31 Ekim 2016 Pazartesi

Ermeni Katliamı'nın şifreli telgrafları/Selçuk Gürsoy*

Profesör Taner Akçam,Naim Efendi isimli bir Osmanlı bürokratının gerçekten yaşadığını ve bir hatırat kaleme aldığını kanıtlamaya çalışıyor.O hatıratın içinde İttihat ve Terakki'nin lideri ve dönemin İçişleri Bakanı Talat Paşa'nın Ermenilerin katledilmeleri için emirler yağdıran şifreli telgrafları da var.

Naim Efendi alkolik ve kumarbaz bir Osmanlı memuruydu.Bu iki alışkanlığı nedeniyle,sürekli paraya ihtiyaç duyuyordu.1915 yılında Res-ül-Ayn'da reji idaresinde memur olarak çalışırken Halep'e,Ermeni Tehciri'ni yöneten Sevkiyat Müdürlüğü'ne tayin edildi.

1915 yılı içinde Anadolu'nun çeşitli yerlerinden yola çıkarılan Ermeni kafilelerinden hayatta kalabilenler Halep'te toplanmıştı.1915 yılının Kasım ayında hükümet yeni bir kararla Halep ve civarında bulunan bütün Ermenilerin daha güneye,çöle, Deyr ez-Zor'a gönderilmelerine karar verdi.

Naim,Sevkiyat Müdürlüğü'nde başkâtiplik görevine atandığı için İçişleri Bakanlığı tarafından Halep'e yazılan telgrafları görebiliyordu.Belki vicdan azabı çektiği için,belki de para edeceklerini düşündüğünden,bu telgrafların kopyalarını çıkardı ve sakladı.Bunları kendi gözlemleri ve açıklamalarıyla da birleştirerek,hatırat şeklinde kaleme aldı.

Elindeki hatıratı ve belgeleri 1918 yılında İstanbullu bir Ermeni aydına,Aram Andonyan'a sattı.Andonyan da bu hatıratı ve belgeleri 1920-1921 yıllarında Ermenice,İngilizce ve Fransızca olarak yayımladı.

1983 yılında Türkiye'de Şinasi Orel ve Süreyya Yuca imzasıyla "Ermenilerce Talat Paşa'ya Atfedilen Telgrafların Gerçek Yüzü" adlı bir kitap yayımlandı.Yazarlar,Andonyan'ın yayımladığı hatıratın ve telgrafların sahte olduğunu iddia ediyorlardı.Yazarlara göre:
1-Naim Efendi isimli bir Osmanlı memuru yoktu.
2-Dolayısıyla böyle bir hatırat gerçek olamazdı.
3-Talat Paşa'ya ait olduğu söylenen belgeler tahrif edilmiş,sahte belgelerdi.Bunun en önemli kanıtı da,yayımlanan telgraflarda o zamanki şifreleme sisteminin kullanılmamış olmasıydı.

Orel ve Yuca'nın kitabından sonra hatırat ve belgelerin sahte olduğu genel olarak kabul gördü.Yayımlanan telgraflar,Talat Paşa'ya ait sahte telgraflar olarak anılmaya başlandı.Eleştirel tarihçiler bile çalışmalarında hatıratı ve belgeleri yok saymayı ve tartışmamayı tercih ettiler.

Taner Akçam bu çalışmasında,önce Naim Efendi isimli bir Osmanlı bürokratının gerçekten varolduğunu ve Halep'te Sevkiyat Müdürlüğü'nde çalıştığını kanıtlamakla işe başlıyor.Bunun için Osmanlı Arşivi'nde Naim Efendi'nin adının geçtiği belgelerin peşine düşüyor.Gerçekten de 1915 yılının Kasım-Aralık aylarına ait yazışmalarda,Halep'te Naim Efendi adında bir bürokratın çalıştığını gösteriyor.Buna göre Naim Efendi,26 yaşında,Silifkeli,evli,Hüseyin Nuri oğlu,bir memurdur.(s.46 vd.)

Taner Akçam,Naim Efendi'nin gerçekten varolduğunu kanıtladıktan sonra bu defa Naim Efendi'nin hatıratında anlattığı olayların iz düşümlerini Osmanlı belgelerinde araştırmaya başlıyor.Naim Efendi'nin anlattığı toplam on olayın gerçekten de onun anlattığı gibi olduğunu belgelere dayanarak gösterebiliyor.Taner Akçam'a göre Naim Efendi'nin hatıratının otantikliği açıkça kanıtlanmıştır.(s.102.)

İşin en zor kısmı ise,Talat Paşa'ya ait olduğu iddia edilen telgrafların gerçekliğinin kanıtlanmasıdır.Orel ve Yuca belgelerin sahte olduğu konusunda 12 temel tez öne sürmüşlerdi.Örneğin,Naim Efendi'nin verdiği belgelerin Dâhiliye Nezareti'nin Gelen-Giden Evrak defterlerinde kayıtlarının bulunmadığını söylüyorlardı.Oysa sözkonusu defterler araştırmacılara açık değildir,gösterilmemektedir.Akçam bu defterlerin araştırmacılara açılmasını talep ediyor.Ayrıca Akçam'a göre Talat Paşa,yazışmalarının bir bölümünü evine kurdurduğu özel bir telgrafla gerçekleştirmekteydi.

Telgrafların gerçek olup olmadığı konusundaki en önemli argümanlardan biri de şifreleme tekniği ile ilgilidir.Akçam,binlerce belgeyi inceleyerek,Orel ve Yuca'nın bu konudaki iddialarının da doğru olmadığını kanıtlamaya çalışmıştır.Ancak bu konunun kesinliğe kavuşabilmesi için,1914 sonrasına ait şifre anahtar defterlerinin araştırmacılara açılması gerekmektedir.Osmanlı Arşivi'nde en son 1914 yılına ilişkin şifre anahtar defteri mevcut olup,sonrası yoktur.Oysa Akçam,1914 sonrasına ait bazı şifreli telgrafların Arşiv çalışanları tarafından çözüldüğünü görmüştür.O hâlde defterler mevcuttur,fakat saklanmaktadır.Akçam bu durumu,Naim Efendi'nin verdiği telgrafların doğru olduğunun bir kanıtı olarak görmektedir.(s.100.)

Talat Paşa'ya ait olduğu iddia edilen telgraflardan örnekler


(Telgrafların dili sadeleştirilmiştir.Telgraflarda Ermenilerden "eşhas-ı malume" yani "malum şahıslar" olarak söz edilmektedir.)

"Ermeniler için Türkiye arazisinde yaşamak,çalışmak gibi haklar tamamıyla kaldırılmış ve bu bâbda hükümet bütün mesuliyeti kabul ederek beşikteki çocuklarına varıncaya kadar bırakılmaması emrini vermiştir." (s.21.)

"Türkiye'de mevcut bütün Ermenilerin tamamen mahv ve imha edilmelerinin Cemiyetin (İttihat ve Terakki Cemiyeti) emriyle hükümetçe kararlaştırıldığı evvelce de bildirilmişti...Kadın,çocuk,sakat diye düşünülmeyerek imha önlemleri ne kadar feci olursa olsun,vicdanî duygulara kapılmadan varlıklarına son verilecektir." (s.22.)

"... Merhamet ve acıma duygularına kapılmadan,onların tümünün varlığına son vererek Türkiye'de Ermeni isminin kalmaması için,canla başla gayret gösterilmesi..." (s.22.)

"Bazı yerlerde açılan yetimhanelere malum şahısların çocuklarının da kabul edildiği anlaşılmaktadır.Bunların yaşamalarından,hayatlarından devletçe mazarrattan (zararlar) başka bir şey tasavvur olunmadığı hâlde ya gerçek maksadı idrak edememek aczi veya hafife almak emeliyle bu kişilerin beslenmesine ve yaşatılmasına çalışmak,onlara acımak kesinlikle hükümetin amacının karşında olmak demektir..." (s.114.)

"Yol boylarında yığılmış kalmış olan malum şahısların cesetlerinin yabancı subaylar tarafından görülüp fotoğraflarının alındığı işitilmekte olduğundan bunların hemen gömülmesiyle açıkta bırakılmaması..." (s.140.)

"Yollarda kalan ölülerin gömülerek cesetlerin dere ve göl ve nehirlere attırılmaması..." (s.142.)

"Yürüyüş sırasında malum şahıslar hakkında halkın işleyeceği bütün suçlar hükümetin amacını gerçekleştirmiş olacağından kanunî takibata gerek yoktur." (s.167.)

Naim Efendi'nin tanıklıklarından örnekler


"Öldürmek bir sevda,bir kutsal alışkanlık hâlini almıştı." (s.175.)

"Felâket,sefalet,hastalık yüzünden günde yedi-sekizyüz Ermeni ölüyor.Bunlar yollarda çamurlara gömülmüş,vahşi kuşlar tarafından her tarafı delik deşik olmuş,insanlık vicdanını sızlatacak hâlde idi." (s.201.)

"Dört yaşından itibaren bütün çocuklar da ölüme mahkûm edilmişti." (s.205.)

