"Sevr ve Lozan bugüne kadar,birbirinin tam zıttı iki antlaşma olarak okundu.Ama toprak ve sınırlar dışında çok ciddî ortaklıklara ve benzerliklere sahiptiler:Vatandaşlık hakları,azınlıkların korunması ve savaş suçlarının tazmini...Peki bu ortaklık niye görülmedi ve konuşulmadı?Bunun bugün ve yarın açısından anlamı ne?"
Sevr ve Lozan bugüne kadar,birbirinin tam zıttı iki antlaşma olarak okundu.Toprak ve sınırlar konusunda bu zıtlık doğru olabilir.Ama Sevr ve Lozan bunun dışında çok ciddi ortaklıklara ve benzerliklere sahipti.Vatandaşlık hakları,azınlıkların korunması ve savaş suçlarının tazmini konusunda ortak noktalar içeriyordu.Hattâ bazı maddeler,başlıklar dâhil birbirilerinin kopyası idiler.Peki bu ortaklık niye görülmedi ve konuşulmadı?Bunun bugün ve yarın açısından anlamı ne?
Ortadoğu'da iki blok yine karşı karşıya mı?
Ortadoğu belki de Sevr ve Lozan'ın ikinci raundunu yaşıyor.Bölgede,tıpkı geçmişte olduğu gibi,toprak ve sınır meseleleri,bazı ulusların temel demokratik hakları (Filistinliler ve Kürtler) ve adâlet arayışları içe içe geçmiş durumda...Devletler arası istikrâr ve barışın sağlanması,insânların adâlet arayışlarına cevâp veren demokratik rejimlerin oluşması,coğrafyanın insânların etnik-din kökenlerinden bağımsız ortak ev olarak örgütlenebilmesi hepimizin ortak özlemi.Politik olarak gerçekleşmesinin çok uzak olduğunu tahmin etmekte zorlanmayacağımız böylesi bir hayâlin önemli ön koşullarından birisi de açık ki bölge insânlarının kendileri ve târihleri üzerine konuşmalarının ortak dilini yaratabilmeleridir.
Aslında Sevr ve Lozan antlaşmaları böylesi bir dilin yaratılması için uygun bir zemin sunmaktaydı ama bu şans kullanılamadı.Bunun en önemli nedeni Sevr ve Lozan'ın bugüne kadar esas olarak ve sadece toprak ve sınır sorunları perspektifinden ele alınması ve birbirinin tam zıddı iki antlaşma olarak okunmasıydı.Sevr ve Lozan'ın bu tarz okunması sadece geçmişteki büyük kitlesel katliâmların ve adâlet arayışlarının üstünün örtülmesi sonucunu doğurmadı;bugünkü demokrasi ve insân hakları gibi sorunların ve adâlet arayışlarının köklerinin dünde yattığının da üstünü örttü.
Sevr ve Lozan'ın ortak başlıklar ve ortak maddeleri
Sevr ve Lozan'ın toprak ve sınır tartışmaları ötesine geçen boyutları vardır ve iki antlaşma çok önemli ortaklık ve benzerlikler taşımaktadır.Bu noktalar,"vatandaşlık hakları ve bireylerin ve toplulukların adâlet arayışlarıyla" ilgilidir.Antlaşmalar bu boyutları ile ilgili olarak kıyaslanmadı ve birlikte ele alınıp değerlendirilmediler.Örneğin,Sevr Antlaşması'nın Kesim XII Uyrukluk (Nationality) başlığıyla ele alınan maddeleri (123-131,toplam 9 maddedir) Lozan Antlaşması'nda da aynen tekrar edilir (30-36,toplam 6 maddedir.) Lozan Antlaşması'nda başlık da,maddeler de Sevr Antlaşması'ndan hemen hiçbir değişiklik yapılmadan,aynen alınmıştır.Sadece değişen koşullar nedeniyle bazı maddelere yer verilmemiş ve bazı zorunlu değişiklikler yapılmıştır,o kadar.Örneğin, Lozan'da Osmanlı yerine Türk veya Türkiye ifâdeleri kullanılmıştır (eklemek gerekir ki,Türkiye ifâdesi Sevr'de de sıkça kullanılmıştır).(1)
Sevr Antlaşması'nın Bölüm IV Azınlıkların Korunması (Protection of Minorities) başlığıyla ele alınan maddeleri (140-151,toplam 12 maddedir) Lozan Antlaşması'nın ilgili maddeleriyle (37-45,toplam 9 maddedir) aynı muhtevaya sahiptir.Özellikle azınlık haklarının korunmasıyla ilgili yükümlülükler her iki antlaşmada da aynen tekrar edilmiştir.Değişen koşullar nedeniyle Lozan'da madde sayısı azaltılarak bazı dil düzeltmeleri yapılmıştır.Önemli bir değişiklik,Sevr Antlaşması'nda yer alan zorla din değiştirmeler,Müslüman evlerdeki kadın ve çocuklar ve Ermeni mâllarının iadesi konularıyla ilgilidir.Lozan'da bu husûslar yer almayacaktır.Sadece Lozan 65'te mâlların iadesi konusuna değinilecektir.
Eklenmesi gereken Sevr Antlaşması'nda Bölüm VII'de Yaptırımlar başlığıyla yer alan maddelerdir.Bu maddeler adâlet arayışıyla doğrudan ilgiliydiler ve savaş dönemi işlenen suçlar nedeniyle yargılamaların nasıl yapılacağını düzenliyorlardı,(226-230,toplam 5 maddedir.) Lozan'da ise genel af ilân edildiği için bu maddelerin bir hükmü kalmamıştı.
Sevr ve Lozan'ın konuşulmayan ortak maddeleri
Bildiğim kadarıyla Sevr ve Lozan arasında toprak sınır sorunları ötesindeki bu ortaklık ve benzerliklere bugüne kadar dikkat çeken olmadı.Eleştirel târihçiler bile iki antlaşma arasındaki benzerlikleri yok saydılar.Önemli bir ayrıntı şu idi:Sevr'in ilgili maddeleri hemen hiç tartışılmadı,tümden yok sayıldı.Lozan için ise sadece antlaşmanın 37-45. maddeleri ve ayrı bir antlaşma olarak imzâlanan mübâdeleyle sınırlı bir tartışma yapıldı.Antlaşmaların "vatandaşlık hakları ve bireylerin ve toplulukların adâlet arayışlarıyla" ilgili maddeleri niçin hiçbir biçimde dikkat çekmedi ve üzerine konuşulmadı?Konuyu anlamak için,tartışmalarda ihmâl edilen maddelere yakından bakmak gerekmektedir.
Lozan'ın 30-36. maddeleri,tıpkı Sevr'in 123-131. maddeleri gibi Osmanlı vatandaşlarının eski ve yeni bulundukları yerlere bağlı olarak vatandaşlık ve mâl-mülk haklarını düzenlemekteydi.İlgili maddelere göre Osmanlı vatandaşları,İmparatorluk toprakları üzerinde kurulmuş devletlerden birisinin vatandaşı olmayı seçme hakkına sahiptiler.Eğer asıl yaşadıkları yerlerden çeşitli nedenlerle uzak düşmüşlerse geri dönebilecekler ve vatandaş olarak mâlları üzerinde hak iddia edebileceklerdi.Sevr madde 124 ve Lozan madde 34'e göre,insânlar hangi ülke vatandaşı olmak istedikleri konusundaki kararı bir (Sevr) veyâ iki (Lozan) yıl içinde vermek zorundaydılar.Sevr madde 126 ve Lozan madde 33'e göre,bireyler bu seçimi yapmadan önce,oturdukları topraklarda "sahip bulundukları taşınmaz mâlları elde tutmakta serbest(tirler)".Ve seçme hakkını yaptıktan sonra bir yıl içinde "ikâmetgâhlarını seçme hakları lehine kullandıkları devlet topraklarına geçirmek zorundadırlar".
Bu maddeler Türkiye'yi en çok korkutan maddelerdi.Çünkü bu maddeler,Anadolu topraklarında doğup büyümüş,hâlâ Türkiye vatandaşı olan ve mübâdele hükümleri dışında kalan Hristiyanlara ülkeye dönme imkânı tanıyordu.Lozan görüşmeleri sırasında toplu dönmelere açık tavır alan ve bunu engellemeyi başaran Türkiye'nin bireysel dönüşler konusunda yapabileceği bir şey yoktu.Ve ilkesel olarak bireysel bazda geri dönüşleri kabul etmek zorunda kaldı.Lozan'da konunun ayrıntılı olarak tartışıldığı 4 Haziran 1923 târihli toplantıda,İsmet İnönü "birkaç Ermeni kalkıp Türkiye'ye gelirse,genel af yüzünden bunlar kovuşturulmayacaktır" der.İsmet Paşa'ya göre,"ortalığı karıştırmayan kimseler Türkiye'ye serbestçe dönebil(irlerdi)".(2)
Lozan'ın bu açık hükümlerine rağmen Türkiye tek bir Hristiyan'ın bile ülkeye girmesine izin vermedi ve mâlları üzerindeki haklarını tanımadı.Örneğin,Lozan hükümlerini duyan bir grup Ermeni ve Rum vatandaş,Temmuz 1923'te Amerika'dan bir gemiyle İstanbul'a geldiler ama karaya indirilmediler.Vatandaş olmalarına rağmen zorla geri gönderildiler.Konu Amerika ile Türkiye arasında diplomatik kriz yarattı.(3)
1922 yılında korkarak Balkan ülkelerine çıkmış olan İstanbullu birkaç varlıklı Ermeni,1924 yılı başında rüşvet vererek geri döndüler ama olay büyük bir politik skandala dönüştü.Gazeteler günlerce sadece bu konu üzerine yayın yaptılar.Dönemin içişleri bakanı başta olmak üzere,Ermeni vatandaşların dönmesine göz yuman siyâsetçiler istifâya zorlandılar,valilik ve emniyet mensûpları görevlerinden alındılar ve Ermeni vatandaşlar zorla tekrar yurtdışına çıkarıldı.
Önemli olan şuydu:Meclis'te konu hakkında yapılan görüşmeler sırasında içişleri bakanı,Lozan'da haklarında soruşturma olmayan her Ermeni vatandaşın ülkeye geri dönme hakkının kabul edilmiş olduğunu itirâf etti.Ermenilerin dönmüş olmasında kânûna aykırı bir durum yoktu.Fakat rejim tek bir Hristiyan'ın bile geri dönmesini istemiyordu.Bunun için gerekli düzenleme 2 Temmuz 1924'te,Seyrüsefer Talimâtnâmesi ile yapıldı.Talimâtnâmeye göre,Türkiye vatandaşları iki gruba ayrıldı, birisi "Türk tebaası Müslümanlar" ve diğerleri ise Ermeni,Rum ve Yahudilerdi.Müslüman Türk vatandaşlar,yurtdışına hangi nedenlerle ve nasıl çıkmış olurlarsa olsunlar,serbestçe geri dönebileceklerdi.Ermeni,Rum ve Yahudiler ancak (yurtdışına çıktıkları zaman mevcût olmayan) Ankara millî hükûmetinden pasaport almışlarsa geri dönebileceklerdi.1927 yılında kânûnun süresi yeniden uzatıldığında,Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlar,"avdetleri arzu edilmeyen muhtelif anâsıra mensûp eşhâs" olarak tanımlandı.(4)
Aslında yurtdışına çıkmış veya çıkartılmış Hristiyanların gelmelerinden korkan bir tek Ankara hükûmeti değildi.Ömrünün son yıllarında Osmanlı hükûmeti de benzeri politikayı izliyordu.27 Haziran 1921'de Milletler Cemiyeti bünyesinde Mülteciler Yüksek Komisyonu kurulmuş ve Fridtjof Nansen bu işle görevlendirilmişti.Nansen'in ilk işlerinden birisi,Anadolu'yu terketmek zorunda kalan ve sayıları bir milyonu aşan Rum ve Ermeni mültecilerin Türkiye'ye geri dönüşlerini organize etmekti.1922 yılının Ekim ayında İstanbul'a da giden Nansen,bir dizi görüşme sonucunda,tek bir mültecinin bile evine dönmesine müsaade edilmeyeceğini öğrendi.
1922 yılında,mülteciler için daha sonra Nansen Pasaportu olarak adlandırılacak bir seyâhat belgesi hazırlandı ve bu belge sahiplerine uluslararası seyâhat etme hakkı tanındı.Hristiyanların geri dönmesinden korku o denli büyüktü ki,Türkiye uluslararası hukûka aykırı davranmakta bir mahzûr görmedi ve çıkarttığı özel bir kânûnla,Nansen Pasaportu taşıyanlara sadece transit seyâhat hakkı tanıdı.Bu pasaport sahiplerinin ülkeye girmesi yasaktı.
İçeride kalan ve ama yurtdışına çıkartılamayan Ermeni Rum ve Yahudiler ise özel bir sistemle fişlendiler.Gizli tutulan fişleme sisteminde Rumlara 1,Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodu verildi.Fişleme sistemi,ilk defa Agos gazetesinin 2 Ağustos 2013 târihinde yayımladığı resmî bir belgeyle bilinir hâle geldi.Konuya ilişkin bir açıklama yapan nüfûs idâresi yetkilisi,uygulamanın "Lozan'da azınlık statüsü tanınan Rum,Ermeni ve Yahudiler için sözkonusu olduğunu" itirâf etti.Nazilerin fişleme yöntemini andıran bu uygulamalar Türk Apartheid sisteminin kuruluşunu da sembolize ediyordu.
Benzeri durum,Lozan'ın 65 ve 72. maddeleri için de geçerliydi.Özellikle 65. madde savaş yıllarında el konulan mâlların geri verilmesi husûsu ile ilgilidir ve bu maddenin üçüncü paragrafı çok önemlidir:"İşbu antlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmış bir ülkede bulunup,Osmanlı hükûmetince uygulanan kural-dışı [istisnâî] bir savaş tedbirine konu olduktan sonra,bu ülkede yetkilerini [otoritesini] kullanan Bağıtlı Yüksek Tarafların [imzâcı ülkelerin] şimdi elinde bulunan mâllardan kimliği ortaya konulabilecek olanlar,bulundukları durumlarıyla,meşrû mâliklerine geri verilecektir."(5)
İlginçtir,özellikle bu madde Sevr Antlaşması'nda 144. maddede çok daha açık ifâdelerle tanımlanmış olan,el konulan mâlların geri iadesi ilkesini açık olarak kabul etmektedir.Ama bu madde,Türkiye'de Lozan üzerine yapılan tartışmalarda hiçbir biçimde dile getirilmedi ve tartışma konusu yapılmadı.Konuyu ilk defa 2012'de yayınladığım kitâpta gündeme getirdim.(6) Aynı aylarda,Türk hükûmetinin Ermeni Soykırımı'nı inkâr politikalarının en önemli savunucularından diplomat Gündüz Aktan benim görüşümü doğrulayan bir yazı kaleme aldı ve şunları söyledi:"Ermenilerle dolaylı olarak ilgili olan en ilginç hükümler,iktisadî bölümde yer alan 65-72. maddelerin hükümleridir...İktisadî hükümler içinde,'mâllar,haklar,menfaatler' olarak isimlendirilen bir bölüm bulunmaktadır.Bu bölümde,tehcire tâbi tutulmuş olanların tüm hukûku ve tüm çıkarları korunmaktadır." Ama ona göre Ermeniler artık hak iddia edemezlerdi,çünkü konu zaman aşımına uğramıştı.(7)
Sevr ve Lozan'ın ortak maddeleri niye görülmedi?
Vatandaşlık haklarıyla ilgili,Sevr'in 123-131 ve Lozan'ın 30-36. maddeleri;mâllar ve tazminât konuları ile ilgili,Sevr'in özellikle 141,142 ve 144.,Lozan'ın 65-72. maddeleri;ve savaş suçları konusundaki adâlet arayışıyla ilgili,Sevr'in 226-230. maddeleri üzerine hiç konuşulmamış olmasının bir nedeni olmalıdır.Bana göre ana neden bu maddelerin İmparatorluğun ortak mirâsıyla ilgili olmalarıdır.Ve bu maddeler üzerindeki tartışma,1918 öncesi târih üzerine ve özellikle de Hristiyanlara yönelik kitlesel imhâlar üzerine tartışmayı kaçınılmaz kılardı;istenmeyen buydu.Tartışmanın Lozan için niçin sadece 37-45. maddelerle sınırlı yapıldığının sırrı da burada yatmaktadır.Sözkonusu maddeler sadece Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içindeki bir sorunla,bir ulus-devletin kendi azınlıklarını nasıl yöneteceği sorunuyla sınırlıydı.Ne Sevr'in ilgili hükümleriyle ne de 1918 öncesiyle doğrudan bağlantı kurmaya gerek yoktu.
Bu tablonun bize gösterdiği gerçek,gerek toplumun gerek onun entelektüel aydınlarının,Sevr'in konumuzla ilgili maddelerini ve 1918 öncesini hâtırlatan her türlü tartışmadan uzak durmak istemeleridir.Bu nedenle Lozan öncesi târihle Lozan arasına duvarlar çekildi ve 1923 bir sıfır noktası sayıldı.Bu bakışla,"azınlık sorunları" hakkında konuşulabilirdi ama bu grupların nasıl "azınlık" hâline getirildikleri sorusunun sorulmasına gerek yoktu.Oysa Sevr ve Lozan'da "azınlık" sayılan bu nüfûs 1918 öncesi nüfûsun neredeyse yüzde 30'una yakın bir kısmını oluşturuyordu ve hattâ bazı bölgelerde hemen hemen eşit (İstanbul) ya da çoğunluk idiler,(örneğin İzmir ve Van.) Bunun da ötesinde,Türkiye'de çoğunluk olan Türkler,etnik köken itibâriyle ele alındığında Osmanlı'da çoğunluk değildiler.Lozan'ı sıfır noktası saymak ve öncesiyle araya duvar çekmek târihçileri bu tatsız sorularla uğraşmaktan kurtarıyordu.Sonuç,1923 öncesini Cumhuriyet târihyazımına entegre edecek bir târih perspektifi yokluğudur.
Lozan'ı sıfır noktası almanın nedeni:Yaralanmış ulusal onur
Lozan niçin sıfır noktası sayıldı?Bunu anlamak için,Sevr ve Lozan antlaşmalarının içeriği kadar,özellikle Lozan Antlaşması'nın ve onun sembolü olduğu 1918-1922 Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türkler için ifâde ettiği anlama yakından bakmak gerekir.Çünkü bu anlam,hem Sevr ve Lozan okumalarının temelini oluşturdu hem de "vatandaşlık hakları ve adâlet arayışları" temelli okumaların önünde ciddî engel teşkil etti.
Osmanlı-Türk târihinin en sorunlu boyutlarından birisi çok-uluslu bir imparatorluktan ulusal Türk devletine geçiş sürecinde yaşanan büyük kırılmalardır."Çöküş dönemi" olarak da adlandırabileceğimiz,İmparatorluğun son yüzyılında yaşanan bu kırılmalar sadece "katliâm","soykırım" ve "sürgün" olarak tanımlanan büyük ölçekli ölümcül şiddet olaylarıyla sınırlı değildi.Türklerin bakış açısından bu çöküş dönemi büyük ölçüde askerî yenilgiler,toprak ve iktidar kayıpları,yabancı güçlerce onuruyla oynanma ve aşağılanma biçiminde de yaşandı.Bu sürece,ulusal varoluşa yönelik algılanan tehditlerden kaynaklanan endişe verici bir korku eşlik etti.Bu sayılan özelliklerle tanımlanan bir sürecin,onu yaşayan topluluklar üzerindeki en önemli etkisi,ulusun-topluluğun kendi hakkındaki kanaatinin,değer yargısının sarsıntıya uğramasıdır.Topluluk,kendine yüklediği anlamdan kuşku duymaya başlar.Bu biçimde "taciz edilmiş" târihin ciddî sonuçlarından birisi,kendine güveni olmayan bir ulusal kimlik ve "yaralanmış ulusal onurdur".
"Yaralanmış ulusal onurun" sorunlarının neler olabileceği ve üstesinden nasıl gelinebileceği konusuna burada girme şansım yok.Ama konumuz itibâriyle şu kadarını söyleyebiliriz ki,Türkler için Kurtuluş Savaşı başarısı ve onu taçlandıran Lozan,"yaralanmış ulusal onurlarına" sürülmüş bir merhem oldu.Cumhuriyet,Türkler için İmparatorluğun yıkıntıları üzerinde yükselen kolektif bir projenin,düşmânları tarafından bile saygıyla karşılanan ahlâkî zafer âbidesi gibiydi ve bu hâliyle ulusal rûh üzerinde derin izler bırakmış yenilgilerin,toprak ve iktidar kayıplarının ve aşağılanmanın ilâcı gibiydi.
