31 Ocak 2024 Çarşamba

Barış Manço'dan toplum eleştirileri:Satirik şarkılar/Onur Bıçak*

Şarkılarıyla insânların duygu ve düşüncelerine tercümân olan bir sanatçı,kalemi eline yergi için aldığında da birçok şeyi gözler önüne serebilir.

Barış Manço 1943-1999
1 Şubat 1999'da,56 yaşındayken hayâta gözlerini yuman Barış Manço,arkasında 200'ün üstünde eser bıraktı.Anadolu Rock türünün kurucularından sayılan ve şarkılarını çeşitli tarzlarda bestelemiş olan sanatçı,bazı şarkılarında toplum eleştirileri yapmış,sade ve akıcı bir dille yanlış olarak nitelendirdiği şeyleri dile getirmiştir.Şarkıların üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen bugün hâlâ aynı sorunları yaşıyor olduğumuzu görmek sizleri biraz üzebilir.Ama şarkıları sindire sindire dinlediğinizde,Barış Manço'nun nasıl nokta atışı tespitler yaptığını,sizi üzmesine karşılık güzel öğütler ve birtakım hayât felsefeleri de sunduğunu göreceksiniz.Az bilinen ama mutlakâ herkes tarafından dinlenilmesi gereken bu satirik şarkılardan ufak bir liste hazırladım.

1-Hemşerim Memleket Nire?
1993 "Mega Manço" albümünden

İnsânların "açlık ve savaşı" sorun olarak görmediklerine sitem eden Barış Manço,dünyâyı uçtan uca dolaştığını ve her yerde dillerde tek bir sorunun hâkim olduğunu söylüyor:"Hemşerim memleket nire?" Bireyciliği ve vurdumduymazlığı "dört duvarını ören çatısını kapatıp içeriden kitlemiş kapıyı" sözleriyle anlatan parça,dünyânın en büyük sorunlarından biri olan ırkçılığı da es geçmemiş:"Kardeşlik ve eşitlik üstüne uzun uzun nutuklar çekip,niye senin derin benden daha koyu diyen çok!"
[https://www.youtube.com/watch?v=Gx6262LrWko&t=3s]

2-Kazma
1983 "Estağfirullah...Ne Haddimize!" albümünden

Şarkıdaki şu dizeler çıkar ilişkilerimizin,alın teri olmadan para kazanma isteğimizin,elimizdekilerle yetinemeyişimizin atasözlerimize bile yerleşmiş olduğunu bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor:"Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür dersen,kaz gelen yerden tavuğu esirgemezsen,bu kafayla bir baltaya sap olamazsın ama gün gelir sapın ucuna olursun balta!" Şarkının sonuna da "Kazma olmaya özenmeyin dostlar" diye ekliyor Barış Manço.Sanırım bunun sebebi de "kazma özentiliğinin" bahsi geçen kazmalardan daha büyük bir sorun olması.
[https://www.youtube.com/watch?v=awJjQTbi638]

3-Dıral Dede'nin Düdüğü
1993 "Mega Manço" albümünden

Daha fazla geç kalınmadan görülmesi gerekeni görmeye davet eden Barış Manço,açgözlülüğü,cimriliği ve güç uğruna yapılan kötülükleri sert bir dille eleştirirken bir yandan da hesap sormayı unutmuyor:"Hele destûr.Maşallah bu ne kudret böyle!Zayıfları ezmedin mi söyle?"
[https://www.youtube.com/watch?v=UaY-JDa_rJ4&t=2s]

4-Ahmet Bey'in Ceketi
1988 "Ful Aksesuar '88 Manço:Sahibinden İhtiyâçtan" albümünden

Şarkıda herkesin gömlek giydiği bir toplumda ceket giyen Ahmet'in hikâyesi anlatılıyor.Hikâye,konu komşuya dert olmuş "Ahmet ve ceketi'nin" günün birinde nasıl "Ahmet Bey ve Ahmet Bey'in ceketi" olarak anılmaya başladığını anlatıyor.Hasetçiliği,çekememezliği yergi dolu dizelerle anlatan Barış Manço,bizlere bir de müthiş bir hayât felsefesi sunuyor:"Meğerse tüm kerâmet,ceketteymiş be Ahmet.Barış'a sorar isen sen bu yolda devam et!"
[https://www.youtube.com/watch?v=F2BOgCv38ZE]

5-Halil İbrahim Sofrası
1983 "Estağfirullah...Ne Haddimize!" albümünden

Toplumsal değerlerin yitirildiğini ve ahlâkî çöküşün ileri boyutlara vardığını anlatan bu parçada Barış Manço,önem verdiğimiz şeyleri tekrar gözden geçirmemiz istiyor.Târihsel bir konsept ile ilerleyip iyi ve kötüyü yan yana getirdikten sonra,insânı garip hissettiren bir düşüş ile son buluyor:"Sapa,kulpa,kapağa itibâr etme dostum,içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok!Para,pula,ihtişâma aldanıp kanma dostum,içi boş insânların bu dünyâda yeri yok!”
[https://www.youtube.com/watch?v=CZWHbfr9iBs&t=1s]

*Onur Bıçak,Barış Manço'dan toplum eleştirileri:Satirik şarkılar,8 Temmuz 2020.

https://www.onurbicak.com.tr/blog/2020/07/08/baris-mancodan-toplum-elestirileri-satirik-sarkilar/

30 Ocak 2024 Salı

"Kemâlizm anlaşılmadan hiçbir sorun çözülmez..."/Abdullah Öcalan*

Gazeteci Cengiz Kapmaz'ın Abdullah Öcalan'ın konuşmalarından derlediği yazısında ilginç satırlar dikkat çekiyor..

Abdullah Öcalan'dan zaman zaman çok ilginç açıklamalar geliyor.Bu açıklamalar arasında Mustafa Kemâl'le ilgili olanlar var.

Bir fikir sahibi olmak için Abdullah Öcalan'ın bu konudaki sözlerine bakıp stratejisini anlamaya çalışalım. 10 Eylül 2003 târihli konuşması

"PKK,Cumhuriyet'in temel niteliklerine bilimsel olarak daha yakındır.Mustafa Kemâl'in ilkelerine bilimsel temelde daha yakındır.PKK özellikle KADEK'le birlikte bilimsel çağdaş çizgiye daha yakınlaştı."
24 Eylül 2003 târihli konuşması

"Kemâlizm'i başka türlü değerlendirmiyorum.Mustafa Kemâl'in 1920'lerdeki İzmit konuşmalarına bakın.Göreceksiniz,Kemâlizm budur.Herkes yalan söylüyor.Profesörler yalan söylüyor.Bunlar Mustafa Kemâl adına yalan söylüyor.Bugün 'Kemâlistiz' diyorlar,en çok da ordu Kemâlizm'i dillendiriyor.Ancak bunların Kemâlizm'i anladıklarını düşünmüyorum." 30 Kasım 2005 târihli konuşması

