29 Kasım 2019 Cuma

İmparatorluktan 1923 sonrasına:Tarihin meleğinin bakakaldığı/Dr.Talin Suciyan*

"Klee'nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır.Bir melek betimlenmiştir bu resimde;meleğin görünüşü,sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir.Gözleri,ağzı ve kanatları açılmıştır.Tarihin meleği de böyle gözükmelidir.Yüzünü geçmişe çevirmiştir.Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada,o tek bir felâket görür,yıkıntıları birbiri üstüne yığıp,onun ayakları dibine fırlatan bir felâket.Melek,büyük bir olasılıkla orada kalmak,ölüleri diriltmek,parçalanmış olanı yeniden biraraya getirmek ister..."-Walter Benjemin(1)

Talin Suciyan'ın 2015'te İngilizce olarak çıkan "Modern Türkiye'de Ermeniler" kitabı,Ayşe Günaysu tarafından Türkçe'ye çevrildi ve geçtiğimiz aylarda Aras Yayıncılık tarafından yayımlandı.Resmî kaynakların yanı sıra,bugüne kadar bakılmamış çok sayıda Ermeni kaynaklarından da yararlanan kitap,Soykırım'ın bir-iki yılda olup biten bir felâket olmaktan çok,Soykırımsonrası dönemde de bu felâketin nasıl ve ne biçimlerde sahiplenildiğine ve Türkiye'de Ermeni olmanın nasıl bir deneyim olduğuna hem tarihsel hem de antropolojik perspektiflerden ışık tutuyor.Walter Benjamin,Nazizm döneminde yazdığı "Tarih Kavramı Üzerine Tezler" başlıklı ünlü makalesinde "ezilenlerin geleneği bize içinde yaşadığımız olağanüstü hâlin bir istisna değil kural olduğunu öğretir" demişti.İçinde yaşadığımız toplumları anlamak için,yüzümüzü ezilenlerin tarihine dönmemiz gerektiğini önermişti.Talin Suciyan da Soykırım'ı takip eden onyıllarda Türkiye'de Ermenilerin tarihini ve Ermenilere yönelik politikaları titizlikle inceleyerek,Türkiye siyâsî tarihi anlatısına yeni bir perspektif sunuyor.Kitabında da yazdığı gibi Türkiyeli Ermenilerin tarihi Türkiye tarihidir.Bu tarih,istisnayı değil kuralı açığa çıkaran bir tarihtir.Suciyan'la hem kitabı hem de Türkiye ve onun takipçisi olduğu Osmanlı'nın siyâsî idâre biçimlerini ve halklarıyla kurduğu işbirliklerini daha iyi anlayabilmemiz için geliştirilmesi gereken yeni araştırma perspektifleri üzerine konuştuk.


-Türkiye'de Soykırım'ı takip eden onyıllarda farklı farklı sınıfsal,siyâsî ve mekânsal aidiyetlere sahip Ermenilerin nasıl soykırım felâketiyle bir başına bırakıldığını anlatıyor ve hem Türkiyeli yönetici elitlerin hem yerel halkların bu felâketi nasıl sürdürdüklerini belgeler ve tanıklıklarla ortaya koyuyorsunuz.Bu belgeler ve tanıklıklar,kimileri için bir paradoksmuş gibi görünen,"Nasıl oluyor da Türkiye Cumhuriyeti'nin Osmanlı İmparatorluğu'ndan radikal bir kopuş olduğunu iddia eden Cumhuriyetçiler Osmanlı'nın en büyük suçunu inkâr ediyor?" sorusuna çok önemli bir cevap veriyor.Türkiye'yi kuran ve yönetenlerin de bu suçu nasıl sahiplendiğine;Ermenileri bir düşmân,potansiyel bir tehlikeli nüfus olarak görmeye ve buna uygun politikalar izlemeye nasıl devam ettiğine dair önemli örnekler sunuyor.Bunlardan biri,Soykırım'ın baş mimârlarından Talat Paşa'nın mezârının Bakanlar Kurulu kararıyla 1943 yılında Türkiye'ye getirilmesi.Dolayısıyla,sadece bir inkâr habitusunu göstermiyor kitabınız.Aynı zamanda,Ermeni-karşıtı pratiklerdeki devamlılığı da gösteriyor.Bu konuda ne demek istersiniz?


Ermeni karşıtlığının devamı inkâr habitusuna mündemiçtir.1915/1916'da yaşananlar hakkında bir fikrimiz var ama onun Cumhuriyet'i nasıl yapısal bir biçimde şekillendirdiğine dair bir fikrimiz yok.Nasıl oluyor da,bütün bir coğrafyayı ve o coğrafyada yaşayan tüm grupları geri dönülemez şekilde etkilemiş bir dönüm noktasının daha sonraki yıllarda kaydadeğer bir yansıması olmadığı varsayılabiliyor?Mevcut literatürün çok büyük bir bölümü ya doğrudan bunu inkâr ederek,ya bu konuya hiç değinmeyip boş bırakarak bu dönüm noktasının ne anlama geldiğine dair kafa yormayı reddetmeyi seçmiştir.Son yıllarda gelişmekte olan bir literatür varsa bile,103 yıl sonra olması gerekenin çok uzağında olduğumuz su götürmez bir gerçektir.En önemlisi bu çalışmanın merkezine koyduğum hayatta kalanlar nesli artık aramızdan ayrılmıştır.

Osmanlı idâresi kendi hâkimiyetindeki halkları,onların kendi içlerindeki mezhepsel,bölgesel farklılıkları çok iyi biliyordu ve bunları da çok profesyonel bir biçimde kullanıyordu.Ermeni idâresini ve Ermenileri de Osmanlı idâresi aynı şekilde çok iyi tanıyor,İstanbul'un vilâyetlerden farklarını,Ermenilerin önemli idârî merkezlerini;Sis Katolikosluğu'nu,Kudüs Patrikhânesi'ni,Ağtamar Katolikosluğu'nu,Eçmiadzin'i bunların yetkilerini ve etkilerini çok iyi biliyordu.Zaten bölgenin en eski yerli (otokton) halklarından biri olması nedeniyle de Osmanlı yönetiminin bu halkın tarihsel gelişimini iyi bilmesi son derece normaldi.Bugünden baktığımızda ne kadar yabancı duruyor bize...Sonuçta İstanbul'daki Ermeni Patrikhânesi bir Osmanlı kurumuydu.Ayrıca Türkçe'yi yazılı,sözlü ve hattâ basılı (gerek Arap harfli gerekse Ermeni harfli olarak) en yaygın şekilde kullanan grup olduğunu da rahatlıkla söyleyebiliriz.Yani,Osmanlı idâresinin yüzyıllara dayanan ilişkileri olan,Rumlarla birlikte İmparatorluğun en kalabalık Hristiyan nüfusuna sahip,hem tarım ve hayvancılık,hem esnaf ve zanaatkârlık gibi üretim alanlarında,hem üst düzeyde sarraflar ve amiralar aracılığıyla,hem de kültürel alanda etkin,İmparatorluğun önemli bir bileşeniydi Ermeniler.Bu halkın ortadan kaldırılmasına karar vermek,bütün bu geçmişin de ortadan kaldırılmasına,artık başka bir referans noktasının olacağına,artık Ermenilerin olmayacağı yeni bir geçmiş ve gelecek dünyasının kurulacağına karar vermek demekti.

Bugüne kadar bu kararı yaşamaya devam ediyoruz.Demek ki,bu irade de kurucu bir iradedir ve ona olan ihtiyaç sürmektedir.Bu kitapta bu kurucu iradenin halkıyla el ele hangi yöntemlerle,hangi kaynaklarla nasıl bir sistematikle çalıştığını göstermeye çalıştım.Aslında tam da bu nedenle eğer başka türlü bir tarih yazılacaksa Ermeniler bu tarihin merkezine konulmalıdır diyorum.Bu Ermenilerin öneminden değil,devletin halkına "güvenerek" verdiği kararı büyük bir tutarlılıkla,kararlılıkla sürdürmüş olmasından kaynaklanıyor.Yüz yılı aşkın bir zamandan beri hiç vazgeçilmeyen,hesaplanamaz bütçelerin harcandığı,bir inkâr düzenini ayakta tutmak için her alanda aktif olarak devletin halkıyla birlikte çalışarak "millet" olduğu,hayatın her alanını belirleyen en temel konu bu olmuştur.Tam da bu nedenle Ermenileri merkeze koymamız bize başka grupların yaşadıklarına ilişkin çok temel bilgiler sunacaktır.Şunu söylemeye çalışıyorum,Ermenilerin bilgisi bu ülkenin en kadim,kuruluş bilgisidir.Fakat onların konuşmasını beklemek yerine,failliğin nasıl bir gündelik hayat yarattığı üzerine kafa yorulabilir.Suç mahalli arıyorsak,Avrupa'daki gibi yerleşim yerlerinin uzağındaki kampları aramaya gitmeye gerek yok,herkes kendi mahallesine,kendi çevresine bakabilir.Vilâyetlerde bugün en çarpıcı olan kilise ya da manastırların dinamitle yıkımlarından artakalan kalıntılar değildir;tam tersi bu sıradan olandır.Ama çarpıcı olan adına "kiliseler","mezârlıklar" ya da "Ermeni mahallesi" denilen bölgelerin bomboş,uçsuz bucaksız araziler olmalarıdır.

Ermeniler bugün boşluklarıyla varoluyor,bunu bile farketmek başlı başına önemlidir.Şu âna kadar yapılanların büyük bir kısmı,Ermenisever çoğunluğun Ermeniler adına konuşması,onlara ne yapmaları gerektiğini söylemesi,her türlü bilimsel ve sanatsal üretimde yapısal üstünlüklerini hiç sorgulamadan çıkarımlarda bulunmaları ile aslında yaşadığımız sistematik ve kitlesel yok etmenin üstüne epistemik şiddetin eklenmesidir.Türkiye dışında yaşayan ve bu durumu kabullenmeyen Ermenilere,Türkiyeli entelektüellerin hep yaftalarla,hep parmaklarını oynatarak,hep onları düşmânlaştırarak yaklaşması,onların bu epistemik şiddet karşısında sessiz kalmak yerine kendilerini ifade etmeleriyle,itiraz etmeleriyle ilgilidir.Yani Türkiye'nin en ilerici kesimleri açısından da en iyi Ermeni çoğunluğun hâkim görüşlerine biat eden,mutlaka onun yapısal üstünlüğünü kabul etmesi gereken,aranacak bir hak varsa,bir adâlet varsa bunun da çoğunluğun istediği ve uygun gördüğü şekilde ve bağlamda yapılmasına itiraz etmeyecek,inkârın epistemik şiddet versiyonuyla yine ve yeniden kurbânlaştırılmış Ermenidir.