Bireylerde olduğu gibi kolektif topluluklar da kötü olayları,(toprak ve iktidar kayıpları,onurlarıyla oynanma,vb.) hayât hikâyelerine -kendi öz imajlarına- entegre etmekte güçlük çekerler.Unutmaya çalışırlar.Türk devletinin kurucu kadroları,Lozan ve Cumhuriyet'in kuruluşuyla geçmişin karanlık sayfalarını kapattıklarına,yaralarını sardıklarına inandılar.1923 onlar için yepyeni bir başlangıç,bir çeşit sıfır noktası oldu.Ve sıfır noktasından önceki o sıkıntılı yılları hâtırlatan her şeyi unutmak istediler.Oysa "yaralı ulusal onurun" olası negatif sonuçlarının "tedâvî edilebilmesinin" en önemli yollarından birisi,yaşanmış geçmişi,hayât hikâyesine entegre etmekten,onu üzerine konuşulur hâle getirmekten geçer.Konumuz açısından bunu anlamı,Lozan öncesi târihi Lozan'a ve sonrasına entegre edecek bir târihyazımına sahip olmaktı.Fakat Lozan'ı sıfır noktası olarak ele almak böyle bir târihyazımını imkânsız kıldı.Bu durum,toplumun kendisi hakkında anlatacağı hikâyenin "anlatım sürekliliğini" koparması olarak da tanımlanabilir."Anlatım sürekliliğinin" kopmasının olumsuz sonuçlarından birisi de bugün Türkiye'de demokrasi,vatandaş eşitliği ve insân haklarına ilişkin ciddî sorunlar yaşanması ve bu sorunların köklerinin târihte olduğunun görülememesidir.
Lozan'ı "Kurtuluş" değil,"Kuruluş" paradigması ile okumak
Bu iddia yukarıda dile getirilenlerin değişik bir biçimde tekrarı da sayılabilir.Lozan bugüne kadar esas olarak veya sadece Kurtuluş paradigması içinde tartışıldı.Bu paradigma,1918-1923 dönemini "Bağımsızlık Savaşı" hikâyesi olarak anlattı.Yapılan tartışmalar daha çok Bağımsızlık Savaşı'nın yabancı işgâl güçlerine karşı anti-emperyalist bir savaş mı yoksa İmparatorluğun Türk,Kürt,Ermeni ve Rum nüfûsu arasında yaşanmış bir iç savaş mı olduğu sorusu etrâfında oldu.İç savaş veya anti-emperyalist savaş tezleri birbirine zıt görünüyor olsalar da,konuya ortak bir noktadan yaklaşmaktadırlar.Bu ortak noktayı egemenlik hakkı meselesi olarak tanımlamak mümkün.Oysa,1918-1923 dönemini,egemenlik hakkı veyâ Kurtuluş paradigması dışında başka paradigmayla okumak mümkündür.Bu paradigmayı Kuruluş paradigması olarak tanımlamak isterim.
1918-1923 dönemini Kuruluş paradigması içinden okumak Lozan'ı sıfır noktası sayarak târih anlatımında ortaya çıkan kopukluğu ortadan kaldıracak ve onun târihsel bir perspektif içinde okunması imkânını verecektir.Bu bakış,bugünkü modern Türkiye'nin temel taşlarının sadece 1918 sonrası değil,Birinci Dünyâ Savaşı yıllarıyla atılmaya başladığını gösterecektir.Bu sayede bugünkü "vatandaşlık hakları ve adâlet arayışları" sorunlarının târihî kökleri olduğu görülebilecek ve 1918 öncesiyle bağ kurularak bu dönemi 1923 sonrası târihine entegre edebilen yeni bir târihyazımı geliştirilebilecektir.(8)
Sinop Mutasarrıfı'nın 15 Temmuz 1919 tarihinde Mustafa Kemâl'e yazdığı bir rapor konumuza mükemmel bir örnek teşkil eder.Telgrafa göre,Müttefik Kuvvetler ve Osmanlı hükûmet üyelerinden oluşan karma bir komisyon bölgeye gelmiştir.Ve heyet yerel yöneticilerden bazı isteklerde bulunmaktadır.Bu istekler,geri dönen Hristiyanların eski yerlerine yerleşmelerinin temini,el konulmuş mâlların sahiplerine iade edilmesi ve savaş dönemi katliâmlarına katılmış suçluların listesinin çıkartılarak bu kişilerin tutuklanmasıdır.Mutasarrıf heyetten şikâyet eder ve "Binbaşı Simit'in [Smith] Türkler ve İslâmlar hakkındaki hissiyyâtının fenâ olduğunu anladım" der.Mustafa Kemâl cevâbî telgrafında,"millî istiklâli ve ülkemizin bütünlüğünü sağlamak için milletle beraber serbest çalışmak için askerlikten istifâ" ettiğini bildirir.(9)
Bu yazışma bize,"egemenlik hakkı ve bağımsızlık" meselesiyle savaş yıllarında yapılmış haksızlıkların giderilmesi ve suçlarının cezâlandırılmasını içeren "vatandaş hakları ve adâlet arayışının" 1918-1923 sürecinin iki farklı yüzü olduğunu gösterir.Osmanlı vatandaşı Hristiyanların savaş yıllarında yaşadıkları haksızlıkların giderilmesiyle Türklerin "egemenlik ve bağımsızlık" istekleri aynı madalyonun iki farklı yüzü gibidir.Eğer Lozan sadece yabancı işgâl güçlerine (ve onlarca desteklenmiş Yunanistan'a) karşı verilmiş bir Kurtuluş Savaşı perspektifiyle okunursa,görülemeyecek gerçeklik madalyonun diğer yüzüdür.Yâni Osmanlı Devleti'nin Hristiyan vatandaşlarının hakları ve adâlet arayışları...
Lozan başlangıç değil:Ankara,İttihat ve Terakki politikalarını devam ettirdi
Sevr ve Lozan'ı sadece Kurtuluş paradigması üzerinden ele alan târihyazımı,1918-1923 dönemini Osmanlı'dan radikal kopuş olarak ele aldı ve aslında yaşananın İttihatçı politikaların kalınan yerden aynen devam etmesi olduğunu göremedi.Dönemi Kuruluş perspektifiyle okumak Lozan'a giden süreci daha iyi anlamamızı sağlayacak ve Lozan'ın bir kopuşu değil,daha çok bir sürekliliği temsil ettiği görülecektir.Ankara rejimi İttihat ve Terakki'nin devamıdır ve İttihat ve Terakki'nin 1913'lerle başlattığı Hristiyansız bir devlet kurma politikalarına 1918 sonrası yıllarda da aynen devam etmektedir.
Ankara hükûmetinin Hristiyanlara yönelik politikalarının dört temel ayağı vardı.1) Dışarı çıkmış hiçbir Hristiyan'ı her ne pahasına olursa olsun içeri sokmamak,2) Sınırların içinde kalan Hristiyanları ya nüfûs değişimi yoluyla ya da zorla sınır dışına çıkartmak,3) Ülke sathında dağınık yaşayan Hristiyanları belli merkezlere toplamak ve 4) Çıkartılan kânûn ve kararnâmelerle onları ikinci sınıf vatandaş durumuna sokmak.Savaş yılları koşullarında özellikle ilk iki maddeyi hayâta geçirmek için yoğun çaba harcandı.Diğer maddeler 1923 sonrasının temel politikaları olacak ve ülkede bir Apartheid rejimi kurulacaktı.
Ankara,daha savaş yıllarında bile,olası bir barış görüşmesinde başlarını ağrıtacak en büyük konunun azınlıklar konusu olacağını ve konuyu olası barış görüşmelerinden (Lozan'dan) önce halletmeleri gerektiğini biliyordu.Yıllar sonra İsmet Paşa tüm açık sözlülüğüyle bunu itirâf edecek ve Lozan görüşmelerinden önce,"azınlıklar (ekalliyetler) yüzünden,târihten gelen alışkanlıkla,büyük ihtilâf çıkacağı(nı)" bildiklerini, bu nedenle,"azınlıklar meselesi(ni) konferansa gitmeden evvel,fiilen" halletmek istediklerini ve bunu da başardıklarını yazar.(10)
Sınırlı bazı örneklerle,İttihat ve Terakki'nin Hristiyansız bir devlet kurma politikalarına nasıl devam edildiğini göstermekte fayda vardır:(11) 20 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Meclis'in ilk aldığı kararlardan birisi soykırım suçlularının serbest bırakılması oldu (8 Mayıs 1920.) Bunu soykırım suçlarını yargılayan mahkemelerin kapatılması takip etti (11 Ağustos 1920.) Teşkilât-ı Mahsûsa birliklerinde görev alarak Ermeni Soykırımı'na doğrudan katılan hapishâne kaçkınlarına af çıkartılması alınan bir başka önemli karardır (teklif 22 Ocak 1921,karar 14 Temmuz 1921.) Karar tasarısını sunanlardan birisi de Mustafa Kemâl'dir.Bu seriye verilecek en son örnek,Kuva-yı Milliye'nin işlediği cinâyetlere getirilen aftır (31 Ekim 1923.) Konu hakkında Meclis'te yapılan tartışmalarda,bu affın Ermenilere yönelik 1918 sonrası gündeme gelen cinâyetlerin soruşturulmasına engel olmak amacını taşıdığı açık olarak dile getirilir.
Ankara hükûmetinin İttihat ve Terakki politikalarına devam ettiğini gösteren en önemli örnek,Emvâl-i Metrûke olarak bilinen,Ermenilerin geride bıraktıkları mâllarla ilgili çıkartılan kânûnlardır.Bilindiği gibi,İttihat ve Terakki Partisi,Soykırım sırasında Ermeni mâllarının yağma edilmesinin önüne geçmek ve mâllara doğrudan el koymak amacıyla 26 Eylül 1915'te bir kânûn çıkartmıştı.Fakat savaştan sonra işbaşına gelen anti-İttihatçı hükûmetin girişimiyle,4 Kasım 1918'de Osmanlı Meclisi,"Tehcir Kânûnu" olarak bilinen 27 Mayıs 1915 târihli geçici kânûnu Anayasa'ya aykırı sayarak iptâl etti.Bunu Ermenilerin geri dönmeleri ve el konulan mâllarının kendilerine iade edilmesine ilişkin bir dizi kararnâme takip etti.12 Ocak 1920'de çıkartılan bir kânûnla da 26 Eylül 1915 kânûnu tüm sonuçlarıyla birlikte iptâl edildi.Ve hayâtta kalan Ermenilere veya yakınlarına mâlların iadesine daha sistemli bir biçimde devam edildi.
İşte Ankara hükûmetinin en önemli eylemlerinden birisi,12 Ocak 1920 kânûnunu iptâl etmek olacaktır.Ve iptâlin en önemli nedeni ise yakında başlayacak olan Lozan görüşmeleridir.Meclis'te konuya ilişkin yapılan görüşmelerde Lozan korkusu açık olarak dile getirilir.12 Ocak 1920 kânûnu yürürlükte kalmaya devam ettiği müddetçe Müslümanların eline geçmiş olan tüm mâl ve mülklerin sahiplerine iadesi kaçınılmazdı.Ve Lozan görüşmelerinde Türkiye'den,Emvâl-i Metrûkeleri sahiplerine iade etmeye devam etmeleri istenebilirdi.
Bu nedenle 14 Eylül 1922 târihinde çıkartılan bir kânûnla 12 Ocak 1920 kânûnu iptâl edildi ve 26 Eylül 1915 kânûnu yeniden yürürlüğe girdi.Fakat aradan geçen dönemde birçok değişiklik olmuştur.1918 sonrası birçok Hristiyan bulundukları yerleri terketmek zorunda kalmıştır.15 Nisan 1923'te yeni bir kânûn yapılır ve 26 Eylül 1915 târihli kânûn yeni koşullara uygun hâle getirilir.(12) Bunu bir dizi başka kânûn ve kararnâme takip edecektir.Bu kânûn ve kararnâmeler,bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin hukûk sisteminin temellerini oluşturmaktadır.(13)
Bu örnekler bize,1918-1923 arasını ve Lozan'ı Kurtuluş paradigmasıyla ele almanın eksikliklerini göstermeye yeter.Dönemi Kuruluş paradigmasıyla okuyarak hem Lozan'ı öncesiyle birleştirebiliriz hem de bugün Türkiye'deki "vatandaş hakları ve adâlet arayışı" sorunlarının kökenlerini daha rahat anlayabiliriz.
Lozan'ı sıfır noktası almak:Ulus eksenli târihyazımı doğuşu ve tuhaflığı
Lozan'ın sıfır noktası olarak alınmasının ve öncesiyle bağların koparılmasının önemli bir olumsuz sonucu daha oldu.Lozan öncesi,hepsi Osmanlı toplumunun üyeleri olarak farklı grupların ortak yaşadıkları târih,Lozan sonrası her bir grubun ayrı ve farklı târihi olarak yeniden yazılmaya başlandı.Bölgenin ortak târihi ulus temelli kompartımanlara bölündü ve iç içe geçmiş yaşanan ortak târih ortadan kalktı.Bu târihyazımlarında diğeri ya hiç yer almadı ya da geçerken değinilen önemsiz bir ayrıntı oldu.Bu ulusal târihin yazılabilmesi için,her bir ulus grubunun kendisini geçmişe projeksiyon ederek,kendi ulusunu kolektif aktör düzeyine çıkartması gerekiyordu,öyle de oldu.Ana aktörlerinin,o dönem mevcût olmayan ve sonradan inşâ edilen ulus grupları olduğu bir târihyazımının,İmparatorluğun kozmopolit târihini kavraması ve anlaması mümkün değildi.Bu tür bir târihyazımı ancak yaşanan gerçekliği ve onun üzerinde yükseldiği olgusal hakikatleri çarpıtmakla yaratılabilirdi.Öyle de oldu.Bugün düzeltilmesi gereken budur.Osmanlı'nın kozmopolit târihine uygun yeni bir târihyazımı inşâ edilebilmelidir.Târihyazımının birçok alanında bu yönde çok ciddî adımların atıldığı bir gerçektir ama en azından parçası olduğum soykırım ve kitlesel katliâmlar alanında bu ihtiyâcın kendisini dayattığını özel olarak belirtmek isterim.
Sonuç yerine
Ana soru şu:Gözlerimizin önünde akıp giden olaylar zincirini tıpkı Sevr ve Lozan konusunda yaptığımız gibi sadece toprak ve sınır soruları olarak mı okuyacak ve konuşacağız;yoksa günümüzü ve buna bağlı olarak Sevr ve Lozan'ı bölge insânının "vatandaşlık hakları ve adâlet arayışları" sorunlarını merkeze alan bir tarzda mı okuyacağız?Bunun için,Lozan'ı sıfır noktası saymayan ve inşâ ettiği duvarları aşabilen entegre târihyazımı şart.Sevr ve Lozan'ı geçmişe ait toprak ve sınır târihi olarak değil,nasıl bir bölge istediğimize bağlı,bugünümüzün ve yarınımızın bir parçası olarak yeniden okunmak gerekir.Bu okuma,her bir ulus grubunun kendisiyle ilgili târih okumasının ötesine geçmek zorunda.İhtiyâç olan,bugüne kadar içine hapsolduğumuz kendi ulusal târihlerimize sıkışmış dünyâlarından çıkmak ve hepimizin katılacağı yeni bir sohbeti (conversation) başlatmaktır.Bu conversation,yeni entegre târihyazımının köşe taşlarını oluşturacaktır.
Eğer Sevr ve Lozan antlaşmalarının toprak ve sınır sorunları ötesine giden ortak noktalarını kavrar ve üzerlerine yeni bir konuşma tarzı yaratabilirsek,bölge târihi üzerine konuşmanın ortak dilini yaratmaya önemli bir katkı yapabiliriz...
***
1-Sevr ve Lozan antlaşmalarının tam metinleri için Türk Tarih Kurumu arşivi.
2-Seha L. Meray,Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler,cilt 6,(İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,1993),s. 161,158.
3-Ayrıntılı bilgi için,Taner Akçam & Ümit Kurt,Kânûnların Rûhu:Emvâl-i Metrûke Kânûnlarında Soykırımın İzini Sürmek,(İstanbul:İletişim Yayınları,2012),s. 181-185.
4-a.g.e.,204-209.
5-İlgili madde için bakınız:Lozan Barış Antlaşması tam metni.
6-Taner Akçam & Ümit Kurt,Kânûnların Rûhu,s. 131-137
7-Gündüz Aktan "Ermeni Sorununun Târihsel Boyutu:Lozan Barış Antlaşması ve Ermeni Sorunu",Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Ermeni Araştırmaları Enstitüsü,giriş:4 Temmuz 2012.
8-Konu ayrıntılı olarak şu kitâbımda tartışılmıştır:Taner Akçam,Yüzyıllık Apartheid,(İstanbul:Aras Yayıncılık,2023).
9-ATASE Arşivi,3-86-aa,38379,Sinop Mutasarrıfı'nın,Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Kemâl'e 15 Temmuz 1919 târihli raporu.
10-Seha L. Meray,Lozan Barış Konferansı:Tutanaklar-Belgeler,cilt 1,s. XI.
11-Aşağıda sözü geçen kânûn ve kararnâmeler hakkında ayrıntılı bilgiler için,Taner Akçam,Yüzyıllık Apartheid kitâbına bakılabilir.
12-Taner Akçam & Ümit Kurt,Kânûnların Rûhu,s. 82-86 ve 97-100.
13-a.g.e.,s. 220-253.
*Prof. Dr. Taner Akçam,Sevr ve Lozan'ı ortak noktaları üzerinden okumak,K24,21 Aralık 2023.
https://www.k24kitap.org/tartisma/sevr-ve-lozani-ortak-noktalari-uzerinden-okumak-4412
22 Aralık 2023 Cuma
Sevr ve Lozan'ı ortak noktaları üzerinden okumak/Prof. Dr. Taner Akçam*
17 Aralık 2023 Pazar
Hamas şiddeti neden görülmüyor?/Dr. Ohannes Kılıçdağı*
İsrailli yöneticiler ve destekçileri "Neden Hamas'ın şiddeti görülmüyor?" diye şikâyet ediyorlar.Sen Hamas'ın vahşetini üçe,beşe değil bine katlar,Hamas'ın bir gün yaptığını sen iki buçuk aydır her gün yaparsan,Hamas'ın senin gölgende kalıp görülmemesinde de şaşıracak bir şey yok.
İsrail,başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin de desteğini alarak,Gazze'yle birlikte insân hakları düzeninin tüm değerlerini ve normlarını yıkmaya devam ediyor.Bunu yaparken,kendisine yönelik tüm eleştirileri,giriştiği katliâm ve etnik temizlik politikasını sonlandırması için yapılan çağrıları,Hamas'ı ve onun İslâmcılığını öne sürerek karşılamaya çalışıyor.Başka bir deyişle,dünyâ kamuoyunu Hamas'la korkutarak,"Ben bugün bunları burada durdurmazsam yarın sizi evinizde vuracak bunlar" diyerek kendi vahşetine rızâ devşirmeye çalışıyor.("İstanbul düşerse,Kudüs düşer,Mekke düşer" lâflarına ne kadar benziyor,değil mi?)İslâmcılık,belli bir grubu siyâseten ve moral düzlemde diğerlerinin hâkimi olarak konumlandıran,üstünlükçü her ideoloji gibi insân hakları,özgürlükler ve demokrasi için bir tehlikedir.Dolayısıyla,geriletilmesi gereken bir siyâsî düşünce ve harekettir.Gelgelelim,bu size "İslâmcılıkla mücâdele" adı altında her şeyi yapma hakkı vermez,sizi tüm insân eylemlerini bağlayan veyâ en azından bağlaması gereken sınırlardan âzâde kılmaz.İçinde binlerce çocuğun olduğu 17 bin kişiyi haftalar içinde tonlarca bomba atarak katlederseniz,insânların sizin "İslâmcı Hamas'la mücâdele" iddianızı kabul etmeyip size karşı çıkmasında şaşıracak bir şey yok,çünkü bu ölçüsüzlüğü ne akıl,ne mantık,ne vicdân kabul eder.
Benzer şekilde,İsrailli yöneticiler ve destekçileri "Neden Hamas'ın şiddeti görülmüyor?" diye şikâyet ediyorlar.Sen Hamas'ın vahşetini üçe,beşe değil bine katlar,Hamas'ın bir gün yaptığını sen iki buçuk aydır her gün yaparsan,Hamas'ın senin gölgende kalıp görülmemesinde de şaşıracak bir şey yok.İnsânlara Hamas'ın vahşetini idrâk edecek zamanı ve fırsatı verdin mi ki?Hemen ertesi günü Gazze'deki sivillerin üzerine rastgele tonlarca bomba atmaya başladın.O kadar büyük bir dehşet yarattın ki,Gazze'de yıktığın binâların tozu dumanı içinde Hamas'ın şiddeti de görülmez oldu.Onun için,"Hamas şiddeti niye görülmüyor?" diye sorduğun zaman önce dönüp kendine bakacaksın.Hamas görülmüyorsa baş sebebi sensin.Ayrıca,insânlar senin kendi vahşetini meşrûlaştırmak,kabul edilebilir kılmak maksadıyla Hamas şiddetini bir araç olarak kullandığını da görüyor.
Bunların yanı sıra,"karşı taraf" olarak homojenleştirdiğin kitlenin içinde yanlış veyâ kötülük yapan birilerini gösterdiğinde bu sana "karşı taraftaki" herkese cânının istediğini yapma özgürlüğü de vermez.Bu düşünme biçimi veyâ yaklaşıma Türkiye'de de çok sık rastlanır -"öteki taraf"ta "yanlış" yapan birilerini bulup devamlı onları öne sürerek kendini tüm ahlâkî sınırlardan kurtarmak...Hâlbuki istisnâsız,sınırsız tüm yaptıklarınızı karşı tarafın yanlışlarıyla meşrûlaştıramazsınız;zâten çoğu durumda böyle yekpâre bir "karşı taraf" yoktur ama onu yekpâreleştirmek sizin işinize gelir.