"Türkiye'nin geniş topraklarının hangi köşesine bakarsanız,en karanlık kovuklarda,insafsızca parçalanmış Ermeni cesetleri ve iskeletleri bulunacak." (s.224.)

"Gelen şifreleri kaydettikçe titriyordum.Bütün bir millet,kendi kadın ve çocuklarıyla,ölüme mahkûm edilmişti." (s.225.)

*Selçuk Gürsoy,Ermeni Katliamı'nın şifreli telgrafları,Duvar,27 Ekim 2016.

http://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2016/10/27/ermeni-katliaminin-sifreli-telgraflari/

26 Ekim 2016 Çarşamba

Bir çuval Ermeni kemiğine bir dolar/Tamer Çilingir*

"Amerikan askerleri bir çuval Ermeni kemiğine bir dolar veriyorlardı"...

Bu bir masaldan alıntı değil,gerçek bir olaydan...1915 Ermeni Soykırımı'nın ardından anılarını yazan Hampartsum Çitçiyan'ın "Ölüme Kıl Payı" adlı kitabından...

1901 doğumlu,1915'te Ermeni Soykırımı'nı yaşayan,ailesini kaybeden,"Rüştü" ismi verilerek Türkleştirilip Müslümanlaştırılmak istenen Çitçiyan'ın Harput'ta yaşadıklarını,yaşananları anlattığı kitabından...

Çitçiyan,Ermeni kemiklerinin toplanmasını kitapta şu sözlerle anlatıyor:

"Amerikalı askerler bir yandan da etrafa saçılmış Ermeni kemiklerini toplatıyorlardı.Bazı kemikler,Ermenilerin görüp de ibret almaları için atıldıkları yerlerde olduğu gibi duruyordu.Diğer kemiklerse yaklaşık yarım metrelik tepecikler hâlinde yığılıydı.
Çocuklar güle oynaya Ermeni kemikleriyle doldurdukları çuval başına bir Amerikan doları alıyorlardı.Alın size bir aşağılama daha!Katledilen Ermenilerin kemiklerinden bile nemalanıyorlardı.Amerikalılarda hiç mi vicdan yoktu?Ah,ah,ben daha ne diyeyim?"(1)

Sadece bu kitaptaki anlatıma baktığınızda belki aklınıza bu kemikler neden toplanıyor ki sorusu gelebilir ama artık o dönemde Anadolu'nun birçok bölgesinde kemiklerin toplandığı ve maalesef satıldığı biliniyor.

3 Mart 2014 tarihinde "Kemalistler 50 bin insan kemiğini Fransızlara nasıl sattı?" başlığıyla yazdığım yazıda [bkz.http://devrimcikaradeniz.com/50-bin-insan-kemigi/],insan kemiklerinin taşındığı bir yükün inanılmaz hikâyesinden bahsetmiştim.

Mudanya Limanı'ndan alınan 50 bin Rum'un kemikleri


Tarih 13 Aralık 1924 idi.Mudanya Limanı'ndan aldığı yükü Marsilya'ya götürmek üzere yola çıkan "Zan" adlı bir İngiliz gemisi Selanik Limanı'na girmiş ama aktarma yapılacak yüke dair herhangi bir rapor düzenlenmemişti.Gizli bir kargo idi.Ancak bu aktarma sırasında liman işçileri 400 ton ağırlığındaki bu gizemli yükün,insan iskeletleri olduğunu farketmişti.Görevliler duruma müdahale etmiş ancak kısa bir süre sonra "yukarıdan gelen" talimatla yük açık denize doğru yol almaya başlamıştı.

1924 yılının Aralık ayında Selanik'te yayın yapan "Makedonya" adlı gazetinin manşeti "Kederli yük" diye atılmıştı."New York Times" ise aynı haberi 23 Aralık 1924 tarihinde "İnsan kemiklerinin taşındığı bir yükün inanılmaz hikâyesi" başlığıyla sunmuş;haberde,Marsilya'ya giden bir İngiliz gemisinin limanda yaşanan kargaşa nedeniyle 400 ton insan kemiği taşıdığı ve bu kemiklerin Mudanya'dan alındığını söylemişti.Bu kemiklerin büyük ihtimalle katledilen Rumlara ait olduğunu ve bu geminin dolaşımını engellemek için soruşturma emri verilmesi gerektiğini aktarmıştı.(2)

Yunan makamlar bu konuya dair hiçbir soruşturma açmayıp,sessiz kalmışlardı.Zira İngiliz ve Fransız alıcılar rahatsız edilmek istenmemişti.Aynı haber Fransız gazetesi "Midi"de de yayınlanmıştı.

Numara 31328


Elias Venezis 4 Mart 1904'ta Ayvalık'ta dünyaya geldi.Yunanistan'ın en önemli yazarlarındandır.14 aylık tutsaklığı sırasında başından geçenleri anlatır "Numara 31328" adlı eserinde.Tutsaklığı sırasında Manisa Kırtık Deresi'ndeki 40 bin Rum iskeletinin,yoldan geçenlerin görmemesi için dere yatağına taşınması için 60 tutsakla birlikte orda bulunduğunu ve yaşadıklarını anlatır.

"60 kişi idik.Bir sabah bir iş için bizi Manisa'ya yakın bir yere götürdüler.Tren yolunun yanında büyük bir dere vardı.'Kırtık-Dere' diyorlardı bu dereye.Derenin içinde kadın,erkek ve çocuk 40 bin civarında Rum'un cesetleri vardı.Bu insanların İzmir ve Manisa'dan getirildiğini öğrendik.Bizim işimiz bu cesetleri,yoldan görünmesin diye derenin aşağı kısmına atmaktı.Baştan çok zor gelmişti kemikleri ortaya çıkmış bu cesetleri tutarak atmak.Ama daha sonra alıştık.Bazı kemiklerin arasında teller vardı,tellerle birbirlerine bağlıydılar.Güneşin altında,konuşmadan çalışıyorduk.Arada sırada küçük kafa iskeletleri bulduğumuzda aramızda konuşuyorduk sadece.
-Bakın bir çocuk kafası.Sonra oturduk yemek için ama kimsenin iştahı yoktu.Biri sordu:
-Kaç yaşındadır acaba?
-Kim?
-O küçük çocuk.
-2-3 yaşında falan olmalı.Sonunda geri dönerken o derede gördüklerimiz aklımızdan çıkmıyordu.Bir çeşmede ellerimizi yıkarken biri sordu:
-O kemikler ne olacak?Miltos sakin sakin bakarken;
-Bilmiyor musun neler yaparlar kemiklerden? diye soruyla yanıt verdi.
-Hayır.
-Gübre.
-Nasıl?Gerçek gübre mi?
-Evet.
-Göreceksin bir gün satılacak hem de pahalı pahalı.Miltos,dünyayı gezmiş adam.O bilir"(3)

Her şey nasıl da kurgulanmıştı aslında.Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı bitmiş,Osmanlı yenilenlerin cephesinde kalmış ama İttihat ve Terakki'nin programının birinci aşaması 1915 yılında Ermenilere ve de Süryanilere karşı yapılan soykırımı ile "başarıyla" tamamlanmıştı.İttihatçıların yanında Almanlar vardı ve Hristiyanlara yönelik bu imha programının yaratıcısı da onlardı.Ama Almanlar yenilmişti ve şimdi yeni efendiler konuşacaktı.İngilizlerin desteğiyle Anadolu'ya Yunan Ordusu'nun girmesi,tam da Kemalistlerin istediği durumdu.Şimdi "Yunan işgali" gerekçe gösterilecek ve bütün Rumların imhasına yönelinecekti.Daha 1914'te başlamış olan Pontos'daki Rumlara yönelik imha ve saldırılar,Yunanların Anadolu'ya gelmesiyle beraber hızlandırıldı.Ve bu toz duman arasında sadece Karadeniz'de 353 bin Pontos Rum'u katledilirken,Yunan Ordusu ile girişilen iki cephe savaşının ardından bütün Anadolu'daki Rumlara yönelik katliamlar gündeme geldi.

