12 Şubat 2021 Cuma

Rupen Sevag ve Hovhannes Çilingiryan/Nesim Ovadya İzrail*

Yakın tarih araştırmacısı Nesim Ovadya İzrail,1915'teki Büyük Felâket'te öldürülen tıp doktoru ve şair Rupen Sevag ile,ömrünü amcasının hatırasını ve çalışmalarını canlı tutmaya adayan yeğeni Hovhannes Çilingiryan'ın çifte portresini Serbestiyet için kaleme aldı.Çilingiryan geçtiğimiz günlerde,5 Şubat 2021'de 97 yaşında hayatını kaybetmişti.

Marmara Denizi'nin kıyısında Silivri'de Hovhannes ve Armaveni Çilingiryan'ların 15 Şubat 1885'te bir çocukları olur.Küçük çocuk Silivri'deki Ermeni okulunda başladığı eğitimine Bahçecik'te devam ettikten sonra İstanbul'da 1905 yılında Berberyan Okulu'nu bitirir.Edebiyâta eğilimli olmasına rağmen tıp tahsil etmesi için İsviçre'ye Lozan'a gönderilir.Bir yandan da şiirler ve edebî metinler yazarak parlak genç bir yazar olarak kendini kabul ettirir.Burada tanıştığı pedagoji öğrenimi gören güzel Alman kızı Helen Apel'e âşık olur ve 1911'de kara kaşlı,kara gözlü genç doktor ile sarışın kız evlenirler.

Her şey yolunda giderken,dünyada savaş bulutları kendini göstermeye başlayınca,1914 yılında İstanbul'a gelirler.Savaşın başlaması üzerine ilân edilen seferberlikle genç adam tabip teğmen olarak Osmanlı ordusuna katılır.Bir süre Çanakkale'de görev yapar.Ancak Çanakkale'de yaralandıktan sonra tedavi için İstanbul'a getirilen askerlerin sayısı çoğalınca o da İstanbul'a tayin olur.

Adını vermeden bahsettiğimiz Silivrili genç doktor,tanınmış şair ve yazar Rupen Çilingiryan'dır.Edebiyât dünyası onu Rupen Sevag olarak tanır.1915 yılının kara günü 24 Nisan [1915]'da İstanbul'daki büyük operasyonla tutuklanıp götürülen Ermeni aydınları arasında,1 ve 3 yaşındaki çocukların babası Rupen'in adı yoktur,muhtemelen gözden kaçmıştır.

22 Haziran günü onu götürmek üzere evine gelen polisler evini aramaya gerek görmezler.Belki de polislerin bir delile bile ihtiyâçları yoktu.30 yaşındaki doktor ve şair Rupen Sevag özel olarak Çankırı'ya götürülerek 24 Nisan 1915 tutuklularının yanına yerleştirilir.Burada iki ay kadar kaldıktan sonra,26 Ağustos günü tanınmış genç yazar Taniel Varujan ve üç tutuklu ile beraber Ayaş'a götürülmek üzere yola çıkarılır.Yolda,ıssız bir mevkide hepsi öldürülür.

Silivri,Lozan,İstanbul,Çankırı yolu Ayaş'a giderken kesilmiştir.Binlerce benzeri gibi Rupen Sevag'ın da cenâzesine ulaşmak mümkün olmamıştır.

Dokuz yıl sonra 20 Eylül 1924'te İstanbul Florya'da başka bir Çilingiryan dünyaya gelir:Rupen Sevag'ın yeğeni Hovhannes Çilingiryan'dır bu çocuk.Her ne kadar Hovhannes olarak yazılırsa da bu ismi Ermeniler Ohannes diye söylerler.