İsrail ağızlarından çok sık duyduğumuz bir söz de "Bunu Hamas başlattı".Bu meselenin 7 Ekim'de başlamadığından,uzun bir târihi olduğundan dahi bahsetmeyeceğim.Velev ki "savaş"ı "karşı taraf" başlatmış olsun;bu da size evrensel insân hakları hukûkunu,savaş hukûkunu çiğneme hakkı vermez.Bunlar en temel,en basit,söylenmesine gerek bile olmaması gereken ilkeler ama unutturulmaya çalışıldığına hâtırlatmak da mecbûrî oluyor.
İşin ahlâkî yönü böyle.Peki,stratejik-rasyonel yönü nasıl?İsrail,Gazze'de 365 kilometrekareye sıkışmış 2,2 milyon insânı ayrım yapmaksızın bombalayınca İslâmcılığı gerçekten de geriletmiş mi oldu?Başka bir deyişle,İsrail'in "İslâmcılığın sizin için bir tehdit olmasını engelliyorum" iddiası doğru mu?Elimizde bunun böyle olduğunu gösteren bir veri olmadığı gibi,İsrail'in sebep olduğu öfke ve nefretin İslâmcılığın Müslümanlar arasındaki sosyo-politik köklerini daha derine salmış olması beklenir.Annesi,babası,kardeşi,yakınları öldürülmüş bir çocuğun,bir gencin hangi duygularla hareket etmesini,ne yapmasını bekliyoruz?Biriktirdiği intikâm hırsıyla birlikte en yakın siyâsî harekete,çok da sorgulamadan angaje olacaktır.İsrail'in Filistin hareketini bölmek için Fatah karşısında Hamas'ı destekleyip,onun Filistin siyâsetinde ciddî bir aktör olmasına yaptığı katkıyı da ya târihin bir ironisi,ya da diyalektiğin işlemesi olarak değerlendirin artık.Lâik kanal gerileyince bu çocukların,gençlerin angaje olacağı hareketin,şartlar gereği İslâmcılık olması sürpriz olmaz.
Bu yalnız Filistin'de,Gazze'de böyle değil;İsrail'in bu politikaları dünyânın her yerinde İslâmcı hareketlere alan açıyor,onlara karşı sempatinin yükselmesine sebep oluyor.Siz böyle açık bir adâletsizlik,haksızlık ve zulüm düzenini kuşaklar boyunca sürdürür,bir de üstüne iki ayda 20 bine dayanan sayıda kişiyi katlederseniz,bunun İslâmcılığı yükseltmesi normal sonuçtur.Bırakın şimdiyi,İsrail-Filistin meselesi onlarca yıldır İslâmcılığın cân suyunu veren,onu diri tutan kaynaklardan biri.Velhâsıl,sorunun kendisi varlığını sürdürdükçe bu meselede İslâmcılığı geriletmek için attığınız her askerî,baskıcı adım onun toplumsal tabanını genişleterek politik ömrünü uzatıyor.İsrail,askerî anlamda ne kadar "kazanan" olursa,sorunun siyâsî ömrü o kadar uzuyor.İslâmcılık ve onun etkisi konusunda endişelenen biri eğer samimiyse yapması gereken,İsrail-Filistin meselesinin adâlet ve hak temelinde çözülmesi için çalışmaktır...
*Dr. Ohannes Kılıçdağı,Hamas şiddeti neden görülmüyor?,Agos,15 Aralık 2023.
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/29568/hamas-siddeti-neden-gorulmuyor
15 Aralık 2023 Cuma
2023'te Sevr ve Lozan'ın ezberlenmiş hikâyesi değişmek zorunda/Prof. Dr. Taner Akçam*
"Yüzüncü yılı boyunca Cumhuriyet'in kuruluş taşları olan Sevr ve Lozan üzerine çok şey söylendi.Burada, bugüne kadar okuduklarınızdan farklı bir tez dile getirilerek Sevr ve Lozan'ın bugüne kadar herkesçe bilinir ve ezberlenmiş hikâyesinin artık değişmesinin şart olduğu söylenecek.Hatta demokratik ve insan haklarına saygı duyan bir gelecek için Sevr ve Lozan'a ilişkin bildiklerinizin dışında yeni bir hikâyenin şart olduğu ileri sürülecek."
Ana bir soruyla başlayalım:Tarih üzerine niye konuşuruz?Amerikan üniversitelerinin tarih bölümleri web sitelerinin hemen hepsi,değişik cümlelerle de olsa aynı cevabı verir:"Bugünü anlamak için geçmişe bakmak gerekir." Fazla klişe olan bu tanım yerine daha radikal bir tanım yapmak isterim.Geçmişimiz sadece tarih değil,aynı zamanda bugünümüzün yarınıdır.Bu nedenle tarih üzerine konuşmak sadece geçmişte olmuş olaylar üzerine konuşarak geçmişi anlamak veya bugün için ders çıkartmak değildir.Tarih üzerine konuşmak bugün ve gelecek üzerine konuşmaktır.Dolayısıyla,Sevr ve Lozan üzerine konuşmayı bugünümüz ve yarınımız üzerine bir konuşma olarak telakki etmemiz gerek.
Elbette değiştirilemez tarihî gerçeklik (hakikat) diye bir şey vardır.Ve bu gerçeklik,yapacağımız yorumlardan bağımsızdır.Fakat her kuşağın,olgusal hakikatleri eğip bükmeden,onları kendi ihtiyaçlarına göre yeniden düzenleyerek tarih yazma hakkı vardır.Zaten tarih boyunca tarihçiler ve tarih felsefecileri bize göstermişlerdir ki,yorum olmaksızın olguları tespit etmek imkânsızdır.Geçmiş,sayısız olgudan oluşan bir kaostur.Bazı olguları,anlatacağımız hikâyeye bağlı ve belirlediğimiz bazı kriterlere göre bu olaylar kaosundan seçer ve sonra hikâyemizi kurgularız.Hangi olguyu seçip seçmeyeceğimizi belirleyen olguların kendisi değil,anlatacağımız hikâyeyedir.Sonuçta,hikâyemizi anlattığımız sadece bize ait perspektif vardır ve bu orijinal olguların doğumuna yol açan süreç ve perspektiften farklıdır.
Sevr ve Lozan'a yeni bir hikâye şarttır
İddiam,Sevr ve Lozan'ın yeni bir hikâyesinin şart olduğudur.Oysa bizim kuşağımız Sevr ve Lozan'a ilişkin yeni bir hikâye anlatma hakkını kullanmıyor.Ve bugüne kadar Sevr ve Lozan konusunda anlatılanların,sabit ve değişmez bir gerçekliğin hikâyesi olduğunu zannediyor.Halbuki,neredeyse ezbere bildiğimiz bu anlatılar,atalarımızın bize anlattığı hikâyenin durmadan tekrar edilmesinden başka bir şey değildir.Deyim yerindeyse,atalarımızın soğuk elleri,mezarlarından çıkarak boğazımıza sarılmış ve onu sıkıca tutarak bakışımızı tek ve sabit bir geleceğe yönlendirmektedir.Doğduğumuz andan itibaren hissettiğimiz o soğuk el yüzünden,Sevr ve Lozan'a ilişkin anlatılan hikâyeyi varoluşumuzun doğal,değişmez ve kaçınılmaz bir parçası sanıyoruz.Bu nedenle nadiren kendimizi sarsıp bu soğuk elden kurtularak başka gelecekler tasavvur ederiz.
Sevr ve Lozan üzerine yeni bir anlatı inşa edilmesi şarttır önerim,geçmişin, atalarımızın boğazımızı sımsıkı sıkmakta olan o soğuk ellerini gevşetmeye bir çağrıdır.Sevr ve Lozan üzerine yapacağımız bu yeni anlatı,başımızı atalarımızın soğuk ellerinin gösterdiği o tek istikametten kurtarma ve atalarımızın hayal edemediği ya da hayal etmemizi istemediği ihtimalleri farketme imkânıdır.
Lozan iki büyük blokun uzlaşmasının ürünüdür
Ortadoğu uzunca bir zamandır kan ve ateş deryası.Irak,Suriye ve İsrail-Filistin'de yaşanan son örnekler,çatışmaların -bırakın durulmayı- tüm bölgeye yayılma potansiyeli olduğunu gösteriyor.Tabloya Ermenistan-Azerbaycan çatışmasını da ekleyebiliriz.Bölgede devletler arasında sınır sorunları ve bazı etnik-din gruplarının temel demokratik taleplerinin hâlâ karşılanmamış olması ana sorun olarak duruyor.Ortadoğu'da bugünkü sınırlar esas olarak Birinci Dünya Savaşı sonrası şekillendi.1924 Lozan Antlaşması'nın hem Birinci Dünya Savaşı'nı bitiren hem de bölgede sınır savaşlarına nihai noktayı koyan antlaşma olduğu kabul edilir.
Ortadoğu-Kafkas sınır savaşları esas olarak iki büyük politik blokun çatışması sonucu şekillendi.Blokun bir tarafında Türkler ve Ruslar (Kemalistler ve Bolşevikler) vardı.Blokun diğer tarafının önderliğini İngiltere ve Fransa çekiyordu.Sevr,İngiliz Fransız;Lozan,Türk-Rus tarafının zaferlerini sembolize eden antlaşmalardır.Lozan'ı,Sevr'i bitiren-ortadan kaldıran antlaşma olarak bilinmesine rağmen,gene de iki blok arasında bir uzlaşma metni saymak doğru olur.Bu bakımdan,Ortadoğu,Sevr-Lozan koalisyonuyla şekillendi demek yanlış olmaz.Türk-Bolşevik blokunun kontrolünde ve onların istediği biçimde çizilen bölge,kısmi stabilize kazandı.Ama bölgenin İngiliz-Fransız planıyla şekillenmiş kısmı hâlâ ciddi sorunlarla uğraşıyor.Lübnan,Filistin,Suriye ve Irak onlarca yıldır büyük savaşlar ve sarsıntılar yaşıyor.Lozan uzlaşmasıyla sonuçlanan iki blok arasındaki bölge paylaşım savaşının İsrail-Filistin çatışmasıyla yeniden alevlenmesi ve yeni bir boyuta evrilmesi mümkün.Türkiye ve Rusya (bu sefer İran'ın da desteğiyle),İngiliz-Fransız ortaklığını temsil eden ABD'ni bölgeden (özellikle Suriye'den) tamamıyla çıkartmak için fırsat olarak kullanırlarsa şaşırmamak gerekir.
Bölgedeki kan ve ateş gölünün jeo-stratejik sonuçlarını şimdiden kestirmek elbette çok zor.Olaylar bu yöne evrilmese bile,bölgedeki gelişmelerin 1918-1924 dönemini hatırlattığını söyleyebiliriz.Bu,Sevr-Lozan tarihini bugünün ihtiyaçlarına göre yeniden okuma imkânı olarak da değerlendirilebilir.Yukarıda söylediğim gibi,tarih bilimi zaten her kuşağın kendi ihtiyaçlarına göre geçmişi yeniden okumasından başka bir şey değildir.
Sevr ve Lozan tarihi sadece toprak paylaşımının tarihi mi?
Bugüne kadar Sevr ve Lozan tarihi,esas olarak veya sadece "toprak ve sınır" tarihi olarak okunmuştur ve hâlâ da öyle okunmaktadır.Türkler açısından Sevr,kendilerine Anadolu'da küçük bir kara parçası bırakıldığı için kara bir lekedir.Nitekim Sevr'i imzalayan Osmanlı yöneticileri,Ankara Meclisi tarafından "hain" ilan edilerek idam cezasına çarptırılmışlardır.(1)
Ermeni,Yunan,Kürt toplulukları için ise Sevr,toprak isteklerini tam olarak karşılamıyor bile olsa,doğru ve adil bir antlaşma idi.Benzeri tutum Lozan konusunda gözlenir.Lozan Türkler için,1918 savaş sonrası sınırlarını neredeyse yeniden elde ettikleri için büyük bir zafer idi.Ermeni,Rum ve kısmen Kürtler için ise Lozan,Sevr'de kendilerine verilen toprakları kaybettikleri için tarihî bir haksızlıktır.Her ne kadar taraflar Sevr ve Lozan'ı değerlendirme konusunda yüzde yüz zıt görüşlere sahip gibi görülüyorlarsa da,aslında konuya ortak bir yerden bakmaktadırlar.Her iki taraf da Sevr-Lozan'ı esas olarak "Osmanlı'dan kalan toprakların paylaşımı savaşı" olarak okuyorlar.Anlaşmadıkları,hangi topraklar üzerinde kimin hakkı olduğu konusudur.
Sevr ve Lozan'ı "toprak ve sınır savaşı" olarak ele almak elbette yanlış değildir.Bu sorun,1918'de Osmanlılar savaşı kaybettiklerinde uğraşılan ana sorun idi ve merkezî soru şuydu:Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü korunmalı mıydı yoksa bu topraklar üzerinde yeni devletlerin ortaya çıkmasına izin verilmeli miydi?Eğer izin verilecekse,bu yeni devletlerin sınırları nasıl belirlenmeliydi?
1918'de cevabı aranan soru:Adalet nasıl sağlanacak?
Fakat 1918 sonrası devlet adamlarını bu sorun kadar uğraştıran,hatta "toprak ve sınır" meselesini de görünürde belirleyen ikinci bir sorun daha vardı.Burada da merkezî soru şuydu:Hristiyanlara karşı savaş zamanında işlenen suçlar ve failleri hakkında ne yapılabilir ve failler nasıl cezalandırılabilirdi?Burada iddiam şudur ki,genel olarak insan hakları sorunu veya katliamlara uğramış bölge insanlarının adalet arayışları olarak tanımlanan bu sorun 1918-1923 arası yaşananları önemli ölçüde belirlemiştir.Konumuz açısından önemli olan,bu merkezî sorunun daha sonraki tarih yazımından tamamıyla kaybolması olacaktır.Örneğin, Sevr Antlaşması'nın 230. maddesinin uluslararası bir ceza mahkemesinin kurulmasını öngördüğü ama böyle bir mahkemenin ancak 2000 yılında ICC'nin kurulmasıyla gerçekleştiği hemen hiç bilinmez.O halde 1918-1924 arasında yaşananları sadece bir toprak paylaşımı savaşı olarak değil,o dönem yaşanmış katliamlara ilişkin adalet arayışları tarihi olarak da anlatmak gerekir.
Bu yazıda,Sevr ve Lozan'ı bu unutulan tarih,yani "adalet arayışı tarihi" üzerinden okumaya çalışacağım.Bu tür bir okuma,söylediğim gibi,günümüz üzerine de bir tartışmadır.1918-1919'lar ortamında,savaş sırasında işlenmiş suçların yargılanması gerektiği konusunda bir uzlaşma vardı.Tarafların anlaşamadıkları husus,cezalandırmanın boyutlarına ilişkindi.Savaştan galip olarak çıkan Müttefik Güçlere egemen olan havayı şöyle özetlemek mümkündü:Türkler Cihan Harbi sırasında başta Ermeniler olmak üzere diğer halklara karşı katliamlar düzenlediler.Bundan dolayı Türklerin cezalandırılması ve diğer ulusların (Arap,Yunan,Ermeni,vb.) Türklerin egemenliğinden kurtarılması gerekiyordu.Türklerin cezalandırılması iki biçimde olmalıydı.Birincisi,diğer uluslara karşı işlenmiş suçlardan dolayı sorumlu tutulan hükümet üyelerinin ve diğer sorumluların kişisel olarak yargılanmaları ve ikincisi,Türklerin kolektif olarak cezalandırılması.Yani onların mümkün olduğu kadar küçük ve zayıf bir devletle yetinmelerinin sağlanması.Osmanlı'dan kalan toprakların,Türklere Anadolu'da küçük bir toprak bırakarak,büyük güçler ve bölge halkları arasında paylaştırılmak istenmesinin görünürdeki nedeni,Türkleri savaş yıllarında işledikleri cinayetler nedeniyle kolektif olarak cezalandırılma arzusu idi.
İngilizler için adalet:Hem bireysel hem kolektif cezalandırma şart
Savaş biter bitmez,Türklerin savaş yılları katliamları nedeniyle cezalandırılacağı çok yüksek sesle tekrar edilmeye başlandı.Kafkasya İngiliz Kuvvetler Komutanı Milne,"Türklere çok sert bir ders vermek gerekir" diyordu.(2) Lloyd George,"Barış koşulları ilan edilince zaten Türklerin deliliklerinden,körlüklerinden,cinayetlerinden ötürü ne kadar ağır cezalara çarptırıldıkları görülecektir...Cezalar onların en büyük düşmanlarını bile yeterince tatmin edecek kadar müthiştir" derken Milne'ye cevap veriyordu.(3) Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon,Türkiye'yi,"mahkûm olmayı bekleyen bir suçlu" olarak tanımlıyordu.(4) Özetle,"Ermeni ve Yunan nüfusunun katliam(larının)... (Türklerin) felaketler ve suçlar listesinin" başında geldiği ve "keyfilik ve katliama dayanan uzun bir esaret hayatı yaşamış halklar(ın) hürriyetlerine kavuşturulması" gerektiği ve Türklerin cezalandırılmaları gerektiği ortak bir kanaatti.(5) Fakat cevap verilmesi gereken soru şuydu;savaş cinayetleri nedeniyle Türklerin cezalandırılması somutta ne anlama geliyordu?Ve bir ulusun cezalandırılması ne demekti?
Lloyd George 20 Aralık 1917'de yaptığı bir konuşmada cezalandırmanın kolektif olacağını çok açık bir dille ifade eder:"Bir şey vardır ki,kesinlikle tekrar etmeyecektir.Türklerin kanlı diktatörlükleri bir daha asla restore edilmeyecektir."(6) Savaş sonrasında bu tutum daha da netleşir.İstanbul Yüksek Komiser Yardımcısı Webb,3 Nisan 1919'da Paris Barış Konferansı'na gönderdiği bir telgrafta,"Ermeni vahşetinden suçlu olan bütün kişileri cezalandırmak Türklerin toptan cezalandırılmasını gerektirir.Bu nedenle cezanın ulusal olarak,son Türk İmparatorluğu'nun parçalanması biçiminde ve kişisel olarak,bendeki listede yer alan yüksek görevlilerin akıbetleri örnek oluşturacak şekilde yargılanmaları biçiminde verilmesini öneriyorum" der.(7)
Böylece Müttefikler açısından,işledikleri suçlar nedeniyle Türklerin cezalandırılmasına yönelik iki önemli hedef ortaya çıkar.Birincisi,Osmanlı Devleti'nin egemenliği tanınmayarak devletin elinde kalan son toprakların parçalanarak üstünde küçük devletler kurulması ve ikincisi savaş ve kırım suçlusu olarak görülen kişilerin yargılanması.Sevr Antlaşması'nda bu iki cezalandırma da açık olarak yer aldı.Kolektif cezalandırmanın Anadolu ile ilgili kısmına ilişkin Kürtler,Kesim III (maddeler 62-64) İzmir ve Yunanistan,Kesim IV ve V (maddeler 65-83 ve 84-87) ve Ermenistan Kesim VI (maddeler 88-93) örnek olarak verilebilir.Buna,Ankara milliyetçi hareketinin Musul hariç fazla ilgi göstermediği İmparatorluğun Arap topraklarının dağıtılmasıyla ilgili maddeler de eklenebilir.(8)
Yapılmış haksızlıklar için bireysel düzeyde adalet arayışları Sevr Antlaşması'nın,Azınlıkların Korunması Bölüm IV (maddeler 140-151) ve Yaptırımlar Bölüm VII (maddeler 226-230) başlıklarında ele alındı.140-151. maddelere göre,Osmanlı hükümeti "Türkiye'de oturan herkesin,doğum,bir ulusal topluluktan olmak,dil,soy ya da din ayrımı yapılmaksızın yaşamlarını ve özgürlüklerini korumak"la yükümlüydü."Bütün Osmanlı uyrukları yasa önünde eşit olacaklar ve soy,dil ya da din ayrılığı gözetilmeksizin aynı yurttaşlık [medenî] haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklardı." Zorla din değiştirilmeler geçersiz sayılacak ve isteyen eski dinine geri dönebilecekti.Zorla evlerde tutulan çocuk ve kızlar serbest bırakılacaktı.Eğer insanlar hayatta iseler el konulan tüm mal ve mülkleri kendilerine,eğer ölmüşlerse yakınlarına iade edilecekti.
Yaptırımlar Bölümü,226-230. maddeler ise bireysel cezalandırmaların nasıl yapılacağı ile ilgiliydi.Buna göre,savaş ve katliam suçlusu olan kişiler,"Osmanlı makamlarınca kendilerine verilmiş rütbe görev ya da işten" bağımsız olarak Müttefik Kuvvetlerce yargılanabilecekti.Yargılamalar Müttefik Devletlerin mahkemelerinde veya kurulacak çeşitli askerî mahkemelerde olabilirdi.Osmanlı hükümeti,yargılanması istenen kişileri Müttefik Kuvvetlere teslim etmek ve yargılamalar hususunda her türlü yardımı yapmakla yükümlüydü.230. madde ise kurulması düşünülen uluslararası ceza mahkemesiyle ilgiliydi.
1918-1920 arasında Türk tarafının savaş suçları konusunda görüşü
Savaş suçlarının cezalandırılması konusunda Türk tarafının görüşü neydi?Türk tarafı (gerek İstanbul hükümeti gerek Ankara'da büyümekte olan milliyetçi hareket) Cihan Harbi yıllarında işlenmiş katliamların varlığını kabul ediyor ama cezalandırmanın biçimi konusunda farklı bir tutum takınıyordu.Türk tarafına göre cezalandırma asla ve asla kolektif yani Osmanlı Devleti'nin egemenlik alanlarının parçalanması biçiminde olmamalı,sadece bu suçu işleyen İttihat ve Terakki yöneticileri ve hükümet üyeleriyle sınırlı olmalıydı.
