8 Haziran 2026 Pazartesi

1942-1945 belgeleri ve devletin kodları/Prof. Dr. Taner Akçam*




1988 yılında çalışmaya başladığım Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü direktörü,bir gözlemini aktarmıştı.Beş-altı yaşındaki oğluyla bir müzeye gider.Müzede,üstünde hâlâ kurumuş kafa derisi de olan bir kesik baş teşhir edilmektedir.Çocuk kesik başı görür ve kafasını derhâl başka yöne çevirir.Baba,durumu ilginç bulur ve çocuğunu aynı yerin önünden üç-dört sefer geçirtir.Ve çocuk her seferinde başını başka yöne çevirmektedir. Bu hikâye bize,sadece toplumun değil,bu ülkenin aydınlarının da devletin kodları ile kurduğu ilişki tarzını anlatmaktadır.

Geçen hafta yayımladığım D-97 belgesi oldukça ilgi uyandırdı.Belgenin dili,hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açık ve netti.Askerî okullara öğrenci alınırken,D-97 Talîmâtnâmesi uyarınca başvuru yapanların ırk kökenlerinin araştırıldığı görülüyordu.Millî Savunma Bakanı bu ırkçı politikanın saklı tutulmasını istiyordu. Aslında Türkiye'de vatandaşlığı değil,ırk-etnik-dinî kökeni esâs alan bir devlet kurulduğu yüzlerce belgesi ve bilgisiyle yeteri kadar açığa çıkmış ve bilinen bir konudur.Agos'un 2013 yılında,Rumlara 1,Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodunun verildiğini bildiren gizli bir yazıyı ortaya çıkardığını hâtırlayanlar veyâ Cumhûriyet'in ilk yıllarında ırkçı-ayrımcı uygulamalar konusunda yapılmış devâsâ çalışmalardan sadece bazılarını bilenler için ortada yeni bir durum yoktu.D-97 sadece bilinenleri teyit ediyordu,o kadar.

Buna rağmen yazıma tuhaf tepkiler aldım.Ad hominem,yâni kişiliğe yönelik saldırıları bir kenara bırakırsam,"tek bir belgeyle ırkçılık iddiâsında bulunulamaz" ya da "tek bir belgeden hareketle bu işleri magazinleştirmemek gerekir" türünden eleştirileri duyunca gülümsedim.Direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırladım.

Acaba niçin kafayı çevirme ihtiyâcı içindeyiz,diye düşündüm.Gözümüzün içine sokulan bir gerçeği bilmek istememenin,"yok saymanın" onlarca nedeni vardır ama gâlibâ en önemli nedeni,Erken Cumhûriyet dönemini Kurtuluş Savaşı eksenli olarak görmek ve onunla övünmek ihtiyâcıdır.

Her şeye kurtuluş perspektifinden yaklaşan bu görüş,ülkenin kurucu perspektifini bilmek ve anlamak istemiyor.Çünkü kurucu felsefe ırkçılık esâsına dayanıyordu ve bunun övünülecek bir tarafı yoktur.Tıpkı 1942 yılında Millî Savunma Bakanı'nın önerdiği gibi saklamak ve yok saymak,yâni kafayı çevirmek en doğru yoldur. D-97 ve kurucu kültürel kod

1942 mektûbunu ırk esâsına göre kurulmuş Türkiye Cumhûriyeti devletinin "rûhu" veyâ kültürel kodlarının en önemli göstergesi olarak okuyabiliriz.Sinsi ve yaptığının arkasında durma cesâretini bile gösteremeyen tuhaf bir ırkçılıktır bu.Hilekârlığı,gizli entrikacılığı,kurnâzlığı akıllı davranmak zanneden habis-kötücül bir akıl var burada...

Bu özelliğiyle Türk Apartheid rejiminin Güney Afrika ve İsrail örneklerinden ayrıldığını söyleyebiliriz.

Aslında burada çok vahim bir durumla karşı karşıyayız.Çünkü bu kodlar sadece yönetici elitlerin,devlet erkinin davranışlarını belirlemiyor.Bundan daha korkunç olanı bu kodların,kültürel normlar olarak toplumun tüm damarlarına sızmış ve günlük davranışlarımızın olağan bir parçası hâline gelmiş olmalarıdır.Buradaki temel ahlâkî sorun,Bakan'ın önerdiği gibi başkasını kandırmak meselesi değildir;onun kendisini kandırdığının farkında olmamasıdır.Kendisini kandırmanın yarattığı ahlâkî yıkım korkunçtur.Ama anlatacağım hikâye daha bitmedi. 1945 belgeleri(1)

Bu saklama ve gizleme kültürünün en önemli sembollerinden birisi Cumhûriyet Arşivi'dir.Kritik konulara ilişkin hemen hemen hiçbir ciddî belge yoktur.Örneğin,Seyyid Rıza için 18,Şeyh Said için 10 kadar belge olması bir şaka gibidir.

İlginçtir,Cumhûriyet Arşivi'ne bir tanesi yukarıda sözünü ettiğim olmak üzere bazı yeni belgeler konmaya başlanmış;buradan bu girişimde bulunanlara teşekkür etmek istiyorum. Bu yeni belgelerden birkaç tanesi Millî Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasındaki yazışmalarla ilgili.11 Eylül 1945'te Genelkurmay Başkanlığı'na bir yazı gönderen aynı Millî Savunma Bakanı,"bu yıl harp okuluna ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin öğrenci alınacağını gazete ve radyo ilânlarından" duyduklarını söyler.Bakan'a göre bu "yıllardan beri tatbik edilmekte olan talîmâtı değiştirir bir mâhiyet arz etmektedir." Belki daha da önemlisi,Bakan'ın durumdan haberi yoktur ve herhangi bir bilgilendirme yapılmamıştır.Bakan Genelkurmay'dan îzâhât istemektedir.

İki gün sonra Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay çok ilginç bir cevâp verir.Orbay meselenin herhangi bir mevzûât değişikliğinden kaynaklanmadığını söyler.Başbakan konuyu bir görüşme sırasında sözlü olarak gündeme getirmiş,Cumhurbaşkanı da uygun bulunca ilândaki ifâdeye bu açıklama eklenmiştir.Kısacası,"Başbakan söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik" denmektedir.Ortada tuhaf bir durum vardır.

Dahası,Kâzım Orbay,harp okulu talîmâtnâmesinde zâten ırk veyâ mezhep ayrımı yapılmasını öngören bir hüküm bulunmadığını,ilânda yer alan ifâdenin yalnızca bunu açıklığa kavuşturmak amacı taşıdığını belirtir.Bu belgelerden böylesine önemli bir konuya ilişkin ciddî herhangi bir tartışmanın yapılmamış olduğunu da anlıyoruz. Gazete ilânları değişti

Gerçekten de o günlerdeki gazetelerde azınlıkların da harp okullarına alınacakları konusunda ilân ve haberler çıkmaya başladı.6 Eylül 1945 günü gazetecilerin sorularını cevâplandıran Başbakan Şükrü Saracoğlu,azınlıklara mensûp vatandaşların harp okullarına alınacağı bilgisini onaylar.Bunun diğer mesleklere de şâmil olup olmadığı sorusuna ise buna gerek yok,çünkü diğer mesleklerde zâten sınırlama yok diye cevâp verir.

Başbakan'ın cevâbı şaka gibidir.1965 Memûrin Kânûnu'ndaki kozmetik değişikliğe kadar sivil-askerî bürokrasiye memûr alımlarında vatandaş değil Türk olmak şartı arandığı biliniyor.Merâklısı dönemin gazete ilânlarına bakar.

Şükrü Saracoğlu'nu tanıtmama gerek var mı?Ağustos 1942'de hükûmetinin programını "Biz Türk'üz,Türkçüyüz ve dâimâ Türkçü kalacağız.Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar...bir vicdân ve kültür meselesidir...İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir" sözleriyle sunan,Kasım 1942 ırkçı Varlık Vergisi'ni de "Bu kânûn... bir devrim kânûnudur" diye tanıtan kişidir.Ona göre Varlık Vergisi "ekonomik bağımsızlığı kazandıracak bir fırsattır".Çünkü Başbakan'a göre kânûn,piyasaya egemen olan yabancıları ortadan kaldıracak ve Türk piyasasını Türklerin eline verecektir.

Görüldüğü gibi Başbakan,Türk ırkından olmayan vatandaşları "yabancı" olarak saymaktadır.Daha sonra solcu Ecevit döneminde de yargı Hristiyan ve Yahudileri yabancı sayan kararlar alacaktır.Hâlâ yürürlükte olan 1934 Tapu Kânûnu ülkenin vatandaşlarının bir kısmını "yabancı" saymaya devâm etmektedir.

Sonuçta ne mi oldu?1946 yılından sonra 1950 istisnâsını saymazsak (orada hâlâ Türk olmak şartı vardı),harp okullarına alınma koşulları "Türk vatandaşı olmak" olarak değiştirildi.Bu değişiklik bize,1923'lerden bu yana kânûn ve karârnâmelerde geçen "Türk olmak" kavramının "Türk vatandaşı olmak" kavramından farklı kullanıldığını ve yönetici elitlerin bu tercihi bilerek yaptıklarını gösteriyor.Bu nedenle 1950-1960'lara kadar devlet memûru alımlarında gazete ilânlarında "Türk olmak" ibâresi geçiyordu;"Türk vatandaşı olmak" değil.

Dediğim gibi,ilânlardaki bu "Türk ırkı","Türk olmak" ibâreleri değişti ama değişen bir şey olmadı.D-97 talîmâtnâmesi aynı yerinde kaldı ve bu nedenle ifâdede yapılan değişikliğe rağmen bugüne kadar "ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin" tek bir kişi bile harp okullarına alınmadı ve şu ândaki sistem değişmezse alınmayacak da... Şimdi tüm bunların anlamı ne?

CHP'ne yönelik büyük saldırı ve taarruzun toz dumanında bu yazdıklarımın ne anlamı var,diye sorulacaktır.Akademisyen olarak güncel olmayan konularda da yazma özgürlüğüm olduğu fikrinin arkasına sığınabilirim.Ama öyle yapmayacağım.Çünkü şu ânda CHP'ne yönelik hukûk-dışı saldırılar etrâfında yapılan tartışmalar bana,direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırlatıyor.

Aslında şu ânda siyâsetin ortasındaki büyük konu,yâni odanın ortasındaki büyük fil,Türkiye Cumhûriyeti Devleti'nin kurucu kodlarıdır.D-97 bunlardan sadece bir tanesidir.Bunu herkes biliyor ama bilmiyor gibi yapmayı tercih ediyor.Herkes 1942 yılının Millî Savunma Bakanı gibi kendisine yalan söylemeyi,kendisini kandırmayı tercih ediyor.

Siyâsette ilginç bir kamplaşma ortaya çıktı;bir tarafta Öcalan'a "Kurucu Önder" diyen Bahçeli ve Erdoğan var.Oysa Öcalan'ın "Kurucu Önder" olabilmesi için bu ülkenin "kurucu kodlarının" değişmesi lâzım.Bunun için de anayasa değişikliği şart.Fakat değişiklik için yeterli çoğunluk yok.Bu nedenle CHP,hukûk darbesiyle Kemal Kılıçdaroğlu'na teslim ediliyor.Kılıçdaroğlu'nun Bahçeli-Erdoğan koalisyonuna katılacağını görmek için fazla zeki olmak gerekmiyor.Bu cephenin önüne Anayasa'daki "Türk vatandaşı" ifâdesini değiştirmeyi ve etnik kökenden bağımsız bir vatandaş tanımı getirmeyi hedeflediğini biliyoruz.

Öcalan'ı "Kurucu Önder" mertebesine çıkartmak isteyen cephenin karşısında ise ciddî anti-demokratik saldırılara muhâtap olan "Mustafa Kemâl'in askerleri" var.Bu benim ifâdem değil,Özgür Özel'in grup toplantısında en çok atılan sloganlardan birisi bu.Sadece "Mustafa Kemâl'in askerleriyiz" sloganı atılmıyor,Anıtkabir'e de yürüyüş yapılıyor.Sanki bu devletin "kurucu kodlarını" koyan önderine,"kurucu kodları" değiştirme ihtimâli olanlar şikâyet ediliyor gibi...Yeni bir Kurtuluş Savaşı verdiklerini düşünen bu çevreler bunu demokrasi kavgasıyla birleştirmek istiyorlar.

Fakat konuyu asıl karmaşık kılan husûs,Öcalan'ın statüsünü merkeze alarak Kürt sorununu çözmek isteyen cephenin konuya 1945 kozmetik düzenlemesi gibi yaklaşıp yaklaşmayacağıdır.Yâni nasıl ki "Türk olmak" yerine "Türk vatandaşı olmak" ibâresi bırakıldı ama D-97 yerinde kaldı ise şimdi de aynısı mı olacak?"Türk vatandaşı olmak" yerini "T.C. vatandaşı" ifâdesine bırakacak ama gene D-97'ye dokunulmayacak. Acaba ortadaki tuhaflığı herkes görebiliyor mu?
Evet,adını koyalım:Odadaki büyük fil Kürt meselesidir ve ne kadar kozmetik değişiklik yapılsa da devletin mevcût "kurucu kodları" ile,yâni D-97 ve benzeri talîmâtnâmeler kaldıkça Kürt meselesini çözmek mümkün değildir.Bu gerçeklik başka bir soruyu akla getiriyor:Acaba büyük haksızlıklara uğrayan ve haklı olarak bir demokrasi kavgası verdiğini söyleyen Özgür Özel,niçin Kürt kartını karşı cephenin elinden almıyor,alamıyor?

