28 Aralık 2010 Salı

Zhivkov Gerçeği


Todor Zhivkov (1911-1998) 1954 ile 1989 arasında Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin ve Bulgaristan Komünist Partisi'nin başındaydı

Zhivkov,yaygın kanının aksine Bulgaristan'daki Müslüman azınlığın sınırdışı edilmesine taraftar değildi ancak Türkiye'nin nato konsepti içersindeki yanlış politikaları Bulgaristan'ı ve Zhivkov'u bu tasarrufa mecbur bıraktı.

Aşağıda Zhivkov'un Bulgaristan'daki Müslüman ya da Türk azınlığa yönelik son derece medeni açıklamalarına tanık olacaksınız.İşin tuhaf yanı bu yazıların alıntılandığı ana kaynağın Bulgaristan'ı ve Zhivkov'u karalamaya yönelik bir yayın oluşudur.

Todor Zhivkov,28 Mayıs 1962 tarihinde Razgrad İlinin Vladimirovtsky Köyünde yaptığı konuşmada;Bulgaristan'da Türk azınlığının,okullarının ve basın-yayın organlarının varlığıyla ilgili olarak şöyle söylemiştir:

"Memleketimizdeki Türk ahalisi parti ile halk idaresinin etraflı yardımları sayesinde kendi dilini serbestçe öğreniyor,kendi milli türkü ve danslarını sosyalist temeller üzerinde,yeni,sosyalist muhtevalı olarak geliştiriyor.(1)

Partimizin siyaseti,ırk ve milliyet farkı gözetmeksizin insanlara bahtiyarlık ve refah sağlama siyasetidir.Biz,şu veya bu millete,şu veya bu ırka karşı her türlü ayrılık gayrılık yapılmasına katiyetle karşıyız.

Memleketimizdeki Türk ahalisinin kendi aydınları,öğretmenleri,doktorları,agronomları var.Türk ahalisi arasında vazifelerini başarıyla yapan çok sayıda parti iktisat ve devlet yöneticileri yetişti.

Ankara gericileri,Türkiye mürtecileri niçin sinirleniyorlar,niçin?Bulgaristan'daki Türk azınlığının iyiliğini düşündüklerinden mi?Asla!Bizdeki Türk azınlığının,memleketimizde sosyalizm ve komünizm kuruculuğunu layık,inançlı ve azimli olduklarını gördükleri için sinirleniyorlar."(2)

Zhivkov,Türk asıllıların göçe zorlanacağı yönündeki şayialara istinaden kendisine yazılan mektuplara,26 Eylül 1983 tarihinde verdiği cevaplarda şöyle demektedir:

"Montana'daki 'Deveti Septemvri' maden ocağında komsomolcu İsmail Hüseyinov Maksudov ve Kardzhali'deki 'Gorubso' Öğretim Kombinatında komsomolcu Bekir Mutatov Kachanciyev yoldaşlara;

Türk ahalisinin Bulgaristan'dan göçettirileceğine dair söylentilerden duyduğunuz endişeyle ilgili olarak sizlere katiyetle şunu bildiririm,göçmenliğe dair bütün söylentiler asılsızdır,uydurmadır.Bunlar,sadece bir gaye ile Türk ahalisinin rahatını bozmak,dikkat ve gayretlerini günlük vazifelerden ayırmak,köy iktisadiyatı vazifelerinin icrasında güçlük yaratmak,bazı kimselerde geleceklerine güvensizlik doğurmak gayesiyle uydurulan şayia ve söylentilerdir.(3)

Haskovo İli'nin Shroka Plalana Köyünden Muharrem Halil Ibrahimov Halilov yoldaşa;

Bulgaristan Türklerinin göçetmeleri gibi bir mesele yoktur.Son zamanlarda Türk ahalisi arasında kötü maksatlı yayılan şayialar asılsızdır.Bugün memleketimizin bütün bölgelerinde Bulgarlar da,Türkler de Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin eşit vatandaşlarıdır.

Türk ahalisi de memleketimizdeki bütün emekçiler gibi Bulgaristan Komünist Partisi ile halk hükümeti etrafında sımsıkı birleşmiştir."(4)

Zhivkov,Türkçe olarak yayınlanan Yeni Hayat Dergisi'nin onuncu yılını doldurması münasebetiyle gönderdiği tebrik mektubunda da şöyle demektedir:

"On yıldan beri çıkmakta olan 'Yeni Hayat' dergisi Türk ahalisi arasında pek sevilen,çok aranan bir dergi olarak gelişti ve iyileşti.

Türk ahalisinin şimdiki hayatı bundan yirmi yıl önceki ağır hayatından büsbütün farklıdır.Kapitalizm ve faşizm yıllarında ezilen,aşağılanan Türk emekçileri,şimdi vatanımız Bulgaristan Halk Cumhuriyeti'nin hür ve eşit haklı vatandaşları,çalışkan ve yorulmak bilmeyen sosyalizm kurucularıdır.

Faşist ve kapitalist idarenin insan yerine koymadığı Türk emekçileri,bugün Bulgar yoldaşlarıyla birlikte çalıştıkları fabrika veya kooperatiflerin,oturdukları köy veya şehirlerin bütün memleketin idare işlerine katılmaktadırlar.

Memleketimiz Türklerine kendi kültür ve dilini serbestçe geliştirmeleri için lüzumlu olan bütün şartlar yaratılmıştır.Okulların birleştirilmesi,her şeyden önce,Türk ahalisinin menfaatinedir,zira Türk ahalisinin genç nesli Bulgarcayı öğrenmekle hayata daha iyi hazırlanmış oluyor.Onun sosyalizm kuruculuğuna ve memleketin idare işlerine katılmasına,ilim ve kültürü benimsemesine çok daha büyük perspektifler açıyor.

Bulgaristan Komünist Partisi ve halk idaresi,okulların birleştirilmesinden sonra da bu okullarda Türk dilinin öğretilmesini her zaman lüzumlu saymıştır ve saymaktadır.Türk ahalisinin çocukları,anadillerini iyice öğrenmeli ve mükemmel bilmelidirler.Bu hal,okullarda Türk dili öğretiminin daha da iyileştirilmesini gerektirir.

Türk ahalisi şimdi olduğu gibi,gelecekte de anadiliyle konuşacak,anadiliyle ilerici geleneklerini geliştirecek çağdaş edebi eserlerini yaratacak ve o güzelim türkülerini söyleyecektir.

Türk dili,Türk ahalisine dair yayınlarda da daha ziyade geliştirilip zenginleştirilmelidir.Bu hususta hele 'Yeni Hayat' dergisine sorumlu vazife düşmektedir.Derginin başlıca vazifesi,Bulgaristan Türk ahalisinin her taraflıca gelişen hayatıyla zenginleşen güzel ve temiz Türk dilinin yayıcısı olmaktır.

Bizde daha fazla Türkçe kitap çıkarılmalıdır.Bu sayıya Türkiye ilerici yazılarının da en güzeli girmelidir.

Memleketimizdeki Türk ahalisi büyük ve kesin başarılara ulaştı."(5)

Zhivkov,24 Haziran 1983 tarihinde İngiliz gazetelerinden Daily Mirror'ın sahibi Robert Maxwell'ın sorularına verdiği cevapta ise,Bulgaristan'daki Türk varlığı hakkında;

"Türklerin yirmi bin tirajlı 'Yeni Işık' gazetesi var.Hem Türkçe,hem de Bulgarca yayınlanıyor.Ayrıca on bin tirajlı 'Yeni Hayat' dergisi iki dilde çıkıyor.Bulgar radyolarından dört saat Türkçe yayın yapılıyor.Shumen,Kardzhali ve Razgrad kentlerindeki tiyatrolarda özel gösteri yapan Türk toplulukları bulunuyor.Türk edebiyatının güncel ve klasik yapıtları Türkçe ve Bulgarca yayınlanıyor." diyordu.

Maxwell'ın ülkede kaç ulus var sorusunu ise Zhivkov;

"Tek ulus var.Bulgar ulusu.Bunun yanında Türk azınlığı da bulunuyor."(6) diye cevaplıyordu.

Todor Zhivkov'un Aziz Nesin'e Özel Demeci

Şimdi de yazar Aziz Nesin'in "Akşam" gazetesi adına Kasım 1965'de Todor Zhivkov'la Sofya'da Zhivkov'un ikametgahında gerçekleştirdikleri,Bulgaristan'daki Müslüman azınlığın durumunun da ele alındığı ve 15 Kasım 1965'de adı geçen gazetede yayınlanan röportaja bakalım lütfen...

-Atatürk'ün bir Balkan Birliği düşüncesi vardı.Bugün dünyada,sosyalist ve kapitalist ülkelerin birlikte barış içinde yaşama (coexistence) politikası hakim olduğuna göre,Balkan Birliği tasarısı bugün,sizce gerçekleşebilir mi?Ayrı sistemle yönetilen Balkan memleketleri arasında Balkan Birliği'nin kurulmasını gerekli buluyor musunuz?Bu yolda neler yapılması gereklidir?

Her şeyden evvel memnuniyetle kaydetmek isterim ki,son zamanlarda Balkan hükümetleri ve halklarının müşterek gayretlerinin sonucunda Balkanlar'daki siyasi hava iyileşmekte,Balkan devletleri arasındaki karşılıklı münasebetler iyiye doğru gelişmektedir.Hiç şüphe yok ki,bu münasebetlerin bu şekilde gelişmesi,memleketlerimiz arasındaki anlaşma,işbirliği ve yakınlaşmanın daha çok artmasına yardım edecektir ve Kemal Atatürk'ün Balkan halklarının yakınlaşması hususundaki fikirlerine uygundur.Bizim kanaatimize göre Balkan devletlerinin şimdiki karşılıklı münasebetlerin seviyesi gerçekçi bir görüşle nazarı itibara alındıktan sonra Balkan Birliği meselesi aktüel değildir.Türk halkının büyük önderi Kemal Atatürk 1930 yıllarında Balkan Birliği'nden bahsederken "Devletler arasında insanları mesut yapacak şekilde münasebetler kurulmasını" gözönünde bulunduruyordu.Bu enerjik faaliyet,"insanların birbirine yakınlaşmalarını sağlamak" maksadı güdüyordu.Atatürk'e göre "egoizm ister ferdi,ister milli olsun,daima bir kötülük" teşkil etmektedir.Bulgaristan Halk Cumhuriyeti hükümeti,çeşitli sosyal nizamlı devletler arasındaki münasebetlerde ve bu arada Balkanlar'da da barış içinde yan yana yaşama prensibinin tamamen tatbikinin bugün en mühim vazife olduğu kanaatindedir.İçinde yaşadığımız devir,Balkan devletlerine milli bağımsızlık,devlet egemenliği,eşitlik,içişlerine müdahale etmemek ve karşılıklı menfaat esası üzerinde devamlı bir şekilde iyi komşuluk,dostluk,karşılıklı anlayış ve işbirliği yapmalarını emretmektedir.

Balkanlar'daki durum ve Balkan devletlerinin birbirini tamamlayan iktisadi bünyesi bugün öyledir ki,faal bir iktisadi işbirliği ve geniş ticari mübadele için bir hayli imkanları mevcuttur.İlim,teknik,kültür ve turizm alanlarında da işbirliği imkanları büyüktür.Bundan dolayı bu imkanlardan iki veya çok taraflı olarak istifade etmek Balkan halkları arasında gittikçe artmakta olan yakınlaşmaya götüren en emin yol olarak meydana çıkmaktadır.Bu,gerek her ayrı memleket,gerekse Balkan Yarımadası ve dünyadaki barış ve güvenlik menfaatine olacaktır.

-Türkiye son zamanlarda,sosyalist ülkelerle iyi ilişkiler kurmak yolundadır.Bulgaristan'ın da komşusu Yunanistan'la daha yaklaştığını ve kısa zamanda aralarında çeşitli alanlarda on iki anlaşma imzalandığını biliyoruz.İki komşu,Türkiye ve Bulgaristan ilişkilerinin daha da kuvvetlenebilmesi için ne yolda nelerin yapılmasını gerekli görüyorsunuz?

Bulgaristan Halk Cumhuriyeti hükümeti,bütün komşularıyla ve bu cümleden Yunanistan ve Türkiye ile devamlı olarak barış,dostluk ve işbirliği siyaseti gütmektedir.Yunanistan ile yaptığımız anlaşmalarla iki memleket arasında muallakta kalan meselelerden birçoğu halledilmiştir.Şimdi bu anlaşmaların tamamen yerine getirilmesi hususunda çalışılmaktadır.Bulgaristan'ın olduğu gibi Türkiye'nin de sarfettiği gayretlerinin neticesinde son zamanlarda Türk-Bulgar münasebetlerinin gelişmesi hususunda da daha elverişli imkanlar yaratılmıştır.İki memleket temsilcileri arasında yapılan temasların genişletilmesi bunu göstermektedir.Bilindiği gibi 1964 senesinin Eylül ayında Filibe Fuarı esnasında memleketimize Türkiye'nin Ticaret Bakanı gelmişti.Geçenlerde ise İzmir Fuarı münasebetiyle Dış Ticaret Bakanımız Ivan Budinov Türkiye'yi ziyaret etmişti.Bu yıl Mayıs ayı başında sanayi çevrelerini temsil eden bir grup Türk milletvekili Bulgaristan'ı ziyaret ettiler ve buna karşılık bizim iktisadi çevrelerimizin temsilcileri Türkiye'de misafirlikte bulundular.Bu sene karşılıklı mal mübadelemiz takriben bir milyon dolar artmıştır.Şimdi ticari anlaşmamız daha da iyi yerine getirilmektedir.Kültür ve spor bağlarımız yeniden tesis edilmiştir.Herhalde şimdiye kadar yapılanlar Türk-Bulgar münasebetlerinin daha da gelişmesi ve karşılıklı işbirliğinin artırılması için bir hareket noktası olabilir ve olmalıdır.Dahası var.Kanaatimizce,iki memleket arasında iyi münasebetler yaratılması ve devam ettirilmesi hususunda engel yoktur.Bulgaristan hükümeti birçok defalar bildirdiği gibi iki memleket arasındaki münasebetlerde olgunlaşmış ve muallakta kalan bazı meselelerin halledileceği ve Bulgaristan ile Türkiye halklarının eşit bir şekilde menfaatlerine uygun olan anlaşmaların imzalanacağı görüşmelere başlamak üzere masa başına oturmaya daima hazırdır.

-Bulgaristan'da Türk azınlığının,takriben nüfusun onda biri olduğu biliniyor.Burada Türk azınlığının eşit şartlarla yaşamakta olduğunu gördük.Bulgaristan Türklerinin yetiştirilmesi ne yolda oluyor?Buradaki Türklerin,Bulgaristan halk idaresine ve organizasyonlarına katılma nisbeti nedir?

Memleketimizde yaşayan bütün milli grupların tam eşitlik siyasetinden hareket eden Bulgaristan Halk Cumhuriyeti hükümeti geçen 21 senelik halk idaresi yıllarında Türk ahalisinin maddi ve kültürel kalkınması için birçok şeyler yapmıştır.Şimdi Bulgaristan'da yaşayan Türkler,memleketimizin vatandaşları olarak bütün haklara sahip olup Bulgar emekçileriyle omuz omuza yeni cemiyeti kurmaktadırlar.Onlar,gerek siyasi hayata ve gerekse memleketin idaresine faal bir şekilde iştirak etmektedirler.Mesela Bulgaristan Millet Meclisi'nde on Türk milletvekili vardır.Halk idaresinin yerli organlarında yani,vilayet,şehir ve belediye halk şuralarında dört binden fazla Türk aza olarak çalışmaktadır.Bunlardan 900'ü kadındır.Vatan Cephesi teşkilatlarında Türk kadın ve erkek seçmenlerin yaklaşık olarak yüzde 90'ı azadır.Birçok Türk erkek ve kadınlar,Bulgaristan Komünist Partisi'nin,Komünist Gençlik Birliği'nin ve Bulgaristan Çiftçi Birliği'nin üyesi olup onların idare organlarında çalışmaktadır.Halk idaremiz bizdeki Türk ahalisinin kültürel ve maarif kalkınması için büyük gayretler sarfetmiş ve sarfetmektedir.Mesela eski burjuva Bulgaristan'da 356 ilkokulda sadece 35.000 Türk talebesi okuyorken ve memleketimizde sadece 167 Türk lise ve dini tahsili var iken,bugün 1.556 ilk ve ortaokulda,liselerde ve teknik okullarda 158.000'den fazla Türk çocuk ve genç okumaktadır.Halk idaremiz yıllarında 14.000 Türk erkek ve kadını lise ve yüksek tahsili bitirmişlerdir.Şimdi her yıl liselerde yaklaşık olarak 12.000 Türk genci okumaktadır.Yüksek tahsil müesseselerinde hemen hemen bütün Türk namzetler tercihen kabul edilir.Bunlar,devlet bursu alır ve parasız yatılı yurtlarda otururlar.Türk dilinin öğrenilmesi sekizinci sınıfa kadar mecburi olup,daha yukarıdaki sınıflarda ise fakültetiftir.

Görüldüğü gibi memleketimizdeki Türk gençliğine lise ve yüksek tahsil sahibi olmaları için bütün imkanlar yaratılmıştır.Bizde birkaç bin yüksek tahsilli Türk vardır.Bunların büyük bir kısmı kadındır.Yüksek ihtisas sahibi olan bunlar,hekim,ziraat mühendisi,mühendis,gazeteci,yazar,rejisör ve müzisyen olarak çalışmaktadır.

