29 Haziran 2011 Çarşamba

Filolojiden Milliyetçiliğe:'Ermeni Müziği'nin İkonu Rahip Gomidas


Din adamı,müzikolog,derlemeci,bestekar ve eğitimci Gomidas Vartabed,26 Eylül 1869'da Kütahya'da doğmuştur.(1) Asıl adı Soğomon Soğomonyan'dır.Bir yaşında iken annesini,on bir yaşında iken babasını kaybeder.Babasının ölümünün ardından,dini eğitim alması için,1882'de Eçmiadzin'e gönderilir.Burada devam ettiği ruhban okulunda Ermenice öğrenir,1890 yılında başdiyakoz rütbesini alır.1893'te 'Gomidas' adı ile rahip olarak atanır ve aynı yıl Eçmiadzin'deki ruhban okulunda müzik öğretmeni olarak görev yapmaya başlar.Bu dönemde halk müziği ile de ilgilenir,derleyip Hampartzum Notası ile yazıya döktüğü halk şarkıları için çoksesli düzenlemeler yapar ve bunları korolara okutur.İlk koro düzenlemesi 1891'de,Krikor Mehteryan'la birlikte yaptığı Agın (Eğin) ezgileri derlemeleri ise 1895'te yayımlanır.1896 yılında,müzik eğitimi için Berlin'e gönderilir.Oradaki konservatuarda kompozisyon,orkestra şefliği,şan ve müzikoloji eğitimi alırken,bir yandan da konferanslar verir ve makaleler yazar.1899'da Eçmiadzin'e dönerek müzik öğretmenliği ve koro şefliği görevlerini yeniden üstlenir.Bu dönemde çalışmalarını Ermeni Halk Müziği üzerinde yoğunlaştırarak birçok makale yayımlar;Tiflis,Berlin,Paris,Cenevre,Venedik,Iğdır,Bakü ve Batum'da konferanslar ve konserler verir.Aralık 1903'te,on üç Kürt halk şarkısının yer aldığı 'Kürt Ezgileri' adlı çalışması yayımlanır.Bu arada,Ermeni Kilise Müziği'nde kullanılan khaz notası üzerine de çalışmalar yapar.Müzikoloji çalışmalarını sürdürmek amacıyla,Sevan Manastırı'na çekilmek için Başpatriklik'ten izin ister.İsteğinin reddedilmesi üzerine,1910'da İstanbul'a gelir.Doğduğu şehir olan Kütahya'yı,Afyon'u,Eskişehir'i ve Bursa'yı ziyaret eder.İstanbul'da,üç yüzden fazla üyesi olan 'Kusan Korosu'nu kurar;bu şehirde kaldığı 1910-1915 yılları arasında koro çalışmalarını ve konferanslarını sürdürür.Bu çalışmalarını çeşitli Avrupa şehirleri,Mısır,Adapazarı,İzmir,Eçmiadzin ve çevresindeki şehirlere de taşır.

24 Nisan 1915'te,İstanbul'daki birçok diğer Ermeni aydınla birlikte sürgüne gönderilir.Birkaç ay sonra,ABD Büyükelçisi Morgenthau'nun arabuluculuğu sayesinde İstanbul'a dönebilir,fakat bir süre sonra akli dengesinin ciddi şekilde bozulmuş olduğu görülür.Ekim 1916'dan Nisan 1919'a kadar İstanbul Şişli'deki Lape Hastanesi'nde kalır,ardından Paris yakınlarındaki bir hastaneye nakledilir.Burada gitgide içine kapanıp etrafıyla ilişkisini kesen Rahip Gomidas,1935'te vefat eder.

Gomidas'ın müzisyen ve müzikolog olarak sürdürdüğü çok yönlü çalışmaların,Ermeniler arasında 19. yüzyılın son çeyreğinde hızlanmış olan ve genel olarak Osmanlı dünyasında da yoğun bir şekilde süren Batılılaşma hareketi içinde oldukça önemli bir yeri vardır.Gomidas,Ermeniler arasında 19. yüzyılın ortalarında başlamış olan folklor hareketini halk ezgileri derleyerek ilerletmiş,tatil için memleketlerine giden öğrencilerini derlemeler yapmaya teşvik etmiştir.Bir kısmı henüz ortaya çıkmamış olan bu koleksiyonun yaklaşık üç bin ezgiden oluştuğu tahmin edilmektedir.Derlediği ezgiler için çoksesli düzenlemeler yapmış;aynı ezgilerden yararlanarak,bilimsel yöntemlerle etno-müzikolojik makaleler de yazmıştır.