Hovhannes,amcasının hikâyesi ile Türkiye'de büyür.Ekonomik durumu kötü olmayan bir ailede yaşamını kurar,ama içini kemiren acı hiç eksik olmaz.1960'lı yıllara gelince ülkeyi terketmeye karar verir.Üç kızı ile ailece önce İsviçre'ye yerleşir.Daha sonra Fransa'nın sıcak kıyılarını sever ve güneyde Nice'e yakın bir yere taşınır.

Hovhannes,içindeki acının etkisiyle hayatını amca Rupen Sevag'a adar.Amcanın her şeyi onun için değerlidir.Onun hatıralarını,onun eserlerini,onun adını yaşatmak için her türlü fedakârlığı yapmaya başlar.Rupen Sevag için yazılar yazar,eserler toplar,yaşadığı yerde bir anı evi oluşturur.Uzun yıllar muhafaza ettiği ve giderek zenginleştirdiği küçük müzesini 2013 yılında Ermenistan'a götürerek,orada "Rupen Sevag Müzesi"ni açar.

"24 Nisan 1915" isimli araştırmam sırasında,Rupen Sevag konusunu çalışırken,tutuklu iken eşine yazdığı mektupların olduğunu öğrenince Hovhannes Çilingiryan'a telefonla ulaştım.Yıl 2012'ydi ve karşımda 88 yaşında birisi vardı.Amcasının hatırası ile dolu öfkeli bir kişilikle karşılaşacağımı tahmin ediyordum.Beni tanımıyordu.İstanbul'dan aradığımda,Türkçe konuşarak Rupen Sevag'dan bahsetmeye başladığımda,sesindeki gerginliğini çok iyi hissetmiştim.Kendimi anlattıktan sonra,fazla rahatsız etmeden yapmak istediğim şeyi zamana yaymanın doğru olacağına inandım.

Bir süre sonra o beni aradı,ihtiyâçlarımı sordu ve kısa bir zaman sonra istediklerimi posta ile adresime gönderdi.Çok sevinmiştim.Gönderdikleri kadar,böyle karmaşık bir kişilikle diyalog kurabilmiş olmak da sevindirmişti beni.

Basıldıktan sonra kitabımı kendisine gönderdim.Kitabımı çok beğenmişti.Amca Rupen Sevag bölümünü ince bir elekten geçirip,maddeler hâlinde eleştiri,görüş ve eklemelerini yazıp 21 sayfalık bir metin iletti.Artık arkadaş olmuştuk.Sıklıkla telefonla arayıp,aklına gelen konuları benimle paylaşmaktan keyif alıyordu.Ama sözü her şekilde Rupen Sevag'a getiriyordu.

Silivri gözünde tütüyordu.Ancak ülkemize karşı ön yargıları ve sağlık durumu Türkiye'ye gelmesine engel teşkil ediyordu.İstanbul'a gelmesi hâlinde ona her türlü desteği vereceğimi,Silivri'yi gezdireceğimi,aile ocağını birlikte bulabileceğimizi söylememden bir sonuç alamadım.

Mayıs 2015'te ailece çıktığımız Fransa seyahatimiz sırasında Hovhannes Çilingiryan'ı evinde ziyaret ettim.Yaşı ve hastalıkları ilerlemişti.Ama kalbindeki amca Rupen Sevag sevgisi olduğu gibi yerinde duruyordu.Üç kızı İsviçre'de yaşamalarına rağmen,nöbetleşerek babalarının bakımını üstlenmişlerdi.Fransa koşullarında,kızların babalarına gösterdikleri ilgiden çok etkilenmiştim.

Ağustos 2019'da Fransa'ya gittiğimde,Hovhannes Çilingiryan'ı evinde yeniden ziyaret ettim.Yine Rupen Sevag ile yaşıyordu.5 Şubat 2021'de vefât ettiğini duyduğumda,son ânına kadar Rupen Sevag'ı gözünün önünde bulundurmaya devam ettiğinden hiç şüphem yoktu...

