13 Temmuz 2020 Pazartesi

Türk'ün uygarlıkla sınavı/Prof.Dr.Taner Akçam*

Aslında,Ayasofya konusunda söylenecek tek söz,"yakışık almadı" ve "ayıptır" idi.Ama muhataplarımın bu kelimelerde ifadesini bulan kültürel inceliğe sahip olmadıklarını düşünüyorum.Onun için meseleyi,onların anlayacağı şekilde açık formüle etmek daha doğru olur:Ayasofya'da yapılan açık bir barbarlık göstergesidir.

"Türk kültürsüzlüğünün ve yıkıcılığının" tüm dünyaya ilânıdır.Ve Erdoğan-Bahçeli ikilisi,bu "kültürsüzlüğün" ve "yıkıcılığın" vücut bulmuş halidir.

Neden mi?

Çünkü,bu adımla tüm dünyaya şu söylendi:"Her ne kadar yirmibirinci yüzyılda yaşıyorsak da biz hâlâ 1453'ün fetih zihniyetindeyiz.Bizim yirmibirinci yüzyılda bile insanlığın kültür mirâsını korumak gibi bir kaygımız yoktur.
Bizde,bize bırakılan kültür mirâsının ötesine geçecek bir kültür birikimi sözkonusu değildir;insanlığın kültür mirâsı üzerine koyacak taşımız yoktur.Biz,yeni bir kültürel değer yaratamayız.Ancak insanlığın kültür mirâsını zaptederiz,bozarız ya da yıkar ve imhâ ederiz."

Yapılan budur.Yirmibirinci yüzyılda,insanlığın kültür mirâsının en önemli abidelerinden birisi olan Ayasofya,yeniden Camii yapılarak 1453'teki gibi yeniden fethedilmektedir.

Yapılan kültür yıkıcılığıdır.

Şimdi acaba Erdoğan-Bahçeli ikilisi,niçin geçmişte Türkler hakkında dünyada son derece olumsuz bir imajın oluşmuş olduğunu ve nedenlerini anlayacaklar mıdır?

Tanınmış ondokuzuncu yüzyıl Rus düşünürü Nikolay Yakovlevich Danilevsky,"uygarlık yaratıcı" ve "uygarlık yıkıcı" topluluklar ayrımı yapar.Mısır,Çin,Eski Sami (Asur,Babil,Finike,Keldani),Hint,İran,Yunan,Roma,Yeni Sami (Arap),Germen-Roma (Avrupa) kronolojik sırayla on büyük özgün uygarlık tiplerini sayar ve şöyle devam eder:

"[Bu] olumlu...uygarlıkların yanı sıra,insan evreninde Hunlar,Moğollar ve Türkler gibi aralıklarla parlayıp sönen gelip geçici etmenler vardır.Bunlar yıkıcılık görevlerini yerine getirdikten,can çekişen uygarlıkların ölmesine yardım ettikten ve kalıntılarını dağıttıktan sonra,önceki hiçliklerine dönerler ve ortadan kaybolurlar.Onlara tarihin olumsuz etmenleri diyebiliriz."

Sadece düşünürlerinde değil,tüm Batı'da,Türklerin kültür yıkıcılığı hakkında söylenmiş son derece fazla söz vardır.

"Her attığı adımla Türk,Balkan Yarımadası'nda binlerce yıllık kültürün ürünlerini ayaklar altına aldı (çiğnedi)."

"Türk nerede bir ağaç görse,onu keser";"Türkler,her tarafta kültürleri yok ettiler ve mülklerine aldıklarını korumadılar.Onlar hiçbir biçimde kültür halkı değildiler ve işgâl ettikleri kültürel zemin üzerinde de olmayı başaramadılar."

"Osmanlı'nın ayak bastığı yer yeşermez",Türklerin ayak bastığı yerler "kurudu,ot bitmedi","Osmanlı egemenleri ele geçirdikleri yerleri yakıp yıkmaktan,bozmaktan başka bir şey yapmadılar."

Hattâ bazı kaynaklarda,Türklerin kıyıcılığı ve acımasızlığının sadece yabancılara karşı olmadığı söylenir.Türk yöneticileri,"en küçücük bir kuşku duyduklarında kendi insanlarını da zalimce boğarlar,öldürürler."

Şimdi bunlar gene söylense,Erdoğan ve Bahçeli "hayır öyle değil" diyebilecekler midir?

Ülkeyi ne hâle getirdiklerine bakın.İktidara karşı ağzını açmak isteyen hemen her insan baskı gördü,görüyor,hapse atıldı,atılıyor.

Yok edilen ve yıkılan sadece insan değildir.Bu topraklardaki kültürel mirâs ve onun da ötesinde doğa da bu yıkımından nasibini alıyor.

Yaptıkları,korkunç bir sınırsız güç kullanma hâli;gözü dönmüş bir yıkma hırsından başka bir şey değildir.

Aslında Erdoğan-Bahçeli ikilisi,kökleri bu topraklarda çok derinlerde olan bir barbarlık,bir yıkım geleneğini temsil ediyorlar.

