22 Kasım 2021 Pazartesi

Yeni bir kurucu hikâye gerek:Kılıçdaroğlu,tarihle yüzleşme ve yeni kurucu hikâye/Prof.Dr.Taner Akçam*

Bu ülkede eğer yeni bir Cumhuriyet istiyorsak,artık bu savaşı bitirmemiz ve bu savaş dilinin dost ve düşmânlarına bir son vermemiz;kendimize yeni bir kuruluş hikâyesi anlatmamız gerekiyor.Ve bu kuruluş hikâyesi,başta Ermeni Soykırımı olmak üzere,yaşanan tüm yıkımları,Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesinin bir parçası yapması gerekiyor.

Bu yazı,18-20 Kasım 2021 tarihinde düzenlenen,"Der Nicht Anerkannte Genozid Dersim 1937-1938" Uluslararası Konferansı'na sunulan tebliğin gözden geçirilmiş hâlidir.

Aşağı-yukarı otuz yılı aşkın bir süredir,Türkiye'nin tarihi ile yüzleşmesinin zorunlu ve siyâsetin bu konuyu merkezine almasının şart olduğunu savunurum.Bu konuda o kadar çok yazı yazdım,konuşma yaptım ki bazen boş duvara konuştuğum hissine de kapıldım.Ama Kılıçdaroğlu son çıkışıyla yazdıklarıma ses vermiş görülüyor.Üstelik bu yazılarımdan birisindeki sözlerimi de tekrar ederek (Gazete Duvar,16 Aralık 2020)

Şimdi herkes,Kemal Kılıçdaroğlu eksenli,"Yapar mı yapmaz mı?","Ne kadar yüzleşir,ne kadar yüzleşmez" tartışmasıyla meşgûl.Oysa bu doğru bir yöntem değil.Tartışmanın sadece Kılıçdaroğlu'nun söyledikleri etrafında dönmesi bize bir şeyi gösteriyor.O da bu tartışmaya katılanların söyleyecekleri bir şey yok;bu nedenle yapabildikleri "çekiştirmenin" ötesine geçmiyor.

Burada konuyu bir adım ileri götürmek ve yüzleşmenin hangi çerçevede ele alınması gerektiği konusunda,Dersim özelinden hareketle bazı gözlemlerde bulunmak istiyorum.Ana tezim,Türkiye'nin temel probleminin,onun kuruluş hikâyesi olduğu ve bizim yeni bir kuruluş hikâyesine ihtiyâcımız olduğudur.

Kuruluş hikâyesi ön koşuldur


Bir ulusu birarada tutan faktörler arasında önemli olanlardan biri anlatılan kuruluş hikâyesidir.Bu hikâye hem insanlar arasında kolektif bir aidiyet duygusu yaratır hem de toplumun ayakta kalmasını sağlayan kurumlara meşrûiyet zemini kazandırır.Özellikle hukûk devleti ve onun esasını oluşturan demokratik kurumların işlerliği açısından kuruluş hikâyesinin kapsayıcı karakteri çok önemlidir.Burada "ulus"u Hannah Arendt'in jenerik "ulus devlet-nation state" bağlamında kullandığımı söylemek isterim ve kastettiğim Türkiye'dir.

Türkiye'de anlatılan ve hepimizin ezberlemiş olduğu kuruluş hikâyesi artık bu ulusu birarada tutmaya yetmiyor.Yaşanan bir "toplumsal doku dağılması","kumaş yırtılması"dır.Son yıllarda,çok sınırlı da olsa varolan hukûk devletinin ve demokratik kurumların son derece ciddi erozyona uğramasının arka plân nedenlerinden birisi de bu bilinen kuruluş hikâyesinin çökmüş olmasıdır.2023'e giderken yeni bir Cumhuriyet'e ve buna uygun yeni kurucu bir hikâyeye ihtiyâcımız var.Ana soru,yeni Cumhuriyet'in kurucu hikâyesinin köşe taşlarının ne olacağıdır.Bu konuda birkaç öneride bulunmadan önce eldeki kurucu hikâyenin ana probleminin ne olduğuna değinmek isterim.

Kurucu hikâyesi bugün niçin sorun?


