30 Nisan 2021 Cuma

Önemli olan tek şey yazmasıydı ve yazdı:William Saroyan/Aziz Gökdemir*

"Aras Yayıncılık"la birlikte altı kitaplık "William Saroyan dizisi"ni yöneten Aziz Gökdemir ile Saroyan'la yolunun nasıl kesiştiğini ve Saroyan'ın yazarlığa bakışını konuştuk.

"Kendimi seçme şansım yoktu.Dünyaya geliverdim" diye yazmış William Saroyan."Bir yazar olaraksa,seçenekle­rim sınırsızdı,ama yine de bir seçimde bulundum.İhtimâl,kanıt,hattâ gerçeklik dâhil hiçbir şeyin gözümü korkut­masına izin vermemeyi seçtim" diye de devam ediyor.

Hırslı değil,egosu yok,edebiyâtın peşinde ama edebiyât üzerinden şöhret peşinde değil.Peki ne zaman yazar olmuş Saroyan?İlk kitabı yayınlandığı zaman mı,Pulitzer Ödülü'nü aldığı zaman mı yoksa o ödülü reddettiği zaman mı?Hiçbiri değil.Çünkü aslolan "olmak" değil "inanmak"tır belki de Saroyan'ın dünyasında.O zaman soruyu şöyle değiştirebiliriz:William Saroyan ne zaman yazar olduğuna inanmıştı?Ortaokul üçüncü sınıftayken;telgraf kuryeliği işinden kazandığı haftalığının büyük bir kısmını ikinci el Underwood daktilosu satın aldığı,yazdıkları uzun zaman boyunca editörlerce ret aldığı zaman.Elinde değildi.Kendi deyişiyle "iyi yazdıysa da,budala gibi yazdıysa da elinde olmadığı" içindi.

Saroyan'ın bu elinde olmayan şeylerle olan bağı hiç kopmadı.Ne yaptığının farkındaydı:"Tek bir yazarın bu kadar çok yazması neye yarar?Her şeyden önce,yazar kim olursa olsun,ne kadar yazarsa yazsın,ne kadar uzun yaşarsa yaşasın bu pek bir şeye yaramaz.En büyük yazarın en büyük yazını,yüz yaşına kadar yaşasa ve seksen sene sadakatle yazsa bile,çok bir şey etmez" diyordu 1964 yılında.2021 yılında ben bu satırları yazmaya ve Saroyan'ı ondan alıntılarla anlatmaya çalışırken Saroyan'ın şu cümlesini defalarca tekrarlıyorum:"Bir yazarın düşünmesi gerekir mi gerekmez mi ya da gerçekten düşünür mü düşünmez mi hiç önemli değildir aslında.Önemli olan tek şey yazmasıdır."

Saroyan için önemli olan yazmaktı.Elbette yayın dünyasına girmeyi,edebiyât çevrelerince kabul görmeyi istiyordu ama az önce belirttiğim ve tekrar altını çizmek istediğim üzere bu isteğinin tepesinde bir hırs bulutu,dağ gibi bir ego yoktu.Yazmak istiyordu.Dergiler tarafından reddedilse de yazmak istiyordu.1933 yılında "Story" dergisine bir öykü gönderdi:"Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam".Bu öykü dergi tarafından kabul edildi.Saroyan derginin editörlerine Ocak ayı boyunca her gün yeni bir öykü yazıp göndereceğini söyledi ve yaptı.Şimdi "Aras Yayıncılık" etiketiyle geçen hafta yayımlanan "Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam",Saroyan'ın ilk kitabı olarak artık İrma Dolanoğlu Çimen çevirisiyle Türkçe'de.Kitabın önsözü Saroyan tarafından kalem alınmış.Şöyle yazmış Saroyan:

"Birinci baskıya bu önsözü yazmaktaki amacım,bu kita­bın ikinci bir baskı yapması hâlinde,birinci baskının önsö­zünde söylediklerimi açıklayarak ve bu zaman zarfında ne­ler yaptığım vesaire konusunda iki çift söz ekleyerek ikinci baskıya da bir önsöz yazabilmek.Kitabın üçüncü bir baskı yapması hâlinde,niyetim üçüncü baskıya da birinci ve ikinci basıkların önsözlerinde yazdıklarımı kapsayan bir önsöz yazmak,ayrıca,bu kitabın her yeni baskısına bir önsöz yazmak,tâ ki ölene kadar."

Manifesto gibi önsöz

Saroyan bunu gerçekten yapmış.Kitabın sonunda 1964'teki otuzuncu yıl baskısı için kaleme aldığı bir önsöz daha var.Bu önsöz bir manifesto gibi.Hayat hikâyesinden ve yazdıklarından da öte Saroyan'a daha çok yaklaştırıyor sanki okurunu.Edebiyâta dair hevesini,direnişini ve bazen de dalgasını görüyorsunuz.Yazmak,yazar olmak,yazar olamamak ve edebiyât üzerine bir metin bu.Aynı zamanda "Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam"ın nasıl şekillendiğini ve Saroyan'ın birçok "insan hâlleri"ni de görüyorsunuz.İşte biz de bu gördüklerimizi ve göremediklerimizi zamanında Saroyan'la babasının kitaplığında yolu kesişmiş,daha sonra da hayatına ve eserlerine vakıf olmuş Aziz Gökdemir'in kapısını çaldık.Hatırlayanlar olacaktır,Aziz Gökdemir,en son 2019 yılında "Can Yayınları" tarafından yayımlanan "Yangından Sonra" kitabının yazarı.Öncesinde de "İç İçe Geçmiş İstanbul Öyküleri" (1998) ve "Gökyüzü Defni" (2013) kitaplarını yayınlamıştı.Washington'da yaşıyor.Gökdemir,"Aras Yayıncılık"la birlikte altı kitaplık "William Saroyan dizisi"ni yönetmiş ve Saroyan'ın Türkiye'de tanınmayan önemli öykülerinin yanında ilk gençlik yıllarında yazılmış şiir ve öykülerin de ilk kez Türkçe'ye kazandırılmasına katkıda bulunmuş.Biz de Aziz Gökdemir'le Saroyan'ın ilk kitabı "Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam"ın Türkçe'deki ilk baskısını bahane ederek Saroyan'la yolunun nasıl kesiştiğini ve Saroyan'ın yazarlığa bakışını konuştuk.

-Saroyan'la ilkin babanızın kitaplığında karşılaştınız bildiğim kadarıyla...

Evet,daha doğrusu evimizin salonunun bütün bir duvarını kaplayan kütüphânede ikâmet ediyordu Saroyan ama ben bundan bihaberdim.Babam kendi kuşağının üniversite gençliğinin tiryakisi olduğu "Varlık" çevirilerini oraya koymuştu;herhâlde ortaokuldaydım,onların içinden Panait Istrati ve William Saroyan'ı önerdiğini hatırlıyorum."Bunları seversin,bu kitapların içten bir dili,sıcak bir anlatımı var" gibisinden bir şeyler söylemişti.Açıkçası,ne kadar okuduğumu hiç hatırlamıyorum o kitapları,ama o zamanlar tek kanallı televizyonda "Heidi",apartmanın bahçesinde voleybol,masa tenisi ve yakartop,cumaları da "Gırgır" dergisi vardı.Yani demek istediğim,internet,Netflix,akıllı telefonlar yoktu,çocuklar olarak daha fazla okumaya vakit ayırabiliyorduk herhâlde.

Ortaokul ikinci sınıfta karşımıza çıkan İngilizce kitabında da Saroyan'ın bir öyküsü vardı:"Yüreği Dağlarda Olan Adam".Onu görünce eski bir dostla karşılaşmış gibi olmuş ve severek okumuştum.

-Babanızın yakın bir arkadaşı Saroyan'ın Bitlis ziyaretinde ona mihmandarlık yapıyor.Biraz anlatır mısınız,size nasıl aktarıldı bu ziyaret?

Böyle bir ziyaretin gerçekleştiğini babam Bitlis-Tatvan civârında yedek subay ve daha sonra sağlık ocağında doktor olarak görev yaptığı yıllarda yazdığı mektupları derleyip kitaplaştırınca öğrendim,1990'lı yıllarda.Merak ettim,biraz daha bilgi edinmeye çalıştım.Uzun bir Anadolu gezisinin ortasına düşen o tek günlük Bitlis ziyaretine tanık olanlardan Fikret Otyam ve Bedros Zobyan uzun uzun yazmışlardı tanıklıklarını ama henüz bunu bilmiyordum.Telefon ve faksla (o zamanlar faks kullanırdık!) birtakım görüşmeler yaptım ve bu konuşmaların,yazışmaların içinde Saroyan'ın cebinden mendilini çıkarıp 45-50 yıldır harap duran evlerin taşlarını silip ağladığı ayrıntısı yakama yapıştı ve bırakmadı.O noktadan itibaren Saroyan'ın hayatını inceleyip öğrenmeye başladıkça ve onunki gibi birçok Ermeni'nin "kavuşma" ziyaretini betimleyen metinlerle karşılaştıkça bu tür temâsların,toprağa dokunuşların Saroyan için de,diğer Ermeniler için de ne kadar önemli ve duygu yüklü ânlar olduğunu anladım.Saroyan 11 yıl sonra kalemi eline alıp,"Burada ölmek ve ölülerimle birlikte olmak istiyorum" diye yazacaktı "Bitlis" adlı oyunda.Hrant Dink'in "Biz Ermenilerin bu topraklarda gerçekten gözü var.Ama alıp götürmek için değil,altına girip yatmak için" sözünü hatırlamamak mümkün değil.

-Peki bir okur olarak -kitaplarının editörlüğüne başlamadan önce- ilk hangi kitaplarıyla tanıdınız Saroyan'ı?Okur olarak yolculuğunuz nasıl başladı?