Der Zor çöllerinden toplanan Ermeni kemikleri


16 Mart 2014 Radikal 2'de Baskın Oran'ın "Ermeni kemikleri ihracatı..." başlıklı yazısında hem Mudanya'dan yola çıkan kemiklere dair bilgilere yer verilmiş hem de yine Baskın Oran'ın "M.K. adlı çocuğun Tehcir anıları" adlı kitabının beşinci baskısına eklenecek bir bölümden sözedilmişti."Sydney'de 1997'de ölmeden önce anılarını Türkçe olarak teyibe okuyan Adanalı Manuel Kırkyaşaryan Usta'nın doldurduğu son bant,oğlu Stepan tarafından bulundu" diyordu Baskın Oran.Bu son bantta Manuel Kırkyaşaryan şunları söylüyordu:

"Ve dedik,burası Der Zor çölüdür,devamı var,şimdi devam ediyoruz.1925 senesiydi,vakit yaz,ben ise Halep'te Topçuyanların garacında vorşopta zanaat öğreniyordum.Yani orada çalışıyordum.Günün birinde baktım ki,bir böyük otombil yüklü garaca geldi.Üstü gayet yüksek çuvallarınan yüklenmiş bi şeyler vardı.Dedim,'Ne kadar yüklemişler bunu,ağır değil mi?'.Ve bana dediler,'Hayır,ağır değildir,hafiftir.Öyle çok görünüyor fakat hafiftir.' 'Nedir,' dedim,'çuvalların içindeki?' Bana dediler,'Onun içindekinler,vaktinde Ermeni muhacirleri ki,Der Zor çöllerine gittiler ve yani götürdüler ve orada öldürdüler,onların kemikleridir' dediler.'Ne yapacaklar bunu?' dedim.Dediler bana,'Bir şirket Avrupa'dan gelmiş bu kemikleri toplatıp alıp İskenderun Limanı'na götürecek ve oradan vapura yükledip Avrupa'ya yollayacaklar.' 'Ne yapacaklar?' dedim.'Orasını bilmeyiz' dediler. Herhalde bir şeye kullanacaklardı.İki defa böyle rastgeldim.Büyük otombil yüklüydü.İşte,Avrupalılar Ermenileri alet diye kullandılar,canlarını ve kemiklerini bile alıp kendilerine menfaat için kullanıyorlar."(4)

İnsanları katletmek,onların mallarına mülklerine el koymak ve ardından cesetlerini satıp para kazanmak!..Bu nasıl bir ahlâkın ürünüdür?

Kimdir bu kemikleri satanlar?Kimdir bu kemikleri satın alanlar?Mudanya Limanı'ndan kemikleri alan gemi İngiliz bandıralı ve yük Marsilya'ya gidiyor,yani Fransa'ya.Manuel Kırkyaşaryan Usta'nın anlatımlarında da Avrupalı bir şirketten bahsettiğini görüyoruz.Yıl 1925.Mudanya Limanı'ndan kemiklerin alındığı tarih ise 1924 yılının Aralık ayı.Aşağı-yukarı aynı tarihler ve belli ki bu tarihlerde Avrupalı kemik tüccarları Anadolu'da cirit atıyor.

O günkü iktidar bu olan bitenden habersiz olabilir mi?Ya da o günkü iktidarın (Kemalistlerin) bizzat satıcılar olduğunu iddia etmek abartılı bir değerlendirme midir?1924-1925 yıllarında Avrupalı şirketler,Ege'de toplanan kemikleri Mudanya Limanı'ndan,Der Zor çöllerinden toplanan kemikleri İskenderun Limanı'ndan,Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin haberi olmadan gemilere yükleyebilirler miydi?

Bir Amerikan dolarına satılan bir çuval Ermeni kemiği


Ve işte bu kez Hampartsum Çitçiyan "Ölüme Kıl Payı" adlı kitabında anılarını aktarırken Amerikalı kemik tüccarlarından bahsediyor:

"Amerikalı askerler bir yandan da etrafa saçılmış Ermeni kemiklerini toplatıyorlardı.Bazı kemikler,Ermenilerin görüp de ibret almaları için atıldıkları yerlerde olduğu gibi duruyordu.Diğer kemiklerse yaklaşık yarım metrelik tepecikler hâlinde yığılıydı.
Çocuklar güle oynaya Ermeni kemikleriyle doldurdukları çuval başına bir Amerikan doları alıyorlardı.Alın size bir aşağılama daha!Katledilen Ermenilerin kemiklerinden bile nemalanıyorlardı.Amerikalılarda hiç mi vicdan yoktu?Ah,ah,ben daha ne diyeyim?
Çağpur,Yerad Koleji'nin yakınındaki bir tepenin kenarında yer alan çok büyük bir şelaleydi.Şelalenin gürül gürül akan buz gibi soğuk suyu on-on beş metre yüksekliğindeki tepeden aşağı dökülüyordu.Aşağıda ise suyun biriktiği göl (şelalenin tabanı) yer alıyordu.Bu şelale,yöre Ermenilerinin bahçelerini ve ekinlerini sulamakta kullandıkları suyun kaynağıydı.Şimdiyse genç,yaşlı demeden,binlerce Ermeni'nin katledilip atıldığı başlıca yerlerden birisi hâline gelmişti.Kurbanlar gölün kayalıklarına kendilerini bırakmaya zorlanmışlardı.Suyun debisi o denli güçüydü ki çoğu daha şelalenin dibine varmadan ölmüşlerdi.Karşı koyanları da kılıçlarıyla itelemişlerdi.Onların çılgınca öfkelerine bağlı olarak,bazılarına önce işkence yapılmış ve aşağı atılmadan evvel bedenleri parça parça edilmişti.
Pek çokları sırf bu şelalenin dibinde yığılı Ermeni kemiklerini toplayarak ceplerini doldurmuşlardı.Tanrı'nın adâleti bunun neresindeydi?
Bugün Ermeniler,Amerikan askerlerinin gözetiminde,Amerikan resmî makamlarınca,Amerikan vergi mükelleflerinin paralarıyla toplatılmış bu kemiklerin nerede olduğunu bilmek istiyorlar.Ülke çapında Ermenilerin yoğunlukta olduğu kasaba ve köylerin hepsinde tepeleme yığılı Ermeni kemiklerine rastlanmıştı.Çok sayıda yabancı ve yetkili misyoner de bu kemik yığınlarına şahit olmuşlardı.Ama çok daha beter olan,tüm bu gerçeklerin bugünün en güçlü ülkelerinden bazılarının resmî ağızlarınca reddedilmekte olmasıdır.İnsanî değerler,geçmişten bugüne değin,para hırsına ve politik ayak oyunlarına kurban edilmekte.Bunun insan hakları politikaları,dinî doktrinler,Hristiyanlık değerleriyle bağdaşması mümkün mü?Külahıma anlatın!
Bunlar her adımda tanıklık ettiğim ömrüm boyunca asla unutamayacağım ve affedemeyeceğim sahnelerin benzerleriydi.Bunu nasıl yapmışlardı?Tanrı nasıl izin vermişti?"(5)

Kemik ticareti ile ilgili bu yazıyı daha bir çok kez güncelleyeceğimi düşünüyorum.Ve her güncelleme yeni sorular ve yeni yanıtlar doğuracak.Kimi parçalar birleşecek,kimi düşünceler(imiz) daha da netleşecek.Resmî tarihin karanlık sayfaları adım adım aydınlanacak ve gerçeklerle yüzleşeceğiz...

***

1-
Hampartsum Çitçiyan,Ölüme Kıl Payı:Hampartsum Çitçiyan'ın Anıları;(çev.) Ali Çakıroğlu,İstanbul:Belge Yayınları,2009,s.289.
2-
"Paris,Dec 22,-Marseilles is excited by a weird story of the arrival in that port of a ship flying the British flag and named Zan carrying a mysterious cargo of 400 tons of human bones consigned to manufacturers there.The bones are said to have been loaded at Mudania on the Sea of Marmora and to be the remains of the victims of massacres in Asia Minor.In view of the rumors circulating it is expected that an inquiry will be instigated.New York Times,December 23,1924,page 3,column 2."
3-
Elias Venezis,Numara 31328:Kölelerin Kitabı,Atina:Estia Yayınları,1931,s.217,218.
4-
Baskın Oran,Ermeni kemikleri ihracatı,Radikal 2,16 Mart 2014.
5-Hampartsum Çitçiyan,Ölüme Kıl Payı:Hampartsum Çitçiyan'ın Anıları,a.g.e.,s.287-288.

*Tamer Çilingir,Bir çuval Ermeni kemiğine bir dolar,Devrimci Karadeniz,23 Mart 2014.

http://devrimcikaradeniz.com/bir-cuval-ermeni-kemigine-bir-dolar/

Kemalistler 50 bin insan kemiğini Fransızlara nasıl sattı?/Tamer Çilingir*

Satıcı:Kemalistler
Alıcı:Fransız ve İngiliz sabun firmaları
Satılan: 50 bin insan kemiği
Tarih:1924

13 Aralık 1924 tarihinde Mudanya Limanı'ndan aldığı yükü Marsilya'ya götürmek üzere yola çıkan "Zan" adlı İngiliz gemisi Selanik Liman'ına girdi.Aktarma yapılacak yüke dair herhangi bir rapor düzenlenmemişti.Gizli bir kargo idi.Ancak bu aktarma sırasında liman işçileri 400 ton ağırlığındaki bu gizemli yükün,insan iskeletleri olduğunu farkettiler.

Görevliler duruma müdahale ederler ancak kısa bir süre sonra "yukarıdan gelen" talimatla yük açık denize doğru yol almaya başlar.

1924 yılının Aralık ayında Selanik'te yayın yapan "Makedonya" adlı gazetinin manşeti "Kederli yük" diye atılır.

"New York Times" ise aynı haberi 23 Aralık 1924 tarihinde "İnsan kemiklerinin taşındığı bir yükün inanılmaz hikâyesi" başlığıyla sunar:Haberde,Marsilya'ya giden bir İngiliz gemisinin limanda yaşanan kargaşa nedeniyle 400 ton insan kemiği taşıdığı ve bu kemiklerin Mudanya'dan alındığını söyler.Bu kemiklerin büyük ihtimalle katledilen Rumlara ait olduğunu ve bu geminin dolaşımını engellemek için soruşturma emri verilmesi gerektiğini aktarır.

