19 Haziran 2026 Cuma

Wolfgang Gust'un ardından/Prof. Dr. Taner Akçam*


Bazı insânlar vardır,çok görünmez ve fazla bilinmezler.Onlar ama sahne arkasının ana aktörleridir.Yaratıcı ve kurucudurlar.Onlara en hoş yakıştırma "arı" olduklarını söylemektir.Bizim alanımız en değerli arılarından birisini kaybetti,Wolfgang Gust.Hakkında birkaç söz söylemek ve çok bilinmeyen bazı konuları ilgilenenlerle paylaşmak istedim.

Wolgang Gust'un ölüm haberini tam uçağa bineceğim 11 Haziran günü aldım.12-16 Haziran arası Hamburg'da olacaktım.Wolfgang ve sevgili eşi Sigrid'i görmeyi ümit ediyordum,ama olmadı.

Wolfgang Gust'u ilk 1991 yılı sonlarına doğru tanıdım.Alman Der Spiegel dergisinde gazeteci olarak çalışıyordu.O yıllarda sürmekte olan Karabağ [Artsakh] Savaşı üzerine Spiegel dergisinde bir yazı dizisi hazırlıyordu.Bu yazılarını 1992 yılında dizi olarak yayımlandı.Kısa sürede dost olduk.

Dostluğumuz öylesine ilerlemişti ki 1993 Mayıs'ında Der Spiegel dergisinde onun yardımlarıyla bir yazım yayımlandı.Yazının yayımlandığı günlerde,17 yıl sürgün hayatından sonra Türkiye'ye kesin dönüş yaptım.En büyük amaçlarımdan birisi 1876-1940 dönemini kapsayan bir "Dokümantasyon Merkezi" kurmaktı.

Türkiye mâcerâm uzun sürmedi.Wolfgang Gust ile mecbûrî dönüş yaptığım 1997 yılında Hamburg'da yeniden buluştuk.Emekli olmuştu veyâ olmak üzereydi.Ne yapacağını tam bilmiyordu;bir arayış içindeydi. "Belki 1919-1920 yıllarında Paris'te imzâlanan barış antlaşmaları konusunda bir şey yaparım",diyordu.Yugoslavya,Macaristan,Çekoslovakya ve Polonya gibi "küçük" uluslarla yapılan antlaşmalara ilgi duyuyordu.

Sohbet sırasında,elimde Türkiye'de kurmayı hedeflediğim Merkez için satın aldığım Ermeni Soykırımı ile ilgili 1914-1918 Alman Dışişleri Bakanlığı belgeleri olduğunu söyledim."İstersen bu belgelere bak",dedim.Eğer tümünü kendisine ödünç verirsem severek bakacağını söyledi. Belgeler,mikrofilm hâlindeydiler,okumak için özel makine gerekiyordu.Sırf bunun için bir mikrofilm okuma makinası aldı.

Ve sonra Wolfgang inanması çok zor bir karâr verdi.Alman belgelerini internet ortamına aktararak herkesin hizmetine sunacaktı.Ve bir de Ermeni Soykırımı'nda Alman rolü konusunda çalışacaktı.

Söylemesi kolaydı ama bu işin önünde ciddî engeller vardı.Birincisi,o yıllarda yüzlerce hattâ binlerce belgenin internet ortamına konması ortaya ciddî copyright problemi çıkarabilirdi.Bu konuyu Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi ile halletmesi gerekiyordu.O yıllarda web sitesi kurma teknolojisi çok gelişmiş değildi,bunun halledilmesi gerekiyordu.Bir de belgeler hangi standartlara göre internet ortamına aktarılacaktı;güvenilirlik sorunu nasıl halledilecekti?

Ben,ömrümde onun kadar titiz ve azimle çalışan insân görmedim.Bir karınca,bir arı titizliği ile tüm bu sorunların üstesinden geldi.Ayrıca bu belgeleri tek tek okumakla kalmadı.Belgeleri,içlerinde arama yapılacak biçimde rahat okunabilmeleri için tek tek yeniden yazdırdı.Benden aldıklarından başka çok daha fazla yeni belge satın aldı.Bunların hepsini kendi emeklilik parası ile kimseden yardım beklemeden yapıyordu.

İnternet ortamına aktaracağı belgelerin târihçiler tarafından kullanılabilir olabilmesi için hangi standartlara uyulması gerektiği konusunu birçok târihçi ile tartıştı.Vagharshak Lalayan adlı bir Ermeni bilgisayar uzmanı,Wolfgang'ın düşündüğü sayfa için gönüllü oldu ve özel bir program yazdı.Sonuçta ortaya müthiş bir eser çıktı.

Bu sayfaya [http://www.armenocide.de/armenocide/armgende.nsf/] Wolfgang Gust'un anısına bir bakmanızı ricâ ediyorum.1914-1918 Ermeni sorunu etrâfında Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi belgeleri ile başlayan sayfa daha sonra başka orijinal belgeleri de yayımlamaya başladı.Milletler Cemiyeti'nin 1919 sonrası Halep'te yetim kalan Ermeni kadın ve çocuklar için kurduğu evin orijinal belgeleri;Takvîm-i Vekayi'lerde yayımlanmış 1919-1922 İstanbul İttihât ve Terakki Yargılamaları belgeleri vereceğim örnekler arasındadır.

Arşiv,daha sonra 1909 Adana Olayları,1913-1914 Ermeni Reform Görüşmeleri,Almanya'nın Şark politikaları konusunda varolan hemen hemen tüm önemli belgeleri de koleksiyonuna dahil etti.

Wolfgang,hemen her belgeyi büyük bir titizlikle okuduğu için bizler (konu üzerine çalışan târihçiler) için büyük bir muammâ olan birkaç sırrı da çözdü.Birinci önemli sır,Alman Protestan Papaz Johannes Lepsius'un,Paris Barış Görüşmeleri sırasında Almanya'nın Ermeni Katliâmları'nda rolü olmadığını göstermek amacıyla yayımladığı kitâptaki Alman resmî belgelerinin orijinal olup olmadıkları idi.

Yıllarca,Ermeni Soykırımı çalışmalarının ana kaynaklarından birisi olan 450'ye yakın Alman belgesini içeren bu kitâp hakkında zaman içinde bazı kuşkular ortaya çıkmıştı.Birkaç belgeye bakan bazı târihçiler,orijinal Alman belgeleri ile Lepsius'un yayınladıkları arasında farklar olduğunu sezmişlerdi.

Konu hakkında ilk ciddî çalışmayı yapan Dadrian,Lepisius'un hayâtta olan sekreteri ile de görüşmüş ve Lepsius'un herhangi bir tahrîfât yapmadığı kanâatine ulaşmıştı.Esâs soru şuydu:Bu belgeler gerçekten orijinal belgeler miydi?Eğer değilse,belgeleri kim tahrîf etmişti?Wolfgang'ın kılı kırk yaran titizlikle yaptığı araştırma bu sırrı çözdü.

Belgeler tahrîf edilmişti.Büyük tahrîfâtı yapan Dışişleri Bakanlığı idi.Belgeleri Lepsius'a gönderirken üzerlerinde oynamalar yapmışlar,bazı yerleri çıkartmışlar ve bazı belgeleri resmen yeniden düzenlemişlerdi.Lepsius'un kendi yaptığı ufak tahrîfâtlar da vardı.Bunlar Bakanlığın yaptığı tahrîfâtın yanında "masûm" sayılabilirdi.Meselenin özü,Almanya'nın Ermeni Katliâmları'nda rolü olmadığını ispât etmekti.Lepsius,bu konuda gönüllü çalışıyordu,çünkü kendisi de savaşın sonlarına doğru Alman gizli servisinin gönüllü elemanı olarak çalışmaya başlamıştı. Çok sayıda belgeyi biraraya topladı Wolfgang,bu bulgularını yazdığı uzun bir yazı ile ve ilgili belgeleri de yan yana koyarak hepimizin hizmetine sundu.Onun aydınlattığı tek konu bu değildi.İkinci önemli konu,önemli bir soru vardı:Almanya katliâmlar sırasında gerçekten nasıl bir rol oynamıştı?Osmanlı hükûmetine akıl mı vermişti?Yâni,katliâmların doğrudan örgütleyicisi mi idi?Yoksa,Almanya'nın yardımı,Osmanlılar savaş ortakları olduğu için,katliâmların üstünü örtmeleri konusunda yardımcı olmakla mı sınırlıydı?

Wolfgang,çok sayıda belgeyi biraraya topladı ve 2005 yılında kendi dev eserini yayımladı.Kitâba yazdığı uzun bir önsöz ile Almanya'nın rolünün ne olduğu konusundaki sırrı da esâs olarak "çözdü" diyebiliriz.Almanya'nın katliâmlara dahli bir tek "hoşlarına gitmese bile" mecbûren katliâmların üstünü örtmeye yardımcı olmak ile sınırlı değildi.Konu hakkında Dışişleri Bakanlığı ile Alman Genelkurmayı arasında bazı farklar olmasına rağmen,belirleyici olan Genelkurmay'ın tutumu idi.Ve Alman Genelkurmayı Ermenilere yapılanlardan çok da rahatsız değildi.

Wolfgang'ın Almanca yayınlanan bu kitâbı daha sonra Kanada Zoryan Enstitüsü yardımıyla İngilizce ve Türkçe olarak da yayımlandı.İnternet arşivinde de buna uygun eklemeler yapıldı ve Alman Dışişleri Bakanlığı belgeleri Almanca,İngilizce ve Türkçe olarak İnternet ortamında araştırmacıların hizmetine sunuldu.Artık Alman rolü konusunda ortada fazla bir muammâ kalmamıştı.Her şey,isteyenin elinin altındaydı.Merâklıların,bu sayfaya girip konu hakkındaki bilgileri istedikleri dilde okumaları mümkündü.

İşte alanımız bu "işçi arısı"nı kaybetti.Onu her Hamburg'a geldiğimde ziyâret ederdim.Ekteki resmî bir anı olarak koymak isterim.Bu sefer ama onu görmek,ziyâret etmek nasîp olmadı.

Sevgili Wolfgang,sen bizi 91 yaşında terkettin ama hazırladığın sayfa bâkî kalacak.Ve bu sayfanın düzenli ziyâretçisi ben,her ziyâretimde seni ve bu muhteşem eserini hâtırlayacağım.Gerçekler ancak senin gibi hakikat işçileri sayesinde gün yüzüne çıkabiliyor.Rahat uyu... *Prof. Dr. Taner Akçam,Wolfgang Gust'un ardından,Medyascope,16 Haziran 2026. https://medyascope.tv/2026/06/16/taner-akcam-yazdi-wolfgang-gustun-ardindan/

8 Haziran 2026 Pazartesi

1942-1945 belgeleri ve devletin kodları/Prof. Dr. Taner Akçam*




1988 yılında çalışmaya başladığım Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü direktörü,bir gözlemini aktarmıştı.Beş-altı yaşındaki oğluyla bir müzeye gider.Müzede,üstünde hâlâ kurumuş kafa derisi de olan bir kesik baş teşhir edilmektedir.Çocuk kesik başı görür ve kafasını derhâl başka yöne çevirir.Baba,durumu ilginç bulur ve çocuğunu aynı yerin önünden üç-dört sefer geçirtir.Ve çocuk her seferinde başını başka yöne çevirmektedir. Bu hikâye bize,sadece toplumun değil,bu ülkenin aydınlarının da devletin kodları ile kurduğu ilişki tarzını anlatmaktadır.