-Bu söyledikleriniz sömürgeciliğe ve onun ürettiği siyâsî öznelliklere son derece içkin bir durum.En son beyaz "eleştirel" çevrelerde yere göğe sığdırılamayan "Roma" filminde gördük.Meksika'nın katliamlara uğramış yerli halkı ancak sessiz bir hizmetçi kadın rolünde sempati toplayabiliyor.Sesini çıkardığı ânda,büyü bozulacak,sadece sağcı muhafazakârlar değil solcuların da bir kısmı rahatsız olacak.Sizin de dediğiniz gibi hayatta kalana en yakıştırılan varoluş biçimi "kurbânlık",sessizlik ve faillerin soyundan gelenlerin üstünlüğünü kabul etmek...Siz kitabınızda araştırılmasını önemli bulduğunuz,henüz araştırılmamış ya da yeterince yazılıp tartışılmamış konuların da altını çiziyorsunuz.Bunlardan biri Osmanlı döneminde Kürt-Ermeni ilişkileri.Bu ilişkilerin Osmanlı yönetici elitleri tarafından nasıl idâre edildiğine bakmanın önemli olduğunu söylüyorsunuz.Aslında,Hamidiye Alayları ve Kürtlerin Ermeni Soykırımı'nda oynadığı role dair önemli çalışmalar yapıldı.Ama,benim anladığım kadarıyla sizin öneriniz bunun daha da ötesine geçmek.Yani,Kürt-Ermeni ilişkilerinin yüzyıllar boyunca nasıl idâre edildiğine bakarak İmparatorluğun yönetimsel rasyonalitesini (governmental rationality) anlamaya çalışmak.Doğru mu okumuşum sizin önerinizi?Bu ilişkilere,daha somut bir ifadeyle,Osmanlı yönetici elitleri,Kürtler ve Ermeniler üçgenine bakmak sizce neden önemli?


Evet,tam olarak söylemek istediğim bu.Eğer tarih "milliyetçilik sarhoşluğu"yla iyilerle kötülerin karşı karşıya geldikleri bir alan değilse,neden-sonuç ilişkileri,yapısal değişiklikler tarihi anlamamızda önemliyse,sadece sonuçlara odaklı düşünmememiz gerekir.Hamidiye Alayları'nın ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısına uzanan arka plânını görmezden gelirsek,Hamidiye Alayları'nın kurulmasının önemli bir sebep olduğunu düşünebiliriz.Hamidiye Alayları'na katılan aşiretlerin önemli bir bölümü 1915'te aktiftirler.Evet,hattâ aralarından çocuklarını Aşiret Mektebi'ne gönderenleri de vardı.Demek ki,Osmanlı bürokrasisi Kürt aşiret liderlerinin çocuklarının kendi tedrisatından geçmesini idârî bakımdan da anlamlı buluyordu.Yani,ittifakta bulunduğu Kürt aşiretlerini sadece silâhlı birer kuvvet olarak değil aynı zamanda gerektiğinde kendi iradesini temsil edebilecek,en azından arabulucu olabilecek idârî kadrolar anlamında da önemsiyordu.Bu projenin sonucu,başarılı olup olmaması değildir önemli olan,niyet ve katılımdır.Fakat bütün bunların arka plânında,tüm bu örgütlenmeye sebep olan ne vardı?Bu soruya çoğunlukla verilen cevap Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşları kaybetmesi,"zayıflaması" ve "Batılı emperyalist devletler"in kontrolüne girmesidir.Bu anlatıda ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Osmanlı İmparatorluğu'nun kendi halklarını nasıl idâre ettiği ile Kürtler ve Ermenilerle ilgili siyâsetine verilen yerin çok kısıtlı olması,hattâ çoğunlukla hiç olmaması bir tesâdüf değildir.Bugünden baktığımızda 1915'te Kürtlerin failliği
ne ilişkin yayınların giderek daha fazla yer kapladığını görebiliriz.Bu sayede söylemsel olarak kimin sorumluluğunun azaltıldığına dikkati çekmek önemlidir.

Bir diğer önemli nokta da şu:Özellikle Osmanlı ve Türkiye tarihçiliğinde tarihsel dönüşümleri kesintilerle anlatmaya yönelik bir eğilim var.Bu anlatım şeklinin ve dönemselleştirmenin belli bir inkâr mekanizmasını da içinde barındırdığını söyleyebiliriz.Meselâ Ermenilerin kaynaklarından ve devletin Ermenilere yönelik hazırlattığı belgelerden 1946 sonrası dönemi okuduğumuzda bu dönemin hiç de liberal,özgürlükçü bir dönem olmadığını görürüz.Soykırımsonrası ilk Ermeni aydınları grubu tutuklanmakta,ülkeden kaçmaktadır.Böylece,Ermeniler ve aynı zamanda Türkiye,1915'ten sonra ikinci kez önemli bir entelektüel kitlesinin ortadan kaldırılmasını yaşamaktadır.Aynı şekilde ana-akım Tanzimat literatürü de çok uzun yıllar boyunca bir "yeniden düzenleme" çabası değil de,ağırlıklı olarak bir "reform" dönemi olarak yazılageldi.Türkiye modernleşmesi denildiğinde kronolojinin Tanzimat'tan başlatılması modernleşmenin bir "reform" mantığı ile tanımlanmasındandır.Özellikle İstanbul merkezli bir Tanzimat anlatısında,İmparatorluğun doğusu 2000'li yılların başına kadar,Hans-Lukas Kieser'in "Iskalanmış Barışı"na dek neredeyse hiç konu edilmedi.Hâlbuki aynı dönem,bugünkü Türkiye coğrafyasında toprak sahipliği ve aşiret ilişkilerinin tarım ve hayvancılıkla geçinmeyi imkânsızlaştırdığı,Tanzimat'ın sunduğu yeni imkânlara rağmen hak aramanın fiilen mümkün olmadığı,toplumun çekirdek kurumu olan ailenin Ermeni toplumunda altüst edildiği,Ermeni köylerinde yaşamın sürdürülebilirliğinin gittikçe zorlaştığı,Ermenilerin toplu göçlere mecbur bırakıldıkları kıtlıkların yaşandığı,idârî birim değişikliklerinin türlü çeşitli sorunlara yol açtığı bir dönemdi.Bu nedenle de Balkanlar ya da Arap vilâyetleri yerine Türkiye coğrafyasına baktığınızda,güç ilişkilerinin Ermenileri Kürtlerle devlet arasında bıraktığı doğu vilâyetleri de dâhil olmak üzere,ondokuzuncu yüzyılın "en parlak" döneminin ülkenin bugünkü coğrafyasında nasıl yaşandığını görebiliriz.Yani evet,eğer 1915'e nasıl gelindi diye bir soru ile
ciddiyetle ilgileniyorsak en azından ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısından itibaren Osmanlı'nın kendi halkları hakkında nasıl bilgi topladığına,bu bilgileri nasıl kullandığına ve kurduğu idârî birimlerin ve idâre şekillerinin ne anlama geldiğine dair burada anlatmaya çalıştığım ana-akım çerçevenin dışından,başka bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekir.O zaman 1890'ların,o tarihe kadar verilen tüm eşitlik ve hukûk mücadelelerinin,hak arayışlarının sonuçsuz kalmasının kendini en sert şekilde göstermeye başladığı dönem olduğunu,bu hâliyle de örneğin Hamidiye Alayları'nın bir sebep olmaktan çok bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz.

-"Milliyetçilik sarhoşluğu"ndan kastınızı biraz açar mısınız?


Soykırımları sadece milliyetçilikle açıklamak aslında çok derin yapısal ve tarihsel dönüşümleri inkâr eder.Milliyetçi Türkler,milliyetçi Kürtler,milliyetçi Ermeniler anlatısında herkes payına düşeni alır ve ortaya devletin sorumluluğunun her tarafa paylaştırıldığı,milliyetçiliğin lânetlendiği bir tür çok-kültürlü fast-food çıkar.Bunun tüketimi hem çok kolaydır,hem de herkesin işine gelir.Milliyetçilik
kötüdür,kolayca lânetlenir ve "aşırı" olanına karşı mücadele etmek gerektiği konusunda tam bir konsensüs vardır.Aynı zamanda da dünya nüfusunun önemli bir kesiminin içinde yaşadığı ulus-devletin kurucu ideolojisi olarak sunulan milliyetçilik aslında bir devlet sahibi olmanın da gerek-şartı olarak görülür,yani bu bakımdan karşı konulmaz bir çekiciliği,bir iktidarı içinde barındırır.Dolayısıyla bize düşen milliyetçiliğin "kötü yüzü"yle mücadele etmek,bir devlet kazandıran "iyi yüzü"yle de barışık yaşamaktır.Bu sayede soykırımların,ırkçı saldırıların,sistematik ayrımcılıkların hepsinin hesabı "milliyetçiliğin kötü yüzü"ne çıkartılır.Bunun anlamı,soykırımların katman katman,yapısal,kolonyal idâre ve şiddet biçimlerini de içeren özelliklerinin kolaylıkla savuşturulması olur.Böylelikle imparatorluktan ulus-devlete geçişte yapısal ve idâri süreklilikler görünmez kılınır.Bu anlatıya paralel,"ama biz bir zamanlar ne güzel hep beraber yaşıyorduk" hikâyesinin de anlatılması tesâdüf değildir.Ulus-devletin,gerçekte demokratik,eşitlikçi olmasa da,olabilmesi varsayımı üzerine kurulan tahayyül geriye doğru da işletilir.Böylece ulus-devletin meşrûiyetine halel gelmez.Aynı zamanda da milliyetçiliğin bir tür kaçınılmaz gereklilik,neredeyse zamanın rûhu gibi sunulması,"kötü yüzü"yle ortaya çıkan riskleri satın almaya,bir nevi meşrû kılmaya,yarar.Bu meşrûiyet yapıların,toplumsal dönüşümlerin arkasında yatan güç ilişkilerine sürekli müdahale ederek,bunların tamamen ortaya çıkarılmasına engel olur,araştırılmasını anlamsız kılar.Çünkü bu meşrûiyeti tesis edenler ve yeniden üretenler açısından soykırım gibi radikal dönüşümlere sebep olan bir sürecin kendilerini ayakta tutan meşrûiyetin orta yerinde bir yarık açacağı çok açıktır.Bahsettiğim tahayyülleri ayakta tutmak,bu meşrûiyeti sürekli kılmak,suça,suçu örgütleyen devlete,suça katılan kitlelere,suça teşvik eden yapılara,suç için kullanılan araçlara,suç mahallerine,suçun işlenmesine karar verilmeden önce bu yönde ağır ağır atılan adımlara,toplanan bilgi ve deneyim birikimine âdetâ bir muafiyet kazandırır.Bu muafiyet ve meşrûiyet zemininin kurduğu habitus ise sonuçta inkârcılığın günlük olarak yeniden üretimini sağlayarak,inkârın garantisi olur.Bu anlatıda kurbân da ancak failleştirilerek yani "milliyetçiliği" ile görülebilir;topyekûn kurbân olmadan önce verdiği hukûkî,siyâsal,toplumsal,ekonomik,kültürel varlığı ancak ve sadece "milliyetçi" bir çerçeveden yeniden okunur.Zaten artık fiziken olmadığı bir yerde bir söz hakkının olması da düşünülemez olduğundan bu anlatıya itiraz edecek kimse de yoktur.