Türkiye'nin bugünkü kurucu hikâyesi,esas olarak onun Kuruluş Savaş(lar)ını anlatır.O zamanın ve savaşının dili bugün de egemendir.Bugün geçmişimiz ve geleceğimizle kurduğumuz ilişkiyi esas olarak belirleyen o dönemde oluşmuş bu savaşın dilidir.Başlangıç tarihini ondokuzuncü yüzyıl başındaki Sırp isyânına veya 1878 Berlin Antlaşması'na kadar geriye götürebilirsiniz.Ama özel olarak 1912-1913 Balkan Savaşları ile derinleşen ve 1938'de tamamlanan Kuruluş Savaşları'nda oluşan bir savaş dilinden söz ediyorum.Ve bugün için de zihinlerde devam eden bir savaşın varlığından söz ediyorum.

Bu kuruluş hikâyesini "vatanı ve milleti bölmek isteyen iç ve dış güçlere karşı verilmiş bir yoktan varoluş savaşı"nın anlatımı olarak özetlemek mümkündür.1918-1923 Kuruluş Savaşı'nın bu dilin oluşmasında çok özel bir yeri vardır.Bu anlatı,ülkenin gerek siyâsî gerekse entelektüel kültürel atmosferine büyük ölçüde egemendir.Burada sağcı-solcu,lâik-Müslüman,Alevi-Sünni farketmiyor.Çünkü bu savaş,Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkımı ile sonuçlanan yüzyılı aşkın savaşlara ve onların yarattığı travmalara bir son verdi.

Savaşlar ve takip eden yenilgiler her ulus için bir aşağılanma ve küçük düşürülmedir.Ortada yıkılmış ve yaralanmış bir ulusal onur vardır.Savaşlardan yenilgi ile çıkan her ulus,ilk iş olarak yıkılmış onurunu tamire soyunur.Türk Kuruluş Savaşı,yaralanmış ve zedelenmiş Türk onuruna sürülmüş bir merhem gibiydi.Bu nedenle,sağcısından solcusuna,İslâmcısından milliyetçisine,lâik sekülerlerinden Alevilere kadar geniş kesimlerce sorunsuz kabul ve tekrar edildi.

Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesinin en önemli tarafı,onun bir zafer ve bir kahramanlık menkıbesi olarak anlatılmasıdır.Bu anlatımın bugün için çok ciddi sonuçları vardır.

Kuruluş hikâyesinin üç olumsuzluğu


Birinci olumsuz sonuç:Bugün dahi hâlâ bu savaşlarda oluşmuş savaşın dilinin kullanıyoruz.Bu savaş dili ile,sadece o dönemin savaş(lar)ı ve yapılanlar kutsanmıyor,o savaşların deneyimleri de bugüne aktarılıyor ve bugünün olayları da esas olarak o dönemin savaş söylemi içinde değerlendiriliyor.Savaş yıllarında oluşmuş dost ve düşmân kategorileri sadece bugüne aynen aktarılmıyor,bugünkü aktörler de aynı dost-düşmân kategorileri ile değerlendiriliyor.

Yani,savaş deneylerinin aktarılması eksenli oluşan bir kuruluş efsânesi,bize savaşın bugün hâlâ devam ettiğini hatırlatıyor.Söylemde hâlâ devam eden,bitmemiş savaş bugünkü en temel problemimizdir.Bu Kuruluş Savaşı'nın artık bitirilmesi ve bu savaş döneminde oluşmuş dile bir son verilmesi gerekiyor.

İkinci olumsuz sonuç:Kuruluşu ve özellikle bugünü hâlâ devam eden bir savaşın diliyle anlamaya ve açıklamaya çalışmak,düşmân olarak tanımlanan ve zaferin kendilerine karşı kazanıldığı söylenen kesimlerin yine bu ülkenin vatandaşları olduğunun görülmemesi sonucunu doğuruyor.Sözü edilen Kuruluş Savaş(lar)ı aslında Osmanlı-Türk devletinin kendi vatandaşlarına karşı yürüttüğü bir savaş idi.Devletin,kendi vatandaşına karşı verdiği savaşı,bize bir zafer ve kuruluş hikâyesi olarak anlatması ve savaşta oluşmuş söylemin bugün bile devam ettirilmesinin doğrudan sonucu ise bu ülkenin önemli bir kesiminin dışlanması ve yok sayılması oldu.Bu ötekileştirilenler ve bugün de hâlâ düşmân olarak görülenler,önce vaktiyle bu ülkenin yüzre 25'ini oluşturan Hristiyan vatandaşları idi.Ve daha sonra özellikle Koçgiri ile başlayan yeni süreçle birlikte Kürtler ve Aleviler de buna dâhil edildiler.Dersim,bu savaşların belki de son durağını temsil eder.