Gerek Sadrazam Damat Ferid Paşa gerekse Mustafa Kemal,ülkeyi savaşa sokan ve cinayetleri işleyenlerin küçük bir hizbin üyeleri olduğunda hemfikirdiler ve bu yüzden Türk milletinin sorumlu tutulup Türklerin kolektif cezalandırılmalarını doğru bulmuyorlardı.
Damat Ferid,Meclis kürsüsünden,"bir-iki serseri" yüzünden bir millet sorumlu tutulamaz,"masum Türk milleti şaibei zulümden muarradır (arınmıştır,temizdir)," diyordu.(9) Damat Ferid bu tavrını Paris Barış Görüşmeleri'nde de devam ettirdi."Bütün suç açıkça,Almanya'yla ittifakları ve orduyu kontrolleri sayesinde Türkiye'de kendileri dışında herkesi terörize edip boyun eğdiren İttihat ve Terakki'nin bir avuç liderine aittir."(10) Ve "Osmanlı hükümeti İmparatorluğun parçalanmasını ya da değişik mandalar altında bölünmesini kabul etmeyecektir."(11) Müttefik Kuvvetler ise Damat Ferid'e verdikleri yazılı cevapta,Türklerin kolektif sorumluluklarının altını çizerek;"Türk halkı hiçbir gerekçesiz Ermenileri katlederek suçlu duruma düşmüştür.Bunun için sorumluluğu da bütünüyle Türk halkı karşılayacaktır,"derler.(12)
Ankara ve İstanbul'un konu hakkındaki görüşleri en net olarak 20-22 Ekim 1919'da aralarında imzaladıkları Amasya Protokolleri ve buna hazırlık için yaptıkları yazışmalarda dile getirildi.Ana konu,Osmanlı Anayasası'na göre yapılması gereken Meclis seçimleriydi.Mustafa Kemal,10 Ekim 1919'da İstanbul'a gönderdiği bir telgrafta,"memleketi haraplığa sürükleyen" asıl sorumluları "İttihatçılardan...küçük bir hizip" olarak tanımladıktan sonra,"harp esnasında gösterilen kötü idarelerin meydana çıkartılıp cezalandırılması" gerektiğini savundu.Hatta ona göre bu cezalandırma "kâğıt üzerinde reklam" olarak değil,"bilfiil tatbikatıyla dosta düşmana gösterilmesi" biçiminde olmalıydı.(13)
Amasya'da beş ayrı protokol imzalandı ve birinci protokolde "Tehcir dolayısıyla suç işlemiş olanların yasal olarak cezalandırılması adalet ve politika açısından çok gereklidir" dendi.Üçüncü protokol ise Ermeni Kırımı nedeniyle aranan İttihatçıların yapılacak seçimlere katılmasının engellenmesinin şart olduğu kararıdır.(14)
Türk tarafının cezalandırmalar konusundaki tutumunu belirleyen,Paris Barış Görüşmeleri'nden olumlu sonuç elde etme ümididir.Zaten 1918'den itibaren İstanbul'da bulunan İşgâl Kuvvetleri görevlileri,Türk yetkililere her fırsatta eğer katliam sorumluları hakkında soruşturma yapmazlarsa Türkler hakkında "verilecek hükmün pek vahim" olacağını sürekli olarak hatırlatmaktadırlar.(15) Amasya Protokolleri görüşmelerinde bu durum açıkça ifade edilir.İtilaf Devletleri'nin İttihat ve Terakki'nin aleyhinde olduğu ve bu konularda bir şeylerin karara bağlanmaması durumunun “konferansa (Paris) fena tesir edeceği”, bunun "vatan için bir felaket olabileceği" ve "aleyhimizde vukubulacak itirazat ve müdahalata" engel olmak gerektiği gibi nedenler açıkça dile getirilir.(16)
Özetle,"Türk" tarafının istediği,cezalandırmanın Anadolu'nun paylaşılması biçiminde olmaması,Almanya ve Bulgaristan'la yapılan türden,devletin mevcut sınırlarına dokunmayan bir anlaşmanın yapılmasıdır.(17) Türk tarafının tutumunu,"Osmanlı Devleti'nin 1918 Ekim sınırları itibariyle egemenlik hakkını tanıyın,biz de İttihatçı katilleri yargılayalım" biçiminde özetleyebiliriz.Hatta İstanbul'da bir Divan-ı Harbi örfi kuruldu ve Ermeni Soykırımı suçlularının yargılamaları da başladı.1920 itibariyle toplam 200'ün üstünde sanık hakkında 60 civarında ayrı dava açılmıştı.Yargılananlardan üç kişi de idam edilmiş bulunuyordu.Ama başta İngiltere,Müttefik Kuvvetler Türklerin bu önerisini kabul etmedi.Toprak paylaşımı biçimindeki kolektif cezalandırmayı esas alan Sevr tek seçenek olarak sunuldu.(18)
Birinci Divan-ı Harbi Örfi:Ermeni Katliamı suçluları ile Sevr'e itiraz edenler yargılanıyor
Sevr Antlaşması'nın hükümleri Mart 1920 ile şekillenmeye başlamıştı.Aynı ay,İstanbul Antlaşma'nın şartlarını yerine getirilebilmesi için işgâl edildi.Sevr Antlaşması'nı kabul etmeyen Ankara milliyetçileri,İstanbul'da gıyaben yargılanmaya başlandı.Ve başta Mustafa Kemal olmak üzere yüze yakın milliyetçi idama mahkûm edildi.Önemli olan husus şu idi:Mustafa Kemal ve arkadaşlarını idama mahkûm eden mahkeme,Ermeni Soykırımı suçlularını da yargılayan ve idam cezaları veren mahkemeydi.Böylece Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi iki ayrı şeyin aynı anda sembolü oldu ve Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü savunanlarla Ermeni Soykırımı suçluları aynı kefeye konmuş oldu.Egemenlik hakkıyla insan hakları ve adalet arayışının aynı mahkemede çakışmasının günümüzün tarihi açısından çok önemli sonuçları olacaktır.(19)
Birinci doğrudan sonuç,Türk milliyetçilerinin,savaş suçlularının cezalandırılmasına verdikleri desteğin Anadolu'nun bölünmesini engellemediğini ve ancak kendi yargılanmalarına ve cezalandırılmalarına yol açtığını görmeleri oldu.Milliyetçiler,İstanbul yargılanmalarına açıktan tavır aldılar.Mustafa Kemal'in 12 Ağustos 1920'de İstanbul'a yazdığı bir mektup bu konudaki tutum değişikliğini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.Mektup,iki Osmanlı görevlisinin,katliam suçu nedeniyle temmuz ve ağustosta idam edimeleri vesilesiyle ve doğrudan İngiliz karargâhına iletilmesi isteğiyle kaleme alınmıştı.Mustafa Kemal mektupta,"Osmanlı hükümeti...artık hiçbir anlamı kalmamış sürgün ve kırım iddialarıyla vatan çocuklarını astırmaya devam ediyor" der.(20) Mektuptaki dil çok önemlidir,bu tarihe kadar "suçlular veya katiller" olarak tanımlananlar artık "vatan evladı" olarak adlandırılır.Ve Ankara bu tür idamlara ancak "anlamı olması" koşuluyla taraftar olduğunu,anlamsız idamların ise artık durdurulması gerektiğini söylemektedir.Gerçekten de Sevr imzalanmış,Osmanlı egemenliği tanınmamış ve Osmanlı toprakları farklı uluslar arasında paylaştırılmıştı.Bu nedenle Mustafa Kemal için bu idamlar anlamsızdı ve durdurulması gerekiyordu.Gerçekten de idamlar duracak ve savaş dönemi katliamlarının yargılanması tüm önemini kaybedecektir.
Öte yandan ne Sevr'de söz verilen Uluslararası Ceza Mahkemesi kuruldu ne de işlenen cinayetler konusunda bireysel yargılamalar yapıldı.Gerçekleşen sadece Osmanlı Devleti'nin parçalanması biçimindeki kolektif cezalandırmaydı.1923'te Lozan Antlaşması ile savaş sırasında işlenen tüm suçlara af geldi.Af maddesi "insanlık suçlarının yargılanması" veya "adalet arayışlarının" üstüne örtülmüş bir çimento gibiydi ve Sevr ile Lozan'ın sadece "toprak ve sınır" savaşı olduğu algısını perçinledi.
İddiam şudur ki,eğer Batılı güçler,Ankara milliyetçi hareketinin Misak-ı Milli konusundaki taleplerini ciddiye alsalar ve ama bunun koşulu olarak da adalet arayışı doğrultusunda "insanlık suçu" işlemiş olanların yargılanması şartını koşmuş olsalardı,bugün çok daha başka bir tarih anlatıyor olacaktık.Bu iki boyutun birbirinin içine sokulmasıdır ki,Sevr ve Lozan sürecine damgasını vuran "insanlık suçlarının yargılanması" ve "adalet arayışları" boyutu unutulmaya mahkûm etti.Eğer bugün bölgede barış ve demokrasi özleniyorsa,Sevr ve Lozan tarihinin sadece bir toprak ve paylaşım tarihi olmadığı,aynı zamanda bir adalet arayışı tarihi de olduğunun görülmesi ve kavranması gerekiyor.
Nazi Almanyası ve Morgenthau Planı
Burada ileri sürülen tezi Almanya örneğiyle açıklamak çok aydınlatıcı olacaktır.1944'te savaşın Almanya aleyhine sonuçlanacağı belli olduğunda,ABD yönetimi,Almanya'nın geleceğiyle ilgili bir plan hazırladı."Morgenthau Planı" olarak bilinen bu planın amacı Almanya'yı ekonomik olarak zayıflatmak ve bunun için de çeşitli ufak devletlere bölmekti.Plana göre bazı topraklar Polonya,Fransa ve Danimarka'ya verilecek,endüstri bölgesi Ruhr uluslararası denetime bırakılacak ve geri kalan topraklarda üç küçük Alman devleti kurulacaktı.Amaç,iki dünya savaşına yol açan Almanya'nın ileride yeni saldırganlık yapmasının önüne geçmek olarak tanımlanıyordu.(21)
Planın basına sızması üzerine Nazi Propaganda Bakanı Goebbels hiç vakit kaybetmedi.Planı büyük bir fırsat olarak gördü ve Alman direnişini artırmak için çok iyi biçimde kullandı.(22) Nitekim Amerikalı generaller,savaş alanından planın Alman direnişini kuvvetlendirdiğini rapor ettiler.Onlara göre Morgenthau Planı "Almanlar için otuz tümen değerinde" idi.Savaş dönemi casusluk faaliyetlerini örgütlemek amacıyla kurulan Stratejik Hizmetler Dairesi (Office of Strategic Service-OSS) 1 Aralık 1944'te Roosevelt'e çektiği bir telgrafta,Plan'ın "halkı ve Nazileri tekrar biraraya getirdiği" bilgisini verdi.Goebbels "vatandaşlarına düşmanın Almanya'yı köleleştirmeyi planladığını siyah ve beyaz olarak kanıtlamayı" başarmış ve bu da "Almanların savaşmaya devam etmesine" yaramıştır.Çünkü artık "mesele bir rejim meselesi değil,vatanın kendisidir ve bunu kurtarmak için ister Nazi ister muhalefet üyesi olsun,her Alman bu çağrıya uymak zorundadır."
Gelişmelerin Sevr öncesi ve sonrası süreci hatırlattığını tekrar etmek gereksizdir.Bir farkla ki,Almanya'yı küçük devletlere bölmeyi hedefleyen Morgenthau Planı kısa sürede terkedildi.Bunda,Roosevelt'i bu Plan'la savaşı uzatmakla suçlayan muhalefetin olduğu kadar,hükümet üyelerinin ciddi karşı çıkışlarının da payı oldu.Dışişleri Bakanı Cordell Hull ve Savunma Bakanı Henry Stimson,Almanya'nın parçalanması planına sadece karşı çıkmakla kalmadılar,planı basına sızdırarak erken ölmesini sağladılar.Stimson'un 5 Eylül 1944'te Roosevelt'e yazdığı mektup konumuz açısında çok öğreticidir.Stimson'a göre Almanya'yı bölme planı "her türlü acil güvenlik avantajından çok daha fazla gerilim ve kızgınlık yarataca(k)" ve "Nazilerin suçluluğunu,doktrinlerinin ve eylemlerinin acımasızlığını gizleme" sonucunu doğuracaktır.Stimson,bir kolektif cezalandırma olan parçalama planı yerine,"öncelikle tüm Nazi liderlerinin ve Gestapo gibi Nazi terörizm sisteminin araçlarının kapsamlı bir şekilde yakalanması,soruşturulması ve yargılanması,cezaların mümkün olduğunca çabuk,hızlı ve ağır bir şekilde verilmesi" önerisinde bulundu.Bu yargılamalar sayesinde,"dünyanın böyle bir sistemden duyduğu tiksinti gösterebilir" idi.Özetle ağırlık,"önleyici ve eğitici bir cezalandırma sistemine" verilmeli ve bölme gibi "tehlikeli bir silah(a)" başvurulmamalıydı.(23)
Potsdam Konferansı'nda artık Almanya'nın işgâlinin amacının parçalama olmadığı,aksine,"Alman siyâsî yaşamının demokratik bir temelde yeniden inşası ve Almanya'nın uluslararası yaşamda barışçıl bir şekilde işbirliği yapmasına hazırlık yapmak olduğu" ilkesi belirlendi ve Almanya için bir tazminat planı açıklandı.Başkan Truman'a göre bu planın amacı,"Almanya'nın saygın bir ulus haline gelmesini ve uygar dünyadaki yerini almasını mümkün kılmaktı."(24)
Nazi katliamları konusunda takınılacak tavır ne olmalıdır,ekseninde yapılan bu tartışmalar bize Sevr-Lozan döneminden yapılan tartışmaları hatırlatmaktadır ve sanki Sevr-Lozan tarihinden ders alınmış gibidir.Bugün İkinci Dünya Savaşı ve cinayetler üzerine konuşulduğunda kimse toprak ve sınır meselelerini merkeze almış Morgenthau Planı'nı konuşmuyor.Soykırım suçlularının yargılandığı Nürnberg,yaşananların sembolü gibidir.Türkiye'de ise başta Ermeni Soykırımı olmak üzere savaş dönemi katliamları sadece inkâr edilmiyor,Soykırımın planlayıcıları ulusal kahraman muamelesi görüyorlardı.Savunma Bakanı Stimson'un "Almanya'yı bölerseniz,Nazileri ulusal kurtuluşçular olarak selamlarsınız" öngörüsü Türkiye için yerine gelmiş gibidir.
İlk sonuç
Sonuçta,Sevr ve Lozan sürecini insan hakları ve adalet arayışı eksenli hatırlama ve anlatma şansı kaybedildi.Ve Sevr-Lozan bugün bile sadece toprak ve paylaşım savaşı olarak konuşulur oldu.Eğer dönemin aktörleri,tıpkı İkinci Dünya Savaşı sonrası benzeri bir tutum takınsalardı,bizler bugün başka bir tarih anlatıyor olacaktık.Bugün,tarihin sadece "toprak ve sınır savaşı" olarak anlatılmasının tek nedeni,o dönemin aktörlerinin tercihlerini bu yönde yapmış olmalarıydı.O halde bize düşen,bize tarihi nasıl okumamız ve buna bağlı olarak da geleceği nasıl görmemiz gerektiğini gösteren atalarımızın o soğuk ellerinden kendimizi kurtarmaktır...
***
1-Hâkimiyet-i Milliye,5 Temmuz 1336 (1920),numara:43,s. 4.
2-Bilal Şimşir,Malta Sürgünleri,(Ankara:Bilgi Kitabevi,1985),s.15.
3-Tarık Zafer Tunaya,Türkiye'de Siyasal Partiler,Mütareke Dönemi,cilt II,(İstanbul:Hürriyet Vakfı Yayınları,1986),s. 27.
4-W. Woodsward and R. Butler (ed.),Documents on British Foreign Policy 1919-1936,Band 4,First Series,(Her Majesty’s Stationery Office,1952),s. 661.
5-Le Temps,Journal des Débats (2 Kasım 1918) gazetelerinden aktaran,Yahya Akyüz,Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu,1919-1921,(Ankara:Türk Tarih Kurumu,1988),s. 70.
6-Richard G. Hovannisian,"The Allies and Armenia 1915-1918",Journal of Contemporary History,Bd 3 (1968),s. 148.
7-FO 371/4173/53351,folios 192-93
8-Sevr Antlaşması'nın tam metni için buraya (İngilizce) ve buraya (Türkçe) tıklayabilirsiniz.
9-Meclisi- Ayan Zabıt Ceridesi,Devre 3,İçtima Senesi 5,1. cilt,s. 122,TBMM Basımevi,Ankara,1990
10-Paul C. Helmreich,From Paris to Sévres,(Columbos, OH:Ohio State University Press,1974),s. 109
11-A.g.e.
12-Paul C. Helmreich,a.g.e,s. 110.
13-Sina Akşin,İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele,Son Meşrutiyet (1919-1921),cilt II,(İstanbul:Cem Yayınevi,1992),s. 166-67.
14-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt III,Vesika 159 ve 160,(İstanbul:Devlet Matbaası,1934),s. 193-4
15-Ali Fuat Türkgeldi,Görüp İşittiklerim,(Ankara:Türk Tarih Kurumu,1987),s. 186.
16-Gazi Mustafa Kemal,a.g.e.
17-2 Ekim 1920'de Mustafa Kemal'in Padişah'a yolladığı yazıdan,a.g.e.,Vesika 97,s. 94
18-Yargılamalar hakkında ayrıntılı bilgiler için,Vahakn N. Dadrian,Taner Akçam,"Tehcir ve Taktil" Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları,İttihat ve Terakki'nin Yargılanması 1919-1922,(İstanbul:Bilgi Üniversitesi Yayınları,2006.)
19-Mustafa Kemal ve arkadaşlarına idam cezaları için,bkz.,a.g.e.
20-Mektup Mütareke döneminin ilk Sadrazam'ı Ahmed İzzed Paşa'ya,İngiliz Yüksek Komiserliği'ne iletilmesi amacıyla yazılmıştır.Bilal Şimşir,a.g.e.,s. 334.
21-Plan ve ilgili bazı yazışmalar için bkz. TeachingAmericanHistory.org
22-Ray,Logan W. "The Agrarian Road to Peace:Henry Morgenthau's Post-War Planning for Germany", Armstrong Undergraduate Journal of History 12,no. 1 (Jan. 2022).
23-Mektubun tam metni için bkz. TeachingAmericanHistory.org
24-John L. Osteen,Future US Policy toward the Reunification of Germany,(Pennsylvania:US Army War College,1966),s. 9-11.
Editörün notu:Bu yazının eski bir versiyonu,1998 yılında Birikim dergisinde [https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-115-kasim-1998/2309/cumhuriyet-in-75-yilinda-sevr-ve-lozan-in-baska-tarihi/4709] yayımlanmıştır.
*Prof. Dr. Taner Akçam,2023'te Sevr ve Lozan'ın ezberlenmiş hikâyesi değişmek zorunda,K24,14 Aralık 2023.
https://www.k24kitap.org/tartisma/2023te-sevr-ve-lozanin-ezberlenmis-hikayesi-degismek-zorunda-4404
Cumhuriyet'in 75. yılında Sevr ve Lozan'ın başka tarihi/Prof. Dr. Taner Akçam*
Cumhuriyet'in 75. yılı üzerine söylenebilecek en özlü,en kısa,en veciz söz ne olabilir?Soru üzerine düşündükçe aklıma bir tek kelime geliyor:"Sakinleşmek".Cumhuriyet'in 75. yılında en çok ihtiyacımız olan şey,kendimize ve tarihimize daha sakin bakmak,kendimiz ve tarihimiz üzerine normal konuşmayı başarmaktır.Tarih ve kendimizle ilişkimizin şu anki durumunun sakin ve normal olmadığını söylemiş oluyorum böylece.Sakinleşme ve normalleşmenin gerçekleşmesinin birçok ön şartı var elbette.Bunların başında "varlık korkusu"ndan kurtulmak geliyor.Bunun nedeni de Cumhuriyet'in kuruluş yılları öncesi ve sırasında yaşadığımız derin travmadır.Bu travmanın büyüklüğüdür ki,hafızada yırtılmaya,boşluğa yol açmıştır.Bu yırtılma ve boşluk tarihle ve kendimizle ilişkimizi sorunlu hale getirmiştir.Sakinlik ve normallik ilk önce konuşarak elde edilir.Tarihimiz ve kendimiz üzerine sakin sakin konuşursak,ne kıyamet kopar ne de Cumhuriyet parçalanır ne de topraklarımızı elimizden alırlar.Aşağıda Sevr ve Lozan'ın bilinmeyen veya bilerek üstü örtülen boyutlarının tarihini anlatmaya çalışıyorum.Ele aldığım bu ve benzeri konular üzerine sakin konuşmayı başarırsak eğer,Cumhuriyetimiz,Cumhuriyet olma olgunluğuna ulaşmış demektir.
