23 Ekim 2012 Salı

Bu Acı Kimin? –Türkiye’de Ermeni Olmak.../Garabet Orunöz*

Sunuş:Geçtiğimiz hafta bir gurup duyarlı isim bir araya geldi ve 'Bu Acı Hepimizin' eylemini gerçekleştirdi.Bu anlamlı eylemin imza metninin vurgularından biri;birçok Ermeni vatandaşımızın artık bizimle olmadığıydı.Evet,gerçekten 1915 nüfusumuz 13 milyonken,bu topraklarda 1,5-2 milyon Ermeni yaşıyordu.Her biri ülkenin farklı şehirlerinde yaşıyordu.1915'te,bir bilinmeze gönderilmeye başlandılar.Bu ülkenin yetimi,öksüzü,vatandaşı olarak kalmak isteyenler ise sokak ortasında öldürüldü.Şimdi artık birçoğu maalesef bu topraklarda değil,daha doğrusu bu topraklarda ama toprağın üstünde değil,toprağın altında.Artık yoklar.Onları kaybettik...

Biz de kaybet(me)diğimiz bir Ermeni dostumuzla,sevgili Garabet Orunöz ile henüz onu da kaybetmemişken,bugüne kadar konuşamadıklarımızı konuşmak istedik.Umarız bu insan insana söyleşi,bu acının hepimizin olduğunu bir nebze olsun hatırlatabilir,anlatabilir.

-Garabet Bey sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Doğru olmamakla beraber,devletin vermiş olduğu belgeye dayanarak,1 Nisan 1960 doğumluyum.Kendimi hatırladığım tarih olan;1964 aynı zamanda anamın ölüm yılı,dönemin ince hastalık dediği,hastalıktan vefatı sonucu,babam,üç aylık bir kız bebek,dört yaşındaki ben (Garabet) ve 7 yaşında bir ablayla beraber aynı evde yaşama tutunmaya çalışmış biriyim.Yedi yaşına kadar,sonra mı?Komşumuz Sara Makasçı;benim bir Ermeni okulunda okumam için babamı ikna edip,İstanbul'daki Gedikpaşa Ermeni Protestan Yatılı Okuluna yollamasıyla devam ediyor.Tuzla Kamp Armen'de kalarak ortaokulu daha sonra 1975-1977 yıllarında yurtdışında tahsil ve geri dönüp Kapalıçarşıda,önce iki ay derici,sonra iki ay kuyumcu tezgahtarlığı ve nihayet son kararımı vererek,kuyumcu el sanatı öğrenmek için Agop Topaloğlu'nun atölyesinde çalışmaya başladım.

-Ben biraz kronolojik olarak ilerlemek istiyorum.Biraz çocukluğunuzdan başlasak,memleketiniz neresidir?Aileniz?

Malatya Merkez Çavuşoğlu,Salköprü Mahallesi,İsmetiye Sokak no:27'de doğmuşum.Babamın ikinci eşinden olma ortanca çocuğuyum.Benden üç yaş büyük bir ablam,üç yaş da ufak bir kızkardeşim var.Babamın ilk eşinden olma da,iki ağabeyim ve iki de ablam var.Ağabeylerimden biri Nişan Orunöz,5 Mart 1936 doğumluydu,29 Ocak 2001'de İzmir'de rahmetli oldu,İzmir'de Ermeni kilisesi kalmadığından,dini törenini Gürçeşme Camii'nde icra ederek,Yeni Buca Mezarlığına defnettik.Diğer kardeşlerin hepsi,dünyanın dört tarafına dağılmış olsalar da hayattadırlar.Kimi Fransa'da,kimi Almanya'da,Hatay'da olanı da var,Malatya'da olan da.Hepsi evlidir,kimi Ermeni ile,kimi Müslüman ile.Ne farkeder?Etnik kökeninin kiminle evli olduğu demeyin.Anadolu'da birçok söz gibi "Davul dengi,dengine" diye de sözü boşa dememişler.Sevgili Cemile;yukarıda bir cümlenin arasında,"Kaybetmediğimiz dostumuz" demiştin;hayatta senin gibi bir değerli dost da ben tanımışsam eğer;ben bu hayata ucuz gözle nasıl bakarım?Meraklanma,ne kaybolurum,ne yarı yolda bırakırım.

-Aileniz içerisinde 1915 olayları ile ilgili anılar anlatılır mıydı?Belgelerden uzak,yaşayan ağızlardan Türkiye'de Ermeni olmanın nasıl bir şey olduğunu ya da Tehcir'i dinlediniz mi hiç?

Ailem ile birarada olma şansım sadece yedi yaşına kadardı.Bu yaşa kadar da 1915 olayları ile ilgili bir şey sorma şansım olmadı.Tehcirden önce,babam ile olan bir anımı anlatmak isterim.Her çocuğun gözündeki kahramanı babası olduğu gibi,benim de kahramanım,babamdı.İlkokulu okumak için Malatya'dan İstanbul'a yollandıktan üç yıl sonra,bir daha babamı görme şansım oldu.1970 yılının yazında,Tuzla Kamp Armen'in müdürü Hrant Güzelyan tarafından,Malatya'ya babamın yanına yollandım.Babaocağında ilk geceyi,heyecandan olsa gerek,zor sabah ettim.Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte babam,çeşmeye yüzünü yıkamak için gitmeye hazırlanırken,ben de kalktım.Babam peşkirini (havlu) omzuna attı,kapıdan çıkarken başladı "Hayr-Mer" diye,Ermenice dua etmeye;ben İstanbul'a okumaya gelmeden önce de,her sabah bu duayı söylerdi.Ben anlamıyormuşum.İlk sabah,babamdan daha gür bir ses ile ben duayı söylenmeye başladım,babam sustu,çeşmede elini-yüzünü yıkadı,ben duayı bitirdim,ben de yıkandım,eve döndük,dizlerinin üstüne çöken babam hıçkıra-hıçkıra ağladı.O zaman ne olduğunu anlayamamıştım,sonra bir ara,"Sara (Sara beni İstanbul'daki yetimhaneye yollayan kadın) Allah ömrümden ala sana vere,çağamı (çocuğumu) kurtardın" dediğini duydum.

Babamdan Soykırım ya da Tehcir hakkında bir şey duymadım.Yalnız bundan iki yıl önce,ana tarafımı aradım ve dayılarım ile teyzemle tanıştım.Dayımdan,anneannemin sırtında tehcirden kalma iki hançer yarası olduğunu öğrendim.Zaten o olaydan sonra da,din değişip İslam olmuşlar,hayatta kalmışlar.Dayım ile iki yıl sadece telefonda konuştum,seni görmeye geleyim mi dediğimde ise;"oğlum bizler kendimize yeni bir dünya kurduk gelme" dedi.Ben de 15 Ağustos 2009'da haber vermeden gittim,karşısına dikildim,dayı ben geldim dediğimde,hıçkırarak ağladı dayım.Hasret giderdikten sonra,sohbete oturduk.Dayıma,anamı sordum.Dayım ise;oğlum ananı nasıl olsa anlatırım da,esas benim yaşarken içime dert olanı bir anlatayım,dedi.Tehcir sonrası İslamiyeti seçmiş olmalarına ve adlarını değiştirip de camiiye gitmelerine rağmen,Şiro Çayı'nda boğulan bir dayım olduğundan bahsetti.Bu dayımın cenazesini,köyün camiisinden namazını kılıp,mezarlığa defnetmeye götürürlerken,yollarını eli sopalı birtakım köylüler kesip,bu "kefere"yi bizim mezarlığımıza gömemezsiniz,deyip gömülmesini engellemişler.Dedem,köylülerin ne demek istediklerini çok iyi anladığından,yolu değiştirip,Müslüman mezarlığının bulunduğu yerin,tam karşı tepesine götürüp,dayımı defnetmişler.Bu olaydan tedirgin olan bir kısım "dönme" Müslümanlar,daha sonra köyü terketmişler.Dedem ve dayılarım teyzem ile kalırlar.Bir müddet sonra bir dönme Müslüman daha rahmetli olur.Camiide cenaze namazı kılınır,aile yolları çevrilir endişesiyle,Müslüman mezarlığına yönelmez,doğru dayımın yanına götürürler.Kısa zamanda bu olay alışkanlık haline gelir ve dönme Müslümanlar,cenazelerini dönmelerin mezarlığı diye oluşturulan bu mezarlığa gömmeye başlarlar.Yaklaşık onbeş mezar oluştuktan sonra ise;bir gün muhtar ilçeye kaymakama gider ve olayı anlatır,çözüm ister.Kaymakam çözümü bulur.İşte yıkıldığım an;bu haber üzerine devlet karayollarından bir dozer gelip onbeşi aşkın mezarı darmadağın eder,buradan yol geçecek der,bir kemik dahi almalarına müsaade etmeden,bir yol uzantısı süsü verilir ve aynen öyle de bırakıp giderler.Kırk senedir o yol aynı şekilde yarım duruyor.Bu olaydan sonra camiideki ilk cumaya,tüm köy halkı hoparlörle davet edilir.Verilen vaaz sonrasında köyde,namaz kılmayan kimsenin olmadığını söyler hocaefendi,dolayısıyla namaz kılan herkesi aynı yere gömmek gerektiğinden demvurur.

O gün,bugündür de,köyde tek mezarlık oluşmuştur.Yaşayan "dayım" da komşuları için namaz kıldığını söyler,hocanın iş için şehre gittiğinde de yeğenim gönüllü olarak namaz kıldırır,lakabı da "Gâvur İmam"dır.Mezarı olmayan biri için;tehcirmiş,büyük felaketmiş,soykırımmış,adı önemli mi?Anamın mezarının olmayışı vicdanımı rahatsız ediyordu.Ben kırkbeş sene sonra anamın mezarını buldum.O gün kadar rahat uyuduğum bir günü de hatırlamıyorum.Uykusunda rahat edemeyenler,mezarı kayıp olan,mezarı olmayan,bir yakınınız,akrabanız,hatta komşunuz bile varsa;onun kayıp mezarını bulmaya yardımcı olun,aha burası onun mezarıdır deyip,bir dua okuyacak taş dikin,rahat edin.

-Çocukluğunuzun geçtiği yerde Ermeni olmanın ağırlığını yaşadınız mı?

Çocukluğumun geçtiği yer Tuzla Kamp Armen'di ki;Tuzla'daki arkadaşlarımın ağız alışkanlığından,Ermeni eşittir Gâvur lafından hiç rahatsızlık duymadım. Yalnız ayrımcılık ve rahatsızlık kelimelerini yaşayarak hissettim.Mesela;bugün de beni bir arkadaşına tanıştıran,arkadaşım benim Ermeni olduğumu söylemez.Bu gâvurdur der.Şaka olduğunu bilmeme rağmen,alınırım.Alınganlığımı da belli ederim.Belli etmemin sebebi,bir daha yapmasın diyedir,ama bilinçaltına öyle bir yerleşmiş ki;tekrarlanır her seferinde.Bu ötekileştirmenin bir çeşidinden duyduğum rahatsızlığım.

Ayırımcılığım ise;dokuz yaşından beri idealim pilot olmaktı.Ortaokulu bitirdiğimde,pilot olmak için Hava Harp Okulu'na başvurduğumda,tüm evraklarım tam olmasına rağmen,kayıt görevlisi;herkesin adını tükenmez kalemle yazarken,benim dosyamı alıp önce bir yüzüme baktı,sonra da kurşun kalemle adımı yazmaya kalktı.Bende isyanıma yenik düştüm,kayıt yapan askerin elinden kurşun kalemi alıp,benim de adımı tükenmez ile yaz,sileceksen de sonra karalarsın,dedim.Az sonra bir rütbeli subay gelip,beni ikna etti.Bir daha hiçbir devlet memurluğuna başvurmamam gerektiğini kibar bir lisanla bildirerek,Kamp Armen'e yollanmamı emretti.Ben de uyguladım.Ne olursa olsun,"sadık vatandaş"ım.Ne geçmişte atalarım isyan etti,ne de günümüzde yaşayanlar olarak bizlerin isyan etme gibi bir niyetleri oldu.Olmaz da.Kuzu gibi yetiştirildik,koyun gibi güdülürüz.

-Peki,Tuzla Yetimhanesi'ne gelişiniz,Tuzla Yetimhanesi,arkadaşınız Hrant desem?

Keşke demeseydin,desem.Ama bir defa sordun,söz ile mermi arasında hiçbir fark yokmuş.Tuzla'ya;1967'den itibaren,(1970 yazı hariç) her yaz gitmişimdir.Hrant Ağabey ile ilkokula gideceğim ilk gün,karşılaştığımız anı çok net hatırlıyorum ki;okula giderken kapı önünde ikişerli sıra olurduk.Haftanın nöbetçi abisi,Kumkapı'ya yakın yerde bulunan okula götürüp getirmekten sorumlu olurdu.Hrant'ın sesiyle irkildim ve "benim yontulmamış Malatyalım,sıraya geçsen de gitsek" ile başlamış,vurulduğu güne kadar da ağabey-kardeş ilişkimiz sürmüştü.Hrant için anlatacak söyleyecek çok söz var,yavaş yavaş herkes onun ne kadar büyük bir sevda ile Türkiyeli olduğunu anlayacak,ama bu anlayış Hrant'ı geri getirmeyecek.Bari başkalarını götürmesin.Bir kişi bile olsun,sevgi uğruna "ölmeyi" göze alabiliyorsa eğer,"insanlığın" yaşama hakkı var,demektir.

-Tuzla Yetimhanesi'nde ne kadar kaldınız?Oradan ne gerekçe ile ayrılmak zorunda kaldınız?

Tuzla Kamp Armen'de sekiz sene kaldım.Kamptan;eğitim için yurtdışına gitmek üzere ayrıldım.İki yıl sonra yurda geri döndüğümde de,ilk gittiğim yer yine Kamp Armen oldu.Herkes "Tuzla Yetimhanesi" diyor,oranın talebeleri bizler ise;"Kamp Armen" deriz.Orası bizim evimizdi,hayata dair her şeyi biz orada öğrendik.Her ne kadar aramızda yetimler ve öksüzler olsa da,aile eksikliğini hissetmedik ve hissettirmedik.Bu;Kamp Armen'in bir geleneğiydi.

-Tuzla Yetimhanesi'nin şu anki durumu nedir?Size ait ancak sizden alınmış bu mekân ile ilgili yaptığınız çalışmalar var mı?

Tuzla Kamp Armen'in durumu şu an "atıl" vaziyettedir.Kapısı,penceresi yok,kör bir insana benziyor.İçinde barındırdığı çocuklarından uzaklaştırıldı.Lal olmuş çocuk gibi,konuşamıyor.Bizim değil ki;gidip de bakalım.Güzelim çam ağaçları,elma,armut,erik,incir,ayva,ceviz,şeftali ağaçlarımız vardı.Bunlardan bir tane bile kalmamış.Son olarak 25 Nisan 2010'da 55 kişi gittik,emeklerimizin nasıl ziyan edildiğini izleyip,ağlaştık.Bu bina da;bir milli servettir,yazıktır,günahtır,kaderine terkedilmesin,devletimizden bir ricam olacak;insanlığın ve halkların kardeşliğine inancı ve de yetim emeğine ve hakkına saygısı varsa, ahirete inanıyorsa,haramın ne demek olduğunu biliyorsa,bu adaletsiz el koymanın giderilmesi yönünde bir adım atsın,TC vatandaşı olarak talebim ve rica ediyorum.Komşu;komşusunu "dostluk" adlı sokakta öldürmüş.Eğer;her iki halk da dost ise;bu Tuzla kampımızı "elbirliği" ile tekrar yaşama döndürmenin ve dostlukların yeşermesinin bir yolunu mutlaka bulmanın bir yolu olmalıdır.Tuzla kampımız için,sponsor bulabilirsem, bu yıl sonuna yetiştirilmesi şart olan,bir kısa kurgu film projem var.Bunun için;basında çıkmış bir haberi de tekrar paylaşmakta fayda var.