Geçen hafta yayımladığım D-97 belgesi oldukça ilgi uyandırdı.Belgenin dili,hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açık ve netti.Askerî okullara öğrenci alınırken,D-97 Talîmâtnâmesi uyarınca başvuru yapanların ırk kökenlerinin araştırıldığı görülüyordu.Millî Savunma Bakanı bu ırkçı politikanın saklı tutulmasını istiyordu. Aslında Türkiye'de vatandaşlığı değil,ırk-etnik-dinî kökeni esâs alan bir devlet kurulduğu yüzlerce belgesi ve bilgisiyle yeteri kadar açığa çıkmış ve bilinen bir konudur.Agos'un 2013 yılında,Rumlara 1,Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodunun verildiğini bildiren gizli bir yazıyı ortaya çıkardığını hâtırlayanlar veyâ Cumhûriyet'in ilk yıllarında ırkçı-ayrımcı uygulamalar konusunda yapılmış devâsâ çalışmalardan sadece bazılarını bilenler için ortada yeni bir durum yoktu.D-97 sadece bilinenleri teyit ediyordu,o kadar.

Buna rağmen yazıma tuhaf tepkiler aldım.Ad hominem,yâni kişiliğe yönelik saldırıları bir kenara bırakırsam,"tek bir belgeyle ırkçılık iddiâsında bulunulamaz" ya da "tek bir belgeden hareketle bu işleri magazinleştirmemek gerekir" türünden eleştirileri duyunca gülümsedim.Direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırladım.

Acaba niçin kafayı çevirme ihtiyâcı içindeyiz,diye düşündüm.Gözümüzün içine sokulan bir gerçeği bilmek istememenin,"yok saymanın" onlarca nedeni vardır ama gâlibâ en önemli nedeni,Erken Cumhûriyet dönemini Kurtuluş Savaşı eksenli olarak görmek ve onunla övünmek ihtiyâcıdır.

Her şeye kurtuluş perspektifinden yaklaşan bu görüş,ülkenin kurucu perspektifini bilmek ve anlamak istemiyor.Çünkü kurucu felsefe ırkçılık esâsına dayanıyordu ve bunun övünülecek bir tarafı yoktur.Tıpkı 1942 yılında Millî Savunma Bakanı'nın önerdiği gibi saklamak ve yok saymak,yâni kafayı çevirmek en doğru yoldur. D-97 ve kurucu kültürel kod

1942 mektûbunu ırk esâsına göre kurulmuş Türkiye Cumhûriyeti devletinin "rûhu" veyâ kültürel kodlarının en önemli göstergesi olarak okuyabiliriz.Sinsi ve yaptığının arkasında durma cesâretini bile gösteremeyen tuhaf bir ırkçılıktır bu.Hilekârlığı,gizli entrikacılığı,kurnâzlığı akıllı davranmak zanneden habis-kötücül bir akıl var burada...

Bu özelliğiyle Türk Apartheid rejiminin Güney Afrika ve İsrail örneklerinden ayrıldığını söyleyebiliriz.

Aslında burada çok vahim bir durumla karşı karşıyayız.Çünkü bu kodlar sadece yönetici elitlerin,devlet erkinin davranışlarını belirlemiyor.Bundan daha korkunç olanı bu kodların,kültürel normlar olarak toplumun tüm damarlarına sızmış ve günlük davranışlarımızın olağan bir parçası hâline gelmiş olmalarıdır.Buradaki temel ahlâkî sorun,Bakan'ın önerdiği gibi başkasını kandırmak meselesi değildir;onun kendisini kandırdığının farkında olmamasıdır.Kendisini kandırmanın yarattığı ahlâkî yıkım korkunçtur.Ama anlatacağım hikâye daha bitmedi. 1945 belgeleri(1)

Bu saklama ve gizleme kültürünün en önemli sembollerinden birisi Cumhûriyet Arşivi'dir.Kritik konulara ilişkin hemen hemen hiçbir ciddî belge yoktur.Örneğin,Seyyid Rıza için 18,Şeyh Said için 10 kadar belge olması bir şaka gibidir.

İlginçtir,Cumhûriyet Arşivi'ne bir tanesi yukarıda sözünü ettiğim olmak üzere bazı yeni belgeler konmaya başlanmış;buradan bu girişimde bulunanlara teşekkür etmek istiyorum. Bu yeni belgelerden birkaç tanesi Millî Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasındaki yazışmalarla ilgili.11 Eylül 1945'te Genelkurmay Başkanlığı'na bir yazı gönderen aynı Millî Savunma Bakanı,"bu yıl harp okuluna ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin öğrenci alınacağını gazete ve radyo ilânlarından" duyduklarını söyler.Bakan'a göre bu "yıllardan beri tatbik edilmekte olan talîmâtı değiştirir bir mâhiyet arz etmektedir." Belki daha da önemlisi,Bakan'ın durumdan haberi yoktur ve herhangi bir bilgilendirme yapılmamıştır.Bakan Genelkurmay'dan îzâhât istemektedir.

İki gün sonra Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay çok ilginç bir cevâp verir.Orbay meselenin herhangi bir mevzûât değişikliğinden kaynaklanmadığını söyler.Başbakan konuyu bir görüşme sırasında sözlü olarak gündeme getirmiş,Cumhurbaşkanı da uygun bulunca ilândaki ifâdeye bu açıklama eklenmiştir.Kısacası,"Başbakan söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik" denmektedir.Ortada tuhaf bir durum vardır.

Dahası,Kâzım Orbay,harp okulu talîmâtnâmesinde zâten ırk veyâ mezhep ayrımı yapılmasını öngören bir hüküm bulunmadığını,ilânda yer alan ifâdenin yalnızca bunu açıklığa kavuşturmak amacı taşıdığını belirtir.Bu belgelerden böylesine önemli bir konuya ilişkin ciddî herhangi bir tartışmanın yapılmamış olduğunu da anlıyoruz. Gazete ilânları değişti

Gerçekten de o günlerdeki gazetelerde azınlıkların da harp okullarına alınacakları konusunda ilân ve haberler çıkmaya başladı.6 Eylül 1945 günü gazetecilerin sorularını cevâplandıran Başbakan Şükrü Saracoğlu,azınlıklara mensûp vatandaşların harp okullarına alınacağı bilgisini onaylar.Bunun diğer mesleklere de şâmil olup olmadığı sorusuna ise buna gerek yok,çünkü diğer mesleklerde zâten sınırlama yok diye cevâp verir.

Başbakan'ın cevâbı şaka gibidir.1965 Memûrin Kânûnu'ndaki kozmetik değişikliğe kadar sivil-askerî bürokrasiye memûr alımlarında vatandaş değil Türk olmak şartı arandığı biliniyor.Merâklısı dönemin gazete ilânlarına bakar.

Şükrü Saracoğlu'nu tanıtmama gerek var mı?Ağustos 1942'de hükûmetinin programını "Biz Türk'üz,Türkçüyüz ve dâimâ Türkçü kalacağız.Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar...bir vicdân ve kültür meselesidir...İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir" sözleriyle sunan,Kasım 1942 ırkçı Varlık Vergisi'ni de "Bu kânûn... bir devrim kânûnudur" diye tanıtan kişidir.Ona göre Varlık Vergisi "ekonomik bağımsızlığı kazandıracak bir fırsattır".Çünkü Başbakan'a göre kânûn,piyasaya egemen olan yabancıları ortadan kaldıracak ve Türk piyasasını Türklerin eline verecektir.

Görüldüğü gibi Başbakan,Türk ırkından olmayan vatandaşları "yabancı" olarak saymaktadır.Daha sonra solcu Ecevit döneminde de yargı Hristiyan ve Yahudileri yabancı sayan kararlar alacaktır.Hâlâ yürürlükte olan 1934 Tapu Kânûnu ülkenin vatandaşlarının bir kısmını "yabancı" saymaya devâm etmektedir.

Sonuçta ne mi oldu?1946 yılından sonra 1950 istisnâsını saymazsak (orada hâlâ Türk olmak şartı vardı),harp okullarına alınma koşulları "Türk vatandaşı olmak" olarak değiştirildi.Bu değişiklik bize,1923'lerden bu yana kânûn ve karârnâmelerde geçen "Türk olmak" kavramının "Türk vatandaşı olmak" kavramından farklı kullanıldığını ve yönetici elitlerin bu tercihi bilerek yaptıklarını gösteriyor.Bu nedenle 1950-1960'lara kadar devlet memûru alımlarında gazete ilânlarında "Türk olmak" ibâresi geçiyordu;"Türk vatandaşı olmak" değil.

Dediğim gibi,ilânlardaki bu "Türk ırkı","Türk olmak" ibâreleri değişti ama değişen bir şey olmadı.D-97 talîmâtnâmesi aynı yerinde kaldı ve bu nedenle ifâdede yapılan değişikliğe rağmen bugüne kadar "ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin" tek bir kişi bile harp okullarına alınmadı ve şu ândaki sistem değişmezse alınmayacak da... Şimdi tüm bunların anlamı ne?

CHP'ne yönelik büyük saldırı ve taarruzun toz dumanında bu yazdıklarımın ne anlamı var,diye sorulacaktır.Akademisyen olarak güncel olmayan konularda da yazma özgürlüğüm olduğu fikrinin arkasına sığınabilirim.Ama öyle yapmayacağım.Çünkü şu ânda CHP'ne yönelik hukûk-dışı saldırılar etrâfında yapılan tartışmalar bana,direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırlatıyor.

Aslında şu ânda siyâsetin ortasındaki büyük konu,yâni odanın ortasındaki büyük fil,Türkiye Cumhûriyeti Devleti'nin kurucu kodlarıdır.D-97 bunlardan sadece bir tanesidir.Bunu herkes biliyor ama bilmiyor gibi yapmayı tercih ediyor.Herkes 1942 yılının Millî Savunma Bakanı gibi kendisine yalan söylemeyi,kendisini kandırmayı tercih ediyor.

Siyâsette ilginç bir kamplaşma ortaya çıktı;bir tarafta Öcalan'a "Kurucu Önder" diyen Bahçeli ve Erdoğan var.Oysa Öcalan'ın "Kurucu Önder" olabilmesi için bu ülkenin "kurucu kodlarının" değişmesi lâzım.Bunun için de anayasa değişikliği şart.Fakat değişiklik için yeterli çoğunluk yok.Bu nedenle CHP,hukûk darbesiyle Kemal Kılıçdaroğlu'na teslim ediliyor.Kılıçdaroğlu'nun Bahçeli-Erdoğan koalisyonuna katılacağını görmek için fazla zeki olmak gerekmiyor.Bu cephenin önüne Anayasa'daki "Türk vatandaşı" ifâdesini değiştirmeyi ve etnik kökenden bağımsız bir vatandaş tanımı getirmeyi hedeflediğini biliyoruz.