Az önce andığım "Varlık" kitaplarından hatırladıklarım "Aram Derler Adıma" ve "Yoksul İnsanlar".1990'ların sonunda Saroyan'ın 1964 Bitlis ziyaretiyle ilgili bir yazı yazmaya karar verince başladı diyebilirim asıl okur yolculuğu.Araştırdıkça yazının kapsamı ve perspektifi Saroyan'ın yazarlığa ilk adım atışları,yazarlığını üzerine oturttuğu temeller,taşıdığı soykırım travmasının yazdıklarına yansıması gibi daha önceden plânlamadığım alanlara yayılmaya başladığı için sayısız öykü,kitap ve inceleme okudum.Hemen hemen hiç bilinmeyen öykü ve şiirleri de bu süreç içinde karşıma çıktı.Bilinmeyen derken iki kümeyi kastediyorum aslında.Birincisi,çoğu Amerikalı Saroyan okurunun da bilmediği,kıyıda köşede kalmış,bazıları takma adla gençken yazılmış şeyler,"Van Gölü'ne" şiiri gibi.İkincisi ise,benim "Sen Bir Ermeni,Ben Bir Ermeni" diye çevirdiğim "The Armenian and the Armenian" veya "Aras Yayıncılık"ın yeni yayımladığı "Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam" gibi,o noktada Türkiye hariç her ülkede Saroyan denince ilk akla gelen metinler.

-Saroyan'da sizi en çok etkileyen şeyler nedir?

Mutlaka şiirsel dili,sıcak anlatımı ve benzeri öğeleri vurgulayanlar olacaktır ve mümkündür,ben de geçmişte böyle şeyler yazmışımdır.Bugün aklıma gelenler başka:Özgüveni,korkusuzca oturup çalakalem,yılmadan,yorulmadan yazabilmesi,iyi mi kötü mü yazacağım endişesi taşımadan.

Yarattığı kişiler;bazıları gerçek hayattan alınmıştır ama bir yağlı boya portrenin modelle aynı şey olmadığı gibi,bu insanlar da Saroyan'ın fırçasından çıkmış kişilerdir benim gözümde.Onları o yapan içinde bulundukları hikâyedir,nasıl anlatıldıklarıdır.

Ve yazdığı gibi yaşaması,yaşadığı gibi yazması:"Elinizden geldiğince büsbütün,var gücünüzle canlı olmaya çalışın ve güldüğünüzde deli gibi gülün,kızdığınızda iyice kızın.Canlı olmaya çalışın.Nasıl olsa çok geçmeden öleceksiniz."

-Saroyan kitaplarına editörlüğünüz ve "Aras Yayıncılık"la ilişkiniz nasıl başladı?

İstanbul'da,o zaman Tepebaşı'nda kurulan kitap fuarında tanıştık.Yayınevine davet ettiler,konuşalım diye.Çaylar,çörekler eşliğinde güzel bir sohbet oldu.Birkaç ay önce uzun Saroyan yazım nihayet yayımlanmıştı,yaklaşık üçte bir kısaltılarak;onu okumuşlar,incelemişler.Yayınevi de zaten Ohannes Kılıçdağı'nın çevirdiği bir Saroyan öyküleri seçkisi hazırlamaya başlamış ve bir de günce yayımlamaya karar vermişti o noktada;bu plânları genişleten bir yayın stratejisi belirlememi ve serinin editörü olmamı teklif ettiler.

-Kaç kitabı birlikte yaptınız?

Altı kitap;bunlara bahsettiğim,tanışmamızdan önce yayın programına alınan ilk iki kitap dâhil."Ödlekler Cesurdur"un adını koydum diye hatırlıyorum,kısa birer sunuş yazısı,elden geçmiş metni bir de benim okumam,o ikisine katkım ondan ibaret.Roman seçmemi istediler,"İnsanlık Komedisi"ni önerdim;oyun istediler,"Yüreğim Dağlardadır" ile sonradan yeniden isimlendirilen "En Güzel Günlerin"i seçtim,bunlar tek cilt olarak çıktı,şimdi ayrı ayrı yayındalar."Yetmiş Bin Süryani" içinse az önce değindiğim "bilinmeyen" metinleri önerdim,birlikte dünyada benzeri olmayan bir Saroyan kitabı oluşturduk;o yüzden benim için özel bir yeri var o derlemenin.Altıncı kitap ise "Bitlis" oyunundan,röportajlardan ve Saroyan incelemelerinden müteşekkil.Ve biliyorsunuz,altıncı kitap son olmadı,yayınevi kanonik bir yaklaşımla Saroyan'ın kitaplarını ABD'nde basıldıkları şekilde,yani o kitaplardaki seçkileri takip ederek yayımlıyor artık.

-Türkçe'de yeni çıkan "Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam"ın birinci baskısı için yazdığı önsözde olası ikinci ve üçüncü baskılar hattâ her baskı için birer önsöz daha yazacağını belirtmiş.Nihayetinde de bunu yapmış.1964'teki otuzuncu yıl baskısı için yazdığı uzun önsözü okuyunca onun "nasıl yazar olduğu"yla beraber "nasıl bir yazar" olduğunu da kendi adıma çok net bir şekilde anladım.Bu her baskıya önsöz yazmasını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Delişmen kişiliğinin bir parçası olarak yorumluyorum.Önsözün metni de öyle zaten.Edition (edisyon) ve printing (baskı) terimlerini de bilinçli olarak iç içe geçirerek imâ ettiğini düşünüyorum ayrıca.ABD'nde Türkiye'den farklı olarak birinci baskı,ikinci baskı,bilmem kaçıncı baskı diye ibare yazılmaz kitaplara.Çok satan kitaplardan kaç tane basıldığı toplam olarak bazen kapağa yazılır,o kadar.(Kitabın bendeki İngilizcesi kimbilir kaçıncı baskı;başında hâlâ "Birinci Edisyona Önsöz" var.Arada başka önsözler yazdıysa,bunlar elimde yok.) Edisyon ise gözden geçirilmiş ve kimi zaman zenginleştirilmiş baskıya denir;genellikle milyonlarca satan,yüzlerce "baskı"sı yapılan kitapların bile olsa olsa üç ya da dört edisyonu olur."Otuz yıl sonra" kitabının bu nedenle ikinci edisyon olduğunu düşünüyorum,yazdığı upuzun önsözün de birinci edisyonda şakayla karışık duyurdu ikinci edisyon önsözü olduğunu.Gerçekten de otuz yılı,otuz baskıyı karşılayacak uzunlukta yazmış.

-1934'ün Ocak ayında her gün bir öykü yazıp dergi editörlerine gönderiyor ama tuhaf bir şekilde yazar olmaya dair ihtirâsı yok.Hem 1934'te hem de 1964'te yazdığı önsözleri okuduğumda ama tabiî en çok 1964'tekini- gerçekten de ihtirâs,hırs,ego hiçbirini görmedim.Siz ne düşünüyorsunuz,bu duruma yorumunuz nedir?

Karşı taraftan,yani "Story" dergisinden öyle bir talep gelmediği hâlde böyle bir şeye azmetmesi ve yılmadan başarması gerçekten kayda değer.Yeni önsözde "Parmak ısırtan bir yazar olarak tanınmak istiyordum" demiş ama size katılıyorum,bunu "hırs" olarak adlandırmak yersiz olur.Daha ziyâde,Sait Faik'in çok çeşitli anlamlara çekilmiş olan "Yazmasam deli olacaktım" cümlesine benzer bir ifade diyebiliriz belki.

-"Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam" ilk kitabı Saroyan'ın.Sizce nasıl bir ilk kitap?

Bunu daha ziyâde okurların,eleştirmenlerin yargısına bırakmayı tercih ederim ama benim için ne zaman yeni bir dille,ne zaman klâsik bir anlatımla karşınıza çıkacağı kestirilemeyen,sürprizlerle dolu bir kitap.Zaman zaman neredeyse bir asır önce yazıldığına inanmak zor,bilmesek.

-Saroyan'ın kökle,kimlikle,memleketle,ait olmakla,milliyetlerle nasıl bir ilişkisi var sizce?

Bu soruyu kısaca cevaplamak çok zor.İfade etmekte de zorlanacağımı biliyorum ama deneyeyim.Saroyan'ın yazdıklarında dünyaya mensup bir varlık olarak insan var.İnsanlar olarak hepimiz dünyanın ortak mirâsını taşıyoruz,günâhıyla sevabıyla;Saroyan'ın da bunun bilincinde olduğunu anlıyoruz,meselâ "Varşova Ziyaretçisi" adlı oyunu okuduğumuzda.Ama dünyevîlik,evrensellik köksüz,kimliksiz,milliyetsiz olmak demek değil.Sürülmüş,öldürülmüş,ufalanmış bir halkın hayatta kalan bireylerinin ve sonraki kuşakların yoğun bir aidiyet duygusunu kalplerinde taşıması doğal;zaten bir,kimimiz için birden fazla kimliği,memleketi benliğimizde hissetmek hepimiz için doğal bir şey.Güzel olan,bunun bilincinde olmak fakat dışlayıcı,tahakküm özlemi duyan bir noktaya taşımamak.Böylece özetleyebileceğim dünya görüşünün Saroyan'ın satırlarına sinmiş olduğunu düşünüyorum ben.

-Oğlu Aram Saroyan da bir şair.Yıllar önce Amerika'da yaşayan ama aslen Bitlisli olan bir arkadaşım kendisiyle Saroyan üzerine görüştüğünde kendisinin pek Türkiye ile ilgili konuşmak istemediğini söylediğini iletmişti bana.Sanıyorum Saroyan'ın yaşayan birinci dereceden tek akrabası.Siz kendisiyle görüşüyor musunuz?

Hayır,bir temâsım olmadı ve bunun herhangi bir nedeni yok.Saroyan kitaplarıyla haşır neşirken yakın dostu Profesör Dickran Kouymjian'la zaman zaman görüşüyordum;herhâlde kapsamlı bir Saroyan biyografisi yazmaya yeltenseydim (böyle bir niyetim yok) oğlu ve diğer akrabalarıyla temâsa geçerdim mutlaka.

-Bir yazınızda Saroyan'ın ölüm haberini sayfalarında veren "Milliyet" gazetesinin "Ülkemize de gelmişti" başlığına değinerek "keşke ülkesine gelmişti" deselerdi demişsiniz...Bu yorumunuzu da içine alarak Türkiye medyasının Saroyan'ın 1964'teki Bitlis seyahatine bakışını ve yansıtması ile ilgili ne düşündüğünüzü sormak istiyorum.