"Benim Kemâlist olduğumu iddia edenler,kendileri 1930'lu,1940'lı yılların Hitler ve Mussolini anlayışını temsil edenlerdir.Kapitalist milliyetçi çizgiyi dayatanlardır ya da Stalin'in dar sınıf anlayışını temsil edenlerdir.Mustafa Kemâl bir olgudur.Mustafa Kemâl'i çözmeden Türkiye'de hiçbir sorunu çözemeyiz.Mustafa Kemâl'in 1920'lerde emperyalizme karşı vermiş olduğu mücâdeleyi kendi etnik kimliğinden bağımsız olarak değerlendiriyorum.Dünyâ halklarına örnek bir mücâdeleydi...Mustafa Kemâl'in 1920'li yıllarda oynadığı rolü 2000'li yıllarda oynayacak bir 'Kürt' Mustafa Kemâl'e ihtiyâç vardır.Kemâlizm'in güncelleştirilmesi dünyâ çapında bir ihtiyâçtır." 13 Aralık 2006 târihli konuşması

"Mustafa Kemâl'e 'ulus-devletin kurucusudur' diyorlar.O günün koşullarında doğrudur ama o,özgürlükçüdür.Onun için bağımsızlık ve özgürlük esâstı.O da benim gibi çok okuyormuş,sabahlara kadar.Benim okuduğum türden kitâplar okuyormuş.Devletler,medeniyetler târihi,politika üzerine ve daha birçok kitâp okumuştur.Benden çok okuyordu.Kendi döneminde ve koşullarında ne yapsın,ancak onları yapabildi.Avrupa medeniyetini,Batı medeniyetini hedef aldı,mürşit olarak bilimi gösterdi.Bugün yaşamış olsaydı,bizim yaptıklarımızı yapacaktı." 8 Ağustos 2007 târihli konuşması

"Mustafa Kemâl özünde bir kurtuluşçudur.Dönemin emperyalist devletlerine karşı bir kurtuluşçu ve Cumhuriyetçi'dir.Bunun dışında Mustafa Kemâl'e bir anlam yüklememek gerekir.Mustafa Kemâl bunların dışında bir şey yapmamıştır,bunlardan daha fazlası da değildir.Mustafa Kemâl ne Türk milliyetçisidir,ne solcudur,ne de başka bir şeydir."

26 Aralık 2007 târihli konuşması

"Kemâlizm'i bir parantez içinde değerlendirmek gerekiyor.O dönem İngiliz ve Alman ekipleri güçlüydü.Buna rağmen belli ölçülerde Sovyetlere de dayanarak bağımsız bir çizgi ortaya koymaya çalışmıştır.Bunda belli ölçülerde başarılı da oldu.Önünde kapitalizmden başka bir seçenek de yoktu.Bazı ilkeler geliştirdi.Bağımsızlık 1930'lara kadar sözkonusudur.Ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti emperyalizme bağlanmıştır.Kemâlizm'i bu parantez içinde algılamak,bağımsızlığını böyle değerlendirmek gerekiyor." 11 Ocak 2008 târihli konuşması

"Bunlar Kemâlist olmadıkları hâlde Kemâlist olduklarını söylüyorlar,yalan söylüyorlar,neden gerçek fikirlerini ortaya koyamıyorlar?Ya gerçek Kemâlist olsunlar ya da Kemâlist olduklarını söylemesinler.Ben Mustafa Kemâl'in olduğu yerdeyim,O'nun kıyamet kopardığı noktadayım.Bunları dile getirdiğim zaman bana 'Kemâlist oldu' diyorlar." *Abdullah Öcalan,"Kemâlizm anlaşılmadan hiçbir sorun çözülmez...",Bor Haber,31 Ocak 2011. https://www.borhaber.net/apokemalizm-anlasilmadan-hicbir-sorun-cozulmez

25 Ocak 2024 Perşembe

İnsân kabul edilen salyangozlar/Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky*

Günümüzde neredeyse bütün Avrupa az ya da çok Türk'e sevdalanmıştır.Önceleri,örneğin bir yıl önce Avrupa,Türklerde büyük ulusal güçler aramaya çalışmıştı,ama aynı zamanda da Avrupa devletlerinin hemen hemen hepsi Rusya'ya sırf duyduğu nefretten böyle davrandığını içinden geçirmiyor değildi.Gerçekte,Türkiye'de doğru ve sağlıklı ulusal bir organizmanın bulunmadığını,dahası bu organizmanın kesinlikle kalmadığını,çözüldüğünü,zehirlendiğini ve çürümeye yüz tuttuğunu,Türklerin düzgün bir devlet olamayacağını,zirâ Asyalı bir sürü olduğunu anlamamaları mümkün değildi.Gelgelelim Türk-Rus Savaşı'nın başlamasından beri,bu ulusun cânlı bir yapıya sahip olduğunun görülmesi bir yana,zamanı geldiğinde bu cânlı yapının gelişme ve ilerleme gösterebileceği,bazı Avrupa devletlerinde gerçek ve ciddî bir görüş olarak benimsenmiş ve yavaş yavaş güçlenmiştir.Bu hayâl birçok Avrupalı kafayı gittikçe daha bir büyülüyor;sonunda bize de bulaştı:Rusya'da kimileri Türkiye'nin birdenbire gösterdiği beklenmedik ulusal bir güçten dem vurmaya başladı.Ama Avrupa'da bu görüş hiç değilse Rusya nefretinden güçlenmişti,oysa bizde bir yerde ya da herhangi bir olayda "başarısızlığımız" sözkonusu olmasın,toplumumuzun aydın katının her zamanki özelliği olan o korkunç karamsar yargıları aceleciliğinden ve korkaklığından ileri geliyor.Don Kişot'un dağılmış zihninde ortaya çıkan aynı şey Avrupa'da da oldu,olayın özü tümüyle aynı,ama ters biçimde:Gerçeği kurtarmak için salyangoz bedenli insânlar uydurmuştu Don Kişot,bunlarsa Rusya'nın güçsüz ve hiç olduğuna değin teselli edici asıl hayâllerini kurtarmak için,gerçek salyangozlardan,ona kan,cân,rûh,beden giydirerek,sağlıklı insân organizması yaratmışlardır.En kültürlü Avrupa devletleri hırsla Rusya'yla ilgili su katılmadık saçmalıkları yayıyorlar şimdi.Avrupa eskiden de çok az tanırdı bizi;böylesine aydın,kültürlü ulusların,nefret ettikleri ve sürekli çekindikleri bir halkı incelememeleri doğrusu çok şaşırtıcıdır.Avrupalıların bizimle ilgili bilgilerinin kıtlığı ve birçok açıdan bizi anlamaması bu zamana kadar bir bakıma faydalı olmuştur bize.Bu nedenle şimdi de zararı dokunmayacaktır.Rus subay ve erlerinin savaşma yeteneği,yüksek disiplini,kahramanca direnişi karşısında şaşkınlıklarını belirten onlarca savaş muhabirinin tanıklığına rağmen,Rusya'nın "askerî devlet olarak utanılacak zayıflığını" öne sürerek ülkelerinde bağırıp dursunlar;örneğin savaşın başlangıcında Rus karargâhının,ciddî de olsa,bir ulusun her zaman başına gelebilecek hatâlarını düzeltilmesi olanaksız görmekle kalmayıp,bunu ordumuzun ve ulusumuzun her zamanki yapısal eksikliği olarak varsın değerlendirsinler (son iki yüzyıl boyunca savaşlarda onları sık sık hırpaladığımızı unutarak.) Nihâyet,en ağırbaşlı siyâsal yayın organlarıyla,Petersburg'un Vyborg bölgesinde,başını nihilistlerin çektiği büyük bir halk ayaklanmasını ve Petersburg'un kurtarılması için Rus askerî komutanların,Dinaburg'dan demiryolu boyunca iki alayın sevkedilmesi taleplerini doğru bir habermiş gibi Avrupa'ya bildirsinler ve bütün bunları kör bir hınçla söyleyip dursunlar,önemli değil.Bir kez daha söylüyorum,bunlar bize zarar yerine fayda getirir,çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar,hiç kuşkusuz "Avrupa uygarlığının en tehlikeli düşmânı olarak",bize karşı ülkelerinde her yerde nefret duyguları uyandırmak istemişlerdir,işte,askerî devlet olarak,devlet organizması olarak bizleri şerefsizliğe yakın gülünç ve düşmüş duruma sokmuşlardır.İyi de,bu kadar güçsüz ve önemsiz bir devlet nasıl olur da kendine karşı koalisyonlar yaratır ve korku salar?Kendi kamuoyunu bize karşı kışkırtması onlara özellikle gerekiyor.Öyleyse kendi zararlarına böyle konuşuyorlar;bu,bize zarar değil,fayda sağlar.Sonunu bekleyelim bakalım.