Acaba neden,Kürt meselesini çözmek isteyen Bahçeli-Erdoğan ikilisi yaptıkları işin "kurucu kodları" değiştirmek olduğunu,yâni D-97 talîmâtnâmesini kaldırmak olduğunu açıktan söylemiyor,söyleyemiyor?Daha da önemlisi,devletin "kurucu kodlarını" değiştirmenin ancak demokratik bir hukûk devletiyle olabileceğini görmüyor ve göremiyorlar.

Belki bunların da ötesinde,devletin "kurucu kodlarını" değiştirme işi eğer gerçekten ciddîye alınıyorsa,bu hedefin 2[4] yıldır iktidârda olan ve kitlesel desteğini büyük ölçüde kaybetmiş Erdoğan'ın yeniden seçilmesine bağlanmasının olmayacak duaya âmin demek olduğu neden farkedilmiyor?

Acaba beş-altı yaşındaki çocuk gibi kafayı çevirmesek ve asıl konunun D-97 talîmâtnâmesi gibi talîmâtnâmelerin ortadan kaldırılması olduğu söylense ve herkes buna göre tavır alsa,konu daha kolay çözülmez mi?Yoksa meseleye 1945'tekiyle aynı şekilde mi yaklaşılıyor?Yâni,"Bahçeli söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik."

Kürt meselesi D-97'ler kaldıkça çözülmez.CHP,Kürt meselesinde öncülüğü ele almaz ve "D-97'leri kaldıracağım" demezse kendisine yapılan hukûkî haksızlıklarda Kürt desteğini kolay sağlayamaz.Meseleyi çözmek çok kolay;sadece kafayı çevirmeyelim ve kendimizi kandırmayalım yeter!.. *** 1-Belgeleri benimle paylaşan Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim. *Prof. Dr. Taner Akçam,1942-1945 belgeleri ve devletin kodları,Medyascope,8 Haziran 2026. https://medyascope.tv/2026/06/08/1942-1945-belgeleri-ve-devletin-kodlari-taner-akcam-yazdi/

D-97 Talîmâtı/Prof. Dr. Taner Akçam*

 


Ekte orijinalini de yayınladığım bir belge var.(1)

4 Haziran 1942'de Millî Savunma Vekâleti,tüm bakanlıklara ve idârî birimlere gönderilmek üzere Başbakanlık makâmına aşağıdaki yazıyı gönderiyor:

"1- Askerî mekteplerimize girmek isteyenler hakkında,(D-97) Talîmâtı mûcibince yapılmakta olan ırk tahkîkâtının tatbîkâtında;ilgili makâmların mahremiyete dikkat ve riâyet etmedikleri ve askerî okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye,ırk tahkîkâtı neticesi olarak menfî cevâp verilirken,"Türk ırkından olmamalarının" sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

2-Bu tarzı hareket,muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak ve millî vahdetimizi bozacak birtakım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen câiz değildir.Binâenaleyh;polisten itibâren yukarıya doğru bütün mülkî ve askerî tahkîk ve tetkik mercilerince,gerekli tahkîkâtın gâyet mahremâne ve âdilâne yapılmasını askerî okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkîkâtı neticesi olarak en nihâyet şube ve mekteplerce menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterilmek ve ırktan bahis edilmemek sûretiyle,anlar üzerinde fenâ tesir bırakmamağa dikkat ve itinâ olunmasını;tamimen arz ve ricâ ederim.

3-Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına,(Mülkî tahkîk mercilerine,gereği emredilmek üzere) Dâhiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt;K. Iıklarına,Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır."

Belgenin dili,hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açıklık ve netlikte.Irk temeline dayalı bir devlet kurulmuş ama bu ırk prensibinin belli edilmemesi ve saklanması isteniyor. Demokrasi nihâyet gelecek diye yaşanan ümitler

Bugünlerde Cumhûriyet Halk Partisi'ne yönelik siyâsî iktidârca örgütlenen bir saldırıyı izliyoruz.Birçok insân bu saldırıda Kılıçdaroğlu'nun sıradan bir âlet olduğunu görüyor ve biliyor.

Ana aktör Cumhurbaşkanı Erdoğan.Görülen o ki Sayın Erdoğan,CHP'ne yönelik politikayı sadece bir dönem daha iktidârda kalabilmek için uygulamaya sokmadı.

Bunun da ötesinde "tek adam diktatörlüğü" olarak adlandırılabilecek bir rejimin kurulmak istendiği anlaşılıyor.

Ama yine görülen o ki bu "oyun" büyük tepki toplamış vaziyette.

Belki daha da önemli olan ortaya çıkan bu büyük tepkinin aynı zamanda toplumda bir ümit de yaratması...

Tepkinin,tek adam rejimini,otoriter sistemi ortadan kaldırma potansiyeli taşıdığı birçok insânın ortak inancı gibi.

Ama beni heyecânlandırmayan da tam da bu konu.

Ne CHP'ne yönelik saldırıyı ne de buna yönelik doğan büyük tepkiyi küçümsemek niyetindeyim.

Elbette,iktidârın bu saldırısına karşı CHP yönetimi ile dayanışma içinde olmak,demokrasi adına hukûk adına ne kalmışsa onu korumak için uğraşmak gerekir.

Ama yukarıdaki belgeyi düşünen benim merâmım başka!

İnsânlara târih hâtırlatmak. 1950'lerden beri aranan ve gelmeyen demokrasi

1950'de tek parti yönetimine karşı insânlar "yeter söz milletindir" diyerek DP'yi iktidâra taşıdılar.Ne büyük ümitler yaratmıştı 1950...Tek parti diktatörlüğü ortadan kalkacak demokrasi gelecekti!Ne oldu?

1974 yıllarında "Karaoğlan" diyerek Bülent Ecevit'te umut aradı insânlar!"Toprak işleyenin su kullananın" olacaktı.Karaoğlan 12 Mart Darbesi sonrası demokrasiyi getirecekti.Ne oldu?

1980 Darbesi sonrası,Demirel "bir bilen" olarak sahneye çıktı.Erdal İnönü SODEP-SHP'si ile birlikte "Kürt realitesini tanıyoruz" diyerek büyük bir açılım yaptılar.İnsânlar merkez sağ ve merkez solun askerî darbeye tavır alarak demokrasiye geçişi sağlayacağına inandılar.Ne oldu?

2000'lerde AKP,askerî vesâyet rejimine karşı demokrasi için yola çıktı.Avrupa Birliği doğrultusunda ciddî reform girişimlerine başladı.İnsânlar,askerî vesâyetin son ereceğine ve demokrasinin geleceğine inandılar.Ne oldu?

Benim anlamadığım bu yakın târihi niçin unuttuğumuz. Niçin bugün neler oluyor konusunu anlamaya çalışırken geçmişte yaşanmışlar üzerine düşünmüyoruz.

Acaba büyük dalgaları arkalarına takan Menderes'ler,Ecevit'ler,Demirel'ler,Erdal İnönü'ler,Erdoğan'lar niçin verdikleri sözü tut(a)madılar?

Söz verdikleri şeyleri yapmamaları,yapamamalarının nedeni bu insânların karakterlerinin bozuk olması değildi herhâlde.

Bunların bu ülkenin en temel sorunu olan demokrasiyi getirememiş olmalarının bir nedeni olmalı.

Bu neden yukarıdaki belgede saklı.

Irk ayırımı varsa demokrasi gelmez

Bu belge arşive yeni kondu.Bugüne kadar bilinmiyordu.Gizli tutuluyordu.

Belgenin sol üst köşesinde büyük harflerle,"10 Temmuz 2025 târih ve 148317 sayılı olur ile gizliliği kaldırıldı" yazıyor.

Merâk ettiğim soru şu:Menderes,Ecevit,Demirel,İnönü,Erdoğan D-97 talîmâtını biliyorlar mıydı?

Talîmât diyor ki biz bu devleti "ırk esâsına" dayalı olarak kurduk onun için de bu ırka dâhil olmayanlara devletin bazı kurumlarının kapıları kapalıdır.

Şimdi,niçin ordunun,güvenlik birimlerinin,yargının ve diğer sivil idârenin önemli görevlerinin bu ülkenin bazı vatandaşlarına kapalı olduğunu anlıyoruz.

Bu sadece 2025 yılında açığa çıkan bir belge.Acaba bunun gibi ne kadar başka talîmât,gizli yönetmelik vardır,bilmiyoruz.

Bir başkasını 2013 yılında tesâdüfen Agos gazetesi açığa çıkartmıştı.Bu ülkede vatandaşlar Nazileri hâtırlatır biçimde fişleniyormuş!1923'den beri Rum'a 1,Ermeni'ye 2,Yahudi'ye 3 numarası veriliyormuş.

Muhtemel D-97 talîmâtı gibi bir şey...Üstü örtülüverdi...Konu bile edilmedi.

Sorun bir tek insânlardaki duyarsızlık değil.Daha da ürkütücü olan bir başka gerçek var.

Devleti kuranlar,hukûken adına Apartheid denen ırk ayrımcılığını esâs almış ama bunu açıktan savunacak cesârete de sahip değiller.

Bu nedenle "saklayın" ve "yalan söyleyin" diyor.

Bugünü kadar "bilmiyorduk,haberimiz yoktu",diyebilirdik belki.Ama artık biliyoruz.

Artık biliyoruz:Bu devlet ırk ayrımcılığını esâs alan bir hukûk sistemi üstüne kurulmuş ve bugüne kadar kimse bunu sorgulamadığı için de geçmişteki her ümit hüsrânla sonuçlanmış.

Şimdi de bu olacak gibi.Özgür Özel ne Menderes'ten,ne Ecevit'ten,ne Demirel ve Erdal İnönü'den,ne de Erdoğan'dan çok farklı...
D-97 talîmâtnâmesini değil,benzeri tüm talîmâtları bulup ortaya çıkartacağım ve yırtıp atacağım demedikten sonra...
Boşuna heyecânlanmayın,bu ve benzerlerinin kesin olduğu talîmâtlar ortadan kaldırılmadıkça bu ülkeye demokrasi gelmez.

Şimdi Kürt meselesinin niçin çözülmediğini çözülemeyeceğini ve tek adam rejimlerinin sona eremeyeceğini anladık mı acaba?

Merâkım şu:D-97 ve benzeri talîmâtları öğrenmek isteyecek miyiz?Yoksa 2013'teki Agos bilgisi gibi bunu da mı unutacağız?Göreceğiz!..

*** 1-Belgeye dikkatimi çeken Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim. *Prof. Dr. Taner Akçam,D-97 Talîmâtı,Medyascope,31 Mayıs 2026. https://medyascope.tv/2026/05/31/taner-akcam-yazdi-d-97-talimati/ *** Millî Savunma Vekâleti'nden ilgili birimlere
"Irkları yüzünden askerî mekteplere alınmadıklarını azınlıklara söylemeyin"**

Millî Savunma Vekâleti'nin 1942'de ilgili birimlere iletilmek üzere Başbakanlığa gönderdiği belgede "ırk"ları yüzünden askerî okullara alınmayanlara "menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterin,ırktan bahsetmeyin" talîmâtı veriliyor. 1942 târihli ve geçen yıl ulaşılabilir hâle gelen bir belge Türkiye'de azınlıklara yönelik resmî politikaları bir kez daha gözler önüne serdi.Millî Savunma Vekâleti tarafından ilgili birimlere iletilmek üzere Başbakanlığa gönderilen belgede "ırk"ları yüzünden askerî mekteplere alınmayanlara verilecek cevâplarda dikkatli olunması isteniyor ve "menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterin,ırktan bahsetmeyin" talîmâtı veriliyor. Belge şöyle: "1- Askerî mekteplerimize girmek isteyenler hakkında,(D-97) Talîmâtı mûcibince yapılmakta olan ırk tahkîkâtının tatbîkâtında;ilgili makâmların mahremiyete dikkat ve riâyet etmedikleri ve askerî okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye,ırk tahkîkâtı neticesi olarak menfî cevâp verilirken,"Türk ırkından olmamalarının" sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

2-Bu tarzı hareket,muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak ve millî vahdetimizi bozacak birtakım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen câiz değildir.Binâenaleyh;polisten itibâren yukarıya doğru bütün mülkî ve askerî tahkîk ve tetkik mercilerince,gerekli tahkîkâtın gâyet mahremâne ve âdilâne yapılmasını askerî okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkîkâtı neticesi olarak en nihâyet şube ve mekteplerce menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterilmek ve ırktan bahis edilmemek sûretiyle,anlar üzerinde fenâ tesir bırakmamağa dikkat ve itinâ olunmasını;tamimen arz ve ricâ ederim.

3-Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına,(Mülkî tahkîk mercilerine,gereği emredilmek üzere) Dâhiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt;K. Iıklarına,Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır." 4 Haziran 1942 târihli belgenin sol üst köşesinde "10 Temmuz 2025 târih ve 148317 sayılı olur ile gizliliği kaldırıldı" notu yer alıyor.84 yıldır gizli olan D-97 kodlu belge,araştırmacı Sait Çetinoğlu ve Prof. Dr. Taner Akçam tarafından gün yüzüne çıkarıldı.Talîmâtın Türkiye târihi açısından taşıdığı anlamı Prof. Dr. Taner Akçam'a sorduk. -Medyascope'ta 31 Mayıs Pazar günü yayınlanan "D-97 Talîmâtı" başlıklı yazınızda 1942'den önemli bir belgeyi açığa çıkardınız.Konu bu ülkedeki azınlıkları,daha doğrusu azınlık hâline getirilmiş toplumları çok yakından ilgilendiriyor.Ne diyor Millî Savunma Vekâleti aslında?

