1988 yılında çalışmaya başladığım Hamburg Sosyal Araştırmalar Enstitüsü direktörü,bir gözlemini aktarmıştı.Beş-altı yaşındaki oğluyla bir müzeye gider.Müzede,üstünde hâlâ kurumuş kafa derisi de olan bir kesik baş teşhir edilmektedir.Çocuk kesik başı görür ve kafasını derhâl başka yöne çevirir.Baba,durumu ilginç bulur ve çocuğunu aynı yerin önünden üç-dört sefer geçirtir.Ve çocuk her seferinde başını başka yöne çevirmektedir. Bu hikâye bize,sadece toplumun değil,bu ülkenin aydınlarının da devletin kodları ile kurduğu ilişki tarzını anlatmaktadır.
Geçen hafta yayımladığım D-97 belgesi oldukça ilgi uyandırdı.Belgenin dili,hiçbir özel yorumu gerektirmeyecek açık ve netti.Askerî okullara öğrenci alınırken,D-97 Talîmâtnâmesi uyarınca başvuru yapanların ırk kökenlerinin araştırıldığı görülüyordu.Millî Savunma Bakanı bu ırkçı politikanın saklı tutulmasını istiyordu. Aslında Türkiye'de vatandaşlığı değil,ırk-etnik-dinî kökeni esâs alan bir devlet kurulduğu yüzlerce belgesi ve bilgisiyle yeteri kadar açığa çıkmış ve bilinen bir konudur.Agos'un 2013 yılında,Rumlara 1,Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodunun verildiğini bildiren gizli bir yazıyı ortaya çıkardığını hâtırlayanlar veyâ Cumhûriyet'in ilk yıllarında ırkçı-ayrımcı uygulamalar konusunda yapılmış devâsâ çalışmalardan sadece bazılarını bilenler için ortada yeni bir durum yoktu.D-97 sadece bilinenleri teyit ediyordu,o kadar.
Buna rağmen yazıma tuhaf tepkiler aldım.Ad hominem,yâni kişiliğe yönelik saldırıları bir kenara bırakırsam,"tek bir belgeyle ırkçılık iddiâsında bulunulamaz" ya da "tek bir belgeden hareketle bu işleri magazinleştirmemek gerekir" türünden eleştirileri duyunca gülümsedim.Direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırladım.
Acaba niçin kafayı çevirme ihtiyâcı içindeyiz,diye düşündüm.Gözümüzün içine sokulan bir gerçeği bilmek istememenin,"yok saymanın" onlarca nedeni vardır ama gâlibâ en önemli nedeni,Erken Cumhûriyet dönemini Kurtuluş Savaşı eksenli olarak görmek ve onunla övünmek ihtiyâcıdır.
Her şeye kurtuluş perspektifinden yaklaşan bu görüş,ülkenin kurucu perspektifini bilmek ve anlamak istemiyor.Çünkü kurucu felsefe ırkçılık esâsına dayanıyordu ve bunun övünülecek bir tarafı yoktur.Tıpkı 1942 yılında Millî Savunma Bakanı'nın önerdiği gibi saklamak ve yok saymak,yâni kafayı çevirmek en doğru yoldur. D-97 ve kurucu kültürel kod
1942 mektûbunu ırk esâsına göre kurulmuş Türkiye Cumhûriyeti devletinin "rûhu" veyâ kültürel kodlarının en önemli göstergesi olarak okuyabiliriz.Sinsi ve yaptığının arkasında durma cesâretini bile gösteremeyen tuhaf bir ırkçılıktır bu.Hilekârlığı,gizli entrikacılığı,kurnâzlığı akıllı davranmak zanneden habis-kötücül bir akıl var burada...
Bu özelliğiyle Türk Apartheid rejiminin Güney Afrika ve İsrail örneklerinden ayrıldığını söyleyebiliriz.
