Talin Suciyan'ın 2015'te İngilizce olarak çıkan "Modern Türkiye'de Ermeniler" kitabı,Ayşe Günaysu tarafından Türkçe'ye çevrildi ve geçtiğimiz aylarda Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.Resmî kaynakların yanı sıra,bugüne kadar bakılmamış çok sayıda Ermeni kaynaklarından da yararlanan kitap,Soykırım'ın bir-iki yılda olup biten bir felâket olmaktan çok,Soykırımsonrası dönemde de bu felâketin nasıl ve ne biçimlerde sahiplenildiğine ve Türkiye'de Ermeni olmanın nasıl bir deneyim olduğuna hem tarihsel hem de antropolojik perspektiflerden ışık tutuyor.Walter Benjamin,Nazizm döneminde yazdığı "Tarih Kavramı Üzerine Tezler" başlıklı ünlü makalesinde "ezilenlerin geleneği bize içinde yaşadığımız olağanüstü hâlin bir istisna değil kural olduğunu öğretir" demişti.İçinde yaşadığımız toplumları anlamak için,yüzümüzü ezilenlerin tarihine dönmemiz gerektiğini önermişti.Talin Suciyan da Soykırım'ı takip eden onyıllarda Türkiye'de Ermenilerin tarihini ve Ermenilere yönelik politikaları titizlikle inceleyerek,Türkiye siyâsî tarihi anlatısına yeni bir perspektif sunuyor.Kitabında da yazdığı gibi Türkiyeli Ermenilerin tarihi Türkiye tarihidir.Bu tarih,istisnayı değil kuralı açığa çıkaran bir tarihtir.Suciyan'la hem kitabı hem de Türkiye ve onun takipçisi olduğu Osmanlı'nın siyâsî idâre biçimlerini ve halklarıyla kurduğu işbirliklerini daha iyi anlayabilmemiz için geliştirilmesi gereken yeni araştırma perspektifleri üzerine konuştuk.
-Türkiye'de Soykırım'ı takip eden onyıllarda farklı farklı sınıfsal,siyâsî ve mekânsal aidiyetlere sahip Ermenilerin nasıl soykırım felâketiyle bir başına bırakıldığını anlatıyor ve hem Türkiyeli yönetici elitlerin hem yerel halkların bu felâketi nasıl sürdürdüklerini belgeler ve tanıklıklarla ortaya koyuyorsunuz.Bu belgeler ve tanıklıklar,kimileri için bir paradoksmuş gibi görünen,"Nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı İmparatorluğu'ndan radikal bir kopuş olduğunu iddia eden Cumhuriyetçiler Osmanlı'nın en büyük suçunu inkâr ediyor?" sorusuna çok önemli bir cevap veriyor.Türkiye'yi kuran ve yönetenlerin de bu suçu nasıl sahiplendiğine;Ermenileri bir düşmân,potansiyel bir tehlikeli nüfus olarak görmeye ve buna uygun politikalar izlemeye nasıl devam ettiğine dair önemli örnekler sunuyor.Bunlardan biri,Soykırım'ın baş mimârlarından Talat Paşa'nın mezârının Bakanlar Kurulu kararıyla 1943 yılında Türkiye'ye getirilmesi.Dolayısıyla,sadece bir inkâr habitusunu göstermiyor kitabınız.Aynı zamanda,Ermeni-karşıtı pratiklerdeki devamlılığı da gösteriyor.Bu konuda ne demek istersiniz?
Ermeni karşıtlığının devamı inkâr habitusuna mündemiçtir.1915/1916'da yaşananlar hakkında bir fikrimiz var ama onun Cumhuriyet'i nasıl yapısal bir biçimde şekillendirdiğine dair bir fikrimiz yok.Nasıl oluyor da,bütün bir coğrafyayı ve o coğrafyada yaşayan tüm grupları geri dönülemez şekilde etkilemiş bir dönüm noktasının daha sonraki yıllarda kaydadeğer bir yansıması olmadığı varsayılabiliyor?Mevcut literatürün çok büyük bir bölümü ya doğrudan bunu inkâr ederek,ya bu konuya hiç değinmeyip boş bırakarak bu dönüm noktasının ne anlama geldiğine dair kafa yormayı reddetmeyi seçmiştir.Son yıllarda gelişmekte olan bir literatür varsa bile,103 yıl sonra olması gerekenin çok uzağında olduğumuz su götürmez bir gerçektir.En önemlisi bu çalışmanın merkezine koyduğum hayatta kalanlar nesli artık aramızdan ayrılmıştır.
Osmanlı idâresi kendi hâkimiyetindeki halkları,onların kendi içlerindeki mezhepsel,bölgesel farklılıkları çok iyi biliyordu ve bunları da çok profesyonel bir biçimde kullanıyordu.Ermeni idâresini ve Ermenileri de Osmanlı idâresi aynı şekilde çok iyi tanıyor,İstanbul'un vilâyetlerden farklarını,Ermenilerin önemli idârî merkezlerini;Sis Katolikosluğu'nu,Kudüs Patrikhânesi'ni,Ağtamar Katolikosluğu'nu,Eçmiadzin'i bunların yetkilerini ve etkilerini çok iyi biliyordu.Zaten bölgenin en eski yerli (otokton) halklarından biri olması nedeniyle de Osmanlı yönetiminin bu halkın tarihsel gelişimini iyi bilmesi son derece normaldi.Bugünden baktığımızda ne kadar yabancı duruyor bize...Sonuçta İstanbul'daki Ermeni Patrikhânesi bir Osmanlı kurumuydu.Ayrıca Türkçe'yi yazılı,sözlü ve hattâ basılı (gerek Arap harfli gerekse Ermeni harfli olarak) en yaygın şekilde kullanan grup olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.Yani,Osmanlı idâresinin yüzyıllara dayanan ilişkileri olan,Rumlarla birlikte İmparatorluğun en kalabalık Hristiyan nüfusuna sahip,hem tarım ve hayvancılık,hem esnaf ve zanaatkârlık gibi üretim alanlarında,hem üst düzeyde sarraflar ve amiralar aracılığıyla,hem de kültürel alanda etkin,İmparatorluğun önemli bir bileşeniydi Ermeniler.Bu halkın ortadan kaldırılmasına karar vermek,bütün bu geçmişin de ortadan kaldırılmasına,artık başka bir referans noktasının olacağına,artık Ermenilerin olmayacağı yeni bir geçmiş ve gelecek dünyasının kurulacağına karar vermek demekti.