Öcalan'ı "Kurucu Önder" mertebesine çıkartmak isteyen cephenin karşısında ise ciddî anti-demokratik saldırılara muhâtap olan "Mustafa Kemâl'in askerleri" var.Bu benim ifâdem değil,Özgür Özel'in grup toplantısında en çok atılan sloganlardan birisi bu.Sadece "Mustafa Kemâl'in askerleriyiz" sloganı atılmıyor,Anıtkabir'e de yürüyüş yapılıyor.Sanki bu devletin "kurucu kodlarını" koyan önderine,"kurucu kodları" değiştirme ihtimâli olanlar şikâyet ediliyor gibi...Yeni bir Kurtuluş Savaşı verdiklerini düşünen bu çevreler bunu demokrasi kavgasıyla birleştirmek istiyorlar.

Fakat konuyu asıl karmaşık kılan husûs,Öcalan'ın statüsünü merkeze alarak Kürt sorununu çözmek isteyen cephenin konuya 1945 kozmetik düzenlemesi gibi yaklaşıp yaklaşmayacağıdır.Yâni nasıl ki "Türk olmak" yerine "Türk vatandaşı olmak" ibâresi bırakıldı ama D-97 yerinde kaldı ise şimdi de aynısı mı olacak?"Türk vatandaşı olmak" yerini "T.C. vatandaşı" ifâdesine bırakacak ama gene D-97'ye dokunulmayacak. Acaba ortadaki tuhaflığı herkes görebiliyor mu?
Evet,adını koyalım:Odadaki büyük fil Kürt meselesidir ve ne kadar kozmetik değişiklik yapılsa da devletin mevcût "kurucu kodları" ile,yâni D-97 ve benzeri talîmâtnâmeler kaldıkça Kürt meselesini çözmek mümkün değildir.Bu gerçeklik başka bir soruyu akla getiriyor:Acaba büyük haksızlıklara uğrayan ve haklı olarak bir demokrasi kavgası verdiğini söyleyen Özgür Özel,niçin Kürt kartını karşı cephenin elinden almıyor,alamıyor?

Acaba neden,Kürt meselesini çözmek isteyen Bahçeli-Erdoğan ikilisi yaptıkları işin "kurucu kodları" değiştirmek olduğunu,yâni D-97 talîmâtnâmesini kaldırmak olduğunu açıktan söylemiyor,söyleyemiyor?Daha da önemlisi,devletin "kurucu kodlarını" değiştirmenin ancak demokratik bir hukûk devletiyle olabileceğini görmüyor ve göremiyorlar.

Belki bunların da ötesinde,devletin "kurucu kodlarını" değiştirme işi eğer gerçekten ciddîye alınıyorsa,bu hedefin 2[4] yıldır iktidârda olan ve kitlesel desteğini büyük ölçüde kaybetmiş Erdoğan'ın yeniden seçilmesine bağlanmasının olmayacak duaya âmin demek olduğu neden farkedilmiyor?

Acaba beş-altı yaşındaki çocuk gibi kafayı çevirmesek ve asıl konunun D-97 talîmâtnâmesi gibi talîmâtnâmelerin ortadan kaldırılması olduğu söylense ve herkes buna göre tavır alsa,konu daha kolay çözülmez mi?Yoksa meseleye 1945'tekiyle aynı şekilde mi yaklaşılıyor?Yâni,"Bahçeli söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik."

Kürt meselesi D-97'ler kaldıkça çözülmez.CHP,Kürt meselesinde öncülüğü ele almaz ve "D-97'leri kaldıracağım" demezse kendisine yapılan hukûkî haksızlıklarda Kürt desteğini kolay sağlayamaz.Meseleyi çözmek çok kolay;sadece kafayı çevirmeyelim ve kendimizi kandırmayalım yeter!.. *** 1-Belgeleri benimle paylaşan Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim. *Prof. Dr. Taner Akçam,1942-1945 belgeleri ve devletin kodları,Medyascope,8 Haziran 2026. https://medyascope.tv/2026/06/08/1942-1945-belgeleri-ve-devletin-kodlari-taner-akcam-yazdi/

D-97 Talîmâtı/Prof. Dr. Taner Akçam*

 


Ekte orijinalini de yayınladığım bir belge var.(1)

4 Haziran 1942'de Millî Savunma Vekâleti,tüm bakanlıklara ve idârî birimlere gönderilmek üzere Başbakanlık makâmına aşağıdaki yazıyı gönderiyor:

"1- Askerî mekteplerimize girmek isteyenler hakkında,(D-97) Talîmâtı mûcibince yapılmakta olan ırk tahkîkâtının tatbîkâtında;ilgili makâmların mahremiyete dikkat ve riâyet etmedikleri ve askerî okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye,ırk tahkîkâtı neticesi olarak menfî cevâp verilirken,"Türk ırkından olmamalarının" sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

2-Bu tarzı hareket,muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak ve millî vahdetimizi bozacak birtakım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen câiz değildir.Binâenaleyh;polisten itibâren yukarıya doğru bütün mülkî ve askerî tahkîk ve tetkik mercilerince,gerekli tahkîkâtın gâyet mahremâne ve âdilâne yapılmasını askerî okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkîkâtı neticesi olarak en nihâyet şube ve mekteplerce menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterilmek ve ırktan bahis edilmemek sûretiyle,anlar üzerinde fenâ tesir bırakmamağa dikkat ve itinâ olunmasını;tamimen arz ve ricâ ederim.

3-Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına,(Mülkî tahkîk mercilerine,gereği emredilmek üzere) Dâhiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt;K. Iıklarına,Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır."

Belgenin dili,hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açıklık ve netlikte.Irk temeline dayalı bir devlet kurulmuş ama bu ırk prensibinin belli edilmemesi ve saklanması isteniyor. Demokrasi nihâyet gelecek diye yaşanan ümitler

Bugünlerde Cumhûriyet Halk Partisi'ne yönelik siyâsî iktidârca örgütlenen bir saldırıyı izliyoruz.Birçok insân bu saldırıda Kılıçdaroğlu'nun sıradan bir âlet olduğunu görüyor ve biliyor.

Ana aktör Cumhurbaşkanı Erdoğan.Görülen o ki Sayın Erdoğan,CHP'ne yönelik politikayı sadece bir dönem daha iktidârda kalabilmek için uygulamaya sokmadı.

Bunun da ötesinde "tek adam diktatörlüğü" olarak adlandırılabilecek bir rejimin kurulmak istendiği anlaşılıyor.

Ama yine görülen o ki bu "oyun" büyük tepki toplamış vaziyette.

Belki daha da önemli olan ortaya çıkan bu büyük tepkinin aynı zamanda toplumda bir ümit de yaratması...

Tepkinin,tek adam rejimini,otoriter sistemi ortadan kaldırma potansiyeli taşıdığı birçok insânın ortak inancı gibi.

Ama beni heyecânlandırmayan da tam da bu konu.

Ne CHP'ne yönelik saldırıyı ne de buna yönelik doğan büyük tepkiyi küçümsemek niyetindeyim.

Elbette,iktidârın bu saldırısına karşı CHP yönetimi ile dayanışma içinde olmak,demokrasi adına hukûk adına ne kalmışsa onu korumak için uğraşmak gerekir.

Ama yukarıdaki belgeyi düşünen benim merâmım başka!

İnsânlara târih hâtırlatmak. 1950'lerden beri aranan ve gelmeyen demokrasi

1950'de tek parti yönetimine karşı insânlar "yeter söz milletindir" diyerek DP'yi iktidâra taşıdılar.Ne büyük ümitler yaratmıştı 1950...Tek parti diktatörlüğü ortadan kalkacak demokrasi gelecekti!Ne oldu?

1974 yıllarında "Karaoğlan" diyerek Bülent Ecevit'te umut aradı insânlar!"Toprak işleyenin su kullananın" olacaktı.Karaoğlan 12 Mart Darbesi sonrası demokrasiyi getirecekti.Ne oldu?

1980 Darbesi sonrası,Demirel "bir bilen" olarak sahneye çıktı.Erdal İnönü SODEP-SHP'si ile birlikte "Kürt realitesini tanıyoruz" diyerek büyük bir açılım yaptılar.İnsânlar merkez sağ ve merkez solun askerî darbeye tavır alarak demokrasiye geçişi sağlayacağına inandılar.Ne oldu?

2000'lerde AKP,askerî vesâyet rejimine karşı demokrasi için yola çıktı.Avrupa Birliği doğrultusunda ciddî reform girişimlerine başladı.İnsânlar,askerî vesâyetin son ereceğine ve demokrasinin geleceğine inandılar.Ne oldu?

Benim anlamadığım bu yakın târihi niçin unuttuğumuz. Niçin bugün neler oluyor konusunu anlamaya çalışırken geçmişte yaşanmışlar üzerine düşünmüyoruz.

Acaba büyük dalgaları arkalarına takan Menderes'ler,Ecevit'ler,Demirel'ler,Erdal İnönü'ler,Erdoğan'lar niçin verdikleri sözü tut(a)madılar?

Söz verdikleri şeyleri yapmamaları,yapamamalarının nedeni bu insânların karakterlerinin bozuk olması değildi herhâlde.

Bunların bu ülkenin en temel sorunu olan demokrasiyi getirememiş olmalarının bir nedeni olmalı.

Bu neden yukarıdaki belgede saklı.

Irk ayırımı varsa demokrasi gelmez

Bu belge arşive yeni kondu.Bugüne kadar bilinmiyordu.Gizli tutuluyordu.

Belgenin sol üst köşesinde büyük harflerle,"10 Temmuz 2025 târih ve 148317 sayılı olur ile gizliliği kaldırıldı" yazıyor.

Merâk ettiğim soru şu:Menderes,Ecevit,Demirel,İnönü,Erdoğan D-97 talîmâtını biliyorlar mıydı?

Talîmât diyor ki biz bu devleti "ırk esâsına" dayalı olarak kurduk onun için de bu ırka dâhil olmayanlara devletin bazı kurumlarının kapıları kapalıdır.

Şimdi,niçin ordunun,güvenlik birimlerinin,yargının ve diğer sivil idârenin önemli görevlerinin bu ülkenin bazı vatandaşlarına kapalı olduğunu anlıyoruz.

Bu sadece 2025 yılında açığa çıkan bir belge.Acaba bunun gibi ne kadar başka talîmât,gizli yönetmelik vardır,bilmiyoruz.

Bir başkasını 2013 yılında tesâdüfen Agos gazetesi açığa çıkartmıştı.Bu ülkede vatandaşlar Nazileri hâtırlatır biçimde fişleniyormuş!1923'den beri Rum'a 1,Ermeni'ye 2,Yahudi'ye 3 numarası veriliyormuş.

Muhtemel D-97 talîmâtı gibi bir şey...Üstü örtülüverdi...Konu bile edilmedi.

Sorun bir tek insânlardaki duyarsızlık değil.Daha da ürkütücü olan bir başka gerçek var.

Devleti kuranlar,hukûken adına Apartheid denen ırk ayrımcılığını esâs almış ama bunu açıktan savunacak cesârete de sahip değiller.

Bu nedenle "saklayın" ve "yalan söyleyin" diyor.

Bugünü kadar "bilmiyorduk,haberimiz yoktu",diyebilirdik belki.Ama artık biliyoruz.

Artık biliyoruz:Bu devlet ırk ayrımcılığını esâs alan bir hukûk sistemi üstüne kurulmuş ve bugüne kadar kimse bunu sorgulamadığı için de geçmişteki her ümit hüsrânla sonuçlanmış.

