28 Ekim 2011 Cuma

Taner Akçam'a teşekkür/Markar Esayan*

AİHM'nin Taner Akçam kararı,katil 301. Madde konusunda Türkiye'ye vurulmuş sert bir tokattır.AİHM içtihatlarında bu bir ilk mi,bilemiyorum.Ama bir ülkenin bir ceza maddesinin böyle önemli bir mahkemede doğrudan mahkûm olması azımsanabilecek bir şey değil.

Neden azımsanmamalı?

Bu madde tek başına bir sürü insanın canını yaktı çünkü.Düşüncenin ifade edilmesini engelledi,ama en nihayetinde,Hrant Dink'in katledilmesinde adeta bir manivela gibi kullanıldı.Perinçsiz Kerinçekler ve onların tosuncukları,Hrant Dink'i,Orhan Pamuk'u ve nicelerini devletten aldıkları bu lojistik destekle mahkeme önlerinde linç ettiler.Hatta mahkeme salonlarında bile saldırıya uğradı Dink yaşarken.

Genel Yayın Yönetmen Yardımcımız Yasemin Çongar,dünkü yazısında bu kararın önemini çok sarih ve güzel bir şekilde anlattı.Taner Akçam Ermeni Soykırımı ve tabusunu hayatını ortaya koyarak kırmaya çalışan bir bilimadamı olarak,301. Madde'nin hışmına uğramıştır.2008'de tadil edilen 301. Madde,suç duyurularının davaya dönüşmesinde bakanlık onayı şartı getirdi.

Bu tam bir AK Parti klasiği idi.Bakan Sadullah Ergin Allah için kaleye pek gol sokmadı ve davaların yüzde doksanını önledi ama,sözümona reformcu bir partinin böyle yasakçı,hatta can almış bir maddeden vazgeçmemesi de önemli bir işaretti zihin yapıları açısından.Hâlâ da 301. Madde bu haliyle kullanılıyor ve işte Taner Akçam,yapılan suç duyuruları davaya dönüşmediği halde,bu madde sayesinde yaratılan endişe ve korkunun kendisini AİHM'ne taşıdı.Evet,bir yazı yazmanın,suç duyuruları,onu peşine takılan nefret söylemi ve Ergenekon yapılarıyla o kişinin hayatını tehdit ettiği bir gerçekti.

İşte AİHM bunu mahkûm etti.Teşekkürler Taner Akçam.Milat denebilecek bir karar bu.Ama bakıyorsunuz medyadan ve hükümetten tık yok daha.Neredeyse "Taraf" dışında kimse bu haberi önemsemiş değil.Halbuki bu maddeden yargılanan,baskılanan o kadar insan var ki?

Taner Akçam gönderdiği mailde bu körlüğün nedenini soruyordu bana.Bir şey diyemedim ona.Depreme yormaya çalıştım.Ama acaba rahatsız edilmek istemiyor mu kimse?Korkuyor musunuz?Hükümetle aranızı bozmak mı istemiyorsunuz?Ya da en kötüsü,içten içe,301. Madde'deki zihniyetle köprüleri atmadınız mı acaba?

Akçam'ın Yasemin Çongar'ın dün yazısına aldığı temennisini bir kez de ben kullanmak istiyorum.

"Kararı,Sn. Meclis Başkanı Cemil Çiçek'e hediye ediyorum.Bu katil maddenin kardeşim Hrant Dink cinayetini işlemesi için,kendisi de elinden gelen moral desteği vermekte hiç geri durmamıştı.Şimdi bu katil maddenin değiştirilmesi için üstüne düşeni yapacağını ümit ediyorum.Bu,onun Hrant'a ve diğer tüm dava mağdurlarına borcudur."

Cemil Çiçek,Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen Ermeni Konferansı hakkında Meclis kürsüsünde "Arkamızdan hançerlediler" diye konuşabilmiş bir siyasi.Düşünce ve ifade özgürlüğünü bir kenara bırakın,bunun o insanların hayatına mal olabileceğini bile düşünmemiş,bu sözleri sarfetmişti.

Şimdi farklı düşünüyor mudur?Belki değişmiştir,Taner Akçam'ın bu çağrısına kulak verir ve bu çabası ile de kefaretini öder biraz...

*Markar Esayan,Taner Akçam'a teşekkür,Taraf,27 Ekim 2011.

http://arsiv.taraf.com.tr/yazilar/markar-esayan/taner-akcam-a-tesekkur/18330/

Bosna-Hersek/Mustafa Balbay

Balkanlar'da Sırpları Türkler bakımından ikiye ayırıyorlar:

-Türklerle tanışmış,ilişki kurmuş olanlar...
-Türklerle hiç doğrudan teması olmamış olanlar...

İkinci gruptakilerin ilk tepkilerinin ne olacağını önceden kestirmek güç.Birincilerle ise herhangi bir sorun yok.

Bosna-Hersek'in Sırp Cumhuriyeti sınırına girişin hemen ardından polis pasaportumu alıp beni aşağı indirince,"Dilerim ilk değilizdir" dedim.

Zira Türkler bu sınırı çok az kullanıyormuş.

Kulübe gibi birkaç yapının sadece birinde ışık yanıyor.

İki gümrük görevlisinin oturduğu odaya girdim.Birinin elinde benim pasaport,sayfalarıyla iskambil kağıdını yandan şaklatır gibi oynuyor."Muustapa" dedi,"Sen Türksün"...

Telefonu çevirdi.Sanıyorum bir üstüyle Sırpça bir şeyler konuştu.Bana dönüp,"Vize almanız gerekli" dedi.Aslında gerekmiyor.Toprakların tümü Bosna-Hersek.Ama,Sırp bölgesi ayrıca transit vize istiyor.

Vizenin fazla güçlüğü yok.Otuz marka tamam.Bütün yüz mark uzattım.Birkaç kağıt doldurdu.Arada yetmiş markı verdi.Pasaportu ve kağıtları bana uzattı.Bir de baktım,benim verdiğim yüz mark pasaportun arasında.

Çıkmak üzereyken farkettim.Yüz mark vermiş,yüz yetmiş mark almıştım.

Dönüp parayı gösterince şaşırdı.Çekmeceye baktı yok.Verdim.Gerginliğin de etkisiyle olsa gerek bastık kahkahayı.Öteki polis de katıldı.Gülerek ayrıldık.

Drina kıyısında nefis bir yolculuk başladı.

Ivo Andric'in,"Drina Köprüsü" romanıyla dünyaya tanıttığı nehir.Romandaki bir tümceyle Drina'ya selam verdim:

"Üstün bir düşman yaklaşırken ve büyük yenilgilerin arifesindeyken kardeş kardeşe düşman olur..."

Bunu bir Sırp atasözü ile tamamlayalım:

"Kardeşe kardeşlik etmeyen,yabancıya efendi demek zorunda kalır."

Arada tüneller,baraj gölü ve göletler geçtik.Dağların gölgesi nehrin üzerine o kadar güzel yansıyordu ki,sanki dağlar suyun içinde devam ediyordu.Dağlar Drina'yı başka birisine göstermek istemedikleri bir sevgili gibi arasına almıştı.Gökyüzü gece mavisi,Drina deniz mavisi yarım saat kadar kıvrıla kıvrıla yolculuk ettikten sonra dağlara yöneldik.Yine kıvrıla kıvrıla devam ettik.

Arada küçük dereler geçtik.Drina'ya doğru koşuyorlardı.Saat 21:00'e doğru dağ başında çevresi ağaçlı çeşmenin önünde durduk.Yan yana iki çeşme.Elimi birkaç dakika bile altında tutamayacak kadar soğuk.Kana kana su içip başımı kaldırdıktan hemen sonra elimde olmadan gökyüzüne baktım.Yıldızlı bir gece.İçimde onlardan çok var.Üstelik daha çok parlıyor,bu gece Sarajevo'dayım.

Çeşmenin çevresindeki ağaçlara takıldım,dallarındaki yaban meyveleri,koyu yeşil yaprakları,hemen altlarındaki soğuk suyun sıcaklığıyla dalgalanıyor.

Dağlar bitti...Ara ara yerleşim yerlerinin içinden geçiyoruz.

Pale'ye geldiğimizde saat 23:00'ü bulmuştu.Pale,Bosnalı Sırpların merkezi.Duvarlarında savaş suçlusu olarak aranan Karadzic'in boy boy posterleri var.

Biraz ürktüm ama,"Riske giren heyecanıyla keyiflenir" deyip Sarajevo hayalleri kurmaya başladım.

Terminalde indim.Beş-altı taksici otobüse doğru yöneldi."Sarajevo,Sarajevo" diye bağırıyorlar.Otuz kilometre,elli mark.Gecenin o saatinde başka olanak da yok ama iş olsun diye biraz pazarlık ettim.Otuz marka anlaştık.

Zifiri karanlık.Yolculuk boyunca sadece iki araç geçti.Onlar da Birleşmiş Milletler'in devriyeleri.

Sırp şoförle Sarajevo'nun içinde istediğim yere gidebileceğimi düşünüyorum.Arada Almanca,"Sarajevo taksiya uyuyor uyuyor" diye bağırdıkça ne demek istediğini anlamadım.

Az sonra zirveye vardık,altımızda Sarajevo.İlk ışıklar görününce şoför yine seslendi:

-Sarajevo...Sarajevo...Müslümana Cemahiriya...

Arada yol kıvrılıyor,yıkılmış bir tesisin kalıntılarına bir ceset gibi bakıp yine seslendi:

-Sarajevo...Olimpiyada...Sarajevo...Olimpiyada...

Sarajevo'da 1984'te yapılan kış olimpiyatlarının yankıları yıllar sonra da dinmemiş.

Ağaçlar öylesine yüksek ki,sanki "dağların yüksekliği yetmez,üstü bizden" deyip gökyüzüne uzanmışlar.Tam hayalimde ağaçların arasında birkaç yıl önce yaşananlara ulaşmaya çalışırken şoför yine söylendi:

-Sarajevo taksiya uyuyor uyuyor...

Bu sözleri defalarca yineledikten sonra sordu:

-Hangi ülkedensin?

Dağ başındayız.Tam olarak nerede olduğumu bilmiyorum,geceyarısı,zifiri karanlık...

Aklıma Belgrad'da söylenenler geldi:

"Bu yolu seçmemelisin.Kimi Sırplar var ki Türk görünce insanlıktan çıkar..."

Aslında bu sözlere inanmış da değilim ama yine de farklı bir şey söylemek istedim:

-Italiano...

"Ohooo" dedi,devam etti:

"Napoli...Milano...Roma...Ohoo İtalya...

Hem tedirginim hem bu tedirginliğimle dalga geçmek istiyorum.Aklıma gelen her şeyin sonuna İtalyanca ekler getirip,sohbeti derinleştirmeye başladım.Delik deşik asfaltta hopladıkça söylendim:

-Çukurella berbato...

Bir-iki kez söyleyince o da Sarajevo İtalyan Kültür Merkezi Müdürü'ymüş gibi yineledi:

-Si si çukurella berbato...

Sarajevo'ya bir an önce ulaşmakla bu oyunu sürdürmek arasında salıncak kurdum,gidip geliyorum.Sabrım tükenmek üzere.Ama bu Türkçe söylenir mi?İtalyanca söylendim:

-Sabiri tüketi...

Şoförün kulağı bende gözü yolda,ne söylediğimi anlamaya çalışıyor:

-Sabrina?

İnişe geçtik.Dağların arasındaki Sarajevo'ya doğru iniyoruz.Yüz metre düzlük yok.Hep viraj hep viraj.Şoföre durumu anlattım:

-Virajo çoketti...

Şoför lafı ağzından almışım gibi yineledi:

-Virajo,virajo...

Şoför biraz duraladı araç ışıklarının tam karşısında,büyükçe taşın ortasındaki kırmızı boyaya işaret etti.Bosnalı Sırplarla Boşnaklar arasındaki sınırmış.

Git git,sınır içinde sınır...

İnsanda ne huzur bırakıyor ne sinir...

Yani o taşın yarısı Boşnak yarısı Sırp.Hay o taş kadar...

Vadinin dibine geldik.Artık Sarajevo'da sayılırız.Aklımda taksiyle Sarajevo sokaklarında dolaşmak,uygun bir otel bulunca şoförü terketmek var.Şoförün ikide bir neden,"Müslümana taksiya uyuyor uyuyor" dediğini o an anladım.Pale taksileri Sarajevo'nun içine giremiyormuş.Kentin hemen başladığı yerde,çukurda kalıyormuş.Şoför sonrasını tarif etti:

-Yüz metre kadar yürü,orada düğme var.Bas taksi gelir...Ama uyudularsa gelmezler.

Biraz üsteledim:

-Sen gel...

"Olmaz" dedi.Sarajevo'ya bu plakayla giremezlermiş.Çaresiz indim,yürüdüm.Son anda uyardı:

-Taksi gelmezse,sağa sola sapma doğru ilerle.Aşağı in,önüne genişçe yol gelir...

Buraları çok iyi biliyor olmalı.

Yukarı çıktım.Tabii ki taksi yok.Dosdoğru ileri.Sokak lambaları ölü,evlerdeki ışıklar baygın...Geceyarısını çoktan geçtik.Bir kilometre kadar yürüdüm.Feri yüksekçe bir ışık...Binadan yola sarkıyor...İçeriden sesler de geliyor.Ohh,bir fırın.İlk gördüğüm işçiye derdimi anlatmaya çalıştım:

-Başçarşıya...Centrum...

Arada kendimle Türkçe de konuşuyorum.Arkadan kara bıyıklı biri geldi.Ona derdimi anlatmaya çalışırken,sözümü kesti:

-Hemşerim Türk müsün?

Vayyy anam-babam...

Ayaküstü sohbet ettik.Burada fırın işinin iyi olduğunu söylemişler.Birkaç ay önce gelmiş.Yanında çalışan işçilerin tümü Boşnak.Yolu tarif etti,ayrıldım...

Ana yolda bir taksi bulup Başçarşı bölgesine geldim.İlk bulduğum otele yerleştim.Yüz Bosna dinarı bir marka eşit.Her ikisi de geçerli.Taksici beş mark tamam dedi.

Nasıl yorgunum...Ama Sarajevo'ya gelip,şöyle bir havasını koklamadan uyunur mu?

02:00'ye doğru Miljacka Nehri kıyısından yürüyüp Başçarşı'ya ulaştım.Çok az insan var.Her yer kapalı ama olsun.Kısa bir tur atıp döndüm.

Otelle Başçarşı arasındaki yolu iyi belledim.Sanki yıllarca burada kalacağım.Çevreye o gözle bakıp,içime alıyorum:

"Haa bu dükkan iyi,küçük alışverişleri buradan yaparım..."

"Ooo bu restoran ne güzel.Nehir kıyısında kimi akşamlar buraya takılırım."

"Kıyıda koşmak için yer var mı acaba?"

Ertesi sabah uyandığımda,soluğu pencerede aldım.Ne göreyim?

Mezarlık...

Yola çıkmadan önce duymuştum:

-Sarajevo'da her yer mezarlık.Parklar,yol kıyıları,yamaçlar...

Buna hazırlıklıydım ama günışığında ilk mezarlıkla karşı karşıya gelince...Belki de Sarajevo'yla gerçek tanışma oldu.

Miljacka kıyısından Başçarşı'ya geçtim.Meydanda yüzlerce güvercin.Tabii hemen kıyıda buğday satan bir teyze.İki bardak satın alıp saçtım.Postu serdik ya,yeni bir karar:

-Bundan böyle güne burada güvercinlere buğday vererek başlayayım...

Oluru basıp devam ettim.

Daha önce bir günlüğüne gelişimde duvarları Türk bayraklarıyla süslü bir kahvede oturmuştum.Başçarşı'nın içinde.Dolaşırken buldum.Yine Türk bayrakları...Armend'in kahvesi.İlk gözüme ilişenle tanıştım.Adı Murat.Sohbet etmek istiyorum ama,önce Belgrad'dan Sarajevo'ya gelişimi sıcağı sıcağına günlüğe dökmeliyim.Murat'a niyetimi anlatıp izin istedim.