Bugüne kadar bu kararı yaşamaya devam ediyoruz.Demek ki,bu irade de kurucu bir iradedir ve ona olan ihtiyaç sürmektedir.Bu kitapta bu kurucu iradenin halkıyla el ele hangi yöntemlerle,hangi kaynaklarla nasıl bir sistematikle çalıştığını göstermeye çalıştım.Aslında tam da bu nedenle eğer başka türlü bir tarih yazılacaksa Ermeniler bu tarihin merkezine konulmalıdır diyorum.Bu Ermenilerin öneminden değil,devletin halkına "güvenerek" verdiği kararı büyük bir tutarlılıkla,kararlılıkla sürdürmüş olmasından kaynaklanıyor.Yüz yılı aşkın bir zamandan beri hiç vazgeçilmeyen,hesaplanamaz bütçelerin harcandığı,bir inkâr düzenini ayakta tutmak için her alanda aktif olarak devletin halkıyla birlikte çalışarak "millet" olduğu,hayatın her alanını belirleyen en temel konu bu olmuştur.Tam da bu nedenle Ermenileri merkeze koymamız bize başka grupların yaşadıklarına ilişkin çok temel bilgiler sunacaktır.Şunu söylemeye çalışıyorum,Ermenilerin bilgisi bu ülkenin en kadim,kuruluş bilgisidir.Fakat onların konuşmasını beklemek yerine,failliğin nasıl bir gündelik hayat yarattığı üzerine kafa yorulabilir.Suç mahalli arıyorsak,Avrupa'daki gibi yerleşim yerlerinin uzağındaki kampları aramaya gitmeye gerek yok,herkes kendi mahallesine,kendi çevresine bakabilir.Vilâyetlerde bugün en çarpıcı olan kilise ya da manastırların dinamitle yıkımlarından artakalan kalıntılar değildir;tam tersi bu sıradan olandır.Ama çarpıcı olan adına "kiliseler","mezârlıklar" ya da "Ermeni mahallesi" denilen bölgelerin bomboş,uçsuz bucaksız araziler olmalarıdır.
Ermeniler bugün boşluklarıyla varoluyor,bunu bile farketmek başlı başına önemlidir.Şu âna kadar yapılanların büyük bir kısmı,Ermenisever çoğunluğun Ermeniler adına konuşması,onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi,her türlü bilimsel ve sanatsal üretimde yapısal üstünlüklerini hiç sorgulamadan çıkarımlarda bulunmaları ile aslında yaşadığımız sistematik ve kitlesel yok etmenin üstüne epistemik şiddetin eklenmesidir.Türkiye dışında yaşayan ve bu durumu kabullenmeyen Ermenilere,Türkiyeli entelektüellerin hep yaftalarla,hep parmaklarını oynatarak,hep onları düşmânlaştırarak yaklaşması,onların bu epistemik şiddet karşısında sessiz kalmak yerine kendilerini ifade etmeleriyle,itiraz etmeleriyle ilgilidir.Yani Türkiye'nin en ilerici kesimleri açısından da en iyi Ermeni çoğunluğun hâkim görüşlerine biat eden,mutlaka onun yapısal üstünlüğünü kabul etmesi gereken,aranacak bir hak varsa,bir adâlet varsa bunun da çoğunluğun istediği ve uygun gördüğü şekilde ve bağlamda yapılmasına itiraz etmeyecek,inkârın epistemik şiddet versiyonuyla yine ve yeniden kurbânlaştırılmış Ermenidir.
-Bu söyledikleriniz sömürgeciliğe ve onun ürettiği siyâsî öznelliklere son derece içkin bir durum.En son beyaz "eleştirel" çevrelerde yere göğe sığdırılamayan "Roma" filminde gördük.Meksika'nın katliamlara uğramış yerli halkı ancak sessiz bir hizmetçi kadın rolünde sempati toplayabiliyor.Sesini çıkardığı ânda,büyü bozulacak,sadece sağcı muhafazakârlar değil solcuların da bir kısmı rahatsız olacak.Sizin de dediğiniz gibi hayatta kalana en yakıştırılan varoluş biçimi "kurbânlık",sessizlik ve faillerin soyundan gelenlerin üstünlüğünü kabul etmek...Siz kitabınızda araştırılmasını önemli bulduğunuz,henüz araştırılmamış ya da yeterince yazılıp tartışılmamış konuların da altını çiziyorsunuz.Bunlardan biri Osmanlı döneminde Kürt-Ermeni ilişkileri.Bu ilişkilerin Osmanlı yönetici elitleri tarafından nasıl idâre edildiğine bakmanın önemli olduğunu söylüyorsunuz.Aslında,Hamidiye Alayları ve Kürtlerin Ermeni Soykırımı'nda oynadığı role dair önemli çalışmalar yapıldı.Ama,benim anladığım kadarıyla sizin öneriniz bunun daha da ötesine geçmek.Yani,Kürt-Ermeni ilişkilerinin yüzyıllar boyunca nasıl idâre edildiğine bakarak İmparatorluğun yönetimsel rasyonalitesini (governmental rationality) anlamaya çalışmak.Doğru mu okumuşum sizin önerinizi?Bu ilişkilere,daha somut bir ifadeyle,Osmanlı yönetici elitleri,Kürtler ve Ermeniler üçgenine bakmak sizce neden önemli?