1912 yılında,Trablusgarp Savaşı'nda yaralanan askerler yararına para toplamak için Harp Okulu'nun salonunda düzenlenen bir konsere küçük bir koro ile katılmış ve Türkçe eserler okutmuştur.Mart 1915'te,yeni kurulan Türk Ocağı'nda dinletili bir konferans vermiştir.Konuşması sırasında,dernek başkanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey'in gözyaşlarını tutamadığı söylenir.Türk Ocağı üyelerinden Halide Edip Hanım (Adıvar)ve şair Mehmet Emin Bey'in (Yurdakul) Gomidas'la yakın ilişkileri olduğu,Gomidas'ın,Mehmet Emin Bey'in birkaç şiirini bestelediği bilinmektedir.Halide Edip Hanım da,hatıralarında,Rahip Gomidas'ın birçok kere evine gelip piyano çalmış olduğunu yazar.

Gomidas'ın,özellikle Ermeni Halk Müziği alanındaki çalışmalarında 'milli müzik' anlayışının ön planda olması ile,Türk Ocağı üyeleriyle kişisel ilişkiler kurmuş olması,ilk bakışta çelişkili bir durum olarak görülebilir.Ancak,20. yüzyıl başlarında,Ermeniler arasındaki kültürel milliyetçilik hareketinin halen 'Osmanlılık' kimliği çerçevesinde yürütüldüğü gözönünde bulundurulursa,bunun bir çelişkiden ziyade,'zamanın ruhu'na uyan bir durum olduğu söylenebilir.Aradan birkaç yıl geçtikten sonra,1915'te tutuklanan Gomidas'ın ve 'Osmanlı' kimliği taşıyan tüm Ermenilerin yaşadıkları ise,bize 'zamanın ruhu'nun belki de Gomidas'ın algıladığından farklı olduğunu düşündürüyor.

Edebiyat tarihçisi Marc Nichanian,20. yüzyıl Ermeni edebiyatını konu alan Le Deuil de la philologie [Filolojinin Yası] başlıklı çalışmasında,Gomidas'ın çalışmalarını,Batı'daki filoloji hareketinin bir yansıması olarak değerlendirir.Nichanian'ın filolojik anlayış ve Ermeni kültür hayatı üzerindeki etkilerine dair tespitleri,Gomidas'ın müzik alanındaki çalışmalarının soğukkanlı bir zeminde tarihselleştirilebilmesi için yeni bir çerçeve sunuyor.(2)

Filoloji,klasik ve en geniş anlamıyla,eski metinleri ve kökenlerini,dilbilimsel,tarihsel,edebi ve felsefi bir çerçevede,eleştirel yöntemlerle inceleyen disiplindir.Avrupa'da,18. yüzyılın sonlarında yapılan,Doğu dilleri,özellikle de Sanskritçeye ilişkin çalışmalarla başlayan modern filoloji,19. yüzyılın başlarında büyük bir hızla yayılmıştır.Filolojik hareket,Avrupa'da Eski Yunan kültürünün keşfedilmesi,taklit edilmesi ve benimsenmesi yoluyla bir Avrupalı kimliğinin keşfedilmesini sağlamış,19. yüzyıl boyunca Avrupa uygarlığının 'kimlik' tartışmalarının ve bu konuda geliştirilen düşüncelerin altyapısını oluşturmuştur.Modern 'ulus' kavramı da,filolojinin yayılmasıyla eşzamanlı olarak ortaya çıkmıştır.

Filolojik hareketin başlangıç noktasında,'yerli'nin ve onun 'kayıp' mitolojisinin keşfi yer alır.Filoloji,'yerli'nin kendi geçmişine dair bir bilinç ve hafızadan,dolayısıyla kendini tasvir etme kapasitesinden yoksun olduğu varsayımına dayanan bu anlayış doğrultusunda,'yerli'ye bir 'özkimlik' söylemi sunmayı amaçlamıştır.Filoloji için,yerel gelenekler ve sözlü kültür öğeleri,'yerli'nin bilincinde olmadığı,görünmeyen kimliğinin ve tarihinin tanıkları ve kalıntılarıdır.Sözkonusu 'keşif',arkeolojik ve etnografik incelemelerle yapılır;ulaşılan kültürel veriler sistematize edilerek bir 'etnografik ulus' icat edilir ve 'yerli'ye sunulur.Filoloji,böylelikle,'yerli'ye kim olduğunu gösterirken,'ulus' bilincini yaratması için kullanacağı çerçeveyi de verir.

