Hiç şüphesiz,konunun bu çok yönlülüğü,bütün unsurları aynı potada eritmemizi güçleştirmektedir.Bu da objektif çıkarımlarda bulunabilmemizin önünde önemli bir engeldir.Kürt sorunu ile ilgili yazılan pek çok eserde sözkonusu olgunun belli bir yönüne vurgu yapılmakta (büyük güçlerin müdahaleleri,toprak ağalığı sorunu,Kürt milliyetçiliği vb.) ve konuyla ilgili "genel tablo"nun merkezine oturtulmaktadır,bu durum objektif yorum geliştirmeyi güçleştirmektedir.Genel toplumsal kabuller ve "günlük" kaygılar da Kürt problematiğinin bilimsel bir şekilde ele alınmasında ve konunun tarihsel süreç içerisinde kavranmasında önemli engel oluşturmaktadırlar.Öyle ki,Kürt tarihine ilişkin pek çok eserde sözkonusu olguya dönemin içinden değil,çağdaş bir gözle bakılmış ve bugünün kaygılarıyla yeni bir "dün" yaratılmıştır.Bunlarda amaç,hiç şüphesiz belli bir görüşe ideolojik ve tarihsel "altyapı" sağlamaktır.Bu tarihsel yanılsama gerek Türk milliyetçiliği,gerekse Kürt milliyetçiliği kaygısıyla yapılabilmektedir.Sözgelimi bir kısım yazarlar -her ne kadar bu görüş artık pek revaçta olmasa da- Kürtlerin Türk asıllı olduklarını savunurlarken veya konuyu sadece büyük güçlerin Kürtleri kışkırtmalarına indirgerlerken,(1) diğer bazı yazarlar ise Kürt tarihini "efsaneleştirmekte" ve her türlü isyan olgusunu "mazlum halk" imgesi çerçevesinde açıklamaktadırlar.(2)
Konunun önemli uzmanlarından sayılan Hamit Bozarslan'ın şu ifadeleri yanlı bakış açısına ve tarihin bir araç olarak kullanılmasına iyi bir örnek teşkil etmektedir:"Tarih hemen hemen her alana girmekte ve Kürt toplumunun mutlak varlığına anahtar sayıldığı için,entelektüel üretimin gerçek ortak bir zeminini oluşturmaktadır.Teknik olarak,geçmiş zaferler ve yenilgiler,övünçler ve trajedilerin anlaşılmasıyla eşit derecede üstünlükte bir vasıtadır;öte yandan,kültürel,ideolojik ve politik bir söylem olarak Kürt milliyetçi iddialarını meşru kılmanın tükenmez bir kaynağıdır.Kürtlüğe bir anlam kazandırmak yoluyla,ayrıca Kürt milletini kurmanın önündeki engellerin nasıl daha yüksek derecede bir politik ve/veya askeri seferberlikle veya daha büyük içsel bağlılık ve dayanışmayla üstesinden gelineceğini göstermektedir."(3) Aynı şekilde Abbas Vali'nin "tarihi,geçmişin özünü incelemek veya tarih içinde Kürtlerin ulusal kökeninin ortaya çıkışı ve gelişmesinin temelinde yatan sözümona sürekliliği bulmak için değil,Kürt milliyetçiliğinin başlangıçlarını ortaya çıkarmak ve ötekinin yüzü olarak oluştuğunu göstererek maskesini düşürmek için kullanmaktayım,"(4) şeklindeki söylemi de tarihe "dışarı"dan bakmanın benzer bir örneğidir.Zira burada tarih "bugünün" iddialarına meşruiyet kazandırmanın bir aracı olmaktadır.
Çalışmamızın konusunu oluşturan Bitlis İsyanı (1914) objektif bir şekilde ele alındığı takdirde Kürt sorunu ile ilgili önemli çıkarımlara varmamızı sağlayacak niteliktedir.Zira isyanın çıktığı dönem Türk siyasi ve entelektüel hayatının en hareketli zaman dilimlerinden birini oluşturmaktadır.Ayrıca,Kürtlerin Osmanlı siyasi yapısı içerisindeki son büyük isyanıdır.Bu nedenle,Kürt siyasi hayatı üzerine yapılan araştırmalarda önemli bir tarihsel evreyi teşkil etmektedir.
Bir diğer husus da,kullandığımız kaynaklar ve bunların önemidir.Dönemin Bitlis Rus konsolosluk raporlarını esas aldığımız bu çalışmanın sağladığı iki yarar vardır.İlk olarak,sözkonusu dönemde,Kürtlerle en çok ilgilenen ve Osmanlı'nın doğu vilayetlerine en çok müdahalede bulunan devlet olan Rusya'nın Bitlis İsyanı'ndaki rolünü veya bu isyana nasıl baktığını "içeriden" anlamak ve bu yolla Rusya'nın Kürt politikasına ilişkin genel bir tahlil yapabilmek;ikinci olarak ise,olayların çağdaş tanıkları olan konsolosluk raporlarını tarihsel bir gözle değerlendirerek devrin Kürt siyasi yapısını analiz edebilmek.
Bitlis İsyanı'nı Meydana Getiren Şartlar:Ondokuzuncu Yüzyılın Birikimi
Bitlis İsyanı diğer tüm tarihsel olgular gibi belli bir birikimin sonucudur.Her tarihsel vaka,kendinden önceki devirlerin/olayların birikimini taşır,aynı şekilde Bitlis İsyanı'nın da arkasında "ondokuzuncu yüzyılın Kürt sorunu" ve bunun devinimi bulunmaktadır.
Şunu ifade edebiliriz ki tüm ondokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu,doğu vilayetlerinde düzeni tam olarak sağlayamamıştır.Birbiri ardı sıra gelen karışıklıklar,isyanlar vb. olaylar pek çok yerde Osmanlı otoritesinin fiili olarak uzun süre için ortadan kalkmasına sebep olmuştur(5) ve bu ortam içerisinde "imparatorluğun en uzun yüzyılı" doğu vilayetlerinde "merkezileşme" savaşımı içerisinde geçmiştir.
Henüz ondokuzuncu yüzyılın başında Osmanlı'nın doğusunda pek çok yerel Kürt beyi ortaya çıkmıştır.Osmanlı'nın Sultan Selim döneminde bölgeyi fethinin ardından tesis edilen siyasi ve ekonomik yapı içinde yer tutan yerel Kürt beyleri ondokuzuncu yüzyılda oldukça güçlenmişler ve bir nevi "devlet içerisinde devlet" haline gelmişlerdir.(6) Elbette bu durum karşısında,ülkeyi merkezileştirme siyaseti güden II. Mahmud yönetimi,beylikleri tasfiye harekatına girişmiştir.Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısı doğu vilayetlerinde merkez ile yerel Kürt liderler arasındaki çatışmalarla geçmiştir.Özellikle,Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın Osmanlı İmparatorluğu'na başkaldırması ve önemli başarılar kazanması sonrası Said Bey,Revanduzlu Muhammed Paşa,İsmail Bey ve Bedirhan Bey gibi yerel Kürt beylerinin önderliğinde bir dizi isyan çıkacaktır.(7) Ancak,tüm bu isyanlar Osmanlı ordusu tarafından sırasıyla bastırılmış ve bir nevi devlet ikinci kez doğu vilayetlerini fethetmiştir.Konunun önemli uzmanlarından Wadie Jwadieh,Sultan Mahmud'un 1830'lu yıllarda Kürt yarı otonom rejimlerini ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri hakkında şöyle demektedir:"...itaatsizliği ve serkeşliği cezalandırmayı ve sonunda Osmanlı otoritesini bölgede yeniden kabul ettirmeyi amaçlamaktan ziyade,bu toprakları yeniden ele geçirerek bölgeyi doğrudan Osmanlı hakimiyeti altına almayı amaçlayan bir girişimdir."(8)
Hiç şüphesiz,isyanların bastırılabilmesindeki en önemli sebep Kürtler arasında belli bir birlik olmamasıdır.Her ne kadar pek çok yazar bu tür isyanlara "milliyetçi" bazı anlamlar yüklemeye kalksalar da,bunların hepsi merkez-yerel çatışmasından kaynaklanan isyanlardır.Sözgelimi dönemin ve hatta bütün zamanların en ünlü Kürt ayaklanmalarından Bedirhan İsyanı'nda (1843-1847) bile "milliyetçi" öğeler bulmak zordur.Bedirhan Bey'in para bastırması veya kendi adına hutbe okutması(9) ve yine kendi egemenliği altındaki toprakları genişletmesi daha çok yerel bir beyin kendi otoritesini ve nüfuzunu yaymak isteyişine benzemektedir.
Bir diğer husus da,Bedirhan Bey'in bulduğu ilk fırsatta bölgedeki Hristiyan unsurlar olan Nasturilere saldırmış olmasıdır.(10) Elbette bunda,bölgede sürekli faaliyet gösteren İngiliz ve Amerikan misyonerlerinden duyulan rahatsızlık da kışkırtıcı bir etki yaratmıştır.(11) Bedirhan Bey'in özellikle Hristiyan unsurlara saldırmasından oldukça rahatsız olan Avrupalı devletler,Osmanlı hükümetine bu isyancının ortadan kaldırılması için baskı yapmaya başladılar.Nitekim 1847'de Bedirhan Bey'in Osman Paşa tarafından kuşatılıp tutsak alınmasıyla,bu ünlü ayaklanma sona ermiştir.(12)
Bedirhan İsyanı'ndan kısa bir süre sonra çıkan Yezdanşir İsyanı da yine benzer karakterdedir.1854'te Osmanlı kuvvetlerinin Kırım Savaşı'nda Ruslar karşısında zor durumda bulunmasından yararlanarak isyan eden Yezdanşir,1855'te Bitlis ve Musul vilayetlerinde ayaklanmayı hızla yaymıştır.Bir süre sonra 60 bin kişiye kadar ulaştığı söylenen isyancılar arasında Yezidi Kürtler ve Nasturiler de bulunmaktadır.(13) Ancak,çok büyük boyutlu bu isyan Osmanlı kuvvetleri tarafından zor da olsa bastırılmıştır.Bunda yine Kürtler arasında belli bir "genel amaç" veya planlama olmayışının etkili olduğunu söyleyebiliriz.Önemli bir husus da Yezdanşir'in daha önce Bedirhan Bey isyanı bastırılırken devlete yardım etmiş olmasıdır.(14) Bundan dolayı,bölge yönetiminin kendisine verilmesi gibi bir çıkar uman Yezdanşir'in,istekleri gerçekleşmeyince Osmanlı hükümetine karşı düşmanca bir tutum içerisine girdiği söylenebilir.(15)
Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki Kürt yerel isyanlarının bastırılmasının ve beylerin tasfiye edilmesinin belki de en önemli sonucu Kürtler arasında dinsel liderlerin nüfuzunun oldukça güçlenmesidir.Sosyo-ekonomik yapıları sebebiyle,Bedirhan Bey gibi liderlerin yokluğunda otorite boşluğuna düşen Kürtler için en önemli yol göstericiler şeyhler olmuştur.Bu husus Jwadieh tarafından şöyle ifade edilmektedir:
"Şeyhlerin Kürtler arasında bu şekilde,ulusal liderlik konumuna yükselmeleri sadece dini konumlarından dolayı gördükleri itibarın bir göstergesi değildir.Bunun ötesinde bu durum,büyük beyliklerin ortadan kaldırılmasından sonra,halk arasında yeterli ve gerekli prestije sahip cismani liderlerin çıkmamış olmasının bir sonucudur.Kürtlerin şeyhleri lider olarak kabul etmekte gösterdikleri heves,Kürt halkının varolan iktidar boşluğunun doldurulması yönünde duydukları ihtiyacın ne kadar büyük olduğunu gözler önüne sermektedir.Dahası bu heves,Kürt halkının hafızasında yaratılan boşluğu da ele vermektedir.1847'den beri,aşiret toplumunun bütün ideallerini kendinde cisimleştirmiş olan bir liderin yokluğu,Kürtlere hem anlaşılmaz hem de olağandışı görünmekteydi.Bu durum,Kürtlerin değer sistemlerine de zarar vermekteydi.Diğer arkaik ve savaşçı halkların çoğu gibi Kürtlerde de kahramanlara tapan bir anlayış hakimdi.Aşırı derecede dar görüşlü olan bu halk,hala kahramanlık çağının hüküm sürdüğü bir zamanda,kendi içlerinden birinin onlar üzerinde otoritesini kurmasını dört gözle beklemekteydi."(16)
Böylece,Kürtler arasında şeyhlerin otoritesinin güçlendiğini ve buna bağlı olarak dinsel taassubun arttığını görmekteyiz.Bu durum,özellikle 1878 sonrası Kürt-Ermeni çatışmasının hızla ivme kazanmasına sebep olacaktır.Böylece,başlangıçta yerel bazı beylerin isyanları şeklinde başlayan Kürt sorununa yeni bir halka olan Kürt-Ermeni mücadelesi eklemlenecektir.
1880'de isyan eden ünlü Şeyh Ubeydullah da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Ermeni olaylarına karışmış,Ermeni köylerinde gasp ve yağma faaliyetlerine girişmiş bir şahsiyettir.(17) Şeyh Ubeydullah 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda büyük bir Kürt birliğine kumanda etmiş,fakat Ruslar tarafından yenilgiye uğratılmıştır.Kürtler için yegane yolun İran ve Türkiye parçalarını birleştirerek bağımsız bir Kürdistan'ın kurulması olduğuna inanıyordu.Ancak yönettiği iki ayaklanma da,1879 Behdinan,1880 İran saman alevinden başka bir şey değildi.Emir Bedirhan'dan farklı olarak Kürt yurdunun küçük bir parçasını bile denetleyemedi.İran çıkartması pek parlak değildi.Nitekim Miyandewab kentini yağmalayarak,Kürtlerin "düzenli savaşmayı bilmediklerini" bir kez daha gösterecekti.(18)
Ondokuzuncu yüzyılın sonuna kadar devam eden bütün bu Kürt isyanlarında karakteristik bazı hususlar vardır.İlk olarak,çoğu zaman bir dış destek aranmış ve genellikle bu Rusya olmuştur.Özellikle Osmanlı-Rus savaşları sırasında bazı Kürt aşiretlerinin Rusya'nın yanında yer aldığı veya tarafsız kaldıkları görülmektedir.(19) İkinci olarak,Kürt kitlelerin bir kısmı her türlü kaos ortamında veya her isyanda,buldukları ilk fırsatta -özellikle Ermenilere karşı- yağma ve gasp faaliyetlerine yönelmişlerdir.(20) Üçüncü olarak,yine dönemin tanıklarının ifadelerine göre Kürtler arasında bir "milliyetçilik" veya birlik yoktur.(21)
Bu "uzun yüzyıl",sonraki Kürt siyasi hareketine entelektüel anlamda çok fazla katkı sağlamamıştır,ancak bir nevi "hoşnutsuzluğun" birikimini yapmıştır.Ondokuzuncu yüzyılda gelişen tüm olaylar,merkez-yerel çatışması,Ermeni sorununun ortaya çıkışı ve gayrimüslimlerin hukuki durumlarını düzeltmeye yönelik reform vaatleri,büyük güçlerin sürekli müdahaleleri,imparatorluğun yaşadığı ekonomik sıkıntılar vs. hepsi Osmanlı hükümetinin Kürtler nezdinde prestijini azaltmıştır.
Bitlis İsyanı'nın İç ve Dış Sebepleri
Bitlis İsyanı,katılan kişi miktarı olarak orta ölçekte bir ayaklanmadır,ancak yarattığı etkiler bakımından çok önemlidir.İsyanı hazırlayan bir "beyin takımı",siyasi-entelektüel grup vardır ve bir plan dahilinde çalışılmıştır.Bu da hükümetin isyanın etkilerinden oldukça çekinmesine neden olmuştur.Sözkonusu ayaklanmanın sebepleri ile ilgili olarak ise şunu ifade edebiliriz ki,Bitlis'teki olayların nedenleri ve orada belli bir kitleyi harekete geçiren hususlar çeşitlilik arzetmektedir.
Her şeyden önce 1908'de Meşrutiyet'in yeniden ilanı ve bununla birlikte girilen nispeten özgürlükçü ortam,imparatorluğun diğer unsurları gibi Kürtleri de derinden etkilemiştir.Özellikle basın hayatındaki gelişmeler,(22) farklı görüşlerden ve her milletten kesimlerin kendi gazetelerini çıkarmaya başlamaları(23) Kürt entelektüellerini bu yönde çalışmaya teşvik etmiştir.(24) Bu dönemde basında Kürtlerle ilgili pek çok makaleye,yazıya rastlandığı gibi,Kürtler tarafından (Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti tarafından) da "Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi" çıkarılmıştır.Bu gazetede Kürtlerin ve doğu vilayetlerinin siyasi ve sosyo-ekonomik durumuna ilişkin pek çok yazıya rastlanmaktadır.(25)
Meşrutiyet'in getirdiği ikinci bir husus ise,pek çok siyasi örgütün kurulması olmuştur.İmparatorluğun çeşitli unsurlarının kendi politik örgütlerini,derneklerini kurdukları bu dönemde Kürtler de Osmanlı Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti (1908),Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (1908),(26) Kürt Hevi Talebe Cemiyeti (1912)(27) gibi önemli bazı örgütler kurmuşlardır.(28) Bunlar tabiidir ki Kürt entelijansiyası açısından politize olmanın göstergeleridir.Bunun yanında,Kürdolog Lazarev Muş,Diyarbakır,Bitlis,Erzurum,Musul,Bağdat vb. yerlerde -yukarıda saydıklarımızın şubesi niteliğinde veya bağımsız- pek çok Kürt örgütünün kurulduğunu,ancak bunların "milliyetçi" Kürtlerin kontrolünde olmadığını söylemektedir.(29) Buna karşılık,1908 yılında Bitlis'te kurulan "Kürt Kulübü"nün ise hükümet karşıtlarınca yönetildiğini ve hatta Kürt halkının silahlanması ve eğitimi ile uğraştığını bildirmektedir.Ancak,bu kulüp 1909 yılında diğer Kürt kulüpleriyle beraber kapatılmıştır.Her ne kadar Kürt kitleler için Müslümanlık veya Osmanlılık Kürtlükle yakın anlam teşkil etse de,bu tip örgütlerin varlığı,yirminci yüzyılın başında Kürt kitlelerinin de politize olmaya başladıklarının işareti sayılmalıdır.
Türklerin ve imparatorluğun asker-bürokrat sınıfının -tüm etnik ve milli unsurlar devletten ayrıldıkça- Osmanlıcılık düşüncesinden Türkçülüğe veya Türk milliyetçiliğine doğru kaymaları da Kürt aydın sınıfını bir hayli etkilemiştir.Özellikle Türk Ocağı'nın kısa süre içerisinde büyümesi(30) ve ülkedeki en yaygın örgütlerden biri haline gelişi(31) ve doğrudan Türk milliyetçiliği propagandası yapması bazı Kürtlerde tepki yaratmıştır.Sözgelimi Celadet Bedirhan,Mustafa Kemal'e yazdığı mektubunda "bu ocaklar size Türk milliyetçisi yetiştirdiği gibi,bize de Kürt milliyetçisi yetiştiriyordu" demektedir.(32) Bu hususta,Hamit Bozarslan ise şunu ifade etmektedir:"Doğmakta olan Kürt milliyetçiliği,hem Ermeni milliyetçiliğinden hem de İstanbul'un kozmopolit ortamında giderek daha çok saldırganlaşan Türk milliyetçiliğinden etkilendi ve onlara bir karşılık şeklinde gelişti."(33)
Bütün bunların yanında,Bitlis İsyanı'nın belki de daha doğrudan iki sebebi ise Kanun-i Esasi'nin yeniden yürürlüğe konması ve Ermenilerle ilgili reform vaatleridir.Kanun-i Esasi ile gayrimüslimlerin hukuki statüsünün imparatorluğun Müslüman unsurlarıyla eşitliğe kavuşturulmak istenmesi ve bir yandan da büyük güçlerin,Ermenilerin durumlarının iyileştirilmesi için Osmanlı Devleti'ne baskı yapmaları,özellikle II. Abdülhamid döneminde elde ettikleri yerel imtiyazları kaybetmek istemeyen Kürtler arasında hoşnutsuzluk yaratmıştır.Nitekim bu nedenle İkinci Meşrutiyet dönemi boyunca pek çok kez Osmanlı hükümetinden şeriat yasalarının yeniden tesis edilmesini ve Ermenilere ilişkin reformların iptalini talep etmişlerdir.(34) Bunun yanında,yağmacılık,gaspçılık vb. faaliyetlerin dışında,sırf reformlardan ve anayasanın ilanından ötürü Ermeni köylerine saldırdıkları da olmuştur.(35)
1891'de Hamidiye Alayları'nı(36) kuran ve imparatorluğun diğer unsurlarının birer birer ayrıldıklarını gördükçe,İslamcı bir politika ile Müslüman unsurları birarada tutmaya çalışan II. Abdülhamid(37) hiç kuşkusuz Kürtler arasında büyük bir prestije sahipti.II. Abdülhamid'in 1909'da tahttan indirilmesi Kürt kitlelerin gözünde Meşrutiyet yönetiminin ve İttihatçıların "İslam karşıtları" olarak addedilmesine sebep olmuştur.(38) Bu da kitlelerdeki hoşnutsuzluğun başka bir sebebidir.
İttihat ve Terakki yönetiminin pek çok yağmacı Kürt grubu cezalandırmaya girişmesi de,belli kesimlerde rahatsızlık yaratmıştır.Özellikle Balkan Savaşları'ndan sonra dikkatini Anadolu ve Arap vilayetlerine yönelten(39) ve oldukça enerjik askeri önlemler almaya başlayan İttihatçı yönetim doğu vilayetlerini elde tutmak için elinden geleni yapmaktadır.Bu konuda,Rusların Kafkas askeri karargahının çıkardığı ve askeri ajanların verdiği bilgilere dayanan bir yayında şöyle denmektedir:"Hükümetin Kürt politikası son zamanlarda ciddi bir şekilde değişti.Türk yöneticileri,çeşitli düzensizliklerin bastırılmasında ellerini bağlayan Balkan Savaşı'nın bitmesiyle birlikte çok enerjik bir şekilde hareket etmeye ve büyük başarılar sağladıkları çözümleyici önlemler almaya başladılar."(40)
Hükümet Kürt yağmacılarla ne kadar mücadele etse,bölgeye nasiha heyetleri gönderse,(41) hatta yer yer Abdülhamid'den devralınan İslamcılık politikasını Kürtleri kendi tarafına çekmek için uygulasa da,(42) 1904'te Rus askeri gözlemcilerin aşağıdaki ifadesi İkinci Meşrutiyet dönemi için de geçerlidir:"Bitlis,Musul,Diyarbakır ve Harran bölgesindeki durumla ilgili sonuç olarak söylenebilir ki,büyük idari merkezlerde ve onların civarında belli bir hukuki düzen hissediliyor.Zira burada Türk yöneticileri ve askerleri var,mahkemeler kuruluyor ve vergi toplanıyor.Ancak,bunların 10-20 kilometre ötesinde Türk devletinin egemenliği sona eriyor;buralarda sivil halkla olan ilişkilerde aracı olarak karşımıza tam egemen bir ağa veya kutsal bir şeyh çıkıyor ve geçmiş yüzyıllardan kalan bir düzen var."(43) İşte bu düzen her türlü dinsel liderin isyanına ortam hazırlamaktadır.Nitekim Bitlis İsyanı'nda da liderin bir şeyh olması tesadüf değildir.
Hiç kuşkusuz,isyanın önemli sebeplerinden ya da destekleyicilerinden biri de Rusya'dır.İmparatorluğun pek çok unsurunun dış destek de alarak bağımsızlığını elde etmesi ve özellikle Rusya'nın Ermenilerin koruyuculuğunu üstlenmesi Kürtleri de dışarıdan yardım almaya yöneltmiştir.Kürtler arasında yabancı destek konusunda iki temel eğilim vardır:İngiltere ve Rusya.(44) Genelde doğu vilayetlerinin güney kesimlerindeki Kürt aşiretleri İngiltere'yi desteklerken -Şeyh Mahmud Berzenci örneğinde olduğu gibi- daha kuzey kesimlerdekiler ise Rusya'ya yakındırlar.Ancak,Kürt aşiretlerinin geneli ile bölgede sürekli faaliyet gösteren Rus görevliler arasında diğer tüm devletlerin görevlilerinden daha sıkı bir ilişki ve işbirliği olduğunu söyleyebiliriz.(45)
Bizim konumuz açısından önemli olan husus ise,Bitlis İsyanı'nın hazırlayıcılarının da Rus yanlısı olmalarıdır.Sözgelimi ayaklanmanın başlıca liderleri Molla Selim,Abdurrezzak,Bedirhan,Simko,Şeyh Taha,Yusuf Kamil Bedirhan Osmanlı karşısında Rus desteğine güvenmektedirler.(46) Özellikle Abdurrezzak,(47) uzun yıllar boyunca Rusların kontrolündeki Erivan'da veya İran'ın Hoy şehrinde kalmış ve Rusların Kürtlerle ilişkilerinde aracı rolünü görmüştür.Aynı zamanda Rusya onu Kürt ve Ermeni ittifakı yaratabilecek bir aracı olarak da görmüş ve bu yolda çalışması için teşvik etmiştir.(48) Buradan şu sonucu çıkarabiliriz ki,Rusya da Kürtlerin Ermenilere olan saldırganca tavrından ve Kürt-Ermeni çatışmasından rahatsızdı ve bir Kürt-Ermeni ittifakı yoluyla doğu vilayetlerini kontrol altına almak istiyordu.Bunun yanında Abdurrezzak'ın Hoy'daki Rus konsolos vekili ile yaptığı görüşmedeki şu sözleri onun Rusya'ya eğiliminin boyutlarını göstermektedir:"İran ve Türk baskısı altında Kürtler,Avrupa uygarlığı ile tanışabilmek için şu ana kadar imkan bulamadılar.Halkın eğitimi ile hiç ilgilenmeyen İranlılardan bir şey beklenemez.Türkler de bizim soydaşlarımızı hep karanlıkta tutmaya çalıştılar.Bu nedenle Kürtler gelişimlerini tamamlayamadan ilkel bir durumda kaldılar.Bu arada,bu halkın Rusya ile yakınlaşması,onu uygarlıktan uzak tutan yüzlerce yıllık karanlığı yıkıyor ve uygarlığı kuzeyden almasını sağlıyor."(49) Rus arşiv belgelerinde Abdurrezzak'ın Rusya'dan destek talebine ilişkin çok sayıda belge bulunabilir.Bunlarda Abdurrezzak genelde bir Kürt isyanı çıkarılması durumunda Rusya'nın desteğine güvenip güvenemeyeceğini sormakta veya doğrudan Ruslardan,planlanan isyan için yardım istemektedir.(50)
Rusya da çoğu zaman Kürtlerle yaptığı görüşmelerde,onlara güvence vermekte ve gereken desteği vereceğini bildirmektedir.Hatta pek çok kez bizzat Rus yetkililer Kürtlerden destek istemiştir.Özellikle,gelecekte Osmanlı ile savaşı "kaçınılmaz" gören Rusya,bazı Kürt liderlere bu "kaçınılmaz savaş durumunda Kürtlerin yardımını hesaba katabilir miyiz"(51) şeklinde sorular yöneltmiş ve olumlu cevaplar almıştır.Hiç kuşkusuz Rus yetkililerin raporlarında ifade edildiği üzere burada amaç bir "Kürdistan" kurmaktan ziyade,olası bir savaşta çıkarılacak bir Kürt isyanı yoluyla Osmanlı hükümetinin gücünü başka taraflara yönlendirmek ve ayrıca Türkiye'nin içişlerine karışmak için bahane bulmaktır.(52)
İşte bütün bu unsurlar doğrudan veya dolaylı olarak Bitlis İsyanı'na etki yapmışlar,bazı Kürt unsurların Osmanlı yönetimine karşı isyan etmesine sebep olmuşlardır.