Aslında burada çok vahim bir durumla karşı karşıyayız.Çünkü bu kodlar sadece yönetici elitlerin,devlet erkinin davranışlarını belirlemiyor.Bundan daha korkunç olanı bu kodların,kültürel normlar olarak toplumun tüm damarlarına sızmış ve günlük davranışlarımızın olağan bir parçası hâline gelmiş olmalarıdır.Buradaki temel ahlâkî sorun,Bakan'ın önerdiği gibi başkasını kandırmak meselesi değildir;onun kendisini kandırdığının farkında olmamasıdır.Kendisini kandırmanın yarattığı ahlâkî yıkım korkunçtur.Ama anlatacağım hikâye daha bitmedi. 1945 belgeleri(1)
Bu saklama ve gizleme kültürünün en önemli sembollerinden birisi Cumhûriyet Arşivi'dir.Kritik konulara ilişkin hemen hemen hiçbir ciddî belge yoktur.Örneğin,Seyyid Rıza için 18,Şeyh Said için 10 kadar belge olması bir şaka gibidir.
İlginçtir,Cumhûriyet Arşivi'ne bir tanesi yukarıda sözünü ettiğim olmak üzere bazı yeni belgeler konmaya başlanmış;buradan bu girişimde bulunanlara teşekkür etmek istiyorum. Bu yeni belgelerden birkaç tanesi Millî Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı arasındaki yazışmalarla ilgili.11 Eylül 1945'te Genelkurmay Başkanlığı'na bir yazı gönderen aynı Millî Savunma Bakanı,"bu yıl harp okuluna ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin öğrenci alınacağını gazete ve radyo ilânlarından" duyduklarını söyler.Bakan'a göre bu "yıllardan beri tatbik edilmekte olan talîmâtı değiştirir bir mâhiyet arz etmektedir." Belki daha da önemlisi,Bakan'ın durumdan haberi yoktur ve herhangi bir bilgilendirme yapılmamıştır.Bakan Genelkurmay'dan îzâhât istemektedir.
İki gün sonra Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay çok ilginç bir cevâp verir.Orbay meselenin herhangi bir mevzûât değişikliğinden kaynaklanmadığını söyler.Başbakan konuyu bir görüşme sırasında sözlü olarak gündeme getirmiş,Cumhurbaşkanı da uygun bulunca ilândaki ifâdeye bu açıklama eklenmiştir.Kısacası,"Başbakan söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik" denmektedir.Ortada tuhaf bir durum vardır.
Dahası,Kâzım Orbay,harp okulu talîmâtnâmesinde zâten ırk veyâ mezhep ayrımı yapılmasını öngören bir hüküm bulunmadığını,ilânda yer alan ifâdenin yalnızca bunu açıklığa kavuşturmak amacı taşıdığını belirtir.Bu belgelerden böylesine önemli bir konuya ilişkin ciddî herhangi bir tartışmanın yapılmamış olduğunu da anlıyoruz. Gazete ilânları değişti
Gerçekten de o günlerdeki gazetelerde azınlıkların da harp okullarına alınacakları konusunda ilân ve haberler çıkmaya başladı.6 Eylül 1945 günü gazetecilerin sorularını cevâplandıran Başbakan Şükrü Saracoğlu,azınlıklara mensûp vatandaşların harp okullarına alınacağı bilgisini onaylar.Bunun diğer mesleklere de şâmil olup olmadığı sorusuna ise buna gerek yok,çünkü diğer mesleklerde zâten sınırlama yok diye cevâp verir.
Başbakan'ın cevâbı şaka gibidir.1965 Memûrin Kânûnu'ndaki kozmetik değişikliğe kadar sivil-askerî bürokrasiye memûr alımlarında vatandaş değil Türk olmak şartı arandığı biliniyor.Merâklısı dönemin gazete ilânlarına bakar.
Şükrü Saracoğlu'nu tanıtmama gerek var mı?Ağustos 1942'de hükûmetinin programını "Biz Türk'üz,Türkçüyüz ve dâimâ Türkçü kalacağız.Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar...bir vicdân ve kültür meselesidir...İstediğimiz sadece Türk milletinin hâkimiyetidir" sözleriyle sunan,Kasım 1942 ırkçı Varlık Vergisi'ni de "Bu kânûn... bir devrim kânûnudur" diye tanıtan kişidir.Ona göre Varlık Vergisi "ekonomik bağımsızlığı kazandıracak bir fırsattır".Çünkü Başbakan'a göre kânûn,piyasaya egemen olan yabancıları ortadan kaldıracak ve Türk piyasasını Türklerin eline verecektir.