"Paris,Dec 22,-Marseilles is excited by a weird story of the arrival in that port of a ship flying the British flag and named Zan carrying a mysterious cargo of 400 tons of human bones consigned to manufacturers there.The bones are said to have been loaded at Mudania on the Sea of Marmora and to be the remains of the victims of massacres in Asia Minor. In view of the rumors circulating it is expected that an inquiry will be instigated.New York Times,December 23,1924,page 3,column 2."

Yunan makamlar bu konuya dair hiçbir soruşturma açmazlar,sessiz kalırlar.Zira İngiliz ve Fransız alıcılar rahatsız edilmek istenmemektedir.

Aynı haber Fransız gazetesi "Midi" de de yayınlanır.

Yanıtlanması gereken soru,bu 50 bin insan iskeleti kime aittir."Anti-emperyalist Kurtuluş Savaşı" verdiklerini iddia eden Kemalistlerin,1924 yılında İngiliz ve Fransız devletiyle ya da şirketleriyle nasıl bir ilişkisi vardır?

Bu ortaya çıkan bir durumdur.Ortaya çıkmayan daha ne kadar insan iskeleti satışı yapılmıştır acaba?

İnsanları katletmek,onların mallarına mülklerine el koymak ve ardından cesetlerini satıp para kazanmak!..Bu nasıl bir ahlâkın ürünüdür?

Vlassis Agtzidis adlı bir tarihçi ulaşmış bu bilgilere.Konuya dair yazdığı makalesine şöyle başlıyor:

"Soykırım kurbanlarının kalıntılarının korkunç sömürüsü:13 Aralık 1924 Pazar günü Selanik,Küçük Asya Felâketinin tarih sayfalarında en bilinmeyen yönlerinden birine ev sahipliği yapmıştı.

Kaynaklarını sıralıyor Agtzidis:Eleftherotypia,New York Times ve Fransız Midi gazeteleri,Hervé Georgelin'in "Smyrna tahribine yönelik Fransız arşivlerindeki uyumsuzluk" başlıklı makalesi,Elias Venezis adlı bir tanığın anlatımlarından alıntının yapıldığı "No:31328:Köleliğin Kitabı" adlı bir kitap.


"Küçük Asya Felâketiyle gelen şok edici bir hikâye:Ticari kemik" başlığının ardından soruyor Agtzidis;"Kurbanların kalıntıları faillerin için zenginlik kaynağı olabilir mi?"

"Kurbanların yağa sabuna dönüştürüldüğüne dair bir söylenti vardı Birinci Dünya Savaşı döneminden itibaren.Özellikle de Naziler tarafından krematoryumdaki öldürülen Yahudiler ile çok yaygın bir söylenti idi bu ama İkinci Dünya Savaşı sonrasında söylenti değil,inanca dönüştü" diyor.

Yahudi yönetmen Eyal Ballas'ın "Sabun" adlı bir filminden de bahsediyor Vlassis Agtzidis.Ayrıca Raul Hilberg adlı bir yazarın Nazi imha endüstrisi için Nazilerin sadece kurbanları yakma sürecini hızlandırmak için insan yağı kullandıklarından bahsettiğini aktarıyor...

Böylece,sadece Kemalistlerin Batılı arkadaşlarına "endüstriyel kullanım" için kemik satarak kurbanlarının kalıntılarını istismar edebilmek ayrıcalığına sahip olduklarını söylüyor.

Konuya dair tarihçi Vlassis Agtzidis'in makalesinde bir bölümü İngilizce'ye çevrilerek "pontosworld.com" adlı sitede 17 Ağustos 2013 tarihinde yayınlamıştır.(Bkz. http://pontosworld.com/index.php/genocide/2013-08-17-12-43-25/1268-did-the-kemalists-sell-the-bodies-of-dead-greeks-to-make-soap)


Tarihçi Vlassis Agtzidis'in kendisine ait web sitesinde Elence yayınlanan belgeler de mevcuttur...(Bkz.
http://kars1918.wordpress.com/2013/09/17/kemalist-french-british-merchants/)

*Tamer Çilingir,Kemalistler 50 bin insan kemiğini Fransızlara nasıl sattı?,Devrimci Karadeniz,3 Mart 2014.

http://devrimcikaradeniz.com/50-bin-insan-kemigi/

25 Ekim 2016 Salı

Halide Edib'in gayriresmî tarihi/Doç.Dr.Hülya Adak*

Hülya Adak ile,1909 Adana Katliamı'ndan 1915'e,1920'lerden vefat ettiği 1964'e kadar Halide Edib'in hayatının farklı dönemlerinde Ermeni Soykırımı ile ilgili yazdıkları,söyledikleri ve takındığı tutumlar hakkında konuştuk.

Karşılaştırmalı edebiyat uzmanı,Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç.Dr. Hülya Adak'ın "Halide Edib ve Siyasal Şiddet:Ermeni Kırımı,Diktatörlük ve Şiddetsizlik" adlı kitabı İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıktı.İttihat ve Terakki dönemi ve Cumhuriyet'in kuruluş döneminin en tartışmalı figürlerinden biri olan Halide Edib,1915 Ermeni Soykırımı hakkında Türkiye'deki resmî tarihle çelişen söz ve davranışlarıyla da hatırlanıyor.Hülya Adak,Ermeni Soykırımı denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Bahaeddin Şakir'e "kasap" diyerek,onunla el sıkışmayı reddetmesiyle hatırlanan Halide Edib'in hayatının farklı dönemlerinde Ermeni Soykırımı hakkında takındığı farklı tutumları mercek altına alıyor.

Hülya Adak ile,1909 Adana Katliamı'ndan 1915'e,1920'lerden vefat ettiği 1964'e kadar Halide Edib'in hayatının farklı dönemlerinde Ermeni Soykırımı ile ilgili yazdıkları,söyledikleri ve takındığı tutumlar hakkında konuştuk.

-Halide Edib,1915'e kadar Ermeni meselesinin çözümünde İttihat ve Terakki'de hâkim olan anlayıştan farklı bir çözüm anlayışına sahip miydi?

Halide Edib'in 1909'daki Adana Katliamı'na dair kaleme aldığı "özür mektubu" ve tanıklar vasıtasıyla aktarılan 1916'da Türk Ocağı'nda yaptığı Osmanlı Ermenilerine karşı yapılan şiddeti eleştiren konuşması ile ayrıca kişisel mektupları;yirminci yüzyıl boyu ve yirmibirinci yüzyıl başı edebiyatımız için pek tanıdık olmayan ve hattâ yazarın kendi milliyetçi dönüşümünden sonra hem Türkçe hem de İngilizce eserlerinde izlerini bulamadığımız kavramların,duyguların öncüsüdür.Öncelikle "1909 mektubu" Latin alfabesine aktarılıp,tartışılabilseydi,Türk edebiyatında 1909 ve 1915-1916 üzerine -şu aşamada varlığından bahsetmenin mümkün olmadığı- bir "yas edebiyatı"nın öncüsü olabilirdi.Yüzyıl boyu Türk edebiyatına baktığımızda,belki burjuvazinin millileşmesinden,Birinci Dünya Savaşı'nın acılarının hatırlanmasına kadar o döneme değinen ve eleştirel bir yaklaşım içinde olan pek çok eserden bahsedebiliriz.Orhan Kemal'den "Kanlı Topraklar",Yaşar Kemal'den "Yağmurcuk Kuşu" ve "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" ve Murat Belge'den "Edebiyatta Ermeniler" ilk akla gelen eserlerden bazıları.Fakat 1915-1916 mağdurları için bir "yas edebiyatı"ndan bahsetmek sözkonusu değildir.

-"1909 mektubu"nu yüz yıl sonra bugün bile tartışılan "yüzleşme"nin bir ilk örneği olarak görmek mümkün mü?

Halide Edib'in "1909 mektubu" ve daha sonraki konuşmalarına geri dönersek,"özür dileme","vatandaşlık","eşit haklar" ki bu hakları aslında 1908 Devrimi'nin heyecanıyla da telaffuz etmişti,faillerin yakalanması (suç,hukuk,adâlet),faillerin ırkına mensup olmanın verdiği suçluluk hissi üzerinden adâlet,vicdan,suçluluk kavramları ve duyguları üzerine olduğunu,hattâ bu belgelerin geçmişle yüzleşmenin önünü açtığını iddia edebiliriz.Halide Edib'in 1909'da yazdığı mektup ve diğer mektupları İpek Çalışlar'ın "Halide Edip:Biyografisine Sığmayan Kadın" adlı biyografi çalışmasıyla 2010 yılında kısmen Türkçe'ye kazandırıldı;1916'daki konuşmasının metni ise hâlen elimizde bulunmamaktadır.Konuşmanın içeriğiyle ilgili tek bilgiyi Halide Edib'in İngilizce olarak 1926'da yayınladığı otobiyografisinin ilk cildi olan "Memoirs (Anılar)"da buluruz.Bu eserde yazarın özellikle üzerinde durduğu konu burjuvazinin millileşmesi,Soykırımın temellerinin ekonomik olmasıdır."Memoirs"daki ilgili pasajda konuşmayla ilgili şu kısıtlı bilgiler bulabiliriz:

"1916'da Türk Ocağı'nda çoğunluğu İttihatçı olan çok büyük bir seyirci kitlesine Ermeni meselesi ve ulusal ekonomi üzerine konuşma verdim.Bu konunun faillere kurbanlardan daha çok zarar vereceğini iddia ettim.Konuşmamda 700 kişi mevcuttu." ("Memoirs",s.387.)