Elimde sadece Fikret Otyam'ın "Cumhuriyet"te yayımlanan uzun yazı dizisiyle Bedros Zobyan'ın "Marmara" için Ermenice yazdığı izlenimlerin Bitlis bölümünün özeti var.Bu ikisinin dışında basında uzun yazılar,röportajlar yayımlandıysa bilmiyorum.Tahmin ederim İstanbul'a geldiğinde ve Ankara'da birtakım söyleşiler yapılmış,en azından kısa haberler yayımlanmıştır ama ziyaretin haber değerini sezip kurt muhabir içgüdüsüyle Saroyan'ın çekirdek ekibine dâhil olan Otyam kadar geziyi yakın takibe alan başka kimse yoktu herhâlde,ayrı bir kategoride düşündüğüm Zobyan hariç.

Otyam'la Saroyan'ın ilişkisini ve Otyam'ın uzun röportajının içine oturduğu bir diplomatik çerçeve algılıyorum ben,tabiri caizse.Saroyan nâzik bir konuk gibi davranmış,konuklarını terletecek şeyler söylememeye gayret etmiş,Otyam da atalarının memleketini sıcak duygularla ziyarete gelmiş,dışı Amerikalı içi Anadolulu bir yazar portresi çizmiş.Sanki arka plânda sıradan bir göç hikâyesi varmış gibi.Saroyan da o noktada hissettiklerini kelimelere dökecek noktada değildi diye düşünülebilir,fakat ilk kitabında da,kitabına giren öykülerle aynı dönemde takma adla yazdığı öykülerde de görülür ki adına hüzün mü demeli,yıkım mı demeli,bir tını vardır,bazen derinde,bazen yüzeyde.Fakat Otyam ne o kitaptan haberdardı,ne kitaptaki "Yetmiş Bin Süryani" öyküsünden,ne de ona benzer başka öykülerden.1999 yılında telefonla konuştuğumda,benzetme yerindeyse Ahmed Haşim'in tül perdesi ardına koyup baktığımız Anadolulu Saroyan imgesinin Otyam'ın zihninde aynen durduğunu anladım.

Zobyan'a gelince,Otyam'a çeperdeki muhabir diyeceksek,ona içerideki muhabir demek herhâlde daha doğru olur çünkü seyahatin başından beri Saroyan'ın yanında ve Saroyan hissettiklerini ona rahatlıkla söyleyebiliyor,Otyam'la kurduğu diplomatik ilişkinin kısıtları olmadan.Ermenice yazılan izlenimler bildiğimiz nedenlerden ötürü küçük bir okuyucu kitlesine hitâp ettiğinden Zobyan röportajını Türkiye medyasının bakışı başlığı altında değerlendirmek doğru olmaz diye düşünüyorum...

*Aziz Gökdemir,Önemli olan tek şey yazmasıydı ve yazdı:William Saroyan,Röportaj:Sibel Oral,Gazete Duvar,30 Nisan 2021.

https://www.gazeteduvar.com.tr/onemli-olan-tek-sey-yazmasiydi-ve-yazdi-william-saroyan-haber-1520788

Olmaz olsun/Ragıp Zarakolu*

O sırada,Niksar Ermenileri,tehcir yollarına düşürülmek üzere kentin aşağı Kelkit kıyısına inen orta yol üzerinde toparlanmış.Annem,"Dışarıda Ermeniler,içeride biz ağlıyorduk" derdi.

Stockholm.Şu ara elimde "Literatür Yayınları"ndan çıkan,Umur Talu'nun insanlığın salgın maceralarını anlatan "Senin Adın Corona Olsun" adlı hayli çılgın kitabı var.

Ne kadar çok yol kesişmesi var insanlığın tarihinde,aynı zamanda yol ayrımı.

Umur Talu kökten gazeteci.

Recaizâde Ekrem'den başlayabilir,Ercüment Ekrem Talu'dan devam edebiliriz.Murat Çelikkan ile kuzenliğini de ekleyebiliriz.Osmanlı'dan Cumhriyet'e kadar gazeteciliğin tarihi gibi bir şey.Ve Cumhuriyet'in farklı evrelerinin...Çok zengin bir tanıklık,aynı zamanda kuşak boyu...

Murat Çelikkan'ın annesi de TRT'de Emil Galip Sandalcı ile çalışmıştı.İlk Emil abiden duymuştum,1980 darbesi sonrası,Mamak toplama kampına konulanlardandı Murat Çelikkan.1980'lerin ikinci yarısızında "Demokrat" gazetesinin yeniden yayınlanması proesinde yolumuz kesişecekti.Ama tam çıkmak üzere iken,neredeyse bütün aydın kurucu kadro fazlasıyla yeniden heyecanla toparlanmışlıkla,siyâsal iradenin "kontrol edilemez" bulunması sonucu proje iptal olunmuştu.

Hani ne derler,"küçük olsun benim olsun!"

Önce sadece haftalık bir dergi çıkarılabildi.Olsun siyâsî iradenin kontrolündeydi ya!Ardından günlük gazete geldi ama,"Birgün",hiçbir zaman "Demokrat"ın geniş yelpazesini yakalayamadı.Cumhur Aytulun şimdi "Demokrat" anılarını yazıyor.İyi yapıyor.

Umur Talu da medyada epey ter döktü,gazeteceliğini yaptı,hayalindeki gazeteciliğin bu olmadığının rahatsızlığı içinde.Ama iş iştir.

Onunla ilkin "Yeni Gündem" dergisi hazırlık toplantılarında tanıştım diye hatırlıyorum.

Tarih bazen ne kadar en olmayacak yerlere savrulabiliyor.İnsanları da savuruyor,biraraya getiriyor ve dağıtıyor.

Adını taşıdığım dedem de,Birinci Dünya Savaşı'nın ortalığı kasıp savuran tifüs salgınından ölmüş,annem henüz bebek iken.İlleti Suşehri'ne dayanan Rus Çarlık Ordusu'ndan kaçan muhacirlere Niksar Şehr-i Emin'i olarak yardımcı olmaya çalışırken kapmış.

O sırada,Niksar Ermenileri,tehcir yollarına düşürülmek üzere kentin aşağı Kelkit kıyısına inen orta yol üzerinde toparlanmış.

Annem,"Dışarıda Ermeniler,içeride biz ağlıyorduk" derdi.

Ninesi,birkaç Ermeni kızını kurtarmış.

Niksar'da korkunç bir yağmur başlamış,dinmek bilmeyen.Sonunda Niksar Kalesi'nde bir Ermeni kadının cesedi bulunmuş.Ancak onun gömülmesinden sonra yağmur dinmiş diye anlatırlar eskiler.

Niksar'ın yetiştirdiği büyük şair Bedrettin Aykın da,sağ kalmış yetimin oğluydu.Bedriye Hanım kasabanın en namazında niyazında olan kadınlarından biri idi.Eşinin ölümünden sonra,Niksar Müftüsü ile evlenecekti.

Sadakatini kanıtlamak için daha ne yapsın.

Ayşe Nur [Zarakolu],İtalya'da Padova'da Vicdânlılar Bahçesi'nde adı konulduğunda,kanserin son evresindeydi.Gidemedi,konuşmasını yolladı,2001 yılı Aralığında.Orada Bedrettin Aykın'ın bir şiirini de kullanmıştı.Aykın daha 1989'larda şiirinde "soykırım" sözcüğünü kullanma vicdânlılığını göstermişti.Şimdi Sireli Hrant da o bahçede.

"Demokrat" gazetesinin çıktığı sırada tanıdım Taner Akçam'ı,"Mehmet" olarak.Almanya ayağımız gibiydi.Yakın arkadaşı Helmut Oberdiek ise "kuryemiz".Helmut,Belge Yayınları'nın "Yeni Sesler" dizisinin ilk ve son Alman yazarı olacaktı,hem de Türkçe yazan!

Onu da koronadan değil,lânet kanserden yitirdik.

Soykırım da bir başka insanlığın en lânet hastalıklarından biri değil mi?En son tam da 1915 Soykırımı'nın yüzüncü yılında yaşamadık mı Êzidî Soykırımı'nı?

Milliyetçi Cephe hükûmeti de 1970'lerin ortasına bir başka kırımı,siyâsal kırımı başlatmıştı.

Taner Akçam genç bir ODTÜ'lüydü.Az arkadaşı vurulmadı.Bunlardan biri de Uzun Cumhur'du.Sağ kaldı.Şimdi Bill Gates'in Ortadoğu temsilcisi (üniversite değil,coğrafî bölge!) Terör örgütünün malî sorumlusu olmakla suçlanmıştı.

Belki siyâsal kırımdan sağ kalma yolunu açtı soykırım araştırmacısı Taner Akçam'ın.Otuz yılını verdi soykırım olgusunun detaylarını âdetâ bir modern arkeoloji gibi kazmaya.Âdetâ bir dedektif çalışması insanlığa karşı işlenmiş bir cinâyetin ve faillerinin.

Ama bütün bu detaylı,dipnotlu çalışmalar zor akademik olmayan okur için.

Bir zamanlar Fethi Naci "100 Soruda" dizisi yayınlamıştı.Ben de İsveçli araştırmacı Vahagn Avedian'dan istemiştim,"100 Soruda Ermeni Soykırımı" kitapçığı hazırlamasını.Hattâ Attilâ Tuygan da tercüme etmişti.Yayınlamak kısmet olmadı.Nedeni,uzun hikâye!

Aras Yayınları ne iyi yaptı gerekli ihtiyâcı giderdi,Taner Akçam'ın "Ermeni Soykırımı'nın Kısa Bir Tarihi"ni yayınladı (Nisan 2021.) Şimdi raflarda.İyi okumalar.

Umur Talu'nun kitabı "Senin Adın Corona Olsun" (Literatür Yayınları,Eylül 2020) bir başka survivor olan,Cağaoğlu mektebinden yetişme Fahri Aral'ın katkısı ile daha da zenginleşmiş.