Evet,tam olarak söylemek istediğim bu.Eğer tarih "milliyetçilik sarhoşluğu"yla iyilerle kötülerin karşı karşıya geldikleri bir alan değilse,neden-sonuç ilişkileri,yapısal değişiklikler tarihi anlamamızda önemliyse,sadece sonuçlara odaklı düşünmememiz gerekir.Hamidiye Alayları'nın ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına uzanan arka plânını görmezden gelirsek,Hamidiye Alayları'nın kurulmasının önemli bir sebep olduğunu düşünebiliriz.Hamidiye Alayları'na katılan aşiretlerin önemli bir bölümü 1915'te aktiftirler.Evet,hattâ aralarından çocuklarını Aşiret Mektebi'ne gönderenleri de vardı.Demek ki,Osmanlı bürokrasisi Kürt aşiret liderlerinin çocuklarının kendi tedrisatından geçmesini idârî bakımdan da anlamlı buluyordu.Yani,ittifakta bulunduğu Kürt aşiretlerini sadece silâhlı birer kuvvet olarak değil aynı zamanda gerektiğinde kendi iradesini temsil edebilecek,en azından arabulucu olabilecek idârî kadrolar anlamında da önemsiyordu.Bu projenin sonucu,başarılı olup olmaması değildir önemli olan,niyet ve katılımdır.Fakat bütün bunların arka plânında,tüm bu örgütlenmeye sebep olan ne vardı?Bu soruya çoğunlukla verilen cevap Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşları kaybetmesi,"zayıflaması" ve "Batılı emperyalist devletler"in kontrolüne girmesidir.Bu anlatıda ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nun kendi halklarını nasıl idâre ettiği ile Kürtler ve Ermenilerle ilgili siyâsetine verilen yerin çok kısıtlı olması,hattâ çoğunlukla hiç olmaması bir tesâdüf değildir.Bugünden baktığımızda 1915'te Kürtlerin failliğine ilişkin yayınların giderek daha fazla yer kapladığını görebiliriz.Bu sayede söylemsel olarak kimin sorumluluğunun azaltıldığına dikkati çekmek önemlidir.
Bir diğer önemli nokta da şu:Özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihçiliğinde tarihsel dönüşümleri kesintilerle anlatmaya yönelik bir eğilim var.Bu anlatım şeklinin ve dönemselleştirmenin belli bir inkâr mekanizmasını da içinde barındırdığını söyleyebiliriz.Meselâ Ermenilerin kaynaklarından ve devletin Ermenilere yönelik hazırlattığı belgelerden 1946 sonrası dönemi okuduğumuzda bu dönemin hiç de liberal,özgürlükçü bir dönem olmadığını görürüz.Soykırımsonrası ilk Ermeni aydınları grubu tutuklanmakta,ülkeden kaçmaktadır.Böylece,Ermeniler ve aynı zamanda Türkiye,1915'ten sonra ikinci kez önemli bir entelektüel kitlesinin ortadan kaldırılmasını yaşamaktadır.Aynı şekilde ana-akım Tanzimat literatürü de çok uzun yıllar boyunca bir "yeniden düzenleme" çabası değil de,ağırlıklı olarak bir "reform" dönemi olarak yazılageldi.Türkiye modernleşmesi denildiğinde kronolojinin Tanzimat'tan başlatılması modernleşmenin bir "reform" mantığı ile tanımlanmasındandır.Özellikle İstanbul merkezli bir Tanzimat anlatısında,İmparatorluğun doğusu 2000'li yılların başına kadar,Hans-Lukas Kieser'in "Iskalanmış Barışı"na dek neredeyse hiç konu edilmedi.Hâlbuki aynı dönem,bugünkü Türkiye coğrafyasında toprak sahipliği ve aşiret ilişkilerinin tarım ve hayvancılıkla geçinmeyi imkânsızlaştırdığı,Tanzimat'ın sunduğu yeni imkânlara rağmen hak aramanın fiilen mümkün olmadığı,toplumun çekirdek kurumu olan ailenin Ermeni toplumunda altüst edildiği,Ermeni köylerinde yaşamın sürdürülebilirliğinin gittikçe zorlaştığı,Ermenilerin toplu göçlere mecbur bırakıldıkları kıtlıkların yaşandığı,idârî birim değişikliklerinin türlü çeşitli sorunlara yol açtığı bir dönemdi.Bu nedenle de Balkanlar ya da Arap vilâyetleri yerine Türkiye coğrafyasına baktığınızda,güç ilişkilerinin Ermenileri Kürtlerle devlet arasında bıraktığı doğu vilâyetleri de dâhil olmak üzere,ondokuzuncu yüzyılın "en parlak" döneminin ülkenin bugünkü coğrafyasında nasıl yaşandığını görebiliriz.Yani evet,eğer 1915'e nasıl gelindi diye bir soru ile ciddiyetle ilgileniyorsak en azından ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı'nın kendi halkları hakkında nasıl bilgi topladığına,bu bilgileri nasıl kullandığına ve kurduğu idârî birimlerin ve idâre şekillerinin ne anlama geldiğine dair burada anlatmaya çalıştığım ana-akım çerçevenin dışından,başka bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekir.O zaman 1890'ların,o tarihe kadar verilen tüm eşitlik ve hukûk mücadelelerinin,hak arayışlarının sonuçsuz kalmasının kendini en sert şekilde göstermeye başladığı dönem olduğunu,bu hâliyle de örneğin Hamidiye Alayları'nın bir sebep olmaktan çok bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz.
-"Milliyetçilik sarhoşluğu"ndan kastınızı biraz açar mısınız?