Demli çay...Teypte İbrahim Tatlıses'in yanık sesi:

"Yastığa gerek yok,dizlerin var ya..."

Başımı hafifçe kaldırmıştım ki,Murat damladı:

-Bitti mi?

Çaresiz evet dedim.Bir çırpıda öyküsünü özetledi:

"19 yaşında Hollanda'ya gittim.Çiçek işinde çalıştım.Denizin dibinden çıkan bir şeyin üzerinde çiçek yetiştiriyorlar.Arada atölye bölümüne de bakıyordum.İki parmağımı bıçağa kaptırdım.Emekliye ayırdılar.Ayda 1500 gulden maaş bağladılar.Türkiye'ye döndüm.Ama maaşım kesilmek üzereymiş.Avukatım öyle dedi.Yeniden Hollanda'ya gitmek istiyorum.Vize vermiyorlar.Buraya Zagreb'ten geldim.Bir yolunu bulup gideceğim.İki aydır bekliyorum.Arkadaşlardan haber gelecek.Bir yerde buluşup gideceğiz."

Murat'ın Sarajevo'yla ilgili gözlemleri de şöyle:

"Bunlar savaş olmamış gibi yaşıyor.Şaştım kaldım.Aklım karışık.Kızlar çırılçıplak giyiniyorlar.Ama köyler sağlam.Bizimki gibi.Burayı mücahitler kurtarmış.Öyle mücahitler varmış ki,birini anlattılar;ayak başparmağının ucuyla mayın buluyormuş.Usulca yerini bulup,etkisiz hale getiriyormuş.Sırplar da çevremizi mayınladık deyip uyuyormuş.Anlattığım mücahit mayınları kaldırınca Boşnaklar basıyormuş.Silah da olmadığı için Sırpları boğazlıyormuş.(Boğazlamayı eliyle tarif ederek anlatıyor).Bir grup mücahit de üç-dört kilometre tünel kazmış,bütün Sarajevo'nun yiyeceği içeceği buradan sağlanmış."

Savaşın olduğu yerde doğal olarak kahramanlık öyküleri de yeşeriyor.Bu öyküler zamanla efsaneleşiyor,gerçekle bağı kalmasa da insanları sohbete bağlayan destanlar olup çıkıyor.

Boşnakların Müslümanlığa Geçiş Öyküsü

Sarajevo Trebevic dağının eteklerinde Miljacka ırmağının güçlükle açabildiği dar bir vadide kurulu.Hani ekmeği arasına bir şey koymak için uzunlamasına elle hafifçe ikiye ayırırsınız ya...Sarajevo ve çevresinin görünümü böyle...

Sarajevo çok eski bir yerleşim yeri.Yakın çevresinde milattan önceki dönemlere ait kalıntılar var.Önce Gotlar sonra Slavlar yedinci yüzyıldan itibaren bölgeye yerleşmeye başlamışlar.Osmanlı öncesi kayıtlarda adı Vrhbosna olarak geçiyor.

Fatih Sultan Mehmed bölgeyi Osmanlı topraklarına İstanbul'un fethinden on yıl sonra kattı.Vrhbosna'ya atanan valilerin oturması için çok güzel bir saray yaptırıldı.Kentin adı bu saraydan esinlenerek Sarajevo oldu...

Valilerin oturduğu o güzel saray 1853'de,yine Osmanlı döneminde yıkıldı.

Boşnakların Müslüman oluş öyküsünü ve Osmanlı İmparatorluğu içindeki yerini anlatan pek çok Türkçe kaynak var.Önce yabancı bir kaynaktan aktaralım.Alman Profesör Georg Schreiber'ın "Edirne'den Viyana'ya Kadar Türklerden Kalan" adlı eserinin 147. sayfasından başlayalım:

"Fethettikleri topraklarda Türkleri uyruklarından ayıran şey birinci derecede dindi.Özellikle Yunanistan'da,Sırbistan ve Macaristan'da yerli halkın ancak çok küçük bir kesimi İslamiyete geçmişti.Türkler bütün kentleri kendilerine ayırıp Hristiyanları buradan sürmek istediler.Ama kendileri çekip gitmek zorunda kalınca kentler hemen tekrar Hristiyan oldu.Camiler yıkıldı veya kiliseye dönüştürüldü ya da mimarlık açısından konuşursak olsa olsa müze halinde ayakta kalabildi.

Buna karşılık gerek Hersek'te gerekse Bosna'da Müslümanlık düşman bir din sayılmadı.Aksine halkın benimsediği bir çıkış yolu oldu.Çünkü kırsal kesimdeki halkın büyük çoğunluğu Bogumil mezhebine bağlıydı,hatta bir süre Bosna kral hanedanı da bu mezhebe girmişti.Bu mezhep hem Katolik hem Ortodoks kilisesine kesin zıtlıklarla karşıydı.Bu zıtlıklar onların sapkınlıkla suçlanmalarına,üzerlerine haçlı orduları gönderilmesine neden oldu.Dolayısıyla kanlı olaylara yol açtığından,bu mezhepten olanlarla öteki Hristiyanlar arasında bir düşmanlık vardı.Bu bakımdan Müslümanların Bosna ve Hersek'te Hristiyanlara karşı kazandığı zaferi Bogumiller sevinçle selamladılar.Bölgenin toprak sahibi soyluları,kendi arzularıyla ve çok çabuk İslamiyeti kabul edip,böylece hem Sultanın değerli kullarının nasibi olan bütün avantajları elde ettiler,hem de gerek siyasal gerekse ekonomik bakımlardan üstün durumlarını korudular.Topraklarına sahip oldukları gibi yöresel yargı haklarını da devam ettirdiler.Mostar'da adına cami yaptırmış olan Nasuh Ağa Vucjakovic de kuşkusuz böyle yerel beylerden biriydi.

Sultanın Bosna soylularına ne kadar çok değer verdiğini gösteren bir örnek de,bölgede çok saygın olan Sokolovic ailesidir.Bu aileden on bey,beş vezir ve iki sadrazam çıkmıştır.Drina üzerindeki köprüyü yaptırmış bulunan Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa bu ailedendi.Bununla birlikte Osmanlı ülkesinde rütbe ve makama erişmek için ille de tanınmış bir aileden olmak gereği yoktu.O yüzyıllarda sıradan bir insanın sadece yeteneğiyle yükselme şansı,Hristiyan Avrupa'ya oranla Osmnalı İmparatorluğu'nda çok daha fazlaydı."

Çağdaş Boşnak Edebiyatı Antolojisi'ni hazırlayan Makedonyalı yazar Fahri Kaya da sözkonusu antolojisinde,Boşnakların Müslümanlığı seçmesinin temel nedenini yukarıdakine çok benzer bir biçimde anlattıktan sonra şöyle devam ediyor:

"Türkler,bir Türk eyaleti olan Bosna-Hersek'te,İslamiyeti kabul eden birçok gelenek ve göreneklerini benimseyen Boşnakları ayırdetmek için onları "Boşnak tayfası","Bosnalı takım" ve "Boşnak kavm" olarak adlandırmışlardır.Bugün Sırplar,Türkler döneminde Müslümanlığı kabul eden Bosna Müslümanlarını Turçin (Türk) diye adlandırmaktadırlar.Tarih boyunca Boşnaklar,Osmanlı devletinin sağladığı bütün hak ve özgürlüklerden yararlanıp,egemen bir öğe olarak askeri ve mülki yönetimde her zaman yer almışlardır."

Yeri gelmişken vurgulayalım.215 Osmanlı sadrazamından 62'si Balkan kökenliydi.Bunlardan 33'ü Arnavut,12'si Boşnak,yedisi Rum,beşi Hırvat'tı.Birer tane de Hersekli,Dalmaçyalı,Bulgar,Pomak ve Sırp vardı.

Bir Fransız gezgininin verdiği bilgilere göre 18. yüzyılda Sarajevo'da 600 bin Müslüman,500 bin Ortodoks,120 bin Katolik vardı.Bu rakamlar ışığında Schreiber şöyle diyor:

"Sarajevo beş binden fazla binasıyla imparatorluk kenti Viyana ile Sultan kenti Edirne arasında en önemli kent olmuştu.Genel nüfusa oranı bakımından Müslüman halkın miktarı burada İstanbul'dan fazlaydı."

Sarajevo 1878'de Avusturya İmparatorluğu'nun eline geçti.Osmanlı bunu 1908'de resmen kabul etti.Birinci Dünya Savaşı'nı ateşleyen de Sarajevo'daki bir cinayet olmuştu.28 Haziran 1914'te Sarajevo'ya gelen Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand,Gavrilo Princip adlı bir Sırp öğrenci tarafından öldürülünce savaş patlamıştı.

Ferdinand'ın eşiyle birlikte öldürüldüğü yer olan Miljacka nehri üzerindeki köprü Milli Kütüphane'nin karşısında.Köprünün olağanüstü bir görüntüsü yok.Üzerinden birkaç kez geçip fotoğraf çektim.Deklanşöre fazla basınca gelip geçenler garip garip bana baktı.

Kimi Boşnaklar Türkleri görünce şöyle der:

"Bizi neden bırakıp gittiniz?"

Bu sözler doğal olarak Osmanlı özlemcilerinin ruhunu okşar.Sarajevo'da olduğum günlerde aralarında gazetecilerin de olduğu Avusturyalı bir grup sözünü ettiğim köprüyü seyrederken Boşnak rehber şöyle demiş:

"Avusturya işgali bitmemiş olsaydı şimdi Avrupa Birliği içinde olurduk."

Silahı Elime Aldığım Gün Ağladım

1992'den 1995'e dek süren savaşın verdiği zarar,rakamsal sonuçlar defalarca yayımlandı.

50 bini çocuk 250 bin ölü...

Üç milyona yakın göçmen...

Yüzde 60'ı yıkılmış bir ülke...

Sarajevo'daki günlerim,13-14 Eylül 1997 yerel yönetim seçimlerinin hemen öncesine rastlıyordu.Siyasi partilerde yoğun bir hareketlilik,siyasilerde alabildiğine acımasızlık vardı.Ortam gerilince,güvenlik önlemleri de olağanüstü artırılmış.

İlk günün akşam saatlerinde Vatanseverler Birliği Partisi'nin (BPS) "adayları tanıtma" toplantısı vardı.Havaalanı yolu üzerindeki Kültür-Spor Sarayı'nda.

Atlayıp gittim.Toplantı saatinden hayli erken gitmiştim.Bir süre dışarıda gençlerle konuşmaya çalıştım.

Bosna ordusunun yeni yetiştirilmekte olan özel timleri salonun güvenliğini sağlıyor.Timin iki elemanı ellerinde uzun namlulu silah,yaya kaldırımına oturmuş,sigara içiyor.Yanlarına yaklaştım,tedirgin oldular.Kendimi tanıttım.Bir süre sohbet ettik.

Adları Fahrudin ve Akif...

Fahrudin,sıradan sohbetin dışında savaşa ilişkin konuşmak istemediğini söyledi.Akif'in ayakkabısı 46 numara.Arada bir tüm ayak parmaklarını oynatıyor.21 yaşında.Silahı eline 16 yaşındayken,savaşın ilk günlerinde almış.

Sordum:

"O gün ne hissettin?"

Yere baktı:

"Ağladım.Silahı ilk elime aldığımda ağladım.O an tam anlamıyla niçin silah kullanmam gerektiğinin de ayırdına varamamıştım.Çok Sırp arkadaşım vardı.Onlardan bir kısmı kısa sürede ortadan kayboldu.Başka yerlere gittiler.Kimileri bizimle birlikte savaştı.Onlar Bosna ordusuna katılmayı yeğlediler.Hatta bazı arkadaşlarımın babası Çetnikti.Ama onlar bizimleydi."

Cephede sigaraya alışmış ama,sigaradan çok ot içmiş.Bulamayınca kuru otları sarıp içerlermiş.

Akif'in babası ve 24 yaşındaki ağabeyi de asker.İki amcası savaşta şehit düşmüş.Yeni kurulan özel time geçmiş.Savaşta yarım bıraktığı okula gitmiyor.O artık profesyonel asker.

Özel timi ABD eğitiyormuş...

Sorularımdan rahatsız oldular.Vedalaştık,salona girdim.

Savaşmayan Politika Yapamaz

BPS'ye,savaş sırasında ülkeyi terkedenler alınmıyor.Duyunca şaşırdım.Ayrıntıları sorunca öğrendim ki Boşnakların kendi aralarındaki derin bir çelişkinin dışa yansımasıyla karşı karşıyayım.Savaş sırasında bir yolunu bulup ülkeden ayrılanların bir bölümü barış ortamı sağlanınca zengin maddi olanaklarla geri dönmüş.Savaşta Sarajevo'yu terketmeyenler ise onlara kızgın:

-Savaşın rantını yiyorlar.Savaşta ülkeyi bırakıp gidenin barışta geri dönmeye yüzü mü olur?

İçinde onlarca çelişkiyi barındıran soru.Soruyu çengelli bırakıp salona geri dönelim.

İlk dikkatimi çeken koltuk değnekleri.Hemen yedi-sekiz tane seçiliyor.Yüzlerde acı ama onurlu gülüşler.Kaybolan bacaklarındaki boşluğa sanki bacak bir yere gidip az sonra dönecekmiş gibi bakıyorlar.Boşnakça şarkılar söyleniyor.Kimi yerlerinde duygular yoğunlaşıyor...Alkışlar,nakarata katılmalar...Bendeki çağrışım,"Yiğidim aslanım burada yatıyor"...

Parti Genel Başkanı Sefer Halilovic,savaş başladığında "Vatanseverler Birliği"ni oluşturanlardan.Yüzündeki ifadeler değişik...Savaşçı,parti genel başkanı,bilimadamı...

Bosna Ordusundaki İlk Sırp

Konu seçimse doğal olarak özne de adaylardır.Bosna Vatanseverler Birliği'nin adaylarının tanıtıldığı o gecede en çok alkış alan kişi,Rade Zoranovic'ti.Zayıf,uzun boylu,kır saçlı,bıyıklı,ciddi görünümlü bir aday.

Ateşli konuşması alkışın dozunu da artırdı.

Konuşması bitince öğrendim ki Rade,Bosna ordusu saflarında ırkçı Sırplara karşı savaşa katılan ilk Sırpmış.Tanışınca,ilk özelliği olarak bunu yineledi.

Tanıtım töreninden sonra salon girişinde yanında manken kızı Olga'yla birlikte sohbet ettik.Arada kızına sarılıyor.Fotoğraf çekerken onu da yanına aldı.

Olga,mini etekli,esmerimsi,güzelliğinin fazlasıyla farkında bir genç kız.

Rade,savaş süresince zaman zaman uluslararası toplantılara da katılmış.O toplantılarda Avrupalı gazeteciler onu anlamıyormuş.Daha doğrusu Rade'ye göre,anlamak istemiyormuş.

Bonn'daki bir toplantı sonrası yaşadıklarını şöyle anlattı:

"Basınla sohbet ediyoruz.Ben,saldırgan tarafın Sırplar olduğunu söyledim.Doğduğum topraklardaki her şey yerle bir.Sırplar çocuk yastıklarını bile parçalıyor,dedim.Bana bir dizi pervasız soru sordular.'Böyle konuştuğun için ne kadar para alıyorsun' diye soran oldu.Onları ciddiye almadım.Çünkü ben ne yaptığımı biliyordum."

Rade'ye sordum:

"Peki bütün olup biteni ve düşüncelerini birkaç tümceyle nasıl özetlersin?"