"Bir süre önce Türkiye ile Ermenistan arasında başlayan tarihi yakınlaşma,beyaz perdeye de yansıdı.

Anadolu Kültür ve Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali öncülüğünde 2008 yılında başlatılan,geçen sene 'Ermenistan-Türkiye Sinema Platformu' adını alan girişim,ilk meyvelerini vermeye hazırlanıyor.Bu kapsamda,Türkiye ve Ermenistan'dan birçok başvuru arasından seçilen on sinemacı,8-10 Nisan 2010 tarihleri arasında İstanbul'da biraraya geldi.Ermenistan-Türkiye Sinema Platformu'nun beşinci buluşmasında,toplam beş proje destek aldı.Seçici kurulunda Melek Ulagay,Nurdan Arca,Sırrı Süreyya Önder,Sevil Demirci,Çiğdem Mater ve Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali 'Directors Across Borders' direktörü Artsvi Bakhchinyan'ın yer aldığı platform toplantısında,iki ülkeden toplam on proje değerlendirildi.

Kaybolmayın Çocuklar

İngiltere merkezli 'Global Dialogue' tarafından desteklenen toplantıda,Türkiye'den;Gülengül Altıntaş ve Garabet Orunöz'ün 'Kaybolmayın Çocuklar',Meryem Yavuz ve M. Cem Öztüfekçi'nin "Agop'tan Şükrü'ye Selam Var",Ermenistan'dan Diana Kardumyan'ın 'Galata',Arthur Sukiasyan'ın 'Güvercin Ustaları' ve Gor Baghdasaryan'ın 'Komşular' adlı projelerine platform kapsamında destek verilmesi kararlaştırıldı."

Bu kısa film haricinde ise;kampımızdan su içmiş,ekmeğini yemiş,bir ağaç dikmiş,taş üstüne taş koymuş olanlardan,dünyanın dört bir tarafına dağılmışların hikâyelerini ve anılarını toplayıp,eski resimleriyle birlikte bir kitap yayınlamak var.Ömür yeterse; yaşanmışlıkların tamamını yazmak isterim.

-Sonraki dönem,mesela askerlik yaptınız mı?Hatta bir Ermeninin bir askerlik anısını dinlemek istesem?

Ben de bu ülkenin evladıyım,her ne kadar ötekileştirilmeye zorlansam da,kendimi öteki görmedim.Askerlikte yaptım,Sarıkamış Dağ Taburu'nda kursa da gittim,başarı belgesi de aldım.(Kurs belgesini attach ile yollayacağım).

Askerlik dönemimde 12 Eylül de oldu.Dağlara da yollandım,yollarda da nöbet tuttum,verilen vazife ne olduysa yaptım.Alayda benim Ermeni olduğumu bilmeyen yoktu.Bu arada ilginç olaylar da yaşadım.Bir gün,nöbetçi subayı içtimada topladığı alaya şöyle seslendi;arkadaşlar,yine Ermeni ASALA militanları bir konsolosumuzu vurmuş.Aramızda Ermeni arkadaşlarımız var.Olmaya ki;biriniz onlardan herhangi birini rahatsız edesiniz.Onlar da sizler gibi vatani görevlerini yapmaya gelmiş vatandaşlarımızdır.İşte bu sözlerden sonra;etrafıma toplanan arkadaşlarım,sorular sormaya başladılar.Yahu Garabet,bu sizinkiler bizimkileri niye vuruyorlar?Hadi gel de çık işin içinden.Sizinkiler-bizimkiler ayrım baştan başlamış oldu.Muhabbete oturacağız diye!Bedava tarih dersi yok hele bir demlik çay söyleyin ki anlatayım,dedim.Masanın etrafına toplandık,çaylarımızı da doldurduk,kimseyi üzmeden,beni en iyi anlayabilecek kişinin gözlerinin de içine bakarak,hani 1915 yıllarında senin deden benim dedem ile kapı komşuyken,bir gece aniden gelen emirle kadın-erkek,çoluk-çocuk,toplayıp götürmüşler de,bir daha geri gelmemişler ya!Derken,az ilerimizde duran bir Muşlu arkadaşın dikkatle bizi dinlediğini farkettim.Muşlu ula sende yanımıza gelsene deyip,tam da yanıma aldım.Bir de tembihledim,ula Muşlu küfür etmeyesin bak ben Ermeniyim dedim.Muşlu;haşa de ağabey yahu,sen hiç Ermeni olabilir misin?Bak senin de benim gibi etin var,kemiğin var dedi.Ben de;Muşlu senin bildiğin Ermeni nasıldır diye sordum,gayet ciddi bir tavırla,Ermeni boynuzludur,dedi.Şimdi;20 yaşına gelmiş,Ermeninin boynuzlu olduğuna inanmış birini yalancı mı çıkaraydım.Ona öyle öğretilmiş ne yapsın.Benim de vardı askere gelirken kestirdim,deyince,ayağa kalktı hemen kafamdan kepimi aldı,saçlarımın arasından kesik boynuz izini aramaya başladı.Bu sefer de boşuna arama estetik yaptırdım.O nedir diyecek oldu,ben sana sonra anlatırım,dedim.Sonra ahbap olduk,kendisine Ermeninin boynuzlu olduğunu kimin öğrettiğini sordum,okula hiç gitmemişti,hoca dedi.Hoca diye köyün imamından bahsediyordu.Hocanın babasının adını sordum,Abdullah'mış,dedesinin adını biliyor musun?Dedim,Heçik (Haçik Ermeni ismidir) dedi.Şimdi ben ne diyeyim,"Yarım doktor candan,yarım hoca da imandan eder" demişlerse boşa dememişler.Okumuşuyla okumamışı arasında da bir şey farkettim.Askerlikten 28 sene sonra,"Türkiye'de Ermeni Olmak" adlı bir söyleşiye dinleyici olarak gittim.İki profesör,konuştular,anlattılar,soru-cevap kısmında bir şey sormak için korkak talebelere benzer,parmak kaldırıp durdum,profesörün erkek olanı gördü.Buyurun deyince;aramızda hiç Ermeni var mı diye sordum.150 kadar kişinin içinde bir tek kişi bile ses çıkarmadı.Ne yaptınız?Türkiye'de bir tane bile Ermeni bulamadınız mı ki kendi kendinize Türkiye'de Ermeni olmayı söyleşiyorsunuz?Dedikten sonra,biliyor musunuz ben Ermeniyim dedim.Sonra da,profesörlerden bir şikayetim olacağını,söyledim ve "işlerinin insan eğitmek" olduğunu,ama "iyi eğitemediklerinden" bir insanın,bir başka insan için boynuzlu olabileceğini düşünen,Muşluyu anlattım.Profesörlerden erkek olanı;Garabet Hocam;aklınla bin yaşa,ben de Kürt asıllıyım,benim için de kuyruklu diyorlar.Bundan sonra ben de senin yaptığın gibi yapıp,kuyruğu kestirdim diyeceğim dedi ki;aman hocam,hiçbir yerde söylemeyin dedim.Niye diye sordu koca profesör?Ben boynuzları kestirdim deyince;Muşlu kepimi alıp kafamı açtı,hocam siz kuyruğu kestirdim derseniz,demem ile salon kahkahayla yıkıldı.Bu anılarım;biri askerden,devamı sivildendi,biri okumamış,diğeri de eğitmemiş bir eğitmendendi.

-Hiç Ermeni olduğunuzu saklamak zorunda kaldınız mı ya da aileniz böyle bir zorunluluk yaşadı mı?

Ben şahsım olarak asla kimliğimden dolayı utanmadım ki,aslımı inkâr edip de gizleme ihtiyacı duyayım.Saklamadım,saklanmadım.Ailemden saklayan var.Hatta bir iş için bir dostum beni tanıştıracağı kişinin,beş vakit namaz kıldığını,dolayısıyla da bir gayrimüslim ile iş yapmak istemeyebileceğini söyledi.Senin adını Galip olarak söyledim,sen de açık etme işine bak dedi,tanışmaya ve ilk işimizi almaya gittik.İstanbul Maltepe'ye gidecektik,gittik.Mağazadan içeri girince,selamlaştım ve kendimi tanıttım.Ben Garabet,Ermeniyim dedim,arkadaşım kızardı ve terledi.Mağaza sahibi çok memnun olduğunu,iyi ustaların Ermeni olduğunu söyledi,çayımızı içtik,siparişimizi aldık çıktık.İkinci işimizi de yaptıktan sonra,ne hesabımı alabildim,ne de hakkında şikayetçi olabildim.Allah'a havale ettim,emeğimi helal etmedim şimdilik,sonra eder miyim bilmiyorum.Benim kendisinden daha fazla ihtiyacım olduğundan dolayı etmem.Bu adam alınterine saygıyı bilse,emeğimi gaspetmezdi.Gâvur'un emeğini de malını da gaspetmek,ona "helal" diye öğretilmiş.İnsanımızın çoğunluğu;ganimet kültüründen ne zaman kurtulacak ve üretip,yaratıp,yetiştirirse,haram ile helalin de ne demek olduğunun kıymetini bilecek.Mesela benim Hristiyan olduğu halde,Müslüman ismi verilmiş,hem Ermeni olduğunu hem de Hristiyan olduğunu gizlemek zorunda kalmış tanıdıklarım var.

-Benim bir Türk olarak,sadece dinlediğim Ermenice bir şarkıdan dolayı yediğim azarı düşünürsek acaba sizin için Ermeni olarak Türkiye'de yaşamak nasıl bir şey?

Bunun için bir dostum çok güzel bir yazı yazmış,aynen sana da yolluyorum.

Değişik bir duygudur Türkiye'de Ermeni olmak...

Her ne kadar da Hrant Dink sözde suikastinin ardından binlerce kişi;"Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz" diye bağırsa da...Birçok kesim,aslında "hepimiz insanız" manasına gelen bu sloganı anlamayıp,işi başka boyutlara vursa da...

Değişik bir duygudur Türkiye'de Ermeni olmak...Öyle bağırmakla da olacak bir şey değildir aslında...

Türkiye'de Ermeni olmak,bilen dostlarının sana "ne olur bir topik yap da yiyelim" diyebilmesidir.Ermeni olmak,bir işlem için devlet dairesine gidip de adını söylediğinde memurun yüzüne tuhaf tuhaf bakmasıdır,hatta "sen Ermeni misin?" diye sorarken yüzüne alaycı alaycı bakmasıdır...İsminin her yerde yanlış yazılmasıdır.

Türkiye'de Ermeni olmak,askerdeyken arkadaşlarının sana, ne olur bir kere kelime-i şaadet getir demesidir...Yine de Kız Kulesine aşık olmaktır.Ermeni olmak,Galata Kulesi'nden İstanbul'u seyrederken derin duygulara dalmaktır...

Türkiye'de Ermeni olmak,okullarının tarih kitaplarındaki Ermeni karşıtı yazıları okuyup gelip bunlar ne diye size sorduğunda çocuğunuz,verecek yanıt bulamamaktır...

Türkiye'de Ermeni olmak,seni tanıyan birinin üçüncü bir şahısa senden bahsederken."Ermeni bir arkadaş" dedikten sonra "ama iyi çocuktur gerçekten" diye bahsetmesidir...Yine de balığın olduğu,rakının olduğu,midye dolmasının olduğu bir sofrada Türk Sanat Musikisi eşliğinde sevgiyle şarkılar söylemektir...Yine de bazı durumlarda bazı arkadaşlarının seni arayarak "üzülme,onlar cahil biz seni tanıyoruz seviyoruz" cümleleri karşısında duygulanmaktır...

Türkiye'de Ermeni olmak...Birisi ile tanışırken ismini çekinerek söylemektir Ermeni olmak,söylediğinde ise karşındakinin yüz ifadesinden,neler düşündüğünü anlamaya çalışma alışkanlığıdır...Bakanların televizyonda terörist başları için "Ermeni dölü" lafını kullanırken çocuklarınızın bunları duyması halinde bunu nasıl açıklayacağını kara kara düşünmektir...

Türkiye'de Ermeni olmak,Fransa'da çıkmış yasalar hakkında birilerinin özelikle gelip sana "ne düşünüyorsun?" diye sormasıdır...Ve vereceğiniz cevabın başına "sözde" kelimesini koymak zorunda oluşunuzdur...Çöpçü olamamaktır,Türkiye'de Ermeni olmak,devlet memuru olamamaktır...Yine de vapura bindiğinizde martılara simit atarken Türkiye'yi ne çok sevdiğinizi hatırlayışınızdır...

Türkiye'de Ermeni olmak, okullarınıza yerleştirilen ve Ermeni asıllı olmayan öğretmenlerinize,büyük birilerinin;"aman ha siz bizim gözümüz kulağımızsınız ona göre..." demesidir...Türkiye'de,ileride vali,bakan,pilot olmayı hayal eden çocuklarınıza, onları kırmadan ve durumu tam açıklamadan başka bir meslek seçmesi konusunda tavsiyelerde bulunarak caydırmaya çalışmaktır...

Çünkü...,

Türkiye'de Ermeni olmak,Türk olduğunuz halde,tıpkı Almanya'daki Türklerin,polis,memur,vekil olabildiği gibi olamamaktır...Subay olamamaktır...Yine de,işkembe çorbasını içmek,Hababam Sınıfı'nı izlemek,çiğköfteyi sevmektir Ermeni olmak...Düşünebilmektir,üretebilmektir,yaratabilmek ve sanatkar olmaktır...Her başka bir ülkeye göç fikri geldiğinde,burayı çok sevdiğini hatırlamaktır...Güvercin gibi ürkek olmaktır...Yine de,her sabah okulda gururla İstiklal Marşı'nı okumak,"Ne Mutlu Türküm" diye bağırmaktır.Söz sahibi olamayacağı bir Türkiye'nin "Mutlu Türkü" olduğunu haykırmaktır...

Ne zaman bu ülkede bir Ermeni asıllı Türk,devlet memuru,subay olur işte o zaman anlarım ki beni Türk yerine koyuyorlar demektir...Bu besleme durumunu,Edip Akbayram'ın aldırma gönül türküsü ile unutmaktır...Bir yerde oturduğunda "Sarı Gelin" türküsünün Ermenicesini söylediğinde birilerinin üstüne saldırmasıdır...Olsun ne yapalım deyip,Türkçesini söylemektir...

Bazen de, delik bir ayakkabı ile yere uzanmaktır,fikirlerini sonsuzluğa kavuşturarak...Binlerce kişiye "Sarı Gelin" türküsünün Ermenicesini öğreterek...

Sözün özü...

Öyle kolay değildir Türkiye'de Ermeni olmak...

Yine de güzeldir,güzel olduğu kadar da değişik...

Bir aşktır Türkiye'de Ermeni olmak...

"İşine gelmiyorsa çek git kardeşim..."

diyenlere

"Burası benim de ülkem"

diyebilmektir...

Şimdi bu yazının üstüne iki satır bir şey eklemem doğru olur mu?

-Hrant Dink'ten sonra bu ülkeye bakışınız değişti mi?

Bakışın değişmesi bakmaya bağlı.Benim bakışım olumlu yönde değişti.Bundan onbeş sene önce hiçbir konu hakkında konuşamazdın.Şimdi ise;Taksim Meydanı'nda 24 Nisan'ı sessiz de olsa anmak için toplanabiliyorsun.Seni dinleyenler var,geçmişi sorgulayanlar var,bunları görünce ve yaşayınca,insanın bakışı olumlu yönde nasıl değişmesin.