Soykırımları sadece milliyetçilikle açıklamak aslında çok derin yapısal ve tarihsel dönüşümleri inkâr eder.Milliyetçi Türkler,milliyetçi Kürtler,milliyetçi Ermeniler anlatısında herkes payına düşeni alır ve ortaya devletin sorumluluğunun her tarafa paylaştırıldığı,milliyetçiliğin lânetlendiği bir tür çok-kültürlü fast-food çıkar.Bunun tüketimi hem çok kolaydır,hem de herkesin işine gelir.Milliyetçilik
-Bu söyledikleriniz sömürgeciliğe ve onun ürettiği siyâsî öznelliklere son derece içkin bir durum.En son beyaz "eleştirel" çevrelerde yere göğe sığdırılamayan "Roma" filminde gördük.Meksika'nın katliamlara uğramış yerli halkı ancak sessiz bir hizmetçi kadın rolünde sempati toplayabiliyor.Sesini çıkardığı ânda,büyü bozulacak,sadece sağcı muhafazakârlar değil solcuların da bir kısmı rahatsız olacak.Sizin de dediğiniz gibi hayatta kalana en yakıştırılan varoluş biçimi "kurbânlık",sessizlik ve faillerin soyundan gelenlerin üstünlüğünü kabul etmek...Siz kitabınızda araştırılmasını önemli bulduğunuz,henüz araştırılmamış ya da yeterince yazılıp tartışılmamış konuların da altını çiziyorsunuz.Bunlardan biri Osmanlı döneminde Kürt-Ermeni ilişkileri.Bu ilişkilerin Osmanlı yönetici elitleri tarafından nasıl idâre edildiğine bakmanın önemli olduğunu söylüyorsunuz.Aslında,Hamidiye Alayları ve Kürtlerin Ermeni Soykırımı'nda oynadığı role dair önemli çalışmalar yapıldı.Ama,benim anladığım kadarıyla sizin öneriniz bunun daha da ötesine geçmek.Yani,Kürt-Ermeni ilişkilerinin yüzyıllar boyunca nasıl idâre edildiğine bakarak İmparatorluğun yönetimsel rasyonalitesini (governmental rationality) anlamaya çalışmak.Doğru mu okumuşum sizin önerinizi?Bu ilişkilere,daha somut bir ifadeyle,Osmanlı yönetici elitleri,Kürtler ve Ermeniler üçgenine bakmak sizce neden önemli?
Evet,tam olarak söylemek istediğim bu.Eğer tarih "milliyetçilik sarhoşluğu"yla iyilerle kötülerin karşı karşıya geldikleri bir alan değilse,neden-sonuç ilişkileri,yapısal değişiklikler tarihi anlamamızda önemliyse,sadece sonuçlara odaklı düşünmememiz gerekir.Hamidiye Alayları'nın ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına uzanan arka plânını görmezden gelirsek,Hamidiye Alayları'nın kurulmasının önemli bir sebep olduğunu düşünebiliriz.Hamidiye Alayları'na katılan aşiretlerin önemli bir bölümü 1915'te aktiftirler.Evet,hattâ aralarından çocuklarını Aşiret Mektebi'ne gönderenleri de vardı.Demek ki,Osmanlı bürokrasisi Kürt aşiret liderlerinin çocuklarının kendi tedrisatından geçmesini idârî bakımdan da anlamlı buluyordu.Yani,ittifakta bulunduğu Kürt aşiretlerini sadece silâhlı birer kuvvet olarak değil aynı zamanda gerektiğinde kendi iradesini temsil edebilecek,en azından arabulucu olabilecek idârî kadrolar anlamında da önemsiyordu.Bu projenin sonucu,başarılı olup olmaması değildir önemli olan,niyet ve katılımdır.Fakat bütün bunların arka plânında,tüm bu örgütlenmeye sebep olan ne vardı?Bu soruya çoğunlukla verilen cevap Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşları kaybetmesi,"zayıflaması" ve "Batılı emperyalist devletler"in kontrolüne girmesidir.Bu anlatıda ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nun kendi halklarını nasıl idâre ettiği ile Kürtler ve Ermenilerle ilgili siyâsetine verilen yerin çok kısıtlı olması,hattâ çoğunlukla hiç olmaması bir tesâdüf değildir.Bugünden baktığımızda 1915'te Kürtlerin failliğine ilişkin yayınların giderek daha fazla yer kapladığını görebiliriz.Bu sayede söylemsel olarak kimin sorumluluğunun azaltıldığına dikkati çekmek önemlidir.
Bir diğer önemli nokta da şu:Özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihçiliğinde tarihsel dönüşümleri kesintilerle anlatmaya yönelik bir eğilim var.Bu anlatım şeklinin ve dönemselleştirmenin belli bir inkâr mekanizmasını da içinde barındırdığını söyleyebiliriz.Meselâ Ermenilerin kaynaklarından ve devletin Ermenilere yönelik hazırlattığı belgelerden 1946 sonrası dönemi okuduğumuzda bu dönemin hiç de liberal,özgürlükçü bir dönem olmadığını görürüz.Soykırımsonrası ilk Ermeni aydınları grubu tutuklanmakta,ülkeden kaçmaktadır.Böylece,Ermeniler ve aynı zamanda Türkiye,1915'ten sonra ikinci kez önemli bir entelektüel kitlesinin ortadan kaldırılmasını yaşamaktadır.Aynı şekilde ana-akım Tanzimat literatürü de çok uzun yıllar boyunca bir "yeniden düzenleme" çabası değil de,ağırlıklı olarak bir "reform" dönemi olarak yazılageldi.Türkiye modernleşmesi denildiğinde kronolojinin Tanzimat'tan başlatılması modernleşmenin bir "reform" mantığı ile tanımlanmasındandır.Özellikle İstanbul merkezli bir Tanzimat anlatısında,İmparatorluğun doğusu 2000'li yılların başına kadar,Hans-Lukas Kieser'in "Iskalanmış Barışı"na dek neredeyse hiç konu edilmedi.Hâlbuki aynı dönem,bugünkü Türkiye coğrafyasında toprak sahipliği ve aşiret ilişkilerinin tarım ve hayvancılıkla geçinmeyi imkânsızlaştırdığı,Tanzimat'ın sunduğu yeni imkânlara rağmen hak aramanın fiilen mümkün olmadığı,toplumun çekirdek kurumu olan ailenin Ermeni toplumunda altüst edildiği,Ermeni köylerinde yaşamın sürdürülebilirliğinin gittikçe zorlaştığı,Ermenilerin toplu göçlere mecbur bırakıldıkları kıtlıkların yaşandığı,idârî birim değişikliklerinin türlü çeşitli sorunlara yol açtığı bir dönemdi.Bu nedenle de Balkanlar ya da Arap vilâyetleri yerine Türkiye coğrafyasına baktığınızda,güç ilişkilerinin Ermenileri Kürtlerle devlet arasında bıraktığı doğu vilâyetleri de dâhil olmak üzere,ondokuzuncu yüzyılın "en parlak" döneminin ülkenin bugünkü coğrafyasında nasıl yaşandığını görebiliriz.Yani evet,eğer 1915'e nasıl gelindi diye bir soru ile ciddiyetle ilgileniyorsak en azından ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı'nın kendi halkları hakkında nasıl bilgi topladığına,bu bilgileri nasıl kullandığına ve kurduğu idârî birimlerin ve idâre şekillerinin ne anlama geldiğine dair burada anlatmaya çalıştığım ana-akım çerçevenin dışından,başka bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekir.O zaman 1890'ların,o tarihe kadar verilen tüm eşitlik ve hukûk mücadelelerinin,hak arayışlarının sonuçsuz kalmasının kendini en sert şekilde göstermeye başladığı dönem olduğunu,bu hâliyle de örneğin Hamidiye Alayları'nın bir sebep olmaktan çok bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz.