"Bosna-Hersek vatanım" dedi,devam etti:

"Saldıran taraf eski Yugoslavya ordusu ve radikal Çetniklerdi.Ben şehrin ferdi olarak savaşa katıldım.Yarın Sarajevo'ya İran saldırsa onlarla da savaşırım.Bu bir etnik savaş değildir.Dini savaş değildir.Kurtuluş savaşıdır.Ben Bosna-Hersek ordusuna katılan ilk Sırbım.Neredeyse bütün cephelerde savaştım.Şimdi de barış için savaşıyorum.Barışı daha sağlıklı hale getirdiğimiz gün,demokrasiyi rayına oturtmak için çaba harcayacağız."

Rade'nin Sarajevo'yu anlatışına imrendim:

"Savaş öncesi Sarajevo dünyanın en güzel şehirlerinden birisiydi.İnanıyorum ki yine öyle olacak.Bir söz vardır,Başçarşı'dan su içen bu kentten ayrılamaz."

İnat Evinde İnadına Yaşam

Başçarşı'nın arkasında Miljacka Nehri'nin kıyısındaki Milli Kütüphane'nin savaştan aldığı yaralar bir bir sarılıyor.Savaştaki yangında,içindeki altı bin el yazması Osmanlı eserinin bir bölümü kurtarılabilmiş.

Sarajevo'da anlatılan yaygın öykü şu:

Kütüphanenin yapımı tasarlanırken bulunduğu yerdeki ev sahipleri ikna edilmiş.Biri hariç.Nehrin kıyısında küçük iki katlı evin sahibi,"Olmaz" demiş."Ben evimden bir yere gitmem."

Gel zaman git zaman kabul ettirememişler.İnatçı sahip sonunda şöyle razı olmuş:

"Evin bütün tuğlalarını tek tek sökeceksiniz.Aynısını nehrin tam karşı yakasına inşa edeceksiniz."

"Tamam" demişler,"İstediğin bu olsun."

Ev aynen inşa edilmiş.Duvarına da küçük bir yazıt konmuş:

"Inat Kuca."

İnat Boşnakçada da aynı anlamda.Kuca da ev anlamına geliyor.

İlk sahibi ölmüş.Ama ev yaşıyor.İnat evi,savaşa inat hiç yara almamış.

Bugün birinci katı kafe olarak kullanılıyor.

Bir sabah erken saatlerde gittim.Önce bahçeye oturdum.Nehrin hemen kıyısı.Bahçe yoldan küçük sarmaşıklarla ayrılıyor.Yaşasın,sandalyeler plastik değil.İkinci kattaki balkonumsu bölümde çamaşır asılı.Çevremde oturan yok.Gözüm içeridekilere takıldı.

Girdim.

İçeride üç-dört kişi var.Her biri ayrı masalarda.İçki klasik,Türk kahvesi ve yanında konyak.Vakit sabah ama olsun.Ayrı bir yere oturacaktım.En yaşlı olan yanına buyur etti.Oturdum.Sahaya uydum.Yaptığı ilk iş doğal olarak sigara tutmak.Bu,el sıkışmak gibi bir şey.Karşılaşınca yapılmazsa olmaz.

Karşımda kocaman bir pano var.İlk dikkatimi çekenler,kocaman Arapça "Allah" yazısı,altında iki tane "USA" yazılı arma,cezveler,fincanlar...

Burada değişik bir dilenci tipi var.Kişi bara giriyor.Kendisine bir içki ısmarlayacak kişi olup olmadığını soruyor.Varsa içip gidiyor.Biri İnat Evi'ne girdi."Benden" dedim.Bira şişesini emer gibi ağzına aldı.Kurutup gitti.

Yanımda oturanı Yova diye çağırıyorlar.Girip-çıkan herkes tanıyor.Gözleri durgun ve bulanık akan dere gibi.İçinde ne olduğu belli değil.

Kahveyi yapan,konyağı hazırlayan,servisi yapan,hesabı alan tek kişi.Vücudu kıvrımsız genç bir kız.Adı,Rada.Herkes adıyla çağırıyor.Belli ki,mahallenin kafesi.Aslında "kafes"i de sayılır.Aradığı kişinin orada olduğunu bilen çok kişi var.Geliyorlar,elleriyle koymuş gibi buluyorlar,söyleyeceklerini söyleyip gidiyorlar.Ya da alıp yanlarında götürüyorlar.

Tam karşımda panonun altında oturanın adı İbrahim.Sürekli bira içiyor.Bir saatte üçüncü şişeyi saydım.Arada bir yanımdaki Yova'yı gösterip,iki başparmağıyla kesme işareti yapıyor.Ardından yine eliyle,"iyidir iyidir" işareti geliyor.Sonradan anladım ki,parmaklarıyla haç işareti yapıp Yova'nın Hristiyan olduğunu ama iyi bir insan olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Yova her girene,sanki bir dönem oranın devamlısı olmuş ama uzun zamandır uğramıyormuş gibi,"Oooo" çekiyor,kalkıp elini sıkıyor.Yarım saat önce ayrılan bir kişi tekrar gelince aynı hareketi yaptı...

Her yeni gelene,"Ooo"yu çektikten sonra bir eliyle beni işaret ediyor:

-Tursiya...Tursi,Tursi...

Son girenlerden biri benim yaşlarda.Yova eliyle işaret edince elimi sıktı.Tanıştık,adı Enver.Sanki her gelenle beni tanıştır demişim.Ama hoşuma da gidiyor.Yazılmamış bir oyunu oynar gibiyim.Olaylar geliştikçe oyun da ilerliyor.Geri dönüp yinelemek yok.Bir bakıma oyunu silgisiz yazıyoruz.Zaten yaşam da "silgi kullanmadan yazı yazma sanatı" değil mi?

Her tanışma sonrası bir konyak daha söylüyoruz.Rada konyağı,bizim çay bardaklarının yavrusu bir bardağa koyuyorlar.Yova'yla aynı zamanlarda bitiriyoruz.Kim uygun durumdaysa Rada'ya elle işaret ediyor:

-İki tane daha...

Yova bazen benimki bitmeden yenisini söylüyor.Ağırdan alınca,"Sende bugün durgunluk mu var,bana mı öyle geliyor" gibilerden ters ters yüzüme bakıyor.

Her gün birlikte içiyoruz ya!

Enver Arnavutmuş.Ama Sarajevo'da doğup büyümüş.Konu Tito'dan açıldı.Enver elindeki bardağı bıraktı.Gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı."Eyvah" dedim."Herhalde ters laf ettik." Üçüncü düğmede bir dövme görüldü,olay anlaşıldı.Göğsünde on santimlik bir Tito dövmesi.Başında askeri şapka var.Şapkanın ortasında yıldız.

Balkan kentlerindeki Tito caddelerinin adının neden değiştirilmediğini şimdi daha iyi anladım.Bu kez bardakları Tito'ya kaldırdık.

Derken biri daha girdi.Her zamanki kavuşma-tanışmadan sonra bir köşeye oturdu.Adı,Halit.Türk olduğumu öğrendi,hemen ceketinin iç cebinden kağıt paralar çıkardı.Türk lirası banknotlar.Bir beş binlik,bir binlik,bir de beş yüz liralık.Binlik beni yıllar öncesine götürdü.Üniversitede aylık harcamam iki bin lirayı geçince,kendime fırça atardım.Beş yüz lirayı ise anımsamakta güçlük çektim.Enver,Halit'teki paraların değerini sordu.Beşlerin sağında çok sıfır görünce doğal olarak çok değerli olduğunu düşündü.Konuyu değiştirmek zor,paraların üzerindeki fotoğraflara takıldım.Yova da Türk parası istedi.Cebimdeki yüzbin liralıklardan çıkarıp verdim.

Yova yükünü almıştı.Masadan ayrılırken,sigarayla çakmağı gösterip sordu:

-İstersen bırakayım...

Teşekkür ettim.Devirdiği bira şişesini saymayı bıraktığım İbrahim,Yova'nın arkasından önce "haç" sonra "iyi insandır" işareti yapmayı ihmal etmedi.

Az sonra ben de sahneyi terkettim.

İnadına Gazetecilik

Sarajevo'da inat evi olur da inat gazeteciliği olmaz mı?

Savaşın başından sonuna dek bombalar hiç susmadı ama,susmayan bir şey daha vardı:

Oslobodenje gazetesi...

Oslobodenje,Boşnakça özgürlük anlamına geliyor.Okunuşu,Oslobojenye.

Gazetenin merkezi Selimovica Bulvarı üzerinde.Dış görünüm savaşın bütün dehşetini sergilemeye devam ediyor.Bir öğle vakti gittim.Beton salkımları her an düşecekmiş gibi...1992 yazında başlayan saldırılarla önemli bir bölümü kullanılamaz hale gelen binanın önden girişini bu beton salkımları "süslüyor"...

Salkımların arasından sarkıp arka taraftaki giriş bölümüne geçtim.Kapıda derdimi anlattım.Fazla bekletmediler.

Dışarıdan harabe gibi görünen binanın içinde onlarca insan gazetenin yarınki sayısı için çalışıyor.Üst katlar hala kullanılamaz durumda,ama kimi bölümleri temizlemişler.Sırpların,"Savaşta ilk saldırılacak yer" ilan ettikleri gazete,savaş boyunca binanın bodrum katındaki yetmiş metrekarelik nükleer sığınağında çıkarılmış.

Binanın içinde onarım sürdüğü için dolaşmama izin vermediler.

Bugün baskı ve teknik işleri binanın kullanıma açılmış bölümünde yapılıyor.Yazı işleri kent merkezinde Başçarşı'ya giden yol üzerindeki iş hanında.

Orayı bulmamın güç olacağını düşünüp gazeteye ait minibüslerden biriyle gönderdiler.Eski bir binanın dördüncü katı.Gazeteciler dünyanın dört bir yanında aynı.Heyecanla içeri girenler,elindeki notları tersyüz edip karıştıranlar,aradığı kişiyi bulamayınca rehberinden başka telefon numaraları arayanlar...

Beni gazetenin politika editörü Rasim Kerimagic'e götürdüler.Bir saat kadar sohbet ettik.Gazete ortamı içinde doğal olarak konuşmamız dört-beş telefon bir o kadar da muhabir görüşmesiyle kesildi...

Kerimagic savaş günlerini anlattı:

-Bir gün bile ara vermedik.Ne tür kağıt bulursak onunla basıyorduk.Beş ayrı renkte kağıda baskı yaptığımızı anımsıyorum.Bir gün sarı kağıt buluyoruz,bir gün beyaz...

-Gazetenin boyutları,sayfaları ve baskı sayısı da sürekli değişirdi.Büyük boy kağıt bulurduk,kocaman bir Oslobodenje çıkardı.Tabloid bulurduk,boyut değişirdi.Kağıt azsa 400-500 basardık,çoksa beş-altı bin...

-Üç arkadaşımız göreve gidip-gelirken yaralandı.Ailelerimiz sürekli tehdit altındaydı...

-Elektrik,su yoktu.Jeneratör ve yağmur-kar sularından yararlanırdık.Bir litre benzin bulmak için otuz-kırk mark verdiğimiz günler oldu.

Kerimagic,"o günleri" anlattıktan sonra "bugünlere" geldi.

Savaş döneminin zorlu koşulları bitmiş.Ama,zorluklar bitmemiş.Belki de daha ağır bir dönem başlamış.

Yugoslavya'nın dağılmasından sonra gazetenin dağıtım sahası da daralmış.Sadece Bosna-Hersek'te satılıyor.Bir de dış baskı var.On bin kadar Bosna-Hersek'te,bir o kadar da Avrupa'da satılıyor.

İstanbul satışı iki yüz...

Dünyanın pek çok ülkesinden elliye yakın ödül alan gazete şimdi de ekonomik savaşım veriyor.Kerimagic bunun da üstesinden geleceklerini söylüyor ama,en az savaş dönemi kadar zorlu bir dönemeçte olduklarını da vurgulamadan geçemiyor.

Gazete çalışanlarına iki ayda bir maaş veriliyor.Tutarı 400 mark.

Bir kilo domates iki mark.Oslobodenje muhabirleri ayda yüz kilo domates alabilecek kadar kazanıyorlar.

Ayda 200 mark Sarajevo'da yaşamak için zor,ama pek çok Sarajevolu için çok iyi para...

Atasözüdür:

Savaşlar arkasında üç ordu bırakır;gaziler ordusu,gözü yaşlılar ordusu,hırsızlar ordusu...

Bu atasözü Sarajevo'da da geçerli...

Oslobodenje çalışanları,tüm zorluklara inat,Sarajevo'nun tanıklığını sürdürüyor.

Kerimagic ekonomik sıkıntılarının bir nedenini de şöyle açıkladı:

"Hükümete,herhangi bir parti ya da gruba bağlanmak istemiyoruz!..Bağımsızlığımızı korumak istiyoruz..."

Kerimagic uzun zamandan sonra 1996'da tatile çıkmış.Türkiye'ye gelmiş.Ayvalık'a.İlk aklına geleni anlattı:

"Fiyatlar çok değişkendi.Bir yerdeki ötekine uymuyordu."

Bosna-Hersek'teki yerel seçimler Kerimagic'e göre şu işe yarayacak:

"Ne kadar Boşnak,ne kadar Sırp,ne kadar Hırvat olduğu belli olacak.İnsanlar partilerine göre değil milliyetlerine göre oy kullanacak."

Kerimagic'in bu saptamasından şu çıkıyor:

Sarajevo sokaklarında en çok "Avrupa Birliği gözlemcisine" rastlanıyor.Demek ki,Bosna-Hersek'in bölünmüşlüğü yetmedi,şimdi bir de gözlemci eşliğinde bölüyorlar.

Kapıdan genç bir muhabir girerken kare masadaki telefonlardan biri çaldı.Araya girip,izin istedim...

Heey Boş Masaya Yemek Verin

Miljacka Nehri kıyısı geceleri gündüzden daha kalabalık.Zamanı dar sevgililer...Çocuklarını yanına alıp geziye çıkan aileler...Anılarını koluna takmış,yılları bir madalya gibi göğsünde taşıyan insanlar...

Nehir kıyısında yeni yeni kafeler,birahaneler türüyor.Birine oturup çevreyi seyre daldım.O kadar dalmışım ki,saat 23:00'ü geçiyor.Zamanın ilerlediğini saatten değil,karnımın zil çalmasından anladım.Doğru Başçarşı'ya...Oradan ucu Tito caddesine bağlanan Ferhadija caddesine yöneldim.Yol üzerinde açık yerler var ama canım yepyeni,hiç tanımadığım bir yer istiyor.Gündüz birkaç kez geçerken gözüm,"Bulagina Çıkma" sokağına takılmış,girememiştim.Sokağın içinden ses geldiğini duyunca daldım.Sokağın dibine kadar gidince anladım ki "çıkma"nın anlamı bizim çıkmaz sokak.Ucu kapalı ama,tam sokağın sonunda önü tahta yükseltmeyle bahçeli hale getirilmiş restoran var.Bahçedeki birkaç masanın arasından geçip üst kısmı yuvarlak kalın tahta kapıdan içeri girdim.Daha iki adım atmadan çevirdiler:

-Mutfağı kapattık.

Canım sıkkın dışarı çıktım.Oysa bahçeyi çok sevmiştim.Birinci masayı geçmiştim ki karşı masadan biri bana dönüp bağırdı:

-Rüstem...

Açlıktan biraz sersem görünüyor olabilirim ama,Rüstem değilim.Başımla,"hayır" işareti yapıp,"Karıştırdınız" dedim.Bizim,"Girdin çıkıyorsun ne iş" jestine benzer bir edayla yüzüme baktı.Anlattım:

-Yemek için gelmiştim,mutfak kapanmış...

Hemen boş bir masa gösterip otur işareti yaptı.Çevredeki masalara Boşnakça bir şeyler söyledi.

Ocağın dibindeki bir çift,masalarındaki dört dilimlik hiç dokunulmamış kaşar paneyi getirdi...