Türkiye'de egemen tarih anlayışı,Kurtuluş Savaşı'nı esas olarak bir "toprak ve sınır savaşı" olarak ele alır.Bu bakışı kabaca şöyle özetleyebiliriz:1918-1923 arasında yaşananlar,Birinci Cihan Harbi sonunda,elinde kalan son toprak parçasını korumak isteyen Türklerle bu toprakları aralarında paylaşmak isteyen diğer uluslar arasındaki bir savaştı.Biz Türkler,esas olarak, 1918 Mondros Silah Bırakışması Anlaşması ile belirlenmiş,daha sonra "Misak-ı Milli" olarak ilân ettiğimiz toprakları ve sınırları korumak istedik.Buna karşı,Ermeni,Yunan,Kürt gibi diğer uluslar ise,özellikle İngilizlerin desteği ile,kendi ulusal devletlerini kurmak ve Anadolu'yu,İngiliz,Fransız ve İtalyanlarla anlaşarak aralarında paylaşmak istediler.Bu bakış açısı ile ele alınan tarih anlayışını sembolize eden iki önemli anlaşma Sevr ve Lozan'dır.Sevr Antlaşması,Anadolu'nun taksimini esas olarak,Türkler dışındaki uluslar lehine karara bağlamıştır.Bu nedenle Türkler açısından Sevr "kara bir leke"dir.Nitekim antlaşmayı imzalayan Osmanlı yöneticileri,Ankara Hareketi tarafından,"hain" ilân edilerek,"idam" cezasına çarptırılmışlardır.Ermeni,Yunan,Kürt toplulukları ise Sevr Antlaşması'nı,toprak beklentilerini tam yansıtmıyor olsa bile,esas olarak kendi lehlerine çözdüğü için "kaçırılmış tarihî bir fırsat" olarak değerlendirirler.Benzeri tutum Lozan Antlaşması konusunda gözlenir.Lozan,Anadolu'da Türk egemenliğini garanti altına alır.Bundan dolayı biz Türkler için,bir "yoktan varoluş"un sembolüdür.Diğer uluslar ise Lozan'ı,tarihî bir haksızlık olarak değerlendirirler.
Zannediyorum şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:Sevr ve Lozan hakkındaki kanaatleri birbirinin tam tersi de olsa,tüm topluluklar Sevr ve Lozan'da simgeleşen çatışmaların,esasta bir "toprak ve sınır savaşı" olduğunu kabul etmektedirler.Ana tartışma ise,"toprak ve sınırın" nereden çekilmesi gerektiği,kimin haklı olduğu,kimin haksızlığa uğradığı noktasında yapılmaktadır.Şüphesiz gelişmeler,sonuçta toprakların nasıl paylaşılması gerektiği konusunda düğümlenmişti.Fakat tarihî gelişmeleri belirleyen ana halka bu değildi.
Ana tezimi şöyle özetleyebilirim:1918-1923 arası yaşananları,Türk Kurtuluş Savaşı'nı,sadece bir "toprak ve sınır savaşı" olarak ele almak,yaşanan tarihi tam olarak yansıtmaz.Bunun kadar önemli olan ve hattâ "toprak ve sınır" meselesini de esas olarak belirleyen bir başka boyut daha vardı.Bugünkü tanımıyla bu,"insan hakları" boyutu idi.1918-1923 arası yaşananları önemli ölçüde belirleyen,Osmanlı hükümetinin Birinci Cihan Harbi sırasında,Hristiyan topluluklara karşı gündeme getirdiği katliamlardı.Savaştan galip olarak çıkan Müttefik güçlere egemen olan havayı şöyle özetlemek mümkündür:"Türkler" -burada dönemin tartışmalarında kullanıldığı için "Türkler" tanımını kullanıyorum.Yoksa, açıktır ki,tarihî olayları açıklamada bu tür genel kavramları,kullanmak doğru olmadığı gibi,bilimsel bir tarihyazımı açısından da yanlıştır.(1) "Türkler",Cihan Harbi sırasında başta Ermeniler olmak üzere diğer halklara karşı katliamlar düzenlemişlerdi.Bundan dolayı "Türklerin" cezalandırılması ve diğer ulusların (Arap,Yunan,Ermeni,vb.) "Türklerin" egemenliğinden kurtarılması gerekiyordu."Türklerin" cezalandırılmasının iki biçimde olmalıydı.Birincisi,diğer uluslara karşı işlenmiş suçlardan dolayı sorumlu tutulan hükümet üyelerinin ve diğer memurların kişisel olarak yargılanmaları ve ikincisi,"Türklerin" mümkün olduğu kadar küçük ve zayıf bir devletle yetinmelerinin sağlanması...
Yani,Anadolu'nun değişik ulus grupları arasında paylaştırılmak istenmesinin görünürdeki ana nedeni,"Türkleri" yaptıkları barbarlıklar nedeniyle cezalandırmak arzusuydu.Özellikle Ermenileri kırıma tâbi tuttukları için,"Türklerin","insanlık suçu" işlemiş oldukları ve bu nedenle cezalandırılmaları gerektiği,1918 sonrası döneminin olaylarını esas olarak belirlemiştir.Kurtuluş Savaşı esas olarak bu suçlamanın ve bu suçlama nedeniyle "Türkleri","insanlık suçu" esaslarına göre cezalandırma arzusunun ürünü olarak yaşanmıştır.Kurtuluş Savaşı boyunca oluşan tarafları,esas olarak "cezalandırma" konusundaki farklı tutumlarına bakarak tasnif etmek mümkündür.
Tarihi,"insan hakları" ve bunun o dönemki ifadesi olan,"Türklerin" "cezalandırılması" ekseninde kurgulamak,bugüne kadarki Kurtuluş Savaşı tarihiyazımında bütünüyle devre-dışı bırakılmış,ama dönemin gelişmelerini esas olarak belirlemiş bir boyutun ele alınmasını imkân dahiline sokacaktır.Bu Osmanlı hükümetinin,daha önceye uzanan tarihî kökleri de olmakla birlikte,özellikle Cihan Harbi sırasında,diğer ulus gruplarına karşı gündeme getirdiği katliamlar konusudur.Anadolu'da şekillenen Türk Kurtuluş Hareketi'ni de esas olarak belirleyen "cezalandırma" konusunda takındığı tutumdur.
Göstermeye çalışacağım gibi,Türk Kurtuluş Hareketi,Cihan Harbi yıllarında gündeme gelmiş olan katliamların varlığını kabul ediyor,ama cezalandırmanın biçimi konusunda farklı bir tutum belirliyordu.Kurtuluş Hareketi'ne göre,cezalandırma,Cihan Harbi yıllarında,savaş ve kırım suçu işlemiş Ittihatçı yöneticilerin yargılanması biçiminde olmalıydı.Hattâ yargılamalar "adlen ve siyaseten elzem" görülüyordu.
Bugünkü tarihyazımına egemen olan,savaş yıllarında gündeme gelen katliamların yok sayılması veya inkâr edilmesi değildi takınılan tutum,bunlar açıkça kabul edilen hususlardı.Türk Kurtuluş Hareketi'nin itirazı sadece,cezalandırmanın,Anadolu'nun parçalanması şeklinde de gündeme getirilmek istenmesiydi.Göstermeye çalışacağım gibi,Mustafa Kemal,savaş sırasında işlenen kırım suçunun sorumlularının yargılanmasını,Misak-ı Milli'nin tanınması için ödenmesi gereken bir bedel olarak düşünüyordu.Fakat, Batılı güçlerin,cezalandırmanın,Anadolu'nun parçalanması biçiminde de uygulama konusundaki ısrarları,Kurtuluş Savaşı'nın,sınır tarihi kadar önemli olan hattâ onu esas olarak belirleyen "insan hakları" boyutunun unutulmasına yol açtı.Bu konudaki ana iddiam şu olmaktadır:Eğer Müttefikler,Misak-ı Milli ve kırım suçlarının cezalandırılması arasında ayrım yapmayı başarmış olsalardı bugün çok farklı bir tarih anlatıyor olacaktık.
Özetle,Sevr ve Lozan tarihi sadece bir sınır ve toprak tarihi olarak değil,aynı zamanda,"insanlık suçu" kavramında somut ifadesini bulan bir insan hakları tarihi olarak da yaşandı. Müttefik Kuvvetler'in Türkleri cezalandırma konusundaki görüşleri
Savaş sonrası yenilen tarafın cezalandırılmasının bir kural olduğunu söyleyebiliriz.Müttefik güçlerin "Türkleri cezalandırmak" arzuları bu çerçevede ele alınabilir.Dört önemli faktör bu cezalandırma arzusunda belirleyici bir rol oynamıştır.Birincisi son derece özel bir nedendir.Türkler,Çanakkale'de Müttefik güçlere geçit vermeyerek savaşın en az iki yıl uzamasına ve büyük para ve insan kayıplarına neden olmuşlardı.Sevr Antlaşması'nın Türkler aleyhine çok ağır hükümler getirdiği eleştirilerine karşı Lloyd George,"Türklerin" bu nedenle bu sert cezayı hak ettiklerini söyler.(2) İkinci neden,ondokuzuncu yüzyılın başından itibaren somut biçimler almaya başlayan Osmanlı Devleti'nin büyük güçler arasında parçalanma arzusudur.1815 Viyana Kongresi ile somut biçimler almaya başlayan ve "Şark sorunu" adını alarak adlandırılan sorun,Osmanlı topraklarının paylaşılması isteğinden başka bir şey değildi.Özellikle Birinci Cihan Harbi eşiğinde ve harp sırasında bu konuda birçok gizli anlaşmanın yapılmış olduğu biliniyor.Mart-Nisan 1915 İstanbul Antlaşması,26 Nisan 1915 Londra Antlaşması,9-16 Mayıs 1916 Sykes-Picot Antlaşması,17 Nisan 1917 Saint Jean de Maurienne Antlaşması'nın en önemlilerini oluşturdukları,bölgede,büyük güçler arasındaki egemenlik alanlarını ve yeni oluşacak devletlerin sınırlarını tespit eden,birbirleriyle bazı önemli farklar içeren onun üzerinde anlaşmanın varlığından söz edebiliriz.(3)
"Türklerin" "cezalandırılması"nı belirleyen üçüncü faktörü,kültürel boyut olarak tanımlayabiliriz."Türklerin" Avrupa'dan kovulmaları fikri İstanbul'un fethinden beri ortadan kalkmamış bir düşünceydi.Bu fikir özellikle onsekizinci yüzyıl sonrası büyük devletlerin Osmanlı İmparatorluğu içindeki Hristiyan topluluklar üzerine egemenlik kurmak amacıyla kullandıkları en önemli kültürel-politik silahlardan birisi olmuş,hattâ bu konuda somut siyasî projeler geliştirilmişti.Örneğin,kendisini Roma ve Bizans'ın halefi olarak gören Rus Çarlığı İstanbul'u kurtarmayı,sürekli,kültürel bir mit olarak kullanmıştır.1774'ten sonra bu mit bir misyon haline sokulmuş,"Doğu sisteminin büyük planı" adıyla Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmaya ve yerine "Grek Devleti" kurmaya yönelik planlar hazırlanmıştı.(4)
Benzeri fikirler Llyod George tarafından da sıkça dile getirilmiştir.George,"Türklerin" Almanya yanında savaşa girmesini,Türklerle yapılması zorunlu bir nihai hesaplaşmanın fırsatını verdiği için sevinçle karşılar.Ona göre,"Türklerin" Avrupa'dan kovulmaları,"Avrupa'nın siyasî hayatını aşağı-yukarı 500 yıldan beri ifsat eden... bir mesele(dir)." Savaş ve "Türklerin" yenilgisi,bu meseleyi,"ilk ve son defa halletmek" fırsatını vermiştir.Llyod George'a göre,"Avrupa'nın aşağı-yukarı 500 yıldan beri beklediği ve bir daha da geri gelmeyecek olan bu fırsat(ın)" mutlaka kullanılması gerekiyordu.(5)
"Türklerin" cezalandırılması gerektiği konusundaki ileri sürülen dördüncü neden Ermeni Soykırımı iddiasıydı.Eklemek gerekir ki,özellikle,"Türklerin" Avrupa'dan kovulması gerektiği fikri tüm bir ondokuzuncu yüzyıl boyunca esas olarak insan hakları temelinde izah edilmişti.İnsan haklarını ayaklar altına almış bir milletin medeni Avrupa'dan kovulması gerektiği savunuluyordu.Llyod George'un,10 Kasım 1914'te,Osmanlıların Almanlarla aynı safta savaşa girmeleri ile birlikte yaptığı açıklamada "Türklerin insanlığa karşı işledikleri cinayetler nedeniyle nihai bir hesaplaşmaya çağrılmış olmalarından son derece memnunum"(6) biçimindeki sözleri bu kapsamda değerlendirilebilir.Ermeni Soykırımı iddiası ile insan hakları suçlaması tepe noktasına ulaşıyor ve "Türklerin" kovulması gerektiğini savunanlar son derece önemli bir nedene sahip oluyorlardı.Çünkü Balfour'un sözleriyle;"Ermenistan ve Suriye'deki katliamlar tarihin bu mutsuz ülkelerde kaydettiği daha önceki katliamlardan çok daha korkunçtu."(7)
"Cezalandırma"nın nedenleri olarak sayılan bu faktörleri iki ana başlıkta toplamak mümkündür.Birincisi,büyük devletlerin sömürgeci paylaşım amaçları ve ikincisi Osmanı hükümetinin sürekli bir biçimde kendi tebasına karşı gündeme getirdiği katliamlar.Özellikle bugünkü tanımlamayla "insan hakları" kapsamına giren ikinci faktörün,sömürgeci amaçların üstünü örtmek için önemli bir fırsat yarattığı bir gerçektir.Fakat,bu konudaki müdahaleleri salt bir bahane olarak ele almak doğru değildir.Hattâ Osmanlılar özelinde ileri sürebiliriz ki,emperyalist çıkarların öne alınması,insan hakları konusunda takınılması gereken tavrın zayıflaması sonucunu doğurmuştur.Türk Kurtuluş Savaşı,esas olarak bu iki faktörün ilişkisi ve gerilimi içinde şekillenmiştir.
Osmanlı hükümetinden kırım nedeniyle hesap sorulacağı,ilk olarak 24 Mayıs 1915'te ilân edildi.Ermenilerin kitleler halinde katledildikleri haberlerinin Avrupa'ya ulaşması üzerine yapılan ortak açıklamada,"Türkiye'nin insanlık ve medeniyet aleyhine işlediği bu suçların ışığında,Müttefik Güçler Bab-ı Âli'ye açık olarak bildirirler ki,(Müttefik Güçler) Osmanlı hükümeti üyelerini ve onların katliama karışan elemanlarını bu suçtan dolayı kişisel olarak sorumlu tutacaklardır."(8) dendi.Böylece "insanlığa karşı suçlar" ilk defa bir hukuk kategorisi olarak kullanıldı ve suçlu görülen kişilerin,yetkilerinden bağımsız olarak cezai takibe uğrayacakları bildirildi.
1915 yılı içerisinde İngiliz hükümeti,"Türkleri" cezalandıracağına ilişkin iki ayrı açıklama daha yaptı ve yapılan katliamlar nedeniyle "Türklerin" cezalandırılması savaşın en önemli amaçlarından birisi olarak ilân edildi.Örneğin,18 Aralık 1916'da,Başkan Wilson'un barış notasına cevap veren Müttefik Güçler başlıca harp hedeflerinden birinin,"Türklerin" kanlı zulümleri altında tutulan milletlerin kurtarılması" olduğunu bildirdiler.(9) Benzeri sözleri Fransız Dışişleri Bakanı 10 Ocak 1917'de de tekrar eder:"Yüksek savaş amaçları,şimdi 'Türklerin' cani tiranlığı altında yaşayan halkların kurtuluşunu ve Batı medeniyetine radikal bir biçimde yabancı olduğunu kanıtlamış olan Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa'dan söküp atmayı içerir."(10) Cezalandırma somutta ne anlama geliyordu
Kafkasya İngiliz Kuvvetler Komutanı Milne,"Türklere çok sert bir ders vermek gerek",derken tüm Müttefiklere hâkim bir duyguyu dile getirir.(11) Lloyd George,"...Barış koşulları ilân edilince,zaten 'Türklerin' deliliklerinden,körlüklerinden,cinayetlerinden ötürü ne kadar ağır cezalara çarptırıldıkları görülecektir...Cezalar onların en büyük düşmanlarını bile yeterince tatmin edecek kadar müthiştir",(12) der.Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Curzon,Türkiye'yi,"mahkûm olmayı bekleyen bir suçlu" olarak tanımlar.(13) Mondros Antlaşması ile birlikte,"keyfilik ve katliama dayanan uzun bir esaret hayatı yaşamış halklar(ın) hürriyetlerine kavuşturulması",Batı kamuoyunun en temel talebi haline gelmiştir."Ermeni ve Yunan nüfusunun katliamı...('Türklerin') felaketler ve suçlar listesi"nin başında gelmektedir.(14) Ama "Ermeni kırımı nedeniyle 'Türklerin' cezalandırılması" somutta ne anlama geliyordu?Kırım nedeniyle bir ulusun cezalandırılması ne demekti?
Daha 20 Aralık 1917'de yaptığı bir konuşmada,Lloyd George bu cezalandırmanın bir boyutunu çok açık dile getirir;"Mezopotamya'ya ne olacağı Paris Kongresi'nin toplanmasına bırakılmalıdır.Fakat bir şey vardır ki,kesinlikle tekrar etmeyecektir.'Türklerin' kanlı diktatörlükleri bir daha asla restore edilmeyecektir."(15) Savaş sonrası bu konudaki tutum daha da netleşir.İstanbul Yüksek Komiser Yardımcısı Webb 3 Nisan 1919'da Paris Barış Konferası'na gönderdiği bir telgrafta;"Ermeni vahşetinden suçlu olan bütün kişileri cezalandırmak 'Türklerin' toptan cezalandırılmasını gerektirir.Bu nedenle cezanın,ulusal olarak,son Türk İmparatorluğu'nun parçalanması biçiminde ve kişisel olarak,bendeki listede yer alan yüksek görevlilerin akıbetleri örnek oluşturacak şekilde yargılanmaları biçiminde verilmesini öneriyorum(abç)",der.(16)
Böylece Müttefikler açısından,"Türklerin" cezalandırılmasına yönelik iki önemli hedef ortaya çıkıyordu.Anadolu'nun farklı uluslar arasında paylaştırılması ve savaş ve kırım suçlusu olarak görülen kişilerin yargılanması.Paris Barış Görüşmeleri'ne egemen olan hava da budur.Oysa Paris Barış Görüşmeleri üzerine Türkiye'de yazılan eserlere baktığımızda,sadece Anadolu'nun paylaşımı konusunda yapılan görüşmelerin ele alındığını görürüz.Savaş ve kırım suçlularının nasıl yargılanacakları konusunda yapılan görüşmelere değinen herhangi bir çalışmaya rastlamak mümkün değildir.Oysa,Paris Barış Görüşmeleri'nde,salt bu amaca yönelik olarak bir komisyon kurulmuş ve Alman Kralı II. Wilhelm ile birlikte Osmanlı hükümet üyelerinin ve diğer sorumluların,"insanlık suçu" olarak tanımlanan suçlar bağlamında hangi hukuki çerçevede yargılanabilecekleri tartışılmıştır.
Konu ilk defa,Ocak ortasında beş büyük devletin (ABD,İngiltere,Fransa,İtalya ve Japonya) yaptığı bir toplantıda karara bağlanır ve yapılan öneri ile 18 Ocak 1919'da bir komisyon kurulur.Onbeşler Komisyonu olarak da bilinen "Savaş Sorumlularını ve Uygulanacak Cezaları Tespit Komisyonu (Commision on the Responsibility of the Authors of the War and the Enforcement of Penalties)" adı altında kurulan komisyon,savaş suçlularını ve bunu işleyenlere uygulanacak hükümleri tespit etmekle görevlendirildi.Faaliyetlerini üç alt komisyona ayırarak sürdüren komisyon;savaşın sorumlusu ve başlatanının kimler olduğunun açığa çıkartılması;savaş hukuku ve adetlerinin kimler tarafından nasıl çiğnendiğinin tespit edilmesi;bu suçları işleyenlerin sorumluluklarının neye göre belirleneceği ve suçluların nasıl yargılanacakları gibi sorulara cevap arıyordu.
Alman Kayzeri'nin yargılanması sorunu yanı sıra Türklerin işledikleri katliamlardan dolayı nasıl yargılanabilecekleri sorusu komisyonu en çok ilgilendiren soruların başında geliyordu.Komisyon,savaşın Almanlar tarafından ön hazırlıklar sonucunda planlı olarak başlatıldığı konusunda karar birliğine vardı.Türkiye ve Bulgaristan da Almanya ile birlikte,savaşı bilinçli olarak çıkartmaktan dolayı suçlu bulundu.(17) İlgili bölümün sonuç cümlesi şöyle idi:"Savaş merkezî imparatorluklar ile müttefikleri Türkiye ve Bulgaristan tarafından yerleşik hukuku,savaş geleneklerini ve insanlığın temellerini ihlal eden barbarca ya da gayrı-meşru yöntemlerle yürütüldü."(18)
Komisyon raporunun önemli bir kısmı,"savaş hukuk ve adetlerine" ve "insanlık hukuku"na aykırı eylemlerin açığa çıkartılması konusundaydı.Osmanlı Devleti'nin Rum ve Ermeni halkına karşı savaş sırasında yaptıkları bu eylemler arasında tek tek sayıldı.Eylemler,"ilkel barbarizm" olarak tanımlandı ve terörist bir sistem tarafından planlandığı ve sonuna kadar uygulandığı söylendi.Bu suçların tasnif edilmesinde komisyon,eylemleri iki ayrı kategoride topladı.Birinci kategorideki suçlar,klasik anlamda savaş suçu olarak tasnif edilecek,bir devletin diğer devlet askerlerine ve işgâl ettikleri bölgelerdeki diğer devlet mensuplarına (sivil halka) karşı işledileri suçlardı.İkinci kategori ise,Almanya ve Türkiye'nin kendi egemenlik alanlarında kendi vatandaşlarına karşı işledikleri suçlardı.Özellikle Türklerin,Ermeni ve Rumlara karşı yaptığı katliam ve benzeri eylemler bu kategoride ele alınan eylemlerin başında geliyordu.Böylece komisyon ilk defa olarak "savaş suçu" ve "insanlık suçu" ayrımına gitti.