Onun Einstein'dan yaptığı alıntıyı aktarmalıyım "Bizim gibi fiziğe inananlar bilirler ki;geçmiş,şimdiki zaman ve gelecek arasındaki farklılaşma,inatla kalıcı hâle gelmiş bir ilüzyondan ibarettir..."

*Ragıp Zarakolu,Olmaz olsun,Artıgerçek,21 Nisan 2021.

https://artigercek.com/yazarlar/ragipzarakolu/olmaz-olsun

27 Nisan 2021 Salı

İttihat ve Terraki'nin bir valisi,bir fotoğraf,bir kadın ve ilk dışişleri bakanımız/Dr.Sedat Ulugana&Doç.Dr.Kumru Toktamış*


Bekir Sami Kunduh,geride bıraktığı Ermeni Katliamları ile Cumhuriyet tarihinin ve Soykırım'ın nasıl birbirlerinin yapı taşı olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Osmanlı İmparatorluğu sahasında 1915 yılında gerçekleşen Ermeni Soykırımı'nın üzerinden 106 yıl geçti.Daha 2020 yılının sonbaharında Kafkaslar'da belki de onbine yakın asker ve sivilin hayatlarını kaybettikleri çatışmalar gibi,bu insanlık suçunun ardından hâlâ yaşanmakta olanlar kadar öncesindeki katliamlar da Soykırım'ın aslında Turancı-Osmanlıcılık eliyle sürdürülen sistemli bir yurttaş kıyımının parçası olduğunu tekrar tekrar bizlere kanıtlıyor.

Turancılık ve Osmanlıcılık ideallerine hizmet eden dinsel şiddet mefhûmu daha çok öne çıksa da,yerel tarih çalışmaları önem kazandıkça,hem Soykırım'ın ön safhası olarak kabul edilen "ötekileştirme" ve bireyleri insanlıklarından etme sürecinde,hem de Soykırım'ın icra edildiği "aksiyon" sürecinde Osmanlı yöneticilerinin asıl organizatörler olduğu ve bu soykırım organizatörlerinin nasıl Cumhuriyet rejimine eklemlendikleri,sığındıkları ortaya çıkıyor.

Araştırmalarımız sırasında geçtiğimiz aylarda Fransa Dışişleri Bakanlığı diplomasi arşivinde karşılaştığımız bir fotoğraf ve rapor,Osmanlı Arşivleri'nde rastladığımız kimi belgelerle örtüşerek,Ermenilere dönük kitlesel katliamların 1915 öncesinde de olağan bir seyirde devam ettiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.Diplomatik dille yazılmış bu belge 1909 yılında Jön-Türklerin vekâleten Van Valiliği'ne getirdikleri Bekir Sami Bey ile ilgili.Soykırım'ın merkez üssü olan Van'da her ne kadar Cevded Bey'in ismi geçse de,Soykırım'a giden yolda Vali Bekir Sami Bey'in de rolü büyüktü.

1865'te Rus İmparatorluğu sınırları dâhilinde bulunan Osetya'da doğan Bekir Sami Bey'in babası aynı yıl İstanbul'a taşınır ve Osmanlı ordusunda hızla yükselir.Bekir Sami Bey Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra Paris'te siyâsal bilgiler eğitimi alır.Daha sonra yurda dönerek Amasya mutassarıfı olarak görev yapar.1909 Haziran'ında Jön-Türk Devrimi ile birlikte boş kalan Van vali vekilliğine tayin edilen Bekir Sami Bey,şehre gelir gelmez,özellikle yabancı konsolosluk temsilcileri ve Ermeni entelijansiyası ile iyi ilişkiler kurmuş olması ile bilinir.Öyle ki Hamidiye Alayları reislerinin bir kısmını tutuklatmış ve bu tutuklanmalar,yaklaşık bir yıldır kendi kabuğuna çekilmiş olan Hamidiye Alayları'na mensup aşiretleri hareketlendirmişti.

Van Gölü'nün kuzeybatısında bulunan Adilcevaz ve yakın köylerinin Müslüman ahâlîsinin tamamı Çerkes ve Osmanlı'nın erken dönemlerinde göç etmiş olan diğer Kafkasyalı Türk topluluklarından oluşuyordu.Diğer köyler umûmiyetle Ermenilerden oluşsa da Hamidiye döneminde Kürt aşiretleri de bu köylerin bazılarına el koymuştu.Bekir Sami Bey'in,1909 yılının Eylül ayında Adilcevaz dolaylarındaki Koçerin köyüne düzenlediği,Hamidiye binbaşılarından Mahmud Bey'in yakalanmasını amaçlayan askerî operasyon fiyasko ile sonuçlanınca Ermenilerin de bu operasyona destek verdiği söylentileri hızla yayılır ve Ermenilere dönük saldırılar tekrar başlar.

Elimizdeki belge ve fotoğraf,Ekim ayı ortalarında kayık ile Van'dan Adilcevaz'a geçen altı Ermeni çerçinin feci bir biçimde katledilmelerinin raporu.Fransa'nın Van Viskonsülü Monsieur Layeck cenâzeleri fotoğraflayarak bir rapor eşliğinde İstanbul'daki Büyükelçiliğe gönderiyor ve olaydan şöyle bahsediyor:

"Fransa'nın Van Viskonsülü'nden Fransa'nın İstanbul Büyükelçisi ekselansları Monsieur Bompard'a

Vali'ye karşı hoşnutsuzluk ve Ermeni cinâyetleri

(...)

Köy
köy dolaşıp meyve ve sebze satan altı Ermeni Adilcevaz yakınlarında öldürüldü.Aralarında oniki yaşlarında olan iki çocuğun da bulunduğu kurbânların cenâzeleri dün intikam isteyen eşleri tarafından,gölün kıyısındaki İskeleköy'e getirildiler.Kederli kadınlar ayaklarıma kapanıp,kendilerini korumamı talep ettiler.Ermeni halkı bu yeni cinâyetler ile birlikte korkuyorlar ve artık yalnız seyahat etmeye çekiniyorlar.Vali bana emsaller göstererek,suçluları kesinlikle cezâlandıracağını söyledi.Umarız vali selefleri gibi davranmayıp,sırf Ermenilerin öfkesini yatıştırmak için bazı masûm insanları tutuklayıp,gerçek suçluları cezâsız bırakmaz.Ayrıca Bekir Bey'in aleyhine ortaya çıkan ve şimdilerde zirvede olan tepkileri ekselansların bilgisine sunmanın da görevim olduğuna inanıyorum.Öyle ki,bu tepki kendisinin (Van'da) farklı ırklara karşı eşit adâlet ile davranmasından ve vilâyetin selâmeti için önüne koyduğu hedefe ulaşmak için her türlü metodu kullanmaktan korkmamasından kaynaklanıyor.

Viskonsül Layeck

19 Ekim 1909/Van"(1)

Monsieur Layeck'in diplomatik bir kibarlıkla bahsettiği Bekir Sami Bey,bu katliamı örtbas ediyor ama Van Vilâyeti'nde özellikle Hamidiye aşiretlerine karşı hiç de adil olmayan,hukûka uymayan ve büyük ihtimâlle rüşvete dayalı bir idârecilik yaptıktan sonra,Ocak 1911'de Trabzon'a tayin ediliyor.Tayin edildikten sonra yapılan soruşturmada da yüklü miktarda parayı zimmetine geçirdiği anlaşılıyor.Takip eden günlerde Şeyh Taha Arvasi'nin başını çektiği Van eşrafı,Bekir Sami Bey'in kendilerinden rüşvet aldığına dair şikâyet dilekçeleri gönderiyor.Nitekim,1915 yazında Adilcevaz'daki Ermeniler birkaç saat içinde şehirdeki Müslüman ahâlî ve jandarmalar tarafından katledilirken (katliamın tanığı Osmanlı ordusundaki Venezuelalı yüzbaşı Nogales'tir) Bekir Sami Bey,ölüm yolculuğuna çıkarılan Ermenilerin son duraklarından biri olan Halep'e vali olarak atanmıştı.

Osmanlı belgelerinden izini sürmeye devam ettiğimiz Bekir Sami Bey İstanbul'dan aldığı emir üzerine yüzlerce Ermeni çocuğunu Müslüman ailelere bir nevi sattıktan sonra,konağa hizmetçi olarak aldığı tehcirden sağ kurtulmuş bir Ermeni kadına aynı gece tecavüz etmeye çalışır.Olay raporlara şöyle yansır:

"Halep Valisi Bekir Sami Bey'in mürrebiye olmak üzere sürgün edilmiş Ermeniler arasından muhacirin müdürü vasıtasıyla aldığı bir kadının o gece sarhoş olarak ırzına tecavüz etmek istediği ve kadının can havliyle kendisini kurtararak,vali yaverinin yardımı ile konaktan kaçtığı,bu olayın delilleriyle sabit olduğu anlaşıldığından,adı geçen müdürün bilgisine başvurulması ve gereğinin yapılması...

4 Eylül 1915/Dâhiliye Nezâreti Özel Kalemi'nden Lübnan Mutasarıflığı'na"(2)

Üstelik aynı gün Muhacirin Müdürü Ahmed Yusuf da olayı doğruluyor ve "ben artık valiye hizmet etmek istemiyorum" diye ekliyordu.(3) Kuşkusuz İstanbul hükûmeti,benzer binlerce meselede yaptığı gibi olayın üstünü kapatır.Bekir Sami Bey de kaldığı yerden icraatlarına devam eder.Ermeni Soykırımı'ndan sonra da Kemalistlere katılır.