Şimdi de bu olacak gibi.Özgür Özel ne Menderes'ten,ne Ecevit'ten,ne Demirel ve Erdal İnönü'den,ne de Erdoğan'dan çok farklı...
D-97 talîmâtnâmesini değil,benzeri tüm talîmâtları bulup ortaya çıkartacağım ve yırtıp atacağım demedikten sonra...
Boşuna heyecânlanmayın,bu ve benzerlerinin kesin olduğu talîmâtlar ortadan kaldırılmadıkça bu ülkeye demokrasi gelmez.

Şimdi Kürt meselesinin niçin çözülmediğini çözülemeyeceğini ve tek adam rejimlerinin sona eremeyeceğini anladık mı acaba?

Merâkım şu:D-97 ve benzeri talîmâtları öğrenmek isteyecek miyiz?Yoksa 2013'teki Agos bilgisi gibi bunu da mı unutacağız?Göreceğiz!..

*** 1-Belgeye dikkatimi çeken Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim. *Prof. Dr. Taner Akçam,D-97 Talîmâtı,Medyascope,31 Mayıs 2026. https://medyascope.tv/2026/05/31/taner-akcam-yazdi-d-97-talimati/ *** Millî Savunma Vekâleti'nden ilgili birimlere
"Irkları yüzünden askerî mekteplere alınmadıklarını azınlıklara söylemeyin"**

Millî Savunma Vekâleti'nin 1942'de ilgili birimlere iletilmek üzere Başbakanlığa gönderdiği belgede "ırk"ları yüzünden askerî okullara alınmayanlara "menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterin,ırktan bahsetmeyin" talîmâtı veriliyor. 1942 târihli ve geçen yıl ulaşılabilir hâle gelen bir belge Türkiye'de azınlıklara yönelik resmî politikaları bir kez daha gözler önüne serdi.Millî Savunma Vekâleti tarafından ilgili birimlere iletilmek üzere Başbakanlığa gönderilen belgede "ırk"ları yüzünden askerî mekteplere alınmayanlara verilecek cevâplarda dikkatli olunması isteniyor ve "menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterin,ırktan bahsetmeyin" talîmâtı veriliyor. Belge şöyle: "1- Askerî mekteplerimize girmek isteyenler hakkında,(D-97) Talîmâtı mûcibince yapılmakta olan ırk tahkîkâtının tatbîkâtında;ilgili makâmların mahremiyete dikkat ve riâyet etmedikleri ve askerî okullarımıza girme şartlarını taşıyan talebeye,ırk tahkîkâtı neticesi olarak menfî cevâp verilirken,"Türk ırkından olmamalarının" sebep olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

2-Bu tarzı hareket,muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak ve millî vahdetimizi bozacak birtakım dedikodulara yol açacağı cihetle kat’iyen câiz değildir.Binâenaleyh;polisten itibâren yukarıya doğru bütün mülkî ve askerî tahkîk ve tetkik mercilerince,gerekli tahkîkâtın gâyet mahremâne ve âdilâne yapılmasını askerî okullarımıza girmek şartını taşımayanlara ırk tahkîkâtı neticesi olarak en nihâyet şube ve mekteplerce menfî cevâp verilmek lâzım geldiği takdirde;okul kadrosunun müsâadesizliği ve sâire gibi birtakım sıhhî ve idârî mülâyim sebepler gösterilmek ve ırktan bahis edilmemek sûretiyle,anlar üzerinde fenâ tesir bırakmamağa dikkat ve itinâ olunmasını;tamimen arz ve ricâ ederim.

3-Bilgi için Yüksek Başvekâlete ve Genelkurmay Başkanlığına,(Mülkî tahkîk mercilerine,gereği emredilmek üzere) Dâhiliye Vekâletine arz edilmiş As. Mnt;K. Iıklarına,Askerî Liseler Müfettişliğine ve Harp Okulu K. lığına yazılmıştır." 4 Haziran 1942 târihli belgenin sol üst köşesinde "10 Temmuz 2025 târih ve 148317 sayılı olur ile gizliliği kaldırıldı" notu yer alıyor.84 yıldır gizli olan D-97 kodlu belge,araştırmacı Sait Çetinoğlu ve Prof. Dr. Taner Akçam tarafından gün yüzüne çıkarıldı.Talîmâtın Türkiye târihi açısından taşıdığı anlamı Prof. Dr. Taner Akçam'a sorduk. -Medyascope'ta 31 Mayıs Pazar günü yayınlanan "D-97 Talîmâtı" başlıklı yazınızda 1942'den önemli bir belgeyi açığa çıkardınız.Konu bu ülkedeki azınlıkları,daha doğrusu azınlık hâline getirilmiş toplumları çok yakından ilgilendiriyor.Ne diyor Millî Savunma Vekâleti aslında?

Millî Savunma Bakanı diyor ki,harp okullarına D-97 Talîmâtnâmesi gereğince "ırk soruşturması" yaparak öğrenci alıyoruz.Fakat reddettiğimiz kişilere "Türk ırkından olmadığınız için alınmadınız" demeyin."Yalan söyleyin,bahâneler uydurun" deniyor.Burada Türk Apartheid rejiminin çok önemli bir özelliğini görüyoruz:"Gizli ve sinsi" olması.Bence bu "sinsilik" en büyük problem.Yaptığı şeyi "evet yapıyoruz" diyerek savunma cesâretine ve dürüstlüğüne sahip olmayan bir rejim bu.Gâlibâ Güney Afrika ve İsrail'den en büyük farkımız da bu... -Bu belgeyle azınlıkların neden askerî mekteplere giremediğini "resmen" öğrenmekle kalmıyoruz,bunun için ilgili birimlerden bu konuda asıl nedeni gizleyen bir gerekçe "icât etmelerinin" istendiğini de anlıyoruz.Öte yandan devlet de azınlıklar da neyin neden olduğunu biliyor aslında.Devlet neden böyle bir "hassâsiyet" gereği duyuyor sizce? Çok önemli bir soru ve hemen bir cevâp vermek yerine üzerinde ciddî ciddî düşünülmesinden yanayım.Benim aklıma gelen özellikle ondokuzuncu yüzyıldan beri oluşan "birikmiş bilgi"dir.Bu bilgi,"zayıflığının bilincinde olma" anlayışını yaratmıştır.Osmanlı yöneticileri,tüm bir ondokuzuncu ve erken yirminci yüzyıl boyunca,"İmparatorluğun dağılma" sürecinde ciddî bir "birikmiş bilgi" oluşturdu.Bu bilgi şuydu:"Azınlıklara karşı uyguladığımız politikaları açık ve alenî yaparsak bu Batı'nın tepkisini çeker ve müdâhale ederler." En büyük katliâmlar döneminde bile,yâni katliâmların artık gözler önünde olduğu dönemlerde bile,"müdâhale kaygısı" çok önemliydi."Batı'nın müdâhale etme imkânını engellemek" için aşırı titiz davranıyorlardı.Abdülhamid örneğinden biliyoruz,katliâmlardan kurtulmak için din değiştirmek isteyen Ermenilerin taleplerini kabul etmiyordu."Batılılar,'Ermenilere dinlerini zorla değiştirtiyorsunuz' derler ve müdâhale ederler" diyerek,bu talepleri reddediyordu.Katliâmları ise "engellemeye çalışıyoruz" bahânesiyle yerel yapıların ve de Ermenilerin üstüne yıkabiliyorlardı.

Bu kültür Cumhûriyet'te de devâm etti.Sonuçta,"sinsi" olmak,"hin oğlu hin olmak" gibi tuhaf bir kültür ortaya çıktı.Bu "hinliği","sinsiliği" ise akıllı olmak,zeki olmak olarak görmeye başladık.Benim anlattığım sadece bir neden.Daha ciddî başka nedenler de vardır.Çok ciddî ve sorunlu olduğunu düşündüğüm bu kültürel kodların tek bir îzâhı olamaz.Bunların üzerine ciddî ciddî konuşmak gerekiyor. -Yazınızda da bahsettiğiniz gibi Agos yıllar önce devletin bu ülkedeki azınlık toplumlarını gizli biçimde "soy kodu" üzerinden kodladığını da ortaya çıkarmıştı.Bu yeni belgeyi de kattığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? 1920'lerle birlikte Türkiye'de ırkçı bir rejim kuruldu.Osmanlı'nın dağılması ve parçalanmasını,Hristiyanların eseri olarak gören ve Hristiyanları güvenilmez sayan bir kültür ve gelenek oluştu.Sistem,esâs olarak Osmanlı Hristiyan vatandaşların,eğer dışarıdalarsa içeri sokulmamaları ve içeride ise dışarıya atılmaları üzerine kuruldu.Bunu ben söylemiyorum.1933'de İçişleri Bakanlığı Nüfûs İdâresi Müdürlüğü hazırladığı raporda söylüyor."Türk ırkını esâs alan bir Cumhûriyet kuruyoruz",diyorlar.Ve "1927 Nüfûs Kânûnu'nu bu ırk esâslı Cumhûriyeti kurabilmek için çıkardık" diyorlar.Hristiyanlara Kürtleri ve Alevîleri de dâhil ettiler.Sonuçta,kendi vatandaşının önemli bir kesimini eşit vatandaş saymayan Apartheid rejimi kuruldu.

Ama gene altını çizelim,tüm bunları gizli yaptılar.Sinsice yaptılar.Agos'un ortaya çıkardığı bilgiye verdikleri cevâbı hâtırlayın:"Evet vardı ama kaldırdık." Neydi varolan?Hangi karârnâme,hangi talîmâtnâme idi bu?Belki de bu D-1 talîmâtnâmesiydi.Sonra neyi kaldırdın?Nerede kaldırdın?Hani bunun belgesi?Resmî Gazete'de ilânı?Tuhaf bir "yalan",tuhaf bir kendini kandırma,tuhaf bir sahtelik üzerine kurulu her şey...Çok üzücü çok... -Siz de hâtırlarsınız,Türkiye'de sadece bir Ermeni kâymakâm var.Onun kâymakâm olmasını nasıl yorumlamalıyız?Yâni eğer D-97 belgesi gibi belgeler olmasaydı onun gibi liyâkatli birçok genç devlet kurumlarına girebilir miydi ya da D-97 nedeniyle mi şu ânda sadece bir kişiden bahsediyoruz? D-97 olmasaydı bugün orduda çok sayıda üst düzey Ermeni,Rum,Süryânî,Kürt subay olurdu.D-97 sadece ordu ile ilişkili.Demek ki 97 tane başka talîmâtnâme-karârnâme daha var.Belki sayı yüzü geçiyor.Bu tür karârnâmelerle diğer meslekleri de benzeri tarzda kontrol ediyorlar diyebiliriz.

Eğer bu karârnâmeler olmasaydı,çok sayıda savcı,hâkim,üst düzey devlet bürokratı olurdu.Önemli olan şu:Teâmüllere göre işleyen bir sistem yok!Yâni,"düşmânlık" vardır,"nefret" vardır,"güvenmeme" vardır ve kânûnlar müsâit olsa bile "zihniyet","alışkanlıklar" nedeniyle bazı grupların bazı görevlere gelmeleri engellenir.Ama burada tam tersi,kânûn,talîmâtnâme ve teblîgâtlarla bir hukûk sistemi inşâ edilmiş.