Komisyon çalışmalarında yargılamaların hangi hukuk ilkelerine göre ve nasıl yapılması gerektiği noktasında fikir birliği sağlanamadı.İttihatçıların işledikleri suçlar,kendi ülke vatandaşlarına karşıydı ve bu konuda herhangi bir uluslararası anlaşma bulunmuyordu.Yapılan tartışmalar sonunda,savaş suçlarında yeni bir kategorinin kabul edilmesi gerektiği söylendi.Çünkü her ne kadar bir devletin kendi vatandaşlarına yönelik eylemlerini suç sayan bir uluslararası bir hukuk yoksa da,bu eylemlerin,"insanlık hukuku ve ahlakî hukuka" aykırı oldukları çok açıktı.1907 Lahey Konvensiyonu savaş hukukunun olmadığı ve henüz kesin kuralların oluşmadığı durumlarda bile,"medeni halklar arasında varolan yerleşik adetlere,insanlık kanunlarına ve kamu vicdanının taleplerine" dayanılarak hareket edilebileceği zaten karara bağlanmış bulunuyordu.
Böylece "Türklerin" yargılanmasının Lahey Konvensiyonu'nun insanlık prensiplerine dayandırılarak yapılması karara bağladı.Ve "mevkileri ne kadar yüksek olursa olsun,rütbe ayırımı yapılmaksızın,devlet başkanları da dahil olmak üzere,savaş hukuk ve geleneklerine ya da insanlık hukukuna aykırı suçlardan dolayı suçlu bulunan düşman ülkelerden herkes cezai yargılanmaya tâbidir",(19) denildi.
Suçluların belirlenmesi ve suçların tasnifi konusunda komisyon üyeleri arasında bir ayrılık sözkonusu olmadı ama savaş ve kırım suçlularının uluslararası bir mahkemede yargılanması noktasında komisyon içinde büyük görüş ayrılıkları ortaya çıktı.Savaş ve kırım suçlularının moral olarak suçlanması ve yargılanması gerektiği konusunda herhangi bir düşünce farkı yoktur.Sorun bütünüyle uluslararası veya İtilaf Güçleri'nden oluşan bir mahkemenin oluşup oluşmaması ve böylesi bir mahkemenin yetkilerine ilişkin bir tartışmaydı.
Önemli bir problem bireylerin devletler adına işlenmiş suçlardan sorumlu tutulup tutulamayacağı idi.Çünkü Almanya özelinde Kayzer kişisel olarak,Osmanlı Devleti özelinde de İttihatçı yöneticiler,Ermeni Kırımı'nın kişisel sorumluları olarak yargılanmak istenmektedirler.Oysa,1914'te yürürlükte olan milletler hukuku,bir devlet adına yapılmış politik eylemin cezai olarak kovuşturulabileceğine ilişkin hiçbir hüküm taşımıyordu.Yapılabilecek şey,milletler hukukunun temel prensiplerine aykırı olduğu kabul edilen bu tür eylemleri cezai olarak kovuşturmayı imkân dahiline getirecek hukuki düzenlemeleri yapmaktı.Fakat,hiçbir yeni kanunun geçmişe şamil olamayacağı yolunda varolan pozitif hukuk kuralı böyle bir yolu açıkça kapatmaktaydı.Amerikalılar,gelecekte işlenecek benzeri suçların,milletler hukukuna göre suç teşkil etmesi ve bu suçu işleyenlerin yargılanması konusunda hiçbir tereddütleri olmadığını dile getirdiler.Sonuçta Komisyon,1907 Antlaşması'nın temel prensipleri ışığında bu yargılama yolunun açık olduğunu kabul etti.Tartışmalar Amerikalıların komisyon kararına veto koymaları ile son buldu.
Komisyon raporu 29 Mart'ta bitti ve konu en üst organda ele alındı.Tartışma burada da devam etti ve tüm barış görüşmelerinin dağılması tehlikesi ortaya çıktı.Sonuçta Amerika direncinden vazgeçti ve 9 Nisan 1919'da Wilson'un kendi hazırladığı bir öneriyle uluslararası bir mahkemenin kurulması Paris Barış Konferansı üyelerince kabul edildi.(20) Yalnız Amerikan delegesinin talebi doğrultusunda suçlanan kişiler,"insanlığa karşı suçlar" kategorisinden değil,sadece "savaş hukukuna karşı işlenmiş suçlar"dan dolayı yargılanacaklardı.Ayrıca uluslararası bir mahkemeye de vurgu fazla yoktur.Ağırlık Müttefiklerin oluşturacağı askerî mahkemelere verilmiştir.Wilson'un kendisi de kabul edilen noktaların çok zayıf olduğunu ve uluslararası yargılama meselesini imkânsız hale soktuklarını kabul ediyordu.(21) Sonuçta ilgili ülkelerle yapılan anlaşmalara konuya ilişkin maddeler kondu.Bu maddelere göre,Müttefik Güçler,savaş suçlularını uluslararası bir mahkemede yargılamak hakkını kendilerinde saklı tuttular.Hem savaş suçu işleyen kişilerin hem de bu konuyla ilgili dökümanların Müttefik Güçlere teslim edilmesi barış antlaşmasının maddeleri arasında yer aldı.Almanlarla yapılan Versailles (28 Haziran 1919) Antlaşması'nın 227-30. maddeleri,Osmanlı Devleti ile yapılan Sevr (10 Ağustos 1920) Antlaşması'nın 226-30. maddeleri ile savaş suçlularının yargılanması konusu düzenlendi.
Sevr'in ilgili maddeleri şöyledir:"Madde 226-Osmanlı hükümeti,Müttefik Devletlere,savaş yasalarına ve yapılageliş (teamül) kurallarına aykırı eylemlerde bulunmakla suçlanan kişileri kendi askerî mahkemelerine vermek hakkını tanır...Madde 227-Müttefik Devletlerden birinin uyruklarına karşı (suç sayılacak bir) eylemde bulunanlar,bu devletin askerî mahkemelerinde yargılanacaklardır.Müttefik Devletlerden birkaçının uyruklarına karşı (suç sayılacak bir) eylem işlemiş olanlar,ilgili Devletlerin askerî mahkemeleri üyelerinden kurulu askerî mahkemelerde yargılanacaklardır...Madde 228-Osmanlı hükümeti,suçlama konusu olan olayların tam bilinmesi,suçluların aranması ve sorumluluklarının kesinlikle saptanması için ortaya konulması gerekli görülebilecek,ne çeşit olursa olsun,bütün bilgileri ve belgeleri sağlamayı yükümlenir...Madde 230-Osmanlı hükümeti,1 Ağustos 1914 tarihinde Osmanlı İmparatorluğu'nun parçası bulunan herhangi bir toprak üzerinde,savaş durumu sırasında işlenen topluca öldürmelerden sorumlu olan Müttefik Devletlerce istenen kişileri kendilerine teslim etmeyi yükümlenir.Müttefik Devletler,bu nedenle suçlanan kişileri yargılamakla görevlendirilecek mahkemeyi göstermek hakkını saklı tutarlar ve Osmanlı hükümeti bu mahkemeyi tanımayı yükümlenir.Uygun bir süre içinde,Milletler Cemiyeti,sözü edilen topluca öldürmeleri yargılamaya yetkili bir mahkeme kurarsa,Müttefik Devletler,sözü geçen sanıkları bu mahkemeye vermek haklarını saklı tutarlar ve Osmanlı hükümeti bu mahkemeyi tanımayı da yükümlenir."(22)
Gerçi "insanlık suçu" çerçevesinde dile getirilen,"savaş ve kırım suçlularının" uluslararası bir mahkemede yargılanması fikri,Müttefiklerin konuya ilişkin farklı yaklaşımları nedeniyle de hayata geçmedi.Sonuçta sadece,Leipzig ve İstanbul'da görülen ulusal yargılamalarla yetinildi.Fakat konuya ilişkin yapılan tartışmalar,daha sonra,Nazilerin Nürnberg'de yargılanmaları için gerekli hukukî çerçeveyi oluşturdu.İlgili ilkeler,9 Aralık 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler tarafından,Soykırımı Önleme ve Sorumlularını Cezalandırma Antlaşması'nın başlangıç bölümüne konarak uluslararası bir hukuk normu haline sokuldu.Konumuz açısından tüm bunların anlamı şudur.İnsan haklarını tarihî olayları açıklamada anahtar bir kavram olarak kullandığımızda göreceğiz ki,"insanlık suçu" kavramı en açık ve net biçimde ilk defa olarak biz "Türklere" yönelik olarak kullanıldı.Ayrıca "insanlık suçu" işleyenlerin,rütbe ve yetkileri ne olursa olsun kişisel olarak sorumlu tutulacakları ve yargılanacakları prensibi de gene ilk defa olarak "Türkler" bağlamında gündeme getirildi. "Türklerin" cezalandırma konusundaki tutumları
Gerek Osmanlı hükümeti gerekse Anadolu'da şekillenmeye başlayan Kurtuluş Hareketi,Cihan Harbi sırasında,bugünkü tanımla,"insanlık suçu" işlenmiş olduğunu kabul ediyorlardı."Tehcir sırasında meydana gelmiş cinayetler","kıtal" gibi kavramlarla bu suçu tanımlıyorlar ve suçluların mutlaka cezalandırılması gerektiğini savunuyorlardı.Paris Barış Görüşmeleri'nden olumlu sonuçlar elde etmelerinin şartının,bugünkü tanımıyla "insan hakları" konusunda atacakları adımlara bağlı olduğunu biliyorlardı.Müttefik Güçler de,yapılacak barış anlaşmasının Türkler açısından olumlu sonuçlanmasının,"Türklerin" kırım suçlularını cezalandırma konusunda atacakları adımlara bağlı olduğunu sıkça hatırlatıyorlardı.İstanbul'a Mütareke koşullarını denetlemek için gelen Müttefik Kuvvetler komutanları,ilk günden itibaren,bu konuda çok acele ve sert davranılması gerektiği konusunda uyarılarda bulunuyorlardı.Örneğin,8 Şubat'ta,beyaz atı ile İstanbul'u işgâl töreni düzenleyen Fransız General Franchet d'Espérey,ayağına çağırdığı Sadrazam Tevfik Paşa'ya,"Eğer hükümetiniz şiddetli icraat göstermezse hakkınızda verilecek hüküm pek vahim olacaktır",der.(23)
İngilizler bu konuda daha serttirler.Kendilerine yapılan çeşitli başvurularda,sürekli olarak "Türklerin" mutlaka cezalandırılacakları mesajını vermeye özel dikkat gösterirler.18 Ocak 1919'da Yüksek Komiser Calthorpe,Türk Dışişleri Bakanı'na,"Majestelerinin hükümeti Ermeni Katliamları'nın sorumlularının doğru dürüst cezalandırılmaları konusunda kararlıdır",der.(24) On gün sonra da Londra'ya şu teli çeker,"(Türk) hükümetine...İngiliz devlet adamlarının,medeni dünyaya,bu işle (katliamla) bağlantısı olan kişilerin kişisel olarak sorumlu tutulacaklarına dair söz verdiği ve Majestelerinin hükümetinin bu sözü yerine getirme konusunda son derece kararlı olduğu bildirildi."(25)
İngiliz İşgâl Kuvvetleri sorumluları bu konuda dikkat çekecek derecede titiz ve "soğuk" davranırlar.İlk aylarda Padişah'ın gerek Yüksek Komiserlik gerek Genel Karargâh üzerinden sağlamaya çalıştığı tüm ilişki arayışları reddedilir.(26) Türk-İngiliz Dostluk Derneği kurucusu Said Molla'nın,"Britanya Yüksek Komiseri'nin Türkiye'ye karşı neden dolayı dikkati çekecek kadar soğuk davrandığı" hakkındaki sorusuna bir yetkili bunun,"bir tek Türkün kafasında dahi,cezanın...Türkiye'ye karşı...çok ağır olacağı hususunda bir şüphe uyanmasının önlenmek istenmesi" nedeniyle olduğunu söyler.(27)
Müttefik Güçlerin konu hakkındaki tutumlarını bilen İstanbul hükümetleri de Anadolu Kurtuluş Hareketi de,savaş ve kırım suçlarının cezalandırılması gerektiği konusunda hemfikirdiler.Fakat asıl sorun cezalandırmanın hangi boyutlarda olacağı sorunu idi.Ankara ve İstanbul,aralarında bazı nüanslar olmakla birlikte,konuya ilişkin ortak bir tutuma sahiptiler.Bu tutum şöyle özetlenebilir."Cihan Harbi sırasında savaş ve kırım suçları olmuştur.Fakat cezalandırma,sadece bu suçu işleyen İttihat ve Terakki yöneticileri ve hükümet üyeleri ile sınırlı olmalıdır.Hele hele cezalandırma asla ve asla Osmanlı Devleti'nin egemenlik alanlarının parçalanması biçiminde olmamalıdır."
Cezaladırma konusunda en istekli kişi olan Sadrazam Damat Ferid Paşa için bile,sorumlular,"üç şahsı gaiptir.Talat,Enver ve Cemal.Filhakika ikinci derecede birtakım hempalar vardır." Ama o kadar.Ve "bir-iki serseri" yüzünden bir millet sorumlu tutulamazdı,"masum Türk milleti şaibei zulümden muarradır."(28) Damat Ferid bu tavrını Paris Barış Görüşmeleri'nde de açıklar."Bütün suç açıkça,Almanya'yla ittifakları ve orduyu kontrolleri sayesinde Türkiye'de kendileri dışında herkesi terörize edip boyun eğdiren İttihat ve Terakki'nin bir avuç liderine aittir."(29) Onlar Konseyi'ne sunduğu memorandumda Damat Ferid olanlardan dolayı Türkiye'nin paylaştırılmasına kesinlikle karşı olduğunu bildirir."Osmanlı hükümeti İmparatorluğun parçalanmasını ya da değişik mandalar altında bölünmesini kabul etmeyecektir."(30) Damat Ferid'in bu tavrı Müttefik Güçlerce,şaşkınlıkla ve tepkiyle karşılanır."Wilson,'bundan daha saçma bir şey görmediğini' açıkladı.Lloyd George ise memorandumu 'iyi bir şaka' olarak tanımla(r)."(31)
Haziran'da,verdikleri karşı-cevapta Onlar Konseyi,"Türklerin",ulus olarak kendisini sorumluluktan kurtaramayacağını çok açık dile getirir ve Kırım'ın sorumluluğunun Türk halkı tarafından taşındığı ilân edilir;"Türk halkı hiçbir gerekçesiz Ermenileri katlederek suçlu duruma düşmüştür.Bunun için sorumluluğu da bütünüyle Türk halkı karşılayacaktır."(32) "Konsey yazılı cevabında,Türk halkının sorumsuzluğu kavramını reddederek,'bir ulus onu yöneten hükümetine göre değerlendirilmelidir' şeklinde görüş belirt(ir)."(33) Savaş suçu konusunda farklı tutumlar
Türkler arasında farklı tutum savaşa girmenin suç sayılıp sayılmayacağı noktasında çıktı.Damat Ferid ve diğer İstanbul hükümetleri,(34) İttihat ve Terakki'nin maceracı bir biçimde devleti savaşa sürükledikleri fikrini işlerlerken,Anadolu Hareketi buna karşı kesin tavır alır.Savaşa girmenin suç sayılmayacağı,ayrıca savaşa,istenmeyerek,zorla sokulduğumuz fikri işlenir.Konuya ilişkin tutum,2 Ekim 1919'da işbaşına gelen Ali Rıza Paşa hükümeti ile yapılan görüşmeler sırasında açığa çıkar.
Ali Rıza Paşa hükümeti,Sivas'a Mustafa Kemal'e bir tel çeker ve 4-11 Eylül 1919 tarihlerinde toplanan Sivas Kongresi sonrası oluşturulan Heyet-i Temsiliye ile görüşmelere başlanabilmesi için bazı ön koşullar öne sürer.Buna göre,Heyet-i Temsiliye;"1) İttihatçılıkla münasebet bulunmadığı,2) Devleti Osmaniye'nin Harbi Umumiye karışması doğru olmadığı ve müsebbipleri aleyhinde tayini esami suretile bazı neşriyat icrası ve haklarında takibat ve mücazatı kanuniyenin tertibi,3) Harp esnasında yapılan her nevi cinayet faillerinin cezayı kanuniyeden kurtulamayacakları" yolunda açıklama yapmalıdır.Bu maddelerin,"tavzih ve tamimi dahilen ve haricen birtakım suitelakkiyatın önüne geçeceğinden"(35) memleket menfaatleri açısından kaçınılmaz olduğu ileri sürülür.
Bu talebe Mustafa Kemal çok uzun bir cevap verir ve savaş suçundan ne anladığını çok açık ifade eder.Değil savaşa katılındığı için cezalandırılmak,Anadolu,bu nedenden dolayı suçlu sayılmayı bile kabul etmemektedir."Harbi Umumiye iştirak etmemek elbette son derece şayanı arzu idi.Fakat buna imkânı maddi mevcut değildi." Birçok nedenden (Boğazları tarafsız tutmanın imkânsızlığı,tarafsızlık için gerekli para,sanayi vb gibi vasıtaların yokluğu,T.A.) dolayı ve özellikle de,Osmanlı Devleti üzerinde yapılmış taksim planlarının varlığı,"harbe,İtilaf Devletleri aleyhine girmekliğin gayrikabili içtinap olduğunu gösterir delaili vazıhadandır." Dolayısıyla,"Harbe girmekliğimizi bir cinayet telakki etmek ve koca bir milleti dört,beş kişinin baziçesi olacak derkede addeylemek" doğru değildir.O halde yapılması gereken son derece açıktır;"merdane bir surette hakikati söylemek ve kahramanca harp eden bu koca milletin mağlubiyetin netayici zaruriyesine katlanmakla beraber hareketinin cinayet telakki ve bu yüzden ittiham ve tecziye edilmesini kabul etmemek."(36)
20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da yapılan görüşmelerde Ankara bu konuda bir geri adam atar ve imzalanan ortak protokole,"Harbe iştirakimizin musip olup olmadığı hakkındaki içtihadata hükûmet taarruz etmez.Fakat iştirakin musip olduğuna dair olan içtihadatın şimdilik ketmi selâmeti memleket icabındandır",(37) biçiminde bir madde konur.Arada varolan farklı tutuma rağmen eklemek gerekir ki,Mustafa Kemal de,"İttihatçılardan seyyiatı idare ve suistimalleri ile memleketi harabiye sürükliyenlerden ibaret bir hizbi kalil"in olduğunu ve bunların yargılanması gerektiğini savunur."(38) 12 Ocak 1920'de,İstanbul'da faaliyete başlayan Meclis-i Mebusan'da,Anadolu'ya bağlı bir grup kurmak için uğraşan Mustafa Kemal,bu grup için hazırladığı bir taslak metinde,"savaş sorumluluğunu üstlenen ve Kanunu Esasiye tecavüzle onu hükmünden kaldıran kabineler hakkında yasal kovuşturma,'katiyen matlubumuzdur'",(39) diyerek,cezalandırmanın sadece hükümet üyeleri ile sınırlı olmasını savunur. Kırım suçluları konusundaki tutumlar
Ermeni Kırım suçlularının cezalandırılması konusunda da Ankara'nın tavrı prensipte İstanbul ile aynıdır.Eylül yazışmalarında İstanbul'a verilen cevapta,Kırım sorumlularının meydana çıkarılıp cezalandırılması,"vatanımızda mes'uliyetin büyük ve küçüklere seyyan olduğunu,kanun devrinin tamamen bitarafane ve kemali adlü hakkaniyetle başladığını idrak etmek ehassi amalimizdir",denir.Üstelik bu cezalandırmanın,"birçok münakaşalara sebep olacak olan kâğıt üzerinde reklam tarzında neşriyattan ziyade bilfiil tatbikatile yârü ağyare izharını daha muvafık ve faideli" görüldüğü eklenir.(40) Beklenen kâğıt üzerinde reklam değil,eylemli uygulamalardır.