1920 yılında Ankara Büyük Millet Meclisi hükûmetine Dışişleri Bakanı olarak atanan Bekir Sami Bey,Ermeni Soykırımı nedeni ile İngilizler tarafından tutuklanarak,Malta'ya sürülmüş olan 140 Osmanlı subay ve idârecisinin mahkeme edilmeden serbest bırakılmalarını başarılı bir biçimde savunarak İngiliz tutsaklar ile değişimlerini sağlar.Bu çabası,uluslararası bekâsı ve sertifikasyonu Ermeni Soykırımı'ndan uzaklaşmasına bağlı olan Ankara hükûmetindeki görevine son verilmesine yol açar.1929 yılında İzmir suikastı davâsında yargılanıp berâat etmiş olsa da Bekir Sami Kunduh resmî tarihimizde genç Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk dışişleri bakanı olarak anılmaktadır.Geride bıraktığı Ermeni Katliamları,Ermeni kadına tecavüz raporları ve rüşvet belgeleri ile Cumhuriyet tarihi ile Ermeni Soykırımı'nın nasıl birbirlerinin yapı taşı olduklarını bir kez daha gözler önüne sermektedir...

***

1-MAE-Nantes,Ambassade de France à Constantinople,Serie D carton 54,le vice-consulat de France à Son excellence Monsieur Bompard,L’Ambassadeur de France à Constantinople,no:24,Van,19 Ekim 1909.
2-BOA.DH.ŞFR./55-60 (Hicrî 24.10.1333-Milâdî 4 Eylül 1915)
3-BOA.DH.KMS./34-11 (Hicrî 24 .10.1333-Milâdî 4 Eylül 1915)

*Dr.Sedat Ulugana&Doç.Dr.Kumru Toktamış,İttihat ve Terraki'nin bir valisi,bir fotoğraf,bir kadın ve ilk dışişleri bakanımız,Gazete Duvar,24 Nisan 2021.

https://www.gazeteduvar.com.tr/ittihat-terrakinin-bir-valisi-bir-fotograf-bir-kadin-ve-ilk-disisleri-bakanimiz-haber-1520192

20 Nisan 2021 Salı

"Gönüllü bir katılım olmasaydı,bu kadar insan öldürülemezdi"/Prof.Dr.Taner Akçam*

Taner Akçam'ın "Ermeni Soykırımı'nın Kısa Bir Tarihi" kitabı yayımlandı.Akçam,"Yüzleşmeyi,suçlama vasıtası olarak görmemek gerekiyor.Devleti suçlayarak işin içinden kolayca çıkamayız" dedi.

Ermeni Soykırımı'nın tüm veçheleri ile birlikte ele alınması Türkiye için hep netameli yaklaşılan bir konu oldu.Kaçınılmaz bir şekilde,bu topraklarda yaşayan hemen herkes için sert bir yüzleşmeye sebep olacak geçmiş bilgisi,reel politik hesaplara göre biçimlendirildi.Kuşkusuz bunda yüzlerce yıllık devlet ideolojisinin etkisi vardı.

Mustafa Kemal,Ermenilere yapılanlarla ilgili ne düşünüyordu?Geçmişten bugüne Müslümanlar,Hristiyan topluluklara nasıl yaklaştılar?En nihayetinde komşu,tanıdık ahâlî nasıl öldürülebildi?

2008 yılından beri Clark Üniversitesi Tarih Bölümü Holokost ve Soykırım Çalışmaları Merkezi'nde çalışmalarını sürdüren Taner Akçam'la, Aras Yayınları tarafından yayımlanan son kitabı "Ermeni Soykırımı'nın Kısa Bir Tarihi"ni konuştuk.

-"Ermeni Soykırımı" tanımı genellikle 1915-1918 arasındaki katliamlar için kullanılır.Siz ise Soykırımı sadece üç yıl süresince yaşanmış bir vak'a olarak tanımlamanın doğru olmadığını söylüyorsunuz.Sizce ne zaman başlıyor?

Genellikle soykırım çalışmalarında "soykırımın bir süreç olarak kavranması" ile "bir olay olarak algılanması" arasındaki farka dikkat çekeriz.Birleşmiş Milletler 1948 Soykırım Sözleşmesi,"soykırımı" bir cezâ hukûk maddesi olarak formüle eder ve tek bir olaya,bir âna ilişkin olarak kullanılır.Oysa soykırımlar,sosyal bir süreçtir.Zaten bu kavramı ilk bulan Polonyalı Yahudi avukat Raphael Lemkin soykırımların bir anlık olay değil,bir süreç olduğunu söyler.Dolayısıyla ben Türkiye'de konunun anlaşılabilmesi için Ermeni Soykırımı'nın süreç olarak kavranması gerektiğini öne sürdüm.Seçtiğim tarihler semboliktir.Ermeni Soykırımı'nı 1878 Berlin Antlaşması ile başlatıp 1923 Lozan Antlaşması'yla tamamlanmış bir süreç olarak kavramak gerekir.1878 Berlin Anlaşması'nın 61. maddesine göre Ermeni meselesi uluslararası diplomasinin gündemine girmiştir.

"Ermeni devrimci örgütleri bugünkü Kürt Hareketi'ne benzetebilirsiniz"

-1878 Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi niçin önemli?

Bu maddeye göre büyük devletler Osmanlı hükûmetinden Ermenilere yönelik saldırıların engellenmesi için tedbir alınmasını şart koşarlar.Bu saldırılarda Kürtler ve Çerkeslerden bahsedilir.Osmanlı hükûmetinin düzenli bir biçimde büyük devletlere rapor vermesi gerektiği söylenir.

Maddenin özelliği şu:1878 yılının,Mart ayında yapılmış Ayastefanos Antlaşması'nın bir tekrarıdır.Orada "Ermenistan" kelimesi ilk defa uluslararası literatüre geçer.İkincisi,Ermeni sorunu,Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti ile onun Ermeni teba'ası veya milleti arasındaki bir sorun olarak değil bölgedeki etnik ve din grupları arasındaki bir çatışma olarak tanımlanmıştır.Nitekim zaten bu antlaşmadan hemen sonra Ermeni devrimci örgütleri kurulmaya başlanır.

-Burayı açar mısınız Taner Bey,"devrimci örgütleri" nasıl düşünelim?

Bugünkü Kürt Hareketi ile kıyaslayabilirsiniz,gerilla eylemleri olan,dağlarda gerilla savaşları veren kişiler olarak düşünebilirsiniz.Bu savaşların ağırlıklı hedefi,Kürt feodal önderleri ve Ermenilere zulüm ve mezalim yapan Osmanlı yöneticileridir.Sonuçta tıpkı bu dönemde olduğu gibi eylemleri "terör" olarak adlandırıldı ve anarşiye sebep olan kişiler olarak görüldüler.Osmanlı hükûmeti bu terörü bastırmak için bölgede askerî operasyonlar düzenledi ve sonuçta 80 bin ila 300 bin arasında değişen rakamların verildiği,1894-1897 Abdülhamid dönemi katliamları ile sonuçlandı.

"Kalıcı güvenlik yaratma yöntemi ile Ermenilere yaklaşıldı"

-Soykırım hazırlığına girişilmesinin son virajında sıkışmış,taksim taksim bölüşülmesi hazırlanan bir ülkenin de olduğu anlaşılıyor.İnkârcıların en güçlü argümanlarından birisi de büyük devletlerin dışarıdan müdahalesi ve o zamanki şartlar içinde bunun zorunluluk olduğu fikri.Siz de "Tarihte hiçbir şey zorunlu olduğu için yaşanmadı ve olayların her safhasında daima farklı seçenekler mümkündü" diyorsunuz.Ne olmalıydı?

Çok basit...Ermenilerin tıpkı bugünkü Kürtlerde olduğu gibi birtakım haklı sosyal ve politik talepleri vardı.Ya bu talepleri yerine getirirsiniz ki doğru olan budur ya da bu talepleri ülkenin birliği ve bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak algılarsınız.

İnkârcı felsefenin mantığını doğru kavramak gerekiyor.Türkiye'de Osmanlı'dan bu yana yöneticiler,özellikle ondokuzuncu yüzyılın başıyla birlikte Hristiyan toplulukların eşit ve eş değer biçimde birarada yaşama taleplerini ülkenin birliğine ve bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak algıladılar.Ana problem,güvenlik tehdidi olarak görülen problemin nasıl ortadan kaldırılacağıdır.Güvenlik tehdidini iki türlü ortadan kaldırırsınız.Birincisi güvenlik tehdidi olarak gördüğünüz sosyal problemi çözmeye çalışırsınız,ikincisi de "kalıcı güvenlik" ararsınız."Kalıcı güvenlik",sorun çıkarttığını düşündüğünüz grubun tümden ortadan kaldırılmasıdır.

Çok ilginç bir benzetme yapayım size.Kalıcı güvenlik arayışını en yaygın kullananlar Nazilerdi.Bugünle yine bir paralellik kurarsam Türkiye'de devletin Kürt meselesine yaklaşımında kalıcı güvenlik arayışının potansiyel bir ihtimâl olarak orada bulunduğunu söyleyebilirim.Demin siz de söylediniz.Evet,büyük devletler bu çatışmadan-sorundan faydalanarak hakikaten ortaya bir güvenlik sorununu çıkartabiliyorlar.Şöyle diyelim:Aslında Türk yöneticileri izledikleri politikalarla korktukları şeyi başlarına getirebilirler.Bu bir potansiyel ihtimâldir tabiî ki...

"Hristiyanlar ikinci sınıf vatandaş statüsündedirler"

-Osmanlı'nın hâkimiyeti altındaki milletlerin,halkların hürriyetlerinin teminat altına alındığı söylenir,resmî tarih bu yönde söz üretir.Müslüman-Türk hoşgörüsünden bahsedilir.Hristiyanlar,Müslümanlardan ayrı olarak sosyal hayat içinde nasıl konumlandırılmışlardı?Hukûkî eşitsizlikler nelerdi?

Bizde bir deyim vardır:Haddini bilmek!Haddini aşmayacaksın!Ondokuzuncu yüzyılda Ermenilere "millet-i sadıka" denirdi.Yani,"yerlerini-hadlerini" bilirlerdi.Türkiye'de kadınlara da bu söylenir,biliyorsunuz.Mutfaktan çıkmayacak,erkekle eşit haklar istemeye falân kalkarsa dayağı hak eder gibi...

