19 Aralık 2022 Pazartesi

Ergin Konuksever'in dilinden

Türkiye'nin ilk savaş muhabirlerinden ve fotoğraf sanatçısı Ergin Konuksever 17 Aralık 2022'de hayatını kaybetti.Konuksever'i Deniz Gezmiş'e parka,Mahir Çayan'a da kazak vermesi üzerinden yüceltmeyi ise doğru bulmuyorum.Zirâ Kıbrıs'ta sergilediği pratik gazetecilik sınırlarını maalesef ziyâdesiyle aşmaktadır.

Aşağıda Ergin Konuksever'in farklı târihlerdeki söyleşilerinden hazırladığım bir derleme göreceksiniz.

"Biz Hakkı Borataş'la ikinci harekâtın birinci günü beraberdik.Benimle beraber Ersel Kayan da vardı.Onun tankındaydım.Biz bir ara kendimizi kaybettik herhâlde,bayağı da çarpışarak Mağusa'ya gelmişiz.Sonra Ersel Kayan bana,'Ergin abi biz birlikten kopmuşuz.Ne yapalım dönelim mi,bekleyelim mi düşünüyorum.Birlik bizim çok arkamızda.Bizden çok gerilerde kaldılar onlar' dedi.'Sen nasıl istersen öyle yapalım' dedim ben de ona.'Geri dönelim' dedi.Biz Mağusa'ya girmişken geri döndük.

O sırada orada bir tepenin arkasında bir ân bir kımıltı gördüm.Ersel de kulenin içindeydi.'Şurada birileri var.Namluyu oraya çevirelim mi?' dedim.Namluyu oraya çevirince oradan beş tane adam çıktı.O beş kişiyi esir aldık.Ersel de hemen tankın içinden çıktı.O Rum esirler tankın önünde diz çöktüler,kimisi tankın paletini öpüyordu,kimisi ağlıyordu.Ersel çıkardı birer sigara koydu hepsinin ağzına.'Ağlamayın,bir şey yok,sizlere bir şey yapmayacağız,korkmayın' dedi.Bir on-onbeş dakika sonra arkadan Hakkı Borataş geldi.Ersel 'Paşam bu beş kişiyi ne yapalım?' dedi.O sırada Mücahitler de geliyordu.Borataş Mücahitleri çağırdı.'Alın bunları götürün,kapatın bir yere' dedi.Esir aldığımız beş kişiyi onlara verdik.Biraz sonra silâh sesleri gelmeye başladı arkadan.'Ne oluyor falân' demeye tankın üzerine atladım gittim.Baktım ki herifleri kurşuna diziyorlar.Fotoğrafladım onları.Fakat o fotoğrafları çıkarmadılar ortaya.Bir de şöyle bir kepin içine o beş kişinin üstünden çıkan parayı,evrâkı,vs. koymuş,Borataş'a getirmiş Mücahitler.Borataş 'Bana bunları niye getiriyorsunuz?Öldürün mü dedim size?Götürün bir yere kapatın dedim' dedi.Ötekisi de 'Nereye kapatacaktık Paşa!Burada yer mi var?' dedi.O sırada tank kurtarıcı geliyordu arkadan.O kurtarıcı kepçesiyle bir çukur açtı,o beş kişiyi koyduk üzerini de örttük.

O gün tank savaşında çektiğim fotoğrafların filmlerini akşamüstü kalkacak helikopterle Adana'ya,oradan da İstanbul'a gönderecektim.Helikopterin kalkmasına az bir süre kala meslektaşım Adem Yavuz ile birlikte Hamitköy civârında bizi götürecek araç arıyorduk.Oradan nasıl gidebiliriz diye düşünürken orada bir kadın var,kadının da adı Yüksel Ahmet'ti.Eşi de vardı yanında ve Mücahitlerdendi.'Doğuracak bunu da hastaneye götürün,isterseniz onun götürüleceği minibüse binin' denildi.Cengiz Kapkın,ben ve Adem Yavuz bindik.Yolda giderken bir yola girdi.'Sakın bu yoldan gitme,ben sabahleyin oradan tankla geçtim,burası plân-dışı,biz henüz orayı almadık' dedim,'Yok' dedi.'Bu yol daha kısa' derken 100-150 metre gitmeden yoğun bir ateş başladı.O minibüs kevgir gibi oldu.Ben yere yattım,şoför 'Allah' dedi ve üzerime yığıldı.Yaylım ateşi iki-üç dakika sürdü.

Ben camdan fotoğraf makinesini çıkardım,'Journalist,Journalist',diye bağırdım.Ateşi kestiler,oradan sakallı bir Rum askeri çıktı.Sarışın kafada miğfer vardı.Bana 'Gel' dedi.Arabadan indim,iner inmez bir mermi de ben yedim.O adama kadar yaklaştım.O bana 'Kimsin sen?' dedi,ben,'Gazeteciyim' dedim.'Ben de gazeteciyim ama ne yazık ki şimdi düşmânız' dedi.Tabiî kolumdan kan fışkırıyor.Gitti bir havlu getirdi.Yanımdakilerden birine 'Yarasına bastırın' dedi.

Kadın doğum yapmak üzereydi.Rumlar onu ve eşini bir arabaya koyup yolladılar.

Kan kaybından güçsüz düşmeye başlamıştım.Zırhlı bir araba gelip beni ve Adem Yavuz'u aldı,hastaneye götürdü.Beni sedyeyle hastaneye sokmaya çalıştıkları sırada,hastaneden çıkan bir grup 'Türk gelmiş,Türk gelmiş' diyerek beni yumruklamaya başladı.Sonra sırtında pelerinli bir adam [Andreas Demetriades] geldi.Doktormuş.Bana 'Ben Hipokrat Yemini etmiş bir hekimim.Senin Türk ya da Rum olman beni ilgilendirmez.Vazifem seni tedâvî etmektir.Bana güvenebilirsin' dedi ve herkesi kovdu ve beni ameliyâta aldı.

Üzerinden tahminimce bir-iki saat geçti ki Adem'i bir sedyeyle yanıma getirip yatırdılar.Onu da vurdular ama Adem kan tutulması yaşadığı için hissetmedi diye düşündüm.Adem on gün hiç konuşmadı,kalıp gibi yattı.Sonra bir ara kendine geldi 'Kaçalım abi buradan,bizi öldürecekler' dedi.Ben de,'Yok oğlum öyle bir şey,neden öldürsünler bizi?' dedim.Meğer beni ameliyâta götürürlerken bir asker Adem'in karnına ateş etmiş.[Adem Yavuz'u hastane bahçesinde vuran Rum muhâfız,Kıbrıs Rum yönetimince tutuklandı.] Bir mermiyle tüm bağırsakları parçalanmış.Rum Doktor,Adem'i de beş-altı defa ameliyât etti ancak maalesef onu kurtaramadık.

Türkiye'ye iade etmek üzere çıkardılar beni.Ama Kıbrıs'ın başka bir şehri olan Limasol'a götürdüler.Beni orada askerî bir garnizondaki hapishâneye koydular.Geniş bir spor salonuna benzer bir yer,Mücahit ve Türk esirleriyle doluydu.Bir sürü adam,hepsi ayakta...Hücreye kapatıldım.Orada yaram patladı,ateşim yükseldi.Hastaneye kaldırmak zorunda kaldılar.Limasol'da bir hastanede dört gün yattım.Hastaneden çıktım.'Seni Türk kesimine iade edeceğiz' dediler.Beni Yunan Alayı'na götürdüler.Alay komutanıyla kavga ettik.Komutan dedi ki 'Siz Türkler sütün içindeki siyah bir leke gibisiniz!' (...) Sonra Kızılhaç geldi ve beni Türk kesimine getirdiler..."

***

-
Ergin Konuksever'in 26 Ocak 2010'da Olay Tan ile gerçekleştirdiği söyleşi (https://www.youtube.com/watch?v=TBtmF7baK_A)
-Ergin Konuksever'in 29 Ağustos 2019'da Hasan Taş ile yaptığı söyleşi (https://www.youtube.com/watch?v=ZfTbvAKASbs),(https://www.youtube.com/watch?v=9j8KAaInPAI),(https://www.youtube.com/watch?v=GiGvVyzGhHA)
-Şimdi ölüm yerine dostluk kol kola,Haber:Oshan Sabırlı,Star Kıbrıs,20 Temmuz 2009.(
http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=34656)
-Harekât'ta gazeteci olmak,Star Kıbrıs,26 Temmuz 2009.(http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=35111)
-Usta gazeteci 35 yıl önceyi anlattı,Haber:Öge Demirkan,Vatan 13 Ağustos 2009.(
https://www.gazetevatan.com/gundem/usta-gazeteci-35-yil-onceyi-anlatti-253641)
-
Ergin Konuksever,"Yerde yatan Mahir'i mavi kazağından tanıdım",Röportaj:Sıla Acar,Milliyet,25 Kasım 2012.(https://www.milliyet.com.tr/pazar/yerde-yatan-mahir-i-mavi-kazagindan-tanidim-1632355)
-
Kıbrıs gâzisi,savaş muhabiri Ergin Konuksever TAK'a konuştu...,Türk Ajansı Kıbrıs (TAK),19 Temmuz 2019.(https://www.kibristime.com/kibris/kibris-gazisi-savas-muhabiri-ergin-konuksever-tak-a-konustu-h94172.html)
-
65 yıllık gazeteci Kıbrıs gâzisi savaş muhabiri Ergin Konuksever’in aksiyon dolu anıları,Röportaj:Nihan Özgen,Gezginfoto,15 Nisan 2021.(https://www.gezginfoto.com.tr/makale/413-kibris-gazisi-savas-muhabiri-ergin-konuksever.html)
-
Vefât eden gazeteci Konuksever,1974 Barış Harekâtı'nda yaşadıklarını üç yıl önce TAK'a anlatmıştı,Kıbrıs Postası,17 Aralık 2022.(https://www.kibrispostasi.com/c35-KIBRIS_HABERLERI/n451882-vefat-eden-gazeteci-konuksever-1974-baris-harekatinda-yasadiklarini-3-yil-once-taka-anlatmisti)

30 Kasım 2022 Çarşamba

Karabağ Savaşı ve Türkiyeli Ermeni gençlerin yalnızlığı/Cihan Erdal&Öndercan Muti*

2016 sonrası giderek otoriterleşen siyâsal iklim her gencin geleceğe dâir umutlarını köreltti.Baskıcı ortamda gayrimüslim gençlerin gelecek ufkunda Türkiye kayboluyor.