Ermeni kâymakâm örneğini daha geniş ele alabiliriz.Kürtler için de benzeri örneklerin verildiğini biliyoruz."Turgut Özal,Kürt'tü" cümlesini çok sık duyarız.Bunu gâlibâ "vitrin politikası" olarak adlandırmak gerek.Köleliğin ve ırkçılığın devletin esâsını oluşturduğu onaltıncı yüzyıl Virginia'sında siyah köle sahipleri vardı.Yâni,bu "vitrinlik" tartışmasını bırakmak ve sistemin ırk esâsına göre işlediğini kabul etmek gerekiyor. -D-97'de "muhtelif az[ın]lık zümreleri üzerinde fenâ tesir bırakacak" cümlesi yer alıyor.Burada azınlık derken tam olarak kimler kastediliyor?Meselâ tarîf edilen şekliyle azınlık olmamakla birlikte Kürtler,Alevîler vs. de giriyor mu içine? Belgede geçen ifâde "azlık",köşeli parantezi ben koydum,kolay anlaşılsın diye.Beni korkunç üzen,"fenâ tesir bırakacak" ifâdesi.Yâni,yaptıklarının yanlış ve savunulamayacak bir şey olduğunu kendileri de biliyor.Eldeki belgelerden,azlık ile ifâde ettiklerinin Kürtleri ve Alevîleri de kapsadığını rahatlıkla tahmin edebiliriz.Çünkü,elimizde sınırlı da olsa 1929-1933 arasını kapsayan resmî belgeler var.Ülke nüfûsunu Türkler ve gayri-Türkler olarak tasnîf ediyorlar.Nüfûs kütüklerinde gayri-Türk olanların özel olarak fişlenmesini,işâretlenmesini istiyorlar.Zâten bugünkü uygulamalara da baktığımızda azlık ifâdesinin Türk ve Sünni (Hanefi) Müslüman olanların dışında kalanları kapsadığını biliyoruz. -Son olarak mevcût hükûmetin ve geçmiş hükûmetlerin artık bu konuda îzâhâtta bulunması gerekmez mi? Elbette,artık "bilmiyorduk,haberimiz yoktu",diyemezler.Biliyorlar ve tavır almak zorundalar!Yoksa ırk esâslarına göre örgütlenmiş bir devletin sıradan memûrları olmak dışında bir anlamları olmayacak... **Millî Savunma Vekâleti'nden ilgili birimlere "Irkları yüzünden askerî mekteplere alınmadıklarını azınlıklara söylemeyin",Haber ve Röportaj:Agos Haber Merkezi,4 Haziran 2026. https://www.agos.com.tr/tr/haber/irklari-yuzunden-askeri-mekteplere-alinmadiklarini-azinliklara-soylemeyin-40693

30 Nisan 2026 Perşembe

24 Nisan ve aydınlarımız:İlber Ortaylı ve Heath Lowry/Prof. Dr. Taner Akçam*

İlber Ortaylı ve Heath Lowry örneklerinden hareketle 24 Nisan Ermeni Soykırımı ve aydınlar üzerine bir gözlemde bulunmak istiyorum.İkisi de yaşanmış "ufak bir anı".Bu anıların özellikle ülkemizde demokratik bir kültürün niçin kök salmadığı konusunda oldukça öğretici olduklarını düşünüyorum. Ortaylı ve tanışmamın hikâyesi

Ortaylı'nın beni pek sevmediği biliniyor.Hakkımda ileri geri konuşmaktan hiç geri durmadı.Bazı konuşmalarını YouTube [https://www.youtube.com/watch?v=F5WHekJnIrI] üzerinde bulmanız da mümkün.Ortak dostlarımıza,benim "Almanya tarafından Türkiye'ye özel görevli olarak gönderildiğimi" de söylermiş.Görevim ise "'Ermeni Soykırımı oldu' diyerek 'başka milletler de yaptı' argümanı ile Almanya üzerindeki psikoloji baskıyı azaltmak" imiş.

Bu iddiâ bir tek Ortaylı'ya âit değildi.Varlığından 1996 yılında haberdar olduğum,muhtemel istihbârât servislerince bir grup akademisyene gönderilen bir dosyada da benzeri iddiâlara yer veriliyordu.

Hikâyesi de şu:1977'de siyâsî mülteci olarak Almanya'ya kaçmıştım.Ve 17 yıllık sürgün hayâtından sonra 1993 yılında Türkiye'ye bir akademisyen olarak dönmüştüm.Hamburg'da çalıştığım Enstitü'nün mâlî desteği ile yakın dönem -1878-1925 yıllarını kapsayan- bir Dokümantasyon Merkezi kurmak istiyordum.O zamanın parası 10 bin mark üstünde bir para harcayarak,Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde konuya ilişkin malzemelerin hemen hemen tamamını satın almıştım.

Girişimim başarısızlıkla sonuçlandı.Rahmetli Zafer Toprak,Târih Vakfı bünyesinde projeyi yapmama engel oldu.Çünkü proje "Batı'nın bir oyunu" idi,(kendisi tarafından yüzüme söylenmiş sözdür.)Bilgi Üniversitesi ise yukarıda sözünü ettiğim dosya nedeniyle ürktü ve kurucularının kabul ettiği bir projeden "Akademik Konsey"in aldığı kararla vazgeçti.Bu Konsey'de adlarını burada anmak istemediğim,kendilerini "ilerici" sayan akademisyenler çoğunlukta idiler.Bunu da bir kenara not edelim.

Ortaylı ve İttihâtçılar

İlber Ortaylı ile bu dönemde tanıştım.Ankara Siyâsal Bilgiler Fakültesi'nde idi.Ziyâretine gittim ve projem için destek vermesini istedim.

Çok uzun konuştuk.Konuşma boyunca,İttihâtçılar için açtı ağzını yumdu gözünü.Söylemediği sözü bırakmadı."Kâtiller sürüsü idiler.Gözlerinin yaşına bakmadan Ermenileri imhâ etmişlerdi." Projem çok önemliydi.Mutlakâ yapmalıydım.Ama şu veyâ bu üniversite veyâ kurum peşinde koşmamalıydım.Oralarda bu belgeler kaybolabilirdi.Doğrudan Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'ne başvurmalı ve projeyi onlarla yapmalıydım.Hem kaybolmazlar hem de proje ciddîyet kazanırdı.Eğer istersem ilişki kurmada yardımcı olabilirdi.

O gün bugün aklımdaki sorudur.Acaba İlber Ortaylı,İttihâtçılar ve Ermenilerin imhâsı konusunda bana söylediklerini kamuoyu ile niye paylaşmadı ve paylaşsa ne olurdu?Cevâbı zor bir sorudur bu ama konu bir tek Ortaylı ile sınırlı değil. Heath Lowry

Vereceğim ikinci ilginç örnek Prof. Heath Lowry'dir.Lowry,24 Nisan konusunda "Türk tezleri"nin savunucusu ve "inkârcı" olarak bilinir.1990 yıllarında karıştığı bir skandal ve Amerikan Büyükelçisi Morgenthau hakkında yazdığı küçük bir kitâp onun bu üne kavuşmasına neden olmuştur.

Skandalın nedeni Lowry'nin 1990 yılında,dönemin Türkiye Washington Büyükelçisi Nuzhet Kandemir'e "Ermeni Soykırımı iddiâlarına karşı yapılması gerekenler" konusunda bir tavsiye mektûbu yazmasıdır.Büyükelçi Kandemir,Lowry'nin bu mektûbunu yanlışlıkla "Nazi Doktorları" adlı önemli kitâbın yazarı Robert Jay Lifton'a gönderir.Ve Lifton bu mektûbu,iki diğer akademisyen arkadaşı ile birlikte kamuoyu ile paylaşır.Mesele Lowry aleyhine imzâ kampanyalarının konusu olur.Lowry,daha sonra yaptığını "aptalca bir hatâ" olarak tanımlayacaktır ama iş işten geçmiştir.

Lowry'nin "inkârcı" unvânını kazanmasının ikinci nedeni,"Büyükelçi Morgenthau'nun Öyküsünün Perde Arkası" adlı küçük bir broşür yazmasıydı.1913-1916 yıllarında İstanbul'da görev yapan Morgenthau'nun anıları çok önemliydi ve yakın zamanlara kadar Ermeni Soykırımı tezlerini kanıtlamanın en baş eserlerinden birisi sayılırdı.Lowry,çalışmasında işte bu "ünlü" kitâbın baştan sona düpedüz yalanlar ve yarı gerçeklerle dolu olduğunu iddiâ ediyordu.

Bu kadar giriş,zannederim benim Heath Lowry hikâyem için yeteri kadar arka plân bilgisi vermiştir. Lowry ile karşılaşma

1993 yılında Türkiye'ye döndüğümde,bir arkadaşım Heath Lowry'nin benimle tanışmak istediğini söyledi."Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu" kitâbım yeni çıkmıştı.Lowry arkadaşıma,"eğer bir Türk böyle bir kitâp yazdıysa bu işin rengi değişir",demiş ve beni tanımak istemişti.

Şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum,İstiklâl'de Tünel'e yakın ISIS Kitâbevi vardı.Onun önünde buluştuk.Çok uzun ve güzel bir sohbet yaptığımızı hâtırlıyorum.Aklımda kalan,kitâbım hakkındaki olumlu sözleri ve bir de başından geçen bir olayı anlatması idi.

Hangi kuruma yapmıştı tam hâtırlamıyorum ama bir resmî kuruma,Ermeni Soykırımı iddiâlarına karşı,1915 yılı Van ve civârı olayları ile ilgili bir belgesel yapılmasını önermiş.O dönemde Ermeni gönüllü birliklerinin,Ruslarla birlikte Kürtlere katliâm yaptıkları bilinen bir konu idi.Sonuçta kendisinin de katıldığı bu proje hayâta geçmiş ama yetkililer bu belgeseli hiçbir zaman yayınlamamışlar.Nedenini,gülerek söyledi:Kürtler,Kürtçe konuşuyorlardı! Talat Paşa'nın telgrafı

Daha sonra,1995 idi gâlibâ,Heath Lowry ile Bursa'da bir konferansta biraraya geldik.Merdiven üstü bir yerde konuştuğumuzu hatırlıyorum."Devlet Arşivleri bir kitâp çıkartmış,gördün mü?" diye sordu.Haberim yoktu."Ermeni meselesine ilişkin arşiv belgelerini yayınlamışlar.Mutlakâ bak",dedi.Sonra konuyu anlattı."Talat Paşa'nın bir telgrafını yayınlamışlar.Kendi bildikleri dalı kesmişler.Aptal bunlar.Telgraf 'Ermenilere yapılanları diğer Hristiyanlara yapmayın',diyor." Lowry'e göre bu telgraf "Soykırım iddiâları konusunu" esâs olarak kapatmıştı.

Doktora tezim kitâp olarak çıkmak üzereydi.Bunu haber verince,"belgeyi bul ve mutlakâ kullan,çok önemli",dedi.Çünkü devlet,Ermenilere yönelik katliâmın plânlı bir imhâ olduğunu kendisi kabul ediyor ve belgesini yayınlıyordu.

