31 Ağustos 2016 Çarşamba

Che Guevara Gazze'de:Filistin küresel bir mesele hâline geliyor!Dr.Salman Abu Sitta*

Che Guevara'nın 1959 yılında Gazze'yi ziyareti Filistin'in Siyonist sömürgeciliğin bölgesel bir sorunu olmaktan çıkıp küresel düzeyde sömürgeciliğe karşı mücadeleye dönüşümünün ilk işareti olmuştu.Bunu tetikleyen 1955 Bandung Konferansı ve üyeleri yabancı boyunduruklarını sarsmış olan Bağlantısızlar Hareketi'nin kurulmasıydı.Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı duran bir dünya lideri olarak Nasser'ın varlığı,başka liderlerin Filistin'deki,özellikle Gazze'deki mülteci kamplarında yansıdığı üzere,etnik temizliğin sonuçlarını bizzat görmelerini sağladı.Gazze Şeridi Filistin'in sembolü hâline geldi.Filistin topraklarının (toplamın yalnızca yüzde 1.3'ü) bu ince şeridi,Filistin bayrağının dalgalandığı tek yer olarak kalmıştı.Güney Filistin'de yurtlarından kovulan 247 köyün sakini için sığınak olduğunda,Nakba'nın (Felâket) yükünün büyük kısmını taşımaya başladı.Güneydeki köyler İsrail'in Ekim 1948 tarihinde düzenlediği Yoav Askerî Operasyonu'yla etnik temizliğe tabi tutulmuştu.Geride bir tek Filistin köyü kalmamıştı.Etnik temizliği hedefleyen bu eylemler,Dawayime,Beyt Daras,Isdud ve Burayr gibi yerlerde başkaca katliamların önünü açtı.Yurtlarından edilen ve artık Gazze Şeridi'nde sıkışmış olan mülteciler,burada da İsrail'in askerî saldırılarından muaf değillerdi.Ashkelon antik kentindeki Jour Köyü yakınlarındaki Majdal Hastanesi Kasım 1948 tarihinde bombalandı.Daha sonra birçok Hamas lideri bu bölgeden çıkacaktı.İsrail 1949 yılında Dayr al Balah ve Khan Yunis'da en işlek saatlerde pazar yerlerini bombaladı.Hava saldırıları sonrasında geride yaklaşık 200 civarında ceset bırakmışlardı.Bu tür durumlarda genellikle ölçülü açıklamalar yapan Kızıl Haç bile varolan tabloyu "dehşet sahnesi" olarak tanımlıyordu.Filistin topraklarının işgali ve halkın sürgün edilmesi "Fedai" olarak bilinen direniş hareketinin doğmasına yolaçtı.İsrail,Filistin Fedai eylemlerini durdurmak ve onları ortadan kaldırarak direniş fikrini yok etmek için sürekli olarak Gazze Şeridi'ndeki mülteci kamplarına saldırdı.Ariel Sharon tarafından yönetilen "101. Birlik" 1953 Ağustos ayında Bureij mülteci kampına saldırarak burada 43 Filistinli'yi yataklarında uyurken öldürdü.1955 yılında yine Ariel Sharon tarafından kumanda edilen bir başka İsrail saldırısında,Khan Yunis'da bir polis merkezi havaya uçuruldu ve 74 kişinin öldürüldüğü bir katliam daha yaşandı.İsrailliler aynı yıl Gazze tren istasyonunda bu kez 37 Mısır askerini ve kendilerini savunmaya çalışan 28 kişiyi öldürdüler.Bu son katliam bölgede tarihin istikametini değiştirdi.1952 yılında iktidara gelen Mısır Devlet başkanı Gamal Abdel Nasser İngilizlerin önerilerini reddederek Sovyetler Birliği ile ilk silâh anlaşmasını imzaladı.Ayrıca Fedai Direnişinin Albay Mustafa Hafez komutasında resmen organize edilmesini sağladı.İsrail 29 Ekim 1959 tarihinde İngiltere ve Fransa ile gizli anlaşma yaparak Sina Yarımadası'nı işgal etti.İsrail askerlerinin saldırısı Khan Yunis bölgesine 3 Kasım 1956 yılında girmeleriyle başladı.15 ve 50 yaş arası bütün erkekleri evlerinden çıkarıp biraraya topladılar ve onları kapılarının önünde veya köy meydanındaki duvara dizerek büyük bir soğukkanlılıkla katlettiler.Öldürülen 520 kişinin isimleri tespit edildi.Bir sonraki hafta Rafah bölgesindeki bir mülteci kampında yeni bir katliam gerçekleştirildi.Bu katliamlar karşısında Batı'da kulakları sağır eden bir sessizlik vardı.Son derece yetenekli bir karikatürist olan Joe Sacco "Gazze Notları" başlıklı kitabıyla bu katliamların ölümsüzleşmesini sağladı.Bu trajik olaylar Nasser'ın 1955 Bandung Konferansı vasıtasıyla başlayan Bağlantısızlar Hareketi'nin önde gelen liderlerinden biri olmasıyla dünya kamuoyunun gündemine ancak gelebilmişti.Gazze Şeridi ve Filistin sömürgeciliğin ve etnik temizliğin son örneği olarak dünyanın gözü önüne,günışığına çıktı.Bu politik gelişmelerin bir sonucu olarak Latin Amerikalı devrimci Che Guevara Başkan Nasser'ın daveti üzerine Gazze Şeridi'ni ziyarete geldi.Che'nin ziyareti bir dönüm noktasıydı.Ünlü bir devrimci ilk kez Nakba'nın yol açtığı yıkımı bizzat görmek üzere gelmişti.O Fedai Hareketi'nin (ve 1936 Arap ayaklanmasında güneydeki) liderlerinden Abdullah Abu Sitta,Qasim al Ferra,(aynı zamanda Fedailerin aktiviteleriyle birlikte kayıtlarını tutan ve Khan Yunis Belediyesi Sekreteri) gibi her ikisi de Filistin Konseyi üyesi olan direniş liderleri tarafından büyük bir heyecanla karşılandı.

Yaşıtlarından,o dönemi yaşayanlardan aldığım bilgilere göre,Che Guevara Filistinli mültecilere ülkelerini kurtarmak için savaşa devam etmek zorunda olduklarını anlatmış.İşgale karşı direnmekten başka bir seçenek olmadığını söylemiş.Ayrıca yeni Yahudi yerleşimcilerin topraklarını işgal ettiğinden ötürü durumlarının son derece "karmaşık" olduğunu eklemiş."Haklar en kısa zamanda iade edilmelidir",demiş ve onlara silâh ve eğitim yardımında bulunmayı teklif etmiş.Ancak Castro bu yardımın Nasser vasıtasıyla yapılmasını istemişti.Bureij mülteci kampı lideri Mustafa Abu Middain Che Guevara'yı kampa davet ederek ona içinde bulundukları yoksulluk ve yaşadıkları sıkıntıları göstermek istemişti."Çok feci bir yoksulluk içerisindeyiz" demiş.Che Guevara biraz geriye çekilip,"Senin bana ülkenin kurtuluşu için neler yaptığını göstermen gerekirdi.Eğitim kampları nerede?Silâh üretilen imâlâthâneler nerede?Seferberlik merkezleri nerede?" diye çıkışmış.

Che Guevara'ya gerilla savaşında bir uzman olan General Cabrera eşlik ediyordu.Cabrera yerel liderlerle biraraya gelerek onlara gerilla savaşı metodları üzerine tavsiyelerde bulundu.Che Guevara Filistin Direniş Hareketi'nin sembolü oldu.

Nasser,Che Guevara'nın ziyaretine büyük ilgi gösterdi.Onunla makamında biraraya geldi.Onu kamu kurumları yöneticileri ve toplumun ileri gelenleriyle tanıştırdı ve madalya takdim etti.Bu Latin Amerikalı devrimcilerle Nasser'ın ve günümüzde Filistin'in çok yakın ilişki kurmalarının başlangıcı oldu.

Ziyaret sonrasında Küba,Filistinli öğrencilere burslar vermeye başladı.Geri dönmek istemeyenlere vatandaşlık hakları tanındı.Filistin'i desteklemek amacıyla çok sayıda konferanslar düzenlendi.2014 yazında İsrail'in Gazze'yi işgali sırasında Gazze'ye tonlarca insanî yardım gönderdi ve yaralıları kabul etti.Dayanışma diğer Latin Amerika ülkelerine yayıldı.El Salvador,Şili,Ekvador,Peru ve Brezilya protesto amacıyla elçilerini İsrail'den geri çağırdılar.Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales İsrail'i "terörist devlet" olarak nitelendirerek İsraillilerin ülkesine girişine sınırlamalar getirdi.Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro "İsrail Devleti'nin Filistin'in kahraman halkına karşı giriştiği yasadışı eylemleri şiddetle" kınadı.Nikaragua'nın "Filistinle Dayanışma Kampanyası" hem resmî ve hem de halkın katılımı anlamında oldukça ses getirdi.Uruguay,Brezilya,Arjantin ve Venezuela devlet başkanları İsrail'in Gazze Şeridi'nde uyguladığı şiddetin sona erdirilmesi ve ablukanın kaldırılması için çağrı yaptılar.