2020 yılının Kasım ayında Azerbaycan ve Ermenistan arasında imzâlanan Ateşkes Antlaşması'nı,iki ülkenin sınırlarının nihâî olarak tanınacağı ve Güney Kafkasya'ya istikrâr sağlayacak bir barış antlaşmasının izlemesi bekleniyordu.Ancak Ateşkes iki yılı doldurmadan,bu sefer Dağlık-Karabağ'da değil Ermenistan'ın güneyinde yoğunlaşan çatışmalar meydana geldi.Karşılıklı suçlamaların ve cân kayıplarının ardından Azerbaycan,Ermenistan'ın güneyinde birden fazla stratejik noktayı ele geçirdiğini duyurdu.Bakû'den,Yerevan dâhil olmak üzere Ermenistan'ın aslında Azerbaycan toprağı olduğuna dâir açıklamalar duyulmaya başlandı.

Bu sınırlı ama simgesel işgâle ve Ermenistan'ın varoluşunu sorgulayan resmî tezlere karşı çıkan Azeri aktivistler tehdit edilirken Türkiye muhalefeti ve hükûmetinden Azerbaycan'a koşulsuz destek çağrıları yapıldı.Soykırım teriminin mucidi Raphael Lemkin'in adını taşıyan Lemkin Soykırımı Önleme Enstitüsü,Azeri yetkililerin ve devlet kontrolündeki medyanın kullandığı dili "soykırımcı" olarak niteleyip uluslararası kuruluşların dikkatini Azerbaycan askerlerinin işlediği savaş suçlarına çekerken Büyük Birlik Partisi Başkanı "Türk milletinin sabrının taşmak üzere olduğunu ve 'Ermenistan'ı târihten ve coğrafyadan silebilecek kudrette" olduğunu hâtırlattı.

Peki Türkiyeli Ermeni gençler,Pantürkçü çevrelerle sınırlı kalmayan bu soykırımcı dil karşısında nasıl hissediyor?Türkiyeli Ermeniler 2020 yılında Türkiye'nin Azerbaycan'a askerî ve politik destek sağladığı savaştan beri kendilerini yalnız hissediyor.Ancak kamuoyunun ve toplumunun "Ermenistan'ı coğrafyadan ve târihten 'silme'" tehditleri ve savaşın Ermeniler üzerinde yarattığı acılar ve travma karşısındaki kayıtsızlığı Ermeni gençlerin birarada yaşama umudunu iyice zayıflatmış görünüyor.

"Ötekinin ötekisi olduğumuzu hâtırlamış olduk"

Oysa Hrant Dink Suikastı,bu cinâyeti tasarlayanların tahmin edemedikleri toplumsal tepkilere neden olmuştu.Cinâyetin yaşattığı şok ve öfke ile onbinlerce kişi Hrant Dink'in cenâzesine katılmış,davâ sürecini toplumsal muhalefet yakından takip etmiş ve yine binlerce kişi her yıl 19 Ocak'ta Hrant Dink'i anmak için Agos'un önünde toplanmıştı.

Büyük bir değişiklik de Ermeniler içinde gerçekleşmiş,cinâyet sonrasında Ermeni gençler yeni oluşumlarla örgütlenmişlerdi.Bu siyâsallaşma sürecinde Ermeni gençler hem yaşadıkları güncel sorunları hem de Ermeni Soykırımı'nın tanınması gibi târihsel adâlet taleplerini kamusal alana taşımıştı.Ekoloji hareketinden feminist alana,LGBTİ+ hareketinden öğrenci mücâdelesine,Ermeni gençler kamusal-siyâsal alanda kesişimsel bir aktör olurken,Ermeni gençlerin demokrasi yanlısı diğer gruplarla temâsı güçlenmişti."19 Ocak Kuşağı"nın siyâsal etkinliği,2015'te gerçekleşen ve farklı kesimleri örgütlemeyi başaran Kamp Armen Direnişi'ne dek cânlı biçimde sürmüştü.

İstanbul Gençlik Araştırmaları Merkezi olarak Hrant Dink Vakfı'nın sağladığı Târih ve Hâfıza Araştırmaları Teşvik Fonu kapsamında,"19 Ocak Kuşağı"nın izlerini,genç Ermenilerin toplumsal yaşamdaki yerlerini ve beklentilerini,bilhassa 2007 ve 2015 arasındaki süreçten nasıl etkilendiklerini anlamaya çalıştık.Araştırmanın en çarpıcı sonuçlarından biri,Ermeni gençler ve toplumsal muhalefet arasında kurulmuş bağların ve birarada yaşam mücâdelesine dâir duygusal yatırımın ciddi yara almış olduğu.

Son çatışmalar sırasında toplumun çoğunluğunun savaştan taraf olması ve millî maç izler gibi Azerbaycan'ın yanında saf tutmasının Türkiyeli Ermeni gençlerde derin bir korku ve kaygıya sebep olduğu görülüyor.Ermenistanlı göçmen işçilerin ve Türkiyeli Ermenilerin yaşadığı mahallelerde Azerbaycan bayraklarıyla gerçekleştirilen konvoylar,doğrudan Ermenileri hedef alan sözlü saldırılar Ermeni toplumunu derinden etkiledi.Olağanüstü hâl koşullarında siyâsallaşmaya çalışan genç kuşaktan Ararat,Ermenilerin deneyimlediği güncel yalnızlığın geçmiş travmaları nasıl tetiklediğine işaret ediyor:"Ermeniler yine tedirginlik içindeydi.Çünkü geçmişin travmaları var:Katliâmlar,soykırımlar,göçler,yıldırmalar...Hepsi üst üste,bir dizi kötü anı.O anıları aşmak da zor."

Geçmişin travmatik hayâletleri ve benzerlerinin yeniden yaşanabileceği duygusu,Ermeni gençlerin yalnızlığını ve hayâl kırıklığını artırıyor.Yine 2016 sonrasında siyâsallaşan Talin,savaş "Ötekinin ötekisi olduğumuzu hâtırlatmış oldu" diye açıklıyor.Hrant Dink Suikastı'nın ardından lise yıllarında politikayla ilgilenmeye başlayan bir genç ise,"Benim Ermeni olmayan çok iyi arkadaşlarımın olduğunu düşünüyordum,hâlâ varlar ama hepsinin aslında Ermeni düşmânı olduğunu farkettim" diyor.Gençler,kendilerini dışarıda bırakan bir "biz" anlatısının ve Ermeni-karşıtı savaş sloganlarının şiddetine sadece medyada değil okulda ve işyerinde de marûz kaldıklarını anlatıyor.Türkiye ile kurdukları yurttaşlık ilişkisi ve âidiyetlerinin zedelenmesi,Ermenilerin "düşmân" veya "öteki" olarak kodlanması gençlerin "kabuklarına çekilmesine" neden olmuş.Bir görüşmeci,"Kendilerini bu toprakların bir öznesinden ziyâde içerideki rehineler gibi hissettiğini" söylüyor.

Görüştüğümüz gençler,Ermenilere yönelik düşmânca tavırların ve tehditlerin tedirginliğine rağmen çoğunluğun Ermeni-karşıtı koroya katılmasına şaşırmadıklarını belirtiyor.Aksine,hayâl kırıklığı yaratanlar siyâsî ya da duygusal anlamda "yanında" bildikleri:Sosyal medya "ahbaplarından" birlikte mücâdele ettikleri ekoloji aktivistlerine,Türkiye'nin demokratik kamusal-siyâsal alanını oluşturanların Karabağ Savaşı'ndaki sessizliğine ve ilgisizliğine yönelik bir sükût-u hayâl bu.Bu durum,2007'den 2015'e dek Türkiyeli Ermeni gençler ile demokratik muhalefet arasındaki 19 Ocak koalisyonunun şoka marûz kalmasına,Ermeni gençlerin "kendi içlerine,Ermeni arkadaşlarına dönmek zorunda" kalmasına neden oluyor:"Ama insânın gönlünde bir sınır çiziliyor.Konuşmanız ve konuşmamanız gereken şeyleri bir daha anlıyorsunuz."

"Hrant Dink öldürüldükten sonra Ermenilerin Türkiye'de kalmasının tek nedeni o kalabalıktı"

Ancak,kuşak etkisi oluşturan bir târihsel olay olarak Hrant Dink cinâyeti ve ardından oluşan 19 Ocak koalisyonu Ermeni gençlerin belleğinde hâlen güçlü:"24 Nisan anmalarında insânları görmek ya da 19 Ocak'taki o kalabalık...Hrant Dink öldürüldükten sonra Ermenilerin Türkiye'de kalmasının tek nedeni o kalabalıktı.Bugün hâlâ o kalabalığı görmek,seni burada kalmaya teşvik ediyor." Ermeni gençler için Hrant Dink ve 19 Ocak dünde kalan,yalnızca geçmişi hâtırlatan,donakalmış bir bellek mekânı olarak değil kimlikleriyle,bugünün ve geleceğin Türkiyesi ve dünyâsıyla,siyâsetle ve yaşamla kurdukları ilişkiye hâlen pozitif etki eden bir târihselliği temsil ediyor.