Üçüncü negatif yan sonuç:Kuruluş hikâyesinin hâlâ devam ettiği düşünülen bir savaş olarak anlatılması ve hatırlanması anlatılan hikâyenin aslında bir yıkım ve katliâm hikâyesi olduğunun görülmemesi sonucunu doğuruyor.Ve bu yıkımla asla yüzleşme ihtiyâcının duyulmuyor olmasının asıl nedeni budur.Çünkü,yıkımlar,katliâmlar ve yaşanılan acılar,bir zaferin olmazsa olmaz yan ürünü olarak görüldüler.Bu nedenle ne 1968 sol kuşağı ve oradan üreyen solcu örgütler,ne 2000'li yılların Ergenekoncuları ne de 2013 Gezi sonrası AKP çevreleri,kendilerini "Kuva-yı Milliyeci" olarak tanımlamakta bir mahsur gördüler.Kendileri bugünün yeni kurucu kahramanlarıydı ve yapmaları gereken de atalarının yarım bıraktığı işi tamamlamaktı.Siyâseten yaptıklarını "ikinci kurtuluş savaşı" olarak göstermeyen ve böyle anlatmayan bir siyâsî çevre bulmak gerçekten zordur.

Yeni bir hikâyenin bazı ön taşları

Bugünkü Cumhuriyet'in en önemli krizi budur ve üç sac ayağında sahiptir:Kuruluş hikâyesinin sadece bir zafer savaşı olarak anlatılması;bugün de hâlâ bu savaşın devam ettiğine inanılması ve bugünkü sorunlarla bu savaşın mantığı ve diliyle yaklaşılması ve yok edilen ve imhâ edilenin bu ülkenin vatandaşları olduğunun görülememesi...Bu nedenle tarihteki yıkımların,katliâmların,acıların bu hikâyede yeri yoktur.Bu kuruluş hikâyesi bu şekilde anlatılmaya devam edildiği müddetçe ne tarihle yüzleşmek mümkündür ne de barış ve demokrasiyi esas almış bir gelecek kurmak.

Bugün artık değişmesi gereken budur.Bize yeni bir kuruluş hikâyesi şarttır.Artık savaşın bittiğinin kabul edilmesi ve bu savaş diline bir son verilmesi gerekiyor.Bugünün siyâsetine geçmiş savaşın zihniyeti ve diliyle yaklaşmak bir kuruluş değil bir yıkım habercisidir.Geçmiş üzerine konuşmak sadece tarih konuşmak değildir,geleceği kurmaktır.İyi bir gelecek kurmak istiyorsanız,geçmiş yıkımları büyük zaferler olarak anlatmaktan vazgeçmek ve geçmişte yaşanmış yıkım ve katliâm hikâyelerini yeni kuruluş hikâyesinin bir parçası hâline getirmek zorundayız.

Eğer bu Cumhuriyet'te tüm vatandaşların eşit ve özgür biçimde birarada yaşamaları arzulanıyorsa imhâ edilen ve yok sayılan vatandaşlarının hikâyesinin de kuruluş hikâyesinin bir parçası hâline getirilmesi şarttır.Hristiyan'ın,(Ermeni,Rum,Süryani) Yahudi'nin,Kürt'ün,Alevi'nin çektiği acıyı yeni kuruluş hikâyesinin harcı hâline getiremezsek yarını kuramayız.Bu kesimlerin yaşadıkları katliâm ve acıların öyle çok kesişme noktası vardır ki,tarihe eleştirel gözle bakarak bu kesişmeleri görmemiz mümkündür.

Dersim'in yeri ve anlamı

Benim açımdan,1937-1938 Dersim soykırımı üzerine konuşmamızın anlamı burada yatıyor.Dersim katliâmı,kendisinden önceki yaşanan katliâmların hem son noktasıdır ve hem de onların izlerini taşır.Başta Ermenilerin,Hristiyanların imhâsının derin izlerini Dersim soykırımında da yaşarız.Dersim,Ermeni,Süryani ve Rum soykırımının nihâî bir noktası,Osmanlı'da başlayanın Cumhuriyet'te tamamlanması gibidir.

Ve aslında bu sürekliliği gözlemek için 1937-1938'e kadar beklemeye de gerek yoktur.