Batı'nın,filolojik yöntemi 'Doğu' halklarına uygulamaya başlamasıyla ortaya çıkan Şarkiyatçılık,Doğu'yu araştırma nesnesi haline getirirken,bir 'Doğu' kurgusu da yaratmıştır.Bir sonraki aşamada,mercek altına alınan halklar arasındaki -Batı'yla temas halinde olan- bazı entelektüellerin bu kurguyu benimsemesiyle,filolojik yöntem,'yerli' tarafından,kendisi için kullanılmaya başlar.Şarkiyatçılık ve filolojik yöntemin yayılması,kolonyalizmin düşünsel temelleriyle de örtüşür;filoloji,Batı'nın 'Doğu' halklarına kendilerini tanımlamaları için sunduğu bir araç olarak,bir tabiyet ilişkisi yaratır.'Yerli'nin,kendine ait olan fakat göremediği kültür formlarının görünür hale getirilmesinin,hatta var olmasının yolu,bunların sanat aracılığıyla estetikleştirilmesinden geçer.Bu aşamada,sözkonusu kültür,'öteki' yani Batılılar tarafından da anlaşılır hale gelir.Sanat,kültürel öğeleri birleştirirken,sözkonusu halk da bu 'ortak' öğeler etrafında birleşerek bir 'ulus'a dönüşür.'Ulus' olduklarının bilincine,Şarkiyatçılığı kendilerine uygulayarak,yani Batı'nın gösterdiği aynaya bakarak varan halklar arasındaki Batılılaşma hareketi bu çerçevede anlam kazanır;Şarkiyatçılığın tanımı da,Batılı bakışın 'Doğulular' tarafından özümsenmesi ile tamamlanır.

Batı düşüncesinin bir ürünü olan filoloji hareketi 'dışarıya' yayılırken,ilk olarak Yunanistan'da (Mora Yarımadası'nda) ve Sırplar arasında etkili olur.Ermeniler arasında da,hemen hemen eşzamanlı olarak Mıkhitaryanlar aracılığı ile yaygınlaşan bu hareket,yüz yılı aşkın bir süre boyunca düşünsel hayata damga vurmuştur.18. yüzyılda Venedik'e yerleşmiş olan ve dönemin Ermeni entelektüel dünyası içinde çok önemli bir yere sahip olan Mıkhitaryanların,özellikle,kaybolmuş olan ve sadece Klasik Ermenice tercümeleri ile bilinen,Hristiyanlık öncesi ve hemen sonrasına ait bazı Eski Yunanca metinler üzerine -filoloji hareketinden bağımsız olarak,önceden beri- yaptıkları çalışmalar,Avrupa filolojisinin dikkatini çeker.Ermeni filoloji hareketi 1810'larda başlar ve Gugas İnciciyan,Minas Pıjışkyan,Karekin Sırvantzyants,Yervant Lalayan,Manuk Apeğyan,Mıgırdiç Emin gibi aydınların dil,tarih,arkeoloji,folklor ve coğrafya alanlarındaki çalışmalarıyla hız kazanır.19. yüzyıl boyunca,birçok kuramsal kitabın yanı sıra Ermeni folkloru derlemeleri de yayımlanır;bu derlemeler,20. yüzyılın başlarında gelişen,yerel gelenekleri estetikleştirerek Batılı anlamda bir 'milli kültür' yaratma projesinin ana malzemesi olur.Bu yöndeki ilk adımlardan biri,müzik alanında,Gomidas tarafından atılmıştır.Gomidas'ın,Ermeni halk ezgilerini 'yabancı etkilerden arındırıp' Batı armonisi çerçevesinde düzenleyerek bir 'milli müzik' yaratmak amacıyla yürüttüğü sistematik çalışmalar,dönemin Ermeni edebiyatçıları için de bir model oluşturmuştur.Çağdaşı olan ünlü yazar Hagop Oşagan (1883-1948),Gomidas hakkında şu ifadeleri kullanır:"Emektar bir rahip,bize artık yabancı olan şarkılarımızı alıp tecelli kadar mucizevi bir müziğe dönüştürdü."(3)

"Ermeni müziği Gomidas'la başlar" gibi bir önermenin bugün Ermeniler arasında sıklıkla tekrarlanıyor ve genel kabul görüyor olması,Batılılaşmanın ve Şarkiyatçılık ürünü bir 'ulusal kültür' anlayışının ne denli içselleştirilmiş olduğunu gösterir.

1-Bu bölümde yer alan,Gomidas'ın hayatına dair biyografik bilgiler,Toros Azadyan'ın 'Gomidas Vartabed' adlı kitabı (1931) ve Hagop Cololyan Siruni'nin 'Gomidasin Hed' ('Gomidas ile',1968) başlıklı makalesinden derlenmiştir.

2-Marc Nichanian,Le Deuil de la philologie (Entre l'Art et le Témoignage-Littératures Arméniennes au xxe siécle-2),Cenevre 2007.

3-Hagop Oşagan,Mehyan 3,İstanbul 1914,s.40.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Aram K'erovbean&Altuğ Yılmaz,"Klasik Osmanlı Müziği ve Ermeniler",Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi Vakfı Kültür Yayınları,İstanbul,2010,EK 1,s.139-143.

Öldükten Sonra/Cemal Granda


Atatürk öldükten sonra cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü,Savarona Yatı'nı hiç görmemiş.Gezmeyi istemiş.Yatı İnebolu'ya çağırdılar.Biz de Savarona ile İnebolu'ya gittik.

