29 Kasım 2016 Salı

Yok olanlar yalnızca insanlar mıydı?/Yervant Özuzun*

Fotoğraf:1915 öncesinin Marzuvan'ında (Merzifon'da) bir okul,Anadolu Koleji.

Öğretmen Arşaluys Ermeni öğrencileriyle derste...

Öğrenciler değişik yaşlardaki,sağır ve dilsiz (ahraz) çocuklar.

Öğretmen ve çocukların ellerinde,ders aracı olarak birer ayna var.

Dudak okuma yöntemiyle,"dillerinde konuşulanı" anlamayı öğreniyorlar.

Öndeki bızdık öğretmenin,arkadakiler de aynadan kendi dudak hareketlerini tekrarlıyorlar...

Bu çocuklar kızı,erkeği daha sonra okul-usta-çırak ilişkisiyle meslek öğrenirlermiş.Yani geleceğin varbetleri (ustaları)...(Acaba olabildiler mi???)

Okul odasının duvarının önünde bir de gitar görünüyor.

Belli ki orada diğer çocuklara da müzik eğitimi veriliyormuş.

Hem de o devirde,Anadolu'nun ortasında gitar dersi...Kuşkusuz,ud ve keman dersiyle,org-piyano dersi de vardır.

Vardır diyorum.Çünkü doğduğum evde piyano da ud da vardı.[Osmanlı'da özellikle batı (illerindeki) Ermenilerin çoğunun evinde piyano bulunurdu.Gümüşhacıköy'de doğduğum evdeki (1883 yapım tarihli) piyano ölüm tarihi 1915 olan dedemden kalmaydı.O piyano hâlen evimizin köşesinde yorgun ve sessiz duruyor.]

Yalnız bizim evde mi?Hatırlıyorum;Ermeni evlerinin çoğunda müzik aletleri vardı,kadını,erkeği çalardı...(Ama bunlar,1915'te noktalanan bir kültürün sona kalan kırıntılarıydı)

Fotoğrafta:Yüz yıldan öte tarihlerde,insana verilen değeri görüyoruz.Eğitimin kalitesini görüyoruz."Önce insan" denilen şey bu olmalı.

Ermeniler (ve tabii Anadolu'nun diğer Hristiyan halkları da) göçebe bir toplum değildi.

Yazılı tarihten (beş bin yıl) itibaren coğrafyalarında yerleşik olarak yaşadıkları biliniyor.Her alanda asırların kültür birikimine sahiptiler.

Hep şunu söylerim: Önce Anadolu ve Trakya'nın,Cumhuriyet döneminde de İstanbul'un Müslüman olmayanlardan arındırılması sonrasında bu ülkede ciddi bir "kültür kırılması" yaşandı.

Bu topraklarda,üçbine yakın Ermeni yerleşim yerinde okullar/kiliseler vardı.

Onsekizinci yüzyıldan itibaren İngilizce,Fransızca eğitim veren okullar açılmıştı.Ermeni okulları ise fen bilimlerine,sosyal bilimlere ve dil öğrenimine önem veren,bilgi seviyesi yüksek okullardı.

Özellikle kentli yaşamın ağırlıklı olduğu yerlerle,orta ve batı illerinde;gazete ve dergileri,kütüphane ve tiyatroları,hattâ orkestralarıyla;spor kulüpleri ve dernekleriyle,güzel sanatlardaki,mimarîdeki,tıptaki, becerileriyle,ziraî ve meslekî yetenekleriyle,giyim-kuşamdan günlük yaşantılarına kadar farklı ve kentli bir kültüre sahiptiler.

İzmit'ten,Eskişehir'e,Afyon'a,Ankara'ya;Kayseri'den Amasya'ya,Samsun'a Trabzon'a;Tarsus'tan Sivas'a,Arapkir'den Harput'a;Van'dan,Erzurum'dan,Bitlis'e;İzmir'den Tekirdağ'a;Osmanlı (başkentleriyle beraber yer değiştiren) Ermenilerin dinî merkezleri Kütahya,Bursa,Edirne ve İstanbul'a kadar genelde hep böyleydi...

İstanbul'u Ermeni ve Ermeni asıllı mimarlardan arındırırsanız "Güzel İstanbul"dan geriye çok bir şey kalmaz.Ya Türk tiyatrosu,Türk müziği,Türk dili...

Onların bu topraklardan yok oluşu bu birikimin de,bu kültürün de kırılması ve yok oluşudur.

Yalnız kültür kırılması mı?Onların yok oluşuyla yeni yeni palazlanmaya başlayan Türkiye ekonomisi de topallamadı mı?Yurdum insanlarını bilmem ama ben çok üzgünüm!..

*Yervant Özuzun,Yok olanlar yalnızca insanlar mıydı?,Demokrat Haber,29 Kasım 2016.

http://www.demokrathaber.org/yok-olanlar-yalnizca-insanlar-miydi-makale,9300.html

Bir bahar rüzgârından üşüyüp yok olan Ermenilerin masalı/Yervant Özuzun*

Bir zamanlar Ermenilerin yaşadığı,adına Ermenistan denilen bir coğrafya varmış.