-"Milliyetçilik sarhoşluğu"ndan kastınızı biraz açar mısınız?
Soykırımları sadece milliyetçilikle açıklamak aslında çok derin yapısal ve tarihsel dönüşümleri inkâr eder.Milliyetçi Türkler,milliyetçi Kürtler,milliyetçi Ermeniler anlatısında herkes payına düşeni alır ve ortaya devletin sorumluluğunun her tarafa paylaştırıldığı,milliyetçiliğin lânetlendiği bir tür çok-kültürlü fast-food çıkar.Bunun tüketimi hem çok kolaydır,hem de herkesin işine gelir.Milliyetçilik
kötüdür,kolayca lânetlenir ve "aşırı" olanına karşı mücadele etmek gerektiği konusunda tam bir konsensüs vardır.Aynı zamanda da dünya nüfusunun önemli bir kesiminin içinde yaşadığı ulus-devletin kurucu ideolojisi olarak sunulan milliyetçilik aslında bir devlet sahibi olmanın da gerek-şartı olarak görülür,yani bu bakımdan karşı konulmaz bir çekiciliği,bir iktidarı içinde barındırır.Dolayısıyla bize düşen milliyetçiliğin "kötü yüzü"yle mücadele etmek,bir devlet kazandıran "iyi yüzü"yle de barışık yaşamaktır.Bu sayede soykırımların,ırkçı saldırıların,sistematik ayrımcılıkların hepsinin hesabı "milliyetçiliğin kötü yüzü"ne çıkartılır.Bunun anlamı,soykırımların katman katman,yapısal,kolonyal idâre ve şiddet biçimlerini de içeren özelliklerinin kolaylıkla savuşturulması olur.Böylelikle imparatorluktan ulus-devlete geçişte yapısal ve idâri süreklilikler görünmez kılınır.Bu anlatıya paralel,"ama biz bir zamanlar ne güzel hep beraber yaşıyorduk" hikâyesinin de anlatılması tesâdüf değildir.Ulus-devletin,gerçekte demokratik,eşitlikçi olmasa da,olabilmesi varsayımı üzerine kurulan tahayyül geriye doğru da işletilir.Böylece ulus-devletin meşrûiyetine halel gelmez.Aynı zamanda da milliyetçiliğin bir tür kaçınılmaz gereklilik,neredeyse zamanın rûhu gibi sunulması,"kötü yüzü"yle ortaya çıkan riskleri satın almaya,bir nevi meşrû kılmaya,yarar.Bu meşrûiyet yapıların,toplumsal dönüşümlerin arkasında yatan güç ilişkilerine sürekli müdahale ederek,bunların tamamen ortaya çıkarılmasına engel olur,araştırılmasını anlamsız kılar.Çünkü bu meşrûiyeti tesis edenler ve yeniden üretenler açısından soykırım gibi radikal dönüşümlere sebep olan bir sürecin kendilerini ayakta tutan meşrûiyetin orta yerinde bir yarık açacağı çok açıktır.Bahsettiğim tahayyülleri ayakta tutmak,bu meşrûiyeti sürekli kılmak,suça,suçu örgütleyen devlete,suça katılan kitlelere,suça teşvik eden yapılara,suç için kullanılan araçlara,suç mahallerine,suçun işlenmesine karar verilmeden önce bu yönde ağır ağır atılan adımlara,toplanan bilgi ve deneyim birikimine âdetâ bir muafiyet kazandırır.Bu muafiyet ve meşrûiyet zemininin kurduğu habitus ise sonuçta inkârcılığın günlük olarak yeniden üretimini sağlayarak,inkârın garantisi olur.Bu anlatıda kurbân da ancak failleştirilerek yani "milliyetçiliği" ile görülebilir;topyekûn kurbân olmadan önce verdiği hukûkî,siyâsal,toplumsal,ekonomik,kültürel varlığı ancak ve sadece "milliyetçi" bir çerçeveden yeniden okunur.Zaten artık fiziken olmadığı bir yerde bir söz hakkının olması da düşünülemez olduğundan bu anlatıya itiraz edecek kimse de yoktur.
-Bütün bu söyledikleriniz çok önemli.Soykırım'a sebep olan yapısal nedenleri anlamamız gerektiğini söylüyorsunuz.Bu,bu yapının Soykırım'dan sonra nasıl,hangi veçhelerle devam ettiğini ve yeniden üretildiğini anlamamız açısından da oldukça önemli.Bir veçhesi sizin de kitapta sıkça vurguladığınız gibi inkâr.İnkâr,hayatta kalanı (survivor) yok sayarak,hattâ bir düzeyde yok ederek ve dilsizleştirerek Soykırım'a sebep olan yapısal ilişkilerin ve onun ürettiği siyâsî öznelliklerin de devam etmesini sağlıyor.Milliyetçiliğe çıkarılan fatura,sizin çok güzel bir şekilde ifade ettiğiniz gibi,Ermenileri de milliyetçilik çeşitleri içinde bir milliyetçiliğe hapsedip,eşitliyor.Aynı zamanda bu görünürde eleştirel ve eşitlikçi gibi görünen bakış açısı,Ermenileri Türkiye'deki herhangi bir kimlikle eş görüyor.Bu bakış açısı ayrıca Ermenilerin,Soykırım'ın hakikatini ve bundan dolayı da Türk/iye devlet geleneğini,en derin bir biçimde bildikleri hakikatini de gizliyor...