*Nesim Ovadya İzrail,Rupen Sevag ve Hovhannes Çilingiryan,Serbestiyet,11 Şubat 2021.

https://serbestiyet.com/featured/rupen-sevag-ve-hovhannes-cilingiryan-51810/

3 Şubat 2021 Çarşamba

2023 bir başka Cumhuriyet için/Prof.Dr.Taner Akçam*

Farklı olduklarını iddia eden kültürel-siyâsal gövdeler,Cumhuriyet hakkında aynı tarihî hafızaya,aynı hatırlama tarzı ve hikâyesine sahiptirler.Hafıza-hatırlama konusundaki zihniyet kalıpları aynıdır.Bunu "tek-tür ve rekabetçi" hafıza-tarih hatırlaması olarak tanımlamak isterim.Geçmişe ilişkin sahip olunan bu "tek-tip ve rekabetçi hafıza" geldiği noktada dışlayıcıdır ve birleştirici olma özelliğine sahip değildir.Demokratik bir gelecek va'dedemez ve bu şansını da kaybetmiştir.

2023 Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzüncü kuruluş yıldönümü.2023'e devrilirken nasıl bir Cumhuriyet istiyor,özlüyoruz?Bu konuda çok beylik tanımlamalar yapmak mümkün.Eşitlikçi,özgürlükçü,insan haklarına saygılı vb. Bu tür genel geçer sözlerin veya "toz pembe gelecek" tasvirlerinin çok önemi yok.

Bunun yerine daha somut bir tespit yapmak ve bir başka öneride bulunmak istiyorum:Cumhuriyet'in,birleştirici olma iddiasındaki kolektif hafızası,bu birleştirici özelliğini artık kaybetmiştir.Cumhuriyet'in yeni (farklılıklara imkân tanıyan) birleştirici bir hafızaya ihtiyâcı vardır.Bu birleştirici toplumsal hafızanın ne olması ve nasıl inşâ edilmesi gerektiği üzerine toplumsal bir sohbet kaçınılmazdır.

Bir başka deyişle,yeni bir Cumhuriyet oluşturmanın düşünsel arka plânının olup olmadığının imkânlarına yakından bakma çağrısı yapıyorum.

Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim:Türkiye'de Osmanlı'dan bu yana oluşmuş büyük düşün,kültürel-siyâsî damarlar (İslâmî-muhafazakâr,Batıcı-modernleşmeci ve/veya ilerici) vardır.Kültür ve siyâsî hayatımız esas olarak bu büyük damarlarca belirlenmiş ve şekillenmiştir.Mevcut politik partiler bu iki ana gövdenin ürünü veya siyâsî temsilcileridirler.

Bu düşünsel-kültürel damarlar ve onların siyâsal temsilcileri (sağcı-solcu,milliyetçi,İslâmcı-lâik) kendilerini nasıl tanımlıyor olurlarsa olsunlar,aralarındaki tüm farklılık iddialarına ve kavgalara rağmen,birbirlerine çok benzer özellikler taşırlar.Burada sol kelimesini çok geniş anlamda kullandığımı ve onun birçok farklı (Marxist,sosyalist vb.) versiyonunu da dâhil ettiğimi özellikle eklemeliyim.

Birbirlerini kültürel-siyâsî hasım olarak gören tarafların birbirleri ile büyük benzerlikler taşıdıklarını iddia etmek şaşırtıcı gelebilir.Çünkü bu siyâsî akımlar kendilerini,ötekinin negatifi olarak tanımlamaktadırlar.

Bu kültürel damarların aydınlarına ve/veya onların siyâsî temsilcilerine,"bu ülkenin en temel problemi nedir",diye sorarsanız,muhtemel alacağınız cevap da aynı olacaktır:Kendilerinden farklı başka damar ve akımların varolması...

Bu nedenle,her bir damar ve siyâsî temsilcilerinin önerebildikleri çözüm ise,diğer damarların ya varolmaması ya da diğerlerinin kendilerine benzemesini istemek olacaktır.Ötekinin öteki olarak ortadan kalkmasını istemek ulaşabilecekleri en uzak görüşlü vizyondur.