-Bugüne geldiğimizde,gündemi 1915 Tehciri meşgul ederken,bir Ermeni olarak bu tarihsel acıya düşülen yorumları nasıl yorumluyorsunuz?

Yorumlardan çok davranışlara bakarım. Dün ile bugün çok farklı bir Ermeni atasözü ile anlatmaya çalışayım."Kızgın demir parçası,ilişkilerini yakından görmek amacıyla;çekiç ve örsün arasına girmiş,ağzı dümdüz olmuş..." Neyimize bizim;Fransızın,Amerikalının,İngiliz ya da herhangi bir yabancının tavsiyeleri.Bizler;niye "kızgınlaşmış demir gibi", örs ile çekicin arasına giriyoruz.Konuşmayı bilmiyor muyuz? Acılarımızı bildikten sonra;birbirimizin yarasının da nasıl sağalacağını biliriz.Yeter ki;konuşma cesaretimizi cihanı aleme cesurca ve yalansız gösterelim.

-Hiç Ermenistan'a gitmeyi düşündünüz mü?

Hayır,Ermenistan'a hiç gitmedim,gitmeyi çok istiyorum,ama gezmeye,asla yerleşmeye değil.

-Düşündüyseniz,neden?Düşünmediyseniz,neden?

Malatya'da doğmuşum,anamın mezarı,babamın mezarı,Malatya'dadır.Dedemin ve ninemin mezarları yoktur.Atalarım terkedip de bir yerlere gitmemişler,ben niye gideyim?Üç günlük ömrümüzde,bir gün fazla yaşayıp da ne olacağız ki;bir gün eksik yaşayayım,ama istediğim yerde yaşayayım.1989 yılında Almanya'ya gittim,oradaki mülteciler kampının sorumlusunun kızına bir bilezik yapmıştım.Kız babasıyla bileziğini almaya geldiğinde,babası bunun benim mi yaptığımı sordu,evet dediğimde,"Sizin gibi ustanın Almanya'da çalışması lazım",dedi.Kibarca teşekkür edip,gelmeyeceğimi söyledim.Neden diye sorunca,eşim,çocuklarım ve Türkiye'de bir imalathanem olduğunu,burada geleceğin ustalarını yetiştirmekten keyif aldığımı,dolayısıyla gelemeyeceğimi söylediğimde,ısrar ederek,bir haftada eşinizi ve çocuklarınızı buraya getirtebiliriz,dedi.Sizin gibi ustaların Almanya'da çalışması lazım deyince de dayanamadım ve "Almanya'yı bana bağışlasanız gelmeyeceğim" dedim.Pişman değilim.Şimdi hiçbir yere gitmeyeceğimi anlatabildiğimi sanıyorum.

-Bize verdiğiniz samimi cevaplardan dolayı çok teşekkür ederiz.İyi ki varsınız,hep var olun lütfen.

Ben de size çok teşekkür ederim,kendim ve ait olduğum toplumum hakkında fikirlerimi ifade etme olanağını bana sunduğunuz için,sağolun.

*Röportaj:Cemile Bayraktar,Derin Düşünce,12 Mayıs 2010.

http://www.derindusunce.org/2010/05/12/bu-aci-kimin/

22 Ekim 2012 Pazartesi

İncir Köylü Nazar'ın Veda Gezisi*

Nazar Sürmeliyan bir pazartesi günü ziyaretimize geldi.Kendisini bu şekilde tanımış olduk.Kısa görüşmemizde onun Durağan'ın İncir Köyü'nde başlayan hayat öyküsünü öğrenmeye çalıştık.Biz sorduk o anlattı,o da merak ettiği konuları bize sordu.Boyabat'ta iki kişi ona yöremizin geçmişi ile ilgilendiğimizi söylemiş.Biz de bildiğimiz kadarı ile bildiklerimizi kendisine anlattık.

Türk-Ermeni ilişkilerinin uzun bir geçmişi vardır.Sanılanın aksine bu ilişki Selçukluların Ön Asya'ya gelişi ile başlamaz.Selçuklulardan çok daha önce Türk toplulukları Kafkaslar üzerinden bu topraklara gelmiş.Gelirken Gürcülerle,Ermenilerle ve Ön Asya'nın yerli halkları ile ilişkiye girmiş ve bu halklarla karışarak yerlileşmişlerdir.Balkanlar'dan gelen Oğuz boylarından insanlar,güneyden gelen Müslüman Arap akınlarına kalkan olsunlar diye,Bizans tarafından Hristiyan yapılarak Konya,Karaman,Kayseri,Kırşehir,Nevşehir,Yozgat illerinin bulunduğu bölgeye yerleştirilmiştir.Türkçeden başka bir dil bilmeyen bu Hristiyan Türkler,1071'de Malazgirt'te Alparslan'ın ordusunun karşısına çıkarılmıştı.Aynı dili konuştuklarını anlayınca Bizans ordusundan ayrılıp Alparslan'ın tarafına geçmişlerdi.O Hristiyan Türklerin son kalanları mübadelede Yunanistan'a gönderildi.Onların çocukları şimdi Yunanistan'da Rumlarla birlikte yaşıyorlar.Bazıları hâlâ ana dilleri olan Türkçeyi konuşmaya devam ediyorlar.

Yaklaşık bir asır kadar önce Türklerle Ermeniler arasında trajik olaylar yaşandı.Ama 1915'te gerçekte neler oldu?Bu konunun önyargılardan uzak,yansız ve soğukkanlılıkla araştırılmasına ihtiyaç var.Ancak bu konu dış çevreler tarafından Türkiye'yi bir şeylere zorlamak için sürekli sıcak tutuluyor.ABD seçimlerinde seçilen her başkan Ermeni toplumuna sözler veriyor.Her yıl 24 Nisan'da Amerikan Kongresi'nde soykırım oylaması yapılıyor,başkan son anda devreye girerek tasarının geçmesine engel oluyor.Bu arada Türkiye,ABD'nin istediği bazı şeyleri vermiş oluyor.

Bu koşullar altında 1915'te aslında ne olduğu kaynayıp gidiyor.Biz daha çok yöremizde yaşayan ve elli-altmış yıl önce buralardan ayrılıp İstanbul'a giden,Ermeni hemşehrilerimizle ilgiliyiz.Ama onların geçmişini araştırmaya başlayınca 1915 olaylarına kadar gitmemiz gerekiyor.Ancak yöremizdeki Ermenilerin dışarıdan geldilerse nereden geldikleri konusunda güvenilir bilgi ve belgeye henüz ulaşamadık.Avloğuçlu Agop Yıldız arkadaşımız,ailesinin Diyarbakır tarafından göç ettiğini söylemişti.Gerçek olabilir ama halk arasında konuşulan her şeyin araştırmadan doğru kabul etmek bizi gerçeğe götürmez.

Nazar Sürmeliyan uçakla Samsun'a gelmiş.Antalya'da yaşayan bir diğer asker arkadaşı Nafi Cumhur Sunar otobüsle Samsun'a gelmiş ve buluşmuşlar.Akrabaları ile Ordu'ya gitmiş,dönmüşler ve Vezirköprü'nün Narlı Beldesi'nde oturan asker arkadaşları Rahmi Yanar'ı görmeye gitmişler.

Rahmi Yanar onu çocukları ve torunları ile karşılamış.Fotoğraflardan anladığımıza göre birlikte Kunduz Yaylası'nda piknik yapmışlar,Vezirköprü'de Taşhan'ı ve Bedesteni gezmişler.Daha sonra da Rahmi Bey'in oğlu Ramazan onu Durağan'a getirmiş.Durağan'da Hüseyin Ermiş ile buluşmuş.

Nazar Bey:"Dalaman'da babamın ağasının oğlu vardı.Öğretmen Ömer Ermiş...Aslında onunla birlikte gelecektik ama iki sene kadar önce o vefat etti.Onun eşiyle ve çocuklarıyla kontağım devam ediyor.Onlarla görüşüyordum.Hüseyin Ermiş'in telefonunu onlardan aldım" diyor.

Hüseyin Ermiş de,Ömer Hafız'ın torunu oluyor.Bunu da şöyle anlatıyor:"O zaman Ömer Hafız diye biri varmış.O olayların olduğu zaman babam on yaşındaymış.Ömer Hafız ve hanımı babamı sandıkta saklamışlar.O zaman 16 yaşında bir amcam varmış o olaylarda sürgüne gitmiş.Nereye gittiğini hiç öğrenemedik.

Babam Ömer Hafız'ın yanında büyümüş.İki bacısı bir de annesi ile birlikte...İhtiyat askerliği yapmış (İkinci Dünya Savaşı sırası olmalı).Sonra bu Ömer Hafız senesini bilemiyorum,bir olaya karışıyor hapishaneye düşüyor.Sinop Hapishanesine...Orada vefat ediyor.Annem babam onu ziyarete gidiyorlar.Durağan'dan Sinop yaya yürüyerek 18 saattir derlerdi."

"Amcanızın sürgüne gittiğini nereden duydunuz?Bu bölgeden sürgün edildiğine ilişkin hiçbir bilgimiz yok.Anneniz babanız mı anlattı size?" diye sorduk."Babam anlatmazdı" diye cevap verdi ve "Bir amcam da Çanakkale'de şehit olmuş.Niye bundan bahsedilmiyor?" diye sitem etti.

Ben "Çanakkale'de Türklerle birlikte savaşan ve ölen gayrimüslimler de var.Bunlardan bazılarının isimleri mezartaşlarına yazılmış.Ama bu konuda yanlış bilgilenmeler var.Bazı gerçeklerin ortaya çıkması,bunların konuşulması içeriden ve dışarıdan bazı çevrelerin hoşuna gitmiyor.Benim kişisel görüşüm.Türklerle en uyumlu yaşayan millet Ermenilerdir.Müslüman olmalarına karşın Araplarla uyuşamamışızdır.Müslüman olmalarına karşın şimdi bazı Kürtlerle aramız iyi değil.Müslüman olmalarına karşın İranlılarla aramız iyi olmamış.Öz be öz oldukları halde Alevilerle Sünnilerin araları iyi olmamış.Tarihte çok kanlı olaylar olmuş.Ama öte yandan arada bir din farklılığı olmasına karşın Ermenilerle yüzyıllardır önemli bir sorun yaşanmamış.Hiç olmamış mı?Elbette olmuş.Ama kardeşle kardeş arasında bile oluyor.Buradaki tarla sulama meselelerinde insanlar öz kardeşini öldürüyor.Tarihin geneline baktığınız zaman Türklerle Ermeniler inanılmaz bir beraberlik yaşamışlar.Bunu nasıl başarmışlar?Burada anlaşılması gereken bir sır var.

Türklerde Ermenilere karşı yaygın bir düşmanlık yoktu.Yaygın bir düşmanlık ASALA'nın Türk diplomatlarını öldürmeye başlaması ile ortaya çıktı.Burada yabancı parmaklar işe karışıyor" karşılığını verdim.

Ömer Hafız'ın karıştığı olayın ne olayı olduğunu soruyoruz:"Kavga etmişler.Su için mi,başka bir şey için mi bilmiyorum.Maalesef su için de oluyor,sen ben davasından da oluyor.Cinayet işlemişler.Hüseyin Ermiş de Ömer Hafız'ın torunu oluyor."

Nazar Sürmeliyan köye gidişini anlatıyor:"Hüseyin Ermiş sağolsun bizi köye götürdü.Okulumu gördüm..."

Okulunu görünce ağlamış:"Ahır yapmışlar.İçine saman doldurmuşlar."

Anlatırken çok duygulanıyor,boğazındaki düğümleri çözmek ister gibi dura dura konuşuyor."Okulun bahçesine bir ağaç dikmiştik.O ağacı bulamadım...Çam ağacı...Çıkarmışlar...Ne olmuşsa ona...Üzüldüm...

İncir Köyü ile Yandak bir muhtarlıktır.Muhtarlık bizim köydeydi ama muhtar köylüye angarya olmasın diye okulun Yandak'a yapılmasına razı olmuş.Öğretmenimiz Nuri Yıldırım Yandaklıydı.İstanbul'da diye duydum ama göremedim.Adresini bilen birini de bulamadım.Sonradan yeni bir duyum aldım.Manisa'ya yerleşmiş dediler.

Ben üçüncü sınıftayken yeni bir öğretmen geldi.O öğretmenimizin adını hatırlamıyorum.Bizim köyden bir kızla evlenmişti.İkinci gelen öğretmen köydeki göçmen evine yerleşmişti.

Biz okula İncir Köyü'nden Yandak'a yürüyerek gidiyorduk.Şimdi Durağan'a gidiyorlarmış.Servisle..."

Nazar Sürmeliyan köyünün durumuna da çok üzülmüş:"Köyün durumu yürekler acısı.Bizim evler yıkılmış zaten.Köyden birisi almıştı.Yıkmış.Fakat kendi evleri de bütün virane gibi" diye anlatıyor.Köyünü bıraktığı gibi bulamamanın üzüntüsü ile "Niye bunları yapmıyorlar.Ermeniler gitmiş,buralar da viraneye dönmüş,tembel adamlar diye kızdım" diye konuşuyor."Köyün evleri çok güzeldi.Direkler üzerindeydi.Altında ahır vardı.Üstünde odalar ve sofa vardı.Sofaya oturunca çeltik tarlaları görülürdü."

Nazar Bey köyde tanıyabileceği kişilerle görüşmüş.Zaten köyler yaşlılara kalmış.Okul arkadaşlarını bulmuş.Fotoğraflar çektirmiş."Hasan Kayalı,onun küçük kardeşi,Ahmet vardı,Ömer vardı,onların soyadını hatırlayamıyorum.İlle bir şeyler yiyin diye ısrar ettiler.Yayım yapıyorlardı.Biz yayım deriz,makarnanın biraz geniş olanına..." diye açıklama yapıyor.Sonra fotoğraf üzerine konuşuyoruz:"Şu hanım bizim çocukluğumuzdan.O ortadaki ufakmış.Bunlar bacı kardeş.Aslında onların bir bacısı da Boyabat'ta evliymiş."

Hayat öyküsünü de şöyle anlatıyor."Ben 1940 yılında İncir Köyü'nde doğdum.Babama Giremen derlerdi ama esas adı Giregöz'dür.Babamın babasının adı Kirkor'dur.Annemin adı Nazlı'dır.Biz kaza olarak Boyabat'a bağlıydık.Sonra Durağan kaza olunca Durağan'a bağlandık.

İlkokul dördüncü sınıftayken 1954 yılında İstanbul'a göçtük.Bir Hasan Efendi vardı.Boyabat'ta manifaturacıydı.Ağacabük'ten miydi,neydi tam bilemiyorum.İstanbul'a giderken evinde kaldık.1968 yılında da Almanya'ya gittik.Üç kızım beş torunum var.Emekli oldum.1954 yılından beri köyümü ve okulumu ilk defa gördüm.Benim bu yolculuğa çıkmaktaki amacım doğduğum köyü ve arkadaşlarımı ölmeden önce bir kere daha görmekti.Ama merak ettiğim bir konu var.Biz Ermeniler buralara nerelerden geldik?Sürüldükse bizi buralara nerelerden sürdüler?Karşıda Yalnızkavak Köyü yakınlarında Ermeni evlerinin yeri duruyor derlerdi.Hiç malımız mülkümüz yok muydu?"

Bu konuları açıklamak da bize düştü."1900 yılından önce Boyabat-Durağan-Saraydüzü bölgesinde hiç Ermeni nüfus görünmüyor.Bu bilgileri Türkiye sözkonusu olduğunda herkesin ulaşabileceği en güvenilir kaynak olan Yurt Ansiklopedisi'nde buluyoruz.Yöredeki Ermeni varlığı ilk olarak 1914 sayımında çıkıyor.Yaklaşık olarak 3,000 Ermeni görünüyor.Bu bilgiyi esas alarak bu yöredeki Ermenilerin başka yerlerden göç ettirildiklerini düşünebiliriz.Avlağuçlu hemşehrimiz Agop Yıldız ile görüşmelerimizde kendisi bana ailesinin bir kanadının Diyarbakır yöresinden geldiğini söylemişti.1900'lü yılların başında çıkan bir yangında nüfus kayıtlarının tamamen yanmış olması araştırmalarımızı daha eskiye götürmeye izin vermiyor.