Che Guevara 1950'li yıllarda Filistin'i ziyaret eden ve özgür Filistin'in hakları için çaba sarfeden tek Bağlantısızlar Hareketi lideri değildi.Hindistan Başbakanı Jawaharlal Nehru aynı dönemde Gazze'yi ziyarete gelmişti.Bu ziyaret Hindistan'la yakın ilişkilerin yanı sıra öteki Asya ülkelerinin Filistin davasına desteklerini sağladı.Filistin bugün son ve en uzun dönemli sömürgeleştirme siyasetine karşı verilen özgürlük mücadelelerinin sembolüdür.Bu nedenle Birleşmiş Milletler üyelerinin üçte birinden fazlasının desteği sağlanmış durumdadır.Geri kalanların arasında Filistin'in sömürgeleştirilmesi projesini ilk plânda hazırlayan bir kısım eski sömürgeci Batılı ülkeler yer almaktadır...

*Dr. Salman Abu Sitta,Che Guevara Gazze'de:Filistin küresel bir mesele hâline geliyor!,Middle East Monitor,Ağustos 2015;(çev.) Ahmet Akif Mücek.

http://aakifmucek.tumblr.com/post/125011530739/che-guevara-gazzede-filistin-k%C3%BCresel-bir-mesele

19 Ağustos 2016 Cuma

Bir Başka Askerî Doktrini Savunma/Sergey Fyodorovich Akhromeyev*

Mareşal Sergey Fyodorovich Akhromeyev'le mülâkat...

-Sn.Mareşal,Sovyetler Birliği bugün hâlâ savaş tehdidi altında mıdır?

Bu önemli bir sorudur,zira sık sık "Sovyetler Birliği artık hiçbir tehdit ile karşı karşıya değildir" denildiğini duyuyoruz.Oysa ben,bu düşüncenin hatalı olduğu kanısındayım.Elbette,bugünlerde,müttefiklerimiz ve biz,ABD ve genellikle de Atlantik İttifakı ile ilişkilerimizi iyileştirmeye çalışıyoruz.Üç yıldır,bu yolda çeşitli ilerlemeler kaydedilmiştir.Mikhail Sergeyevich Gorbachev ve Ronald Reagan arasındaki görüşmelerin sonucu olarak,orta ve kısa menzilli füzelerin kaldırılması ile ilgili bir anlaşma imzalanıp onaylanmış ve uygulamaya konmuştur.Diğer taraftan,stratejik nükleer silahların indirimi hakkında görüşmeler sürmektedir.Ayrıca Avrupa'da konvansiyonel güçlerin indirimi üzerine görüşmeler geçenlerde başlamıştır.Bu noktada,Sovyetler Birliği'nin tek taraflı inisiyatifleri tüm dünyaca bilinmektedir;bunlar uluslararası gerginliğin yumuşamasına katkıda bulunmuştur ve gezegenin tümü üzerinde savaş tehlikesi azalmıştır.Bu gelişmeler inkâr edilemez.

Bu tek yönlü indirimleri mümkün kılan şey ise Sovyetler Birliği ile müttefikleri üzerindeki askerî tehdidin azalmasıdır elbette.

Amerikan yönetimi ve Pentagon'a gelince,onlar ise aydan aya Birleşik Devletler'in SSCB'ne karşı güç politikası güttüğünü tekrarlayıp duruyorlar.Böylece bir Amerikan yetkilisi,Sovyetler Birliği ile yapılan 1985-1988 görüşmelerinin başarısının,tüm görüşmeler sırasında ABD'nin güce dayanmış olmasına bağlı olduğunu daha geçenlerde beyan etmiştir.Üstelik Amerikan gizli askerî gücünü daha da artırmaya çağırıyordu."Başarımızın sırrı bir kelimeyle özetlenebilir,bu tek kelime ise güçtür" diyordu.Dışişleri Bakanı James Baker ile Amerikan askerî şefleri buna benzer beyanlarda bulunmuşlardır.Bunu söyledikten sonra,kendilerine ait olanı kendilerine iade edelim:Bu şahsiyetler Sovyetler Birliği'nin bir numaralı düşman olduğunu ileri sürüyorlarsa da,arkasından genellikle yine de ABD'nin SSCB'ne savaş açmak gibi bir niyeti olmadığını açıklıyorlar.

Ama böyle bir durumda,memleketimiz için tüm çatışma riskinin bertaraf edilmediğini biliyoruz.

-Bu tehlikenin cinsi üzerine biraz daha bir şeyler söyleyebilir misiniz?

ABD'nin 2 milyon 130 binlik bir muvazzaflar ordusu var.Bu birliklere bir Milli Muhafız ve 1 milyon 160 binlik de bir ihtiyat ordusu eklenir yani toplam 3 milyon 290 bin askeri vardır.Bu güçler büyük oranda,Amerikan topraklarında üslenmişlerdir ve orada,şu ana kadar hiçbir teftiş ve indirim anlaşmasının maddelerinde yer almadıklarına göre,hiçbir kontrole konu olmazlar.Atlantik İttifakı'na gelince,Avrupa'da (600 binden fazlası Amerikalı olmak üzere),3 milyon 500 bin askerli,güçlü kara ve deniz birliklerine sahiptir.

Üstelik,1940 ve 1950'li yıllarda,ABD,çok çeşitli silahlarla donatılmış 500 bin kişiden fazla askerin bulunduğu yüzlerce askerî üssü SSCB çevresinde kurmuştur.

Niçin bu denli önemli askerî düzen?Bunu ülkemiz ve müttefiklerimiz için gizli bir tehdit olarak görelim mi?Elbette.Tüm bu verileri dikkate almak bizim görevimizdir.

-Bu "sürekli tehdit" karşısında,Mikhail Sergeyevich Gorbachev tarafından önerilen son reformlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Beni iyi anlayın.Ben askerî çatışmalara taraftar birisi değilim.Tam aksine,karşılıklı bir temel üzerinde konvansiyonel ve nükleer silahlanmayı azaltmayı amaçlayan çabaların sürdürülmesi gerektiğine inanıyorum.İmkânlar çerçevesinde tek yönlü indirimlerin yapılmasına da devam etmek zorundayız.Bu açıdan,Mikhail Sergeyevich Gorbachev'in geçen 7 Aralık'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda ilan ettiği 500 bin kişilik konvansiyonel gücümüzü azaltma kararı hem askerî hem de siyasi plânda tamamen akıllıca bir karardır.1985'ten beri uluslararası yaşama damgasını vuran koşullar gerçekte SSCB savunmasının sağlam bir şekilde temin edildiğini ve askerî harcamaların yeni bir gözle görülüp ele alınmasının yerinde olduğunu sanmamıza imkân vermiştir.Askerî bütçede yüzde 14,2'lik bir indirime gidilmesine ve ordumuzdaki asker sayısının azaltılmasına karar verilmiştir.Bağımsızlığını korumak ve barışçı kararlarını uygulamaya sokmak için SSCB silahlı bir güce de ihtiyaç duymaktadır.

-Bu askerî gücün gücü ne olabilir?

Her şey,Atlantik İttifakı askerlerinin alarm durumuna ve gücüne bağlıdır.Ne olursa olsun,Sovyet halkı Yüksek Sovyet Prezidyumu tarafından belirlendiği şekliyle Perestroika'yı uygulamaya kesin kararlıdır.Asker ve komünist olarak,silahlı kuvvetlerimizde yüzde 50'lik bir indirim isteyenlerin oldukça saf önerilerine karşıyım.Böyle bir terhise razı olamam.Ondokuzuncu Yüksek Sovyet Prezidyumu Konferansı'nda Mikhail Sergeyevich Gorbachev gayet açıktı:"Emperyalist saldırı ve savaş güçleri kayboldu mu?Hayır.Emperyalist militarizmin barış üzerinde uçurduğu tehdidi unutmayalım;girişilen olumlu sürecin tersine çevrilemeyeceğinin garantileri henüz elde edilmemiştir."

-Hangi nedenlerle Sovyet askerî yetkilileri muvazzaf askerlik ilkesine her zaman karşı çıkıyorlar?

Ekim Devrimi'nden beri,ordumuz zorunlu bir askerlik hizmeti temeline göre kurulmuştur ve bence bu iyi bir yöntemdir.Bu yöntemi arkadaşlarımızdan bazıları niçin eleştiriyorlar anlamıyorum.Gönüllülük prensibi,"parayla tutulmuş gönüllüler"in varlığı SSCB için kabullenilmesi imkânsız bir şey.Coğrafi konumunun özelliği nedeniyle,ABD sadece barış zamanında olmak üzere muvazzaflar ordusuna sahip olmayı tercih etmiştir.Savaş hâlinde,herkes için askere gitmek zorunludur.Ne yazık ki bizim sınırlarımız Amerika'nınkiler kadar sakin değildir.Tüm yurttaşların vatan savunmasına hazır olmaları gerektiği ölçüde,gönüllülük sisteminin kısmen sosyal adâletin bir ihlâli olduğunu da söylemek isterim.Bundan başka muvazzaflık sistemi askerî bütçemizi büyük ölçüde kabartacaktır.Gönüllülük taraftarları bunun uygulamada ortaya çıkardığı çok miktardaki zorlukları da unutuyorlar.