2925 yerleşim birimine dağılmışlar.Sayıları milyonlarla ifade ediliyormuş.

Bunların beşbin yıldır o bölgede yaşadıkları biliniyormuş.

Son bin yıldır da Müslümanlarla yaşamışlar.Köyleri ve mahalleleri yan yanaymış.

İyi günleri olmuş sevinmişler,kötü günleri olmuş üzülmüşler.

Ama isimler verdikleri yerlerinden yurtlarından ayrılmamışlar.

Dağları,taşları,ovası,deresi hep onların verdiği isimle anılırmış.Az zaman mı?En az beşbin yıl.

Hükümetten gelen telgraf davetiyle pikniğe gönderilmişler

Yıllardan 1915'e gelindiğinde,Ermenilerin evlerini jandarmalar teker teker ziyarete başlamış.

"Hükümetteki paşalarımızın selamı var sizleri bu hafta pikniğe davet ediyor" demişler.

"Sizler,Osmanlı'nın sadık milletisiniz,hükümetteki paşalarımızın sevgisini kazanmışsınız.Osmanlı'ya çok hizmetiniz olmuş.Her işin ehli siz olduğunuz için camilerden,köprülere,üzerimizdeki elbiselerden,ayağımızdaki yemeniye kadar her şeyde sizin emeğiniz var" demişler."Yiyecek ve içeceğinizi de biz vereceğiz.Teşkilattan arkadaşlar çıkınlarınızı sizlere yetiştirecek.Ayrıca sizlere iyi bir haberimiz daha var" diyerek devam etmişler.

"Dâhiliye Nazırı Paşamızdan yeni bir emir geldi;kızlar,çocuklar için ayrı bir eğlence tertip edilmiş.Onları,diğer köyün kız ve çocuklarıyla oraya götüreceğiz.Yanlarına genç analar da gelse iyi olur,sizlere yardımcı olacak,koruyacak arkadaşlarımız da olacak" deyip ayrılmışlar.

Piknik alanları,bulundukları yere göre ya karşı dağın ardı ya da ilerdeki nehrin kenarıymış.Zaten oralar onlar için bildik yerlermiş.Sevinmişler tabii.

Aylardan Hıdrellez zamanıymış.Günlük,güneşlik güzel bir bahar sabahı.

Yola koyulmuşlar.Az gitmişler,uz gitmişler yolda eğlenerek,dinlenerek,şen,şakrak yol almışlar.

Kimi dağın ardındaki,kimi nehir kenarındaki piknik yerlerine varmışlar.

Orada güzel bir sürprizle karşılaşmışlar."Teşkilat" denilen görevliler,ağaç altlarına hasırlar sermişler,üzerlerine yiyecek ve içeceklerini bırakmışlar,onları bekliyorlarmış.

Kundaktaki ve küçük çocukları için de ağaçlar arasına salıncak kurmayı ihmal etmemişler.

Hısım,akraba yan yana yerlerine yerleşmişler.

Bahar sabahının buz kesen soğuğu onları hasta etmiş

Çıkınları açıp yemeklerini hazırlayıp,günün tadını çıkartmaya hazırlanırken hava bozmaya başlamış.Çok geçmeden bahar sabahında bir soğuk başlamış,bir rüzgâr,bir fırtına bildiğiniz gibi değil.

Hepsi de üşütmüş,hastalanmış.Köylerine evlerine dönmek istemişler ama o güç,o kuvvet yokmuş.

Önce yaşlılar sonra diğerleri birer birer yıkılıp yerlere serilmişler.Kundaktaki,salıncaktaki bebekler savrulmuş.Çok geçmeden hepsinin yaşamı orada son bulmuş.

Bir süre sonra ölenlerin kokuları civardaki Müslüman köylere kadar yayılmaya başlamış.Böylelikle öğrenmişler komşu köylerdeki Ermenilerin başlarına gelenleri.

Üzülmüşler tabii.Hep beraber seferber olup,sevaptır diyerek kokan ölülerin üzerini toprakla kapatmışlar.Başka ne yapsınlar?

Ölenlere dua etmesi için kiliselerden bir görevli de aramışlar ama bulamamışlar.

Nehir kenarındakiler ise ayaz kesen fırtınanın etkisiyle azgın sulara savrulmuşlar.Kimini sular hemen yutmuş.Kimi savrulurken nehir kenarındaki ağaçlara,çalılıklara takılmış,tutunmuşlar.

Güçleri tükendiğinde onları da azgın sular almış.Bu bedenler nerelere gitti hiç öğrenilmemiş.

Felâkete dönüşen bu afet,Ermenilerin yaşadığı her yerde aynı şekilde yaşanmış.

Yaşanmış da ne hikmetse jandarmalara da teşkilattan görevlilere de hiçbir şeycik olmamış.

Ama haklarını da yememek lâzımmış.Kurtarmak için çırpınmışlar,ama ellerinden bir şey gelmemiş.

Afet bu elden ne gelir?

Geride bıraktıklarına ne olmuş?
Güzelim insanlar bir bahar sabahında,bir bahar rüzgârından üşüyüp yok oluvermişler.