Millî Savunma Bakanı diyor ki,harp okullarına D-97 Talîmâtnâmesi gereğince "ırk soruşturması" yaparak öğrenci alıyoruz.Fakat reddettiğimiz kişilere "Türk ırkından olmadığınız için alınmadınız" demeyin."Yalan söyleyin,bahâneler uydurun" deniyor.Burada Türk Apartheid rejiminin çok önemli bir özelliğini görüyoruz:"Gizli ve sinsi" olması.Bence bu "sinsilik" en büyük problem.Yaptığı şeyi "evet yapıyoruz" diyerek savunma cesâretine ve dürüstlüğüne sahip olmayan bir rejim bu.Gâlibâ Güney Afrika ve İsrail'den en büyük farkımız da bu... -Bu belgeyle azınlıkların neden askerî mekteplere giremediğini "resmen" öğrenmekle kalmıyoruz,bunun için ilgili birimlerden bu konuda asıl nedeni gizleyen bir gerekçe "icât etmelerinin" istendiğini de anlıyoruz.Öte yandan devlet de azınlıklar da neyin neden olduğunu biliyor aslında.Devlet neden böyle bir "hassâsiyet" gereği duyuyor sizce? Çok önemli bir soru ve hemen bir cevâp vermek yerine üzerinde ciddî ciddî düşünülmesinden yanayım.Benim aklıma gelen özellikle ondokuzuncu yüzyıldan beri oluşan "birikmiş bilgi"dir.Bu bilgi,"zayıflığının bilincinde olma" anlayışını yaratmıştır.Osmanlı yöneticileri,tüm bir ondokuzuncu ve erken yirminci yüzyıl boyunca,"İmparatorluğun dağılma" sürecinde ciddî bir "birikmiş bilgi" oluşturdu.Bu bilgi şuydu:"Azınlıklara karşı uyguladığımız politikaları açık ve alenî yaparsak bu Batı'nın tepkisini çeker ve müdâhale ederler." En büyük katliâmlar döneminde bile,yâni katliâmların artık gözler önünde olduğu dönemlerde bile,"müdâhale kaygısı" çok önemliydi."Batı'nın müdâhale etme imkânını engellemek" için aşırı titiz davranıyorlardı.Abdülhamid örneğinden biliyoruz,katliâmlardan kurtulmak için din değiştirmek isteyen Ermenilerin taleplerini kabul etmiyordu."Batılılar,'Ermenilere dinlerini zorla değiştirtiyorsunuz' derler ve müdâhale ederler" diyerek,bu talepleri reddediyordu.Katliâmları ise "engellemeye çalışıyoruz" bahânesiyle yerel yapıların ve de Ermenilerin üstüne yıkabiliyorlardı.

Bu kültür Cumhûriyet'te de devâm etti.Sonuçta,"sinsi" olmak,"hin oğlu hin olmak" gibi tuhaf bir kültür ortaya çıktı.Bu "hinliği","sinsiliği" ise akıllı olmak,zeki olmak olarak görmeye başladık.Benim anlattığım sadece bir neden.Daha ciddî başka nedenler de vardır.Çok ciddî ve sorunlu olduğunu düşündüğüm bu kültürel kodların tek bir îzâhı olamaz.Bunların üzerine ciddî ciddî konuşmak gerekiyor. -Yazınızda da bahsettiğiniz gibi Agos yıllar önce devletin bu ülkedeki azınlık toplumlarını gizli biçimde "soy kodu" üzerinden kodladığını da ortaya çıkarmıştı.Bu yeni belgeyi de kattığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? 1920'lerle birlikte Türkiye'de ırkçı bir rejim kuruldu.Osmanlı'nın dağılması ve parçalanmasını,Hristiyanların eseri olarak gören ve Hristiyanları güvenilmez sayan bir kültür ve gelenek oluştu.Sistem,esâs olarak Osmanlı Hristiyan vatandaşların,eğer dışarıdalarsa içeri sokulmamaları ve içeride ise dışarıya atılmaları üzerine kuruldu.Bunu ben söylemiyorum.1933'de İçişleri Bakanlığı Nüfûs İdâresi Müdürlüğü hazırladığı raporda söylüyor."Türk ırkını esâs alan bir Cumhûriyet kuruyoruz",diyorlar.Ve "1927 Nüfûs Kânûnu'nu bu ırk esâslı Cumhûriyeti kurabilmek için çıkardık" diyorlar.Hristiyanlara Kürtleri ve Alevîleri de dâhil ettiler.Sonuçta,kendi vatandaşının önemli bir kesimini eşit vatandaş saymayan Apartheid rejimi kuruldu.

Ama gene altını çizelim,tüm bunları gizli yaptılar.Sinsice yaptılar.Agos'un ortaya çıkardığı bilgiye verdikleri cevâbı hâtırlayın:"Evet vardı ama kaldırdık." Neydi varolan?Hangi karârnâme,hangi talîmâtnâme idi bu?Belki de bu D-1 talîmâtnâmesiydi.Sonra neyi kaldırdın?Nerede kaldırdın?Hani bunun belgesi?Resmî Gazete'de ilânı?Tuhaf bir "yalan",tuhaf bir kendini kandırma,tuhaf bir sahtelik üzerine kurulu her şey...Çok üzücü çok... -Siz de hâtırlarsınız,Türkiye'de sadece bir Ermeni kâymakâm var.Onun kâymakâm olmasını nasıl yorumlamalıyız?Yâni eğer D-97 belgesi gibi belgeler olmasaydı onun gibi liyâkatli birçok genç devlet kurumlarına girebilir miydi ya da D-97 nedeniyle mi şu ânda sadece bir kişiden bahsediyoruz? D-97 olmasaydı bugün orduda çok sayıda üst düzey Ermeni,Rum,Süryânî,Kürt subay olurdu.D-97 sadece ordu ile ilişkili.Demek ki 97 tane başka talîmâtnâme-karârnâme daha var.Belki sayı yüzü geçiyor.Bu tür karârnâmelerle diğer meslekleri de benzeri tarzda kontrol ediyorlar diyebiliriz.

Eğer bu karârnâmeler olmasaydı,çok sayıda savcı,hâkim,üst düzey devlet bürokratı olurdu.Önemli olan şu:Teâmüllere göre işleyen bir sistem yok!Yâni,"düşmânlık" vardır,"nefret" vardır,"güvenmeme" vardır ve kânûnlar müsâit olsa bile "zihniyet","alışkanlıklar" nedeniyle bazı grupların bazı görevlere gelmeleri engellenir.Ama burada tam tersi,kânûn,talîmâtnâme ve teblîgâtlarla bir hukûk sistemi inşâ edilmiş.

Ermeni kâymakâm örneğini daha geniş ele alabiliriz.Kürtler için de benzeri örneklerin verildiğini biliyoruz."Turgut Özal,Kürt'tü" cümlesini çok sık duyarız.Bunu gâlibâ "vitrin politikası" olarak adlandırmak gerek.Köleliğin ve ırkçılığın devletin esâsını oluşturduğu onaltıncı yüzyıl Virginia'sında siyah köle sahipleri vardı.Yâni,bu "vitrinlik" tartışmasını bırakmak ve sistemin ırk esâsına göre işlediğini kabul etmek gerekiyor. -D-97'de "muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak" cümlesi yer alıyor.Burada azınlık derken tam olarak kimler kastediliyor?Meselâ tarîf edilen şekliyle azınlık olmamakla birlikte Kürtler,Alevîler vs. de giriyor mu içine? Belgede geçen ifâde "azlık",köşeli parantezi ben koydum,kolay anlaşılsın diye.Beni korkunç üzen,"fenâ tesir bırakacak" ifâdesi.Yâni,yaptıklarının yanlış ve savunulamayacak bir şey olduğunu kendileri de biliyor.Eldeki belgelerden,azlık ile ifâde ettiklerinin Kürtleri ve Alevîleri de kapsadığını rahatlıkla tahmin edebiliriz.Çünkü,elimizde sınırlı da olsa 1929-1933 arasını kapsayan resmî belgeler var.Ülke nüfûsunu Türkler ve gayri-Türkler olarak tasnîf ediyorlar.Nüfûs kütüklerinde gayri-Türk olanların özel olarak fişlenmesini,işâretlenmesini istiyorlar.Zâten bugünkü uygulamalara da baktığımızda azlık ifâdesinin Türk ve Sünni (Hanefi) Müslüman olanların dışında kalanları kapsadığını biliyoruz. -Son olarak mevcût hükûmetin ve geçmiş hükûmetlerin artık bu konuda îzâhâtta bulunması gerekmez mi? Elbette,artık "bilmiyorduk,haberimiz yoktu",diyemezler.Biliyorlar ve tavır almak zorundalar!Yoksa ırk esâslarına göre örgütlenmiş bir devletin sıradan memûrları olmak dışında bir anlamları olmayacak... **Millî Savunma Vekâleti'nden ilgili birimlere "Irkları yüzünden askerî mekteplere alınmadıklarını azınlıklara söylemeyin",Haber ve Röportaj:Agos Haber Merkezi,4 Haziran 2026. https://www.agos.com.tr/tr/haber/irklari-yuzunden-askeri-mekteplere-alinmadiklarini-azinliklara-soylemeyin-40693

30 Nisan 2026 Perşembe

24 Nisan ve aydınlarımız:İlber Ortaylı ve Heath Lowry/Prof. Dr. Taner Akçam*

İlber Ortaylı ve Heath Lowry örneklerinden hareketle 24 Nisan Ermeni Soykırımı ve aydınlar üzerine bir gözlemde bulunmak istiyorum.İkisi de yaşanmış "ufak bir anı".Bu anıların özellikle ülkemizde demokratik bir kültürün niçin kök salmadığı konusunda oldukça öğretici olduklarını düşünüyorum. Ortaylı ve tanışmamın hikâyesi

Ortaylı'nın beni pek sevmediği biliniyor.Hakkımda ileri geri konuşmaktan hiç geri durmadı.Bazı konuşmalarını YouTube [https://www.youtube.com/watch?v=F5WHekJnIrI] üzerinde bulmanız da mümkün.Ortak dostlarımıza,benim "Almanya tarafından Türkiye'ye özel görevli olarak gönderildiğimi" de söylermiş.Görevim ise "'Ermeni Soykırımı oldu' diyerek 'başka milletler de yaptı' argümanı ile Almanya üzerindeki psikoloji baskıyı azaltmak" imiş.

Bu iddiâ bir tek Ortaylı'ya âit değildi.Varlığından 1996 yılında haberdar olduğum,muhtemel istihbârât servislerince bir grup akademisyene gönderilen bir dosyada da benzeri iddiâlara yer veriliyordu.

Hikâyesi de şu:1977'de siyâsî mülteci olarak Almanya'ya kaçmıştım.Ve 17 yıllık sürgün hayâtından sonra 1993 yılında Türkiye'ye bir akademisyen olarak dönmüştüm.Hamburg'da çalıştığım Enstitü'nün mâlî desteği ile yakın dönem -1878-1925 yıllarını kapsayan- bir Dokümantasyon Merkezi kurmak istiyordum.O zamanın parası 10 bin mark üstünde bir para harcayarak,Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde konuya ilişkin malzemelerin hemen hemen tamamını satın almıştım.

Girişimim başarısızlıkla sonuçlandı.Rahmetli Zafer Toprak,Târih Vakfı bünyesinde projeyi yapmama engel oldu.Çünkü proje "Batı'nın bir oyunu" idi,(kendisi tarafından yüzüme söylenmiş sözdür.)Bilgi Üniversitesi ise yukarıda sözünü ettiğim dosya nedeniyle ürktü ve kurucularının kabul ettiği bir projeden "Akademik Konsey"in aldığı kararla vazgeçti.Bu Konsey'de adlarını burada anmak istemediğim,kendilerini "ilerici" sayan akademisyenler çoğunlukta idiler.Bunu da bir kenara not edelim.

Ortaylı ve İttihâtçılar

İlber Ortaylı ile bu dönemde tanıştım.Ankara Siyâsal Bilgiler Fakültesi'nde idi.Ziyâretine gittim ve projem için destek vermesini istedim.

Çok uzun konuştuk.Konuşma boyunca,İttihâtçılar için açtı ağzını yumdu gözünü.Söylemediği sözü bırakmadı."Kâtiller sürüsü idiler.Gözlerinin yaşına bakmadan Ermenileri imhâ etmişlerdi." Projem çok önemliydi.Mutlakâ yapmalıydım.Ama şu veyâ bu üniversite veyâ kurum peşinde koşmamalıydım.Oralarda bu belgeler kaybolabilirdi.Doğrudan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne başvurmalı ve projeyi onlarla yapmalıydım.Hem kaybolmazlar hem de proje ciddîyet kazanırdı.Eğer istersem ilişki kurmada yardımcı olabilirdi.