Bugün Anadolu coğrafyası yıkılmış harap olmuş ya da ahır ve depo olarak kullanılan binlerce kilise ve kutsal binalarla doludur.

Erdoğan-Bahçeli ikilisi (buna rahatlıkla Doğu Perinçek'i de ekleyebilirsiniz),Anadolu'yu yakan,yıkan sadece insanlarını sürmek ve imhâ etmekle sınırlı kalmayan,onların kültür mirâsını da tahrip eden,yok eden bu yıkıcı geleneğin temsilcisidirler.

Bugün Türk yıkıcılığı,tahripçiliği Erdoğan-Bahçeli-Perinçek koalisyonu olarak iktidardadır.

Bu nedenle bunlara karşı çıkmak,her Türk için bir uygarlık savaşı olarak anlaşılmalıdır.

Anadolu Kültür Vakfı kurucusu,yani bu toprakların kültürel mirâsını ve uygarlığın korumak isteyen Osman Kavala'nın bu yıkıcılar tarafından içeri atılmış olması son derece anlamlıdır.

Sözkonusu olan,Türk'ün uygarlık imtihanından başka bir şey değildir.

Sonuçta kazanan uygarlık olacaktır...

*Prof.Dr.Taner Akçam,Türk'ün uygarlıkla sınavı,Ahval,12 Temmuz 2020.

https://ahvalnews.com/tr/ayasofya/turkun-uygarlikla-sinavi

10 Temmuz 2020 Cuma

Ermeni sorunu üzerine/Antonio Gramsci*

Hep aynı hikâye.Bir olayın bizi ilgilendirmesi,bizi etkilemesi için özel hayatımızın bir parçası olması,kökeninin bizden uzak olmaması,tanıdığımız insanların,insanî alanımızın çevresine ait insanların sözkonusu olması gerekiyor.

Goriot Baba'da Balzac Rastignac'a şu soruyu sordurur:"Her portakal yediğinde bir Çinli ölecek olsaydı,portakal yemekten vazgeçer miydin?" Rastignac da şuna yakın bir cevap verir:"Portakallar yakınımda,onları iyi tanıyorum;oysa Çinliler o kadar uzaktaki gerçekten varolup olmadıklarını dahi bilmiyorum."

Belki de hiçbir zaman Rastignac'ın bu sinik cevabını verecek kadar ileri gitmeyeceğiz.Ancak,Türklerin milyonlarca Ermeni'yi katlettiğini gördüğümüzde,ıstıraplara ve can çekişmelere ya da Almanların Belçika'yı istilâ edişine tanık olduğumuzda yaşadığımız aynı keskin acıyı acaba yaşıyor muyuz?Tanınmıyor olmak büyük bir adâletsizliktir.Bu,başkalarının desteğine güvenme ya da kıyaslama imkânı olmadan yalıtılmış kalmak,kendi kişisel acısında hapsolmak anlamına gelir.Bir ulus için bu,yavaş yavaş çürüme,dünya ile bağlarının gitgide yok edilmesi anlamına gelir.Bu,terkedilmiş olmak,şirâzeden çıkmış olan ama kılıç kuşanıp,küffarın yok edilmesiyle dinî bir vecibeyi yerine getirdiklerini söyleyenler karşısında savunmasız kalmaktır.Nitekim Ermenistan,en dramatik ânlarında,kendisine karşı gösterilen çok az sözlü merhamet ifadesi ve cellâtlarının kınanması dışında bir şeye mazhar olmamıştır."Ermeni Katliamları" dillere destân olmuş,ancak bu,somut insan imgelerini betimlemeyi başaramayan boş lâflardan ibâret kalmıştır.Bütün Avrupa uluslarına bağımlı olduğuna göre,Türkiye'yi,tek arzuları rahat bırakılmak olanlara işkence etmemeye zorlamak mümkün olabilecekti.

Hiçbir şey ya da en azından somut sonuçlar yaratan bir şey olmamıştır.Vico Mantegazzo Doğu siyâseti üzerine açıklamalarında Ermenistan'dan ara sıra biraz bahsetmiştir.Birinci Dünya Savaşı Ermeni sorununu bir kez daha gönülsüzce yeniden gündeme getirmiştir.Erzurum Rusların eline düştüğünde,Türklerin Ermeni topraklarından çekilmesi,basınımızda Zeplin'in Fransa'ya inişinden daha az yer almıştır.Bütün Avrupa'ya dağılmış olan Ermenilerin bize ülkelerinden,ülkelerinin tarihinden,edebiyâtından bahsetmeleri gerekirdi.Ermenistan'ın başına,bir zamanlar Perslerin başına gelen gelmiştir.Büyük Arapların (başkalarının yanı sıra İbn-i Sina,İbn-i Rüşd) aslında Fars olduğunu kim bilmektedir?Arap medeniyetine ait olan hemen her şeyin aslında Fars olduğunu kim bilmektedir?Ya da içinizden kim,Türkiye'yi modernleştirmek için son dönemde harcanan bütün çabaların Yahudilerden ve Ermenilerden kaynaklandığının farkındadır?