Ermenilerin yaşadığı köylere baktığımız zaman bunların tamamının çeltik ekilen Gökırmak ve Arım Çayı boyu köyleri olduğunu görüyoruz.Ermeniler bu köylerde küçük gruplar halinde oturuyorlar.Bu durum bizi 'Acaba Osmanlı yöneticileri,böyle küçük gruplar olarak dağıtalım da herhangi bir tehlike yaratmasınlar.Çeltik eken köyler nispeten varlıklıdır.Çeltik ziraatı da zor ve insan gücüne çok ihtiyaç olan bir ziraattır.Göçürülen bu Ermeniler de çeltik eken köylülere yardım eder ve geçinirler,diye mi düşündü' diye akıl yürütüyoruz.

Çeltik eken köylerde dağınık olarak yerleşen Ermenilerin toprakları yoktu.Biz bunu Ermenilerin başka yerlerden buralara göç ettirildiğinin bir işareti olarak değerlendiriyoruz.Ancak başka bir durum daha var.

Osmanlı'da önce tapu ve toprak mülkiyeti yoktu.Çiftçilik yapanlar mülkiyeti devlete ait olan toprakları eker biçer ve vergisini devlete öderdi.Eğer ekip biçtikleri araziyi birkaç yıl ekmezlerse ellerinden alınır,ekecek başka kişilere verilirdi.Ancak çeltik tarımının farklı bir hukuku vardı.Çeltik ekenlere 'çeltikçi reayası' denilirdi ve bunlar üzerinde bölgeyi terkedememe gibi kısıtlamalar vardı.Ayrıca has,tımar,zeamet sistemi vardı.Belirli büyüklükteki arazileri devletin tayin ettiği insanlar devlet adına işletirdi.Ancak daha sonra bu sistem bozuldu.Devletin memurları durumunda olan bu kişiler araziyi sahiplenerek,derebeyleri olarak çıktılar.Bu bilgiden hareketle Osmanlı toprak düzeni bozulunca çeltikçi reayası da ekip biçtikleri arazileri sahiplenmişlerdir diye düşünüyoruz.

Düşündüklerimiz doğru ise Ermeniler de göçle gelmemiş ve yörenin yerlisi ise niye toprak sahibi olamadılar?"

Bilgimizin azlığı bu konuda kesin konuşmamıza izin vermiyor.

Nazar Bey Türkçeyi aksansız ve çok akıcı kullanıyor.Türkçesi uzun yıllar Almanya'da kalmış birçok Türkten bile iyi.Evinizde hangi dil konuşulur diye soruyorum."Türkçe" diyor."Ermenice biliyor musunuz?" diye sorduk."Ermeniceyi sonradan ezbere öğrendim ama pek iyi değil.Annem,babam bize Ermeniceyi öğretmeye çalışmadılar.Ben çocuklarıma Türkçeyi öğrettim.Ama torunlarım maalesef Türkçeyi öğrenemediler" diye cevap verdi.

Ermenilerin hep olumsuz durumlarla anılmasından Nazar Sürmeliyan'ın rahatsız olduğunu seziyoruz.Son okuduğu ve yeni yayınlanan bir kitabı[1] anlatıyor:"Bir Ermeni [Sarkis Torosyan] Harp Akademisi'ni bitirmiş.Bitirdikten sonra Almanya'ya gönderilmiş ve orada Krups firmasında staj görmüş.Çanakkale Savaşı'nda bir İngiliz bataryasını berhava etmiş.Başarısından ötürü Yüzbaşı yapılmış ve Enver Paşa tarafından taltif edilmiş.Şimdiye kadar böyle şeylerin üzeri kapatılıyordu.Bu kitap bu konuyu ortaya çıkarıyor.

Benim bildiğim Ermenilerin Osmanlı'ya birçok hizmeti var.Mesela Balyan ailesi...Dolmabahçe Sarayı'nı yapan Balyan ailesidir.Selimiye Kışlası ve daha birçok binayı bu aile yapmıştır.Ama yakın zamana kadar bu aileye İtalyan derlerdi.Ama şimdi düzelttiler.Kötüyü yazdıkları kadar iyiyi de yazmaları lazım."

Ermeni bestecilerin klasik müziğimize yaptıkları katkılar aklımıza geliyor ve kendisine hak veriyoruz.

Nazar Bey kendisine söylenen bir bilgiyi "Biz Boyabat'a gelirken bir tahta köprüden geçerdik.Boyabat'a girerken sağda büyük bir bina vardı.Nüfus memurluğu derlerdi.İşte orası Papaz'ın eviymiş" aktarıyor.

Biz de kendisine söylenenlerin,iddia edilenlerin aksine yöremizde bir Ermeni kilisesi olmadığını,sözkonusu binanın eski hükümet binası olduğunu,nüfus memurluğu ile birlikte bütün devlet dairelerinin orada bulunduğunu ve 1930'lu yılların başında yapılmaya başlandığını ve 1970'li yılların başında yıkılarak yerine lise ve imam-hatip yapıldığını anlatıyoruz.

Kendisi ile daha uzun görüşmeyi isterdik.Ancak asker arkadaşı Nafi Cumhur Sunar'la kaleyi görüp gezmek istiyorlar.Kaleden döndükten sonra iki arkadaşı otobüsle Sinop'a uğurluyoruz...

1-"Yüzbaşı Sarkis Torosyan-Çanakkale'den Filistin Cephesi'ne",(yay. haz.) Ayhan Aktar,İstanbul,İletişim Yayınları,2012.

*Röportaj:Ahmet Küçükbaş,Boyabat Gazetesi Kültür-Sanat,23 Eylül 2012.

http://www.boyabatgazetesi.com/sanat.php?subaction=showfull&id=1348434079&archive=&start_from=&ucat=14&

20 Ekim 2012 Cumartesi

Muammar Gaddafi/Prof.Dr. Şerif Mardin

Devlet kurma yollarından biri tarikatlardan geçer.Bunun hiç olmazsa bazen mümkün olduğunu Libya tarihinden öğreniyoruz.Ondokuzuncu yüzyılda Libya'daki dağınık bedevi çöl aşiretlerinin arasında bir iletişim ağının kurulması,bunların bir çeşit toplumsal şemsiye altında bir noktaya bağlanması 1840'lardan sonra örgütsel çabalarını geliştiren Senussi tarikatının başarısıydı.Bu başarı dolayısıyla yirminci yüzyılın başında bugünkü Libya'nın alanı üzerinde yaşayanların Osmanlı İmparatorluğu ile sürdürdükleri gevşek bağların yerine bir diğer toplumsal kimlik,sahneye girmek üzere,arka planda hazır duruyordu.1920-1930 yılları arasında İtalyan emperyalizminin yerli halkla süregelen mücadelesi bu kimliği pekiştirdi.Fakat İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ne petrol zenginliği ne de Kral Idris'in çarpık idaresi bu kimliğin gelişmesini sağlayabildi.Bundan dolayı da 1 Eylül 1969'da bir subaylar cuntasının Libya'da idareye el koyması,yeni bir rejimin ilanı bu ülkenin sınırlı sayıdaki küçük burjuvazisinde,merkezden kopuk yaşayan vaha köylerinde ve bedevilerde bir yanıt buldu.Albay Gaddafi de bu grubun başında bulunuyordu.

Gaddafi'nin ideolojiye olan yakınlığının yanında iki öğe prestijini pekiştiriyordu;mensup olduğu aşiret "asil" aşiretlerden biriydi ve harp akademisinden sonra İngiltere'de ihtisas eğitimi görmüştü.

Yeni rejimin amaçları 1973 yılına doğru açıkça belirmeye başladı;Arap devletlerinin birliği,anti-emperyalizm ve Kur'an'dan doğrudan doğruya çıkarılmış "Arap Sosyalizmi"nin bir türü.

Yeni rejim ülkenin iç politikasında iki önemli yenilik getirdi:Petrol gelirleri ülkenin kalkınmasını sağlayacak yatırımlara aktarıldı,geniş bir altyapı kurma çabası ülkenin her yerinde etkisini gösterdi.Diğer taraftan milli gelir Kral Idris yönetimine göre çok daha eşit bir şekilde dağıtılmaya başlandı.

Gaddafi'nin daha ideolojik girişimleri ise aynı madalyonun başarısız tarafını gösteriyordu.Bu girişimlerin temeli Albay Gaddafi'nin Arap devletlerinde yeni bir toplum türü kurulabileceği inancıydı.Fikirleri,"Yeşil Kitap" adını verdiği bir dokümanda kendisine göre liberalizmi ve komünizmi de geride bırakan "üçüncü devre" ideolojisinde toplanıyordu.Bu,bölüşücü fakat ilhamını dinden alacak bir sistemdi.Libya'nın misyonu "üçüncü devre" ideolojisini yalnız kendi toprakları üzerinde değil fakat bütün Arap ülkelerine ihraç etmekti.Gaddafi'nin zaman zaman kendi ülkesini diğer Arap ülkeleriyle birleştirme,tek devlet haline getirme girişimlerini bu açıdan değerlendirmek gerekir.Ne var ki,Gaddafi'nin o ülkelerin iç politikalarına ısrarlı bir biçimde karışmasını kabul etmeyen liderler Albay'ın ümitlerini boşa çıkardılar.

Gaddafi'nin Arap devletleri karşısındaki başarısızlığı enerjilerini 1975'ten sonra Libya'nın iç bünyesini radikalleştirmeye aktarmasıyla sonuçlandı.Bugün portresi çizilen diktatörün imgesi o zamandan itibaren açıklık kazandı.1975'te kendisine karşı düzenlenen bir darbeden sonra politik tutumunda açık bir sertleşme görüldü.Gaddafi ideolojik bir politikadan çok gerçekçi bir politika öneren planlama ve dışişleri bakanlarını ülkeden sürdü.Albay o arada Genel Halk Kongresi Genel Sekreterliği dışındaki bütün görevlerinden istifa etmişti.Buna rağmen devamlı olarak hükümetin politikasını direktifleriyle düzenlemeye çalışıyordu.Yavaş yavaş muhalefet ülke dışına kaymıştı.Gaddafi'nin buna karşı aldığı önlem ise muhalefete geçenleri ölümle tehdit etmek,muhalefette ısrar edenleri öldürtmekti.1976'da Bingazi Üniversitesi'nde çıkan bir protesto sonucu yedi öğrenciyi idam etti.

1977'de Gaddafi Libya'nın "Arap Sosyalist Halk Cemahiriyesi" şeklini aldığını ilan etti.1978'de çıkan "Yeşil Kitap"ın ikinci cildi rejimin iktisadi ilkelerini belirliyor,perakende ticaretin yasak edildiği,ücret ve kira kavramlarının bulunmayacağı bir sistem çiziyordu.

Bu ilkeler de bundan sonra yaklaşık olarak Libya'da uygulanmaya başlandı.Bu tarihten itibaren kendi akrabalarının yüksek askeri yönetim mevkilerine getirildiği görüldü.Böylece başlangıçta arkasına geniş bir kitle toplayan Gaddafi'nin ülke içindeki desteği eridi.Bugün bu desteğini tamamen yitirdiği söylenemez.Yeni rejimin beraberinde getirdiği yerel ve milli katılmayı sağlayan yapılar Gaddafi'nin ütopik rüyası doğrudan demokrasinin bir izini yaşatmaktadır.Fakat yirminci yüzyılın bir dersi varsa o da geniş halk kitlelerinin katılmasının diktatörlüğe engel değil,aksine diktatörlüğü pekiştirici bir öğe olarak kullanılabildiğidir.Gaddafi'nin 1977'den sonraki uygulaması da bu oldu.Uzun vadede -birçok ütopik sosyalizmlerde olduğu gibi- toplumsal örgütlenmenin kitle sloganları ötesinde bazı zorunluluklar getirmesi Albay'ın rejimi için kendisini bir Deccal olarak gören Ronald Reagan'dan daha tehlikelidir,kendisine ve rejimine bu sert darbeyi vuracak olan öğe,bu gibi önüne geçilmez zorlamaların gözardı edilmesidir...

*Prof.Dr. Şerif Mardin,Muammar Gaddafi;20. Yüzyıl Siyasi Tarihi:Çağdaş Liderler Ansiklopedisi,(yay. haz.) Orhan K. Akyıldız ... [ve diğerleri] ; önsözler Şahin Alpay ... [ve diğerleri],İstanbul:İletişim Yayınları,1986,c. 3,s.1026-1027.

18 Ekim 2012 Perşembe

Bir Yudum İnsan:Ara Güler/Nebil Özgentürk*

Ara Güler'in babası Dacat (Derderyan) Bey henüz altı yaşındadır ve 1915'te bütün ailesini yitirmiştir.

Anadolu'yu bir günah gibi saran bu yılda Keşişoğulları da silinmiş,bir tek Dacat,o da İstanbul'da olduğu için hayata tutunmuştur.

Sevdiği Yemişlerle Gömdü Babasını...

Bir gün babası Dacat Bey,"Bütün dünyayı gezdin" der,"bir de benim memleketime gidelim..." Yakınlarını yitirdikten sonra bir kez bile Şebinkarahisar yollarında dikilip geçmişine bakmamıştır Dacat Bey,ama şimdi...

1967'de,yani ölümünden bir yıl önce,"Doğduğum evi görmek istiyorum" der,"hem gel,sen de gör.Beni sen götürürsen bir değeri olur,yoksa her köy,köydür..."

Yola çıkarlar.

Dönüş yolunda Dacat Bey,köyünün dut kurularından,pestillerinden alamadıklarından yakınır...

Dönseler,alsalar...

Yol uzundur oysa,bir süre kararsız kalırlar,sonunda vazgeçerler...

Ara Güler,sonrasını Nebil Özgentürk'e şöyle anlatır:"Evini aradı,evi yok...İşte neyse,orada,köylülerle,işte bayram mayram filan...'Ben dövene binerim' dedi.'Binerdim' dedi.'Anam oraya beni ağırlık diye koyardı' filan dedi.İşte aile albümleri diye bir şey çıktı ya,işte orada onların da fotoğrafları var.İşte o öyle döndü.Mesela ben baktım falan..."

-Tanıdık birine rastladı mı orada?

Tanıdık birine rastlamana imkân yok.Orada şimdi bambaşka köylüler oturuyor.Dört ay sonra da babam öldü.Demek ki köyünü,köylüsünü gördükten sonra ölmeyi,yani,düşünebiliyor musun?

-Çok anlamlı gerçekten.Zaten size teklif ederken,"Ölmeden bir kere görmek istiyorum" dediydi galiba değil mi?

Evet,evet...Bir müddet "Gidip köyümüzü bulalım u.an" dedi bana.Ben de götürdüm.Öldüğü gün kapı çalındı.Baktım,yüzler hiç de yabancı değil.Ama tanımıyorum.Böyle birtakım adamlar;köylü,Şebinkarahisarlı köylüler geldi.

-Ziyaret ettiğiniz gün tanıştığınız...