İddiayı tekrar edeyim:Tanzimat'tan bu yana oluşmuş bu "İslâmî-muhafazakâr" ve "Batıcı-modernleşmeci ve/veya ilerici" olarak tanımlanan kültürel gövdelerin (ve onların siyâsî temsilcilerinin) aralarında farklar değil benzerlikler daha önemlidir.

Bu iddiayı kanıtlamak için bu kültürel-siyâsî damarların kültürel kodlarına ve/veya her gövdenin içindeki "gen yapısına" yakından bakmak gerekir.Burada bu kodlardan sadece bir tanesinin altını çizmek isterim:Farklı olduklarını iddia eden bu kültürel-siyâsal gövdeler,Cumhuriyet hakkında aynı tarihî hafızaya,aynı hatırlama tarzı ve hikâyesine sahiptirler.Hafıza-hatırlama konusundaki zihniyet kalıpları aynıdır.

Bunu "tek-tür ve rekabetçi" hafıza-tarih hatırlaması olarak tanımlamak isterim.

Geçmişe ilişkin sahip olunan bu "tek-tip ve rekabetçi hafıza" geldiği noktada dışlayıcıdır ve birleştirici olma özelliğine sahip değildir.Demokratik bir gelecek va'dedemez ve bu şansını da kaybetmiştir.

Mevcut kültürel-siyâsal yapıların "hafıza-hatırlama" tarzları üzerine kafa yormadıkça,Türkiye'nin yarına ilişkin "olumlu","demokratik" bir Cumhuriyet inşâsı mümkün değildir.

O hâlde,nasıl bir Cumhuriyet tartışmasının önemli bir ön koşulu var:Hem mevcut düşün-kültür yapılarının tümünü içermek hem de onların "hafıza-hatırlama" tarzlarının ötesine geçmek.

Hiçbir kültürel gövdenin tek başına üstesinden gelemeyeceği bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu söylüyorum.

Cumhuriyet'in mevcut "hafıza ve hatırlama" pratiklerinin iki önemli ayağı üzerine çok açık bir sohbet kaçınılmazdır.Birisi Cumhuriyet'in kuruluş yılları ile,ikincisi 1960-1990 toplumsal kabarması ile ilgilidir...

Bu iki döneme ilişkin oluşturulmuş hafıza ve hatırlama tarzlarının,yarınki Cumhuriyet'in çoğulcu-demokratik temellerde kurulmasının önünde engel olduğunu söylüyorum.

O hâlde öneri:Farklı bir Cumhuriyet için,sözü edilen dönemlere ilişkin farklı bir hafıza inşâsının gerekli ve şart olduğudur.

Eğer farklı kültürel-siyâsî damarlar arası açık ve samimi bir diyaloğu başlatabilirsek,ne dediğim daha da iyi anlaşılacaktır.

Bu diyaloğu-sohbeti başlatacak olanlar ise,bu farklı kültürel damarlardan gelen ve ama kendilerini bu damarlardan "kısmen" bağımsızlaştırmış aydınlardır.

Bugün,farklı kültürel-siyâsal arka plânlara sahip ama kendilerini bu arka plândan "kısmen" özgürleştirmiş milliyetçi,İslâmcı ve lâik-sol gelenekten gelen ve/veya kendilerini (Alevi,Kürt vb.) kimlikleri ile tanımlamış aydınlar vardır ve bu aydınlar bir başka Cumhuriyet'in düşünsel arka plânını yaratmanın imkânları olup olmadığını araştırmak amacıyla birbirleriyle diyaloğa girebilirler ve girmeleri şarttır.

Bunu,yeni bir birleştirici (ama farklılıklara imkân tanıyan) "hafıza ve hatırlama tarzı"nın inşâsı olarak tanımlamak da mümkün.