Hemen kitâbı edindim.Ve alanımızda "meşhûr" ettiğim telgrafı buldum.Telgraf 12 Temmuz 1915 târihli idi ve Diyarbakır Valisi Reşid'e gönderilmişti.Talat bu telgrafta,İstanbul'a "Ermenilerden ve diğer Hristiyan ahâlîden 700 kişinin geceleri şehirden hârice çıkarılarak koyun gibi boğazlatıldığı" haberlerinin geldiğini söylüyor ve durdurulmasını istiyordu.Çünkü,"Ermeniler hakkında kararlaştırılan inzibâtî ve siyâsî tedbirlerin diğer Hristiyanlara uygulanması kesinlikle câiz değil"di.

Özetle,"size Ermenileri kesin dedik,tüm Hristiyanları kesin demedik" diyen bir telgrafın Devlet Arşivleri tarafından yayınlanması gerçekten büyük bir olaydı ve telgrafı,kitâbın önsözünde önemli bir yer ayırarak yayınladım.

Ortaylı ve Lowry örneklerinde yaşadıklarım "aykırı ve tesâdüf" değildi.1997 yılında Mersin'de katıldığım büyük bir konferansta da benzeri gözlemlerim oldu.Resmî konuşmalarında veyâ tebliğlerinde Ermeni Soykırımı'nın olmadığını söyleyen akademisyenler,toplantı aralarında veyâ akşamları özel sohbetlerde,tüm çıplaklığı ile imhâlardan söz ediyorlar ve kendi bölgelerinde yaşadıklarını,yaşlılardan duyduklarını anlatıyorlardı.

Hep aklımdaki sorudur:Ortaylı,Lowry ve diğer akademisyenler,kendi bildiklerini açık ve temiz bir biçimde kamuoyu ile niye paylaşmadılar?Üstelik o yıllarda,riskli ve tehlikeli olan Kürt meselesi konusunda konuşmaktı,Ermeni meselesi değil.Ermeni Soykırımı üzerine konuşmayı yasaklayan bir cezâ mâddesi bile yoktu orta yerde...

Gerçekten çok önemli bir sorudur:Aydınlar ve akademisyenler konu hakkında dürüst davransalardı bu günlerde 24 Nisan'larda neler konuşuyor olacaktık?.. *Prof. Dr. Taner Akçam,24 Nisan ve aydınlarımız:İlber Ortaylı ve Heath Lowry,Medyascope,29 Nisan 2026. https://medyascope.tv/2026/04/29/24-nisan-ve-aydinlarimiz/

27 Nisan 2026 Pazartesi

Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil'in anısına/Prof. Dr. Taner Akçam*

23 Nisan Türkiye Cumhûriyeti'nin kuruluş günü,çocuk bayrâmı olarak kutlanıyor;24 Nisan Ermeni Soykırımı'nın sembolik başlangıç târihi,dünyânın hemen her yerinde düzenlenen törenlerle 1915-1918 arasında yok edilen Ermeniler anılıyorlar.

Bu iki gün üzerine yazılmış en anlamlı yazı Hrant Dink tarafından yazıldı.Hrant yazısının başlığını 23,5 olarak koydu.23,5 şimdi bir Hâfıza Müzesi...Herkesin gidip görmesini harâretle öneririm.23,5 yazısı ile Hrant'ın aradığı 23 ve 24 Nisan'ları birarada anlatacak ortak bir hikâyenin mümkün olup olmadığı idi.

"Aynı ve tek" hikâye değildi bu.Ama bu topraklarda yaşayan insânların birarada yaşamalarını mümkün kılacak bir hikâye!

Türkiye Cumhûriyeti'nin "ilelebet yaşaması" biraz da 23 ve 24 Nisan'ları anlatabilecek bir hikâyeyi kurabilmemize bağlı.

Hrant'ın arayışına katkı sunacağını tahmin ettiğim bir hikâye,Greg Sarkisyan tarafından anlatılan Urfalı Hacı Halil hikâyesidir(1). İlk defa,1995 yılında Sarkisyan'dan dinlediğim bu hikâyeye gelin hep berâber kulak verelim: "Babam 90 annem ise 82 yaşında.Babamın babasını idâm etmişler,babaannem ise ırzına geçilerek öldürülmüş.Dokuz çocuklu aileden bir tek babam ve beş yaşındaki kardeşi kurtulmuşlar.Anne tarafımın hikâyesi ise farklı,biraz anormal ama bu nedenle ihmâl edilmesi gerekmiyor.Dedemin bir iş arkadaşı varmış Hacı Halil.Bir gün gelmiş dedeme 'kötü haberler geliyor,Ermenilere kötü şeyler yapacaklarmış',demiş ve dedeme başına gelecek kötü bir durumda tüm bir aileye bakacağını,gözünün arkada kalmaması sözünü vermiş.Tahmin edilebilecek felâketlerin en kötüsünden bile daha dehşetli olan bu felâket meydâna geldiğinde dedem,ailesinin,hâmile eşi yâni benim büyükannem ve yaşları iki ile sekiz arasındaki dört çocuğunun gözleri önünde idâm edilmiş.
Hacı Halil ise sözünü tutmuş ve evinin çatısında bizim aileyi tam bir yıl boyunca saklamış.Ailenin saklandığı yer lojistik bakımdan oldukça tehlikeli imiş.Anneannemin yeğeni de dâhil toplam yedi kişi imişler çatı katında.Kimsenin dikkatini çekmeden yedi kişi için alışveriş yapmayı,her gün,bir sonraki geceye yetecek kadar yemek hazırlamayı Hacı Halil aylarca yapmış.Arada bir,iki eşini ve hizmetçilerini akrabalarına yollayarak saklananların aşağıya inmesini,elbiselerini yıkamalarını ve banyo yapmalarını da sağlamış.Çocuklardan ikisi öldüğünde onları da gizlice gömmüş.Tüm bunları yaparken çok büyük riske girdiğini biliyordu Hacı Halil.Üstelik hizmetçileri ne yaptığından haberdardılar ve eğer yakalansaydı onun da kaderi Ermenileri bekleyen kaderle aynı olacaktı. Ben kendi kuşağımın,amca ve teyzeleriyle birlikte büyüyebilen çok az çocuğundan birisiyim.Tüm bunlar bana hep Türk Hacı Halil'i hâtırlatıyor.Tanrı'nın rahmeti onunla ol­sun.Daha sonra Halep ve Beyrut'ta Ermenilerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde büyüdüm,okula gittim...Özgür ve bağımsız Ermenistan rüyâsı ile Türkler tarafından yapılan soykırımın kâbusu,gördüğüm eğitimin iki temel direği idi.Hem Ermeni örgütlerinden hem de hayâtta kalanlardan Türklerin insânlık-dışı yaratıklar olduklarını öğrendim...Ama Hacı Halil'in anısı benim bilincimin bir parçası idi ve ben bu insâncıl Türk'ün,onun ailesinin varlığının bende yarattığı ikilemi bilerek büyüdüm.Ben de içselleşmiş olan bu ikiliğin bana öğrettiği bir gerçek var.Gerçeklik ve adâlet o kadar kolay değil,bu mutlakâ araştırılmalıdır...

Elimi buradan Türkiye'nin insânlarına uzatmak istiyorum.Hâtırlamaları için ricâ ediyo­rum;bir zamanlar devletleri [Osmanlı T.A.] belki kâtiller tarafından yönetilmişti ama onların Hacı Halil'leri de vardı.Soykırım gerçeğini kabul etmek,üzüntüyü dile getirmek bu sonuncuların anısının şerefine yakışan şey olacaktır.Bizler arasındaki iyileşme süreci de belki böyle başlayacaktır..." Sarkisyan bu konuşmayı,1995 Nisan'ında,Yerevan'da "Ermeni Soykırımı'nın Sekseninci Yıldönümü" nedeniyle düzenlenen uluslararası bir sempozyumda,yöneticisi olduğu Zoryan Enstitüsü'nün konferansı niçin desteklediğinin gerekçesini açıklamak için yapmıştı. Ertesi gün,24 Nisan'dı ve Ermeni Soykırımı kurbânları adına düzenlenen dinî töreni izlemek üzere Ermeni Kilisesi'nin merkezi olan Etchmiadzin'e gittik.Tören çok etkileyici idi.Yüzlerce belki binlerce insân ellerinde çiçekler ve mumlarla kiliseye giriyorlar,âyîni izliyorlar ve öldürülenlerin anısına mum yakıyorlardı.Bir koro sürekli çeşitli parçalar okuyordu.Âyîni,sempozyuma katılan akademisyenler için ayrılan özel bir yerden izliyorduk.

Greg Sarkisyan yanıma geldi.Elimden tuttu,beni mum yakan kalabalığın arasına soktu.Elimi bırakmadan bir mum yaktı ve kulağıma eğilerek "Hacı Halil'in anısına" dedi.Yanan mumu kumun içine berâberce koyduk.

24 Nisan,öldürülen veyâ açlığa veyâ hastalığa terkedilerek imhâ edilen insânları anma günüdür.Ölenlerin hâtırlandığı böyle bir yerde beklenen,en azından o ân için,öldürenlere karşı biraz soğukluk duyulması,onların hafif bir öfkeyle anılması­dır.Ama Hacı Halil'in hayâtı ve yaptıkları Sarkisyan için öylesine önemiydi ki,o benimle birlikte Hacı Halil'i hâtırlamayı ve onun anısına bir mum adamayı daha önemli bulmuştu.

Hepimiz biliyoruz ki bu topraklarda onlarca ve yüzlerce Hacı Halil'ler var.Eğer Soykırım'dan kurtulan Ermeniler olduysa bunda Hacı Halil'lerin de hiç ihmâl edilemeyecek bir rolü olmuştur.Peki biz bu hikâyeleri niçin anlatmıyoruz?

Niçin İttihâtçı kâtilleri övmek için sıraya giriyor ama Hacı Halil'leri karanlığa gömüyoruz.Hrant'ın aradığı 23,5 biraz da Hacı Halil'lerin hikâyesini anlatmakla mümkün değil mi?.. *** 1-Hikâyeyi Zoryan Enstitüsü'nün sayfasından aldım.Ama,Sarkisyan'dan bu hikâyeyi defalarca dinlemiş birisi olarak,hikâyeye sâdık çok küçük değişiklikler yaptım. *Prof. Dr. Taner Akçam,Hrant Dink ve Urfalı Hacı Halil'in anısına,Medyascope,23 Nisan 2026. https://medyascope.tv/2026/04/23/hrant-dink-ve-urfali-haci-halilin-anisina/

1 Nisan 2026 Çarşamba

Türklüğümün üç hâli/Prof. Dr. Taner Akçam*

73 yaşındayım.Hayâtım boyunca üç ayrı "Türklük hâli" yaşadım.Üç ayrı Türklük deneyimi...Biraz kişisel olacak ama olsun.Bu farklı Türklük hâllerini anlatmanın,"Sol ve Türklük" konusunda söylediklerime açıklık getireceğini biliyorum.