Bitlis İsyanı (1914)
Birinci Dünya Savaşı öncesi doğu vilayetlerinde çeşitli hareketlenmeler vardı.Bu hareketlenmelerin merkezi ise Bitlis idi.Abdurrezzak ve Simko Rus kontrolündeki İran'dan,Molla Selim,Şeyh Şahabeddin vb. isyan liderleri ise doğrudan Osmanlı'nın doğu vilayetlerinden,Bitlis'te bir isyan hazırlama çabasındaydılar.
Bu dönemdeki Kürt hareketi,Rusya'nın Bitlis konsolosu Shirkov'un raporlarına oldukça açık biçimde yansımıştır.Sözgelimi 20 Mart 1913 tarihli raporunda şöyle demektedir:"Bitlis vilayetinde Kürtler henüz bağımsızlıklarını ilan etmediler.Siirt sancağındaki Beşiri'de Bedirhan Kürtleri halktan kendi yararlarına vergi toplamaya başladılar ve elçiliğe ilettiğim 23 numaralı raporda da yazıldığı gibi bir jandarmayı öldürüp,birini de yaraladılar.Kısa süre önce Bitlis valisi,Siirt sancağındaki Garzan ve Beşiri'ye iki Kürt ileri gelenini göndererek,Adikan ve Pencar aşiretlerini barıştırmaya çalıştı.Sözkonusu sancakta Kürtler arasında huzursuzluklar ve Türk hükümetine karşı hareketlenme artıyor..."(53) 1914 başlarında ise,yine Shirkov'un ifade ettiği üzere vilayette durum daha da kötüleşmiştir.Kürtler silahlanmaya başladıkları gibi,Osmanlı hükümetini Ermeni reformlarının uygulanmaması konusunda tehdit etmektedirler.(54)
Tabii şunu da ifade etmemiz gerekir ki,ondokuzuncu yüzyılın Kürt hareketlerinde olduğu gibi,Bitlis vilayetindeki isyana hazırlanan Kürtlerin amaçları ve talepleri arasında da belli bir birlik yoktur.Tıpkı ayaklanma nedenlerinin çeşitliliği gibi amaç ve talepler de farklıdır.Bu durumu Shirkov şu şekilde ifade etmiştir:"...Kürtlerin amaç ve taleplerinde bir birlik yok.Kürtlerin bir kısmı Kürt beyliği kurulmasını istiyor;başka bir kısmı sadece Kürtler için reformlar yapılmasını istiyor;üçüncü bir kısım Ermeni reformlarının durdurulmasını istiyor;dördüncü bir kısım ise Türkleri bölgeden atmak istiyor.Ancak genel olan bir şey var ki,bütün Kürtler öyle ya da böyle Türk yöneticilerine karşı harekete geçmek istiyor ve silahla yapılacak çatışmadan da kaçınmıyorlar."(55)
Bitlis İsyanı Mart 1914'te çıkmıştır.Bu isyanı,üç yıl boyunca Abdurrezzak,Molla Selim,Yusuf Kamil ve Bedirhan soyundan diğer bazı şahsiyetler hazırlamıştır.Şeyh Taha ve Simko da isyanın hazırlanmasında rol almışlardır.Bazı kaynaklarda Molla Selim'in isyanın başlangıcında İngiltere'den yardım talep ettiği,oradan ret cevabı gelince Rusya'ya yöneldiği iddia edilmektedir.(56)
İsyanın patlak vermesine Molla Selim'in tutuklanması sebep olmuştur.Molla Selim,isyan hazırlığı içerisinde Osmanlı hükümetine karşı propaganda yaparken yetkililerce tutuklanmıştır.Böylece bir ay sonra çıkması planlanan isyan,erken başlamıştır.(57) Bu durum elbette isyancılara olumsuz bir şekilde yansımıştır.Molla Selim tutuklu halde Bitlis'e götürülürken Kumaç'ta 700 kadar silahlı Kürt tarafından zaptiyelerin elinden kurtarılmıştır.(58) İşte bu olay isyanın başlangıç sinyali olmuştur.
Bundan sonra Kumaç köyü hareketin merkezi olmuştur.Pek çok yerden isyana katılmak için Kürtler gelmiş ve isyancıların sayısı 9 Mart'ta 4 bini bulmuştur.Kürtler savunmayı güçlendirmek için köyün etrafına mevzi ve siperler oluşturarak,köye bayrak asmışlardır.Bu arada Hultik köyündeki Ermeni demirciler,Molla Selim'in siparişi üzerine Kürtlere savaş baltaları imal ediyorlardı.Olek köyünün Ermeni demircileri de Kürt savaşçılara bıçak imal ediyorlardı.(59)
Bundan sonra,Bitlis'e iki saat uzaklıkta bulunan isyancıların amacı şehir merkezine girmek ve resmi kurumları ele geçirmekti.(60) Yerel yönetimin ise isyancıları durdurmak için yeterli askeri gücü yoktu.(61)
Kürt isyancıların temel talepleri şunlardı:Şeriatın yeniden tesisi,Osmanlı idarecilerin "Kürdistan"dan atılması ve Ermeni reformlarının durdurulması.(62) Burada da görüldüğü üzere dinsel taassup ve Ermenilere duyulan hoşnutsuzluk yine Kürt hareketinde belirleyici olmaktadır.Abdurrezzak Bedirhan,Yusuf Kamil,Bedirhan,Şeyh Taha ve diğerleri ne kadar "milliyetçi" olarak nitelenebilecek amaçlar gütseler de,imtiyazlı statülerini devam ettirmeyi temel amaç edinen yerel Kürt ağaları ile şeyhlerin talepleri yine harekette belirleyici olmaktadır.
Bundan sonra Molla Selim,Ermenilerle görüşerek,isyanın onlara yönelik olmadığını ifade etmiştir.Ancak,Ermeniler yine de paniklemişlerdir ve Ermeni metropoliti Ermeni patriğine bir telgraf göndererek Ermeni halkın tehlikede olduğunu bildirmiştir.Hristiyan nüfusun korkmasının başlıca iki sebebi vardı.İlk olarak,isyancılar Kanun-i Esasi ile getirilmiş olan Müslim-gayrimüslim tüm Osmanlı tebaasının kanun önünde eşit statüde kabul edilmesi hükmüne karşıydılar.İkinci olarak,Kürtler daha önce pek çok kaos ortamından Ermenileri gaspetmek ve yağmacılık için yararlanmışlardı.(63) Ayrıca,-Çeto Beşar gibi- pek çok Kürt çete lideri ve yağmacının da bu isyana iştirak etmesi Ermenilerin bu kadar paniklemesinde etkili olmuştur.(64)
Bitlis valisi Mazhar Bey,bu olaylar karşısında sıkıyönetim ilan etmiş ve sonrasında ise isyancılarla görüşmeler yapmıştır.(65) Ancak bunlardan bir sonuç alınamamış ve sonuçta Mazhar Bey yeterli görülmeyerek yerine Siirt mutasarrıfı Abdülhalik Bey vali olarak atanmıştır.
Yeni vali,Bitlis Kürtlerinin Molla Selim ile ilişkilerini kesmek için şehrin etrafına jandarma devriyelerini koydurtmuştur.Molla Selim ise askerlerini konuşlandırmak için Bitlis'e yakın bir yer arıyordu.Bu nedenle dört askerini Bitlis'in yanı başındaki Ermenilerin Hindirakatar Kilisesi'ne yolladı.Fakat gidenler jandarmanın pususuna düşüp tutuklandılar.(66) Bunun üzerine Molla Selim tutuklanan dört savaşçısının derhal bırakılması için valiye haber yolladı.Eğer serbest bırakılmazlarsa 25 Osmanlı jandarmasının esir alınacağını söyledi.(67) Vali ise Molla Selim'in talebini kabul etmediği gibi,askerlerini Kumaç'a doğru yürüttü.Ancak,burada isyancılar askerleri püskürtmeyi başardılar.Bundan sonra,Kürt isyancıları 1 Nisan'ı 2 Nisan'a bağlayan gece öbek öbek şehre girdiler.2 Nisan Perşembe günü 1.200 civarında Kürt ayaklanmacı şehre girdi.Görgü tanıkları yalnızca 700'ünün elinde silah olduğunu bildirmektedirler.Geri kalanlarının elinde ise kılıç,balta,kürek,hançer,bıçak ve çakmalı tüfek olduğu belirtilmektedir.(68) Bundan sonra isyancılar belli bir süre şehre hakim olmuşlardır.
3 Nisan'da ise Bitlis'e diğer vilayetlerden yardım gelmiştir.(69) Bunun yanında bazı dini şahsiyetlerin ve Kürt ileri gelenlerinin isyancıları değil de Osmanlı tarafını desteklemesi isyancıların gücünü iyice kırmıştır.(70) Bir süre sonra ise Kürtler hükümet kuvvetleri ve çevre bölgelerden gelen destekle şehirden atılmışlar ve dağılarak kaçmaya başlamışlardır.(71)
Tüm isyancıları takip eden Osmanlı yönetimi,(72) ilk aşamada 42 isyancıyı tutuklamış ve yaklaşık 150'sini de ölü veya yaralı olarak etkisiz hale getirmiştir.(73) Bu arada,23 Nisan günü 11 Kürt ölüm cezasına çarptırılmış ve 7 Mayıs sabahı bunlar idam edilmişlerdir.İçlerinde isyanın en önemli şahıslarından Şeyh Şahabeddin ve Seyyid Ali de bulunmaktadır.(74)
Molla Selim ise,beraberindeki üç yandaşıyla birlikte Bitlis'teki Rus elçiliğine sığınmıştır.Bunun üzerine,Osmanlı hükümeti birçok kez Molla Selim'in verilmesi için Rusya'ya baskı yapmıştır.Ancak her defasında ret cevabı almıştır.Rusya,bu ret cevaplarında sebep olarak,"isyanın politik bir anlam kazanması"nı göstermiştir.(75) Bu arada Molla Selim'in kaçmasını önlemek için tüm konsoloshanenin etrafı askerlerce sarılmıştır.Konsoloshaneden çıkması durumunda Molla Selim'i ve arkadaşlarını yakalamak için önemli miktarda kuvvet hazır bulundurulmuştur.Bir süre sonra,Molla Selim'in taraftarları,onun aslında zaten konsoloshaneden gittiğine dair bir söylenti yaymışlardır.Bitlis konsolosu da bunu doğrularcasına bir beyanat vermiştir,ancak Osmanlı belgelerinde de ifade edildiği üzere buradaki maksadın Molla Selim'in konsoloslukta aranmasını durdurmak ve onu kaçırmak olduğu açıktır.(76) Nitekim Osmanlı Devleti,Molla Selim ve isyancıları takibe devam etmiştir.Bu süreçte,Molla Selim'in herhangi bir cezadan kurtulmak için Rus hükümetine yaptığı iltica başvurusu ise kesin bir şekilde reddedilmiştir.(77) Pek çok Kürt isyancıyı ve politik şahsiyeti destekleyen Rusya'nın böyle bir tavır takınmasının sebebi,Osmanlı Devleti ile ilişkileri daha fazla germeme düşüncesi olsa gerek.
Bu arada,isyanın bastırılmasının hemen ardından çeşitli vilayetlerde karışıklıklar çıkması üzerine,vilayet ve sancaklardaki yöneticiler,isyanın kendi bölgelerindeki ahaliye de kışkırtıcı bir etki yapmaması için çeşitli önlemler düşünmüşlerdir.(78)
İttihat ve Terakki Cemiyeti ise,Bitlis İsyanı ve Kürt sorunu üstüne üst düzey bir toplantı düzenlemiştir.Bu toplantı Rusya'nın İstanbul elçisinin raporuna şöyle yansımıştır:"...Cemiyetin başkanının sözleriyle,en önemli husus Kürtlerin yeni yönetim biçimini benimsemesini ve anayasa ile belirlenmiş,herkesin,ülkenin tüm unsurlarının kanun önünde eşitliği ilkesine karşı çıkmaktan vazgeçmelerini sağlamak olmalıdır.Ancak,hükümet bu konuda kısmen başarılı olmuştur.Daha ziyade eğitimli Kürtler,bu konuda hükümete katılmışlardır.Midhat Şükrü [İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Genel Sekreteri]'ye göre bu durumu şu anki yönetimin [İttihat ve Terakki'nin] düşmanları kullanmaktadır.Eski subay Saffet Bey,Kemal,Bedirhan'ın akrabaları,Simko gibi düşmanlar Odessa ve Batum'daki Türk devrimci komitelerine [muhtemelen Hürriyet ve İtilaf Partisi çizgisindeki ihtilalci komiteler kastediliyor] dayanarak ve Rus konsoloslarının himayesinden faydalanarak Kürtleri isyana kışkırtmayı başardılar.Onların planları arasında Bitlis'e sahip olmak vardı.Belki,Bitlis'ten sonra Muş ve sonra İstanbul'dan yöneticilerin sözkonusu bölgeden atılmalarını talep edebilirlerdi.Aslında hükümet,bu isyan planlarından haberdardı,ancak kışkırtıcılarından herhangi birisini yakalamayı başaramadı.Yine de isyancıların Bitlis'i ele geçirme denemesi başarısızlıkla sona erdi.Yine de,Kürtlerin genel durumunu ve içlerinde pek çok kışkırtıcının bulunduğunu dikkate alan hükümet,doğrudan Kürtlerle temasa geçmeye ve onları İstanbul'da bulunan etkili soydaşları aracılığıyla maddi olarak destekleyerek kendi yanına çekmeye karar verdi."(79)
Yine,İttihat ve Terakki'nin Osmanlı'nın iç durumunu tartıştığı bir başka toplantısında ise isyan ile ilgili şu görüşler dile getirilmiştir:"Cemiyetin Genel Sekreteri,en azından resmi olarak Bitlis olayının sona ermiş sayıldığını ve Bitlis vilayetine ve komşu vilayetlere gönderilen yeterli miktarda askeri güç sayesinde düzenin sağlandığını ifade etti.Bununla birlikte,yerel halk arasında ciddi bir hoşnutsuzluk farkediliyor.Zaman zaman açıkça ifade edilen bu hoşnutsuzluk,vergilerin yüksekliğinin bir sonucu.Bundan Simko,Abdurrezzak ve diğer ajanlar,halkın kışkırtılmasında faydalanıyorlar.Bu nedenle Osmanlı hükümeti,sözkonusu vilayetlerin valilerine,halka vergilerin yüksekliğinin son yıllardaki savaşlardan kaynaklanan geçici bir durum olduğunu anlatmalarını ve sözkonusu halkta,onlara uygun bir şekilde vatansever duyguların uyandırılmasını salık verdi."(80)
Bunların yanında,isyan sürecinde veya sonrasında çeşitli Osmanlı devlet adamlarının raporlarında da bölgedeki genel hoşnutsuzluğun ve isyana açık ortamın neden kaynaklandığı tartışılmış ve isyancıların gücünün irticai hareketten,dinsel nüfuzdan geldiği çıkarımına varılmıştır.(81)
Sonuç
Bitlis İsyanı,Birinci Dünya Savaşı öncesi Kürt politik hareketinin genel karakterini ve çeşitliliğini çok iyi bir şekilde yansıtmaktadır.Hiç kuşkusuz,bu dönemde Kürt kitlelerini harekete geçiren asıl güç dinsel taassuptur.Nitekim Bitlis İsyanı'nda geniş kitlelerin asıl amacının "Şeriat hükümlerinin yeniden tesis edilmesi" kisvesi altında -başta Ermeniler olmak üzere- gayrimüslimlere ilişkin reformların durdurulması olduğunu görüyoruz.Kitleleri harekete geçiren nüfuzlu yerel Kürt önderlerinin ise başlıca hedefi II. Abdülhamid döneminde elde ettikleri yerel imtiyazları korumaktı.Bu nedenle,imparatorluğu merkezileştirme siyaseti güden İttihat ve Terakki ile yerel Kürt önderlerin çıkarları arasında bir çatışma bulunmaktaydı.Aslında bu durum İttihatçıların bir çıkmazını da göstermektedir.Şöyle ki,iktidarı II. Abdülhamid'den devralan İttihat ve Terakki Cemiyeti,bir yandan merkezileştirme siyasetini uygularken,pek çok alanda da eski yönetimi devam ettirmek zorunda kalmıştır.Bu alanlardan biri de Kürt politikasıdır.Daha önce olduğu gibi,İkinci Meşrutiyet döneminde de Kürtleri imparatorluk içerisinde tutabilecek en önemli unsurun İslamcılık fikri olduğu görülmüştür.Bu nedenle de Cemiyet,Kürtleri nüfuzlu ağalarla veya şeyhlerle kendine bağlamak istemiştir.Ancak,bir yandan da,Kürtler arasında 1876 Kanun-i Esasisi'ne olan düşmanlığın ve irticai fikirlerin ne kadar revaçta olduğunu görerek,(82) bu sorunun ortadan kaldırılması,yani doğu vilayetlerinin ıslah edilmesi için projeler üretmeye çalışmıştır.
Gelişmelere Kürt isyancıların tarafından bakıldığında erimekte olan bir imparatorluk içerisinde,yaklaşmakta olan bir dünya savaşı varken,Ermeni,Arap vs. unsurlar kendilerini ayrı bir millet olarak tanımlayıp dış destek bulmuşken,zaten "zor" bir coğrafyada yer alan Kürtlerin isyan etmesi son derece beklenen bir olgudur.Ermenilerin durumunu düzeltmeye ilişkin reformlar ise Kürt hoşnutsuzluğunun itici gücünü oluşturmaktadır.Zira,özellikle II. Abdülhamid döneminden bu yana Hamidiye Alayları kapsamında Rusya'ya veya Ermeni isyancılara karşı bir "set" olarak kullanılan veya İslamcılık ideolojisiyle devlete bağlanan ve kendini asli unsur gören Kürtler,Ermenilerin kendileriyle hukuk önünde eşit olduklarını görmeye tahammül edemiyorlardı.Buna imparatorluğun dağılma sürecinin "ruhsal bunalımı" da eklenince Bitlis İsyanı gibi bir ayaklanmanın çıkması kaçınılmaz olmuştur.
İsyanın en önemli izleyicilerinden Rusya ise,hiç kuşkusuz diğer tüm devletlerden daha fazla bu isyanla ilgilenmiştir.Kürt liderlere belli oranda bir destek sağladığı da aşikardır.En azından isyanın liderlerinden bazılarını kendi kontrolündeki topraklarda himaye etmiştir.Ancak,ayaklanma fiilen başladığında her zaman olduğu gibi yine fazla müdahil olmadığını görmekteyiz.Bunun en önemli sebebi,Rusya için asıl müttefiğin Ermeniler olmasıdır.Genel olarak şu söylenebilir,Rusya için Kürtler Osmanlı Devleti'ni askeri olarak oyalamanın bir aracı olmuştur,bundan daha fazlası yoktur.
Bitlis İsyanı'nı doğrudan milliyetçi olarak niteleyemeyiz.Çünkü burada kitleler açısından itici güç "vatanseverlik" veya "milliyetçilik" değildir.Ancak,belli milliyetçi öğeler barındıran ve Kürt-Ermeni çatışması ile karışık bir Kürt ayaklanması demek daha doğru olur.İsyanın organizatörleri arasında Abdurrezzak gibi milliyetçi denebilecek entelektüeller bulunmaktadır.Bunun yanında,İttihat ve Terakki'nin merkezileştirme siyasetinden ötürü bölgedeki nüfuzlarını kaybetmekten korkan bazı yerel Kürt önderleri ve şeyhler isyanın fiili önderleridirler.Kürt halk kitleleri ise çoğunlukla Ermenilerin yeni eşit statüsünden rahatsız oldukları için harekete geçmişlerdir.
***
1-Bu tür eserlere örnek olarak şunlar verilebilir:Mehmet Eröz,Kürtlerin Menşei ve Türkmenlerin Kürtleşmesi,Türkiye Harsi ve İçtimai Araştırmalar Derneği,İstanbul,1966;İsmet Parmaksızoğlu,Tarih Boyunca Kürt Türkleri ve Türkmenler,Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü,Ankara,1983,s.2-5,54-67;Necdet Sevinç,"Kürtlerin Türklüğü Üzerine Notlar",Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi,cilt I,sayı 1,İstanbul,1979,s.5-40;Mahmut Rişvanoğlu,Saklanan Gerçek Kurmanclar ve Zazaların Kimliği,Tanmak,Ankara,s.619-671;Mahmut Rişvanoğlu,Doğu Aşiretleri ve Emperyalizm,Türk Kültür Yayını,İstanbul,1975;Abdulhaluk Çay,Her Yönüyle Kürt Dosyası,İlgi Yayınları,İstanbul,2010.
2-M. Kalman,Osmanlı-Kürt İlişkileri ve Sömürgecilik,Med Yayıncılık,İstanbul,1994;Kemal Burkay,Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan,Deng Yayınları,İstanbul,1992,s.229;Nuri Dersimi,Dersim Tarihi,Eylem Yayınları,İstanbul,1979;İsmail Göldaş,Kürdistan Teali Cemiyeti,Doz Yayınları,İstanbul,1991;Kemal Mazhar Ahmed,Birinci Dünya Savaşı Yıllarında Kürdistan,Berhem Yayınevi,Ankara,1992.Elbette anakronizme düşen daha pek çok kaynak sayabiliriz,ancak burada en belirgin olanlardan bazılarını saymakla yetindik.
3-Hamit Bozarslan,"Türkiye'de (1919-1980)Yazılı Kürt Tarihi Söylemi Üzerine Bazı Hususlar",Kürt Milliyetçiliğinin Kökenleri (ed. Abbas Vali),Avesta,İstanbul,2005,s.35-36.
4-Abbas Vali,"Milliyetçilik ve Köken Sorunu",aynı eser,s.31.
5-1830'larda "...Ankara'dan İran sınırına kadar bütün ülke Kürtlerin kontrolündeydi".P.I. Averyanov,Kurdi v Voinax Rossii s Persiei i Turtsiei v Techeni XIX Ctoletiya,Tiflis,1900,s.81.
6-Dzhalile Dzhalil,"Vostanie Kurdov v XIX. veka",Kurdskoe Dvizheniya v Novoi i Noveischei Vremya (ed. M.A. Gastaryan),Moskova,1987,s.5.
7-Hasan Arfa,The Kurds,Oxford University Press,New York-Toronto,1966,s.22-23;Abdul Rahman Ghassemlou,Kurdistan and the Kurds,Collet's,Prag,1965,s.39;Chris Kutschera,Kürt Ulusal Hareketi,Avesta,İstanbul,2001,s.25.
8-Wadie Jwadieh,Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi,(çev. İsmail Çekem-Alper Duman),İletişim Yayınları,İstanbul,2004,s.104.
9-Chris Kutschera,a.g.e.,s.25.
10-Martin van Bruinessen,Ağa,Şeyh,Devlet,(çev.Banu Yalkut),İletişim Yayınları,İstanbul,2003,s.277.
11-Martin van Bruinessen,a.g.e.,s.277.
12-Der Kinnane,The Kurds and Kurdistan,Oxford University Press,London-New York,1964,s.23.
13-P.I. Averyanov,a.g.e.,s.149.
14-P.I. Averyanov,a.g.e.,s.146.
15-P.I. Averyanov,a.g.e.,s.146.
16-Wadie Jwadieh,a.g.e.,s.145.
17-Bilal Şimşir,Kürtçülük,Bilgi Yayınevi,Ankara,2007,s.180.
18-Chris Kutschera,a.g.e.,s.29.
19-Bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. P.I. Averyanov,a.g.e.
20-Evgenie Baranov,Turetskie Basci-bozuki,Moskova,1915.
21-"Kürtlerde milli bir his yok,sadece aşiretlerine bir aidiyet duyuyorlar ve özgürlüğe düşkünler.Bu nedenle her türlü isyan yerel kalıyor.Bedirhan,Yezdanşir,Ubeydullah ve diğerleri bu nedenle Kürtleri toptan ayaklandırmak için yetersiz kaldılar." P.I. Averyanov,a.g.e.,s.292.
22-Meşrutiyet'in ilanının daha üçüncü gününde 150 yeni gazete çıkarma başvurusu yapılmıştır.A.D. Zheltyakov,"Rezhim Pechati Pri Mladoturkax",Problemi Istori Turtsi (ed.A.M. Schamsutdinov),Moskova,1978,s.83.
23-1910'da sadece Anadolu'da yüzden fazla Türk,Ermeni ve Rum gazetesi ve dergisi basılıyordu.A.D. Zheltyakov,a.g.e.,s.83.
24-Şunu da ifade etmemiz gerekir ki,Kürt entelijansiyasının politize olma süreci II. Abdülhamid'e karşı Anayasa'nın yeniden ilanı için yapılan mücadele dönemine rastlar.Sözgelimi ilk Kürt gazetesi Kürdistan 1898 yılında Kahire'de çıkarılmıştır.Bu gazete ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Dzhalile Dzhalil,Iz Istori Obschestvenno-Politicheskoi Zhizni Kurdov,Cankt-Petersburg,1997,s.20-49.
25-Bu gazetede çıkan yazılardan güzel bir seçme için bkz. Malmisanij,Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti ve Gazetesi,Avesta,İstanbul,1999,s.131-187.
26-Örgüt hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Malmisanij,a.g.e.,s.9-53.
27-Ayrıntılı bilgi için bkz. Malmisanij,Kürt Talebe Hevi Cemiyeti,Avesta,İstanbul,2002.
28-Bu üç Kürt cemiyeti ile ilgili genel ve özet niteliğinde bilgi için bkz. Tarık Zafer Tunaya,Türkiye'de Siyasal Partiler,cilt I,Hürriyet Vakfı Yayınları,İstanbul,1984,s.404-408;Hakan Özoğlu,Kurdish Notables and the Ottoman State,New York,2004,s.77-81.
29-M.S. Lazarev,Kurdistan i Kurdski Vopros,Moskova,1972,s.147.
30-Tarık Zafer Tunaya,a.g.e.,s.435-436.Tunaya,bu örgütün çevresinde adeta yeni bir "ırk" doğduğunu söylemektedir.
31-"Türk Ocağı,İkinci Meşrutiyet döneminde kurulan çok sayıda dernek arasında yalnızca en uzun ömürlüsü olmakla kalmamış,aynı zamanda örgütlenmesi,şube ve üye sayısı ile de geniş bir kitleye seslenerek,kendisinden önce kurulan ve Türk milliyetçiliğini özellikle 'bilimsel' alanda yaygınlaştırmayı amaçlayan Türk Derneği ve Türk Yurdu Cemiyeti gibi kuruluşlardan daha önemli bir konuma sahip olmuştur." Füsun Üstel,Türk Ocakları (1912-1922),İletişim Yayınları,İstanbul,2004,s.51.
32-Celadet Bedirhan,Bir Kürt Aydınından Mustafa Kemal'e Mektup,Doz Yayınları,İstanbul,1992,s.70.
33-Hamit Bozarslan,"Türkiye'de Kürt Milliyetçiliği:Zımni Sözleşmeden Ayaklanmaya (1919-1925)",Türkiye'de Etnik Çatışma (der. Erik-Jan Zürcher),İletişim Yayınları,İstanbul,2005,s.93.
34-AVPR,f."Posolstvo v Konstantinopole",1909,D. 1401 B,ll.5,Akimovich'in Zinovyev'e Gizli Raporu,12 Nisan 1909.
35-AVPR,f."Posolstvo v Konstantinopole",1914,D. 1406,ll.57-58,Shirkov'dan Charikov'a,30 Kasım 1909 Bitlis.
36-Bu zamana kadar Hamidiye Alayları ile ilgili yapılmış en yetkin çalışmalardan biri için bkz. Janet Klein,Power in the Periphery:The Hamidiye Light Cavalary and the Struggle Over Ottoman Kurdistan,1890-1914,Doktora Tezi (Princeton Üniversitesi),2002.
37-Bu konuda dönemin çağdaşlarından P.I. Averyanov'un,Sultan II. Abdülhamid'in İslamcılıktan başka çaresinin olmadığını,tüm gayrimüslim unsurlar kendi devletlerini kurmak isterlerken,Kürtler ve Araplar da artık devlete düşmanca bakarlarken,Sultan'ın İslamcı bir politika izlemesinin bir zorunluluk olduğunu ifade etmesi ilginçtir.P.I. Averyanov,a.g.e.,s.28.