Rus halkının uğrunda çarının kılıcını çektiği bu yüce davâsının doğruluğuna,bu davânın er ya da geç tartışmasız zaferine olan sarsılmaz inancı,azim ve kararlılığı üzerine tam ve gerçek bilgilerin sonunda Avrupalılara ulaştığını düşünmek...Nihâyet,Rusya için bu savaşın yüksek derecede ulusal bir savaş olduğunu,bıkmadan usanmadan söyledikleri gibi halkımızın asla durağan ve rûhsuz bir yığın olmadığını,tersine,gücünü,güçlü organizmasını kavrayan,tek bedenmişçesine kaynaşan,ordusuyla gönülden ve kendi istenciyle bütünleşen bir halk olduğunu düşünmek,ah,bütün bunlar onlarda ne korkular,ne endişeler uyandırırdı kimbilir!Hiç kuşkusuz,bu,zayıflığımıza,düşmüşlüğümüze karşı sürdürdükleri ince kara çalmalardan çok,Avrupa'nın bize karşı gerçek ve açık bir koalisyonuna yol açardı.Hayır,Vyborg'daki isyâna inansınlar,bu iyi.Buna inanmaları bizi sadece yüreklendirir.

Ama Avrupa'da bunlar anlaşılır olgular,nedeni de açık.Ancak Türk ulusunda birdenbire yeni ve cânlı bir gücün belirdiğine ülkemizde inanmak,sarsılmak,endişelenmek nasıl mümkün olabilir?Türk bu gücünü nasıl göstermiş?Fanatizmle mi?Fanatizm güç değil,küflenmişliktir,bizde şimdi Türk gücüne inanan bu tipler bunu yüz kez,bin kez vaaz etmişler,Türk zaferlerinden söz etmişlerdir hep.Oysa saldırılarımız bir-iki kez püskürtülmüştür,aslında bu olumlu değil,olumsuz bir başarıdır.Sivastopol'u savunurken,Fransız ve İngilizleri,çok kayıplar verdirerek püskürtmüştük;ne var ki o zamanlar Avrupa bu başarılarımızı hiç ağzına almamıştı.Biz son iki ay askerî açıdan Türklerden daha zayıftık;sorarım,neden bundan yararlanmayı bilmediler peki,neden bizi Balkanlar'dan söküp,Tuna [Danube] ötesine sürmediler?Tersine,asıl mevzilerimizi her yerde tuttuk,Türkleri her yerde püskürttük.Geçenlerde Tserkovna önlerinde olduğu gibi yaklaşık sekiz taburumuzla onların on taburunu darmadağın ettik.Türk gücüne inananlar,bizden daha iyi olan tüfeklerini,toplarını gösteriyorlar.Ancak bizim sadece Türklerle değil,aslında Avrupa devletleriyle de savaştığımızı,birçok İngiliz subayının Türk ordusunda görev yaptığını,Türk ordusunun Avrupa sermâyesiyle donatıldığını,Avrupa diplomasisinin pek çok bakımdan,daha savaşın başında,doğal müttefikimizin yardımından ve Türkiye topraklarına ulaşan yollarımızdan bile bizleri yoksun bırakarak elinden gelen her türlü engellemeyi yaptığını unutmuş görünüyorlar.Ayrıca Avrupa bize olan nefretiyle Türk fanatizmini de kuşkusuz körüklemiştir.Nihâyet ordumuzun geri bölgelerine saldırılar düzenlemek amacıyla Avrupa'da silâhlı,paralı büyük bir çete faaliyetinin tezgâhlandığı açığa çıkmıştır.Buna ek olarak yakın zaman önce bunu tamamlamak için kasalarından hayli yüklü bir para Türkiye'ye kredi olarak ayarlanmıştır,bu akıl almaz kredi sırf Türkiye'nin salyangozlar devleti değil,etiyle,kemiğiyle aynı Avrupa devletleri gibi cânlı yapıya sahip olduğu düşüncesinden çok hoşlanmaları nedeniyle verilecekti.Peki,ne zaman,Türkler,tüm eyâletlerinde sel gibi insân kanı akıttığı zaman mı,Bulgarları bir tek kişi bırakmayacak şekilde yok etmek amacıyla Türkiye'nin bizzat kendi yöneticileri arasında alenî bir kumpas kurulduğu zaman mı olmuştu?Türkler şimdi Bulgarlardan yağmaladıkları erzak,at ve büyükbaş hayvan sürüsüyle ordusunu besleyerek ve destekleyerek savaşıyorlar bizimle.Türkler bu zengin eyâletlerini yakıp yıkmaktan kendilerini alamıyorlar.Kendi ülkesinin işte bu yıkıcılarına,bu câna kıyıcılara uygar geçinen İngilizler kredi vermişler ve onların ekonomisine bir de güvenmişlerdir!Ne yapalım,öyle olsun,orada yine de anlaşılır bir durumdur bu olup bitenler.Ama bizde Türklerin gücü nasıl olur da kabul edilebilir?Kendi toprağını yakıp yıkması,ülkenin Hristiyan nüfûsunu kökünden yok etmesi,soruyorum,güç müdür?Evet,böyle bir güç savaşın bitimine kadar onlara yetmez.Savaş lehimize döndükten sonra Türklerin askerî ve ulusal gücünün bu hayâlî yapısı ansızın çökecek ve kapağın açılmasıyla fışkıran buhar örneği fanatizmiyle birlikte uçup gidecektir.