Halide Edib,konuşmasından sonra İttihatçıların kendisiyle ilgili büyük hayalkırıklığına uğradıklarını ve protesto olarak onun evine ziyaretleri kestiklerini anlatır;hattâ cezalandırılması için kimi İttihatçıların Talat Paşa'ya başvurduklarını iddia eder.Talat Paşa ise böyle bir cezayı gerekli görmez.

-Peki 1920'lerden sonra nasıl bir Halide Edib'le karşı karşıyayız?

1920'lerden sonra Halide Edib'in sadece İngilizce olarak yazdıklarını inceleyen kimi araştırmacılar da onun bu muhalif yönünü,siyasal şiddete karşı direncini bazı yazdıklarından görmekte zorlanmışlardır.1917 sonrası Türk ve Müslümanlara karşı şiddetin yaşanmasıyla,Sevr Antlaşması'yla,Ermenistan'ın kurulmasıyla,Avrupa'da "Büyük Felâket" üzerine yazılanların bazılarının "sopa siyaseti" üzerine kurulu olmasıyla veya Andre N. Mandelstam'ın "Le Sort de L'Empire Ottoman (Osmanlı İmparatorluğu'nun Yazgısı)"ı gibi bazı eserlerin oldukça ırkçı bir üslupla yazılmış olmalarıyla birlikte Halide Edib'in bu eserlere karşı yazdığı İngilizce eserlerde Soykırım konusunda savunmacı bir tavır içerisinde olduğunu ve muhalif sesinin kısıldığını gözlemliyoruz.

-Halide Edib'i çağdaşı olan diğer önde gelen Türk aydınlarından farklı kılan ne tür düşünsel özellikleri vardı?

Halide Edib'in eserlerini kronolojik olarak takip ettiğimizde "milliyetçi dönüşümü" tarihsel olarak Mütareke dönemi ve sonrasıyla eşzamanlıdır.Örneğin "Ateşten Gömlek" ve özellikle İngilizce olarak yazdığı "The Turkish Ordeal (Türk'ün Çilesi)","Turkey Faces West (Türkiye Batı'yla Yüzleşiyor)" ve "Conflict of East and West in Turkey (Türkiye'de Doğu-Batı Çatışması)" gibi eserlerinde bu dönüşümü gözlemlemek mümkündür.Bir başka deyişle,1918'den sonra yazdıklarında Halide Edib "Cumhuriyet anlatısı"na yakın argümanlar kurmaya başlar.

Aslında bu "milliyetçi dönüşüm" Kuvâ-yı Milliye üyeleri tarafından da paylaşılan bir duruştur.Taner Akçam,Türk tarafının suçluları ulusal hukuk altında aslında yargılamak istediğini vurgular.Müttefiklere göre savaş dönemi İttihatçılar tarafından işlenen suçlar,Anadolu'nun Müttefikler arasında paylaştırılmasıyla cezalandırılmalıdır.Kurtuluş Savaşı "ulusal özerklik" ve ulusal veya uluslararası mahkemeler tarafından yargılanan suçluların arasındaki gerilimli alanda ortaya çıkmıştır.Zamanla Anadolu'nun parçalanması ve Ermeni Katliamı'nda suçluların yargılanması birbirinden ayırt edilemez bir hâle gelir.Anadolu'nun bölünmesini isteyen Müttefikler,dava sürecine karşı ilgilerini kaybetmeye başlarlar.Tabii Taner Akçam'ın "From Empire to Rebublic:Turkish Nationalism and the Armenian Genocide (İmparatorluktan Cumhuriyete:Türk Milliyetçiliği ve Ermeni Soykırımı)" kitabında,bu konuyla ilgili olarak sorduğu soruyu da unutmamak gerekir:Müttefikler Misak-ı Milli'yi savaş suçlularının yargılanması ön koşuluyla kabul etseydi,bu durum Türkiye tarihinde Soykırımın kabulüne vesile olur muydu?

Taner Akçam'ın argümanlarının benzerini Halide Edib'in 1919 sonrası değişen tavrında da gözlemlemek mümkündür.Sormamız gereken önemli soru şudur:Birinci Dünya Savaşı sonrası salt İttihatçıların yargılanması sözkonusu olsaydı ve Ermeni Soykırımı Osmanlı'nın ya da yeni kurulacak Türkiye'nin topraklarının İttifak kuvvetleri tarafından paylaşılmasıyla bağdaştırılmasaydı,Halide Edib yüzyılın ilk yirmi yılında gösterdiği muhalif aktivizmini İngilizce olarak daha güçlü bir şekilde ifade edebilir miydi?Bu soruyu daha da ileri götürebiliriz.1920'lerdeki "insan hakları" söylemi emperyalizmle ve ırkçılıkla iç içe gelişmemiş olsaydı,Halide Edib'in savunmacılığını artıran "barbar Türk" ve "sopa siyaseti"yle mücadele etmek zorunda olmamak,onu kendi tanıklığının da olduğu 1909 Katliamı ve 1915-1916'daki Soykırımın tutarlı bir "tanığı" olmaya,uluslararası platformda gelişen insan hakları deklarasyonlarını da Ermeni örneğini temel alarak şekillendirmeye yönlendirebilir miydi?..

***


Zamanında,yerinde ve derinlikli bir katkı


"Halide Edib ve Siyasal Şiddet" içinde,"Türk Edebiyatı ve Birinci Dünya Savaşı" gibi eserlerinden tanıdığımız Türk edebiyatı tarihi uzmanı Erol Köroğlu'nun "Sunuş" yazısı yer alıyor.Köroğlu'nun yazısından bir bölümü sunuyoruz.

"Halide Edib,hayatı boyunca sadece bir yazar,bir romancı olmanın çok ötesine geçmiş,farklı yer ve dönemlerde âdetâ 'başa güreşen' bir kamusal aydın olmuş.Dolayısıyla ne zaman bir şey yazacak olsa,bu daha önce yazdığı İngilizce bir eserin Türkçesi ya da Türkçe bir eserin İngilizcesi olduğunda bile,farklı okurlara seslenmek ve sözünü o andaki bağlama uyarlamak durumunda kalmış.Hülya Adak'ın çalışması Halide Edib'in hayatındaki bu komplikasyonu anlaşılır bir biçimde izlememize yardımcı oluyor.Bu çalışmayı okumayı tamamladığımızda,'Halide Edib şudur' ya da 'şöyledir' kestirmeciliğinin artık hemen hiçbir pozisyon için kolay olmayacağını söyleyebiliriz.Hülya Adak,Halide Edib'in entelektüel ve siyasal bir figür olarak ne kadar karmaşık,ikircimli ve zor olduğunu hakkıyla ortaya koyuyor.Tıpkı bu kitapta ele alınan siyasal şiddet,şiddetsizlik,Ermeni sorunu ve diktatörlük kadar karmaşık,ikircimli ve zor...Ancak elbette anlayışın ve daha olgun bir değerlendirmenin kapılarını aralayacak bir karmaşıklık,ikircim ve zorluk burada görünür olan.Adak'ın zamanında,yerinde ve derinlikli katkısının okuruna ulaşması umuduyla..."

*Doç.Dr.Hülya Adak,Halide Edib'in gayriresmî tarihi,Röportaj:Ferda Balancar,Agos,22 Nisan 2016.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15102/halide-edibin-gayriresmi-tarihi

Mektup (I)/Ahmed Hâşim*

Halide Edib Hanımefendi'ye

Geçenlerde Vakit gazetesiyle bir makale neşretmiştiniz.Bir zaman­dan beri âdet olduğu üzere merhametten,insaniyetten bahseden bir makale,okuyanlar içinde bugünün vekâyi'ni,dünün vekâyi'i ile kıyas ettikten sonra hayatın eşkâlini sıralayan ve böylece,yapılan bir işten,söylenen bir sözden umumi bir mana çıkarmakla meşgul kim­seler bulunabileceğini hatırlamadı­nız mı?Karşınızda mazinin günlerine doğru feci aynalar tutan hafızayı unut­muş görünüyorsunuz.Vakit'teki makale­nizde,Ermeni kıtâlinden bahsediyorsunuz.Ve ağır,vakur,itabkâr bir sesle bir kürsünün bâlâsından bu işin şenâ'atini ilan ediyorsunuz.Ne iyi!Bu hâlinizle bir kanlı ovanın ufku üzerinde yük­selen beyaz şefkate ne kadar benzeyecektiniz,eğer bu sesiniz bütün seslerin sustuğu ve insan boğazla­rından akan son kırmızı ırmakların gâib olmak üzere topraklara doğru koşup gittiği sırada,bugün gibi işi­tilmiş olaydı!Fakat siz,o sırada başka bir mezbaha­yı seyre gitmiştiniz.