Türk ahalisinin kalabalık yaşadığı bölgelerde 600'den fazla yeni okul inşa edilmiştir.Bütün köylerde Türkçe gereken edebiyatı olan halk ve okuma evleri açılmıştır.Şimdiye kadar 3,5 milyon tirajlı 700 Türkçe kitap çıkarılmıştır.Halk idaremiz Türklere "Yeni Işık","Halk Gençliği" ve "Yeni Hayat" gibi gazete ve dergi çıkarmaktadır.Bunların tirajı 90.000'dir.Bundan başka Türk ahalisinin kalabalık yaşadığı vilayetlerdeki yerli gazetelerin de Türkçe ilaveleri vardır.Memleketimizde yaşayan Türk ahalisi için,yirmi dört saatte beş saat radyo yayını vardır.Üç vilayet şehrimizde profesyonel artistlerin çalıştığı üç Türk tiyatrosu vardır.22.000 kişinin iştirak ettiği 900 folklor grubu meydana getirilmiştir.Radyo ve filmler de Türk ahalisinin hayatına geniş bir şekilde girmiştir.

Bütün halkımızın refahının iyileşmesiyle birlikte Türk ahalisinin refahı da önemli derecede iyileşmiştir.Hayatı tamamen değişmiştir.Memleketimizde Türklerin yaşadıkları köyler de dahil elektriği ve suyu olmayan köy hemen hemen yoktur.Türk ahalisinin yüzde 70'i çağdaş stilde yeni evler kurmuştur.Radyo,yaylı yatak,garderop,büfet ve saire gibi ev eşyası olmayan Türk hanesi bulmak güçtür.Televizörlü ailelerin sayısı da az değildir.

Bunlar,halk idaremiz yıllarında Bulgaristan Türklerinin hiç durmadan kalkınmasını gösteren sadece birkaç rakamdır.

-Balkan ulusları arasında dostluğu takviye için,Balkan Yazarları Birliği,Balkan Film Festivali ve Balkan Folklor Festivali gibi kültür ilişkilerinde Bulgaristan'ın öncü rolü oynadığını görmekteyiz.Bu yolda sizce Türkiye'nin rolü ne olabilir?

Hiç şüphe yoktur ki,Balkan halklarının birbirlerini daha iyi tanımaları ve aralarındaki dostluğu kuvvetlendirmeleri için iktisadi işbirliği ve karşılıklı kültürel teati ile beraber yazarlar,gazeteciler,sinema faaliyetçileri,artist,ilim işçileri ve toplumcular arasında bizzat görüşüp tanışmalar ve film,kitap ve çeşitli sergiler teatisinin,bütün Balkanlar çapında kültürel teşebbüslerin müşterek gerçekleştirilmesinin de çok önemli rolü vardır.Bu hususta hükümetlerin ve bütün Balkan devletlerindeki ilgili kültürel,toplumcu teşkilatların olumlu bir anlayış gösterdiklerini memnuniyetle belirtmeliyim.Bulgaristan Halk Cumhuriyeti hükümeti ile kültürel ve toplumcu teşkilatlarımızın,bundan böyle de Balkan halkları arasındaki kültürel işbirliğini gittikçe geliştirmek hedefi güden her faydalı teşebbüsü destekleyeceklerine ve bu sahada azimle çalışacaklarına sizleri temin ederim.

Bahsettiğiniz Balkanlararası gösterilere Türk kültür çevrelerinin memnuniyetle icabet ederek faal bir şekilde iştirakını çok müspet karşılıyoruz.Aynı şey Yugoslavya,Bulgaristan ve Türkiye'den geçen milletlerarası turist yolunun ehemmiyetinin karşılıklı reklamı için imzalanan üçlü protokole Türkiye'nin iştirakı hususunda da söylenebilir.Bulgaristan hükümeti ileride de Balkanlar çapında önem taşıyan bütün teşebbüsleri Türkiye'nin müspet karşılayacağını ümit etmektedir.Bu suretle diğer Balkan memleketleriyle beraber Türkiye,karşılıklı saygı ve müşterek menfaat esası üzerinde Balkan Yarımadası'nda yaşayan halklarımızın ileride de daha çok tanışmalarına ve Balkanlararası anlaşma ve işbirliğinin takviyesine yardım edecektir.

-Akdeniz ve aktüel bir politik problem olan ve Türkiye'yi çok yakından ilgilendiren Kıbrıs çatışmasının düzelmesi ve bu problemin halli sizce nasıl olabilir?

Başka defa da belirttiğimiz gibi kanaatimizce Kıbrıs meselesi,Birleşmiş Milletler Teşkilatı Anayasası'na uygun olarak barış ve müzakereler yoluyla halledilmelidir.Bu meselenin hallinde Kıbrıs Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğüne,bağımsızlığına ve egemenliğine saygı gösterilmeli ve adadaki iki milli cemaatin kanuni haklarına riayet edilmelidir.Bize göre,bunun temin edilmesi için halledici şartlardan biri Kıbrıs topraklarında bulunan yabancı üslerin tasfiyesi lazımdır.Bu fırsattan istifade ederek gazetenizin okuyucularına ve komşu Türk milletine refah ve barış içinde kalkınması temennilerimizi iletmek isterim.**

-------------------------------------------------------------------------------------

1-Todor Zhivkov,Bulgaristan Türkleri Sosyalist Vatanlarının Aktif Kurucularıdır,Narodna Prosveta,Sofia,1964,s. 7.

2-Todor Zhivkov,a.g.e.,s. 11-12.

3-Todor Zhivkov,a.g.e.,s. 26-27.

4-Todor Zhivkov,a.g.e.,s. 29-30.

5-Todor Zhivkov,a.g.e.,s. 31,32,34,35,37,38 ve 39.

6-Todor Zhivkov,Rabotniçesko Delo (İşçinin Sesi),Bulgaristan,1983.

*Refik Korkud,Bulgar Yönetimi ve Tarihi Yalan,Türkiye Fikir Ajansı,Ankara,1986,s. 9-12.

**Aziz Nesin,Soruşturmada,5. bs.,İstanbul,Adam Yayınları,1998,s.190-196.

***

"Bulgar İsimlerini Yeniden Alan Bir Grup Aydın ve Toplumcunun Beyannamesi"

Artık bir asırdır,beşyüz yıl Osmanlı esaretinde kalıp zorla İslam dinini kabul etmeye zorlanan ve etnik asimilasyona uğrayan Bulgarlar arasındaki yeniden doğuş süreci sürmektedir.

Objektif ve muayyen tabiatından kaynaklanan bu süreç kuvvet toplayıp,kendine yol açarak,halk idaresi yıllarında sonuna kadar açılmış ve kendini gerçekleştirmiştir.Çağdaş Bulgar toplumunda çok derin ekonomik,sosyal,siyasal ve kültürel değişimler yaşanmıştır.Vatandaşlar arasında,hayatın tüm alanlarında,gerçek bir eşitlik oluşmuştur.Bu temelden gelip yükselen tarihi düşünce ile,halk ve ulus olarak gelişmemizde gerçeklerin idrak edilmesine gidilmektedir.

Tarihimizdeki yeniden doğuş süreci,tarihi süreçlerin karmaşık seyrine rağmen,Bulgar halkının onüç yüzyıllık varoluşu mantığına ne kadar sadık kaldığını göstermektedir.Bu esaslı devrim hareketi ile Osmanlı esaretinin en ağır izlerinden biri silinmektedir.

Sayısız ve hiç şüphesiz olan deliller Bulgar olduğumuzu göstermektedir.Biz bunu,yaşam biçimimizdeki en derin izlerden,anne ve babalarımızın belleklerinin derininde korunmuş görenek,merasim ve adetlerden,manevi ve geleneksel yaşayışımızdan,kendimiz tespit etmişizdir.

Bununla beraber,Türkiye’den de dahil,birçok dünya bilimadamı,Osmanlı istilacılarının esaret altındaki halklara karşı sistematik ve tutarlı bir asimilasyon politikası yürüttüklerini kanıtlamışlardır.

Ülkemizin sınırları içinde ne bir karış yabancı toprak,ne de yabancı ahali vardır.
Kökenleri Bulgar toprağında bulunan,namuslu ve usanmaz emekçilerimiz,esaret yıllarında İslamlaştırılmış ve etnik asimilasyona uğramış Bulgarlar,kendi halklarının tarihi kaderi ile organik olarak bağlı kalmışlardır.

Türkiye’nin irticai çevreleri bu objektif gerçeği anlamamaktadır.Güney komşumuzdaki medya,menfaatleri olan siyasal çevreler,Bulgaristan’da "zorla Bulgarlaştırılan Türkler" gibi yalan ve iftiralar yaymaktadır.Yeni Bulgar karşıtı propagandası emsali olmayan binlerce ölü ve yaralı,tecavüz edilmiş kız ve kadın,yıkılmış camiler yalanlarına dayanmaktadır.Bunlar,Türkiye’nin İslam’ın sembolü olduğunu,Bulgaristan’da İslam’a ait her şeyin Türklere ait olduğunu,tüm Müslümanların Türk olduğunu söylemektedirler.

Bulgaristan’da İslam dinine,Ortodoks,Katolik ve diğer dinlere inanan insanların varolduğu bir gerçektir.Bizde vatandaşların dini duyguları ve hakları yasa ile korunmuştur.Ancak kimse kimseye,bu inananlara etnik taleplerde bulunmaya hak vermemiştir.

Türk milliyetçileri,Türkiye sınırlarına katılmış kendi topraklarında bulunan 12 milyon Kürdü ve diğer Türk olmayan etnik toplulukları baskı altında tutmaktadır.Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre,etnik ve dini özelliklerine bakmaksızın,ülkenin vatandaşı olan herkes Türk’tür.Hatta milli azınlıkların varolmasından bahsedilmesi Türkiye yasalarınca cezalandırılır.Okullar ve eğitim kurumlarında,Türkçe dışında,başka bir dil ana dil olarak öğretilemez.

Gerçeği savunmak için sesimizi yükselterek,yalanları ve iftiraları hiddetle reddederek aşağıda yazılanları beyan etmekteyiz:

Evet,biz Bulgar kökenlerimize tamamen yabancı olan isimlerden,gönüllü,buna inanarak ve tamamen şuurlu olarak vazgeçen Bulgarlar’ız.

Bizler için Bulgar adı,varlığımızın devamının teminatı ve istikbale yürüyüşümüzde manevi garantidir.

Bulgar isimlerimizle gurur duyarak,biz Sosyalist anavatanımıza sadakatle ve candan hizmet vererek,bu isimlerimizi layık surette taşıyacağız.

Bulgar milli ruhunun yeniden doğuşunun ifadesi olan bu doğal sürecin çarpıtılması,bizim milli onurumuz ve insan haklarımıza kabaca ve kabul edilmez bir müdahaledir.

Türk irticai çevrelerinin "göç sorunu" spekülasyonlarına kesinlikle karşıyız.Soy ve vatan lehine kesin tarihi seçimlerini yapmış Bulgarlar için,yabancı bir ülkeye göç etmeleri mantık dışıdır,bu anlaşılmalıdır.Bu olmayacaktır!

Seçim yapılmıştır,o kesindir ve geri dönüş yoktur!

Biz,Türkiye Cumhuriyeti ile barış,işbirliği ve iyi komşuluk ilişkileri istemekteyiz.Dürüst Türk aydınları,gerçekçi düşünen toplumcuların da aynısını istediklerine inanıyoruz.Ve bunun adına,kendilerini de Türk milliyetçileri ve onlara aktif yardım edenler tarafından Bulgarlığa karşı yürütülen bu düşmanca kampanyaya son verilmesi çağrımıza davet ediyoruz.Bulgar Telgraf Ajansı'na,işbu beyannamemizi Bulgar ve Dünya kamuoyuna duyurmasını rica ediyoruz.

-Kamen Kalinov:Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi Üyesi,milletvekili,"Nova Svetlina" Gazetesi'nin Baş Redaktörü,emektar kültür faaliyetçisi,Tarih Bilimleri Adayı

-Nadia Asparukhova:BKP MK Üye adayı,Bulgaristan Cumhuriyeti Devlet Konseyi Üyesi,BKP Kardzhali Sancak Komitesi Sekreteri

-Orlin Zagorov:Bulgaristan Cumhuriyeti Devlet Konseyi yanındaki Toplumun Manevi Değerlerini Geliştirme Konseyi Başkan Yardımcısı,Kültür Müsteşarlığı Üyesi,Felsefe Bilimleri Doktoru

-Asen Sevarski:Bulgaristan Yazarlar Birliği Üyesi,"Nov Jivot" dergisi Baş Redaktör Yardımcısı,emektar kültür faaliyetçisi

-Alexander Kolev:BKP MK Üye Adayı,toplumcu,Felsefe Bilimleri Adayı

-Vejdi Rashidov:Bulgaristan Ressamlar Birliği Üyesi,milli ve uluslararası ödüller hamili,Resim Akademisi'nde Öğretim Görevlisi

-Yevgeni Mutafov:Milli Tarım-Sanayi Birliği'nin Başkan Yardımcısı

-Alexander Alexandrov:BKP MK Üye Adayı,Razgrad BKP Sancak Komitesi Sekreteri,emektar kültür faaliyetçisi,Felsefe Bilimler Adayı

-Blaga Tatarova:BKP MK Üye Adayı,Bulgaristan Kadınlar Hareketi Komitesi Üyesi,Tarih Bilimleri Adayı,faşizme ve kapitalizme karşı aktif savaşçı

-Hristo Marinov:Milletvekili,Vatan Cephesi Milli Konseyi Sekreteri.

-Yuriy Danailov:Milletvekili,Sosyalist Emek Kahramanı-Razgrad Sancağı Loznitsa Şehri

-Ilko Tatarliev:"I. Zhivkova" Balkan Araştırmaları Enstitüsü'nde Kıdemli Bilim İşçisi,Filoloji Bilimleri Doktoru

-Alexander Rafailov:Milletvekili,Narodno Sıbranie (Meclis) Komisyon Başkan Yardımcısı,faşizme ve kapitalizme karşı aktif savaşçı

-Svetlana Dilova:BKP MK Üye Adayı,Bulgaristan Kadınlar Hareketi Komitesi Shumen Sancak Konseyi Bürosu Üyesi,toplumcu

-Yuliya Pirinska:Bulgaristan Sendikalar Birliği Razgrad Sancak Konseyi Başkanı

-Alexey Brezin:Bulgaristan Yazarlar Birliği Üyesi,şair

-Radul Chavdarov:DKMS(Dimitrovcu Komünist Gençlik Birliği) MK Sekreteri

-Bora Bozova:Balkan Araştırmaları Enstitüsü'nde Kıdemli Bilim İşçisi,Bulgaristan Kadınlar Hareketi Konseyi Büro Üyesi,Felsefe Bilimler Adayı

-Ivoilo Dzambazov:"Sofya Press" Ajansı Baş Redaktör Yardımcısı,gazeteci,Felsefe Bilimler Adayı

-Ilko Ialimov:BAN (Bulgar Bilimler Akademisi) Kıdemli Bilim İşçisi,Felsefe Bilimler Adayı

-Maxim Blagoev:BAN (Bulgar Bilimler Akademisi) Kıdemli Bilim İşçisi,Felsefe Bilimler Adayı

-Alexey Dulevski:Bulgar Radyosu-Gazeteci

-Slav Asparukhov:Kardzhali Sancak Hastanesi'nde Hekim,Tıp Bilimleri Adayı

-Viktor Orlinmov:Bulgar Televizyonu-Gazeteci

-Mikhail Ianchev:Bulgar Çevirmenler Birliği Üyesi,Sofya "Kliment Ohridski" Üniversitesi'nde Öğretim Üyesi,gazeteci

-Andrey Andreev:Gazeteci,"Nova Svetlina" gazetesi Şube Şefi,Tarih Bilimler Adayı

-Ruslan Emilov:Gazeteci,Kardzhali Sancağı Kültür Konseyi Başkan Yardımcısı

-Yasen Ustrenski:Bulgaristan Yazarlar Birliği Üyesi,Kardzhali Sancağı Cebel Piyonerler Evi Müdürü

-Filip Horozov:Bulgaristan Yazarlar Birliği Üyesi,şair,Kardzhali "Nov Jivot" gazetesinde gazeteci

-Asen Tekeliev:Bulgaristan Radyosu Baş Redaktör Yardımcısı

-Radi Semov:Kardzhali BKP Sancak Komitesi Sekreteri,Felsefe Bilimler Adayı

-Emil Hristov:Dulovo Bölge Hastanesi Baş Tabibi

-Marine Kolarov:BKP Sancak Komitesi Büro üyesi,Tirgoviste Sancağı Obitel Köyü BKP Belediye Komitesi Birinci Sekreteri

-Bina Georgieva:Milletvekili,Shumen DKMS Sancak Komitesi Sekreteri

-Yuliana Hristova:Milletvekili,toplumcu-Tolbuhin

-Bojko Shtiryanov:Shumen Sancağı Novi Pazar Bulgar Sendikalar Birliği Belediye Komitesi Sekreteri

-Aldemir Siderov:Sofya "Kliment Ohridski" Üniversitesi'nde Doçent,Tarih Bilimleri Doktoru

-Yuri Chavdarov:Razgrad Dramatik Tiyatro Rejisöru Vatan Cephesi Milli Konseyi Üyesi

*Yukarıdaki Beyanname 26 Temuuz 1985'de "Oteçestven Front" gazetesinin 12187 No’lu sayısında basılmıştır.