Bizim bazı aklıevveller sözle ve basın yoluyla Slav sorununa lânet okuyorlar:"Slavlar ve Slav birliğine değin bütün bu fantazyalar içimize işlemiştir!Birileri bu Slavları boynumuza asmıştır,neden mi?Avrupa'yla sürekli didişmek,bugün de,yarın da her zaman bize olan güvensizliklerini,nefretlerini sürdürmek için!..Slavcıların cânı cehenneme! vs. vs. vs..." Ama bu akıllıların yaygaraları,sanırım,Slav ve Doğu sorunu üzerine yalan yanlış bilgilenmeden kaynaklanıyor;çoğu son âna kadar bu sorunlarla ilgilenmemiştir bile.Bu yüzden onlarla tartışmak olanaksız:Aslında onların bilmediği,Doğu sorununun (Slav sorunuyla birlikte) ne Slavcıların,ne de herhangi bir tarafın uydurması olduğudur,çok zaman önceden,kendiliğinden,-Slavcılardan önce,sizden,bizden,Büyük Petro ve Rus İmparatorluğu'ndan bile çok önce- vardı bu sorun.Büyük Rus oymaklarının tek Rus devleti hâlinde ilk birleştiği,yâni Moskova Çarlığı döneminde doğmuştur.Doğu sorunu Büyük Petro'nun yüksek derecede benimsediği ve Moskova'yı terkederken Petersburg'a taşıdığı,Moskova Çarlığı'nın ezelî düşüncesidir.Bu düşüncenin Rus devletiyle,Rus rûhuyla örgensel bağını Petro derinliğine kavramıştı.İşte neden:Bu ideal Petersburg'da cânlı tutulduğu gibi,aynı zamanda Petro'nun ardıllarınca Rusya için saptanmış bir görev olarak kabul edilmişti.İşte,bu düşünceyi terketmemenin,ihânet etmemenin nedeni!..Slav ideasından vazgeçmek,Doğu Hristiyanlığı'nın yazgısı sorununu (NB. Doğu sorununun özü) çözümsüz bırakmak,Rusya'yı paramparça etmek,yerine yeni,ancak hiç de Rus olmayan bir şey uydurmakla aynı anlama gelir.Bu,devrim falân değil,sadece kendini yok etmedir;bu nedenle akıl almazdır,çünkü böylesine bir bütünü ortadan kaldırmak ve onu tamamen farklı bir organizmada yeniden yaratmak mümkün değildir.Bu ülküyü Rus Avrupalılardan en kör olanları anlamıyor ve kabul etmiyor,tabiî onların bu rezilliğine borsacılar da katılıyor.Rusya'da ceplerini doldurmaktan başka gözleri hiçbir şey görmeyen,bu yüzden de Rusya'ya yalnızca maddî çıkarları ve kasalarını doldurma açısından bakan günümüzün insânını borsacı olarak değerlendiriyorum.Onlar şimdi koro hâlinde ticâretin durgunluğunu,borsa krizini,rublenin değer kaybettiğini haykırıp duruyorlar.Ama bizim bu borsacılar kendi alanları dışında olup bitenleri anlayacak kadar uzak görüşlü olsalardı Rusya'nın bu savaşa girmemesinin kendileri için daha kötü olacağını kavrayabilirlerdi.Borsa "işleri" de olsun,ulus gerçek anlamda,yâni gerçek,cânlı bir yaşamla kendi doğal görevini yerine getirerek yaşantısını sürdürsün,yoksa Yahudilerin ve borsacıların ellerinde cânlandırılmak istenen bir kadavra olsun diye değil...Düşmânlarımızın küstahça ve kırıcı meydan okumalarından sonra eğer bu savaşı başlatmasaydık,zulüm gören çilekeşlere yardım etmeseydik,kendi kendimizi alçaltmış olurduk.Oysa kendinden kuşku duyma,ahlâkî çöküş ve ardından kinizm "işlere" engel olmaktadır.Uluslar yüksek duygularla,insânları birleştiren ve aydınlatan büyük düşüncelerle,halkıyla kaynaşmakla ve nihâyet halkın yüksek sınıfı kendiliğinden yanında kabul ettiği zaman ayakta kalırlar,ulusal gücün kaynağı bunlardır,ulusu cânlı tutan ne borsa spekülasyonu,ne de rublenin değerine takılıp kalmaktır.Ulus tinsel olarak geliştikçe,maddî olarak da zenginleşir...Aman,ne eskimiş sözler ediyorum!..

*Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky,İnsân kabul edilen salyangozlar,Eylül 1877;Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky,Bir Yazarın Günlüğü,(çev.) Kayhan Yükseler,1. bs.,İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,2005,c.2,s.955-960.

8 Ocak 2024 Pazartesi

Shavarsh Misakyan'ın Mimâroğlu'na yönelttiği târihsel soru/Dr. Ümit Kurt*

Târihçi Ümit Kurt'un "Kânûn ve Nizâm Dairesinde:Soykırım Teknokratı Mustafa Reşat Mimâroğlu'nun İzinde Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Devlet Mekanizması" başlıklı yeni çalışması geçtiğimiz haftalarda Aras Yayıncılık'tan çıktı.Kurt,24 Nisan 1915 tutuklamalarını ve devamındaki Soykırımı "masa başında" uygulayan önemli bürokratlardan -daha sonra Danıştay Başkanlığı'na kadar yükselecek- Mustafa Reşat Mimâroğlu'nun hayâtına,Ermenilerin sürülmesini nasıl meşrûlaştırdığına ve sorguladığı Shavarsh Misakyan ile "târihsel" diyebileceğimiz karşılaşmasına odaklanıyor. -Mustafa Reşat Mimâroğlu'nu ve hayâtını hangi açılardan önemli buldunuz ve hakkında bir kitâp yazmaya karar verdiniz?

Esâsında bütün hikâye târihçi David Ceserani'nin Adolf Eichmann biyografisi kitâbıyla başladı.Malûm bir SS subayı olan Adolf Eichmann yüzbinlerce Yahudi'nin ölüm kamplarına gönderilme emirlerini harfiyen uygulayan bir fâil.İşin ilginç yanı,Kasım 1945'e,yâni Naziler savaşı kaybedip,Müttefikler onları cezâlandırmak için harekete geçene kadar Eichmann'ın adı,sanı kimsenin dikkatini çekmez.Bildiğiniz üzere bu durum Eichmann'ın İsrail istihbârâtının düzenlediği bir operasyonla 1960'ta Buenos Aires'te yakalanıp Kudüs'e getirilerek bütün dünyânın gözü önünde yargılanmaya başlamasıyla değişir.Eichmann gerçekte eline bir kez bile silâh almamasına,hiçbir Yahudi'nin cânına kendi elleriyle kıymamasına rağmen târihe "masa başı kâtili (desk killer)" olarak geçer.

1961'deki bu davâyı New Yorker için yakından takip eden Hannah Arendt,kendisine yöneltilen sorular karşısında,hiçbir Yahudi'yi öldürmediğini,özel bir Yahudi nefreti taşımadığını,Yahudilerle bir sorunu olmadığını ve yalnızca kendisine verilen emirleri uyguladığını tekrar tekrar ifâde eden Eichmann'ın cevâplarını "samîmî" bulur,onun doğruyu söylediğini savunur.Arendt'e göre Eichmann tam da kendisinin tasvir ettiği gibi ihtirâssız bir idârecidir;kolaylıkla başka biriyle yeri değiştirilebilecek geniş ve muazzam ölçekteki bir imhâ çarkının sadece ufak bir dişlisidir.O totaliter bir rejime tamamen kendisini râm etmiş memûr/bürokrat/teknokrat zihniyetli,sıradan biridir.

Oluşturmaya çalıştığım bu çerçevede Ermeni Soykırımı bağlamında ele alınması gereken ve bu çalışmanın konusunu oluşturan târihsel aktör olarak Mustafa Reşat Mimâroğlu karşıma çıktı.

-Kimdir Mustafa Reşat Mimâroğlu?