Arka masadaki kalabalıktan dörtte üçüne dokunulmamış tavuk şiş...

Benim için çevreye bağırandan dilimlenmiş soğuk et...

Aynı kişi içeri seslendi,hemen pide-ekmek geldi...

Birkaç dakikada masa donatıldı.Ben de kendime bira söyledim.Tam karşımda tek başına biri oturuyor.Adı Necati.Ama herkes ona,"Şeytan" diye bağırıyor.Koroya ben de katıldım.Keyifle biranın dibine yaklaşırken masama ikinci bira şişesi kondu.Garson yan tarafı gösterdi.Başlangıçta masanın donatılmasına ilgisiz kalan göbekli kişi göndermiş.Şişeyi kaldırıp selamladım.

Arka masa durur mu?Bir bira da onlardan...

Ee ben de mecburen içtim.Bu misafirperverliğin hakkını vermek anlatılması güç bir zevkti.Necati çat-pat Türkçe biliyor.Kaşını gözünü yara yara anlattı:

"Biz her akşam buradayız."

Başımla tamam işareti yaptım.Ben de her akşam gelirim.Telefon numarasını verdi.Arka masadaki kalabalık ise yoğun tartışma içinde.Eminim,Bosna-Hersek'i kurtarıyorlar.Şişman olan sürekli içmeye devam ediyor.Kaşar paneyi gönderen karı-koca çoktan ayrıldı.

Hesabı istedim.Sadece ekmek ve bir bira parası aldılar.Tüm masalara el sallayıp ayrılırken kendi kendime sormadan edemedim:

"Böyle bir ortam kaç yerde yaşanır?"

Miljacka Nehri'ne doğru yürüdüm.Uyuyarak akıyordu.Belli ki o da savaş yorgunu.Hep mışıl mışıl uyunmaz ya akılır da...

En Yeni Yapılar:Mezarlıklar...

Sarajevo'ya geldiğim günün sabahı ilk mezarlıkla tanıştığımı vurgulamıştım.Bu tanışmalar her gün devam etti.Bir parkın köşesi...Yol kıyısı...Su kenarı...Tepeler...Her yerde mezarlıklar.

Gelişimin üçüncü günü sabah erken saatlerde Miljacka'ya tepeden bakan,inat evinin hemen üstündeki mezarlığa gittim.Bundan sonrası mezarlıkta tuttuğum günlükten:

"9 Eylül 1997
Salı-saat 08:50.

Nehre tepeden bakan şehitlikte puslu güneşin altında oturuyorum.Geleli epey oldu.Mezarlar arasında dolaştım.Çoğu 1992-1996 arası yaşamını yitirmiş.Her yaştan var.Orta yaş çoğunlukta.Mezarlık Osmanlı'dan kalma olmalı.Osmanlı dönemi mezarları gibi topuz taşlar,üzerinde eski harfle yazılar...Çoğu yıpranmış.Kimi yeni mezarların bir yerine eski mezar taşlarından birinin kırık bölümü konmuş.Eski-yeni mezarda buluşmuş.

Mezarların çoğu betonsuz.Bazılarının çevresini ağaç parçalarıyla çitlemişler,bazılarını da çimlerle biçimlendirmişler.Çok doğal görüntüler oluşmuş.Hemen tümünde yapma çiçekler var.

Genç bir mezar taşının tam dibine pepsi şişesinden vazo yapıp çiçekler koymuşlar.Acı acı güldüm:

-Sarajevo mezarlıkları...Yeni neslin seçimi...

Küçücük bir mezarlık...Taşını da oyuncak gibi yapmışlar.Üzerindekileri okurken içim eridi:

Emine Sadınlıya
(20.09.1991-29.08.1995)

Öteki mezar taşları da o kadar gençk ki.Kimilerini not ettim:

Elvir Savsic (1974-1993)
Hamit Huric (1968-1993)
Jasmin Candiya (1968-1993)
Kemal Koyic (1960-1993)
Habib Admir (1969-1973)

Yanaşık düzen mezarlar arasında dolaşırken üzerimde çok ağır bir yük hissettim.Sanki mezardakilerin tümü canlıymış da ben bir şeyler yaparsam hemen ayağa kalkıp koşmaya başlayacaklarmış...

Nehrin kıyısında iki yüzme havuzu var.Üçlü-beşli gençler gelmeye başladı.Tam karşı tepede Avusturya kalesi,yanında cami,hemen bitişiğinde de Osmanlı kalesi...

Mezarlığa insanlar gelmeye başladı.Kiminin elinde bir kova su,kimi çiçeklerle...Kimileri de tamirat için gelmiş,ellerinde balta-kürek.

Mezarlığın alt bölümünde 50-60 yaşlarında bir erkek,yanında genç bir kadın,kucağında çocuk.Çocuğu bir mezara oturttular,fotoğraf çektiler.Mezar taşına yapışan çocuk ne olduğunu bilmeden kah gülüyor kah ağlıyor.Erkek,kadınla çocuğu çekti.Mezar,çocuğun babasına ait olmalı...

Bir an yanlarına gidip konuşmak istedim,yapamadım.Ayağım,elim,dilim varmadı;kendimi onlara ulaşamayacak durumda hissettim.Nasıl desem...Hani ben de mezarda yatıyorum da...Ben onları görmüyorum da onlar beni görmüyor...Oraya doğru gittiğimde...Seslendiğimde...Ne beni görecekler ne sesimi işitecekler...

Oğlum Balbay kafayı yemiyorsun değil mi?

Derken genç biri mezarlığın arasından aşağı doğru indi.Zaten evlerle mezarlık iç içe...Yanında kimse olmadığı halde gülüyor,konuşuyor.

Birkaç günlük gözlemin ardından şu yorum geçiyor aklımdan:

Savaşıp kurtulanların çoğu canlı dönmüş ama sağ dönmemiş.

Bir de...Sarajevo'nun en yeni yapıları mezarlıklar."

Günlüğü kapatıp aşağı indim.Yukarıda benim puslu dediğim güneş aşağıda daha da kaybolmuş.Tepelerin yarısından çoğu görünmüyor,sis-pus altında.Ortam insana sanki,Sarajevo denizin dibindeymiş de sisin üstü yeryüzüymüş gibi bir duygu yüklüyor.

Telaşla yapmam gereken günlük işlerden birincisine yöneldim.Başçarşı'ya,koca ağacın altına,güvercinlere yem vermeye...

Yem satan değişmiş.Şişman bir kadın.Başındaki örtü daha çok süs eşyasıymış gibi duruyor.Benden önce dört genç kız birkaç bardak yem almış,güvercinlerle haşır neşir...

Önce onların resimlerini çektim.

Sonra iki bardak yem de benden...

Savaşta Daha Eşittik

Sarajevo'da her insanın bir öyküsü var.1992-1996 arası sıradan bir insanın yaşadıkları bile,"Bir ömre sığar" denecek kadar yoğun.Özellikle savaşta kenti terketmeyenler...

Türkan,onlardan biri."Savaşta kenti terketmemek" çok önemli bir tümce.Vatanseverler Birliği Partisi'nin altyapısını Türkan'ı dinleyince daha iyi anladım.

Türkan'ın anlattıkları da parti toplantısındakilere benziyor:

"Ayrılanlar,kalanlara oranla büyük bir zenginlik içinde döndüler.Gittikleri yerde,ilgi gördüler,sorunlarını çözdüler.Şimdi Sarajevo imar ediliyor ama,insanlar başta bu ayırım olmak üzere 'yaralanmaya' devam ediyor."

Savaşta yaralananlarla savaştan yararlananlar...

Türkan'ın adını-telefonunu Armend'in kahvesindekiler vermişti.Aradım.Görüşme yerini saptamak zor olmadı:

-Inat Kuca'da...

"Tamam Inat Kuca'da..."

Bahçesinde oturduk.Karşımızda onarımı süren Milli Kütüphane,yarı yıkık binalar ve minare görüntüleri...

Türkan'ın eşi itfaiyeci.Ailece savaşın acısını sürekli yaşamışlar.Nerede yangın orada eşi.Türkan ve iki çocuk onu bekliyor...

Pazaryerinde ne bulursa satıyor.Bütçeye katkıda bulunuyor.Pazaryerine büyük saldırıda tüm komşuları onun öldüğünü sanmış.O günü gülerek anlatıyor:

"Pazarda benim bulunduğum yer belliydi.Bomba da oraya iki metre mesafede patlamış.Cesetler paramparça olduğu için herkes benim de öldüğümü düşünmüş.Uzak tanıdıklar,yakın komşular,kocama başsağlığı dilemek için evime geliyorlar.Karşısında beni gören şaşırdı.O gün,nedense canım pazara gitmek istememişti.Haydi yarın giderim demiştim..."

Dişlerinin yarısı dökük,yarısı çürük.Olabildiğince bakımlı görünmeye çalışıyor.Savaşta en çok ettiği dua şu olmuş:

"Tanrım sakat bırakma yeter."

Savaş günleriyle bugünü karşılaştırmasını istedim.Şöyle özetledi:

"Savaşta eşittik,şimdi değiliz.O gün korkuyordum.Bugün mutsuzum.Yaşadıklarıma,gördüklerime üzülüyorum.Kenti tamir ediyorlar ama,insanları o kadar düşünen yok."

Savaş öncesi 70 kiloymuş.Savaşta 45'e düşmüş.Şimdi artmış,47 kilo.

Türkçe-Boşnakça sözlük hazırlamış ama ilgilenen olmamış.Benden bunu yazmamı istedi.Türkiye'de çıkan sözlük yetersizmiş.Onun hazırladığı,çok daha mükemmelmiş.

Bosna-Hersek'te bugün Boşnaklarla Hırvatlar birarada yaşıyorlar ama,Türkan'a göre bunun uzun sürmesi zor.Nedenini şöyle açıklıyor:

"Sırp merttir.Vuracaksa vurur vurmayacaksa vurmaz.Ama Hırvat tilki gibidir,ne yapacağı belli olmaz.Zaten başta Hırvatlar dürüst olsaydı bugünlere gelmezdik.Belki bu savaş da olmazdı."

Yine savaş günlerine döndük.Unutamadığı anılardan biri şu:

"Boşnakların oturduğu mahallede keskin nişancı bir Sırp vardı.Apartmanlardan birinin tepesine çıkar,bir Boşnak'ı vurur,kaybolurdu.Bir,iki,üç...Apartman didik didik arandı,bulunamadı.Ateş ettiği apartman belli ama,ne orada bulunabiliyor ne çevre apartmanlarda.Sonunda kesin bulma kararı alındı.Çok yaşlı bir Sırp kadın vardı.Ne zaman evde aramaya girişilse kadın yatakta olurdu.Çok hasta olduğunu söylerdi.Herkes ona geçmiş olsun der,evi iyice arar çıkardı.Anlaşıldı ki kadın ateş eden Sırbı yatağının altında saklıyormuş..."

İçme,temizlenme,çamaşır yıkama,her türlü su gereksinimlerini Miljacka Nehri'nden karşılamışlar.Nehirden su alışları sık sık çığlığa dönüşürmüş.Sırplar yukarı kesimlerde öldürdükleri kişileri nehre atarmış.Su alırken yanlarında bir ceset...

Zamanla buna da alışmışlar.

"En büyük yardımcımız köpeğimizdi" diyor Türkan gülümserlikle ağlamsarlık arasında devam ediyor:

"Durup dururken havlamaya başlardı.Biz de hemen,bomba patlayacağını düşünüp eve koşardık.Çoğunda öyle oldu..."

Türkan'a göre Sarajevo'nun yüzde 20'si Başçarşı'ya iniyor.Yüzde 80'in oraya ulaşma gücü yok.

Uzun sohbetin sonunda,Türkan'a sordum:

-Her şeyi elde edebilecek bir durumda olsan ilk istediğin nedir?

Dakikada birkaç nefes çektiği sigarasından bir nefes daha alıp fısıldadı:

-Piyano...Çocuğuma piyano istiyorum...

Beni de baştan sona karamsarlıklara iten sohbetin havası bir anda değişti.

Türkan,Sarajevo'da sohbet ettiğim son kişiydi.Ondan ayrılıp,otobüs terminalinin yolunu tuttum.

Zagreb yolu başlarken,Miljacka Nehri'nin dar vadisindeki Sarajevo,dev bir piyanoydu benim için...

Savaşsız Baharda Kol-Bacak Yitimi Kutlamaları...

Bosna-Hersek'e ilk kez 1996 Haziranı'nda Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in resmi gezisini izlemek için gitmiştim.21 Kasım 1995'te imzalanan Dayton Barış Antlaşması'nın ardından,silahların patlamadığı ilk baharı yaşayan Bosna-Hersek'in Sarajevo ve Mostar kentlerini görmüştüm.O gezide tuttuğum notların özeti şöyle:

Gökgürültüsü deyince aklınıza ilk ne gelir?

Yağmur...Bulutlar...Kapalı hava...Hepsi...

Sarajevolu'nun aklına savaş ve bomba geliyor...

Bu yüzden de geçen günlerdeki kısa süreli yağmur eşliğindeki gökgürültüsünün yaktığı yer cürmünden fazla olmuş...

Peki,yıldönümü kutlaması deyince ne düşünürsünüz?

Okulu bitirmek,evlenmek,doğmak...

Sarajevo'da "kutlanan" yıldönümleri arasında şunlar da var:

-Bugün bacağımı yitirişimin üçüncü yıldönümü...
-Ben de kolumu tam iki yıl önce pazaryerinde bırakmıştım...

"Kutlayalım o zaman!.."

Acı,yaşam biçimine dönüşünce,kayıp da "kutlanan" şeylerden oluyor.

İlk gün gözlemlerim,kuş bakışı ve dost bakışı...

Sarajevo'da yaşayan bir-iki dostun aktardığı gözlemler...

Sordum:

-Son bir ay içinde Sarajevo'da yaşananlardan ilk aklına gelen ne?

"Piknik"...

-Nerede?

"Cephede..."

Gülerek devam etti:

"Sarajevo'ya 45 dakika uzaklıkta 840 rakımlı bir tepe var.Zuc Tepesi.Savaş sırasında oraya günde 8-10 bin havan topu düşüyordu.On beş gün önce aynı yerde piknik düzenlendi...Herkes hücum etti.Tam yüzbin kişiydik...Izetbegovic geldi.Komutanlar geldi.Kolu,bacağı kopuk olanlara araçlı kişiler yardım etti.

Akordeonlar çalındı,dans edildi...Hava çok sıcaktı ama,bu kimseyi yolundan alıkoyamazdı.165 kişiyi güneş çarptı..."

Zuc Tepesi artık hep piknik için olsa...

Bu herkesin gönülden isteği ama,barışın kalıcı olmayacağı endişesi hala sürüyor.

Boşnak,Sırp ve Hırvatların birarada yaşadığı Sarajevo'da zaman zaman meydana gelen olaylar bu endişeleri daha da artırıyor.

Sarajevo'nun banliyölerinden Dobrinja-4'te bir cadde...Adı Shakespeare...Burada yürümek o kadar kolay değil.Çünkü caddenin kaldırımı,sınır...Burada çok sık olay meydana geldiğini,kimi Sırpların yoldan geçenleri taşa tuttuğunu söylüyorlar.

Savaşın kalıcı izlerini taşıyanların başında ise çocuklar geliyor.

Birinci sorun,içe kapanıklık...

Pek çok semtte,çocuklar için eğitim merkezleri kurulmuş...

Büyüklerde de ani tavır değişikliği...Birden ağlama,durup dururken bağırma...

Başlangıçta tedirgin olmuşlar.Sonra bununla başetmenin yolunun da,doğal karşılamak olduğunu düşünmüşler...

Sarajevo'da günlük yaşam tüm zorluklara karşın,savaştaki direncin verdiği özgüvenle normal seyrini sürdürürken,politik hava sürekli değişiyor.Çünkü,politik havanın "doğallığı" yok...