Arkasından,27 Temmuz 1985'de,"Nova Svetlina" gazetesi ile yine aynı gün "Dobrucanska Tribuna","Dunavska Pravda","Novo Ludogoriye","Shumenska Zarya","Haskovska Tribuna","Slivensko Delo","Silistrenska Tribunal” ve diğer gazeteler de beyannameyi basmıştır.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Bir Sarkis Sözlükçesi/Christian Bernard


Sarkis'in Christian Bernard'ın Bir Teklifine Yanıtı

Sarkis'in şiirsel ve plastik yapıtı iki eksen etrafında birbirine eklemlenir:Endüstriyel malzemeleri kendine maletmek ve genellikle epey teatral olan mekanlar kurmak.Bu yapıt bir güzergahtır,her sergi bizzat bu güzergah boyunca oluşur,ki bu da bizi sanatçının biyografisi üzerine olduğu kadar yer hakkında da bilgilendirir.

Sarkis'in çalışması kendi dönemi içinde okunabilir,örneğin Beuys ve Arte Povera arasında bir yerde,ya da dostluklar,ortak çalışmalar ve öğrencilerinden oluşan ince bir ağ üzerinden.Onu başka bir zaman aralığına ve daha geniş başka bir coğrafyaya da yerleştirebiliriz.Hiçbir yerden gelmiyor olabilirsiniz,bu hiçbir zaman kolay olmamıştır (bkz. Warhol ve Pittsburgh).Doğduğunuz yerde bile kökeninizi bulamayabilirsiniz.Köken sonradan inşa edilir;anlamın kişisel bir üretiminden,başka bir deyişle yaratıcı eylemden gelir (her şeyi olduğu gibi,kendini yaratma).Sarkis İstanbul'da doğdu,iki bin yıllık bu efsanevi,ama en önemlisi bu ara kentte.O uzaklardan geliyor,daha da uzak bir geçmişi devralarak.Belleğin altın arayıcısı.Onun savaş ganimetleri,ıstırap hazineleri zamanın altınını önüne katmış götürüyor.Sarkis'i tersine,yerin kırılgan şimdiki zamanıyla kurduğu ilişki içinde,bir alıştırma ve minnettarlık sergileme yolu olan kesintisiz bir dikkat içinde de görebiliriz.Burada ve şimdi'nin mistik bir taktikçisidir o.Yapıtı her zaman karşıtlıklar üzerine,karşıt ve simetrik güçlerle,direnmeler ve kutsala duyulan saygıyla işler.Sarkis'in sanatı,olması gerektiği gibi,zamana karşı çalışır,onu askıya almaya ve yansıtmaya uğraştığı gibi,onunla bizi beslemeye de uğraşır.Giderek eserlerinin birincil maddesi haline gelen ışık,sanatının sembolü olmuştur.Doğal ışık ya da eklenmiş yapay ışık,görünür kılan ve bakılan,değiştiren ve değiştirilen,günü uyarlayan ve soluğu paylaştıran.

Esas olarak yerleştirme sanatı,diğer bir deyişle sergi ve sergileme sanatı icra ederken,çalışmasının bir diğer paradoksunu atölyesinin stratejik önemi oluşturur.Kapanma yeri,yenilenme ve odaklanma yeri olan atölye,yapıtının paradigmatik mekanıdır.Sergi hiçbir zaman geçici bir yayılmanın gerçekleşmesinden,tekrarlanmaya daima hazır bir yeniden yorumdan başka bir şey değildir.İzleyiciye açık seanslar için,Sarkis'in -çok az kişide görülen- bir başlık koyma duyarlığı vardır."Felsefesi"ni oluşturan bu başlıklar her sergisinin meselesini belirginleştirir ve açıklığa kavuştururlar.Telgraf dilinde yazılmış onca şiir.

Ama onun yapıtı dramaturgi sanatıyla sınırlandırılamaz.Örneğin eğitmenliğinin yarattığı çarpıcı etkiyi de ölçmek gerekir.Sanat okullarında "başarılı" sanatçılar acınacak ölçüde eksiktir.Sanat eğitimi vermek,eğer bunun bir anlamı varsa,her türlü "vasıf"tan ziyade,öncelikle sanatçının hayatında kolayca boşa çıkaramadığı bir zaman parçasını bu işe ayırmayı göze alması demektir.Başkalarını çabucak etkileyen sanatçılar vardır.Bu onların kendi benzerlerini yaratmak istedikleri anlamına gelmez,ama basitçe sanatla ilişki kurma tarzlarının yetkinlik ve özellikle "sanat arzusu" aktarmaya yatkın olması anlamına gelir.Sarkis bu az sayıdaki sanatçılardan biridir.

Bir söyleşiden ziyade,sanatçıya bir sözlükçe sunmayı tercih ettik.Dille olan ilişkisi orada farklı bir şekilde okunuyor.Sarkis'in kimi zaman birinci tekil,kimi zamansa üçüncü tekil şahıs kullanmayı seçtiği görülecektir:Konuşan kim ve kendimden bahsederken kimden bahsediyorum?İkiye bölünme,ayrılma:Sanatçının kimlik diyalektikçisi olarak portresi.

*Christian Bernard

İstanbul:Doğduğu şehir (1938).Hem Avrupa hem Asya üzerindeki tek şehir.Sarkis,1955 yılında Munch'un Çığlık adlı tablosunun bir röprodüksiyonunu gördükten sonra resme başlar.Daha sonra Ajanta'daki (Hindistan) mağara resimlerinin röprodüksiyonlarıyla karşılaşır.Kendini bu iki kutup arasına yerleştirecektir:Kuzey ülkelerinin anlatımcı soğuğu ile Doğu ülkelerinin erotik sıcağı arasına.Sıcak ile soğuk arasına.

Kırmızı ve Yeşil (1979'dan itibaren):Sıcak deniz soğuk denize temas eder.Kırmızı el soğuk eli ısıtır.Yeşil ışık kırmızıyı karanlığa sürüklemeye çalışır.

Blackout (1974-1977):Katranın karasına gömülü,saklı bir bölge.Işık da karanlıktır.Sıcaklık katranı daha da karalaştırır.

Katran:Korunma malzemesi.Çoğunlukla metal L demirleriyle (meccano),neon tüpleriyle,500 ya da 1000 wattlık rezistanslarla,suyla,vs. kullanılır.

Işıkla Taşınmış

Işık:Yapay (kişisel olmayan),yapay (kişisel),günışığı.Diğer ışığa eklenmiş bir ışık onda bir üçüncüsünü yaratır,vs.Işık donup kalmak istemez.Kriegsschatz için ideal yol arkadaşı.

Kriegsschatz (1976'dan itibaren):Savaş ganimeti.Çoğu zaman zorla,başka kültürlerden toplanan ve aynı mimari içinde,aynı ısıda,aynı ışık kaynağı altında sergilenen,istiflenen nesnelere bir cevap (panzehir).Nesnelerim,heykellerim,yerleştirmelerim bu dondurulmuş duruma karşı savaş veriyorlar.

Bellek:Eserler deneyimleriyle hareket ederler.Deneyimler belleğe dönüşür.Her eserin kendi belleği vardır -bir yerden diğerine,bir ülkeden diğerine durmadan zenginleşen.

Yerler:Eserlerim hep bir yerde doğarlar.O yerin ışığıyla (İstanbul,Kudüs...),o yerin siyasi durumuyla (İstanbul,Kudüs,La Réunion...),o yerin tarih yüklü mekanıyla (İstanbul,Viyana...),o yerin terkedilmiş haliyle (Cluny,Albi,Verdun...),o yerin mekanının özelliksizliğiyle (Metz,Bonn...) taşınırlar ve hep bu yerlerden yola çıkarak seyahat ederler.Eserlerin hayatı,göçebeler gibi,bütün topraklarda.

Seyahat(Paris'e):20 Eylül 1964.Dil bir araç,bizi doğduğu yere götürür.Fransızca (misyonerlerin kültürüyle giydirilmiş) beni doğrudan Paris'e taşıdı.

Kaptan Sarkis:Bazı işlerde kullanılan takma ad:Kaptan Sarkis'in Kaptan Cook'un Ülkesine Seyahati,Böcklin'in Kaptan Sarkis'le Karşılaşması,vs.1987'den beri bu adı kullanmıyorum.

Atölye (Paris'te):Vergniaud Sokağı,1971'den itibaren.Sergi konseptlerini düşünme,hazırlama yeri.Bütün projeler burada şekillenmişlerdir.Bütün arşivim buradadır:Kataloglar,yazışmalar,fotoğrafların negatifleri (1965'den itibaren),bütün sergilerin diaları (1968'den itibaren).Pek çok eserin başka nesnelerin ya da başka kültürlerden gelen eserlerin (Güney Amerika'dan,Afrika'dan,Hindistan'dan,Bizans'tan,Osmanlı'dan,Japonya'dan,vs.) yanı başında dinlendiği yer.Hoparlörler de müzik için atölyedeler.

Müzik:Bütün eserler,bütün nesneler müzikle yıkanıyorlar.Atölye 16. yüzyıl-19. yüzyıl sonu müziğinin dinlenmesine ayrılmıştır.Bir diğer yer ise,daha küçük -"suluboya odası" olarak adlandırdığım -20. yüzyıl müziğine ayrılmıştır.

Lulu:Teyp bantından heykel,1984'te Berlin'de doğdu (şimdi Paris Modern Sanat Müzesi'nde).Alban Berg'in Lulu Operası'nın tamamı teyp bantı üzerine kaydedilmiştir.Heykel sessizlikte kendi gövdesini dinler.Bu,bir kadın karakterin ismini taşıyan iki eserden biridir.Diğeri La Domenika (1986),saten,ipek ve altın iplikten heykel,sanatçı-giysi tasarımcısı Domenika tarafından,Sarkis'le Lulu ve Lulu Süiti üzerine yapılan uzun konuşmalar sonucunda yaratılmıştır.

Konuşmalar:Sanatçılar arasında.Sergiler diyaloglardan,tartışmalardan (sanatsal,siyasal,vs.) doğarlar.Boltanski ile (1970).A l'Accademia Raymond Duncan için Sauerwein,Borgeaud,Le Gac,Cadere ile (Paris,1972).Partis pris sergisi için Arc'takilerle (1979).À Pierre et Marie,une exposition en travaux için Buren,Michel Claura,Jean Hubert Martin,Selman Selvi ile.Michel Aubry ile (1985),Ian Hamilton Finlay ile (1985),Domenika ile (1987),vs.

El Ölçüsü

Öğretim:Strasbourg Dekoratif Sanatlar Okulu'nun sanat bölümünü 1980'den 1991'e kadar yönetti.Institut des hautes études en arts plastiques'e (Pontus Hulten tarafından kurulan Plastik Sanatlar Yüksek Araştırmalar Enstitüsü) eğitmen ve seminer yöneticisi olarak katıldı.Genç sanatçılar için özellikle tartışmaya ve düşünmeye yönelik tek yerdi.1995 yılı sonunda bir bütçe kesintisi bu enstitüyü sona erdirdi (kıyım).

Strasbourg (Krutenau Sokağı'ndaki oda):Sarkis'in Strasbourg'daki eğitmenliği süresince 1982'den 1990'a kadar kaldığı,neredeyse gizli kalmış oda.Gereksenen en az şeyle donatılmıştı,ve bir hücreyi andırıyordu.Bu oda,Sarkis'in en önemli sergilerinden biri olarak gördüğü bir sergisine adını verdi (Modern Sanat Müzesi,Strasbourg,1989):La Chambre de le rue Krutenau en satellite [Krutenau Sokağı'ndaki Uydu Oda],eserlerinin ölçekle (sonsuzca küçük,sonsuzca büyük;buradan kozmosa) ve ışıkla (kırmızı,mavi,sarı ve yeşil) ilişkisini nasıl kurduğunu tümüyle sahneye koyan devasa yerleştirme.Her heykel için farklı bir ışık solunumu vardı.Tanım gereği dışarıyla bağlantısı kesilmiş sergi mekanının dışarıdan beslenmesi de sözkonusuydu.Bunun için müze boyunca akan Ill Irmağı'nın suyu mekana dahil olmaya davet edilmişti ve olukların içinden tüm mekanı dolaşıyordu.Engin bir sessizlik içinde,suyun dolaşırken çıkardığı ses her şeye hükmediyordu.

Sahneleme:Yerleştirme sanatı yorumlamalar gerektiren bir sahnelemedir.Bir yerleştirme her yer değiştirdiğinde,başka yere taşındığında onu yorumlamak gerekir.Benim her yerleştirmem için de geçerlidir bu.Örneğin,Krutenau Sokağı'ndaki Uydu Oda sergisini Venedik'te (San Lazzaro Adası,1990),Grenoble'da (Magasin,1991),Utrecht'te (Centraal Museum,1992),Bonn'da (Kunst-und-Austellung Halle,1995) ve Ferme du Buisson'da Ecart sergisi için,hep yeniden yorumladım.Yorumlama bir yerleştirmeyi yaşatmak için tek yoldur.

El:Metre,vb. gibi kişisel olmayan ölçü birimlerine karşıt kişisel ölçü birimi.Suluboya resimlerde pek çok parmak izi,sanatçının elinin görüntüleri vardır.Aynı şeyi sanatçının elinin ölçeğinde hazırlanmış neondan ellerde de görebiliriz.Eserleri yorumlama yöntemi için elin ölçüsü zorunludur.Elle yaratılan şeyler üzerinde kişisel olmayan ölçülerle uygulanan yeniden kurma yönteminden ayrılır (bkz. bu yöntemin Beuys ve Broodthaers sergilerinde yol açtığı başarısızlık).

Beyaz Kağıttan Yola Çıkarak

Sinema:Fassbinder:Sinematografik mekana teatrali nasıl davet etti (bkz. Querelle).Straublar:Bugünden yola çıkarak tarihe nasıl baktılar.Biçimleri bir direnme biçimidir.Tarkovski:Stalker'da "Zon";Solaris'te bakışın mucizesi;Andrei Rublev'de ikonlardaki insanın sözü;Nostalghia'da nostaljinin hastalığa dönüşmesi;Kurban'da karar.Paradjanov:Bir dil ve kültür -Ermenice,Gürcüce,Türkçe,Azerice,Çeçence,vs.- çokluğuna açılan eserinde hoşgörüsüzlüğü eritti.(Not:Bazı sergileri süresince,Sarkis Straubların,Paradjanov'un,Tarkovski'nin,Rossellini'nin filmlerinin gösterilmesini ve aynı şekilde çeşitli müziklerden oluşan bir repertuar sunulmasını istedi.Bonn'daki sergisinde,Giacinto Scelsi'nin kuartetlerinin çalındığı iki konser,Cage'in bir kuartetinin konseri,ve de Hintli şarkıcı Kishori Amonkar'ın konseri düzenlendi).

Leica:Profesyonel fotoğraf makinesi.Sarkis Leica tarihçisidir,özel olarak Blackout Leica-Museum başlıklı bir kitap-katalog yazdı (1976).Aynı zamanda,bir Leica koleksiyonu vardır.Çoğunlukla,"her koşulda çalışan" diye adlandırılan araç ve gereçlerle çalışır (Leica,Nagra manyeteskopları,vb.).Bunlar asla eskimezler.Bunlar ayrıca tümüyle elle çalışan,neredeyse hiç otomatik yanı olmayan araçlardır.(Not:Her heykelin,her yerleştirmenin fotoğrafını çekerim,çoğunlukla bir Leica ile).

Suluboyalar:Beyaz kağıdın uzamında doğan özerk eserler.İlk büyük suluboya resim sergisi 103 Aquarelles [103 Suluboya] başlığı altında Strasbourg Modern Sanat Müzesi'nde gerçekleşti (1989).Suluboya resimler,Sarkis'in yerleştirmelerindeki renkli ışıklarla (1979) hemen hemen aynı dönemde görülmeye başladılar:Bir yanda boya maddeleriyle renklendirilmiş su;diğer yanda filtreler tarafından renklendirilmiş ışık.(Not:Bütün yerleştirmeler proje olarak suluboyayla resmedilmişlerdir).

İkonlar:Çeşitli ülkelerden,bölgelerden ve dinlerden gelen çerçeveler için gerçekleştirilmiş suluboya resimlere verilen ad:Hindistan,Bizans (Ortodoks kiliseleri),Rusya,Osmanlı İmparatorluğu (18. yüzyıl),Viyana (19. yüzyıl sonu),Alsace (1850-1860),İspanya (18. yüzyıl),vs.Çerçeve gerçek bir mekan gibi,içinde eserin yaratıldığı mekan gibi kullanılıyor.

Sessizlik ve Kutsal

Atölye (yapıt olarak):1993'te Dordrecht'teki (Hollanda) bir sergi için,küçük bir ahşap konstrüksiyon inşa ettirir (1,5*1,5*2,5 m.).Dört gün boyunca içinde çalışır,şehrin pencerelerinden hareketle yüz kadar suluboya resim yapar,sonra onları konstrüksiyonun iç duvarlarına asar.İçerisi izleyici için tümüyle görünürdür.Bu atölye-yapıt üç ay boyunca bu haliyle kalır ve yok olur.Fikir 1996'da Kudüs'te,duvarların dışındaki bir sergi için yeniden tekrarlanır.Bu sefer atölye altıgendir ve tavanı çeşitli renklerde camdandır:İçeride yapılmış otuz kadar suluboya resim atölyeye asılmıştır.Üçüncü atölye-yapıt,Dordrecht'tekiyle neredeyse aynı büyüklükte,Kopenhag'daki devasa bir 19. yüzyıl sonu binasının içinde inşa edildi.Kalıcı bir tanesi,ahşaptan bir hücre şeklinde 1994'ten beri Cenevre'deki Mamco'da bulunmaktadır:L'Atelier depuis 19380 [19380'den beri Atölyem].Sarkis yılda birçok defa buraya çalışmaya gider.