Kesişme noktalarına ufak örnekler

1920 Aralık ayında kurulan Millî Ordu'nun kumandı Sakallı Nureddin Paşa'nın verdiği ilk emirlerden birisi Koçgiri ve Dersim bölgesindeki Müslüman olmayanların listesinin çıkartılmasıdır.Koçgirililer,"Ermenilerden sonra sıra bize geldi ve bizi de Ermeniler gibi sürecek ve kesecekler",endişesi ile hareket ederler.Nitekim,resmî yazışmalarda,Koçgiri katliâmının gerekçesi olarak gösterilen Ümraniye olaylarının gerçek failinin Ermeniler olduğu yazılır ve bölge insânı Ermenilerle işbirliği yapmakla suçlanır.Koçgiri ve Dersim katliâmlarında önemli bir rol oynayan Hüseyin Hüsnü olarak da bilinen Abdullah Alpdoğan,Ermeni ve Pontus soykırımlarında da çok önemli roller oynamıştır.Şükrü Kaya ve Mustafa Abdülhalik Renda gibi Ermeni Soykırımı'nın baş aktörlerinin Dersim soykırımında da başrol olduklarına değinmek bile gereksiz.

Daha 1937-1938 katliâmından beş yıl önce bile,1933'te Dersim'de yapılan askerî operasyonların önemli hedeflerinden birisi bölgede saklanan Ermenileri bulmaktır.Bu yıl yapılan operasyonlar hakkında 6 Eylül 1933 tarihinde bir rapor yazan Umûm Müfettişlik,yapılan aramalarda bulunan Ermeni sayılarını aktarır ve yakalanan Ermenilerin daha önce plânlandığı veçhile sürgün edildikleri bildirilir.Raporda aktarılan önemli bir bilgi de köylerden,aralarındaki Ermeni nüfusunu bildirmelerinin istendiği ve ama gelen bilgilerde hiçbir Ermeni'nin olmadığının söylendiğidir.Dersimliler,aralarındaki Ermenileri korumaktadırlar.

1937-1938 katliâmının önemli nedenlerinden birisi de Dersimlilerin Ermenileri korumuş olmalarıdır.Katliâmdan kurtulan bir görgü tanığı,askerlerin bazen öldürmelerden önce bazen de sonra,erkeklerin pantolonlarını indirip,s.nnetli olup olmadıklarını kontrol ettiklerini aktarır.Örneğin Xêçe'deki katliâmın yapılma sebebinin buranını ahâlîsinin Ermeni olmasından kuşkulanılmasıdır.Tanık,Xêçe katliâmı sonrası,askerlerin erkeklerin donlarını indirip,s.nnetli olup olmadıklarına baktıklarını söyledikten sonra,hükûmetin "biz bunları Rum-Ermeni sandık" diyerek "pişmân olduğunu" aktarır.

Sonsöz

Bu ülkede eğer yeni bir Cumhuriyet istiyorsak,artık bu savaşı bitirmemiz ve bu savaş dilinin dost ve düşmânlarına bir son vermemiz;kendimize yeni bir kuruluş hikâyesi anlatmamız gerekiyor.Ve bu kuruluş hikâyesi,başta Ermeni Soykırımı olmak üzere,yaşanan tüm yıkımları,Cumhuriyet'in kuruluş hikâyesinin bir parçası yapması gerekiyor.Zaferlerle biten savaşlar değil,bu ülkenin kendi vatandaşlarına yazık edildiği;Rum,Süryani,Ermeni,Kürt ve Alevi bu ülke vatandaşına yazık edildiği bu yeni hikâyenin merkezinde durmalıdır."Vatanı bölmek isteyen iç ve dış düşmânlar" söylemi yerini "yazık edilen vatandaşlara" bırakmak zorundadır.Tekçi,monologçu değil,farklı anlatımlara olanak sağlayan,çoğulcu bir kuruluş hikâyesine ihtiyâcımız var.Eğer bugünün Kürdü,Alevisi,Ermenisi,Süryanisi kendisini,bu kuruluş hikâyesinin bir parçası olarak göremezse bu topraklarda birarada yaşamak imkânsız hâle gelir.

Dersim ve onun sembolik önderi Seyyid Rıza da bu yeni kuruluş hikâyesinin en önemli parçasıdır.Dersim'in ve Seyyid Rıza'nın bizim kuruluş hikâyemizin bir parçası ve sembolü yapılmaları bizim demokratik geleceğimizin garantisi olacaktır...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Yeni bir kurucu hikâye gerek:Kılıçdaroğlu,tarihle yüzleşme ve yeni kurucu hikâye,Bianet,19 Kasım 2021.

https://bianet.org/bianet/siyaset/253605-kilicdaroglu-tarihle-yuzlesme-ve-yeni-kurucu-hikaye