Nehirler kızıla boyanmış,topraklar kanla yoğrulmuş.Nergis,çiğdem kokan dağların isimleri o tarihten sonra "Gâvur Dağları"na dönüşmüş.

Geride bıraktıkları evlerine,eşyalarına,iş yerlerine,tarla,tapanlarına komşu köylüler el sürmemiş.

Onlardan boşalan köylere bir tek kimse yerleştirilmemiş.Kiliseleri,okulları yıllar yılı öyle korunmuş.Devlet daha ne yapsın?

Neyse ki,çoluk-çocuk,genç kız ve kadınlar ayrı yerlere gitmiş de onlar bu afetten kurtulmuşlar.

Genç kadınlar ve kızlar Müslüman ailelere dağıtılmış.Nasıl olsa onlar yetim.Ailelerinin başına bir felâket gelmiş,sahiplenmek sevaptır.

Onlara çok iyi bakmışlar.İsimlerini,dinlerini değiştirmemişler.Namuslarına gölge düşmemiş.Öz çocukları gibi sahiplenmişler...

Erkek çocuklar mı?Onları da çok iyi yetiştirmişler.Köylülerin yanında çiftçilik öğrenen de olmuş,askerî okullarda okuyanlar da.

Bunda bir kötülük yokmuş.Yüzyıllarca Hristiyanların erkek çocukları ailelerinden alınıp,Müslümanlaştırılıp,"Yeniçeri" Ocağı'nda,Osmanlı için savaştan savaşa koşarlarmış.

Bunlardan nice paşa,nice sadrazam,nice sanatkâr ve usta yetişmiş.Koca mimarlar bile yetişmiş.

Bu çocuklardan da,memlekete yararlı büyük adamlar yetişmiş.Ama onları kimse bilememiş.

Başlarına gelen bu afetten sonra,oralarda Ermeni kalmamış.Soyları kırılmış.Ağıtlarla anılır olmuşlar.

Buna sebep olanların vicdanlarını sızlatırcasına,gök kubbede şu ağıt hep yankılanır olmuş:

"Kara bahtım kem talihim taşa bassam iz olur
Başım Erciyes dağı yaz günleri kış olur
Ben feleğe neylemişem kırdı kanadımı kolumu
Ağustos'ta suya girsem balta kesmez buz olur..."

Hangi coğrafyada,nerede olursa olsun tüm soykırım kurbanlarını bu ağıtı Zeki Müren'den dinleyerek saygıyla anıyorum.Internet ortamında "Kara bahtım kem talihim" yazarak siz de anabilirsiniz...

*Yervant Özuzun,Bir bahar rüzgârından üşüyüp yok olan Ermenilerin masalı,Demokrat Haber,30 Mart 2015.

http://www.demokrathaber.org/bir-bahar-ruzgrindan-usuyup-yok-olan-ermenilerin-masali-makale,8163.html

"Asılsız Ermeni iddiaları" ve "sözde Soykırım" masalı/Yervant Özuzun*

1915'te coğrafyamızda insanlık değerlerinin sıfırlandığı uygulamalar gerçekleşti.

Kimileri için bu;Doğu Anadolu'da düşmanla işbirliği yapan,isyan eden Ermenilerin sevkidir.Osmanlı'nın güney illerine gönderilmişlerdir."Asılsız Ermeni iddiaları"dır.

Evet,doğuda bir sorun vardı.

Tanzimat'tan sonra gayrimüslimlerden alınan vergiler kalkmıştı.Müslümanlarla eşit haklara sahip vatandaş olmuşlardı.

Olmuşlardı ama hâlâ "millet-i mahkûm" konumundaydılar.Aşiretler hâlâ ve zorla çift ve fazla vergi topluyordu.Verginin ismi "haraç" yaşamak için aşiret haracına dönmüştü.

Köylerini basma,kız kaçırma,öldürme,ürünlerini tarlalarını iş yerlerini gaspetme.Ermenilerin yaşamlarını zorlaştırıyor,yaşam alanlarını daraltıyor,yoksullaştırıyordu.

Ermenilerin bu duruma tepkisi "isyan" sayıldı.Hamidiye Alayları'nın Ermeni mahallelerinde,köylerde yağma,talan,yakma ve katliamları başladı.

Şikâyetler,raporlar dikkate alınmıyordu.Çünkü bunlar Babı-Âlî'nin Ermeni politikasına uygundu.

İstenilen şey Batı Ermenistan'daki (Doğu Anadolu'daki) Ermeni nüfusun dağıtılmasıydı.

Ama istenilen tam olmuyordu.Ermenilerin Konya'ya sevki başladı.

Tepkiler ölçüldü.Yapılan hazırlıklar ve esas amaç doğrultusunda hızla kararlar değiştirildi.

(Soykırım'ın tarihi olarak kabul edilen) 24 Nisan 1915'te Nazır Tal'at imzalı şifre telgrafla sevkin yönü Suriye çöllerine dönüştürüldü.