-
Bütün bu söyledikleriniz çok önemli.Soykırım'a sebep olan yapısal nedenleri anlamamız gerektiğini söylüyorsunuz.Bu,bu yapının Soykırım'dan sonra nasıl,hangi veçhelerle devam ettiğini ve yeniden üretildiğini anlamamız açısından da oldukça önemli.Bir veçhesi sizin de kitapta sıkça vurguladığınız gibi inkâr.İnkâr,hayatta kalanı (survivor) yok sayarak,hattâ bir düzeyde yok ederek ve dilsizleştirerek Soykırım'a sebep olan yapısal ilişkilerin ve onun ürettiği siyâsî öznelliklerin de devam etmesini sağlıyor.Milliyetçiliğe çıkarılan fatura,sizin çok güzel bir şekilde ifade ettiğiniz gibi,Ermenileri de milliyetçilik çeşitleri içinde bir milliyetçiliğe hapsedip,eşitliyor.Aynı zamanda bu görünürde eleştirel ve eşitlikçi gibi görünen bakış açısı,Ermenileri Türkiye'deki herhangi bir kimlikle eş görüyor.Bu bakış açısı ayrıca Ermenilerin,Soykırım'ın hakikatini ve bundan dolayı da Türk/iye devlet geleneğini,en derin bir biçimde bildikleri hakikatini de gizliyor...

Hayatta kalanlar bu ülkenin en derin bilgisine sahip nesildi.Esasen vilâyetlerde kalan Ermenilerin İstanbul'a gelmeye zorlanmaları tam da bu bilginin vilâyetlerde kalmasını,günlük hayatın içinde varolarak kendini sürekli kılmasını engellemeye yönelikti.İstanbul'a göçe zorlanan Ermenileri burada sürekli görecek ve gözetleyecek olan bir toplum,yerel mekanizmalar ve devlet kurumları vardı,bu hâliyle vilâyetlerin "tekinsiz" yapısından daha garantiliydi.Yani Ermenilerin 1915'te sadece çölde yaşayabileceklerine karar veren yapı,1923'ten sonra da sadece panoptikonda yaşayabileceklerine karar vermişti.Burada çoğunluk aydınlarının sorabilecekleri basit sorular var.Meselâ,Ermeniler "Anadolu'nun kardeş halkları"ndan biriydilerse,neden hayatta kalanları İstanbul'daydı?Neden bütün Ermenilerin İstanbul'a sıkıştırılmış olması herkesin normalliğinden şüphe duymadığı bir olguydu?Ya da madem hakları Lozan Antlaşması ile korunmuştu,neden hayatta kalan Ermenilerin Kayseri'de,Yozgat'ta,Malatya'da,Muş'ta ya da başka yerlerde okullarını,manastırlarını,kiliselerini varetmelerine izin verilmiyordu?


-Bunlar çok önemli,ufuk açıcı noktalar,sorular...Soykırım'ı takip eden yıllarda vilâyetlerden İstanbul'a gelen Ermenilerin,toplumsal hiyerarşinin en altında kaldığını söylüyorsunuz.Bu insanlar ya da aileleri dünyada yaşanabilecek en korkunç şiddete tanık olmuş,ölümle yüz yüze gelmiş,sonrasında "Ateşoğlu Yıldırım" çetelerinin şiddetine marûz kalmış,tabiri caizse dünyaları dar edilmiş insanlar.Vilâyetleri terketmek zorunda kaldıktan sonra yerleştikleri İstanbul'da hem şehire hem İstanbul'daki Ermeni cemaatine yabancılar,yoksullar,hayatta kalmalarının bir tesâdüf sonucu olduğu bir dünyadalar.Walter Benjamin bizlere,tarihi ve toplumu anlamak istiyorsak,en ezilenlerin,sesi hiç duyulmayanların sesine dikkat kesilmemiz gerektiğini söyler.Kitabınızın birinci bölümünde siz bize vilâ
yetlerden gelen,İstanbul'da,Gedikpaşa'da ayakkabı atölyelerinde,Türklere yabancı,İstanbullu Ermenilere yabancı,dillerini kaybetmiş Ermenilerin seslerini aktarıyorsunuz.Toplumsal hiyerarşinin en aşağısındaki bu insanların hikâyeleri,Türkiye toplumuna dair ne söylüyor?

Benjamin'in söylediğinden yola çıkıp,hattâ onu bir adım daha ileriye götürürsek,hayatta kalma deneyiminin anlaşılmazlığıyla,aşılamazlığıyla karşılaşmaya hazır olduğumuzda bambaşka bir dünya açılır önümüze.Bu farkındalık neredeyse bir çarpma etkisidir ve ondan sonra algımız da,hassasiyetlerimiz de,baktığımız kaynaklar da,onları okuma şeklimiz de,kısacası dünyayı algılama ve yaşama şeklimiz değişir.Dolayısıyla hayatta kalanı çalışmanın merkezine koyduğumuzda belki hiçbir siyâsete katkıda bulunmaz,hiçbir devletin çıkarına bir iş yapmaz,hiç kimseye rahat edeceği bir çerçeve sunmaz,hiçbir güç ilişkisinin gereklerini yerine getirmez oluruz ama aynı zamanda insanlığın en zor deneyimlerine bakma,onunla başa çıkma uğraşı,iradeleri tamamen elinden alınmış,benlikleriyle bağları koparılmış milyonlarca insanla bir bağ kurmamızı sağlar.Aynı zamanda,böyle bir yok edici iradeyi anlamaya çalışmak,mevcut bütün meşrûiyetleri sorgulamayı öğretir.Hayatta kalanlar madunlardan farklıdır.Maduniyet çalışmalarında olduğu gibi onların sesi olma gibi bir idealimiz dahi olamaz,çünkü hayatta kalanlar âdetâ tarihin meleğidir;onlara bakabiliriz,onların ayaklarının dibinde biriken felâketleri bugüne ve şimdiye getirebiliriz ama onlar adına konuşamaz,onların gördüğü tek bir felâketi onlar gibi göremeyiz.Yani,çalışmanın merkezine hayatta kalanı koymak,maduniyetin de ötesine geçmek anlamına gelir.Savaşın,soykırımın,sürgünün,ırkçılığın hâkim olduğu bir bölgenin halklarının en fazla buna ihtiyacı yok mudur?

1922'den sonra İstanbul tam bir sürgün yeri olmuştur.Vilâyetlerden kaçmaya zorlanan,korkutulan,mâllarına el konulan,kızlarının kaçırılması ile tehdit edilen hayatta kalanlar akın akın İstanbul'a geldiler.Bu yolculuğu yapabilmek için bile koşulların uygun olması önemliydi,her isteyen,istediği gibi yola koyulup gelemiyordu.Pek çok kadın Müslümanlaştırıldığından ve bulundukları evlerden çıkamadıklarından vilâyetlerde kalmıştı örneğin.İstanbul'a gelebilenleri kağtagan merkezlerinde üst üste kalınan,haftalar,aylar hattâ yıllar bekliyordu.1915 öncesinde hayatlarından,ailelerinden eser yoktu.Her şeyleri alınmış,hayatta kalmaları benlikleri ile bütün bağlarının kopartılması şartına bağlanmış insanlardan bahsediyoruz.

1930'lu yılların sonuna kadar İstanbul Ermenileri bu kağtagan merkezlerini açık tutmak için çalıştı.Fakat bu merkezler kapatıldıktan sonra da 1940'lı,1950'li,1960'lı ve sonrasındaki yıllarda da kağtaganlık hiç bitmedi.Vilâyetlerden gelenlere aş,bir de çatı sağlanıyordu ama kendi ayakları üzerinde durmaları da bekleniyordu.Özellikle Ermenice bilmeyenler,ki vilâyetlerde Ermeni okulları kapatıldığından ve yeniden açılmasına izin verilmediğinden yeni kuşakların çoğu sadece Kürtçe ya da Türkçe bilerek geliyorlardı İstanbul'a,İstanbul'daki Ermenilerle sosyalizasyonları onyıllar aldı.Aralarında bir dil sorunu değil,bir hayat ve hayatta kalma farkı vardı.İstanbul'daki Ermeniler olanları elbette ki biliyordu,pek çoğu akrabalarını kaybetmişti,İstanbul'un orta yerinde Ermenilerin yetişmiş bütün beyin gücü toplanıp götürülmüş,yok edilmişti.Ermeniler için artık İstanbul dâhil hiçbir yer güvenli değildi.Ama bunların ötesinde bir gerçek vardı.Vilâyetlerde yaşayan Ermeniler "yergir"de yani tarihî yurtlarında yaşayagelmiş kuşaklardı,ondokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren vilâyetlerdeki Ermeniler,sorunlarına çözüm bulunamayan,sürekli şikâyetleri İstanbul'a gelen,hiçbir işleri sonuca bağlanamayan,çoğunlukla göçmen işçi yani bantukhd olmalarıyla bilinen insanlardı.İstanbul'dakiler ne onların köylerindeki dinamikleri,ne gündelik hayatlarını ne de hayatta kalma deneyimlerini biliyorlardı.Bunu öğrenmeleri yirminci yüzyıl boyunca devam etti.Şans eseri hayatta kalmış,bir bademcik ameliyatı için İstanbul'a gelip,bir daha köyüne dönememiş,1915'te bütün ailesini kaybetmiş,bir hayatta kalan olan Hagop Mıntzuri'nin(2) kalan hayatını köy hayatını yazmaya,o hayatı hiç olmazsa edebiyâtta ayakta tutmaya çalışmasını bu çerçeveden de okumak mümkündür.

Vilâyetlerden gelenler için İstanbul çoğunlukla yeni çileler,yeni yoksulluklar,yeni yoksunluklar ve yeni hayatta kalma mücadeleleri demek oldu.İstanbul'un derde deva olmadığını anlayan bu nüfusun önemli bir kısmı ilk fırsatta başka bir ülkeye göç etti.ABD'ne,Kanada'ya giden,Almanya'ya işçi göçüyle gelen çok sayıda hayatta kalan Ermeni oldu örneğin.Bizim de bütün okul hayatımız boyunca sınıf arkadaşlarımız aileleriyle göç etmeye devam ettiler.Bu sürekli sürgünlüğün,yani kağtaganlığın ortak noktası ise,nereye giderlerse gitsinler,hiç kimsenin bu insanların ne yaşadığıyla,yaşadıklarının ne anlama geldiğiyle ilgilenmemesi oldu.Cumhuriyet öncesinde ülkeyi terketmeye zorlananlar da aynı durumdaydılar ve daha sonraki kuşaklarla aynı kaderi paylaşıyorlardı.Hayat hiç tanımadıkları coğrafyalarda,dilini,yolunu yordamını bilmedikleri ülkelerde,üstelik hiçbir kazanılmış hak olmadan,toptan kaybedilenlerle devam ediyordu.Çoğunun gidebilecekleri bir devlet temsilciliği,en basit bürokratik işlemleri yapmak için başvurabilecekleri bir merci onyıllarca olmadı.