Evet,oradaki köylüler geldi."Yahu" dediler,"Dacat Bey'i arıyoruz"."Dacat Bey maalesef" dedim."Gel,burasıdır ama" dedim."Maalesef biz şimdi cenazeye gidiyoruz,öldü" dedim."Aç" dediler,"Biz ona bir paket getirdik.Yemişler getirdik" dediler."Dut kurusu,pestil,erik kurusu",bilmem ne,filan falan.Ben şaşırdım kaldım.Hemen orada naylon poşetler buldum,açtım.Bu kadar sandık,o sandıktan aldığım kuruyemişleri naylonlara koydum.Biliyorsun bir de fiyakalı giyinmek lazım.Cebim ne biçim şişti,ama benim hiç umurumda değil.Öyle gittim,kilisede ayin bitti.En sonra gittim,yani gömülürken,tabutunu açtırdım.Yemişleri,tabutun içine koydum."Şimdi kapayın bakayım tabutu" dedim.Sevdiği yemişlerle babamı gömdüm.

Ben Tiyatronun İçinden Biriyim

Ara Güler,Nebil Özgentürk'e anlatıyor:"6-7 Eylül'de burada kıyametler koptu.Dükkânlar yağmalandı,fakat babamın dükkânına hiçbir şey olmadı.Hiç de öyle gayrimüslim mayrimüslim falan,o zamanlar zaten kafalarda da yoktu öyle bir şey...Gayrimüslimlere karşı değil,düpedüz,herifler soymaya geldiler Beyoğlu'nu.Her şeyi kırdılar,sonradan çıktı o iş...Soyguna başladılar.Dört tane pardesü giymiş adam,bu kadar olmuş,yürüyor Beyoğlu Caddesi'nde,buzdolaplarını çalıyorlar vitrinden,camları çerçeveleri kırıyorlar,İngiliz kumaşlarını kaldırıyorlar.Bunun içinde CKM de var.Türk dükkânı kalmadı,hepsi yağma oldu."

-Babanızın eczanesine bir şey oldu mu?

Hayır,olmadı.Çünkü baktılar,poliklinik gibi bir yer;eli falan kesilmiş herkes orada,her yer kan içinde,babam da artık şeye dönmüş.

-Siz de çıraklık yaptınız mı ecza deposunda?

Tabii ya...

-Krem ve şampuan falan var mı,o zamanlar yaptığınız?

Eskiden babamın çok meşhur bir kremi vardı."Biricik Acıbadem" kremleri,bir de "Arda" kremleri.

-Neye yarıyor,yani cildi temizlemeye,güzelleştirmeye mi?

Krem işte,neye yararsa ona...Ben ne bileyim?Hiç kadın olmadım ki...

-Yani babanızın ürettiği krem ne kremi,o anlamda soruyorum.

Yüz kremi,başka ne olacak.

-Sinemaya nasıl merak saldınız,onu merak ediyorum.

Babam,Muhsin Ertuğrul'un arkadaşıydı.Tiyatro buradaydı.Babam da Muhsin Bey'e,Şehir Tiyatroları'na makyaj malzemesi satıyordu.Krem,onun gibi şeyler...

-Yüz kremi değil mi?

Neyse,onun için ahbaptılar.Babam da şaraba çok meraklı ve ne bileyim hiç konser kaçırmaz,şiir matineleri bilmem ne,o zaman öyle şeyler vardı.Hep giderdi,severdi öyle şeyleri.Tiyatroyla da çok ilgiliydi,onun için ben hep tiyatronun içinde büyümüşümdür.

Ben,stüdyoların içinde büyüdüm,ondan sonra en son çalıştığım stüdyo da "Doğan Film Stüdyosu"ydu.Orada da yangın çıktı.O zamanlar Arap filmleri çok modaydı.Arap filmleri vardı.Youssef Wahbi'nin filan,Raj Kapoor'un filan Hint filmleri vardı."Avaremu" bilmem ne...O devirden bahsediyorum sana.Stüdyonun her tarafında,laboratuvarından tut,montajı,senkronu bilmem nesi varsa,her tarafında çalışmışımdır.

-Ama yangın çıkınca...

Orada yangın çıkınca ve itfaiyenin damdan kurtardığı son adam ben olunca,"Artık bu iş biter" dedim.Beni bir daha gönderemezler oraya...

-İlk gazeteciliğiniz...

İlk gazeteciliğe,1948 yılında "Yeni İstanbul" gazetesinde başladım.İlk çektiğim fotoğrafı da hatırlıyorum.Ticaniler vardı.Ticaniler,Atatürk'ün heykelini kırmıştı.Tam bugünkü gibi hatırlıyorum.Onu kırmışlardı,onu çektik,ilk işim budur.

"Matrak Bir Adamım Yahu"

Ara Güler,Nebil Özgentürk'e Dali ve Picasso'yu anlatıyor:"Dali'yle ilk tanıştığım zaman beni kovdu.Ondan sonra ahbap oldum,bir sürü hikâye,teferruat filan var.

Ha ondan sonra ben ona fotoğrafı götürdüm.O fotoğrafı götürdüm.Baktı beğendi,ondan sonra bir tanesinden iki tane vardı.'Şuna imzanı atar mısın?' dedim.İmzasını attı.Öyle bir kalemle imzasını attı ki,bir türlü kurumuyor,dört saat kurumadı.Böyle yapıldı,hiçbir yere koyamıyorum.Çünkü orada,odada bir sürü deli herif var,bir yere koyarsam biri üstüne oturacak,böyle kaldım salonda."

-Picasso deyince aklınıza ne geliyor,çünkü Picasso'yla iki saat çalıştınız.

Picasso'yla iki saat çalışmadım.Dört gün çalıştım,çünkü özel bir kitap yapılıyordu,benim vazifem de Picasso'nun resimlerini çekmekti.Biri tablolarını çekiyordu.Orada Picasso da bana bir desen hediye etti.O da duvarda asılıdır.

-Ya Hitchcock?

Hitchcock tabii,Universal Stüdyo'sunda çektim onun fotoğraflarını...

-Tesadüf mü,yoksa onunla da mı ahbap oldunuz?

Herif beni sevdi.Aslında aksi herifin teki...

-Şimdi ben de onu söyleyecektim.Bir tarafta sizi çok seviyorlar galiba...

Ben matrak olurum.

-Şaka mı yapıyorsunuz?Ne yapıyorsunuz yani?

Hiçbir şey yapmıyorum.Ona göre yaklaşmasını biliyorum heriflere de onun için.İyi bir gazeteciyim yani...

-İşin sihri orada galiba?

Eee!..Tabii yani...Tosbağa Sokağı'na çıkarken pardesülü bir herif görürdüm.

-Kimdi o adam?

Kim mi o adam?Seneler sonra öğrendim,Sait Faik [Abasıyanık].Her gün burada çünkü o da.Küçükparmakkapı'da.Adaya gidemediği zaman...Adada onun evi.Gidemeyince,vapuru kaçırınca,ki umumiyetle kaçırıyor,burada bir odası vardı,orada yaşıyordu.O da buralarda işte,gezinirdi.Orhan Kemal'ler,bilmem neler de saat beş buçuk-altı,hava kararırken,Çiçek Pasajı'na gelir.Kimsenin cebinde de beş kuruş yoktu ha...

-Cevat Şakir?

Cevat Şakir mühim bir adamdı.Ama çok karışıktı beyni;bir şey yazdığı zaman ferman gibi uzun yazardı.Çok zordu,yani imajinasyona girer.Bir şeyi anlatırken ötekinin içine girer,ötekinin içini anlatırken başka bir şey anlatmaya başlar.Başını unuturdu neyi anlattığını filan...

-Siz Orhan Veli'nin fotoğraflarını...

Çektiğim zaman daha yeni gazeteciliğe başlamış bir adamdı.Yıl 1948...

-Biraz arkadaşlık da yapmış oldunuz tabii...

Tabii,tabii.Onun "Yaprak Dergisi"ni koltuğumun altına alıp dağıtırdım ben.

-Aşık Veysel ile tanışıklığınız?

Aşık Veysel,Sabahattin Eyüboğlu'nun gecelerine gelirdi,pazartesi akşamları,perşembe günleri filan...Çok severdik tabii.Rakısını koyar,hem şarkı söyler,hem saz çalardı.Küçük Veysel de vardı yanında,o ölmemişti o zaman.Beraber çalarlardı.Sabahattin Eyüboğlu'nun evinde olsun,bilmem ne?Bir de onunla röportaj yaptım 1954'te,köyüne gittim.Şarkışla'nın Sivrialan köyüdür.Oraya gittim,bir hafta kaldım Aşık Veysel'in evinde.Bir sürü resimler çektim.

-Peki Indra Gandhi?

Hindistan'daydım.Vaziyeti ayarladık ve gittik.Indra Gandhi beni evinde kabul etti.Çocukları,torunlarıyla beraber...

-Sonra Başbakan oldu...

Tabii,sonra Başbakan oldu,bilmem ne,filan...Yoksa o zaman Başbakan mıydı?Unuttum,neyse neyse.İlk hikâye oydu.Ondan sonra bunu tevkif ettiler,benden sonra Başbakan oldu.Ölünce de Hürriyet gazetesi,resmini istedi benden.

-Churchill?

Churchill buraya geldi ya,Onassis'in yatında...Onassis'in yatına giren tek adam ben oldum.Çünkü "Paris Match" olarak girdim oraya...

Fotoğraf,Hür Bir Sanat Değildir

-Siz savaşları sevmiyorsunuz,ama dört savaş gördünüz değil mi?

Yahu savaş sevilecek bir b.k değil ki...

-Savaş fotoğrafçılığını sevmiyorsunuz demek istedim.

Yok heyecanlanıyorum da,şimdi gidersek herhalde o saat ölürüz.Ben mesela bir Arap-İsrail harbinde,bir çukura düştüm,bir herif de yaralandı geldi üstüme düştü öldü.Şimdi ben ölüyü tutuyorum,bırakmıyorum,üstüme düşüyor.Boy çukuru gibi bir yer...

-O günden sonra mı vazgeçtiniz savaş fotoğrafçılığından?

Yok canım...Bak şimdi,toprak böyle bembeyaz toprak,kireç gibi,arada bir havan topları atılıyor,bilmem ne...Ayağa kalksan da resim çekmek istesen duman resminden başka bir şey çekemiyorsun ki.Yok,yani hayatını riske etmeye lüzum yok...

-Şimdi sizin merak edilen bir konunuz var.Örneğin Suna Hanım galiba sizin bütün bu çektiğiniz fotoğrafların,röportajların yazarı?

Yazar,yazar...Yazardı vakti zamanında...

-Birlikte mi seyahat ediyorsunuz,Suna Hanım'la siz?

Hep o yazar,çünkü o dokümantasyonu toplar,notları alır,sonra yazmaz tabii...

-Suna Hanım peki niye ortalıkta dolaşmaz?Daha doğrusu siz Suna Hanım'la dolaşmazsınız pek.Hiç tanımıyoruz,bilmiyoruz,görmüyoruz.

Sen görüyorsun,fakat onun Suna olduğunu bilmediğin için gördüğünü bilmiyorsun ondan.U.an biz şimdi 70 yaşında herifleriz,bizim gidip de meyhanelerde Papirüslerde mapirüslerde sürünecek halimiz yok.Ben,evime gelip televizyonumu açıp bakıyorum,ne oldu diye...Yani gideceğim de ne olacak?Zaten çok içersem midem yanıyor.

-Dünyada seyahat ederken eşinizle çıktınız mı hiç?

Elbette,zaten ben yalnız,başka türlü gitmem ki...

-Fotoğrafa bir şeyler kattığınız oluyor mu?

Ben şimdi bir plan fotoğraf çekerken,sanki bir tiyatrodaki eğilimi de içine katmışımdır.Efendim,aktüalitedeki sureti de içine katmışımdır.Ama hep birtakım planlarla düşünmüşümdür.Nasıl on poz,aynı anda düşüneceksin fotoğrafta,onun için zordur.Mesela ressam,çizgileri bozar yenisini çizer,bilmem ne...Fotoğrafta karşındakinden bir parça koparıyorsun,o parçayı koparırken,o estetiği aynı zamanda bulacak mısın ki,elbette bulamayacaksın.Olduğu kadar olacaktır.Onun için işte fotoğraf,ben diyorum ki tam manasıyla hür bir sanat değildir,olamaz da...Çünkü ressam istediği yere istediği şeyi koyar,istediği gibi çizer.Ama fotoğraf makinesi ile buradan bakarsın,Süleymaniye Camii orada kalmıştır.

-Düşündüğünüz İstanbul kaldı mı?

Sokağa çıktığım zaman bir sürü yerde coca-cola,yok efendim trafik işaretleri filan falan görüyorum.Elektrik direkleri görüyorum.Yani başka şeyler görüyorum.Otomobiller görüyorum.Eskiden böyle bir boş sokak,nostaljik bir sokak,bilmem ne filan,yok ki öyle bir şey yahu...Öyle bir sahne yok,çekemezsin.Sokağa çıkarsan her tarafından zaptedilmiş.Her yere yirminci asır damgası vurulmuş,böyle bir şey oluyor.Yani benim düşündüğüm İstanbul,mesela yani...O fotoğraflarım kayıptır.Mevcut olan da kitaptadır.Oradan bakarsın.Aslında ben İstanbul'da yaşamakla İstanbul'u kurtardım sayılır.Benim fotoğraflarımla hiç değilse görsel olarak kurtuldu İstanbul...

-Peki insan yüzlerinde...

Aslında bir şey daha söyleyeyim.Eskiden İstanbul'da damı akmayan bina yoktu ya,aslında sefaletti biraz bu da...

-Modern bir dünya başladı,diyorsunuz...

Şimdi tamam,onbeş milyonluk şehir,ona göre yol var,ona göre bilmem ne var filan falan...Eskiden Beyoğlu Caddesi'nde saatte altı araba geçerdi.Bilhassa ben çocukken,bilemedin yirmibeş kere araba geçerdi.Şimdi hiç geçmiyor,kapadılar yolu,o başka...

-İnsan ilişkileri açısından değişen ne öyleyse?

İnsanlar artık İstanbul'u yaşamıyor.İstanbul yerine son numunelik olarak beni müzeye koyabilirsiniz.

-Ara Güler bir tek karenin içerisine bir şey sığdırmak istese,neyi sığdırırsınız?

Kendimi sığdırırım,boş ver yahu...

*Nebil Özgentürk,"Bir Yudum İnsan:Ara Güler",İstanbul,Boyut Yayın Grubu.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Ayastefanos [Yeşilköy]'taki Rus Kilise Abidesi'nin Yıkılışı/Roni Margulies*

Agah Özgüç'e göre,Türk sinema tarihinin ilk filmini Birinci Dünya Savaşı'nın başladığı günlerde yedek subaylığını yapmakta olan Fuad Uzkınay çeker:"'Ayastefanos [Yeşilköy]'taki Rus Abidesinin Yıkılışı' adını taşıyan ve tarih anısı olan bu film,150 metre uzunluğunda bir belgeseldir.Ve işte 14 Kasım 1914'te Türk sinemasının gerçek doğum tarihi gerçekleşir."(1)

Ne var ki,olay bu kadar basit değil anlaşılan.Giovanni Scognamillo şöyle yazıyor:"Kısa bir süre öncesine kadar 'Ayastefanos [Yeşilköy]'taki Rus Abidesinin Yıkılışı' filmi bu şekilde bilinip anlatıldı,ta ki bir kısım araştırmacılarda kuşkular beliriverdi ve sonuçta,gerek böyle bir kısa filmin çekimi gerekse bu çekimde Fuad Uzkınay'ın katkısı tartışma konusu oldu.Tartışma,bugün bile,kesin bir şekilde sonuçlandırılmış değildir ve yeni belgeler ortaya çıkıncaya kadar tatmin edici bir sonuca varacak değildir."(2)

Eklemek gerek,film ortada yok.Yine Scognamillo diyor ki "Nijat Özön ise,filmin bulunamadığına işaret ederek,filmle ilgili hiçbir resim bulunmadığını da belirtmektedir.Fuad Uzkınay'ın kızları (Mutena Uzkınay ve Mualla Uzkınay Tüzel) ise babalarının bu filmden ve güç koşullar altında gerçekleşen çekimden zaman zaman söz ettiğini,oysa Fuad Uzkınay'ın hayatta olduğu sürece ne bu,ne de başka filmlerini izleyebildiklerini açıklamışlardır."(3)

Her neyse,konumuz Fuad Uzkınay değil.Bu bilgileri pasif bir sinemaperver olarak zamanında okumuş ve aklıma Fuad Uzkınay'ın böyle bir film çekip çekmemiş olması sorusundan ziyade,kitaplarda resmi görülen o muhteşem abidenin hangi örümcek kafalının emriyle yıkıldığı sorusu takılmıştı.Doğru,abidenin yıkılmasında anlaşılabilir bir yön var.Ruslar 1876-1877 Savaşı'nda (yani,"93 Harbi'nde) Yeşilköy'e kadar dayandıklarında bir zafer anıtı olarak inşa etmişler abideyi.Ve 1914'te tekrar Ruslarla savaş haline girildiğinde bu abidenin birilerini rahatsız etmesi doğal karşılanmalı belki de.Ama tepesine bir Osmanlı bayrağı çekilip "Sultan Reşad Abidesi" adı takılamaz mıydı?Tepesindeki haç kırılıp adına "Enver Paşa Camii" denemez miydi?