Orada öyle rıhtım falan yok.Kıyıdan uzakta demirledik.İsmet İnönü motorla yata geldi.Her tarafını gezdi ve beğendi.Kısa bir yolculuk yapıp İnebolu'dan Zonguldak'a gittik.İnönü orada yattan inerek,trenle Ankara'ya hareket etti.

Aradan üç yıla yakın bir zaman geçmişti.Yıl 1941,Haziran 22...Atatürk'ün ölümünden sonra ben yine Deniz Yolları İşletmesi kadrosunda Savarona yatında görevliydim.Artık eski imtiyazlı durumum kalmamıştı.Yani Türkiye Cumhurbaşkanı Atatürk'ün hizmetlisi değildim.Sadece İsmet İnönü yata gelince hizmetini yapıyordum hepsi o kadar.

O zamanın Başbakanı olan Refik Saydam'la,Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu,İstanbul'a gelmişler.İsmet İnönü ile Savarona yatına binmişler.Gelibolu'ya doğru bir gezi yapıyorlardı.Güvertede İsmet İnönü ile Refik Saydam,başbaşa vermiş,konuşuyorlardı.Konu,İkinci Dünya Savaşı ve Türkiye'nin nazik durumuydu.O zaman çok zor durumda bulunuyorduk.Derken salondan güverteye Saraçoğlu çıktı.Cumhurbaşkanı ile Başbakan'ı öyle başbaşa düşünür vaziyette görünce:

-"Yahu ne var bunda düşünecek?Tarafsız olduğumuzu ilan ettik,anlattık.Buna rağmen çatarsa çatar,harp yaparız.Çatmazsa zaten mesele yok" diye düşündüm.Bu görüşmeden sonra Çanakkale Boğazı'na doğru hareket ettik.Refik Saydam ve Şükrü Saraçoğlu İstanbul'da kaldılar.

O zaman dört bir yanımız ateşle sarılmıştı.İkinci Dünya Savaşı tüm hızıyla sürüyordu.Almanlar,Stalingrad ve Moskova kapılarına dayanmışlardı.Her an başımızda tehlike çanları çalıyordu.Her sabah gözlerimizi,kendimizi ateşin içinde bulabileceğimiz bir güne açıyorduk.Hepimizin sinirleri bozulmuştu.Gelibolu'da birçok general ve yüksek rütbeli kurmay subayı yata geldiler.Güvertede yine memleketin durumu ve savaş gücü konuşuluyordu.İnönü herkesin düşüncelerini dinliyor ve not alıyordu.Biz de hizmeti düzenli yapmaya,pot kırmamaya çalışıyorduk.Konukları en iyi şekilde ağırlamak istiyorduk.

İnönü,genç bir kurmay subayına şöyle sordu:

-"Almanlarla harp edersek muvaffak olur muyuz?"

Subay düşünmeden şu cevabı verdi:

-"Paşam,bizi Almanlar Trakya'da yenerler.Fakat Anadolu'da başlarına bela oluruz."

Bunun üzerine İsmet İnönü,"Yaa!" diyerek başladı kendi anlatmaya:

-"Şimdi Almanlar saatte seksen kilometre ilerliyorlar.Bu durum karşısında Ruslar bir buçuk ayda yenilirler.Bu bizim için de büyük kazanç olur.Kafkasları alırız.Türkiye'nin nüfusu da 38 milyon olur.(O zaman nüfusumuz sadece 18 milyondu) Aynı zamanda Bakü petrollerine de kavuşuruz."

İnönü sevinç içindeydi.Kabına sığamıyor,adeta gelecekteki Türkiye'yi yaşar gibi oluyordu.Bu sırada yanında bulunan Amiral Şükrü Okan'a dönerek:

-"Rus donanması ne olur?" deyince:

-"Paşam,Beykoz önlerinde demirler.Gemilerin kamalarını alır,savaşın sonunu bekleriz" karşılığını aldı.

Bu görüşme sırasında yatta bulunan Fahrettin Altay,İnönü'ye:

-"Paşam,İran savaşa girer mi?" diye bir soru sormuş ve şu karşılığı almıştı:

-"İran'a harp yok."

Bunları duyunca ileride belki ağzımdan laf kaçırırım diye korktum.Daha fazla duymamak için kamarama çekildim.Ne olur,ne olmaz.Fakat aksilikler korktukça üzerime geliyordu.

Baktım,İsmet İnönü'nün yirmi yıllık hizmetlisi Osman Efendi kamaramın kapısını aralamış:

-"Cemal,şimdi Hitler radyoda,Rusların bir buçuk ayda yıkılacaklarını söyledi" deyince ben de:

-"Yıkılırsa yıkılsın.Bize ne?" dedim.