Hayatta kalanlar kuşağına mensup olanlar her gittikleri yerde,ister İstanbul olsun,ister ABD,ya da başka ülkeler,hayatta kalanlar olmaya devam ettiler;memleketlerini,ailelerini hattâ benliklerini kaybeden insanlar hâline getirilmelerinin ne demek olduğuyla kimse ilgilenmedi,yani onlar yaşadıklarıyla görül/nmez oldular,görül/nmez kılındılar.Bu görül/nmezlikte,onların gördüğü,bizim göremediğimiz tek bir felâket vardı.

-Tarihin meleğinin durup bakakaldığı,ilerlemenin şiddetiyle yokmuş gibi yapılmaya çalışılan bir felâket...Bu kitapla,parçalanmış hakikatin parçalarının bir bölümünü yeryüzüne çıkardığınız için çok teşekkürler sevgili Talin...

***

1-Walter Benjamin,Pasajlar,İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,1992,s.37.
2-Türkçe ve Ermenice eserleri için bkz. Hagop Mıntzuri,https://www.arasyayincilik.com/tr/kitaplar/istanbul-anilari/218.

*Dr.Talin Suciyan,İmparatorluktan 1923 sonrasına:Tarihin meleğinin bakakaldığı,Röportaj:Deniz Yonucu,Birikim,Sayı:360,Nisan 2019,s.51-57.

20 Kasım 2019 Çarşamba

Bir hidrobiyoloğun inkârcılıkla imtihanı/Dr.Ohannes Kılıçdağı*

Tarihî bir olayı ele aldığını iddia eden yazı,o kadar temel yanlışlarla dolu ki,bunları tek tek ele alıp,cevap yazmak demiyorum,düzeltmek,bir astronomun dünyanın düz olduğunu iddia eden bir yazıdaki yanlışları düzeltmesi gibi olur.

Son yıllarda Türkiye'de genel geri gidişe paralel olarak Ermeni Soykırımı tartışmalarında da bir geriye gidiş sözkonusu.En temelsiz,hattâ düpedüz yanlış iddialar hortluyor,zombi gibi her tarafları lime lime dökülse de yakamızı bırakmıyor."T24" örneğinde olduğu gibi en kokuşmuş,en çürümüş,bayat inkârcı argümanlar kendilerine mecra bulabiliyor.En son "Gazete Duvar"da da,Gülgün Türkoğlu Pagy isminde,eğitimi itibariyle hidrobiyolog olan bir kişinin kaleminden çıkmış,"Ermeni Tehciri" başlıklı böyle bir yazı yayımlandı.Yazı,"Duvar"ın genel yayın yönetmeni Ali Duran Topuz'un bir özür yazısıyla birlikte çok geçmeden siteden kaldırıldı.Bazıları yazının kaldırılmasının ifade özgürlüğüyle çeliştiğini iddia ettiler.Bu hususa döneceğim ama önce sözkonusu yazıya bakalım.

"Bakalım" diyorum ama aslında öyle bakılacak,bilinmedik bir şey yok yazıda.Dediğim gibi,tekrarlanması kimseye bir fayda getirmeyen,hattâ yeni nesillere zarar veren,kırk yıllık,en sığından inkârcı argümanların tekrarından ibaret.Hattâ,nitelik olarak ortalama inkârcı bir yazının standardının da bayağı altında,mâddî hatalarla dolu.Aynı zamanda,kötü organize edilmiş,paragraflar arasındaki bağların kopuk,mantık silsilesinin zayıf olduğu bir yazı.

Yazar Türkoğlu Pagy,"soykırım yapıldığı iddia edilen tarihlerde Osmanlı ordularının lağvedilmiş,söz gelişi değil fiilî olarak,emperyalist ülkelerce dört bir yanından sarılmış,Birinci Dünya Savaşı'ndan yenilgi ile çıkacak,çok yoksul ve yıpranmış bir halk,parası,sanayisi olmayan" bir ülkeden bahsetmiş.(Tırnak içindeki ifadeler yazarın kendisine,bu ve bundan sonraki vurgular bana ait.) Soykırım farklı yollarla o tarihten sonra da devam ettirilmiş olsa da fiilî sürgün ve katliamlar çoğunlukla 1915-1917 arasında,yani savaşın ortası denebilecek bir zaman diliminde olmuştur.Osmanlı ordusu lağvedilmiş falân değil,aktif olarak birçok cephede savaşıyor;bırakın ülkenin işgâl edilmesini,daha savaşın nasıl sonuçlanacağı belli değil,hattâ 1917'de Rusya'da Devrim olmuş,Çarlık yıkılmış,Rusya müttefiklerinden ayrı bir barış antlaşması yapmış,bunun üzerine Osmanlı Devleti o tarihten neredeyse kırk sene önce kaybettiği bazı toprakları geri almış,moraller yükselmiş."Emperyalistlerle etrafı çevrili" olduğu söylenen devlet,başka bir emperyalist devletle o savaşta müttefik ve kendisi de tarihin bakiyesi orta boy bir emperyal devlet.

Bunlar o kadar temel tarih bilgileri ki,bunları yukarıdaki lâflara cevap diye yazmak insâna zül geliyor.İnsân ilk ânda şaşırıyor,bu konuda yazı yazmaya kalkmış biri nasıl tarihî vak'aları,kronolojiyi bu kadar tepetaklak eden ifadeler kullanabilir diye.Ama sonra,yazarın,iddiasının aksine,belli bir zaman ve mekânla sınırlı,belli bir gerçeklik içinden konuşmadığını,anlattığının somut bir olay olmadığını,Kemalist imgeler dünyası içinden konuştuğunu ve yaptığı şeyin Mustafa Kemal'in "Gençliğe Hitabesi"ni tekrardan ibaret olduğunu farkedince taşlar yerine oturuyor:"Ey Türk Gençliği!...Bir gün,istiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen,vazifeye atılmak için,içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin!...Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş,bütün tersanelerine girilmiş,bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgâl edilmiş olabilir...Millet,fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir." Yazar,aslında bize dediği zamanda yaşanmış somut bir olayı anlatmıyor;kendisiyle sınırlı olmayan,tam aksine bütün bir milletin çocukluk endişelerini,korkularını tekrarlıyor."Gençliğe Hitabe"deki gelmesi korkuyla beklenen o "bir gün"den bahsediyor.(İnsânlara küçük yaşlardan itibaren ezberletilen bu gibi metinlerin,o yaşlarda şekillenen kişilikler ve kitle psikolojisi üzerindeki etkisini anlamak için psikanalitik yönteme başvurmak kanımca ilginç ve faydalı olacaktır.)

Tarihî bir olayı ele aldığını iddia eden yazı,yukarıdaki gibi o kadar temel yanlışlarla dolu ki,bunları tek tek ele alıp,cevap yazmak demiyorum,düzeltmek,bir astronomun dünyanın düz olduğunu iddia eden bir yazıdaki yanlışları düzeltmesi gibi olur.Örneğin diyor ki,"1912-1914 yıllarında,Rus,İngiliz ve Fransız desteğiyle,altı ilimizde 'Ermeni Islahatı' başlatılmıştır.Örneğin;bu,altı kente,ikişer vali atanması girişimi,bölme çabasıydı." Bahsettiği,8 Şubat 1914'te imzalanan reform plânı olsa gerek.O plânda sözkonusu olan kent değil vilâyettir ki idârî manâda çok farklıdır;sayısı da altı değil yedidir ve her birine ikişer vali atanması sözkonusu değildir.Yedi vilâyet için,biri Hollandalı,biri Norveçli olmak üzere toplam iki vali seçilmiştir.Meraklısı için şunu da ekleyelim:Talat,İngiltere'ye bu valilerin İngiliz hükûmeti tarafından seçilecek İngilizler -ya da Britanyalılar- olması için çok ısrar etmiş ama kabul ettirememiştir.Bu yazdıklarım için kaynak soranlar olacaktır.Zaten bu inkârcı yazı vesilesiyle üzerinde durmamız gereken husus da burada ortaya çıkıyor.Bu söylediklerim,dönemi ele alan,hattâ kimi Soykırım inkârcısı olan,asgari düzeyde ciddi birçok kaynakta bulabileceğiniz,"ABC" seviyesindeki bilgiler.(İllâ bir kaynak duymak istiyorsanız Hans-Lukas Kieser'in,"Talaat Pasha" kitabına bakabilirsiniz,meselâ.Diğerleri alınmasın,hepsini sayamayacağım burada.)

Şimdi soru şu:Ele aldığı döneme ve olaylara dair bu kadar temel mâddî olguları bilmeyen,karıştıran bir hidrobiyoloğu,Ermeni Soykırımı'nın "yalan" olduğunu iddia eden bir yazı yazmaya iten nasıl bir sosyo-politik arka plândır,nasıl bir sosyo-politik psikoloji ve kültürdür?Asıl ilginç soru bu.Bunun "câhil cesâreti"yle sınırlı bir durum olduğunu sanmıyorum.Yani,bizim bu yazıdan anlattığını iddia ettiği tarihsel olaylar hakkında öğreneceğimiz hiçbir şey yok ama bu yazı bugün içinde yaşanan,Talin Suciyan'ın deyimiyle "inkâr habitusu"nu,ülkenin siyâsî kültürünü,yaratılan millî kimliği anlayabilmemiz için değerli bir malzeme.

Gelelim ifade özgürlüğü meselesine.Bu,Türkiye'de kavram kargaşası yaşanan konulardan biridir."Duvar"ın o yazıyı kaldırması,yazarın ifade özgürlüğünü tanımamak mıdır?Hayır,değildir.Bir yazıyı kendinize ait bir mecrada yayımlamamak,o yazının ifade özgürlüğü içinde olmadığını söylemek değil,sizin o fikirlere rağbet etmediğinizi göstermek manâsına gelir.Yukarıdaki örneği tekrarlayacak olursam,"Dünya tepsi gibi düzdür" demek de ifade özgürlüğüdür ama bir mecranın bunu iddia eden bir yazıyı yayımlamak istememesi gayet makûldür.Bu örneğin abartılı olduğunu düşünenler,Ermeni Soykırımı konusunda,"Ermeniler sadece doğu illerinden sürüldü" gibi,en az "Dünya düzdür" kadar bariz ve arsız bir yalanın bu ülkede seksen yıl hüküm sürdüğünü,aydınından lümpenine kadar herkesin ezberi olduğunu hatırlasınlar.Üstelik,meselâ "soykırım sırasında Osmanlı ordusu lağvedildi" dediğinizde bu bir fikir de değildir,düpedüz ve vahim bir yanlıştır.Kaldı ki,Türkiye'de özelde Türkoğlu Pagy'nin yazısının,genelde inkârcı tezlerin ifade edilmesinde zorluk olduğunu,kendilerine mecra bulamadıklarını söylemek komik bile değil.Her şeyi geçtim,bu tezler seksen-doksan yıldır "millî eğitim" vasıtasıyla milyonlarca öğrenciye öğretiliyor zaten.Kimse bu tezleri dillendirince hapisle tehdit edilmiyor ama Ermeni Soykırımı'na Soykırım deyince daha düne kadar hapis tehdidi altında kalıyordunuz;yarın da ne olacağınız belli değil.Nitekim,Türkoğlu Pagy'nin yazısı da sonra "Odatv"de yayınlandı [bkz. (https://odatv.com/ermeni-soykirimi-yoktur-demek-fikir-ozgurlugu-degilmis-18111926.html)],hak ettiği mecrayı buldu...