Kutsal:Sergilerin sessizliği onu hissettirir.Sergilerin ışığı sayesinde,eserin zaman içindeki gelişimiyle,esere davetle deneyimlenir -savaşı dışlayan bir an.

Savaş:Önce nesne olarak (1963-1968),daha sonra sanatsal ve siyasal tavır alma konusu olarak Blackout'ların (1977) ve Rêve du peintre en bâtiment [Duvar Boyacısının Rüyası] sergi dizisinin (1976) sonuna kadar.1979-1980 yıllarından başlayarak,renkli ışıklar ve suluboyaların suyu savaşı eritirler.

Leidschatz:Hazineye dönüşmüş ıstırapların birikmesi.Sarkis'in yapıtında Aby Warburg'un bu kavramının iki Alman sanat tarihçisi tarafından incelenmesi:Doris von Drathen ve Uwe Fleckner.Sözcük bazı sergi başlıklarında kullanılmıştır.

Tarihler:Tarihlerden önce:Büyük bir bulanıklık.Tarihten sonra:İlerleme olasılığı.19380:Gelecek zamana yansıtılmış doğum tarihim.Neondan,geleceği aydınlatır,19970 gibi.Bonn'daki serginin başlığı 26.09.19380 (1995-1996).

Başlıklar:Sarkis'in neredeyse tüm sergilerinin bir başlığı vardır.Bir anlamda,sergiyi "aydınlatırlar".Zaten şimşek olduğu gibi ortaya çıkar:Le Décalage entre la lumière de l'éclair et le bruit du tonnerre [Şimşeğin ışığı ve gökgürültüsü arasındaki zaman farkı] (Centre Georges-Pompidou,1993-1994).Diğer başlıklar:Opération Organe (1972),Crise (en Rouge et Vert)[Buhran (Kırmızı ve Yeşil)] (1979),Réserves sans retour [Dönüşü Olmayan Depo] (1980),De Lascaux à Kriegsschatz [Lascaux'dan Kriegsschatz'a] (1982),Ma mémoire est ma patrie [Belleğim Vatanımdır] (1985),Chambre sourde [Sağır Oda] (1986),La Source éclaire toujours [Kaynak Daima Aydınlatır] (1988),Les Douze coins du monde [Dünyanın On İki Köşesi] (1991),Scènes de jour,scènes de nuit [Gündüz Sahneleri,Gece Sahneleri] (1992),Froid,au dos (1993),vs.Sarkis Nantes Güzel Sanatlar Müzesi'ne au commencement/le bruit de la lumière/à l'arrivée [başlangıçta/ışığın gürültüsü/varışta] başlıklı bir sergi hazırlamaktadır.

**Fransızcadan çeviren:Ayşe Orhun Gültekin

-------------------------------------------------------------------------------------

***Bellek ve Sonsuz:Sarkis Külliyatı Üzerine,Derleyen Uwe Fleckner,Norgunk Yayıncılık,İstanbul,2005,s. 15-23.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Diaspora ve Huzursuzlukları/Gerard Libaridian*


Siyasal silahların envanteri çıkarılırken,diasporayı,Ermeni tarafının sahip olduğu,Azerbaycan tarafının yoksun olduğu değerli bir güç saymak gerektiği konusunda dost düşman herkes birleşmektedir.Diaspora,birliğin yanı sıra,Karabağ ve Ermenistan'daki liderlerin düşünüşünde stratejik bir değer taşımaktadır.Bazı siyasi partilerin programlarında,diasporaya önemli bir rol biçilmektedir.

Diaspora partileri,Ermenistan ve Karabağ siyaset sahnesinde kendilerini yeniden göstrirken,doğru veya yersiz bir adım atarak,Ermenistan ve Karabağ'a diaspora desteğini güvence altına alacak güç olduklarını iddia ettiler.Bazı durumlarda,ekonomik ve siyasi destek için kendilerine güvenen Ermeni otoriteler karşısında siyasi sorumluluklar üstlendiler.

1988 Yılına Kadar Diaspora

Ermeni diasporası,dünyanın en dayanıklı ve bazı kişilere göre en iyi organize olmuş diasporalarından biridir.Farklı dönemlere,farklı siyasi ve kültürel mekanlara ayak uydurmasını bilmiş;çeşitli öngörülere rağmen dağılıp yok olmamış;ihtiyaçları için gereken kurum ve örgütleri oluşturmuştur.

Bu diasporanın kalıcı oluşunun açıklaması kısmen şu olguda bulunabilir:Ermeniler,yurtlarından ayrılmaya yüzyıllar önce başlamıştır ve bu göç,farklı tempolarla ve farklı nedenlerle,günümüze dek sürmüştür.Her şeyden önce,diaspora negatif bir tanımdır.Bu kelime,eski yerlerinde ve bir anlamda -en azından ulus-devlet yapısı norm olarak kabul edildiyse- olmaları gereken topraklarda bulunmayan bir gruba işaret etmektedir.

Ermeni diasporasının kalıcılığının bir başka nedeni de,soykırım karşısında,diasporanın canlılığının,Ermeniler'in 1915'teki ölüm fermanlarını kabul etmediklerini ortaya koymalarının bir aracı olmasıdır.Hafızalardan silinmeye,unutulmaya karşı bir direniş anlamına gelmektedir.

Ermeni diasporası,gerçi soykırımdan önce oluşmuştur ama,1915'ten sonra bir halkın hayatta kalan unsurlarına hakim olan tehcir acılarını silmeye yönelik çalışmalarıyla güçlenmiştir.Sığınmacılar,dillerini bilmedikleri,kültürlerine yabancı oldukları,yerli halkın -konuksever olsa da- yeni gelenlere karşı o çok bilinen önyargıları sergiledikleri ülkelere gitmiştir.Fransa'da "sal Arménien" (pis Ermeni),ABD'nde "starving Armenian" (aç Ermeni),Güney Amerika'da "Turko" (Türk) sözleriyle tanınıyorlardı.Yaşanan psikolojik tahribatın üstesinden gelmek için,üç kuşağın yoğun çalışması,binlerce bireyin gayreti,ekonomik entegrasyon,cemaatin yavaş yavaş yeniden inşası gerekiyordu.

Yabancılara tuhaf gelebilir,ama sığınmacılar için,cemaat örgütlerinin sonu gelmeyen toplantılarında oturmak,en sudan konular hakkında bitmek bilmeyen tartışmalara girişmek,bir kendini ifade yoluydu.Bu sığınmacılar,kendilerini derinden etkileyen büyük tarihsel olayları anlamakta güçlük çekseler bile,böylelikle,birlikte olup kendi grupları için kararlar alarak,bir cemaat olma duygusu üretiyorlardı.Pek anlamadıkları nutukları dinleyerek,artık kavrayamadıkları bir Hristiyanlığa dair vaazlar dinleyerek,soykırımdan sağ kalanlar,yavaş yavaş,teker teker hayata döndüler,yeni ortamlara uyum sağladılar ve sevgili ölülerine ilişkin korkunç hatıraları tazelediler.Çoğu Ermeni artık o acıların üstesinden gelmiştir ve bu uğurda gösterdikleri üstün gayretle haklı olarak gurur duyabilir.

Pekiyi,tek bir diaspora mı bulunmaktadır?Diaspora,bazılarının kendisine atfettiği,bazılarının da sahip çıktığı rolü oynayabilir mi?

Önemli Farklılıklar

Diasporadaki Ermenilerin sayısına ilişkin güvenilir veriler bulunmuyor.Diaspora nüfusunun 4-5 milyon civarında olduğu gerçekçi bir tahmindir,ama kimi yazarlar bu rakamın 6 milyon olduğunu ileri sürmektedir.

Diasporadaki cemaatler büyüklük bakımından çok fazla çeşitlilik göstermektedir ve beş kıtaya dağılmıştır.En büyük Ermeni cemaatleri şu bölgelerde bulunmaktadır:Rusya (yaklaşık 1 milyon),ABD (yaklaşık 1 milyon),Gürcistan (450.000 civarında),Fransa (350.000 civarında),Yakındoğu (yaklaşık 400.000),Güney Amerika (büyük bir bölümü Arjantin'de olmak üzere 100.000'den fazla).

Cemaatler kökenleri ve tarihleri bakımından da farklılıklar taşımaktadır.Kuzey Irak ve Anadolu'dakiler gibi bazı cemaatler,kökenlerini Ermeni ulusunun kuruluş dönemine dek götürmektedir.Çoğu cemaat soykırımdan önce oluşmuş,ama soykırım dönemiyle kalabalıklaşmıştır.Montreal,Sydney ve Melbourne'dakiler gibi bazı cemaatler ise,ancak 1950'lerde oluşmuştur.Bütün bu cemaatler asimilasyon ve kültürel entegrasyonun farklı aşamalarını temsil etmektedir.Bundan dolayı,cemaatler farklı derece ve türlerde bir organize yaşam sürmektedirler.

Cemaatler,bulundukları ülkelerdeki hukuki statüleri bakımından da çeşitlilik göstermektedir.Türkiye'de ve Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olan başka Yakındoğu ülkelerinde,devlet Ermenilere ilişkin bir yasal tanımlama getirmiştir;bu ülkelerin yasalarına göre,Ermeni cemaatleri belli bir hukuki çerçeveye ve bazı ayrıcalıklara sahiptir,ayrıca bazı kısıtlamalarla karşı karşıyadır.Batı toplumlarında,devletle ilişki,yurttaş birey kavramıyla tanımlanmaktadır.

Dahası,teknik olarak diasporadan sayılacak birçok Ermeni,kendisini bu şekilde tanımlamamaktadır.Özellikle Moskova'daki,ayrıca eski Sovyet topraklarının belirli bölümlerindeki Ermeniler,kendilerini diasporada yaşayanlar şeklinde tanımlamakta güçlük çekecektir.Eskiden tek bir vatan,SSCB vardı,onlar da bu ülkenin başkenti Moskova'da oturuyorlardı.Kendilerine nasıl diaspora mensupları denir?Tiflis ve İstanbul,modern Ermeni kültürünün ve bu kültürün kurumlarının birçoğunun doğduğu yerlerdir.Cavakhk'taki Ermeniler,kendilerini diaspora mensubu hissedemeyecek kadar Ermenistan'a yakın bir yerde yaşamaktadır.Ermenistan ve Azerbaycan'dan yeni göç edenlerin çoğu da,kendilerini diaspora mensubu saymakta güçlük çekecektir.Fiziksel olarak uzak olsalar da,gerçekte Ermenistan ve Azerbaycan'dan henüz kopmamışlardır.Etnik kökenlerine ilişkin belirsiz hatıraları bulunan veya bulunmayan kimseler için,diaspora mensubu olmak,çoktan anlamını kaybetmiştir.

Ermeni diasporası,kendi içinde sürekli değişen bir fenomen olmuştur.Soykırımdan sağ kurtulanlar veya onların çocukları,önce Yakındoğu ve Doğu Avrupa'ya yerleşmiş,sonra başka ülkelere,özellikle ABD'ye,Kanada'ya,Avustralya'ya ve Avrupa'ya göç etmiştir.Farklı göç dalgalarıyla gelenler arasındaki ilişkiler,bir birlik duygusu yansıtmamıştır.Altgrup ilişkilerine daha çok anlaşmazlıklar,karşılıklı güvensizlik,nefret ve önyargılar damgasını vurmuştur.Örgüt yapıları çoğunlukla bu bölünmeleri yansıtır.

Cemaatlerin kurumsal yapısı,zamana başarılı bir şekilde direnmiştir.Batı Ermenistan şehir ve köylerinin anısını koruyan dernekler gibi bazı örgütler göç sürecinde yok olmuştur.Çok az sayıda örgüt,kökleşmelerini sağlayacak kadar çok üye çekmeyi ve bu üyeleri korumayı başarmıştır.Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Gizli Ermeni Ordusu ASALA,siyasal bir gündemi olan az sayıdaki örgütten biriydi ve bir on yıl ayakta kalabilmişti.Bazı meslek örgütlerinin dışında,yalnızca Amerika Ermeni Asamblesi (AAA),diasporada yeni bir ulusal örgüt kurmanın önündeki engelleri aşabilmiştir.AAA bile,Kanada ve Avrupa'ya doğru genişlemeyi başaramamıştır.

Diaspora tarihinde bir dizi değişim yaşanmıştır.Birçok şehir,diaspora hayatının merkezi haline gelmiş,sonra bu özelliğini kaybetmiştir.Soykırımdan sonra İstanbul ve Tiflis'in yerini Paris ve Boston almış,1950'lerde ise Kahire,Halep ve ardından Beyrut öne çıkmıştır.Bazı yazarlara göre,1990'larda,Ermeni cemaatinin kalabalıklığı ve faaliyetlerinin yoğunluğu gözönüne alınarak,Los Angeles Ermeni diasporasının merkezi sayılmalıdır.

Bu değişim,Amerikalı Ermenilerin diasporada ağırlık taşıması anlamına gelmemektedir.Kuzey Amerika'da,hatta Avrupa'da çoğu kurumun liderleri,hala,Suriyeli ve Lübnanlı Ermenilerdir.Bu nokta,diasporanın siyasal ve kültürel programının içeriğini ve biçimini anlamak açısından büyük önem taşımaktadır.Anavatan hafızalarda giderek silinirken,birbiri ardına gelen her kuşak geçmişten nelerin korunması gerektiğini araştırmıştır.İdeal veya katıksız Ermeni hiçbir zaman varolmamıştır,zaten olamaz,ama 1950'lerden beri,Yakındoğu,giderek Halep-Beyrut modeli ideal olarak sunulmuş,bu bölgeden Ermeniler,dünya çapındaki cemaatlerin liderliği için doğal bir elit haline gelmiştir.Sonuçta,cemaatlerarası bir hiyerarşi oluşmuştur.Eğer Suriye-Lübnan cemaatleri hiyerarşinin tepesinde bulunuyorsa,Türkiyeli ve Ermenistanlı Ermeniler de en altında yer almaktadır.

Genellikle Ermenice'nin kullanılmaz olması şeklinde tanımlanan asimilasyon tehdidine en çok maruz olunan ülkelerde,cemaatin korunması çoğu zaman muhafazakar toplumsal değerlerle özdeşleştirilmektedir.Bundan dolayı,liberal unsurlar genellikle cemaat kurumlarına mesafeli durmaktadır.

Sonuçta,yer yer hoşgörüsüz,çoğunlukla dışlayıcı bir tür ortodoksi ortaya çıkmaktadır.Bu ortodoksinin ilkeleri inancın temelleri olarak tanınmaktadır.Cemaatler merkezkaç bir nitelik taşımaktadır:Kurumsal siyasetlere ve toplumsal değerlere karşı çıkan cemaat mensupları,cemaatten ayrılmakta veya aktif katılımlarına son vermektedir.Bu durum bir Ermeni devletinde yaşanırsa,sözkonusu kişi,hem Ermeni hem ülkenin yurttaşı olarak kimliğini korumaktadır;ama çoğu diaspora cemaatinde,bu tür kişiler,çoğunluk yurttaşları içinde kaybolmakta,diaspora liderliği hiçbir meydan okumayla karşılaşmamaktadır.Bazı kişiler,mensuplarına karşı daha az talepkar olan cemaat örgütlerinde faaliyet göstermektedir.Çok az sayıda kişi alternatif örgütler kurmaya çalışmakta,bunların da pek azı başarılı olmaktadır.

Diasporanın gündemi de değişmiştir.Soykırım sonrasında ve Sovyetleştirme'nin ardından,diaspora yaralarını sarmaya çalışıyordu.Soykırımdan sağ kurtulanların çoğu yeni evler kurmuştu,bir geçim yolu bulmuştu,okulların,kiliselerin ve merkezlerin açılmasına yardımcı oluyor,ayrıca yeni sığınmacılara yardım elini uzatıyordu.Batı Ermenistan'ın ve bağımsızlığın nasıl kaybedildiği,bu kayıplardan kimlerin sorumlu olduğu ve Sovyet Ermenistanı hakkında ne düşünülmesi gerektiği gibi sorulara cevap bulmak zorundaydılar.Bütün bunlar,kafaları yeterince meşgul ediyordu,soykırım sonrası yirmi-otuz yıl boyunca siyasi gündemi bütünüyle belirlemiştir.1950'lerde siyasi tartışmalar soğuk savaş terminolojisine boğuldu.Ermeni siyasi partileri,kendi savaşları yeterli değilmiş gibi,başkalarının çatışmalarını da benimsediler.Lübnan'da 1958'de yaşanan kısa iç savaşta,Ermeni siyasi partileri farklı tarafları tuttular,soğuk savaş konumlarını yansıtan yerel çatışmayı içselleştirdiler ve birbirlerinin üyelerini öldürdüler.

Batı Ermenistan'ın da,bağımsızlığın da artık geri gelmeyeceği anlaşılınca,diaspora,"beyaz katliam" adı verilen tehlikeye odaklandı.Batı ülkelerindeki yeni kuşakların Ermenice'yi kullanma becerisinin sınırlılığının en çarpıcı kanıtını oluşturduğu asimilasyon üzerinde yoğunlaştı.Ermenice bilmek ve Ermeni tarihi hakkında bazı temel bilgilere sahip olmak,cemaat liderliğine ulaşmak için yeterli hale gelmişti.