-Hangi somut kararlardan geçerek Sovyet askerî yetkilileri daha şimdiden SSCB'nin yeni savunma doktrinini uygulamaya soktular?

Sorunuzu yanıtlamak için,kısaca geriye bir bakalım.Sovyet silahlı güçleri,İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler'in orduları (Wehrmacht) ile karşılaştıkları zaman büyük bir savaş tecrübesi kazanmıştır.Bu tecrübe,yalnızca saldırı taarruzunun saldırganın bozguna uğratılmasını sağlayabileceğini göstermiştir.

Ardından,SSCB ile ABD ayrıca Doğu Avrupa ülkeleri ile Batı Avrupa ülkeleri arasında Soğuk Savaş başladı.Bu meselede sorumlulukları tanımlamaya çalışmak boşuna olabilir:Bu sürecin doğmasına ve beslenmesine her iki tarafın her birinin de katkısı olmuştu.Ama biri ötekinden biraz daha fazla,çünkü savaş tehdidi,Amerikan askerî üsleriyle çevrili Rusya için ortadayken,ABD nükleer silahlara sahipti.İşte bu özel bağlamda SSCB -hiç kimseye saldırmaya niyeti olmadan- birliklerini hazırlayarak savunma biçimi benimsedi ve güçlerinin bazılarını Avrupa'ya yaydı.

Karşılıklı güvensizlik yüküyle böylece 1980'li yılların ikinci yarısına geldik.O zamandan beri eski Amerikan başkanı Ronald Reagan ile Mikhail Sergeyevich Gorbachev arasında dört karşılaşma oldu;nükleer silahlardan arındırılmış bir dünya için bir program yayımlandı;orta ve kısa menzilli füzelerin kaldırılması ile ilgili bir anlaşma imzalanıp uygulamaya sokuldu ve özellikle Rusya'da Perestroika'ya girişildi.Bu gelişmeler devletler ve halklar arasında büyük bir güvence ile dünyadaki askerî gerginliğin azalmasına neden oldu.Ancak,bu gelişmeye rağmen,Batılı ülkelerin bizim askerî güçlerimizin düzeninden endişe duymaya devam ettiklerini gözledik.Kıtanın tümü üzerinde karşılıklı gerçek bir güvenin inşası için,SSCB ile Warsaw Paktı üyesi diğer ülkeler askerî doktrinlerine,daha sonra da stratejilerine savunmayla ilgili bir yönlendirme vermeye karar verdiler.Bu mealde 1987-1988 uygun programları oluşturulmuştur.

-Muhtevaları ne idi?

Koşullar ne olursa olsun,düşmanlıkları ilk başlatacak olanın hiçbir zaman Warsaw Paktı'nın olmayacağı olgusundan hareket ettik.Bu amaçla,yüksek kumandanlar,birlikler,deniz kuvvetleri saldırı taarruzlarının yönetimiyle ilgili olarak kendilerini yetiştirmeye başladılar.Bu yeni tutum,SSCB'ne yaptığı resmî ziyaret sırasında ABD'nin savunmadan sorumlu devlet bakanı,Frank Carlucci'ye ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Bunu dedikten sonra,şimdi daha gideceğiz.Müttefiklerimizle birlikte,onlara savunucu bir yapı vermek için Macaristan,Polonya,Çekoslovakya ve Demokratik Almanya topraklarındaki birliklerimizin yapısını değiştirmeye giriştik.

-Bu savunmacı yönün nasıl hâkim duruma getirilmesini düşünüyorsunuz?

İlk olarak,Avrupa'daki asker sayısında tek yönlü indirime gidiyoruz;müttefiklerimizin topraklarında bulunanlar için 500 bin kişilik;Avrupa'daki asker sayımız içinse aşağı-yukarı 240 bin kişilik.İkinci olarak 10 bin tank,8 bin 500 parça top,850 savaş uçağı.Avrupa'daki mevcudumuz 15 tümen azalmış olacak.Üçüncü olarak,vurucu hava güçleri içeriye doğru kaydırılıyor.Dördüncüsü tank birliklerini ve motorize piyade birliklerinin yapılarını değiştiriyoruz.Saldırı yönlerini azaltıp savunucu yönlerini artırıyoruz.Tüm bunlar,açıkça söylüyorum,Sovyet birlikleri ile ilgilidir.Ama herkesin bildiği gibi Rusya'nın Warsaw Paktı içindeki müttefikleri de aynı şekilde askerî güçlerinde indirime gidiyorlar.

-Batılılar bu kararlara nasıl tepki gösterdiler?

Ne yazık ki şimdilik,bizi endişelendiren problemlere çözüm getirebilecek olumlu inisiyatifleri Batı'da görmüyoruz.Sovyetler Birliği tekrar ediyorum hâlâ Amerikan askerî üsleriyle çevrili durumda;ön saflarda çarpışan birlikler gemilere binmiş durumda ve 15 Amerikan uçak gemisi bizim topraklarımızı çeviren deniz sahalarına ulaşmaya hazır.ABD,İngiltere ve diğer Atlantik İttifakı üyeleri,Warsaw Paktı ile deniz güçlerinin indirimi ile ilgili görüşmelere girişmeyi hep reddediyorlar.Avrupa'daki silahlı güçlerle ilgili müzakereler sırasında,bizden tank sayımızı,top sayımızı daha da indirmemizi istiyorlar...Ama ne var ki muhataplarımız bu alanda bizim gücümüzden 1300 birim daha fazla olan vurucu hava güçlerini buna paralel olarak indirmeyi reddediyorlar.NATO bloku yöneticileri gerçekten Sovyetler Birliği ve müttefiklerinin,Atlantik İttifakı'ndan hiç karşılık görmeden,tek yönlü olarak silahsızlanmaya devam edeceklerini mi düşünüyorlar?

-Bazı Batılı basın-yayın araçlarına göre,SSCB'nin tek yönlü indirimlerinin sadece ülkenizin geçirmekte olduğu ekonomik zorluklara dayanabileceği doğrultusunda.Bu tahlil kanıtlanmış mıdır?

Hayır.Bu tip ifadeler gerçekle bağdaşmamaktadır.SSCB üzerindeki savaş tehlikesi,1985 yılına kadar olduğu gibi aynı önemini korumuş olsaydı,bu tek yönlü indirimlerin yapılması imkânsız olurdu.Bu kararlar alınmışsa bunun tek nedeni Mikhail Sergeyevich Gorbachev ve Ronald Reagan'ın nükleer bir savaşın günümüzde düşünülmesinin imkânsız olduğunu kabul etmeleridir;çünkü orta ve kısa menzilli füzelerin kaldırılması konusunda bir anlaşma başlatılmıştır;çünkü Avrupa'da silahlanma ve silahlı kuvvetler hakkında görüşmeler başlamıştır ve bilhassa,çünkü taraflar birbirlerine karşı olan tutumlarını değiştirmişlerdir:ABD ve SSCB halk ve hükümetleri aynı zamanda Warsaw Paktı ve Atlantik İttifakı halk ve hükümetleri birbirlerini daha iyi anlamaya başladılar.Önemli olan bu.Elbette,ekonomik düşüncelerin de asker sayısının azaltılmasını cesaretlendirmiş olacağını inkâr etmiyorum.

-Net bir takvime göre ve nasıl bu indirimler gerçekleştirilecek?

Sovyetler Birliği 1989 ve 1990 yılları boyunca asker sayısında 500 bin kişilik indirim yapacak.Aynı dönem içinde aynı şekilde müttefik topraklardaki birliklerinden (üçü 1989 üçü 1990'da) 6 tümeni geri çekecek.Bu azalmaya bağlı olarak silahlarda da bir indirim olacaktır.

-Bu,önlemlerin gerçekliğini kontrol etmek için Batılılar ne gibi imkânlara sahip olacaklar?

Basın-yayın aracılığı ile,Sovyet hükümeti asker sayısı indirimiyle ilgili uygulama hakkında haberler yayınlayacak.Zaten,Ruslar kadar Batılı gazetecilerin de bazı hareketleri görmeleri için davet edilecekleri öngörülmüştür.Bu bir tarafa,"kontrol" sözünü sevmiyorum.Kontrol fikri sadece karşılıklı hareket hâlinde kabul edilir.Ne olursa olsun,iyi niyet jestimiz ilan edildiği şekline uygun olarak gerçekleşecektir.Ve ısrar ediyorum,hareketin gidişatı ile ilgili bilgiler sistematik olarak sağlanacaktır...

*Sergey Fyodorovich Akhromeyev,Bir Başka Askerî Doktrini Savunma,Röportaj:Leonid Ivanov (Sovietskaia Rossiia);Agentstvo Novosti;Politique Internationale (43),1989,s.297-304;Sovyetler Birliği,(yay.haz.) Mehmet Ali Aslan,İstanbul:Değişim Yayınları,[1990],s.140-146.

