Merkezi kurmak istiyordum.O zamanın parası 10 bin mark üstünde bir para harcayarak,Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde konuya ilişkin malzemelerin hemen hemen tamamını satın almıştım.

Girişimim başarısızlıkla sonuçlandı.Rahmetli Zafer Toprak,Târih Vakfı bünyesinde projeyi yapmama engel oldu.Çünkü proje "Batı'nın bir oyunu" idi,(kendisi tarafından yüzüme söylenmiş sözdür.)Bilgi Üniversitesi ise yukarıda sözünü ettiğim dosya nedeniyle ürktü ve kurucularının kabul ettiği bir projeden "Akademik Konsey"in aldığı kararla vazgeçti.Bu Konsey'de adlarını burada anmak istemediğim,kendilerini "ilerici" sayan akademisyenler çoğunlukta idiler.Bunu da bir kenara not edelim.

Ortaylı ve İttihâtçılar

İlber Ortaylı ile bu dönemde tanıştım.Ankara Siyâsal Bilgiler Fakültesi'nde idi.Ziyâretine gittim ve projem için destek vermesini istedim.

Çok uzun konuştuk.Konuşma boyunca,İttihâtçılar için açtı ağzını yumdu gözünü.Söylemediği sözü bırakmadı."Kâtiller sürüsü idiler.Gözlerinin yaşına bakmadan Ermenileri imhâ etmişlerdi." Projem çok önemliydi.Mutlakâ yapmalıydım.Ama şu veyâ bu üniversite veyâ kurum peşinde koşmamalıydım.Oralarda bu belgeler kaybolabilirdi.Doğrudan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne başvurmalı ve projeyi onlarla yapmalıydım.Hem kaybolmazlar hem de proje ciddîyet kazanırdı.Eğer istersem ilişki kurmada yardımcı olabilirdi.

O gün bugün aklımdaki sorudur.Acaba İlber Ortaylı,İttihâtçılar ve Ermenilerin imhâsı konusunda bana söylediklerini kamuoyu ile niye paylaşmadı ve paylaşsa ne olurdu?Cevâbı zor bir sorudur bu ama konu bir tek Ortaylı ile sınırlı değil. Heath Lowry

Vereceğim ikinci ilginç örnek Prof. Heath Lowry'dir.Lowry,24 Nisan konusunda "Türk tezleri"nin savunucusu ve "inkârcı" olarak bilinir.1990 yıllarında karıştığı bir skandal ve Amerikan Büyükelçisi Morgenthau hakkında yazdığı küçük bir kitâp onun bu üne kavuşmasına neden olmuştur.

Skandalın nedeni Lowry'nin 1990 yılında,dönemin Türkiye Washington Büyükelçisi Nuzhet Kandemir'e "Ermeni Soykırımı iddiâlarına karşı yapılması gerekenler" konusunda bir tavsiye mektûbu yazmasıdır.Büyükelçi Kandemir,Lowry'nin bu mektûbunu yanlışlıkla "Nazi Doktorları" adlı önemli kitâbın yazarı Robert Jay Lifton'a gönderir.Ve Lifton bu mektûbu,iki diğer akademisyen arkadaşı ile birlikte kamuoyu ile paylaşır.Mesele Lowry aleyhine imzâ kampanyalarının konusu olur.Lowry,daha sonra yaptığını "aptalca bir hatâ" olarak tanımlayacaktır ama iş işten geçmiştir.

Lowry'nin "inkârcı" unvânını kazanmasının ikinci nedeni,"Büyükelçi Morgenthau'nun Öyküsünün Perde Arkası" adlı küçük bir broşür yazmasıydı.1913-1916 yıllarında İstanbul'da görev yapan Morgenthau'nun anıları çok önemliydi ve yakın zamanlara kadar Ermeni Soykırımı tezlerini kanıtlamanın en baş eserlerinden birisi sayılırdı.Lowry,çalışmasında işte bu "ünlü" kitâbın baştan sona düpedüz yalanlar ve yarı gerçeklerle dolu olduğunu iddiâ ediyordu.

Bu kadar giriş,zannederim benim Heath Lowry hikâyem için yeteri kadar arka plân bilgisi vermiştir. Lowry ile karşılaşma

1993 yılında Türkiye'ye döndüğümde,bir arkadaşım Heath Lowry'nin benimle tanışmak istediğini söyledi."Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu" kitâbım yeni çıkmıştı.Lowry arkadaşıma,"eğer bir Türk böyle bir kitâp yazdıysa bu işin rengi değişir",demiş ve beni tanımak istemişti.

Şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum,İstiklâl'de Tünel'e yakın ISIS Kitâbevi vardı.Onun önünde buluştuk.Çok uzun ve güzel bir sohbet yaptığımızı hâtırlıyorum.Aklımda kalan,kitâbım hakkındaki olumlu sözleri ve bir de başından geçen bir olayı anlatması idi.

Hangi kuruma yapmıştı tam hâtırlamıyorum ama bir resmî kuruma,Ermeni Soykırımı iddiâlarına karşı,1915 yılı Van ve civârı olayları ile ilgili bir belgesel yapılmasını önermiş.O dönemde Ermeni gönüllü birliklerinin,Ruslarla birlikte Kürtlere katliâm yaptıkları bilinen bir konu idi.Sonuçta kendisinin de katıldığı bu proje hayâta geçmiş ama yetkililer bu belgeseli hiçbir zaman yayınlamamışlar.Nedenini,gülerek söyledi:Kürtler,Kürtçe konuşuyorlardı! Talat Paşa'nın telgrafı

Daha sonra,1995 idi gâlibâ,Heath Lowry ile Bursa'da bir konferansta biraraya geldik.Merdiven üstü bir yerde konuştuğumuzu hatırlıyorum."Devlet Arşivleri bir kitâp çıkartmış,gördün mü?" diye sordu.Haberim yoktu."Ermeni meselesine ilişkin arşiv belgelerini yayınlamışlar.Mutlakâ bak",dedi.Sonra konuyu anlattı."Talat Paşa'nın bir telgrafını yayınlamışlar.Kendi bildikleri dalı kesmişler.Aptal bunlar.Telgraf 'Ermenilere yapılanları diğer Hristiyanlara yapmayın',diyor." Lowry'e göre bu telgraf "Soykırım iddiâları konusunu" esâs olarak kapatmıştı.

Doktora tezim kitâp olarak çıkmak üzereydi.Bunu haber verince,"belgeyi bul ve mutlakâ kullan,çok önemli",dedi.Çünkü devlet,Ermenilere yönelik katliâmın plânlı bir imhâ olduğunu kendisi kabul ediyor ve belgesini yayınlıyordu.

Hemen kitâbı edindim.Ve alanımızda "meşhûr" ettiğim telgrafı buldum.Telgraf 12 Temmuz 1915 târihli idi ve Diyarbakır Valisi Reşid'e gönderilmişti.Talat bu telgrafta,İstanbul'a "Ermenilerden ve diğer Hristiyan ahâlîden 700 kişinin geceleri şehirden hârice çıkarılarak koyun gibi boğazlatıldığı" haberlerinin geldiğini söylüyor ve durdurulmasını istiyordu.Çünkü,"Ermeniler hakkında kararlaştırılan inzibâtî ve siyâsî tedbirlerin diğer Hristiyanlara uygulanması kesinlikle câiz değil"di.

Özetle,"size Ermenileri kesin dedik,tüm Hristiyanları kesin demedik" diyen bir telgrafın Devlet Arşivleri tarafından yayınlanması gerçekten büyük bir olaydı ve telgrafı,kitâbın önsözünde önemli bir yer ayırarak yayınladım.

Ortaylı ve Lowry örneklerinde yaşadıklarım "aykırı ve tesâdüf" değildi.1997 yılında Mersin'de katıldığım büyük bir konferansta da benzeri gözlemlerim oldu.Resmî konuşmalarında veyâ tebliğlerinde Ermeni Soykırımı'nın olmadığını söyleyen akademisyenler,toplantı aralarında veyâ akşamları özel sohbetlerde,tüm çıplaklığı ile imhâlardan söz ediyorlar ve kendi bölgelerinde yaşadıklarını,yaşlılardan duyduklarını anlatıyorlardı.

Hep aklımdaki sorudur:Ortaylı,Lowry ve diğer akademisyenler,kendi bildiklerini açık ve temiz bir biçimde kamuoyu ile niye paylaşmadılar?Üstelik o yıllarda,riskli ve tehlikeli olan Kürt meselesi konusunda konuşmaktı,Ermeni meselesi değil.Ermeni Soykırımı üzerine konuşmayı yasaklayan bir cezâ mâddesi bile yoktu orta yerde...