Ermenilerin Ermenistan'ı tanıtmaları gerekirdi.Onu,onu tanımayanların,onun hakkında hiçbir şey bilmeyenlerin ve bu nedenle de sempati duymayanların yaşamlarına ve zihinlerine taşımaları gerekirdi.

Torino'da bir şeyler oluyor.Ermenistan başlıklı bir dergi yayımlanıyor ve dergiye katkıda bulunan çeşitli yazarlar Ermeni halkından bahsediyorlar:Ermeniler kimdir?Kendilerini neye dönüştürmeye çalışmaktadırlar?

Yine bu proje kapsamında,Ermeni halkının tarihini,kültürünü,şiirini ve dilini daha inandırıcı bir tarzda ve daha büyük güçle tanıtan çok sayıda kitabın yayımlanması öngörülmektedir...

*Antonio Gramsci,Ermeni sorunu üzerine,Il Grido del Popolo,11 Mart 1916;(çev.) Osman Binatlı,Yeniyol,Sayı:13,Mart-Nisan 2015;Press Haber,25 Nisan 2015.

https://www.presshaber.com/antonio-gramscinin-1916da-yazdigi-ermeni-sorunu-uzerine-adli-makalesi-18708.html

9 Temmuz 2020 Perşembe

"Türkiye'nin,Soykırım konusunda her bakımdan izole olduğunu söyleyebiliriz"/Prof.Dr.Taner Akçam*

-Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan,Yüksek İstişare Kurulu toplantısında Ermeni Soykırımı iddialarına yanıt vermek ve strateji geliştirmek için,"özerk ve sivil bir yeni yapı" oluşturulması talimâtı vermişti.Bu bağlamda,Facebook'ta yazdığınız soruları ben de size yöneltmek istiyorum:Niçin ve niye şimdi?

İki neden var gibi gözüküyor.Birincisi,özel bir neden yok,sözkonusu olan devletin rutin işleyişi.Bu da şu:2000'li yılların başında Millî Güvenlik Kurulu bünyesinde kurulmuş,"Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu (ASİMKK)" vardı.Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi ile birlikte bu kurul ortadan kalkmıştı.İki şey yapılmak zorundaydı;ya böyle bir kuruma gerek yok denecekti ve bu kapatılma onaylanacaktı ya da yerine daha iyi bir yapı kurulacaktı.İkincisi tercih edildi.

İkinci ve bana göre daha önemli neden,2023 yılıdır.2023,hem Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzüncü kuruluş yıldönümü hem de seçim yılı.AKP-MHP koalisyonu,her ne pahasına olursa olsun seçimi kazanmak istiyor.Bunun bir yolu da 2023 seçimlerine,Türkiye'nin temel sorunlarına yönelik "kapsamlı" projelerle girmek.Ermeni konusu,Cumhuriyetin önemli sorunlarından birisi ve AKP-MHP koalisyonu bu konu kapsamlı bir proje sunarak,muhalefetten daha iyi olduğunu göstermek istiyor.Bu nedenle bu girişimi bir "Ermeni açılımı" olarak görmek yanlış olmayacaktır.

Önemli olan husus şu:Muhalefetin,bu "açılım" karşısında söyleyebileceği hiçbir şey yok;çünkü hükûmet bu "açılım"ı bir ulusal davâ gibi sunacaktır ve muhalefet bırakın karşı çıkamayı desteklemek zorunda kalacaktır.Bu ise iktidar için büyük bir avantajdır.

-Sizce bu kurum ne yapabilir,inkâr politikasında yeni adımlar bekliyor musunuz?

"Değişiklik" kelimesinden neyi kastettiğinize bağlı.Üç hususun altını çizmek isterim.Birincisi,yeni kurumun oluşturulması kararının,beş üniversite tarafından hazırlanan ortak bir rapora dayandığı söyleniyor.Bu raporu bilmiyoruz.Ama en azından birçok hususun "düşünülmüş" olduğunu ve bazı "yeni girişimler" yapılacağını tahmin edebiliriz.

İkincisi,yine aynı günlerde basında,Ani Harabelerindeki meşhur İpek Yolu köprüsünün restore edileceği haberleri yer aldı.Geçmiş yıllarda,Türk-Ermeni barışmasını sağlamak isteyen birçok uluslararası kuruluş,bu köprüyü tamir etmek için Türk hükûmetlerine başvurmuşlardı ama bu öneriler reddedilmişti.Şimdi,Türkiye'nin kendi başına böyle bir girişimde bulunması çok anlamlı.