***

Gorbachev hainliğine ve uğursuzluğuna karşı 19 Ağustos 1991'de vuku bulan lakin geç kalınmışlığın getirdiği güç ve irade yoksunluğu sonucunda akim kalmış müdahalenin 25. yıldönümünde 22 Ağustos 1991'de yaşamına nokta koyan Politbüro üyesi Boris Karlovich Pugo ile 24 Ağustos 1991'de hayatına son veren Mareşal Sergey Fyodorovich Akhromeyev'in anısına saygıyla...

"Türkiye'yi dikkatle izledik"/Vladimir Aleksandrovich Kryuchkov*

"Türkiye'deki önemli bilgi kaynağımız,basın,çeşitli derneklerin yöneticileri ve yetkililerle yapılan görüşmelerdi.Bunda kötü bir şey görmüyorum.Komşu ülke hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olur,bu ülkenin sorunlarını ne kadar iyi anlarsak,yönetimimiz o kadar iyi kararlar alabilirdi..."

Türk basınında ilk kez yayınlanan bu söyleşiyle,KGB eski Başkanı'nı karşınıza getiriyoruz.Çok değil,bir buçuk yıl öncesine kadar,"süper" Sovyetlerin dünyaya meydan okuyan en güçlü,en korkulu örgütü KGB'nin sorumlusu olan Vladimir Aleksandrovich Kryuchkov,şimdiye kadar yazılması,tartışılması bile tabu sayılan konularla ilgili görüşlerini ilk kez açıklıyor.

Kryuchkov'un,Türk-Sovyet ilişkilerinden,gizli servislerin çalışmasına,Papa'ya suikast girişiminden,Kıbrıs Barış Harekâtı'na,12 Eylül'den,Özal'a,Kürt sorunundan,Rusya'nın parçalanma olasılığına kadar değişik konularda şimdiye kadar hiç bilinmeyen görüşleri,ilk kez Milliyet'te yayınlanıyor.

Kryuchkov,ilerleyen yaşına karşın,her şeyden elini eteğini çekmiş değil;komünistlerin iktidarı yeniden ele geçirme mücadelesine önderlik ediyor.Kuşkusuz,KGB içinde hâlâ çok güçlü bağları var.Söyleşiyi okurken,dikkatinizi çekecektir:KGB ile ilgili sorularda,söyleyebileceklerinin en azını söylemek ya da konuyu değiştirmek için özel bir gayret harcıyor.Bunu da 28 yıl bir gizli serviste çalışan kişi için doğal karşılamak gerekiyor herhalde.Karşısında bir yabancı oturduğu için,hâlâ,doğal bir içgüdüyle örgütünü,arkadaşlarını korumaya çalışıyor olsa gerek.Söyledikleri,söylemediklerinin çok az bir bölümünü oluştursa da,açıklamalarının önemini azaltmıyor.

Ağca Olayı

-Ağca'nın Papa'ya suikast girişimine KGB de karıştı mı?

Yalnız KGB'nin değil,Bulgar yoldaşlarımızın da bu girişimle ilgisi olmadığını düşünüyorum.Ağca'nın anlattıklarını anımsıyorum:200'ü aşkın ifade verdiğini söylemişti ama hemen hemen hepsi yalandı.Hangilerinin doğru olduğunu da kimse bilmiyor.Daha sonra Papa,Ağca ile görüşmüştü;ama,neler konuştuklarını bilen yok.KGB'nin bu olayla hiçbir ilgisi yoktu.Bulgarlar karışsaydı,mutlaka haberimiz olurdu.Eminim,karışmadılar.Zaten mahkeme de,Antonov'u suçsuz buldu.Bana,Antonov'un çok hasta olduğunu,psikolojik baskılar nedeniyle zor durumda olduğunu aktarmışlardı.Sanıyorum,perde arkasındaki kişiler,suçu başkasına yüklemek istedi.Belki,Ağca'nın ardında bir güç var,onu yöneten bir güç.Ben yaşlı bir insanım,o nedenle yalan söylemek istemiyorum,ölümümden sonra,"yalancıydı" demesinler.Papa'ya suikast girişiminde suçluyu KGB'de ya da Bulgaristan'da aramayın,başka yerlere bakın!

-Örneğin?

Söylemesi zor,dünyada çok sayıda gizli servis var.Onların Ağca ile nasıl bağlantı kurmuş olabileceğini de öğrenmek zor.Ama,önünde sonunda,gerçek ortaya çıkacak.Papa'ya suikast girişimi gibi büyük yankı yaratan olaylar,er geç aydınlatılır.Gerçeğin,bugünkü kuşaklarca da bilinmesini istiyorsanız,araştırma yapmalısınız.Ararsanız,mutlaka bulursunuz!

-İsrail gizli servisi olabilir mi?

Kesin bir şey söylemek güç.Benim asıl mesleğim hukukçuluk.Soruşturma yapılırken,değişik seçenekler üzerinde durulur,araştırılır,red ya da kabul edilir.

Türkiye'deki Darbeler

-KGB'de uzun süre çalıştınız.27 Mayıs,12 Mart ve 12 Eylül gibi Türkiye'deki önemli olaylar,KGB'de nasıl değerlendirildi?

Anımsadığım kadarıyla,askerî darbe (12 Eylül) öncesinde Türkiye,terör dalgasıyla sarsılıyordu.Ankara,İstanbul ve diğer kentlerde öldürme olayları çoktu.Biz,bu durum nedeniyle Türk halkına acıyorduk.Ben o sıralarda,istihbarat başkanlığı yapıyordum.Türkiye'deki bu durumun uzun süremeyeceğini,düzenin er geç sağlanacağını düşünüyordum.Sovyetler Birliği'nin teröre yaklaşımı her zaman olumsuz olmuştur.Sorunlara terör yoluyla çözüm getirmeye çalışmak,insanlık-dışı bir olay.Terör sonucunda da genelde masum insanlar zarar görür.Türkiye'deki terör,oluşan durumdan kaynaklanıyordu.Ama askerî darbe de çözüm sayılamaz.Sanıyorum Türkiye bugün,bütün dünyanın kabul ettiği yoldan gidiyor.

O dönemde görevden alınan yöneticilere bir süre politika yasağı uygulanmıştı.Biz bunu da tahmin etmiştik.Bu kişiler,uzun süre sabrettikten sonra politikaya döndü ve yeniden önemli görevler üstlendi.Tanrı'ya şükür,bütün bunlar artık tarihe karıştı.

-12 Eylül'de askerlerin iktidara gelmesi,Sovyetler Birliği'nde kaygı yarattı mı?

Evet,bir kaygı vardı ama korku yoktu;çünkü,bu Türkiye'nin iç işiydi.Türkiye ile ilişkilerimiz de iyiydi.Aslında Sovyetler Birliği,İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin tarafsızlığını koruyabilmesini hep takdir etmiştir.Bu unutulmamalı.Savaş sırasında Türkiye üzerinde büyük baskılar vardı;ama hükümet,çok olgun davrandı.O nedenle,12 Eylül'den sonra sakindik.Zaten,Türkiye'nin büyük komşusu ile kavga etmesi için ne gerek olabilirdi ki?Sanıyorum,Bulgaristan da ciddi bir kaygıya kapılmamıştı.

Ama diğer yandan Türkiye,NATO'nun bir koluydu ve elbette biz bundan hoşnut değildik.Bu konuda görüşmeler yapılıyor,bizim gazetelerde yazılar,yorumlar çıkıyordu.Biz,Türkiye'nin barış istediğine inanıyor ve endişeleri yatıştırmaya çalışıyorduk.Ama,endişeye kapıldığı zamanlar olmuyor da değildi.

-Türkiye,Sovyetler Birliği'nin komşusu olması ve NATO'nun güney kanadını oluşturması nedeniyle "dikkat edilmesi gereken" bir ülke miydi?

Evet,tabii.Üstelik,bizim,Türkiye ile arası kötü olan ülkelerle de iyi ilişkilerimiz vardı.Yunanistan'la Kıbrıs'ı kastediyorum.Ayrıca,Kürt sorunu da vardı kaygı uyandıran.Fakat,bütün bu sorunların bölgesel çatışmalara dönüşmesi,Sovyetler Birliği'nin çabalarıyla önlendi.Özal'la Papandreou'nun 1988 yılında Davos'ta görüşmesi de çok önemliydi.Sonra Brüksel'de de görüşmüşlerdi.Bütün bunlar,Yunanistan'la ilişkileri normalleştirmek için Türkiye'nin attığı ciddi adımlardı.

Kıbrıs'a Müdahale

-Türkiye'nin 1974 yılında Kıbrıs'a müdahalesini nasıl karşılamıştınız?

Büyük kaygıyla tabii.O dönemde müdahale,en akılcı çözüm değildi.Bizim Kıbrıs ve Makarios'la iyi ilişkilerimiz vardı.Ben,Makarios gibi Denktaş'ın da saygıdeğer politikacılar olduğunu düşünüyorum.Her ikisi de olgun devlet adamlarıydı;sorunun,sıcak çatışmaya dönmesini engellemek için çaba gösteriyorlar;sanıyorum,bir noktada anlaşabiliyorlardı.