Türkiye solunun ve demokratlarının son dönemdeki sessizliği,Ermeni gençlerin birarada yaşam umudunu zayıflatmakla kalmayıp 2007 ve 2015 yılları arasındaki siyâsallaşmaya da darbe vurmuş görünüyor.2016 sonrası giderek otoriterleşen siyâsal iklim her gencin geleceğe dâir umutlarını köreltti.Ekonomik krizin demokrasi kriziyle derinleştiği baskıcı ortamda gayrimüslim gençlerin gelecek ufkunda Türkiye kayboluyor.Ermeni gençlerin nazarında yanı başındakilerin yarattığı hayâl kırıklığı siyâsetle,aktivizmle kurdukları ilişkiyi de zedeliyor.Bu yeni eşik gençlerin kendi kimlik dünyâsının sınırlarına çekilmesine neden oluyor.

Her şey otoriterlikle açıklanabilir mi?

Aslında Ermeni gençlerin yalnızlığını sadece Türk milliyetçiliğinin hegemonyası ve kamusal alanın resmî söylem dışına kapatılmasıyla açıklamak yanlış olur.Karabağ çatışması başlangıcından beri,coğrafî yakınlığa rağmen,solun ideolojik sebeplerle,pozisyon alamadığı,Türk milliyetçisi resmî söyleme karşı söz ve bilgi üretemediği bir süreç.Reel sosyalizmin ulusal sorunu çözdüğüne inanan birçok sosyalist örgüt ve entelektüel,Sovyetler Birliği'nin (ve Yugoslavya'nın) dağılmasıyla su yüzüne çıkan etnik çatışmaları ve katliâmları kapitalist paylaşım ve milliyetçi gericilik ile açıkladı.Bu inanç Sovyet Ermenileri ve Azerileri (Azerice konuşan Azerbaycan halkları) arasında onyıllarca sürecek bir çatışmaya neden olan güvensizliğin,Ermeni Soykırımı'nın cânlı hâfızası ve travmasıyla bağını görmezden geldi.Henüz Sovyetler dağılmamışken,Karabağ Ermenilerinin kaderinin Osmanlı Ermenileri gibi olabileceği korkusu yayılmıştı ve bu korku Karabağ'da Azeriler ve Ermeniler arasında yaşanan ufak çaplı çatışmaların Sumgait kentinde Ermenilere karşı örgütlü bir pogroma dönüşmesiyle pekişti ve dönüşü olmayan bir güvensizliği doğurdu.

Bir yandan Karabağ çatışması karşısındaki sessizliğin târihselliği üzerine düşünürken öte yandan bu sorunun Türkiyeli Ermeni toplumu ve bilhassa genç kuşak üzerindeki yeni fakat yoğun etkilerinin dikkatle ele alınması elzem.Birarada yaşama amacı taşıyanların savaşın dış politika ve stratejik sonuçlarından önce hassasiyetle düşünmesi gereken bir soru mevcut:Ermeni gençlerin hayâl kırıklığı ve kopuş hissiyatı nasıl onarılabilir?..

*Cihan Erdal&Öndercan Muti,Karabağ Savaşı ve Türkiyeli Ermeni gençlerin yalnızlığı,Evrensel,13 Kasım 2022.

https://www.evrensel.net/haber/474558/karabag-savasi-ve-turkiyeli-ermeni-genclerin-yalnizligi

24 Kasım 2022 Perşembe

"Her film,sonu belli olmayan bir yolculuk gibi olmalı"/Emir (Nemanja) Kusturica*

İki filmiyle iki büyük ödül alan Yugoslav yönetmeni sinema ve dünyâ görüşlerini bize anlattı.

Emir Kusturica,bugün yaşına kıyasla dünyânın en ünlü yönetmenlerinden biri,belki de birincisi...Birkaç televizyon filminden sonra yaptığı iki filmin üst üste dünyânın en saygın ödülleri olan Venedik Altın Aslan ve Cannes Altın Palmiye'sini alması,Kusturica'yı sinema sanatı çevrelerinde gerçek bir "star" hâline getirmiş.Nereye gitse sinema yazarları,gazeteciler,merâklılar peşinde...Sinema sanatına ilginin bu düzeyde olmadığı ülkemizde Allah'tan biraz rahat etti,genç Yugoslav sinemacısı...Örneğin Bakanlık kokteylinde gazetecilerimiz Türkân Şoray'la Hülya Koçyiğit'in birarada poz vermesi gibi hiç görülmemiş(!) bir olayın peşindeyken,her zamanki gibi gösterişsiz,neredeyse kılıksız hâliyle ve uzun saçlarıyla,genç bir "Rock müzikçisi" gibi ortalarda dolanan Kusturica'nın farkında bile değildiler.

Kusturica,"röportaj vermeyi" sevmiyor.Bu yüzden İstanbul'da gazetecilerden kaçtı,verdiği kimi randevulara da gitmedi.Sonunda onunla bir öğle yemeğinde ve bir Çin sofrası çevresinde bu konuşmayı yapabildik.Özellikle "Babam İş Gezisinde"nin Cannes birinciliğinden sonra ikiyüzden çok gazeteciyle konuştuğunu duyunca,onun bu işten bıkmış olmasına hak verdik.Aslında birden gelen ününe karşın şımarık biri değildi,kapris yapmıyordu,yalnızca bu ünden biraz yorulmuş gibiydi.İlginç şeyler konuştuk Kusturica'yla...İşte bir bölümü...

-Bay Kusturica,filmlerinizde hep Türkler var,Boşnaklar var.Kendi kökenlerinizden söz eder misiniz?

Ailem Sırp kökenli.Türklerin gelişinden sonra İslâm dinine geçmişler.Bosna-Hersek'te,biliyorsunuz,çok karmaşık bir uluslar birliği var.Sırplar,Hırvatlar,Katolikler,Yahudiler,Müslümanlar,ırklar ve dinler iç içe...Büyük-büyük babam,bir köprü ustasıymış.Kökenlerin üstünde çok durmuyorum aslında,Yugoslavya'da birçok sanatçının da yaptığı gibi,Avrupalı bir hümanist kimliğiyle sanat yapmaya çalışıyorum.Dinsel inançlarım yok.Benim için en büyük inanç,kültür...

-"Dolly Bell"in sonunda,ölüyü İslâm geleneklerine veyâ komünist yöntemlere göre gömmek konusunda bir tartışma var.Yugoslavya bugün,örneğin bir Polonya gibi hâlâ dinin,önemli bir toplum dinamiği oluşturduğu bir sosyalist ülke sayılabilir mi?

Ülkenin hangi yöresinde olduğunuza bağlı.Sarajevo'da İslâm hâlâ güçlü.Ama bu konuda,kendi ailemle ilgili anılarımdan yararlandım.Benim ailem de,"Dolly Bell"in ailesi gibiydi.Gençler,Batı kültürüne,giyimiyle,"Rock'n' Roll"uyla çok daha yakın biçimde yetişiyorlardı.Yaşlılar ise,dinsel inançlarını,geleneklerini korumuşlardı,onlara bağlıydılar.Aslında günümüzde tüm dünyâda dinin yeniden önem kazandığı görüşündeyim.İnsânların politik inançları düş kırıklıklarıyla zayıflıyor,onun yerine yeniden din geliyor.Ancak,dinlerde,özellikle Vatikan Katolikliği'nde korkunç bir bürokratik mekanizmaya dönüşen hiyerarşik uygulamalar,belki de kişisel olarak beni dinden uzak tutan en önemli neden.

-Bürokrasiyi sevmiyorsunuz zâten.İki filminizde de ağır bir bürokrasi eleştirisi var...

Biliyor musunuz,aslında hiçbir şeye karşı,hiçbir kurum veyâ kavrama karşı film yapmıyorum.Ben insândan gelen ve insâna dönük bir sinema yapmak istiyorum yalnızca...Kişiliklerin,durumların yargıcı olmak istemiyorum.Belli koşulları,o koşullardaki kişilerin durumlarını aralarında oluşan ilişkileri anlatmak istiyorum.Örneğin 1960'lar,Yugoslavya için önemliydi.Özellikle o yıllarda popüler Batı kültürüyle,bir tür alt-kültür olayıyla geniş biçimde karşı karşıya gelmiştik.Batı'dan gelen her şeye elbette tümden karşı değilim.Örneğin "Rock'n' Roll" bir tür yeni -egzistansiyalizm olarak dünyâ çapında evrensel bir olaydır.Batı'dan Doğu'ya birçok ülkede,Rock konserlerindeki yığınsal tepki antik tiyatrodaki "arınma (catharsis)" olayına benzer bir olay.Bunu küçümsemek kolay değil.

-Sonuç olarak anladığım kadarıyla filmlerinize,politik,eleştirel öz-yaşamsal gibi tanımlamalarla yaklaşılmasına karşısınız...

Kesinlikle...Bahçemdeki,sokağımdaki insânları anlatmaya,belli duyguları,heyecânları nakletmeye çalışıyorum ben...Bunun için gerekli sinemasal biçimleri de arıyorum aynı zamanda.Ama sinemaya bir estet gibi,örneğin bir Luchino Visconti gibi yaklaşmıyorum.Aslında her sanatçı biraz estettir,ben de öyleyim.Ama kusursuz bir film yapmayı amaçlamadım hiç...Yaşamın kendisi kusursuz değil ki...Diğer yandan,bir yönetmenin bir diğer kaygısı da,seyirciyi alıp sonuna dek sürüklemek olmalı.Daha ilk üç sahnesinden gelişimi,sonu belli olan filmler de var,ne yazık ki...Her film,sonu belli olmayan bir yolculuk gibi olmalı.

-Filmlerinizi özellikle Federico Fellini filmleriyle kıyaslayanlar oldu.Sizce Akdeniz ülkelerine özgü ortak duyarlıklardan söz edilebilir mi?