Hristiyanlara biçilen yer,ikinci sınıf vatandaş olmaktı.Korkunç bir örnek vereyim:Ondokuzuncu yüzyıl feodal toplumunda örneğin Kürt bölgelerinde Kürt ağaları,evlenen Ermenilerin ilk gece hakkına sahiplerdi.Onun ötesinde Ermeniler çifte vergi veriyordu.Bir devlete normal vergi veriyorlardı,bir de "Hafir" (veya hapir;kiafir) denen yöredeki Kürt feodal yöneticilerine vergi veriyorlardı yani vatandaş sayılmıyorlardı.Mahkemelerde ifadeleri kabul edilmiyordu.En iyi sayılan Hanifi hukûkuna göre bile iki tane Hristiyan bulacaksın ki,bir tane Müslüman'ın şahitliğine eşit olsun.Hukûkî eşitsizlikler anlatılır gibi değil.Kıyaslarsak eğer Güney Afrika'daki ırkçı rejime benzer.Ermeniler,Hristiyanlar,Süryaniler ikinci sınıf vatandaş statüsündedirler,o statülerini değiştirmek istemedikleri müddetçe sorun yok.Kürtlerin bugün her bakımdan Türklerle onurlu,eşit ve eş değer birarada yaşamak istemeleri gibi.

"Aydınlardan sonra din adamları öldürüldü"

-İstanbul'daki 200 civarında aydınının tutuklanma tarihi olan 24 Nisan 1915,Ermeni Soykırımı'nın başlangıç tarihi olarak kabul edilir.24 Nisan 1915'te ne oldu?Seçilen isimler nasıl isimlerdi?Niçin aydınlar?

24 Nisan'da sadece İstanbul'da değil tüm Anadolu sathında yerel düzeyde de Ermenilere önderlik edebileceklerini düşündükleri lokal önderleri toplayarak hapislere attılar.Ya işkencede ya idâm ederek ya da kurşuna dizerek öldürdüler.Bu isimler Ermeni toplumuna önderlik yapabileceği düşünülen kesimlerdi.Bu aslında önemli bir husus,zannediyorum Nazilerin Yahudileri imhâsıyla Ermenilerin imhâsı arasında en kategorik fark budur.Naziler 1940'a kadar Almanya'daki Yahudi entelektüellerin ülkeyi terketmelerini veya zenginlerin,mâlî durumu kuvvetli olanların ve buna gücü yetenlerin terketmelerine müsaade etti.En azından Yahudi aydınların,imkân bulanların Almanya'yı terkettiğini söyleyebiliriz.

-Aydınlardan sonra kime yönelindi?

Din adamlarına...Ermeni Soykırımı'nın pek bilinmeyen,yeteri kadar çalışılmamış bir veçhesi var.O veçhe 1915'in Eylül'ü ile birlikte Suriye'de başlar.İnsanların konuyu anlaması için dönemin Suriye'sini bir çöp tenekesine -özür dileyerek bu ifadeyi kullanıyorum- benzetmeleri lâzım.1915 Nisan'ından sonra Anadolu,Ermenilerden boşaltıldığında Suriye deyim yerindeyse bir çöp tenekesi olarak kullanıldı.Oraya Ermeniler resmen döküldüler.

Tehcir edilen Ermenilerin Suriye'ye ulaşamayacağı da hesap ediliyordu.Fakat insan dirençli bir canlı ve oraya tahminlerinin üzerinde Ermeni ulaştı.Ermeni sayısına ilişkin kesin rakamlar elimizde yok.Raymond Kévorkian,Eylül itibariyle 800 bin rakamını verir.1916 yılı Ocak ayına ait bir başka rakam 500 bindir.1915 Eylül ile 1916 Ocak arasında kamplarda hastalık,açlık ve benzeri nedenlerden dolayı onbinlerce insan ölmüştür.Bu nedenle bu iki rakamı da doğru kabul edebiliriz.

Suriye'ye sağ ulaşan bu insanlara ne yapılacağı büyük bir problem oldu.Sorunu kökten halletmek için,Anadolu'dan Ermenilerin boşaltılma işini organize eden Şükrü Kaya,Ağustos sonu ve Eylül başı itibariyle Suriye'ye gönderildi.Bilirsiniz,Şükrü Kaya,Cumhuriyet döneminde İçişleri Bakanı olmuştur.Suriye'de 1915 Kasım'ı ile birlikte ikinci evre dediğimiz bir plân hayata konur.Bu ikinci evrede hayata geçirilen plân,1915,24 Nisan'da İstanbul'da hayata geçirilen plânın aynısıdır.İstanbul'da aydınları toplamışlardı,imhâ etmişlerdi.Suriye'de aydın yoktu,bir tek dinî liderler vardı.Toplumun başı,kafası olarak görülebilecek dinî liderler...O yüzden dinî liderleri Münbiç denen bir kampta toplayıp daha sonra imhâ ettiler.

Ermenileri ilk önce "doğal koşullar" ile öldürmeye çalıştılar.Beceremedikleri noktada ve hızlanmaları gerektiğini düşündüklerinde 1916 Mart sonu itibariyle fizikî imhâlara geçtiler.Bunu da zaten belgeleri ile gösteriyorum.

"Kamplardan her gün yüzlerce ölü çıkartılıyordu"

-Bahsettiğiniz kamplar mülteci kamplarını hatırlattı.Ermenilerin gönderildikleri kampların şartları nasıldı?O konuda bilgi var mı elimizde?

İki tane çok önemli kaynak var.Raymond Kévorkian'ın kitap diyemeyeceğim ansiklopedi gibi,bin sayfalık çalışması vardır.Orada konuya ilişkin epey bilgi vardır.İkincisi Khatchig Mouradian doğrudan kamplara ilişkin bir doktora çalışması yaptı ve İngilizce yayınlandı.Ümit ederim yakında Türkçe çıkar.Kamplar hakkında oradan sağ kurtulmuş Ermenilerin anlattıklarına dayanan çok ayrıntılı bilgiler verilir.Osmanlı belgeleri içinde de kamplar hakkında bilgiler var.

Bu kamplarda doğa koşulları ile ölüme terkedildi insanlar.Her gün bazı kamplardan 100-200 ve hattâ 500 ölü taşınıyordu.Daha çok Ermenileri çalıştırıyorlardı bu işte,hatıralardan biliyoruz.Örneğin,her sabah geliyor çalışanlar,"ölünüz var mı?" diye bağırıyorlar ve çadırlardan ölüler toplanıyor,götürülüyor ve belli bir yere dökülüyorlar.

-Bu fikrin plânlayıcısı kimlerdi?

Osmanlı bürokratı Naim Efendi,hatıratında,1915 Kasım'da böyle bir karar verildiğini anlatır.Osmanlı yöneticileri,oturup tartışmışlar aralarında,nasıl öldüreceğiz,bu kadar çok Ermeni geldi buraya diye.Şöyle saldıralım,burada öldürelim diye tartışmalar sırasında en sonunda Mustafa Abdulhalik ve Abdülahad Nuri -dönemin Halep'teki iki önemli Osmanlı yöneticisi- bunları doğal koşullar içinde bırakalım,salgın hastalık,açlık,susuzluk bunları öldürsün hem de böylece salgın hastalık Araplara da yayılır,Araplardan da bu arada kurtulmuş oluruz diye konuşurlar.Doğal seleksiyonla öldürmeyi tercih ederler.Kampların kendileri açısından da özellikle de yöredeki askerî birlikleri açısından çok ciddi bir sorun olduğunu gördükleri noktada da kampları boşaltmaya ve Der Zor çöllerine sürmeye karar verirler.Yaklaşık 200 bin kişi burada imhâ edilir.

-Doğal seleksiyonla ölsünler gibi bir yönteme başvurulması dünya görmesin,biraz el altından,ince hesaplanarak yapılmış bir politika olabilir mi?

Çok doğru söylediniz.24 Nisan sonrası Anadolu'da olduğu gibi Suriye'de de örneğin yabancılara dolaşma yasaklanır.Örneğin gazetecilerin dolaşması katiyen yasaktır.Herkesin gözünden mümkün olduğu kadar uzak tutulmaya çalışılır.Nitekim örneğin,Irak'tan Halep'e bazı Alman subaylar gelmektedir,bunlar cesetlerin fotoğrafını çekerler.Bu büyük bir diplomatik krize yol açar.Cemal Paşa,Almanları tehdit eder."Yakalarsam asacağım" der."Bana derhâl çektiğiniz fotoğrafları geri verin" der.

Türkiye'de yaygın bir kanı vardır.İkide bir emperyalistleri suçlarız,her şeyi onlar yaptılar diye.Şunun altı çizilmelidir:Ermeni Soykırımı "Made in Turkey" yani bir Türkiye yapımıdır.

"Soykırım,bir sosyal mühendislik operasyonudur"

-Çalışmanızdan anlaşılıyor ki matematiksel kesinlikte hareket edilmiş.Soykırımın beyin takımı kimlerdi?İskân ve sürgün mekanizması nasıl işliyordu?

İmhâ kararı İstanbul İttihat ve Terakki Merkez Komitesi'nce alınmıştır.Biz söylemiyoruz,bunu kendileri söylüyorlar.Örneğin Merkez Komite üyesi Bahaeddin Şakir,1915 Mart'ta yazdığı bir mektubunda söylüyor.Soykırımın ana beyni bana göre Talat Paşa'dır.Alandaki uygulayıcısı,hayata geçireni ise Bahaeddin Şakir'dir.Suriye'de ise Şükrü Kaya,Mustafa Abdulhalik ve Abdülahad Nuri üçlüsünün büyük koordinasyonu vardır ve Cemal Paşa da bu ekibin içindedir.

Hakikaten matematiksel detay ve bilgi ile yapmışlardır bu işi.Ermeni Soykırımı,İstanbul'daki ve Anadolu'daki fanatik Müslümanların aşırı dinî duygularıyla harekete geçerek yaptırdıkları bir barbarlık eyleminden çok bana göre İstanbul'daki sosyal mühendislerin bir mühendislik operasyonudur.

"İstatistik Bürosu'nun çalışma tarzı şaşkınlık vericidir"

-Şimdiki gibi iletişim araçları yokken,bu kadar geniş bir alanda böyle bir operasyon nasıl yapılabildi?