Ardından,Yunanistan tarafından bilinen eylem gerçekleştirildi ve durum değişti.Makarios'un bombardımanda ölmediğini öğrenince bu haberi hemen basına verdik.Kısa sürede de haber hedefini buldu.Sonuçta durum,değişik liderlerin,bu arada Makarios ve Denktaş'ın çabalarıyla geniş boyutlu bir anlaşmazlığa dönüşmedi.Ardından da Türkiye ile Yunanistan arasındaki zor görüşmeler başladı.Türkler,Kıbrıs nüfusunun yüzde 18'ini oluşturur;ama müdahale sonucu ada topraklarının yüzde 30'u ellerine geçti.Neyse,tüm bunlara çözüm bulunacak herhalde.Yeter ki,barışçı çözüm aransın.Türkiye,büyük bir ülke,potansiyeli de çok önemli.Sanıyorum yirmi yıl sonra nüfusu yüz milyona ulaşacak.

-Türkiye'den size doğrudan bilgi akışı var mıydı?Oradaki KGB ajanlarından söz ediyorum.

Türkiye ve çevresindeki durumu çok dikkatle izliyorduk.Ancak en önemli bilgi kaynağı,basın,değişik derneklerin yöneticileri ve yetkililerle yapılan görüşmelerdi.Bunda kötü bir şey görmüyorum.Komşu ülke hakkında ne kadar çok bilgi sahibi olur,bu ülkenin sorunlarını ne kadar iyi anlarsak,yönetimimiz o kadar iyi kararlar alabilirdi.Birçok ülkenin,Sovyetler Birliği'nde istihbarat çalışmaları yaptığını biliyoruz.Yalnız,yakalanmamak gerekiyor!

Yakalanırsan,sorumlu olursun.Ama söylemek isterim ki,Türkiye'de,ülkenizin çıkarına aykırı gelebilecek tek bir operasyon yapmadık.Sanırım siz de bunu gördünüz.Gerçi,bazı temsilcilerimizin Türkiye'den ayrılması istenmişti ama aradan uzun yıllar geçti,şimdi söyleyebilirim ki,onlardan bazılarının KGB ile ilişkisi yoktu.

SSCB'nden MİT'e İşbirliği Önerisi

"Moskova'daki veya Sovyetler Birliği'ndeki Türk casusların bizi rahatsız ettiğini anımsamıyorum.Herhalde o kadar profesyonel çalışıyorlardı ki,bizimkiler tarafından tespit edilmediler!.."

"Kürtlere yardımımız en alt düzeydeydi.Ayrı ayrı temsilciler geliyor,tedavi görüyor,dinleniyordu.Ama ciddi bir yardım yapamıyorduk;çünkü ortak bir sınırımız yoktu..."

Yaşlanmış da olsa polisin bile korkuyla karışık saygı duyduğu yüzbinlerce kişilik KGB ordusunun eski başkomutanı,bazı konulara açıklık getirmek amacıyla yönelttiğimiz sorularımızı cevaplandırmaya devam ediyor:

-Türkiye,NATO üyesi ve Soğuk Savaş devam ediyor.Bu Soğuk Savaş'ın sıcak savaşa dönüşmesi durumunda,yani bir bunalım anında KGB,Sovyetler Birliği için bir plân hazırlamış mıydı?

Askerler,doğal olarak,her durum için plân hazırlar;fakat,Ağustos 1991'den önce,sanıyorum şimdi de,ülkemizin yönetimi,Türkiye'ye karşı herhangi bir saldırı plânı hazırlamadı.Bütün plânlarımız,savunmaya yönelikti.NATO üyesi olarak Türkiye,NATO ile ilgili plânlarımızda yer alıyordu herhalde,bu doğal bir şey.Ama bu plânlar,Türkiye'nin bağımsızlığı ve güvenliği için bir tehlike olarak değerlendirilemez.Biz,kimseye saldırmayı düşünmüyorduk.Bize saldırılırsa,kendimizi savunacaktık tabii.

-Ama Türkiye'de Amerikan üsleri vardı?

Evet üsler var.Hatırlanacağı gibi,Khrushchev bu üslere karşı çıkarak ABD ve Türkiye'den bunları kaldırmalarını istemişti.Sanıyorum,Türkiye de bu üslerle gurur duymuyor!Ayrıca bu askerî üslerin ülkenize istikrar sağladığını da düşünmüyorum.Herhalde bunlar olmasaydı,Türkiye'nin güvenliği zayıflamazdı!

-Sizin KGB'de görevli olduğunuz dönemde Türkiye'de Özal,Demirel,Türkeş ve Erbakan gibi politikacılar vardı.Onlara bakış açınız nasıldı?

Çok olumlu.Türk yöneticileri,politik açıdan her zaman iyi eğitilmiş kişilerdi.Yapıcı görüşleri vardı,Türkiye açısından tabii.Bu insanlar,önde gelen politikacılar olarak değerlendirilebilir.Özal'ın katkısı ise çok önemli...Sovyetler Birliği'ne karşı tutumu da olumluydu.Elbette Türk politikacıların bütün görüşlerini paylaşmıyorduk ama genelde iyi ilişkiler vardı.

-Aşırı sağcıların lideri Türkeş,ülkücüler sizi rahatsız ediyor muydu?

Evet,Türkeş'i biliyorum.Ama sanıyorum bize göre,sizi daha çok rahatsız ediyordu.

Kürt Olayı

-KGB'nin,Irak,İran ve Türkiye'deki Kürtlerle ilişkisi nasıldı?Örneğin,Barzani'nin KGB ile yakın ilişkisi olduğu söyleniyor.Moskova'da eğitim görmüş değil mi?

Onun KGB ile değil,Sovyetler Birliği ile ilişkisi vardı.Kürt sorunu çok ciddi bir sorun,kanayan bir yara.Toplam sayıları yirmi milyon civarında.Bazı verilere göre,Türkiye nüfusunun yüzde 10-20'si Kürt.Yani,Türklerin beşte biri Kürt sayılabilir.Mustafa Kemal'in şu sözlerini çok iyi hatırlıyorum:"Türk olmamasına rağmen,ne mutlu Türk'üm diyene." Eskiden Kürtler de kendilerini Türk sayıyordu.Fakat sonra bazı gelişmeler oldu ve savaştan sonra şöyle demeye başladılar:"Öylesine mutsuzuz ki,dağlardan başka dostumuz yok." Eğer,dağlar dışında,Türkleri de dost sayabilselerdi,birçok sorun ortadan kalkmış olurdu.Şimdi ülkenizde etnik ihtilaflar oluyor,iki tarafta da can kayıpları var.Bizim deneyimimizi inceleyin.Etnik ilişkiler alanındaki deneyimimizin tümünü kullanamazsınız tabii,ama bazı dersler alabilir,bazı sonuçlar çıkarabilirsiniz.Kürtlerin başka bir devlette sığınak araması,yardım istemesi ciddi sorunlara yol açabilir.Size akıl vermiyorum,bunu yanlış anlamayın,sorunuzu yanıtlamaya çalışıyorum.Türkiye'de sorunlar var;Kürt sorunu da bunlardan biri.Aslında bir ulus,hele sayısı milyonları buluyorsa,yok edilemez.Türkiye'nin soykırım politikası uyguladığını söylemek istemiyorum.Fakat bir sorun var:Kürtlerin kendi devleti yok.Hatırladığım kadarıyla,bir zamanlar Türklerle Kürtler birlik kurdu,beraber yaşamaya başladı.Şimdi ise Kürtler,İran,Irak,Suriye ve Türkiye'de...Dünyada her şey çok karışık.

-Sovyetler Birliği,Kürtlere yardım yaptı mı?

Yardımımız en alt düzeydeydi.Ayrı ayrı temsilciler geliyor,tedavi görüyor,dinleniyordu.Ama ciddi bir yardım yapamıyorduk,çünkü ortak bir sınırımız yoktu.Bizim Kafkasya'da birkaç onbin Kürt var ama ulusal niteliklerini artık yitirmişler.Bugünkü durumlarını ise tam bilemiyorum.Barzani de bize gelmişti.Şimdi oğlu liderlik yapıyor galiba.

-Peki,Türkiye'deki Kürtlerle ilgili ayrıntılı bilginiz var mı?Örneğin,PKK diye bir örgüt biliyor musunuz?

Bu konuda bilgim yok.Kürtler,üst düzeyde örgütlenmiş bir halk değildir.Örgütlenme düzeyi yükseleceği zaman sorun daha da ağırlaşabilir.Şimdi iş,bu yönde gidiyor.

-Kürtlerin bağımsız bir devlet kurma isteğini destekliyor musunuz?

Bu zor bir sorun,dört devletle ilgisi var:Türkiye,Suriye,Irak ve İran.Bence bu soruna mekanik bir çözüm getirilmesi olanaksız.Oysa Kürtler bunu düşlüyor.Bu soruna,aşamalı çözüm getirilebilir.Aşamalar ise,çok değişik olabilir.Tarihçi,hukukçu ve bilimadamları bu sorun üzerinde çalışmalı.Sorun çok karmaşık olduğu için bir öneride bulunmak zor.Şu veya bu yönde atılacak bir yanlış adım,çok olumsuz sonuçlara yol açabilir.