Birinci Türklük hâlim,Türkiye'de iken yaşadığım Türklüktü."Türklüğünü bilmemek hâli" diye tanımlayalım bunu...İkinci Türklük hâlim Almanya'da yaşadığım Türklüktür.Deyim yerindeyse Türk olduğumun zorla hâtırlatıldığı bir deneyim!Üçüncü Türklük hâlim,ABD'nde yaşadığımdır.Bunu "Türklüğümün normalleşmesi" olarak tanımlamak taraftarıyım.Kendisine özel bir anlam yüklenmeyen,râhatlatıcı bir Türklük hâlidir bu... Birinci hâl:Türklüğün farkında bile olmamak

Türk olduğunu farketmeyen bu Türklüğü,"Ol mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler" sözü ile anlatmak isterim.Türk olmaktan kaçma veyâ farkında bile olmama hâli...Acaba neden?

Akla gelen,herkesin ezbere bilebileceği iki izâh tarzı var:Birincisi,çünkü solcuyduk.Ve sol düşünce evrensel bir düşünceydi.Din-ulus-sınıf farkı bilmez enternasyonalistlerdik bizler.Solcu olan kendisini etnik kökenine göre tanımlamazdı.Bu nedenle "Türk" olmadım hiçbir zaman.İkinci neden Kürtlerdi.[Burada Ermeni,Rum,Süryani ve Yahudi gibi diğer grupları özellikle saymıyorum,çünkü onlar zâten "yoktular" ve "öteki" idiler.]

Sonuçta solcular olarak Türkiye'deki egemen sistemin Kürtleri en temel haklarından mahrûm ettiğini biliyorduk.Ezenler "Türk" yönetici sınıf mensûbu idiler ve Kürtleri "Türklük adına" eziyorlardı.Bu nedenle "Türklük" ile özdeşleşmek-ilişkilendirilmek yerine Türkiye kelimesini kullanmayı tercih ediyorduk.

Bunlar belki saygı duyulması gereken son derece "masûm" düşünceler.Ama her hikâyenin sakladığı başka gerçeklikler vardır.Din-etnik-kültür kimliklerine göre hiyerarşi oluşturmuş bir toplumda yaşıyorduk.Üstelik en tepesinde Sünni-Müslüman-Türk'ün olduğu bu hiyerarşik yapının temel taşları,kendisinden olmayanlara yönelik büyük katliâm,sürgün ve bastırma politikalarıyla atılmıştı.Sistemden en çok yararlananlar Türklerdi.Farkında ol veyâ olma,Türkler grubuna dâhilsen şanslıydın ve sistemin diğer etnik-din-kültür gruplarına baskı kurmasının sonuçlarından otomatik olarak yararlanıyordun.

Ama bu avantajlı durumunu açıkça tanımlamadığın ve Türklüğünü evrensel kategorilerin arkasına sakladığın zaman ise ötekinin senden kuşkulanmasının temellerini atıyordun.Onun için örneğin Kürtler,bizlerin "evrenselci nutukları"na pek inanmadılar.Onun arkasındaki Türkçülüğü çok râhat,kolayca gördüler. İkinci hâl:Almanya'da azınlık olmak

Burada Almanya'ya mülteci olarak gelen her solcunun yaşadığı bir "Türklük hâli"nden söz ediyorum.Bizlere "Türk olduğumuz" sadece Alman hukûk sistemi tarafından değil,Alman toplumu tarafından zorla hâtırlatıldı.Kendimiz öyle sayalım veyâ saymayalım,Türk sayılıyorduk ve bu nedenle dışlanıyor ve horlanıyorduk.

Münih'te 1978-1979 yıllarında olacak,otobüse bindiğimde siyah saçlı olduğum için yanıma kimsenin oturmadığını farkettiğimde Türk olduğumu anladım.

1981 yılında rahmetli babamı Hamburg'da Alman kültürünü tanıtmak amacıyla bir birahâneye götürdüm.Ama oturmamız ile Türk olduğumuz için kovulmamız bir oldu.Yan masada derneğimizin "Anti-Faşizm Komitesi" üyesi Alman arkadaşlar oturuyordu.Gözleri önünde,neredeyse tekme,tokat kovulurken onlar biralarını içmeye devâm ediyorlardı. Yine o yıllardaydı,ev arıyordum.Gazetelerdeki ev ilânlarına telefon ediyordum ama her seferinde telefondaki şivem anlaşıldığı için "ev tutuldu" diye suratıma kapatılıyordu.Evinde kaldığım Alman arkadaş bana yine "sınıf mücâdelesi","hepimiz eziliyoruz","evrensellik,enternasyonalizm" nutukları atmaya başladı.Tepemin attığını hâtırlıyorum.Öfkeyle telefonu önüne koydum.Biraz önce suratıma kapanan telefonu aramasını söyledim.Kırmadı,aradı ve "tutuldu" denilen evin tutulmadığını ve isterse tutabileceğini berâberce öğrendik."Yok öyle evrensellik,sen Almanlığı kabul et veyâ etme,Alman olarak bu ülkenin avantajından faydalanıyorsun,önce bunu öğrenmen lâzım" diye nutuklar attığımı hâtırlıyorum.Türkiye'nin Kürd'ünü,Alevi'sini o zaman daha râhat anlıyorsun.Dediğim gibi,her Türk mültecinin içinden geçtiği bir değişimdir bu.

Bu Türklüğümü "öfke Türklüğü" veyâ "tepki Türklüğü" olarak tanımlamak isterim.Kendini Türk olarak tanımlamak gibi özel bir arzun olmamasına rağmen,ırkçı saldırılara muhâtap oluyor ve zorla "Türk" ilân ediliyorsun."Türksem Türk'üm ne var bunda" öfkesiyle,Türk (yabancı) olmanın derin anlamı üzerine düşünceler geliştiriyorsun. Üçüncü hâl:Ermenilerden öğrendiğim Türklük

Amerika'ya geldiğim ilk yıllarda,insânların etnik-ulus tanımını bol miktârda yapmalarının şokunu yaşadım.Kimse ulus-kültür kimliğini saklamıyor,bunun üzerine son derece açık ve râhat bir tarzda konuşuyorlardı.Almanya'da bulunan Enstitü'deki arkadaşlarıma,ABD'nde "dilin ne kadar etnikleştirilmiş olduğu" üzerine teorik analizler yaptığımı hâtırlıyorum.

Sonra Ermenilerin beni "Türk akademisyen" olarak tanıması süreci geldi.Alıştıkları bir "Türk tipi" değildim ama bu onların beni Türk olarak görmelerine engel de değildi.Sıradan inkârcı bir Türk olmadığım için de diyalog yolları son derece açıktı.Bu râhatlık "Türklüğümü" bir başka boyutta tanıma imkânı verdi bana.

Ohannes adlı bir arkadaşıma göre benim tüm amacım Türklerin iyiliğini sağlamaktı.Ermenilere,başlarına gelenler üzerine açık olarak konuştuğum için onlara belki psikolojik bir râhatlama veriyordum ama yaptıklarım,yazdıklarım esâs olarak Türkler içindi...Türkleri kastederek,"bir gün,bu çabalarını Ermeniler için değil,Türkler için verdiğini anlayacaklar" diyordu.

Çarpıcı bir başka örnek Anna'ydı."Ne zaman Türkçe duysam,'düşmânımın dili,milletimin başına felâket getirenlerin dili' diyordum.Seninle tanıştıktan sonra Türkçe duyduğumda 'arkadaşımın dili' demeye başladım."

Bu deneyimler,Türk olmanın ne saklanması gereken,ne de ötekisine öfke duyulması gereken bir şey olduğunu öğretti bana.Söylediği zaman da kıyâmet kopmuyordu!Soru şu:Bu râhatlamanın nedeni neydi?

Burada kimliklerin statik olmadıkları,değişken oldukları;sadece birey veyâ gruba dâir ontolojik bir özü anlatmadıklarını ama ilişkisel olarak kurulan,anlatı içinde şekillenen ve anlam kazanan bir şey oldukları üzerine derin sosyolojik analizler yapmak istemiyorum.

Râhatlamaya ilişkin benim cevâbım çok basit:"Ortak hikâye".Türklüğümün normalleşmesini sağlayan,Ermeni dostlarımla kendimize ve târihimize ilişkin "ortak bir hikâye" anlatmaya başlamamızdı.Altını çizeyim,"ortak hikâye"den kastım "aynı ve tek" hikâye değil.Farklılıkları gören ve bilen,örneğin acının ve sorumluluğun farkına varan ortak bir anlatımdı bu.Benim Türklüğüm bu anlatı içinde kurulan,paylaşılan ve karşılıklı tanınmayla normalleşen bir şeydi.Türklüğüm bir anlamda,Ermenilerle konuşmam sürecinde "karşılıklı anlatı içinde" yeniden kuruluyordu.

O hâlde Türk solcularına tavsiyem,kendileri hakkında anlattıkları hikâyenin içinde "ötekinin" olmadığını görmeleridir.Kürd'ü,Ermeni'yi,Rum'u ve Süryani'yi kendisi gibi özne olarak gören bir anlatıyı kuramadıkları müddetçe Türklüklerini normalleştiremezler.Türklüklerini saklamalarının nedeni,ötekiyle paylaşacağı hikâyeden yoksun olmasıdır.

Bunun siyâsî açıdan anlamı ne?Aslında çok basit:Kendi kimliğinin ve devletinin kuruluş sürecini "hatâları olsa bile emperyalizme karşı yoktan varedilen ulusal kurtuluş savaşı" olarak anlatmak yerine "yazık oldu" diye anlatmaya başlamak...Ve bu ülkenin Kürd'üne,Ermeni'sine,Süryani'sine,Yahudi'sine yazık oldu diyebilmek...Onların acısını kendi hikâyesinin bir parçası yapmayı öğrenmek gerekiyor!

"Neydik,ne olduk?" sorusunun cevâplarından birisi de burada yatıyor.Çünkü Türk solunun kendisi ve toplumu için anlattığı hikâye hem bugün için en çok ihtiyâç duyulan "birlikte yaşam" sorusuna cevâp vermiyor hem de birlikte yaşamayı imkânsız kılan ve saklamak zorunda kalacağı sorunlu bir Türklük yaratıyor... *Prof. Dr. Taner Akçam,Türklüğümün üç hâli,Medyascope,31 Mart 2026. https://medyascope.tv/2026/03/31/taner-akcam-yazdi-turklugumun-uc-hali/

Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu/Prof. Dr. Taner Akçam*

Devrimci Yol hareketinin önde gelen liderlerinden Oğuzhan Müftüoğlu geçenlerde,Ertuğrul Kürkçü hakkında çok ağır suçlamalarda bulundu.Kürkçü,Müftüoğlu'nun bu "bayram değil,seyrân değil" çıkışına ve suçlamalarına cevâp verdi.

Ertuğrul Kürkçü'nün açıklamalarından öğreniyoruz ki Oğuzhan Müftüoğlu,"geçmişin devrimci değerlerini inkâr eden",Mahir Çayan'ların yaptıklarını "emperyalizme hizmet" olarak gören,"Abdülhamid'e övgüler düzen","sağcı" Kürkçü ile ÖDP kuruluşu ve Kürkçü'nün milletvekili adaylığını desteklemek başta olmak üzere birçok konuda ortak siyâset yapmakta hiçbir mahzûr görmemiş.