Ardından tüm Ermenilerin Suriye'ye sevkini(!) içeren şifre telgraflar vali ve mutasarrıflıklara gönderilmeye başlandı.(Karar tarihi 30 Mayıs 1915.) Bir halk kısa sürede yurdunda yok edilmişti.

Osmanlı arşiv belgelerinden okuyalım:

"Konya'ya Ermeni Sevkinin Durdurulması Bundan Sonra Halep,Zor ve Cihetlerine Sevkleri
Zeytun ve Maraş civarından şimdiye kadar Konya'ya gönderilenlerden başka Ermeni sevkedilmemesi,bundan sonra gönderileceklerin Halep,Zor ve havalisine sevkedilmelerine dair Dâhiliye Nezâreti'nden Dördüncü Ordu Kumandanlığı'na şifre telgraf
Fî 11 Nisan sene (1)331.(24 Nisan 1915) BOA.DH.ŞFR. nr. 52/93 Nâzır Tal'at"

1915'te Osmanlı Ermenileri aynı ortak kaderi paylaştı

Yalnız doğudakiler mi sevkedildi?Mesela Kayseri:(Osmanlıca sözcüklerin Türkçesi'yle.)

"Bab-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti Şifre Kalemi Mahreci Kayseri
Merkez ve mülhâkatta (merkeze bağlı yerlerde) zukûr (erkek) ve inas (kadın-kız) kırkaltıbindörtyüzaltmışüç Ermeni ve binbeşyüzonyedi Katolik ve bindokuzyüzelliyedi Protestan ki ceman (toplam) kırkdokuzbindokuzyüzkırkyedi nüfûs Ermeni mukayyed (tespit edilmiş ve kayıtlı) olup bunlardan kırkdörtbinikiyüzyetmişbiri Haleb ve Sûriye ve Musul vilayetlerine sevkedilmiş ve yediyüzaltmışbeş nüfûs dahi evvelce yola çıkartılmış iken firâr (kaçmış) ile avdet ve ihtifa (dönmüş,saklanmış) etmelerine mebnî (dolayı) tekrar tutuklanıp der-des-i (tutuklu olarak) sevk bulunmuş olduğu... ve dâhil-i livâda (Kayseri dâhilinde) kalan dörtbindokuzyüzonbir bakâyası (geri kalan) olmakla dahi yüzde beş nisbetinde köylere tevzî kılınmakta (dağıtılmakta) olduğu maruzdur (bilgisini sunarım.)
BOA.DH.EUM.2.Şb.68/ 75 C.3 Eylül sene (1)331.(16 Eylül 1915)ö Kayseri Mutasarrıfı Zekâî"

Belgede Kayseri Mutasarrıfı Bakanlığa sevki istenen Ermenilerle ilgili bilgi veriyor.Usul böyledir.

Bakanlık önceden tespit ettiği Ermenileri,nasıl,ne zaman sevkedeceklerini valiliklere,mutasarrıflıklara (vilayetin alt birimi,liva) şifreli emirle bildirir.İlgililer de cevaben bilgi verirler.

24 Nisan 1915'ten itibaren önce Ermeni elitleri,yöneticileri sevkedilir.Sonra başsız kalan toplum sözde jandarma,aslında mahkûmlardan oluşan Teşkilat-ı Mahsusa görevlilerince yollara dökülür.

Kayseri'de de sevk öncesi 200 civarında toplum önderinin kurşuna dizildiği biliniyor.

Sonrasını belgede okuduk.49 bin 947 Ermeni canlarını,her şeylerini geride bırakıp yola koyulmuşlar.Güzergâhları;Kayseri,Niğde,Adana,Halep.Ulaşabilenler olursa ötesi de var.

Belgeye göre kalan 4 bin 911 Ermeni köy(lü)lere dağıtılacakmış.Bunların,kadın,kız,çocuklar olduğunu biliyoruz.

Osmanlı geleneğinde,kumalık,hizmetçilik,kölelik,ırgatlık,devşirmelik yok mu?

Mimar Sinan'ın Kayserili hısımları,hemşehrileri isyan mı etmiş?Hayır.

Ama sevk var.Bab-ı Âlî'den gelen emirler böyle.

Başka bir örnek,İzmit:

"Bab-ı Âlî Dâhiliye Nezâreti Şifre Kalemi Mahreci İzmit
Merkez ve mülhakâtda (merkeze bağlı yerlerde) bulunan ellisekizbin raddesindeki (kadar) Ermeniler sevkedilmiş olup el-yevm (bugün itibariyle) liva (vilayetin alt birimi) dâhilindeki istasyonlarda mütehaşşid (toplanmış) Ermeni olmadığı maruzdur (bilgisini sunarım).
BOA. DH. EUM. 2Şb. 68/67 C.3 Eylül sene (1)331. (16 Eylül 1915) Mutasarrıf Mazhar"

Ermenilerin İzmit'te isyanlarıyla ilgili bilgi yok.Ama burada da sevk var.

1915 öncesinde İzmit'te 58 bin Ermeni yaşıyormuş.Bardizak'ta (şimdi Bahçecik) 10 bin küsur.