O gün bugün aklımdaki sorudur.Acaba İlber Ortaylı,İttihâtçılar ve Ermenilerin imhâsı konusunda bana söylediklerini kamuoyu ile niye paylaşmadı ve paylaşsa ne olurdu?Cevâbı zor bir sorudur bu ama konu bir tek Ortaylı ile sınırlı değil. Heath Lowry

Vereceğim ikinci ilginç örnek Prof. Heath Lowry'dir.Lowry,24 Nisan konusunda "Türk tezleri"nin savunucusu ve "inkârcı" olarak bilinir.1990 yıllarında karıştığı bir skandal ve Amerikan Büyükelçisi Morgenthau hakkında yazdığı küçük bir kitâp onun bu üne kavuşmasına neden olmuştur.

Skandalın nedeni Lowry'nin 1990 yılında,dönemin Türkiye Washington Büyükelçisi Nuzhet Kandemir'e "Ermeni Soykırımı iddiâlarına karşı yapılması gerekenler" konusunda bir tavsiye mektûbu yazmasıdır.Büyükelçi Kandemir,Lowry'nin bu mektûbunu yanlışlıkla "Nazi Doktorları" adlı önemli kitâbın yazarı Robert Jay Lifton'a gönderir.Ve Lifton bu mektûbu,iki diğer akademisyen arkadaşı ile birlikte kamuoyu ile paylaşır.Mesele Lowry aleyhine imzâ kampanyalarının konusu olur.Lowry,daha sonra yaptığını "aptalca bir hatâ" olarak tanımlayacaktır ama iş işten geçmiştir.

Lowry'nin "inkârcı" unvânını kazanmasının ikinci nedeni,"Büyükelçi Morgenthau'nun Öyküsünün Perde Arkası" adlı küçük bir broşür yazmasıydı.1913-1916 yıllarında İstanbul'da görev yapan Morgenthau'nun anıları çok önemliydi ve yakın zamanlara kadar Ermeni Soykırımı tezlerini kanıtlamanın en baş eserlerinden birisi sayılırdı.Lowry,çalışmasında işte bu "ünlü" kitâbın baştan sona düpedüz yalanlar ve yarı gerçeklerle dolu olduğunu iddiâ ediyordu.

Bu kadar giriş,zannederim benim Heath Lowry hikâyem için yeteri kadar arka plân bilgisi vermiştir. Lowry ile karşılaşma

1993 yılında Türkiye'ye döndüğümde,bir arkadaşım Heath Lowry'nin benimle tanışmak istediğini söyledi."Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu" kitâbım yeni çıkmıştı.Lowry arkadaşıma,"eğer bir Türk böyle bir kitâp yazdıysa bu işin rengi değişir",demiş ve beni tanımak istemişti.

Şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum,İstiklâl'de Tünel'e yakın ISIS Kitâbevi vardı.Onun önünde buluştuk.Çok uzun ve güzel bir sohbet yaptığımızı hâtırlıyorum.Aklımda kalan,kitâbım hakkındaki olumlu sözleri ve bir de başından geçen bir olayı anlatması idi.

Hangi kuruma yapmıştı tam hâtırlamıyorum ama bir resmî kuruma,Ermeni Soykırımı iddiâlarına karşı,1915 yılı Van ve civârı olayları ile ilgili bir belgesel yapılmasını önermiş.O dönemde Ermeni gönüllü birliklerinin,Ruslarla birlikte Kürtlere katliâm yaptıkları bilinen bir konu idi.Sonuçta kendisinin de katıldığı bu proje hayâta geçmiş ama yetkililer bu belgeseli hiçbir zaman yayınlamamışlar.Nedenini,gülerek söyledi:Kürtler,Kürtçe konuşuyorlardı! Talat Paşa'nın telgrafı

Daha sonra,1995 idi gâlibâ,Heath Lowry ile Bursa'da bir konferansta biraraya geldik.Merdiven üstü bir yerde konuştuğumuzu hatırlıyorum."Devlet Arşivleri bir kitâp çıkartmış,gördün mü?" diye sordu.Haberim yoktu."Ermeni meselesine ilişkin arşiv belgelerini yayınlamışlar.Mutlakâ bak",dedi.Sonra konuyu anlattı."Talat Paşa'nın bir telgrafını yayınlamışlar.Kendi bildikleri dalı kesmişler.Aptal bunlar.Telgraf 'Ermenilere yapılanları diğer Hristiyanlara yapmayın',diyor." Lowry'e göre bu telgraf "Soykırım iddiâları konusunu" esâs olarak kapatmıştı.

Doktora tezim kitâp olarak çıkmak üzereydi.Bunu haber verince,"belgeyi bul ve mutlakâ kullan,çok önemli",dedi.Çünkü devlet,Ermenilere yönelik katliâmın plânlı bir imhâ olduğunu kendisi kabul ediyor ve belgesini yayınlıyordu.

Hemen kitâbı edindim.Ve alanımızda "meşhûr" ettiğim telgrafı buldum.Telgraf 12 Temmuz 1915 târihli idi ve Diyarbakır Valisi Reşid'e gönderilmişti.Talat bu telgrafta,İstanbul'a "Ermenilerden ve diğer Hristiyan ahâlîden 700 kişinin geceleri şehirden hârice çıkarılarak koyun gibi boğazlatıldığı" haberlerinin geldiğini söylüyor ve durdurulmasını istiyordu.Çünkü,"Ermeniler hakkında kararlaştırılan inzibâtî ve siyâsî tedbirlerin diğer Hristiyanlara uygulanması kesinlikle câiz değil"di.

Özetle,"size Ermenileri kesin dedik,tüm Hristiyanları kesin demedik" diyen bir telgrafın Devlet Arşivleri tarafından yayınlanması gerçekten büyük bir olaydı ve telgrafı,kitâbın önsözünde önemli bir yer ayırarak yayınladım.

Ortaylı ve Lowry örneklerinde yaşadıklarım "aykırı ve tesâdüf" değildi.1997 yılında Mersin'de katıldığım büyük bir konferansta da benzeri gözlemlerim oldu.Resmî konuşmalarında veyâ tebliğlerinde Ermeni Soykırımı'nın olmadığını söyleyen akademisyenler,toplantı aralarında veyâ akşamları özel sohbetlerde,tüm çıplaklığı ile imhâlardan söz ediyorlar ve kendi bölgelerinde yaşadıklarını,yaşlılardan duyduklarını anlatıyorlardı.

Hep aklımdaki sorudur:Ortaylı,Lowry ve diğer akademisyenler,kendi bildiklerini açık ve temiz bir biçimde kamuoyu ile niye paylaşmadılar?Üstelik o yıllarda,riskli ve tehlikeli olan Kürt meselesi konusunda konuşmaktı,Ermeni meselesi değil.Ermeni Soykırımı üzerine konuşmayı yasaklayan bir cezâ mâddesi bile yoktu orta yerde...

Gerçekten çok önemli bir sorudur:Aydınlar ve akademisyenler konu hakkında dürüst davransalardı bu günlerde 24 Nisan'larda neler konuşuyor olacaktık?.. *Prof. Dr. Taner Akçam,24 Nisan ve aydınlarımız:İlber Ortaylı ve Heath Lowry,Medyascope,29 Nisan 2026. https://medyascope.tv/2026/04/29/24-nisan-ve-aydinlarimiz/

27 Nisan 2026 Pazartesi

Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil'in anısına/Prof. Dr. Taner Akçam*

23 Nisan Türkiye Cumhûriyeti'nin kuruluş günü,çocuk bayrâmı olarak kutlanıyor;24 Nisan Ermeni Soykırımı'nın sembolik başlangıç târihi,dünyânın hemen her yerinde düzenlenen törenlerle 1915-1918 arasında yok edilen Ermeniler anılıyorlar.

Bu iki gün üzerine yazılmış en anlamlı yazı Hrant Dink tarafından yazıldı.Hrant yazısının başlığını 23,5 olarak koydu.23,5 şimdi bir Hâfıza Müzesi...Herkesin gidip görmesini harâretle öneririm.23,5 yazısı ile Hrant'ın aradığı 23 ve 24 Nisan'ları birarada anlatacak ortak bir hikâyenin mümkün olup olmadığı idi.

"Aynı ve tek" hikâye değildi bu.Ama bu topraklarda yaşayan insânların birarada yaşamalarını mümkün kılacak bir hikâye!

Türkiye Cumhûriyeti'nin "ilelebet yaşaması" biraz da 23 ve 24 Nisan'ları anlatabilecek bir hikâyeyi kurabilmemize bağlı.

Hrant'ın arayışına katkı sunacağını tahmin ettiğim bir hikâye,Greg Sarkisyan tarafından anlatılan Urfalı Hacı Halil hikâyesidir(1). İlk defa,1995 yılında Sarkisyan'dan dinlediğim bu hikâyeye gelin hep berâber kulak verelim: "Babam 90 annem ise 82 yaşında.Babamın babasını idâm etmişler,babaannem ise ırzına geçilerek öldürülmüş.Dokuz çocuklu aileden bir tek babam ve beş yaşındaki kardeşi kurtulmuşlar.Anne tarafımın hikâyesi ise farklı,biraz anormal ama bu nedenle ihmâl edilmesi gerekmiyor.Dedemin bir iş arkadaşı varmış Hacı Halil.Bir gün gelmiş dedeme 'kötü haberler geliyor,Ermenilere kötü şeyler yapacaklarmış',demiş ve dedeme başına gelecek kötü bir durumda tüm bir aileye bakacağını,gözünün arkada kalmaması sözünü vermiş.Tahmin edilebilecek felâketlerin en kötüsünden bile daha dehşetli olan bu felâket meydâna geldiğinde dedem,ailesinin,hâmile eşi yâni benim büyükannem ve yaşları iki ile sekiz arasındaki dört çocuğunun gözleri önünde idâm edilmiş.
Hacı Halil ise sözünü tutmuş ve evinin çatısında bizim aileyi tam bir yıl boyunca saklamış.Ailenin saklandığı yer lojistik bakımdan oldukça tehlikeli imiş.Anneannemin yeğeni de dâhil toplam yedi kişi imişler çatı katında.Kimsenin dikkatini çekmeden yedi kişi için alışveriş yapmayı,her gün,bir sonraki geceye yetecek kadar yemek hazırlamayı Hacı Halil aylarca yapmış.Arada bir,iki eşini ve hizmetçilerini akrabalarına yollayarak saklananların aşağıya inmesini,elbiselerini yıkamalarını ve banyo yapmalarını da sağlamış.Çocuklardan ikisi öldüğünde onları da gizlice gömmüş.Tüm bunları yaparken çok büyük riske girdiğini biliyordu Hacı Halil.Üstelik hizmetçileri ne yaptığından haberdardılar ve eğer yakalansaydı onun da kaderi Ermenileri bekleyen kaderle aynı olacaktı. Ben kendi kuşağımın,amca ve teyzeleriyle birlikte büyüyebilen çok az çocuğundan birisiyim.Tüm bunlar bana hep Türk Hacı Halil'i hâtırlatıyor.Tanrı'nın rahmeti onunla ol­sun.Daha sonra Halep ve Beyrut'ta Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde büyüdüm,okula gittim...Özgür ve bağımsız Ermenistan rüyâsı ile Türkler tarafından yapılan soykırımın kâbusu,gördüğüm eğitimin iki temel direği idi.Hem Ermeni örgütlerinden hem de hayâtta kalanlardan Türklerin insânlık-dışı yaratıklar olduklarını öğrendim...Ama Hacı Halil'in anısı benim bilincimin bir parçası idi ve ben bu insâncıl Türk'ün,onun ailesinin varlığının bende yarattığı ikilemi bilerek büyüdüm.Ben de içselleşmiş olan bu ikiliğin bana öğrettiği bir gerçek var.Gerçeklik ve adâlet o kadar kolay değil,bu mutlakâ araştırılmalıdır...

Elimi buradan Türkiye'nin insânlarına uzatmak istiyorum.Hâtırlamaları için ricâ ediyo­rum;bir zamanlar devletleri [Osmanlı T.A.] belki kâtiller tarafından yönetilmişti ama onların Hacı Halil'leri de vardı.Soykırım gerçeğini kabul etmek,üzüntüyü dile getirmek bu sonuncuların anısının şerefine yakışan şey olacaktır.Bizler arasındaki iyileşme süreci de belki böyle başlayacaktır..." Sarkisyan bu konuşmayı,1995 Nisan'ında,Yerevan'da "Ermeni Soykırımı'nın Sekseninci Yıldönümü" nedeniyle düzenlenen uluslararası bir sempozyumda,yöneticisi olduğu Zoryan Enstitüsü'nün konferansı niçin desteklediğinin gerekçesini açıklamak için yapmıştı. Ertesi gün,24 Nisan'dı ve Ermeni Soykırımı kurbânları adına düzenlenen dinî töreni izlemek üzere Ermeni Kilisesi'nin merkezi olan Etchmiadzin'e gittik.Tören çok etkileyici idi.Yüzlerce belki binlerce insân ellerinde çiçekler ve mumlarla kiliseye giriyorlar,âyîni izliyorlar ve öldürülenlerin anısına mum yakıyorlardı.Bir koro sürekli çeşitli parçalar okuyordu.Âyîni,sempozyuma katılan akademisyenler için ayrılan özel bir yerden izliyorduk.

Greg Sarkisyan yanıma geldi.Elimden tuttu,beni mum yakan kalabalığın arasına soktu.Elimi bırakmadan bir mum yaktı ve kulağıma eğilerek "Hacı Halil'in anısına" dedi.Yanan mumu kumun içine berâberce koyduk.