Paşanız sizi dumanlı ve parıltılı otomobillerle Neron eğlencesini seyr için,Suriye'ye davet etmişti.O zaman ben Konya'da idim.Sizi,hemşehrilerinizi,maiyetini­zi ve sırmalı genç mihmandarlarınızı götüren trene orada tesadüf etmiştim.Vahşi bir Afri­ka'ya giden misyonerler gibi gururlu ve bir düğüne gidenler gibi süslüydünüz ve neşeliydiniz.Filhakika,öldürülecek akıllı insanların kafasına bir tehlike his­setmeden ve titremeden girilmez.Fakat siz biliyordunuz ki,sizin için tehlikelerin eli ve ayağı sımsıkı bağlattırılmış ve ürkmemeniz için (çünkü Paşa Galant'tır,çünkü siz kadınsınız) masum yüzlerin ızdırabı ceb­ren tebessüme kalb edilmiştir.

O sırada Suriye'de insanlar öldürülüyordu.Paşa'nın askerleri,insanları bağlıyor,mahkemeleri bunları mah­kûm ediyor.Cellatları bunları asıyor ve genç kâtiple­ri altın kalemlerle bu vekâyi'i kasideler hâline koyuyor ve Paşa,memnun,mağrur,maktûllerin yetimlerine verdirdiği ziyafetlerde sarhoş olup sakalı içinde sızarak hülyalarını kızıl gözler­le dumanlar içinde seyre dalıyordu.

Siz o zaman orada ne yapıyordunuz?Demişlerdi ki,birlikte götürdüğünüz bir alaya çoluk çocukla siz Suriye'yi temdîne gitmiştiniz biz buna gülmüştük.Mamafih Paşa'dan sonra bir gün bile dura­mayarak aynı maiyetinizle ora­lardan firarınız,almış olduğu­nuz vazifenin pek insanî bir şey olduğuna sizin inanmadığınıza bir delildir.Hanımefendi,Paşa Türk­lüğü bir Moloh (Moloch) gibi insan cesetleriyle beslerken sizi yardıma çağırmıştı.İstiyordu ki masum bir ırk nâmına diğer masum bir ırk üzerinde yaktı­ğı bu ateşler sönmeden,anlaştıklarının gözü,onla­rı seyrederek bir dakika için parlasın.Oraya gittiniz ve isyan ile dönecek yerde veyahut o kâtil eli tutup bugünkü sesinizle onu tevkif edecek yerde,durdunuz ve bir ümidin tulû'unu seyreder gibi o kanlı gurûbları bir sene seyrettiniz.

Ermenilere dair yazdıklarınızın ve yazacaklarını­zın bir kıymeti olması için Suriye'de Arapların öldürül­düğü günlerde Suriyeli annelerin,hemşirelerin,zevce ve ma'şûkaların gizlice altında ağladıkları nâmütenahi damlara nazır,mutantan otel teraselerinde,yeşil portakal yaprakları kokan Suriye gecelerinde,sizin gülmemiş olmanız lâzım gelirdi.Vakit'teki makalenize nazaran bir çift beyaz melek kanadına pek hâhişger olduğunuz anlaşılıyor.Fakat istikbâlin muhayyi­lesi sizi mavi bir gecesinde,içinde insan kemik­lerinin kaynadığı bir kazanı karıştırmakla meşgul sakallı bir sihirbaz ile birlikte göstermez ise,size ne mutlu,hanımefendi geçen dört senenin işleri hesap edilirken sizi maalesef Vakit nâmına söz söylemek­ten men eden hayatınızda bir Suriye var.Bir Suriye ki,rakkaselerini ve şampanyalarının lezzetini Cibali imamının oğlu hâlâ unutamıyor...

*Ahmed Hâşim,Mektup (I),Yeni İstanbul,9 Teşrin-i Sani 1334/1918,s.4,No:4;Arsen Yarman,Ermeni Etıbba Cemiyeti (1912-1922):Osmanlı'da Tıptan Siyasete bir Kurum,Tarih Vakfı,2014,s.279-280;Der Zor'da Ermeniler ölürken ne yaptınız?,Devrimci Karadeniz,15 Kasım 2014;Şerhh,2015,Sayı:1,s.[92]-93.

http://devrimcikaradeniz.com/der-zorda-ermeniler-olurken-ne-yaptiniz/

22 Ekim 2016 Cumartesi

"Biz biliyorduk 'A.'nın Agop olduğunu!"/Anjel Dikme*

Anjel Dikme,göç ve insanlık hâlleri bağlamında "Kimlik İstemem" kitabını Duvar'a anlattı.İnkâr olgusunun dünyaya dağılmış Ermenilerin sırtında bir yük olduğunu söyleyen Dikme,"Bu sunî kimlikleri taşımaktan yoruldum" dedi.

"Bu ülke Ermeni meselesini hâlletmediği sürece hiçbir sorununu çözemez!" Yazar Ümit Kıvanç'ın bu sözleri bize,ister Kürt meselesi olsun,ister Alevi sorunu olsun,bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde Ermeni meselesinin yattığını hatırlatıyor.Hafızasızlığımız,toplumsal vicdanımızın kaybı da bunun doğrudan uzantısı.Hattâ kadın cinayetleri ve çocukların uğradığı cinsel istismar karşısındaki suskunluk,kendi aile kütüğümüze bakmamıza dahi devletin izin vermemesinin ardında,bu sorunu sağlıklı konuşup çözememişliğimiz var.Ermeni halkına yapılan eziyetler,olgun,demokratik bir ülke olmamamızın da temel sebebi.

Elbette aynı mesele Ermeni toplumunda da sorunlar yarattı,o toplumda da bölünmelere sebep oldu.Ermeni toplumundan da kimi isimler barışı ve huzuru bizim coğrafyamızda yeniden kurabilmek için tepki göreceğini bile bile,kendi toplumunu da eleştirmekten çekinmedi.Anjel Dikme de o isimlerden biri.Dikme,Anadolu'da doğmuş,İstanbul'da büyümüş,sonra Paris'e göç etmek zorunda kalmış bir Ermeni kadın yazar,entelektüel,radyo programcısı.Halk arasında "Suna Pekuysal hastalığı" olarak da tanınan ankilozan spondilit rahatsızlığına rağmen çalışmaktan,araştırmaktan geri durmayan bir mücadele insanı.

Nor Radyo'da "Kendimize Mektuplar" ve Bedros Dağlıyan ile birlikte "İnsana Yolculuk" adlı programları hazırlayıp sunmaya devam ediyor.Dikme,2011 yılında Lis Yayınları'ndan çıkan ilk kitabı "Kimlik İstemem"de temel meselesini şöyle tarif ediyor:"Ben 'ben'i keşfetmekte ve 'an'ı yaşamayı deneyimlemekte iken,hafiflemiş iken,tekrar üst kimliklerin ağırlığında boğulmak istemem!Yeryüzündeki tüm cinayet,katliam ve soykırımlardan utanırım!Canım acır!Sussam;o ruhlara ihanet,konuşsam;kendime ihanettir yaşadığım en derin ikilem...Her inkârda yeniden,tüm masum ruhların çığlıklarıyla uyanırken ben...İşte tam da burada atarım yardım çığlığımı...Ne yapmalıyım insan kardeşlerim,söyleyin ne yapmalıyım?"

Biz de bu röportajda neler yapılacağı,kimliklerimiz,kadınlığımız,göçler ve insan hâllerimiz hakkında konuştuk.

-Anjel Dikme'yi nasıl tanımlarsınız?Kimlik istememesinin sebebi nedir?

Kendini tanımlamak aslında benliğinden bahsetmektir,ben kendim için hep şu cümleyi kuruyorum:Sevgidir dinim,yaşamdır inandığım,insan olmayı öğrenmenin uğraşında bir yaşam acemisiyim,derim.Budur Anjel Dikme.İnsan olmaya çalışıyorum,tek hedefim insan olmak-insan kalmak.Neden kimlik istemiyorsunuz dediniz ya,işte yeryüzünün başının belası bu yaratılan sunî kimliklerdir çünkü.

-Çıplak tüm sıfatlardan arınmış insan olmak mı?

Evet,budur!Nereden geldiğini unutmamak önemli,onlar bizim renklerimiz,ürettiğimiz kültürler yeryüzünün renkleri.Her halkın yarattıkları var.Yemek,müzik,mimarî vs. bunlar güzelliklerimiz.Kişinin içine doğduğu,büyüdüğü kültürüne sahip çıkmasını anlıyor ve savunuyorum,fakat onun dışındaki radikalizmi kabul etmiyorum,o yol faşizme gidiyor.Tüm kültürlere aynı oranda saygı duyuyor,değer veriyorum.Her birey kendi toplumunu,kültürünü yaşatma derdindedir,çok insanîdir.Ama kendi değerlerini yüceltirken,başkalarınınkini değersiz görürsen,başkalarının yaratımlarının üstüne konup,yeniden isimlendirirsen olmaz."Ben yaptım" deyip,sadece bu "ben"i yücelterek diğerlerini ötekileştirdiğin zaman,bu insanın doğasına ihanettir,emeğine nankörlüktür bunu kimse kabul etmez.Türkiye'de,yüz yıldır yapılan emeği inkâr insana ihanettir.