Mustafa Reşat,Dâhilîye Nezâreti'ne bağlı Kısm-ı Siyâsî'nin polis müdürü genç bir bürokrat olarak,aynı şubede kendisiyle birlikte görev yapan diğer memûrlarla birlikte Ermeni Soykırımı'nın fitilini ateşleyen 24 Nisan 1915 tutuklamalarının plânlanması,organize edilmesi ve uygulanmasında etkin bir rol üstlenmiş,böylece siyâsî karar alıcıların işini kolaylaştırmıştır.Mütâreke sonrası yapılan yargılamalarda kendisine yöneltilen en büyük suçlama,tutuklanan kişilere sorguları sırasında işkence yapmaktır.Aynı Reşat,Talat Paşa'nın Ermenilere yönelik tehcir emirlerinin Anadolu'da örgütlenmesi ve uygulanması sürecinde aktif bir rol üstlenir.Doğu vilâyetlerine yaptığı ziyâretlerde tehcir hâdisesine yerinden eşlik eder ve bu süreci denetler.Tehcirin aksadığı bölgelere problem çözücü bir teknokrat olarak gönderilir,bu anlamda Talat'ın güvenine "mazhar" olmuştur.İlâveten,Mustafa Reşat tehcir edilen Ermenilerden kalan mâl ve mülklerle ilgili de mesâî harcar.

Ermenice bilmesi,bu dile olan hâkimiyeti,çocukluğundan beri Ermeni toplumuyla komşuluk üzerinden geliştirdiği yakın ilişkiler ve cemaati bu sayede tanıması gibi özellikleri Talat Paşa'nın dikkatinden kaçmaz.Kaymakam,vali,idâreci ve bürokrat olarak çıktığı bu yolda bir soykırım teknokratına evrilmiş,Ermenilerin imhâsı sürecinde kritik bir eşik olan 24 Nisan 1915 tutuklamalarını gerçekleştiren bürokrat olarak târihe geçmiştir.Tamamen görev bilinciyle hareket eden,hiyerarşinin dışına çıkmayan,itâati esâs alan bir zihin yapısı vardır.Ancak bu kariyerizmi ve görev bilincinin yanında onun eylemlerini vatanın ve milletin selâmeti ideali etrâfında belirleyip yerine getirdiğini akılda tutmak gerekir.

Esâs itibâriyle yeni kurulan Cumhuriyet'in kadroları Mustafa Reşat gibi bürokratlarla doludur.Bu anlamda yeni rejimin bir "Fâiller Cumhuriyeti" olduğunu iddia ediyorum.Arşivlerde adı,sanı ve yaptıkları birkaç cümleyle anlatılan soykırım fâili Mustafa Reşat Mimâroğlu işte bu yeni rejimin Danıştay Reisi'dir.Onca dosya yığını arasında ismi birkaç cümleyle geçmesine rağmen kariyeri ve eylemlerinin sonuçları onu târihsel olarak önemli bir figür kılar. -Mustafa Reşat Mimâroğlu aslında bir İttihatçı olmasına rağmen Cumhuriyet rejiminde de kendisine önemli yerler buluyor.Bu hangi dinamiklerde mümkün oluyor?İttihatçı kadroların yeni rejimde görev alması olağandışı bir durum değil hattâ belli açılardan da bir süreklilik var zâten ama bu hepsi için de geçerli değil.Mimâroğlu hangi dengeler içinde Mustafa Kemâl'in kadrolarında devam edebiliyor?

Bu soruya târihsel bir anekdotla cevâp vermeye çalışayım.1981 senesinde Talat Paşa'nın eşi Hayriye Hanım'a mutât ziyâretlerinden birini gerçekleştiren gazeteci-yazar Murat Bardakçı'ya bu sefer eski Cumhurbaşkanı Celâl Bayar da eşlik eder.Bayar'ın Hayriye Hanım ile konuşurken göstermiş olduğu nezâket ve kendisine "Hanımefendi Hazretleri","irâde buyurursanız" diye hitâp etmesi karşısında bir hayli şaşırdığını belirten Bardakçı'nın,ziyâret sonrası dışarı çıktıklarında Bayar'a,"efendim,siz Reisi Cumhursunuz,neden bu derece saygı gösteriyorsunuz?" diye sorduğunda aldığı yanıt,târihe düşülecek not niteliğindedir:Bayar,Bardakçı'ya "kendisi şefimin refikasıdır" diye cevâp verir.

İşte Celâl Bayar'ın "şefi" Talat Paşa'nın tornasından çıkmış,ona her koşulda lâyıkıyla hizmet eden,onun ideallerini paylaşan,İttihat ve Terakki'ye göbekten bağlı teknokratlardan biri Mustafa Reşat.O ve onun gibiler Mustafa Kemâl'in kurucu lideri olduğu yeni ulus-devletin üst kadrolarında kendilerine yer bulmuşlar ve yeni rejimin konsolidasyonu sürecinde kilit roller üstlenmişlerdir.

Birçoğu Rumeli topraklarından gelen ve 1912 sonrası Balkanlar'daki yıkıma tanıklık eden bu kuşak mensûpları,Mustafa Kemâl'in her dâim teveccühüne mazhar olmuştur.Talat'ın "adamları" bu eski İttihatçılar,Mustafa Kemâl'in yeni kurduğu Cumhuriyet rejiminin elit sınıfını teşkil etmişlerdir.Bu bize Soykırım'ın sadece yıkıcı değil aynı zamanda inşâ edici,kurucu etkisini de gösterir.Bu kadrosal süreklilik,târihçi Hans-Lukas Kieser'in iddia ettiği gibi,yeni Türkiye'nin sadece Talat'ın değil bu kişilerin de omuzlarında yükseldiğine işâret eder.Zirâ sözkonusu teknokratların/bürokratların eylemleri,fikirleri yaşadıkları toplumun şekillenmesinde önemli roller oynamıştır.

Tabiî burada sözkonusu İttihatçı bürokratların,teknokratların ve memûrların 1926'da İzmir Suikastı'yla tasfiye edilen İttihatçı gürûhtan kendilerini ayrıştırdığını ve o siyâsî güç mücâdelesinde süreci oldukça iyi okuyup kendilerini bundan uzak tuttuklarının da altını çizmek gerekir.

Mülkiyeli bir İmparatorluk bürokratı olarak memûriyet/bürokratik kariyerine başlayan ve Talat Paşa'nın soykırım teknokratı olarak tarif ettiğim Mustafa Reşat Mimâroğlu'nun yeni kurulan ulus-devletin,yâni Cumhuriyet rejiminin kadrolarında kendine yer bulabilmesi ve Danıştay Reisliği gibi oldukça üst düzey bir göreve getirilmesi,yukarıda açımlamaya çalıştığım târihsel bağlamdan bağımsız düşünülemez.Bu minvâlde uzun bir süredir ilgili literatürü meşgûl eden Erik-Jan Zürcher ve Feroz Ahmad gibi iki önemli târihçinin tartıştığı İttihat ve Terakki-Cumhuriyet rejimleri arasındaki düşünsel,ideolojik ve kadrosal sürekliliklere veyâ kopuşlara ilişkin olarak,partili-memûr Mustafa Reşat Mimâroğlu gibi alt-orta ölçekli teknokratların hayât hikâyeleri,kariyerleri ve eylemlerinin analizinin daha somut veriler sunduğu kanâatindeyim.

Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım,Ziyâ Gökalp,Dr. Reşid vb. gibi İTC hiyerarşisinin tepesinde/çekirdeğinde yer alan,katliâmları organize eden ve "ideolojik elitler" olarak temâyüz eden fâillerin yanında Mustafa Reşat,Ali Rıza Öğe,Hüseyin Aziz Akyürek vb. gibi ideolojik motivasyonlarla hareket etmekten ziyâde imhâ siyâsetinin teknik ve bürokratik işleyişini ve verimliliğini sağlayan "teknokrat fâillere" odaklanmak,Ermeni Soykırımı'nın diğer kolektif şiddet olayları ile karşılaştırılması açısından literatürde yeni patikalar açabilir.