Ermeniler önce Eskişehir'e sevkedilir.Eskişehir;İzmit,Edirne,Bursa,Adapazarı,Çanakkale,Gelibolu ve civardaki sürgünlerin toplama merkezidir.Oradan Kütahya,Konya,Pozantı,Osmaniye güzergâhı ile Halep ve Der Zor'a.Tabii ulaşabildilerse.

Bu örnekleri tüm ülke için çoğaltabiliriz.

Diyelim ki,hainlik yapan isyan eden Ermeniler var.Genç,yaşlı,çoluk,çocuk hepsi mi suçlu?Anadolu'dan Trakya'ya tüm Ermeniler mi suçlu?Yalnız suçluların tutuklanması,etkisizleştirilmesi gerekmez miydi?Doğru olan bu değil miydi?

Budur tabii.Ama amaç başka.Bab-ı Âlî Ermeniler için kalem kırmış.Bunun anlamı bu.

İttihatçılar bir bahaneye sığınarak,tüm Ermenileri ölüm yollarına döküp soykırım uyguladı.

Bu kararlar yalnız Ermeniler için değil tüm Müslüman olmayanlar için geçerliydi.

Amaçlanan;ulus-devlet için ülkenin "önce" Müslüman olmayanlardan arındırılmasıydı.

Öyle de oldu.Ama sonu gelmedi "önce"de kaldı.

Bunların tartışılmayacağı bir Türkiye özlemiyle...

*Yervant Özuzun,"Asılsız Ermeni iddiaları" ve "sözde Soykırım" masalı,Demokrat Haber,6 Mart 2015.

http://www.demokrathaber.org/asilsiz-ermeni-iddialari-ve-sozde-soykirim-masali-makale,8121.html

Millet-i Mahkûme'den kod numaralı azınlık vatandaşılığına/Yervant Özuzun*

Bir ülkede kimliğimizi,aidiyetimizi belirleyen unsurlar nelerdir?

Genetik değerlerimiz ya da inançlarımız mıdır?

Siyasî,coğrafî,kültürel birliktelik ya da anayasal yurttaşlık mıdır?

Sizleri bilemiyorum.

Ama biz Rumlar,Ermeniler,Yahudiler kimliğimizi biliyoruz.Ayrı bir kategorideyiz.

Temel belge olan Lozan'a göre ve ülkemizin mevzuatına göre biz "azınlıklar"ız,"azınlık vatandaşlarımız" deniliyor bizlere.

Bizimle ilgili her şey "azınlık" sözcüğüyle tanımlanır:Azınlık okulları,vakıfları var.Azınlık mülkleri,yasaları,yönetmelikleri var.Ve şimdilerde,siyasîlerimizin "azınlık temsilcileri"yle yemekleri var.

1960'tan bu yana azınlıklarla ilgili her konuda söz söyleyen,kararları dikkate alınan "Azınlık Tali Komisyonu" vardı.Şimdilerde ise "Azınlık Sorunlarını Değerlendirme Kurulu" var.

Sözlüklere göre azınlık sözcüğü "sayıca az olanlar"dır.Bizler o tanımın ötesindeyiz.Yani "öteki"leriz.

Eşit yurttaş mıyız ötekiler miyiz?

Devlet Müslüman olmayanları;Müslümanlardan ayırmış.Irk ve dinlerine göre "kod" numarası vermiş.Ya da fişlemiş mi diyelim?

Buna göre Rumlar 1,Ermeniler 2,Yahudiler 3 kod numaralı yurttaşlarmışız.

Biz de yeni öğrendik.Bu kodlama Cumhuriyetimizle yaşıtmış.

Nasıl mı öğrendik:Azınlık öğrencileri kendi cemaatlerinin okuluna gider.Bu zorunludur.Kimin hangi okula gideceğine (veli ve okul idaresi değil) bakanlık karar verir.

Bakanlık yetkilisi bir öğrenciye,babasının nüfus kütüğünde gizli soy "kod" numarası olmadığı için Ermeni Okuluna "uygunluk belgesi" vermemiş.("Kod" numaralı yurttaşlığımızı da böylelikle öğrenmiş olduk.)

Kayıt dönemlerinden az da olsa bildiğimiz ve bizleri üzen,idarî ve yargı sürecidir bu.

Oysa bunun pratik yolu vardır.Cemaat kurumlarından istenen bir belge ile sorun basitçe çözülür.

Çözülür de;gerçek niyet buysa çözülür.Ama burada esas olan azınlık karşıtı politikaların okullara uygulanan versiyonudur.Soy kodunun gereken yerlerde nasıl kullanıldığının göstergesidir.

Bu hassasiyet:1915'te sağ kalıp yurtdışına giden,sonra geri gelmek isteyenler içindir.

Ayrıca din değiştirerek kalan Ermeniler için.Bunlardan az da olsa eski kimliklerine geri dönenler var.

Devlet baştan bunlar için önlem almış.1923'te,hem kodlamış hem de sayıca dondurmuş.

Yukarıdaki olay bunun günümüzde yaşanmış birebir örneğidir.

Yeni öğrendiğimiz kodlama başka nerelerde uygulandı?

Yakın tarihimizde Rum,Ermeni ve Yahudilere ayrımcı uygulamaları hep biliyoruz.