*Dr.Ohannes Kılıçdağı,Bir hidrobiyoloğun inkârcılıkla imtihanı,Agos,19 Kasım 2019.


http://www.agos.com.tr/tr/yazi/23238/bir-hidrobiyologun-inkrcilikla-imtihani

19 Kasım 2019 Salı

Türkiye'de tarih tarihçilere bırakılır mı?/Aline Ozinian*

1915'te Ermenilere uygulanan zoraki göç ve katliamların bir imhâ hareketine dönüşmesi dünyada otuzdan fazla ülkede soykırım olarak adlandırılıyor.

Türkiye'nin Kuzey Suriye'ye askerî harekâtından hemen sonra ABD yıllarca önüne gelen soykırım tasarısını hızla oylayıp onayladı.Bu gelişmenin ardından,Ankara "en rasyonel" teklifini tekrarlamakla yetiniyor:"Tarihi tarihçilere bırakalım,bizim arşivlerimiz açık,kimse Türklere soykırımcı diyemez."

AKP'nin CHP'li Şükrü Elekdağ'dan,Elekdağ'ın da Ermenistan'ın ilk Cumhurbaşkanı Ter-Petrosyan'dan aşırdığı bu "öneri" artık lâf-ı güzaf,bunu kendileri de biliyorlar.Neden?Açalım;

"Soykırım suçunun engellenmesi ve cezâlandırılması konvansiyonu"(1) 1948 yılında Birleşmiş Milletler Asamblesi tarafından kabul edilip,1951 yılında yürürlüğe girmiştir.Bu konvansiyon soykırımın hukûkî tanımıdır,tanımı yapan hukûkçu Raphael Lemkin Ermenilere yapılan katliamları araştırarak bu suçu tanımlamıştır.Bugün,137 ülkenin kabul ettiği Ermeni Katliamları'ndan "esinlenerek" ortaya çıkan konvansiyonla,tüm ülkelere savaş ve barış durumunda soykırımı durdurma ve cezâlandırma hakkı veriliyor.

Dolayısıyla soykırım hukûkî bir tanım,tarihî bir olayın bir ülke tarafından soykırım olarak kabul edilip edilmeyeceğine tarihçiler karar vermiyor.Fakat yasa yapıcılar,karar vericiler pek tabiî tarihçilerin ortaya çıkardıkları belgelere,araştırmalara ve akabinde yaptıkları yorumlara dayanarak bu karara varabiliyorlar.

İnceleyecek olursanız,tarihçi ve hukûkçuların dünyanın farklı ülkelerinde yazdıkları "Ermeni Soykırım literatürü",sadece Türkiye'nin çabaları ve paraları ile üretilen "soykırım olmamıştır" literatüründen çok geniş,çok kapsamlı ve kullanılan kaynaklar açısından çok daha kaliteli.Dolayısıyla tarihçileri mutlaka yan yana oturtup bu konuyu tartışın demekten daha mantıklı olan öncelikle tarafsız tarihçilerin çalışmalarını sükûnetle incelemek olabilir.

Ne yazık ki Türkiye'de bu konuda yapılan,"Osmanlı ve Türk tarihi çalışmaları" denilen şey aslında,bir millî savunma stratejisi.Bilim ile alâkası olmayan bu duruş ne olup ne bittiğini açıklamak yerine "dış güçler-dış hesaplar-dönemin şartları" üzerinden Türkiye'yi mazûr gösterecek tezler yaratmaya çalışıyor.Siz de farkındasınız ki pek başarılı olunmuyor.

Peki,her şeye rağmen Türkiye'nin arzu ettiği gibi bu komisyonun kurulduğunu varsayalım.Bu tarihçilerin atamaları devlet tarafından mı yapılacak?Devlet komisyona müdahale etmeyecek mi?Hâlihazırdaki politikalar ile çelişse de sonuç kabul edilecek mi?Konunun araştırılması önündeki yasal engeller kaldırılacak mı?Velev ki bir Türk tarihçi "Evet,bu bir soykırımdır" dese,Türklüğe hakaretten (TCK. M. 301) yargılanmayacağının garantisi olacak mı?

Türkiye'nin hassas millî duyguları,konuyu tarihî bir mesele değil aksine bir seferberlik çağrısı olarak algılayacak hükûmet ve muhalefet ve son yıllardaki adâletsizlik mekanizması düşünülünce,bu komisyonun sağlıklı çalışması hayalden de öte.

2000 yılında Emin Çölaşan'ın "Tarih tarihçilere bırakılamaz" dediği "Ermeni Olayı"(2) yazısında dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Ermeni Soykırımı tartışıldığında "Tarihin tarihçilere bırakılması" çağrısını eleştiriyor ve aynen şöyle diyordu:"Ya o tarihçiler 'evet doğrudur,siz soykırım yaptınız' derlerse ne olacak?O zaman ne diyeceğiz?"

Haklıydı Çölaşan.2001 yılında Gündüz Aktan,Özdem Sanberk,İlter Türkmen gibi isimlerin katılımı ile Türkiye hükûmetin onayladığı,Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu (TARC) kurulmuş,1915 Olayları'nın araştırılması için Uluslararası Geçiş Dönemi Adâleti Merkezi'ne (ICTJ) yapılan başvuru sonucu 2003'te bir rapor yayınlanmıştı.(3) Raporun sonucu "1915'te yaşananlar bir soykırımdır" olunca rapor reddedilmekle kalınmamış aynı zamanda TARC'ın da sonunu getirmişti.Özetle,şu ân önerilen mekanizmanın çalışmayacağı,onbeş sene önce belli olmuştu.

"Tarihî tarihçilere bırakalım" cümlesini her duyduğumda aklıma 2000 yılında Hulki Cevizoğlu'nun hazırlayıp sunduğu,Fransa Parlamentosu'nda kabul edilen "sözde" Ermeni Soykırımı yasasının ele alındığı "Ceviz Kabuğu" adlı program geliyor.

Programa ABD'nden telefonla katılan Prof.Taner Akçam'ın,"Türkiye özür dilesin" sözleri gerginlik yaratmış,Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal da programa telefonla bağlanmış çok üzgün ve sinirli olduğunu belirttikten sonra "Konuştukları,benim gibi hakiki millî duygularla dolu vatandaşları zannediyorum ki çok büyük şekilde rencide etmiştir.Nasıl böyle bir şey teklif edebilir ki?Böyle bir şeyi ben asla kabul etmiyorum ve bunu teklif eden vatan haini insânı da asla affetmiyorum" demişti.

Semra Özal ezberine o kadar adanmıştı ki,uzun yıllar konu üzerinde çalışan bir akademisyene bile son sözü "Bizim arşivlerimiz açık hepsi incelenebilir" olmuştu.Özal "affetmeyeceği" akademisyenin arşivlerde çalıştıktan sonra bu fikre varmasını kabul etmiyordu anlaşılan.

"Tarihi tarihçilere bırakma" işinin yapaylığı aslında en şiddetli olarak "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri" Konferansı'nda çıkarılan sorunlar ile kendini gösterdi.2005 yılının Mayıs ayında Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleştirilecek konferansa izin verilmedi.

Adâlet Bakanı Cemil Çiçek'in konferans katılımcılarını "Milleti arkadan hançerliyorlar" diyerek suçlamasının ardından konferans ertelendi.

Konferansta birtakım değişikliklere gidilip İstanbul Bilgi Üniversite'sinde,Sabancı Üniversitesi'nin desteğiyle yapılmasına en sonunda izin verilmiş ama konferans gerginlik,korku,davetsiz misafirler,Yusuf Halaçoğlu'nun taşkınlıkları,BBP ve İşçi Partisi'nin domatesli-yumurtalı saldırıları ve protestoları,Kemal Kerinçsiz'in bitmeyen suçlamaları sebebiyle oldukça zor geçmişti.

2007 yılında ise Ermenistan tarafı "Ermenistan-Türkiye ilişkileri:Temel Sorunlar ve Gelecek" başlıklı bir oturum düzenlemiş,Türkiye'den hem resmî görevliler hem araştırmacılar davet edilmişti.Türkiye bu davete icabet etmemiş,"konuşulacak bir şey yok" yorumu yapılmıştı.

2015 yılında ise uzun süre üzerinde çalışılan "Ermeni Soykırımı:Kavramlar ve Karşılaştırmalı Perspektifler" adını taşıyan konferans İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde yönetimce uygun bulunmadığından yapılamadı.Konunun en iyi uzmanlarından olan Türk ve yabancı akademisyenler zor duruma düşürüldü.

Bu liste son onbeş yılda,irili ufaklı yapılması engellen toplantılar,workshoplar,konferanslar ile zenginleştirebilir."Madem tarihçiler konuşsun diyorsunuz,bırakın konuşsun" diyebilir ama her zamanki gibi cevap alamayız.

Trajikomik olan son günlerde Hrant Dink Vakfı'nın "Kayseri ve Çevresi Toplumsal,Kültürel,Ekonomik Tarihi" Konferansı'na izin verilmediği günlerde bir taraftan Batı'ya meydan okuyarak söylenen "Tarihi tarihçilere bırakalım" sözleri.1915'te ne olduğu tartışılmayacak,alt tarafı Kayseri'de bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı söylenecek bir konferansın bile yasaklanması,aynı gün söylenen sözleri nasıl da ucuzlattı.

Belirtmekte yarar var,durum yirmi yıldan bu yana Türkiye basınında yansıtıldığı gibi değil,Ermenistan arşivleri açık,bu arşivlerde çalışan Türkiyeli akademisyenler,araştırmacılar var.Ermeni arşivlerinin kapalı olduğu söylentilerin asılsız olduğu konusunda Doç.Dr. Candan Badem'in "Ermenistan Ulusal Arşivi Türk araştırmacılara açık"(4) adlı yazısı çok şey anlatıyor.

Halaçoğlu'nun bir zamanlar takıntı hâline getirdiği ve "20 bin dolar verelim açsınlar!" dediği Boston'daki Taşnak Parti arşivi ise devlet arşivi değil,özel bir parti arşivi.Kaldı ki parti önceki yıllar bir açıklama yapıp,arzu edenler için arşivin açılabileceğini açıkladı.