Kırım suçlularının yargılanması Amasya görüşmelerinde ele alınır.Görüşmelerde üçü açık ve imzalı,ikisi gizli ve imzasız beş protokol karara bağlanır.21 Ekim 1919 tarihli birinci protokolde,"1 İttihatçılığın,İttihat ve Terakki fikrinin memlekette tekrar uyanması,hattâ bazı alâiminin meşhut olması siyaseten muzırdır...4 Tehcir dolayısıyla irtikabı cürmedenlerin kanunen mücazatı adlen ve siyaseten elzemdir",(41) denir.Üçüncü protokol(42) yapılacak seçimlere ilişkindir ve Ermeni Kırımı nedeniyle aranan İttihatçıların seçimlere katılmasının engellenmesi gerektiği konusunda anlaşma sağlanır.Bunu için Anadolu Hareketi seçimlere müdahale hakkını kendisinde saklı tutar."İçtima edecek heyeti meb'usan meyanında şahsiyetleri ittihatçılığı mesavisile alâkadar ve tehcir ve taktil mesailile ve menafii hakikiyei millet ve memlekete münafi sair mesavi ile lekedar olan kimselerin bulunması caiz olmadığından bu cihete mâni olmak için mümkün olan esbaba tevessül edilebilir."(43)
Görüldüğü gibi,"savaş ve kırım suçu" işlemiş olanların yargılanması gerektiği Ankara ve İstanbul'un ortak tavrıdır.Bunun en önemli nedeni ise,Paris Barış Görüşmeleri'nden olumlu sonuç almaktır.Protokollerde bu durum açıkça ifade edilir.İtilaf Devletleri'nin İttihat ve Terakki'nin aleyhinde olduğu ve bu konularda bir şeylerin karara bağlanmaması durumunun "Konferansa (Paris) fena tesir edeceği";bunun "vatan için bir felaket olabileceği" ve "aleyhimizde vukubulacak itirazat ve müdahalata" engel olmak gerektiği gibi nedenler açıkça dile getirilir.(44) Döneme egemen olan hava da budur.Örneğin,23 Ocak 1919'da,bazı "siyasî yöneticiler" Padişah'a bir dilekçe sunarlar ve savaş ve kırım suçluların cezalandırılmasını şart gördüklerini bildirirler.(45) Günlük basında da,"Hariç ne der",biçiminde yazılara rastlanır.(46)
"Türk" tarafının istediği,cezalandırmanın Anadolu'nun paylaşılması biçiminde olmamasıdır.İstenen,Almanya ve Bulgaristan'la yapılan türden,devletin mevcut sınırlarına dokunmayan bir anlaşmanın yapılmasıdır.(47) Müttefik Güçlerin cezalandırma planlarına,sadece Anadolu'nun paylaştırılmak istenmesi noktasında karşı çıkılmaz.Ayrıca savaş ve kırım suçlularının uluslararası bir mahkemede yapılmasına da itiraz edilmektedir.Yargılamalar sadece ulusal Osmanlı hukukuna göre yapılmalıdır.İngilizlerin,Aralık 1918 ile birlikte Türk subaylarını tutuklamaya ve işgâl bölgelerinde kurdukları mahkemelerde yargılamaya başlamaları üzerine,Osmanlı hükümeti bu yargılamaları protesto eden notalar verir.(48) Kırım suçlularının Osmanlı hukukuna göre yargılanmaları gerektiği konusundaki ısrar daha sonra da devam edecektir.(49)
Benzeri tavrı Ankara hükümetleri de alacaktır.Malta sürgünlerinin iadesi konusunda İngiltere ile yapılan görüşmelerde,Kırım suçlularının ulusal hukuk esaslarına göre yargılanacakları sözü,altı ay içerisinde üç defa ayrı ayrı tekrar edilir.İlk sözü, Dışişleri Bakanı Bekir Sami,Mart 1921'de Londra görüşmeleri sırasında verir.(50) Fakat yapılan anlaşmada yargılamaların İngilizler tarafından yapılması karara bağlanır.Bu hüküm,Ankara hükümetinin anlaşmayı reddediş nedenidir."1Hükümetimiz,bittabi böyle bir mukaveleyi tasvip ve tasdik edemezdi.Çünkü böyle bir mukaveleyi tasvip etmek Türk tebaasının,Türkiye dahilindeki harekâtı üzerinde,ecnebi hükümetinin bir nevi hakkı kazasını tasdik etmek olurdu."(51) Bekir Sami'nin yerine Dışişleri Bakanı olan Yusuf Kemal Tengirşenk Curzon'a 28 Temmuz'da Londra Antlaşması'nın,"Türkiye'nin vatandaşları üzerindeki egemenliğine tecavüz etmesi nedeniyle" imzalanmadığını bildirir.(52) Kırım suçlularının yargılanması konusunda,Ankara hükümeti adına ikinci sözü,İstanbul hükümeti Dışişleri Bakanı Safa,11 Haziran 1921'de verir."İstanbul Türk hükümeti,Britanya Büyükelçisi'ni davet ederek,bütün Malta tutuklularının salıverilmesini Türk milliyetçileri adına önerir.Suçlananların,tıpkı Almanya'da Alman tutuklulara yapıldığı gibi,tarafsız bir mahkemece Ankara'da yargılanmaları gerektiğini bildirir."(53) Üçüncü ve son söz,doğrudan Ankara hükümeti İçişleri Bakanı Refet Bele tarafından 14 Eylül 1921'de verilir."Şu anda burada,gayrı-resmi bir temsilci olarak,Ankara hükümeti İçişleri Bakanı Refet Paşa'dan kesin bir söz almış bulunuyorum ki,tutukluların hepsini 15 günlük bir yürüyüşle limandan,kendi devletlerince suçlandıkları nedenlerle yargılanmak üzere geri göndereceğiz."(54)
Özetle,savaş sırasında suçların işlenmiş olduğu kabul ediliyor,ama bu suçlara ilişkin yargılamaların sadece İttihatçı yöneticiler ve hükümet üyeleriyle sınırlı tutulması ve yargılanmaların ulusal hukuk sistemine göre yapılması isteniyordu.Anadolu'nun parçalanması biçimindeki bir cezaya ise kesin olarak karşı çıkılıyordu.Bu tutumu belirleyen ana nokta ise,bu tür yargılamalar sonucunda,barış görüşmelerinden olumlu sonuçlar elde edileceğinin,yani Misak-ı Milli'nin korunacağının düşünülmesiydi.
Savaş ve kırım suçlularının yargılanması konusunda ilk somut adımlar İstanbul hükümetleri tarafından atıldı.Ankara bu konuda,Amasya Protokolleri'nde de gördüğümüz gibi,destekler bir tutum takındı.Fakat,Müttefik Güçlerin Anadolu'yu parçalamak planlarından vazgeçmemeleri üzerinde,bu tutumdan vazgeçildi ve yargılamalara karşı açıktan tavır alındı. Ermeni Soykırımı iddiası Anadolu Hareketi için bir kamburdur
Türk Kurtuluş Savaşı önderlerinin başını en çok ağrıtan konuların başında,kendilerinin,Ermeni Kırımı'nı yapan İttihatçıların devamı oldukları ve Hristiyanlara karşı benzer imha eylemeleri planladıkları yolunda iddiaların varolmasıydı.Özellikle Anadolu Hareketi'nin karşıtları,Mustafa Kemal ve arkadaşlarının eski İttihatçı oldukları ve Anadolu'da Hristiyanlara yönelik yeni katliamlar planladıkları yolunda yoğun propaganda yapmışlardır.Buna karşı İttihaçı olunmadığı ve Hristiyanlara karşı iyi davranmanın bu hareketin temeli olduğu yolunda açıklamalar tüm bir dönem boyunca devam etmiştir.Yani İttihatçı olunmadığının ispatı ve İttihatçıların Hristiyanlara yaptıkları kötülüklerin yapılmasının sözkonusu olamayacağı Kurtuluş Savaşı'nın tüm dönemi boyunca onu belirleyen en önemli konulardan bir tanesidir.
Batı basınında da bu doğrultuda bolca haber çıkmaktadır.Örneğin Doğu vilayetlerini korumaya yönelik Erzurum'da başlayan hareket,Ermenilere yönelik ikinci bir imha hareketi olarak yorumlanmış;Erzurum Kongresi'nin,"Ermeni Cumhuriyeti'ne hücum etmek için",düzenlendiği ve Türk Ordusu'nun,"Müslüman halkın desteğiyle,bir Ermeni devletinin kurulmasını imkânsız hale getirmek için Kafkasya'daki Ermenilerin kökünü kazımayı" tasarladığı yolunda haberlere sıkça yer verilmiştir.(55) Batı basınında,"Türklerin" yeni bir Hristiyan katliamına giriştiğini bildiren yüzlerce haber yer alır."Barış Konferansı kararlarının ilânı sırasında Doğu Hristiyanlarının geniş ölçüde katledilmesinden korkulmaktadır."(56)
Örneğin Journal des Débats Şubat 1919'da Anadolu'nun durumunu şöyle aktarmaktadır."Köylerde Hristiyan halklara karşı katliamlar,işkenceler,her çeşit eziyetler sürüp gitmekte..." Bu haberler İttihat ve Terakki'nin Anadolu'da faal olduğu haberleriyle birlikte verilmektedir.Le Temps 15 Şubat 1919'da,"İttihat ve Terakki Partisi Anadolu'da çalışmalarına devamda...Amaç,Hristiyan toprak sahiplerini temizlemek.Yeni bir katliam tezgâhta" diye yazıyordu.(57) Gazetelerden,"Küçük Asya'da "Türklerin" zulümleri","Rumların Türkler tarafından katli","Trakya'da Rumlara yapılan işkenceler","Aydın'da Rum çocukların katli"... biçiminde başlıklar eksik olmuyordu.Anadolu'daki hareket,"Ermenilerin kökünü kazımayı tasarlamak","genel bir soykırım hazırlığı yapmak"la(58) suçlanmaktadır.
Ankara,başarısının koşullarının biraz da bu noktalarda vereceği sınavdan geçtiğini gayet iyi bilmektedir.Anadolu Hareketi elindeki her imkânı kullanarak,kırım veya Hristiyanlara yönelik yeni saldırıların planlandığı gibi iddialara karşı yoğun bir propaganda savaşı yürütür.General Harbord raporunda bu konuda kendisine söz verildiğini aktarır;"Mustafa Kemal Paşa,bu milli hareketin,Müslüman olmayanlara karşı asla tecavüz ve şiddet göstermek demek olmıyacağını bana kat'i sürette temin etti.Ve Ermeni vatandaşların bu yüzden düştükleri korku ve telaşı gidermek için bir beyanname yayınlayacağını söyledi ve bunu yayınlayarak sözünü yerine getirdi."(59)
Nitekim Mustafa Kemal de Harbord ile yaptığı görüşmeyi,Kâzım Karabekir Paşa'ya aktarırken bu sözün verilmiş olduğunu söyler;"General Harbord maiyetiyle dün buraya geldi.Kendi arzusu üzerine üç-dört saat gayet mahremane konuştuk...sorduğu sualler(e) uzun uzadıya verilen izahatlı cevaplarda atıdeki notlar tefhim edilmiştir...Memleketimizde yaşayan bilcümle anasır-ı gayrı müslimeye olduğu gibi Ermenilere dahi bir gûna suikastimiz yoktur.Bilakis onların her türlü hukuk-u tabiiyelerine tamamen riayetkarız.Bunun aksi olarak işaat aracılıktan ve İngilizlerin tesvilatından ibarettir."(60)
Varılan anlaşma gereği,24 Eylül'de Harbord'a yazılı bir metin verilmiş ve burada,İttihatçılıkla âlâkaları olmadığının tekrarlanması yanı sıra,Hristiyanlar konusunda şu söz verilmiştir;"Kendileri ile çok uzun bir zaman birarada yaşadığımız gayrı müslim vatandaşlarımız (Ermeniler,Rumlar,Yahudiler vs.) hakkında en iyi niyetlerle samimi duygular beslemekten ve onların da bizimle tam bir eşitlikte düşünmekten başka bir görüşümüz veya hissiyatımız yoktur."(61) Yine aynı tarihlerde,Mustafa Kemal,ABD Radyo Gazetesi'ne verdiği mülakatta benzeri bir söz verir;"Hiçbir yayılma planımız yoktur...Ermenilere karşı yeni bir Türk vahşetinin olmayacağının garantisini veririz.(abç)"(62) Eskiden yapılanların bir nevi itirafı olan bu demecin benzerleri Türk gazetelerine de verilir;"teşkilât-ı millîyenin anâsır-ı gayr-ı müslime aleyhinde hiçbir fikr-i müzmeri yoktur."(63)
Özellikle Batı basınında "Ermeni Katliamı" haberlerinin yoğunluğu ve Ermeni Patriği'nin suçlamaları nedeniyle,Heyet-i Temsiliye,bunların sadece amaçlı propagandalar olduğu yolunda birçok karar almış gerek İstanbul hükümetleri gerek yabancı ülke temsilcileri nezdinde bu suçlamaların asılsız olduğunu söyleyen girişimlerde bulunulmuştur.Örneğin,16 Eylül 1335'de (1919),"teşkilat-ı milliyenin anâsır-ı gayr-i müslime ve ecnebiler aleyhinde olmadığına dair bir ta'mim yazılmasına karar verildi." 24 Eylül 1335'de "Harekât-ı milliyenin milel-i gayrı müslime aleyhinde olmadığına dair Düvel-i İ'tilâfiye komiserleri ile bîtaraf sefârâta bir beyanname i'tası" için karar alındı.(64)
Konu bir tek Batı'ya yönelik propaganda ile sınırlı değildir.Ankara gerçekten gelişebilecek kötü bir olayın son derece olumsuz sonuçlar getireceğini bilmektedir.Nitekim İstanbul'un 16 Mart'ta işgâl edilme nedenlerinden birisi de Ocak-Şubat aylarında Maraş bölgesinde bu tür katliamların yapıldığı iddiasıdır.Lord Curzon,Paris Barış Görüşmeleri'nde,İstanbul'un işgâlinin gerektiği üzerine konuşurken,Maraş katliamı nedeniyle "Türklerin" cezalandırılmasını önemli nedenlerin başında sayar.(65) Bu nedenle,Müttefik Güçlerin İstanbul'u işgâllerinin hemen akabinde,bölgelere gönderilen ilk tamimde bu konu ele alınır.Tamimde,"Bugünler zarfında vatanımızda yaşıyan Hristiyan ahali hakkında göstereceğimiz muamelei insaniyetkaranenin kıymeti pek büyük olduğu",söylenerek,Hristiyanlara karşı kötü muamele yapacak olanların en sert şekilde cezalandırılacakları bildirilir.(66)
Bir yıl sonra Mustafa Kemal Meclis'te yaptığı konuşmada,bu tamimi önemli bir eylem olarak yeniden zikreder;"Klikya ve havalisinde ve Şark hududumuz haricindeki resmî ve gayrı-resmî Ermeni kuvvetlerinin dindaş ve ırkdaşlarımıza karşı vukubulan tecavüzatı cinayetikâraneleri karşısında dahi memleketimizde yaşayan sakin Ermenilerin her türlü taaruzdan masuniyetlerini temin eylemeyi pek mühim bir vazifei medeniye telâkki eyledik...Ermeni ahalinin muhafazai selâmeti lüzumunu bütün makamata bildirdik."(67) Alınan tedbirlere bağlı olarak elde edilen sonuçtan ise büyük bir övgüyle söz eder;"İstanbul'un ecnebi işgâlinden bu güne kadar güzaran eden eyyamı ıztırabımız esnasında hiçbir Devleti ecnebiyenin himayei fibyesine mazhar olmayan Anadolu Ermenilerinden hiçbir ferdin hattâ en basit bir surette maruzu tecavüz olmaması bize her vesile ile isnadı cinayet eden ve hasaisi medeniyeyi tahtı inhisara alan etrikacı Avrupa'nın yüzlerini kızartacak ve milletimizin fıtratan mütehalli olduğu şeairi insaniyenin derecei ulviyetini ispat edecek pek mühim bir noktadır."(68)
Mustafa Kemal,özellikle 1915-1917 Kırımı nedeniyle bu tür suçlamaların yapılmakta olduğunu bildiğinden,Batılı ülke temsilcileri ile görüşürken,Kırım konusunda son derece hassas ve eleştirel bir tutum takınır ve suçluların yargılanması gerektiğini her vesile ile dile getirir.Örneğin,Amerika tarafından,olası bir Ermeni Mandası'nın politik,askerî ve malî boyutlarını araştırmak üzere Wilson tarafından bölgeye yollanan General Harbord ile görüşürken,800.000 Ermeni'nin öldürülmüş olduğunu kabul eder.Mustafa Kemal'in bu sayıyı vermesi oldukça önemlidir.Çünkü,Aralık 1918 ayında Dahiliye Nazırı Mustafa Arif (Değmer) tarafından atanan bir komisyon,bakanlık kayıtlarına göre öldürülen Ermenilerin sayısını çıkarmak işiyle uğraşmıştı.Yapılan soruşturmaların sonuçları,13 Mart 1919'da,Damat Ferid Paşa hükümeti Dahiliye Nazırı Cemal tarafından açıklandı.Buna göre tehcir sırasında öldürülen Ermeni sayısı 800.000'di.(69) Bu açıklama büyük tepkilere yol açmıştı.(70) Harbord,Mustafa Kemal için,"Ermeni Kıtâli'ni o da takbih ediyordu",der.(71) Mustafa Kemal'e göre,"Ermenilerin katledilip sürülmeleri hükümeti ele geçiren küçük bir komitenin eseri"ydi.(72)
Mustafa Kemal'in,Ermeni Kırımı hakkında eleştirel konuşmaları bir tek Batılı temsilcilere yapmamıştır.24 Nisan günü Meclis'in açılması meselesiyle yaptığı uzun konuşmada da Kırımı çok açık biçimde kınar.Kırım'dan,"maziye aid fazahat" olarak söz eder.Özellikle İngilizlerin,Türkiye'de hâlâ "bu gibi fecayiin icra edildiği" yollu iddialarını çok sert olarak eleştirir.(73) Kâzım Karabekir'e 6 Mayıs 1920'de çektiği bir telde de aynı hava egemendir.Burada,Mustafa Kemal'in konuya özellikle dış politik ilişkiler itibarıyla önem verdiğini görürüz.Ermeni devleti ile yapılması planlanan savaşta en çok korktuğu şey,Batılı devletler tarafından,"kırım yapmakla" suçlanmaktır.Sırf bu suçlamadan kurtulmak için planlanan seferin ertelenmesini önerir.Telgrafta,"Ermeni vukuatı bütün alemi iseviyeti aleyhimize sevkeden avamilin en mühimlerinden" biridir,der ve "ilk evvel tarafımızdan kabul tasdik olunan Ermeni hükümetini ordumuzun kuvvetile mahvetmek ve bittabi yeniden bir Ermeni kıtali" anlamına gelecektir ve "bizim tarafımızdan" böyle bir şeyin yapılması ise çok kötü olacağından hareket durdurulmalıydı.(74)
Örnekleri arttırmak mümkündür.Fakat konumuz açısından çıkartılacak sonuç şudur:Birinci Cihan Harbi yıllarında İttihatçı yöneticiler tarafından gündeme getirilmiş katliamlar,Anadolu Hareketi'ni en çok meşgûl eden konuların başında gelmiştir.Anadolu Hareketi,savaş ve kırım suçlularının yargılanmasından yanadır.Bunun İttihatçı yöneticilerle sınırlı olmasını istemektedir.Ayrıca kendisine benzeri suçlamaların yapılmasını büyük bir haksızlık olarak telakki etmekte ve bu suçlamaları haklı gösterecek tüm girişimlerden büyük bir dikkatle kaçınmaktadır. Bir sonuç denemesi
Eğer 1918-1923 arasında yaşanan olayları,iki genel teorik kavramla ifade etmemiz gerekirse,bunlar "ulusal egemenlik" sorunu ile "insan hakları" ve bu hakları ihlâl eden devletlerin egemenlik haklarına müdahale etme sorunu ve bu iki ilke arasındaki açık çelişki meselesidir.Bir tarafta kendilerini,Osmanlı Devleti'nin devamı olarak değerlendiren İstanbul ve Ankara hükümetleri vardır ve bunlar esas olarak,1918 Mondros Mütarekesi ile birlikte işgâl dışında kalmış bölgelerde Osmanlı devlet egemenliğinin sürdürülmesini istemektedirler.Misak-ı Milli bu egemenlik anlayışının bir ifadesi olarak formüle edilmiştir.Diğer taraftan,savaş yıllarında işlenmiş suçlar vardır.Bu suçları işleyenlerin uluslararası hukuk esaslarına göre yargılanması gerektiğini savunmak ve bunu bir ilke haline getirmek,ulusal egemenlik hakkı ilkesi ile çelişki içindedir.Nazi Almanya'sı ve Yugoslavya örneklerinden de bildiğimiz gibi,bu durum,ulusal devletin içişlerine karışmayı kaçınılmaz kılmaktadır.Türk tarafı,suçluların yargılanmasını da "ulusal hukukun sorunu" olarak görmek taraftarıdır.Ayrıca Müttefik Güçler,insanlık suçunun cezalandırılmasının bir biçimi olarak da Anadolu'nun parçalanmasını görmektedirler.Kurtuluş Savaşı işte bu bir devletin egemenlik hakları ile insanlık suçu nedeniyle ulusal ve uluslararası yargılamaların yapılmasının gerilimi içinde gelişmiştir.Zamanla,Anadolu'nun işgâl ve Müttefikler arasında pay edilmesi ile Kırım suçlularının yargılaması bir ve aynı şey haline dönüştürülmüştür.
Dönemin aktörleri,bu iki olguyu birbirinden ayırmayı başaramamışlardır.(Bunu gerçekten isteyip istemedikleri ayrı bir sorudur.) Müttefik güçlerin Anadolu'yu paylaşım arzuları,onları Kırım suçlularının yargılanmaları konusunda isteksiz tavır almaya itti.Burada önemli bir soru akla geliyor.Acaba Müttefikler,Kırım suçlularının yargılanmasına ve "Türklerin" "Misak-ı Milli" isteklerine önem verselerdi,ama Türklerin ulusal egemenlik haklarını tanımalarının bedeli olarak kırım suçlularının yargılanmasını ileri sürselerdi ne tür bir sonuç alınırdı?