Diaspora-Ermenistan ilişkilerini anlamak açısından aynı ölçüde önemli bir konu,anavatan kelimesinin anlamındaki değişimdir.Batı Ermenistan'daki katliamları ve soykırımı yaşamış birçok kişi ve onların çocukları için,anavatan Harput,Erzurum veya Van demekti.Yerevan,anavatan tanımına girmiyordu.Soykırımdan sağ kurtulan çoğu Kilikyalı Ermeni için,memleket,o bölgedeki şehirlerden -Adana,Maraş,vb.- ibaretti.Çok az kişi,ilk Ermenistan Cumhuriyeti'ni,ya da bugünkü Ermenistan'ı anavatanı olarak görüyordu -Ermenistan halkı farklı bir lehçe konuşuyor,farklı bir yazı kullanıyordu,ayrıca gelenek farkları vardı.

Bu durum,Amerikan Ermeni cemaati için özellikle geçerliydi.Bu cemaat,Batı Ermenistan'dan gelen ve bir gün memleketlerine dönmeyi uman binlerce işçi tarafından,soykırımdan çok önce oluşturulmuştu.Ermenistan'dan bir "vatan" olarak geriye ne kaldığını düşünmek zordu -hele insan,EDF'na sempatiyle bakıyorsa,üstelik Yerevan'ın,1920'de bağımsız Ermenistan'ın yerine kurulan bir Sovyet cumhuriyetinin başkenti olduğu düşünülürse.

Sovyet Ermenistanı'nın "anavatan" olarak kabulü,iki ara nosyonun yardımıyla gerçekleşti.İlk olarak,Ermenistan soyutlaştırılmış ve idealize edilmişti;bir fikir ve müze haline gelmişti.İkinci olarak,30000 kilometrekarelik toprak parçası,yalnızca geçici bir devletti:Bir gün,bir şekilde,öteki Ermenistan ortaya çıkacaktı.

Ayrıca,meselenin bir de ekonomik boyutu bulunmaktadır.Diaspora Ermenileri,zamanla ekonomik durumlarını da iyileştirmiştir,gerçi çeşitli ülkelerde hala yoksul Ermeni cemaatleri de vardır.Diaspora Ermenileri ekonomik açıdan büyük ölçüde başarılı olmuştur.Ayrıca,Ermeniler cemaat kurumlarına katkıda bulunmaktadır.Ermeni cemaatinde önemli bir zengin kesim vardır.Ama Ermeni cemaatinin zenginliği ile Ermeniler'in zenginliğini ayırdetmek önem taşımaktadır.Ermeniler refaha kavuşmuş olabilir,çok az sayıda Ermeni kurumu mali açıdan parlak bir durumdadır ve idamesini sağlayacak kendine ait gelir getirici kaynaklara sahiptir.

Bu,tarihte de böyle olmuştur.Zengin Ermeniler,genellikle,kurumlara varlıklarını sürdürecek ölçüde katkıda bulunur,ama pek azı bu kurumları bağımsız kılacak bağışlar yaparlar.Belki de olması gereken de budur.Ama bu farkı anlamayan kimseler,bir örgütün Ermenistan'a destek olarak sağlayacağını bildirdiği dolarların o örgüte ait olmadığını farkedemeyebilir.

Büyük diaspora örgütlerinin bütçeleri,binlerce dolardan milyonlarca dolara ulaşmıştır.Ne var ki,Ermeni Yardım Kuruluşu (Armenian Relief Society,ARS) ve AAA gibi birkaç milyon dolarlık ya da Ermeni Genel Hayır Birliği (Armenian General Benevolent Union,AGBU) gibi yüz milyon dolarlık vakıfları bulunan az sayıdaki örgüt dışında,çoğu kurum gelirlerini yıllık olarak toplamaktadır.Belirli projeler için,genellikle bina yapmak amacıyla yürütülen para toplama kampanyaları çoğunlukla başarılı olmaktadır.

Lizbon'da Calouste Gulbenkian,Detroit'te Alex Manougian ve California'da Kirk Kirkorian gibi hayırseverlerin kurdukları vakıflar,Ermenilerin hayatına büyük katkılarda bulunmaktadır,ama bunlar cemaat varlıkları değil,özel vakıflardır,ayrıca ilgili ülkelerde hayır işleri yapmakta ve kültüre katkı sağlamaktadırlar.

Genel ve Devletaşırı Kurumlar

Göçmenlerin yaşadıkları devletlerin,onların iş dünyasını ve dış çerçevesini gittikçe daha çok tanımlaması üzerine,bu devletlerin sınırlarını aşan bir dizi örgüt diasporanın giderek kökleşen parçalanmışlığına karşı durmaya çalışmıştır.

Bunlar içinde en yaygın olanı,Ermeni krallarının bulunduğu dönemlerde kurulmuş olan Apostolik Kilise'ydi.Kraliyet hanedanı ortadan kalkınca,Kilise kamu ve siyasetin kurumsal işlevlerini giderek daha fazla üstlenmiştir.Bunun nedeni,muhtemelen,işgalci güçlerin bu görevleri Kilise'ye yüklemesiydi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Gayrimüslimler "millet" sistemiyle devletin birer parçası haline getirildiler.Devletin getirdiği hukuki ve siyasi düzenlemelerle,Kilise,devletin Ermeni cemaatiyle ilişkilerini yürüten kurum oldu.Osmanlı hukuna göre tanınan "millet"ler,resmi koruma altına alınıyor ve belirli sınırlamalara tabi oluyordu.Kilise,devlet ile cemaat arasında,fatihler ile yerli ahali arasında aracıydı.Siyasi sorumlulukları ve son derece sınırlı siyasi hakları vardı.1860'larda Patrik Mıgırdıç Khrimyan'ın,bu hakları artırmaya ve İstanbul'daki Ermenileri temsil eden cemaat meclisini Osmanlı Ermenilerinin çoğunluğunun (payitahttaki nispeten rahat ve varlıklı kesimler yerine kır yoksullarının ve taşradaki ezilenlerin) çıkarlarını temsil eden bir organa dönüştürmeye yönelik ihtiyatlı girişimi,padişah ve İstanbul'daki imtiyazlı gruplar tarafından kolaylıkla engellenmişti.Siyasi,ihtilalci partilerin doğuşunun temel nedeni Kilise'nin başarısızlığıydı.

Doğu Ermenistan'da da,Ruslar,sonra Sovyetler,Kilise'yi daha dolaylı bir kontrol ve kısıtlama aracı olarak aynı ölçüde etkin bir şekilde kullanmıştır.Her iki örnekte de,Kilise -Ermenilerin yaşayan en eski kurumu- bir kimlik biçimine dönüştürülmüş kendisinin devlete karşı kullanılmasını engellemiştir.

Soykırımdan bu yana,Kilise hem -cemaat içi,ama devletlerüstü- bir örgüt türü hem de bir kimlik aracı olmaya devam etmiştir.Ayrıca,gelenek ve ulusal kimliğin koruyucusu rolünü üstlenmiş,manevi ve ahlaki rehberlik rolünü terketmeye yaklaşmıştır.Diasporada,Kilise,soğuk savaşta karşıt tarafları destekleyenler dahil,birbiriyle mücadele eden siyasi partiler tarafından manüple ve kontrol edilmiştir.

Tarih boyunca,Kilise "ulusal" bir nitelik kazandığı,manevi ve dini olmayan işlevleri yerine getirdiği ölçüde,gerek Ermeni,gerekse yabancı siyasi yapılara uyum sağlamak zorunda kalmıştır.

Ermeni Katolik ve Ermeni Prostestan kiliseleri,Osmanlı Devleti'nin onları ayrı milletler olarak tanımaya karar verdiği 19. yüzyıl ortalarındaki Osmanlı İmparatorluğu hariç,cemaat içi mücadelelerin büyük ölçüde dışında kalmıştır.Ama bu kurumsal mesafelilik,bu kiliselerin liderlerinin ve mensuplarının kendilerine göre sempati besledikleri taraflar olmadığı,ulusun öteki kesimlerinin kaderlerini paylaşmadıkları ya da kültür ve eğitim hayatına katkıda bulunmadıkları anlamına gelmemektedir.

AGBu ve ARS gibi örgütler,diasporada devletleraşırı ortak bağları bulunduğu duygusuna önemli boyutlar eklemişlerdir.Siyasi partilerle bağlantıları bulunan bu örgütler,Ermenilere biraraya gelmek ve aynı zamanda yoksullara yardım etmek için mükemmel fırsatlar sağlamışlardır.

Siyasi partilerin kültür kolları olarak Ortadoğu'da kurulan ve orada çok yararlı faaliyetler yapan,Tekeyan Kültür Derneği ve Hamazkaine Kültür Derneği gibi bazı örgütler,ABD,Fransa ve Kanada'da aynı ölçüde etkin olamamıştır.Bu örgütler,Ortadoğu'da Ermeni kültürünün aktarılmasının,sanat ve eğitimin teşvik edilmesinin araçlarıdır,ayrıca o ülkelerin kültürlerine ve dünyaya açılan birer pencere niteliği taşımaktadırlar.

Diaspora Ortamında Siyasi Partiler

Ermeni hareketlerinin tuhaf bir özelliği,kendilerini "siyasi parti" olarak adlandıran örgütlerin diasporada faaliyet göstermesidir.Bu,başka diasporalarda pek rastlanmayan bir durumdur.

Üç parti,Ermeni Devrimci Federasyonu (EDF),Ermeni Liberal Demokrat Partisi (ELDP) ve Sosyal Demokrat Hınçak Partisi (SDHP),Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeni davasını savunmak ve Ermenileri temsil etmek amacıyla kurulmuştu.Soykırım,bu partilerin Türkiye'deki faaliyetlerini sona erdirdi;ilk cumhuriyetin Sovyetler'e bağlanması Ermenistan'ı bu partilere kapattı.Sözkonusu partiler,1921'den sonra diaspora partileri haline geldiler.Bunlar,esas itibarıyla,cemaat kurumlarının kurulmasına yardımcı olan ve onları kontrol eden örgütlerdir.Ayrıca,Kilise'yle birlikte,göç edilen ülkelerde otoriteler düzeyinde Ermeni cemaatini temsil etme görevini üstlendiler.Bu görevi,bazı ülkelerde devletin yasal yapıları çerçevesinde,bazılarında da enformel olarak yerine getirdiler.Siyasi partilerin diasporalaşması,sözkonusu iki işlev örgüt mensuplarının zamanlarının çoğunu aldığı dönemde gerçekleşti.

Ayrıca,Hay Tad,Ermeni Davası diye genel bir isimle anılan bir üçüncü faaliyet düzeyi vardı.Ermeni Davası terimi,kimlik krizlerinden cemaat içi birliğe,farklı cemaatlerden kimselerle evlilikleri engelleyecek mekanizmalar bulunmamasından üniversitelerde Ermeni tarihinin meşrulaştırılmasına,kuşak çatışmalarından Türklerin soykırımın yapıldığını inkar etmesine ve soykırımın uluslararası düzeyde tanınmasına dek Ermenilerle ilgili her şeyi içeriyordu.

Ermeni Davası'nın değişen tanımı altında,dar anlamıyla siyasi bir hedef,ideal vatanı yaratmak yatıyordu.Tanımıyla neredeyse aşkın bir olguya işaret eden Ermeni Davası,tedrici olarak,uluslararası ilişkiler dünyasında mistik stratejilerle yürütülen efsanevi bir mücadeleye dönüştü.Uluslararası ilişkileri bilen çok az sayıda kişi vardı,bunların anlaması beklenen kişi sayısı daha da azdı.

1970'lere gelindiğinde,soykırımın tanınması Ermeni Davası'nı anlamak için kilit önem kazanmıştı.Siyasi partiler,soykırımın tanınması ile büyük bir Ermenistan hayalini birbirine bağladılar.Türkiye'nin soykırımı tanıması,doğu vilayetlerini oluşturan Batı Ermenistan üzerindeki Ermeni iddiaları için hukuki zemini oluşturacaktı.Siyasi destek,soykırımı tanıyan başka ülkelerden gelecekti,pratik destek ise Türkiye'nin geleneksel düşmanı Ruslardan ve SSCB'den sağlanacaktı.SSCB,bağımsız bir Ermenistan'a karşı çıksa da,birleşmiş bir Ermenistan'ı kabul edecekti.

EDF'nun her şeye ulaşmak istediği bir dönem vardı:Özgür,bağımsız ve birleşmiş bir Ermenistan istiyordu.1960'lara kadar özgürlük ve bağımsızlık talebi öncelik taşıyordu.Özgür ve bağımsız bir Ermenistan,EDF'na göre,bir fantezi değil,gerçekleştirilebilir bir seçenekti.Ne var ki,çok geçmeden SSCB kendi ağırlığı ve anomalileri altında çökecekti.EDF karşıtları,bu senaryoyu hiçbir şekilde istemiyor,Ermenistan'ın bağlı olduğu SSCB'ni ürkütmekten çekiniyorlardı.EDF stratejisini değiştirince (artık "birleşmiş" sıfatı öncelik taşıyordu),EDF karşıtı partiler,birleşmiş bir Ermenistan fikrini savunmanın mümkün olduğunu düşündüler,bir mutabakat oluştu,Ermeni Davası'nın yeni oluşan bu geçici tanımı üç geleneksel parti tarafından da desteklendi.EDF ile EDF karşıtı kamp (ELDP ve SDHP) arasındaki geleneksel rekabet sürse de,ideoloji ve program çatışması yavaş yavaş ortadan kalktı.Bu arada,artık yerleşmiş bir diaspora için çok uzak bir ideale yönelik görünen üçüncü faaliyet düzeyi,soykırımın tanınması sorununa indirgenmişti.Bu,öylesine kutsal sayılan bir konuydu ki,hiçbir Ermeni cehennemde kendine bir yer beğenmeden bu meseleyi sorgulayamazdı.

Ne var ki,bu tezin altında yatan varsayımların her biri çok kuşku götürür nitelikteydi.Türkiye,ardından toprak taleplerinin geleceğini bile bile soykırımı tanıyacaktı;Batı ülkeleri ve NATO,kendi üyeleri olan bir ülkenin NATO'nun temel rakibi yararına parçalanmasını kabul edecekti;SSCB,dünya güvenlik sistemindeki konumunu ve Batı'yla geliştirdiği çok boyutlu ilişkilerini Ermeniler için riske sokacaktı.

Ayrıca,SSCB'nin Türkiye'yle ilişkilerini tehlikeye atmak istediğini gösteren hiçbir kanıt da yoktu.Bolşevik ve Kemalist devrimlerden bu yana geçen onlarca yıl içinde,iki ülke birbiriyle savaş yapmamış,ne olursa olsun çatışmaya girmekten kaçınmıştı.Bazı kimselere bunun tersini düşündürebilecek tek olay,İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna doğru SSCB'nin Kars ve Ardahan meselesini gündeme getirmesiydi.Kars ve Ardahan,tarihsel Ermenistan'ın bir parçasıydı,daha önemlisi 1918-1920 yıllarında ilk cumhuriyete aitti.Ama,SSCB'nin bu manevrasının amacı,Türkiye'yi ürkütmek,müttefikler yanında savaşa katılmaya zorlamaktı.Kaldı ki,Gürcüler bu meselenin kendileri için ortaya atıldığını düşünüyorlardı ve SSCB Türkiye Cumhuriyeti'nden hiçbir zaman resmi toprak talebinde bulunmadı.

Ne var ki,bu sorunlar olsa olsa tabloyu karıştıracak ve stratejik oyunu demistifiye edecekti.Aslında,en büyük ideal de diasporalaştırılmıştı;sorulara cevaplar istenmeyen bir tarzda anlaşılmış ve sonuç vermesi beklenmeyen bir süreçle beslenmişti.1987'de bir parti lideri,bağımsız Ermenistan sloganının değerini,gençliğe esin ve motivasyon kaynağı olmasında aramak gerektiğini öne sürmüştü.Bağımsız bir ülke idealine sarılmak,bir kişinin düşünce ve ruh soyluluğunu ortaya koyan bir tavırdı;inanılır bir strateji ve sonuçlar gerektiren bir program -yani eylemler,vaatler ve performans açısından sorumluluk taşınması- sözkonusu değildi.

Diasporanın siyasi söyleminin Kilise terminolojisini kullanması şaşırtıcı değildir:Umut,inanç,fedakarlık ve irade,nutuk ve yazılarda en sık rastlanan sözlerdi.Uluslararası topluluk "ahlaksız" ve hilekardı.Ermeni Davası,kendi günah ve ermişler hiyerarşisi bulunan bir tür din haline gelmişti,parti liderleri aracı ve müfessir rolünü üstlenmişti.

ELDP ve SDHP tarihe teslim olmuştu.İdeolojik yapılarının çok incelikli,teolojinin çok derinlikli olması gerekmiyordu.EDF ve en yüksek hedeflere sahipti ve kanıtlaması gereken şeyler çok daha fazlaydı.Bir hesap verme prosedürü olsaydı,EDF üçüncü düzeydeki başarısızlığına açıklama getirmek zorunda kalırdı;yetmiş yılın sonuna doğru,özgür ve bağımsız olmayan bir Sovyet Ermenistanı'nı kabul etmiş,anavatanın öteki parçalarını kurtarma stratejisini benimsemişti.Ama siyasi hayatın günlük değişimlerinden soyutlanmış olan EDF,eylemlerini ve politikalarını mistik sislere boğmuştu.Yalnızca partinin en üst kademesinde bulunanlar,inanç sisteminin inceliklerine vakıf olabiliyordu.

EDF'nun ürettiği ve üreteceği kahramanlar ve şehitler,bu yaklaşıma geçerlilik kazandırıyordu.Osmanlı askerleriyle çarpışırken ölen ilk fedailerden soykırımı tezgahlayanları öldüren Soghomon Tehlirian ve arkadaşlarına,1983'te Türkiye'nin Lizbon Büyükelçiliği'nde verilen son şehitlere kadar,EDF,bütün dinler gibi,kişisel kurtuluş modellerini yaratmıştı.