38-AVPR,f."Politarkhiv",1908,D. 1644,ll.132,Skriabin'in İstanbul Elçiliğine Gizli Raporu,Ekim 1908.
39-Zira Avrupa'daki topraklarının önemli bir kısmının kaybından sonra yegane asker toplama merkezi artık Anadolu'ydu.Averyanov,Etnograficheski i Voenno-Politicheski Obzor Aziatskix Vladeni Ottomanskoi Imperi,Petersburg,1912,s.3.
40-"Politicheskoe Polozhenie v Kurdistane,Mesopotamii i na Turetsko-Persidskoi Granitse vo Vtoroi Polovine 1913 goda" Svodka Svedeni o Sopredelnih Stranah,Dobith Razvedkoi.Po Svedeniyam k 20-mu Dekabrya 1913 goda.No:57,Tiflis,1913,s.1.
41-Osmanlı Devleti'nde kurumsallaşma özelliği gösteren Nasiha Heyetleri'nin faaliyetleri çerçevesinde değişik zamanlarda ülkede yaşanan sıkıntılar karşısında hükümetin işlerini kolaylaştırmak adına bazen dini cemaat liderleri,bazen de bölgelerinde sevilen sayılan kişilerin olay mahalline gönderilerek hükümet adına çalışmalar yapmaları istenmiştir.İkinci Meşrutiyet döneminde de,doğu vilayetlerinde vuku bulan pek çok olayı yatıştırmak için bu yönteme başvurulduğu görülmüştür.Erdal Aydoğan,İttihat ve Terakki'nin Doğu Politikası (1908-1918),Ötüken,İstanbul,2005,s.203-205.
42-Dönemin çağdaş Rus kaynaklarında,İttihatçıların özellikle Balkan Savaşları'ndaki yenilgilerden sonra Kürtleri kendi taraflarına çekmek için bu yolu kullandıkları yazılmaktadır."Deyatelnost Turok v Kurdistane",Svodka Svedeni o Sopredelnih Stranah,Dobith Razvedkoi.Za v vremya,s.15-go Maya pot-oe iunya 1913 8.,No:47,Tiflis,1913,s.7.
43-"Zzametki o Politicheskom Polozheni v Iuzhnom Kurdistane i Severnoi Mesopotami",İŞKVO,No:1-2 (Nisan),Tiflis,1904,s.56-57.
44-"Brozhenie v Kurdistane",Svodka Svedeni o Sopredelnih Stranah,Dobith Razvedkoi.Za vremya s 180 po 15-oe Maya 1913 g.,No:46,Tiflis,1913,s.9.
45-M.S. Lazarev,a.g.e.,s.87,103.
46-Elbette,sözkonusu şahısların Rusya yanlısı olmalarının temel sebebi çıkarlarına dayanmaktadır.Nitekim aralarında en Rus yanlısı diyebileceğimiz Abdurrezzak'ın bile bir dönem çıkarları gereği Almanya'ya yanaştığı,Hoy'daki Rus konsolos vekili tarafından merkeze rapor edilmiştir.AVPR,f."Posolstvo v Konstantinopole" 1912-1914,D. 3573,ll.236-236 ob.,Hoy'daki Rus Konsolos Vekilinden İstanbul Elçiliğine ve Dışişleri Bakanlığı Birinci Departmanına Gizli Raporu,22 Aralık 1913.
47-1906 yılında Sultan,Abdurrezzak Bey'i sürgüne gönderip hapse attırdı.Abdurrezzak Bey Afrika'nın Trablus şehrinde dört yıl sürgünde hapis yattı.1910 yılında İstanbul'a dönünce,burada barınamadı.Jön Türkler de Abdülhamid'in politikasını devam ettiriyorlardı.Bundan sonra,Rusya'ya kaçtı ve önce Erivan'a yerleşti.Ancak Ruslar ona İran'ın Kürt şehri olan Urmiye'ye yakın Hoy'da oturma hakkı tanıdılar.O zaman Hoy üç devletin (Rusya-İran-Türkiye) kesişme noktasıydı.Abdurrezzak Bey'in 1910-1917 arası yaşadığı bu şehir,o zaman siyasi ve askeri açıdan çok önemli bir rol oynuyordu.
Birinci Dünya Savaşı'nda önce Kürt sorunu Rus diplomatik ve askeri yetkilileri tarafından sıkıca takip ediliyordu.Nikitin ve Minorsky gibi önemli Kürdologlar da o zaman İran'da diplomatik görevlerde bulunuyorlardı.Abdurrezzak Bedirhan,bu dönemde Rus askeri ve diplomatik çevreleriyle oldukça yakın ilişkiler kurdu.Onlara Kürt tarihi,edebiyatı ve kültürü hakkında yararlı bilgiler sunuyor,Rusya'nın bir Kürt politikası oluşturmasına yardım etmeye uğraşıyordu.Nitekim bu dönemde Abdurrezzak Bey'in yakın ilişki kurduğu H. Orbeli gelecekte N. Marr gibi şahsiyetler Kürtlere ilişkin önemli araştırmalar yapmışlardır.H. Orbeli 1959'da Petersburg'da Doğu Bilimleri Enstitüsü'nde Kürdoloji Bölümü'nü kurmuştur.
Bunların yanında,Abdurrezzak Bey 1913'te Simko ve bazı Kürt ileri gelenleri ile "Gehandini" adlı bir Kürt örgütü kurmuştur.Bu örgütün öncelikli amacı eğitimdi.Kürtlere kültürel yollarla bir bağımsızlık fikri aşılamaya çalışılıyordu.Örgütün önemli çalışmalarından biri Rusların desteğiyle Hoy'da bir Kürt okulu açmak olmuştur.Bu yolla Kürt çocukların Avrupa ve Rusya'ya eğitim için gönderilmesi amaçlanıyordu.Dzhalile Dzhalil,Kürt Halk Tarihinden 13 İlginç Yaprak,(çev. Hasan Kaya),Evrensel Basım Yayın,İstanbul,2007,s.100-101.
48-AVPR,aynı yerde,ll.236,Hoy'daki Rus Konsolos Vekilinden İstanbul Elçiliğine ve Dışişleri Bakanlığı Birinci Departmanına Gizli Raporu,22 Aralık 1913.
49-AVPR,aynı yerde,ll.23,Shirkov'un Tahran'daki Güvenilir Kişiye Gizli Raporu,14 Şubat 1913.
50-AVPR,aynı yerde,ll.23-26 ob.,Shirkov'un Tahran'daki Güvenilir Kişiye Gizli Raporu,14 Şubat 1913;AVPR,aynı yerde,ll.226,Kafkasya'daki Vekilden Gizli Telgraf,2/16 Aralık 1913;AVPR,aynı yerde,ll.231-236,Hoy'daki Rus Vis-Konsolosunun İstanbul Elçiliğine ve Dışişleri Bakanlığı Birinci Departmanına Gizli Raporu,22 Aralık 1913.
51-AVPR,aynı yerde,ll.38,Kafkas Askeri Karargahına Gönderilen Şifreli Telgrafın Kopyası,8 Şubat 1913.
52-AVPR,aynı yerde,ll.37 ob.,Kirsanov'un İstanbul Elçiliğine Şifreli Telgrafı,8 Şubat 1913.
53-AVPR,aynı yerde,ll.72,Bitlis'ten Shirkov'un Raporu,20 Mart 1913.
54-AVPR,aynı yerde,ll.241,Bitlis'ten Shirkov'un K.N. Gulkevich'e Raporu,12 Şubat 1914.
55-AVPR,aynı yerde,ll.24 ob-242,Bitlis'ten Shirkov'un K.N. Gulkevich'e Raporu,12 Şubat 1914.
Shirkov'un bu ifadelerini elbette peşinen tek doğru olarak kabul edemeyiz.Ancak,ondokuzuncu yüzyıldan bu yana çıkan Kürt isyanlarını incelediğimizde ve Bitlis isyancılarının da gerek Osmanlı,gerekse Rus kaynaklarına yansıyan taleplerine göz attığımızda Shirkov'un görüşlerinde önemli ölçüde doğruluk payı bulunduğu görülmektedir.
56-Mim Kemal Öke,Musul-Kürdistan Sorunu,Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları,Ankara,1992,s.26.
57-Yusuf Kamil Bedirhan'ın isyanın başarısızlığından sonra Rus yetkiliye verdiği bilgilere göre,isyanın lideri olarak kendisi düşünülüyordu.Ancak Molla Selim ve beraberindekilerin tedbirsiz davranmaları sonucunda isyan planlanandan bir ay önce başladı ve başarısız oldu.AVPR,aynı yerde,ll.346 ob.,Suriye'deki Genel Konsolosluktan M.N. Girs'e,6 Haziran 1914.
58-AVPR,"Politarkhiv",1914,D. 3312,ll.2,İstanbul Elçisinin Gizli Telgrafı,27 Şubat/12 Mart 1914.
59-Dzhalile Dzhalil bunu Azatamard adlı Ermeni gazetesinin 27 Mart 1914 tarihli sayısına dayanarak iddia etmektedir.Ancak,o dönemde bazı Ermeni çeteleri Kürtlerle ittifak kurmak istedikleri için böyle bir haber çıkartmış olabilirler.Bu nedenle,bu bilginin güvenilirliği belirsizdir.Bir diğer husus da daha sonra görüleceği üzere,pek çok Ermeni'nin Bitlis İsyanı'ndan ve isyancılardan son derece ürkmesidir.Dzhalil,Kürt Halk Tarihinden 13 İlginç Yaprak,a.g.e.,s.126.
60-AVPR,aynı yerde,ll.2,İstanbul Elçisinin Gizli Telgrafı,27 Şubat/12 Mart 1914.
61-AVPR,f."Posolstvo v Konstantinopole",1912-1914,D. 3573,ll.272 ob.,Bitlis'teki Shirkov'dan M.N. Girs'e,7 Mart 1914.
62-AVPR,aynı yerde,ll.271,Bitlis'teki Shirkov'dan M.N. Girs'e,7 Mart 1914.
63-Michael Reynolds,The Ottoman-Russian Struggle for Eastern Anatolia and the Caucasus 1908-1918,Doktora Tezi (Princeton Üniversitesi),2003,s.125.
64-Michael Reynolds,a.g.e.,s.126.
65-AVPR,"Politarkhiv",1914,D. 3312,ll.7,İstanbul Elçisinin Gizli Telgrafı,3/16 Mart 1914.
66-Dzhalile Dzhalil,a.g.e.,s.126.
67-Dzhalile Dzhalil,a.g.e.,s.127.
68-Dzhalile Dzhalil,a.g.e.,s.128-129.
69-AVPR,f."Posolstvo v Konstantinopole",1912-1914,D. 3573,ll.273-273 ob.,Bitlis'teki Shirkov'dan M.N. Girs'e,7 Mart 1914.
70-Bu tür şahsiyetlere çeşitli nişanlar verilmiştir.BOA,DH.ŞFR 424.60.
71-AVPR,"Politarkhiv",1914,D. 3312,ll.18,İstanbul Elçisinin Gizli Telgrafı,22 Mart/4 Nisan 1914.
72-BOA,DH.ŞFR 422.135.
73-BOA,DH.ŞFR 423.5.
74-Dzhalile Dzhalil,a.g.e,s.133-135.
75-AVPR,aynı yerde,ll.36,İstanbul'daki Güvenilir Kişinin Gizli Telgrafı,29 Nisan/12 Mayıs 1914.
76-BOA,DH.ŞFR 425.1.
77-AVPR,aynı yerde,ll.16,İstanbul Elçisinin Gizli Telgrafı,22 Mart/4 Nisan 1914.
78-Sözgelimi Dersim Mutasarrıfı,isyanın Dersim Kürtlerine devletin gözüyle anlatılması gerektiğini ileri sürüyordu.BOA,DH.ŞFR 423.47.
79-AVPR,aynı yerde,ll.26,İstanbul Elçisinin Raporu,31 Mart 1914.
80-AVPR,aynı yerde,ll.31,İstanbul Elçisinin Raporu,12 Nisan 1914.
81-BOA,DH.ŞFR 423.45.
82-BOA,DH.ŞFR 426.79.
---------------------------------------------------------------------------
*Tibet Abak,Toplumsal Tarih,sayı:208,Nisan 2011,s.64-73.
29 Mart 2012 Perşembe
23 Mart 2012 Cuma
Narine’nin Saklı Hayatı Gizli Kayıtla Sona Erdi*
Kumkapı'da yaşayan kayıtdışı göçmen 21 yaşındaki Ermenistan'lı Narine Mıkırtçiyan,siyanür içerek intihar etti.Ekmek parası peşinde İstanbul'a gelen 21 yaşındaki Narine Mıkırtiçyan'ın hazin hikayesi ve intiharı,hem göçmenlerin maruz kaldığı yalnızlık ve sıkışmışlığın,hem de kadınların her gün onlarca kez maruz kaldığı erkek şiddetinin sarsıcı bir örneği.
Kumkapı'da yaşayan kayıtdışı göçmen 21 yaşındaki Ermenistanlı Narine Mıkırtçiyan,siyanür içerek intihar etti.Ekmek parası peşinde İstanbul'a gelen 21 yaşındaki Narine Mıkırtiçyan'ın hazin hikayesi ve intiharı,hem göçmenlerin maruz kaldığı yalnızlık ve sıkışmışlığın,hem de kadınların her gün onlarca kez maruz kaldığı erkek şiddetinin sarsıcı bir örneği.Ermenistanlı Narine Mıkırtçiyan henüz 21 yaşında,Kumkapı'da yaşayan kayıtdışı bir göçmendi.Dört yıldır Türkiye'deydi ve bir gümüş imalathanesinde çalışıyordu.Üvey babası ve ağabeyiyle bir dairede kiracıydılar.Narine,ağabeyi Zhora'nın da arkadaşı olan komşularının oğlu Orhan'a aşıktı.Ancak bu aşk,talihsiz genç kadının hayatına mal oldu.
Ağabeyi Zhora'nın anlattığına göre,Narine evlenmeyi düşündüğü Orhan ile birlikte oldu.O çok sevdiği Orhan ise,gizlice çektiği Narine'nin çıplak görüntülerini bilgisayarına kaydetti.Devreye Orhan'ın kardeşi Barış girdi.Genç kızı kendisiyle yatmazsa görüntüleri ağabeyi Zhora'ya seyrettirmekle tehdit etti.Narine teklifi kabul etmeyince de dediğini yaptı.
Kızkardeşinin uygunsuz görüntülerini gören Zhora,o öfkeyle Narine'ye bir tokat attı.Öte yandan Orhan ve Barış ise genç kadından şantajla para koparmaya çalışıyorlardı.İstedikleri parayı getirmezse,Narine'nin görüntülerini internete koyacaklarını söylüyorlardı.Genç kız önce işyerindeki arkadaşlarından iki kardeşin istediği parayı
toplamaya çalıştı ama başarılı olamadı.
Narine ve ailesi yasadışı koşullarda yaşadıkları için haklarını arayamadılar.Umutsuzluk içinde ruhsal çöküntüye sürüklenen talihsiz genç kadın çareyi canına kıymakta buldu.Çalıştığı işyerinden eve getirdiği siyanürü içerek hayatına son verdi.Narine'den geriye,İstanbul Adliyesi'nde bekleyen ve kimse sahip çıkmazsa kapatılıp gidecek bir dosyadan başka hiçbir şey kalmadı.
Narine'nin Hayatını Böyle Söndürdüler
Kumkapı'da yaşayan kayıtdışı göçmen 21 yaşındaki Ermenistanlı Narine Mıkırtçiyan,siyanür içerek intihar etti.Narine dört yıldır Türkiye'de yaşıyor ve bir gümüş imalathanesinde çalışıyordu.Üvey babası ve ağabeyiyle bir dairede kiracıydılar.Hem kendisi hem de ağabeyi Zhora,komşularının oğulları Orhan ve Barış'la arkadaştı.Narine'nin intiharına ilişkin farklı iddialar var,ancak Zhora Mıkırtçiyan,kızkardeşi Narine'nin son üç gününde yaşanan gelişmeleri Agos'a anlattı.Narine Orhan'ı seviyor,hatta evlenmeyi bile düşünüyordu.Ancak gizlice çekilmiş çıplak görüntüleri her şeyi altüst etmekle kalmadı,talihsiz kadını ölüme götürdü.Genç kadın ve ailesi,illegal şartlarda yaşamaları nedeniyle,polise gidemediler ve şikayetçi olamadılar.Narine'nin kayıtdışı hayatı,isteği dışında çekilen video kayıtları yüzünden sona erdi.
Her şey 26 Şubat Pazar sabahı başladı.Orhan'ın kardeşi Barış,Narine'nin ağabeyi Zhora'nın yanına gelip,Orhan'ın,Narine'nin çıplak görüntülerini çektiğini söyledi.Bu sözlere inanmayan Zhora,video kaydını görmek istedi.
Barış,Narine'nin Orhan ile Yenibosna'da bir evde bulunduğunu söyleyerek Zhora'yı o eve gitmeye ikna etti.Ancak Yenibosna'ya vardıklarında evde kimse yoktur.Barış evde bulunan bilgisayardan Narine'nin çıplak görüntülerini Zhora'ya izletti.Bilgisayardaki görüntüleri cep telefonunun hafıza kartına yükleyen Zhora eve döndü ve Narine ile tartışmaya başladı.Tartışma sırasında da Narine'ye bir tokat attı.Narine ise abisine Orhan ile evlenmek istediğini,ancak Orhan'ın kendisine alçakça bir tuzak kurarak görüntülerini videoya çektiğini,daha sonra da Barış'ın bu görüntülerle şantaj yaparak kendisiyle yatmak istediğini anlattı.
Kızkardeşinin ne kadar üzgün olduğunu gören Zhora bu konuşmadan sonra evden ayrıldı.Daha sonra eve döndüğünde ise Narine ona hafıza kartını yuttuğunu söyledi.Ertesi gün Narine işe gitmeden önce Barış'ın ve Orhan'ın üvey annesi olan Ermenistanlı Heriknaz'dan Orhan'ın numarasını aldı.Zhora bir gün önce yaptıkları tartışmada Narine'nin sim kartını kırıp attığı için Orhan'a ulaşmak istiyordu.İntihardan sonra iş arkadaşlarının anlattığına göre,Narine o gün işe gidince herkesten para istemeye başladı ve akşama kadar acilen yüklü miktarda para bulması gerektiğini söyledi.Fakat bulamadı.Abisi Zhora'nın tahminine göre,Orhan telefonda Narine'den şantajla para istemişti.
Akşama doğru,iş arkadaşı Sibel,Narine'nin çantasına siyanür koyduğunu görüp,ona belli etmeden siyanürü çöpe attı.Akşam saatlerinde ise çok tedirgin olduğu için Aysun adlı arkadaşından Narine'yi yoklamasını rica etti.Narine kendisini ziyaret eden Aysun'a intihar etmeyi düşünmediğini konusunda güvence verdi.Bir sonraki günün sabahında ise Narine,abisi ve üvey babasını uyandırıp işe yolcu etti.
Öğlen yemeği için eve gelen babası koridorda Narine'nin cansız bedenini buldu.Narine'nin öldüğünü gören babası,Zhora'ya telefon açtı.Zhora kaçak oldukları ve daha önce birkaç kez sınırdışı edildikleri için polise gitmekten çekinerek Ermenistan'daki annesini aradı.O sırada da cenaze işlemleriyle Narine'nin arkadaşı Aysun ilgilendi.
Narine'nin annesi Nune Mıkırtçiyan İstanbul'a varınca ilk olarak karakolda ifade verdi.Ancak Zhora'nın anlatımına göre karakolda annesinin ifadesini çarpıtarak yazıldı.Nune,Savcılık'ta ilk ifadesine itiraz edip yeniden ifade verdi.
Narine Mıkırtiçyan'ın intiharının üzerine gitme amacıyla Çağlayan Adliye Sarayı'na gittik.Savcı İbrahim Kayapınar,dosyanın üstünde gizlilik kararı olmamasına ve avukatların dosyayı inceleme hakkı olmasına rağmen,avukatımızın dosyayı incelemesine izin vermedi.Sözlü talebin ardından yaptığımız yazılı başvuru da savcı tarafından yine reddedildi.Soruşturmanın sürdüğünü belirten Savcı Kayapınar,kararın otopsi raporunun ardından,çok kısa bir süre içinde çıkacağını söylemekle yetindi.
Ermenistan'ın başkenti Yerevan'a bağlı Alaverdi ilçesinden ekmek parası peşinde İstanbul'a gelen 21 yaşındaki Narine Mıkırtiçyan'ın hazin hikayesi ve intiharı,hem göçmenlerin maruz kaldığı yalnızlık ve sıkışmışlığın,hem de kadınların her gün onlarca kez maruz kaldığı erkek şiddetinin sarsıcı bir örneği.Narine'nin dosyasının sahipsiz kalmaması ve gerçeklerin üzerinin örtülmemesi için,soruşturmayı yakından takip edeceğiz.
*Haber:Lilit Gasparyan,Agos,22 Mart 2012
http://www.agos.com.tr/narinenin-sakli-hayati-gizli-kayitla-sona-erdi-1045.html
***
Hamile Ermeni Kadın Türkiye'de Öldürüldü*
Kısa bir süre önce kaybolan Ermenistan vatandaşı Anna Davtyan Türkiye'de ölü bulundu.
Türkiye'de yayımlanan Sabah gazetesi 28 Temmuz sayısında 29 yaşındaki Anna Davtyan'ın kaybolduğu haberini vermişti.Çarentsavan sakini Anna,altı aylık hamileydi.Birkaç gün önce,Ermeni genç bayanın cesedinin Antalya'da bulunduğu haberleri yayılmıştı.
Çarentsavan belediye başkanı Hakob Şahgaldyan 'Özgürlük Radyosu'na yaptığı açıklamada,kızını bulmak amacıyla Antalya'ya hareket eden Anna'nın annesinin yüzde 90 ihtimalle kızının bedenini tanıdığı bilgisini teyit etti.Genç bayanın ölü bedeninin işkencelere maruz kalmasından ötürü tanınamaz durumda olduğu ve bunun Ermenistan'a nakil konusunda zorluklar yarattığı kaydedildi.Anna Davtyan'ın akrabaları şu anda DNA analizi için beklemekteler.
Durumu,Türkiye ve Ermenistan arasında diplomatik ilişkiler olmaması daha da zorlaştırmakta.
*http://news.am/tur/news/27252.html
***
hamile bir hanımcağızı işkenceyle katleden bir zihniyetin yukarıda anlatılan alçaklığı icra edip genç bir hanımı intihara sürüklemesine asla şaşırmıyorum
çok özür dilerim bir "pislik"le evlenmeyi dilemek ona bu şerefi ihsan etmek bu neticeyi veriyor işte...
saygılar
Kumkapı'da yaşayan kayıtdışı göçmen 21 yaşındaki Ermenistanlı Narine Mıkırtçiyan,siyanür içerek intihar etti.Ekmek parası peşinde İstanbul'a gelen 21 yaşındaki Narine Mıkırtiçyan'ın hazin hikayesi ve intiharı,hem göçmenlerin maruz kaldığı yalnızlık ve sıkışmışlığın,hem de kadınların her gün onlarca kez maruz kaldığı erkek şiddetinin sarsıcı bir örneği.Ermenistanlı Narine Mıkırtçiyan henüz 21 yaşında,Kumkapı'da yaşayan kayıtdışı bir göçmendi.Dört yıldır Türkiye'deydi ve bir gümüş imalathanesinde çalışıyordu.Üvey babası ve ağabeyiyle bir dairede kiracıydılar.Narine,ağabeyi Zhora'nın da arkadaşı olan komşularının oğlu Orhan'a aşıktı.Ancak bu aşk,talihsiz genç kadının hayatına mal oldu.
Ağabeyi Zhora'nın anlattığına göre,Narine evlenmeyi düşündüğü Orhan ile birlikte oldu.O çok sevdiği Orhan ise,gizlice çektiği Narine'nin çıplak görüntülerini bilgisayarına kaydetti.Devreye Orhan'ın kardeşi Barış girdi.Genç kızı kendisiyle yatmazsa görüntüleri ağabeyi Zhora'ya seyrettirmekle tehdit etti.Narine teklifi kabul etmeyince de dediğini yaptı.
Kızkardeşinin uygunsuz görüntülerini gören Zhora,o öfkeyle Narine'ye bir tokat attı.Öte yandan Orhan ve Barış ise genç kadından şantajla para koparmaya çalışıyorlardı.İstedikleri parayı getirmezse,Narine'nin görüntülerini internete koyacaklarını söylüyorlardı.Genç kız önce işyerindeki arkadaşlarından iki kardeşin istediği parayı
toplamaya çalıştı ama başarılı olamadı.
Narine ve ailesi yasadışı koşullarda yaşadıkları için haklarını arayamadılar.Umutsuzluk içinde ruhsal çöküntüye sürüklenen talihsiz genç kadın çareyi canına kıymakta buldu.Çalıştığı işyerinden eve getirdiği siyanürü içerek hayatına son verdi.Narine'den geriye,İstanbul Adliyesi'nde bekleyen ve kimse sahip çıkmazsa kapatılıp gidecek bir dosyadan başka hiçbir şey kalmadı.
Narine'nin Hayatını Böyle Söndürdüler
Kumkapı'da yaşayan kayıtdışı göçmen 21 yaşındaki Ermenistanlı Narine Mıkırtçiyan,siyanür içerek intihar etti.Narine dört yıldır Türkiye'de yaşıyor ve bir gümüş imalathanesinde çalışıyordu.Üvey babası ve ağabeyiyle bir dairede kiracıydılar.Hem kendisi hem de ağabeyi Zhora,komşularının oğulları Orhan ve Barış'la arkadaştı.Narine'nin intiharına ilişkin farklı iddialar var,ancak Zhora Mıkırtçiyan,kızkardeşi Narine'nin son üç gününde yaşanan gelişmeleri Agos'a anlattı.Narine Orhan'ı seviyor,hatta evlenmeyi bile düşünüyordu.Ancak gizlice çekilmiş çıplak görüntüleri her şeyi altüst etmekle kalmadı,talihsiz kadını ölüme götürdü.Genç kadın ve ailesi,illegal şartlarda yaşamaları nedeniyle,polise gidemediler ve şikayetçi olamadılar.Narine'nin kayıtdışı hayatı,isteği dışında çekilen video kayıtları yüzünden sona erdi.
Her şey 26 Şubat Pazar sabahı başladı.Orhan'ın kardeşi Barış,Narine'nin ağabeyi Zhora'nın yanına gelip,Orhan'ın,Narine'nin çıplak görüntülerini çektiğini söyledi.Bu sözlere inanmayan Zhora,video kaydını görmek istedi.
Barış,Narine'nin Orhan ile Yenibosna'da bir evde bulunduğunu söyleyerek Zhora'yı o eve gitmeye ikna etti.Ancak Yenibosna'ya vardıklarında evde kimse yoktur.Barış evde bulunan bilgisayardan Narine'nin çıplak görüntülerini Zhora'ya izletti.Bilgisayardaki görüntüleri cep telefonunun hafıza kartına yükleyen Zhora eve döndü ve Narine ile tartışmaya başladı.Tartışma sırasında da Narine'ye bir tokat attı.Narine ise abisine Orhan ile evlenmek istediğini,ancak Orhan'ın kendisine alçakça bir tuzak kurarak görüntülerini videoya çektiğini,daha sonra da Barış'ın bu görüntülerle şantaj yaparak kendisiyle yatmak istediğini anlattı.
Kızkardeşinin ne kadar üzgün olduğunu gören Zhora bu konuşmadan sonra evden ayrıldı.Daha sonra eve döndüğünde ise Narine ona hafıza kartını yuttuğunu söyledi.Ertesi gün Narine işe gitmeden önce Barış'ın ve Orhan'ın üvey annesi olan Ermenistanlı Heriknaz'dan Orhan'ın numarasını aldı.Zhora bir gün önce yaptıkları tartışmada Narine'nin sim kartını kırıp attığı için Orhan'a ulaşmak istiyordu.İntihardan sonra iş arkadaşlarının anlattığına göre,Narine o gün işe gidince herkesten para istemeye başladı ve akşama kadar acilen yüklü miktarda para bulması gerektiğini söyledi.Fakat bulamadı.Abisi Zhora'nın tahminine göre,Orhan telefonda Narine'den şantajla para istemişti.