Biraz sonra yine aynı arkadaş geldi:

-"Goebbels radyoda.Rusların bir buçuk ayda yıkılacaklarını söyledi" deyince ben de gayet saf bir şekilde:

"Ulan aptallığın alemi yok.Bu iş bir buçuk ayda olmaz" diye,Rusların sanıldığı kadar hafif olmadıklarını,İsmet Paşa'yla aynı düşüncede olmadığımı söyledim.

Bizim bu konuşmalarımızı meğer kamarot Faruk not eder,dururmuş.Farkında bile değildim.Hepsini İsmet Paşa'ya yetiştirmiş.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Cemal Granda,Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri,Kent Kitap,Ankara,2007,s.387-389.

26 Haziran 2011 Pazar

Selanik'ten Ne Çıkar?/Cemal Granda


Atatürk uysal bir insan değildi.Hatta haşin olduğu dahi söylenebilir.Böyle olduğu halde çok terbiyeli,çok olgun,çok merhametli,çok hoşgörülü bir insandı.Temiz kalpliydi,alçak gönüllüydü.Gösterişten uzaktı.Vazife başında laubaliliğe yer vermez,fakat özel yaşantısında sevdiklerinin nazını çekerdi.Dostlarına,arkadaşlarına vefalıydı.Zaten Atatürk'ün en büyük üstün hallerinden biri de kin ve garez gibi insani duyguların üzerine çıkabilmiş olmasıdır.Bağışlamayacağı suç yok gibiydi.Birçok hataları gördüğü halde görmezlikten gelirdi.Kendisine sofrada kafa tutan Dr. Reşit Galip olayında da ona karşı kin tutmamış ve sonunda affederek Milli Eğitim Bakanı bile yapmıştı.En büyük meziyetlerinden biri de çabuk affetmesiydi.Kimleri ne zaman affedeceğini de çok iyi bilirdi.Hırsı çok çabuk geçerdi.

Bir gün Çankaya'da eski Köşk'te Selanikli Berber Mehmet ve Berber Rıdvan'la antrede oturmuş konuşuyorduk.Berberlerin ikisi de Atatürk'ün hemşehrisi olduklarından kendilerini imtiyazlı sayarlar,yüksekten konuşurlardı.Bu şekilde şaka da olsa böbürlenerek dolaşmalarına,kendilerine poz vermelerine çok tutulur,fakat yine renk vermemeye çalışırdım.Fakat bütün dikkatime rağmen aramızda yine de tartışmalar eksik olmazdı.

O gün yine onlar zayıf tarafımı bulmuşlar,bana şakadan takılıyorlar:

-"Biz Selanikliler olmasaydık siz kurtulamazdınız" diyorlar,ben de cevap olarak:"Biz kendi kendimizi kurtardık.Selaniklilere ihtiyacımız yok.Hem Selanik'ten çıksa çıksa Yahudi çıkar" diyordum.

O sırada merdivenleri yavaş yavaş inen Atatürk'ü görmemiştik.Konuşmalarımıza istemeyerek kulak misafiri olmuş ki,o akşam sofrada bir Selanikli olan Nuri Conker'e damdan düşer gibi sordu:

-"Nuri Bey,Selanik'ten ne çıkar?"

O anda beynimin karıncalandığını duyar gibi oldum.Demek korktuğum başıma gelmiş,Atatürk antrede konuştuklarımızın hepsini duymuştu...Nuri Conker,Atatürk'ün nazını çektiği,kaprislerine katlandığı eski bir çocukluk arkadaşı olduğu için aklına eseni söylemekten çekinmeyen biriydi.Elde ettiği aşırı imtiyazlar yüzünden ciddi ciddi "Sen çekil de,biraz da biz cumhurbaşkanlığı yapalım" diyecek kadar ileri gittiği zamanlarda bile Atatürk gülüp geçer,işi şakaya boğardı.Fakat bu seferkinin şakaya gelir yanı yoktu.

Nuri Conker,sanki bütün konuştuklarımızı biliyormuş da,beni korumak kararını vermişçesine:

-"Bol Yahudi çıkar Paşam" demesin mi?

Bunun üzerine Atatürk,yüzünde alaylı bir gülümsemeyle daha önce kulağına çalınmış dedikoduların tümüne karşılık verdi:

-"Benim için de bazı kimseler,Selanikli olduğumdan,Yahudi olduğumu söylemek istiyorlar.Şunu unutmamak lazımdır ki,Napolyon da Korsikalı bir İtalyan'dı.Ama Fransız olarak öldü ve tarihe Fransız olarak geçti.İnsanların içinde bulundukları cemiyete çalışmaları lazımdır."

O günkü kadar utandığımı ve Atatürk'ün karşısında küçüldüğümü on iki yıllık hizmetim süresince hiç hatırlamıyorum.Belki de ömrüm boyunca benim için en büyük utanç da bu olmuştur.O günden sonra Selanik kelimesini bir daha ağzıma almadım.