Dayton Antlaşması'nın yaşama geçmesi ve kalıcılaşması genel dilek...

Kan Durmuş...Kin Akıyor...

Sarajevo'yu dolaşmak aşırı cereyanda kalmak gibi bir şey.Her görüntü ayrı bir rüzgar.Kenti "seçerek" izlemek olanaksız."Canım bu yanını da görmeyeyim" diyemiyorsunuz.O zaman da bütün pencerelerinizi açıyorsunuz,şifayı kapıyorsunuz.

Nazım Hikmet yaşıyor olsaydı,bugünlerde Sarajevo'da bulunsaydı,"Bosna'dan insan manzaraları"nı yazmaya girişseydi...Acaba kaçıncı ciltte,"yeter" derdi?

İlk göze çarpan yıkık binalar...Yaralı insanlar gibi yüzüme bakıyorlardı.kimi pencere delikleri tünel girişi gibi.Çatılar,Orhan Veli'nin kevgiri...

Havaalanından kent merkezine gelişte,yandığı için yol kenarına,çöpe atılmış otomobilleri saymaya giriştim,yirmiyi geçince bıraktım.

"Açılış" genellikle güzel şeyleri simgeler.Bugünlerde Bosna-Hersek'te de açılış törenleri düzenleniyor.Ama bu biraz farklı:

-Toplu mezar açılışları.

100 ölü,250 ölü,800 ölü...Öldürüldükten sonra çoğunun üzerine kimyasal madde de atıldığı için tanınmaları neredeyse olanaksız.Sadece Sarajevo'da kayıpların sayısı on beş bin.

Sarajevo'nun yıkık sokaklarında dolaşırken kendi kendime sordum:

-Kimlik nedir?

Kişinin kendini tanımlamada kullandıkları.Bence en güzel kimlik,"insanım" diyebilmek.Ama,savaşın getirdikleri kimlik kavramını değiştirebiliyor.

Bosna-Hersek'te etkin kimlik,"din"le bütünleşiyor.Görüştüğüm kişiler anlattılar."Ben ateistim" diyenler bile,"kimlik" sözkonusu olunca haykırıyor:

-Müslümanım...

Bir bakıma şöyle bir tanım da oluşuyor:

-Müslüman ateistler!

Sarajevo'da cadde ve sokaklara geleneksel olarak,kentte ticareti yapılan ürünlerle tanınmış kişilerin adları veriliyormuş.Son dönemde bu değişmiş.Artık cadde-sokak adları savaşta ölenlerle,Sırpların bomba attığı yerlerle bütünleşiyor.

Başçarşı'daki kahvede Türkiye'den gelen bir kişiyle tanıştım.İşte kimliği:

Mehmet Çakır.45 yaşında,1960'ta Sarajevo'dan İstanbul'a gelmiş.Adalet Partisi içinde çalışmış.

O yıllardaki durumunu şöyle tanımlıyor:

-Komünizmle mücadelede ilk ona girerdim.

1992'de Bosna'da savaşın başlamasıyla,çoğunluğu İstanbul,Bursa ve Konya'dan olmak üzere 83 "mücahit" Sarajevo'ya gelmişler."Onlardan 8-10 kişi hayatta kaldık" diyor.Üç kez yaralanmış,iki ayağında bombadan parçalar var.Sol kolu yarı felç.Karnından birkaç kez kurşun yemiş.Fizik tedavi görüyor.Sordum:

-Bugünkü durumu nasıl değerlendiriyorsun?

İki elini yana açıp karşılık verdi:

-Demek ki Allah böyle istedi.

Kısa kollu tişörtünün arkasında kocaman "Türkiye" yazılı...Kolunda da havalı saçlarıyla dikkati çeken bir kadın dövmesi var.

Kahvenin sahibi İsmail Hakkı Gazi.İki oğlu da cephede savaşmış.Bildiği tek şey var:

-Hristiyandan dost olmaz.

İsmail Hakkı'nın annesi Kosovo'da.Sarajevo-Kosovo altı saat.Ama yol kapalı.Geçen hafta Kosovo'dan Sarajevo'ya iki gündüz bir gecede şu güzergahtan gelmiş:

Kosovo-Türkiye-Bulgaristan-Hırvatistan-Bosna Hersek.

Bosna-Hersek'te artık kan yok...

Ama kin pompalanmaya devam ediliyor...

Köprü Şehir:Mostar...

Savaş acımasız.Her şeyi kendi rengine boyuyor.Bugün aklımıza,"Bosna" deyince kan,"Hersek" deyince gözyaşı,"Sarajevo" deyince ölüm,"Mostar" deyince yıkım geliyor...

Sarajevo-Mostar yolu ise tüm acılara karşın insanın içindeki yaşam sevincini besleyen pınarlarla dolu.

Sarajevo'dan Mostar'a karayoluyla gittik...

Yola çıkışta heyecanlıydım.Ülkenin yüzde ellisinin ormanla kaplı olduğunu,bir süre yanında yolculuk edeceğimiz Neretva Nehri'ni düşününce,kağıt-kalemi çıkardım,yol boyu gördüklerimi,bende çağrıştırdıklarını küçük küçük not düştüm...

Sarajevo'dan çıktık,yeşil her şeyi devraldı...Kısa süre düz yolda ilerledikten sonra,kıvrımlı yollar,dalgalı tepeler ve alabildiğine yeşil...

Hızla yolumuza devam ederken ortasından geçtiğimiz doğa,coşkulu bir miting alanı gibi...Rüzgarda sallanan ağaçlar,eteklerinde daha bodurları,toprak görünmüyor.

Bölgenin Adriyatik'e açılan tek boğazındayız.Dağlar lütfetmiş bir miktar aralık bırakmış...

Akla ilk "Osmanlı" sözcüğünü getiren bir mezarlık kıyısından geçtik.Hemen yanındaki köy içimi burktu.Delinmiş çatılar,kurşun delikleriyle örülü duvarlar,yarı terkedilmiş bir köy.

Dağ eteklerinde bizim Karadeniz'i andıran yerleşim yerleri var.Her ev ötekinden 100-150 metre uzakta,ağaçlar arasında kaybolup gitmiş.Kırmızı çatılar gözü tırmalamıyor...

Sık sık dağ arasındaki köylere giden yol sapaklarından geçiyoruz.Bir sapak:

-Tarçın...

Boşnak,Sırp ve Hırvatların konuştuğu dillerde toplam sekiz bin Türkçe sözcük varmış...Yerleşim yerlerinin çoğunun adları da dilimize yabancı değil...

Bir dere...Derecik...Eni iki metre ya var ya yok.Ama iki yakasında yetişen ağaçların boyu on metreyi geçiyor...Dereyi ancak,ağaçlar hafif aralanınca seçebildim.

Bir mezarlık daha...Ama otlar sadece taşların ucuna özgürlük tanımış.Yeşiller arasındaki beyaz taş uçları acıyı çağrıştırmıyor.

Hani bir oyun vardır.Karşınızdakine hep,"kırmızı" dedirtirsiniz.Sonra sorarsınız:

-Trafikte hangi ışıkta geçilir?

Duraksamadan yanıt verir:

-Kırmızı...

İşte yeşil öylesine belleğimi yıkıyor.Hani sorsalar:

-Gül ne renk?

Duraksamadan,"yeşil" diyeceğim...

Dağlardan süzülüp gelen sular,kayalarla birdirbir oynayıp,yol önünde yavaşlıyor,kıvrılıp küserek yön değiştiriyor...

Tepemizde kuşlar...Manzara kimbilir oradan nasıldır...Kanatlarını uçurtma gibi süzüp dalgalanıyorlar...

Küserek yön değiştiren bir dere rahatladı.Yol kıyısındaki taş yatağında kuş tüylerinin üzerinde gibi...

Ve Neretva Irmağı...

Bir su nasıl bu kadar yeşil olabilir?

Su yeşili diye bir şey var mı?Böylesine ne demeli?

Nehir,dağa baka baka yeşerir...

Irmakla buluştuk,hemen Konjik şehri başladı...Burası Fatih'in Bosna-Hersek'i Osmanlı topraklarına katmasından sonra Konyalıların yerleştirildikleri yer.Adı da bu çağrışımı yapıyor...

Dağ,hafif eğim ve nehir...Konjik,nehirle dağ arasında kurulu.Konya'yı andırmıyor.

Uzun süre Neretva Irmağı kıyısında yolculuk ettik.Başım pinpon topu gibi...Irma-dağ-ırmak-vadi-dağ-ırmak-daracık ovacıklar-ırmak-su içinde ağaçlar-dağ-vadi-ırmak...

Neretva,Jablanika gölüne katıldı.Biz de kıyısından devam...Dağlar kıskanç,göle fazla alan bırakmamış,Jablanika da dağ aralarında ne kadar yer bulmuşsa sızmış.Haliçi andıran su dolu vadi kıvrımlarının üzerinden yüksek köprülerle geçtik...

Dağların görüntüsü göle düşüyor...Kendilerine su aynasında ne kadar baksalar az...

On dakika sonra gölden ayrılıp sola kıvrıldık.Neretva da göle veda etti,solumuza geçti...

Dağlar daha dik.Yolun yapımı için çok uğraşılmış.Otuza yakın tünelden geçtik.Dağların eteğindeki yolun altından yer yer pınarlar fışkırıyor.Betondan kurtuluşun keyfiyle Neretva'ya koşuyorlar.

Güneş tepemizde,dağlarda yeşillerin yanında kaya senfonileri başladı.Dik,kesik,kartal başı...Güneş az sonra kayaların yansımasını yanına alıp nehrin üzerinde ışık tarlasına dönüştü...

Bu güzelliklerle duş alırken,köprüsü yıkılmış Mostar'da göreceklerim gözümü acıtıyor.İçime Mostar'ın hüznü çökmeden mırıldandım:

Güzel Balkan dağları..Hep böyle kalın yeşil yeşil...

Neretva Irmağı..Hep böyle ak yeşil yeşil...

Mostar'a girişte sürpriz yoktu.Yıkılmış,can çekişen binalar,barışa tedirgin bakan insanlar...

En yeni yapılar ne mi?

-Mezarlıklar...

Most,Boşnakça köprü anlamına geliyor.Adını Neretva Nehri'nin iki yakasını birleştiren köprüden alan Mostar'da kimi sokaklar var ki;iki yakasında ayakta kalmış tek yapı yok.

Neretva'yı birleştiren köprü de artık yok.Mostar Köprüsü Mimar Sinan'ın öğrencilerinden Mimar Hayreddin tarafından 1557-1567'de yapılmış.Köprü 19 metre yükseklikte.Neretva Nehri'nin iki yakası en çok burada birbirine yaklaşıyor.Mostar ovasında Roma döneminde de yerleşim varmış.Bugünkü yerleşim yerine yakın bölgede 15. yüzyılda yeni bir kent oluşmaya başlamış.Kent kuruluş aşamasındayken 15. yüzyılın sonunda Osmanlılar bölgeye gelmiş.Bugünkü Mostar'da gelecek yüzyıllarda önemi daha da artacak bir kent kurulmuş.Mostarlılar için köprünün ne anlama geldiği Neretva kıyısında kısa bir tur atınca hemen anlaşılıyor.Hediyelik eşya satan tüm dükkanların abartmasız yarısından fazlası Mostar Köprüsü'yle örülü.

Köprünün genişliği 4 metre,açıklığı 28 metre.450 yıl depremden savaşa her şeye göğüs geren köprü 1992 Mayısı'nda Sırpların ateşiyle ağır hasar görmüştü.1993 sonbaharında ise Hırvatların ateşiyle suyla bir oldu.Bugün yerine çelik halatlardan temel işlevini yerine getirecek bir köprü yapılmış.

Mostar'daki bir geleneği aktaralım:

Gençler evlenince mutlaka köprünün üzerinden geçermiş...

Evliya Çelebi üzerinden defalarca geçtiği Mostar Köprüsü için şu benzetmeyi yapmış:

"Gökkuşağı..."

Bugün ise kuşak gitmiş,gökyüzü bomboş...

Hüso ile Haso

Boşnaklar,komik olaylara kahraman olarak iki ad belirlemişler:

Hüso ile Haso...

Birbirinden ayrılmayan iki güzel arkadaş olan Hüso ile Haso bir bakıma Boşnaklar'ın Lorel ve Hardy'si.

Savaş döneminde de doğal olarak Hüso ile Haso öyküleri oluşmuş,dilden dile dolaşmış.Velibor Colic'in,"Bosnalılar-İnsanlar,Kentler,Dikenli Teller" adlı kitabında bu öyküler yer alıyor.

Bunlardan üçünü kitaptan aynen aktaralım:

Sarajevo'nun bombardımanlarından birisi sırasında,alarm düdüğüne sokakta yakalanmış olan Hüso,oturduğu binanın mahzenine gitmek için acele etti.

Binanın avlusunda komşusu Haso'ya rastladı.Çocuklar için kurulmuş olan salıncakta sallanıyordu.

Hüso,"Hey Haso" dedi,"Bütün Sarajevo yıkılmak üzere,sen tutmuş sallanıyorsun.Vakit varken postunu kurtarmaya bak."

Haso salıncakta sallanmaya devam ederken yanıt verdi:

"Sallandığım yok.Görmüyor musun,keskin nişancı bir Sırbın canını sıkmakla meşgulüm."

Boşnak askerleri Hüso ile Haso,gecenin onbirinde oradan geçecek olan Sırp askerlere tuzak kurmaya gitmişlerdi.

İşe koyuldular.

Saat on buçuk oldu,gelen giden yok.Onbir oldu,kimse yok.Geceyarısını beklediler,ortalıkta tek Sırp görünmüyor.O gece oradan Sırpların geçmeyeceği kesinleşince Haso endişeyle arkadaşı Hüso'ya seslendi:

"Kahrolası!Başlarına bir şey gelmesin de..."

Hangi mucize sonucuysa,Sarajevo'da ekmek dağıtılacaktı.Fırının önünde kuyruk oluştu.Boş yere beklendikten sonra fırıncı,"Kusura bakmayın" dedi,"Herkese ekmek yok.Sırplar sıradan çıksın."

Sırplar boyun eğdiler,ötekiler beklemeye devam etti.Öğleden sonra fırıncı tekrar göründü:

"Kusura bakmayın,siviller sıradan çıksın.Bugün sadece Boşnak askerlerine ekmek var."

Siviller evlerine döndü,sadece askerler beklemeye başladı.

Fırıncı tekrar göründüğünde gece olmuştu:

"Çok üzgünüm yiğitlerim,bugün ekmek yok."

Bunun üzerine Boşnak asker Haso,arkadaşı Hüso'ya yan gözle bakıp kendi kendine söylendi:

"Desene Hüso her zamanki gibi yine Sırplar karlı çıktı."

---------------------------------------------------------------------------

*Mustafa Balbay,Balkanlar:Gezi Yazıları,İstanbul,Çağdaş Yayınları,1998,s.123-153.

25 Ekim 2011 Salı

Ermeni'nin Baltası/Elias Canetti

Stendhal'in,Henri Brulard'ının sayfaları boyunca büyük bir ustalıkla kendisine kaptırdığı yer betimlemeleri,o güzel resimler,benim yapacağım iş değil,hem,üzülerek söylüyorum,hiçbir zaman iyi bir resimci olmadım.Dolayısıyla,Ruse (Rusçuk)'deki avlunun çevresinde bulunan evleri kabataslak betimlemek durumundayım.

Caddeye açılan büyük kapıdan avluya girdiğinizde,Canetti Dede'nin evi,tam sağdaydı.Bu,diğer evlerden daha gösterişli duruyordu,ayrıca daha yüksekti de.Ancak tek katlı olan diğer evlerin tersine bir ikinci katı var mıydı,bilemiyorum.Ama ne olursa olsun,daha yüksekti kuşkusuz,çünkü evin kapısına uzanan merdivenlerde daha çok basamak vardı.Diğer evlerden daha parlaktı ayrıca,belki de açık bir renge boyanmıştı.