Görüldüğü gibi Başbakan,Türk ırkından olmayan vatandaşları "yabancı" olarak saymaktadır.Daha sonra solcu Ecevit döneminde de yargı Hristiyan ve Yahudileri yabancı sayan kararlar alacaktır.Hâlâ yürürlükte olan 1934 Tapu Kânûnu ülkenin vatandaşlarının bir kısmını "yabancı" saymaya devâm etmektedir.
Sonuçta ne mi oldu?1946 yılından sonra 1950 istisnâsını saymazsak (orada hâlâ Türk olmak şartı vardı),harp okullarına alınma koşulları "Türk vatandaşı olmak" olarak değiştirildi.Bu değişiklik bize,1923'lerden bu yana kânûn ve karârnâmelerde geçen "Türk olmak" kavramının "Türk vatandaşı olmak" kavramından farklı kullanıldığını ve yönetici elitlerin bu tercihi bilerek yaptıklarını gösteriyor.Bu nedenle 1950-1960'lara kadar devlet memûru alımlarında gazete ilânlarında "Türk olmak" ibâresi geçiyordu;"Türk vatandaşı olmak" değil.
Dediğim gibi,ilânlardaki bu "Türk ırkı","Türk olmak" ibâreleri değişti ama değişen bir şey olmadı.D-97 talîmâtnâmesi aynı yerinde kaldı ve bu nedenle ifâdede yapılan değişikliğe rağmen bugüne kadar "ırk ve mezhep farkı gözetilmeksizin" tek bir kişi bile harp okullarına alınmadı ve şu ândaki sistem değişmezse alınmayacak da... Şimdi tüm bunların anlamı ne?
CHP'ne yönelik büyük saldırı ve taarruzun toz dumanında bu yazdıklarımın ne anlamı var,diye sorulacaktır.Akademisyen olarak güncel olmayan konularda da yazma özgürlüğüm olduğu fikrinin arkasına sığınabilirim.Ama öyle yapmayacağım.Çünkü şu ânda CHP'ne yönelik hukûk-dışı saldırılar etrâfında yapılan tartışmalar bana,direktörün beş-altı yaşındaki çocuğunu hâtırlatıyor.
Aslında şu ânda siyâsetin ortasındaki büyük konu,yâni odanın ortasındaki büyük fil,Türkiye Cumhûriyeti Devleti'nin kurucu kodlarıdır.D-97 bunlardan sadece bir tanesidir.Bunu herkes biliyor ama bilmiyor gibi yapmayı tercih ediyor.Herkes 1942 yılının Millî Savunma Bakanı gibi kendisine yalan söylemeyi,kendisini kandırmayı tercih ediyor.
Siyâsette ilginç bir kamplaşma ortaya çıktı;bir tarafta Öcalan'a "Kurucu Önder" diyen Bahçeli ve Erdoğan var.Oysa Öcalan'ın "Kurucu Önder" olabilmesi için bu ülkenin "kurucu kodlarının" değişmesi lâzım.Bunun için de anayasa değişikliği şart.Fakat değişiklik için yeterli çoğunluk yok.Bu nedenle CHP,hukûk darbesiyle Kemal Kılıçdaroğlu'na teslim ediliyor.Kılıçdaroğlu'nun Bahçeli-Erdoğan koalisyonuna katılacağını görmek için fazla zeki olmak gerekmiyor.Bu cephenin önüne Anayasa'daki "Türk vatandaşı" ifâdesini değiştirmeyi ve etnik kökenden bağımsız bir vatandaş tanımı getirmeyi hedeflediğini biliyoruz.