Üçüncü husus,Türkiye'nin uluslararası düzeyde içinde bulunduğu sıkışmışlık durumudur.Artık Türkiye'nin tezlerini ne akademik dünyada ne de siyâsî düzeyde ciddiye alan kaldı.Bundan beş-on yıl önce,akademik dünyada "konunun iki tarafı var ve bu iki taraf farklı görüşlere sahip,o hâlde taraflara eşit mesafede durmalı ve görüşlerine saygı göstermeliyiz" gibi bir fikir taraftar bulabiliyordu.Ama artık böyle düşünen hemen hemen kalmadı.Akademilerde,Türk hükûmetinin tezleri sıradan inkârcı bir görüş muamelesi görüyor ve ciddiye alınmıyor.Siyâsî düzeyde de benzeri bir gelişme yaşandı.Türkiye en önemli kalesini,Amerikan Kongresi'ni kaybetti.Batı'da Ermeni Soykırımı'nı kabul etmeyen ülke kalmadı gibi.Hattâ İslâm ülkeleri de Soykırımı kabul etmeye başladılar.Türkiye'nin,Soykırım konusunda her bakımdan izole olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm bunlar Türkiye için büyük bir sıkışmışlık anlamına geliyor ve bu yeni girişim bir anlamda bu durumdan kurtulmak için atılacak adımların bir parçası olarak görülüyor.İnkâr siyâsetinin özünü değiştirmeden yeni dil seçimlerine vb. gidebilirler.Bana göre,bir nevi yeni bir "psikolojik savaşın" öncesinde gibiyiz.

-Diasporada Ermeni gazeteler haberi "Erdoğan Ermeni Soykırımı'nın tanınması için mücadele eden komiteleri tehdit etmeye çalışıyor" başlığı ile verdiler.(Meselâ,Avrupa Ermeni Davâsı Komitesi diyor,ki 'Erdoğan Ermeni davâsı aktivistlerini hedef alıyor'.) Siz nasıl yorumlarsınız?

Erdoğan'ın,uluslararası düzeyde kimseyi tehdit edebileceğini zannetmiyorum.Kimse bu tür tehditleri ciddiye almaz zaten.Bence Türkiye'nin asıl problemi,yeniden nasıl ciddiye alınabileceğidir.Tezlerinin ciddiye alınmasını sağlayacak yol ve yöntemler arayacaklardır.

-Yeni bir strateji çerçevesinde,Türkiye'nin "ortak acı" politikasından vazgeçmesinden bahsedebilir miyiz,böyle bir değişiklik olasılığı görüyor musunuz?

İnkâr siyâsetinde tutarlı olmak diye bir kural olmaz.İnkârın bir türünden diğerine atlayabilirsiniz.Şu sıralar yaptığım bir çalışma nedeniyle,Talat Paşa'nın İttihat ve Terakki'nin son parti kongresinde,1 Kasım 1918'de yaptığı konuşmayı yeniden okudum.Çok ilginç,neredeyse özür diliyor Talat;"cinayetleri engellemek için elimden geleni yaptım,cezâlandırma yoluna gitmemiz gerekirdi,tam yapamadık,yapsak iyi olurdu," gibi şeyler söylüyor.Şimdi bu temelde bazı şeyler söylenmeye başlanabilir.Veya tam tersi,"hiçbir şey olmadı,olan bir şey varsa da zaten Ermeniler sorumludur," gibi klâsik inkâr tezlerine dönüş de yapılabilir.Görülmesi gereken,birincisi psikolojik bir karşı atağa geçme hazırlığı yaptıkları,ikincisi buna karşı çıkacak bir iç muhalefetin olmaması...Yani oyun kurucu olan hükûmet...

-Gazete Duvar'da yayımlanan yazınızda Erdoğan'ın Cumhuriyet'in yüzüncü yılı hazırlığı ve "kurucu misyon" meselelerini tartışıyorsunuz.Sizce,"yeni Türkiye" projesinde Ermenistan'la ilişkiler yer alıyor mu?

Türkiye'nin,Ermenistan ile ilişkilerinde psikolojik üstünlüğü ele geçirebilmek amacıyla,"biz açılımdan,iyi ilişkilerden yanayız" gibi bir söylem geliştirmesi mümkün.Ama Azerbaycan orada oldukça ve Karabağ konusunda herhangi bir değişiklik yaşanmazsa,ben Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde bir değişiklik olacağını zannetmiyorum.Orası çıkmaz bir sokak ve Türkiye kendisini tamamıyla Azerbaycan'a endekslemiş durumda.Azeri politikalarında değişiklik olmazsa Türkiye kımıldamaz,gibi görülüyor!..

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Türkiye'nin,Soykırım konusunda her bakımdan izole olduğunu söyleyebiliriz",Civilnet,9 Temmuz 2020.


https://www.civilnet.am/news/2020/07/09/Taner-Ak%C3%A7am-T%C3%BCrkiye%E2%80%99nin-soyk%C4%B1r%C4%B1m-konusunda-her-bak%C4%B1mdan-izole-oldu%C4%9Funu-s%C3%B6yleyebiliriz/389527

2 Temmuz 2020 Perşembe

Niyazi Kızılyürek'in anıları:Kuzey Kıbrıs'ta "hain",Güney Kıbrıs'ta "ajan" muamelesi görmek/Prof.Dr.Ayhan Aktar*

Niyazi Kızılyürek'in "Ulus Kaçağı" adlı anıları geçtiğimiz günlerde İletişim Yayınları tarafından yayımlandı.Geçen yıla kadar Güney Kıbrıs'taki Kıbrıs Üniversitesi'nde siyâset bilimi profesörü olarak görev yapan ve Mayıs 2019'da yapılan seçimlerde Kıbrıs Komünist Partisi (AKEL) listesinden Avrupa Parlamentosu'na milletvekili seçilen Niyazi Kızılyürek'in anıları Türkiyeli okurlar ve özellikle benim gibi otobiyografi meraklıları açısından çok önemli bir metin.