Karşıda,bahçe kapısının sol tarafında babamın en büyük ablası Sophie Hala'nın,eşi Nathan Enişte ile birlikte oturduğu ev vardı.Soyadları Eliakim'di,bu adı hiç sevmezdim;belki de kulağa tüm diğer adlar gibi İspanyolca gelmediği için beni rahatsız ediyordu.Halamla eniştemin üç çocuğu vardı:Regine,Jacques ve Laurica.Bu Laurica,yani en küçükleri,benden dört yaş büyüktü,bu kadarlık bir yaş farkı,ilişkilerimizde doğal olarak olumsuz rol oynuyordu.

Bu evin yanında aynı sırada ve gene bahçenin sol tarafında,tıpkı eniştemlerinkine benzeyen bizim ev vardı.Birkaç basamak merdivenle iki evin ön cephesi boyunca uzanan bir terasa çıkılıyordu.

Bu üç ev arasındaki bahçe çok büyüktü;tam ortada değil de biraz yana kayık bir yerde bulunan tulumba,tam karşımıza geliyordu.Pek fazla suyu yoktu kuyunun,kullanılan suyun çoğu,katırların çektiği dev fıçılarla Danube (Tuna) Nehri'nden taşınırdı.Danube suyu kaynatılmadan kullanılamazdı,bu yüzden evin önündeki terasta soğumaya bırakılmış dev boyutlu kazanlar dururdu.

Tulumbanın arkasında,bahçeden bir çitle ayrılmış meyve bahçesi bulunuyordu.Özellikle güzel bir bahçe denemezdi buna,ağaçlar gereğinden fazla düzenli ve belki de yeterinden az büyüktü;anne tarafından akrabalarımızın çok daha güzel meyve bahçeleri vardı.

Büyük bahçeden evimize,evin dar tarafında bulunan bir kapıdan girilirdi.Ev,arkaya doğru boylu boyunca uzanırdı,tek katlıydı gerçi ama,anılarımda çok geniş bir ev olarak yaşıyor.Bahçenin bir ucundan,evin uzun duvarı boyunca yürür,mutfak kapısının açıldığı küçük bir bahçeye girerdiniz.Burada yarılacak odunlar dururdu,kazlar ve tavuklar,telaş içinde sağda solda dolaşırdı,mutfakta her zaman bir koşuşturma vardı,aşçı içeri dışarı bir şeyler taşır,beş-altı küçük kız,oradan oraya gider gelir,bir saniye boş durmazlardı.Herkesin işi vardı.

Bu mutfak bahçesinde,genellikle odun kesen bir uşak olurdu,bunlar arasında en iyi anımsadığım dostum kederli Ermeni'ydi.Odunları yararken benim anlayamadığım,ama yüreğimi paralayan türküler söylerdi.Anneme bu uşağın neden böylesine kederli olduğunu sorduğumda,İstanbul'da,kötü insanların bütün Ermenileri öldürmek istediğini ve onun bütün ailesini yitirdiğini söyledi.Kızkardeşini öldürürlerken saklandığı yerden izlemiş olayı.Sonra Bulgaristan'a kaçmış,babam da ona acımış ve eve almış.Şimdi odun keserken,hep küçük kardeşini düşünüyormuş,bu acıklı şarkıları da bu yüzden söylüyormuş.

Ona karşı derin bir sevgi yeşerdi yüreğimde.Adam ne zaman odun kesmeye başlasa,uzun oturma odamızın ucundaki divana çıkar,mutfak bahçesine bakan pencereye dikilirdim.Sonra,pencereden sarkar,ona bakardım,o şarkı söylerken onun kızkardeşini düşünürdüm ve benim de bir kızkardeşimin olmasını dilerdim.Adamın uzun siyah bıyıkları,simsiyah saçları vardı,çok iri görünürdü bana,belki de bunun nedeni,onun yüzünü,balta tutan kolunu yukarı kaldırdığında görmemdi.Onu,dükkanda çalışan ve aslında pek seyrek karşılaştığım Chelebon'dan bile daha çok seviyordum.Ermeni'yle ikimiz bir iki şey konuşurduk,ama çok az;hangi dilde konuşurduk,bilemiyorum.Ama odun kesmeye başlamak için beni beklerdi.Beni gördüğü an,hafifçe gülümser ve baltasını kaldırırdı,odunu paramparça ederken taşırdığı öfkeyi izlemek,korkunçtu.Bir süre sonra birden dalgınlaşır ve türkülerine başlardı.Baltayla işini bitirip de yere koyduğunda gene bana gülümserdi,o nasıl beni bekliyorsa,ben de onun,yaşantımdaki bu ilk mültecinin gülümsemesini beklerdim...

***

Elias Canetti (25 Temmuz 1905,Ruse/Bulgaristan-14 Ağustos 1994,Zurich/İsviçre) 1981 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi.Kökeni 1492'de İspanya'dan göç etmiş Sefarad Yahudilerine dayanan Almanca eserler vermiş yazar.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ermenistan'la tanışmak/Hrant Dink*


"Türk"ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan,Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur.

Yeter ki bu mevcudiyetin farkında olunsun.

Bu farkındalığın asıl sorumlusu ise diasporaya yayılmış Ermenilerden ziyade Ermenistan yönetimleridir.Ermenistan hükümetlerinin sorumluluklarının bilincinde olmaları ve gereğini yerine getirmeleri aslolandır.

Ne var ki oniki yıllık bağımsızlık döneminde diaspora ile Ermenistan ilişkilerine bakıldığında,Ermenistan hükümetlerinin henüz bu sorumluluğun bilincine yeterince varamadıkları görülür.Birkaç gösterişli "Pan-Armenian Buluşması" dışında işlevsel bir "Diaspora-Ermenistan Buluşması" mekanizması dahi kurulamamıştır.

Ermenistan'ın diaspora ile ilişkileri bazen diasporanın bazen de Ermenistan'ın inisiyatifinde ağır aksak yürütülmüş,kalıcı ve daha ziyade Ermenistan merkezli bir kurumlaşmaya gidilememiştir.

Oysa Ermenistan'ın çoktan özel ve çok güçlü bir Diaspora Bakanlığı kurmuş olması gerekirdi.Bu bakanlık sayesinde de dünyanın en ücra köşelerine dahi dağılmış ve dağılacak tek Ermeni bireyinin dahi nasıl kucaklanabileceği temel bir kaygıya dönüştürülebilir,sonrasında bu kaygı doğrultusunda hareket edilir ve buna göre projeler geliştirilebilirdi.

Bunun yapılmamış olması hâlâ büyük bir eksik olarak gözüküyor.Bu kaygısızlığıyla Ermenistan kendisinin ne denli bir ana kök olduğunun farkında değil ki diasporadakilere de bunu hissettirebilsin.

Bu da gösteriyor ki Ermenistan elbette layık ama Ermenistan yönetimleri henüz diasporalıya layık değil.

Ermenistan'ın diasporalı bireyle kuracağı birebir ilişkinin diaspora Ermenisi'nin kimliğinde ve kimliğin yeni cümlelerinin kuruluşunda oynayacağı rol çok büyüktür ve tartışmasızdır.

Bugün diasporada açık tutulan Ermeni okullarının,dil kurslarının,sosyal ya da kültürel kurumların ya da diğer tüm kolektif faaliyetlerin yegâne amacı Ermeni kimliğini yeni kuşaklara taşımak,korumak ve mümkünse geliştirmektir.Bu amaç için milyonlarca dolar harcanır.

Sonuçta elde edilen,bilinen ama konuşul(a)mayan bir dil ile arada bir kilisesine giden ama o kadarla yetinen bir kimliktir.

Oysa diğer taraftan öyle bir gerçek vardır ki bunun gereğini yerine getirmek artık kaçınılmazdır.

O da Ermenistan'la diasporalının kuracağı moral diyaloğun bizatihi kendisinin en doğal okul olduğudur.

Diasporalı gencin bu okullarda okumamış,bu kiliselere gitmemiş olsa da bir kez Ermenistan denilen doğal okulla tanışması kimliği için çok şey ifade eder.

Diaspora gencine onyıllar içinde eğitimle ve kiliseyle verilen Ermeni kimliğiyle,o gencin Ermenistan'ı bir kez ziyaret ederek edineceği kimlik arasında ikincisinin lehine ağır basan bir köklülük sözkonusudur.

Bu dediğimizin ne denli doğru olup olmadığını denemek o denli pahalı bir şey değildir.Bir kenara ayrılacak üç-beş kuruşla bir gencin yıllık tatilinin onbeş gününü Ermenistan sokaklarında geçirmesi pekâlâ sağlanabilir.

Ermenistan'ı ziyaret eden ve öncesinde Ermeni kimliğinden bir hayli de uzak gözüken gencin,onbeş-yirmi günlük bu sürede edinmiş olduğu kimliğin nasıl damardan absorbe edildiği görülecektir.

Artık o dakikadan itibaren gencin bu kimliğini dünyanın neresinde yaşıyor olursa olsun unutması bir daha olanaksızdır.

Gayrı o kimlik ona damardan şırıngalanmıştır...

Dolayısıyla gençler için Ermenistan'a özel seyahat turlarının düzenlenmesi birincil derecede kimlik kazandırıcı faaliyettir.Bu çalışmalar ne pahasına olursa olsun her yerde yıllık programların başına alınmalıdır.

Ermeni kimliğinin doğrudan Ermenistan'dan edinilecek cümleleri,kelimelerle anlatılamayacak denli zengin kazanımlardır.

Bu durum,saksıda yetiştirilmeye çalışılan narin bir bitkinin kendi toprağı,kendi suyu ve kendi güneşiyle tanışmasına da benzetilebilir.

Denemesi bedavadır...Herkese önerilir...

*Hrant Dink,Ermenistan'la tanışmak,Agos,13 Şubat 2004.

"Türk"ten kurtulmak/Hrant Dink*


Ermeni kimliğinin "Türk"ten azad olmasının görünür iki yolu var.Bunlardan biri,Türkiye'nin (devlet ve toplum olarak) Ermeni ulusuna karşı empatik bir tutum içine girmesi ve nihayetinde Ermeni ulusunun acısını paylaştığını belli edecek bir anlayış sergilemesidir.

Bu tutum hemen olmasa da,zaman içinde "Türk" unsurunun Ermeni kimliğinden uzaklaşmasına yol açabilir.

Ne var ki bu şıkkın gerçekleşmesi şimdilik zor bir olasılık.

İkinci yol ise bizzat Ermeni'nin "Türk"ün etkisini kendi kimliğinden atması.

İlkine göre bu ikincisi,daha bir kendi iradesi ve inisiyatifine bağlı olduğundan,gerçekleşme ihtimali daha fazla.

Esas olarak tercih edilmesi gereken yol da budur.

Ermeni dünyasının bunu nasıl başarabileceği ise tamamıyla mevcut duruma yeni bir anlayışla bakabilmesiyle ilişkilidir.

1915'e bakmak örneğin...

Ermeni dünyası yaşadığı tarihi dramın gerçekliğinin farkındadır ve bu gerçeklik bugün dünya ülkelerinin ya da Türkiye'nin kabul edip etmemesiyle değişecek değildir.Onlar kabul etmese de Ermeni ulusunun vicdanında olan bitenin adı başından beri kazınmıştır.Dolayısıyla ne dünyadan ne de Türkiye'den bu gerçekliğin tanınmasını beklemek Ermeni dünyasının yegâne hedefi olamaz.

Gayrı herkesi kendi vicdansızlığıyla başbaşa bırakma zamanı gelip de geçmiştir.

Bu gerçekliği kabul edip etmemek esasen herkesin kendi vicdani sorunudur,bu vicdan da temelini bizatihi insanlık denilen ortaklığımızdan -"İnsan" kimliğimizden- alır.

Dolayısıyla gerçeği kabul edenler,asıl olarak kendi insanlıklarını arındırırlar.

Ermeni kimliğinin sağlığını Fransız'ın,Alman'ın,Amerikalı'nın ve ille de Türk'ün Soykırımı kabul edip etmemesine endeksli bir durumda bırakmak,Ermeni dünyasının artık terketmesi gereken bir hatadır.Gayrı bu hatadan uzaklaşmanın ve "Türk"ü Ermeni kimliğindeki bu etkin rolünden ötelemenin zamanı gelip de geçmiştir.

Ermeni kimliğinin çektiği bunca sancı artık yeterlidir,sancıyı bundan böyle biraz da insanlık denen aleme terketmek gerekir.

Kimliksel dinginliğini "Türk"ün olumsuz ve kayıtsız varlığına kilitleyen Ermeni dünyasının,tüm ortak performansını dünya üzerinden "Türk"e baskı uygulamaya ve Soykırımı kabul ettirmeye ayırması,ne yazık ki kimliğin uyanışını erteleyen koca bir zaman kaybından başka bir şey değildir.

Ermeni dünyası,kimliğinin geleceğine bundan böyle,öylesi kavramlar yüklemelidir ki bu kavramlar bu ulusun körelmiş üretim yeteneğini tekrar fişekleyebilecek iticilikte olsun.

İşte bu nedenle,"Kendi acısını sırtlayacak ve gerekirse mahşere kadar da onuruyla kendisi taşıyacak" bir anlayışı Ermeni kimliğine hâkim kılmak en temel yönelim olmalıdır.

Aksi durumda Ermeni dünyası kendini başkalarının gerçeği kabul edip etmeme insafına zincirlemiş olur ki...

Bu da gerçek tutsaklığın ta kendisidir.

Ermeni dünyasının kendisini "Türk"ten kurtardığında,kimliğinde bir boşluk yaşayacağını ve özellikle de diaspora Ermenilerinin kimliksel çözünürlüğünün hız kazanacağını sananlar aldanırlar.

Ermeni kimliğinde "Türk"ten geriye kalacak boşluğu dolduracak çok daha yaşamsal bir olgu sözkonusudur o da bizatihi bağımsız Ermenistan devletinin varlığıdır.

Bundan onbeş yıl önce var olmayan bu yeni heyecan,artık her türlü etkinin ve etkenin üstünde Ermeni kimliği üzerinde büyük bir rol oynamaya namzettir.

Ermeni dünyasının geleceğini,bu minik ülkenin gelecekteki refahına ve içinde yaşayanların mutluluğuna endekslemesi aynı zamanda kendi kimliğini rahatsız eden sancılardan kurtuluşunun da bir işareti olacaktır.

Ermeni kimliğinin "Türk"ten kurtuluşunun yolu gayet basittir:

"Türk"le uğraşmamak...

Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı yeni alan ise artık hazırdır:

Gayrı Ermenistan'la uğraşmak...

*Hrant Dink,"Türk"ten kurtulmak,Agos,30 Ocak 2004.

Ermeni'nin "Türk"ü/Hrant Dink*


Küresel ve evrensel değerlerin yerel değerleri tahakküm altına aldığı çağımızda,kültürel kimliğini tam anlamıyla yaşamak bir yana,kimliğini bir nebze yaşatabilmek için dahi diasporanın özel çaba göstermesi gerekir.

Bu özel çabanın ise her zaman için özel nedenlere ve araçlara ihtiyacı vardır.

Ermeniler ve Yahudiler bu özel nedenlere sahip diasporanın bilinen iki klasik örnekleridir.

Her ikisinin de özel nedeni aynıdır...Soykırıma uğramış olmak.

Dolayısıyla onlara kimliklerini korumayla ilgili insanlığın tanıdığı hak bir miktar ayrımcı ve pozitif durumda olmalıdır.

Hakikaten de,Yahudiler bu pozitif hakkı layıkıyla kullanabilmiş ve kimliklerini korumada onlara bahşedilen toleransı çok iyi değerlendirerek,dini inanışlarından aldıkları "Tanrı'nın ayrıcalıklı halkı" ünvanını dünyadan aldıkları "Yeryüzünün ayrıcalıklı halkı" noktasına kadar taşımışlardır.