Hayatta kalanlar bu ülkenin en derin bilgisine sahip nesildi.Esasen vilâyetlerde kalan Ermenilerin İstanbul'a gelmeye zorlanmaları tam da bu bilginin vilâyetlerde kalmasını,günlük hayatın içinde varolarak kendini sürekli kılmasını engellemeye yönelikti.İstanbul'a göçe zorlanan Ermenileri burada sürekli görecek ve gözetleyecek olan bir toplum,yerel mekanizmalar ve devlet kurumları vardı,bu hâliyle vilâyetlerin "tekinsiz" yapısından daha garantiliydi.Yani Ermenilerin 1915'te sadece çölde yaşayabileceklerine karar veren yapı,1923'ten sonra da sadece panoptikonda yaşayabileceklerine karar vermişti.Burada çoğunluk aydınlarının sorabilecekleri basit sorular var.Meselâ,Ermeniler "Anadolu'nun kardeş halkları"ndan biriydilerse,neden hayatta kalanları İstanbul'daydı?Neden bütün Ermenilerin İstanbul'a sıkıştırılmış olması herkesin normalliğinden şüphe duymadığı bir olguydu?Ya da madem hakları Lozan Antlaşması ile korunmuştu,neden hayatta kalan Ermenilerin Kayseri'de,Yozgat'ta,Malatya'da,Muş'ta ya da başka yerlerde okullarını,manastırlarını,kiliselerini varetmelerine izin verilmiyordu?
-Bunlar çok önemli,ufuk açıcı noktalar,sorular...Soykırım'ı takip eden yıllarda vilâyetlerden İstanbul'a gelen Ermenilerin,toplumsal hiyerarşinin en altında kaldığını söylüyorsunuz.Bu insanlar ya da aileleri dünyada yaşanabilecek en korkunç şiddete tanık olmuş,ölümle yüz yüze gelmiş,sonrasında "Ateşoğlu Yıldırım" çetelerinin şiddetine marûz kalmış,tabiri caizse dünyaları dar edilmiş insanlar.Vilâyetleri terketmek zorunda kaldıktan sonra yerleştikleri İstanbul'da hem şehire hem İstanbul'daki Ermeni cemaatine yabancılar,yoksullar,hayatta kalmalarının bir tesâdüf sonucu olduğu bir dünyadalar.Walter Benjamin bizlere,tarihi ve toplumu anlamak istiyorsak,en ezilenlerin,sesi hiç duyulmayanların sesine dikkat kesilmemiz gerektiğini söyler.Kitabınızın birinci bölümünde siz bize vilâyetlerden gelen,İstanbul'da,Gedikpaşa'da ayakkabı atölyelerinde,Türklere yabancı,İstanbullu Ermenilere yabancı,dillerini kaybetmiş Ermenilerin seslerini aktarıyorsunuz.Toplumsal hiyerarşinin en aşağısındaki bu insanların hikâyeleri,Türkiye toplumuna dair ne söylüyor?
Benjamin'in söylediğinden yola çıkıp,hattâ onu bir adım daha ileriye götürürsek,hayatta kalma deneyiminin anlaşılmazlığıyla,aşılamazlığıyla karşılaşmaya hazır olduğumuzda bambaşka bir dünya açılır önümüze.Bu farkındalık neredeyse bir çarpma etkisidir ve ondan sonra algımız da,hassasiyetlerimiz de,baktığımız kaynaklar da,onları okuma şeklimiz de,kısacası dünyayı algılama ve yaşama şeklimiz değişir.Dolayısıyla hayatta kalanı çalışmanın merkezine koyduğumuzda belki hiçbir siyâsete katkıda bulunmaz,hiçbir devletin çıkarına bir iş yapmaz,hiç kimseye rahat edeceği bir çerçeve sunmaz,hiçbir güç ilişkisinin gereklerini yerine getirmez oluruz ama aynı zamanda insanlığın en zor deneyimlerine bakma,onunla başa çıkma uğraşı,iradeleri tamamen elinden alınmış,benlikleriyle bağları koparılmış milyonlarca insanla bir bağ kurmamızı sağlar.Aynı zamanda,böyle bir yok edici iradeyi anlamaya çalışmak,mevcut bütün meşrûiyetleri sorgulamayı öğretir.Hayatta kalanlar madunlardan farklıdır.Maduniyet çalışmalarında olduğu gibi onların sesi olma gibi bir idealimiz dahi olamaz,çünkü hayatta kalanlar âdetâ tarihin meleğidir;onlara bakabiliriz,onların ayaklarının dibinde biriken felâketleri bugüne ve şimdiye getirebiliriz ama onlar adına konuşamaz,onların gördüğü tek bir felâketi onlar gibi göremeyiz.Yani,çalışmanın merkezine hayatta kalanı koymak,maduniyetin de ötesine geçmek anlamına gelir.Savaşın,soykırımın,sürgünün,ırkçılığın hâkim olduğu bir bölgenin halklarının en fazla buna ihtiyacı yok mudur?
-Bütün bu söyledikleriniz çok önemli.Soykırım'a sebep olan yapısal nedenleri anlamamız gerektiğini söylüyorsunuz.Bu,bu yapının Soykırım'dan sonra nasıl,hangi veçhelerle devam ettiğini ve yeniden üretildiğini anlamamız açısından da oldukça önemli.Bir veçhesi sizin de kitapta sıkça vurguladığınız gibi inkâr.İnkâr,hayatta kalanı (survivor) yok sayarak,hattâ bir düzeyde yok ederek ve dilsizleştirerek Soykırım'a sebep olan yapısal ilişkilerin ve onun ürettiği siyâsî öznelliklerin de devam etmesini sağlıyor.Milliyetçiliğe çıkarılan fatura,sizin çok güzel bir şekilde ifade ettiğiniz gibi,Ermenileri de milliyetçilik çeşitleri içinde bir milliyetçiliğe hapsedip,eşitliyor.Aynı zamanda bu görünürde eleştirel ve eşitlikçi gibi görünen bakış açısı,Ermenileri Türkiye'deki herhangi bir kimlikle eş görüyor.Bu bakış açısı ayrıca Ermenilerin,Soykırım'ın hakikatini ve bundan dolayı da Türk/iye devlet geleneğini,en derin bir biçimde bildikleri hakikatini de gizliyor...