Federico Fellini,Jean Renoir,Jean Vigo gibi hayrân olduğum İtalyan veyâ Fransız yönetmenleri oldu.Onları taklide yeltenmedim,ama ortak,Akdeniz'e mâl edilebilecek bir duyarlığımız olduğu doğrudur sanırım.Bir insânın bir lokantada oturma biçiminde bile Akdeniz'e özgü bir şeyler vardır.Ben,sizin filmlerinizde de,örneğin Yılmaz Güney'in birçoğunu izlediğim filmlerinde de,çok paylaştığım,bize benzeyen şeyler gördüm.Gerçi onları duyumsama ve anlatma biçimi,belki bize veyâ Federico Fellini'ye göre daha sert,daha güçlü.Ama benzerlik açık.

-Diğer yandan,sinema eğitiminizi Çekoslovakya'da yaptığınızı ve Jiří Menzel'in öğrencisi olduğunuzu biliyoruz.Bunun da sinemanızda etkisi oldu mu?

Jiří Menzel de,Miloš Forman da beni etkilediler,evet...Beş yıl Prag'da sinema okudum.Ne var ki o yıllarda,bir zamanların ünlü Çek sineması,bildiğiniz nedenlerden,ölüydü.Çek sinemasından en çok,Miloš Forman'ın filmlerinde de belirgin olan yaşama o ironik bakışı aldım sanırım.En yaşamsal,ciddî,dışa dönük durum ve sahnelerde bile ince bir ironiyi unutmamak,belki de benim sinemamdaki Çek dersidir.Yaşam bugün tüm dünyâda zor,her ülkenin,her halkın büyük sorunları var.Bunlara bakarken,dudağımızın kenarına hep küçük bir gülümsemeyi iliştirmeliyiz sanıyorum.

-Ünlü olmak nasıl bir şey?

Çok zor bir şey.Normal olmaya çalışıyorum,zâten normalim de...Onun için Batı'da yaşamak istemiyorum.Oradaki yaşama alışamadım.Hep şenliklerde,filmler,partiler,dedikodular arasında yapay bir hayât yaşayan,gerçek hayâttan kopmuş kişilerle karşılaştım.Onun için ülkemde kalmayı istiyorum.

-Doğu ve Batı sinemaları arasındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her iki yandan da sinemasını sevdiğim ülkeler,yönetmenler var.Ama asıl sorun,bence sinemanın,örneğin Amerika'da da,Rusya'da da,büyük bir sanayiye dönüşmüş olması.Oysa ben,hâlâ biraz "artizanal" biçimde,sanayiden çok zanâat gibi film yapımını seviyorum.Batı'daki sermâyenin kesin denetimi,Doğu'da devletin kesin denetimiyle yer değiştiriyor.Onun için henüz büyük birer mekanizmaya dönüşmemiş bizim ülkelerimizde,Üçüncü Dünyâ Ülkeleri'nde çok iyi şeyler yapılabileceğine inanıyorum.

-Gözde yönetmenleriniz?

Kendi ülkemden,Živojin Pavlović,Aleksandar Petrović,Dušan Makayajev...Dışarıdan Federico Fellini,Miloš Forman,Amerikalılardan Bob Rafelson...

-"Babam İş Gezisinde" filminde beni şaşırtan bir şey var.Yugoslavya Stalin'den veyâ Sovyetlerden 1948'de koptuğu ve o yıllarda ülkenizde olasılıkla anti-Stalinizm resmî tavır olduğu hâlde,filmin kahramanı Stalin'i küçümseyen bir sözü nedeniyle işinden ve özgürlüğünden oluyor...

O zor ve karışık bir dönemdi.Her şey karmakarışıktı.Tito'nun Stalin'den koptuğu o dönem,kimi küçük insânların yaşamına nasıl yansıdı,ben onu göstermek istedim.

-İki filminizde de çocukları yönettiniz.Bu zor bir deney değil mi?

Olayları çocukların gözüyle,onlar aracılığıyla görmenin çok avantajı var.Değişik,saf bir bakış açısı bu...Çocuk oyuncuları bulmak kolay değil elbette...Altı yaşındaki "Malik Malkoć"u [Moreno D'E Bartolli] tam ikiyüz çocuğu denedikten sonra bulduk.Ve onunla biraz çalışınca,tam aradığım çocuk olduğunu anladım.Sonrası zor olmadı.

-Biçim sorunları üstünde düşünür müsünüz?

Filmlerimin hep belgeselle konulu film arasında yarı yolda olmasını isterim.

-Yönetmen olmasaydınız ne olurdunuz,Bay Kusturica?

Futbola özel bir merâkı olan ve İstanbul'da Yugoslav hakemi Stanković'i görmeye giden Kusturica,bu sorumuza birkaç saniye düşündükten sonra şöyle yanıt veriyor:

Bilmiyorum,ama olasılıkla futbolcu olurdum...

*Emir (Nemanja) Kusturica,"Her film,sonu belli olmayan bir yolculuk gibi olmalı",Röportaj:Atillâ Dorsay,1986;Atillâ Dorsay,Yüzyüze:Sinemacılarla Konuşmalar,1. bs.,İstanbul:Çağdaş Yayınları,1986,s.79-84.

17 Kasım 2022 Perşembe

Küçük Asya Seferi'nde cephede yayımlanan Yunanca asker gazeteleri:"Türkler bile Yunan idâresi istiyor"/Aytek Soner Alpan*

1919-1922 Türk-Yunan Savaşı'nın ele alınabilmesi için önemli bir kaynak grubu,cephe gerisinde bazıları doğrudan askerler bazıları da Yunan Ordusu tarafından çeşitli sâiklerle çıkarılan gazetelerdir.Bu yazının amacı kaynak materyal olarak bu yayınların tanıtılmasıdır.

İtilâf devletlerinin onayı ve gözetimiyle 15 Mayıs 1919 târihinde Yunanistan Krallığı askerî birliklerinin İzmir'e ayak basmasıyla fiiliyata kavuşan,bölgedeki azınlıklar ama özellikle de Rum ve Yunan nüfus için güvenli bir "İzmir Bölgesi" yaratılması ve bir açıdan da İtalya'nın emperyal hırslarının dizginlenmesi amacını taşıyan işgâl,İzmir Yüksek Komiserliği'nin tesisi ve ardından da bu bölgenin güvenliğinin sağlanması gerekçesiyle genişleyen Batı Anadolu ve Trakya'daki Yunan işgâli Türkçe literatürde yeterli derecede çalışılmış olmaktan uzaktır.Konu,kurtuluş üst başlığıyla ve işgâle karşı mücâdele boyutuyla esas olarak askerî târih -ve bir ölçüde siyâsî târih- perspektifinden incelenmiş olsa da en uzun zaman aralığı dikkate alındığında üç buçuk seneyi aşkın süreye yayılan işgâl deneyiminin/deneyimlerinin ne tümel ne de konuyu yerellikler penceresinden ele alacak şekilde sosyal târihinin yazıldığını söylemek mümkündür.(1) Daha net şekilde söyleyecek olursak,Kurtuluş Savaşı'nın askerî mücâdelenin ötesine geçen sosyal târihi hâlâ yazılmayı beklemektedir.Bu târihsel dönemin savaşa,savaşın kompleks,doğrusal olmayan dinamik doğasından sıyrılarak sadece askerî bir olaya ve onun da yegâne toplumsal çıktısının şiddete indirgenmesi târihyazımı açısından önemli ancak farkedilmesi kimi zaman zor olan bir zafiyet ortaya çıkarmıştır.Bu zafiyet Türkiye'ye özgü boyutlar taşımakla birlikte hiç de özgün değildir.

Yunanistan'ın önde gelen siyâset bilimci ve siyâsal târihçilerinden George Mavrogordatos'un bu ülkedeki târihyazımının sorunlarından hareketle görece yakın zamanda kaleme aldığı "Askerî Târihin Kullanımı ve Kötüye Kullanımı" başlıklı kısa ancak oldukça sert eleştiri yazısında belirttiği gibi askerî târih,karşı karşıya gelen militer güçlere ilişkin sağladığı net veriler ve sayılar,haritalar üzerinde ayân beyân şekilde gösterilmiş muharebeler ve harekâtlara dair kesin bilgilerle "her şeyin nesnel târihi" gibi görünse de bu görünüm bir yanılsamadan ibârettir.Bu yanılsamanın sebebini Mavrogordatos,Yunanistan örneğinden yola çıkarak,askerî târihçiliğin,maksatlı,aşırı politize ve çoğu durumda devlet (hattâ devlet içinde özerk bir odak olarak ordu) eksenli,kaynaklarının aşırı taraflı ve sıkı denetim altında olmasıyla ve bu mecrada çoğu asker kökenli isimler tarafından yapılan üretimin de bahsettiğimiz durumu probleştirmemesiyle açıklar.Askerî târihin icrâsıyla ilgili bu gözlemlerin yanında belki de hepsinden daha mühim olan özsel bir sorun vardır:Askerî târihte "ölenlerin ve kaybedenlerin sesi" işitilmemektedir.(2)

1960'lardan ve 1970'lerden bu yana muharebe ve operasyon anlatımlarından,komutan biyografilerinden ve anılarından öteye geçen,bunlar dışında her şeyi görmezden gelerek alanın en önemli isimlerinden Martin van Creveld'ın "Aslan Asker Švejk'ta karikatürize edilen cinsten şeyler"(3) diye eleştirdiği ana akım literatürü aşan "demilitarize"/"yeni" askerî târih çağrıları da bu sorunlarla yakından ilişkilidir.(4) Târihyazımını zenginleştirecek olan esas itibâriyle metodolojik gelişkinlik ve kaynak çeşitliliğidir.Yeni kaynakların,farklı bakış açılarının ve yeni yöntemsel yaklaşımların konuya dâhil edilmesi,üzerinden bir asır geçmiş bu sürecin târihinin daha boyutlu şekilde ele alınmasını sağlayacaktır.Bu boyutlardan biri kuşkusuz askerî örgütlenmelerin sosyal,kültürel ve kurumsal veçhelerinin ele alınması,askerî târihin "aşağıdan" yazılmasıdır.