Ne var ki aynı durum Ermeni halkı için sözkonusu olmamıştır.

Dünya Yahudi Soykırımı'na karşı gösterdiği hassasiyeti Ermenilerden esirgemiş,bu ise Ermeni kimliğinde en büyük tahribatın yaşanmasına sebep olmuştur.

"Hakkı esirgenmiş Ermeniler" bundan böyle kimliğini "Gerçekleri talep etme inad"ı üzerinden yaşamaya çabalamış,gelinen noktada da bu inat diaspora Ermeni kimliğinin temel düsturu haline dönüşmüştür.

Diasporanın ilk kuşakları için ayakta kalabilmenin,tükenmemenin adı olan bu inat,üçüncü ve dördüncü kuşaklarla birlikte gerçekleri dünyaya kabul ettirme inadına dönüşmüştür.

İşte bu inadın ortaklaşmış hali Ermeni diasporasının ruhsal pozisyonunu yansıtır.

Bu ruhu sürekli tutmak ise Ermeni kimliğini yaşatmanın temel aracı durumundadır.

Dünyanın gerçekleri hâlâ kabul etmemiş olması bir yana,Ermeni kimliğini asıl tahrip eden,Türklerin bu konuda kıllarını bile kıpırdatacak bir yaklaşım içinde olmamalarıdır.

Nitekim kıyaslandığında görülecektir ki,Yahudilerin bugünkü seviyeye erişmesinde asıl etken kendi becerilerinden ziyade,onlara soykırım uygulayan Alman halkının sonradan oynadığı şefkatli roldür.

Soykırım sorumluluğunu üstlenen Almanların Yahudilerden özür dilemesiyle birlikte bu halk yaşadığı travmayı üzerinden atarak ruh sağlığına kavuşmuş ve ancak bundan sonra kültürel kimliğinin açılımlarını sağlayabilmiştir.

Ne var ki Ermeni halkının travmatik hastalığı hâlâ sürmektedir ve kimliği asıl kemiren ve tüketen de bu sağlıksız ruh halidir.

Ermeni kimliğini analiz ederken "İslam" ve "Türk" olgularının bu kimlik üzerinde oynadığı rolün hakkını teslim etmek gerekir.

Sonuçta Ermenilerin bin yılı aşkın süre İslam'la ve Türklerle yaşanmış bir biraradalığı mevcuttur.

Öyle ki,Ermenileri Batılı Hristiyanlardan ayıran önemli özelliklerden biri,onların öteden beri İslamlarla birlikte yaşamış olmalarıdır.Batılı Hristiyanlar daha ziyade Hristiyan-Hristiyan'a yaşarken,Ermeniler çoğu kez İslamlarla yan yana,kimi zaman da iç içe yaşayarak farklı bir deneyimin sahibi olmuşlardır.

Bugünün güncel tartışmalarında çok söylenegeldiği gibi Avrupalı Hristiyanlar,Müslümanların da içinde yer aldığı çokkültürlü bir yaşam biçimine henüz yeni yeni adapte olurken,Ermeniler Doğu'daki Hristiyan milletler gibi (Süryaniler,Keldaniler vs.) bu realiteyi iyi ve kötü yönleriyle uzun süre yaşamışlardır.

Dolayısıyla asırlar süren bu İslamla biraradalığın Ermeni kimliğinin şekillenmesinde de yadsınamaz bir rolü elbette olacaktır ancak Ermeni kimliğinin bugünkü yapısını şekillendiren ve Ermeni kimliğinde bir tür kanserojen tümör işlevi gören asıl etken "Türk" olgusudur.

Ermeni'nin ve Türk'ün birbirleriyle ilişkileri ve birbirlerinden etkileşimleri öyle iki kelimeyle geçiştirilecek bir sıradanlıkta değildir.Asırlar süren ilişkilerde birbirinden alınan o kadar çok iyi ve kötü kimlik donanımları sözkonusudur ki,kimi zaman davranış biçimlerinde birini diğerinden ayırmak hayli güçtür.

Yaşanılan birliktelik öylesine derindir ki bu birlikteliğin bozuluşunu ihanet olarak tanımlamak her iki tarafın da kullandığı karşılıklı bir argümandır.Ermeni milletini sadık millet olarak adlandıran ancak daha sonra ihanet ettiklerini iddia eden Türk görüşü karşısında,Ermeniler 1915'te yaşananları salt bir halkın topluca imhası olarak yorumlamaz,bunun aynı zamanda asırlar süren ilişkiye ihaneti de içinde barındırdığını belirtirler.

Türk-Ermeni ilişkisinin günümüzde geldiği nokta ise şudur:Ermeniler ve Türkler birbirlerine bakışlarında klinik iki vak'a durumundadırlar.Ermeniler travmalarıyla,Türkler de paranoyalarıyla.

İçinde debelendikleri bu sağlıksız halden kurtulmadıkça -Türkler belki değil ama- Ermenilerin kendi kimliklerini sağlıklı şekilde yeniden yapılandırmaları mümkün gözükmemektedir.

Özellikle Türkler 1915'e bakışlarında empatik bir yaklaşıma girmedikçe Ermeni kimliğinin sancılı kıvranışı devam edecektir.

Sonuçta görülüyor ki işte "Türk" Ermeni kimliğinin hem zehiri,hem de panzehiridir.

Asıl önemli sorun ise Ermeni'nin kimliğindeki bu Türk'ten kurtulup kurtulamayacağıdır...

*Hrant Dink,Ermeni'nin "Türk"ü,Agos,23 Ocak 2004.

11 Ekim 2011 Salı

"Bizim belgeler sizin belgeleri..."/Ümit Bayazoğlu*

Türk-Ermeni anlaşmazlığında seksen yıl boyunca sadece susan ya da sadece inkâr eden politikamızda son yıllarda ufak da olsa bazı değişimler gözleniyor.Türk tarafı artık konuyla ilgili tarihî belgeleri masaya sürerek "Biz arşivimizi açtık,kim isterse buyursun gelsin,incelesin" demeye başladı.Ermeni tarafı bu tavır karşısında önceleri suskunken,sonradan "Siz önce soykırım yaptığınızı itiraf edin,sonra biz de belgelerimizi açar üstünde hep beraber konuşur,tartışırız" demeye başladı.

"Siz önce soykırım yaptığınızı kabul edin" ön şartı,Ermenilerin konuyu yokuşa sürmesiydi.Türk tarafını önünde diz çöktürmeye yönelik yapıcı olmayan bir tavırdı.Böylece Ermeniler anlaşmaya niyetli olmadıklarını gösterdiler.Bu da biz Türklerin işine geldi;"Gördünüz işte,Ermenilerin niyeti bozuk,bunların amacı üzüm yemek değil,bağcıyı dövmek" demeye başladık.

İktidara geldiği günden bu yana Türk-Ermeni sorununun çözümü için hiçbir şey yapmayan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,bu "hodri meydan" politikasını pek benimsedi.Denk düştükçe orada burada "Arşivimizi açtık,kim isterse gelip inceleyebilir.Artık bu sorunu tarihçiler çözer" demeye başladı.

Derken bu çağrıyı ciddiye alan bir Ermeni tarihçi çıktı ortaya:Mart 2006'da İstanbul Üniversitesi'nde düzenlenen "Ermeni Konferansı"nda beliren "Türk ve Ermeni tarihçilerin bir tartışma platformu oluşturmaları" fikri üzerine,Gomidas Enstitüsü'nden Ara Sarafian ile Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu birlikte somut bir proje üzerinde çalışma kararı aldılar.Bu haber hem bizim yakada hem de Ermeniler arasında heyecan yarattı.

Türk tarafı senelerdir yaptıkları çağrıya nihayet cevap aldığı için sevinçli ve umutluyken,Ermenistan ve diaspora Ermenileri kızgındı.Ara Sarafian tek başına hareket etmek ve Türklerin oyununa gelmekle suçlandı.

Ancak Halaçoğlu,söz verdiği hâlde bir proje geliştiremeyince,Ara Sarafian onbir ay sonra bu defa kendi hazırladığı proje teklifiyle tekrar geldi.Buna göre,Türk-Ermeni belgeleri ışığında Harput Ermenilerinin imhasını birlikte inceleyeceklerdi.Halaçoğlu önce razı olduysa da sonradan (kimbilir neden) yan çizdi.

İki hafta önce Nokta'nın da belirttiği gibi,bu proje sadece "güzel bir hayaldi".Gerçekleşse bile havanda su dövmekten başka bir işe yaramayacaktı.

Anadolu'dan Ermenilerin kökünün kazındığını kanıtlamak için arşivleri kurcalamaya gerek yok.Bunun için 1915'e kadar Ermenilerin yoğunlukla yaşadığı bölgelere bakmak yeterli.Bugün Anadolu'da dinî ve ulusal kimliğiyle yaşayan bir tek Ermeni bulamazsınız.Ayrıca tarihçiler de bu konuda yazacaklarını yazdılar.Onların görevi çoktan bitti.

Topu tarihçilere atmak,tarafları boş yere oyalamaktan başka bir işe yaramaz.Bir sonuç çıkarabilmek için eldeki veriler yeterli.Artık iki halkın söz alması ve inisiyatif koymasının zamanı geldi.

Ayrıca Sarafian ve Halaçoğlu'nun ortada sanki bir arşiv varmış gibi davranmaları da çok ayıp ve aldatmacadan başka bir şey değil.Hem Ermeniler hem de Türkler,aleyhlerinde kullanılabilecek tüm belgeleri çoktan ayıklayıp imha ettiler.Bunu hem onlar hem de biz bal gibi biliyoruz.Halaçoğlu,bir televizyonda Sarafian'ın Harput Ermenileri hakkında istediği belgelerin Osmanlı Arşivi'nde bulunmadığını söylemiş.Hâlbuki Ermenilerin ondokuzuncu yüzyıla kadar Harput'ta kurdukları medeniyet ortada:Harput (Kharpert-Ma'muretü'l-aziz) vilayet merkezinde Birinci Dünya Savaşı öncesinde,4.248 Ermeni (714 hane) ve 8.376 Müslüman yaşıyordu.Kazanın tamamında yer alan 57 yerleşim biriminde Ermenilerin nüfusu 39.788'di.Yörede 92 okul,8.660 öğrenci,67 kilise,9 manastır bulunuyordu.

Ermeni nüfus,Surp Garabed,Surp Hagop,Surp Istepanos ve Surp Neshan kiliselerinin etrafındaki mahallelerde yoğunlaşmıştı.Şehirdeki Ermenilere ait okulların adları ve yirminci yüzyıl başında bu okullarda öğrenim gören öğrencilerin sayıları şöyleydi:Tagayin Varjaran (Mahalle Okulu) 90 kız 60 erkek,Getronagan 110 erkek,Surp Isdepanos 60 erkek,Surp Neshan 65 erkek.Şehirde ayrıca Katolik ve Protestan Ermenilere ait kiliseler de vardı;Apostolik Ermeni Kilisesi'ne mensup ailelerden 216 kız ve 213 erkek Protestan okullarına,133 kız ve 140 erkek de Katolik okullarına gidiyordu.Protestan Ermeniler tarafından yönetilen Yeprad (Fırat) Koleji,bölgenin en nitelikli eğitim kurumuydu.Ermenice Yeprad adlı bir dergi ve Amenun Hamar (Herkes İçin) adlı bir gazetenin yayınlandığı şehirde,yine Ermeniler tarafından kurulmuş olan ve yönetilen bir tiyatro bulunuyordu.

Harputlu Ermeniler ticaretin yanı sıra bağcılık,meyvecilik,ipekböcekçiliği,dokumacılık,dericilik,silâh yapımcılığı,kuyumculuk gibi işlerle uğraşıyorlardı.(1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı-Mary Kilbourne Matossian,Susie Hoogasian Villa)

Şimdi bu verilere bakınca,Harput Ermenileri hakkında "Osmanlı Arşivleri'nde belge yok" demenin ne anlamı olabilir ki?İlle de belgeyse,peki bu belgeler nerede?Yoksa onlar da Ermeniler gibi buharlaştılar mı?Hâlbuki ne Ermeniler ne de onlara dair belgeler buharlaştı.Bunun için öyle "top secret" belge filan aramaya da gerek yok.Sadece biraz kitap okumak yeterli!Üstelik bu kitaplar öyle çok zor bulunan şeyler de değil,hepsi gözümüzün önünde duruyor:

Geçen hafta sizlere bu sayfalarda tanıtmaya çalıştığım Kayserili A. Rifad Çalıka'nın sözlerini hatırlayın.Ermeni Tehciri'nden sorumlu tutulup arandığı sırada bazı belgeleri imha ettiğini söylüyordu.

Yine devrin Devlet Bakanı Reşid Akif Paşa,21 Kasım 1918'de "Tedkiki Seyyiat Komisyonu"na verdiği ifadede şöyle diyordu:"Ben Dâhiliye Nezareti evrakı arasında bölgelere yollanan tehcir emrine paralel imha emrini gördüm."

Üçüncü Ordu Komutanı Vehib Paşa,Amele Taburları'nda çalıştırılan iki bin Ermeni'nin imha edilmesini bizzat soruşturmuştu.Katliamı yapan jandarmalar,verdikleri ifadelerde,"Teşkilat-ı Mahsusa Erzurum sorumlusu Dr. Bahaeddin Şakir'den emir aldıklarını" söylemişlerdi.

Kastamonu Valisi Reşid,"Ben elimi kana bulamam" diyerek katliam yapmadığı için görevden alınmıştı.

Yozgat Mutasarrıfı Cemal,"İmhayı reddettiği için" görevden alınmıştı.Keza Ankara Valisi Mazhar Bey de "İmhayı reddettiği için" görevden alınmıştı.

Boğazlıyan Kaymakamı Kemal(1) ve Bayburt Kaymakamı Nusred,"İmhayı emir üzerine yaptıklarını" söylemişlerdi.

1915'te Posta-Telgraf Nazırı olan Hüseyin Haşim Paşa,"Bazı belgeler imha edildi" demişti.

Teşkilat-ı Mahsusa'dan Hüsameddin Ertürk,Ziya Gökalp ve Mithad Şükrü Bleda,"Arşivler ayıklandı" şeklinde ifade vermişlerdi.

1-Boğazlıyan Kaymakamı Kemal'in Kadıköy-Altıyol'daki "anıtmezar"ını Mülkiyeliler Birliği yaptırdı.

***

*Ümit Bayazoğlu,"Bizim belgeler sizin belgeleri...",Nokta,1/22,29 Mart-4 Nisan 2007,s.100-101.

Bir Vicdan Sorunu/Hrant Dink*


1915'in Ermeni milleti üzerindeki etkisi yadsınamaz.Hiçbir Ermeni'nin o tarihi unutabileceğini zannetmiyorum.Türk kavramının Ermeni kimliğinde ciddi bir şekilde belirleyici etkisi olmuştur.Ama Türkiye'de kalanlarla gidenler arasında önemli bir fark var.Diasporadakiler için Türk kavramı bir zehir gibidir.Onu hasta kılan ve iyileşmemesini sağlayan bir olgudur.Bu olguyu kimliğinden uzaklaştırmadıkça sağlıklı olamaz.O yüzden onlara şunu öneriyorum:İçinizden atın Türk kavramını,onun yerini başka şeylerle doldurun.Mesela bir Ermenistan devleti var,kendinizi ona odaklayın ki kimliğinizden boşalan yeri daha sağlıklı bir şey doldurabilsin.Türk olgusunun diasporadakilerde nasıl bir zehir etkisi varsa,Türkiye'de kalanlar için de panzehir etkisi var.Çünkü onlar gittiler,Türklerle birlikte yaşamadılar;bizse Türklerle beraber yaşıyoruz.Adam gibi Türkler bize panzehir oldu.