Köktendinciler

-Türkiye,laik bir ülke,ancak nüfusunun yüzde 99'u Müslüman,aşırı İslamcılar Türkiye için tehlike olabilir mi?

Ben aslında her çeşit aşırı görüşe karşıyım.Türkler,Sünni değil mi?Sünnilerin aşırı görüşlü olduğunu sanmıyorum.Üstelik,bence Türkiye'de İslam dini daha yumuşak.İslam köktenciliğine gelince,bu gerçekten de büyük bir tehlike.Köktenciler,kendi kurallarından,kendi yaklaşımlarından başka bir şeyi tanımak istemiyorlar.Bu sorun son dönemlerde bazı ülkelerde ortaya çıktı.

-KGB'nin,Türk istihbarat servisi ile ilişkisi var mıydı?

Yoktu ama bu tür temaslara çok yaklaşmıştık.Ben,(1989 yılında) Moskova'daki Türk büyükelçisi ile görüşmüş ve gizli servislerimiz arasında ilişki kurulmasını önermiştim.İşbirliği yapılabilecek belirli alanlar var:Terör ve uyuşturucu kaçakçılığı ile mücadele gibi...Bu sorunlar,sizi de rahatsız ediyordur herhalde.Bizi rahatsız etmeye başlamıştı.

-Moskova ya da Sovyetler Birliği'ndeki Türk casuslar sizi rahatsız ediyor muydu?Ya da Türk casus var mıydı?

Onların bizi rahatsız ettiğini anımsamıyorum;herhalde o kadar profesyonel ve ciddi çalışıyorlardı ki,bizimkiler tarafından tespit edilmediler!Fakat,Türk gizli servislerinin ülkemizdeki değişik konulara ilgi göstermesini doğal buluyorum.Komşu ülkeye karşı doğru politika izleyebilmek için daha fazla bilgi edinmeye çalışmak doğal bir arzu.Zaten istihbarat ve haberalma çalışmaları,ülkelerin politikasında önemli yer tutar.

-O anlamda,KGB'nin Türkiye'de çalışması da doğaldır...

Sanırım,evet.

-KGB Başkanı olduğunuz dönemde,Moskova'daki yabancı diplomatlarla gazeteciler izleniyor muydu?

Sanırım,bu kişilerin etkinlikleri,kabul edilen sınırları aştığı zaman,bulundukları ülke onlara karşı gereken önlemi alma,denetleme ve kendi güvenliğini koruma hakkına sahiptir.

-KGB'de eğitim gören Türk komünistler de vardı.Bu konuyu anımsıyor musunuz?

Komünist partilerle,komünistlerle ilişkiler,Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin yetkisinde olan bir konuydu.Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi,komünistleri,tedavi ve dinlenme için davet ediyordu;bu bizim görevimiz değildi.Gerektiği zaman bir kişiye yardım ediyorduk,fakat sözünü ettiğiniz konu Merkez Komitesi'nin yetkisindeydi.

-Ama güvenlik eğitimi için KGB'ye gelenler vardı herhalde?

Bütün bu çalışmalar,Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin diğer partilerle ilişkileri çerçevesinde yapılıyordu.Biz yalnızca teknik bir rol oynuyorduk.

"KGB ajanları başarılıdır"

"Soğuk Savaş döneminde çok sayıda başarılı operasyonumuz vardı.Sovyetler Birliği'ne karşı hazırlanan askerî ve siyasi plânlarla ilgili çok önemli istihbarat alıyorduk.Bilim-teknik istihbarat alanında da çok sayıda parlak operasyonumuz oldu.Ajanlarımız çok profesyonelce hareket ettiler..."

-Perestroika ve Glasnost'a rağmen,gerçekte,KGB ile ayrıntılı bilgi yok.Nedir KGB?

Bugün KGB hakkında bilinmeyen bir şey kalmadı.Hattâ,yaptıklarından fazlası bile KGB'ye yükleniyor.Bir zamanlar,istihbarat başkanı olarak imzaladığım gizli belgeler,artık gazetelerde yayınlanıyor.Ayrıca,kimin ajan olduğunu,kimin olmadığını söylüyor,operasyonlar hakkında yorumlarda bulunuyor,yabancı ülkelerdeki casuslarımızın başkanlarını açıklıyorlar.KGB hakkında bilinmeyen çok az şey kaldı.Bir zaman gelecek,buna pişman olacağız.Kendisine saygısı olan bir devlet,gizli konuları kesinlikle açıklamaz.KGB ve diğer güvenlik organları,Perestroika'yı kabul ettiler,ama doğru yönde ilerlemediğini de hemen anladılar.Bu yol,ülkemizi felâkete sürüklüyordu.KGB ve güvenlik organlarında önemli değişimler oldu,halka daha yakınlaştık.

Çalışmalarımız,KGB'nin,halka karşı hiçbir zaman mücadele etmeyeceği,halka başka barikatlarda bulunmayacağı ilkesine dayanıyordu.Ağustos olayları da bunu doğruladı.KGB,kan dökmedi,halkına karşı çıkmadı.Bugün en önemlisi,KGB'nin,yapısıyla,çalışmalarıyla,ülke gerçeklerine uygun hâle getirilmesi.

Basının da söz ettiği,bir sorun daha var:KGB,tek merkezden yönetilen bir kuruluş olmalı.Sanıyorum,er geç,Ağustos olayları öncesindeki yapısına dönülecek.Biliyorsunuz,sınır muhafızları,KGB'den ayrılmıştı,geri döndü.Ayrılan diğer bazı bölümler de dönüyor.Bu,doğal bir süreç.Ayrıca,KGB'nin denetlenmesi de gerekli,biz bu konuya büyük önem veriyorduk.Mayıs 1991'de kabul edilen KGB yasası olumluydu.Yeni çıkan yasa da fena değil.KGB,esnek,denetlenebilen,güçlü bir kuruluş olmalı.

-Ama,Sovyetler Birliği dağılmadan önce KGB,devlet içinde devlet değil miydi?

Değildi.KGB'nin Sovyet iktidarı ile tarihi aynı,ikisi birlikte gelişti.Ama devlet içinde devlet değildik,alınan yasa ve kararlara uyuyorduk.Ağustos olayları sırasında KGB,bugün tanık olduğumuz gelişmeleri önlemeye çalıştı.Sanıyorum KGB,kendi görevini yerine getirdi.Ben askerim.Asker andı şöyledir:Devletin sosyal düzeni ve toprak bütünlüğü için doğrudan tehlike oluştuğu zaman,bunu önlemek için elimden geleni yapacağım.Yani biz o anda,asker andına uygun hareket ettik.

KGB'nin Başarısı

-KGB'nin,ülke içindeki muhalefeti bastırmak için çok geniş bir muhbir ağı kullandığı söyleniyor.Doğru muydu bu?

Muhbir ağının çok geniş olduğunu sanmıyorum.Ben,Ekim 1988'de KGB başkanlığına getirildim.O zamandan beri,KGB,tek bir yönetim karşıtını bile tutuklamadı.Sözünü ettiğiniz olaylar,1970'li yıllarda yaşanmıştı.O zaman özel yasalar geçerliydi,yasadışı etkinliklere kesinlikle izin verilmiyordu.Ama,o dönemde bile muhbir ağının çok geniş olduğunu sanmıyorum.Benden önce,birkaç yüz kişi tutuklanmıştı,benim dönemimde ise tutuklanan olmadı.

-Peki o zamanlar,bir Sovyet vatandaşının ya da bir yabancının,yönetime karşı çalıştığını belirlediniz.Ne yapardınız,nasıl mücadele ederdiniz?

Şu veya bu kişinin yasadışı etkinlik yürüttüğü,bu etkinliğin bir ceza yasası maddesinde suç olduğunu belirlediğimiz an harekete geçiyor,savcılıkla birlikte,soruşturma başlatılması ve dava açılması kararları veriyorduk.

-Soğuk Savaş döneminde KGB'nin elde ettiği en büyük başarı neydi?

Sanıyorum,çok sayıda başarılı operasyonumuz vardı.Sovyetler Birliği'ne karşı hazırlanan askerî ve siyasi plânlarla ilgili çok önemli istihbarat alıyorduk.Bilim-teknik istihbarat alanında da çok sayıda parlak operasyonumuz oldu.Ajanlarımız çok profesyonelce hareket etti.Bir zaman gelecek,dünya bütün bunların hepsini öğrenecek.Aslında bizim istihbaratımız,kadro açısından dünyanın en büyük örgütü değildi.Çok fazla para da harcamıyorduk.Ama,profesyonellik ve etkinlik yardımıyla,az parayla,önemli operasyonlar gerçekleştirdik.Ben,istihbarat bölümünün başında 19 yıl kaldım.Sanıyorum,bize düşen bütün görevleri yerine getirdik.

Başarılı Olduğu Ülkeler

-Yurtdışındaki operasyonlarda en çok hangi ülkedeki KGB ajanları daha başarılı oldu?