24 Nisan,öldürülen veyâ açlığa veyâ hastalığa terkedilerek imhâ edilen insânları anma günüdür.Ölenlerin hâtırlandığı böyle bir yerde beklenen,en azından o ân için,öldürenlere karşı biraz soğukluk duyulması,onların hafif bir öfkeyle anılması­dır.Ama Hacı Halil'in hayâtı ve yaptıkları Sarkisyan için öylesine önemiydi ki,o benimle birlikte Hacı Halil'i hâtırlamayı ve onun anısına bir mum adamayı daha önemli bulmuştu.

Hepimiz biliyoruz ki bu topraklarda onlarca ve yüzlerce Hacı Halil'ler var.Eğer Soykırım'dan kurtulan Ermeniler olduysa bunda Hacı Halil'lerin de hiç ihmâl edilemeyecek bir rolü olmuştur.Peki biz bu hikâyeleri niçin anlatmıyoruz?

Niçin İttihâtçı kâtilleri övmek için sıraya giriyor ama Hacı Halil'leri karanlığa gömüyoruz.Hrant'ın aradığı 23,5 biraz da Hacı Halil'lerin hikâyesini anlatmakla mümkün değil mi?.. *** 1-Hikâyeyi Zoryan Enstitüsü'nün sayfasından aldım.Ama,Sarkisyan'dan bu hikâyeyi defalarca dinlemiş birisi olarak,hikâyeye sâdık çok küçük değişiklikler yaptım. *Prof. Dr. Taner Akçam,Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil'in anısına,Medyascope,23 Nisan 2026. https://medyascope.tv/2026/04/23/hrant-dink-ve-urfali-haci-halilin-anisina/

1 Nisan 2026 Çarşamba

Türklüğümün üç hâli/Prof. Dr. Taner Akçam*

73 yaşındayım.Hayâtım boyunca üç ayrı "Türklük hâli" yaşadım.Üç ayrı Türklük deneyimi...Biraz kişisel olacak ama olsun.Bu farklı Türklük hâllerini anlatmanın,"Sol ve Türklük" konusunda söylediklerime açıklık getireceğini biliyorum.

Birinci Türklük hâlim,Türkiye'de iken yaşadığım Türklüktü."Türklüğünü bilmemek hâli" diye tanımlayalım bunu...İkinci Türklük hâlim Almanya'da yaşadığım Türklüktür.Deyim yerindeyse Türk olduğumun zorla hâtırlatıldığı bir deneyim!Üçüncü Türklük hâlim,ABD'nde yaşadığımdır.Bunu "Türklüğümün normalleşmesi" olarak tanımlamak taraftarıyım.Kendisine özel bir anlam yüklenmeyen,râhatlatıcı bir Türklük hâlidir bu... Birinci hâl:Türklüğün farkında bile olmamak

Türk olduğunu farketmeyen bu Türklüğü,"Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler" sözü ile anlatmak isterim.Türk olmaktan kaçma veyâ farkında bile olmama hâli...Acaba neden?

Akla gelen,herkesin ezbere bilebileceği iki izâh tarzı var:Birincisi,çünkü solcuyduk.Ve sol düşünce evrensel bir düşünceydi.Din-ulus-sınıf farkı bilmez enternasyonalistlerdik bizler.Solcu olan kendisini etnik kökenine göre tanımlamazdı.Bu nedenle "Türk" olmadım hiçbir zaman.İkinci neden Kürtlerdi.[Burada Ermeni,Rum,Süryani ve Yahudi gibi diğer grupları özellikle saymıyorum,çünkü onlar zâten "yoktular" ve "öteki" idiler.]

Sonuçta solcular olarak Türkiye'deki egemen sistemin Kürtleri en temel haklarından mahrûm ettiğini biliyorduk.Ezenler "Türk" yönetici sınıf mensûbu idiler ve Kürtleri "Türklük adına" eziyorlardı.Bu nedenle "Türklük" ile özdeşleşmek-ilişkilendirilmek yerine Türkiye kelimesini kullanmayı tercih ediyorduk.

Bunlar belki saygı duyulması gereken son derece "masûm" düşünceler.Ama her hikâyenin sakladığı başka gerçeklikler vardır.Din-etnik-kültür kimliklerine göre hiyerarşi oluşturmuş bir toplumda yaşıyorduk.Üstelik en tepesinde Sünni-Müslüman-Türk'ün olduğu bu hiyerarşik yapının temel taşları,kendisinden olmayanlara yönelik büyük katliâm,sürgün ve bastırma politikalarıyla atılmıştı.Sistemden en çok yararlananlar Türklerdi.Farkında ol veyâ olma,Türkler grubuna dâhilsen şanslıydın ve sistemin diğer etnik-din-kültür gruplarına baskı kurmasının sonuçlarından otomatik olarak yararlanıyordun.

Ama bu avantajlı durumunu açıkça tanımlamadığın ve Türklüğünü evrensel kategorilerin arkasına sakladığın zaman ise ötekinin senden kuşkulanmasının temellerini atıyordun.Onun için örneğin Kürtler,bizlerin "evrenselci nutukları"na pek inanmadılar.Onun arkasındaki Türkçülüğü çok râhat,kolayca gördüler. İkinci hâl:Almanya'da azınlık olmak

Burada Almanya'ya mülteci olarak gelen her solcunun yaşadığı bir "Türklük hâli"nden söz ediyorum.Bizlere "Türk olduğumuz" sadece Alman hukûk sistemi tarafından değil,Alman toplumu tarafından zorla hâtırlatıldı.Kendimiz öyle sayalım veyâ saymayalım,Türk sayılıyorduk ve bu nedenle dışlanıyor ve horlanıyorduk.

Münih'te 1978-1979 yıllarında olacak,otobüse bindiğimde siyah saçlı olduğum için yanıma kimsenin oturmadığını farkettiğimde Türk olduğumu anladım.

1981 yılında rahmetli babamı Hamburg'da Alman kültürünü tanıtmak amacıyla bir birahâneye götürdüm.Ama oturmamız ile Türk olduğumuz için kovulmamız bir oldu.Yan masada derneğimizin "Anti-Faşizm Komitesi" üyesi Alman arkadaşlar oturuyordu.Gözleri önünde,neredeyse tekme,tokat kovulurken onlar biralarını içmeye devâm ediyorlardı. Yine o yıllardaydı,ev arıyordum.Gazetelerdeki ev ilânlarına telefon ediyordum ama her seferinde telefondaki şivem anlaşıldığı için "ev tutuldu" diye suratıma kapatılıyordu.Evinde kaldığım Alman arkadaş bana yine "sınıf mücâdelesi","hepimiz eziliyoruz","evrensellik,enternasyonalizm" nutukları atmaya başladı.Tepemin attığını hâtırlıyorum.Öfkeyle telefonu önüne koydum.Biraz önce suratıma kapanan telefonu aramasını söyledim.Kırmadı,aradı ve "tutuldu" denilen evin tutulmadığını ve isterse tutabileceğini berâberce öğrendik."Yok öyle evrensellik,sen Almanlığı kabul et veyâ etme,Alman olarak bu ülkenin avantajından faydalanıyorsun,önce bunu öğrenmen lâzım" diye nutuklar attığımı hâtırlıyorum.Türkiye'nin Kürd'ünü,Alevi'sini o zaman daha râhat anlıyorsun.Dediğim gibi,her Türk mültecinin içinden geçtiği bir değişimdir bu.

Bu Türklüğümü "öfke Türklüğü" veyâ "tepki Türklüğü" olarak tanımlamak isterim.Kendini Türk olarak tanımlamak gibi özel bir arzun olmamasına rağmen,ırkçı saldırılara muhâtap oluyor ve zorla "Türk" ilân ediliyorsun."Türksem Türk'üm ne var bunda" öfkesiyle,Türk (yabancı) olmanın derin anlamı üzerine düşünceler geliştiriyorsun. Üçüncü hâl:Ermenilerden öğrendiğim Türklük

Amerika'ya geldiğim ilk yıllarda,insânların etnik-ulus tanımını bol miktârda yapmalarının şokunu yaşadım.Kimse ulus-kültür kimliğini saklamıyor,bunun üzerine son derece açık ve râhat bir tarzda konuşuyorlardı.Almanya'da bulunan Enstitü'deki arkadaşlarıma,ABD'nde "dilin ne kadar etnikleştirilmiş olduğu" üzerine teorik analizler yaptığımı hâtırlıyorum.

Sonra Ermenilerin beni "Türk akademisyen" olarak tanıması süreci geldi.Alıştıkları bir "Türk tipi" değildim ama bu onların beni Türk olarak görmelerine engel de değildi.Sıradan inkârcı bir Türk olmadığım için de diyalog yolları son derece açıktı.Bu râhatlık "Türklüğümü" bir başka boyutta tanıma imkânı verdi bana.

Ohannes adlı bir arkadaşıma göre benim tüm amacım Türklerin iyiliğini sağlamaktı.Ermenilere,başlarına gelenler üzerine açık olarak konuştuğum için onlara belki psikolojik bir râhatlama veriyordum ama yaptıklarım,yazdıklarım esâs olarak Türkler içindi...Türkleri kastederek,"bir gün,bu çabalarını Ermeniler için değil,Türkler için verdiğini anlayacaklar" diyordu.

Çarpıcı bir başka örnek Anna'ydı."Ne zaman Türkçe duysam,'düşmânımın dili,milletimin başına felâket getirenlerin dili' diyordum.Seninle tanıştıktan sonra Türkçe duyduğumda 'arkadaşımın dili' demeye başladım."

Bu deneyimler,Türk olmanın ne saklanması gereken,ne de ötekisine öfke duyulması gereken bir şey olduğunu öğretti bana.Söylediği zaman da kıyâmet kopmuyordu!Soru şu:Bu râhatlamanın nedeni neydi?

Burada kimliklerin statik olmadıkları,değişken oldukları;sadece birey veyâ gruba dâir ontolojik bir özü anlatmadıklarını ama ilişkisel olarak kurulan,anlatı içinde şekillenen ve anlam kazanan bir şey oldukları üzerine derin sosyolojik analizler yapmak istemiyorum.

Râhatlamaya ilişkin benim cevâbım çok basit:"Ortak hikâye".Türklüğümün normalleşmesini sağlayan,Ermeni dostlarımla kendimize ve târihimize ilişkin "ortak bir hikâye" anlatmaya başlamamızdı.Altını çizeyim,"ortak hikâye"den kastım "aynı ve tek" hikâye değil.Farklılıkları gören ve bilen,örneğin acının ve sorumluluğun farkına varan ortak bir anlatımdı bu.Benim Türklüğüm bu anlatı içinde kurulan,paylaşılan ve karşılıklı tanınmayla normalleşen bir şeydi.Türklüğüm bir anlamda,Ermenilerle konuşmam sürecinde "karşılıklı anlatı içinde" yeniden kuruluyordu.

O hâlde Türk solcularına tavsiyem,kendileri hakkında anlattıkları hikâyenin içinde "ötekinin" olmadığını görmeleridir.Kürd'ü,Ermeni'yi,Rum'u ve Süryani'yi kendisi gibi özne olarak gören bir anlatıyı kuramadıkları müddetçe Türklüklerini normalleştiremezler.Türklüklerini saklamalarının nedeni,ötekiyle paylaşacağı hikâyeden yoksun olmasıdır.

Bunun siyâsî açıdan anlamı ne?Aslında çok basit:Kendi kimliğinin ve devletinin kuruluş sürecini "hatâları olsa bile emperyalizme karşı yoktan varedilen ulusal kurtuluş savaşı" olarak anlatmak yerine "yazık oldu" diye anlatmaya başlamak...Ve bu ülkenin Kürd'üne,Ermeni'sine,Süryani'sine,Yahudi'sine yazık oldu diyebilmek...Onların acısını kendi hikâyesinin bir parçası yapmayı öğrenmek gerekiyor!

"Neydik,ne olduk?" sorusunun cevâplarından birisi de burada yatıyor.Çünkü Türk solunun kendisi ve toplumu için anlattığı hikâye hem bugün için en çok ihtiyâç duyulan "birlikte yaşam" sorusuna cevâp vermiyor hem de birlikte yaşamayı imkânsız kılan ve saklamak zorunda kalacağı sorunlu bir Türklük yaratıyor... *Prof. Dr. Taner Akçam,Türklüğümün üç hâli,Medyascope,31 Mart 2026. https://medyascope.tv/2026/03/31/taner-akcam-yazdi-turklugumun-uc-hali/

Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu/Prof. Dr. Taner Akçam*

Devrimci Yol hareketinin önde gelen liderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu geçenlerde,Ertuğrul Kürkçü hakkında çok ağır suçlamalarda bulundu.Kürkçü,Müftüoğlu'nun bu "bayram değil,seyrân değil" çıkışına ve suçlamalarına cevâp verdi.

Ertuğrul Kürkçü'nün açıklamalarından öğreniyoruz ki Oğuzhan Müftüoğlu,"geçmişin devrimci değerlerini inkâr eden",Mahir Çayan'ların yaptıklarını "emperyalizme hizmet" olarak gören,"Abdülhamid'e övgüler düzen","sağcı" Kürkçü ile ÖDP kuruluşu ve Kürkçü'nün milletvekili adaylığını desteklemek başta olmak üzere birçok konuda ortak siyâset yapmakta hiçbir mahzûr görmemiş.