Hayatta kalanlar bu ülkenin en derin bilgisine sahip nesildi.Esasen vilâyetlerde kalan Ermenilerin İstanbul'a gelmeye zorlanmaları tam da bu bilginin vilâyetlerde kalmasını,günlük hayatın içinde varolarak kendini sürekli kılmasını engellemeye yönelikti.İstanbul'a göçe zorlanan Ermenileri burada sürekli görecek ve gözetleyecek olan bir toplum,yerel mekanizmalar ve devlet kurumları vardı,bu hâliyle vilâyetlerin "tekinsiz" yapısından daha garantiliydi.Yani Ermenilerin 1915'te sadece çölde yaşayabileceklerine karar veren yapı,1923'ten sonra da sadece panoptikonda yaşayabileceklerine karar vermişti.Burada çoğunluk aydınlarının sorabilecekleri basit sorular var.Meselâ,Ermeniler "Anadolu'nun kardeş halkları"ndan biriydilerse,neden hayatta kalanları İstanbul'daydı?Neden bütün Ermenilerin İstanbul'a sıkıştırılmış olması herkesin normalliğinden şüphe duymadığı bir olguydu?Ya da madem hakları Lozan Antlaşması ile korunmuştu,neden hayatta kalan Ermenilerin Kayseri'de,Yozgat'ta,Malatya'da,Muş'ta ya da başka yerlerde okullarını,manastırlarını,kiliselerini varetmelerine izin verilmiyordu?
-Bunlar çok önemli,ufuk açıcı noktalar,sorular...Soykırım'ı takip eden yıllarda vilâyetlerden İstanbul'a gelen Ermenilerin,toplumsal hiyerarşinin en altında kaldığını söylüyorsunuz.Bu insanlar ya da aileleri dünyada yaşanabilecek en korkunç şiddete tanık olmuş,ölümle yüz yüze gelmiş,sonrasında "Ateşoğlu Yıldırım" çetelerinin şiddetine marûz kalmış,tabiri caizse dünyaları dar edilmiş insanlar.Vilâyetleri terketmek zorunda kaldıktan sonra yerleştikleri İstanbul'da hem şehire hem İstanbul'daki Ermeni cemaatine yabancılar,yoksullar,hayatta kalmalarının bir tesâdüf sonucu olduğu bir dünyadalar.Walter Benjamin bizlere,tarihi ve toplumu anlamak istiyorsak,en ezilenlerin,sesi hiç duyulmayanların sesine dikkat kesilmemiz gerektiğini söyler.Kitabınızın birinci bölümünde siz bize vilâyetlerden gelen,İstanbul'da,Gedikpaşa'da ayakkabı atölyelerinde,Türklere yabancı,İstanbullu Ermenilere yabancı,dillerini kaybetmiş Ermenilerin seslerini aktarıyorsunuz.Toplumsal hiyerarşinin en aşağısındaki bu insanların hikâyeleri,Türkiye toplumuna dair ne söylüyor?
Benjamin'in söylediğinden yola çıkıp,hattâ onu bir adım daha ileriye götürürsek,hayatta kalma deneyiminin anlaşılmazlığıyla,aşılamazlığıyla karşılaşmaya hazır olduğumuzda bambaşka bir dünya açılır önümüze.Bu farkındalık neredeyse bir çarpma etkisidir ve ondan sonra algımız da,hassasiyetlerimiz de,baktığımız kaynaklar da,onları okuma şeklimiz de,kısacası dünyayı algılama ve yaşama şeklimiz değişir.Dolayısıyla hayatta kalanı çalışmanın merkezine koyduğumuzda belki hiçbir siyâsete katkıda bulunmaz,hiçbir devletin çıkarına bir iş yapmaz,hiç kimseye rahat edeceği bir çerçeve sunmaz,hiçbir güç ilişkisinin gereklerini yerine getirmez oluruz ama aynı zamanda insanlığın en zor deneyimlerine bakma,onunla başa çıkma uğraşı,iradeleri tamamen elinden alınmış,benlikleriyle bağları koparılmış milyonlarca insanla bir bağ kurmamızı sağlar.Aynı zamanda,böyle bir yok edici iradeyi anlamaya çalışmak,mevcut bütün meşrûiyetleri sorgulamayı öğretir.Hayatta kalanlar madunlardan farklıdır.Maduniyet çalışmalarında olduğu gibi onların sesi olma gibi bir idealimiz dahi olamaz,çünkü hayatta kalanlar âdetâ tarihin meleğidir;onlara bakabiliriz,onların ayaklarının dibinde biriken felâketleri bugüne ve şimdiye getirebiliriz ama onlar adına konuşamaz,onların gördüğü tek bir felâketi onlar gibi göremeyiz.Yani,çalışmanın merkezine hayatta kalanı koymak,maduniyetin de ötesine geçmek anlamına gelir.Savaşın,soykırımın,sürgünün,ırkçılığın hâkim olduğu bir bölgenin halklarının en fazla buna ihtiyacı yok mudur?
1922'den sonra İstanbul tam bir sürgün yeri olmuştur.Vilâyetlerden kaçmaya zorlanan,korkutulan,mâllarına el konulan,kızlarının kaçırılması ile tehdit edilen hayatta kalanlar akın akın İstanbul'a geldiler.Bu yolculuğu yapabilmek için bile koşulların uygun olması önemliydi,her isteyen,istediği gibi yola koyulup gelemiyordu.Pek çok kadın Müslümanlaştırıldığından ve bulundukları evlerden çıkamadıklarından vilâyetlerde kalmıştı örneğin.İstanbul'a gelebilenleri kağtagan merkezlerinde üst üste kalınan,haftalar,aylar hattâ yıllar bekliyordu.1915 öncesinde hayatlarından,ailelerinden eser yoktu.Her şeyleri alınmış,hayatta kalmaları benlikleri ile bütün bağlarının kopartılması şartına bağlanmış insanlardan bahsediyoruz.