-Benzer isimleri de saysak,yeri gelmişken...

Örneğin,Mustafa Reşat Mimâroğlu ile benzer bir kariyer patikasına sahip ve onunla mesâî arkadaşı olan bürokratlardan bir diğeri Hüseyin Aziz Akyürek'tir.1882 doğumlu Hüseyin Aziz,Mustafa Reşat gibi 1899'da Mülkiye'den mezûn olduktan sonra 1903'te Şûrâ-yı Devlet Mülkiye Dairesi'nde memûr olarak çalışmaya başlar.İttihat ve Terakki üyesi olarak birkaç kazada kaymakamlık görevi yürüttükten sonra 6 Ağustos 1914'te Emniyet-i Umûmîye Müdüriyeti Siyâsî Kısım yardımcılığına atanır ve böylece Mustafa Reşat'ın yardımcısı olur.Aynı Akyürek,24 Nisan 1916 târihinde terfîan ve asâleten Emniyet-i Umûmîye Müdüriyeti'ne tayîn edilir.Kendisinin bu görevdeyken Enver Paşa tarafından Kasım 1913'te Harbiye Nezâreti'ne bağlı olarak kurulan Teşkilât-ı Mahsûsa'nın ilk beş idârecisi arasında yer aldığı iddia edilir.Mütâreke sonrası,27 Nisan 1919'da Divân-ı Harbî Örfî'nin gıyâbında yargıladığı İttihat ve Terakki yöneticileri arasındadır.Hüseyin Aziz Bey,Teşkilât-ı Mahsûsa'nın harp devresindeki eylemlerinden sorumlu tutulur.Bu sırada kendisi Almanya'da firârîdir.Ağustos 1920'de hakkındaki yargılamalar Divân-ı Harbî Örfîlerin kaldırılmasıyla son bulur.24 Eylül 1922'de Yunan işgâlinden yeni kurtarılmış Saruhan Sancağı'na mutasarrıf olarak atanır.Akabinde Ağustos 1923'te İzmir valisi ve Aralık 1924'te İzmir belediye başkanı olur.1927 genel seçimlerinde Erzurum mebûsu seçilen Hüseyin Aziz Bey,1946'ya kadar Meclis'tedir.29 Mayıs 1947 târihinde Vakıflar Genel Müdürlüğü İdâre Meclis Başkanlığı'nda görev alır.

Ondan önceki İzmir valisi Mustafa Abdülhâlik Renda,Bitlis Ermenileri'nin tehciri ve katliâmından sorumlu bir diğer soykırım fâili ve bürokratıdır.1916'da Halep valisi olan Mustafa Abdülhâlik Bey buradaki Ermenilerin Der Zor'a tehcir edilmesi işini büyük bir coşku ve iştiyâkla yerine getirmiştir.Eylül 1922'deki İzmir Yangını'ndan sonra Talat Paşa'nın en güvendiği bürokratlardan olan bu iki ismin şehri yönetmesi şaşırtıcı değildir,zirâ Mustafa Reşat dâhil olmak üzere bu üç teknokrat da Talat'ın ekibinden/takımından/okulundan kişilerdir,onun "mezûnları"dır.Mustafa Abdülhâlik Renda da,Talat Paşa kontenjanından Cumhuriyet rejimi kadrolarında vali,bakan,milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı gibi üst düzey makâmlarda kendisine yer bulmuştur. -Mimaroğlu'nun Ermenice biliyor olması dikkat çekici.24 Nisan 1915 tutuklamalarını da masa başından sevk ve idâre eden isimlerden birisi.Ancak o gece,yâni 24 Nisan gecesi Shavarsh Misakyan bulunamıyor ve uzunca bir süre saklanıyor.Yakalandıktan sonraki sorgusu ile ilgili olarak Mimâroğlu'nun kendisi hakkındaki iddialarına da yıllar sonra yanıt veriyor Misakyan.Kitâbınızın en ilginç bölümlerinden birisi burası bence.Burada sanki târihsel bir karşılaşmadan söz edebilir miyiz?Aralarındaki diyalog da çok dikkat çekici çünkü.Yâni Misakyan'ın sorguda "Mâdem Ermeni komitacılar suçluydu,bütün halkı yakacağınıza ve çöllere kadar süreceğinize bir tek onların peşine düşseydiniz" demesi ve Mimâroğlu'nun yanıtı...

Kesinlikle "târihsel bir karşılaşma" bu.Bence çok iyi ifâde ettiniz.Esâsında bu karşılaşma bir anlamda her iki "taraf"ın Ermeni sorununu nasıl ele aldığını da ortaya koyuyor.Bir fâil ile onun kurbânının da karşılaşması bu bir anlamda.Mustafa Reşat'ın Ermenilerin kendi sözleriyle "ihânetine",faaliyetlerine yönelik bütün iddialarına ve ortaya koyduğu târihsel anlatıya bir cevâp niteliğinde Misakyan'ın hâtırâtı.Dolayısıyla burada bu kitâbın önemli kaynaklarından biri olan Mustafa Reşat'ın "Gördüklerim ve Geçirdiklerim" başlıklı hâtırâtıyla,Misakyan'ın anılarının da karşılaşmasına,yüzleşmesine tanık oluyoruz.

Gerek Mustafa Reşat'ın gerekse Ali Rıza Öğe'nin anılarını kaleme aldıklarını,bunları tefrikalar hâlinde 1935 Mart'ında dönemin gazetelerinden Zaman'da yayımlandıklarını öğrenen ve Mütâreke'den sonra Paris'e yerleşmiş olan Shavarsh Misakyan,bu hâtıralarda kendisiyle ilgili bölümlerde yazılanlara ve iki tarafın iddialarına aynı yıl gazetesi Haraç'ta kendi anılarını yayımlayarak cevâp veriyor.Misakyan,yakalanmasından sorguya çekilmesine,oradan askerî mahkemeye çıkarılmasına ve Mütâreke döneminde serbest bırakılmasına kadar olan sürece dâir Mustafa Reşat ve Ali Rıza'nın anlattıklarının asılsız ve mesnetsiz ithâmlar olduğunu en başından ifâde ediyor.Akabinde bu iddialara tek tek cevâp veriyor.Misakyan'ın hâtırâtı,24 Nisan 1915 operasyonunda Mustafa Reşat'ın ne derece etkin ve kilit bir rol oynadığını göstermesi ve en başında çerçevesini çizmeye çalıştığımız Mustafa Reşat özelinde "soykırım teknokratı/bürokratı" kavramının somutlaşması ve içinin doldurulması bakımından önem arz ediyor.

Sizin de belirttiğiniz gibi türlü işkencelerden geçtikten sonra yaklaşık üç ay komiserliğin hapishânesinde kalan Shavarsh Misakyan,sorguların birinde Mustafa Reşat'a "Mâdem Ermeni komiteciler suçluydu,bütün halkı yakacağınıza,çöllere kadar süreceğinize bir tek onların peşine düşseydiniz" dediğinde,Mustafa Reşat Bey'in kendisine verdiği cevâp,târihe not düşülecek nitelikte:"Yara kangren olmuştu...Hınçak,Taşnak bunların hiçbirinin benden gizlisi saklısı olamaz.Ne yaptıysak olmadı,beş yaşındaki çocuk büyür aynı yolda devam eder.Şimdi Suriye'de rahat edersiniz,Araplar daha iyidir,gidin onlarla anlaşın."