Mistisizm partinin bütün üyelerini sarmıştı.EDF üyeleri,daha sınırlı ölçüde öteki partilerin üyeleri,partiden olmayanların kavramakta güçlük çekecekleri bir tür bağla birbirine bağlanmıştı.Parti üyesi olanlar,kendilerini güçlenmiş hissediyordu;bir zamanlar Osmanlı ve Rus imparatorluklarına başkaldırmış,kahramanlar yaratmış,şehitler vermiş,bir cumhuriyet kurmuş,ulusun en büyük ideallerini formüle etmiş ve beş kıtada idare ettiği cemaatlerde bu idealleri korumuş,seçme üyelerden oluşan,sıkı örgütlenmiş bir tarikatın parçasıydılar.SSCB ve Türkiye gibi,partinin örgütlenemediği yerlerde yaşayan Ermeniler genel tablo içinde önemli sayılmıyor veya Ermeni Davası'nın stratejisi için büyük bir değer taşımıyordu.Gelgelelim,bir devlet olarak SSCB bu stratejide bir partner olarak yeniden icat edilmişti:Eşiti olarak görüşmeler yürütülen bir partnerdi.Türkiye'ye ise,"kötü kahraman" rolü biçilmişti.Üyeler,partilerinin birçok hükümetin hareket tarzını etkilediğine,en iyi Ermenistan'ı yaratmayı ve idare etmeyi hedeflediğine inanmak istiyorlardı.3000 yıllık tecrübenin en iyi unsurlarını bünyesinde biraraya getirecek bir Ermenistan'dı bu.Tarihe meydan okuyan,ölümlülerin yarattıkları sınırları aşan bir kardeşlik duygusu oluşturulmaktaydı.

Partiler,çocukların eğitiminden kültür,spor ve dine,göç edilen ülkelerle ilişkilerden uluslararası ilişkilere,hile ve aldatmanın tanımından şehit düşmeye ve ahirette vaat edilen yerlere dek her şeyi kapsayan bir dünya görüşü sunuyorlardı.Özellikle EDF üyeleri için,partileri,Ermenilerin tarihten gelen bütün dertlerinin çaresiydi,bugün -nerede olursa olsunlar,sorunları her ne ise- Ermenilerin karşılaştıkları bütün sorunlar için çözüm kaynağıydı.

Bir ideoloji,bir program,bir örgüt,bu kadar çok ülkede,bu kadar çok insan için,bunca uzun bir süre bu kadar çok şey olabilir ve yine de etkinliğini koruyabilir miydi?Sorunun cevabı kısmen kendi içinde bulunmaktadır.Biri bu kadar çok sorumluluk üstlenirse,herkesin anlayış göstermesini,destek vermesini,ama hiç eleştiride bulunmamasını ister.Bir başka deyişle,kimlik,umut ve inanç sözkonusu olunca,bu yanlış sorudur.

Sorunun cevabının öteki kısmı şudur:Parti psikolojisinin en derin katmanlarında önemli olan nokta,diaspora mensubunun örgütlenme ihtiyacıdır.Bu ihtiyaç,Osmanlı İmparatorluğu'nda Kilise'nin ulusun sorunlarını dile getirmekte başarısız olmasıyla başlamıştır.SDHP ve özellikle EDF,"dinsel azınlık" statüsünü reddetmiş,Ermeni psikolojisini değiştirmeyi başarmıştı:Ermeniler artık üçüncü sınıf vatandaş konumunu kabullenmiyor,hayatlarını,davalarını ve halklarını,uğrunda can verecek,fedai olacak,şehit düşecek kadar değerli sayıyordu.

Soykırımdan sağ kurtulan sığınmacı da,tarih kendisini yok etmeye ne denli yaklaşmış olsa da,hala hayatta olduğunu,Ermeni varlığını koruduğunu ve hala eylemde bulunabildiğini kanıtlama ihtiyacı hissediyordu.

Meselenin en derinine bakıldığında,EDF,bir ideolojiden,bir siyasi partiden,bir programdan veya bir stratejiden çok bir örgüttür.EDF için en yüce ilke,örgütlenme ilkesidir.Tarihte,birkaç olası ve ilginç istisna bir yana,örgütlenme kuralları üzerine bu kadar çok zaman ve enerji harcamış olan ve hala harcayan bir başka parti bulmak güçtür.Mücadeleye hazır,tam anlamıyla bilenmiş bir örgüt,her yerde,her düzeyde,her türlü ihtiyaca karşılık verebilir.Programlar değişebilir,ideolojiler doğar ve ölürler,olaylar gelip geçer,tarih çok ağır,hatta öldürücü bir darbe indirebilir,Ermeniler dünyayla ve büyük devletlerle karşı karşıya kalabilir.Ama örgüt yerli yerinde duruyorsa,mesele yok demektir.Örgüt varsa,birkaç kişi bir kilise yapabilir,bir okul açabilir,bir devrim planlayabilir,cemaati fiziksel saldırılara karşı koruyabilir,anlaşma ve uzlaşmalara varabilir,yine de ideal Ermenistan hayalini koruyabilir.Örgüt yoluyla bir kişi fark yaratır.Örgüt,ulusun gücünün deposudur,bir EDF tarihçisinin deyişiyle,ulusun erkekliğinin göstergesidir.

Bazen temel ilkelerde bile değişimler yapabilmek,yine de ayakta kalıp etkinliğini koruyabilmek için,örgüt disipline ihtiyaç duyar.Parti içi meselelerin veya üyelere ilişkin parti "soruşturmaları"nın çoğu,örgüt kurallarının çiğnenmesiyle ilgilidir.Düzenli bir şekilde alevlenen,ideoloji,program ve politika kavgaları bu kurallarla çözüme kavuşturulur.

EDF,örgüt kurallarına ve disiplinine uymaları karşılığında,üyelerine güç kazandırır.En alt kademedeki üyenin,yalnızca parti üyesi olması dolayısıyla,hem saf Ermeni'yi,hem de geçmişin bilgeliğini temsil ettiği varsayılıyordu.Yüz yıllık tecrübenin bütün üyelere aktarıldığına inanılıyordu.Parti üyesi,tanımı gereği,kolektif ve tarihsel bilgeliği ve iradeyi temsil ettiği için,bir okulu,bir kiliseyi,bir gazeteyi,bir ülkeyi idare etmek açısından başkalarına göre daha donanımlıydı.

EDF,sadık ve inançlı üyeleriyle,devletsiz bir halk olarak bölünmüş,dağılmış,tehdit altındaki bir ulusun en önemli varlıklarından biri olmuştur.Parti,başka ulusların yalnızca yanıltıcı sempatisini elde etmiş,ama daha fazlasını kazanamamış bir halkın öfkesine,düş kırıklığına ve hayallerine tercüman olmuştur.

EDF genellikle çok cesur eylemlerde bulunmuştur.Dünyanın soykırımı unutmak istediği bir dönemde,parti,ulusun,soykırımı örgütleyenlere karşı vurucu gücü olmuştur.Partiye göre,Talat Paşa'nın yaptıkları yanına kar kalmayacaktı.Soghomon Tehlirian Berlin'de Talat Paşa'yı öldürdüğü zaman,yalnızca hayatını kaybetmiş Ermenilerin değil,soykırımdan sağ kurtulanların ve onların çocuklarının adına da eylemini gerçekleştirmişti.Gerçi tarih,bütün insanlardan adalet uğruna böyle bir eylem istemez.Ama bazen tarihin yolu adaletinkiyle kesişir.Bazen tarih bireylerde somutlaşır.Böyle olduğunda,artık taşlar yerine oturmuştur,eylem gerçekleşir.

Ama süreç içinde,geçen yetmiş yılda,EDF de evrim geçirdi,ulus ve cemaat içinde bir devlet haline geldi,aynı zamanda devletleraşırı bir ulusal örgüt statüsü talep etti.Bu da,EDF'nun daha mütevazı,'normal' bir devleti,'normal' bir Ermenistan'ı veya o devletin bir parçası olmayı kabul etmesini çok zorlaştıracaktı.Tabii ki,sözkonusu devlet EDF'na ait olmadığı sürece.

Bu tür özellikleri ve iddiaları olan böyle büyük bir örgütün varlığı karşısında,ELDP ve SDHP meydan okuyan rolünü üstlendiler.Ne de olsa,onlar da Ermeni'ydi;büyük işler başarmışlardı;taraftarları vardı.Bu iki parti,EDF'nun hegemonya iddialarına karşı koymaya çalışıyordu.

1982 yılında Los Angeles'ta verdiğim bir konferansta,"Ermeni Davası"nın iki sorunu olduğunu ileri sürmüştüm.Birincisi,EDF mensubu olmanın Ermeni Davası'nı çözmek için yeterli ve gerekli koşul olduğuna inanan EDF üyeleriydi.İkincisi ise,EDF aleyhtarı olmanın aynı hedefe ulaşmak için yeterli ve gerekli koşul olduğuna inanan kişilerdi.

Bir anlamda,partiler arasındaki mücadele,cemaatinde kurum sayısını artırma,daha iyi kurumlar yaratma rekabeti doğurmuştur.Ancak,cemaatin aşırı siyasallaşması olumlu bir gelişme sayılamaz.Cemaat,bütün enerjisini küçük iktidar hesaplarına dayalı siyasete yoğunlaştırmıştı;giderek çirkinleşen bu ortam,yeni kuşakların önemli bir bölümünü siyasete yabancılaştırdı,siyasetin niteliğini düşürdü,hala belli bir etkisi bulunan tarafsız üyelerin çoğunluğunun gözünde cemaat liderlerinin inanılırlığını zayıflattı,böylelikle partiler göç edilen ülkelerin ve başka uluslararası güçlerin manüplasyonuna açık hale geldi.

Nihayet,bu üç örgüt,çok önemli kararlara imza atmış,kültürel,siyasi ve entelektüel örüntülerin gelişiminde büyük rol oynamıştır.Sözkonusu partilerin 1988'de bütün dünyadaki üye sayısı 12.000'di;bu sayının yaklaşık dörtte üçünü EDF üyeleri oluşturuyordu.

Bu partiler,yalnızca uzakta faaliyet gösteren destek mekanizmaları olarak kalmadılar,doğrudan Ermenistan ve Karabağ'ın siyaset arenasına girdiler.

Bir Modus Vivendi

Diaspora dünyasında karşılıklı suçlamalar ve sarsıntılar nihayet 1980'lerde duruldu.Partilerin taraf olduğu,cemaat ve Kilise işlerine karıştırdığı soğuk savaş sona ermişti.Daha önce büyük kavgalar yaşanmıştı;Ermeniler,uluslararası ilişkilere katılmanın nihai şekli olan soğuk savaşta birbirlerini öldürmüştü.

Son şiddetli çatışma,EDF ile ASALA arasında yaşanmıştı,ama çatışma,herkesin uzlaştığı bir konuyla,yani soykırımla ilgiliydi:Bu uğurda mücadele için kim daha donanımlıydı?Bir başka,şiddet içermeyen çatışma ise,siyasi partiler arasında,özellikle EDF ile AAA arasında yaşanmıştı.Bu çatışma da sona ermişti.

Diaspora kendi içinde barışa ulaşmıştı artık,hatta kendinden hoşnuttu.Bazı entelektüeller,diasporadan,anavatandan bağımsız başlı başına bir "değer" olarak bahsetmeye bile başlamışlardı.Onların gözünde,diaspora,yalnız bir analiz konusu değildi,"manevi" de olsa,bir tür kalıcı vatandı.Bu tutum,hem geri çekilme,hem de özgürleşme anlamına geliyordu.Bazı kişilere göre,artık,diasporayı,"anavatan" bağlantılarının getirdiği kısıtlamalardan kurtararak,onun varoluşsal anlamını keşfetmenin zamanı gelmişti.

Pekiyi bu modus vivendi (uzlaşma) ne pahasına sağlanmıştı?Barış içindeki bir diaspora,birçok örgütün,kurumlar oluşturma,cemaatlerin mümkün olan yerlerde hükümetleri etkileme gücünü artırma,kültür,sanat ve eğitime destek verme ve soykırımın tanınmasını sağlama üzerinde yoğunlaşmasına olanak vermişti.

Cemaat üzerinde kontrol sağlama mücadelesi iki yolla sona erdirilmişti:Ya bir parti ötekileri dışlayarak kontrol kurmuştu,ya da cemaat,partilerin kendilerine ait "nüfuz alanları"na bölünmüştü.Kilise birliği meselesi,tarafların kendi Kilise'leri üzerinde kontrol kurmasıyla çözülmüş,böylece bölünmüş bir Kilise yapısı ortaya çıkmıştı.Partiler,çok gerekli hallerde işbirliği yaptılar,ama başka durumlarda birbirleriyle ilişki kurmadılar.Parti organları başka partileri eleştirmeyi bıraktı;artık gerçek meseleler ve tartışmalar su yüzüne çıkmıyordu.Okulların niteliği,ders kitaplarının içerikleri,lider kadronun niteliği ve tarzı,cemaat içi gerilimler,soykırımın tanınması için izlenecek stratejiler,parti ve kurumlarda yetkililerin hesap vermesi vb.konularla ilgili hemen hemen hiçbir soru gündeme getirilmedi.Parti ve örgütler,kendi alanlarında kontolü ellerinde bulundurmayı,faaliyetleri için mali ve başka türden destek sağlayacak zemini korumayı yeterli görüyordu.Tarihçiler,soykırım yaşandığını sürekli kanıtlayıp duruyor,partiler soykırımın tanınması için çalışıyordu.Kafa yorulacak pek fazla bir şey yoktu.

Diaspora da bir atalet ve durgunluk içine girmişti.Kurumları bir denge noktası bulmuş,içinde çalışacakları dünyayı tanımlamıştı.Geçmişin savunması yapılmış,hesabı verilmişti,şimdiki zaman sorunsuz yaşanıyordu,gelecek de,sessiz sedasız,Ermenilerin yaşamakta olduğu ülkelerin geleceğiyle özdeşleştirilmişti.Ama Sovyet Ermenistanı ve Sovyet Ermenileri bu tabloya dahil değildi.

Bazı örgütlere göre Ermenistan mevcuttu -Sovyetler'e bağlı,kusurlu,ama sevilmeye layık,hatta uzaktan küçük ölçüde yardım edilmeye layık bir ülke.Bazı örgütlere göreyse "vatan",idealleştirilmiş bir Ermenistan'dı,hiçbir zaman mevcut olmamış ve muhtemelen hiçbir zaman mevcut olmayacak bir Ermenistan.Ama,zaten duygusal yatırım da,onu elde etmeye değil,onun özlemini duymaya yapılmıştı.Çoğu Ermeni için,Sovyet Ermenistanı,uzakta,Ortaçağ manastırlarının,Hellenistik bir tapınağın bulunduğu,bağ ve müze resimleriyle temsil edilen bir ülkeydi;Ermenistan bir müzeydi -bir açık hava müzesi,yine de müze.

Diaspora,1988'de başlayan kader dönemine barış içinde giriyordu,1975'te Lübnan'da başlayan iç savaş sırasında yaşanan kanlı iç çatışmaları geride bırakmıştı.Parçalanmış bir yapısı vardı,ama faaldi,özellikle cemaat politikasına ağırlık veriyordu,halinden hoşnuttu.

Diaspora "Anavatan" Cephesinde Değişikliklerle Karşılaşıyor

Şubat 1988'de Karabağ'ın Ermenistan'la birleşme talebine destek için Yerevan'da düzenlenen kitlesel gösteriler diasporayı sarstı.Stepanakert'te yapılan gösterilerin ardından,Azerbaycan'ın Sumgait şehrinde Ermenilere karşı pogromlar düzenlendi,Karabağ Komitesi kuruldu.Daha sonra,Aralık 1988 depremi,yalnızca bir yer sarsıntısı olmakla kalmadı,daha başka birçok şeyi de sarstı ve devirdi.

1990 yazında EUH seçim yoluyla iktidara geldi.1991'de Ermenistan bağımsızlığını ilan etti ve devlet başkanı yürütme yetkileriyle donatıldı.1991-1994 arasında Karabağ anlaşmazlığı Karabağ Savaşı haline geldi,bu savaşı Ermeni tarafı kazandı.Kısa bir süre içinde Ermenistan ve dünya değişmişti.Diaspora nasıl bir tepki verdi?Bu değişikliklere nasıl uyum sağladı,ya da uyum sağladı mı?

Kitle hareketi,diaspora için her şeyden önce bir sürprizdi.Sovyet sistemini beğenen çok az kişi vardı,ama yönetimin sokaklarda protesto edileceği tahayyül edilemezdi.Diaspora mensupları,hareketin kapsamını ve yönünü anlayamıyordu,'gerçek' bir açıklama arayışındaydı,sonuçları düşününce rahatsızlık duyuyorlardı.

Bazı kimseler,özellikle tarihçiler ve parti mensupları,Karabağ'ın nerede olduğunu ve Karabağ sorununun boyutlarını biliyordu.Ama çoğu kimse bilmiyordu.Ama,on yıllardan beri ilk kez,dünya medyası,neredeyse şaşkınlık içinde,ilk sayfalarında ilk haberlerinde bir Ermeni meselesini ele alıyordu.Ermenilerin haber olduğu son dönem 1973-1983 arasıydı,bu sırada Ermeni gruplar Türk diplomatlarını öldürüyordu ve çoğu Ermeni yansıtılan Ermeni imgesinden hoşnut olup olmadığını kestiremiyordu.Şimdiyse uluslararası basın,Ermenistan ve Karabağ'ın nerede olduklarını açıklıyordu.