Akşama doğru,iş arkadaşı Sibel,Narine'nin çantasına siyanür koyduğunu görüp,ona belli etmeden siyanürü çöpe attı.Akşam saatlerinde ise çok tedirgin olduğu için Aysun adlı arkadaşından Narine'yi yoklamasını rica etti.Narine kendisini ziyaret eden Aysun'a intihar etmeyi düşünmediğini konusunda güvence verdi.Bir sonraki günün sabahında ise Narine,abisi ve üvey babasını uyandırıp işe yolcu etti.
Öğlen yemeği için eve gelen babası koridorda Narine'nin cansız bedenini buldu.Narine'nin öldüğünü gören babası,Zhora'ya telefon açtı.Zhora kaçak oldukları ve daha önce birkaç kez sınırdışı edildikleri için polise gitmekten çekinerek Ermenistan'daki annesini aradı.O sırada da cenaze işlemleriyle Narine'nin arkadaşı Aysun ilgilendi.
Narine'nin annesi Nune Mıkırtçiyan İstanbul'a varınca ilk olarak karakolda ifade verdi.Ancak Zhora'nın anlatımına göre karakolda annesinin ifadesini çarpıtarak yazıldı.Nune,Savcılık'ta ilk ifadesine itiraz edip yeniden ifade verdi.
Narine Mıkırtiçyan'ın intiharının üzerine gitme amacıyla Çağlayan Adliye Sarayı'na gittik.Savcı İbrahim Kayapınar,dosyanın üstünde gizlilik kararı olmamasına ve avukatların dosyayı inceleme hakkı olmasına rağmen,avukatımızın dosyayı incelemesine izin vermedi.Sözlü talebin ardından yaptığımız yazılı başvuru da savcı tarafından yine reddedildi.Soruşturmanın sürdüğünü belirten Savcı Kayapınar,kararın otopsi raporunun ardından,çok kısa bir süre içinde çıkacağını söylemekle yetindi.
Ermenistan'ın başkenti Yerevan'a bağlı Alaverdi ilçesinden ekmek parası peşinde İstanbul'a gelen 21 yaşındaki Narine Mıkırtiçyan'ın hazin hikayesi ve intiharı,hem göçmenlerin maruz kaldığı yalnızlık ve sıkışmışlığın,hem de kadınların her gün onlarca kez maruz kaldığı erkek şiddetinin sarsıcı bir örneği.Narine'nin dosyasının sahipsiz kalmaması ve gerçeklerin üzerinin örtülmemesi için,soruşturmayı yakından takip edeceğiz.
*Haber:Lilit Gasparyan,Agos,22 Mart 2012
http://www.agos.com.tr/narinenin-sakli-hayati-gizli-kayitla-sona-erdi-1045.html
***
Hamile Ermeni Kadın Türkiye'de Öldürüldü*
Kısa bir süre önce kaybolan Ermenistan vatandaşı Anna Davtyan Türkiye'de ölü bulundu.
Türkiye'de yayımlanan Sabah gazetesi 28 Temmuz sayısında 29 yaşındaki Anna Davtyan'ın kaybolduğu haberini vermişti.Çarentsavan sakini Anna,altı aylık hamileydi.Birkaç gün önce,Ermeni genç bayanın cesedinin Antalya'da bulunduğu haberleri yayılmıştı.
Çarentsavan belediye başkanı Hakob Şahgaldyan 'Özgürlük Radyosu'na yaptığı açıklamada,kızını bulmak amacıyla Antalya'ya hareket eden Anna'nın annesinin yüzde 90 ihtimalle kızının bedenini tanıdığı bilgisini teyit etti.Genç bayanın ölü bedeninin işkencelere maruz kalmasından ötürü tanınamaz durumda olduğu ve bunun Ermenistan'a nakil konusunda zorluklar yarattığı kaydedildi.Anna Davtyan'ın akrabaları şu anda DNA analizi için beklemekteler.
Durumu,Türkiye ve Ermenistan arasında diplomatik ilişkiler olmaması daha da zorlaştırmakta.
*http://news.am/tur/news/27252.html
***
hamile bir hanımcağızı işkenceyle katleden bir zihniyetin yukarıda anlatılan alçaklığı icra edip genç bir hanımı intihara sürüklemesine asla şaşırmıyorum
çok özür dilerim bir "pislik"le evlenmeyi dilemek ona bu şerefi ihsan etmek bu neticeyi veriyor işte...
saygılar
22 Mart 2012 Perşembe
Osmanlı'nın Uygulamadığı Bir Proje:Karekin Pastermadjian [Armen Garo]'ın Anadolu Şarki Şimendifer Projesi/Doç.Dr.Mehmet Okur*
Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti'nde de küçük çaplı demiryolu inşasının başladığını görüyoruz.Fakat ülkenin uzun süredir içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik krizler,Osmanlı hükümetinin demiryolu politikasını belirlemek konusunda sıkıntı yaşamasına neden olduğu gibi,bu küçük teşebbüslerin dahi yabancı devletlerce yapılmasını zaruri kılmış ve bu devletler,demiryollarını Osmanlı Devleti'nin ekonomik kalkınmasından çok,sömürgeleştirilmesinin en etkili araçlarından biri olarak kullanılmışlardır.
Osmanlı Devleti'nde ilk demiryolu inşaatına 1851'de Mısır'da başlandı.İngilizlerin teşviki ile inşa edilen bu demiryolu İskenderiye-Kahire arasında döşenmiş olup,1854 yılında işletmeye açılmıştır.(1) Anadolu'daki en eski demiryolu ise imtiyazı 1856 yılında verilen ve 1866'da işletmeye açılan İzmir-Aydın hattıdır.1888 yılına kadar değişik dönemlerde uzatılan ve şube hatları eklenen bu demiryolu bir İngiliz şirketine aitti.(2) Osmanlı Devleti'ni Avrupa'ya bağlayan demiryolu da 1888'de işletmeye açılan ve İngiltere,Fransa,Belçika,İsviçre ve Avusturya şirketleri tarafından yapılan Şark demiryolları hattıydı.(3)
Hiç şüphesiz bu alanda Berlin-Bağdat demiryolu projesi(4) çok önemli bir yere sahiptir.Bu hat İngiltere ve Rusya gibi Ortadoğu'da söz sahibi olmak isteyen Almanya tarafından hem iktisadi hem de siyasi maksatlarla gündeme getirilmiştir.(5) Musul ve Bağdat civarında incelemelerde bulunmuş bir Alman teknik komisyonu hazırladığı raporda,bölge için "gerçek bir petrol gölü" tanımlamasında bulunmuştu.Raporda ayrıca bu kaynaklardan hiçbir kar elde edilmese dahi Ruslarla anlaşıp dünya tekelini ele geçirme yolunda bulunan İngiltere'nin önünün kesilebileceği belirtilmişti.(6) Aynı dönemde İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ne yönelik politikasında değişikliğe gitmesi veya yeni bir aşamaya geçmesi Sultan Abdülhamid'i yeni denge arayışları çerçevesinde Almanya'ya yaklaştırmış(7) ve dolayısıyla Bağdat demiryolu hattı imtiyazında bu ülkenin ön plana çıkmasına neden olmuştur.(8)
Bağdat demiryolu hattının Almanya tarafından uygulamaya konulması,bölge üzerinde gözü olan devletler arasında,özellikle İngiltere nezdinde büyük bir gürültü kopardı.(9) Zira bu demiryolu İstanbul'dan geçerek Konya üzerinden Mezopotamya topraklarını aşacak,Basra Körfezi'ne kadar uzanacaktı ki,bu durum bölgenin hammadde kaynaklarının ve Hindistan yolunun Almanya'nın kontrolüne girmesi demekti.(10)
Osmanlı-Alman yakınlaşmasını dikkatle izleyen İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Sir Clare Ford,Bağdat demiryolu imtiyazının Almanya'ya verilmesinin İngiliz çıkarlarına zarar vereceğini ifade ederek protesto ederken,Fransa Büyükelçisi P. Chambon da Anadolu'dan geçecek demiryolu imtiyazlarının Almanlar lehine kullanılmasını Fransa'ya yapılmış bir saygısızlık olarak nitelemiştir.(11) Rusya'nın sorunu ise Anadolu'dan geçecek bir demiryolunun Osmanlı Devleti'ni güçlendireceği ve iki ülke arasındaki muhtemel bir krizde Osmanlı ordusunun kısa sürede Rusya sınırına nakledileceği kaygısı idi.(12)
İkinci Meşrutiyet'in ilanı ve Meclis'i Mebusan'ın açılması ile birlikte konu mebuslar tarafından da gündeme getirilmiş ve daha önce verilen imtiyazların uzatılması meselesi sert tartışmalara sahne olmuştur.İttihatçılar Abdülhamid yönetiminin büyük bir gizlilik içinde verdiği ve sonuçlarını ayrıntılı bir şekilde kamuoyuna açıklamadığı Bağdat demiryolu imtiyazının ulusal çıkarlara aykırı hükümler taşıdığını düşünüyorlardı.(13)
Bağdat demiryolu projesine en şiddetli tepki,İttihat ve Terakki'nin nüfuzlu üyelerinden Bağdat Mebusu İsmail Hakkı Bey'den geldi.İsmail Hakkı Bey Bağdat demiryolunu,ancak otokrat ve hırsız bir hükümet sayesinde doğabilecek siyasi ve iktisadi bir hilkat garibesi olarak niteledi(14) ve gizli tutulan imtiyaz sözleşmesinin kamuoyuna açıklanmasını istedi.Selanik Mebusu Cavid Bey ise imtiyaz sözleşmesinin Osmanlı İmparatorluğu'nun iktisadi ve idari bağımsızlığını zedelediğini,kilometre başına garantinin hazineyi kurutacak bir oyun olduğunu,projeni iktisadi yönünden çok stratejik yönüne önem verilmiş olduğunu,Alman nüfuzunun Türkiye'de yayılmasını daha fazla görmek istemediğini söyledi.(15) Erzurum Mebusu Karekin Pastermadjian da,Bağdat demiryolu hattının hem maliyet yönünden yüksek hem de geçtiği coğrafyaya katkısının az olduğu üzerinde durdu.(16) Gerçekten de demiryolunun finansman sorununu çözümleyiş mekanizmaları irdelendiğinde,demiryolu yapımı için gerekli paranın Osmanlı hükümeti tarafından borçlanarak sağlandığı anlaşılır.(17)
Bağdat demiryolu projesinin tartışıldığı dönemde alternatif projeler de gündeme gelmişti.Nitekim bir Avusturya-Rus şirketi,Trablusşam'dan Basra Körfezi'ndeki herhangi bir limana uzanacak ve Bağdat ile Hanikin'e ayrılacak kolları olan bir demiryolu döşemeyi teklif etti.Viyana'daki Rus büyükelçisinin kardeşi ve Çar'ın nüfuzlu yakınlarından olan Kont Vladimir Kapnist tarafından hazırlanan bu proje gerek Rusya içinde,gerekse İngiltere ve Almanya nezdinde sert tepki ile karşılaşınca rafa kaldırıldı.(18) Yine Trablusşam'dan başlayıp Halep ve Fırat üzerinden Bağdat'a uzanan Cezalet-Tancrad projesi ve Fransızların İzmit-Ankara-Bağdat hattı,reddedilen tekliflerden bazılarıydı.(19)
Bu dönemde gündeme gelen ve Berlin-Bağdat projesi kadar ses getiren en ciddi projeler ise Chester Projesi(20) ve Dr. Karekin Pastermadjian [Armen Garo]'ın "Şarki Anadolu Şimendifer Projesi(Doğu Anadolu Demiryolu Projesi)"dir.
Erzurum Mebusu Dr. Karekin Pastermadjian(21) ve mebus arkadaşları tarafından hükümete sunulan bu proje Sivas,Erzurum,Trabzon,Ma'müretü'l-aziz,Diyarbakır ve Bitlis vilayetlerinin demiryolu ile hem birbirlerine ve hem de İstanbul'a bağlanmasını öngörüyordu.(22) Zira 1774 Küçük Kaynarca ve 1792 Yaş antlaşmaları sonucunda Karadeniz'in Rus ticaretine açılması dengeleri yeniden değiştirmiş,(23) Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkeleri arasındaki ticaretin artması ile de Karadeniz'deki ticari trafik hızlanmıştı.(24) Buna karşılık Karadeniz'in en önemli limanı konumunda olan Trabzon Limanı'nı Doğu Anadolu'ya ve İran'a bağlayan bir demiryolunun olmaması,Karadeniz'deki ticari aktivitenin en büyük handikapıydı.Zira gemilerle İstanbul Boğazı ve Tuna üzerinden Trabzon'a getirilen Avrupa malları bu noktaya kadar teknolojinin imkanlarını kullanarak seri bir şekilde gelirken,Trabzon'dan itibaren uzun ve meşakkatli bir kara yolculuğuyla Erzurum'a ve oradan da Tebriz'e varıyordu.(25)
Trabzon'dan Doğu Anadolu'ya ve İran'a yapılan ticaret hacminin boyutları(26) hakkında bilgi veren Trabzon İngiliz Konsolosluğu,Trabzon'dan iç bölgeye uzatılacak ve oradan İran'a geçecek bir demiryolu hattının uluslararası ticaretin gelişmesine ve bölgenin sosyoekonomik kalkınmasına büyük katkı sağlayacağını belirtmektedir.(27) Konsolosluğa göre,transit eşyanın paketlenmesi,karayoluyla taşınması ve taşınma sırasında karşılaşılan güvenlik sorunu bölgedeki ticareti olumsuz etkileyen en önemli unsurlardı ve dolayısıyla demiryollarına şiddetle ihtiyaç vardı.(28) Bu ihtiyaç Gümüşhane mebusları İbrahim Lütfi ve Hayri beyler tarafından Meclis-i Mebusan'a sunulan takrirde de dile getirilmişti.Bu takrirde,Trabzon ile Erzurum arasında nakil vasıtalarının yokluğu yüzünden bölge şehirlerinin iktisadi açıdan günden güne zayıfladıkları belirtilerek,Trabzon-Erzurum demiryolu hattının bir imtiyaz ile veya başka bir şekilde inşası hakkında Gümüşhane Sancağı İdare Meclisi ile ticaret ve belediye heyetlerinin dilekçelerinin mecliste okunduktan sonra gereğinin yapılması için Nafia Nezareti'ne gönderilmesi istenmekteydi.(29)
Gümüşhane mebuslarının takriri hakkında söz alan mebuslar,bölgeye bir demiryolu yapımının yalnızca ekonomik zorunluluk değil,stratejik ve askeri bakımdan da önemli olduğu üzerinde durmuşlardır.Erzurum Mebusu Ohannes Vartkes Efendi,Rusların kısa bir süre içinde Kafkasya'dan Sarıkamış'a kadar şoseler ve demiryolu hattı inşa ettiğini,buna karşılık Osmanlı tarafında bırakın demiryolunu,şose dahi bulunmadığını belirtmiş ve iki devlet arasındaki muhtemel bir savaşta Rusların binlerce askeri bir haftada cepheye yığacağı,Osmanlı Devleti'nin ise böyle bir imkandan mahrum olacağı üzerinde durmuştur.(30)
Karekin Pastermadjian da Doğu Anadolu'yu Doğu Karadeniz'e bağlayacak bir demiryolunun bölgenin sosyoekonomik yönden kalkınmasını sağlayacağı ve güvenliğe katkıda bulunacağı üzerinde durmuş,belirtilen coğrafyayı birbirine bağlayan bir öneri getirmiştir.Pastermadjian önerisinde kendi projeleri ile Berlin-Bağdat demiryolu projesini karşılaştırmakta ve Trabzon,Sivas,Erzurum,Bitlis,Van,Ma'müretü'l-aziz ve Diyarbakır vilayetlerini Karadeniz'e bağlayacak bir demiryolunun yalnızca masraf ve gelir elde etme bakımından daha avantajlı olmayıp,(31) aynı zamanda askeri ve siyasi açıdan da devlete önemli katkılar sağlayacağını belirtmektedir.Ona göre,Alman projesi tamamen siyasi maksatlı olup,Osmanlı Devleti'nden ziyade Almanya'nın menfaatleri doğrultusunda tatbikata konulmuştu.Çünkü Sultan II. Abdülhamid,saltanatını korumak için Rusya'yı gücendirmemek ve Almanya'ya yaslanmak gibi bir politika izliyordu.Patermadjian şu iddialarda bulunuyordu:
"(...)Kafkasya sınırlarına kadar uzanacak olan demiryolu hatlarını endişe ile izleyen Rus siyasetini memnun etmek üzere ve hatta kilometre başına 17.650 frank gibi yağlı bir teminata rağmen,Alman diplomasisi hemen şimal güzergahından vazgeçerek Eskişehir-Konya yolu ile öncekinden uzun ve pahalı olan doğu hududumuzun muhafazasına hiçbir faydası olmayan ve ancak Rus diplomasisini memnun eden güney güzergahını tercih ettiler.
(Esasında) 1895'te Alman hattı zaten Konya'ya varmış olup,belirtilen tarihten 1901 sonuna kadar uzun takibattan sonra ve bazı 'bahşişler' yardımıyla ve hattın tümü için 15.500 frank teminatla Konya-Bağdat ve İran Körfezi'ne kadar olan kısmın imtiyazını elde etmiştir ki,bu Sultan Abdülhamid siyasetinin muhafazasına hizmet eden ve onun muhterem dostu olan Alman İmparatoru'na ihsan olunan bir bahşiş idi.(...)"(32)
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu bu kıskaçtan kurtulması ve Avrupa'nın Osmanlı ülkesi üzerindeki siyasi ve iktisadi ihtiraslarına bir an önce set çekilmesi için başta demiryolları olmak üzere bayındırlık teşebbüslerine iyi düşünülerek girişilmesini isteyen Pastermadjian,arkadaşları ile birlikte Meclis-i Mebusan'a sundukları "Şarki Anadolu Şimendifer Projesi"ni de bu girişimin bir başlangıcı olarak görmüştür.(33) Pastermadjian,meclise sundukları projenin gerekçesini şöyle açıklamaktadır:
"Doğu Anadolu vilayetlerine asırlardan beri hükmeden sefaletin başlıca sebebi nakliye vasıtalarından büsbütün yoksun olması olup,gerek ahali ve gerek hükümet için tahammül edilemez bir noktaya ulaşmıştır.Zira belirtilen vilayetler memleketin en verimli arazilerinden biri olmasına rağmen elde edilen gelirlerde sürekli bir azalmadan başka bu havalideki insanların geçinebilmeleri için hükümet her sene pek çok fedakarlık yapmaya mecbur olmaktadır.Bu olumsuz durumun değişmesinin yegane çaresi ise Trabzon-Sivas-Erzurum-Bitlis-Van-Ma'müretü'l-aziz ve Diyarbakır vilayetlerini Karadeniz limanlarına bağlayacak bir demiryolunun acilen inşa edilmesidir.(...)"(34)
Pastermadjian,Anadolu-i Şarki Şimendifer Meselesi adlı eserinde projesinin ehemmiyetini,maliyetini ve gelirini ise Berlin-Bağdat Projesi ile karşılaştırmak suretiyle şöyle açıklamaktadır:
"Elhalif-Bağdat hattının teminat miktarı yıllık 320.000 ve Adapazarı-Bolu hattının teminatı da 140.000 liradır ki bu iki hat için toplam tutarı 460.000 liraya ulaşmaktadır.Şahsi kanaatime göre hükümet bu 460.000 lirayı Nafia Nezareti programında ikinci ve üçüncü derecede yer alan aşağıda belirtilen hatlara tahsis etmelidir:
Ankara-Sivas 406 kilometre,
Samsun-Sivas 434 kilometre,
Sivas-Erzurum 542 kilometre,
Trabzon-Erzurum 380 kilometre,
Toplam 1.762 kilometrelik bir şebeke.
Yani aynı meblağla Kuzey Anadolu'da 1.700 kilometrelik bir demiryolu hattı inşası mümkün iken,bu şebekenin haiz bulunduğu ehemmiyete rağmen 460.000 liranın ancak 850 kilometrelik inşaata tahsisi tercih edilmiştir.
Gerçekten de Kuzey Anadolu Demiryolu Hattı için kilometre başına yaklaşık olarak 15.000 frank ödense,bütün şebeke için sene de 1700*15.000=25.500.000 franklık bir yük altına girilmiş olacaktı.Hükümetin teminat olarak 460.000 lira,yani 10.580.000 frank ödeme yapması farz olunsa,belirtilen hatların inşasını yapacak olan şirkete 25.500.000-10.580.000=14.920.000 frank,yani yıllık her kilometreye 8.776 frank ödeme yapılmış olacaktır.Sivas ve Erzurum gibi esasen zirai olan iki vilayetten Samsun ve Trabzon limanlarına yalnız zahire ihracından elde edilecek gelir ise yaklaşık olarak şu kadardır:
Sivas-Samsun 434 km*300.000 tonu *5 santimden=6.510.000 frank.
Erzurum-Trabzon 380 km*200.000 tonu *5 santimden=3.800.000 frank.
Yani yalnızca zahire ticaretinden elde edilen gelir 10.310.000 franktır.
Hükümet tarafından teminat suretinde verilecek ücret bu meblağa eklendiğinde,belirtilen şebeke için 20.890.000 frank ayrılmış olup,hattın tesisine sarfolunan sermayenin faiz ve işletmesi masraflarına karşılık olarak 3.800.000 frank,yani kilometre başına 2.235 frank kalır.Fakat hiçbir şüphe yoktur ki toplam 191.720 kilometrekare alanı kapsayan ve 613.243 nüfusun yaşadığı,yani kilometrekare başına 19 kişinin düştüğü Erzurum,Trabzon ve Sivas vilayetlerine hizmet edecek bu hatlar,kilometre başına 13 kişi düşen bir vilayete hizmet eden Haydarpaşa-Ankara hattı gelirinden çok daha fazla gelir temin edebilir.
Aynı durum Bağdat ve Musul vilayetleri için de geçerlidir.Zira bu vilayetler dahilinden geçecek arazideki nüfus yoğunluğu 6.3 civarında olup,son beş yılda elde edilen aşar gelirleri dikkate alındığında Musul vilayetinden 77.000 ve Bağdat vilayetinden ise 170.985 lira gelir elde edilmiş olup,toplam 247.985 Osmanlı lirası civarındadır.
Elde edilen bu gelir miktarını Doğu ve Kuzey Anadolu şehirleri ile çarpıp nüfuslarına taksim ettiğimizde nüfus başına 132 kuruş,bütün memleket nüfusu başına düşen miktar ise 206 kuruştur ki,bu iki vilayetin zahire ihtiyacına mecbur olmasının sebebi de budur.
Bağdat demiryolu inşaatı savunucuları,Bağdat demiryolunun bölgedeki zirai üretimin artmasına hizmet edeceğini iddia edebilirler.Fakat şurası unutulmamalıdır ki,zirai üretimin nakli için o coğrafyada iki büyük nehir mevcut iken,Doğu Anadolu'dan İskenderun'a zahire ihracı için gerekli olan bin kilometreden fazla bir demiryolunun inşa şansı mevcut değildir.
Demek oluyor ki,memleketimizin demiryolu şebekelerinden en önemlisinin inşası için bizim Bağdatçıların üç seneden beri hiçbir ciddi teşebbüsleri sözkonusu olmamıştır.
Yine demek oluyor ki,Nafia Nezareti iktisadi nedenlerle değil,ancak siyasi ve askeri nokta-i nazardan hareketle Bağdat hattı projesinin yürürlüğe konulmasını tercih etmiştir.
Bağdatçıların namına hareket eden Nafia Nazırı Hulusi Bey'in müsaadeleri ile şurasını beyana mecburum ki,tercih olunan Bağdat hattının,Ankara-Erzurum hattı ve şubeleri kadar,Devlet-i Osmaniye'nin siyasi,iktisadi ve askeri ihtiyaçlarına hizmet edebileceği yolundaki garip bir düşünceye iştirak edemem..."(35)
Pastermadjian,Bağdat demiryolu hattı ile Kuzey Anadolu demiryolu hattı arasındaki maliyeti ve geçtiği bölgedeki sosyoekonomik yapıya katkısını rakamlarla ortaya koyduktan sonra şu değerlendirmede bulunmuştur:"(...)Sonuç olarak Kuzey Anadolu demiryolu hattının düşünceden eyleme geçmesinin ertelenmesi ile zaten zayıf olan mali durumumuz,arta kalan paranın da Nafia Nezareti tarafından Elhalif-Bağdat şubesinin inşasına tahsis edilmesiyle askeri,siyasi ve iktisadi menfaatler yabancı bir şirketin menfaatine feda edilmiştir..."(36)
Karekin Pastermadjian,Anadolu-i Şarki Şimendifer Meselesi kitabının son kısmında maksadını,Nafia Nazırı Hulusi Bey'in,nazırlık müşavirlerinin ve memurlarının yaklaşımını,demiryolu güzergahlarından hangilerinin devlet için iktisadi,siyasi ve askeri yönden avantajlı olduğunu vurgulamakta ve özetle şöyle demektedir:
"(...)Anadolu'nun en geride kalan bir köylüsü bile şimendiferin ehemmiyetini Nafia Nezareti'mizde Şimendifer Müdüriyeti gibi önemli görevler üstlenen memurlardan daha iyi idrak ederken,Nafia Müsteşarlığı görevinde bulunanlar bu projenin gerçekleştirilemez olduğunu iddia etmektedirler.Halbuki nafia memurlarımız pekala biliyorlar ki,bu medeniyet çağında Avrupa devletleri ancak demiryolu ile Afrika'da ve Asya'da kendi hakimiyetlerini muhafaza ve takviye edebilmişlerdir.Biz ise her şeyden evvel memleketimize kendimiz sahip çıkmak ve Batı medeniyetinin tazyiki önünde peyderpey gerilemeye mecbur olan büyük İmparatorluğumuzdan geri kalanı muhafaza edebilmek için en çok mecbur olduğumuz bu önemli aletten mahrumuz.
Son yıllarda askeri yapımızda büyük ilerlemeler sağlanması önemlidir.Ancak ordumuz ne kadar güçlü olursa olsun Doğu sınırında meydana gelebilecek herhangi bir kriz durumunda buraya en kısa zamanda ulaşabilecek bir vasıta olmazsa meydana gelen ilerlemenin ne anlamı olabilir?
Memleketin iktisadi,sosyal,askeri ve bilhassa asayiş için her şeyden evvel ve mümkün olduğu kadar süratle demiryolu inşasına ihtiyacımız vardır.Nafia memurlarımızın bazısını istisna ettiğimizde herkes bu noktada müttefiktir.Diğer taraftan herkesçe malumdur ki,ihtiyaç sebebiyle yapımına lüzum görülen on bin kilometre kadar yeni demiryolu hattının bir an evvel inşasına başlanması için gerekli olan kaynağın sağlanmasına mali durumumuz müsait değildir.
Bu nokta-i nazardan yola çıkarak 1909 senesi başında hükümet için hiçbir masrafa gerek kalmaksızın Anadolu'nun kuzeyinde ve doğusunda yaklaşık 3.000 kilometrelik bir hattın inşasına muvaffak olmak için maden işleriyle demiryolu imtiyazlarının birbirine karşılık getirilmesini hükümete teklif etmiş idim.