1930'lu yılların sonuna kadar İstanbul Ermenileri bu kağtagan merkezlerini açık tutmak için çalıştı.Fakat bu merkezler kapatıldıktan sonra da 1940'lı,1950'li,1960'lı ve sonrasındaki yıllarda da kağtaganlık hiç bitmedi.Vilâyetlerden gelenlere aş,bir de çatı sağlanıyordu ama kendi ayakları üzerinde durmaları da bekleniyordu.Özellikle Ermenice bilmeyenler,ki vilâyetlerde Ermeni okulları kapatıldığından ve yeniden açılmasına izin verilmediğinden yeni kuşakların çoğu sadece Kürtçe ya da Türkçe bilerek geliyorlardı İstanbul'a,İstanbul'daki Ermenilerle sosyalizasyonları onyıllar aldı.Aralarında bir dil sorunu değil,bir hayat ve hayatta kalma farkı vardı.İstanbul'daki Ermeniler olanları elbette ki biliyordu,pek çoğu akrabalarını kaybetmişti,İstanbul'un orta yerinde Ermenilerin yetişmiş bütün beyin gücü toplanıp götürülmüş,yok edilmişti.Ermeniler için artık İstanbul dâhil hiçbir yer güvenli değildi.Ama bunların ötesinde bir gerçek vardı.Vilâyetlerde yaşayan Ermeniler "yergir"de yani tarihî yurtlarında yaşayagelmiş kuşaklardı,ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren vilâyetlerdeki Ermeniler,sorunlarına çözüm bulunamayan,sürekli şikâyetleri İstanbul'a gelen,hiçbir işleri sonuca bağlanamayan,çoğunlukla göçmen işçi yani bantukhd olmalarıyla bilinen insanlardı.İstanbul'dakiler ne onların köylerindeki dinamikleri,ne gündelik hayatlarını ne de hayatta kalma deneyimlerini biliyorlardı.Bunu öğrenmeleri yirminci yüzyıl boyunca devam etti.Şans eseri hayatta kalmış,bir bademcik ameliyatı için İstanbul'a gelip,bir daha köyüne dönememiş,1915'te bütün ailesini kaybetmiş,bir hayatta kalan olan Hagop Mıntzuri'nin(2) kalan hayatını köy hayatını yazmaya,o hayatı hiç olmazsa edebiyâtta ayakta tutmaya çalışmasını bu çerçeveden de okumak mümkündür.
Vilâyetlerden gelenler için İstanbul çoğunlukla yeni çileler,yeni yoksulluklar,yeni yoksunluklar ve yeni hayatta kalma mücadeleleri demek oldu.İstanbul'un derde deva olmadığını anlayan bu nüfusun önemli bir kısmı ilk fırsatta başka bir ülkeye göç etti.ABD'ne,Kanada'ya giden,Almanya'ya işçi göçüyle gelen çok sayıda hayatta kalan Ermeni oldu örneğin.Bizim de bütün okul hayatımız boyunca sınıf arkadaşlarımız aileleriyle göç etmeye devam ettiler.Bu sürekli sürgünlüğün,yani kağtaganlığın ortak noktası ise,nereye giderlerse gitsinler,hiç kimsenin bu insanların ne yaşadığıyla,yaşadıklarının ne anlama geldiğiyle ilgilenmemesi oldu.Cumhuriyet öncesinde ülkeyi terketmeye zorlananlar da aynı durumdaydılar ve daha sonraki kuşaklarla aynı kaderi paylaşıyorlardı.Hayat hiç tanımadıkları coğrafyalarda,dilini,yolunu yordamını bilmedikleri ülkelerde,üstelik hiçbir kazanılmış hak olmadan,toptan kaybedilenlerle devam ediyordu.Çoğunun gidebilecekleri bir devlet temsilciliği,en basit bürokratik işlemleri yapmak için başvurabilecekleri bir merci onyıllarca olmadı.
Hayatta kalanlar kuşağına mensup olanlar her gittikleri yerde,ister İstanbul olsun,ister ABD,ya da başka ülkeler,hayatta kalanlar olmaya devam ettiler;memleketlerini,ailelerini hattâ benliklerini kaybeden insanlar hâline getirilmelerinin ne demek olduğuyla kimse ilgilenmedi,yani onlar yaşadıklarıyla görül/nmez oldular,görül/nmez kılındılar.Bu görül/nmezlikte,onların gördüğü,bizim göremediğimiz tek bir felâket vardı.
-Tarihin meleğinin durup bakakaldığı,ilerlemenin şiddetiyle yokmuş gibi yapılmaya çalışılan bir felâket...Bu kitapla,parçalanmış hakikatin parçalarının bir bölümünü yeryüzüne çıkardığınız için çok teşekkürler sevgili Talin...
***
1-Walter Benjamin,Pasajlar,İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,1992,s.37.
2-Türkçe ve Ermenice eserleri için bkz. Hagop Mıntzuri,https://www.arasyayincilik.com/tr/kitaplar/istanbul-anilari/218.
*Dr.Talin Suciyan,İmparatorluktan 1923 sonrasına:Tarihin meleğinin bakakaldığı,Röportaj:Deniz Yonucu,Birikim,Sayı:360,Nisan 2019,s.51-57.
***
1-Walter Benjamin,Pasajlar,İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,1992,s.37.
2-Türkçe ve Ermenice eserleri için bkz. Hagop Mıntzuri,https://www.arasyayincilik.com/tr/kitaplar/istanbul-anilari/218.
*Dr.Talin Suciyan,İmparatorluktan 1923 sonrasına:Tarihin meleğinin bakakaldığı,Röportaj:Deniz Yonucu,Birikim,Sayı:360,Nisan 2019,s.51-57.