Kimliklerinin kabulü için çalışan,"bir Ermeni'nin ne olduğu"nu komşularına,dostlarına ve çalışma arkadaşlarına anlatmaktan yorulmuş diaspora mensupları açısından,bu ilgi adeta bir mucizeydi.

Ne var ki,bu beklenmedik mucizeyi memnuniyetle karşılamaları gerekip gerekmediği konusunda emin değildiler.Tarihin dışında sayılan Ermeni halkı,bir hafta içinde,siyasi partilerin,lobilerin,kültürel ve akademik örgütlerin onlarca yıldır yapamadıklarını yapmıştı.

Halk kelimesi,birdenbire yeni,neredeyse rahatsız edici bir anlam kazanmıştı.

Buna karşılık,Sumgait'teki pogromlar daha alışıldık olaylardı.Nasıl tepki verilmesi gerektiği biliniyordu.Bu olaylar tarihi ve öfkeyi canlandırmıştı,bir kez daha bir mağdurlar ulusu olunduğu duygusu uyanmıştı.Pogromlar,Ermenilere Sovyet yönetiminin daha sevimsiz yönlerinden bazılarını hatırlatmış,ayrıca ebedi düşman,her zaman mevcut olan tehdit şeklindeki Türk imgesini güçlendirmişti.Ama kitle hareketi devam etti.Yerevan ve Karabağ Komitesi liderliği ele almıştı.

Diaspora siyasi partileri güç bir durumdaydı:Dünyanın ilgisini çeken,ama kendilerinin hiçbir rol oynamadığı,karşısında her şeyin önemini kaybettiği o tarihi olaylara ilişkin kamuoyuna sunulacak açıklamalar bulmaya çalışıyorlardı.Bu partiler,olayları,Moskova'nın ne düşüneceği ve yapacağı çerçevesinde değerlendiriyor,kendilerinin koruyucusu oldukları ulusal hedeflere yönelik kalıcı bir siyasi hareketin Ermenistan'dan çıkacağına inanmıyordu.Diaspora partileri için,modus vivendi,yalnızca diaspora içinde geçerli değildi,aynı zamanda diaspora ile Sovyetler Birliği,dolayısıyla Sovyet Ermeni otoriteleri arasında da geçerliydi:Sovyetler Birliği Komünist Partisi SSCB'ndeki Ermenileri yönetiyordu,diaspora partileri de diasporayı.

1 Ekim 1988'de,EDF,ELDP ve SDHP,bir konu üzerinde yazılı anlaşmaya varmaları gibi istisnai bir örnek sergileyerek bir "ortak açıklama" yayımladılar.Bu açıklama,1980'lerin en önemli dokümanlarından birini oluşturmaktadır.Açıklamanın son üç paragrafını buraya almak yerinde olacaktır:

"Sovyet Ermenistanı liderlerinin,Ermeni kitlelerinin haklı taleplerinin meşru yorumcusu haline gelme yolunda kararlı bir tutum sergileyerek,Karabağ meselesinin birinci gündem maddeleri olarak benimseyip adil ve kapsamlı bir çözüme kavuşturmalarını,ayrıca bu konuyla ilgili Ermenistan halkının taleplerine aykırı bütün girişimleri kabul edilemez ilan etmelerini istiyoruz.

Ayrıca,Ermenistan ve Karabağ'daki cesur kardeşlerimizi,anavatanımızda kamu hayatının düzenini bozacak,kanunları ihlal edecek,ekonomi,üretim,eğitim ve kültür hayatına ağır zarar verebilecek,ulusumuzun yüksek Sovyet organlarıyla ve diğer Sovyet cumhuriyetleriyle ilişkilerinin iyiy durumuna halel getirebilecek radikal tavır ve çağrılardan,iş durdurma,boykot gibi aşırı eylemlerden kaçınmaya davet ediyoruz.Böylesi aşırı tutumlar,halkımızın kötü niyetli düşmanlarının ekmeğine yağ sürecektir.

Hepsinden önemlisi,gücümüzün kaynağı olan halkımızın birliğini korumalı,nihai çıkarlarımızı uzakgörüşlülük ve kararlılıkla takip etmeliyiz."

Bu metne yorum getirmeye gerek yok,ama daha sonraki gelişmeleri ve üç partinin siyasetini gözönüne alarak metni daha yakından incelemek yerinde olacaktır.Ermenice metnin hemen kamuoyuna duyurulduğunu,Ermenistan'da,Karabağ'da ve bazı EDF üyeleri dahil diasporanın kimi kesimlerinde rahatsızlık yarattığını da belirtmek gerekir.EDF,Merkez Bürosu'nun resmi organının İngilizce nüshasında,metnin -yukarıda alıntı yapılan- İngilizce çevirisini Mayıs 1989'da,Karabağ Komitesi'nin tutuklanmış üyeleri Moskova'da yargılanmayı beklerken yayımladı.

Ardından Ermenistan'da deprem yaşandı.Dünya çapında ilgi uyandıran deprem üzerine,Mikhail Gorbachev ABD'ne gezisini yarıda keserek bölgeye gitti.Gorbachev'in Ermenistan ziyareti sembolik olmaktan öte bir anlam taşıyordu.

İlk olarak,Gorbachev,tahrip olan bölgenin iki yılda yeniden inşa edileceği vaadinde bulundu ve depremin maliyetinin 14 milyar dolardan fazla olduğunu bildirdi.Bu rakam,yardıma başlamış olan diaspora örgütlerinin gücünün çok ötesindeydi.Bu yardımlar ne kadar önemli ve iyi bir tanıtıma dayanıyor olsa da,yeniden inşa projesini finanse etmek için yetersizdi.Buna karşılık,felaketzedelere yardım konusunda hiç tecrübesi olmayan diaspora örgütleri,işbirliği yaparak,aksamaları ve tekrarları önlemiş,daha etkin çalışma yürütmüş olurdu.

Kaynakları birleştirmeye yönelik ciddi girişimler yapıldı.Fransa'daki SOS-Arménie ve Charles Aznavour çok değerli yardımlar getirdiler,ama sonuçta Fransa'da yardım faaliyetleri tam anlamıyla bütünleşmiş bir niteliğe bürünemedi.Birleşik Ermeni Fonu'nu kuran ve büyük örgütleri birlikte çalışmaya yöneltmek amacıyla cömert katkılarda bulunan Kirk Kirkorian'ın yoğun gayretleriyle ABD'nde de kaynaklar birleştirildi.Birleşik Ermeni Fonu iyi çalışmaya devam ediyor,bağışların bölgeye ulaştırılmasında büyük hizmetlerde bulunuyordu,gelgelelim birliğin kuruluş amacı gerçekleşmedi,katılımcı örgütler kendi başlarına projeler geliştirmeyi ve örgütlerinin çalışmalarla nüfuz ve itibar kazanmasını güvence altına almayı tercih ettiler.

İkinci olarak,Gorbachev Ermenilere siyaseti ve Karabağ'ı unutup yeniden inşayı düşünmelerini söyledi.Diaspora mensuplarının çoğu,bunun yerinde bir tavsiye olduğunu düşündü.Gümrü'de depremden sağ kurtulan bir kişi,Gorbachev'e niçin doğru adımı atıp Karabağ'ın Ermenistan'la birleşmesine izin vermediğini sorunca,şaşkınlığa uğramışlardı.

Üçüncü olarak,Gorbachev,Karabağ Komitesi üyelerini bir Moskova hapishanesine göndermek için depremi bir fırsat saydı.

Deprem,göze daha az çarpan sonuçlar da doğurdu.Depreme kadar,cemaate,dolayısıyla "ulus"a ve "Ermenistan"a yararlı olmak için,kişinin,editör,yazar,öğretmen,din görevlisi veya herhangi bir örgüt lideri olması gerekiyordu;-belki tarihçilik bir yana- mesleğinin ne olduğunun önemi yoktu.Bunun istisnaları,yalnızca,bağışta bulunanlar,ulusal önem taşıyan davalar üzerinde çalışan hukukçular ve soykırımın tarihsel gerçekliğini savunmak açısından önemli ve gerekli sayılan tarihçilerdi.

Ama depremzedelere yardım için doktorlara,eczacılara,diğer sağlık görevlilerine ve mühendislere ihtiyaç vardı.Bu mesleklere mensup,çoğu bireysel olarak ve küçük gruplar halinde çalışan,kısa ve uzun vadeli yardım işlerinde katkıda bulunan kişilerin sayısı hiç de az değildi.Fransa'da daha önce varolan bir Ermeni doktorlar örgütü önemli bir rol üstlendi.Kuzey Amerika'da ve dünyanın başka yerlerinde de benzer örgütler kuruldu.Yukarıda anılan kişilerin yanı sıra,bir grup seçkin kişi -ABD'nden Louise Simone Manougian ve Hrair Hovanian,İngiltere'den Vache Manougian vb.- gerek kişisel olarak,gerek örgütler aracılığıyla son derece önemli yardımlar sağladılar,yeni Ermenistan'ın inşasına çeşitli yönlerden katkıda bulundular.

Bağımsızlığın ilanından sonra,bu dönüşüm devam etti ve başka meslek dallarına da yayıldı.Sözkonusu etkin kişilerin çoğu ulusal örgütlere mensup değildi.Deprem,bu örgütler için,olağanüstü yardım yapabilecek,buna istekli,hatta çoğu deprem sırasında ve sonrasında bu yardımı sağlayan profesyonellerle işbirliğine girmek için bir fırsat yaratmıştı.Bu profesyonellerin çoğu,örgütlü cemaat içinde lider kadroyu arıyordu.Ama,genel olarak,çoğu örgüt,çalışmalarını bu koşullara uydurma konusunda isteksiz davrandı;çalışmaların,hatta örgütün kontrolünü yitirmekten çekiniyorlardı.Örgütlerin liderleri,felaketzedelere yardım kararlarını kendilerinin almasında ısrarlıydı.

Nihayet,diaspora Ermenilerinin mali katkılarını ve insan kaynaklarını yönlendirmekteki önceliklerinin de değiştiği açıktı.Artık birçoğu için Ermenistan öncelik taşıyordu.

Ardından bağımsızlık geldi.Diaspora mensuplarının ve örgütlerinin mutlak çoğunluğu gibi,ELDP ve SDHP de bağımsızlığı hemen kabul etti.

Karşı çıkan tek kesim EDF ve onun kampıydı.Bağımsız bir Ermenistan inancını uzun zaman korumuş olan parti,bağımsızlığı kabul edecek yürekliliği gösteremedi.EDF üyeleri,o hayale en ateşli şekilde,belki de fazla istekle inanan kişiler,partilerinden,bağımsız bir Ermenistan'ın doğuşuna sevinme izni alamadılar.Partiye göre,bağımsızlık,zamansız ilan edilmişti,tasarlanarak yapılmış sağgörülü bir hamle değildi,kazanılmamış,Ermenistan'ın üzerine "fırlatılmıştı".Bağımsız Ermenistan,"genç,tecrübesiz bir liderler grubu" tarafından idare ediliyordu.

EDF adayının 1991 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı başarısız sonuç,Ermenistan halkının ihtiyacı olan tek şeyin,partiyi ülkenin liderliğine taşıyacak bir EDF adayının seçimi olduğu yolundaki -parti üyeleri ve sempatizanları arasında yaygın- yanılsamayı yıktı.Partinin önde gelen üyelerinden bazıları,bu kadar erken bir tarihte aday çıkarmanın yerinde bir karar olmadığını düşünmüş,bazıları ise müstakbel EDF cumhurbaşkanının kendilerini belli makamlara getirmesi yolunda sözler almıştı.

1991'den sonra EDF,cemaat içinde ve Ermenilerin yaşadıkları ülkelerin hükümetleriyle çalışmaya yöneldi.Ter-Petrosyan aleyhtarı,EUH aleyhtarı,yönetim aleyhtarı kampanya,Ermenistan aleyhtarlığına yaklaşmıştı,Ermenistan'daki iktidarı devirmedi,ama daha sonra ülkede yürütülen illegal faaliyetlere zemin oluşturdu.Diasporadaki atmosferi zehirledi ve birçoklarının kafasını karıştırdı.

Böylece,ideoloji kör bir inanç haline geldi -varlığını korumak,olguların yaratabileceği kuşkuların üstesinden gelmek için nefrete ihtiyaç duyan bir inanç.Nefreti beslemenin en iyi yolu da onu kişiselleştirmektir.Ter-Petrosyan'ın yaptığı hiçbir şey,doğru olamaz,kesinlikle basiret örneği sayılamazdı;attığı her adım kötü bir hedefe hizmet ediyordu.Birçok parti organında yayımlanan bir makalede,bir EDF lideri,Ter-Petrosyan'ı,bayrağı ve ulusal marşı EDF'den "çalıp",onları yeni cumhuriyetin bayrağı ve marşı haline getirmekle suçluyordu;daha önce bağımsızlık ve vatan fikrini de çalmıştı.Kimbilir,engel olunmazsa,daha neler çalacaktı?

EDF propagandası,nefret siyasetinde yeni bir aşamayı temsil ediyordu.Bu siyaset,Ermenistan halkının yüzde 83'ünden fazlasının oyunu almış bir kişinin ısrarla,sistematik bir şekilde şeytanlaştırılmasına dayanıyordu.EDF gazetelerinde,bağımsızlığını yeni kazanmış ülkenin seçimle gelmiş ilk cumhurbaşkanı,Bolşeviklerden Jön Türklere dek kimse için kullanılmamış isimlerle anılıyordu.

Aslında şu iki tavırdan hangisinin daha kötü olduğunu kestirmek güçtür:EDF'nun bir cumhurbaşkanını karalamaya,neredeyse insanlık dışı bir varlık olarak göstermeye yönelik organize ve sürekli kampanyası mı,yoksa diaspora liderlerinden veya örgütlerinden hiçbirinin bu tavrı kamuoyu önünde açıkça kınamaması mı?Manevi otoriteler olan kilise liderleri de,ulusun tarihinin bekçileri olan akademisyenler ve entelektüel liderler de,diasporada siyasi söyleme katılan başka partiler de bu kampanyayı kınamadılar.Pek çok insan kampanya karşısında öfkeye kapılmıştı.Ama,pek tanınmamış,dürüst iki -ya da belki de üç- köşe yazarı dışında kimse EDF'nun tavrına tepki göstermedi.Nedenleri ne olursa olsun,sözkonusu tavır ve hiçbir tepki gösterilmemesi,diaspora siyaseti ve söylemi hakkında bir şeyler göstermektedir.Burada,diasporanın bazı mensuplarının Ermenistan halkına karşı duydukları küçümseme kendini göstermektedir.Herhangi bir kişinin -diyelim,herhangi bir gazetenin Ermeni olmayan bir köşe yazarının- ikinci kademe bir EDF lideri için bu tür sözleri kullandığını düşünelim bir an için.EDF'nun,bu partinin geleneksel muhalifleri dahil başka partilerin,cemaatin ve cemaat örgütlerinin tepkisi ne olurdu?

Bu nefret,kimi yönlerden,tarihin akışını kendi başlarına,diasporaya sormadan değiştirme cüretini gösteren bir Ermenistan'a ve bu ülkenin halkına yönelikti.Diasporanın birçok mensubunun,örgütlerin sadık üyelerinin,içlerindeki,anavatanı arayan,kendilerini ifade etmenin ve anavatana destek olmanın yollarını arayan sese rağmen,yaşadıkları ikilem buydu.

Bu ikilem karşısında gerçekliklerle baş etmek kolay değildir.Diasporadan sağlanan güvenlik,bir ideolojinin siyasi kesinliği,kör bir inancın yarattığı duygusal rahatlık ve idealleştirilmiş bir vatanın sorun yaratmayan basitliği bir yana bırakılıp,nasıl olur da gerçek bir ülkeyle karşı karşıya gelinir?Üstelik,o ülkenin halkı yoksul,kurumları hala oluşum halinde,kendi denetimindeki ve denetimi dışındaki güçler tarafından sınanmakta,ülkenin erkekleri çarpışmalarda ölmüş,aileleri tarafından gömülmüş,ülkenin kadınları savaşın,ekonominin ve erkek şovenizminin yükü altında eziliyor,o ülkede sanatçılar,yazarlar ve entelektüeller artık geçim derdiyle boğuşuyor.Hayal dünyası gerçeklerden bunca uzak ve güvenliyken,gerçeklik o hayal dünyasıyla nasıl çarpışabilir?

Muhayyel bir tarih hiçbir zaman böyle iç karartıcı ayrıntılar sunmamış,yoksul köylülerden,dilencilerden ve f.hişelerden,hem de yalnız yaşayan kişiler değil,anavatanın,o büyülü kelimenin,Ermenistan'ın bir parçası olan bu tür insanlardan hiç bahsetmemişken,güvenlik ve kesinlikten yoksun kalmak,bir hayat tarzı olarak benimsenemez.Dahası,mağdur psikolojisiyle beslenen bir "yüksek ahlak",o ahlakileştirme ve mağdurlaşmayı aşmaya dayalı bir stratejiyi kabul edemez.Körü körüne inanan ve dünyaya ısrarla gözünü kapayanların hoşgörüzüslüğü,katı gerçeklikle yüzleşemez.