(...)Benim yegane maksadım,nafia memurlarımızın su-i niyet ve muhalefetine rağmen,önerdiğim demiryolu hattının inşasını sağlamaktır.Bundan sonra da böyle olacaktır.Zira Doğu Anadolu halkı asırlardan beri cahil,sefil yani gayri medeni şartlarda yaşamla ve birbiriyle boğuşmaktadır."(37)
Pastermadjian projesinin hayata geçirilemeyip,Bağdat demiryolu hatlarının yapımına devam edilmesinde uluslararası gelişmeler ve bu gelişmelerin Osmanlı Devleti'ne etkisi önemli rol oynadı.Özellikle İkinci Meşrutiyet'in ilanı sürecinde Osmanlı başkentindeki Alman aleyhtarı siyasi durumun çok geçmeden değişip Alman taraftarlığına dönmesi,daha sonraki iktisadi ve siyasi olaylara yön veren önemli bir gelişmeydi.Bu değişiklikte gerek İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'ne karşı olumsuz tutumları,gerekse Almanya'nın İngiltere ve Fransa'nın olumsuz tutumlarını değerlendirerek İttihatçılarla sıcak ilişkiler kurmaya çalışması,(38) hatta 11 milyon altın tutarında borç para vermeleri iktisadi ve siyasi yönden Osmanlı Devleti'ni Almanya'ya yaklaştırmış ve bu durum,demiryolu imtiyaz tartışmalarında tercihin Bağdat demiryolu lehinde kullanılmasının en önemli nedenlerinden birini oluşturmuştur.(39) Nitekim Pastermadjian,kendi projesinin hayata geçirilmeyip Bağdat demiryolunda ısrar edilmesinde üst düzey memurların Alman yanlısı tutumuna dikkat çekmektedir.(40)
Yine Pastermadjian projesinin hayata geçirilememesinde,başta Rusya olmak üzere bölgede söz sahibi olmak isteyen devletlerin müdahalelerinin ve şirketlerin ticari önceliklerini ön plana çıkarmalarının da büyük rolü olmuştu.Özellikle Rusya,Kafkaslar,Doğu Anadolu ve Kuzey İran'ı kendi nüfuz sahası olarak gördüğünden,bu ve buna benzer projelere karşı çıkmıştır.(41) Erzurum ve civar vilayetlerde Osmanlı vatandaşlarının ve Avrupa devletlerinin herhangi bir ekonomik faaliyetlerine mani olan Ruslar,demiryolu yapılmasına ve fabrikalar kurulmasına kapitülasyon imtiyazlarına dayanarak müsaade etmiyordu.Buna mukabil çok miktarda Rus mensucatı,şeker ve diğer birçok eşya Doğu vilayetlerinin piyasasını tutmuştu.(42) Rusya,İran hükümetine karşı da benzer bir politika uygulamış ve çeşitli baskı unsurları kullanarak Kuzey İran'ın kendi etki alanı olduğunu kabul ettirmişti.(43)
Böylece Osmanlı hükümetinin çekingen tutumu ve büyük güçlerin nüfuz mücadelesi yüzünden Türkiye ve İran'ın belirli bölgeleri demiryolundan mahrum kalırken,Rusların Türkistan'ı işgalden sonra bölgede yaptıkları demiryolları Hindistan ile Avrupa'yı Rusya ve Türkistan üzerinden birbirine bağlama düşüncesini gündeme getirmiş,Türkistan'daki Tirmiz'e kadar ilerlemiş olan Rus demiryolu sistemi ile Hindistan'daki demiryolları arasında yaklaşık 800 kilometre mesafe kalmıştı.Bu mesafenin de kapatılması durumunda Hollanda-Berlin-Varşova-Moskova-Orenburg-Taşkent-Peşaver ve Delhi hattı üzerinden 5.695 millik,yani yaklaşık 9.200 kilometrelik mesafe,demiryolu ile altı günde kat edilebilecekti.(44) Böylece Avrupa ile İran ve Hindistan'ı en kısa yoldan birbirine bağlayan ve Trabzon-Erzurum üzerinden geçen tarihi bir güzergahın demiryolsuz kalmasına zemin hazırlayan Avrupalı devletler,artık iki kıtayı başka bir yoldan demir ağlarla birleştirmek üzereydi.
***
1-Bilmez Bülent Can,"Demiryolundan Petrole Chester Projesi (1908-1923)",İstanbul,2000,s.43.
2-Edward Mead Earle,"Bağdat Demiryolu Savaşı",(çev.)Kasım Yargıcı,İstanbul,1972,s.40.
3-Bilmez Bülent Can,a.g.e.,s.43-44.
4-Esasında Bağdat demiryolu projesi ilk defa 1870'lerde Bağdat Valisi Mithat Paşa tarafından gündeme getirilmişti.Buna göre demiryolunun ana hattı İstanbul-Bağdat arasında inşa edilecek,yan hatlarla da Karadeniz,Akdeniz ve Basra Körfezi'ne bağlanacaktı.Mithat Paşa'ya göre böyle bir hat yabancı bir devlet eliyle değil,Osmanlı Devleti teşebbüsü olarak yapılmalıydı.Murat Özyüksel,"Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişim Sürecinde Anadolu ve Bağdat Demiryolları",İstanbul,1988,s.14.
5-Almanlar 1888 yılı sonbaharına kadar Asya Türkiye'sinde demiryollarına hiçbir ilgi göstermemişlerdi.Ancak Almanların Ekim 1888'de Haydarpaşa-İzmit hattının Ankara'ya kadar işletme hakkını alması yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu.Bundan sonra Almanlar Balkanlar'daki demiryollarının işletmesini ele geçirdiği gibi,Anadolu'da yeni demiryolları imtiyazları elde etmeye başladı ve sonunda da asıl planları olan Bağdat demiryolu imtiyazını elde ettiler.James Mead Earle,a.g.e.,s.42-81.
6-James Mead Earle,a.g.e.,s.27.
7-1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin ağır yenilgiye uğraması Osmanlı yöneticilerini yeni ittifak arayışlarına yöneltmiş,İngiltere,Rusya ve Fransa'ya karşı o sırada ekonomik,askeri ve siyasi olarak önemli bir güç haline gelen Almanya'ya yaklaştırmış,bu politika değişikliği iki ülke arasındaki ticarete de yansımıştı.Ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında Osmanlı-Almanya ilişkileri ve Osmanlı Devleti'nin Alman nüfuzuna girmesi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İlber Ortaylı,"Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu",İstanbul,1998.
8-Sultan Abdülhamid Almanların Osmanlı Devleti üzerinde herhangi bir politik amaç taşımadığına inanıyordu.Abdülhamid bu düşüncesini,"Büyük devletler arasında demiryolu inşaatı bakımından en fazla Almanya'ya itimat edebiliriz.Çünkü onun için ehemmiyetli olan,işin sadece iktisadi ve mali cephesidir," şeklinde ifade ediyordu.Murat Özyüksel,a.g.e.,s.253.
9-Esasında başlangıçta İngiltere,Almanya'ya verilen Berlin-Bağdat demiryolu imtiyazına pek karşı çıkmadı.Hatta bu dönemde İngiltere Almanya'ya Osmanlı Devleti'ni paylaşma tekliflerinde bile bulundu (1895,1898 ve 1901).Erol Ulubelen,"İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye",İstanbul,1982,s.10.
10-Yusuf Hikmet Bayur,"Türk İnkılabı Tarihi",cilt II,"Trablusgarp ve Balkan Savaşları,Osmanlı Asyası'nın Paylaşılması için Anlaşmalar",ks. III,Paylaşmalar,Ankara,1991,s.334-335;İlber Ortaylı,a.g.e.,s.158.
11-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.80-82.
12-A.P. Novicev,"Osmanlı İmparatorluğu'nun Yarı Sömürgeleşmesi",(çev.)N. Dinçer,Ankara,1973,s.28-29.Bağdat demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesinden telaşa düşen Rus hükümeti,bir yandan Alman hükümetine müracaat edip İstanbul'a dair özel bir maksat ve Rusya ile ilgili gizli bir niyetinin bulunup bulunmadığını sorarken,diğer yandan da Bağdat demiryolu imtiyazına karşılık -bir denge unsuru olmak üzere- Ruslar tarafından inşa edilecek bir demiryoluyla Ankara'nın Erzurum üzerinden Kars'a bağlanmasını Osmanlı hükümetine teklif etti.E.E. Adamov,"Sovyet Devlet Arşivi Gizli Belgelerinde Anadolu'nun Taksim Planı",(çev.)Hüseyin Rahmi,İstanbul,1972,s.62.
13-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.217-219.
14-James Mead Earle,a.g.e.,s.237-238.
15-James Mead Earle,a.g.e.,s.238.
16-Karekin Pastermadjian,"Anadolu-i Şarki Şimendifer Meselesi",Dersaadet,1328,s.31-33.
17-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.219.
18-James Mead Earle,a.g.e.,s.67-68.
19-Bilmez Bülent Can,a.g.e.,s.51.
20-İkinci Meşrutiyet'le başlayıp Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam eden Chester projesi tartışmasının ayrıntılarına burada girilmeyecektir.Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Bilmez Bülent Can,a.g.e.
21-Karekin Pastermadjian [Armen Garo] 1872'de Erzurum'da doğdu.Erzurum'da Sanasaryan Mektebi'ni,Fransa'da Ziraat Mektebi'ni ve Cenova Üniversitesi'ni bitirdi.1908 ve 1912'de memleketi olan Erzurum'dan Osmanlı meclisine mebus seçilen Pastermadjian,bir ara Meclis-i Mebusan İdare Amirliği görevinde de bulundu."Türk Parlamento Tarihi:I. ve II. Meşrutiyet",Ankara,1997,s.361.
22-Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi,I/I,s.225;Karekin Pastermadjian,a.g.e.
23-Kemal H. Karpat,"Osmanlı'da Değişim,Modernleşme ve Uluslaşma",(çev.)Dilek Özdemir,Ankara,2006,s.12.
24-Ahmet Canbek,"Kafkasya'nın Ticaret Tarihi:Eski Çağlardan XVII. Yüzyıla Kadar",İstanbul,1978,s.50-62.
25-Ondokuzuncu yüzyıl ortalarında bölgede bulunup İran transiti hakkında bilgi veren Almanya'nın Trabzon konsoloslarından Otto Blau,"Commercielle Zustande Persiens",Berlin,1858,s.215-216.
26-Ondokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında Rize,Trabzon,Tirebolu,Giresun ve Ordu limanları toplam ihracatının yüzde 60'ını ve toplam ithalatının yüzde 70'ini sağlamaktaydı.Eliot Grinnel Mears,"Economic Position of Ports in the Trebizond Vilayet",Full Report of the Committee upon the Arbitration of the Boundary Between Turkey and Armenia,Appendix V,Number I,s.1-2.(National Archives Microfilm Publications,T1193,Records of the Department of the State Pelating to Political Relations Between Armenia and Other States,1910-1929;Roll:2,National Archives and Records Service,General Services Administration,Washington:1975).
27-Foreign Office,Annual Series,No:1346,Diplomatic and Consular Reports on Trade and Finance,Turkey,Report for the Year 1893 on the Trade of the Consular District of Trebizond,London,1894,s.7.
28-Burada şunu ifade etmek gerekir ki,bu görüşün altında,Karadeniz'i demiryolu ile bir taraftan Avrupa'ya,diğer taraftan Türkiye ve Kuzey İran üzerinden İran Körfezi ve Hindistan'a bağlama fikri yatıyordu.Bu konuda bkz. Diplomatic and Consular Reports on Trade and Finance,Turkey,Report for the Year 1893 on the Trade of the Consular District of Trebizond,London,1894,s.7;Andrew A. Paton,Researches on the Danube and the Adriatic,I,Leipzig,1861,s.413.
29-Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi,I/2,s.192.Aynı günlerde Erzurum halkı adına Belediye Reisi Şerif Efendi tarafından kaleme alınan ve Trabzon-Erzurum arasında demiryolu inşasını dile getiren bir haber de Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanmıştı.Tasvir-i Efkar,16 Şubat 1910.
30-Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi,I/2,s.193.Nitekim Vartkes Efendi'nin bahsettiği durum birkaç yıl sonra Birinci Dünya Savaşı'nda gerçekleşecektir.Rusya,demiryollarının avantajını kullanarak Kafkas cephesine kısa sürede çok sayıda asker ve teçhizat naklederken,Osmanlı Devleti asker ve cephane nakliyatında büyük zorluklar çekmiştir."Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi Kafkas Cephesi Üçüncü Ordu Harekatı",cilt I,Ankara,1993,s.86.
31-Karekin Pastermadjian,Erzurum-Trabzon hattının inşa edilmesi durumunda sadece Trabzon Limanı'na yapılacak zahire nakliyatından 1911 itibarıyla yıllık 800.000 frank (34.780 lira) gelir elde edilebileceğini,bu ve Samsun-Sivas hattının Haydarpaşa-Ankara hattından daha fazla hasılat temin edeceğini iddia etmekteydi.Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.31-33.
32-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.1-2.
33-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.6.
34-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.4-5.
35-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.29-37.
36-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.29-37.
37-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.85-96.
38-James Mead Earle,a.g.e.,s.50.
39-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.229-231.
40-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.44.
41-Rusya'nın bu projelere karşı çıkmasında Azerbaycan-Avrupa ticaretindeki kontrolü kaybetme endişesi de rol oynamaktaydı.Şöyle ki,Azerbaycan tacirleri daha önce İstanbul,Rusya veya Avrupa'ya mal götürmek için Bayezid-Hınıs-Erzurum-Bayburt yolunu kullanmaktaydı.Fakat Ruslar Bakü-Batum demiryolu hattını inşa edince,bu yolun ve dolayısıyla Trabzon'un önemi azalmıştır.Trabzon-Erzurum demiryolu hattının inşa edilmesi durumunda Kafkasya yolunun önemini kaybedeceği açıktır.İbrahim Memduh,"Memleketimizde Şimendiferler",Ticareti Umumiye Mecmuası,cilt I,sayı:20,29 Teşrinisani 1333,s.314-315.
42-Akdes Nimet Kurat,"Rusya Tarihi",Ankara,1999,s.410.
43-Ruslar Avrupa mallarının Kuzey İran'a girmesini engellemek için 1883'ten beri Kafkasya üzerinden geçen transit akışını engellediği gibi,Tebriz'i Trabzon'a bağlayacak bir Fransız projesini boşa çıkarmak için,Kuzey İran'da 21 yıl boyunca demiryolu yapma imtiyazını 1890'da İran hükümetinden almayı başardı.Herbert A. Gibbons,"An Introduction to World Politics",s.179.
44-"Railway to Link Europe and India",The New York Times,29 Nisan 1917.
---------------------------------------------------------------------------
*Doç.Dr.Mehmet Okur,Toplumsal Tarih,sayı:179,Kasım 2008,s.52-57.
Osmanlı Devleti'nde ilk demiryolu inşaatına 1851'de Mısır'da başlandı.İngilizlerin teşviki ile inşa edilen bu demiryolu İskenderiye-Kahire arasında döşenmiş olup,1854 yılında işletmeye açılmıştır.(1) Anadolu'daki en eski demiryolu ise imtiyazı 1856 yılında verilen ve 1866'da işletmeye açılan İzmir-Aydın hattıdır.1888 yılına kadar değişik dönemlerde uzatılan ve şube hatları eklenen bu demiryolu bir İngiliz şirketine aitti.(2) Osmanlı Devleti'ni Avrupa'ya bağlayan demiryolu da 1888'de işletmeye açılan ve İngiltere,Fransa,Belçika,İsviçre ve Avusturya şirketleri tarafından yapılan Şark demiryolları hattıydı.(3)
Hiç şüphesiz bu alanda Berlin-Bağdat demiryolu projesi(4) çok önemli bir yere sahiptir.Bu hat İngiltere ve Rusya gibi Ortadoğu'da söz sahibi olmak isteyen Almanya tarafından hem iktisadi hem de siyasi maksatlarla gündeme getirilmiştir.(5) Musul ve Bağdat civarında incelemelerde bulunmuş bir Alman teknik komisyonu hazırladığı raporda,bölge için "gerçek bir petrol gölü" tanımlamasında bulunmuştu.Raporda ayrıca bu kaynaklardan hiçbir kar elde edilmese dahi Ruslarla anlaşıp dünya tekelini ele geçirme yolunda bulunan İngiltere'nin önünün kesilebileceği belirtilmişti.(6) Aynı dönemde İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ne yönelik politikasında değişikliğe gitmesi veya yeni bir aşamaya geçmesi Sultan Abdülhamid'i yeni denge arayışları çerçevesinde Almanya'ya yaklaştırmış(7) ve dolayısıyla Bağdat demiryolu hattı imtiyazında bu ülkenin ön plana çıkmasına neden olmuştur.(8)
Bağdat demiryolu hattının Almanya tarafından uygulamaya konulması,bölge üzerinde gözü olan devletler arasında,özellikle İngiltere nezdinde büyük bir gürültü kopardı.(9) Zira bu demiryolu İstanbul'dan geçerek Konya üzerinden Mezopotamya topraklarını aşacak,Basra Körfezi'ne kadar uzanacaktı ki,bu durum bölgenin hammadde kaynaklarının ve Hindistan yolunun Almanya'nın kontrolüne girmesi demekti.(10)
Osmanlı-Alman yakınlaşmasını dikkatle izleyen İngiltere'nin İstanbul Büyükelçisi Sir Clare Ford,Bağdat demiryolu imtiyazının Almanya'ya verilmesinin İngiliz çıkarlarına zarar vereceğini ifade ederek protesto ederken,Fransa Büyükelçisi P. Chambon da Anadolu'dan geçecek demiryolu imtiyazlarının Almanlar lehine kullanılmasını Fransa'ya yapılmış bir saygısızlık olarak nitelemiştir.(11) Rusya'nın sorunu ise Anadolu'dan geçecek bir demiryolunun Osmanlı Devleti'ni güçlendireceği ve iki ülke arasındaki muhtemel bir krizde Osmanlı ordusunun kısa sürede Rusya sınırına nakledileceği kaygısı idi.(12)
İkinci Meşrutiyet'in ilanı ve Meclis'i Mebusan'ın açılması ile birlikte konu mebuslar tarafından da gündeme getirilmiş ve daha önce verilen imtiyazların uzatılması meselesi sert tartışmalara sahne olmuştur.İttihatçılar Abdülhamid yönetiminin büyük bir gizlilik içinde verdiği ve sonuçlarını ayrıntılı bir şekilde kamuoyuna açıklamadığı Bağdat demiryolu imtiyazının ulusal çıkarlara aykırı hükümler taşıdığını düşünüyorlardı.(13)
Bağdat demiryolu projesine en şiddetli tepki,İttihat ve Terakki'nin nüfuzlu üyelerinden Bağdat Mebusu İsmail Hakkı Bey'den geldi.İsmail Hakkı Bey Bağdat demiryolunu,ancak otokrat ve hırsız bir hükümet sayesinde doğabilecek siyasi ve iktisadi bir hilkat garibesi olarak niteledi(14) ve gizli tutulan imtiyaz sözleşmesinin kamuoyuna açıklanmasını istedi.Selanik Mebusu Cavid Bey ise imtiyaz sözleşmesinin Osmanlı İmparatorluğu'nun iktisadi ve idari bağımsızlığını zedelediğini,kilometre başına garantinin hazineyi kurutacak bir oyun olduğunu,projeni iktisadi yönünden çok stratejik yönüne önem verilmiş olduğunu,Alman nüfuzunun Türkiye'de yayılmasını daha fazla görmek istemediğini söyledi.(15) Erzurum Mebusu Karekin Pastermadjian da,Bağdat demiryolu hattının hem maliyet yönünden yüksek hem de geçtiği coğrafyaya katkısının az olduğu üzerinde durdu.(16) Gerçekten de demiryolunun finansman sorununu çözümleyiş mekanizmaları irdelendiğinde,demiryolu yapımı için gerekli paranın Osmanlı hükümeti tarafından borçlanarak sağlandığı anlaşılır.(17)
Bağdat demiryolu projesinin tartışıldığı dönemde alternatif projeler de gündeme gelmişti.Nitekim bir Avusturya-Rus şirketi,Trablusşam'dan Basra Körfezi'ndeki herhangi bir limana uzanacak ve Bağdat ile Hanikin'e ayrılacak kolları olan bir demiryolu döşemeyi teklif etti.Viyana'daki Rus büyükelçisinin kardeşi ve Çar'ın nüfuzlu yakınlarından olan Kont Vladimir Kapnist tarafından hazırlanan bu proje gerek Rusya içinde,gerekse İngiltere ve Almanya nezdinde sert tepki ile karşılaşınca rafa kaldırıldı.(18) Yine Trablusşam'dan başlayıp Halep ve Fırat üzerinden Bağdat'a uzanan Cezalet-Tancrad projesi ve Fransızların İzmit-Ankara-Bağdat hattı,reddedilen tekliflerden bazılarıydı.(19)
Bu dönemde gündeme gelen ve Berlin-Bağdat projesi kadar ses getiren en ciddi projeler ise Chester Projesi(20) ve Dr. Karekin Pastermadjian [Armen Garo]'ın "Şarki Anadolu Şimendifer Projesi(Doğu Anadolu Demiryolu Projesi)"dir.
Erzurum Mebusu Dr. Karekin Pastermadjian(21) ve mebus arkadaşları tarafından hükümete sunulan bu proje Sivas,Erzurum,Trabzon,Ma'müretü'l-aziz,Diyarbakır ve Bitlis vilayetlerinin demiryolu ile hem birbirlerine ve hem de İstanbul'a bağlanmasını öngörüyordu.(22) Zira 1774 Küçük Kaynarca ve 1792 Yaş antlaşmaları sonucunda Karadeniz'in Rus ticaretine açılması dengeleri yeniden değiştirmiş,(23) Osmanlı Devleti ile Avrupa ülkeleri arasındaki ticaretin artması ile de Karadeniz'deki ticari trafik hızlanmıştı.(24) Buna karşılık Karadeniz'in en önemli limanı konumunda olan Trabzon Limanı'nı Doğu Anadolu'ya ve İran'a bağlayan bir demiryolunun olmaması,Karadeniz'deki ticari aktivitenin en büyük handikapıydı.Zira gemilerle İstanbul Boğazı ve Tuna üzerinden Trabzon'a getirilen Avrupa malları bu noktaya kadar teknolojinin imkanlarını kullanarak seri bir şekilde gelirken,Trabzon'dan itibaren uzun ve meşakkatli bir kara yolculuğuyla Erzurum'a ve oradan da Tebriz'e varıyordu.(25)
Trabzon'dan Doğu Anadolu'ya ve İran'a yapılan ticaret hacminin boyutları(26) hakkında bilgi veren Trabzon İngiliz Konsolosluğu,Trabzon'dan iç bölgeye uzatılacak ve oradan İran'a geçecek bir demiryolu hattının uluslararası ticaretin gelişmesine ve bölgenin sosyoekonomik kalkınmasına büyük katkı sağlayacağını belirtmektedir.(27) Konsolosluğa göre,transit eşyanın paketlenmesi,karayoluyla taşınması ve taşınma sırasında karşılaşılan güvenlik sorunu bölgedeki ticareti olumsuz etkileyen en önemli unsurlardı ve dolayısıyla demiryollarına şiddetle ihtiyaç vardı.(28) Bu ihtiyaç Gümüşhane mebusları İbrahim Lütfi ve Hayri beyler tarafından Meclis-i Mebusan'a sunulan takrirde de dile getirilmişti.Bu takrirde,Trabzon ile Erzurum arasında nakil vasıtalarının yokluğu yüzünden bölge şehirlerinin iktisadi açıdan günden güne zayıfladıkları belirtilerek,Trabzon-Erzurum demiryolu hattının bir imtiyaz ile veya başka bir şekilde inşası hakkında Gümüşhane Sancağı İdare Meclisi ile ticaret ve belediye heyetlerinin dilekçelerinin mecliste okunduktan sonra gereğinin yapılması için Nafia Nezareti'ne gönderilmesi istenmekteydi.(29)
Gümüşhane mebuslarının takriri hakkında söz alan mebuslar,bölgeye bir demiryolu yapımının yalnızca ekonomik zorunluluk değil,stratejik ve askeri bakımdan da önemli olduğu üzerinde durmuşlardır.Erzurum Mebusu Ohannes Vartkes Efendi,Rusların kısa bir süre içinde Kafkasya'dan Sarıkamış'a kadar şoseler ve demiryolu hattı inşa ettiğini,buna karşılık Osmanlı tarafında bırakın demiryolunu,şose dahi bulunmadığını belirtmiş ve iki devlet arasındaki muhtemel bir savaşta Rusların binlerce askeri bir haftada cepheye yığacağı,Osmanlı Devleti'nin ise böyle bir imkandan mahrum olacağı üzerinde durmuştur.(30)
Karekin Pastermadjian da Doğu Anadolu'yu Doğu Karadeniz'e bağlayacak bir demiryolunun bölgenin sosyoekonomik yönden kalkınmasını sağlayacağı ve güvenliğe katkıda bulunacağı üzerinde durmuş,belirtilen coğrafyayı birbirine bağlayan bir öneri getirmiştir.Pastermadjian önerisinde kendi projeleri ile Berlin-Bağdat demiryolu projesini karşılaştırmakta ve Trabzon,Sivas,Erzurum,Bitlis,Van,Ma'müretü'l-aziz ve Diyarbakır vilayetlerini Karadeniz'e bağlayacak bir demiryolunun yalnızca masraf ve gelir elde etme bakımından daha avantajlı olmayıp,(31) aynı zamanda askeri ve siyasi açıdan da devlete önemli katkılar sağlayacağını belirtmektedir.Ona göre,Alman projesi tamamen siyasi maksatlı olup,Osmanlı Devleti'nden ziyade Almanya'nın menfaatleri doğrultusunda tatbikata konulmuştu.Çünkü Sultan II. Abdülhamid,saltanatını korumak için Rusya'yı gücendirmemek ve Almanya'ya yaslanmak gibi bir politika izliyordu.Patermadjian şu iddialarda bulunuyordu:
"(...)Kafkasya sınırlarına kadar uzanacak olan demiryolu hatlarını endişe ile izleyen Rus siyasetini memnun etmek üzere ve hatta kilometre başına 17.650 frank gibi yağlı bir teminata rağmen,Alman diplomasisi hemen şimal güzergahından vazgeçerek Eskişehir-Konya yolu ile öncekinden uzun ve pahalı olan doğu hududumuzun muhafazasına hiçbir faydası olmayan ve ancak Rus diplomasisini memnun eden güney güzergahını tercih ettiler.
(Esasında) 1895'te Alman hattı zaten Konya'ya varmış olup,belirtilen tarihten 1901 sonuna kadar uzun takibattan sonra ve bazı 'bahşişler' yardımıyla ve hattın tümü için 15.500 frank teminatla Konya-Bağdat ve İran Körfezi'ne kadar olan kısmın imtiyazını elde etmiştir ki,bu Sultan Abdülhamid siyasetinin muhafazasına hizmet eden ve onun muhterem dostu olan Alman İmparatoru'na ihsan olunan bir bahşiş idi.(...)"(32)
Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu bu kıskaçtan kurtulması ve Avrupa'nın Osmanlı ülkesi üzerindeki siyasi ve iktisadi ihtiraslarına bir an önce set çekilmesi için başta demiryolları olmak üzere bayındırlık teşebbüslerine iyi düşünülerek girişilmesini isteyen Pastermadjian,arkadaşları ile birlikte Meclis-i Mebusan'a sundukları "Şarki Anadolu Şimendifer Projesi"ni de bu girişimin bir başlangıcı olarak görmüştür.(33) Pastermadjian,meclise sundukları projenin gerekçesini şöyle açıklamaktadır:
"Doğu Anadolu vilayetlerine asırlardan beri hükmeden sefaletin başlıca sebebi nakliye vasıtalarından büsbütün yoksun olması olup,gerek ahali ve gerek hükümet için tahammül edilemez bir noktaya ulaşmıştır.Zira belirtilen vilayetler memleketin en verimli arazilerinden biri olmasına rağmen elde edilen gelirlerde sürekli bir azalmadan başka bu havalideki insanların geçinebilmeleri için hükümet her sene pek çok fedakarlık yapmaya mecbur olmaktadır.Bu olumsuz durumun değişmesinin yegane çaresi ise Trabzon-Sivas-Erzurum-Bitlis-Van-Ma'müretü'l-aziz ve Diyarbakır vilayetlerini Karadeniz limanlarına bağlayacak bir demiryolunun acilen inşa edilmesidir.(...)"(34)
Pastermadjian,Anadolu-i Şarki Şimendifer Meselesi adlı eserinde projesinin ehemmiyetini,maliyetini ve gelirini ise Berlin-Bağdat Projesi ile karşılaştırmak suretiyle şöyle açıklamaktadır:
"Elhalif-Bağdat hattının teminat miktarı yıllık 320.000 ve Adapazarı-Bolu hattının teminatı da 140.000 liradır ki bu iki hat için toplam tutarı 460.000 liraya ulaşmaktadır.Şahsi kanaatime göre hükümet bu 460.000 lirayı Nafia Nezareti programında ikinci ve üçüncü derecede yer alan aşağıda belirtilen hatlara tahsis etmelidir:
Ankara-Sivas 406 kilometre,
Samsun-Sivas 434 kilometre,
Sivas-Erzurum 542 kilometre,
Trabzon-Erzurum 380 kilometre,
Toplam 1.762 kilometrelik bir şebeke.