"Devlet yüzleşmeye izin vermedi"


-Bu inkârda ortak bir değerler sistemimizin,tarihsel belleğimizin olmamasının etkili olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet,150-200 yıldır,bu halk yalanlarla hep kandırıldı.İnsan hata yapar,yaşam hatalar toplamıdır,yanlış yapmayan hiç kimse yok,fakat birey olarak nasıl olgunlaşıyoruz?"Acaba nerede yanlış yaptım?" diye dönüp bakıyoruz,dersimizi alıp kime karşı yanlış yaptıysak özürümüzü dileyip bu hatadan çıkarmamız gereken dersi alıp yola devam ediyoruz.İnsan ruhunu olgunlaştıran,büyüten de budur.Toplumlar da böyle.Biz ne yazık ki yüzleşmeyi hiçbir boyutta yapamadık ülke olarak.Devlet bunu yaptırtmadı halka.Hrant'tan sonra "bu olacak,büyüyeceğiz" dedim,yine o sıçrayışı yapamadık.Bugüne kadar Hrant'ın ölümünün bir işe yaradığını düşünmüştüm.Cenaze töreni beni ümitlendirmişti,gurur duymuştum ülkem halklarıyla."Ölümün boşa olmadı" diyordum hep,taşlar yerinden oynamıştı.Fakat 17 Temmuz gecesinden sonra,"İlk defa vah Hrant'ım boşuna öldün dedim".Hrant'tan sonra "bu sıçrayışı yapacağız,büyüyeceğiz" dedim,ama büyüyemedik.

-Siz Diyarbakır doğumlusunuz...

Evet,ben iki yaşındayken ailem İstanbul'a göç etmiş.

-Sonra bir daha gittiniz mi oralara?

On yaşındayken gittim.Sur yakıp yıkıldığında ağladım.Oralar mamamın [annemin] ailesinin oturduğu yerlerdi.Gidip görmeyi hep hayal ediyordum.Bana "İstanbullu mu Diyarbakırlı mısınız" derseniz,sadece iki yıl orada yaşamış olmama rağmen "Diyarbakırlıyım" derim kendime.Ben Silvanlı ve Sasonlu dedelerimin torunları olmakla övünürüm.

-Ailenizin tamamı mı oralıydı?

Baba tarafım Sasonludur.1300-1400 yıllık oralı bir aile.1968'e kadar ailenin bir kısmı oradaydı.Birkaç aile Ermeni kalmışlar,bırakmamışlar topraklarını Sason'da.Bir gece bir baba ve oğlu öldürülüyor.Jandarma geliyor,asker "biz sizi koruyamayız" deyince,jandarma eşliğinde istasyona kadar götürülüyorlar,oraya gidene kadar da komşuları tarafından taşlanıyorlar.Devlet biz sizi koruyamayız diyor,ne demek bu!On yaşında gittiğimde Diyarbakır'a karşılaştığım şeyler hoş değildi.Dayımlar hâlâ oradaydı,o zaman onlarda kaldım gittiğimde.Evleri geleneksel Diyarbakır avlulu evlerinden.Bilenler bilir aileler iç içedir o tarz mimarîde,kapı taşlıyorlardı,"gâvur evi" diye.Ben 1962 doğumluyum,1972'de böyle bu şartlarda yaşıyorlardı,Gâvur Mahallesinde.Sonra onlar da geldiler İstanbul'a.

-Peki İstanbul'da nasıldı kimlik?

Gedikpaşa'daydık önce.O zamanlar orada Ermeni çoktu.İstanbul Gedikpaşa ve Kumkapı'nın özelliği,Osmanlı İstanbul'u aldığında padişah zanaatkârlara ihtiyaç duyuyor,o zanaatkârlar da Ermeniler.Bu nedenle Anadolu'dan zanaatkâr Ermenileri toplamışlar ve onları Gedikpaşa'ya ve Kumkapı'ya yerleştirmişler.Çocukluğumda orada sırf Ermeni ve biraz da Rum vardı.Sonra Rumların gidişine şahit oldum.Anlayamıyordum,çocuğum "niye gidiyor bu insanlar" diyordum.Ama o acıyı,umutsuzluğu,Rum kadınlarının,gülmeyen yüzlerini hiç unutmadım.Sonra Laleli'ye taşındık.Oturduğumuz sokak Azimkâr Sokak'tı.En büyük çocuk benim diye bakkala ben gidiyorum,bir çocuk ne zaman dışarı çıksam eğer o da oradaysa mutlaka bana sataşıyordu,çocuk diyorsam 15 yaşında.Bir Pazar günü,aynı çocuk yine bakkaldan dönerken elimdekilere vurarak döküp saçtı,ben ağlayarak eve gidince doğal olarak mamam dışarı çıktı,"yeter artık çocuklarımı rahat bırakın" dedi,o çocuğun da annesi ve babası apartmanlarının girişindeler,özellikle babası "vur oğlum vur diyor".Çocuk elindeki gazoz şişesi ile mamamın kafasını kırdı.Kan görmek ölüm demekti o yaşta bir çocuk için,mamamın öleceğinden korkmuştum ve sorumlusu da bendim diye düşünmüştüm.Hâlbuki sorun benim kimliğimmiş,bu da gösteriyor ki ailede başlıyor faşizan eğitim.

-Kimliğe dair çocukluğunuzdan hatırladığınız başka bir anınız var mı?

Azimkâr Sokak'ta otururken bir bakkalımız vardı,bir Türk adı taşıyordu.Paskalya bayramında Meryem Ana Kilise'sine gitmişiz,baktım bakkal amcamız ve eşi de kilisede,şok oldum!Hemen babama o heyecanla geldim söyledim,o da bana,"hişşş kimseye söylemeyeceksin" dedi.Bugüne kadar da anlatmadım,ilk defa söylüyorum.Babamla yakın arkadaş olduklarından babam biliyormuş.Adam adını,saklıyormuş iş yapamayacağı korkusundan.Dedelerimizin çoğunun hep iki adı vardır.Benim adım resmî olarak "Tülay" ama vaftiz adım Anjel.Diyarbakır'da benden önceki kuzenler bizim isimlerle okula gidiyorlar dayak yiyorlarmış öğretmenden,çekindiklerinden benim adıma "Tülay" demişler.Adım bile çok şey anlatmıyor mu!Ama İstanbul'a gelince kardeşlerime Ermeni ismi vermiş ailem.İstanbul biraz daha rahat diye.

-Nor Radyo'da program yapıyorsunuz,hikâyesi nedir Nor Radyo'nun?

Hrant'ın hayaliydi Ermenice-Türkçe radyo kurmak.Ölümünden sonra 2009'da gençler,onun hayalini gerçekleştirmek için tüm ayrımcılığa karşı "Dünyanın tüm sesleri birleşin!" şiarıyla kurdular radyoyu.Yedi ay sonra ben de katıldım.Nor Radyo şu anda Anadolu'da kaybolmaya yüz tutmuş tüm dillerde yayın yapan bir radyoya dönüştü.Ben Ermenice program da yaptım ama Ermenice programa katılım az olunca sadece Türkçe yapmaya devam ettim.

-"Kimlik İstemem" kitabınızı niye yazdınız?

Bu inkâr var ya,dünyaya dağılmış Ermenilerin (olanın bitenin farkında olsun olmasın) sırtına bir yük yüklüyor,hele de benim gibi farkındalığı olanın üzerine daha çok yüklüyor.Aslında ben kimliklerden bıktım,bu sunî kimlikleri taşımaktan yoruldum.Kitaptan önce geceleri dedemler beni uyutmuyordu."Kimlik İstemem"i yazmak bana terapi gibi oldu.

-Kitabınız hangi dillere çevrildi?

Fransızca'ya çevriliyor şu anda,ama İngilizce ve Almancası da plânlanıyor.Henüz sadece Türkçe var.

-"Kadın" olmak,"Ermeni kadın" olmak,"Ermeni kadın yazar" olmak ve "göçmen" olmak...En zoru hangisi?

Hepsi çok zor ama en zoru Anjel Dikme olarak kalmak.Ailem benim yazmamı istemedi.Kardeşim benimle yazdığım için konuşmuyor.Büyük ihtimalle kadın olduğum için istemiyorlar,tabii belki korku da etkilidir.Ermenilerin korkusu çok,hâlâ da çok korkuyorlar.

-Ermeni toplumunda kadın olmak zor mu?

Hem de nasıl!Gençken babam beni balkona dahi çıkarmazdı.Mamamın kolunda pazara gider,kolunda geri gelirdim.İş hayatına girince tanıdım hayatı.Hattâ geçenlerde burada Hınçakların düzenlediği bir konferansa Fransa'da yaşayan bir Türk tarihçi davet edilmişti.Konferanstan sonra sohbete devam etmek için gittiğimiz restoranda tek kadın bendim.İlerleyen saatlerde bana gülerek dediler ki "Hınçaklar ilk parti olarak kurulurken aralarında yine tek bir kadın varmış,şu anda da sen varsın." O cümle yıllardır kadın olarak verdiğim mücadelenin teşekkürü gibiydi.