Daha sonra savaş patlak verdi.Savaş,1991 yılında SSCB ve Azerbaycan birliklerinin bir kombinasyonu tarafından başlatılmış,hızla bir Azeri-Ermeni savaşına dönüşmüştü.1994'te en son ve kalıcı ateşkes yapıldığında,savaşı Ermeni tarafı kazanmıştı.Ermeni kuvvetleri,yalnız Yukarı Karabağ'ı değil,stratejik Laçin bölgesi dahil,Ermeni nüfusun yaşamadığı yedi Azeri bölgesini de ele geçirmişti.Her iki taraftan da sığınmacılar vardı,ama sığınmacıların büyük çoğunluğunu bu bölgeleri terkeden Azeriler oluşturuyordu.Zafer Karabağ ve Ermenistan halkı tarafından kazanılmıştı.Sözkonusu halk,kemer sıkmış,başka sıkıntıların yanı sıra süregelen ambargoların sonuçlarına katlanmış,oğullarını ve kocalarını kurban vermişti.Hayran olunacak ve gurur duyulacak bir şekilde,bir ülkeyi ayakta tutmuş,Karabağ'ın güvenliğini sağlamıştı.Bazı diaspora gazetelerinde,kerameti kendinden menkul vaizler tarafından ahlak,dürüstlük,fedakarlık açısından alenen ve utanmazca aşağılananlar,işte bu halk,bu anneler ve kızkardeşler,bu memurlar ve yetkililerdir.

Diaspora mali yardımda bulunabilecek konumdaydı,bulunmuştur da.Adını sanını duyurmayan pek çok kişi,çeşitli yollarla daha başka katkılarda da bulunmuştur.

Diaspora mensuplarının çok fazla bahsi geçen katılımına gelince,bu konuda,savaşa katılmak üzere diasporadan ayrılanların sayısının 14 olduğunu belirtmek yeterli olacaktır:Bunların 10 tanesi eski ASALA üyesi,2 tanesi EDF'li,2 tanesi de bağımsızdı.Çarpışanların geri kalanı,Karabağ ve Ermenistan Ermenilerinin oğulları ve kızlarıydı.Diaspora partileriyle bağlantısı olan az sayıdaki kişi için de,Karabağ uğruna çarpışmak,parti üyeliğinden önce geliyordu.Tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'na karşı mücadeleye katılan pek çok kişi için,fedai olmanın,örgütlü devrimci partilere üye olmaktan önce gelmesi ve onun yerini alması gibi.

Savaşın sonucu,diasporada gurur ve memnuniyet yarattı.Ermenilerin savaş meydanında bir zafer kazanığı günlerden bu yana çok uzun zaman geçmişti.Azerbaycan'ın Türkiye'yle yakınlığı,diaspora Ermenilerinin kafasında Azerbaycan'ı Türkiye'nin uzantısı haline getirmişti.Hatta bazıları,yabancıların gözünde mağdur eden taraf olmaktan memnuniyet duymuştu -bu duygu,kendini mağdur görme şeklindeki benlik imgesine bir an için rakip olmuştu,ama uzun vadede geri plana itilip kaybolacaktı.Pek çok diaspora mensubu,Azerbaycan topraklarının işgalini de,geçmişin haklı bir intikamı olarak görüyordu.Bu toprakların geri verilmesinin vatana ihanet anlamına geleceğine inananlar da vardı.

Ermenistan,Karabağ ve diaspora -veya diasporalar- gerek hükümet düzeyinde,gerekse kurumsal ve bireysel düzeyde birbiriyle ilişkiye girecek pek çok fırsata sahip oldu.On yıl boyunca yaşanan yoğun ilişkiler,herkese,ötekine ilişkin idealleştirilmiş imgelerden,gerçekçi olmayan beklentilerin çoğundan kurtulmak için zaman sağladı.

Ermenistan ekonomisine katkıda bulunacak pek çok şeyi olan işadamları,başarılı bir kapitalisti yaratan yargı gücünü ve ticaret becerilerini sınırda bırakıp,Ararat ve Karabağ için kadeh kaldırarak ortaklık ve yatırım kararları verilemeyeceğini öğrendiler.

Diaspora Ermenileri,Ermenistan'ın gerçek insanları,gerçek sorunları bulunan gerçek bir yer olduğunu öğrendiler.Ermenistan ne tarihtir,ne de müze.Romantik görüşlerin ve yanlış varsayımların korunacağı bir yer de değildir;hayalleri besleyecek bir kaynak da sayılamaz.Gerçeklik kadar acımasız bir olgudur bu.

Pek çok diaspora mensubu,gördüklerinden hoşlanmadı.Ermenistan'ın gerçekliklerine tam olarak uyum sağlayamadılar.Ermenistan'da arayıp bulamadıklarını,bugün Karabağ'da bulmaya çalışıyorlar:Katıksız,geleneksel,yiğit ve rahatlatıcı olanları.Ermenistan'a ve Ermenistan siyasetine ilişkin sorular Karabağ için pek sorulmuyor.Karabağ liderlerinin yurtseverliği asla sorgulanmıyor;Ermenistan'daki liderler ise,yalnızca zanlı oldukları kanıtlanana kadar suçlu sayılıyor.

İyi örgütlenmiş olsun ya da olmasın,potansiyelini tam olarak kullansın ya da kullanmasın,bir bütün olarak diaspora,örgütleri ve bireyleri aracılığıyla,Ermenistan'a ve Karabağ'a muazzam katkılarda bulunmuştur.AGBU ve AAA gibi bazı örgütler,Katolik ve Protestan kiliseleri dahil birçok Kilise teşkilatı,bir dizi profesyonel grup ve Ermenilere ait olmayan kurum ve örgütlerdeki konumlarını kullanan pek çok birey bu yardımı sağlamıştır.Bu insanların birçoğu için,bu yardım,daha önce katılmak için hiçbir motivasyonları veya forumları bulunmayan Ermeni dünyasına ilk gerçek katılımlarıydı.

Bazı örgütler,bütçe tahsisatlarını gözden geçirmiş,çalışmalarını yeniden düzenlemiş ve Ermenistan'daki organizayonları için gerçekçi bir rol tanımlamıştır.AGBU,AAA ve Katolik ve Protestan kiliseleri gibi,en başından itibaren bütün bunları gerçekleştirenler,rahatsız edici bölünmeleri ve iç mücadeleleri yaşamaktan kurtulmuştur.Bu kadar bilinçli ve gerçekçi bir şekilde hareket etmeyen siyasi partiler ve başka örgütler ise,ayrılmalar,bölünmeler yaşamış,bitip tükenmek bilmeyen iç mücadeleler içine düşmüş,bu yüzden sorunları daha da ağırlaşmış,Ermenistan ve Karabağ'la ilişkileri yara almıştır.Üç siyasi parti de,bu akıbetten kurtulamamıştır.

Örgütlerin formel politikası ve tutumları ne olursa olsun,diaspora Ermenilerinin çoğunun gözünde,diaspora partileri arasındaki farklılıklar ve aralarındaki -meşru ya da temelsiz- çatışmalar saçma ve anlamsız hale gelmiştir.Kilisede birlik olmaması sözkonusu olduğunda,bu yaklaşım daha belirgindir.

Siyasi partiler,ilgili ülkelerdeki cemaati temsil iddiaları ve lobi faaliyetleri çerçevesinde bağımsız bir Ermenistan'ın rolünü araştırırken,diaspora Ermenilerinin çoğunun içgüdüsel olarak hissettiği şey,"bayrağı BM'de dalgalanan" Ermenistan dedikleri bir ülkeye sahip olmanın sevinciydi."Ermenistan Cumhurbaşkanı","Ermenistan Büyükelçisi" veya "Ermeni Ordusunun Komutanı" gibi sözleri söyleyebilmek ve Ermenilere ait olmayan kaynaklardam duymak,derin bir gurur ve gerçek bir tatmin kaynağıydı,ruhsal açıdan canlanma ve yenilenme sağlamıştı.

Ermeniler,kitle hareketinin başlamasından ve bağımsızlıktan bu yana,çocuklarının artık "Ermenistan neresi?" veya "Kimler Ermeni?" diye sormadıklarını görmüşlerdi.Kimlik savaşı,hiç değilse kısmen kazanılmıştı:Kitle hareketi,bağımsızlık ve savaş,diaspora çocuklarına,parayla elde edilemeyecek,gerçekten de onlarca yıldır elde edilememiş bir şey vermişti.

Ciddi akademisyenler,entelektüeller ve cemaat liderleri şu noktayı kavramışlardı:Ermenistan ve Karabağ,diaspora için bir övünç veya utanç kaynağı olsun diye var değildi,diaspora kendi gündemini oralara taşımamalıydı,yaşananlar birer oyun gibi görülemezdi.Eğer bir oyun varsa,bu,ulusal çıkar ile ideoloji,strateji ile propaganda,iyi olan iyi hissettiren arasındaki farkı bilen güçlü devletler tarafından oynanıyordu.Diaspora partilerinin,olsa olsa bir-iki ülkeyi rahatsız edecek veya başka devletler tarafından manüple edilecek sözlerinin aksine,Ermenistan hükümetinin bir yetkilisinin ağzından çıkan sözler,o ülkenin başka ülkelerle ilişkilerini değiştirebiliyor,önemli sonuçlar doğurabiliyordu.

Diaspora Ermenilerinin birçoğu,Ermenistan'ın kendi kaderine karar verme süreçlerine müdahale etmemenin daha isabetli bir tavır olduğunu kavradı:Diaspora için geçmişte de bugün de önem taşıyan,ama diaspora Ermenilerinin hayatları üzerinde hiçbir gerçek etki yaratmamış olan bir tavır,Ermenistan ve Karabağ halkı üzerinde farklı bir etki yaratabilir.Bu tercihi,dolaysız olarak etkilenen insanlar yapmalıdır.Diaspora,Ermenistan ve Karabağ'ın bütün ihtiyaçlarını karşılayamadığı sürece,diaspora gündemini Ermenistan'a dayatmak bir hatadır.Diasporanın gücünün sınırlı olduğunu görmek için de,bir doktora tezi yazmaya gerek yoktur.Ermenistan veya Karabağ'da herhangi bir iktidarın gündemi -bu iktidar ne renk taşırsa taşısın- Ermenistan ve Karabağ halkı tarafından belirlenecektir.İyi niyetli ve duygusal nutuklarda ne söylenirse söylensin,bu böyledir.Olması gereken de budur.

Diaspora partileri 1990-1991'de Ermenistan'a döndükleri zaman,artık diasporalaşmanın etkisiyle çoktan dönüşüm geçirmişti,ayrıca bu partiler,diasporayı şekillendiren süreçlerin bazılarını belirlemişti.Bu yetmiş yıl içinde,partiler,çevrelerine cemaatler kadar uyum sağlamış,bunun için büyük değişimlere uğramıştı.Üyelerinin,bazı değer ve hedeflere daha "bağlı" kişiler olduğu doğruydu.Bu partiler,Ermenistan'da ve Karabağ'da bir yerleri olduğuna,ideolojilerinin ve programlarının yetmiş yıldır pek ilgilenmedikleri bir halk için anlamlı ve geçerli olduğuna karar verdiler.

Diaspora partilerinin,faaliyet alanlarını Ermenistan'a dek genişletmeleri ve kararları,doğal ya da kaçınılmaz değildi.Diaspora partileri,tarihi misyonlarını tamamladıklarına karar verebilirlerdi.Kendilerinin,diasporanın ulusal ve siyasi özelliklerini kaybetmemesini sağladıklarını;Ermenistan ve Karabağ halkının,gündemlerini belirlemek ve izlemek,liderlerini seçmek için kendi mekanizmalarını oluşturduklarını;kendi partilerini kurduklarını;bağımsız bir Ermenistan yarattıklarını belirtebilirlerdi.Egemen devletin yeniden doğuşu,bu partiler açısından misyonlarını yeniden değerlendirmek için mükemmel bir fırsattı.Ne var ki,diaspora partileri,Ermenistan'da şubeler açmaya karar verdiler.Bu kararları nasıl aldıkları da,kararlarının altındaki neden veya nedenler de aydınlığa kavuşmamıştır.

Biri,karar alma sürecinin bu şekilde karanlıkta kalmasıyla doğrudan ilintili iki konu üzerinde durmaya değer.Diasporadaki Ermeniler siyasi partilerin içindeki müzakerelerin gizli yürütülmesine alışkındı.Osmanlı döneminden kalan bu alışkanlık,Yakındoğu'daki ilk faaliyet merkezlerinde de korunmuştu.Gündemlerin,müzakerelerin,parti içi seçimlerin ve karar alma süreçlerinin gizliliği,bu partiler için Batı ülkelerinde bile norm olarak korunmuştu.1990'dan bu yana,Ermenistan'daki siyasi partiler kongrelerini kamuya açık olarak yapmakta,politika tartışmaları ve parti liderlerinin seçimi halkın gözü önünde gerçekleşmektedir.Yetmiş yıl süren komünist parti yönetiminden sonra,bağımsızlık ve özgürlüğüne kavuşan Ermenistan halkı için,gizlilik,şüphe uyandırıcı ve güven vermeyen bir durumdu,hala da öyledir.

Daha temel bir mesele -hem Ermenistan'ın güvenliği,hayati çıkarları ve bağımsızlığı,hem de diaspora cemaatlerinin durumu açısından temel nitelikte bir mesele- üzerine,yalnızca hipotetik bir şekilde de olsa,değerlendirme yapmak da yerinde olacaktır:Bir diaspora cemaatinin sözcüsü olan bir diaspora partisi Ermenistan'da iktidara gelirse ve o cemaatin yaşadığı ülkenin hayati çıkarları ile Ermenistan'ın hayati çıkarları arasında bir çatışma yaşanırsa,durum ne olacaktır?Bu parti,kendisi ve ulusun farklı kesimleri için ciddi problemler yaratmadan,Ermenistan'ın ve/veya Karabağ'ın hayati çıkarlarını savunma sorumluluğunu nasıl üstlenecektir?

"Birlik ve beraberliğin zorunluluğu"na dayalı basmakalıp cevaplar ciddiye alınamaz.Bu tür cevaplar ancak ideolojik kurgular içinde doyurucu olabilir.İdeolojiler,kolaylık yaratmak,yararsız,hatta zararlı bir uyum sağlamak uğruna gerçeklikleri çarpıtırlar.Ancak Ermenistan'ın ve Karabağ'ın koşullarını anlamayan,cahil olan ve cehaletlerinden gurur duyan kimseler,bu tür cevaplar sunup,bunların ilgili bütün taraflar açısından tatmin edici olduğuna inanabilir.Ayrıca,bu soru hipotetik de değildir.Sözkonusu ikilem 1914'te yaşanmıştı.EDF,Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ve Rusya'daki,birbiriyle savaşa girecek iki ülkedeki Ermeni cemaatlerinin sözcülüğünü yapmış ve onlar adına müzakrelerde bulunmuştu.EDF'nun (veya aynı koşullardaki bir başka partinin) bu işlevi çok iyi yerine getirip getirmediği (veya yerine getirmesinin mümkün olup olmadığı) meşru ve anlamlı sorulardır.

Ermenistan devletinin kurulması,Ermeni diasporası için hem zorlu,hem de coşku verici bir sınav anlamı taşımıştır.Yapısal düzeyde uyum sağlama çabaları asgari ölçülerde kalmıştır.Ayrıca,değerlerin,beklentilerin ve çalışmaların ne ölçüde başarılı olduğunun bir analizi de yapılmamıştır.Diasporanın,geçmişte Ermenistan'ı idealize ettiği gibi,analizden uzak durması da gerekli sayılabilir.Böyle bir tutum,diasporanın işine yarayabilir,ama Ermenistan ve Karabağ için geçerli olamaz,özellikle, -nasıl tanımlanırsa tanımlansın- diaspora,stratejik hesaplarda,dış politika,ekonomik kalkınma ve çatışmalara çözüm arayışları açısından kilit bir unsur sayılıyorsa.

Diasporanın "varlıklı" ve "sekiz milyon kişi" diye tanımlanması,Ermenistan ve Karabağ'da gerçekliklere tekabül etmeyen ve temelsiz bir emniyet hissi uyandıran imgeler yaratmıştır.Yapabileceğinden fazlasını vaat etmek ve vaat ettiklerini yerine getirmemek,tarihin karşısında suçlu düşmek anlamına gelir.Ermenistan ve Karabağ liderlerinin bu canlı,ümitli,ama aynı ölçüde sorunlu diasporadan beklentilerinin dayanaksız olup olmadığını,sonunda zaman gösterecektir.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Gerard J. Libaridian:Tarihçi ve uluslararası ilişkiler uzmanı.Ermenistan,Yakındoğu ve Kafkasya üzerine birçok eser kaleme almış,çeşitli üniversitelerde dersler vermiştir.Şu anda "Bir Çatışmanın Anatomisi:Yukarı Karabağ ve Yeni Dünya Düzeni" adlı bir kitap hazırlamaktadır.Cambridge Üniversitesi Zoryan Enstitüsü'nün kurucularından biridir ve bu kurumda yöneticilik görevinde bulunmuştur (1982-1990)."Armenian Review of Boston (1983-1988) adlı derginin editörlüğünü yapmıştır.1991-1997 arasında Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan'a dış politika ve güvenlik konularında danışmanlık yapmıştır.Yukarı Karabağ görüşmelerinde Ermenistan'ın müzakere heyetinde yer almış,bu konuda devlet politikasının oluşmasında koordinatör olarak hizmet vermiştir.Hazar ve Kafkasya projelerinde East-West Institute'ta (NYC) araştırmacı ve Washington D.C.'de IREX danışmanı olarak görev yapmaktadır.Halen Michigan Üniversitesi (Ann Arbor) Tarih Bölümü'nde konuk profesör olarak bulunmaktadır.(2001)

**Gerard J. Libaridian,Ermenilerin Devletleşme Sınavı:Bağımsızlıktan Bugüne Ermeni Siyasi Düşünüşü,İletişim Yayınları,İstanbul,2001,s.165-201.