Yani aynı meblağla Kuzey Anadolu'da 1.700 kilometrelik bir demiryolu hattı inşası mümkün iken,bu şebekenin haiz bulunduğu ehemmiyete rağmen 460.000 liranın ancak 850 kilometrelik inşaata tahsisi tercih edilmiştir.
Gerçekten de Kuzey Anadolu Demiryolu Hattı için kilometre başına yaklaşık olarak 15.000 frank ödense,bütün şebeke için sene de 1700*15.000=25.500.000 franklık bir yük altına girilmiş olacaktı.Hükümetin teminat olarak 460.000 lira,yani 10.580.000 frank ödeme yapması farz olunsa,belirtilen hatların inşasını yapacak olan şirkete 25.500.000-10.580.000=14.920.000 frank,yani yıllık her kilometreye 8.776 frank ödeme yapılmış olacaktır.Sivas ve Erzurum gibi esasen zirai olan iki vilayetten Samsun ve Trabzon limanlarına yalnız zahire ihracından elde edilecek gelir ise yaklaşık olarak şu kadardır:
Sivas-Samsun 434 km*300.000 tonu *5 santimden=6.510.000 frank.
Erzurum-Trabzon 380 km*200.000 tonu *5 santimden=3.800.000 frank.
Yani yalnızca zahire ticaretinden elde edilen gelir 10.310.000 franktır.
Hükümet tarafından teminat suretinde verilecek ücret bu meblağa eklendiğinde,belirtilen şebeke için 20.890.000 frank ayrılmış olup,hattın tesisine sarfolunan sermayenin faiz ve işletmesi masraflarına karşılık olarak 3.800.000 frank,yani kilometre başına 2.235 frank kalır.Fakat hiçbir şüphe yoktur ki toplam 191.720 kilometrekare alanı kapsayan ve 613.243 nüfusun yaşadığı,yani kilometrekare başına 19 kişinin düştüğü Erzurum,Trabzon ve Sivas vilayetlerine hizmet edecek bu hatlar,kilometre başına 13 kişi düşen bir vilayete hizmet eden Haydarpaşa-Ankara hattı gelirinden çok daha fazla gelir temin edebilir.
Aynı durum Bağdat ve Musul vilayetleri için de geçerlidir.Zira bu vilayetler dahilinden geçecek arazideki nüfus yoğunluğu 6.3 civarında olup,son beş yılda elde edilen aşar gelirleri dikkate alındığında Musul vilayetinden 77.000 ve Bağdat vilayetinden ise 170.985 lira gelir elde edilmiş olup,toplam 247.985 Osmanlı lirası civarındadır.
Elde edilen bu gelir miktarını Doğu ve Kuzey Anadolu şehirleri ile çarpıp nüfuslarına taksim ettiğimizde nüfus başına 132 kuruş,bütün memleket nüfusu başına düşen miktar ise 206 kuruştur ki,bu iki vilayetin zahire ihtiyacına mecbur olmasının sebebi de budur.
Bağdat demiryolu inşaatı savunucuları,Bağdat demiryolunun bölgedeki zirai üretimin artmasına hizmet edeceğini iddia edebilirler.Fakat şurası unutulmamalıdır ki,zirai üretimin nakli için o coğrafyada iki büyük nehir mevcut iken,Doğu Anadolu'dan İskenderun'a zahire ihracı için gerekli olan bin kilometreden fazla bir demiryolunun inşa şansı mevcut değildir.
Demek oluyor ki,memleketimizin demiryolu şebekelerinden en önemlisinin inşası için bizim Bağdatçıların üç seneden beri hiçbir ciddi teşebbüsleri sözkonusu olmamıştır.
Yine demek oluyor ki,Nafia Nezareti iktisadi nedenlerle değil,ancak siyasi ve askeri nokta-i nazardan hareketle Bağdat hattı projesinin yürürlüğe konulmasını tercih etmiştir.
Bağdatçıların namına hareket eden Nafia Nazırı Hulusi Bey'in müsaadeleri ile şurasını beyana mecburum ki,tercih olunan Bağdat hattının,Ankara-Erzurum hattı ve şubeleri kadar,Devlet-i Osmaniye'nin siyasi,iktisadi ve askeri ihtiyaçlarına hizmet edebileceği yolundaki garip bir düşünceye iştirak edemem..."(35)
Pastermadjian,Bağdat demiryolu hattı ile Kuzey Anadolu demiryolu hattı arasındaki maliyeti ve geçtiği bölgedeki sosyoekonomik yapıya katkısını rakamlarla ortaya koyduktan sonra şu değerlendirmede bulunmuştur:"(...)Sonuç olarak Kuzey Anadolu demiryolu hattının düşünceden eyleme geçmesinin ertelenmesi ile zaten zayıf olan mali durumumuz,arta kalan paranın da Nafia Nezareti tarafından Elhalif-Bağdat şubesinin inşasına tahsis edilmesiyle askeri,siyasi ve iktisadi menfaatler yabancı bir şirketin menfaatine feda edilmiştir..."(36)
Karekin Pastermadjian,Anadolu-i Şarki Şimendifer Meselesi kitabının son kısmında maksadını,Nafia Nazırı Hulusi Bey'in,nazırlık müşavirlerinin ve memurlarının yaklaşımını,demiryolu güzergahlarından hangilerinin devlet için iktisadi,siyasi ve askeri yönden avantajlı olduğunu vurgulamakta ve özetle şöyle demektedir:
"(...)Anadolu'nun en geride kalan bir köylüsü bile şimendiferin ehemmiyetini Nafia Nezareti'mizde Şimendifer Müdüriyeti gibi önemli görevler üstlenen memurlardan daha iyi idrak ederken,Nafia Müsteşarlığı görevinde bulunanlar bu projenin gerçekleştirilemez olduğunu iddia etmektedirler.Halbuki nafia memurlarımız pekala biliyorlar ki,bu medeniyet çağında Avrupa devletleri ancak demiryolu ile Afrika'da ve Asya'da kendi hakimiyetlerini muhafaza ve takviye edebilmişlerdir.Biz ise her şeyden evvel memleketimize kendimiz sahip çıkmak ve Batı medeniyetinin tazyiki önünde peyderpey gerilemeye mecbur olan büyük İmparatorluğumuzdan geri kalanı muhafaza edebilmek için en çok mecbur olduğumuz bu önemli aletten mahrumuz.
Son yıllarda askeri yapımızda büyük ilerlemeler sağlanması önemlidir.Ancak ordumuz ne kadar güçlü olursa olsun Doğu sınırında meydana gelebilecek herhangi bir kriz durumunda buraya en kısa zamanda ulaşabilecek bir vasıta olmazsa meydana gelen ilerlemenin ne anlamı olabilir?
Memleketin iktisadi,sosyal,askeri ve bilhassa asayiş için her şeyden evvel ve mümkün olduğu kadar süratle demiryolu inşasına ihtiyacımız vardır.Nafia memurlarımızın bazısını istisna ettiğimizde herkes bu noktada müttefiktir.Diğer taraftan herkesçe malumdur ki,ihtiyaç sebebiyle yapımına lüzum görülen on bin kilometre kadar yeni demiryolu hattının bir an evvel inşasına başlanması için gerekli olan kaynağın sağlanmasına mali durumumuz müsait değildir.
Bu nokta-i nazardan yola çıkarak 1909 senesi başında hükümet için hiçbir masrafa gerek kalmaksızın Anadolu'nun kuzeyinde ve doğusunda yaklaşık 3.000 kilometrelik bir hattın inşasına muvaffak olmak için maden işleriyle demiryolu imtiyazlarının birbirine karşılık getirilmesini hükümete teklif etmiş idim.
(...)Benim yegane maksadım,nafia memurlarımızın su-i niyet ve muhalefetine rağmen,önerdiğim demiryolu hattının inşasını sağlamaktır.Bundan sonra da böyle olacaktır.Zira Doğu Anadolu halkı asırlardan beri cahil,sefil yani gayri medeni şartlarda yaşamla ve birbiriyle boğuşmaktadır."(37)
Pastermadjian projesinin hayata geçirilemeyip,Bağdat demiryolu hatlarının yapımına devam edilmesinde uluslararası gelişmeler ve bu gelişmelerin Osmanlı Devleti'ne etkisi önemli rol oynadı.Özellikle İkinci Meşrutiyet'in ilanı sürecinde Osmanlı başkentindeki Alman aleyhtarı siyasi durumun çok geçmeden değişip Alman taraftarlığına dönmesi,daha sonraki iktisadi ve siyasi olaylara yön veren önemli bir gelişmeydi.Bu değişiklikte gerek İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti'ne karşı olumsuz tutumları,gerekse Almanya'nın İngiltere ve Fransa'nın olumsuz tutumlarını değerlendirerek İttihatçılarla sıcak ilişkiler kurmaya çalışması,(38) hatta 11 milyon altın tutarında borç para vermeleri iktisadi ve siyasi yönden Osmanlı Devleti'ni Almanya'ya yaklaştırmış ve bu durum,demiryolu imtiyaz tartışmalarında tercihin Bağdat demiryolu lehinde kullanılmasının en önemli nedenlerinden birini oluşturmuştur.(39) Nitekim Pastermadjian,kendi projesinin hayata geçirilmeyip Bağdat demiryolunda ısrar edilmesinde üst düzey memurların Alman yanlısı tutumuna dikkat çekmektedir.(40)
Yine Pastermadjian projesinin hayata geçirilememesinde,başta Rusya olmak üzere bölgede söz sahibi olmak isteyen devletlerin müdahalelerinin ve şirketlerin ticari önceliklerini ön plana çıkarmalarının da büyük rolü olmuştu.Özellikle Rusya,Kafkaslar,Doğu Anadolu ve Kuzey İran'ı kendi nüfuz sahası olarak gördüğünden,bu ve buna benzer projelere karşı çıkmıştır.(41) Erzurum ve civar vilayetlerde Osmanlı vatandaşlarının ve Avrupa devletlerinin herhangi bir ekonomik faaliyetlerine mani olan Ruslar,demiryolu yapılmasına ve fabrikalar kurulmasına kapitülasyon imtiyazlarına dayanarak müsaade etmiyordu.Buna mukabil çok miktarda Rus mensucatı,şeker ve diğer birçok eşya Doğu vilayetlerinin piyasasını tutmuştu.(42) Rusya,İran hükümetine karşı da benzer bir politika uygulamış ve çeşitli baskı unsurları kullanarak Kuzey İran'ın kendi etki alanı olduğunu kabul ettirmişti.(43)
Böylece Osmanlı hükümetinin çekingen tutumu ve büyük güçlerin nüfuz mücadelesi yüzünden Türkiye ve İran'ın belirli bölgeleri demiryolundan mahrum kalırken,Rusların Türkistan'ı işgalden sonra bölgede yaptıkları demiryolları Hindistan ile Avrupa'yı Rusya ve Türkistan üzerinden birbirine bağlama düşüncesini gündeme getirmiş,Türkistan'daki Tirmiz'e kadar ilerlemiş olan Rus demiryolu sistemi ile Hindistan'daki demiryolları arasında yaklaşık 800 kilometre mesafe kalmıştı.Bu mesafenin de kapatılması durumunda Hollanda-Berlin-Varşova-Moskova-Orenburg-Taşkent-Peşaver ve Delhi hattı üzerinden 5.695 millik,yani yaklaşık 9.200 kilometrelik mesafe,demiryolu ile altı günde kat edilebilecekti.(44) Böylece Avrupa ile İran ve Hindistan'ı en kısa yoldan birbirine bağlayan ve Trabzon-Erzurum üzerinden geçen tarihi bir güzergahın demiryolsuz kalmasına zemin hazırlayan Avrupalı devletler,artık iki kıtayı başka bir yoldan demir ağlarla birleştirmek üzereydi.
***
1-Bilmez Bülent Can,"Demiryolundan Petrole Chester Projesi (1908-1923)",İstanbul,2000,s.43.
2-Edward Mead Earle,"Bağdat Demiryolu Savaşı",(çev.)Kasım Yargıcı,İstanbul,1972,s.40.
3-Bilmez Bülent Can,a.g.e.,s.43-44.
4-Esasında Bağdat demiryolu projesi ilk defa 1870'lerde Bağdat Valisi Mithat Paşa tarafından gündeme getirilmişti.Buna göre demiryolunun ana hattı İstanbul-Bağdat arasında inşa edilecek,yan hatlarla da Karadeniz,Akdeniz ve Basra Körfezi'ne bağlanacaktı.Mithat Paşa'ya göre böyle bir hat yabancı bir devlet eliyle değil,Osmanlı Devleti teşebbüsü olarak yapılmalıydı.Murat Özyüksel,"Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişim Sürecinde Anadolu ve Bağdat Demiryolları",İstanbul,1988,s.14.
5-Almanlar 1888 yılı sonbaharına kadar Asya Türkiye'sinde demiryollarına hiçbir ilgi göstermemişlerdi.Ancak Almanların Ekim 1888'de Haydarpaşa-İzmit hattının Ankara'ya kadar işletme hakkını alması yeni bir dönemin başlangıcını oluşturdu.Bundan sonra Almanlar Balkanlar'daki demiryollarının işletmesini ele geçirdiği gibi,Anadolu'da yeni demiryolları imtiyazları elde etmeye başladı ve sonunda da asıl planları olan Bağdat demiryolu imtiyazını elde ettiler.James Mead Earle,a.g.e.,s.42-81.
6-James Mead Earle,a.g.e.,s.27.
7-1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin ağır yenilgiye uğraması Osmanlı yöneticilerini yeni ittifak arayışlarına yöneltmiş,İngiltere,Rusya ve Fransa'ya karşı o sırada ekonomik,askeri ve siyasi olarak önemli bir güç haline gelen Almanya'ya yaklaştırmış,bu politika değişikliği iki ülke arasındaki ticarete de yansımıştı.Ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başında Osmanlı-Almanya ilişkileri ve Osmanlı Devleti'nin Alman nüfuzuna girmesi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İlber Ortaylı,"Osmanlı İmparatorluğu'nda Alman Nüfuzu",İstanbul,1998.
8-Sultan Abdülhamid Almanların Osmanlı Devleti üzerinde herhangi bir politik amaç taşımadığına inanıyordu.Abdülhamid bu düşüncesini,"Büyük devletler arasında demiryolu inşaatı bakımından en fazla Almanya'ya itimat edebiliriz.Çünkü onun için ehemmiyetli olan,işin sadece iktisadi ve mali cephesidir," şeklinde ifade ediyordu.Murat Özyüksel,a.g.e.,s.253.
9-Esasında başlangıçta İngiltere,Almanya'ya verilen Berlin-Bağdat demiryolu imtiyazına pek karşı çıkmadı.Hatta bu dönemde İngiltere Almanya'ya Osmanlı Devleti'ni paylaşma tekliflerinde bile bulundu (1895,1898 ve 1901).Erol Ulubelen,"İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye",İstanbul,1982,s.10.
10-Yusuf Hikmet Bayur,"Türk İnkılabı Tarihi",cilt II,"Trablusgarp ve Balkan Savaşları,Osmanlı Asyası'nın Paylaşılması için Anlaşmalar",ks. III,Paylaşmalar,Ankara,1991,s.334-335;İlber Ortaylı,a.g.e.,s.158.
11-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.80-82.
12-A.P. Novicev,"Osmanlı İmparatorluğu'nun Yarı Sömürgeleşmesi",(çev.)N. Dinçer,Ankara,1973,s.28-29.Bağdat demiryolu imtiyazının Almanlara verilmesinden telaşa düşen Rus hükümeti,bir yandan Alman hükümetine müracaat edip İstanbul'a dair özel bir maksat ve Rusya ile ilgili gizli bir niyetinin bulunup bulunmadığını sorarken,diğer yandan da Bağdat demiryolu imtiyazına karşılık -bir denge unsuru olmak üzere- Ruslar tarafından inşa edilecek bir demiryoluyla Ankara'nın Erzurum üzerinden Kars'a bağlanmasını Osmanlı hükümetine teklif etti.E.E. Adamov,"Sovyet Devlet Arşivi Gizli Belgelerinde Anadolu'nun Taksim Planı",(çev.)Hüseyin Rahmi,İstanbul,1972,s.62.
13-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.217-219.
14-James Mead Earle,a.g.e.,s.237-238.
15-James Mead Earle,a.g.e.,s.238.
16-Karekin Pastermadjian,"Anadolu-i Şarki Şimendifer Meselesi",Dersaadet,1328,s.31-33.
17-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.219.
18-James Mead Earle,a.g.e.,s.67-68.
19-Bilmez Bülent Can,a.g.e.,s.51.
20-İkinci Meşrutiyet'le başlayıp Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam eden Chester projesi tartışmasının ayrıntılarına burada girilmeyecektir.Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Bilmez Bülent Can,a.g.e.
21-Karekin Pastermadjian [Armen Garo] 1872'de Erzurum'da doğdu.Erzurum'da Sanasaryan Mektebi'ni,Fransa'da Ziraat Mektebi'ni ve Cenova Üniversitesi'ni bitirdi.1908 ve 1912'de memleketi olan Erzurum'dan Osmanlı meclisine mebus seçilen Pastermadjian,bir ara Meclis-i Mebusan İdare Amirliği görevinde de bulundu."Türk Parlamento Tarihi:I. ve II. Meşrutiyet",Ankara,1997,s.361.
22-Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi,I/I,s.225;Karekin Pastermadjian,a.g.e.
23-Kemal H. Karpat,"Osmanlı'da Değişim,Modernleşme ve Uluslaşma",(çev.)Dilek Özdemir,Ankara,2006,s.12.
24-Ahmet Canbek,"Kafkasya'nın Ticaret Tarihi:Eski Çağlardan XVII. Yüzyıla Kadar",İstanbul,1978,s.50-62.
25-Ondokuzuncu yüzyıl ortalarında bölgede bulunup İran transiti hakkında bilgi veren Almanya'nın Trabzon konsoloslarından Otto Blau,"Commercielle Zustande Persiens",Berlin,1858,s.215-216.
26-Ondokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında Rize,Trabzon,Tirebolu,Giresun ve Ordu limanları toplam ihracatının yüzde 60'ını ve toplam ithalatının yüzde 70'ini sağlamaktaydı.Eliot Grinnel Mears,"Economic Position of Ports in the Trebizond Vilayet",Full Report of the Committee upon the Arbitration of the Boundary Between Turkey and Armenia,Appendix V,Number I,s.1-2.(National Archives Microfilm Publications,T1193,Records of the Department of the State Pelating to Political Relations Between Armenia and Other States,1910-1929;Roll:2,National Archives and Records Service,General Services Administration,Washington:1975).
27-Foreign Office,Annual Series,No:1346,Diplomatic and Consular Reports on Trade and Finance,Turkey,Report for the Year 1893 on the Trade of the Consular District of Trebizond,London,1894,s.7.
28-Burada şunu ifade etmek gerekir ki,bu görüşün altında,Karadeniz'i demiryolu ile bir taraftan Avrupa'ya,diğer taraftan Türkiye ve Kuzey İran üzerinden İran Körfezi ve Hindistan'a bağlama fikri yatıyordu.Bu konuda bkz. Diplomatic and Consular Reports on Trade and Finance,Turkey,Report for the Year 1893 on the Trade of the Consular District of Trebizond,London,1894,s.7;Andrew A. Paton,Researches on the Danube and the Adriatic,I,Leipzig,1861,s.413.
29-Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi,I/2,s.192.Aynı günlerde Erzurum halkı adına Belediye Reisi Şerif Efendi tarafından kaleme alınan ve Trabzon-Erzurum arasında demiryolu inşasını dile getiren bir haber de Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanmıştı.Tasvir-i Efkar,16 Şubat 1910.
30-Meclis-i Mebusan Zabıt Ceridesi,I/2,s.193.Nitekim Vartkes Efendi'nin bahsettiği durum birkaç yıl sonra Birinci Dünya Savaşı'nda gerçekleşecektir.Rusya,demiryollarının avantajını kullanarak Kafkas cephesine kısa sürede çok sayıda asker ve teçhizat naklederken,Osmanlı Devleti asker ve cephane nakliyatında büyük zorluklar çekmiştir."Birinci Dünya Harbi'nde Türk Harbi Kafkas Cephesi Üçüncü Ordu Harekatı",cilt I,Ankara,1993,s.86.
31-Karekin Pastermadjian,Erzurum-Trabzon hattının inşa edilmesi durumunda sadece Trabzon Limanı'na yapılacak zahire nakliyatından 1911 itibarıyla yıllık 800.000 frank (34.780 lira) gelir elde edilebileceğini,bu ve Samsun-Sivas hattının Haydarpaşa-Ankara hattından daha fazla hasılat temin edeceğini iddia etmekteydi.Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.31-33.
32-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.1-2.
33-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.6.
34-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.4-5.
35-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.29-37.
36-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.29-37.
37-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.85-96.
38-James Mead Earle,a.g.e.,s.50.
39-Murat Özyüksel,a.g.e.,s.229-231.
40-Karekin Pastermadjian,a.g.e.,s.44.
41-Rusya'nın bu projelere karşı çıkmasında Azerbaycan-Avrupa ticaretindeki kontrolü kaybetme endişesi de rol oynamaktaydı.Şöyle ki,Azerbaycan tacirleri daha önce İstanbul,Rusya veya Avrupa'ya mal götürmek için Bayezid-Hınıs-Erzurum-Bayburt yolunu kullanmaktaydı.Fakat Ruslar Bakü-Batum demiryolu hattını inşa edince,bu yolun ve dolayısıyla Trabzon'un önemi azalmıştır.Trabzon-Erzurum demiryolu hattının inşa edilmesi durumunda Kafkasya yolunun önemini kaybedeceği açıktır.İbrahim Memduh,"Memleketimizde Şimendiferler",Ticareti Umumiye Mecmuası,cilt I,sayı:20,29 Teşrinisani 1333,s.314-315.
42-Akdes Nimet Kurat,"Rusya Tarihi",Ankara,1999,s.410.
43-Ruslar Avrupa mallarının Kuzey İran'a girmesini engellemek için 1883'ten beri Kafkasya üzerinden geçen transit akışını engellediği gibi,Tebriz'i Trabzon'a bağlayacak bir Fransız projesini boşa çıkarmak için,Kuzey İran'da 21 yıl boyunca demiryolu yapma imtiyazını 1890'da İran hükümetinden almayı başardı.Herbert A. Gibbons,"An Introduction to World Politics",s.179.
44-"Railway to Link Europe and India",The New York Times,29 Nisan 1917.
---------------------------------------------------------------------------
*Doç.Dr.Mehmet Okur,Toplumsal Tarih,sayı:179,Kasım 2008,s.52-57.
Armen Garo Üzerine/Simon Vratsian*
Hatıralarında,Armen Garo (Karekin Pastermadjian),doğduğu ve büyüdüğü yerler olan Bardzer Hayk'ın merkezi olan (Büyük Ermenistan),Karin'in (Erzurum) koşullarını naklediyor.Ailesinin ve Pastermadjian'ların görkemli ve refah dolu evinin hikâyesini anlatıyor.Tüm bu anlatımların kendisi,bize dış görünüşünün kaynaklarının olduğu kadar,ruhsal gıdası ve ayrıca düşünsel ve ahlâki gelişimi ve niteliği hakkında yeterli bilgiler vermektedir.Armen Garo gibi bir mükemmel kişi -düşünce,duygu,zevk ve davranış açısından örnek bir Ermeni- sadece böylesi bir çevreden ve böylesi bir aileden çıkıp gelişebilirdi.Mükemmel bir kalbi ve tertemiz bir ruhu olan asil biri.Kendilerine ve başkalarına karşı asil.Alçakgönüllü,ama gücünün ve değerinin farkında.Tüm kötülüklere ve zalimlere karşı tahammülsüz.Tüm iyi niyetlere ve asalete karşı açık ve sevecen.Pratik,ama saflık derecesinde kuruntulu.Kendini tamamen ülkesine,halkına,ailesine ve akrabalarına adamış biri.Toprağına ve ulusal değerlerine bağlı biri.Özel hayatında bile iyimser,neşeli ve konuşkan biri;insanlığın en yüksek davranışları ile donanmış biri.
Görünüş olarak da asil bir insandı:Kimsenin yanından imrenmeden geçemeyeceği heybetli,geniş omuzlu,yapılı bir vücudu,kumral saçları,kartal gözleri,vakur bir havası vardı.İnsanlarla ilişkilerinde dostane ve sevecendi.Konuşması sadeydi,konuşmasını ağdalı kelimelerle süslemezdi;cafcaflı kelimeleri kullanmaktan tiksinir,nefret ederdi.Konuşmalarında duygulara ve yeni fikirlere yer verirdi,parlak kelimelere değil.
Dışarıdan gelen fikirlere karşıydı;"izm"lerden ve insafsızca alay eden yabancı düşünürlerden ve safça bilgiçlik taslayanlardan nefret ederdi.Kendine has fikirleri vardı;ufku dar,ama onun kafasından ve ruhundan gelen zekice fikirler ve kendi doğruları.Ermeniler,Ermenistan ve Ermenistan gerçekliği;kafasını yorduğu şeylerin genel çerçevesi bunların içinde yatmaktaydı."Ermeni köylülerine gübre yerine kömür yakmayı öğretmek sosyologların tüm yazılarından daha değerli bir başarıdır," hayatı boyunca sadık kaldığı düşünceydi.
Kafasındaki düşüncelerin temel olarak materyalist bir doğası vardı;Ermenistan'ın ekonomik olarak kalkındığını,Ermeni köylülerinin serflikten ve karanlık batıl inançlardan kurtulduğunu,toprak konusunda bilinçlendiğini ve modern tarım tekniklerinde ustalaştığını görmek;Ermeni köylerinin modern ulaşım metodları ile donandığını,uygarlığın ışığında kirliliğin ve zararlı böceklerin ortadan kaldırıldığını görmek.Sonuç olarak,Avrupa teknikleri ile donanmış Ermeni gençliğinin,halkı ile beraber yaşamak için anavatana dönmeleri ve kişisel bir örnek teşkil ederek hayat standartlarını yükseltmeleri."Avrupa'daki salonlardan" vatanseverlik vâ'zeden,Ermeni halkına ve yaşayışına yabancı fikirleri papağan gibi tekrarlayan entelektüellerle dalga geçer,onları küçük görürdü.Kendisinin gerek fikri,gerek tüm hayatı bounca davranışları bakımından gerçek bir sosyalist olduğunun bilincinde olmadan,sık sık "sosyalistlerle","sosyalizm" kelimesini tırnak içine alarak dalga geçerdi.Çünkü son bağlamda,sosyalizm soyut bir öğreti değildir,en başta bir hayat plânıdır-gerçek bir hayat yolu.Armen Garo'nun söyledikleri ve hayatta yapmaya çalıştıkları gerçek sosyalizmdi,sosyalizmin özüydü.Şunu söylemeliyim ki,bilincinde olmasa da o,sabah akşam Marx ve Engels hakkında gevezelik edenlerin çoğundan daha fazla sosyalisttir.
Yüksek öğretim mezunu olsa da,Armen Garo teorik alanda yetkin biri değildi.Uzmanlık alanıyla ve hayatın pratik gereksinimleriyle ilgisiz karmaşık soyut sorunlar onun ilgisini çekmiyordu.O bir "sosyolog",entelektüel bilgiyi hayatın üzerine koyan,dogmatik formüllerin labirentinde kendini kaybeden ve hayat ile ilgili soyut konuşmalar yapanlar için kendisinin söylediği alaycı biri değildi.Hayatı boyunca Ermeni köylerinde çalışmış fizikçi,tarım uzmanı,öğretmen ve mahalle papazı,hepsi de ona göre Avrupa'da bilim hakkında atıp tutan "sosyologlardan" daha fazla saygıya değerdir.Bu anlamda,şahsına münhasır biriydi-tamamen doğruluktan oluşmuş biri.Bu,şüphesiz,çalıştığı her yerde ama özellikle gençler ve Taşnak savaşçıları arasındaki sınırsız hayranlığın -tapma derecesinde- ve otoritenin sebebiydi.Armen Garo'nun ölümü ile ilgili olarak yakın bir arkadaşı Hairenik'de bir yazı yazdı:"Armen Garo'dan daha aristokrat,asil ve nazik,iyi kalpli bir insan tanımadım.Onun gibiler azdır,nadirdir ve genellikle de Kafkaslar denen o güzel topraklardan gelir."