Şimdi ise kodlamaları ve kodlamaların "çok amaçlı" olduğunu her uygulamada kullanıldığını öğrendik.

Mesela:Nafıa askerliği (amele taburları) uygulaması ülkede yalnızca kodlu unsurlar içindi.

Babam da askere alınanlardandı.Tertipleriyle biraraya geldiklerinde konu buydu.

"Önce kahverengi eski elbiseler giydirip amele taburları oluşturdular.Sonra hepimizi toplayıp ellerindeki listeden bizleri Rumlar,Ermeniler,Yahudiler olarak ayırdılar.Ayrı ayrı kamplara gönderdiler..." diye anlatırdı.(1)

Mesela,Varlık Vergisi:Sözde genel bir vergi olarak yasalaşır.Irk,din,esasına göre uygulanan,ırkçı bir vergi olarak tarihe geçer.

Hedef kitle yine Rum,Ermeni ve Yahudilerdi.Yani kod numaraları 1,2,3 olanlar.En yüksek vergi bunlarındı.Kod numaralarına uygun olarak listelenmişlerdi.

Vergilerini ödeyemeyenler çalışma kampına gönderilir.Gidenlerin hepsi de 1,2,3 kod numaralılar.

Yeni Türkiye süreci ve zihniyet değişimi

Nüfus kayıt (kütük) bilgileri 2006'dan beri Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi'ne (MERNİS) aktarıldı.

Kod numaralarının yeni sistemde de aynen devam ettirildiğini görüyoruz.

Bunu nasıl yorumlayalım?Gözden kaçmış mı diyelim?Yine gerekebilir mi?

Bir yanda farklılığın kültürel zenginlik ve ülkenin asli unsurlarının parçası olduğu söylenir.

Diğer yanda azıcık kalan azınlıklara,yok olma sürecinde katkı sağlayan uygulamalar.(Bunca yıldır bizler için tek iyi örnek var.(2)

Osmanlı'dan bu yana gayrimüslimlerin yaşam tarzlarında da ideolojide de pek değişiklik olmadı.

Zihniyetlerde,düşüncelerde ve uygulamalarda az ya da çok bunun tortusu hâlâ var.

Osmanlı'da Müslümanlar "Millet-i Hâkime"ydi,Müslüman olmayanlar "Millet-i Mahkûme".Bugün "azınlık yurttaş"lığına dönüştük.Üstelik kodlu yurttaş.Ne diyelim?

Tüm iktidarlardan iyi sözler işittik.Talep ettik.Hiç "hayır" demediler.Söz verdiler.İnandık.O iyi sözler hep havada asılı kaldı.Umut ede ede,umut yorgunu olduk.

Demokrasilerde azınlıkların eşitliği ilkesi ve hakları o ülkenin demokrasisi için turnusol kâğıdıdır.

"Yeni Türkiye" denilen bir süreçteyiz.

Bu süreç ülkenin tüm farklılarını kucaklayan,ötekileştirmeyen,birarada yaşama bağlarını güçlendiren (Başbakan'ın söylediği gibi hepimizi aslî unsur sayan) köklü bir zihniyet değişikliğini de getirir mi?Yorgun umutlarımızı canlandırır mı?Dilerim.Umut yaşamaktır.Ne dersiniz?

***

1-1941'de azınlıklardan 20 tertip birden "Nafıa Askerliği" adıyla amele taburları oluştururlar.Ayrı ayrı gruplandırıp kamplara gönderilmeleri korkuya,endişeye neden olur.Nazilerin utanç yıllarıdır.Yahudiler sonlarının ölüm olduğunu düşünür.Kendilerini 1915'in artığı gören Ermeniler sıranın kendilerine geldiğini sanırlar.Mübadeleden muaf olan Rumlar bizleri ne yapacaklar endişesi taşırlar.
2-Cumhuriyet sürecindeki bu iyi örnek:Vakıf mülklerinin iadesiyle ilgili AK Parti iktidarındaki yasal değişikliklerdir.Bizleri memnun eden olumlu tek örnektir.

*Yervant Özuzun,Millet-i Mahkûme'den kod numaralı azınlık vatandaşılığına,Demokrat Haber,2 Şubat 2015.

http://www.demokrathaber.org/millet-i-mahkume-den-kod-numarali-azinlik-vatandasiligina-makale,8108.html

Hristiyan'ın evi Müslüman'ın evinden yüksek olamazdı/Yervant Özuzun*

Osmanlı toplumunu oluşturan farklı etnik ve dinsel topluluklar günümüzdeki gibi iç içe değil yan yana yaşarlardı.Millet düzenindeki cemaatleri için de dışa kapanık,sosyal mekânları,kültürleri,hukukları ayrı bir yaşam tarzıydı bu.Hepsi aynı trenin yolcularıydı;fakat vagonları ayrıydı.