İkili arasında geçen bu diyalog,bir polis müdürü ve bürokrat/memûr olarak Mustafa Reşat'ın "Ermeni sorunu" ile ne derece haşır neşir olduğunun göstergesi aslında.İlâveten,Mustafa Reşat Bey'in meseleyi tanımlarken ve sorunu kendi dağarcığıyla teşhis ederken seçtiği ve kullandığı kelimeler,karar verici siyâsî aktörlerin emri altında çalışan bir bürokratın/teknokratın zihniyetini anlamamız açısından çarpıcı.Talat Paşa'nın ifâdesiyle "kâmilen izâle edilmesi gereken bir gâile" olan Ermeni meselesi,ona mutlak itâatle yükümlü teknokrat Mustafa Reşat için kangren olmuş bir yaradır;bu yaranın/gâilenin tamamen ortadan kaldırılması için tek çare kesip atılmasıdır.Biri siyâsetçi diğeri bürokrat/teknokrat olan bu iki târihî kişiliğin bu meseleye yaklaşımlarındaki zihinsel süreklilik dikkate değer.İşte raison d'état,yâni devlet aklı dediğimiz kavram tam anlamıyla bu şekilde vücût bulur.

-Mimaroğlu yıllar sonra Ermeni Katliâmı'nda yanlış işler yapıldığını kabul ediyor mu yoksa,tüm bu icrââtı haklı bulan bir pozisyonda mı sürdürüyor hayâtını?

"Benim suçum yoktur;sırf vazifesini kânûn ve nizâmlar dairesinde yapmış bir memûrdan başka bir şey değilim." Mütâreke sonrası gözaltındaki sorgusunda kendisine yöneltilen suçlamalara bu cevâbı veriyor Mustafa Reşat Mimâroğlu.O,her memûr,bürokrat veyâ teknokrat gibi,kânûnlar ve yönetmelikler neyi gerektiriyorsa görevini o şekilde yapmakla,üstlerinin emirlerini ve talîmâtlarını sorgusuz sualsiz yerine getirmekle yükümlüdür.Zirâ,Ahmet Emin Yalman'ın da vurguladığı üzere,"kânûndan kıl kadar ayrılmaya râzı" olmayan bir devlet memûrudur.

Ancak Mustafa Reşat'ın yukarıda anlatmaya çalıştığımız eylemlerine bizâtihi hâtırâtının merceğinden baktığımızda,yapıp ettiklerinin,tercihlerinin ve bunların sonuçlarının farkında olduğunu gözlemlemek mümkündür.Adolf Eichmann da hiçbir zaman anti-Semit olmadığı,hassas doğasının ceset ve kan görmeye dayanamadığı,kişisel olarak Yahudilerin imhâsıyla bir ilgisinin bulunmadığı,görev tanımının olanı ve biteni gözlemlemek ve üstlerine rapor etmek olduğu savunmasına sığınmıştı.

Mustafa Reşat'ın 24 Nisan'da tutuklanan Ermeni aydınları ölüme gönderen eylemleri,onun için modern bir bürokratik organizasyonda âdetâ sıradan idârî işlemlerden biridir.Bu anlamda Weber'in modern bürokrasi için kullandığı "demir kafes" metaforunun Mimâroğlu için geçerli olduğunu söylemek güçtür zirâ ona verilen görevi lâyıkıyla yerine getirmek için oldukça istekli ve bilinçlidir,hattâ kendisini bu husûsta yetkili hisseder.

Ermeni Soykırımı'nı târihsel bir bağlama oturtarak Soykırım'ın nasıl bir süreç sonucunda,hangi idârî mekanizmalarla mümkün kılındığını;bu mekanizmaların başındaki teknokratların,karar vericilerin işini nasıl kolaylaştırdığını ve en önemlisi bu felâketin modern bir bürokratik yapıda husûle geldiğini anlamak için Mustafa Reşat Mimâroğlu'nu ve eylemlerini irdelemek önemlidir.Burada esâs mesele orta ölçekli bir bürokratın soykırım çarkının nasıl istekli ve gönüllü bir dişlisi olduğunu anlamaya çalışmaktır;olayın zorluğu ve bam teli tam da burada düğümlenir.

Son tahlilde Mustafa Reşat,Ermenilerin başına gelen felâkette doğrudan oynadığı rol ve üstlendiği vazife ile ilgili herhangi bir pişmânlık emâresi göstermeyen,hattâ yaptıklarının ve yapılanların bilincinde olup bunlarla övünen,"vatana hizmet etmek" gibi kutsal bir görevi yerine getirdiğine inanan bürokrat bir Cumhuriyet elitidir.Esâs itibâriyle Mustafa Reşat Mimâroğlu'nun hayât hikâyesi ve özellikle Soykırımsonrası kariyeri,Mustafa Kemâl liderliğinde,aralarında mebzûl miktârda İttihatçı bulunan,o dönemki adı ve sanıyla Kemâlist kadroların şekillendirdiği yeni ulus-devletin bir "Fâiller(in) Cumhuriyeti" olduğunu,net,açık ve somut bir biçimde gözler önüne serer.

Yeni modern ulus-devlet ve Cumhuriyet rejimi,Şükrü Kaya,Tahsin Uzer,Abdülhâlik Renda,Ali Rıza Öğe,Zeynel Abidin Özmen,Hüseyin Aziz Akyürek,Esat Uras ve Mustafa Reşat Mimâroğlu gibi üst,orta,alt-orta ve alt ölçekli bürokrat-teknokrat kadroların teşkil ettiği bu kuşağın emeği,mesâîsi,çabaları,eylemleri ve zihniyeti üzerine oturur.Mustafa Reşat başta olmak üzere sözkonusu şahsiyetler "emeklerinin" karşılığını fazlasıyla almışlardır.

-Cumhuriyet'in ilk yıllarında Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde de resmî görevlerde bulunuyor ve gözlemlerini paylaşıyor.Buradaki pozisyonu nedir?

Mustafa Reşat'ın bu husûstaki pozisyonunu kitâpta "Cumhuriyet Dönemi ve Şark Teftişi" başlıklı bölümde detaylandırmaya çalıştım.Mustafa Reşat,1923'te Dâhilîye Vekâleti tarafından Diyarbakır'a İkinci Sınıf Mülkiye Müfettişi olarak atanıyor.Öncelikli müfettişlik merkezi Siirt.İlâveten Bitlis,Genç,Muş,Van ve Hakkâri,mıntıkası dâhilinde.Daha sonra buralara Diyarbakır,Mardin ve Siverek ekleniyor.Mustafa Reşat Bey'in Doğu vilâyetlerine dâir bilgisi ve gözlemleri dikkat çekici.Etnografik çalışma yapan bir araştırmacı gibi görev yaptığı,gezdiği,gördüğü ve geçtiği yerler hakkında tafsîlâtlı bilgiler topluyor.Buraların demografik,sosyo-ekonomik,sosyo-kültürel ve sosyo-politik yapısına ilişkin önemli notlar alır.Bu bölgeleri köy köy,kasaba kasaba,mezra mezra bilir.