Öcalan'ı "Kurucu Önder" mertebesine çıkartmak isteyen cephenin karşısında ise ciddî anti-demokratik saldırılara muhâtap olan "Mustafa Kemâl'in askerleri" var.Bu benim ifâdem değil,Özgür Özel'in grup toplantısında en çok atılan sloganlardan birisi bu.Sadece "Mustafa Kemâl'in askerleriyiz" sloganı atılmıyor,Anıtkabir'e de yürüyüş yapılıyor.Sanki bu devletin "kurucu kodlarını" koyan önderine,"kurucu kodları" değiştirme ihtimâli olanlar şikâyet ediliyor gibi...Yeni bir Kurtuluş Savaşı verdiklerini düşünen bu çevreler bunu demokrasi kavgasıyla birleştirmek istiyorlar.
Fakat konuyu asıl karmaşık kılan husûs,Öcalan'ın statüsünü merkeze alarak Kürt sorununu çözmek isteyen cephenin konuya 1945 kozmetik düzenlemesi gibi yaklaşıp yaklaşmayacağıdır.Yâni nasıl ki "Türk olmak" yerine "Türk vatandaşı olmak" ibâresi bırakıldı ama D-97 yerinde kaldı ise şimdi de aynısı mı olacak?"Türk vatandaşı olmak" yerini "T.C. vatandaşı" ifâdesine bırakacak ama gene D-97'ye dokunulmayacak. Acaba ortadaki tuhaflığı herkes görebiliyor mu?
Evet,adını koyalım:Odadaki büyük fil Kürt meselesidir ve ne kadar kozmetik değişiklik yapılsa da devletin mevcût "kurucu kodları" ile,yâni D-97 ve benzeri talîmâtnâmeler kaldıkça Kürt meselesini çözmek mümkün değildir.Bu gerçeklik başka bir soruyu akla getiriyor:Acaba büyük haksızlıklara uğrayan ve haklı olarak bir demokrasi kavgası verdiğini söyleyen Özgür Özel,niçin Kürt kartını karşı cephenin elinden almıyor,alamıyor?
Acaba neden,Kürt meselesini çözmek isteyen Bahçeli-Erdoğan ikilisi yaptıkları işin "kurucu kodları" değiştirmek olduğunu,yâni D-97 talîmâtnâmesini kaldırmak olduğunu açıktan söylemiyor,söyleyemiyor?Daha da önemlisi,devletin "kurucu kodlarını" değiştirmenin ancak demokratik bir hukûk devletiyle olabileceğini görmüyor ve göremiyorlar.
Belki bunların da ötesinde,devletin "kurucu kodlarını" değiştirme işi eğer gerçekten ciddîye alınıyorsa,bu hedefin 2[4] yıldır iktidârda olan ve kitlesel desteğini büyük ölçüde kaybetmiş Erdoğan'ın yeniden seçilmesine bağlanmasının olmayacak duaya âmin demek olduğu neden farkedilmiyor?
Acaba beş-altı yaşındaki çocuk gibi kafayı çevirmesek ve asıl konunun D-97 talîmâtnâmesi gibi talîmâtnâmelerin ortadan kaldırılması olduğu söylense ve herkes buna göre tavır alsa,konu daha kolay çözülmez mi?Yoksa meseleye 1945'tekiyle aynı şekilde mi yaklaşılıyor?Yâni,"Bahçeli söyledi,Cumhurbaşkanı onayladı,biz de ilâna ekledik."
Kürt meselesi D-97'ler kaldıkça çözülmez.CHP,Kürt meselesinde öncülüğü ele almaz ve "D-97'leri kaldıracağım" demezse kendisine yapılan hukûkî haksızlıklarda Kürt desteğini kolay sağlayamaz.Meseleyi çözmek çok kolay;sadece kafayı çevirmeyelim ve kendimizi kandırmayalım yeter!.. *** 1-Belgeleri benimle paylaşan Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim. *Prof. Dr. Taner Akçam,1942-1945 belgeleri ve devletin kodları,Medyascope,8 Haziran 2026. https://medyascope.tv/2026/06/08/1942-1945-belgeleri-ve-devletin-kodlari-taner-akcam-yazdi/