Yukarıdaki fikir birçoklarının kabul ettiği genel bir fikirdir,ama şu istisnayla Armen Garo'lar "genellikle" Kafkaslar'dan çıkmazlar.Onlar Ermeni halkının bağrından -Kafkaslar'daki ve Kafkaslar'ın dışındaki- çıktılar ve bugün hâlâ çıkmaktadırlar.Armen Garo'lar,Ermeni halkının ve Ermeni coğrafyasının gerçek çocuklarıdır.
Karekin Pastermadjian olarak vaftiz edilen Armen Garo,9 Şubat 1872'de Karin'de (Erzurum) büyük ve zengin Pastermadjian ailesinin bir çocuğu olarak dünyaya geldi.Gençliğini babaocağında geçirdi ve 1891'de Sanasaryan Okulu'ndan mezun oldu.
Mezun olduktan sonra üç yıl boyunca gezdi ve okudu,ayrıca çeşitli sporlarla uğraştı:Binicilik,av,balık avlamak ve yürüyüş.İki kez İstanbul'u ziyaret etti.Ermeni köylülerine ve işlerine özel bir ilgi gösterdi.Hayatını ve ekonomik varlığını halkına ve anavatanına adamaya hazırlanıyordu.Aklındaki bu düşüncelerle,1894'de Fransa'ya gitti ve tarımla ilgili eğitim almak üzere Nance'deki l'Ecole d'Agriculture'ye kaydoldu.Mezun olduktan sonra,Avrupa'daki bilgilerle de donanarak,Karin'e geri döndü ve kendini tarıma verdi.
1890'ların ortalarında,Ermeni halkı en önemli dönemlerinden birinden geçiyordu.Osmanlı padişahı Abdülhamid,"Ermeni reformları" sorununu,büyük güçlerin müdahale tehdidini bertaraf etmenin en önemli yolu olarak katliamlarla çözmeye karar vermişti.Ermeni karşıtı politika her yana hâkim olmuştu.Sasun'da Hınçak devrimci partisi tarafından örgütlenen 1894 ayaklanması başarısızlıkla sonuçlanmıştı.Bunu,Avrupa'da da yankı bulan Zeytun olayları takip etti.Ermeni entelektüelleri harekete geçti;özellikle de gençlerin "direniş" diye haykırdığı her yerde.Doğal olarak,Nance'deki öğrenciler de buna duyarsız kalamazdı.Anavatanlarının yardımlarına ihtiyacı olduğu bir anda nasıl ders çalışabilirlerdi.Bırakalım Armen Garo'nun kendisi bize Nance'deki Ermeni öğrenciler arasındaki havayı anlatsın:
"Nance'de öğrenciydik;yaklaşık kırk kişi.Olaylar hakkında fazla bilgi alamıyorduk.Hınçak'ları biliyorduk.Ama,öğrencilerin çoğu Ermeni sorunundan habersizdi;yalıtılmıştık.Daha sonra Zeytun olayları oldu ve biz Zeytun'lu Ermeniler'in katledildiğini duyduk.Gönüllü ve ateşli gençler olarak Zeytun'a yardıma gitmek istedik.Cesur kardeşlerimize yardım etmek istedik.Londra'daki Hınçak merkezine yazdık.Hiçbir sonuç alamadık;mektuplarında,Zeytun'a insan gönderemediklerini ama eğer verebilirsek Zeytun'a para gönderebildiklerini söylediler.Saçma.O günlerde Zeytun'a para göndermenin tek yolu elden ulaştırmaktır.O zaman hiç kimsenin oraya ulaşamadığını söylemenin ne manası var?
Cenevre,İsviçre'de (Ermeni Devrimci Federasyonu'nun [EDF] Merkezi) yayınlanan Droshak'a ('Bayrak',EDF'nin yayın organı) yazdık.Bize ciddi bir cevap yazdılar ve bizden bir veya iki temsilcimizle görüşmek için Cenevre'ye yollamamızı istediler.Hratç Tiryakiyan,Dr. Nevruz,Sarkis Srentz ve ben görüşmelerde bulunmak üzere Cenevre'ye gittik.Kırk öğrencinin arasından sadece dördümüz öne çıkmıştık.
Cenevre'dekiler tarafından oldukça samimi karşılandık.Adanmış ve gönüllü insanlardı.Bizi bir süre kalmak üzere Kıbrıs'a yolladılar.Birçok zorluk ve engel vardı.Özellikle de elimizdeki yeni görevlerden dolayı Zeytun'a ulaşma imkânımız yoktu.O günlerde yakışıklı ve güçlü bir gençtim.Rum ev sahibem Türkiye'ye girme plânımızı öğrendi ve yakalanıp öldürüleceğimizi düşündüğünden bize acıdı.Evden ayrılırken,kızının bana tutulduğunu öğrendim.Emirlerimiz,Yunanistan'a gidip gelecek direktifleri beklemekti.Oradan İstanbul'a geçtik.Bu şehire ilk gelişimdi ve tam bir yabancıydım.İstanbul'a gelişimizden birkaç gün sonra,Osmanlı Bankası'nı basacağımızı öğrendim.İki gün sonra,silâhlı bir şekilde bombaları bankaya taşıdık." (Hairenik,24 Nisan 1923.)
O günlerde Cenevre'deki sorumlular,ikisi de ciddi ve güvenilir kişi olan H. Yusufyan ve Hovnan Davtyan'dı.Armen Garo ve arkadaşlarının onlara böyle içten bağlanmalarına şaşmamak gerekir.
Cenevre'ye yaptığı ziyaretin Armen Garo için hayatî sonuçları oldu.Bu zaman zarfında,okuldan koptu ve devrim dalgalarına kendini bıraktı.İlk amacı Zeytun'a gitmekti.Armen Garo Kıbrıs'tayken Ermeni Devrimci Federasyonu bu yönde ciddi adımlar attı.Ama sonunda Hratç Tiryakiyan ve Babgen Suni ile beraber Osmanlı Bankası işgalinin liderliğini kabul etti.Armen Garo'nun kendisi bu görevi üstlenişini ve görevinin içeriğini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır.Tekrardan kaçınmak için burada bunlara değinmeyeceğiz.Şu kadarını söylemek yeterlidir ki,İstanbul'a vardığında,banka işgalinin hazırlık çalışmaları tamamlanmıştı.Onun görevi plânın uygulayıcılarından biri olmaktı.
Banka olayından sonra,Armen Garo'yu Cenevre'de Droshak çevresinde toplanan yoldaşları ile beraber buluyoruz.Yoldaşlar bir bir Cenevre'de toplandılar;aralarından bazıları Osmanlı Bankası baskınını plânlayan kişilerdi.Bir süre için Armen Garo parti çalışmalarına katıldı.Gösterilere ve o günün hararetli tartışmalarına iştirak etti.Hınçaklar ve Taşnaklar arasındaki görüşmelerde önemli bir rol üstlendi.Londra'da yaşayan ve Nazarbekyan'ın (Hınçak Partisi'nin kurucusu) önderliğinden memnun olmayan tanınmış bir Hınçak olan B. Donabedyan ile temas kurdu ve iki devrimci örgütün birleşmesi için etkide bulunmaya çalıştı.Ama kısa sürede bu işlerden yoruldu ve öğrenimine geri döndü,şimdi fizik üzerine çalışıyordu.Bir an bile anavatanında ekonomik riskler alma fikrini unutmadı.
Devrim tutkusu çoktan kanına işlemişti.Onurlu bir görev.Banka kahramanlığı onu bir şeyler yapmaya zorluyordu.Bundan dolayı eğitiminin yanında Ermeni Devrimci Federasyonu'nun çalışmalarına katıldı.Böylece Ermeni Devrimci Federasyonu'nun ikinci genel konferansı Nisan 1898'de toplandığında EDF Mısır Komitesini temsilen Armen Garo'nun ismini delege listesinde görmekteyiz.Armen Garo,kongre tarafından Christopher Rostom,Vramyan ve Boris (Sumbad Hatçaturyan) ile beraber EDF'nun Batı Bürosu'nun temsilcisi olarak seçilmiştir.Ama eğitimini tamamlamadan,Armen Garo,partide etkin bir görev almadı;gerçekte Batı Bürosu'ndaki üyeliği bir formalite şekline dönüştü.Ne olursa olsun,böylesi önemli bir mevki için seçilmiş olduğu gerçeği,genç yaşına karşın Taşnak yönetimi içindeki otoritesini ve kendisine dönük güveni ispatlamaya yeterlidir.
Armen Garo,1900'de Cenevre Üniversitesi'nden fizik ve kimya dallarından doktora derecesinde mezun oldu.Mezuniyetinden kısa bir süre sonra,İngilizce öğrenmek ve dalında bazı çalışmalar yapmak üzere sekiz ay kalacağı Amerika'ya gitti.1901 yazında Kafkaslar'a gitmek üzere Amerika'dan ayrıldı.
Arkadaşları ona Kafkaslar'ın ekonomik merkezi Bakû'ye yerleşmesini tavsiye ettiler.Bakû ona göre "kokuşmuşluğun hâkim olduğu ve dejenere aydınların,zengin kızların ve dolgun maaşların peşinden koştuğu bir altın yavru tapınağıydı." Bakû'de iki ay kaldıktan sonra Tiflis'e geri döndü.
Tiflis'te kimyasal araştırmaları için mütevazı bir laboratuvar kurdu ve orada tüm zamanını çalışmalarına verdi.Burada Kafkaslar'daki mineral kaynakları araştırdı ve birkaç maden keşfetti.Eskiden Cenevre'de öğrenci olan bayan Maryam ile evlendi ve Tiflis'e yerleştiler.4 Nisan 1904'te oğulları dünyaya geldi,Hrant (Bubi).Onu çok sevdi.Yaşasaydı,sevgili Hrant'ının,olaylar onu anavatanı Ermenistan'dan uzakta çalışmaya zorlasa bile babasının umutlarını boşa çıkarmadığını görmekten nasıl da mutlu olurdu.Şu anda ölmüş olan Hrant,yönetim ve tarih alanında bir otorite olmuştu.
Tiflis,Rusya'daki Ermenilerin merkeziydi.O günlerde,iki sınırın iki yakasındaki (Rus-Türk) Ermenilerin hayatlarında ilginç olaylar oluyordu.Ermeni Devrimci Federasyonu her yerde (Ermeniler arasında) oldukça etkindi ve Ermenilerin tüm ulusal etkinliklerinin başını çekiyordu.Çar hükümetinin Ermeni Kilisesi'nin mallarına ve topraklarına el koyması üzerine karşı mücadeleyi örgütleyen ve yöneten EDF'ydu.Rus-Türk sınırında silâh ve cephane taşıyıp Türkiye'deki Ermenilerin özgürlük mücadelesini örgütleyen ve yöneten EDF'ydu.1904'deki Sasun ayaklanması Kafkaslar'daki Ermenileri hareketlendirdi.
Armen Garo EDF'nun yönetici merkezindeydi,tüm önemli devrimci toplantılarda ve işlerde oldukça etkindi.Çoktan karşı gelinmeyecek bir otorite ve önder kişi olmuştu.Sadece Parti'de değil,toplum içinde de saygı ve güven duyulan bir kişiydi.Adanmışlığı,nazik yönetimi ve asil yaşam tarzı,ona mülk sahibi sınıflar arasında da genel bir saygı kazandırmıştı.
Bundan dolayı,Kafkaslar'da Ermeni-Tatar krizi patladığında ve Tiflis Ermenileri tehdit edildiğinde,Ermeni Devrimci Federasyonu'nun Tiflis'deki Ermenilerin savunulması görevinin yönetimini Armen Garo'ya vermesi şaşırtıcı değildir.Komutasında beşyüz gönüllü vardı ve şehirde yaşayanlarla birlikte huzuru ve Transkafkasya'nın başkentinde barışı güvence altına aldı.Barış,Tatar tehdidi ve 1905 Rus Devrimi'nin patlak vermesi ile oluşan kargaşadan dolayı bozuldu.Ciddi ve uzak görüşlü plânlarla,sıkıca önceden alınan tedbirlerle ve akıllı temaslar ve anlaşmalarla,Armen Garo,çalkantılı ve tehlikeli 1905-1906 yılları sırasında Tiflis Ermenilerinin ayakta kalmasında çok önemli rol oynamıştır.
Armen Garo 1908'e kadar Kafkaslar'da kaldı,Ermeni-Tatar silâhlı çatışmasından sonra kendini mesleğine verdi ve Ermeni önderliğinde merkezî bir pozisyon elde etti.Ermeni-Tatar silâhlı çatışmasını takip eden "Mihranist" komplo günlerinde,Armen Garo EDF'nun Rostom,Murad,Eghişe,Topçuyan,Hamo Ohancanyan gibi liderleri ile beraber görüşüp bu şaibeli hareketi tasfiye ettiler.
Temmuz 1908'de Türkiye'de Osmanlı hanedanına karşı bir devrim patladı.Abdülhamid despotluğunun yerini anayasal bir idare aldı.Karin (Erzurum) Ermenileri Osmanlı Parlamentosu'na temsilcileri olarak Armen Garo'yu seçtiler.Bir kez daha hayatının düzeni bozulmuştu.Yayınlanmamış anılarından aşağıdaki alıntılar o günlerdeki deneyimlerine ışık tutmaktadır.
"Yoldaşlarımın baskısı ile,1908'de Kafkaslar'daki özel işlerine son verdim ve Osmanlı Parlamentosu'ndaki Karin mebusluğuna seçildim.Altı-yedi yıllık yoğun çalışmanın ardından,ailem için ekonomik bir güvence sağlayacak bir iş kurabilmiştim.1907'de bir Amerikan sermayedarının da ortaklığı ile Karakilise yakınındaki üç bakır madenini işletme izni almıştım.1908 yazında Türk devrimi olduğunda,madenlerimizi araştırmakla meşguldüm.Yoldaşlarımla aşağıdaki anlaşmaya vardım.Altı aylığına İstanbul'a gidecektim;Osmanlı Parlamentosu'nun ilk oturumuna katılacak,sonra Nisan 1909'da Kafkaslar'daki özel işlerime devam etmek için görevimden istifa edecektim.
Bu düşüncelerle Kasım sonunda (1908) Tiflis'ten ayrıldım.Ayrılmamdan onbir gün sonra Rus polisi,bir gecede,tüm tanınmış yoldaşlarımızı tutukladı;ama benim kaldığım yerde kimseyi bulamadılar.Ermeni-Tatar savaşına katılan bütün Ermenilere karşı Rus zulmü başladı.Bundan dolayı Kafkaslar'dan uzak kalmak zorunda kaldım ve özel işlerimi altı ay için değil,altı yıl için askıya aldım."
Bu altı yıl boyunca Armen Garo Karin Ermenilerini onurlu bir şekilde Osmanlı Parlamentosu'nda temsil etti ve aynı zamanda Ermeni hayatının ve Ermeni Devrimci Federasyonu'nun önde gelen bir kişisiydi.Bâb-ı Âli ve İttihat-Terakki ile Ermeni Devrimci Federasyonu arasında bağ kuran Vartkes Serengülyan (ve sonraları Vramyan) ile işbirliği yapıyordu.
Osmanlı Parlamentosu'ndaki görevi sırasında,Armen Garo çoğunlukla İmparatorluğun ekonomik problemleri ile ilgilendi,özellikle de Batı Ermenistan'ın.Çeşitli konularla ilgili olarak ülkenin farklı bölgelerini gezdi.Karin'de,Osmanlı Parlamentosu'nda Armen Garo tarafından temsil edilmekten onur duyan yurttaşları tarafından bir kahraman gibi karşılandı.Buna karşılık olarak,o,doğduğu şehre,bir çocuğun annesine babasına bağlanması gibi,tutkuyla ve sevgiyle bağlandı.
1910'da,Armen Garo ve ailesi Karin'e gitmek üzere Batum'a geldiğinde,Garo Rus polisi tarafından derhal tutuklandı ve Tiflis'e götürüldü.Orada Lehzin'in (Sankt Peterburg'daki Adâlet Bakanı) emri ile Ermeni Devrimci Federasyonu üyesi olmakla suçlandı.Rus polisi Armen Garo'yu onyedi gün hapiste tuttuktan sonra,Osmanlı Parlamentosu'nun bir üyesi olduğu için serbest bırakmak zorunda kaldı.Serbest kalmasının şartı,derhal Rusya topraklarını terketmesiydi.Armen Garo İstanbul'a geri döndü ve Karin'deki evine dönüp "taptığı annesi" ile bir yıl geçirebilmesi için iki yıl geçmesi gerekecekti.Ermeni ulusal ilişkilerine ve daha yakından da doğduğu köydeki işlere gönüllü bir şekilde iştirak etti,Rostom'la kurduğu kalpten bağ köylüler ve özellikle de Karin gençliği üzerinde silinmez bir etki bıraktı.
1913'te,Ermeni Devrimci Federasyonu'nun genel kurulu Taron'da (Muş) toplandı.Nüfuzunu da kullanarak,Armen Garo,Rostom ve diğer Taşnak önderleri ile beraber Taron'a "bölgenin ekonomik durumunu birinci elden görmek için" gitti.Ermeniler yüzbin kişilik bir nüfusla Taron'da çoğunluğu oluşturmaktaydı.Taron'daki Ermeni köylüleri ile ilgili izlenimleri çok tatminkârdı.1908 Anayasası öncesinde tüm Taron'da Ermenilere ait sadece dört atın olduğunu belirtiyordu.Ama 1913'te,Patrik Zaven Muş Vadisi'nden geçtiğinde onu 800 atlı Ermeni karşılamıştı.Beş yıllık barış,halkımızın toparlanması için yetmişti.
Halkımızın en çok ihtiyaç duyduğu barış ve huzurdu ve bu ortamı anayasal rejimin ilk yıllarında bir şekilde bulmuşlardı.Bundan dolayı Ermeni Devrimci Federasyonu,ne pahasına olursa olsun anayasal rejimi korumaya çalıştı,şoven eğilimleri Taşnak önderlerince bilinen İttihat ve Terakki (Jön Türklerin partisi) ile işbirliği yaparak."Bu nedenle" diyordu Armen Garo "biz Taşnak temsilciler Jön Türklere karşı Osmanlı Parlamentosu'nda 1912'ye kadar ciddi bir muhalefette bulunmadık."
Başlangıçta,Armen Garo bile,kişisel olarak Jön Türkler ile işbirliği yapma taraftarıydı.Bu konu ile ilgili İstanbul'daki Taşnak önderler arasında ufak tefek görüş ayrılıkları vardı.Aknouni,Zardariyan,Serengülyan,Vramyan,Armen Garo -hepsinin zihnini meşgul eden esas bir tek şey vardı;zaman kazanmak.Zaman Ermenilerin lehine işliyordu.Onlar,barış ne kadar uzun sürerse,Ermeni halkının ekonomik ve kültürel gelişiminin o kadar çabuk olacağını farketmişlerdi.Karin bölgesinde iken,Rostom,zafer şenliğinde,"zararlı böceklerin kökünün Ermeni köylerinde hızlı bir şekilde kazındığını" gözlemledi.Kasabalar ve köyler sihirli bir değnek değmiş gibi gelişiyor ve Ermeni halkı madden ve manen kendine geliyordu.
Pratik düşünen biri olarak Armen Garo,halkın ekonomik ilerlemesini sağlamlaştırmak gerektiği gerçeğini farketmekte gecikmedi.İlkin,ülkedeki merkezî noktalar arasında bağlantının olması,sonra da dış dünya ile bağlantının kurulması.
Ulaşımın yetersiz olması nedeniyle zengin maden kaynakları yeraltında gömülü kalıyor,tarım ürünleri ihraç edilemiyor ve işlenmiş mallar binbir güçlükle ithal ediliyordu.Demiryolları,gelişmemiş bölgelere yeni bir hayat ve enerji getirecekti.
Böylece Karin ve Van'a kadar Ön Asya'daki bölgelerde demiryolları inşa edecek cesur bir plân hazırlandı.Bu dikkate değer plânın yazarı Armen Garo'nun kendisiydi.İlk önce Avrupa sermayesini,sonra da Amerikan sermayesini çekmeye çalıştı.sonunda Chester(1) (Rear Admiral Colby Mitchell Chester of United States) Plânı adındaki Amerikan plânını kabul etti.Osmanlı Parlamentosu'ndaki bu ana taslağın plânın amacı olduğu söylenebilirdi.Armen Garo plânı etüt etmiş ve anahatlarını uzmanlara hazırlatmıştı.Osmanlı Parlamentosu'nun içinde ve dışında görüşmeler yapmış ve şiddetli münakaşalara tutuşmuştu.Parlamento'da yaptığı bir konuşmada plânı savunmuştu.Yine de plâna dönük yönetim kademelerinin muhalefeti ve Avrupalı sermayedarların rekabeti o kadar büyüktü ki yıllarca sürüncemede bırakıldıktan sonra plândan vazgeçildi.Türkler Armen Garo'nun asıl amacının Ermeni bölgelerinde demiryolu inşa etmek olduğunu anladıkları için her açıdan plânın gerçekleşmesine karşı geldiler.Ayrıca diğer kişilerin kıskançlıklarının ve kâr hırsının da üstünden atlanmaması gerekir.
Daha sonra 1912'de Balkan Savaşı patladı.Bir kez daha Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması masaya yatırılmıştı.Anayasa ve İttihatçıların şoven politikalarından hayal kırıklığına uğramış Ermeniler,bir kez daha Ermeni bölgelerindeki reformlar için büyük güçlerin yardımını istedi.Boghos Nubar'a bağlı Katolikler tarafından bir heyet oluşturuldu.İstanbul Patriği de reform plânının uygulanmasını talep edenlere katıldı.Artık ne İttihatçılara güveniyor,ne de onların samimiyetine inanıyordu.Türkiye'deki Ermenilerin kurtuluşunu sadece "Avrupa denetiminde" görüyordu.Jön Türklerin Selanik Kararı'nda pan-Türkizmi,daha açıkçası pan-Turancılığı kabul ettiklerini ve böylece de Ermeniler ile Türklerin yollarının ayrıldığını biliyordu.Artık Ermenilere kendi kaderlerini oluşturmaları kalmıştı.Ve Armen Garo,kendisinden beklenen hızla "reformlar" mücadelesine atıldı.
Ermeni bölgeleri için reform plânı Şubat 1914'te imzalandı.Yabancı güçlerin baskısı ile Türk hükümeti,Karin,Van,Bitlis,Sivas,Harput ve Trabzon şehirlerinin Avrupalı müfettişlerin denetiminde her biri kendi iç otonomisine sahip iki idarî birime bölünmesini kabul etti.İki müfettiş,veya Vramyan'ın onları çağırdığı şekilde Marban,Norveçli Hoff ve Hollandalı Vesteneng'di.
Reform plânı imzalandıktan sonra,Armen Garo ve Dr. H. Zavryan,Patriğin tavsiyesi ile,müfettişlerle görüşmek,onlara gerekli bilgileri ve tavsiyeleri vermek üzere Avrupa'ya hareket ettiler.Bu sırada Türkiye'de parlamento seçimleri yapılıyordu.İttihatçılar Armen Garo'nun davranışlarından rahatsız olmuşlar ve adaylığına karşı çıkıp ünlü bir Türk dostu olan H. Madatyan'ın Karin mebusu seçilmesine yardım etmişlerdi.Bazı koşullarda Armen Garo'ya Osmanlı hükümetinde bakanlık makamı öneren Talat,bu şekilde "dostu Garo'dan" intikamını almıştı.
Parlamento'daki görevlerinden ve sorumluluklarından kurtulan Armen Garo,tüm zamanını ve enerjisini reformlara verdi.Müfettişlerle her gün görüşüyor,onlara öneriler ve tavsiyelerde bulunuyordu.İki müfettiş de ona karşı büyük bir saygı ve güven duyuyordu ve onu Bitlis veya Karin'de (buralar yukarı otonomilerin idarî birimlerin merkeziydi) yardımcıları olarak görevlendirmek istiyorlardı.Armen Garo kişisel olarak,Bitlis'e giden müfettiş Hoff'a eşlik etmek istiyordu.Gerçekten de,Hoff,çeşitli defalar Talat'tan dört gayrimüslim yardımcısından biri olarak Armen Garo'yu atamasını istemişti,ama Talat,Armen Garo'yu politik nedenlerle bu mevki için uygun görmediği gerekçesi ile Hoff'un önerisini reddetti.
Müfettişler ve Osmanlı hükümeti arasındaki görüşmeler de devam etti.Talat,çeşitli gerekçeler ve bahanelerle müfettişlerin atamalarını ve ayrılışları ile ilgili kararları erteliyordu.Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu liderleri bu alaturka politikayı güderlerdi,bazen olumlu sonuçlar da verirdi.Neden bir kez daha deneyip bu nahoş reformlar fermanından kurtulunmasın?Müfettişler gücenmiş ve kızmış ve hattâ istifa etmeyi bile düşünmüşlerdi:Ermeniler ise rahatsız olmuş ve akılları karışmıştı.Bu tam da Talat'ın istediği şeydi:Yeni olayların durumu tamamen değiştireceğini ümit ederek geciktirmek,çeşitli engeller yaratmak.
O günlerde (Haziran 1914),Armen Garo ve Vramyan Halil Bey ve Talat Paşa'yla çok hararetli ve akıl almaz bir görüşme yaptılar.Armen Garo buna anılarında oldukça geniş yer vermektedir.Bu görüşmede,en azından Armen Garo için İttihatçılar ile Ermeniler arasında ortak hiçbir şeyin kalmadığı açıkça ortaya çıkmıştı.Talat,küstah tehditleri ile İttihatçıların Ermenilere karşı Sultan Abdülhamid'in politikalarını kabul ettiğine dair hiçbir şüpheye mahal bırakmamıştı.
Armen Garo'nun,İstanbul'da yapacağı hiçbir şey kalmamıştı ve bundan dolayı Kafkaslar'a geri dönmeye karar verdi.Burada yayımlanmamış anılarında geri dönüşünün koşullarını aktarmaktadır.
"1914'te Parlamento'ya yeniden seçilmeyi başaramadım.Benim için Ermenistan genel müfettişlerine eşlik etme imkânı kalmadığı ve Taşnaklara dönük Rus baskıları sona erdiği için,özel işlerime geri dönmeye karar verdim.Temmuz'da Rus elçiliğini arayıp Kafkaslar'a dönmem konusunda herhangi bir engel olup olmadığını sordum.Bir hafta içinde olumlu bir cevap aldım ve derhal İstanbul'dan ayrılmak için pasaport aldım.Ama,yoldaşlarımın talebiyle,(EDF önderleri) müfettişler İstanbul'u terkedinceye kadar ve Karin'de yapılan EDF Genel Kurulu'na katılan delegeler dönünceye kadar İstanbul'dan ayrılışımı erteledim.
Bu arada Avrupa'da savaş patladı.Hepimiz aynı zamanda milletimizin yaşamının da bıçak sırtında olduğunun bilincindeydik:Antagonist ırkların birliği meselesi.Vatanımız da savaş alanına döndüğü için bu olaya seyirci kalamazdık.İstanbul'dan ayrılmadan önce,sorumlu yoldaşlarla,İstanbul'da birçok önemli toplantı yaptım.Bana,Kafkaslar'daki yoldaşlarımıza,Rus hükümeti ile geçmişte yaşadığımız eski sorunları bir kenara koymalarını ve halkımızı katliam tehdidinden kurtarmak için (Türkiye'deki) Rus silâhlı kuvvetlerine mümkün olduğunca çabuk Türkiye'yi işgal etmeleri için yardım etmelerini tavsiye etmem bildirildi.