"Her Ermeni bir belgedir"

-Ermenice yazıyor musunuz?

Ne acı ki yazamıyorum.Sarkis Seropyan bana çok söylerdi,"Anjel Ermenice yaz" diye.Ama yazamadım.Tek bir yazım Ermenice çıktı.Kelime eksikliğim var,felsefe,sosyoloji gibi terimlerim eksik,Ermenicesini bilmiyorum.

-Ermeni okulunda okudunuz,ama değil mi?

Bizim okullarda sadece eğitim dili Ermenice'ydi müfredat Milli Eğitim Bakanlığı'nın belirlediği müfredattı.Şunu belirtmek isterim insanlar,azınlık okullarında kendi tarihimizi ve kültürümüzü öğrendiğimizi zannediyor,ama öyle değil.Ben Ermeni tarihini mitolojisini Fransa'ya geldikten sonra öğrenmeye başladım.Benim zamanımda Türkçe ve sosyal bilgiler dışında tüm dersler okutulurken,oğlum okula başladığında bütün dersler Türkçe'ydi sadece Ermenice dil dersi olarak vardı.Bugün çocuklar okuldan mezun olduklarında kendi dillerini bile doğru düzgün konuşamıyorlar.Yeni duydum ne kadar yürürlüğe girdi bilmiyorum,ama anaokullarında bile "Ermenice öğretmeyeceksiniz" diyor devlet,direkt okulları kapatamadığı için bu tür yöntemlerle içini boşaltmaya çalışıyor.

-Soykırım,resmî olarak kabul edilse Ermeni halkı için ne değişecek?

Benim ve mamam için çok şey değişir.En azından ben ölülerimi gömmüş olurum.O özürle,omuzlarımdaki yük de kalkacak.İnkâr etmek benim dedelerime,insanlarıma "yalancısınız siz" demek oluyor.Ailelerimiz "yalancı" mıydı?Soykırım acısı yaşamamış bir tane Ermeni yoktur.Bizler onlardan geriye kalanlarız.Yine anacağım Hrant'a,"Her Ermeni bir belgedir" derdi.Kendi gerçeklerimi biliyorum,dedelerimin acısını biliyorum,onların gözlerine bakarak konuşmuşum.İnkâr devam ettikçe bizlere "yalancı" denilmiş oluyor.Dedelerim "yalancı" değillerdi.O zamanlar ortak medya araçları yok,bu insanlar ortak bir "yalan"ı nasıl organize edebilirler.Hangi şehirden bir Ermeni aileye gidersen git sana benzer şeyler anlatacaktır,daha nasıl ispatı olsun?Bizlere "yalancı" denilmesi beni çok kanatıyor,artık doğru dürüst yasımı tutmak istiyorum.

-Dikkatimi çekti siz çoğunlukla dedelerinizden bahsediyorsunuz peki ninelerinizi görmediniz mi onlardan pek bahsetmiyorsunuz?

Onu bende düşündüm.Belki ninelerim pek konuşmazlardı o nedenle.Dedelerim bana hep çok hüzünlü gelirlerdi.Yayam [babaannem] hep Diyarbakır'daydı hiç bırakmadı orayı,onu az gördüm pek konuşamadım onunla.

-Sizinle en son karşılaşmamız bir politik kadın toplantısıydı...

Kadınlar politize oldular,günümüzde bu alanda daha çok çalışıyorlar,ama normal olarak kullandıkları dil "kadın dili" değil.Normal dememin nedeni,bu alan asırlardır erkeğin söz sahibi olduğu bir arenaydı,kadın bu arenaya indiğinde mecburen bu dili kullandı,fakat artık bir şeylerin değişmesini hedefliyorsak,politik dilde de kadın dili oluşturmalı.Sözcüklerimizi üretmemiz şart.Kelimeler önemli,dil önemli.Her sözcüğün bir enerjisi olduğuna inanıyorum.Benim bir "Kadın Tarihi Ansiklopedisi" yazma projem var.Bütün toplumlarda başarılı kadınlar var.O kadınların varlığı hep es geçilmiş,tarihi erkekler yazdığı için,bizlerin ilk görevi,dünyadaki tüm bu kadınları tek tek ortaya çıkarıp yazmak.Bir "Kadın Tarihi Ansiklopedisi" yazmalı,kızlarımıza bu kadınların varlığını anlatmalıyız.Dünyada ne çok kadın var hayatlarında birçok şey başarmış,devrimler yapmış.Kadın önce kendi tarihini öğrenmek zorunda.O zaman inanıyorum ki kendi politikasını,kendi dilini oluşturur.Kadının dili yapıcıdır,içinde duygu vardır.Dilimiz erkekleşir bu duygu yitirilirse,onların tekrarı hâline dönüşürüz ki bence bu insanlık için umudun bittiği noktadır,iyi olabilecek değişimler yaratamayız dünyada.

-İkinci bir kitap hazırlığınız var mı?

İkinci kitap da bitmek üzere çok az kaldı,babamın bırakmış olduğu 82 sayfalık el yazısı bir kitap var,o olacak.

-Konusu nedir?

Sason'u anlatıyor,Sason Ermenilerini.Birçok Türkiyeli tarihçiye babamın notlarından sordum acaba biliyorlar mı diye,cevapları hep "hayır" oldu.O bölgenin Ermenileriyle ilgili çok az bilgi var.Bu kitabı da bitirdikten sonra,bu konuyla ilgili artık yazmam söyleyeceklerimi söylemiş,görevimi yapmış oluyorum.

-Sonra artık yazmayacak mısınız?

Yazmaya devam edeceğim,üçüncü kitap olarak hastalık sürecimi anlatacağım.Anjel Dikme olarak insana dair,kendimle ilgili kendi felsefemle ilgili yazmaya devam edeceğim.

-Hiç "Soykırım" konusuna takılı kaldığınızı düşündüğünüz oluyor mu?

Nasıl oluyor biliyor musunuz,hani medyada,politikacılar "sözde Ermeni Soykırımı" diyorlar ya işte o isimlendirme bizi kahrediyor.Mamam her televizyonda bu cümleyi duyduğunda kahroluyor."Sözde" lafı,çok dokunuyor.Her kullanıldığında yaramızı kanatıyor yeniden.Biz bir arayış içerisinde değiliz ki,ne olduğumuzu kim olduğumuzu biliyoruz,sorun yapılan kötülüğün kabul edilmemesi ve devletin kendi halkının alnına bu lekeyi sürmüş olması.Öyle bir noktaya geldi ki hiç ilgisi olmayanlar,gencecik insanlar bile Ermeniden nefret ediyor.

-O insanlarla konuşabilseydiniz ne söylerdiniz onlara?

"Ermeniler de bizleri yok etmeye çalıştılar" diyorlar ya,şunu sorarım:Bugün dünyada taş çatlasın toplam on milyon varız yokuz.Nasıl oluyor da bizler bu kadar azalmışken sizler bu kadar çoğaldınız,bir sorun kendinize derdim!Ermeni'nin bütün derdinin inkâr olduğunu,anlatmak isterdim.Aziz Nesin'e sormuşlar:"Neden insanlar en çok iyilik yaptıklarından ihanet görür?" "Çünkü borçlular alacaklılarını sevmezler".Ermeni kültürünü kaldırsan Anadolu'dan;mimariden müziğe,tiyatrodan dokumaya,kuyumculuktan gümüş işlemeciliğine ne kalır geriye.Türk Dil Kurumu'nun ilk genel sekreteri bir Ermenidir:Agop Martayan.Türkçe üzerinde yaptığı çalışmalardan dolayı Mustafa Kemal ona "Dilaçar" soyadını vermiş."Atatürk" adını teklif eden,imzasını bulan kişi bir Ermeni yani.Öldüğü zamanı hatırlıyorum TRT'de.Adamın adını "A. Dilaçar" diye anons ettiler,Agop demeye dilleri varmadı.Ama bizler biliyorduk "A."nın Agop olduğunu!Türk halkından sakladılar hep Ermeninin varlığını.Gittikleri camiilerin Ermeni mimarlarca yaptırıldığını (Mimar Sinan'ın Kayserili Simone olduğunu),müzikte,tiyatroda,sinemada hep Ermenilerin ilk olduklarını.Bilse kullandığı bugünkü Türkçe'nin gramerinde dahi Ermeni dilbilimcinin katkısını,bu nefret bu kadar büyür müydü?

-Bir hayal kursak,ülke normalleşmiş,herkes yanlışını görmüş,özürler dilenmiş,devlet halklarıyla ilişki kurmayı başarmış...Böyle bir tabloda ilk ne yapardınız?

Sason'a giderdim,oradan başlardım.O zaman bakardım yöre halkının neye ihtiyacı var o ihtiyaçlardan yola çıkarak bir şeyler yapmaya çalışırdım.Eminim ki ben de iyileşmeye başlardım...

*Anjel Dikme,"Biz biliyorduk 'A.'nın Agop olduğunu!",Röportaj:Ayşegül Karakülhancı-Duman,Duvar,20 Ekim 2016.

http://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2016/10/20/biz-biliyorduk-a-nin-agop-oldugunu/