İki önemli şey var burada.Birincisi Talat Paşa'nın koordinasyon yeteneği,ikincisi yerel yapılardaki insanların canı gönülden böyle bir sürece katılıyor olmaları.Hattâ bazen Talat Paşa yerel yöneticilere,"O kadar ileri gitmeyin,aman etrafınıza dikkat edin,bakın yabancılara fazla ipucu vermeyin gibi" uyarılarda bulunur.

O dönemin modern teknolojisi telgraf çok yaygın kullanılır.Talat Paşa'nın eski bir posta memuru olması bu bakımdan oldukça önemliydi.

Şu önemli:Bütün bunlar Dâhiliye Nezâreti (bugünkü İçişleri Bakanlığı) tarafından koordine edildi ve hayata geçirildi.Asıl görevli ise İskân-ı Aşair ve Muhacirin Müdüriyeti'dir.Bu müdüriyetin içinde "İstatistik Bürosu" diye bir büro kuruyorlar."İstatistik Bürosu",üç-dört günde bir bölgelere telgraf yollayarak kendilerine ayrıntılı rakamların bildirilmesini istiyor.Rakamları isterlerken o kadar detaylı sorular soruyorlar ki,insanın ağzının açık kalmaması mümkün değil.Kaç kişiyi sürdünüz,kaç kişi sürülmek için bekletiliyor,sürülenlerden kaç tanesi tren istasyonunda,kaç tanesi yolda...Sürüldükten sonra geride kalan nüfus oranı ne kadar?Ne kadarı Protestan ne kadarı Katolik?Hakikaten bugünden bakıldığında bu büronun çalışma tarzı gerçekten insanı şaşırtacak boyuttadır.

"Gönüllü bir katılım olmasaydı bu kadar insan ölmezdi"

-Yöreden yöreye değişmekle birlikte,Türkler,Çerkesler,Çeçenler,Kürtler ve benzeri birçok topluluk,dinî inançtan kişinin katliama katıldığını söylüyorsunuz.Hattâ anlaşılıyor ki Alevîler de bunun dışında değiller.Bu duruma nasıl gelindi?İnsanlar komşularını nasıl katledebildi?Hristiyanlara karşı ortak bakış açısı neydi?Öfkelenmeden bunlarla yüzleşmemiz gerekmiyor mu?

Vallahi bu konuda çok ciddi yerel çalışmalara ihtiyâcımız var.Yeteri kadar belge bulunabilir mi,bu da ciddi bir problemdir ama birçok Kürt bölgesinde ağızdan ağıza aktarma,yöredeki söyleşilerle bazı sonuçlara ulaşılabilir.Bu tür çalışmalara şu ân sahip değiliz.Bir tek Raymond Kévorkian,devâsâ kitabında,il il Ermeni kaynaklarından bulduğu bilgileri biraraya getirmeye çalıştı.Bir de Ümit Kurt,Antep'e ilişkin çok ayrıntılı bir çalışma yaptı.Bunun dışında diğer eyaletlere ilişkin bu tür çalışmaların yapılması gerekiyor.Yok Kürtler kesti,Türkler kesti,yok efendim Kürtler korudu,Türkler korudu,yok efendim Müslümanlar iyiydi,kötüydü gibi ideolojiye dayalı saçma sapan tezler ileri sürmekten kurtuluruz.Şunu söyleyebilirim...Bu kadar gönüllü bir katılım olmasaydı bu kadar insan öldürülemezdi.Bu kadar basit...Kürtler şöyledir yapmaz,Türkler böyledir yapmaz gibi saçma argümanları bırakmak gerekiyor.

İnsanlar komşularını nasıl öldürebildi?Şimdi aklıma geldi.1916-1917 yıllarında,henüz daha Soykırım sırasında Kafkasya'ya kaçan ve kurtulan Ermenilerin Amerika'daki veya başka yerlerdeki akrabalarına yazdıkları mektuplar var.Bu mektupların bazılarında insanın tüyleri diken diken eden bilgiler var.Yazan Ermeni de köylü.Aynen Anadolu lehçesi ile yazılmış mektuplar..."Amca bilin mi" diyor,"Hani bi gomşumuz vardı,onun gızını şuna vermiştik,onun bir herifi vardı,bilin mi,o herif geldi,şunu öldürdü" diyor.

"İki faktör etkili:Müslümanlık duygusu ve mâl,mülk yağması"

-Nasıl ortak olabildiler?

İki şey görüyorum.Birinci çok önemli faktör;din faktörü.Müslüman bunlar ve kendilerini birinci dereceden Kürt,Türk veya Çerkes olarak görmüyor,Müslüman olarak görüyor ve Müslüman olarak "gâvur"un öldürülmesinde bir beis görmüyorlar.

İkinci en büyük neden yağmacılık;bedava mâl var.İttihatçılar köy köy geziyorlar.İnsanları tahrik ediyorlar,"gidin Ermeni mâlı var,alın oradan" diye.Çünkü bu şekilde yaptıkları cinâyetlere destek bulacaklarını düşünüyorlar.Bu iki faktör çok önemli rol oynuyor yerel katılımlarda.Ortak Müslümanlık duygusu ve mâl,mülk yağması.

Şimdi 1918'den sonra ne kadar Ermeni geri döndü ve geri dönenlere ne oldu konusunda çalışıyorum.1918'in Ekim-Kasım aylarında Osmanlı hükûmeti,sağ kalan Ermenilerin geri dönmesine ve gelen Ermenilere terkettikleri mülklerin geri verilmesine karar veriyor.Ama oraya Müslümanlar yerleştirmiş.Ee gelen Ermeni ne yapacak?Vallahi gelen Ermenileri de öldürüyorlar,evlere girmesinler diye.Onlarca şikâyet mektupları var;belgeleri var bunların yani.

Yüzleşme dediniz.Çok önemli.Bunları bir suçlama vasıtası olarak görmemek gerekiyor ama bu toplum ve bizler,devleti suçlayarak işin içinden kolayca çıkamayız.Bizde adettir,yöneticiler kötü,halkımız çok iyi.Yok,o kadar basit değil!

"Kürtlerden barbarlar olarak söz edilir,kendi yaptıkları yurtsever bir görevdir"

-Çok arkaik bir şey de var burada.Bir toplumda "biz" olduğunda "öteki" yaratılır.Türkler,Kürtler,Çerkesler,Ermeniler,Süryaniler mevzusu olması dışında...

1996'da yazılmış bir kitabı aklıma getirdiniz.Lawrence H. Keeley'in "War Before Civilization (Medeniyetten Önce Savaş)" kitabı.Antropolojik bir çalışmadır ve zaten yazan arkeologdur.İlkel toplumlarda imhâların olduğunu anlatır.Ana tezi,insanların genellikle belli gruplar hâlinde yaşadıkları ve diğer grupları ötekileştirip,düşmân olarak gördüklerini ve bu temelde imhâyı başardıklarını anlatır.Yani,söylediğin çok yerinde bir tespit.

Kürtlerin rolüne ilişkin ilk kez bu kitapta yayınladığım bazı belgeler mevcut.Bölgedeki Osmanlı valilerinin telgrafları bunlar.Erzurum valisi Tahsin,Bitlis Valisi Mustafa,Van valisi Cevdet ve Diyarbakır Valisi Doktor Reşid gibi isimler...Kürtlerin kendi kontrolleri dışında Ermenileri-Hristiyanları katlettiklerini ve yağmaladıklarını söyleyip,Kürtleri barbarlık ve canilikle suçluyorlar.Kürtlerle çatışmalar yaşandığını ve çok sayıda yağmacı Kürdü imhâ ettiklerini söylüyorlar.Çok ilginç,bu belgeler 1915'in Mayıs-Haziran ayı belgeleridir.Katliamın yapıldığı sıradaki belgelerdir.Bu tarihten önce Mart ve Nisan aylarında aynı valiler kendi yolladıkları belgelerde Ermenilerin katledilmesi ve imhâ edilmesi fikrini açıktan beyân etmektedirler,zaten kendileri de Ermenilerin katlini organize eden insanlardır.Aynı belgelerde valiler,bu sefer Kürtlerden Ermenileri yağmalayan,öldüren barbarlar olarak söz ederler.Kendi yaptıkları ise yurtsever bir görevdir.Yani şikâyet ediyorlar,diyorlar ki,"Kürtler,bizim Ermenilere yönelik politikamızın vatansever boyutunu anlamıyorlar;bunlar yağmacı barbarlardır".Siyâsî iktidar imhânın kontrolünü bile elinden bırakmak istemiyor.İmhâyı politik güç olarak elinde tutmak istiyor ve bir de yağmayı kendi yapmak istiyor.Bu konular üzerinde hakikaten çalışmak gerekiyor.

Osmanlı yöneticilerinin,Kürtlerin yağma ve öldürme biçimlerinden rahatsız olmaları çok ilginç.Bunun altını çiziyorum çünkü benzeri örnekler Naziler'de de var.Meşhur SS subayı Max Täubner örneği vardır.Täubner'i 1941 yılında Ukrayna'ya Yahudileri imhâ için gönderiyorlar.Sonra da adamı sen niye Yahudileri imhâ ettin diye yargılıyorlar,çünkü adam fotoğraf çekiyor,mâllara el koyuyor,kendi cebine atıyor.Öldürmelere o kadar gönüllü katılıyor ki,çektiği fotoğrafları eşine dostuna gönderiyor.Sonuçta bir skandal oluyor mesele.Bu nedenle adamı yargılıyorlar,hapse atıyorlar.

Osmanlı'da da benzer bir örnek vereyim.Ermeni milletvekilleri Krikor Zohrab ve Vartkes Serengülyan'ı Diyarbakır'da öldüren Teşkilât-ı Mahsusa üyesi Çerkes Ahmed ve Halil idâm edilirler.Cemal Paşa'nın askerî yaveri Ali Fuad Erden anılarında,"Kirli işlerde kullanılan vasıtalar ihtiyâç ve kullanım zamanında lüzumludurlar;fakat kullanıldıktan sonra baş üstünde taşınmayıp ortadan kaldırılmaları gerektir (tuvalet kâğıtları gibi)" der.