Tarihçilere ve araştırmacılara göre arşivler söylenildiği kadar "açık" değiller.En önemli kaynak olan Başbakanlık Osmanlı Arşivi uzun bir dönem "teknik nedenler"le araştırmacıların kullanımına açılmadı.Arşiv'de çalışanlar neredeyse sorgulandı,girişlerine izin verilmedi hattâ birkaç yabancı araştırmacı bu arşivlerde çalıştıktan sonra Türkiye'ye girme yasağı ile burunu buruna geldiler.

2010 yılında Ayşe Hür kaleme aldığı "Taşnak arşivini bırak,Osmanlı Arşivi'ne bak"(5) adlı makalesinde 1915 araştırılırken başvurulması gerekli belgeleri detaylı olarak aktarmış aynı zamanda titizlikle belgelere ulaşımdaki zorlukları açıklamıştı.Konu hakkında oldukça değerli bir özet Hür'ün makalesi.

Son yıllarda Başbakanlık Arşivi'nde ciddi değişiklikler olduğu,çalışma şartlarının rahatladığı doğru fakat bu arşivde içerik yok.Merkez ve taşra arasındaki yazışmalarla ilgili evraklar neredeyse buharlaşmış.Kısaca tehcirin sevk belgelerine sağlıklı şekilde ulaşılamıyor.

Genelkurmay Arşivi zaten kapalı,kaldı ki Başbakanlık Arşivi'nin ilk günden bugüne kadar temizliğe marûz kalmış olabileceği çokça konuşulmuş bir mevzu.Temizlik bir tarafa,"okuduktan sonra yakılsın" ibaresi ile gelen,ya da muhatabı tarafından imhâ edilen çok sayıda belge olduğu da biliniyor.

Bu belgelerin "yok olması" sadece yabancı tarihçilerin Türkiye'deki kurumlara yönelttikleri bir ithâm değil.2015 yılında Murat Bardakçı'nın Türk Tarih Kurumu eski başkanlarından Yusuf Halaçoğlu'nu sevk defterlerini gizlemekle suçlamasının akabinde Halaçoğlu'nun da Bardakçı'nın "Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi" adlı kitabında gerçek günlükten değil,Genelkurmay'ın yayınladığı bir kitaptan alıntıladığını söylediğini hatırlayanalar ne demek istediğimi anlayacaklardır.

2014'te "Arşivler tamamen açık demek anlamsızdır" diyen Prof. Ayhan Aktar,Genelkurmay Başkanlığı Arşivi'nin durumuna dikkat çekmiş(6):"Dışişleri Bakanlığı arşivleri külliyen kapalıdır.Genelkurmay Başkanlığı'nın ATASE diye bilinen arşivi ise kâğıt üzerinde açıktır.ATASE'de çalışmak imkânsızdır.Burada,evrakların orijinallerini görmeniz mümkün değildir.Ön denetim vardır.İstediklerini gösterirler.Böyle arşivcilik olmaz" demişti.

Kaldı ki,Taner Akçam "Ermeni Meselesi Hallolunmuştur:Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar" adlı eseri başta olmak üzere farklı kitaplarında bulduğu belgeleri sunmuştu.

2006'da Osmanlı tapu arşivlerinin "Türkçeleştirilerek bilgisayar ortamına alınıp devlet arşivlerine devri" projesiyle ilgili Millî Güvenlik Kurulu'ndan gönderilen Tuğgeneral Elmas imzalı yazıda "Tapu Kadastro'da muhafaza edin ve kullanıma sınırlı açın.Buralardaki bilgiler asılsız soykırım ve Osmanlı Vakıfları mülkiyet iddiaları gibi konularda istismara yol açabilir" denmesi ise belgeler konusunda devletin ne kadar "açık ve korkusuz" olduğunu bir kez daha ispatlamıştı.

Prof.Dr. Baskın Oran,MGK'nun "etnik ve siyâsî istismara malzeme" olabileceği gerekçesiyle bu projeye karşı çıkmasını,"Devletin gayrimüslimlerden Müslümanlara sermaye transferiyle ilgili kirli çamaşırların açığa çıkmasını istememesi" olarak yorumlamıştı.Azınlık hukûku uzmanı Avukat Fethiye Çetin:"Böylece,pek çok yerde,pek çok mâlın geçmişte Rumlara,Ermenilere,Süryanilere ait olduğu ortaya çıkacak,1915 öncesinde yerleşik oldukları ve toprak sahipleri oldukları görülecek,bu durum da,devletin bütün resmî tezlerinin tersine,farklı bir tabloyu gösterecek ve dayanaklar zayıflayacaktı" demişti.

Kısaca,sorun sadece belge bulmakta değil,hâlihazırda ulaşılabilen evrakın dürüstçe bilim adına kullanılması.

Anlaşıldığı gibi "Tarihi tarihçilere bırakalım" safsatası aslında "Soykırım dersek,sonra ne isteyecekler?" korkusunu yenmek için sığınılan bir liman.

Hâl böyle olunca,canından,mâlından,toprağından edilen bir halk başına gelenleri önemsizleştiren,geçiştiren,tarihin alâkasız bir detayı olarak görerek inkâr eden Türk devleti karşısında ne yapsın?Konferanslarda tartışılamayan,üniversitelerde rahatça çalışılamayan,gazetecilerin tırnak işareti kullanamadan yazamadığı bu gerçeği Ermeniler parlamentolara taşımasın,peki nereye götürsün,nerede konuşsun bu çoktan masaya yatırılması gereken konuyu?..

***

1-
(Bkz. https://www.ombudsman.gov.tr/contents/files/32702-Soykirim-Sucunun-Onlenmesine-Ve-Cezalandirilmasina-Dair-Sozlesme.pdf)
2-
(Bkz. http://www.hurriyet.com.tr/emin-colasan-ermeni-olayi-39181087)
3-(Bkz.
https://www.ictj.org/sites/default/files/ICTJ-Turkey-Armenian-Reconciliation-2002-English.pdf)
4-
(Bkz. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/2761/ermenistan-ulusal-arsivi-turk-arastirmacilara-acik)
5-
(Bkz. https://akunq.net/tr/?p=248)
6-
(Bkz. http://www.agos.com.tr/tr/yazi/7148/tarihciler-acik-arsivleri-anlatiyor)

*Aline Ozinian,Türkiye'de tarih tarihçilere bırakılır mı?,Ahval,15 Kasım 2019.


https://ahvalnews.com/tr/ermeni-soykirimi/turkiyede-tarih-tarihcilere-birakilir-mi

18 Kasım 2019 Pazartesi

"Bizim mahalle"nin hocası Mümtaz Soysal/Prof.Dr.Taner Akçam*

Bana göre,Mümtaz Soysal aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tâ kendisidir.Bu devletin kültürü ve ideolojisi ile en sembol kişisidir.Belki de Mustafa Kemal'in en çok özlediği Türk insânının vücut bulmuş hâli gibidir,Mümtaz Hoca.

"Hocaların hocası" Mümtaz Soysal hakkında oldukça fazla övücü yazılar yazıldı.Kendisini ilerici sayan çevrelerde kaleme alınan bu "badem gözlü Mümtaz Hocamız" güzellemeleri çok önemli,çünkü bir zihniyet dünyasının dışavurumu.

Mümtaz Hoca hakkında yazılanları,"bizim mahalle"nin zihniyet dünyasının topografyası olarak okumanızı salık veririm.Elbette "Mümtaz Hoca güzellemeleri"ne karşı yazılar da yazıldı.Onun,Ermeni ve Kürt meselelerinde,Kıbrıs sorununda takındığı tutuma dikkat çekenler de oldu.Örneğin Serdar Korucu,Biamag'da Mümtaz Soysal'ın Ermeni meselesi konusunda söylediklerinin güzel bir derlemesini yaptı.

Hoca'nın,bu üç ana meselede takındığı tutum bana Cemil Meriç'i hatırlatır.Cemil Meriç,Marxizm için "Batı'nın bize sunduğu en efendi öğretidir," derdi.Gerçekten de Mümtaz Hoca'nın, Ermeni Soykırımı konusundaki tutumunu resmî inkârcılığın "en efendi" söylemi olarak okumak mümkün.Onun,1985 yılında görülen 1983 Orly Havaalanı saldırısı davâsında,Türkiye devletinin temsilcisi sıfatıyla yaptığı savunma,inkârcı tezleri öğrenmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken yazıların başında gelir.Savunmayı okuduğunuzda,içinizden "keşke Doğu Perinçek ve Yusuf Halaçoğlu da böyle konuşabilseydi," diye geçirebilirsiniz.Aynı tezler,aynı görüşler ne kadar efendice ne kadar kibar olarak dile getirilebiliyordu,şaşırmamak elde değildir.

Mümtaz Hoca,Kürt meselesinde de etnik temizliği çok efendice tam bir Batılı gibi savunmuştur.2009 yılında,Kuzey Irak Türkmenleri ile Türkiye Kürtlerini,1923 Türk-Yunan nüfus değiş tokuşuna benzer değiştirmeyi önermiştir.Kürt sorununun,"plânlı ekonomik-sosyal kalkınmayı,öne çıkar(arak)" çözmeyi öneren Hoca,"bu koşullara uymak istemeyenlerin Irak'taki Türkmen nüfusla değiştirilmesini önermek gerekecektir," der.Önerdiğinin ne anlama geldiğini de bilmektedir:"Bu tür çözümlerin ilk bakışta ne denli hoyratça,hattâ trajik olduğunu en iyi bilen,bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkanlar ve Kafkaslar'daki etnik temizliklerden kopup Anadolu'ya sığınmış olan aileleridir.Eğer bu Cumhuriyet de ayakta kalmak için nüfus mübadelesi gibi kökten ve acıklı çözümlere başvurmak zorunda kalırsa,bilinmelidir ki böyle bir trajedinin günâhı etnik kimlik mikrobunu çileli Anadolu halkının içine tekrar sokan ve bölücülük tehdidiyle başka etnik haklar koparıp yeni bölünmelerin kapısını açmaya çalışanların olacaktır.İçtekiler ve dıştakiler bunu böylece bilmelidirler."

Hoca'nın,Kıbrıs meselesinde takındığı tutuma ise değinmeye bile gerek yok.AKP,Kıbrıs konusunda resmî devlet politikasını değiştirmeye cüret ettiğinde,Mümtaz Hoca,Rauf Denktaş ile barikatlara geçip geleneksel devlet politikasını savunmuş ve bir anlamda başarılı da olmuştur.

Söylediğim gibi,"badem gözlü Mümtaz Hoca" yazılarının yanı sıra,Hoca'nın Türkiye'nin en temel meseleleri hakkındaki görüşlerini hatırlatan yazılar da eksik olmadı.Dışarıdan yazılanlara bakınca,"Hocaların hocası iyi Mümtaz Hoca" bir tarafta "bir de başka tarafları olan Mümtaz Hoca" diğer tarafta...