-------------------------------------------------------------------------------------

*Cemal Granda,Atatürk'ün Uşağının Gizli Defteri,Kent Kitap,Ankara,2007,s.195-196.

**Cemal Granda Manisa'nın Salihli ilçesinde doğdu (1910).Bursa Sultanisi'nde okudu.On beş yaşında İstanbul'a gelerek Denizyolları İdaresi'nde çalışmaya başladı.Çok sayıda Avrupa limanını gezdi.3 Temmuz 1927 tarihinde Mustafa Kemal'in hizmetine girdi.Bu tarihten ölümüne kadar on iki yıl geceli gündüzlü sofracı ve hizmetli olarak çalıştı.Çankaya Köşkü'nde ve Dolmabahçe Sarayı'nda sabahlara dek süren meşhur sofra sohbetlerinin canlı şahidi oldu.Onun ölümünden sonra,bir süre emniyet gözetiminde tutuldu.Yazması yasak olduğu için gizli olarak kaleme aldığı Mustafa Kemal'e ilişkin hatıralarını Zonguldak'ta derledi...

3 Haziran 2011 Cuma

Nâzım Hikmet'in CHP'ne cevabı!../Mina Urgan*

(...) Nâzım Hikmet'i,çocukluğumda,yani onbeş yaşından önce,ancak üç kez görebildim.Oysa büyüdükten sonra,onu yakından tanımaya can atıyordum.Yalnız büyük bir şair olduğu için değil;çok duyarlı,çok iyi yürekli,çok saf bir insan olduğu için onu yakından tanımak istiyordum.Nâzım Hikmet'in bu insan yanını Kemal Tahir'e hapishaneden yazdığı mektuplarda görmüştüm ve şairliğine hayran olduğum kadar insanlığına da hayran kalmıştım.

Nâzım'ı ilk gördüğümde oniki yaşındaydım.Kadıköy'de bir dost evinde akşam yemeğinden sonra,"Celile'nin oğlu,buralarda bir yerde karpuz sergisi açmış;gidip şuna bakalım" dedi annem.O sıralarda Şefika'nın gözünde bu gencecik şair henüz Nâzım Hikmet değil,arkadaşı Celile Hanım'ın oğluydu sadece.Bense pek bilmiyordum kim olduğunu.Geceleyin karpuz sergisine gittik.Nâzım,karpuzla kavun yığınları arasında,yerdeki samanlara uzanmış,eli şakağında,yatıyordu.İlkin güzel sarı bir kaplana benzettim onu.Bir kez daha bakınca,kaplanların vahşetinden tümüyle arınmış olduğunu gördüm.Kaplandan çok,o da Oğuz Atay gibi,bir kediye benziyordu.İnce uzun bir delikanlının boyunda görkemli bir sarmandı.

Bir-iki yaş daha büyükken,ikinci karşılaşmamız Yalova vapurunda oldu.Halet ve ailesiyle oraya bir gezintiye gitmiştik.Uzaktan akraba olduklarından,Çambel'ler Nâzım Hikmet'i tanıyorlardı.Ben de onun şairliğini biliyordum artık.Gelgelelim,o acayip çocukluk dönemimin olanca ukalalığıyla,Baudelaire'in ve Rimbaud'un şiirlerini onunkilerden çok daha fazla sevdiğimi söyledim.Beni hiç terslemeden gülümsedi;"ben de onları severim" dedi.Ve Baudelaire'in "Le Balon" şiirini,Fransızca olarak başından sonuna kadar ezbere okudu.

Üçüncü ve son görüşmemiz,ben onbeş yaşındayken,evimizde bir akşam yemeğinde oldu.Yemekten sonra,Falih Rıfkı,Nâzım'a uzun bir nutuk çekti:Mustafa Kemal'in devrimlerini sürdürebilmek amacıyla Cumhuriyet Halk Fırkası'nın onun gibi ileri görüşlü genç aydınlara gereği varmış.Çok sorumluluk gerektiren önemli görevler verilebilirmiş ona.Nâzım Hikmet,kendi siyasal ve toplumsal görüşlerinden en küçük bir ödün vermeden,gönül rahatlığıyla girebilirmiş fırkaya,vb. (Kesinlikle anımsamıyorum ama,belki mebusluktan bile laf edilmiştir bu arada.) Nâzım bir tek şey söylemeden dinliyordu.Sonunda Falih Rıfkı'nın belagatı tükenince,"bitti mi?" diye sordu.Hafif bozulan üvey babam,"bitti" dedi.O zaman Nâzım,kahkahalar ata ata bir divanın üstüne atladı;gülmekten kırılarak divanda yuvarlanmaya başladı.Üvey babam artık fena halde bozulmuştu.İskemlesinden kıpırdayamıyor,Nâzım'a şaşkın şaşkın bakıyordu.Bütün bunlar olurken lafa hiç karışmayan annem Şefika,o sırada harekete geçti."Ayağa kalk,Nâzım!" diye emretti,Nâzım ayağa kalkınca,Şefika ikinci bir emir verdi "eğil,Nâzım!" Nâzım eğilip de annemin hizasına gelince,Şefika,"şap" diye onu alnından öptü.Sonra gene gitti,sofraya oturup sustu.