Derken,1950'li yıllarda çıkmış olan 'Tarih Dünyası' dergisinin birinci cildini geçenlerde almış okuyordum ki,1 Haziran 1950 tarihli 4. sayısında yine Rus Abidesi çıktı karşıma.Abidenin resminin altında bir paragraflık bir yazı:"...Birinci Cihan Harbi'nin başında,o zaman iktidarda bulunan İttihat ve Terakki Fırkası bu abideyi bomba ile yıktırmaya karar vermiş,14 Teşrinisâni 1914 Pazar günü sabah saat 08:30'da Moskofların meş'um hatırası,altına konan bombanın ateşlenmesi ile paramparça edildi.Avusturyalı bir şirket bunun filmini almak istemiş,fakat filmi ancak bir Türkün çekebileceği cevabı verilince,şirketin mümessili Mordo Fuad Bey adında biri vasıtası ile filmini aldırdı..."(4)

Besbelli ki,abidenin yıktırılması,gününün önemli bir olayı olmuş.Sadece film çekilmekle kalınmamış,fotoğrafçılar da yıkılışı belgelemeye gitmişler.Yıkımdan önce ve yıkım sırasında abidenin önünde ve üzerinde pozlar verilmiş,fotoğraflar çekilmiş.Yandaki fotoğraf işte bunlardan biri.Fotoğrafçılığa Selanik'te başlayıp daha sonra İstanbul'a taşınmış olan Ali Enis Bey tarafından çekilmiş.Askerler Ali Enis Bey'e bakarak poz vermişler ve yanılmıyorsam,yıkım başlamış;abidenin solundaki girişin merdivenleri kısmen yıkık,ana girişin merdivenleri taş toprak dolu,bir de en üstteki pencerelerin altı yıkık.(Gerçi bu hasarın bakımsızlıktan olmuş olabileceğini de düşünmek mümkün;yıkım henüz başlamak üzere olabilir).

Ali Enis Bey'in tesadüfen 14 Kasım 1914 günü oradan geçerken bu sahneyi yakalamış olduğunu düşünenler olabilir.Ama,hayır.İki de kartpostal/fotoğraf var elimde:Birincisinde abide yan yatmış,devriliyor;ikincisinde devrilmiş.'Photo Resna' kartları,yani fotoğrafçı Bahaeddin Rahmizade'nin 'Potographie Resna' stüdyosunun imalatı.Demek ki,büyük ihtimalle,Bahaeddin Bey de o gün Yeşilköy'deymiş.Büyük ihtimalle diyorum,çünkü kimbilir,fotoğrafları bir başka fotoğrafçıdan almış olabilir;ama sonuç olarak Ali Enis Bey'den başka bir fotoğrafçı da oradaymış.

Bu durumda,'Tarih Dünyası'nın anlattığı gibi,hükümetin abidenin yıkılacağını ilan etmesi ve fotoğrafçılarla belki bir de sinemacının yıkımı belgelemeye gitmiş olmaları akla yatkın.

Ne var ki,'Tarih Dünyası' cildimi okumaya devam edip sayı 6'ya geldiğimde her şey çorba oldu.Karşıma emekli Yarbay Y. Bahri Doğanay'ın "Ayastefanos [Yeşilköy]'taki Rus Abidesi Nasıl Yıkıldı?" yazısı çıktı.(5) Doğanay,1914 yılında Davutpaşa kışlasındaki 27. süvari alayı ikinci bölüğünde teğmenmiş."Demiryolu,köprü,istasyon ve daha buna mümasil yerlerin tahribi vazifesi" süvari sınıfı mensuplarına düştüğünden,bunlar her yıl tahribat kursu yaparlarmış.Böylesi bir kursun son günü alay kumandanı Binbaşı Hamid Fahri Bey "ameli ve tatbiki sahada" bir deneme yapmak istemiş."Ayastefanos [Yeşilköy] abidesine geldik.Alay kumandanı 'İşte bu abidenin bahçe duvarında birinci tecrübeyi yapalım' dedi...Bir gün evvel İstanbul'dan ve civar köylerden gelen şahıslar abide önünde nümayiş yapmışlar ve ellerindeki kazmalarla duvarları yıkmaya yeltenmişler,abidedeki papazlarla Rus muhafız askerleri keyfiyetten hükümetimizi haberdar ederek İstanbul'a kaçmışlardı."

Burada bir sorunumuz çözülüyor.Ali Enis Bey'in fotoğrafındaki yıkık merdivenler "bir gün evvelki nümayiş" sırasında yıkılmış olsa gerek.Fakat okumaya devam edince iş karışıyor.Binbaşı Hamid Fahri Bey'in askerleri tahribat kalıplarıyla ilgilenirken Emniyet Umum Müdürü Bedri Bey çıkageliyor.

"Bedri Bey asabi bir hal ve tavırla ve heyecanlı bir ifade ile:

-Hangi makamdan emir alarak ve kendinizde ne gibi bir selâhiyet görerek abideyi yıkacaksınız? dedi.

Alay kumandanı şehit merhum da hiddetli hiddetli:

-Beyefendi,vicdanımızdan!33 senedir milletin sinesinde dikili duran Moskofun bu meş'um abidesini yıkmak için daha 33 sene mi beklemek lazımdır?Hükümet yıkmak istemiyorsa,bunu yıkmak milletin hakkıdır,muhabelesinde bulundu. Bedri Bey:

-Hükümetin muvafakati yoktur.Bu işi yapmaktan sizi men'ederim,deyince,Hamid Fahri Bey mütecellidane bir tavırla:

-Milletin şahlanmış iradesini durdurmak elinizde ise buyurun,biz şimdi abideyi yıkacağız,mani olun,diye cevap verdi."

Bu tartışmadan sonra Bedri Bey arabasına binip İstanbul'a doğru yola çıkar,kumandan ise askerlerine dönüp duvarı değil,bizzat abideyi yıkmalarını emreder.Abidenin kule bölümünün başladığı sahanlıktaki sütunlara tahrip kalıpları yerleştirilir,Yarbay Doğanay ile Üsteğmen Hobyarlı Haydar ellerindeki sigaralarla fitilleri ateşler.Sütunlardan altı tanesi hasar görür,fakat abide yıkılmaz.Ellerinde tahrip kalıbı kalmamıştır,akşam da olmak üzeredir,kışlaya dönerler.Ertesi sabah daha güneş doğmadan abideye dönerler.

"Emniyet Umum Müdürü Bedri Bey İstanbul'a döner dönmez Dahiliye Nazırını keyfiyetten haberdar etmiş,o da kolordu,ordu kumandanını ve nihayet Harbiye Nazırı Enver Paşa'yı aramış.Bu zevat o gün İstanbul civarında yapılmakta olan manevra meydanında olduklarından akşama kadar kendilerine haber verilmek imkânı bulunamamış.Ancak gece malumatları olabilmiş.Abidenin yıkılmamasını sağlamak üzere geceden üç tabur gönderilmiş.Ayrıca Harbiye Nezareti daire müdürlerinden birçok da subay yollanmış...Bizim alay kumandanını görünce 'Nezaretin emri var,abideyi yıkamazsınız' dediler.O da 'Muhakkak yıkacağım' diye cevap verdi."

Yıkarım,yıkamazsın diye tartışılırken,bizim yarbay kumandanının kulağına "Efendim,siz lafa tutun,ben ateşleyeyim" der.Sessizce abideye çıkar,tahrip kalıplarını yerleştirir,kalabalığa "Kaçın ateşliyorum" diye bağırıp ateşler:"Bir saniye sonra bir infilak.Gözler,fotoğraf adeseleri,çarpan yürekler oraya çevrildi.Kesif bir duman görmeye mani.Yalnız çöküntüden mütevellid büyük bir gürültü."

O güzelim abideyi yıkanlar,şimdi onun yerine Yeşilköy'de üzerinde atlı arabalarla itfaiye arabalarının park ettiği boş ve berbat bir arsa bulunuyor olmasına sebep olanlar,kendilerini kahraman olarak görürler.Yaptıkları barbarlık yanlarına kalır:"Abide bu hale geldikten sonra hükümet bunun tamamen kaldırılmasına karar verdi.İstihkam taburları çalıştırıldı ve iş tamamlandı.Hükümet yıkanları aramadı.Mesuliyet cihetine gidilmedi."

Yine de kafama takılı kaldı.Olay Doğanay'ın dediği gibi gerçekleşmişse,bu iş hükümetin karar ve ilanıyla değil de bir alay kumandanının kabadayılığıyla yapılmışsa,fotoğrafçılar (ve belki de Fuad Uzkınay) nasıl haber alıp da Yeşilköy'e gitmişler?

***

1-Agah Özgüç,"Kronolojik Türk Sinema Tarihi,1914-1918",[Ankara],Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Sinema Dairesi Başkanlığı,1988,s.7.

2-Giovanni Scognamillo,"Türk Sinema Tarihi",İstanbul,Metis Yayınları,1987,c.1,s.21.

3-Giovanni Scognamillo,a.g.e.,s.21.

4-Tarih Dünyası,sayı:4,1 Haziran 1950,s.141.

5-Y. Bahri Doğanay,"Ayastefanos [Yeşilköy]'taki Rus Abidesi Nasıl Yıkıldı?",Tarih Dünyası,sayı:6,30 Haziran 1950,s.245-247.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Roni Margulies,"Ayastefanos [Yeşilköy]'taki Rus Kilise Abidesi'nin Yıkılışı",Toplumsal Tarih,sayı:1,Ocak 1994,s.40-42.

12 Ekim 2012 Cuma

Nataşa/Kıvılcım Çağla*

Hakan Aksay bir süredir Birgün'de yazıyor.Rusya üzerine yazdıkları yavan ve Putino-Medvedevci liberal çizgide.Ancak "Nataşa Mektupları" köşesini çok beğendim,devamını bekliyorum.Yine de içimden bir ses nedense Hakan Aksay'ın ilk fırsatta Birgün'ü bırakıp ait olduğu liberal mecraya akacağını söylüyor.Neyse,bekleyelim,görelim.

Türkiye'de Rus kadınlarını aşağılamak için "Nataşa" diyenler acaba lümpenlerden mi ibaret?Acaba bizim "nezih" burjuvalarımız ne diyor bu işe?İşte bu konuda bir zamanlar seçim meydanlarında Özal'ın cazgırlığını yapmış olan Erkal Zenger'in 2000 yılında yayımlanmış olan anılarında çok ilginç bir epizot var.Zenger 1991 Mart ayında Rusya'ya giden Turgut Özal'ın kendisini de "bilgisi görgüsü artsın" diye yanında götürdüğünü yazıyor.Devamını aynen kitaptan aktarıyorum:

"Kalktık Rusya'ya gittik.Üçyüz tane işadamı..Biz de işadamı sayılıyoruz.Ötekiler gibi çok varlıklı değilsek de,Türkiye'de sayılıyoruz.İşadamlarının birçoğundan fazla Türkiye'de namımız var.Müessesemiz var,uçakta herkesi beni tanıyor zaten.Özellikle Sabancı ile müthiş kaynattık.

Sakıp Sabancı o kendine has şivesiyle çok hoşlanıyordu benim söylediğim sözlerden.Yolculuk sırasında bir slogan tutturdum.Rusya'ya gidince 'Nataşa,yat aşağa' diyeceğiz.Herkes "Nataşa,yat aşağa" diyor,gırgır geçiyoruz.Birisi,'Nataşa' diyor,öteki hemen 'Yat aşağa' diyor. Uçaktan Moskova'da indik birisi bağırdı oradan:
"Türk işadamları bu tarafa!".
Güzel bir kız geldi yanımıza,
“My name is Natasha" demez mi?
O,böyle der demez bütün gruptan tek bir ses:'Yat aşağa'.
Onbeş-yirmi dakika gülmekten öldük.Kız bir türlü derdini anlatamadı,niye güldüğümüzü anlamadı,şaşırdı sinirlendi.Ne oluyor diye düşündü.Çünkü bir tek adını söyledi,millet onbeş dakika güldü.

Rusya'daki seyahatlerimizde bize rehberlik yapan bu Nataşa çok güzel bir kızdı...Boylu boslu,yapılı,ince belli,güzel bacaklı,fakat biraz irikıyım bir kız...Sabancı'yı çok merak etti çünkü elindeki kitapçıkta,onüç büyük fabrika,seksen beş küçük fabrika gözüküyor."

Zenger bundan sonra Sabancı'yı yanına çağırıp rehber kızın kendisini merak ettiğini söyledikten sonra kıza İngilizce açıklama yaptığını yazıyor.(Tabii Zenger bu açıklamayı tahmin edebileceğimiz o "nefis" İngilizcesiyle yapmıştır!).Burada Zenger yine bizim Nataşa ile dalga geçmek için Sabancı'nın fabrikalarının her akşam bilmem kaçar kürek altın getirdiklerinden bahseder.O da "really,really" diye hayret eder.Devamını yine Zenger'den dinleyelim:

"O sırada Sabancı da kendi İngilizcesiyle,kızın bu hayranlığından memnun,'You are very nice lady' diye söze karıştı,ağzını sağa sola eğirterek.Sonra da olayı izleyen gazetecilere döndü:
'At gibi karı l.n!'
Gazeteciler yerlere yatıyorlar.Kadın ısrarla,'Bana ne dedi?' diye soruyor.Nasıl söyleyebilirim 'At gibi karı' dedi diye...
'Acaba evli mi?' diye soruyor dedim.Kız,'evliyim,evliyim' dedi.
Sabancı,böyle pek cazibeli bir adamdı."*(Erkal Zenger,Thencere Ghottin Khara.Özal-Demirel ve Siyasîler,Ankara:21. Yüzyıl Yayınları,Mayıs 2000,s.212-214.)

İşte böyle.Acaba yoruma gerek var mı?Bunları Erkal Zenger gibi bariz bir anti-komünist değil de sosyalist biri yazmış olsaydı hemen yalanlarlardı!Ama Allah'tan Zenger tam bir liberal.Ey Türk ve Kürt liberali!Hadi bakalım,var mı cesaretin,bu sözlere yorumun nedir?Ey Türk burjuvazisi!Senin ahlaki ve kültürel seviyeni gayet iyi biliyoruz!O yüzden sana bir şey sormuyoruz.Zamanı gelince senden sadece hesap soracağız!

*Kıvılcım Çağla,Nataşa,Sol Haber,24 Ağustos 2010.