Tek bir ülkeden söz etmek doğru değil.Çok sayıda ülkede başarılı operasyonlar yaptık.Ama,hangi ülkelerde olduğunu anlatmak çok sıkıcı olur.

-Biz dinlemeye hazırız...

Ama hâlâ görevli olanları zor duruma düşürmek istemiyorum.Onları ve güvenliklerini korumak zorundayım.

-Soğuk Savaş dönemindeki en büyük başarısızlık neydi?

Herhalde,Karayipler bunalımı.O dönemde başarısız olan,kaba yapılan çok şey vardı.İyi ki,bir savaş patlamadı.Yine de sanıyorum,dünyanın nükleer bir savaşın eşiğinden döndüğü değerlendirmeleri abartılı.Kimse nükleer düğmeye basmak niyetinde değildi.Galiba,iki tarafın da istihbaratı iyi değildi.Yoksa,ne biz Küba'ya nükleer silah sokar,ne de Amerikalılar,böyle dramatik adımlar atardı.

-Sanıyorum,Yeltsin de KGB tarafından izleniyordu.Doğru mu?

Hayır,doğru değil.Yalnız,bazen öyle durumlar oluyor ki,şu veya bu kişinin telefonları,tesadüfen dinleniyor!

-Yeltsin,Ağustos 1991'de,KGB'nin kendisini izlediğini ve dinlediğini açıklamıştı.Doğru söylemedi o zaman?

Yeltsin'in böyle bir şey söylediğini,duymadım,okumadım.

"Çatışmalar önlenemedi"

-1988 yılında Fergana,1990'da Bakû,1991'de Vilnius.Bu olaylarda KGB'nin payı var mıydı?

Suç yalnız güvenlik organlarında değil,yerel yöneticilerde de.Bu çatışmaları önleyemediler.Ama bu olayların daha geniş boyutlara ulaşmaması,daha kanlı çatışmaların meydana gelmemesi bile başarı sayılır.Yani,olumlu ve olumsuz yönler var.

-Sovyetler Birliği'nin çıkarına olması koşuluyla,KGB'nin,etnik çatışmaları kışkırtma siyaseti var mıydı?

Hayır,etnik çatışma o kadar tehlikeli bir şey ki,hemen söndürülmesi gerekiyor.Böyle bir siyaset,en azından son otuz-kırk yılda,kesinlikle sözkonusu değildi.Tersine,olayları önlemeye çalışıyorduk.

-1991 yılındaki darbe girişimi ile ilgili kitap yazan yabancı gazetecilerden biri de benim.Bu konuyu araştırırken,sizin hakkınızda bazı ilginç iddialar öğrendim.Kitaptan alıntı yapıyorum:1956 yılındaki Macaristan olaylarına karıştığınız ileri sürülüyor.O zamanlar Macaristan'daki Sovyet elçiliğinde ikinci kâtiptiniz galiba?

Gerçekten de,Macaristan'da çalıştım.Büyükelçilik basın ataşesiydim.Andropov,büyükelçiydi.Görevim çok üst düzey değildi ama olup bitenleri izleme olanağım vardı.Orada hem devrimi,hem karşı-devrimi gördüm.İki tarafta da can kayıpları vardı,çok üzücüydü.

-Afganistan'da Amin yönetiminin devrilmesinde de,kişisel olarak sizin önemli rol oynadığınız söyleniyor.Amin yerine Babrak Karmal'ın iş başına getirilmesinde.Hattâ,Amin'in öldürülmesi operasyonunu sizin yönettiğiniz söyleniyor.

Bu konuda iddia çok.Doğal olarak,istihbarat bir kenara çekilmiş değildi,görevini yapıyordu.Biz aldığımız istihbaratı,yönetime bildiriyorduk.Ama tek bir kişinin operasyon hazırlayabileceğini sanıyorsanız,yanılıyorsunuz.Benim o dönemdeki görevim çok yüksek değildi,genel müdürdüm.Amin'i de,Karmal'ı da tanıyorduk.Amin,Afganistan'ı kanlı olaylara sürüklemiş,Karmal ise başarılı bir lider izlenimi vermişti.Afganistan'da işlerin kötüye gittiğini görünce,barışın bir an önce sağlanabilmesi için istihbaratımız,üzerine düşen görevi yerine getirmeye çalıştı.Kararlarımızın doğruluk oranı,tartışılabilir.Birkaç yıl sonra KGB,bu arada ben de,Afganistan'da barış ve ulusal uzlaşma için önemli çaba harcadık.15 Mayıs 1989'da askerlerimiz bu ülkeden çekildi.

"Tiyatroya gideceğim"

-Sovyetler Birliği'nin son dönemlerinde,Batı'da bir söylenti yayıldı:Perestroika ve Glasnost politikalarını Gorbachev başlatmadı,KGB plânladı.Böyle miydi gerçekten?

Hayır,olur mu böyle şey!KGB'nin böyle bir rolü yoktu.Bunu söylemek bile gülünç.Fakat,daha Andropov döneminde sistemimize yeni unsurlar getirilmesi gerektiği düşünülüyordu.Ama,Perestroika'yı KGB'nin hazırladığı yolundaki söylentiler,bir saçmalık!

-Bugün neler yapıyorsunuz?Bildiğimiz kadarıyla tiyatroya gitmeyi çok seviyordunuz.Gidebiliyor musunuz?

Ne yazık ki,şimdilik gidemiyorum,ama gideceğim.Bu arada,bir kitap hazırlamaya başladım.İnsanların tüm gerçeği bilmesini,benim ve arkadaşlarımın hareketlerini daha iyi anlamasını istiyorum.

-Teşekkür ederiz...

Ben de,Türk basınının temsilcileriyle tanıştığıma sevindim.Ülkemiz,Türkiye'ye karşı kayıtsız değil.Son yıllarda Türkiye'ye karşı sempatimiz arttı.Türkiye ile Rusya ve Türkiye-Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişmesi,herkesin çıkarına.Verdiğim bilgilerle,Türk kamuoyu Rusya'yı daha iyi anlayabilirse,görüşmemizi yararlı sayarım.Size,Türk halkına,mutluluk ve refah diliyorum...

*Vladimir Aleksandrovich Kryuchkov,"Türkiye'yi dikkatle izledik",Röportaj:Cenk Başlamış,Milliyet,17-19 Mayıs 1993.

***

"ABD sadece kendi çıkarlarını düşünerek hareket ettiği için,bizim açımızdan zor,uygun olmayan bir ortak.
Kısa süre önce bizim etki alanımız içinde yer alan bölgelere girdiler artık.
Türkiye ve İran ile ilişkilerimizi geliştirmemize,Irak'a dönmemize engel olacaklar,hattâ genel olarak Arap dünyasının tümüyle dışında tutmak isteyecekler.Bir sonraki aşama ise bizi Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan uzaklaştırmak.Ukrayna ile Gürcistan sadece başlangıç.Eğer biz geri adım atarsak Rusya'dan geriye hiçbir şey kalmaz.Rusya da Sovyetler Birliği gibi dağılır..."*Vladimir Aleksandrovich Kryuchkov,Komsomolskaya Pravda,Mart 2005.

***


Gorbachev ihanetine karşı 19 Ağustos 1991'de girişilen ancak geç kalınmışlığın getirdiği güç ve irade yoksunluğu neticesinde akim kalmış müdahalenin 25. yıldönümünde 23 Kasım 2007'de aramızdan ayrılan Vladimir Aleksandrovich Kryuchkov'un anısına...

16 Ağustos 2016 Salı

Soykırım ve "iştirak" meselesi/Halil Turhanlı*

Yazar Halil Turhanlı Agos için kaleme aldığı yazısında Fırat Aydınkaya'nın "1880'den 1915'e Kürt-Ermeni ve Soykırımdaki Kürt İştiraki Üzerine" başlıklı makalesinden yola çıkarak,Kürtlerin 1915 Soykırımı'ndaki rolünü irdeliyor.

Fırat Aydınkaya sıradan Kürtlerin 1915 Soykırımı'ndaki rolünü ele aldığı "1880'den 1915'e Kürt-Ermeni Hinterlandındaki Kısmi Soykırım ve Soykırımdaki Kürt İştiraki Üzerine" başlıklı makalesinde öncelikle bu rolün sanıldığından çok daha önemli olduğunu vurguluyor:"Kürt iştiraki olmasaydı soykırımın yine de icra edileceği,Kürt coğrafyası dışındaki soykırım pratiklerinden belliydi.Ne var ki Kürt iştiraki olmasaydı,Ermenilerin Kürt-Ermeni hinterlandından silinmesi bu kadar kolay olmazdı.Belki Ermeniler Anadolu'dan silinirdi ama Kürdistan'dan silinemezdi.Kürtlerin kahir çoğunluğu tıpkı Holokost sırasında Danimarka kralının Yahudilere sahip çıktığı gibi Ermenilere sahip çıksaydı,bu hinterland muhtemelen hâlâ devam ediyor olabilirdi."(1)

Kürtlerin Ermenilere karşı ölümcül ve yıkıcı şiddet uygulaması 93 Harbi'ni izleyen dönemde başlamıştı.Ermeni-Kürt topraklarında girişilen pogromlara iştirak etmişlerdi.Aydınkaya'nın da belirttiği gibi,1880'lerden itibaren başlayan ve 1915'te final yapan katliamlarla,kıyımlarla dolu bir sürece bu sürecin failleri olarak başından itibaren dâhil olmuşlardı.Devletten teşvik gördüler,ancak iştirake zorlanmadılar.Bu anlamda kendiliğinden katılmışlardı.Kürtlerin büyük bir kısmı Ermeni Soykırımı'nın gönüllü cellâtlarıydılar.