Yunanistan târihyazımında "Küçük Asya Seferi (Μικρασιατική Εκστρατεία)" adı verilen Batı Anadolu işgâlinin ve Türk-Yunan Savaşı'nın bu bağlamda ele alınabilmesi için önemli bir kaynak grubu,cephe gerisinde bazıları doğrudan askerler bazıları da Yunan Ordusu tarafından çeşitli sâiklerle çıkarılan gazetelerdir.Bu yazının amacı kaynak materyal olarak bu yayınların tanıtılmasıdır.

Anadolu Cephesi'ndeki Yunanca asker gazeteleri

Küçük Asya Cephesi'nden bildiren dönemin en önemli
gazetecilerinden Kostas Misailidis,Küçük Asya Seferi ve Felâketi üzerine kaleme alınan en erken târihli anılardan (basım târihi Mayıs 1923) biri olan "Küçük Asya Seferinden Harp Sayfaları"nda cephe gazeteleri hakkında yazarken söze şöyle başlar:"Cephedeki ordumuz,bitmek bilmez bekleme günlerinde,vakit öldürmek için hâlihazırda ellerindeki araçlara ek olarak bir de gazete çıkarıyor.Gazetecilik mikrobu,gördüğünüz gibi,tüm Yunanların kanında dolaşmakta."(5) Misailidis'in renkli aktarımlarına ek olarak Konstantinos Th. Papaleksandru'nun 1929 yılında,(6) Dimitris Harondakis'in de yine Papaleksandru'nun metnini iskelet alarak 2003 yılında(7) yazmış olduğu kısa,tanıtıcı ve envanter çıkaran yazılar sayesinde Yunan askerlerin Anadolu Cephesi'nde çok sayıda asker/siper gazetesi yayımladığını biliyoruz.Bilhassa Sakarya Muharebesi sonrasında ortaya çıkan bu gazetelerin çalışılmasının neden önemli olduğunu anlatırken Harondakis,bu yayınların Yunan Ordusu'nda hâkim olan genel psikolojik iklimi ve askerlerin içinde bulundukları durumu resmettiğini vurgular.(8) Papaleksandru kendisinin saptadığı 16 siper/asker gazetesinden bahsederken,Harondakis yirmiden fazla gazeteye referansta bulunur.Harondakis,yine Papaleksandru'ya referansla bu yayınların sayısının elimizde bulunanlardan çok daha fazla olmasının mümkün olduğunun altını çizer.Farklı kaynaklarda referans verilen ya da arşiv kataloglarında yer alan yayınları derlediğimiz Tablo 1'de toplam 32 yayın bulunmaktadır.Bu gazetelerin önemlice bir bölümü elyazması ve gazeteleri çıkaran askerlerin mensup olduğu birliklerin teksir makinelerinde çoğaltılmış yayınlardır.Çoğu haftalıktır.Büyük bölümünün izinli ve denetimli çıktıklarını metinlerin kimi zaman redakte edilmiş olmasından anlıyoruz.Bu gazetelerin hemen hemen tamamı için satirik demek mümkündür.Askerler,savaşın ağırlığını hafifletmek,monoton günlük hayatı renklendirmek,karşılaştıkları sorunlara ilişkin (yiyecek,sabun gibi temel ihtiyâçların eksikliği,posta problemleri) eleştirilerini dile getirmek,zaman zaman üst rütbeli subayları iğnelemek,Küçük Asya Seferi'ni ilgilendiren siyâsî tartışmalara değinmek ve birbirlerine takılmak için şiirlere yedirilmiş ironiyi,karikatürleri,fıkraları kullanıyorlardı.Bu yayınlarda irredentizmin alkışlanmasına pek rastlanmaz.Milliyetçi göndermeler,biz-öteki ikiliğine dayalı stereotipler mevcutsa da baskın hava savaştan duyulan yorgunluktur."Kadınsızlık" yayınların leitmotifidir.Herhangi bir yayının eksiksiz bir koleksiyonu mevcut değildir.Bu,Yunan cephesinin çökmesinin ardından ordunun düzensiz geri çekilişi esnâsında nüshaların kaybolmasına bağlanabilir.Bugün gazetelerin fizikî olarak mevcut olan nüshalarının hemen hemen tamamı Yunan Edebiyât ve Târih Arşivi (ΕΛΙΑ) ve Atina Günlük Gazete Editörleri Birliği (ΕΣΗΕΑ) koleksiyonlarında bulunmaktadır.

Bu yayınları tetikleyen motivasyonu Papaleksandru uzun bir betimlemeyle şu şekilde anlatır:(9)

"Küçük Asya Cephesi gazeteleri 1921-1922'de cân sıkıntısı ve monotonluktan doğdu.Düşünün:Ordu,Sakarya Seferi'nden dönmüş ve kalıcı kamplara çekilmiş.Askerî operasyonlar ancak usulca şurada burada,uç mevzilerde çarpışmalar ve cephe gerisinde çetelerle karşı karşıya gelişler şeklinde vukû buluyor.[...] Atina'dan gelen gazeteler hem gecikiyor hem de [...] cephe gerisinde kalıyor.Bu durumda biri ne okuyabilir ki? Zâten gelenler de başka bir dünyâdan gelmiş gibiler.Mektuplar da hepten az...Bunca senedir cephede olanlar ailelerini,dostlarını unutmuş,evleri de zâten çoktan unutulmuştu:Anneleri,babaları,eşleri,çocukları var mıydı?[...] Cephenin kendine özgü bir hayatı,bir psikolojisi oluşmuştu,kendine özgü çıkarları,kendine özgü hisleri ve acıları,kendine özgü ritmi ve -Atina basının rûhunun bile duymadığı- kendine özgü dedikodusu.Bu tuhaf topluluğun kendi ihtiyâçları vardı ve bunlardan biri mensûplarının birbiriyle iletişim kurmasıydı."

Başka dünyâdan gelmeyen,cephe yaşantısını yansıtan ve okuyucusuyla empati kurabilen,askerlerin rekreasyon ihtiyâçlarını karşılamak üzere ortaya çıkan bu yayınlar önemli bir boşluğu doldurmuş olacak ki ilk girişimin ardından sayıları hızla artmıştır.Cepheden ve ordunun içinden yapılan gözlemler de benzer doğrultudadır.(10)

Ordu gazetesi Synadelfos

Böyle bir ihtiyâcın bir diğer göstergesi de bu gazetelere dönük ilgi üzerinden Küçük Asya Ordusu Komutanlığı'nın da merkezî bir kararla gazete yayımlamaya başlamasıdır.Bu gazete,İzmir'deki ordu matbaasında basılmaya başlanan günlük O Synadelfos'tur (Ο Συνάδελφος, Silâh Arkadaşı)(11).İlk sayısı 18 Mart 1922 târihini taşıyan Synadelfos'un yayın hayatı 14 Ağustos 1922 târihli 126. sayı ile son bulmuştur.(12) Synadelfos'u askerlerin kendi inisiyatifiyle çıkardığı siper gazetelerinden ayıran önemli bir özellik de gazetenin tüm sayılarının günümüze ulaşmış olması ve Yunanistan Meclis Kütüphânesi'nin koleksiyonunda yer almasıdır.Gazetenin yazı işleri müdürü gazeteci ve edebiyâtçı kimliğiyle tanınan Ilias Vutyeridis'tir.Ilias Vutyeridis,Synadelfos kurulduğunda Atina'nın önde gelen gazetelerinden Embros'un cephe muhabiri olarak İzmir'dedir ve edebiyâtçı kimliği kadar,belki de daha fazla demotik Yunancanın savunuculuğu ile tanınan bir isimdir.Girit İsyânı'na bizzat katılan Vutyeridis'in Eleftherios Venizelos ile olan kişisel yakınlığı ve siyâseten ona dönük açık desteğine rağmen bu göreve getirilmiş olması oldukça ilginçtir.Dört sayfa yayımlanan Synadelfos,ordu içerisinde 10 leptadan,ordu dışındaysa 2,5 kuruştan satılmaktadır.Gazetenin birinci sayfasında bir başyazı,bir edebî "vinyet" köşesi,dış basından genellikle "hafif" konular hakkında haberler ve tercümeler bulunmaktadır.İkinci ve üçüncü sayfalarda genellikle Yunan yazarlardan (Andreas Laskaratos,Ioulia Persaki,Andreas Karkavitsas,Iannis Vlahoyannis,Irini Dendrinu, vd.) kısa hikâyeler ve tefrika eserler (Dion Boucicault'un 1880'lerde Yunancaya "Londra Mahalleleri" olarak tercüme edilen yapıtı) ama bunlardan daha önemlisi askerlerden gelen bazen ailelerine,bazen silâh arkadaşlarına,bazen de Synadelfos idâresine hitâben yazılan mektuplar(13) ve şiirler,kısa öyküler,fıkralar yayımlanmaktaydı.Askerlerden gelen mektuplarda ya da birinci sayfadaki vinyet köşesinde cephede yayımlanan asker gazetelerine ilişkin değerlendirmeler bulmak mümkündür.(14) Yine gazetenin iç sayfalarında İzmir'den ve Yunanistan'dan haberler yer almaktadır.Dördüncü sayfadaysa gazeteye son gelen telgraflardan derlenen "son dakika haberleri",Yunanistan ve Türkiye arasındaki diplomatik temâslar,Şark Meselesi'ne ilişkin Düvel-i Muazzama'dan haberler,Türkiye'nin diplomatik faaliyetlerine dair yahut Büyük Millet Meclisi'ne ve Ankara Hükûmeti'ne ilişkin çoğu spekülatif haberler yer almaktadır.Gazetenin arka sayfasında zaman zaman askerî tamimler de yayımlanmıştır.Gazete logosuna yedirilmiş stilize asker çizimi dışında görsel materyal neredeyse hiç kullanılmamıştır.Gazetenin tirajı maalesef bilinmemektedir.