Yazarın bir sosyal bilimci olması anıları son derece ilginç kılıyor.Niyazi Kızılyürek Güney Kıbrıs'ta yaşamayı ve akademik kariyerini sürdürmeyi seçmiş birisi olarak başından geçen acı-tatlı olayları bir sosyal bilimci süzgecinden geçiriyor.Kızılyürek,hayat hikâyesini anlatırken milliyetçilikle ilgili yazına sık sık göndermelerde bulunuyor.Dolayısıyla karşımıza çıkan metin basit bir hayat hikâyesi değil,başına gelenleri genel Türk ve Helen milliyetçiliği eksenine yerleştiren,çevresinde olup bitenleri anlatırken Kıbrıslı Türklerin neden belli bir biçimde davrandığını veya Kıbrıslı Rumların kendilerini nerede gördüğünü bize ayrıntılı olarak anlatan bir tanıklıkla karşı karşıyayız.

Niyazi Kızılyürek'in anılarını diğer bir Kıbrıs kökenli sosyolog Prof. Niyazi Berkes'in "Unutulan Yıllar" (İletişim Yayınları,2011) başlıklı anılarıyla karşılaştırabiliriz.Kıbrıs doğumlu olup önce Türkiye'de yaşamayı seçmiş ve daha sonra İnönü'nün "Millî Şef Rejimi"nin gazabını üzerinde hissetmiş merhum Niyazi Berkes (1908-1988) de Ankara Üniversitesi,DTCF'ndeki görevinden uzaklaştırıldığı için Türkiye'yi terketmiş ve kariyerini Kanada'da McGill Üniversitesi'nde sürdürmek zorunda kalmıştı.Emeklilik yıllarında tanımak imkânını bulduğum Niyazi Hoca'nın anıları günümüzde bir kesim tarafından "kaybolmuş cennet" olarak anlatılan "Millî Şef Rejimi"nin nasıl karanlık bir dönem olduğunu bir sosyolog hassasiyetiyle anlatır.Berkes'in anıları,Türkiye'de tek parti rejimini çözümlemek ve gündelik hayatta Kemalizm'in nasıl şekillendiğini anlamak için temel metinlerden biridir.

Niyazi Kızılyürek 1959 yılında Kıbrıs'ın orta kesimlerinde Bodamya köyünde doğar.Köyün karışık,çok-kültürlü bir yapısı vardır.Rumlar ve Türkler birlikte yaşamakta,karışık evlilikler yapılmaktadır.Modernite ve milliyetçiliğin Kıbrıs kırsalına nüfuz etmesinden önceki bir moment'te doğmuştur.Örneğin,köyün Savas isimli çobanının iki eşi vardır.Biri Türk,diğeri Rum'dur.İki eşinden doğan kızları evlendiğinde damatları sırasıyla Rum ve Türk milliyetçi hareketine katılır.İkisi de çatışmalarda ölür.Böylece,çoban Savas'ın damatlarından biri Türk şehidi,diğeri de Rum şehidi olmuştur.

1963 yılında Kıbrıs'ta etnik çatışmaların başlamasıyla birlikte Niyazi'nin ilk sürgünü başlar.Beş kilometre ötedeki Türk köyü Luricina'ya yürüyerek sığınırlar.Geride bıraktıkları evlerindeki eşyaları yağmalanır.Luricina,Türk Mukavemet Teşkilâtı (TMT) tarafından "Türk gettosu" olarak tanımlanmıştır.Aslında Luricina da karışık bir köydür.Görüntüde İslâmiyeti kabul etmiş,fakat gündelik hayatta Rumca konuşan köylülerden oluşan bir nüfus vardır.1968 yılına kadar köyden dışarı çıkmak yasaktır.Gettoda hayat TMT'nin mücahid komutanlarının denetimi altında yaşanmaktadır.Bunlara "Paşa" denmektedir.İlk önce "Vatandaş Türkçe konuş!" siyâseti hayata geçer.Köylüler Rumca konuştukları zaman cezâ ödemek zorunda kalırlar.Tavla oynarken Rumca küfür etmek adetten olduğu için artık kimse tavla oynamak istemez.Niyazi,ilkokula bu köyde başlar.

1968 yılında toplumlararası görüşmeler başlar ve gettonun kapıları ilk kez açılır.Kâğıt üzerinde bir ada çocuğu olan Niyazi Kızılyürek ilk kez denizi 1968 yılında Larnaka'da görür."Mavi bir balonu andıran sonsuz su kütlesine ilk defa ayakları"nı sokar.Gettoların dışına çıkan Türk nüfus artık Rumların çiftliklerinde çalışmakta,ticâretle uğraşmaktadır.Refah artmıştır.Türkiye'ye okumaya giden öğrenciler sayesinde Luricina'ya Ruhi Su türküleri,Nâzım Hikmet'in şiirleri ve Cem Karaca şarkıları girmeye başlar.Yılmaz Güney filmleri ve uzun saçlı ağabeyler sayesinde Niyazi'nin solculuk dönemi başlar.