Aslında,Oğuzhan Müftüoğlu'nun kendisini "geçmişe âit olumlu-devrimci değerler" koltuğuna oturtup,orada elde ettiğini zannettiği "moral üstünlük" sopası ile elli yıllık arkadaşına ağır suçlamalarda bulunması kendi başına üzerinde durulmaya değer bir husûs.Ama yazımın konusu bu değil.Sebebi ise Müftüoğlu'nun tavrını "ilginç" bulmama rağmen konunun kendisini ("1970'te kim ne yaptı,niye yaptı?") çok sıkıcı buluyor olmam.

1991 yılıydı.Akademik çalışmalar için zorunlu olan İngilizcemi diriltmek için Londra'ya dil kursuna gitmiştim.Polonyalı yaşlı bir çiftin evinde bir oda kirâlamıştım.Evin erkeği,İkinci Dünyâ Savaşı sırasında Londra'daki Polonya sürgün hükûmetine bağlı olarak,müttefik kuvvetler bünyesinde savaşmış askerlerden biriydi.Savaşın ardından Polonya Sovyet egemenliği altına girince ülkesine dönmemiş,İngiltere'de kalmıştı.

Evin hanımı ise sık sık kocasından şikâyet ederdi.Meğer bu eski askerler bir dernek kurmuşlar ve her haftasonu biraraya geliyorlarmış.Toplandıklarında tek konu savaşmış,"Sen orada şöyle yapsaydın,böyle yapmasaydın" diye birbirlerine girerlermiş.Kadın,neredeyse elli yıldır aynı tartışmaları dinlemekten usandığını söylüyordu,"Bıkmadılar şu savaşı konuşmaktan!" diye yakınıp duruyordu.

Oğuzhan Müftüoğlu'nun 1970'de "kim ne yaptı?" pilavını ısıtması bana yukarıdaki anımı hâtırlattı.Yanlış anlaşılmak istemem,amacım polemik değil!Hattâ,Polonyalı askerlerin aksine,bu topraklarda 1968 sonrası "kim ne yaptı,niye yaptı?" tartışmasının ciddî olarak yapılmadığına inananlardanım.Özellikle de bu zorunlu tartışmaların zamanında yapılmamış olması nedeniyle ama aradan geçen altmış yıldan sonra konunun belli bir grup insânın dışında kimsenin ilgisini çekmediğini düşünüyorum.

Keşke konu vaktiyle muhâtapları arasında yaratılmış önemli toplumsal platformlarda tartışılmış olsaydı ve bu tartışmalar yeni kuşaklara bazı kültürel izler bırakacak şekilde aktarılmış olabilseydi! Oğuzhan Müftüoğlu'nun,Ertuğrul Kürkçü'ye en hafif ifâdeyle "yakışıksız" bulduğum bu çıkışı acaba başka hayırlara vesile olabilir mi?Sorulması gereken soruları sordurabilir,yapılması gereken tartışmalara yol açar mı?Zannetmiyorum ama bu kısa yazıda bu sorulardan birkaç tanesini sormak istiyorum. Neydik,ne olduk? Türk solu (Türkiye kavramını bilerek kullanmıyorum),Cumhûriyet'in kuruluşundan 1960'ların ortalarına kadar kitleselleşemedi.Ama 1960'lar sonrası önce TİP deneyi ile başlamak üzere 1968 gençlik hareketleri ve 1970'lerin çeşitli sol örgütleri ile çok ciddî bir toplumsal dalga yarattı.1971 Darbesi üzerlerinden geçen bir silindir idi ama dalga kabarmaya devâm ediyordu.Solun kitleselleşmesi o denli boyutlardaydı ki tüm büyük sendikalar,meslek odaları sol tarafından kontrol ediliyordu.1970'lerin sonuna doğru bazı şehirler sol örgütlerin kontrolüne girmişti.

Sonra bu dalga birdenbire çöktü.Elbette 12 Eylül Darbesi bir vahşet idi.Ama bu büyük dalganın ortadan kalkması ve Türk solunun bugün neredeyse yok denecek düzeye gerilemesi bir tek 12 Eylül şiddeti ile açıklanabilir mi?

Dünyâdaki gelişmeler,Sovyetlerin çöküşü,İran Devrimi'nde ifâdesini bulan İslâmî uyanışın 1960'ların sol uyanışının yerini alması gibi birçok faktör elbette bulunabilir ve ileri sürülebilir.Ama bu tür gerekçeler dünyânın her yeri için örneğin Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri için de geçerliydi.Fakat oralarda sol,içinde bulundukları toplumlarda siyâseti belirleyen önemli politik güçler olmayı başardı ve siyâsette etkin olamadıkları durumlarda bile toplumsal kültürü değiştiren bazı dönüşümlere öncülük edebildi.

Bizde bunlar pek olmadı.Sel gitti geride ne kaldı,sorusu çok ciddî!Gerçekten 1960'ların ve 1970'lerin o büyük toplumsal dalgası gitti ama sol nerede?Ve geriye ne bıraktı?Kendisi gittiyse bile topluma bıraktığı neydi?ÖDP deneyimini unuttuğum zannedilmesin,belki de o "ölümden önceki çok kısa süren cânlanma" ânıydı. Ben konuşulması gereken asıl konunun "Neydik,ne olduk?" sorusu olduğunu düşünüyorum.Bugün Türk solu diye bir olgu niye yok?Niye hiçbir siyâsî veyâ kültürel anlamı kalmamış,Rabb'im hepimize uzun ömür versin,hayâtta olanların ölmesi ile bitecek bir "dönemden" söz ediyoruz?

Yok olan "Türk solu" gerçeğine bir başka gerçeği daha eklemek isterim."İşte Türk solu örneği" diye verebileceğiniz her örnek,1990 sonrası yükselen Kürt hareketi tarafından sırtlanmış,taşınmakta olan insânlar topluluğudur.Öcalan'ın,1970'lerden kalan "Türk solu ile birlikte olma" arzusu olmasa,bugün siyâsette aktif olan birçok Türk solcusunun yerinde yeller esecekti.

Türk solu niçin bu hâlde?Niçin bu dalgadan geriye belli bir siyâsî ağırlığı olan bir örgütsel yapı bile kalmadı?Niçin,toplumda izler bırakan önemli kültürel birikimler yaratamadı?Evet,neydik ne olduk?Altmış yıl önce "sen öyle mi yapmıştın,böyle mi yapmıştın?" yerine acaba bu "niye böyle olduk?" sorusuna cevâp aramaya başlansa nasıl olur? Türk olduğunu söyleyememek Benim kendimce bu sorulara bazı cevâplarım var.Bunlardan bir tanesi "Türk" kelimesinde yatıyor olabilir mi?Türk solcuları kendilerine "Türk" diyemediler.Onlar da İttihât ve Terakkîcilerin 1913'lere kadar Türk ve Türkçü olduklarını gizlemeleri ve kendilerini Osmanlıcı olarak göstermeleri gibi,"Türkçülüklerini" gizlemeyi ve kendilerini "Türkiyeci" diye göstermeyi tercih ettiler."Türkiye" kelimesi sıcak bir battaniye gibiydi.Kullanmayı çok seviyorduk.

Acaba niye?Utandık mı?Kendimize Türk dememe ile "utanma" duygusunun bir ilintisi var mı?Eski Marxist jargonumla söyleyeyim:"Ezen ulus devrimcileri,kendilerini ezen ulus yöneticileri ile özdeşleştirecek biçimde tanımlamazlar".Acaba Türk solcuları,"kötü" olduklarını düşündükleri "ebeveynleri" ile araya mesâfe koymak isteyen çocuklar gibi mi davrandılar?

Türk sıfatını kullanmayarak,belki Türk yöneticilerinin işlediği suçlar ve günâhlar ile araya mesâfe koymuş olacaktık.Yapılan kötülüklerle ilgisi olmayan "enternasyonalistler" olduğumuzu göstermenin bir yoluydu belki bu... Ben bu kanâate sahip değilim.Geç Osmanlı döneminden bugüne kadar Osmanlı-Türk yöneticilerinin işledikleri günâhlarla gizli açık hesaplaşan bir sol hemen hiç olmadı desem?Böyle bir gelenek oluşmadı.Hattâ "ebeveynleri ile" yâni Cumhûriyet'in kurucu kadroları ile hiç de yadsınmayacak bir "sevgi ilişkisi" içindeydiler.Kendilerini onların takipçisi ve devâmcıları olarak görmekte ve ikinci Kuvâ-yı Milliyeciler saymakta hiç tereddüt etmediler.Elbette,bugün belki de unutulmuş olan İbrahim Kaypakkaya gibi bazı istisnâları vardı ama konunun ayrıntısında boğulmak istemem.

Benim kanâatim,Türk solcuları,"Türkiye" kelimesi arkasına saklanarak aslında kendi Türkçülüklerini saklamaktan başka bir şey yapmadılar.Ve daha da önemlisi sorumluluktan kaçtılar.Onların Türk kelimesini kullanmamalarını bir "kaçış öyküsü" olarak okumak isterim.Yargımın ağır olduğunu biliyorum ama kendi sorumluluğundan kaçanın başkasına da fâydası olamayacağını biliyorum!

Konuyu uzatabilirim ama Almanya'da "Türk" olduğumun farkına vardım fakat bana "Türk olduğumu Ermeniler öğretti" diye ileride yeniden açmak üzere kapatayım.Bana,"Türklüğümü" öylesine doğal bir biçimde hâtırlattılar ki..."Türklüğümü" Ermenilerden öğrendiğimde önümde büyük bir dünyâ açıldı. Bir başka soru daha sorarak bu yazıyı sonlandırayım:Acaba 1960-1970'li yılların o büyük dalgası,150-200 yıllık Osmanlı-Türk târihinin neresinde duruyor?Bu dalganın önündeki kendimize ve kuşağımıza böylesi 150-200 yıllık bir evreden bakmak acaba bizlere neler öğretir?

Bir başlangıç olması itibâriyle söyleyebileceğim şu:150-200 yıldır bu topraklarda Batıcı-lâik-modernist bir gövde ile İslâmî muhâfazakâr gövde arasında büyük bir kültür savaşı yaşanıyor.Bu iki büyük gövde arasında ama demokratik değerler ve sivil siyâsî kültür açısından büyük bir fark yok.Özgürlüklere bakış ve "öteki ile ilişki" konusunda birbirlerine çok benzerler.Ve Türk solu işte bu kültür savaşında Batıcı-lâik-modernist çevrenin arka bahçesinin çocuğu olmanın ötesine geçemedi.

Belki bu gövdenin içinde radikal araçlara başvuranlar idiler ama düşüncelerinde asla radikal olamadılar.1950'de seçimlerle çok partili bir sisteme geçişi bile "karşı-devrim" olarak görecek kadar Batıcı-lâik-modernist çevrenin muhâfazakâr savunucuları idiler.Belki bu çevrenin "iyi çocukları" olabildiler,o kadar.

Eğer konuşmaya buralardan başlasak belki bu ülkeye âit bazı temel sorunları daha iyi anlarız diye düşünüyorum... *Prof. Dr. Taner Akçam,Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu,Medyascope,29 Mart 2026. https://medyascope.tv/2026/03/29/taner-akcam-yazdi-oguzhan-muftuoglu-vesilesiyle-turk-solu/

Ermenistan seçimlere hazırlanırken:"Anayasa sorunu" ve savaş şantajı/Hovsep Hayreni*

7 Haziran'da gerçekleşmesi beklenen genel seçimlerin öngününde Ermenistan iç siyâseti şok edici bir şantajla çalkalanıyor.

Başbakan Pashinyan diyor ki,"Eğer Yurttaş Sözleşmesi Partisi anayasal çoğunluk sağlamazsa Eylül ayında savaş olacak ve çok ağır sonuçlar getirecek.Dikkat edin,demiyorum ki seçimlerde gâlip gelmezse;anayasal çoğunluk elde etmezse!.."

Bilmeyenler için küçük bir ön açıklama:Yurttaş Sözleşmesi,Başbakan Nikol Pashinyan'ın liderlik ettiği partidir.Anayasal çoğunluk ise,anayasayı değiştirebilmek için öncelikle Ulusal Meclis'te sağlanması gerekli olan asgarî yüzde 60 çoğunluğa (107 üyeli Meclis'te en az 65 sayıya) tekâbül ediyor.Tabîî anayasa değiştirme veyâ yenilemenin ikinci etabı da halk oylamasıdır.Ama Meclis'te gerekli çoğunluk sağlanmadan birinci etap geçilemeyeceği için,anayasayı değiştirmek isteyen bir siyâsî güç ilk başta onu gözetmek zorunda.Biliyoruz ki Pashinyan seçimlerden hemen sonra geçirtmek için yeni bir anayasa hazırlatıyor.

Peki yeni bir anayasa zorunluluğu nereden ileri geliyor?Bu mevcût anayasanın cevâp olamadığı düşünülen öz-ihtiyâçlar temelinde midir?Diyelim ki iktidâr partisinin bakışıyla o da bir neden olsun,ama ondan ibâret olsa gerekli sayının bulunmayışı neden savaş getirsin ki?O hâlde sorun nedir?..

Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki "barış" sürecini ciddî şekilde izleyenlerin şüphe duymayacağı açıklıkta bir gerçeklik var.O da Ermenistan yönetimini anayasa değişikliğine zorlayanın Azerbaycan yönetimi olduğudur.Ve bu yeni değil.Geçen yılın Mart ayında Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov Ermenistan'la barış için müzâkere edilen 17 noktanın tümünde uzlaştıklarını açıkladığı zaman anlaşmanın eli kulağındaymış sanılırken,konuşmasının devâmında "Ama Ermenistan'ın yerine getirmesi gereken iki şart daha var" diyerek Minsk Grubu'nun lağvını ve Ermenistan Anayasası'nın değiştirilmesini resmen gündeme getirmişti.

17 maddelik Barış Anlaşması taslağı 8 Ağustos 2025 günü Trump'ın şahitliğiyle Beyaz Saray'da ön imzâya alındı.O belgede Anayasa değiştirmeye dâir bir şey yoktu.Ama bunu "içişlerine karışmış olmama" uyanıklığı ile ayrı tutan ve çoktan beri sözlü olarak dayatmış bulunan Aliev,o toplantıdan hemen sonra güncelledi.Kendi basınına verdiği mülâkâtta "Pashinyan'ın anayasa değişikliği için temînât verdiğini" söyleyip "aksi taktirde Amerikan Prezidenti'ne hürmetsizlik etmiş olacağını" da vurgulayarak işi sağlama bağlamak istedi.Daha sonra da her fırsatta anayasa değişikliği olmadıkça Barış Anlaşması'nın imzâlanmayacağını tekrarladı.

Başbakan Pashinyan ve ekibi,önceleri çekingen tarzda itirâz etmelerine rağmen,Beyaz Saray zirvesinden sonra sessiz sedasız o şartın gereğini yerine getirmeye odaklandılar.Fakat bu konu iç siyâsette tartışıldıkça "Biz daha 2018 yılında iktidâra gelirken anayasa değişikliğine gitmeyi düşünüyor ve söylüyorduk,bu bizim kendi tercihimizdir ve kimsenin dayatmasıyla hareket etmiyoruz" diyen Pashinyan ve arkadaşları hiç de inandırıcı olamadılar. Nihâyet geçenlerde Pashinyan'ın basına verdiği kısa ama çarpıcı bir demeç,anayasa değişikliğinin tam da Aliev tarafından dayatılan yönde düşünüldüğünü apaçık etti.Aliev Ermenistan Anayasası'nın kendisinden ziyâde,onun atıfta bulunduğu "bağımsızlık bildirgesi"ni problem ediyor,orada "Azerbaycan'dan toprak talebi" olduğunu ileri sürüyor ve onun ortadan kaldırılmasını istiyordu.Pashinyan da bu talebi karşılamak üzere "Yeni anayasada bağımsızlık deklarasyonuna atıf olmamalıdır" dedi.Gerekçe olarak ise "Çünkü bağımsızlık bildirgesi çatışma mantığı üzerine kurulmuştur,biz o mantık üzerinde giderek bağımsız devlet inşâ edemeyiz" açıklamasında bulundu."Biz bunu yapmazsak biliyorsunuz,Aliev Barış Anlaşması'nı imzâlamayacak" diye de eklemek yerine,"öz-irâde" izlenimini veren bu tür gerekçelendirmeyle yetindi.

Bilindiği üzere bugünkü Ermenistan Cumhuriyeti 1991 yılında kurulmuştur.Eleştirilen bağımsızlık bildirgesi ise o kuruluşa temel teşkil eden târihsel bir belgedir."Mücâdelesiz bağımsızlık olur mu,hangi devlet çatışmasız kurulmuş ki?" gibi karşı-mantık soruları yöneltmek de mümkün.Ama bu tartışma bir yana,mevcût Cumhûriyet'in dayandığı o târihsel belge bugün ne değişikliğe uğratılabilir,ne de yok sayılabilir.Çünkü o günün gerçekliği içinde yazılmıştır.

Bunu bilmelerine rağmen Aliev'in ısrârı karşısında meşrû savunma noktalarından çekilip bu sözlü şartın gereğini de yerine getirmeyi kabul eden yöneticilerin Ermenistan halkına bunu benimsetmek için bir mantık üretmeleri gerekirdi.Bu ise bütün diğer taviz konularında olduğu gibi tılsımlı "barış" sözcüğüyle olabilirdi.İşte bu temelde sözkonusu târihsel belgenin "çatışma mantığına dayalı" diye kötülenmesi akıl edildi.Karşıda devâmlı parmak sallayan,tek taraflı yeni şartlar dayatan bir muhâtap bulunduğuna bakılmadan,sanki karşılıklı iyi niyet ve düşmânlığı aşma çabası varmış ve Ermenistan'ın hukûkî temelleri Azerbaycan'a göre daha çatışmacıymış da o yüzden böyle bir revizyonu özellikle onun yapması gerekiyormuş gibi bir tuhaf illüzyonla "çatışma yerine uzlaşma mantığını geçirme" fikri işlendi.

Geçen yılın Eylül ayında partisinin kongresinde Pashinyan "Üçüncü Cumhûriyet" diye anılan bugünkü Ermenistan Cumhûriyeti'nin değişmesi gerektiğini ve seçimlerden sonra yeni bir anayasayla "Dördüncü Cumhûriyet"e geçiş yapacaklarını ilân etmişti.Tabîî sorgulayıcı olan herkesin kafasında "Bu ihtiyâç nereden?" sorusu doğdu ve birçok analist bunun Azerbaycan tarafından değiştirilmesi istenen anayasa ve bir kenara atılması dayatılan bağımsızlık bildirgesiyle bağını hemen kurdu.Mevcût anayasa o bildirgeye dayanıyordu.O bildirgenin devreden çıkartılması için ya anayasanın girişinde ona atıf yapan paragrafın silinmesi ya da en iyisi yeni bir bildirge ile yeni bir anayasa hazırlanması gerekirdi.Bu ise mevcût cumhûriyet yerine yeni bir cumhûriyet ilânıyla olabilirdi.

Dördüncü Cumhûriyet fikrinin evrimini araştırınca Pashinyan'ın daha 2010 gibi erken bir târihte Haykakan Jamanak isimli kendi gazetesinde benzer bir ihtiyâçtan söz ettiğini gördüm.O zaman da Türkiye ile Ermenistan arasında ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik diplomasiden hareketle Dördüncü Cumhûriyet fikrine varmış olması ilginçtir.Ama o târihlerde ve çok yakın zamana kadar da Üçüncü Cumhûriyet'in dayandığı bağımsızlık bildirgesiyle bir problemi yoktu.2020 yılındaki yenilgiden sonra bile Artsakh (Dağlık-Karabağ) halkının kendi kaderini tayin hakkını savunmayı "çatışmacı mantık" diye reddetme durumunda değildi.2021 yılı olağanüstü seçimlerinde ve yeni hükûmet programında Artsakh'ın ihlâl edilen haklarını savunma ve konumunu güçlendirmeye dâir vaadleri de vardı.2022'den itibâren o konuda esâslı tavize yöneldi ve Artsakh halkının kendi yurdundan tasfiye edilmesine kolaylık sağlayan teslimiyetçi siyâsetiyle Ermenistan'ın güvenliğinin de tehdit edildiği bugünlere geldi.Son durumda artık bambaşka bir bakışla gündeme getirdiği Dördüncü Cumhûriyet,geçmişten beri duyduğu öz-ihtiyâçtan farklı olarak ve öncelikle dışarıdan gelen talebi tatmin etmeye yönelik oldu.

Bu yola girmeyi elzem görenler,inkâr edilemez bir başka kötü gerçekliği,önceki yönetimlerin Rus güdümü altında oluşunu gerekçe gösterip,kendilerinin dış ilişkileri çeşitlendirme yoluyla global güçler arasında daha serbest hareket edebildiklerini savunarak,fakat aslında onu da başaramazken iki düşmân komşunun kıskacında vasal bir devletçiğe dönüşmenin daha acıklı ihtimâlini yadsımaya çalışarak,"hiçbir zaman olmadığı kadar bağımsız" olunacağını iddiâ etmeye koyuldular.Artsakh'ın yitiminden beri Pashinyan ve arkadaşları "O zâten bizim değildi,ayrıca bizim için bir tuzak ve bizi sürekli Ruslara bağımlı kılan bir faktördü,biz o bağdan kurtulmakla gerçek Ermenistan'ın bağımsızlığını kazandık" gibi züğürt tesellisine benzer bir tuhaf "kazanç" söylemi tutturdular.

Anayasa değiştirme konusunu geçen yıl içinde genişçe irdelemiştim.Buraya o yazdıklarımdan bir bölüm eklemek istiyorum. Dışarıdan zorbaca dayatılan anayasa değişikliği ve Ermenistan'ı vasal bir cumhûriyete dönüştürme amacı İki ülke arasında yapılacak barış anlaşması için böyle bir şartın koşulduğu başka örnek var mıdır dünyâda bilmiyorum.Ama olsa da farketmez,böyle bir şart sonuçta o ülkenin iç düzenlemesine müdâhale demektir ve gerekçesi asla ona meşrûluk kazandıracak türden değil.Geçen yıl Antalya'daki "Global Diplomasi Forum" buluşmasında Ermenistan Dışişleri Bakanı Mirzoyan'ın Azerbaycanlı mevkidaşı Bayramov'a açık seçik izâh ettiği gibi,iki ülke arasında "karşılıklı birbirinin toprak bütünlüğünü tanıma ve herhangi bir toprak talebinde bulunmama" şartı zâten barış anlaşması içinde açıkça yer alacak ve o belgenin her iki taraf için ulusal belgelere karşı üstünlüğü,yâni anayasa dâhil hiçbir ulusal kânûn veyâ karârla ihlâl edilemezliği de vurgulanacakmış.Böylesine sağlama alınmış gözüken bir anlaşmayı imzâlamak için Azerbaycan'ın tek taraflı dayattığı anayasa değiştirme şartı,birinci olarak sürekli yeni tavizler kopartmayı mümkün kılan bu süreci uzatmaya dönüktür.Ama ondan ibâret olmayıp Ermenistan'ın egemenliğine esâslı bir darbe indirme,onu irâdesiz kılma yönü de vardır. Her şeyden önce "Ermenistan Anayasası'nın Azerbaycan toprakları üzerinde hak iddiâ ettiği" savının gerçeklikle ilgisi yok.Bunu Ermenistan yöneticileri defalarca belirttiler,Anayasa metninde bu anlama çekilecek dolaylı bir ifâdenin bile olmadığını vurgulayıp,varsa gösterilmesini istediler.Tartışmalar içinde aydınlığa kavuştu ki sorun Anayasa'nın herhangi bir maddesinde değil,ancak giriş bölümünde Ermenistan Cumhûriyeti'nin bağımsızlık bildirgesine yapılan atıftadır.Azerbaycan o bildirgede dönemin Sovyet Ermenistan'ı ile Dağlık-Karabağ [Artsakh] meclisleri arasındaki birleşme kararından söz edilmiş olmasını bahâne ederek,o bildirgenin ve dolayısıyla da ona atıfta bulunan Anayasa'nın Azerbaycan'dan toprak talep ettiğini ileri sürüyor.Bundan hareketle de Anayasa'nın değiştirilmesini ve en azından o bildirgeye atıfta bulunmayan bir şeyin kabul edilmesini dayatıyor.Pashinyan son olarak ona da boyun eğecek türden beyânlarda bulunmasına rağmen,bunun egemenlik yitimi anlamına geldiğini savunan siyâsetçi ve hukûkçular omurgalı bir duruş gösterilmesini sağlama çabası içinde oldular. Bu amaçla dikkat çekilen birinci gerçeklik,Azerbaycan yönetiminin iddiâ ettiği şeyin tek taraflı değil,karşılıklı olduğudur.Yâni sadece Ermenistan Anayasası'nın değil,Azerbaycan Anayasası'nın da kendi bağımsızlık bildirgesine atıfta bulunduğu ve onun bildirgesinde Ermenistan'dan toprak talebi anlamına gelen muhtevânın daha da açık olduğu vurgulanıyor.Aslında bu karşılaştırmayı dört-beş ay önce Meclis'teki bir konuşmasında Pashinyan'ın kendisi de yapmış ve eğer gerçekten problemse o zaman yalnız Ermenistan'ın değil,her iki ülkenin anayasasından ilgili atıfların kaldırılması gerektiğini,fakat kendisinin böyle bir problem görmediğini,bu temelde bir zıtlaşmanın barışa giden yolu çıkmaza sokacağını,bu nedenle "siz de değiştirin" demek yerine imzâlanacak barış anlaşmasını her iki ülkenin anayasa mahkemelerinin onayına sunmanın doğru olduğunu savunmuştur. Mukâyese bakımından bilinmesi gereken ikinci önemli gerçeklik şudur ki,Azerbaycan Anayasası'nın önsözü 18 Ekim 1991'de kabul edilen anayasa hazırlık belgesine atıfta bulunurken o belge de kendi sırasında Azerbaycan isimli ilk devletin ilân edildiği 28 Mayıs 1918 târihli bağımsızlık bildirgesine atıfta bulunmuştur.O bildirge ise bugünkü Ermenistan'ın yaklaşık %yüzde 60'ını (Syunik ve Vayots Dzor bölgelerini bütünüyle,Ararat,Armavir,Gegharkunik,Tavush,Lori ve Shirak bölgelerini de kısmen olmak üzere) Azerbaycan Cumhûriyeti'ne dâhil göstermiştir. İşin gerçeği o dönem bir dizi bölge Ermenistan ile Azerbaycan arasında tartışmalıydı.Fiilen kimin hükmü altında olduğunu güç dengeleri ve uluslararası ilişkiler belirliyordu.Daha kuruluş aşamasında Ermenistan batıdan Türk devletinin işgâl hareketi ve Batum Antlaşması'nın ağır şartlarıyla sınırlanmış,sonra da Tebriz üzerinden Güney Kafkasya'ya geçen İttihâtçı Nuri ve Halil paşaların Kafkas İslâm Ordusu ve onun desteğini alan Azerbaycan güçleri tarafından baskılanmıştı.Anılan yerlerden Syunik ile Vayots Dzor (o zamanki birleşik ismiyle Zangezur) ayrıca Nahcıvan ve Dağlık-Karabağ [Artsakh] bölgeleri de zaman zaman Türklerin denetimi altına girmiş olsa bile direnişlere sahne oluyordu ve hukûken Azerbaycan'ın toprakları olarak tanınmış değildi.Azerbaycan bu yönde Antant devletlerine başvuruda bulunmuş,kendince haritalar sunmuş,fakat o devletler ve Milletler Cemiyeti nezdinde hiçbir zaman onaylanmamıştı.Osmanlı Devleti'nin Mondros Mütârekesi şartlarına bağlı olarak askerî güçlerini 1914 sınırlarına çekmesinden sonra ise Ermenistan Cumhûriyeti'nin denetim alanı genişlemiş ve Milletler Cemiyeti tarafından tanınmıştı. Her neyse,şu ânki konumuzun esâsı bu değil.Anayasa tartışması bakımından burada önemli olan şudur ki,kendini 1918-1920 yılları arasında varolmuş ilk Azerbaycan Cumhûriyeti'nin mirâsçısı olarak gösteren günümüzün Azerbaycan'ı Ermenistan'a yönelttiği ithâmın mantığıyla yorumlanırsa bugünkü Ermenistan Cumhûriyeti'nin yüzde 60'lık bölümü üzerinde hak iddiâ ediyor sayılabilir.Daha önemli olan ise,o hukûkî belgenin dolaylı yoldan söylediği şeyi bugünkü Azerbaycan yöneticilerinin doğrudan iddiâ etmeleri ve Ermenistan topraklarını hiç çekinmeden "Garbi Azerbaycan" olarak adlandırmalarıdır.Ve bu da Ermenistan'ın Artsakh (Dağlık-Karabağ) hakkında artık en ufak bir imâda bulunmaktan çekindiği,onun yerinden edilmiş halkının dönüş hakkını bile talep etmekten vazgeçtiği şartlarda oluyor. Sovyetler Birliği döneminde Ermenistan Yüksek Sovyeti'nin bir üyesi olarak bağımsızlık bildirgesinin hazırlanmasında rol alan ve bugün de muhâlif bir milletvekili olan Aram Manukyan'ın konuyla ilgili yaptığı değerlendirmeye göre,her devletin anayasasında kendi kuruluş belgesine yapılan atıflar vardır.Bu belgeler çoğu durumda bağımsızlık bildirgesi adını taşır.Dünyâdaki örneklerine bakılırsa bir dizi devletin bağımsızlık bildirgesi kuruluş aşamasında ihtilâflı olduğu ve/veyâ kendisinden ayrıldığı komşu devlete yönelik toprak talebi olarak da yorumlanmaya açık ifâdeler içerir.Manukyan bunların ilginç örneklerini sıralamış ve kiminde şaşılacak agresif sözler de bulunmasına rağmen hiçbirinin bir sorun teşkil etmediğini göstermiştir.Yine onun vurguladığı üzere bağımsızlık bildirgesi bir devletin doğuş belgesidir ve anayasasının ona atıfta bulunmamasını istemek o devletin bağımsızlık hakkını tanımamak ya da halkının/ulusunun egemenliğini vesâyet altına almak anlamına gelir.(Armenian Second TV,17 Nisan 2025) Bu açıdan sözkonusu zorlama Barış Anlaşması'nı geciktirme niyeti yanında Ermenistan'ı çok daha küçük ve uydu bir ülkeye dönüştürme amacıyla açıklanabilir.Azerbaycanlı faşistlerin tamamen ortadan kaldırmaya da yeminli göründükleri Ermenistan'ı en iyi hâlde Osmanlı Devleti'nin imzâlattığı 1918 târihli Batum Anlaşması veyâ Kemâlist hükûmetin imzâlattığı 1920 târihli Gümrü Anlaşması'nın (her ikisi sonradan geçersiz olan) ağır bağımlılık şartlarına mahkûm etmek,yâni kendini savunacak bir ordu bulundurması bile yasaklanan,kendi yollarını denetleme hakkından bile yoksun olan küçücük ve irâdesiz bir üniteye dönüştürmek istediklerinin çok somut belirtileri var.Evet,Azerbaycan medyasının eksper görüşleri ve okuyucu mesajları bugün Ermenistan'a o anlaşmaların aynısını dayatmanın histerik naralarıyla doludur.Bu nedenle Ermenistan'ın kendi bağımsızlık bildirgesini kenara atacak bir anayasa dayatmasına boyun eğmesi çok onur kırıcı ve tehlikeli olur.