İlk sayıdaki "Yunan Rûhu" başlıklı başyazıda gazetenin yayın çizgisi şöyle anlatılır:(15)

"Kuşkusuz Synadelfos'un ilk sayısının Yunanistan'ın ulusal meselelerinin oldukça kritik aşamalardan geçtiği şu günlerde yayımlanmış olması tesâdüftür.Ve madem ki gazetenin programı ulusal haklar ve büyük Yunan vatanının idealleri için elinden geldiğinden daha fazla mücâdele etmektir,ki bu programa Yunan ideali uğruna kanlarını dökmüş ve hâlâ dökmekte olan Yunanların tüm ulusal rûhu ve tüm ulusal bilinci yansımıştır,ilk ândan itibâren bu programı takip etmekten daha iyi bir fırsat bulunamaz."

Yılmaz Yunan rûhunun zorluklara karşı "erkek" gibi durduğunu,ulusal emelleri gerçekleştirmeye muktedir olduğunu belirten ancak Küçük Asya'da bunlara ulaşmak için hâlâ uzun mesafe alınmalı diyen bu başyazıdan iki önemli sonuç çıkmaktadır:Birincisi,1922'nin Nisan ayına girilirken Yunan Ordusu'nun psikolojisi açısından işler iyi gitmemektedir.Buradan bakıldığında Synadelfos'un yayımlanmasının çok da tesâdüfî olmadığı anlaşılmaktadır.İkincisi,makâlenin tonundan da görüleceği üzere diğer asker yayınlarında pek bulunmayan Yunan yayılmacılığı lehine propaganda ve hamasî milliyetçi böbürlenme Synadelfos'un söyleminin bir parçasıdır.Synadelfos'un diplomatik ilişkileri tehdit edecek denli yükselebilen milliyetçi tonu İzmir Yüksek Komiseri Aristidis Steryadis'in dahi tepkisini çekmiştir.Synadelfos'un Fransız Le Temps gazetesini ağır bir dille "Mustafa Kemâl'in ağzıyla konuşmakla" suçlaması üzerine Steryadis,Vutyeridis'i İzmir'den sürmek istemiş,ancak bu mümkün olmamıştır.(16) Synadelfos'un son sayılarındaki başyazılarda bu coşku yerini Yunanistan'ın İngiltere ve Fransa tarafından yalnız bırakılmasından duyulan hayal kırıklığına bırakmıştır.

Synadelfos'u önemli kılan husûsiyetiyse askerlerin göndermiş olduğu metinlerdir.Gazete bunu,asker hikâyeleri için düzenlediği yarışmayı duyururken şöyle ifade etmektedir:(17) "Synadelfos,sütûnlarında Küçük Asya Seferi'nde yer almış cengâverlerin kişisel izlenimlerini,kişisel deneyimlerini,kişisel ferâsetlerini kayda geçirmek istemektedir.Bu büyük mücâdelenin her detayının kayıt altına alınabilmesinin en iyi yolu cengâverlerin kendilerinin,subayların ve piyade erlerinin yazmasıdır." Yarışmaya çok sayıda hikâye gelmiştir.(18) Syndadelfos'un böyle bir iletişim mecrâsı sunması askerlerin de takdirini kazanmıştır.Asker mektuplarında gazeteden "favori gazetemiz","dağda bayırdaki gizli eğlencemiz" şeklinde bahsedilmektedir.Dediğimiz gibi Synadelfos'un bu içeriği kapsamlı bir çalışmanın konusu olmayı hak etmektedir.

Dr. Gibbons Synadelfos'ta:"Türkler bile Yunan idâresi istiyor"

Nihâî askerî karşı karşıya geliş yaklaştıkça artan diplomatik temâslara hem içeriye hem dışarıya dönük propagandanın da yoğunlaşması eklenmiştir.Synadelfos'un yayın hayatı boyunca okuyucuları ile paylaştığı siyâseten ilgi çekici kabul edilecek içeriklerden birisi de Osmanlı ve erken dönem Cumhuriyet târihçilerinin ismini tanıyacakları Herbert Adams Gibbons'ın işgâl bölgesindeki gözlem ve temâslarına dair yazdığı propaganda minvalindeki yazılardır.1916 yılında yayımlanan ve büyük yankı uyandıran Osmanlı İmparatorluğu'nun Kuruluşu'ndaki tezleriyle özellikle Fuad Köprülü'nün kendisiyle giriştiği polemik neticesinde erken Cumhuriyet döneminde Osmanlı târihyazımını dolaylı şekilde belirleyen isimlerden olan Gibbons,işgâl yılları boyunca Boston merkezli Christian Science Monitor gazetesinin muhabiri olarak bölgede bulunmuştur.Gibbons,ısrârlı yazılarıyla Rumların ve diğer gayrimüslimlerin sistematik şekilde şiddet ve kırıma marûz kaldığı söyleminin Batı kamuoyunda yerleşiklik kazanmasındaki en önemli isimlerdendir.Robert College'da târih hocalığı da yapmış olan Gibbons'ın konuyla ilişkisi sadece bundan ibâret değildir.Gibbons,1920 yılında yayımlanmış olan neredeyse naat kabul edilebilecek Venizelos biyografisinin de yazarıdır."Kahramanım" diye bahsettiği Venizelos ile kişisel ilişkisinin olduğu yazarın siyâsetçiyle olan yazışmalarından görülebilmektedir.(19) Dolayısıyla Gibbons konuya ilişkin hem Yunanistan yanlısı hem de Yunan siyâsetindeki derin bölünmede Venizelos'tan taraf bir isim,hattâ aktivisttir.

Gibbons'un Haziran ayının ikinci yarısında Synadelfos'ta yayımlanan yazılarının Christian Science Monitor'daki haber-gözlem yazılarının serbest bir çevirisi mi yoksa Gibbons'ın bu gazete için yeniden ele aldığı metinler mi olduğu açık değildir,ancak yazılanlar arasında paralellik mevcuttur.(20)

Synadelfos'un 17 Haziran 1922 târihli 76. sayısında yayımlanan "Dr. Gibbons" imzâlı "Türkler Neden Yunan İdâresi İstiyor?:Kemâl'e Düşmânlıkları" başlıklı yazı,yazarın 25 Nisan'da Kütahya'ya yapmış olduğu gezideki izlenimlerini içermektedir.(21)

21:00'de Kütahya'ya varırlar. Kumandanın evine giderler.Kentin işgâl kuvvetleri adına sivil idârecisiyle Gibbons'ın tanışıklığı eskiye dayanmaktadır.Bu kişi Patrikhâne'nin eski sekreteri ve tercümanıdır.Akşam yemeğinde kentin mutasarrıfı ve belediye reisi de mevcuttur.Gibbons,ismini vermese de kentin mutasarrıfı daha sonra 150'likler arasına girecek olan Hoca Rasihzâde İbrahim'dir.(22) Belediye Reisi ise Hüseyin Hüsnü Bey'dir.Gibbons'ın "çok iyi eğitimli bir hoca" olarak tarif ettiği Hüseyin Hüsnü Bey,Kütahya Yunan Ordusu tarafından işgâl edildiğinde General Papulas'a "kendilerini Kemâlizm'in kanlı boyunduruğundan kurtardığı için" şükrânlarını sunmuştur.(23) Hoca Rasihzâde İbrahim ve özellikle Hüseyin Hüsnü Bey Gibbons'a "1914'ten bu yana Kemâlist rejim elinden çektiklerini" anlatmıştır İttihatçılar ve Kemâlistler arasında süreklilik gören kentin işgâl yanlısı Müslüman idârecileri,halkın tahammülünün ve milliyetçilerden hiçbir beklentisinin olmadığını iddia etmiştir.Hüseyin Hilmi Bey'in beyânâtı oldukça ilginçtir:

"İktidara geldikleri günden bu yana kendileri açısından kullanışlı olmayan tüm Hristiyan anâsırı ve kendilerine itâat etmeyen Müslümanları yok etme politikası nedeniyle devletin çözülmesini becerdiler.Kemâl,Düvel-i Muazzama'ya karşı giriştiği manâsız direnişi neticesinde İttihatçıların tahripkâr eserini daha hızlı nihâyete erdirecektir."

Duydukları karşısında şaşkınlığa kapılan Gibbons,Yunan idârecilerin kendisini husûsi olarak kendilerine yakın isimlerle görüştürüp görüştürmediğini merak eder ve bunu Yunan idârecilere sorar.Yunan idârecilerin yanıtını Gibbons şöyle aktarır:

“Belediye Reisi için şunu diyorlar:Kendisi bölgenin en büyük toprak sahiplerinden biri ve İstanbul Meclisi'ndeki bir mebûsun oğlu.Kendisi hiçbir şekilde siyâsete girmek istemiyormuş.Kemâlist idârenin son döneminde halk tarafından Kemâl'e karşı duruşu nedeniyle belediye reisi seçiliyor.Mutasarrıf da Yunan idâreciler tarafından zulme uğramış değil.Bu ikisi Yunan idârecileri temsil etmiyorlar.Meseleler konusunda aynı görüşü paylaştıkları halkın temsilcileri."