Bu sahnenin tam anlamını anlayamamıştım o sırada.Ama üvey babamın bu delikanlıyı kandırmak istediğini,hiç başarılı olamadığını;annemin de "Celile'nin oğlu" dediği gencin bir "aferin" hak ettiğini vurgulamak istercesine,onu alnından öptüğünü kavramıştım.

1938'de,üniversite öğrencisiyken,Nâzım Hikmet'in 38 yıl yatmak üzere hapse atıldığı günlerde aklım başıma gelmişti.Bir solcuydum artık ve Nâzım'ın benim gibi düşünenlerin şairi olduğunu biliyordum.Kendisi hep içerideydi ama,şiirleri hapishaneden kaçardı ara sıra.Bunlar elimize geçince,daktiloda hemen yedi kopya çıkarır,tanıyıp güvendiklerimize dağıtırdık gizlice.Yaşıtlarım bunu anımsarlar;"saadet zinciri" denilen,saçma sapan bir mektuplaşma olayı vardı eskiden:O "saadet zincirini" alınca,kopya edip başka birine yollardınız,saadet zincirinin kopmaması için.Nâzım Hikmet'in şiirleri de bizim umut zincirimizdi.Nâzım'ın bizlere verdiği umut zincirinin hiç kopmaması,sesinin hep duyulması gerekiyordu...

*Mina Urgan,Bir Dinozorun Anıları,49. bs.,İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,1999,s.241-243.

Nazım ve Ali Rafiev/Kemal Anadol


Bulgaristan'da devrimci şiiri sevenler,Nazım'ı daha görmeden tanıyorlardı.Ali Rafiev** de onu çeviriden değil,aslından okuyarak tanımış,şiirlerinin hem ideolojik,hem sanatsal,hem de yeni biçimine hayran kalmış,müthiş etkilenmişti!

Onunla BKP adına yüzyüze gelmeden önce,böyle bir psikolojik hazırlığı vardı.

Ama bu hazırlık boşa çıkmıştı!

Nazım,sanattaki özgürlüğü,politikada da yaşamak isteyen bir komünistti!Leninci parti yapısının çelik disiplinine bir yere kadar uyabiliyor,bir yerden sonra denetimden sıyrılıyordu.Umulmadık bir anda,haksız gördüğü bir uygulamayı sergilemek ve sahiplerini suçlamaktan çekinmiyordu.Hatta bu nedenle,geçmişte partiden çıkarıldığı bile olmuştu.Ali Rafiev bunları bilmiyordu.

Nazım da Ali'yi tanımıyordu!

İlk kez karşılaştığı yirmi yedi yaşındaki bu Deliormanlı Türk komünist,sekterdi,disiplinliydi ve partisine sarsılmaz bir inançla bağlıydı.Kavgalarla yoğrulan bir geçmişten geliyordu.Gösterilen hedefleri vuran,Gestapo'ya saldıran "profesyonel devrimci" kadrolar içinde sivrilmiş,Bulgaristan Komünist Partisi'nde bileğinin hakkıyla yükselerek genç yaşında Merkez Komitesi üyesi olmuştu.

Onun için,partinin verdiği her görevi başarıyla yapmak ve kusursuz sonuçlandırmak önemliydi!

Nazım'ın sağlık durumu pek iyi değildi.Bu nedenle parti,Ali'den olabildiğince hafif,yoğun olmayan bir program istiyordu.Oysa Nazım halka temasa susamıştı.Aydınlarla tartışmak,sıradan emekçilere dokunmak istiyordu.

Ülkesinde,şiirlerinin basılması bir yana,okunması bile yasaktı!Onun okurları buradaydı oysa.Hem de nüfusunun önemli bir bölümü Türk olan Bulgaristan'da.Onların izlenimini merak ediyordu.

Sosyalizmin kuruluşunda karşılaşılan sorunları,bulunan ve aranan çözümleri,her şeyi,her şeyi görmek,öğrenmek,bilmek istiyordu.

Hem bugünlerde en büyük sorun göçtü.Bulgaristan'dan Türkiye'ye yönelen göç dalgası!

Göçün nedenlerini,göç edenlerden öğrenmek iyi olacaktı.Belki de önlemeye katkısı olabilirdi!

Nazım ile Ali,birbirini seven ama bir türlü anlaşamayan iki tip oluşturuverdiler!