Üzerinde yükseleceğimiz yeni bir hafıza-hatırlama zemini oluşturulamazsa özlenen yarın da kurulamaz.

Mevcut hatırlama-hafıza tarzları birleştirici olma özelliklerini ve meşrûiyetlerini büyük ölçüde kaybetmişlerdir ve Cumhuriyet'in bugünkü krizinin önemli nedenlerinden birisi budur."İflas eden nedir" ve "yerine konulacak nedir" tartışmasını yapmaya devam edeceğim ama burada konuşma ve tartışmanın geçmişe ilişkin bir konuşma olmadığının altını özellikle çizmek isterim.

Bu geleceğe ilişkin bir tartışmadır.Gökhan Yavuz Demir'in muhteşem tanımlamasıyla,"Geçmişimiz sadece tarih değil,aynı zamanda bugünümüzün geleceğidir de"...

*Prof.Dr.Taner Akçam,2023 bir başka cumhuriyet için,Gazete Duvar,2 Şubat 2021.

https://www.gazeteduvar.com.tr/2023-bir-baska-cumhuriyet-icin-haber-1511995

Hrant Dink'i anmanın anlamı nedir?/Prof.Dr.Taner Akçam*

Bir şeyi kafamızın içine iyice kazımamız gerekir:Tarihle yüzleşmekten kaçabiliriz ama bu,tarihle bağlantılı duyguların yok olmasını sağlamaz.Aksine bu duygular alttan alta kaynamaya devam ederler.Bu kaynamanın nerede ve ne zaman patlayacağını öngörmeniz mümkün değildir ama emin olun bir gün bir biçimde patlayacağı kesindir.Hrant'ı,bu tarihten kaynaklanan duyguların patlaması öldürdü. Hrant'ı,katillerin kendi ifadesiyle,Talat Paşa'nın intikamı için öldürdüler.

Galiba biraz tatsız bir konuşma yapacağım.Biraz kalp kıracak olursam kusuruma bakılmasın.Böyle anlamlı bir günde belki bunu yapmamam daha uygun olurdu ama bunu rûh hâlime verin lütfen.

Sorum şu:14 yıl sonra Hrant Dink'in öldürülmesi üzerine niye konuşmalıyız ve nasıl konuşmalıyız?

Elbette her yıldönümünde insanların sevdiklerini hatırlaması,anması güzeldir.Kaybettiğimiz bu insanların mezârlarına gitmek,çiçek bırakmak ve onlarla ilgili anılarımızı paylaşmak güzel duygulardır.Bu duygularla Hrant'ı,yılın bir günü bile olsa hatırlayan insanlara söyleyecek hiçbir şeyimiz olamaz elbette,saygı duymaktan başka...

Ama ya yılın 364 günü,Hrant'ı öldüren iklimi teşvik eden,o iklimin devamını sağlayan birileri 365. günlerinde Hrant'a timsah gözyaşı dökerlerse ne yapacağız?Ve inanın bunların sayısı hiç de az değil.

Hattâ bunların içinde kendilerini ilerici sayanlar,Hrant'ın arkadaşı olduklarını söyleyenler de var.Bu nedenle özel olarak bahsedilmeyi hak ediyorlar.

Belki de bu insanların Hrant'ı anış tarzları üzerine bir şey söylememek,susmak,duymazlıktan gelmek daha doğru olur diyenlerimiz olabilir.Ama bence doğru olmaz bu,çünkü bu tutum Türkiye'de Hrant'ın öldürülmesini saran atmosfere ilişkin çok temel bir problemi bize hatırlatıyor.

Örneğin bir haber sitesi var,vaktiyle bünyesinde Ermenilerin sorunlarıyla ilgili yazılar yazan ikisi Ermeni üç yazarına kapılarını kapattı ve yazmalarına müsaade etmedi...Ve bu site ayrıca,"'1915'te soykırım olmuştur' demek Türk milletine hakaret etmektir" veya "soykırımdan söz etmekle Türk milletine hakaret ediyorlar", biçiminde yazılar yazanlara sayfalarını açtı.Ve biliyorsunuz ki bu tür cümleler Hrant'ı öldüren yolu döşemişti.