Diasporadakilere artık Türklerle ya da Soykırım'la uğraşmayın diyorum.Sizin tarihiniz Türkler kabul edince mi gerçek olacak?Benim tarihimden şüphem yok.Soykırım'ın tanınması,tanınmaması gibi sorunum yok.Bu insan haklarına bakış açısıyla ilgili bir sorun,bir vicdan sorunu.Benim sorunum değil,ben tarihte başımıza ne geldiğini çok iyi biliyorum.

Bu konu,1924'ten itibaren tabu hale getirildi.Türklerin birçoğuna seksen yıl boyunca,"hayır,Ermeniler bizi kesti" diye öğretildi.İnsanlar ne öğrendilerse onu savunuyorlar.Alternatif bilgilerin özgürce dolaştığı,Ermeni tezlerinin özgürce ifade edildiği,herkesin bilgilenme hakkını özgürce kullandığı bir sürece ihtiyacı var.Türkiye kendi demokratikleşme süreci içerisinde kendi kararını verir.Türkiye'deki insanlar gerçek bilgiye ulaştıkları zaman vicdanlarını konuşturacaklardır.Benim için herhangi bir devletin parlamentosunun aldığı Soykırım kararının bir önemi yok...


*Hrant Dink,Bir vicdan sorunu;Nokta Dergisi,"Soykırım İddiaları Siyasi Amaç Olmaktan Çıkacak...",Haber Merkezi,23/1116,22-28 Kasım 2004,s.[40].

7 Ekim 2011 Cuma

Sofya'daki Sokak Dondurmacısı Onu Görünce:"Aziz Nesin Dondurması..." Diye Bağırmaya Başlamıştı/Demirtaş Ceyhun


1979 yılı Haziran ayında,Aziz Bey'le birlikte,Sofya'daki bir uluslararası yazarlar toplantısına çağrılmıştık.Aralarında,ülkemizde de tanınan (aklımda kaldığı kadarıyla) William Saroyan,John Cheever,Rafael Alberti gibi ünlü kişilerin de bulunduğu,16 ülkeden 62 yazar katılmıştı toplantıya.Aziz Nesin de toplantının gözde kişilerinden biriydi.

Ama anlatmak istediğim,ne toplantıya katılan nice ünlü yazarın Aziz Bey'e gösterdiği özel ilgi ve saygı,ne de toplantıyı izlemeye gelmiş çeşitli ulustan çok sayıda gazetecinin kendisinden bir demeç alabilmek için günlerce ardından koşması...

Toplantının sürdüğü günlerde,bir akşamüstü dilmaçlarımızla birlikte Sofya sokaklarında dolaşıyorduk.

Hani,insan görmemiş olsa gerçekten kolay kolay inanamaz.

Yabancı bir başkentte,güzel bir yaz günü akşamüstüsü.Herkes yollara dökülmüş,şakalaşarak,güle konuşa geziyor.Parklar,yol kıyılarındaki açık kahveler tıklım tıklım dolu.

Ve yabancı bir yazar...

Önce,ne dediğini anlayamamıştım.Ama kalabalığın birden çevremizi sarıvermesinden kuşkulandık da,farkına vardık.Önünden geçtiğimiz sokak dondurmacısı Aziz Nesin'i tanımıştı.Sofya'da,bir köşebaşındaki küçücük bir kulübede dondurma satan biri,yani sokaktaki insan,kitaplarının arka kapaklarında,gazetelerde,dergilerde çıkmış fotoğraflarından,karikatürlerinden Aziz Nesin'i tanımıştı ve birden,dondurmasını Bulgarca "Aziz Nesin dondurması,Türk dondurması" diye bağırarak satmaya başlamıştı."Aziz Nesinski,Turski" filan gibisinden bir şeyler söylüyordu.Halk,o anda kuşatıvermişti çevresini Aziz Nesin'in.

Hem övünçlü,hem şaşkın...Dondum kaldım.

Başkan Todor Zhivkov da...

Aynı günlerdeydi.Bulgaristan Başkanı Todor Zhivkov,çağrılı yazarlar onuruna toplantının son günü Başkanlık Sarayı Boyana'da bir kokteyl verdi.

Bir rastlantıyla,Vedat Günyol da,Bulgaristan Çevirmenler Birliği'nin çağrılısı olarak o sıralar Sofya'daymış.Tam kokteyle gideceğimiz saatlerde kaldığımız otele geldi,karşılaştık.

Aziz Bey;

-Haydi,sen de bizimle birlikte kokteyle gel,dedi.

Vedat Günyol,çağrılı olmadığını öne sürüp gelmek istemediyse de,Aziz Bey'e dinletemedi.Ayrıca,öğle yemeğinde bir-iki kadeh içmişti Vedat Bey.Kimbilir,biraz da alkolün yüzünden mi fazla direnmedi?Çünkü Vedat ağabey,iyi bilirim,böyle konularda çok dikkatlidir,hatta çekingendir.

Gerçekten de,Boyana Sarayı'nın girişinde çok sıkı bir kontrol vardı.Kokteyle çağrılı yazarların adlarına özel çağrılıklar düzenlenmişti.Sarayın girişini iki yandan sıkı sıkı sarmış güvenlik elemanları,bu çağrılıkları havaya kaldırarak içeri girmemizi istiyorlardı.Vedat Günyol'un ise çağrılığı yoktu.Kapıdaki polis,Vedat Günyol'a "Çağrılığınız nerede?" gibisinden Bulgarca bir şeyler söyleyerek girmesine engel olmaya kalkıştı.Aziz Bey,adamı öyle bir tersledi ki Türkçe,şaşırdı kaldı polis.Hep birlikte girdik.

Görkemli kokteyl salonunun bir yanına içki ve yemek masaları kurulmuştu.Salonun tam ortasında da ayaklı bir mikrofon vardı.Bütün yazarlar mikrofonun karşısında toplandık,yanlarımızda dilmaçlarımız.

Aziz Bey:

-Demirtaş,dedi,ben daha önce de geldim bu salondaki bir kokteyle.Şimdi Başkanın konuşmasından sonra,bütün yazarlar,dilmaçlar yemek masalarına hücum ederler.O kargaşada ne doğru dürüst bir şey yiyebiliriz,ne de iki yudum bir şey içebiliriz.Sonra,oturacak fazla yer de yoktur.Bir elimizde kadehimiz,bir elimizde yemek tabağı,ayakta kalırız,bilesin.Şu yemek masalarının ardında,pencerenin önündeki girintide bir tane masa vardır.Elimizi çabuk tutup da o masayı kaparsak,paçayı kurtardık demektir.Dikkatli ol.Bu yüzden de ortalarda durmayalım,en uca geçelim.

Yemek masalarından yana,en uca gittik,durduk.

Biraz sonra Başkan girdi salona.

Gerçekten,salonun ortasına bir mikrofon konulduğundan haberi yok muydu?Kendisinin bir resmi konuşma yapması önceden programlanmamış mıydı?Bilemeyeceğim.

Salonun ortasına bir mikrofon konulduğunu ilk kez görüyormuş gibi,şaşırdı.Görevlilere dönüp,hemen kaldırttı mikrofonu.

-Ben,dedi,dünyanın bunca ünlü yazarının karşısında nasıl söylev çekebilirim?Sizlerle sadece tanışmak istemiştim.Sizlerle tanışma onuruna kavuşmak istemiştim.Lütfedip geldiniz,hepinize teşekkür ederim,gibisinden çok kısa birkaç şey söyledi.

Sonra da,içtenlikli bir biçimde yazarların bulunduğu yere geldi.Tanışıp,onlarla söyleşmeye başladı.Toplantı düzeni dağılıvermişti.Yazarlar Başkanla şakalaşıyorlardı,çevresini kuşatmış.

-Tamam,dedi Aziz Bey.Toplantı bitmiştir.Masanın başına.

Yemeklerimizi,içkilerimizi aldık hep birlikte ve masaya kurulduk.Kokteyl salonundaki o tek masaya...Tam bir çilingir sofrasıydı soframız.

Aziz Bey'in dediği gibi,birazdan ana-baba gününe dönmüştü masaların başı.

Bu yüzden Başkan,bütün yazarlarla tanışamamıştı.Kokteyl sırasında da,tanışmasını sürdürüyordu,yanında Bulgaristan Yazarlar Birliği'nin yöneticileriyle.

Biz,masaya kurulmuştuk.Sayın Zhivkov,Aziz Nesin'i uzaktan görünce,bütün protokol ilkelerini bir yana itti.

-Oooo,Aziz Nesin!.. dedi.

Yanımıza geldi.İçtenlikli bir hayran okur heyecanıyla sarıldı ellerine.

-Nasılsınız?Nasıl geçiyor geziniz? dedi.Sizi,tekrar aramızda görmekten mutluyuz,inanın!..

Sarılıp öpmesini bile bekledim sayın Zhivkov'un...

Aziz Nesin'in,Vedat Günyol'a İstemeden Yaptığı Azizlik...

Dünyanın dört bir köşesinden gelmiş,altmış küsur yazar...Bir yanda,ünlü Gürcü ozan Nonoshvili,can dostu Aziz Nesin'e sarılır durur.Öte yanda can dostumuz Kamen Kalcev,fır döner çevremizde soylu bir ev sahibi olarak.Ötede,dedim ya,William Saroyan,Rafael Alberti,ünlü Çek yazar Jan Kozak,John Cheever...Daha kimler yok,kimler...Gerçekten kolay kolay unutulur gibi değildi o görkemli kokteyl.Hele hele edebiyata gönül vermiş bir yazar için...

Vedat Günyol da,bu coşkuyla olsa gerek,ardı ardına bir-iki kadeh daha yuvarlayıvermişti.

Aziz Nesin,beni bir yana çekti.Kulağıma usulca:

-Demirtaş,dedi,sakın alınmayasın.Bizim Vedat,bildiğim kadarıyla öyle,fazla içmeye alışık değildir.Zaten öğleyin de içmiş.Şimdi de,ardı ardına iki kadeh yuvarladı.Bak,ben bir oyun düzenleyeceğim.Şimdi yanına gidip,"Yahu,Vedat,bu gençlerle uğraşmak zor" diyeceğim."Bu Demirtaş'ın içkiye olan düşkünlüğüyle başedemiyorum.Şimdi gene fazla kaçıracak,rezil olacağız.Aman ne olur,ikimiz de dikkatli olalım.Demirtaş'a dikkat edelim." Ona böyle bir sorumluluk yüklersek,fazla içmez.Tamam mı?Haberin olsun,alınmıyorsun.

-Tamam,dedim.

Hemen yanına gitti.Sanki ben farkında değilmişim gibi,gizlice izliyorum onları.Kulağına pısır pısır aynı şeyleri yineledi.Ama,olan da ondan sonra oldu.

Aziz Bey,güya Vedat Bey fazla içmesin diye düzenlemişti bütün bunları.Ne var ki,Vedat Bey'de tam tersi olmuştu.Örneğin,şöyle beş-on adım ötede,kendime bir kadeh içki dolduruyorum,içeceğim.Daha kadehi dudağıma değdirmiş değdirmemişken...Uzaktan sürekli beni gözetleyen Vedat Bey,koşup geliyor,kapıveriyor elimden kadehi ve ben az içeyim diye,başına dikiyor.Bir kadeh içebilmenin olanağı yok.

-Aziz ağabey,yaptığını beğendin mi?dedim,yanına hışımla gidip.

Kahkahayı patlattı.

-Farkındayım,dedi.Ama benim amacım da buydu zaten.Şimdi seninle Vedat Bey'e dikkat edeceğiz.Sen içmeyeceksin,onu gözleyeceksin.

William Saroyan'a Üç Güzel Kız...Aziz Nesin'e Üç Posbıyık Dilmaç...

William Saroyan'a üç tane gerçekten çok güzel genç kız vermişlerdi dilmaç olarak.O yıllarda yetmişini aşmış William Saroyan da,çevresinde fır dönen bu üç güzel kızın coşkusuyla olsa gerek,toplantı boyunca on sekizinde delikanlı gibi şakıyıp durdu sözcüğün tam anlamıyla.Aylardan Haziran olmasına karşın,başında bir Rus kalpağı,hep yüksek sesle konuşuyor,önüne gelenle şakalaşıyordu.Bizleri ilk gördüğünde de,melekleriyle şen şakrak yanımıza geldi hemen.

-Oooo,Aziz Nesin,dedi İngilizce,nasılsınız?Nicedir görüşemiyoruz.O genç arkadaşınız nerede?Gelmedi mi? diye ekledi sonra da.

Bir başka uluslararası toplantıya Aziz Bey,Ataol Behramoğlu ile katılmış.William Saroyan Ataol'u soruyordu.

Öte yandan,Bulgaristan Yazarlar Birliği yöneticileri bize öyle üç dilmaç vermişti ki...William Saroyan'ın dilmaçlarının tam karşıtı.Hepsi de bol saç,bol bıyık.Rumen Kovacev'in favorileri neredeyse çenesini buluyor.Hasan Karahuseyinov [sonradan Asen Sevarski] derseniz...Bıyıklar uzamış gitmiş,çeneden aşağıya sarkmış.Saçlarsa omuzlarında,savrulup duruyor.Fahri Erdinç dostumuz ise,tam posbıyık.Yani,dilmaçlarımız,bol saç,bol bıyık üç tane zebella adam.

Aziz Bey'in,hayran olduğum yanlarından biri de,tanımadığı kişilerin yanında kesinlikle ciddi şeyler konuşmaması.İşi hep şakaya vurması.Dış gezilerde de özellikle bu yüzden çevresindekileri kırar geçirir.O gezide de bizleri kırmış geçirmişti kahkahadan.

Gene böyle,William Saroyan'ın şakıyıp durduğu bir gün:

-Aziz ağabey,dedim,ben,bu Bulgaristan Yazarlar Birliği yöneticilerinden şikayetçiyim.Şu haksızlığa bak yahu!..William Saroyan'a üç tane fıstık kız vermişler dilmaç olarak.Bize ise üç tane zebella...Baksana şunlara...Üçü de bol saç,bol bıyık...

Dilmaçlarımız da yanımızda.Can dostlarımız üçü de...

-Hay kurban olayım,dedi,kahkahayı attı.Oğlum,dedi,Bulgarlar bilmezler mi?Bizler Osmanlıyız.Elin Amerikalısından ne tehlike gelir kızlara?Hiç.Ama bizden?..Kız verilir mi yahu Osmanlıya?

Birkaç yıl sonraydı.1981'de karayolundan Avrupa'ya geçerken Sofya'da mola vermiştik bir günlüğüne.Aziz Bey de Sofya'daymış.Kaldığı otele gittim.Beni karşısında görünce şaşırdı.

-Hayrola?Ne geziyorsun burada? dedi.

-Görüyorsun,adım adım izliyorum,dedim.Elimden kurtulamazsın.

Neşesi yerindeydi,her zamanki gibi gülüştük.

-Bıktım sizlerden,dedi.Nereye kaçsam,kurtulamıyorum elinizden.Bu dünyada hiç rahat yok mu bana?

Biraz sonra telefon çaldı.Dilmacı,mihmandarı gelmiş.Aşağıda otelin girişinde kendisini bekliyormuş.Birlikte indik aşağıya.Aaa...Baktım genç,güzel bir kız.Dilmaç olarak Aziz Bey'e genç,güzel bir kız vermişler bu kez.Kulağına eğildim.

-Ne o ağabey? dedim.Bakıyorum,sana da William Saroyan gibi dilmaç olarak güzel kız vermeye başlamışlar?

Kahkahayı attı.

-Yahu,dedi,artık Bulgarlar da anladılar yaşlandığımı...Artık korkmuyorlar benden...

-------------------------------------------------------------------------------------

*Demirtaş Ceyhun,Yaşasın Aziz Nesin : Anılar,1. bs.,Sis Çanı Yayınları,İstanbul,1995,s.243-248.