Gibbons,bu anlatılanların kentte gördükleriyle uyum içinde olduğunu belirtir.Pazar günü kentte yapılan mitinge katılan halk topluca Yunan idâresi talep etmiştir.Yazar,mitinge katılanlar arasında 6.000 Türk'ün olduğunu vurgular.Sonraki gün Gibbons'ın ziyâretçileri vardır.Müftü,imamlar,hocalar,kadı,Mevlevî şeyhi,öğretmenler ve Türk cemaatinin tüm memurları benzer gerekçeler sunarak Yunan idâresi istediklerini Gibbons'a bildirmişlerdir.

"Anadolu'ya yirminci yüzyılı Yunan işgâli getirdi"

18 Haziran 1922 târihli Synadelfos'ta Gibbons'ın bir sonraki durağı Eskişehir'dir.Makâlenin başlığı "Yunan İşgâli Yirminci Yüzyılı Getirdi Ordunun Organizasyonu Kusursuz ve Morali Mükemmel"dir.Gibbons,Eskişehir'in demiryolu açısından stratejik önemini ve Eskişehir'de Yunan mevzilerinin konumlanışını anlattıktan sonra Yunan Ordusu'nun imâr faaliyetlerinden bahseder.Afyon gibi Eskişehir'e de askerî araç trafiği için yapılan çok miktarda yolun ve kentlerde sayısı artan motorlu araçların Afyon'u ve Eskişehir'i modernleştirdiğini anlatan Gibbons,bu yolların ve yenilerinin binlerce Türk savaş esirinin çalıştırılmasıyla yapıldığını ekler.Bugün yapılan yol sayesinde saatte 30 kilometre hız yapabilen bir otomobille yıllardır yolunun kötü olması nedeniyle görmeyi isteyip göremediği Seyitgazi kolaylıkla ulaşılabilir gelmiştir.Yunan işgâli,Anadolu'ya yirminci yüzyılı getirmiştir.Eskişehir'deki tümende ABD'nde yaşamalarına rağmen gönüllü yazılarak Anadolu'da savaşan Yunan askerlerden övgüyle bahseden Gibbons,Batılı güçlerin Yunan ulusunun ve ordusunun gücünden bihaber olduklarını iddia eder.Yazara göre Yunanistan asla Küçük Asya'yı terketmeyecektir.Bunun gerçekleşebilmesinin en önemli koşuluysa ordunun moral ve organizasyonudur.Gibbons'ın Yunan Ordusu'nun geri çekilmeyip mevzilerini koruyup genişleteceğine inancı tamdır.

"Türkler Kemâl'le gemileri yakmış"

Eskişehir'den yola çıkan Gibbons,Bursa'ya varır.Gibbons'ın 2 Mayıs târihli Bursa izlenimleri,Synadelfos'ta 19 Haziran 1922'de yayımlanacaktır.Gibbons'ın Bursa gözlemleri de Kütahya'dakilere benzer.Bursa'ya vardığında Türklerin sanki New Yorkluların Noel'i kutladıkları gibi mutlu ve özgürce bayram kutlamakta olduğunu belirten Gibbons,minarelerin ışıl ışıl olduğunu,sokaklarda savaşa rağmen Türklerin tüm gece serbestçe dolaştığını,Müslüman mahallelerinde sokaklarda gezen satıcıların parası Müslüman çocuklara bağışlanmak üzere şekerleme ve limonata sattıklarını anlatmaktadır.Yunan işgâli sırasında kentin tüm sokakları elektrikle aydınlatılmıştır.Kentin askerî komutanı ve Yunan idârecisi Bay Svolos ile birlikte Müslüman mahallelerine gittiklerini anlatan Gibbons,Müslüman halkın kendilerini görünce oldukça memnun olduğunu anlatır.

Gibbons,ertesi sabah Vali Bey'in(24) ziyâretiyle müşerref olur.Vali,emrindeki 800 Müslüman memurla birlikte Yunan idâresinden oldukça memnun olduklarını bildirmiştir.Gibbons,bunun eski Vali ve evkaf müdürü tarafından da teyit edildiğini vurgulamaktadır.

Aynı gün,Vali konağı önünde "Kemâl'e karşı" gösteriler yapıldığını belirten Gibbons,kentin önde gelenleri tarafından kurulan beş kişilik bir komisyonun Düvel-i Muazzama'ya bir telgraf göndererek "Kemâl'in başarısının inançlarından bağımsız şekilde Küçük Asya sakinleri için felâket anlamına geleceğin" belirttiğini söyler.Gibbons'a göre komisyon üyelerinin "Yunanları Kemâl'e tercih ettiklerini" açık açık söylemeleri,kentin ileri gelenlerinin "Kemâl ile gemileri yaktığının" kanıtıdır.

Gibbons'ın Bursa ile ilgili altını çizdiği diğer bir durum da bu şehir ve çevresinden 200 bin muhacirin hâlihazırda Yunanistan'da olduğu ve bunların 60 bininin Türk ve Çerkes kökenli Müslümanlardan oluştuğudur.Gibbons,Yunan Ordusu'nun geri çekilmesi durumunda ortaya çıkacak manzara konusunda Batı kamuoyunu uyarmaktadır.

20 Haziran 1922 târihli Synadelfos'ta "Gibbons'ın Tefrikasının Sonuçları -Sarsılmaz Cephe- Yunan Ordusu'nun Morali Mükemmel" başlığıyla yayımlanan son yazıda Gibbons,Yunan Ordusu'nun kalıcılığını vurgular.Yunanistan'ın Küçük Asya'dan geri çekilmesinin tek koşulu büyük devletlerin Kemâl ile ittifak kurarak Anadolu'ya asker çıkartmalarıdır.Gibbons'a göre bu senaryoda da bir İyonya Devleti'nin kurulması ve Batılılar için yeni sorunlar kaçınılmazdır.

Gibbons,oldukça pembe bir tablo çizse de hem uluslararası hem de askerî konjonktürün değişmekte olduğunun farkındadır.Buna rağmen ABD'li yazar Yunan iddialarını,Batılı bir yazarın kolayca kullanıma sokacağı Şarkiyâtçı kalıplara başvurmadan,câzip ve sade bir biçimde sunarak iyi yazılmış,yoğun bir propaganda metni ortaya çıkarmıştır.Synadelfos da hem işgâl bölgelerinde direnişin olmadığı hem de ordunun genel motivasyonunun yüksek olduğu yönündeki bu propaganda materyalini "tepe tepe" kullanmıştır.Ancak Gibbons'ın propagandif gözlemlerinin ömrü iki aydan daha uzun olmayacaktır.

***

Synadelfos'ta asker gazetelerinden Lonhi için yayımlanan değerlendirmeden yukarıda bahsetmiştik.Değerlendirmeyi yazan "Mavrianos"un son sözü şöyledir:"Eğer bir gün birisi Yunan Ordusu'nun Küçük Asya Seferi'ndeki faaliyetlerinin ve yaşantısının târihini yazarken cephedeki bu süreli yayınları inceleyip anlamazsa,yazacağı târihte büyük bir boşluk bırakacak demektir." Bu kaynakların ve muadillerinin eleştirel bir gözle ele alınarak târihyazımına dâhil edilmesi,yüzüncü yılını geride bıraktığımız bu sürecin daha bütünlüklü ve kesişen târihinin yazılmasını mümkün kılacak;târihyazımları arasında diyalog ve iletişim kanalları açarak savaş,işgâl,sürgün gibi kompleks süreçlerin toplumsal boyutlarını kurtuluş yahut felâket anlatıları içinde görünmez kılan metodolojik zaafların aşılmasına katkı sağlayacaktır...

Tablo 1:Küçük Asya Seferi esnâsında yayımlanan siper/asker gazeteleri(25)