Şimdi bu site hem kendisini ilerici sayar hem de Hrant'a gözyaşı dökerse ne diyeceğiz?

Eğer yılın 364 günü Hrant'ı öldüren atmosferin bir parçası olursanız,eğer yılın 364 günü,bir Ermeni'yi bu ülkede yaşamaya pişmân eden zehirli gazı yayanlara platform sunar,imkân tanırsanız ve ama 365. günü Hrant'a ağlarsanız ortada ciddi bir sorun var demektir.

Hrant'ın gerçek katilleri niçin bulunamadı ve niçin 14 yıldır adâlet sağlanamadı,sorularına cevap arıyorsanız,bu soruların cevabı sözünü ettiğim bu tavır alışta yatmaktadır.

Bana göre,katillerin bulunamaması,adâletin gelmemesinin nedeni,yılın 364 günü adâletsizliği yaratan atmosfere imkân yaratanların varlığıdır.

Eğer bu adâletsizliği yaratan atmosferi besleyenler,Hrant'a ağlamaya kalkarlarsa bundan özel olarak bahsedilmesi gerekiyor.

Çünkü Hrant Türkiye'nin Martin Luther King'idir.Veya bir başka deyişle,Hrant'ı,Türkiye'nin Martin Luther King'i yapmak bize bağlıdır,bizim elimizdedir.Martin Luther King,Siyah olduğu için ve Siyahların eşit vatandaşlık hakları için savaştığı için öldürüldü.

Martin Luther King'i Amerika'daki ırkçılık öldürdü.Yapısal ırkçılık bugün Amerika'nın en temel sorunudur.Bugün Amerika'da Martin Luther King'i anmak,hatırlamak demek ülkedeki yapısal ırkçılığa karşı tavır almak demektir.

Hem ırkçı olacaksınız hem Martin Luther King'e gözyaşı dökeceksiniz,olmaz böyle bir şey...

Hem Amerikan Kongresi'ni basacaksınız veya Kongre'yi basan zihniyete sayfalarınızı açacaksınız hem de Martin Luther King'e ağlayacaksınız,olmaz böyle bir şey...

Böylesi bir deli saçmalığı olamayacağı gibi,yapan olursa da ortadaki tuhaflık herkesin dikkatini çekecektir.

Ama bizler Hrant Dink'in her anma yıldönümünde bu tür deli saçmalıklarını yaşıyoruz.

Bu nedenle susmak istemiyor ve üzerine konuşmak istiyorum.

Tekrar altını çizmem lâzım:

Hrant Ermeni olduğu için öldürüldü.

Hrant Türkiye'de Ermeniler dâhil Kürt'ün,Süryani'nin,Yahudi'nin,herkesin eşit ve eşdeğer vatandaşlık hakkını savunduğu için öldürüldü.

Hrant,Türkiye'ye "tarihinizle yüzleşin,Ermenilerin acılarını anlayın" dediği için öldürüldü.

Şimdi,hem "Türkiye tarihiyle yüzleşmelidir" diyenlerin yazma imkânlarını elinden alacaksın ve "tarihle yüzleşmeye çağrı yapmak,soykırımdan söz etmek Türk milletine hakaret etmektir" diyenlere kucak açacaksın,hem de yıldönümü geldiğinde Hrant'a ağlayacaksın...

Olmaz böyle bir şey...

Ve ama bugün geldiğimiz yer budur.

Eğer bu ülkede Hrant'lar bir daha öldürülmesin istiyorsak Ermenilerin eşit ve özgür vatandaşlar olarak yaşamasını istiyorsak,yapmamız gereken şeylerin başında,bu ülkede Ermenilerin yaşamasını imkânsız hâle getiren atmosferi yaratanlara karşı tavır almamız gelir.