Gerçekten çok önemli bir sorudur:Aydınlar ve akademisyenler konu hakkında dürüst davransalardı bu günlerde 24 Nisan'larda neler konuşuyor olacaktık?.. *Prof. Dr. Taner Akçam,24 Nisan ve aydınlarımız:İlber Ortaylı ve Heath Lowry,Medyascope,29 Nisan 2026. https://medyascope.tv/2026/04/29/24-nisan-ve-aydinlarimiz/

27 Nisan 2026 Pazartesi

Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil'in anısına/Prof. Dr. Taner Akçam*

23 Nisan Türkiye Cumhûriyeti'nin kuruluş günü,çocuk bayrâmı olarak kutlanıyor;24 Nisan Ermeni Soykırımı'nın sembolik başlangıç târihi,dünyânın hemen her yerinde düzenlenen törenlerle 1915-1918 arasında yok edilen Ermeniler anılıyorlar.

Bu iki gün üzerine yazılmış en anlamlı yazı Hrant Dink tarafından yazıldı.Hrant yazısının başlığını 23,5 olarak koydu.23,5 şimdi bir Hâfıza Müzesi...Herkesin gidip görmesini harâretle öneririm.23,5 yazısı ile Hrant'ın aradığı 23 ve 24 Nisan'ları birarada anlatacak ortak bir hikâyenin mümkün olup olmadığı idi.

"Aynı ve tek" hikâye değildi bu.Ama bu topraklarda yaşayan insânların birarada yaşamalarını mümkün kılacak bir hikâye!

Türkiye Cumhûriyeti'nin "ilelebet yaşaması" biraz da 23 ve 24 Nisan'ları anlatabilecek bir hikâyeyi kurabilmemize bağlı.

Hrant'ın arayışına katkı sunacağını tahmin ettiğim bir hikâye,Greg Sarkisyan tarafından anlatılan Urfalı Hacı Halil hikâyesidir(1). İlk defa,1995 yılında Sarkisyan'dan dinlediğim bu hikâyeye gelin hep berâber kulak verelim: "Babam 90 annem ise 82 yaşında.Babamın babasını idâm etmişler,babaannem ise ırzına geçilerek öldürülmüş.Dokuz çocuklu aileden bir tek babam ve beş yaşındaki kardeşi kurtulmuşlar.Anne tarafımın hikâyesi ise farklı,biraz anormal ama bu nedenle ihmâl edilmesi gerekmiyor.Dedemin bir iş arkadaşı varmış Hacı Halil.Bir gün gelmiş dedeme 'kötü haberler geliyor,Ermenilere kötü şeyler yapacaklarmış',demiş ve dedeme başına gelecek kötü bir durumda tüm bir aileye bakacağını,gözünün arkada kalmaması sözünü vermiş.Tahmin edilebilecek felâketlerin en kötüsünden bile daha dehşetli olan bu felâket meydâna geldiğinde dedem,ailesinin,hâmile eşi yâni benim büyükannem ve yaşları iki ile sekiz arasındaki dört çocuğunun gözleri önünde idâm edilmiş.
Hacı Halil ise sözünü tutmuş ve evinin çatısında bizim aileyi tam bir yıl boyunca saklamış.Ailenin saklandığı yer lojistik bakımdan oldukça tehlikeli imiş.Anneannemin yeğeni de dâhil toplam yedi kişi imişler çatı katında.Kimsenin dikkatini çekmeden yedi kişi için alışveriş yapmayı,her gün,bir sonraki geceye yetecek kadar yemek hazırlamayı Hacı Halil aylarca yapmış.Arada bir,iki eşini ve hizmetçilerini akrabalarına yollayarak saklananların aşağıya inmesini,elbiselerini yıkamalarını ve banyo yapmalarını da sağlamış.Çocuklardan ikisi öldüğünde onları da gizlice gömmüş.Tüm bunları yaparken çok büyük riske girdiğini biliyordu Hacı Halil.Üstelik hizmetçileri ne yaptığından haberdardılar ve eğer yakalansaydı onun da kaderi Ermenileri bekleyen kaderle aynı olacaktı. Ben kendi kuşağımın,amca ve teyzeleriyle birlikte büyüyebilen çok az çocuğundan birisiyim.Tüm bunlar bana hep Türk Hacı Halil'i hâtırlatıyor.Tanrı'nın rahmeti onunla ol­sun.Daha sonra Halep ve Beyrut'ta Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde büyüdüm,okula gittim...Özgür ve bağımsız Ermenistan rüyâsı ile Türkler tarafından yapılan soykırımın kâbusu,gördüğüm eğitimin iki temel direği idi.Hem Ermeni örgütlerinden hem de hayâtta kalanlardan Türklerin insânlık-dışı yaratıklar olduklarını öğrendim...Ama Hacı Halil'in anısı benim bilincimin bir parçası idi ve ben bu insâncıl Türk'ün,onun ailesinin varlığının bende yarattığı ikilemi bilerek büyüdüm.Ben de içselleşmiş olan bu ikiliğin bana öğrettiği bir gerçek var.Gerçeklik ve adâlet o kadar kolay değil,bu mutlakâ araştırılmalıdır...