***

1-Bu durumun istisnâsı olarak sayılabilecek bir eser Foti Benlisoy'un "Kahramanlar,Kurbânlar,Direnişçiler:Millî Mücâdele'de Yunan Ordusu'nda Komünist Propaganda,Grev ve İsyân (1919-1922) (İstanbul:İstos,2019) çalışmasıdır.Cihan Harbi sürecine odaklansa da Yiğit Akın'ın When the War Came Home:The Ottomans' Great War and the Devastation of an Empire (Stanford:SUP,2018) çalışması yine bu minvalde kaleme alınmış oldukça önemli bir eserdir.Bunlara ek olarak,siyâsî târih çalışması olsa da araştırmanın zenginliği nedeniyle bu doğrultuda veriler sunan Engin Berber'in Sancılı yıllar -İzmir 1918-1922:Mütareke ve Yunan İşgâli Döneminde İzmir Sancağı (Ankara:Ayraç,1997) anmak mümkündür.
2-George Th. Mavrogordatos,"Αποψη:Χρήση και κατάχρηση της στρατιωτικής ιστορίας",Η Καθημερινή,28 Temmuz 2020.Mavrogordatos,bu kısa gazete yazısını,askerî târih çalışmalarından örnekler verdikten sonra şu şekilde noktalar:"Yunanistan ve Türkiye arasındaki hipotetik bir fizikî karşı karşıya gelişte kimin galip geleceğini bilmiyorum.Ancak anaokulu düzeyinde gülünç bir propaganda restleşmesinde bizim kazanma ihtimâlimiz oldukça yüksek."
3-Martin van Creveld,"Thoughts on Military History",Journal of Contemporary History 18,sy 4 (1983):554.
4-Bu çağrıların hem anlamlılığı ve gerekliliğine dair vurgular hem de bu çağrılar doğrultusunda ortaya çıkan temâyüllerin doğurduğu yeni zaaflara ilişkin uyarılar için bkz. Peter Paret,"The History of War and the New Military History",içinde Understanding War:Essays on Clausewitz and the History of Military Power (Princeton:Princeton University Press,1993),209-26.
5-Kostas Misailidis,Πολεμικά Φύλλα από την Μικρασιατική Εκστρατείαν (Atina:Mustopulos,1923),300.Misailidis'in anılarında cephe gazetelerine ayırdığı bölüm için bkz. ibid,296;300-303.
6-Konstantinos Th. Papaleksandru,"Από την Ιστορία του Τύπου:Αι Εφημερίδες του Μετώπου",Ελληνικά Γράμματα 4, no. 41 (15 Şubat 1929):224-30.
7-Dimitris Harondakis,"Οι Εφημερίδες των Στρατιωτών του Μικρασιατικού Μετώπου 1921-1922",Τα Νέα του ΕΛΙΑ,no. 62 (2003):18-26.
8-Ülkemizde hakkında fazla ve asılsız tevâtür bulunan cephedeki Yunan komünist askerlerin faaliyetleri bu çalışmanın konusu dışında kalsa da meselenin bu yazıyla ilgili boyutuna ilişkin şunu söylemek mümkündür:Pandelis Pulyopulos ve Iannis Monastiryotis öncülüğünde Telgraf Alayı içinde örgütlenmiş komünist hücrenin yerel sosyalist Rum ve Türk örgütlenmelerle işbirliği içinde yayımladığı illegal Kızıl Muhafız (Κόκκινος Φρουρός),yine bu grubun sempatizanları tarafından izinli olarak iki-üç sayı yayımlanabilmiş Bohem (Μποεμιό) ve cephede asker olarak bulunan ve Yunanistan Sosyalist İşçi Partisi (SEKE) üyesi gazeteci Yorgis Nikolis tarafından çıkarılan illegal Bolşevik (Μπολσεβία) komünist cephe yayınları arasında sayılabilir.Nikolis 5/42 Evzon Alayı'nda çıkan Püskül (Φούντα) isimli gazetenin de yayıncılarından biridir.Bunun için de Pulyopulos ve Monastiryotis'le irtibâttadır.Dolayısıyla,cephe gerisinde doğrudan komünist askerlerin inisiyatifiyle çıkmış en az dört yayının varlığından söz edilebilir.Harondakis,"Οι Εφημερίδες",19,24;Kostas Kastritis,Ιστορία του
Μπολσεβικισμού-Τροτσκισμού στην Ελλάδα,cilt 1-2,5 cilt.(Atina:Ergatiki Protoporia,belirtilmemiş),64-73.Yakın târihte özenli bir çalışma ile yeniden kaleme alınan Yunanistan Komünist Partisi'nin (KKE) resmî târihi diyebileceğimiz çalışmada bu dört yayın sıralanır.KKE Târih Departmanı,Δοκίμιο ιστορίας του ΚΚΕ 1918-1939,1. bs,cilt A2 (Atina:Sinhroni Epohi,2019),115.
9-Papaleksandru,"Αι Εφημερίδες...",224.
10-Mihail L. Rodas,Η Ελλάδα στη Μικράν Ασία (1918-1922) (Atina:Kleisiouni,1950),256-7.İzmir Yüksek Komiserliği Basın ve Sansür Şubesi Müdürü Rodas'ın anlattığına göre cepheden Atina'ya ulaşan bu yönde değerlendirmeler üzerine Küçük Asya Komutanlığı'na bağlı bir Asker Rekreasyon Birimi kurulmasına karar verilmiştir.Bu birim cephede piyes gibi eğlence faaliyetleri düzenlemiş,gramofonlar alarak bunları birliklere iletmiştir.Ayrıca bkz. Συνάδελφος,5 Haziran 1922,1.
11-"Συνάδελφος" sözcüğünün karşılığı akran,refik,iş arkadaşı,meslektaştır.Mevcut bağlamda,gazetenin adını "silâh arkadaşı" olarak çevirdim.
12-Bu târihler Jülyen Takvimi'ne göredir.Gazetenin son nüshası Gregoryen Takvim'de 27 Ağustos 1922'de yayımlanmıştır.Büyük Taarruz'un 26 Ağustos'ta başladığı düşünülürse,gazetenin en son Büyük
Taarruz'un başladığı gün hazırlandığı ve basıldığı görülmektedir.
13-Vutyeridis asker mektuplarının önemli bir bölümünü arşivlemiştir.ΕΛΙΑ arşivinde bulunan bu mektuplar için bkz. Georgia Igglezou,"Η εμπειρία των Ελλήνων στρατιωτών από το μέτωπο της Μ. Ασίας",içinde "Εν έτει..." 1878/1922 (Atina:Sholi Moraiti,2008),211-35;349-363.
14-"Mavrianos"un I Lonhi (Süngü) için yazdığı değerlendirme için Συνάδελφος,5 Haziran 1922,1. Pyr'in 5. sayısına ilişkin değerlendirme için Συνάδελφος,1 Temmuz 1922,3. O Arabas'ın 12. sayısı için Συνάδελφος,29 Haziran 1922,3;14. sayı için Συνάδελφος,9 Temmuz 1922,2;15. sayı için Συνάδελφος,29 Temmuz 1922,3.
15-"Ελληνική Ψυχή (Yunan Rûhu)," Συνάδελφος,18 Mart 1922,1.
16-Hristos Em. Angelomatis,Χρονικόν Μεγάλης Τραγωδίας (το έπος της Μικράς Ασίας)(Atina:Estia,belirtilmemiş),147;Rodas,Η Ελλάδα,298.
17-"Διαγωνισμός Στρατιωτικών Διηγημάτων (Asker Hikâyeleri Yarışması)",Συνάδελφος,30 Nisan 1922,1.
18-Gelen hikâyeleri de barındıran mektuplar için bkz. Igglezou,"Η εμπειρία των Ελλήνων στρατιωτών",349-363.
19-Gibbons,4 Aralık 1920 târihinde ABD'ndeki Yunan diasporasının önemli isimlerinden İzmir doğumlu uluslararası hukûk profesörü Theodore P. Ion'a yazmış olduğu mektupta,Venizelos biyografisine ilişkin Ion'un yorumlarına yanıt verirken Venizelos'tan "kahramanım" diye bahsetmekte ve metni bu siyâsetçiye dönük sempatik bir tonda kaleme aldığını açıkça ifâde etmektedir.Benaki Müzesi -Eleftherios Venizelos Arşivi (BMEVA),Κατάλοιπα Μαρίκας Βενιζέλου ~ Φάκελος 1~040.Gibbons,26 Eylül 1922 târihinde İsviçre'de bulunan Venizelos'a yazmış olduğu mektupta Yunanistan lehine yapmış olduğu diplomatik kulislerden bahseder.Gibbons'a göre "Yunanistan'ın ABD'ndeki muhiplerinin Küçük Asya'daki felâket nedeniyle yürekleri buruktur." Milletin umudunun Venizelos'ta olduğunu söyleyen Gibbons,Venizelos'tan direktif ister.BMEVA ~ Φάκελος 317~83.Venizelos yanıtında çabalarından ötürü yazara teşekkür etmekte ve artık yapılması gerekenin Yunanistan'a sığınmış ve sığınmakta olan bir milyondan fazla insânın hayatının kurtarılması ve iskânı olduğunu vurgulamaktadır.Bu amaçla,Venizelos,para değil,bu devâsâ faaliyet için organizasyonel yardım da talep etmektedir.BMEVA ~ Φάκελος 268~19.
20-Daha önce Gibbons'ın Pontus Rumlarına ilişkin yazıları yayımlanırken bu metinlerin "Boston Monitor"den çevrildiği açıkça belirtilse de bunlar için aynısını söylemek mümkün değildir.
21-Kütahya'nın işgâli,Yunanistan'da Anadolu'daki direnişin kesin olarak kırıldığı şeklinde yorumlanmıştır.Yunan Ordusu'nun zaferi haberinin Atina'ya ulaşmasının ardından Atina'da kutlamalar,şükrân âyinleri yapılmış,Kütahya zaferi için hazırlanan şekerler meydanlarda dağıtılmıştır.Harp Şûrâsı toplama kararı alan Yunan Kralı Konstantin,şûrâyı 28 Temmuz 1921'de Kütahya'da toplamış ve toplantıdan Ankara'ya ilerleme kararı çıkmıştır.General Papulas'ın Hâtırâtı (İstanbul:Yeni İstanbul,1969),10-12.
22-Bkz. Hakan Özoğlu,From Caliphate to Secular State:Power Struggle in the Early Turkish Republic (Santa Barbara:Praeger,2011),60.
23-Hristos V. Nikolopoulos,"1921'in Onbinleriyle Beraber (24 Haziran-10 Eylül 1921,Küçük Asya Seferi)",(çev.) Dimitri Bizanidi (Daktilo Eser,t.y.),ATASE Kütüphânesi,50.
24-İsmi verilmeyen vali vekâleten bu mevkide bulunan Aziz Nuri Bey'dir.Aziz Nuri de 150'likler listesine alınmıştır.Bkz. Hakan Özoğlu,From Caliphate to Secular State,58.
25-Metin içinde referans verilen Yunanca metinlere ek olarak yine büyük ölçüde bu metinleri temel alan şu çalışmalardan ve ΕΛΙΑ ve ΕΣΗΕΑ arşiv kataloglarından faydalanılmıştır:Engin Berber,"İşgâl Yıllarında Anadolu'da Çıkarılan Yunan Ordu Gazeteleri Hakkında Notlar",içinde 21. Yüzyıl Eşiğinde İzmir (İzmir:İZBB,2001),121-30;Esra Özsüer,"Millî Mücâdele Döneminde Yunan Ordusu Tarafından Çıkarılan Cephe Gazeteleri ve Haber İçerikleri",içinde 4. Uluslararası Sakarya Meydan Muharebesi ve Haymana Sempozyumu (Ankara:AÜ TİTE,2021),123-47.

*Aytek Soner Alpan,Küçük Asya Seferi'nde cephede yayımlanan Yunanca asker gazeteleri:"Türkler bile Yunan idâresi istiyor",Toplumsal Târih,Sayı:345,Eylül 2022,s.66-72.