Şehirde kilise çevresinde Hristiyan mahalleleri,bölgeleri,sokakları ayrı,cami çevresinde Müslümanların ayrıydı,kırsalda ise köyleri ayrıydı.Müslüman'ın,Alevi'nin Kürt'ün köyü ayrı,Ermeni'nin,Rum'un,Süryani'nin ayrıydı.Mahallelerin ve köylerin sokakta,çarşı-pazarda konuşulan dili ise orada yaşayanların diliydi.

Bu Osmanlı için bir yaşam tarzıydı ve belli kuralları da vardı.(Mesela,Hristiyan'ın evi Müslüman'ın evinden yüksek olamaz,kapısı,penceresi Müslüman'ın evine dönük olamaz gibi.Tanzimat'a kadar bu böyleydi.) Günümüzde Hristiyanlar için böyle çoğunluk olarak yaşadıkları semtler,mahalleler yok.Ama İstanbul'un kimi eski semtlerinde sayıları az da olsa toplu yaşayanlar var.Kırsalda ise tek köy var.Vakıflı Ermeni Köyü.

Cemaati olmasa da kiliseleri,havraları var

Kuşkusuz Osmanlı'dan günümüze sosyal ilişkilerin değişmesi,şehrin büyümesi,iç ve dış göçlerle bu yapı da hızla değişti ve değişiyor.Yakın tarihimizin Tatavla'sı artık sokaklarında Rumca konuşulan bir mahalle değil,Gedikpaşa,Ermeniler için,Kuledibi de Yahudiler için öyle.O insanlar artık yoklar ama öğrencisi olmasa da okulları,cemaati olmasa da kiliseleri,havraları var.

İstanbul'da böyle çok yer var.Arnavutköy de böyle bir yer.(Ansiklopedik bilgilere göre) Boğaz'da Osmanlı İstanbul'unun Rum köylerinden biri.Şirketi Hayriye vapurlarıyla İstanbul'a bağlantısı olan,1914 Salnamesi'ne (yıllık) göre 6867 Hristiyan'ın (5973 Rum,342 Ermeni,642 Levanten'in),cami çevresinde 493 Müslüman'ın yaşadığı güzel bir köymüş.Yüz yıl önce 6867 Hristiyan'ın yaşadığı Arnavutköy'de bugün 14'ü Rum 30 civarında Hristiyan yaşıyor.

Arnavutköy Rum Kilisesine bir düğün için gitmiştik.Sizi yüz yıl öncesine götüren daracık sokaklara inat alabildiğine büyük bir kilise.Yan sokaklara açılan dört kapısı,bakımlı bahçesine serpiştirilmiş sosyal mekânları ve kubbeli tavan mimarisiyle görkemli bir kilise.

Kubbeli bir kilise oluşundan Tanzimat'tan sonra yapıldığı belli.Bir buçuk asır önce orada bu büyüklükte bir kilise yapıldığına göre semtte hatırı sayılır bir Rum nüfusunun var olduğu anlaşılıyor.İlerideki (öğrencisi kalmayan ve kiraya verilen) okul da bu düşünceyi doğruluyor.

Kiliseye erken gitmiştik.Yaz başının bu güzel pazarında,misafirler bahçede ağaçların güllerin arasında toplanmışlardı.

Dışarıdan müzik sesi geliyordu.Rumca ağırlıklı etnik müzik.Belediyenin organizasyonuymuş.Sokak hediyelik eşya,kitap,yiyecek,içecek stantlarıyla doluydu.Banklarda oturan,müziğin ritmiyle gönüllerince eğlenen her yaştan insan vardı.Sokaklar ve kilisenin bahçesi Rumca şarkıların sesiyle yankılanıyordu.Yankılanıyordu da o sokaklarda,o evlerde bu müziğin dilinden anlayan insanlar yoktu artık.

Yeni Cumhuriyet'i Türkleştirme uygulaması

Belleğim beni geriye götürdü.1928 yılından itibaren başladığını bildiğimiz ve 27 Mayıs (1960) İhtilâli sonrasına kadar devam eden "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyalarını hatırladım.Bu sokaklarda (ve tüm İstanbul sokaklarında),çarşı-pazarda,vapurda,otobüste "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyalarıyla,insanlar ana dillerini konuşamıyor,isimlerini saklıyor,uyarılıyor,tehdit ediliyor,tartaklanıp dayak yiyor,gazetelerini açıkta alamıyor,okuyamıyor,müziklerini dinleyemiyorlardı.

Hiç kuşkusuz hedef kitle Rumlar,Ermeniler,Yahudilerdi.Amaç ise yeni Cumhuriyet'i Türkleştirme uygulamasının İstanbul versiyonu.

Geçmişte bu kampanyayı başlatanlar,sürdürenler bugün Rumca ve Ermenice müzik çalanların bir-iki kuşak önceki nesilleriydi.Dün engellenen dille,bugün aynı sokaklarda eğleniyor,müziğin ritmine uyarak oynuyorlardı.Değişen neydi?Kampanyanın amacına ulaşmış olması,"Vatandaş Türkçe Konuş" diye sindirilen insanların bulunmayışı.