Türkiye'deki inkârcı koronun en önemli argümanlarından biri Osmanlı hükûmeti işte soruşturmalar açtı,bazı haksızlık yaptığı görülen,uygunsuz davranışta bulunan yöneticileri yargılandı falândı derler,haklıdırlar esasen.Osmanlı hükûmeti bölgelere heyetler yolluyor,mahkemeler kuruyor,insanları yargılıyor,olmuş bunlar.Ama kimleri yargılıyorlar biliyor musunuz?Yağmayı yapanları!Çünkü mâla,mülke devletin kendisi el koymak istiyor.Devletle yerel yöneticiler arasında ciddi bir yağma kavgası var ve yargılananların hepsi zimmete mâl geçirmek suçundan yargılanıyor.

-Kitapta uzun yıllar cumhurbaşkanlarına hizmet veren Çankaya Köşkü başta olmak üzere,Anadolu'nun önemli şehirlerindeki Atatürk evlerinin ve hükûmet binalarının büyük çoğunluğunun Ermenilerin el konulmuş mâlları olduğunu söylüyorsunuz.

Vallahi bu Ermeniler arasında "public secret"tir;[herkesin bildiği gizli sırdır.] Öyle bir sır ki herkes bilir bunu.Çankaya Köşkü'nün sahibi Kanada'da Ottowa'da yaşıyor.Daha da doğrusu sahiplerinin torunu orada.Elinde tapusu da var hâlâ...Mahkemeye vermiyor,istemiyorum diyor.Türkiye'de belki akrabaları da vardır,bilmiyorum.Her şehirde bu hikâyeler var.Bu konularda Ermenilere bir söyleyin bin dinleyin.

"Mustafa Kemal'in Ermeni meselesine yaklaşımı pragmatikti"

-Mustafa Kemal'in Ermenilere yapılanlarla ilgili fikri,tutumu neydi?

Son derece pragmatikti.Kendisinin doğrudan bu işlere karıştığına ilişkin elimizde bir belge yok.1918,1919,1920 yıllarında ciddi bir biçimde İttihatçıları katil olarak tanımlayıp,onların yargılanmalarını falân da savunuyor.Bunun nedeni de bunları yargılarsak,bu Misâk-ı Millî dediğimiz toprakları koruruz diye düşünüyor ama onun bir sonuç getirmediğini görünce de katil dediği İttihatçılara bu sefer "vatan evlâdı" deyip,devlet bütçesinden maaş bağlıyor.

Hattâ 1926'da bir kânûn çıkartırlar,bu kânûnla idâm edilen 13-14 Osmanlı bürokratının yakınlarına devletten maaş bağlanır ve Ermeni evleri,arazileri kendilerine verilir.Mustafa Kemal'in tavrı tam bir ulusal hareket liderinin tavrıdır.Örneğin 24 Nisan 1920'de Meclis'te yaptığı bir konuşmada "fazahat" yani utanılacak,ayıp bir eylem olarak tanımlar Ermeni Katliamı'nı,İttihatçılar için "katiller" dediği birçok kez bilinir.1926-1927 yıllarında Amerika'da Lozan Antlaşması'nın senato tarafından teyit edilip edilmemesi meselesi vardır,o sırada Amerikalı gazetecilerle görüşür,orada da "İttihatçı katiller" der,"Biz bunları yargıladık" der ama kendisi diyelim ki Türk,Müslüman ileri gelenlerle görüştüğü zaman "Anadolu Türk yurdudur,Türk kalacaktır,Ermenilerin burada işi yoktur,defolup,gitmelidirler" diyen de yine kendisidir.

"İttihatçı yargılamaları,politik hesapla Misâk-ı Millî için yapıldı"

-İttihat ve Terakki yöneticileri yargılandı dediniz.Göstermelik bir yargılama mıydı bu?Talat Paşa,Cemal Paşa,Bahaeddin Şakir gibi isimlere ne oldu örneğin?

Talat ve Cemal paşalar ve Bahaeddin Şakir yurtdışına kaçtılar ama 1921 ve 1922 yılında Ermeni Taşnak örgütünün Nemesis olarak adlandırdığı bir operasyonla öldürüldüler.Yargılamalar göstermelik değildi.Şundan dolayı:Hiçbir siyâsî yargılama büyük bir mânevî gönüllükle yapılmaz.Politik hesaplarla yapılır.Ekim 1918'de Osmanlı savaşı kaybedince,İttihatçılar da iktidarı kaybettiler,İngilizler ve Fransızlar İstanbul'a geldiler.Paris Barış Görüşmeleri başladı.Hem İstanbul hükûmeti hem de Anadolu'da oluşmaya başlayan Millici Hareket Paris'ten olumlu sonuçlar elde etmek istiyorlardı.İstedikleri şey,Misâk-ı Millî denilen toprak bütünlüğü idi.İngilizler ve Fransızlar da Osmanlı hükûmetine diyorlardı ki,"Eğer Paris'ten iyi sonuç almak istiyorsanız,savaş sırasındaki işlenmiş cinâyetlerden sorumlu İttihatçıları yargılayın." Onun için İstanbul hükûmeti de Ankara'daki Millici Hareket de aralarında defalarca görüşerek İttihatçı yöneticilerin yargılanmalarının siyâseten gerekli olduğuna karar verdiler.Ana sorumlular kaçmışlardı zaten;geride kalan 200'ün üzerinde yöneticiyi yargılamaya başladılar hattâ ilk büyük idâm 10 Nisan 1919'da Boğazlıyan Kaymakamı Kemal'in idâmıydı.

Bu yargılamalarda beklenen Paris Barış Görüşmeleri'nden olumlu sonuç elde etmekti.Fakat 1920'nin başında San Remo görüşmeleri ile birlikte pek öyle Misâk-ı Millî elde edilemeyeceği,toprak bütünlüğünün sağlanamayacağı ortaya çıktı.Sevr Antlaşması'nın ön koşulları belirdi ve bunun üzerine İstanbul'daki yargılamalar gevşedi.

"Hrant,soykırım sözcüğünü bir sefer kullandı"

-Kitabın başlangıcı Hrant Dink'le bir anınızla başlıyor."Sevgili Hrant,1915 soykırım mıdır değil midir tartışmalarından uzak dururdun" diyerek başlıyorsunuz.Türkiye'de "soykırım" sözcüğünü ilk kullanan kimdi,kimlerdi?

Benim bildiğim kelimeyi ilk kullanan Falih Rıfkı Atay'dır.1967 yılı olsa gerek Dünya Gazetesi'nde yazdığı bir yazıda "Genocide" kelimesini İngilizce olarak kullanır.Daha sonra Türkiye'de unutulan bir isme burada büyük bir saygıyla referans vermek isterim:İbrahim Kaypakkaya.TİKKO hareketi (Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu) bu sözcüğü çok açık kullanmıştır.Daha sonra sevgili İsmail Beşikci hocam gelir.Recep Maraşlı Diyarbakır'da savunmasında kullanır bunu.Akademik düzeyde bu soykırımdır deyip,konu üzerinde çalışan benim,bildiğim.

Evet,Hrant "soykırım" sözcüğünü hiçbir zaman kullanmadı.Kullanmaktan da imtinâ etti.Çünkü hep bize şunu söylerdi,"Madem ki Türkler inciniyorlar,madem gocunuyorlar ben bu incinmelerinde de derin bir şey görmek istiyorum." "Bu kavram bu kadar rencide ediyorsa onları,onurlarına dokunuyorsa bu kelime,demek ki derin bir onurdan,derin bir ahlâkî kaygıdan dolayı bunu yapıyorlar,ben bu kelimeyi kullanmayarak onların o ahlâkî kaygılarına seslenebilirim" diye düşünüyordu.Çok iyi niyetliydi.Bana göre haklı değildi bu konuda.

-İnce,zarif bir bakış açısı...

Evet.Onun bir tek derdi vardı:Milletimin başına ne geldiğini anlasınlar.Ne derlerse desinler,önemli değil,bir millet vardı bu topraklarda,o millet yok artık,o milleti köklerinden koparttılar bu topraklardan.

2004'te Reuters ajansından bir gazeteci sıkıştırıyor,sıkıştırıyor köşeye,Hrant da dayanamıyor,"evet kardeşim,soykırımdı tabiî" diyor.Onun üzerine Hrant'a davâ açtılar.Ben o dönem Agos'ta köşe yazarıydım.Dedim ki,ya adam bir sefer kullandı bu kelimeyi ve ömrü boyunca kullanmadı,davâ açtınız,ben akşam yatıp sabah kalkıp soykırım diyorum,bana da açsanıza davâ...Hemen açtılar.Hrant'ın ölümünden sonra düştü davâ.Kendisine açılan davâda soykırım kelimesini kullanmak ve niçin soykırım olduğunu anlatmak istiyordu Hrant...Bana,"savunmayı birlikte hazırlayalım" diyordu.Bu kitabı bu nedenle Hrant'a adadım,hani o yapamadığı savunma olsun diye.

-İnsan zihninde mutlak unutma yoktur,bu yüzden kimi zaman affetmek de mümkün olmayabilir.Buna rağmen bu topraklar için "bir daha asla" demek nasıl sağlanabilir?

Bir bilsem cevabını...Geçmişle yüzleşme,tarihte işlenmiş suçları kabul etme ancak demokratik bir rejimde gerçekleşir.Bu nedenle,Türkiye'de Soykırım'ın tanınmasını demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak görmek gerekir.

Şöyle anlatayım,yarın sabah İstanbul'da kalan Ermeniler çıkıp,biz bu ülkeyi terkediyoruz derlerse zannediyorum hiçbirimizin "yâhû nereye gidiyorsunuz" demeye hakkı yok.Böyle bir travma...

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Gönüllü bir katılım olmasaydı,bu kadar insan öldürülemezdi",Röportaj:Filiz Gazi,Gazete Duvar,20 Nisan 2021.

https://www.gazeteduvar.com.tr/taner-akcam-gonullu-bir-katilim-olmasaydi-bu-kadar-insan-oldurulemezdi-haber-1519773