Aslında,Oğuzhan Müftüoğlu'nun kendisini "geçmişe âit olumlu-devrimci değerler" koltuğuna oturtup,orada elde ettiğini zannettiği "moral üstünlük" sopası ile elli yıllık arkadaşına ağır suçlamalarda bulunması kendi başına üzerinde durulmaya değer bir husûs.Ama yazımın konusu bu değil.Sebebi ise Müftüoğlu'nun tavrını "ilginç" bulmama rağmen konunun kendisini ("1970'te kim ne yaptı,niye yaptı?") çok sıkıcı buluyor olmam.

1991 yılıydı.Akademik çalışmalar için zorunlu olan İngilizcemi diriltmek için Londra'ya dil kursuna gitmiştim.Polonyalı yaşlı bir çiftin evinde bir oda kirâlamıştım.Evin erkeği,İkinci Dünyâ Savaşı sırasında Londra'daki Polonya sürgün hükûmetine bağlı olarak,müttefik kuvvetler bünyesinde savaşmış askerlerden biriydi.Savaşın ardından Polonya Sovyet egemenliği altına girince ülkesine dönmemiş,İngiltere'de kalmıştı.

Evin hanımı ise sık sık kocasından şikâyet ederdi.Meğer bu eski askerler bir dernek kurmuşlar ve her haftasonu biraraya geliyorlarmış.Toplandıklarında tek konu savaşmış,"Sen orada şöyle yapsaydın,böyle yapmasaydın" diye birbirlerine girerlermiş.Kadın,neredeyse elli yıldır aynı tartışmaları dinlemekten usandığını söylüyordu,"Bıkmadılar şu savaşı konuşmaktan!" diye yakınıp duruyordu.

Oğuzhan Müftüoğlu'nun 1970'de "kim ne yaptı?" pilavını ısıtması bana yukarıdaki anımı hâtırlattı.Yanlış anlaşılmak istemem,amacım polemik değil!Hattâ,Polonyalı askerlerin aksine,bu topraklarda 1968 sonrası "kim ne yaptı,niye yaptı?" tartışmasının ciddî olarak yapılmadığına inananlardanım.Özellikle de bu zorunlu tartışmaların zamanında yapılmamış olması nedeniyle ama aradan geçen altmış yıldan sonra konunun belli bir grup insânın dışında kimsenin ilgisini çekmediğini düşünüyorum.

Keşke konu vaktiyle muhâtapları arasında yaratılmış önemli toplumsal platformlarda tartışılmış olsaydı ve bu tartışmalar yeni kuşaklara bazı kültürel izler bırakacak şekilde aktarılmış olabilseydi! Oğuzhan Müftüoğlu'nun,Ertuğrul Kürkçü'ye en hafif ifâdeyle "yakışıksız" bulduğum bu çıkışı acaba başka hayırlara vesile olabilir mi?Sorulması gereken soruları sordurabilir,yapılması gereken tartışmalara yol açar mı?Zannetmiyorum ama bu kısa yazıda bu sorulardan birkaç tanesini sormak istiyorum. Neydik,ne olduk? Türk solu (Türkiye kavramını bilerek kullanmıyorum),Cumhûriyet'in kuruluşundan 1960'ların ortalarına kadar kitleselleşemedi.Ama 1960'lar sonrası önce TİP deneyi ile başlamak üzere 1968 gençlik hareketleri ve 1970'lerin çeşitli sol örgütleri ile çok ciddî bir toplumsal dalga yarattı.1971 Darbesi üzerlerinden geçen bir silindir idi ama dalga kabarmaya devâm ediyordu.Solun kitleselleşmesi o denli boyutlardaydı ki tüm büyük sendikalar,meslek odaları sol tarafından kontrol ediliyordu.1970'lerin sonuna doğru bazı şehirler sol örgütlerin kontrolüne girmişti.

Sonra bu dalga birdenbire çöktü.Elbette 12 Eylül Darbesi bir vahşet idi.Ama bu büyük dalganın ortadan kalkması ve Türk solunun bugün neredeyse yok denecek düzeye gerilemesi bir tek 12 Eylül şiddeti ile açıklanabilir mi?

Dünyâdaki gelişmeler,Sovyetlerin çöküşü,İran Devrimi'nde ifâdesini bulan İslâmî uyanışın 1960'ların sol uyanışının yerini alması gibi birçok faktör elbette bulunabilir ve ileri sürülebilir.Ama bu tür gerekçeler dünyânın her yeri için örneğin Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri için de geçerliydi.Fakat oralarda sol,içinde bulundukları toplumlarda siyâseti belirleyen önemli politik güçler olmayı başardı ve siyâsette etkin olamadıkları durumlarda bile toplumsal kültürü değiştiren bazı dönüşümlere öncülük edebildi.

Bizde bunlar pek olmadı.Sel gitti geride ne kaldı,sorusu çok ciddî!Gerçekten 1960'ların ve 1970'lerin o büyük toplumsal dalgası gitti ama sol nerede?Ve geriye ne bıraktı?Kendisi gittiyse bile topluma bıraktığı neydi?ÖDP deneyimini unuttuğum zannedilmesin,belki de o "ölümden önceki çok kısa süren cânlanma" ânıydı. Ben konuşulması gereken asıl konunun "Neydik,ne olduk?" sorusu olduğunu düşünüyorum.Bugün Türk solu diye bir olgu niye yok?Niye hiçbir siyâsî veyâ kültürel anlamı kalmamış,Rabb'im hepimize uzun ömür versin,hayâtta olanların ölmesi ile bitecek bir "dönemden" söz ediyoruz?

Yok olan "Türk solu" gerçeğine bir başka gerçeği daha eklemek isterim."İşte Türk solu örneği" diye verebileceğiniz her örnek,1990 sonrası yükselen Kürt hareketi tarafından sırtlanmış,taşınmakta olan insânlar topluluğudur.Öcalan'ın,1970'lerden kalan "Türk solu ile birlikte olma" arzusu olmasa,bugün siyâsette aktif olan birçok Türk solcusunun yerinde yeller esecekti.

Türk solu niçin bu hâlde?Niçin bu dalgadan geriye belli bir siyâsî ağırlığı olan bir örgütsel yapı bile kalmadı?Niçin,toplumda izler bırakan önemli kültürel birikimler yaratamadı?Evet,neydik ne olduk?Altmış yıl önce "sen öyle mi yapmıştın,böyle mi yapmıştın?" yerine acaba bu "niye böyle olduk?" sorusuna cevâp aramaya başlansa nasıl olur? Türk olduğunu söyleyememek Benim kendimce bu sorulara bazı cevâplarım var.Bunlardan bir tanesi "Türk" kelimesinde yatıyor olabilir mi?Türk solcuları kendilerine "Türk" diyemediler.Onlar da İttihât ve Terakkîcilerin 1913'lere kadar Türk ve Türkçü olduklarını gizlemeleri ve kendilerini Osmanlıcı olarak göstermeleri gibi,"Türkçülüklerini" gizlemeyi ve kendilerini "Türkiyeci" diye göstermeyi tercih ettiler."Türkiye" kelimesi sıcak bir battaniye gibiydi.Kullanmayı çok seviyorduk.

Acaba niye?Utandık mı?Kendimize Türk dememe ile "utanma" duygusunun bir ilintisi var mı?Eski Marxist jargonumla söyleyeyim:"Ezen ulus devrimcileri,kendilerini ezen ulus yöneticileri ile özdeşleştirecek biçimde tanımlamazlar".Acaba Türk solcuları,"kötü" olduklarını düşündükleri "ebeveynleri" ile araya mesâfe koymak isteyen çocuklar gibi mi davrandılar?

Türk sıfatını kullanmayarak,belki Türk yöneticilerinin işlediği suçlar ve günâhlar ile araya mesâfe koymuş olacaktık.Yapılan kötülüklerle ilgisi olmayan "enternasyonalistler" olduğumuzu göstermenin bir yoluydu belki bu... Ben bu kanâate sahip değilim.Geç Osmanlı döneminden bugüne kadar Osmanlı-Türk yöneticilerinin işledikleri günâhlarla gizli açık hesaplaşan bir sol hemen hiç olmadı desem?Böyle bir gelenek oluşmadı.Hattâ "ebeveynleri ile" yâni Cumhûriyet'in kurucu kadroları ile hiç de yadsınmayacak bir "sevgi ilişkisi" içindeydiler.Kendilerini onların takipçisi ve devâmcıları olarak görmekte ve ikinci Kuvâ-yı Milliyeciler saymakta hiç tereddüt etmediler.Elbette,bugün belki de unutulmuş olan İbrahim Kaypakkaya gibi bazı istisnâları vardı ama konunun ayrıntısında boğulmak istemem.

Benim kanâatim,Türk solcuları,"Türkiye" kelimesi arkasına saklanarak aslında kendi Türkçülüklerini saklamaktan başka bir şey yapmadılar.Ve daha da önemlisi sorumluluktan kaçtılar.Onların Türk kelimesini kullanmamalarını bir "kaçış öyküsü" olarak okumak isterim.Yargımın ağır olduğunu biliyorum ama kendi sorumluluğundan kaçanın başkasına da fâydası olamayacağını biliyorum!

Konuyu uzatabilirim ama Almanya'da "Türk" olduğumun farkına vardım fakat bana "Türk olduğumu Ermeniler öğretti" diye ileride yeniden açmak üzere kapatayım.Bana,"Türklüğümü" öylesine doğal bir biçimde hâtırlattılar ki..."Türklüğümü" Ermenilerden öğrendiğimde önümde büyük bir dünyâ açıldı. Bir başka soru daha sorarak bu yazıyı sonlandırayım:Acaba 1960-1970'li yılların o büyük dalgası,150-200 yıllık Osmanlı-Türk târihinin neresinde duruyor?Bu dalganın önündeki kendimize ve kuşağımıza böylesi 150-200 yıllık bir evreden bakmak acaba bizlere neler öğretir?

Bir başlangıç olması itibâriyle söyleyebileceğim şu:150-200 yıldır bu topraklarda Batıcı-lâik-modernist bir gövde ile İslâmî muhâfazakâr gövde arasında büyük bir kültür savaşı yaşanıyor.Bu iki büyük gövde arasında ama demokratik değerler ve sivil siyâsî kültür açısından büyük bir fark yok.Özgürlüklere bakış ve "öteki ile ilişki" konusunda birbirlerine çok benzerler.Ve Türk solu işte bu kültür savaşında Batıcı-lâik-modernist çevrenin arka bahçesinin çocuğu olmanın ötesine geçemedi.

Belki bu gövdenin içinde radikal araçlara başvuranlar idiler ama düşüncelerinde asla radikal olamadılar.1950'de seçimlerle çok partili bir sisteme geçişi bile "karşı-devrim" olarak görecek kadar Batıcı-lâik-modernist çevrenin muhâfazakâr savunucuları idiler.Belki bu çevrenin "iyi çocukları" olabildiler,o kadar.

Eğer konuşmaya buralardan başlasak belki bu ülkeye âit bazı temel sorunları daha iyi anlarız diye düşünüyorum... *Prof. Dr. Taner Akçam,Oğuzhan Müftüoğlu vesilesiyle Türk solu,Medyascope,29 Mart 2026. https://medyascope.tv/2026/03/29/taner-akcam-yazdi-oguzhan-muftuoglu-vesilesiyle-turk-solu/