İddia edilebilir ki,eğer Anadolu'nun özellikle Yunanistan tarafından işgâli macerası ve taksim planları olmasaydı,"insanlık suçlarının" cezalandırılması konusunda başka sonuçlar elde etmek mümkün olabilirdi.Ve biz de bugün başka bir tarih anlatıyor olurduk.Bu sadece teorik olarak ileri sürülen bir tez değildir.Gerek Türkler gerekse Müttefikler açısından bunun olanaklı olduğunu gösteren oldukça fazla ipucu vardır.
İngiliz Yüksek Komiserliği'nde görevli Andrew Ryan,"Türklerin" Mütareke'nin ilk dönemlerinde çok yorgun olduklarını ve "halkın çoğu hangi koşulda olursa olsun,bir barışı büyük bir memnunlukla karşılayacak(dı)",der.Bu sözlerin fazla hayal ürünü olmadığını,İstanbul'da Harbiye Nazırı olarak da görev yapan ve daha sonra Anadolu'daki harekete katılan Fevzi Paşa,Millet Meclisi'ne katılması vesilesiyle 27 Nisan 1920 tarihinde Meclis'te yaptığı konuşmadan da anlıyoruz.Paşa,şunları söylüyordu;"samimiyetle İngilizlere diyordum ki,tehdit ile bir şey yapamazsınız...bize hayat hakkı tanırsanız biz her şeyi yapmaya hazırız."(75) Paşa'yı Anadolu'ya iten neden istenen hayat hakkının yani egemenlik hakkının tanınmamasıydı.Özellikle İzmir'in işgâli ve taksim planları başlangıçta barış konusunda egemen olan yumuşak tutumun sertleşmesi ile sonuçlandı.Bu durum İngiliz Genelkurmayınca da gözlemiş idi;"Halkın çok büyük bir bölümü tam anlamıyla savaş yorgunudur.Ama halk topraklarının bir bölümünün Yunanistan ya da Ermenistan'a verilmesini önlemek için acı bir biçimde savaşmaya hazırlanacaktır...İşgâl edilen bölgenin derinleşmesiyle birlikte direniş de artacaktır."(76)
Müttefik Devletler arasında,Osmanlı Devleti'nin egemenlik hakkı konusunda uygulamaya konandan daha farklı politikaları savunan çevreler vardı.Veya daha doğru deyişle,bu konuda farklı dönemlerde farklı düşünceler ileri sürülmüştür.Örneğin,gerek Wilson gerekse Lloyd George 1918 yılında Osmanlı Devleti'nin egemenlik ilkesine saygılı oldukları yolunda sözler vermişlerdi.Wilson'un,8 Ocak 1918'de barışın hedefleri olarak ilân ettiği 14 noktanın 12. maddesi,nüfusun çoğunluğunun Türk olduğu bölgelerde bağımsız bir Türk devletinin kurulmasını savunuyordu.Barış görüşmelerine hazırlık amacıyla yapılan çalışmalarda da Amerika,Türkiye politikasını şöyle formüle etmişti;"Türkiye'nin bir devlet olarak ayrıca varlığı bir Türk hükümeti altında sürecektir.Bu belki mevcut hükümet belki de başka bir hükümet olacaktır."(77) Lloyd George 5 Ocak 1918'de,"Türkiye'yi başkentinden ya da Küçük Asya ve Trakya gibi ağırlıklı olarak Türk ırkından kişilerin yaşadığı zengin ve ünlü topraklarından mahrum bırakmak için de savaşmıyoruz",demişti.(78)
Sonuçta verilen bu sözler yerine yapılan Anadolu'nun çeşitli egemenlik alanlarına bölünerek paylaşılması oldu.17 Mayıs 1919'da barış görüşmeleri sırasında,kendilerine 1918'de verdikleri sözler hatırlatıldığında ise,"unuttuklarını" söylediler.(79) Böylece Anadolu'nun paylaşılması planı uygulamaya konmuş ve 16 Mayıs'ta İzmir Yunanlılarca işgâl edilmiştir.Ermeni Kırımı'nı kovuşturma meselesi bu girişim ile önemli bir darbe yemiştir.Çünkü dönemin İngiliz Savunma Bakanı Churchill'in sözleriyle;"Hak şimdi taraf değiştirmiştir.Adalet şimdi öteki kampa geçmiştir."(80)
İngiliz Yüksek Komiserliği ve Genelkurmayı'nın konuya ilişkin takındıkları tutumlar bu tezi kuvvetlendirecek yöndedir.Bu iki kurum da Anadolu'nun parçalanması ile Kırım suçlularının cezalandırılmasının birbirine karıştırılmaması gerektiğini savunmuşlardır.İzmir'in Yunanlılarca işgâline karşı çıkan Yüksek komiserlik,daha işgâle karar verilmesinden çok önce Paris'i uyarmıştır;"ümit etmek isterim ki...Helen Krallığı Ege Denizi'nin doğu kıyılarına yayılmayacaktır.Bu ümidimiz geçmişteki zulüm idaresinden kurtulmak emellerine duyduğumuz sempatinin şiddetinin eksikliğinden değil,ama bu hareketin ilgili taraflardan hiçbirisinin mutluluğuna hizmet edeceğine inanmamış olmaktan(dır)..."(81) Fakat işgâl bu uyarılara rağmen gerçekleşir.İngiliz Genelkurmay Başkanı Wilson,hükümet yetkililerini uyarmanın ötesinde,günlük defterine 10 Mayıs'ta,"Bütün bunlar çılgınca ve kötü şeyler",diye yazar.(82) 23 Kasım 1919'da Yüksek Komiser Amiral Sir J. de Robeck,raporunda,"Türkler cezalandırılmalıydı,fakat İngiliz...çıkarları bakımından bu ceza,büyük çoğunluğu Osmanlı olan vilayetlerin bölünmesi şeklini almamalıydı",der.(83) Burada benim ileri sürdüğüm de budur.Cezalandırmada Kırım suçlularının yargılanması değil,fırsatı doğmuş bir paylaşımın gerçekleştirilmesi arzusu öne çıktı.Böylece,iki ayrı olgu,(toprak paylaşımı ve Kırım suçlusunu yargılamak),birbirine karıştı.Burada ileri sürdüğüm,eğer Müttefikler,Osmanlı egemenliği konusunda farklı bir politika izleyebilselerdi sonucun değişik olabileceği yolundadır.
Türk tarafında da başlangıç dönemlerinde burada ileri sürülen tezi güçlendiren eğilimler mevcuttu.Türkler,Paris Barış Görüşmeleri'nden olumlu sonuç elde edebilmelerinin,Kırım suçluları konusunda atacakları adımlara bağlı olduğunu görüyor ve biliyorlardı.Müttefik Devletlerin Osmanlı İmparatorluğu hakkında verdikleri kararın değişmesinin ve İstanbul'un "Türklerin" elinde kalmasının ancak suçluların cezalandırılması ile mümkün olabileceği fikri o dönemde özellikle İstanbul'da geniş bir kesime egemen olan düşünceydi.Konuya ilişkin,Amasya Protokolleri dışında verilebilecek başka örneklerde mevcuttur.
"Savaş ve Kırım suçlularının yargılanması" konusunda takınılan tavırdaki en önemli dönüm noktası,Sevr Antlaşması'nın hükümlerinin belli olması ile birlikte olmuştur.Müttefik Güçler,cezalandırmadan esas olarak,Osmanlı Devleti'nin egemenlik haklarının ortadan kaldırılmasını anlıyorlardı.Bu nedenle elde kalan topraklar üzerinde Osmanlı Devleti'ni devam ettirmek için mücadele eden Ankara da kısa sürede,İstanbul'da görülmekte olan savaş ve Kırım suçlularının yargılanmaları programına dahil edildi.Nisan 1920 ile birlikte,savaş ve Kırım suçlularının davalarının görüldüğü,Birinci Divan-ı Harbi Örfi'de başta Mustafa Kemal olmak üzere Anadolu Hareketi önderlerini de idam cezasına çarptırılmaya başlandı.
Sevr Antlaşması'nın hükümlerini Nisan 1920 ile şekillenmeye başlanması,Mustafa Kemal ve arkadaşlarının idam cezalarına çarptırılmaları ve İstanbul'un anlaşmanın şartlarını yerine getirebilmek için işgâl edilmesi,Anadolu Hareketi'nin,savaş ve Kırım suçlularının yargılanması konusundaki tutumunu esas olarak değiştirdi.Mustafa Kemal'in,12 Ağustos 1920'de İstanbul'a yazdığı bir mektup bu konudaki tutum değişikliğini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.
Sevr Antlaşması artık kabul edilmiştir ve bu anlaşmaya göre Kırım ve savaş suçluları yeniden yargılanacaktır.Mektup,doğrudan İstanbul'daki idamlar nedeniyle,İngiliz Karargâhı'na iletilmesi isteği ile kaleme alınmıştır.Mektupta;"Osmanlı hükümeti...artık hiçbir anlamı kalmamış sürgün ve kırım iddialarıyla vatan çocuklarını astırmaya devam ediyor",denmektedir.(84) Böylece bu tür idamların ancak "anlamı olması" koşuluyla yapılabileceği ifade edilmektedir.Anlamsız idamların ise artık durdurulması gerekmektedir.
Göstermeye çalıştığım gibi,eğer Batılı güçler,Kurtuluş Hareketi'nin Misak-ı Milli konusundaki taleplerini ciddiye alsa idi ve ama bunun koşulu olarak da "insanlık suçu" işlemiş olanların yargılanması şartını koşmuş olsaydı,bugün çok daha başka bir tarih anlatıyor olacaktık.Bu iki boyutun birbirinin içine sokulmasıdır ki,Kurtuluş Savaşı'na esas damgasını vuran,insan hakları boyutu unutulmaya mahkûm oldu.Kurtuluş Savaşı tarihini,insan hakları ekseninde yeniden ele almanın,dönemin ele alınamayan ve yok sayılan konularını gündeme getirmesi yanı sıra,bugün açısından anlam ve öneminin ne olduğu ise ayrı bir tartışma konusudur... *** 1-Yazıda,Türkler ifadesini birçok yerde tırnak içine almamın nedeni budur.Irkçı ve milliyetçi bakış,"ötekine",ortak özellikler yükleyerek,onu homojen ve tek bir kavramda ifade etmek çabasıdır da.Bizler de özellikle tarihyazımında bu kavramları aynen almaya çok yatkınızdır.Oysa "Türkler","Ermeniler" gibi genel bazı ifadelerin,tarihsel olayların ele alınması sırasında "kolektif aktörleri" tanımlamak için kullanılması doğru değildir.Tarih sahnesinde,kolektif olarak ortak eylemde bulunan,politik veya başka özellikleriyle tanımlanan "bir grup"tur.Bu grup,dahil olduğu ulus veya din grubu içinde sadece bir kesimi temsil eder.Tarihte,"Türkler","Ermeniler" gibi aktörler yoktur.Bu nedenle özellikle tarihsel olayların aktörleri konusunda,"Türkler,Ermeniler" vb. gibi ifadeler hem yanlıştır hem de ırkçı ve milliyetçi tavır alışların tersten kabul edilmesi sonucunu da doğurur.Yazının bu uyarı ışığında okunması gerekmektedir.
2-Gotthard Jäschke,Mustafa Kemal und England in neuer Sicht,s.225,içinde:Die Welt des Islams,volume XVI, Leiden,1975.
3-Çeşitli yıllarda yapılan bu anlaşmalar için bakınız;Paul C. Helmreich,From Paris to Sévres,s.3-38,Columbus,1974.
4-Akdes Nimet Kurat,Türkiye ve Rusya,s.32,Ankara,1990.
5-Gotthard Jäschke,Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri,s.54,Ankara,1971.
6-Gotthard Jäschke,Beiträge zur Geschichte des Kampfes der Türkei um ihre Unabhängigkeit,s.2,in:Die Welt des Islams (NS),volume V,Leiden,1958.
7-G. Jäschke,Beiträge...,a.g.e.,s.2.
8-James F. Willis,Prolog to Nürnberg,The Politics and Diplomacy of Punishing War Criminals of the First World War,s.2,Londra,1982
9-Temperley,H.W.V. (Hg.),History of the Peace Conference of Paris, Bd.6,London,New York Toronto 1969,s.23.
10-Aktaran Lloyd George,Memoirs,Band II,s. 64,Boston 1934.
11-Bilal Şimşir,Malta Sürgünleri,s.15,Ankara 1985.Milne bu sözü 12 Ocak 1919'da söylüyor.
12-Tarık Zafer Tunaya,Türkiye'de Siyasal Partiler,Mütareke Dönemi,cilt II,s.27,İstanbul,1986.
13-Statement of Minister Curzon,July 4,1919,in:Documents on British Foreign Policy 1919-1936,Band 4,s.661,First Series,W. Woodsward and R. Butler (eds).,1952.
14-Le Temps,Journal des Débats (2 Kasım 1918) gazetelerinden aktaran,Yahya Akyüz,Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu,1919-1921,s.70,Ankara,1988.
15-Richard G. Hovannisian,"The Allies and Armenia 1915-1918",Journal of Contemporary History,Bd 3 (1968) içinde ayrı makale,s.148
16-FO 371/4173/53351,folios 192-93.
17-Komisyon raporu daha sonra birçok defa yayımlanmıştır.Buradaki bilgiler ilgili rapordan alınmıştır.Bakınız;Commission on the Responsibility of the Autors of the War and on Enforcement of Penalties.Report, s. 95-155.The American Journal of International Law, Volume 14,1920,New York içinde.Bunda sonra sadece Rapor olarak geçecek.
18-Rapor,s. 115.
19-Rapor,s. 117.
20-Fritz Dickmann,Die Kriegschuldfrage auf der Friedenskonferenz von Paris 1919,s.40,München 1964.
21-Christopher Simpson,Die seinerzeitige Diskussion über die in Nürnberg zu verhandelnden Delikte,s. 45. Hankel/Stuby (Edit.),Gerd Hankel und Gerhard Stuby (Editör),Strafgerichte gegen Menscheitsverbrechen,Hamburg,1995 içinde ayrı makale.
22-Seha L. Meray,Osman Olcay,Osmanlı İmparatorluğunun Çöküş Belgeleri,s.113-4,Ankara,1977.
23-Ali Fuat Türkgeldi,Görüp İşittiklerim,s.186,Ankara,1987.
24-FO 371/4174/118337,folio 253.
25-A.g.e.
26-Padişah,sadece ilk kırk gün içerisinde bu doğrultuda üç girişimde bulunmuştur.(Sina Akşin,İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele,cilt 1,s.146,İstanbul,1983.)
27-Sina Akşin,a.g.e.,cilt 1,s. 24.
28-Meclisi Ayan Zabıt Ceridesi,Devre 3,İçtima Senesi 5,1. cilt,s.122,TBMM Basımevi,Ankara,1990.
29-Paul C. Helmreich,a.g.e.,s. 109.
30-A.g.e.,s. 109.
31-A.g.e.,s. 110.
32-Kurt Ziemke,Die neue Türkei,s. 83,Stuttgart,Berlin,Leipzig 1930.
33-Paul C. Helmreich,a.g.e.,s. 110.
34-Savaş sonrası İstanbul'da 11 Ekim 1918 ile 4 Kasım 1922 arasında 12 ayrı hükümet kurulmuştur.Bunların beşi,4 Mart 1919-30 Eylül 1919 (üç ayrı hükümet) ve 5 Nisan 1920-17 Ekim 1920 (iki ayrı hükümet) tarihleri arasında Damat Ferid Paşa tarafından kurulmuştur.Mütareke dönemi olarak adlandırılan bu dönem hükümetlerinin tam listesi için bakınız;Tarık Zafer Tunaya,a.g.e.,cilt II,s.37.1
35-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt I,1919-1920,s. 161,İstanbul,1934.
36-A.g.e.,s. 166
37-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt III,Vesikalar,Vesika 159,s. 193-4,İstanbul,1934.
38-A.g.e.,s. 165.
39-Sina Akşin,İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele,Son Meşrutiyet (1919-1921),cilt II,s. 316,İstanbul,1992.
40-A.g.e.,s. 166-7.
41-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt III,Vesika 159,s. 193-4.
42-Mustafa Kemal'in,Nutuk'ta,Üçüncü Protokol (Vesika 160) olarak bildirdiği belge aslında,İstanbul tarafında önerilen ve kabul edilen birinci protokolün 6. maddesi için Mustafa Kemal tarafından önerilmiş alternatif bir formülasyondan ibarettir.(Sina Akşin,a.g.e.,cilt II,s. 445.)
43-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt III,Vesikalar,Vesika 160,s. 194.
44-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt III,Vesika 159 ve 160,s. 193-4.
45-Şerafettin Turan,Türk Devrim Tarihi,1. kitap,s. 87,Ankara,1991.
46-Örnek olarak Ati,10 Ekim 1918.
47-2 Ekim 1920'de Mustafa Kemal'in Padişah'a yolladığı yazıdan,Nutuk,cilt III,Vesika 97,s. 94.
48-FO 371/4174/102553,25 Şubat 1919 tarihli nota.
49-Osmanlı hükümetinin yargılamalar konusundaki tutumu konusunda ayrıntılı bilgi için bakınız;Taner Akçam,Armenien und der Völkermord,die İstanbuler Prozesse und türkische National Bewegung,Hamburg,1996.
50-FO 371/6499/ E 3110,Fol. 190.Lord Curzon'un Bekir Sami ile yaptığı görüşmenin raporundan.
51-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt II,s. 110,239.
52-James F. Willis,Prologue to Nuremberg,a.g.e.,s. 161.
53-FO/371/6504/E 9112,Fol. 47.
54-FO/371/6504/E 10411,Fol. 130.General Harrington'dan Savaş Bakanlığı'na telgraf.
55-11 Temmuz 1919 Le Temps gazetesinden aktaran,Paul Dumont,Mustafa Kemal,s. 35,Ankara,1993.
56-Nisan 1919'da Daily Mail gazetesinde yer alan bir haberden aktaran,Yahya Akyüz,a.g.e.,s.75.
57-A.g.e.,s.76.
58-Paul Dumont,Mustafa Kemal,s.35-6,Ankara,1993.
59-Rauf Orbay'ın Hatıraları,Yakın Tarihimiz,cilt II,s.179.
60-Kâzım Karabekir,İstiklal Harbimiz,s.225,İstanbul,1960.
61-Atatürk'ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri,Ankara 1964,s.74-84'den aktaran,Seçil Akgün,General Harbord'un Anadolu Gezisi ve Ermeni Meselesine Dair Raporu,s.168,İstanbul,1981.
62-Bilal Şimşir,British Documents on Atatürk (1919-1938),volume I,s.171,Ankara,1973.
63-Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri,a.g.e.,(III. cilt içinde),s. 4.
64-Bekir Sami Baykal,Heyet-i Temsiliye Kararları,s. 5,10,Ankara 1974.24,28,29 Eylül ve 11 Teşrin-i Evvel 1335'de de benzeri kararlar alınmış olması,Heyet-i Temsiliye tarafından konunun büyük bir ciddiyetle ele alındığını ve ciddi endişelere sahip olunduğunu gösterir.
65-Paul C. Helmreich,From Paris to Sévres,a.g.e.,s. 278.
66-Gazi Mustafa Kemal,Nutuk,cilt I 1919-1920,s. 296.
67-Kâzım Öztürk,Atatürk'ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlardaki Konuşmaları,s. 67,Ankara,1981.
68-A.g.e.,s. 67.
69-Vakit ve Alemdar,15 Mart 1919.
70-Daha sonra Ankara B.M.M.'sinde Cemal'den "Artin Cemal" ve "Herif" diye söz edildi ve kendisi bu konudaki tutumundan dolayı da yurtdışına sürülen 150 kişilik listeye dahil edildi.(T.B.M.Meclisi,Gizli Celse Zabıtları,4. cilt,s. 439-40,Ankara,1985)
71-Rauf Orbay'ın Hatıraları,Yakın Tarihimiz,cilt 3,s.179.
72-A.g.e.,s., 179.
73-Atatürk'ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları,cilt I,s. 59,Ankara,1992.
74-Kâzım Karabekir,İstiklal Harbimiz,s. 707,İstanbul,1960.
75-G. Jäschke,Kurtuluş Savaşı,a.g.e.,s. 152.
76-Gotthard Jäschke,Mustafa Kemal und England,a.g.e.,s. 210.
77-G.Jäschke,Präsident Wilson...,a.g.e.,s. 75.
78-Gotthard Jäeschke,Beiträge..., a.g.e.,s. 2.
79-G. Jäschke,"Ein amerikanisches Mandat...",a.g.e.,s. 222.
80-G. Jäschke,Beiträge...,a.g.e.,s. 6.
81-Gotthard Jäschke,Kurtuluş Savaşı,a.g.e.,s. 61.
82-G. Jäschke,Kurtuluş Savaşı...,a.g.e.,s. 73.
83-Sina Akşin,a.g.e.,cilt II,s. 2467.
84-Mektup Mütareke döneminin ilk Sadrazamı Ahmed İzzed Paşa'ya,İngiliz Yüksek Komiserliği'ne iletilmesi amacıyla yazılmıştır.Bilal Şimşir,a.g.e.,s. 334. *Prof. Dr. Taner Akçam,Cumhuriyet'in 75. yılında Sevr ve Lozan'ın başka tarihi,Birikim,Sayı:115,Kasım 1998,s.91-106. https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-115-kasim-1998/2309/cumhuriyet-in-75-yilinda-sevr-ve-lozan-in-baska-tarihi/4709