Türkiye'nin Ermenistan'la görüşmelerindeki özel temsilcisi Serdar Kılıç Antalya Diplomasi Forumu'nda konuyla ilgili görüşünü soran gazetecilere "Bu Ermenistan'ın iç meselesidir,Ermenistan halkı ve kurumları karâr verir ne zaman ve nasıl bir değişikliğe gidileceğine" demiş.Buradan anlaşılması gereken şey,Azerbaycan tarafından dayatılan anayasayı değiştirme şartının Türkiye tarafından bile açıkça savunulamazken yine de yerine getirilmesinin beklendiğidir.Yâni o değişikliğin dış baskı olmadan yapıldığını söylemesi için Pashinyan'a yol gösterme durumundalar.Öyle ki,onun da 2026 seçimlerine doğru bir elinde Barış Anlaşması'nın protokolü,bir elinde anayasa değişiklik taslağıyla halka gidip "Barışı mı,yoksa savaşı mı seçiyorsunuz?" ikilemiyle işi kotarması mümkün olsun.

Yukarıdaki paragraflar geçen yıl yazdığım bölümdendi.Bugün ortaya çıkan durum öngörüldüğü gibi,fakat beklenenden daha çarpıcı ve sarsıcı oldu. Barış üzerine titreme görünümünde iktidârı koruma çabası Barış üzerine titremek insânîdir.Evet,fakat öyle görünerek kendi halkını savaş korkusuyla titretmek ve bunu oya tahvil etmek hiç insânî değil."Ya ben" diyor seçimlere giderken Pashinyan,"ya da savaş!Tercihinizi yapın!.."

Hareket noktası çok basit.Hâlen çok taze olan travmalara hitâp ediyor ve neredeyse matematiksel netlikte iknâ edici kanıtlara sahip gibi konuşuyor.Evet çok ürpertici,ama zâten etki gücünü de bundan alıyor."Kaçınılmaz savaş" diye defalarca vurguluyor."Seçimlerin üzerinden çok zaman geçmeden,en geç sonbaharda!" diyor."Ben bunun analizini yapmışım...Kendileri hazırlanıyorlar yeni bir savaşa,bizim için çok ağır sonuçları olacak!.." diyerek herkesi paralize etmeyi deniyor.Halkın hâfızasına nokta vuruşu gibi "Eylül'de savaş olur" diyor.

Son altı yıl zarfında Artsakh ve Ermenistan'a darbeler vuran Pan-Türkist saldırganlığın dizginlerinden boşalması hep Eylül'de oldu.2020 yılında Artsakh üzerine açılan ve 44 gün süren savaş,tam yüzyıl önceki Kemâlist ordunun 1920 Ermenistan işgâli gibi Eylül ayı sonuna doğru,27 Eylül'de başlamıştı.İki yıl sonra 13-14 Eylül 2022'de bu defa Ermenistan'ın güneydoğu sınırlarına kapsamlı bir saldırı yapılıp Syunik bölgesi zorlandı.2023'ün 19-20 Eylül günlerinde ise Artsakh'a son öldürücü darbe indirilip bütün Ermeni halkı oradan silindi. Artsakh'ın yitiminin birinci yıldönümünde bu olguları peş peşe konu eden bir dizi yazıya "Kara Eylül" başlığını koymuş ve yaşatılan trajediler yanında hâlen devâm eden saldırgan politikanın yeni tehditlerine dikkat çekmiştim.Diyebilirsiniz ki,Eylül'ün "uğursuz" denecek kadar kötü ünlü bir târih olduğunu kendin de işâret etmişken,Ermenistan Başbakanı'nın yeni bir Eylül tehlikesine karşı uyarıcı olmasını neden garipsiyorsun?

Sorun şudur ki,geçen Ağustos'tan beri "Barış artık sağlanmıştır" diyerek kendi halkını temin etmeye çalışan liderin,seçim kampanyasına başlamakla berâber o söylemini unutup barışın yine tehlikede olduğunu hâtırlatmaya odaklanmasıdır.Burada kendi önceki görüşünün açık tekzibiyle beraber tam tersinin abartılı öne sürülüşü biraradadır.

Doğrusu geçen Ağustos'ta barışın temin edildiği iddiâsı kadar önümüzdeki seçimlerde iktidâr değişikliğinin yeni bir Eylül savaşına yol açacağı iddiâsı da manipülatiftir.Birbirine zıt iki abartının ortak paydası kendini vazgeçilmez göstermek ve izlediği siyâsetin barış için alternatifsiz olduğuna halkı inandırmaktır. Bunun için bir tarafta "biz" diyor;"barış partisi",bir tarafta "bütün ötekiler";hepsi birarada "savaş partisi"!.. "Her kim bu barış sürecini revize etmeyi denerse,karşılığında savaş bulur" diye vurguluyor.Mübârek,sanki Aliev'dir konuşan.Artık onun savaş tehdidi yapmasına gerek yok.O görevi kendisinden devralmış vasal yönetici gibi,onun "rövanşist" saydığı çevrelere parmak sallıyor."Sakın ha!Eylül'de yine savaş getirirsiniz"!.

Şantaj niteliğindeki bu çıkış seçmenlerin irâdesine ipotek koyma ve psikolojik baskıyla seçim sonuçlarını etkileme çabası olarak ciddî tepkiler aldı.Fakat Pashinyan'ın karşısına rakip olarak çıkan eski cumhûrbaşkanlarından Kocharyan'ın,oligark tipler Karapetyan ile Tsarukyan'ın tekrâr Rusya'ya bel bağlamak dışında bir alternatif sunmayacakları ve geçmiş dönemin kötü yönetiminden yaka silken halkın onlara fazla yüz vermeyeceği belliyken,yeni alternatiflerin cılızlığı da Pashinyan'ın şansını yine yüksek tutuyor.Gerek Türkiye,gerek Azerbaycan,gerekse ABD ve Avrupa devletleri onun tekrâr kazanmasını arzu ediyor.

Bu arada bütün şiddetiyle devâm eden Ortadoğu savaşının muhtemel gidişatı Ermenistan'ın zâten kırılgan olan durumunu daha da hassâs hâle getirmiştir.Şüphesiz ki yenik bir devlet ve cılız bir ülke olarak,tehlikelerin de arttığı bir ortamda çok dikkatli olunması gerekir.Yeni gelen kim olsa şimdiye kadar kayba uğrayanları geri getiremez.Ancak daha omurgalı bir siyâset,meşrû haklarını savunmaktan çekinmeyen onurlu bir duruş ve karşılıklı gözetilecek şeylerin tek taraflı dayatılmasına karşı güçlü bir diplomasi hiç değilse bundan sonra elde olanı korumak için önemlidir. Yapılan yanlışların düzeltilmesi ve onurlu bir barış için konumunu güçlendirme çabası Pashinyan'ın iddiâ ettiği gibi yeni bir savaşı kaçınılmaz hâle getirmez.Tersine bu kadar gevşek bir liderlik ve zavallı duruş düşmânın daha sonraki hedefleri için uygun fırsatta tekrâr saldırmasına el verir.

Ortadoğu savaşının uzaması hâlinde Ermenistan'ın güvenliği ciddî tehlikede sayılır.Azerbaycan tarafının Türkiye ile koordineli şekilde Ermenistan'dan kopartmaya çalışabileceği bölgeler başta olmak üzere ülke güvenliğinin berkitilmesi,Azerbaycan'la sağlanmaya çalışılan barışın tekrâr bozulmaması için uluslararası güvencelerin gözetilmesi,bölge halkları arasında dostlukların gelişmesi için önyargı ve nefret iklimini kıracak etkilerin yapılması ve daha pek çok şey Ermenistan halkı yanında diaspora toplumunun da duyarlılık göstermesi gereken konulardır.Bu bakımdan düşünce paylaşımına katkıda bulunmak için sorunun değişik yönleri üzerine yazdıklarımı özel başlıklar altında sunmaya devâm edeceğim.

Okuyan,paylaşan ve yorumlayanlara peşin teşekkürlerimle... *Hovsep Hayreni,Ermenistan seçimlere hazırlanırken:"Anayasa sorunu" ve savaş şantajı,25 Mart 2026;Tarih ve Toplumlar,26 Mart 2026. https://tarihvetoplumlar.com/hovsep-hayreni-ermenistan-secimlere-hazirlanirken-anayasa-sorunu-ve-savas-santaji/