Biri,uzun yıllar demir parmaklıklar arkasında düşlediği,mutlu,esenlikli,gönençli insanlardan oluşan sosyalist toplumu,bir an önce görmek,yaşamak isteyen bir sanat ve heyecan adamı!

Diğeri,1951'in "Soğuk Savaş" ortamında,varolma mücadelesi veren ve yüzlerce sorunla kavgalı,henüz yedi yaşındaki sosyalist iktidarın parti yöneticisi!

Her yerde,her şeyde,eski düzeni diriltme umudu taşıyan "iç düşman"ın izini arayan,gereğinden fazla duyarlı ve bu nedenle "proleterya diktatörlüğü"nü daha da yoğunlaştırma eğilimli sekter bir uygulama adamı!

İkiye bölünmüş dünyada,sosyalist bloğun en güneyinde,kapitalist sistemin iki üyesi Yunanistan ve Türkiye'yle sınırdaş,"dış düşman"a karşı kendini tecavüze açık sayan Bulgaristan'ın,eli tetikte yöneticisi!

Ali Rafiev,Nazım'ı hem dinlendirmek,hem de gezi programını tartışmak üzere Çamkoru'ya,yazlığına götürdü.Çamkoru,Bulgar çarının da dağ evi bulunan eski,yüksek ve havadar bir mesire yeriydi.

Parti konukevine gittiler.Öğle yemeği için özenle hazırlattığı masaya davet etti Nazım'ı.Yüksek dağdan akan buz gibi sularda yakalanmış nefis alabalıklar geldi sofraya.

Nazım balıklara imrenerek baktı ve sordu:

-Hani bunun limonu?

Ali'den kısa bir yanıt aldı:

-Limon ithali için döviz ayıramadık henüz!

-Ali yoldaş,bizde bu balığı yoksullar bile limonsuz yemez!

Rafiev kızdı.Bulgaristan'ın içinde bulunduğu ekonomik koşulların zorluğunu vurguladı.İlaç için döviz ayırmakta zorlanan bir ülkenin,limon ithal etmesi hem lüks,hem de komikti!

-Dur yoldaş,dedi Nazım.Ben de bilirim sıkıntıları.1924'te Kaplan tarafından vurulan Lenin için de limon lazım olmuş.Yabancı elçiliklere haber salınmış bulunamamış,hatta Petrograd'a sorulmuş yine bulunamamış!

Ama lafa limon sıkma,bu kadar yıl sonra,Bulgaristan'da...

Bir türlü anlaşamıyorlardı.

Belki yanılıyordu ama,Ali Rafiev,Nazım'ın davranışlarında müfettiş tavrı seziyordu.Galiba Bulgaristan önderlerine de inancı yoktu!

-Hem bana salt bir Türk olarak yaklaşıyor,diye düşündü.Bana,"Senin için ne gerekiyorsa sağlarım" dedi.Oysa ben parti yöneticisiyim be!Onun ihtiyaçlarını karşılamak için varım!

Fazla tartışmamaya karar verdi."Nazım çok büyük şair" diye düşündü."Büyük devrimci ve heyecan adamı.Bu kadar duygu yüküyle politika yapılmaz!"...

-------------------------------------------------------------------------------------

*Kemal Anadol,Karşıyaka Memleket : Bir Ayrılık Romanı,Milliyet Yayınları,İstanbul,1998,s.248-250

**Ali Rafiev (1924-) Almanlara karşı direnişe katılmış,1944'te Bulgaristan Komünist Partisi'ne girmiş ve Merkez Komitesi üyeliğine kadar yükselmiştir.Sovyet Rusya'da ideolojik eğitimden de geçen Rafiev 1959-1967 arasında Silistre Valiliği'nde bulunmuştur.1974'te Stara Zagora'dan (Eski Zağra) milletvekili seçilmiştir.1977'de Çekoslovakya'ya,Prag'a elçi gönderilmiştir.1981'de elçiliği sürerken yapılan seçimlerde,bu kez Varna milletvekili seçilmiştir.1986'ya kadar ise Kardzhali (Kırcaali) milletvekili olarak siyasi kariyerini noktalamıştır.

Aralık 1984'deki "soy'a dönüş" hareketine karşı çıktığı gibi bu hareketin 70'lerin başında hayata geçirilmesine Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi içindeki konumu pahasına mani olmuştur.1973'de "soy'a dönüş" hareketine karşı olan tavrını değiştirmesi şartıyla tekrar BKP'ne davet edilmişse de tereddütsüz reddetmiştir.BKP MK'ne ise onun yerine Yeni Işık gazetesinde başredaktörlük görevinde de bulunan ve Aralık 1984'teki "soy'a dönüş" hareketine de ismini gönüllü olarak Kalin Kalinov şeklinde değiştirerek destek verecek olan Fahreddin Halilov getirilmiştir.