Bir kısmının aktif katılımında ekonomik çıkarlar etkili olmuştu,kuşkusuz.Öldürdükleri Ermenilerin mallarını,mülklerini talan ettiler,kurbanlarının mal varlıklarına el koydular.Tıpkı Ermeni Soykırımı'nın gerçekleştiği diğer yörelerdeki katiller gibi.

Kimdi bu gönüllü cellatlığa soyunanlar?Kimdi bu sıradan Kürtler?Aydınkaya bunların genelde aşiretlerin dışında kalan,aşiret bağları olmayan,büyük kısmı reaya Kürtler olduğunu söylüyor.Soykırıma aktif olarak katılmada ekonomik çıkarlarını gözetenlerin de genelde reaya olduğunu ekliyor.(2) Tarımla uğraşan kalabalık bir kesimdir bu.

Aydınkaya,Kürtlerdeki Ermenilere yönelik bu öldürücü ve yıkıcı şiddeti,Ermeni mallarının talanını anlamak için olayı aşiret sosyoloji,özellikle Ziya Gökalp'in bu konudaki görüşleriyle birlikte incelemenin gereğine dikkat çekiyor.(3) Ayrıca bu şiddetin bir başka kaynağı olarak Kürtlerdeki "hınç patolojisi"nin varlığına değiniyor.

Aydınkaya'ya göre Tanzimat reformlarından,modernleşme girişimlerinden hiç yararlanamayan Kürtler,Tanzimat'ın kaybedenleriydiler.Bu ve diğer bazı nedenler Kürtlerde "hınç patolojisi"nin gelişmesinde,büyümesinde etkili olmuştu.

Yirminci yüzyılın soykırımları modern dünyada,modernliğin ilkeleri uyarınca kurulmuş ya da henüz modernleşme sürecindeki toplumlarda vuku buldular.İyi örgütlenmiş bürokrasi hem Holokost,hem de 1915'te kitlesel ölümlerin sistemli bir biçimde gerçekleştirilmesi açısından gerekli ve mevcuttu.Yine her iki durumda,görünürdeki örgütlenmenin ardında bir de gizli ya da yarı gizli örgüt ve örgütlenmeler sözkonusuydu.

İttihat ve Terakki'nin gizli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa,Ermeni Soykırımı'nda çok etkili olmuştu.Bununla beraber geçen yüzyılın bu iki büyük dehşet verici kıyımı arasında imha araçlarının niteliği açısından belirgin bir farka da değinmek gerekiyor.Thomas Mann,"Nasyonal Sosyalizmin karakteristik ve gerçekten tehlikeli yönü,güçlü modernite ve ilerlemeye karşı olumlayıcı bir tavrın geçmiş düşleriyle kaynaşmış olmasıydı:Yüksek ölçüde teknolojik bir romantizm" der.(4)

Thomas Mann'ın sözleri modern teknolojinin Holokost'a nasıl ve ne ölçüde araç olduğunu özetliyor.Weimar'ın muhafazakâr aydınları teknolojinin akıldışı araçsallığını 1930'lar boyunca hararetle savundular.Naziler ise bunu bir proje hâline getirdiler ve uyguladılar.

Nazilerin Holokost'u gerçekleştirdikleri mekânların,ölüm kamplarının 1945 yılında açılmasından sonra kitlesel kıyımların,uzun ölüm yolculuğunun düzenlenmesinde modern teknolojiden nasıl yararlanıldığı çok net biçimde görüldü.Ölüm kamplarının inşası gaz odaları,öldürücü gazlar...Oysa Ermenilere yönelik etnik temizlik,toplu katliamlar Holokost ile kıyaslandığında hayli ilkel araçlarla gerçekleştirildi.Ermeniler bıçaklar ve palalarla boyunları boğazları kesilerek katledildiler.1915 Soykırımı'nın bu bakımdan Ruanda'daki soykırıma daha çok benzediği savı doğru.(5)

Ermeni Soykırımı'na devletin etnik temizlik için örgütlediği güçlerin dışında sıradan insanlar,devletle organik bağları olmayan siviller de aktif olarak katılmışlardı.Doğrudan devletçe örgütlenmemiş,ama devletten teşvik görmüşlerdi."Sıradan Kürtler" bu iştirakçilerin örneği.Oysa Alman halkının soykırıma doğrudan ve aktif olarak katılmadığı,Yahudileri ölüm yolculuğuna götüren trenleri boş gözlerle izlemekle yetindikleri yaygın olarak dile getirilir.İzleyenlerin masum sayılamayacaklarına dair en önemli itiraz Emmanuel Levinas'ın bizlere "ötekinin yüzü" karşısındaki sorumluluk yükleyen radikal etiğidir.

Ancak şu da var:Alman halkının pasif izleyiciler olarak kalmadıklarını ileri süren çalışmalar da yayımlandı.Daniel Goldhagen'in 1997 yılında yayımlanan ve yayımlandığı andan itibaren çok tartışılan,yoğun eleştiriler alan "Hitler's Willing Executionars (Hitler'in İstekli Cellâtları)" başlıklı kitabı bu konudaki en uç iddiaları içeriyor.(6)

Goldhagen bütün Alman halkını kapsayan ağır suçlamalar yöneltiyor.Holokost'un köklerini Almanların kolektif zihin dünyasında buluyor.Goldhagen'e göre anti-Semitizm Alman kültürünün ve karakterinin bir parçası,Alman halkının paylaştığı ortak bir duygu.Bu duygu Yahudilerin sistematik ve kitlesel olarak öldürülmelerinde birinci derecede etkili olmuştu.Ruhları,zihinleri Yahudi düşmanlığıyla dolu Alman halkı harekete geçmek için fırsat kolluyordu;Hitler ve onun inşa ettiği Nazi rejimi Almanlara duyguları,inançları doğrultusunda harekete geçme,sınırsızca davranma imkânı tanıdı."Yahudi sorunu" (Judenfrage) Nazilerden çok önce,Alman toplumunda hep olagelmiştir.Ölüm kampları da bu toplumu zihin ve ruh dünyasının sembolleriydi.Goldhagen'e yöneltecek ilk eleştiri Nazilerin ölüm kamplarında sadece Yahudileri değil;Romanları,göğüslerine pembe üçgen takılan gayleri,komünistleri de imha ettikleri.İkincisi,bütün bir Nazi vahşetini Alman halkının anti-Semitizmine bağlıyor.

Faşizmin tarihsel koşulları,hangi sınıfların destek verdiği Goldhagen'i ilgilendirmiyor.Weimer Almanya'sının karmaşık sınıf yapısını gözardı ediyor.Fabrika işçisi,ekonomik krizin çaresiz bıraktığı orta sınıf,dönemin Almanya'sında gün be gün sayısal olarak büyüyen ve politik gelişmeler karşısında nasıl tavır alacağı kestirilemeyen lümpen proletarya,Prusyalı toprak sahibi Junker'ler...Bunların hepsini homojen bir bütün içinde düşünüyor.

Ona göre hepsi de aynı ölçüde ve aynı yoğunlukta Yahudi düşmanı.Goldhagen böylelikle tam da Nazilerin kurguladığı idealize edilmiş,hiçbir içsel farklılaşma barındırmayan homojen halk (volk) mitini kabul etmiş oluyor!..

***

1-Fırat Aydınkaya ,"1880'den 1915'e Kürt-Ermeni Hinterlandındaki Kısmi Soykırım ve Soykırımdaki Kürt İştiraki Üzerine";Utanç ve Onur:
1915-2015 Ermeni Soykırımı'nın 100. yılı içinde;(haz.) Aydın Çubukçu ... [ve diğerleri],2. bs.,İstanbul:Evrensel Basım Yayın,2015,s.107.
2-Ferda Balancar'ın Fırat Aydınkaya ile Agos için yaptığı söyleşi (http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11405/bir-baska-acidan-kurtlerin-ermeni-soykirimindaki-rolu)
3-Fırat Aydınkaya,a.g.m.;Utanç ve Onur,a.g.e.,s.97.
4-Aktaran Jeffrey Herf ,Reactionary Modernism,Cambridge University Press,1984,s.2.
5-Fırat Aydınkaya,a.g.m.;Utanç ve Onur,a.g.e.,s.98.
6-Daniel Jonah Goldhagen,Hitler's Willing Executionars,New York:Vintage Books,1997.

*Halil Turhanlı,Soykırım ve "iştirak" meselesi,Agos,15 Ağustos 2016.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/16220/soykirim-ve-istirak-meselesi