Acaba içimizde kaçımız,son Azerbaycan-Ermenistan Savaşı ile birlikte,Türkiye'de Ermeni olarak yaşamanın neredeyse imkânsız hâle getirildiğini farkettik?

Ermenilere yönelik nefret ve düşmânlık o boyutlardaydı ki,birçok Ermeni arkadaşım,"lânet olsun" deyip,Türkiye'yi terketmek istedi.

Peki bizler,ortalığa yayılan bu Ermeni nefretinin,düşmânlığının tarihten kaynaklandığını bilmiyor muyuz?Bu nefreti ve düşmânlığı yayanların,"tarihle yüzleşmeyin","soykırım oldu demek Türk milletine hakaret etmektir" diyenler olduğunu bilmiyor muyuz?

Galiba,bir şeyi kafamızın içine iyice kazımamız gerekir:Tarihle yüzleşmekten kaçabiliriz ama bu,tarihle bağlantılı duyguların yok olmasını sağlamaz.Aksine bu duygular alttan alta kaynamaya devam ederler.Bu kaynamanın nerede ve ne zaman patlayacağını öngörmeniz mümkün değildir ama emin olun bir gün bir biçimde patlayacağı kesindir.Hrant'ı,bu tarihten kaynaklanan duyguların patlaması öldürdü.Hrant'ı,katillerin kendi ifadesiyle,Talat Paşa'nın intikamı için öldürdüler.Son savaşta,Ermenilere yönelik kin ve nefret de bu tarihten kaynaklanan duygu patlamasının sonucudur.

O hâlde Hrant'ı 14 yıl sonra anmak istiyorsak,şu soruya bir cevap verebilmeliyiz:Türkiye'de Ermeni olarak huzur içinde yaşamanın yolu nedir?O hangi atmosferdir ki,orada bir Ermeni olarak kolayca nefes alabilmek mümkün olsun?Bu atmosferi nasıl yaratırız?Sorumun cevabını kısacak vereyim:Artık bir Ermeni'nin de kendisini rahatça bulabileceği,acısının anlaşıldığını hissettiren bir tarih anlatmamız gerekiyor.

İnsanlar bir toplum olarak,üzerinde anlaştıkları ortak bir hikâyeleri varsa birlikte yaşarlar.Yoksa birarada yaşamak olmaz.Türkiye'de Ermenilerin kendilerini rahatça bulabildikleri bir tarih-bir hikâye anlatamazsak,bu hayat Ermeniler için bir cehennem olmaya devam eder.Hrant'ı öldüren de tarihe ilişkin anlatılan bu hikâye idi...

Eğer bu cehennemi cennete çevirmek istiyorsanız önce yeni bir tarih anlatmayı öğrenmemiz ve sonra da buna uygun yeni bir Cumhuriyet kurmamız gerekiyor.Başta Hrant'ın ailesinin çektiği acı olmak üzere,bu toplumda Ermeni'siyle,Kürt'üyle,Alevi'siyle çekilen acıların bu Cumhuriyet'in yazılı olmayan anayasası hâline getirilmesi gerekir,diye düşünüyorum.

Hrant'ın ölümüne anlam verecek şey,bu topraklara ilişkin yeni hikâyenin anlatılması ve çekilen acıların bu yeni Cumhuriyet'in nasıl sessiz anayasası hâline getirileceğinin konuşulmasıdır...

Not:Bu yazı 23 Ocak 2021'de Hrant Dink anısına yapılan bir toplantıda okunmuştur.

*Prof.Dr.Taner Akçam,Hrant Dink'i anmanın anlamı nedir?,Gazete Duvar,24 Ocak 2021.

https://www.gazeteduvar.com.tr/hrant-dinki-anmanin-anlami-nedir-haber-1511228