20 Temmuz 1974'te başlayan çıkartma ve askerî harekât köydekileri heyecanlandırır,ama Türk ordusu köye ulaşamaz.Mücahidlerin açtığı bir koridorla Luricina köylüleri kurtarılır.Niyazi ilk kez Türk askerlerini görür ve onlarla konuşmaya başlar.Fakat bazı erler hiç konuşmamaktadır.Komutan meseleye açıklık getirir:"Onlar Kürt'tür,anlamazlar."

Niyazi ortaokulu bitirmiş ve artık Lefkoşa Lisesi'ne kaydolmuştur.Yurtta kalacaktır.Annesinden aldığı mektupta ailenin Kuzey Kıbrıs'taki adresi belli olmuştur:Omorfo'ya yakın Argaca köyü.Aynen bir zamanlar Türkiye'de olduğu gibi,Kıbrıs'ta da Türkleştirme hareketi son hızla devam etmektedir:Omorfo,Güzelyurt;Argaca köyü ise Akçay oluvermiştir.Adanın kuzeyinde Rumlardan kalan izler silinmektedir.Eh,kolay değil.Rauf Denktaş rejimi memleketi "vatan" hâline getirmektedir.

Niyazi ilk kez yeni köyüne gittiği zaman annesi "yeni evimiz" dedikleri villayı gezdirir.Ev kendilerine gânimet olarak verilmiştir.Duvarlarda hâlâ evin eski sahibi Rum ailenin fotoğrafları asılıdır.Evlerin dağıtımı kura çekilerek yapılmıştır,ama TMT komutanları ve yerel liderler önce en güzel evleri aralarında paylaşmış,sadece geri kalanlar arasında kura çekilmiştir.

Gariban Luricinalı köylülerin artık sırtlarında Rumlardan kalma gânimet ceket ve paltolar vardır.Sadece buğday,patates ve pamuk tarımından anlayan Luricina köylüleri birden portakal bahçesi sahibi olmuştur.Denktaş rejimi dağıttığı gânimet mâllara karşılık güneyden gelenlerden geçmişini,doğdukları yerleri,Rum komşularını unutmalarını ve "gâvur"lardan nefret etmelerini istemektedir.

Rejim,eskinin silinmesini amaçlamaktadır.İnsanlar artık eski günlere ilişkin anılarını fısıldaşarak birbirine anlatır olmuştur.Bu arada,anavatana şükrân duaları oyunun bir parçasıdır.Köyde,iki pırpırlı çavuşa general muamelesi yapılmaktadır.Sonra,Kıbrıslı Türklerin soyadı alması gerekli kılınır.Niyazi solcu olduğu için Kızılyürek soyadını almak üzere dedesini ikna eder.Buna TMT'li akrabaları çok gıcık olur,dede bu soyadını aldığı için onlar da bu solcu soyadını kullanmaya mecbur kalır.

Niyazi Kızılyürek'in anılarını ilk bakışta bir tür bireysel Kıbrıs tarihi olarak okuyabilirsiniz.Ama bu okuma bence üstünkörü bir okuma sayılabilir.Niyazi'nin anılarının en önemli tarafı,bize Kıbrıs Türk ve Rum milliyetçiliklerinin gündelik hayat içindeki performansını anlatıyor olması.Türkiye'de ulus-devletin kurulma sürecinde uygulanan bütün milliyetçi politikalar yaklaşık elli yıl sonra Kıbrıs'ta tekrar hayata geçirilmiştir.TMT,daha 1950'lerden itibaren "Vatandaş Türkçe konuş!" ve "Rumlarla alışveriş etme" politikalarını uygulamıştır.

1974 sonrasında 180 bin civarında Rum kuzeyden güneye kaçmıştır.Yaklaşık 60 bin Türk de güneyden kuzeye geçmiştir.Bu adı konmamış bir nüfus mübadelesidir.Bugün "Kıbrıs sorunu" olarak bilinen ve diplomatlar arasında tartışılan mesele,birincil olarak mâl-mülk meselesidir.Rum mâlları gânimet olarak kuzeydeki nüfus arasında paylaştırılmıştır.Türkiye'de ise 1915'te sürülen Ermeni nüfusun mâlına,tarlasına komşuları konmuştur.

Niyazi Kızılyürek'in anlattığı hikâye,aslında bizim hikâyemizin çok dar bir ada ölçeğinde yoğun olarak yaşanmasından ibaret.Yâni,çok tanıdık bir hikâye.Temel fark şu:Bizler,1915'te Ermeni komşusunun mâlının üzerine çöken Anadolu köylüsünün neler hissetmiş olabileceğini bilemiyoruz.Bunun yazılı belgesi,bu işe katılmış olanların yazdığı günlükler ve anılar yok.Ama Niyazi Kızılyürek'in anılarında bu işin "hissiyat" tarafı ayrıntılı olarak anlatılıyor.Türk okuyucusu için işin en önemli boyutu bu noktada yatmakta.Anlatılan,aslında bizim hikâyemiz.