Elimi buradan Türkiye'nin insânlarına uzatmak istiyorum.Hâtırlamaları için ricâ ediyo­rum;bir zamanlar devletleri [Osmanlı T.A.] belki kâtiller tarafından yönetilmişti ama onların Hacı Halil'leri de vardı.Soykırım gerçeğini kabul etmek,üzüntüyü dile getirmek bu sonuncuların anısının şerefine yakışan şey olacaktır.Bizler arasındaki iyileşme süreci de belki böyle başlayacaktır..." Sarkisyan bu konuşmayı,1995 Nisan'ında,Yerevan'da "Ermeni Soykırımı'nın Sekseninci Yıldönümü" nedeniyle düzenlenen uluslararası bir sempozyumda,yöneticisi olduğu Zoryan Enstitüsü'nün konferansı niçin desteklediğinin gerekçesini açıklamak için yapmıştı. Ertesi gün,24 Nisan'dı ve Ermeni Soykırımı kurbânları adına düzenlenen dinî töreni izlemek üzere Ermeni Kilisesi'nin merkezi olan Etchmiadzin'e gittik.Tören çok etkileyici idi.Yüzlerce belki binlerce insân ellerinde çiçekler ve mumlarla kiliseye giriyorlar,âyîni izliyorlar ve öldürülenlerin anısına mum yakıyorlardı.Bir koro sürekli çeşitli parçalar okuyordu.Âyîni,sempozyuma katılan akademisyenler için ayrılan özel bir yerden izliyorduk.

Greg Sarkisyan yanıma geldi.Elimden tuttu,beni mum yakan kalabalığın arasına soktu.Elimi bırakmadan bir mum yaktı ve kulağıma eğilerek "Hacı Halil'in anısına" dedi.Yanan mumu kumun içine berâberce koyduk.

24 Nisan,öldürülen veyâ açlığa veyâ hastalığa terkedilerek imhâ edilen insânları anma günüdür.Ölenlerin hâtırlandığı böyle bir yerde beklenen,en azından o ân için,öldürenlere karşı biraz soğukluk duyulması,onların hafif bir öfkeyle anılması­dır.Ama Hacı Halil'in hayâtı ve yaptıkları Sarkisyan için öylesine önemiydi ki,o benimle birlikte Hacı Halil'i hâtırlamayı ve onun anısına bir mum adamayı daha önemli bulmuştu.

Hepimiz biliyoruz ki bu topraklarda onlarca ve yüzlerce Hacı Halil'ler var.Eğer Soykırım'dan kurtulan Ermeniler olduysa bunda Hacı Halil'lerin de hiç ihmâl edilemeyecek bir rolü olmuştur.Peki biz bu hikâyeleri niçin anlatmıyoruz?

Niçin İttihâtçı kâtilleri övmek için sıraya giriyor ama Hacı Halil'leri karanlığa gömüyoruz.Hrant'ın aradığı 23,5 biraz da Hacı Halil'lerin hikâyesini anlatmakla mümkün değil mi?.. *** 1-Hikâyeyi Zoryan Enstitüsü'nün sayfasından aldım.Ama,Sarkisyan'dan bu hikâyeyi defalarca dinlemiş birisi olarak,hikâyeye sâdık çok küçük değişiklikler yaptım. *Prof. Dr. Taner Akçam,Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil'in anısına,Medyascope,23 Nisan 2026. https://medyascope.tv/2026/04/23/hrant-dink-ve-urfali-haci-halilin-anisina/