Bir müfettiş olarak topladığı bilgiler,edindiği gözlem ve izlenimler ileriki dönemlerde devletin Doğu vilâyetlerinde uygulayacağı siyâsalar için temel teşkil eder.En azından bu bölgelerin zemin etüdünü yapan Mustafa Reşat'ın,bir hayli oryantalist-medeniyetçi ve modernist olan izlenimleri var.Mimâroğlu bu bölgeleri hükûmetin nüfûzunun işlemediği,giremediği;geliştirilmesi,bayındır hâle getirilmesi,"ıslâh edilmesi" ve "medenileştirilmesi" gereken yerler olarak tasvir eder.

Mustafa Reşat'ın Kürt coğrafyasına dâir raporlarında yer verdiği gözlemlerin ve benimsediği yaklaşımın devletin bölgeye ve Kürt sorununa bakışında 1990'ların sonuna kadar hâkim olduğunu söylemek mümkündür. -Ne diyor bu konuda?

Yaklaşımının temelinde Kürtlerin meskûn oldukları coğrafyadaki feodal aşiret yapısından mustarip oldukları,ekonomik olarak azgelişmiş,medeniyetten yoksun bir yapıda hayât sürdükleri;devletin bölgeyi sosyo-ekonomik politikalar çerçevesinde kalkındırması,ekonomik faaliyetlerin modernizasyonu ve bölge halkının ıslâhıyla bu sorunların giderilebileceği anlayışı var.Bu nedenle Kürtlerin neredeyse ondokuzuncu yüzyılın sonundan günümüze kadar süregelen demokratikleşme eksenindeki reform talepleri bu ekonomik indirgemeci,merkeziyetçi,modernist ve devletçi akıl/zihniyet tarafından boğulmuştur.Mustafa Reşat Mimâroğlu bu zihniyetin ilk tohumlarını atmış,bir anlamda onun harcını karmış ve ona bolca da mühimmât sağlamıştır.Bu zihniyet devamlılığının devletin bekâsı paydasında buluştuğunun altını çizmek gerekir.Bilhassa Kürtlerin güvenli,huzurlu,eşit vatandaşlık temelinde yaşama ve bunun Anayasa'yla garanti altına alınması gibi talepleriyle Ermenilerin Abdülhamid döneminden İttihat ve Terakki'ye kadar olan süreçteki reform talepleri ciddî benzerlikler ihtivâ eder.Haddizatında Mustafa Reşat'ın teknokrat kimliğinde somutlaşan ve temsil edilen,devletin Kürt meselesine ilişkin hâkim paradigması ve bunun etrâfında şekillenen politikaları,öncesinde Ermeniler özelinde tehcir,taktil ve imhâ;Kürtler sözkonusu olduğunda ise şiddetle bastırma,baskı,imhâ,inkâr ve asimilasyon olmuştur.Devlet zihniyetindeki bu sürekliliğin ilk eskizlerini çizenlerden biri Mustafa Reşat'tır.

Hâtırâtında yer verdiği bütün bu tafsîlâtlı raporları,lâyihaları ve bilgileri;Tanzîmât'tan beri devlet ricâlinin ve bürokrasisinin Doğu ve Güneydoğu'ya yönelik merkeziyetçi,modernist,ehlileştirici,ıslâh edici ve medenileştirici söylemlerini ve siyâsalarını benimsediğini düşündüğümüzde,Mustafa Reşat Bey'in Kürtlerin sistematik asimilasyonunu amaçlayan bir etno-demografik sosyal mühendislik projesi olan,başta 25 Eylül 1925 târihli Şark Islâhât Plânı olmak üzere,yukarıda bahsi geçen Umûmî Müfettişlik raporlarının,14 Haziran 1934 târihli İskân Kânûnu'nun ve 1935 Tunceli Kânûnu'nun altyapısının/zemininin temellerini atan bürokratlardan biri olduğunu iddia etmek zor değildir.Mimâroğlu'nun,bu bölgelerin etnografik,antropolojik,demografik,jeolojik,ekonomik ve toplumsal özelliklerine ilişkin bilgileri,verileri içeren,İçişleri Bakanlığı'na sunduğu raporların,Zafer Toprak'ın vurguladığı üzere,Dersim "harekâtı" öncesi ve sonrası toplumsal yapıyı gözler önüne serdiğini de iddia etmek mümkündür.

Zirâ Necmeddin Sahir Sılan Arşivi ile Doğu Raporları karşılaştırıldığında,Sılan'ın Tunceli (Dersim) vilâyeti ve kazalarına ilişkin hazırladığı raporlar ve bu raporlarda sunduğu bilgi repertuvarı,kendisi gibi bir teknokrat/bürokrat olan Mimâroğlu'nunkilerle somut benzerlikler içerir.Bu anlamda Mustafa Reşat'ın topladığı ve siyâsî elitlere sunduğu geniş bilgilerin "Şark sorunu"na ilişkin önemli ipuçları sağladığını söyleyebiliriz.Zâten Dersim başta olmak üzere bahsi geçen bölgelerde 1927'de Umûmî Müfettişlikler kurulur.

Umûmî Müfettişler de tıpkı Mustafa Reşat Bey gibi,İçişleri Bakanlığı'na bölgenin durumuna ilişkin raporlar sunarlar.Memleketin "geri kalmış" bölgelerindeki "ıslâh" çalışmalarını denetleyen,Kürt sorunu ile yakından ilgilenen,memleket sathında örgütlü bir bürokratik ağın,merkezi devlet gücü ve otoritesinin tesisi için uğraşan umûmî müfettişlerin,Mustafa Reşat Mimâroğlu'nun çalışmalarından,raporlarından istifâde ettiğini ve ondan ilhâm aldıklarını gözlemlemek mümkündür.Yeni kurulan Cumhuriyet'in siyâsî ve idârî kadrolarının bölgeye yönelik kolonyal yaklaşımı,bu coğrafyayı onlar nezdinde âdetâ zapturapt altına alınması ve fethedilmesi gereken bir "mekân" hâline dönüştürmüştür.Ondokuzuncu yüzyıla uzanan bir geçmişe sahip,bölgeye yönelik bu dâhilî/yerli/iç sömürgeci yaklaşımın bürokratik ve idârî payandalarının,sütûnlarının teşekkülünde bir teknokrat memûr olarak Mustafa Reşat'ın Dâhilîye Vekâleti'ne sunduğu raporları ve kendisinin bu coğrafyaya ilişkin yaklaşımı önemli rol oynar.

Mustafa Reşat Bey'in memûrluğunun ilk döneminden beri neredeyse takıntılı biçimde eleştirdiği ve Doğu/Güneydoğu bölgelerindeki en başat sorun olarak gördüğü aşiretlere dayalı feodal düzen,1938'de Dersim'de gerçekleştirilen "tedib" hareketiyle ilgâ edilir.Bu bölge,Mimâroğlu'nun lâyihalarında defaâtle belirttiği üzere,devletin kontrolünde,bir toplum ve etnisite mühendisliği etrâfında "modernleştirilir".Devletin bölgeye yönelik yaklaşımındaki ve buna bağlı olarak uygulamaya koyduğu siyâsalardaki devamlılık ve süreklilik dikkat çekicidir.Bu meseleye ilişkin raison d'etat Mustafa Reşat gibi bir bürokratta somutlaşır... *Dr. Ümit Kurt,Shavarsh Misakyan'ın Mimâroğlu'na yönelttiği târihsel soru,Röportaj:Yetvart Danzikyan,Agos,4 Ocak 2023. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/29648/savars-misakyanin-1915in-uygulayicilarindan-mimarogluna-yonelttigi-tarihsel-soru