1977 yılında Niyazi,Almanya'ya okumaya gider.Önce Almanca öğrenir ve daha sonra yeni açılan Bremen Üniversitesi'ne kaydolur.Bremen Üniversitesi Siyâset Bilimi Bölümü hocaları 68 hareketinde aktif olarak yer almış kişilerdir.Her konu hiçbir kısıtlama olmaksızın tartışılmaktadır.Alman faşizmi,İran devrimi ve feminizm artık derslerde işlenmektedir.Genç Niyazi,kültür şoku yaşamaktadır.

Sıkı Marxist hocası Holger Heider bir gün "Her şeyle ilgilisin,neden ülken Kıbrıs ile ilgilenmiyorsun?Neden Yunanca öğrenmiyorsun?" diye sorar.Niyazi Kızılyürek'in hayatı bu noktada değişmeye başlar.Aynı dönemde 1964'te Türkiye'den sınırdışı edilen bir İstanbullu Rum ailenin kızı Zoi ile tanışır.Birisi Rum milliyetçiliğinin,diğeri de Türk milliyetçiliğinin sürgün ettiği iki genç arasında aşk başlar.Bu arada Niyazi Yunanca öğrenmekte ve Helen kültürünün müzik ve şiiriyle haşır neşir olmaktadır.Zoi'den 6-7 Eylül Olayları'nı öğrenir.O günleri şöyle anlatır:"Ben de Zoi de milliyetçiliğin kurbânlarıydık ve ikimiz de milliyetçiliğin hakikat rejimleri içinde büyümüştük.Yaptıkları benzer kötülüklerden ötürü birinin ötekini suçladığı milliyetçiliklerin çocuklarıydık."

Üniversiteyi bitirdikten sonra doktora yapmaya karar verir.Zoi'nin önerisi üzerine Güney Kıbrıs'a gitmeye,Niyazi'nin doğduğu yerleri görmeye karar verirler.Bodamya'ya gittiklerinde doğduğu evi bulur,evde oturan Rumlar biraz rahatsız olur.Onlara,Almanya'da yaşadığını,bir hak talebinde bulunmayacağını anlatır,rahatlarlar.Ebesi yaşlı Liza'yı bulur ve onun eski defterinden kendisinin doğumuna ilişkin belgeyi alır.Artık Kıbrıs Cumhuriyeti pasaportu almaya hak kazanmıştır.

Doktorayı bitirdikten sonra Denktaş rejimiyle bağdaşamayacağını,gönlündeki "Oliki Kipros/Bütün Kıbrıs" idealiyle KKTC rejimi için makbul bir vatandaş olamayacağının farkındadır.Güney Kıbrıs'taki bir panele katılmış olması bile kuzeyde "hain" olarak görülmesine yetmiştir.Güney Kıbrıs'ta iş aramaya karar verir.Eylül 1995'te Kıbrıs Üniversitesi'nde kadro açılır ve hocalığa başlar.Yunanca'yı en temiz Atina aksanıyla konuşuyor olması,Güney Kıbrıs'ta şüpheyle karşılanır.Kendisine,Türk istihbaratının eğitip adaya yolladığı bir "ajan" muamelesi yapılmaya başlanır.Rum sevgilisine bir gün Yunanca aşk şiirleri okurken ondan da "Sen bir ajansın" sözünü duyunca sarsılır.Rum milliyetçilileri bir Türk'ün üniversitede hoca olmasını da kaldıramaz.Tehditler,protesto kampanyaları gırla gitmektedir.

Zamanla işler yatışır ve Niyazi Kızılyürek sürekli olarak gazetelerde yazılar yazan,Güney Kıbrıs'taki ahaliye adanın hınç ve şiddet tarihinin her zaman iki taraflı olduğunu,tek yönlü milliyetçi hakikat rejimlerinin mumlarının yatsıya kadar yanacağını anlatan bir siyâsî pozisyonu benimser.Milliyetçiliğin hegemonik söylemleri ortalama insanların vicdânlarını ve zihniyetlerinin tam anlamıyla işgâl edememiştir.Özellikle,çıktığı televizyon tartışma programlarında Rum milletçilerini rahatsız eden tespitler yapması,bazı vicdân sahibi ortalama Rum vatandaşlar arasında tabuların yıkılmasını sağlamıştır.Artık yolda yürürken kendisini durdurup "Helâl olsun sana,doğruları söylüyorsun" diyenlerin sayısı az değildir.Güneyde Rumlara,kuzeyde ise Türk milliyetçilerine ayna tutan,onları kendileriyle yüzleşmeye ve birlikte yeni bir federal Kıbrıs rejimi inşâ etmeye teşvik eden bir siyâseti benimser.

Niyazi Kızılyürek'in anılarının belki de en hüzünlü bölümü annesi Halide Hanım'la ilişkisini anlattığı bölümler.Annelerin bir anlamda "ulusun gizli ajanı" rolünü üstlenmesini nefis bir şekilde anlatır:"Uluslar en çok anneleri kendilerine bağlar.Onları 'kutsal' görevlerle donatırlar ve çocuklarını hizmetlerine alırlar.Anneler 'kutsal varlıklar' olduklarına inanarak kendi hayatlarını çocuklarının ulus nezdindeki başarıları ile anlamlandırırlar."