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/natasa-32489

9 Ekim 2012 Salı

Ermenistan Ulusal Arşivi Türk Araştırmacılara Açık!/Yrd.Doç.Dr.Candan Badem*

Tunceli Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Candan Badem,2009 yılından itibaren Ermenistan Ulusal Arşivleri'nde düzenli araştırmalar yaptı ve bu çalışmalar sırasında elde ettiği deneyimleri makalesinde paylaştı.Tarihçi Candan Badem burada çalışmak isteyecek Türk araştırmacılar için kaleme aldığı yazısında,arşivlerde herhangi bir sorun yaşamadığını ve belgelerin tüm araştırmacılar için açık olduğunu belirtiyor.

***

Bu yazının amacı Türkiyeli araştırmacı ve tarihçilere Türkiye'de pek az bilinen Ermenistan Ulusal Arşivi'ni (Ermenicesi Hayastani Azğayin Arkhiv,bundan sonra HAA) kısaca tanıtmaktır.Bazı tarihçilerimizin sandığının aksine bu arşiv TC vatandaşlarına da açıktır.2005 yılında ABD'nde Duke Üniversitesinde antropoloji doktorası yapmakta olan Yektan Türkyılmaz bu arşivi ziyaret eden ilk TC vatandaşı olmuştur.(1) Bu satırların yazarı da 2009 yılı Temmuz ayından beri her yıl bir süre bu arşivde çalışmaktadır.Ancak arşiv (HAA) yönetiminin verdiği bilgiye göre bu iki kişiden başka bir TC vatandaşı henüz arşivlerini ziyaret etmemiştir.

HAA,Ermenistan'ın başkenti Yerevan'da Hraç Koçar 5 adresinde (Barekamutsyun metro istasyonu yakınında) bulunmaktadır.İletişim bilgileri arşivin resmi internet sitesinden alınabilir (http://www.armarchives.am/en/content/205/).Sitenin Ermenice,Rusça ve İngilizce versiyonları mevcut.Arşivin temelleri 1922 yılında SSCB'nin kurulmasının ardından Tiflis'teki Kafkasya genel valiliği arşivlerinin Yerevan guberniyası ve Kars vilayeti (oblastı) ile ilgili kısımlarının Ermenistan SSC'ne verilmesi ile atılmış.

Bildiğim kadarıyla Ermenistan'daki bütün devlet kurumlarının arşivleri yasal süre sonunda bu arşive devredilmektedir.Ermenistan'da mevcut çeşitli devlet arşivleri 2003 yılında tek bir arşiv çatısı altında birleştirilmiş,eski Komünist Parti arşivleri de bu arşive devredilmiştir.Arşivdeki belgelerin çoğu Rusça veya Ermenicedir.Arşivde saklanan en eski tarihli belge Şah Abbas tarafından Ermeni meliklerine verilen bazı haklara dair 1607 tarihli Farsça bir fermanı.Çarlık Rusyası döneminden kalan ve çarlık kurumlarına ait belgeler doğal olarak Rusçadır.Nitekim ben de Ermenice bilmediğim halde baktığım belgeler Rusça olduğu içim bu arşivde çalışabildim.Ayrıca Ermenistan'da hemen herkes Rusça biliyor.Dolayısıyla Rusça bilen bir araştırmacı burada iletişim zorluğu çekmeyecektir.Daşnaksütyun Partisi'nin arşivleri bilindiği gibi ABD'nde Boston'da bulunuyor ve HAA kontrolünde değil.Ramkavar-Azatakan partisinin arşivi ise HAA'ya teslim edilmiş.Öteki Ermeni partilerine dair belgeler de arşivdeki çeşitli fonlarda mevcut.Ayrıca Ermenistan ve Kafkasya'da çarlık dönemi devrimci hareketlerin tarihine ilişkin çok sayıda belge var.Ermeni devlet adamları S. Spandaryan,S. Şaumyan,S. Myasnikyan,S. Kasyan,A. Mravyan,A. Melikyan,B. Garibcanyan,Ruben Ter-Minasyan ve başkalarının şahsi arşivleri de HAA'da.Arşivin toplumsal-siyasal kısım olarak adlandırılan bölümünde 1885-2003 yıllarına ait 804 binden fazla dosya (delo) muhafaza ediliyor.

Rusya arşivlerinde olduğu gibi HAA'da da dosyalar (delo) genelde kalındır ve bir konu hakkındaki belgeleri bir araya toplar.Bu yönüyle HAA Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden (BOA) daha iyidir.Ancak fotokopi ücretleri bize göre oldukça pahalı.Ayrıca kataloglar bilgisayar ortamında taranabilir değil,elektronik arama yapılamıyor,araştırmacı matbu kataloglara bakmak zorunda.Araştırmacı günde 25 dosya (delo) sipariş edebilmektedir.Araştırma salonu çalışma saatleri saat 10:00-17:00 arası.

Arşiv yönetimi bazı belge derlemeleri de yayımlıyor.Bunlardan biri 1945-1946 yıllarındaki Sovyet-Türk diplomatik ilişkileri ve Kars-Ardahan meselesine dair Ermenistan SSC dış işleri bakanlığının yazışmalarını içeren 410 numaralı dosyanın (delo) tamamı ve başka belgelerden oluşuyor:Armeniya i Sovetsko-Turetskie Otnoşeniya v Diplomatiçeskih Dokumentah 1945-1946 gg.,ed. Arman Kirakosyan,Yerevan:Natisonalnıy Arhiv Armenii,2010.Belgelerin dili Rusça,kitap da Rusça yayımlanmış.

Arşiv Fonlarından Bazı Örnekler

HAA'da özellikle Türkiyeli araştırmacıların ilgisini çekebilecek bazı fonların içeriği ve tarih aralığı hakkında aşağıda kısa bilgiler vermek istiyorum.Kuşkusuz bütün fonlar bunlardan ibaret değil,bunlar ancak benim araştırma konularıma ilişkin olarak saptayabildiğim bazı örnekler.

Fon 125:Yerevan Guberniyası İstatistik Komitesi.Opis 1:1854-1918 yılları.Kars oblastının bütün köylerine dair istatistik bilgiler,nüfus ve mal sayımları.

Fon 136:Ulaştırma bakanlığı Kafkasya bölge müdürlüğü,1891-1918 yılları.Ulaştırma bakanlığının ve şose yollar genel müdürlüğünün genelgeleri,savaş zamanı tahliye kuralları,yol inşaatında çalışan işçilerin sağlık durumu,tifüsle mücadele,Geçici Hükümet'in savaşa dair genelgeleri,Kars sancağı (okrug) yol projeleri,köprü projeleri,Yerevan–Gümrü-Kars demiryolu istasyonları ve lojmanları plan ve projeleri,demiryolu inşaatı,müteahhitlerle sözleşmeler,yolların stratejik önemi hakkında bilgiler,yol yapımı için kamulaştırmalar,Kars tamir atölyesi,telgraf hattı,kazalar,Cacur tünelinin inşası,vb.

Fon 269:Yerevan guberniyası ve Kars oblastı tarım ve devlet mülkleri idaresi,1828-1919 yılları.Bu fonda 1828'den başlayarak Yerevan guberniyası (eski adıyla Ermeni oblastı) ve 1878'den başlayarak Kars oblastına dair genel bilgiler,devlet mülklerinin durumu,şose ve demiryolları yapımı,Osmanlı devletinden göç ederek gelen Ermeni ve Rumlara toprak verilmesi,Rusya'dan Kars oblastına gelen Rus köylülerinin iskanı,Rus köylülerin listeleri,Senato'nun devlet köylüleri hakkındaki kararları,tarım ve devlet mülkleri idaresinin kararları,orman işleri,Yerevan guberniyasında devrimci harekete karşı alınan önlemler,toprak sahiplerinin şikayetleri,hazine arazileri,otlakların kiraları,toprak vergileri.

Fon 352:Kars sancak yönetimi (Karsskoe okrujnoe upravlenie),1855-1856 yılları.Kars oblastı naçalnik'inin Rus askerlerinin bölgeden çekilmesine dair emirleri,Şuragel sakinlerine sınır boyu tarlalarını ekme izni,soygunlar,vergi gelirleri,Kars'ta posta ofisi açılması,Göle'nin Ardahan okrug'una (sancağına) dahil edilmesi,veba ile mücadele,nüfus sayımı,okrug'da sivil yönetimin kurulması,Türk askerlerinin köylerde yerleştirilmesi.

Fon 991:Yerevan guberniyası ve Kars oblastı savcılıkları,1881-1916 yılları.Adalet bakanlığının devrimci harekete karşı genelgeleri,illegal yayınların yasaklanması,ecnebilerin izlenmesi,veba ile mücadele,arazi meselesi yüzünden işlenen cinayetler,soygunlar vb.

Fon 1262:Kafkasya genel valiliği (niyabeti) özel kalemi (Kantselyariya Namestnika na Kavkaze).Kars oblastı (1877-1918) ve Yerevan guberniyasına dair çok sayıda ve çok çeşitli konularda belgeler.

Fon 1355:Kars oblastı yöneticisi (Naçalnik Karsskoy oblasti),1828-1829,1830,1855 yılları.Osmanlı Devleti ("Türkiye") ile savaşa dair bilgiler,erzak satın alımı ve nakliyesi,karantina önlemleri,Yerevan oblastı sakinlerine Kars oblastından tahıl alma izni verilmesi.Veba ile mücadele,sağlık memurlarının tayini,"Türkiye"den Hristiyan ahalinin göçü ve iskanı.

Ermenistan'a Gidecek Olanlara Bazı Pratik Bilgiler

Ermenistan vizesi almak Azerbaycan vizesi almaktan daha kolay.TC vatandaşları normal bir pasaport ile Ermenistan sınırında 21 günlük vizeyi 10 dolardan az bir ücret karşılığında beklemeden alabilmektedir.Yeşil pasaport sahibi olanlar ise paradoksal bir biçimde dezavantaja sahipler:Ermenistan yeşil pasaportlu TC vatandaşlarından Ermenistan'dan bir kuruluştan verilmiş ve Ermenistan Dışişleri Bakanlığı'ndan onaylı davetiye istiyor.Yeşil pasaportlu iseniz mutlaka gitmeden önce davetiye almanız gerekiyor.Armavia şirketi İstanbul'dan Yerevan'a haftada iki kez doğrudan uçak seferleri düzenliyor.Ancak biletler oldukça pahalı.Alternatif bir yol ise Gürcistan başkenti Tiflis üzerinden Yerevan'a gitmek.Yol daha uzun olsa da daha ucuza gelebilir.İstanbul'dan THY Atatürk havalimanından ve Pegasus da Sabiha Gökçen havalimanından olmak üzere Tiflis'e her gün uçak seferleri var.Uçak biletinizi bir ay kadar önceden alabilirseniz oldukça ucuza gelebilir.Ancak gidiş ve dönüş tarihlerini iyi hesaplamalısınız aksi takdirde değiştirmek isterseniz biletiniz ucuz olmaktan çıkar.

Tiflis'ten Yerevan'a gitmek için taksi veya minibüs de var ama en iyi seçenek yataklı tren.Akşam 22:15'te trene binip sabah 07:30'da Yerevan'da olmak mümkün.Bu yolculuğun maliyeti yazın canlı sezonda yaklaşık 50 dolar ve oldukça konforlu.Tek kötü yanı gece saat iki civarında Ermenistan gümrük kapısında vize için trenden inmek zorunda kalmak.Ancak vize işlemi çabuk hallediliyor.Yanınızda 3-5 bin Ermeni dramı ya da bozuk 10 dolar bulundurmakta fayda var.Yerevan'a varınca tren istasyonunun hemen altından metroya binip arşive (Barekamutsyun istasyonu) veya şehir merkezine gitmek mümkün.Aynı yolu taksi ile beş dolara gitmek de mümkün.

Yerevan'da arşivde her ayın ilk Pazartesi gününün tatil olabileceğini de unutmayın.Arşive giriş için Türkiye'de mensup olduğunuz üniversite veya kurumdan antetli kağıda yazılmış ve tercihen yuvarlak mühür içeren bir mektup götürmeniz yararlı olacaktır.Arşiv müdürüne hitaben yazılacak mektup (Ermenice olması şart değil,İngilizce veya Rusça olabilir) sizi ve araştırma konunuzu kısaca tanıtmalı.(Rusya arşivlerinde olduğu gibi).Önceden izin almaksızın böyle bir mektupla arşivin kapısını çalabilirsiniz ve ilk günden belgelere olmasa bile kataloglara bakabileceğinizden emin olabilirsiniz.

***

1-Yektan Türkyılmaz Yerevan'dan dönüşünde havalimanında yanında yurtdışına çıkarılması yasak kitaplar olduğu gerekçesi ile gözaltına alınmış ve iki ay tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılmıştır.Arşiv yönetimi bu tutuklamanın arşivdeki çalışması ile ilgili olmadığını ifade etmektedir.Ancak bunun potansiyel araştırmacılara etkisinin olumsuz olduğu şüphesizdir.Ben şahsen arşivdeki çalışmalarımda hiçbir olumsuz muamele görmedim.

*Yrd.Doç.Dr. Candan Badem,Agos,8 Ekim 2012.

http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=ermenistan-ulusal-arsivi-turk-arastirmacilara-acik&haberid=2856

8 Ekim 2012 Pazartesi

Che/Kim Il Sung*

Latin Amerika'da doğmuş yılmaz bir devrimci savaşçı ve gerçek bir enternasyonalist,Ernesto Che Guevara yoldaşın,Bolivya savaş alanında kahramanca ölümünden bu yana bir yıl geçmiş bulunuyor.Kore halkı,dünya yüzündeki bütün devrimci halklarla birlikte yoldaş Che Guevara'nın ölümünün birinci yıldönümünü,düşmana alev alev yanan bir nefret ve derin bir üzüntü ile anmaktadır.

Che Guevara,gençliğinin ilk dönemlerinden itibaren,anti-emperyalist,anti-Amerikan mücadele bayrağını taşıyan halklara,kurtuluş ve özgürlük getirecek kutsal savaş yolunu tutmuş ve tüm yaşamını ezilen halkların devrimci davasına adamıştır.

Dinsel ve siyasal ortaçağ düzenbazlıkları ile maskelenen sömürünün yerini;açık,ahlâkdışı,dolaysız ve acımasız sömürü düzeninin aldığı,insan onurunu bir değişim değerine dönüştüğü,modern burjuvazinin kanlı tarihinin sahneye çıkmasından bu yana geçen uzun zaman süresinde;eski,lanetlenmiş toplumun üst tabakasını devirmek özgür ve mutlu yeni toplumun doğuşunu hazırlamak,modası geçmiş,çürümüş ne varsa hepsini süpürüp atmak ve toplumun tüm yapısını devrimci biçimde yeniden kurmak için,dünya üzerindeki nice komünistler ve devrimci savaşçılar,devrimci fırtınanın ortasında kanlarını akıtmışlar,yaşamlarını feda etmişlerdir.Che Guevara,değerli hayatının bu kutsal mücadeleye adamış ve böylece,devrimci şehitler safında onurlu bir mertebeye yükselmiştir.

Che Guevara,dar milliyetçi duygulardan tamamen uzak,gerçek bir enternasyonalist ve mücadeleden bıkmayan yorulmaz bir devrimciydi.Tüm yaşamı boyunca,o,gerçek bir enternasyonalist ve şaşmaz bir devrimci savaşçıya mükemmel bir örnek teşkil etmiştir.