Acaba Mümtaz Hoca hakkında düşünür ve yazarken,onun Kürt,Ermeni ve Kıbrıs sorunundaki devletin resmî tezlerini tekrar eden yazılarına bakarak "unutmayın Hoca'nın bir de bu yönleri var" biçiminde,yukarıda özetlediğim tarzda bir dil geliştirmek olanı tam anlamıyla anlatmaya yeter mi?Bence eksik kalır mesele...

Bana göre,Mümtaz Soysal aslında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tâ kendisidir.Bu devletin kültürü ve ideolojisi ile en sembol kişisidir.Belki de Mustafa Kemal'in en çok özlediği Türk insânının vücut bulmuş hâli gibidir,Mümtaz Hoca.

Ve de en önemlisi,unutmayalım "'bizim mahalle'nin Hocası"dır.

Babamın mahpus arkadaşıdır Mümtaz Hoca...Onu ilk defa 1971'de Mamak Cezâevi'nde babamı ziyaret ederken tanımıştım.Babamgillere "vitrinlikler" derlerdi.Hapiste olan diğer gençlere göre daha iyi koşullarda yaşarlardı.Görüşlerin açık yapılması bunlardan birisiydi.Bana göre,Mümtaz Hoca,bir tek Mamak Cezâevi'nin değil,Türkiye Cumhuriyeti'nin de vitrinliği idi.

Bu nedenle,Mümtaz Hoca hakkında yazar ve düşünürken,"bizim mahalle" hakkında da yeniden düşünmek gerekir.

Aklımdaki önemli soru şu:Acaba "bizim mahalle"nin aydınları Mümtaz Soysal hakkında yazarlarken niçin onun Ermeni Soykırımı,Kürt ve Kıbrıs sorunu gibi,bu devleti devlet yapan temel sorunları hakkındaki düşüncelerine değinmek ihtiyacı hissetmediler?Ve unuttular.

Bence Mümtaz Soysal'ın bu konularda söylediklerinden çok daha önemli olan "bizim mahalle" aydınlarının unutkanlıklarıdır.

Yazılanların bana hatırlattığı iki önemli gerçek var.Birincisi,"bizim mahalle"nin zihniyet dünyasının koordinatlarının esas olarak Mümtaz Soysal gibi aydınlarca çizilmiş olduğudur.İkincisi,68 Kuşağı "bizim mahalle" üzerinde hâlâ ciddi bir kültürel hegemonyaya sahiptir.Belki buna bir üçüncü gerçeği daha mı eklemem gerekir:Bu ülkede kültürel hegemonya hâlâ "bizim mahalle" ve özellikle de 68 Kuşağı'nın elindedir.

İslâmî kesim,1990'ların ve 2000'lerin başında,"bizim mahalle"nin ülkemiz zihniyet dünyası üzerindeki hegemonyasını kırma konusunda ciddi bir potansiyele sahipti.Ama kısa sürede iktidar olmaları ve paranın şehveti ile bu potansiyellerini gemi güvertesinden atmayı tercih ettiler.Ve kendilerini kısa sürede devletleştirdiler ve "bizim mahalle"nin zihniyet dünyasına epeyce yanaştılar ve hattâ benzeştiler.Bugün Mümtaz Hoca'da vücut bulmuş,Ermeni,Kürt ve Kıbrıs konusunda resmî devlet tezlerinin en sıkı savunucuları artık onlar.

Bu kesimde giderek artan Mustafa Kemal hayranlığı bu yakınlaşmanın bir başka güzel ve önemli bir örneği."Hakiki Mustafa Kemalciler" bu yakınlaşmanın,"Atatürk resimleri önünde secdeye durmak" gibi kültürel görünümlerinden rahatsız olsalar da sonuçta İslâmî kesimlerle aralarındaki duvarların buharlaşmaya başladığını görmek ve kabul etmek zorundalar.

Özetle,"bizim mahalle"nin ve özelikle de 68 aydın kuşağının kültürel hegemonyası hâlâ kırılmamış görülüyor.Oysa bu ülkenin ciddi bir zihniyet değişimine ihtiyacı var.Ermeni Soykırımı konusunda,Kürt meselesinde Mümtaz Hoca'nın temsil ettiği düşünce dünyası ile kopuş yaşanmadan bu zihniyet değişiminin olması mümkün gözükmüyor.

O hâlde cevabını aramamız gereken soru şu:Mümtaz Soysal gibi "hocaların hocası" ile bizim kuracağımız ilişki tarzı ne olacaktır?Soruyu daha genel sorayım,bu ülke en başta Mustafa Kemal,kurucu babaları ile nasıl bir ilişki kurmalıdır?

Yeni Mustafa Kemal coşkusunun yaşandığı bu günlerde bu coşku nasıl anlamlandırılmalıdır?Mümtaz Soysal'a yaptığımız gibi,bu kurucu liderlerin "iyi" ve "kötü" yanlarını yan yana koymak yetecek midir?Yoksa bu "iyi" ve "kötü" yanları yan yana koymayan,bunların dışında üçüncü bir bizi tanımlayan bir düşünce devriminin kaçınılmaz olduğunu görmek daha doğru değil mi?..

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Bizim mahalle"nin hocası Mümtaz Soysal,Gazete Duvar,17 Kasım 2019.


https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/11/17/bizim-mahallenin-hocasi-mumtaz-soysal/

Mümtaz Soysal,"Ermeni kini" ve ASALA/Serdar Korucu*

Mümtaz Soysal'ın 13 Temmuz 1982'de yazdığı "Ağrı'nın Eteğinde" yazısında Ermenilere tek hak verdiği konu,Ağrı'nın Ermenistan tarafından daha güzel göründüğüne ilişkindi.

Eski Dışişleri Bakanı,Anayasa Profesörü Prof.Dr. Mümtaz Soysal 11 Kasım [2019]'da hayatını kaybetti.Soysal'ın doksan yıllık ömründe akademi ve siyâset önemli yer tuttu.Kendisinin öne çıktığı konulardan biriyse Ermeni Soykırımı konusunda Ankara'nın tezlerini savunmasıydı.


Prof.Dr. Mümtaz Soysal vefâtının ardından Dışişleri Bakanlığı dönemi,anayasa profesörlüğü,akademiye verdiği uzun yılları ve yetiştirdiği sayısız öğrenci nedeniyle aldığı "hocaların hocası" unvânı,KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a Kıbrıs konusunda yaptığı danışmanlığı,yazdığı köşe yazıları,Türkiye'deki "ayrılıkçı" Kürtlerin,Irak Türkmenleri ile mübadelesi çıkışlarıyla hatırlanıyor.Soysal'ın bir özelliği de Ermeni Soykırımı'nın dünya genelinde daha çok bilinmeye başladığı yıllarda Ankara'nın tutumunu uluslararası platformda taşımasıydı.

Mümtaz Soysal,Ermeni Soykırımı konusunda 1980'li yıllarda "Milliyet" gazetesindeki "Açı" köşesinde yazmaya başladı.Gündemindeyse Soykırım değil,Türkiye'nin yurtdışındaki temsilcilerini hedef alan Ermeni militanlar vardı.Soysal,8 Şubat 1980'deki "Tetik ve Parmak" yazısında Ermenilerin "Türklerle en çok kaynaşmış azınlık" olduklarını söylüyordu.Bunu ilerideki yazılarında da tekrarlayacaktı."Türklerle ve Türk kültürüyle en çok kaynaşmış" olmak yaşananın ağırlığını hafifletecekmişçesine...

Mümtaz Soysal'a göre 1970'lerin ortasında başlayan silâhlı eylemler,"Ermenilerin acılarını depreştirip silâhlı hınca dönüştürme ve Türkiye'yi bu yoldan yıpratma fesadı"ydı.Onbir gün sonrasında yazacağı yazısında şöyle soracaktı:"Onların ardında kimler var?Kemikleri bile kalmamış eski Hınçak ve Taşnaksagan komitacıları mı?" Soysal kendi çerçevesinde sorumluyu bulmuştu.Ermeni militanların ortaya çıkma nedeni,Soykırım ya da Ankara'nın inkâr politikaları değil,Kıbrıs sorunuydu,daha doğrusu 1974'teki Türkiye'nin Ada'ya yönelik harekâtı.Mümtaz Soysal'ın yazısında bu aşamadan sonra bir "parmak" harekete geçmişti ve "intikam almak" için Ermeniler üzerinden Ankara'yı sıkıştırıyordu.Hâlbuki Ermeni Soykırımı 1974'ten önce de gündemdeydi.Soykırım'ın uluslararası anmaları 1965'te başlayarak dünyanın gündemine bir kez daha girmişti fakat Mümtaz Soysal bundan da,bu süreçte Ankara'nın sessizlik/inkâr politikasından da bahsetmiyordu.

Mümtaz Soysal'ın ilgisini,başka yazarların da yaptığı/yapacağı gibi "iyi Ermeni" portreleri ve geçmişteki "olumlu" dönemler çekiyordu.Meselâ 19 Aralık 1980'deki "Yüzkarası" yazısında Ermenilerin "En güzel Türkçe'yi konuşmaları"ndan bahsediyor,"yakın zamanlara gelinceye kadar en değerli Türk müziği üstâdlarının bir bölümünün" Ermeniler içinden çıktığını ifade ediyordu.Soysal'a göre "Orta ve Doğu Anadolu Türk sanatı Ermeni katkısını unutamaz"dı.Mümtaz Soysal yazısına şöyle devam ediyordu:"Bugün de Gedikpaşa ve Samatya gibi eski İstanbul semtlerinde Türklerle en yakın bir sıcaklık içinde yaşayanlar Ermenilerdir."

Mümtaz Soysal her ne kadar yazısında sık sık "iyi" geçmişe atıfta bulunsa da,konu Soykırım'a dayanınca geçmişin sayfalarının "kapalı" olması gerektiğine inanacaktı.Burada Ermenilerin yerine de konuşacak,onların da kendi hatalarını bildiklerini savunacaktı:"Her iki taraf da bilir ki,Birinci Dünya Savaşı içinde ve öncesinde olup bitenler,devletlerarası kışkırtmalarla karşılıklı hatalardan doğan ve tarihsel sorumlulukları çoktan kapanmış olaylardır.Zaten o olayların yarattığı hınç dalgası Mütareke yıllarının hemen sonrasında Talat Paşa gibi kurbânlar alarak yavaş yavaş durulmuştur." Soysal'ın bu yazısındaki Talat Paşa atfı önemliydi çünkü gelecek yazılarında bu örneği sık sık verecekti.