"Sakın sokakta Rumca konuşma"

Yunanistan'dan bir arkadaşımın yakını geldi.İstanbul'a gelirken annesi gitmesini,görmesini istediği yerleri sıralamış ve eklemiş "sakın sokakta Rumca konuşma" diye de kızcağızı sıkı sıkıya uyarmış.O anne,kendilerini İstanbul'dan ayıran çok sayıda nedenden birini hâlâ unutamamış,kızı için endişesini gizleyememişti.O duyguyu sözcüklerle anlatabilir misiniz?O ancak yaşanır.

"Kara Eylül"

Rumca müzik sesleriyle kiliseye döndüm.Bu defa kilisede Rumca ilahiler yankılanmaya başladı.İçimde buruk bir acı hissettim.6-7 Eylül tertibinde İstanbul'da 73 kilise ve 26 okul,6 bin civarında ev,işyeri yağmalanmış,kırılıp,dökülmüş,ateşe verilmişti.Kilisede ve sokaktaki evlerde o günlerden iz kalmamıştı.Ama kuşkusuz o evlerden ve kilise cemaatinden dünyanın dört bir yanına dağılan ve sağ olanların belleklerinde "Kara Eylül"ün tortusu hâlâ vardır.

Rumlar azınlık bile değil azıcıktı

O gün kiliseye gelenler bir hayli fazlaydı.Yaklaşık 180-200 kişi vardı.Gelin Ermeni,Damat Rum'du.Davetlilerin büyük bir kısmı Ermeni'ydi.Rum kilisesinde Rumlar azınlık bile değil azıcıktı.

Yaşlı Rum papaza Ermeni papazın eşlik ettiği tören bittiğinde 13 yıl aradan sonra kilisede ilk kez bir dinî nikâh töreni de bitiyordu.Evet,kilisede 13 yıldır ilk kez nikâh töreni vardı;ilk kez bu kadar insan biraraya gelmişti.Bir kere daha olur muydu?Bilinmez.O kiliseyi,salonları dolduran Rum cemaatinden geride kalanlar mı?Tek tek sayılacak sayıda ve yok olma sınırındalar.Kilisenin çanları şimdilerde onlar için çalıyor,onların son yolculukları için mütevazı törenler yapılıyor.

Kilisenin yapıldığı tarihler İstanbul Rumlarının ve genelde azınlıkların da yok olma sürecinin başladığı yıllardan önceki son iyi ve mutlu yıllarıdır.1890-1923 süreci her iki toplumun da yok edilişlerinin sürecidir.İttihat ve Terakki'li yıllar ise acı kaderi paylaştıkları yıllar.

Ermeniler için 1915 Soykırımı ve öncesi yıllar,Rumlar için 1923 mübadelesi ve öncesi yıllar en büyük kırılma tarihleridir.Anadolu ve Trakya'nın Hristiyan unsurlardan arındırıldığı yıllardır.(O tarihlerdeki 12-13 milyonluk genel nüfusun 4 buçuk milyonuydu onlar.)

Cumhuriyet döneminde de bildiğimiz ayıplı politikalarla devam etti bu süreç.Esasen İttihat ve Terakki'den bu yana azınlık politikalarında bir değişiklik olmamıştı.

İstanbul'un ve piyasanın azınlıklardan arındırılması

Kısaca bir hatırlayalım:

Sıra Trakya'nın Yahudilerden,arındırılmasına gelmişti.1934'te başarıyla sonuçlandı.Çok iyi bildiğimiz,1941'de 20 Tertip Babadan Oğula Amele Askerliği,1942'de Varlık Vergisi,1955'te 6-7 Eylül Olayları ve 1964'te İstanbul'un son sürgünleriyle de İstanbul'un ve piyasanın tüm azınlıklardan arındırılıp,Türkleştirilmesi hedeflenmişti.Yine bu süreçte seyahat kısıtlaması,kimi meslekleri yapamama,kamuda çalışamama,spor kulüplerinin,mahalle ve sokak isimlerinin değiştirilmesi gibi uygulamalarla gayrimüslimlerin vatan belledikleri topraklarla gönül bağları bir bir kopartılıyordu.

Bu arada Bozcaada ve İmroz Adası da amaca uygun olarak dizayn edilmişti.Sonuçta bu coğrafyanın bu toprakların binlerce yıllık gayrimüslimleri ulus-devlet yaratma uğruna sistemli bir şekilde yok edildiler.Geride kalan bugünküler mi?Önemli değil.Genel nüfus içerisinde tümünün oranı binde bir bile değil.

Artık kendiliğinden eriyorlar.Şimdilerde onlar nostalji edebiyatı için gerekli.Gelecekte bugünleri anlatacakların "Komşularımız vardı,bayramlarda birbirimize giderdik.Topik yerdik.Yumurta verirlerdi.İyi insanlardı.Mahallede Rum,Ermeni arkadaşlarım vardı..." diyebilmeleri için...

"Vatanlarında Yok Olan" tüm ulusların "acılarını" paylaşıyorum...

*Yervant Özuzun,Hristiyan'ın evi Müslüman'ın evinden yüksek olamazdı,Demokrat Haber,28 Haziran 2013.

http://www.demokrathaber.org/hiristiyanin-evi-muslumanin-evinden-yuksek-olamazdi-makale,7194.html