Che Guevara,yoldaş Fidel Castro'nun başlarında bulunduğu Kübalı devrimcilerle birlikte silahlı bir savaşa katılmış,böylece Amerikan emperyalizmini ve onun uşağı Batista rejimini ezmeye ve Küba Devrimi'nin zafere ulaşmasına büyük katkıda bulunmuştur.1965 yılında,Che Guevara,devrimci cesaretle tutuşarak muzaffer Küba topraklarından ayrılmış ve mücadele alanını,kendisini çok çeşitli güçlükler ve çetin uğraşların beklediği,yeni mevzilere nakletmiştir.Latin-Amerika'nın her tarafını dolaşmış,halk kitlelerini Amerikan emperyalizmine ve onun kölelerine karşı silahlı savaş için örgütlemiş ve harekete geçirmiş,hayatının son anına kadar korkusuzca ön safta dövüşmüştür.

Che Guevara'nın devrimci uğraşları,Küba Devrimi'nin zaferini daha da pekiştirmeye ve bütünü ile Latin Amerika devrimindeki gelişmenin hızlanmasına büyük katkıda bulunmuştur.

Küba Devrimi'nin başarısı,Latin Amerika sosyalist devriminin ilk zaferidir ve Büyük Ekim Devrimi'nin Latin Amerika'daki bir devamıdır.Küba Devrimi'nin zafere uluşması ile,yalnızca,son zamanlara kadar Amerikan emperyalizmine miras kalan bir mülk gözü ile bakılan Latin Amerika üzerinde,şimdi,sosyalizmin kızıl bayrağı dalgalanmakta ve sosyalist kamp Batı yarımküresine sarkmış ve gücünü bir hayli artırmış bulunmaktadır.Bugün,Latin Amerika devriminin ön safında dimdik yürüyen Küba Cumhuriyeti,savaşan Latin Amerika halklarının umut ışığıdır ve savaşlarının yoluna zafer ışınları saçmaktadır.Küba Devrimi'nin zaferi,Batı yarımküresinde Amerikan emperyalizminin sömürgecilik sistemini temelinden sarsmış ve bu bölgedeki bütün halkları,kutsal özgürlük ve bağımsızlık savaşı için ayaklandırarak tüm Latin Amerika'yı bir devrimci fırtınaya sürüklemiştir.Gerçekten,Küba Devrimi'nin zaferi,Latin Amerika'daki Amerikan emperyalist sisteminin sömürge egemenliğinin parçalanmaya başlamasını,uzun bir süredir bu bölgedeki halkları ezen ve sömüren Amerikan emperyalizmi hakkındaki acı hükmü ve yokolmaya mahkum bulunuşunu ifade etmektedir.

Küba Devrimi zaferinin pekiştirilmesi,değil yalnız Küba halkının ölüm-kalımını,yücelme veya düşüşünü sonuca bağlayan bir önemli sorun;fakat,aynı zamanda,Latin Amerika devriminin genel gelişmesinin de kaderini belirleyecek bir hayati sorundur.

Devrim,bir ülkede parlak başarılarla başlar,ama,uzun bir süre şiddetli sancılar geçirir.Proletaryanın iktidarı ele geçirdiği,uluslararası kapitalizmle kuşatılmış ülkeler,kapitalizmden sosyalizme devrimci geçişin bütün tarihsel sürecinde,emperyalizmin saldırısı ve kapitalizmin eski yerini alması tehlikelerinden uzak değildir.Devrilmiş sömürücü sınıflar,daima,kaybettikleri durumlarını tekrar elde etmeye teşebbüs ederler ve yabancı emperyalistler,aralıksız olarak,silahlı istilalara,siyasal ve ideolojik bozgunculuk amacıyla entrika ve hilelere başvururlar.

Amerikan emperyalistleri ve Latin Amerikalı gericiler,Küba Cumhuriyeti'nin gerçek varlığından fazlasıyla nefret etmekte ve korkmakta,inatla ve fesatla onu boğmak için dolaplar çevirmektedirler.Onlar,Küba Devrimi'nden kurtulmak,Batı yarımküresindeki komünizm umacısının hayalini kovmak ve Latin Amerikayı bir bozkır alevi gibi saran halkların kurtuluş mücadelesini durdurmak için çaba göstermektedirler.Silahlı kuvvetlerini doğrudan doğruya harekete geçirerek Küba'yı boğmayı tasarlayan Amerikan emperyalistleri,ambargo politikası ile cendereye almak,siyasal ve ekonomik baskı uygulamak amacıyla Latin Amerikalı gerici diktatörlük rejimlerini kendi egemenlikleri ve itaatleri altına almanın yollarını aramaktadırlar.

Devrimin nihai zaferine erişmek için,uluslararası sermayenin kuşattığı yerlerde iktidarı ele geçiren halklar,içteki kuvvetlerini her şekilde güçlendirirken,dünya sosyalist devriminin diğer müfrezelerinden sağlam destek görmek ve tüm ülkelerdeki emekçi sınıflardan ve bütün dünyanın ezilen halklarından yardım almak zorundadırlar.Diğer bir deyimle,dünya ülkelerinin çoğunluğunda,hiç olmazsa birçok birbirine komşu ülkede,emperyalist kuşatmayı sosyalist kuşatmaya dönüştürmek amacıyla,devrimler birbiri arkasına yapılmalı,proletaryanın diktatörlüğünü evrensel bir sistem haline getirmenin yolunu açmak için sosyalist bir ülkeyi kuşatan emperyalizm engelleri kırılmalı ve dünyanın ezilen halkları ile uluslararası emekçi sınıflar arasında güçlü militan dayanışma bağları kurmak için bir ülkenin sosyalist kalesinin kuşatma içinde bırakılmasına son verilmelidir.Ancak bu yolla,emperyalistlerin silahlı müdahalelerine ve kapitalizmin eski haline getirilmesi girişimlerine tamamiyle engel olunabilir ve sosyalizmin kesin zaferinin kesin güvence altına alındığından bahsolunabilir.

Sermayenin güçleri uluslararası olduğu için,halkların kurtuluşu da uluslararası bir harekettir.Ayrı ayrı ülkelerdeki devrimci hareketler ulusal hareketlerdir,ama,aynı zamanda,dünya devriminin de parçasıdırlar.Bütün ülkelerdeki halkların mücadeleleri birbirlerini tamamlayıcı ve destekleyici bir ilişki içinde olup hepsi dünya devrim çağlayanında birleşirler.Başarıya ulaşan devrim,devrimleri henüz başarıya ulaşmamış ülkelere,tecrübeleri ve örnekleriyle yardım etmeli ve dünya halklarının kurtuluş mücadelelerine siyasal,ekonomik ve askeri güçleriyle destek sağlamalıdır;bu arada,devrimlerini kazanmamış ülkeler,emperyalistlerin boğma politikalarına karşı diğer ülkelerin başarılı devrimlerini savunmak ve kendi öz devrimlerindeki zaferi çabuklaştırmak üzere daha etkin mücadele etmelidirler.Bu,dünya devrimci hareketinin gelişme yasasıdır ve halkların kurtuluş mücadeleleri sürecinde,esasen yerleşmiş bulunan mükemmel bir gelenektir.

Küba Devrimi,dünya devriminin organik bir parçasıdır ve özellikle Latin Amerika devrim zincirinin belirleyici bir halkasını oluşturmaktadır.Küba Devrimi'nin korunması,pekiştirilmesi ve başarılarının devam ettirilmesi,yalnız Küba halkının ödevi değil,fakat,aynı zamanda,Latin Amerika'nın tüm ezilen halklarının ve dünyanın bütün devrimci halklarının uluslararası bir yükümlülüğüdür.Dünya kapitalist sisteminde ilk gediği açan Rusya'daki Ekim Devrimi'nin getirdiklerini korumanın,dünya devriminin gelişme kaderini belirleyen önemli bir sorun olması gibi,Latin Amerika'da Amerikan emperyalizminin sömürgecilik sistemine ilk gediği açan Küba Devrimi'nin kazançlarının korunması da Latin Amerika devriminin kaderini belirleyecek önemde bir sorundur.

Küba devriminin korunmasında;Küba'nın komşusu olan Latin Amerika ülkelerinde devrimci hareketin ilerlemesi büyük önem taşır.Devrimin parlak alevlerinin,Amerikan emperyalistlerinin ayak bastığı birçok Latin Amerika ülkesinde parlaması oranında,Amerikan emperyalizminin gücü dağılır,yıkılır ve Amerikan emperyalistlerinin ve uşaklarının Küba'yı yoğun kuvvetlerle boğma girişimleri,kaçınılmaz şekilde bozulur.Ayrıca,devrim,öteki bazı Latin Amerika ülkelerinde başarıya ulaşırsa,Küba,dört bir tarafından maruz bulunduğu emperyalist kuşatma halkasından kurtulur,Küba ve Latin Amerika devrimleri için elverişli bir dönem başlar ve dünya devrimi daha da hız kazanır.

Devrimin yapılması için,onun subjektif ve objektif koşullarının oluşturulması gerekir.Her ülkede,devrim,objektif devrimci durumunun yaratıldığı belli gerçeklere uyacak şekilde yürütülmelidir.Ancak,bu,devrimin,hiçbir zaman,kendiliğinden geliştiği ve olgunlaştığı anlamına gelmez.Devrim,yalnız,devrimcilerin aktif ve çetin uğraşları ile ilerleyebilir ve olgunluğa eriştirilebilir.Devrimin zorluğu nedeniyle,yalnızca,elverişli bir durumun ortaya çıkmasını bekleyip aktif mücadele ihmal edilirse,devrimci güçler gelişemez.Devrimci güçler,mücadele olmaksızın kendiliğinden hazırlanamaz,onlar ancak çetin bir mücadele ile büyür ve güçlenebilir.Hazırlıklar;devrimci güçlerin düşmanın baskısına karşı savunulması ve aynı zamanda,gerçek bir savaş içinde devamlı olarak artırılması ve geliştirilmesi suretiyle,devrimin karar saatine göre yapılmazsa,devrimin objektif durumu oluşmuş bulunsa dahi,başarıya ulaşması olanaksızdır.Zararlardan kurtulmak bahanesiyle devrimden kaçmak,halkı ömür boyunca sermayenin köleliğinde kalmaya,gaddarca sömürü ve baskıya,dayanılmaz eziyete ve aşağılanmaya,çok büyük acılar ve fedakârlıklara katlanmaya zorlamakla aynı şeydir.Genellikle,devrimin dönüm noktasında hissedilen şiddetli sancılara,daima,eski toplum ülserlerinin neden olduğu kronik ağrılardan daha kolay dayanılır.Sosyal devrim,gün ışığında geniş ve düz bir yolda yürümesi kadar kolay başarılamaz ve ne de rüzgar önünde seyreden bir gemi gibi rahat ilerler.Devrimin yolunda dikenli çalılar,çukurlar ve dönemeçler,geçici aksilikler ve kısmi kayıplar olabilir.Güçlükler karşısında çekingenlik ve devrimde fedâkarlıklardan kaçınma bir devrimciye yaraşan bir davranış değildir.

Her ülkedeki devrimcilerin ödevi;iç ve dış durumun doğru bir değerlendirmesine,dost ve düşman kuvvetler dengesinin iyi bir hesabına dayanarak,bilimsel biçimde yürütülecek dikkatli bir mücadele yolu saptamak,nüveyi kurarak devrimci güçleri toplamak ve geliştirmek,halk kitlelerini devrimin çetin tecrübelerinden geçirerek uyandırmak,normal zamanlarda gereksiz fedakârlıklardan kaçınarak ve gizli engellerin etrafından dolaşarak aktif bir mücadeleyi yoğunlaştırmak ve büyük devrim olgusuna ulaşmak için tüm hazırlıkları yapmaktır.Ve,bir kere,devrim durumu yaratıldığı zaman,gecikmeden gerici rejimi da dağıtmak için,bütün kozlarını kullanarak ayaklanma fırsatını kaçırmamalıdırlar.

Devrimci mücadelenin şekli ve yöntemi de,keza,kişilerin iradeleriyle değil,bilâkis,yaratılan bütün objektif ve subjektif durumun ve gerici egemen sınıfların direncinin hesaba alınması ile kararlaştırılır.Devrimciler,her çeşit mücadeleye hazırlıklı bulunmalı;yasal ve yasal olmayan,şiddetli ve şiddetli olmayan,siyasal ve ekonomik her türlü mücadele şekli ve yöntemini uygun biçimde birleştirerek,devrimci hareketi etkinlikle ileriye götürmelidirler.

Karşı-devrimin zor kullanması,bütün sömürücü sınıfların zorunlu bir egemenlik aracıdır.İnsan evrimi,bir egemen sınıfın,boyun eğerek egemenliğini bıraktığını veya bir gerici sınıfın,karşı-devrimci zor kullanmaya girişmeden iktidardan kolaylıkla vazgeçtiğini gösteren bir olaya tanık olmamıştır.Özellikle,emperyalistler,sonlarına yaklaştıkça,egemenliklerini korumak için daha umutsuzca şiddet vasıtalarına sarılırlar.Emperyalistler,kendi ülkelerinin halklarını baskı altında tutarken,diğer ülkelere karşı saldırı ve soygunu sürdürmek için,bütün ezilen ulusların devrimci ilerlemesini,askeri kuvvetleri ile kanlı olarak durdururlar.

Bu koşullar altında,ezilen halkların kurtuluş mücadeleleri,yabancı emperyalistleri ezmek ve onlara çok yakından bağlı olan,içteki sömürücü sınıfların gerici diktatörlük mekanizmasını devirmek için,devrimci zor kullanılmadıkça,başarıya ulaşamaz.Şiddete şiddetle karşı koymak ve karşı-devrimci silahlı kuvvetleri,devrimci silahlı kuvvetlerle ezmek zorunludur...

Che Guevara'nın,proletarya enternasyonalizmi ve anti-emperyalist,anti-Amerikan mücadele bayrağı altında,Latin Amerikan devrimcileri ile birlikte,Küba Devrimi'ni savunmak ve bu bölgedeki ezilen halkların kurtuluş gününü çabuklaştırmak için,fedakârlığı gözönüne alarak silah elde,Latin Amerika'nın çeşitli ülkelerindeki aktif ve kahramanca devrimci mücadeleyi yaymış olması,tamamıyla savunulacak ve hayranlıkla savunulacak bir durumdur.Bütün dünyanın devrimci halkları,Latin Amerika devrimcileri ile birlikte,kahramanca silahlı savaşa katılan Che Guevara'nın yiğit dayanışma sempatilerini ifade ederler.Che Guevara'nın parlak örneği,yalnız Latin Amerika halkı için,onların devrimci mücadelelerinde değil,ayrıca,Asya ve Afrika halkları için de,kurtuluş savaşlarında bir fazilet örneğidir ve onlara kahramanlık aşılamaktadır.

Che Guevara,artık,aramızda bulunmamaktadır.Fakat,kanını hiç de boşuna akıtmamıştır.Adı ve gösterdiği unutulmaz devrimci kahramanlıkları,insanoğlunun kurtuluş tarihine malolacak ve yüksek devrimci ruhu ölümsüzleşecektir.Asya,Afrika ve Latin Amerika'daki devrimci mücadelelerin kesin savaş sahnelerinde,binlerce,onbinlerce Che Guevara ortaya çıkacak ve yarım bıraktığı devrimci dava;Latin Amerika devrimcilerinin ve bütün dünyadaki devrimci halkların mücadeleleri ile mutlaka başarıya ulaşacaktır...

*Kim Il Sung,Tricontinental,8 Ekim 1968;Kim Il Sung'un,Che'nin Savaş sırasında ölümünün birinci yıldönümü münasebetiyle "Organización de Solidaridad con los Pueblos de Asia,África y América Latina (OSPAAAL)/Organization of Solidarity with the People of Asia,Africa and Latin America/Asya,Afrika ve Latin Amerika Halkları Dayanışma Örgütü"nün yayın organı "Tricontinental"in 8. sayısında yayımlanan makalesinden bir bölüm.

http://www.kurtuluscephesi.com/kurcep1/kc20_5.html