Mümtaz Soysal,yurtdışında Türk misyonlarının hedef alınması devam ettikçe kalemini sertleştiriyordu.26 Eylül 1981'de "Bir Üslûbun Sonu" başlıklı yazısında Fransız medyasının eylemlerle birlikte,bunların nedeni olan Ermeni Soykırımı'na da yer vermesine tepkiliydi.Bunun için Paris yönetimine çağrıda bulunuyor,eylemleri de artık "Ermeni kinciliği" diye nitelemeye başlıyordu:"Peki,Fransız devleti,seçim sonrasında belli başlı personeli değiştirilmiş bir radyo ve televizyon şebekesinin Ermeni kinciliğine tarihsel gerekçeler bulurcasına yayın yapmasını engellemekten de aciz midir?"

Soysal'a göre "1915 soykırım değil"di ancak Türkiye'nin yurtdışındaki temsilcilerini hedef alan eylemlerin kendisi "kincilik"ti ve hattâ "ucu soykırıma varabilir"di:"Tarihteki doğruların sırasını unutup bir ân için diyelim ki,Türklerin vaktiyle Ermenilere yaptıkları tek yanlı bir 'soykırım' idi.Peki bugünkü Türkiye'yi altmış-yetmiş yıl önceki olaylardan sorumlu tutup sapır sapır vurmak,en azından bir ulusa karşı kincilik hem de ucu soykırıma varabilecek bir kincilik değil midir?Bunun böyle olduğu tartışmasız doğrudur da,Türkiye'nin bu doğruyu dostla düşmâna gereken güçle kabul ettirebildiği tartışmalıdır." Bu çıkışını daha da ileriye götürecekti.Fakat Mümtaz Soysal'ın Türkiye medyasında en öne çıkan yazılarından biri SSCB'ne,daha doğrusu Sovyet Ermenistan'ına ziyareti olacaktı.13 Temmuz 1982'de yazdığı "Ağrı'nın Eteğinde" yazısında Ermenilere tek hak verdiği konu,Ağrı'nın Ermenistan tarafından daha güzel göründüğüne ilişkindi:

"Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin topraklarından bakıldığı zaman Büyük Ağrı'nın görünüşü bir başka güzelliğe,bir başka görkeme bürünüyor.Karaköse dolaylarından bakıldığında aynı güzellik,aynı görkem yoktur.Araya başka tepeler,başka dağlar girer ve Ağrı,onların gerisinde,herhangi bir başka yüksek dağdır.Oysa onların Yerevan ya da Araratovası dedikleri düzlükten bakılınca Aras Irmağı'nın gerisinde birdenbire yükselen ve yaz ortasında bile karlarla kaplı doruğu bulutlara değen güzeller güzeli bir dağ vardır karşınızda.Bizim Iğdır Ovası'ndan bakıldığı zaman bile görüntü bu kadar büyüleyici değildir."

Aynı yazıda siyâsete,daha doğrusu Ankara yanlısı bakışa girmesi uzun sürmeyecekti.Ermenistan'da Ermeni Soykırım Anıtı'nı ziyaret eden Soysal'a göre bu durum Sovyetlerin mantığına sığmıyordu:

"Geçmişe dönük ulusal duyguları çoktan aşmış olması gereken ve insânların kardeşliği üzerine kurulduğu söylenen bir Sovyetler topluluğu içinde,genç kuşaklarını hâlâ yakın tarihin tek yanlı yorumlarıyla besleyen böyle bir Cumhuriyet'in bulunması şaşırtıyor insânı.Evet,sosyalist tarih anlatışı da 'geleceğe bakarken geçmişi unutmama'yı ister ama bu unutmayış yakın komşudan hep bir 'cellâtlar topluluğu' olarak söz etmeyi ve ona karşı nefret duygularını uyanık tutmayı mı gerektirir?Buna benzer soruları galiba Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin yöneticilerine sormak gerekecek."

Bir gün sonra çok daha sert bir yazı gelecekti."Milliyet" gazetesi,Soysal'ın yazısını "Ermeni liderleri ASALA'yı kınamaktan kaçınıyor" başlığı ile duyuruyordu.Soysal,Ermenistan'da önce Tüm Ermeniler Katolikosu I. Vazgen ile görüşüyordu.1915'i de,ASALA'yı da sorduğunda alabildiği tek yanıt "dostluk ve barış" mesajıydı.Soysal'a göre,rûhânî liderin tutumu "çekingen"di,bunun üzerine Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin dışişleriyle görevli başkan yardımcısı Manastıryan ile görüşüyordu.Sorusuna "Türkiye'deki Ermeni cemaati gibi,siz de Türk diplomatlarına karşı girişilmiş cinayetleri kınayan beyânlarda bulunmuş,bildiriler yayınlamışsınızdır herhâlde" diye başlıyordu.Aldığı cevapsa "Hayır böyle beyânlarda bulunmamıza,bildiriler yayınlamamıza gerek yok.Çünkü olaylar bizden kaynaklanmıyor.Elbette bu gençlerin yaptıkları desteklenemez ve övülemez.Ama niçin böyle davrandıklarını izâh etmek mümkündür.Unutmayalım ki Soykırım'da bir buçuk milyon Ermeni ölmüştür ve şimdiki gençler hâlâ o olayların etkisi altındadırlar." Dönemin Ermenistan Dışişleri Bakanı ise Mümtaz Soysal'ın da,Mehmet Ali Birand'ın da yazılarının kendileri tarafından okunduğunu belirtiliyor ve şöyle devam ediyordu:"Artık sizlerin de Osmanlı haşmetinin çöküşüne yanmaktan ve tarihi çarptırmaktan kurtulmanız gerek.İstanbul Üniversitesi'nin ('Katliamı Ermeniler başlattı') tarzındaki açıklamaları soruna ciddi bir yaklaşım sayılamaz." Soysal bu ziyaretinde aldığı karşılıkları şöyle yorumlayacaktı:"Sovyet Ermenistan'ında siyâsal mevkileri işgâl edenler,dıştaki Ermeni terörü konusunda açıkça kınayıcı söz söylemekten kaçınmaya özellikle dikkat ediyorlar."

Eylemler sürüp giderken Mümtaz Soysal,Türkiye'nin kararlı tavrını net bir dille kaleme alacaktı.Soysal'a göre eylemler ne boyuta ulaşırsa ulaşsın Ankara,Almanya gibi Soykırım'ı kabul etmeyecekti.Bunu da 7 Ağustos 1982'deki Esenboğa Havaalanı saldırısından dört gün sonraki yazısında anlatacaktı:"Türkiye dıştaki diplomatları öldürülüyor diye,Doğu Anadolu'nun topraklarında yeni bir Ermeni devletinin kurulmasına mı razı olacaktır?Terör başkentin havaalanına sıçradığı için Ankara'daki sorumlular 1915 olaylarının bir 'Soykırım' olduğunu uluslararası forumlarda kabul edip geride kalmış Ermeni topluluklarına tazminât ödemeye mi başlayacaktır?Cinayetlerin artmasını önlemek amacıyla bir Türk başbakanı vaktiyle Brandt'ın Varşova Gettosu'ndaki lağımların çıkış yerine dikilmiş Musevi anıtı önünde yaptığı gibi,Ermenilerin gösterdikleri bir yerde diz çöküp tarihten özür mü dileyecektir?Bunların hiçbiri olmayacağına,olamayacağına göre,yeni Ermeni kuşaklarını yeni Türk kuşaklarına düşmân eden anlamsız bir hareket niçin sürmektedir?"

Soysal bu yazısında da bir kez daha Talat Paşa vurgusu yapacaktı.Fakat bu kez Paşa'nın vurulmasını "bir ölçüde" de olsa anlaşılabilir olduğunu dile getirecekti:"Birinci Dünya Savaşı'nı yaşamış bir kuşağın kendine göre bir hınç duygusuyla İttihat ve Terakki sorumlularını öldürme tutkusuna kapılmış olmasını ve Talat Paşa'yı vurmaya kadar varan bir cinayet salgınının vaktiyle Avrupa başkentlerinde Türk kanı akıtmasını bir ölçüde anlamak kolaydır ama yarım yüzyıl sonra birdenbire başlatılan bu yeni hûnhârlıktan anlam çıkarmak zorudur.(...) Şimdi herkes sussa bile Moskova ve Yerevan konuşmalıdır."

Mümtaz Soysal'ın istediği açıklamalar gelmezken,adını dünya kamuoyuna duyuracak olan gelişme 15 Temmuz 1983'te Ermeni militanların Fransa'da Orly Havaalanı'ndaki eylemleriydi.Yaklaşık bir buçuk yıl sonra Paris'te başlayan Orly Davâsı'nda üç sanık vardı:Varoujan Garabedian,Nair Soner ve Ohannes Semerdjian.Davânın uzman tanıkları arasında anılan isimse Soysal olacaktı.19 Şubat 1985'te başlayan davâ sürecinde Mümtaz Soysal Türkiye'nin önde gelen hukûkçularından biri olarak sözü alıyordu.1915 ile ilgili Ankara'nın resmî tezini tekrarlıyor,"savaş şartları içinde iki tarafa da zor durumlar yaşanmış,facialar olmuştur.Ama daha önce de belirttiğim gibi bu hiçbir şekilde bir soykırım sayılamaz." diyor,iki buçuk milyon Müslüman'ın da farklı nedenlerle hayatını kaybettiğini söyleyip soykırım sayılabilecek eylemin Ermeni militanlar tarafından düzenlenenler olduğunu savunuyordu:"Uçağa bomba koyulacak,içindekiler ölecek,niçin?Çünkü onlar Türk'tür.Kurşun atılacak,silâh çekilecek,niçin,çünkü onlar Türk'tür.Asıl işte burada etnik,ırksal ve dinî bir grubu hedef alan o niyeti ve kastı taşıyan bir jenosid hareketi vardır.Asıl soykırım budur." Soysal'ın çıkışları tartışma yaratırken 3 Mart 1985 gazetelerinde davâ sonucunda sanıklardan Varoujan Garabedian'ın müebbet,Nair Soner'in onbeş yıl,Ohannes Semerdjian'ın on yıl hapis cezâsına çarptırılması zafer gibi sunuluyordu.

Varoujan Garabedian'ın Orly'de zarar görüp duruşmasının başından beri "mağdur"lar bölümünde oturan Türklere hitabı Mümtaz Soysal 1915 için Ermeni Soykırımı dese de,demese de,Ermeni toplumunda bıraktığı izi gösteriyordu:

"Sizin çektiğiniz acılardan dolayı ben de büyük acı duyuyorum.Ancak siz gene şanslısınız.Biz bu acıları yetmiş yıldır çekiyoruz.Ve çektiklerimizi anlatacak merci bulamıyoruz.Ama siz,burada başınıza gelenleri anlatabildiğiniz bir mahkeme önündesiniz.Siz de bizim çektiğimiz acılar için benim yaptığım gibi,üzüntü duyduğunuzu söyleyebilir misiniz?.."

*Serdar Korucu,Mümtaz Soysal,"Ermeni kini" ve ASALA,Biamag,16 Kasım 2019.


http://bianet.org/biamag/tarih/215896-mumtaz-soysal-ermeni-kini-ve-asala