Halide Hanım için oğlunun Güney Kıbrıs'ta olması bir anlamda utanç kaynağıdır.Kıbrıs bölünmüş bir ada olduğu için Niyazi'nin kuş uçuşu 20 kilometrelik yolu geçip annesini ziyaret etmesi için Larnaka'dan Atina'ya,Atina'dan İstanbul'a,İstanbul'dan da Ercan Havaalanı'na uçması gerekmektedir.Kuzeye her gittiğinde peşine Denktaş'ın sivil polisleri takılmaktadır.Özellikle,annesinin kanser tedavisi olduğu günlerde bölünmüşlük hâli trajik boyutlara ulaşır.

2004 yılında Annan Plânı referandumu sırasında Kıbrıslı Türkler bir mucizeyi gerçekleştirdi.Benim bugüne kadar duyduğum en yaratıcı siyâsî slogan olan "Yes be annem!" sloganı doğrultusunda yüzde 66 oyla Annan Plânı'na "Evet" diyerek Güney Kıbrıs'la birlikte Avrupa Birliği'ne girme tercihinde bulundular.Ama Güneyde iktidarda olan Tassos Papadopoulos yönetimi AKEL ile birlikte davranarak yüzde 76 "Hayır" çıkartmayı başardı.Gariptir,ama Rum seçmen kendi eliyle adayı yıllardır karşı olduğu "Taksim" politikasına teslim ediverdi.

Referandum öncesinde Rauf Denktaş Annan Plânı'nı kabul edilmez bulduğunu söylemişti.Kopenhag'daki Avrupa Birliği zirvesine de gitmeyi reddetmişti.O dönem de Kopenhag'da Kıbrıs Cumhuriyeti'ni temsil eden Cumhurbaşkanı Glafkos Kleridis,Denktaş'ın zirveye katılmayışının Kıbrıs Cumhuriyeti'nin elini rahatlattığını "Kıbrıs'ın çözüm olamadan Avrupa Birliği üyesi olmasından ötürü Kıbrıslı Rumların Rauf Denktaş'ın heykelini dikmesi gerektiği"ni söylemiştir.Doğru söze ne denir!

Referandum sonrasında Niyazi Kızılyürek,Yunanca ve Türkçe olarak yazdığı kitaplar ve televizyon programları sayesinde kamusal entelektüel olarak konumunu sağlamlaştırır.Denktaş rejimi yıkıldıktan sonra hem Kuzey'de,hem de Güney'de görüşlerine en çok müracaat edilen bir aydın olarak sivrilir.2019 yılında AKEL'in kendisini Avrupa Parlamentosu'nda milletvekili adayı olmaya davet etmesinden sonra seçimlerde sınır kapılarında oy kullanma hakkı olan 5 bin 600 Kuzey Kıbrıslı Türk'ten 4 bin 200 seçmenin oyunu alarak seçilir.Bu büyük bir başarıdır.Niyazi'nin deyimi ile "yanılsamadan uyanıp etnik mağaralarından çıkma" cesâretini gösteren Kıbrıslı Türkler kendisine oy vermiştir.

Niyazi Kızılyürek'in Bodamya köyünden Avrupa Parlamentosu'na uzanan hayat hikâyesi ilk ânda bir "başarı öyküsü" olarak görülebilir.Ama bunun ağır bir fiyatı vardır.Kendi ifadesiyle,"Ne Kıbrıslı Rum milliyetçilerin ne de Kıbrıslı Türk milliyetçilerin 'biz' dediği gruplarda ben yoktum.İkisi için de 'öteki'ydim.Gerçekten de öyleyim...Bu yüzden yıllarca 'no man's land'de yaşadım." Evet,Niyazi Kızılyürek'in anıları sadece bir Kıbrıs hikâyesi değil,vicdânlı ve namuslu bir aydının hayat mücadelesi olarak da her türlü övgüyü hak ediyor.Tavsiye ederim,okuyun.İçinde kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz.

Yayıncıya not:Türkiye'de yılda 40 binden fazla kitap yayımlanıyor.Niyazi Kızılyürek'in anılarını yayımlayan İletişim Yayınları keşke biraz daha özenli davranıp bu değerli eseri daha güzel bir kapakla ve daha kaliteli kâğıda bassaydı,ne iyi olurdu!Kapaktaki "çamur gibi" fotoğraf ve kullanılan ince kâğıt metin içindeki fotoğrafların arka sayfaya yansımasına (sırt vermesine) neden oluyor.İşin sonunda kitap bir objedir ve muhakkak bir "albeni"si olmalıdır.Umarım,ikinci baskıda daha kaliteli bir iş çıkarırlar...

*Prof.Dr.Ayhan Aktar,Niyazi Kızılyürek'in anıları:Kuzey Kıbrıs'ta "hain",Güney Kıbrıs'ta "ajan" muamelesi görmek,Diken,29 Haziran 2020.


http://www.diken.com.tr/kizilyurekin-anilari-kuzey-kibrista-hain-guney-kibrista-ajan-muamelesi-gormek/