Eylül'ün 16'sında İstanbul'dan ayrıldım ve ayın 23'ünde Tiflis'e vardım ve daha sonra orada halkımızın (Rusya'daki Ermeniler) Rus hükümeti ile gönüllü birlikler kurmak için anlaştığını öğrendim.Ama pimpirikli Rus hükümeti,büyük sayılarda Ermeni gönüllüsünün silâhlanması konusunda her türlü zorluğu çıkartıyordu."
Armen Garo'nun o güne dair olayları ve tepkileri ile deneyimlerini kaydetmemesi ne büyük kayıp.Örneğin İstanbul'daki sorumlu yoldaşların talimatlarının tamamı neydi?Gönüllü yazılmasının koşulları neydi?Tam olarak Tiflis'li yoldaşların tepkisi neydi?
Armen Garo,EDF'nun Karin'deki Genel Kurulu'na katılmak üzere çağrılmıştı ve kişisel olarak o da oraya gitmeyi çok istiyordu.Ama reformlarla ilgili çalışmaları onu İstanbul'da tuttu.Karin'de,delegeler onun en azından Kurul'un sonraki bölümlerine katılacağını düşünüyorlardı.Kurul'a savaş ilanı ile ilgili ilk haber Armen Garo'dan gelmişti.Telgrafı delegelerin kafasında şimşek gibi çaktı.O günkü divan başkanı Akhonuni,mesajı okuduktan sonra biraz da dalga geçerek "Bizim Garo diplomat olmuş.Ne manasız bir şey" dedi.
Ama kısa sürede tüm şüpheler dağıldı.Genel Kurul,savaşın da baskısı ile çalışmalarını hızlandırmak zorunda kaldı.
Kurul tarafından seçilen yeni yönetimin bir üyesi de Armen Garo'ydu.Kurul'dan sonra,Rostom bir yıllığına yurtdışına gitti ve Armen Garo Karin'de onun yerini almak zorunda kaldı.Bu,Kurul'un bir kararı ve Karin'deki genel havaydı.
Armen Garo Tiflis'e vardığında,Karin'e gitmenin hiçbir imkânı kalmamıştı.Kafkaslar ile Türkiye arasındaki tüm bağlantılar kopmuştu.Ermeni gönüllü birlikleri çoktan organize edilmişti.Ermeni Ulusal Bürosu,Gönüllü Birlikler Yönetim Komitesi'ne görev vermişti.Birliklerin komutanları atanmış ve hattâ birliklerin savaş alanında bulunacakları yerler belirlenmişlerdi.Tek kelime ile,gönüllü birlikler son şeklini almışlardı,bu bir gerçekti.Herkes savaşın başlamasını bekliyordu.
Armen Garo,ilk günden kendini gönüllü hareketinin heyecanına bıraktı.İstanbul'daki durum ve düzen ile ilgili Ermeni Ulusal Bürosu'na ve Ermeni Devrimci Federasyonu yönetimine raporlar kaleme aldı.Daha sonra,doğduğu yer olan Karin'e girecek ilk kişi olması gerektiği düşüncesi ile bir gönüllü birliğine katılmak istediğini bildirdi.Savaşın patlamasından birkaç hafta sonra Rus ordusunun Karin'i ele geçireceğine gerçekten inanmıştı.
Ama onun bu iyimserliğinin herkes tarafından paylaşılmadığı da belirtilmelidir.Özellikle,Armen Garo'nun gönüllü hareketine katılımı bazı kişilerin muhalefeti ile karşılaştı.
Burada,Armen Garo'yu niyetlerinden vazgeçirmek için yapılan bir çabayı aktarmak istiyorum.Bir gün Haciğ Karcikyan (gönüllü hareketinin sadık bir savunucusu ve Ermeni Ulusal Bürosu'nun etkin bir üyesi) Avedis Şahkatnunyan ve ben,Sagginian'ın meşhur bir kahvehanesinde,Armen Garo ile uzun bir görüşme yaptık.Karcikyan ve özellikle Şahkatnunyan,Garo'nun gönüllü birliklere katılması sonucu doğabilecek sakıncaları ve dezavantajları anlattılar.Artık Osmanlı Parlamentosu'nun bir üyesi olmasa da,önde gelen bir Ermeni olarak hareketlerinin Türkiye'deki Ermeniler için negatif etkisi olabilirdi.Bunun yanında,savaşın kesin bir sonucu olamazdı ve gelecekte gelişebilecek olaylarda liderlik edecek bazı insanların tarafsız bir alanda kalması çok önemliydi.Dahası,Armen Garo'nun gönüllü hareketine doğrudan katılımının hiçbir önemli avantajı bulunmamaktayken,başarısızlık durumunda zararlı bile olabilirdi.Üçümüz ve özellikle Avedis Şahkatnunyan,Armen Garo'yu gönüllü birliklere katılmaktan vazgeçirmek için çok çalıştık.Ama,Armen Garo savaşın çok çabuk bir zaferle biteceğine o kadar çok inanmış ve Karin'e yapılacak zafer yürüyüşü onu o kadar çok büyülemişti ki,hiçbir şüpheyi ve tereddütü duymuyordu.Bu fikre muhalefet eden biz lagorlar (hoppalar),gençlere böyle derdi,olduğu ve Dr. H. Zavryan ve diğerleri gibi yaşlıların onu desteklediği için kararının doğru olduğunu düşünüyordu.Konuşmalarımızı bir şaka olarak alıyordu:"Karin'de görüşürüz",son sözü buydu.
Ama Karin'de görüşemedik.Armen Garo,Dro'nun yardımcısı olarak ikinci birliğe katıldı ve cepheye gitti.Dro yaralandıktan sonra,Aralık'taki genel geri çekilişe kadar birliğin komutanlığını üstlendi.Ocak 1915'te birliklerin yeniden gruplandırılmasına,katıldı ama bir daha cepheye gitmedi.Bundan sonra genellikle Ermeni Ulusal Bürosu ve Ermeni Devrimci Federasyonu'nun önderliğine yakın olan Tiflis'te kaldı.Parti işleri veya ulusal karakterli ve önemli işlerle ilgili olarak çeşitli yolculuklar yaptı.Van'ın kurtarılmasından sonra,Van'a ilk gidenler arasındaydı.Kendini tamamen gönüllü birliklere vermişti ve komutanlarla da yoldaşça bağları vardı.Özellikle de Keri'yi (Arşak Kafavyan) seviyor ve ona saygı duyuyordu.Heço,Dro,Aram,tabii ki Rostom ve Dr. H. Zavryan gibi Taşnaklarla çok yakın dostlukları vardı.Andranik'in gerilla hareketini fazla dikkate almıyordu.Bu duygular tabii ki karşılıklıydı.1915'teki geri çekilişten sonra,herkesin altüst olduğu bir ortamda,sinirleri harap olmuş Andranik ile çok sert tartışmalara girişti.
1915 felâketi (Türkiye'deki Ermenilerin katliamı ve tehciri),Armen Garo üzerinde çok büyük bir etki yaptı.Türkiye'den katliam ve zorunlu tehcir haberleri geldikçe,kalbindeki ve zihnindeki acı inanılmaz bir derinliğe ulaştı.
Istırabı,1915 yazında Koms (Vahan Papazyan) ve Ruben (Ter Minasyan) Muş'tan gelip orada olanları anlattıklarında iyice arttı.Kısa süre sonra Taron Ermenilerinin nasıl imha edildiğinin detayları gelmeye başladı.Yılın sonunda,Karin Ermenilerinin zorunlu tehciri ile ilgili somut bilgiler alındı.Garo'nun acısı ve ıstırabı en üst noktasına ulaştı.Kasvetli bir gölgeye dönüşmüştü ve dış dünya ile tüm bağları kopmuştu.Büyük suç ile ilgili çektiği acıları,bırakalım,o bize anlatsın:
"Yaşadığım şok ve hayal kırıklığı o kadar fazlaydı ki tüm kontrolümü kaybettim...İnsanlar gözüme birer canavar gibi gözüküyordu;kimse ile konuşmuyordum.Gandzak'a çekilmiştim!Günlerce odamdan çıkmıyordum.Sürekli sigara içiyor ve odamda bir ileri bir geri yürüyordum,yorgunluk sonucu uyuyakaldığımda da korkunç rüyalar beni yatağımdan sıçratıyordu.Gözümün önüne ceset yığınları geliyor ve onların arasından çok sevdiğim annemin,kızkardeşimin ve erkek kardeşlerimin güzel yüzleri ve gözleri ile bana baktıklarını görüyordum.Gözyaşlarına gömülüyor ve gecenin geri kalan kısmında bir şeyler okumaya çalışıyordum.
Uykusuz geceler sağlımı tamamen bozmuştu.Yürürken sık sık gözlerim kararıyor ve çevremdeki her şey dönüyordu.İsteksizce gözlerimi kapatıyor ve başdönmem geçinceye kadar birkaç dakika duruyordum."
Sonunda Armen Garo,bozulan sinirlerini fiziksel çalışmayla iyileştirmeye karar verdi.Kayınbiraderinin tahrip olmuş su değirmeninin tamirine katıldı ve sabahtan akşama kadar işçilerle çalıştı.Üzüm bağında çukurlar kazdı,yol yapımına katıldı.Böylece fiziksel ve manevi dengesi geri geldi.1916'nın sonlarına doğru,yeni plânlar ve umutlarla Tiflis'e geri döndü.
Bu sıralarda,Parti önderliği,Ermeni sorununu Amerikan hükümetine sunmak için Amerika'ya bir heyet göndermeyi düşünüyordu.Ermeni Ulusal Bürosu da bu fikri onayladı.Keza Katolikos (Kevork V) Surenyantz'a da danışılmıştı ve o bir tavsiye mektubu vermeyi kabul etmişti.Armen Garo,görev için en iyi seçim ve en doğru kişiydi.Yoldaşları aynı zamanda,yeni bir çevrede Garo'nun kişisel acılarını gömeceğini ve yeni bir enerji ile görevlerine devam edeceğini düşünüyorlardı.
Armen Garo önerilen görevi memnuniyetle kabul etti.Ecmiyadzin'e gitti ve oradan tüm Ermenilerin kişisel elçisi olduğunu belirten bir tavsiye mektubu aldı.Ayrıca Ermeni Ulusal Bürosu ve Ermeni Devrimci Federasyonu yönetiminden de tavsiye mektupları aldı.Onlardan tam yetki alarak ABD'ne hareket etti.Oradaki öncelikli görevi toplumun ve hükümetin desteğini kazanmaktı.
Lânetli ve kederli günler!Rus hükümeti anlaşmada üstlerine düşeni çoktan yapmış olan Ermenilere karşı olan dostça politikasından vazgeçmişti!
Şimdi Çarlık hükümeti,Türkiye Ermenistan'ını ele geçirmeyi ve oralara Kazakları yerleştirmeyi plânlıyordu.Gönüllü hareketi Rus hükümeti tarafından dağıtılmıştı.Ermeniler arasında kafa karışıklığı ve umutsuzluk kol geziyordu.Gerçekten de politik ufuklar çok karanlıktı.Kimse bir sonraki günün ne getireceğini bilmiyordu.Böylesi bir durumda kim Amerika'nın ne yapabileceğini söyleyebilirdi?Ne delegeler,ne de delegeleri seçenlerin bir cevabı vardı.
Ne olursa olsun,Armen Garo,bir görev için Amerika'ya gitmekten memnundu.Kafasında neler vardı?Beklentileri nelerdi?Şüphesiz onun kendisi bile bu sorulara cevap vermekte güçlük çekiyordu.Yeni bir görevi vardı.Önemli olan buydu.Kalbinde içgüdüsel bir umut vardı ve bu umut da ona yeni bir enerji vermekteydi.
Bundan sonra,Armen Garo'nun hayatı ve çalışmaları Amerika'ya bağlanmıştı.Orada yoldaşları ve geniş Amerikan kitleleri ve (Vahan) Karashian,(Arşak) Shumavonian ve diğerleri gibi adanmış kişiler ile sıcak ilişkiler kurdu.Ayrıca Amerikan hükümet görevlileri ve devlet adamları tarafından da iyi karşılandı.Ve büyük bir şevkle çalışmaya başladı.Basın aracılığıyla ve "Ermenistan Neden Bağımsız Olmalıdır" gibi kitaplarla,Ermenilerin çektiklerini ve Ermenilerin Müttefikler'in başarısı için neler yaptığını anlatmaktaydı.Yaptığı görüşmelerde,Amerikan hükümetine Ermenilerin çok kötü olan durumu ve Ermeni sorunu ile ilgili değerli bilgiler ve açıklamalar veriyordu.Aynı zamanda,politik arenada Ermenilerin birleşik duruşunu sağlamak için Boghos Nubar başkanlığındaki Ermeni Ulusal Heyeti ile de yakın temas içindeydi.
28 Mayıs 1918'de Ermenistan'ın bağımsızlık ilanı,Armen Garo'nun ABD'ndeki etkinliklerini güçlendirdi.Artık o,resmî olmasa da,bağımsız bir devletin temsilcisiydi;Ermeni halkı ve tüm dış dünya halkı ona saygı duymaktaydı.Şubat ve Nisan 1919 tarihleri arasında Ermeni Ulusal Kongresi Paris'de toplandığı zaman,Armen Garo Kongre'ye Amerika'daki tüm Ermenilerin temsilcisi olarak katıldı.
Kongre'den,Levantenler tarafından kızdırılmış ve hayal kırıklığına uğratılmış bir şekilde döndü.Özellikle Boghos Nubar'ın Ermeni Cumhuriyeti'ne olumsuz yaklaşımı onu kızdırmıştı.
Türkiye Ermenistan'ının işgalinin tartışıldığı bir gün,Armen Garo,büyük bir memnuniyetle Ermeni hükümetinin kısa süre içinde Karin'i ele geçireceğini söyledi.Ayrıca,Ermeni ordusunda görevli bir subay olan kardeşinin işgali gerçekleştirecek birlikler içinde olacağını belirtti.
"'Ermeni hükümeti kısa süre içinde Karin'i ele geçirecek' ile ne demek istiyorsunuz" diye sordu Boghos Nubar,irkilmiş bir şekilde.
"Aynen böyle,hükümet Karin'i ele geçirmesi için bir ordu gönderecek" diye cevap verdi Armen Garo,kızgın bir şekilde.
"Ama bu işgal demektir ve ben bunu protesto ediyorum" diye cevap verdi Boghos Nubar,duraklayarak.
Ermeni ordusu Karin'i Türklerden almak üzereydi ve Ermeni Ulusal Delegasyonu Başkanı bunu protesto etmekle tehdit ediyordu!Armen Garo bu olayı büyük bir kızgınlıkla anardı.
Ama,kızgınlığına karşın,Armen Garo,dayanışma adına,Boghos Nubar ile bir süre daha çalıştı ve aynı Ulusal Kongre tarafından Boghos Nubar,Profesör Der Hagopyan,Arşak Çobanyan,Dr. H. Nevruz ve Vahan Tekeyan ile beraber Ulusal Delegasyon'un bir üyesi olarak seçildi.
ABD'ne döndükten sonra,Armen Garo'nun Ulusal Delegasyon'daki çalışmaları sadece bir formaliteye döndü ve sonunda bitti.Onunla Boghos'un çevresindekiler arasında büyük ve derin bir anlayış farkı vardı.
Armen Garo'nun esas görevi Birleşik Devletler'in Ermenistan Cumhuriyeti'ni bağımsız bir devlet olarak tanımasını ve sonra da Amerikan maddi yardımını sağlamaktı.Çalışmaları sırasında,James Gerard başkanlığındaki Amerikan-Ermeni Komitesi'nin yakın işbirliğini gördü.Armen Garo,Ermeni hükümeti tarafından Washington'a yollanan Kaçaznuni Komisyonu'ndan büyük yardım gördü.Her iki olayda da Armen Garo'nun çabaları tam bir başarı ile sonuçlandı.22 Nisan 1920'de Amerikan hükümeti,Ermenistan'ı resmen bağımsız bir cumhuriyet olarak tanıdı ve Armen Garo da Amerika'daki ilk Ermeni büyükelçi oldu.Bu başarı günlerinde yaşadığı mutluluğu hayal edebilirsiniz.
Amerikan hükümetinin Ermenistan'a verdiği yardımlar,onu tanımasından sonra ve önce de gerçekten çok fazlaydı.Hastalıklarla pençeleşen yüzbinlerce Ermeni ölmekten kurtulmuştu.
Armen Garo'nun çabalarına bin şükür.Ayrıca,Armen Garo'nun doğrudan katılımı ile Birleşik Devletler'deki Ermeniler arasında Ermeni ordusu için de büyük bir bağış kampanyası düzenlendi.Toplanan yiyecekler,giysiler ve başka malzemeler,Yerevan'daki Savaş Bakanlığı'na ulaştırıldı.
Özellikle Sevr Konferansı'nın toplandığı günler umut dolu günlerdi.Herkes yurduna dönmeye hazırlanıyordu;Ermenistan pasaportu almaya ve en kısa zamanda Ermeni vatandaşı olmaya çalışıyordu.Artık Armen Garo'nun mutlu ve huzurlu olması için birçok neden vardı.Hayatının amacını gerçekleştirmenin huzuru ile doluydu ve geleceğe umutla bakıyordu.Emekleri Ermenistan'da da çok takdir ediliyordu.1920'nin baharında Yerevan'a davet edildi.Yoldaşları ulusun ve devletin yeniden kurulmasında görev almak üzere onu Ermenistan'da görmek istiyorlardı ve onu geleceğin başbakanı olarak düşünüyorlardı.Armen Garo'nun Amerika'da hâlâ yapacak çok işi vardı ve dönüşünün henüz erken olduğuna karar verdi.
Cevap olarak yüksek mevkiler peşinde olmadığını ve Ermenistan'da bu işleri çok daha iyi yapabilecek insanların olduğunu yazdı.Amerika'daki işlerini bitirdikten sonra yurduna döneceğini ve kendini Ermenistan'ın bir bölgesinde tarıma vereceğini söyledi.Eski aşkı hâlâ çok canlıydı,hayatının sonuna kadar sürecek vatan toprağı aşkı.
Ama Armen Garo'nun düşleri,tabii ki bizlerin düşleri,havada kaldı.1920 sonbaharının kara günleri birden karşımıza çıktı.Başarısız bir savaşı meş'ûm olaylar takip etti:Ermenistan'da yönetimi Sovyetler aldı;Sovyetler Ermeniler tarafından 18 Şubat 1921'de devrildi.Sovyetler bir kez daha Ermenistan'da iktidarı ele geçirdi (Nisan 1921) Ermenistan bağımsızlığını kaybetti.
Armen Garo,bu olaylar sırasında acı dolu günler geçirdi.Sağlığı kötüleşmeye başladı.Bir süre California'da kaldı,ama doğanın bile ona bir yararı dokunmadı.Çok bitkin ve sıkıntılıydı.Hâlâ büyükelçilik makamını korumaktaydı ve Ermeni hükümeti onu Ermenistan Cumhuriyeti'nin resmî temsilcisi olarak görmeye devam etti.Ama Armen Garo,kendinde görevlerini devam ettirecek gücü bulmuyordu ve tüm görevlerinden ayrılmaya hazırlanıyordu.Artık tek ümidi Ermenistan'da iktidarda olanların da her şeyden önce Ermeni olması ve Rusların yardımıyla Ermenistan'ı koruyacakları ve geliştirecekleriydi.Bu duygularla Paris ve başka şehirlerdeki yoldaşlarına mektuplar yazdı.Tüm kalbiyle Ermenistan toprağının en ıslah olmaz Bolşeviği bile değiştireceğine inanıyordu.Bu bağlamda Armen Garo,aşağıdaki karakteristik ve ilginç satırları,M. Veradzin'e 9 Aralık 1921'de yolladığı ve 1946 Hairenik Yıllığını'nın 146. sayfasında basılan mektubunda yazdı:
"Rusların etkin desteği olmadan,ulusal amaçlarımızın yarısını bile gerçekleştiremeyiz:Türklerin mermilerinden ve kılıçların uzağında halkımızın kendi emeğiyle yaşayacağı bağımsız veya yarı bağımsız kendi ülkemize sahip olmak.Bu açıdan Yerevan'daki solcu kardeşlerimiz oldukça sağlam bir zeminde durmaktadırlar.Olan olmuştur.Moskova 'yoldaş' Karabekir aracılığıyla bizi lânetli bir kadere mahkûm etti.Şu anda,Moskova,Ankara'nın dostudur ama bu dostluk yirmidört saat içinde şiddetli bir düşmanlığa dönüşebilir ve bir gün gözlerimizi açıp,'yoldaş' Lenin'in elinde Ermeni iddiaları ile Ankara'dan cevap istediğini görebiliriz.Bu tarihin abc'sidir ve bana göre o gün oldukça yakındır.
Düşüncelerimi biraz daha özetleyeyim.Ermenistan,Rusya'nın doğrudan koruması altında ve dostlarının (örneğin İngiltere ve Amerika) maddi-manevi desteğini alarak birleşik ve bağımsız bir ülke olmalıdır.Tek çıkar yol budur ve Yerevan'daki kardeşlerimiz ne kadar aptalca davranırsa davransın,bana öyle geliyor ki onların amacı da bu."
Armen Garo'nun kehanetinin üstünden 27 yıl geçti,"yoldaş Lenin" çoktan aramızdan ayrıldı,ama "O gün" hâlâ gelmedi ve "Yerevan'daki kardeşlerimiz" eskiden olduğu gibi "aptalca davranmaya" devam etmekteler.Moskova ve Ankara artık dost değiller,bu doğru,ama "yoldaş" Lenin'in takipçileri henüz "Ermenilerin isteklerini ele almadılar" ve alacaklarına dair de hiçbir işaret yok.Armen Garo'nun iyimserliği,Ermenistan'a "maddi ve manevi yardım" açısından bile haklı çıkmadı.Armen Garo bugün yaşıyor olsaydı,eski iyimserliğini koruyamazdı,nesnel gerçeklerden ziyade içgüdülerine dayanan bir iyimserlik.
Washington'daki tüm işlerini rayına oturttuktan sonra,Armen Garo ailesi ile buluşmak üzere Kasım 1922'de Amerika'dan Avrupa'ya doğru yola çıktı.Hanımı ve 18 yaşındaki oğlu Hrant sürgündeki yoldaşları ile beraber onu Cenevre'de bekliyordu.Yolculuğundan birkaç hafta önce Paris'teki bir yoldaşına mektup yazdı:
"Evet,Paris'e geleceğim.Keşke iki yıl önce,beni Yerevan'a çağırdığınızda Amerika'dan ayrılsaydım.En azından bir kez daha anıları bana acı veren Massis'i,Ararat Dağı'nı görebilirdim.Bizim olmasa da Massis,her Ermeninin yüreğinde ve ruhundadır,Levantenleri destekleyenler hariç hepimizin.
Bana öyle geliyor ki,önemli olayların olacağı bir yılın eşiğindeyiz.İçimden bir ses bana,kaderimizin efsanevî yedi yılının kapandığını ve yeni kapıların açılacağını söylüyor.Her koşulda,benim kafam net.Eğer ömrüm yeterse,Ermenistan'a gideceğim,Nor Bayezid bölgesine veya Ermenistan'ın tarımla ve at yetiştiriciliğiyle uğraşabileceğim bir bölgesine gitmeyi istiyorum.Senin durumun farklı:Yurtdışında yapman gereken daha çok işin var.Bizim şarkımız söylendi."
Gerçekten de şarkısı söylenmişti.Armen Garo Kasım 1922'de Paris'e geldiğinde,bildiğimiz Armen Garo'dan geriye sadece yürüyen bir hayalet kalmıştı.Tükenmiş bir hâldeydi,ama yine de geleceğe dair umutlarını kaybetmemişti.Olaylar,başarılar ve Ermenistan'daki yoldaşlar hakkında bir şeyler duymak için can atıyordu.Tüm bunlardan uzakta olmaktan dolayı büyük üzüntü duyuyordu.Ermeni Bolşeviklerinin yaptığı yanlışlar hakkında pek fazla bir şey bilmiyordu ve doğru yorumlarda bulunamıyordu.Özel bir alâka ile Bolşeviklere karşı 18 Şubat ayaklanması sonrasında olup bitenleri dinledi.Ne olursa olsun Ermenistan'a gitme kararı değişmedi.
"Ah,keşke Yerevan'ın havasını soluyabilsem ve üzümlerini yiyebilsem,tüm hastalıklarım geçecektir" derdi,sık sık.
Ama Yerevan onun için Musa'nın va'dedilmiş toprakları olarak kaldı.Paris'ten ailesi ile buluşmak üzere Cenevre'ye gitti.Hastalığı daha da ağırlaştı ve birkaç ay sonra,23 Mart 1923'te ebedî bir uykuya daldı.
Cenazesi eski Plein Plais Mezarlığı'na kaldırıldı.Tabutu,tüm Cenevre Ermenileri ve başta Kraft Bonard olmak üzere İsviçreli dostları tarafından çevrilmişti.Fransa'dan;akrabaları,Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyonu ve Ermeni Devrimci Federasyonu temsilcileri ve yakın arkadaşları geldi.Paris Ermeni Kilisesi Papazı Piskopos Vramshapouh cenaze merasimini yönetti.Kraft Bonard,heyecanlı ve övgü dolu sözlerle,kendi ve Ermeni-İsviçreli dostlarının,büyük Ermeni ve özgürlük savaşçısının anısına saygılarını ve hayranlığını belirtti.Alexander Hatisyan,Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyonu adına konuştu;Ermeni hükümeti,Ermeni Devrimci Federasyonu ve tüm Taşnak yoldaşlar adına veda etme hüznü bu satırların yazarına aittir.
Parlak,güneşli bir ilkbahar günüydü.Doğa,kış uykusundan uyanmış,tüm canlılığıyla ayaktaydı.Garip ve kabul edilemez bir şeydi,doymak bilmez yaşama isteğiyle dolu bir kalbi sonsuza kadar durduran zalim kadere isyan etmemek imkânsızdı.
Bu genel matem havasında,Ermenileri simgeleyen üç renkli kaplı tabut,bir gün Ermenistan'a gönderilmek umuduyla mezara indirildi.Ermenistan'da gömülmek,bu Armen Garo'nun son arzusuydu...
***
1-Bu proje daha sonra Kemalist Ankara hükümetince de benimsenecekti.
*Simon Vratsian,Armen Garo Üzerine,1944;Tehcir Türküleri:Anılarda Ermeni Soykırımı,(der.) Hacı Orman,İstanbul:Sanat ve Hayat,2005,s.45-70.
Görünüş olarak da asil bir insandı:Kimsenin yanından imrenmeden geçemeyeceği heybetli,geniş omuzlu,yapılı bir vücudu,kumral saçları,kartal gözleri,vakur bir havası vardı.İnsanlarla ilişkilerinde dostane ve sevecendi.Konuşması sadeydi,konuşmasını ağdalı kelimelerle süslemezdi;cafcaflı kelimeleri kullanmaktan tiksinir,nefret ederdi.Konuşmalarında duygulara ve yeni fikirlere yer verirdi,parlak kelimelere değil.
Dışarıdan gelen fikirlere karşıydı;"izm"lerden ve insafsızca alay eden yabancı düşünürlerden ve safça bilgiçlik taslayanlardan nefret ederdi.Kendine has fikirleri vardı;ufku dar,ama onun kafasından ve ruhundan gelen zekice fikirler ve kendi doğruları.Ermeniler,Ermenistan ve Ermenistan gerçekliği;kafasını yorduğu şeylerin genel çerçevesi bunların içinde yatmaktaydı."Ermeni köylülerine gübre yerine kömür yakmayı öğretmek sosyologların tüm yazılarından daha değerli bir başarıdır," hayatı boyunca sadık kaldığı düşünceydi.
Kafasındaki düşüncelerin temel olarak materyalist bir doğası vardı;Ermenistan'ın ekonomik olarak kalkındığını,Ermeni köylülerinin serflikten ve karanlık batıl inançlardan kurtulduğunu,toprak konusunda bilinçlendiğini ve modern tarım tekniklerinde ustalaştığını görmek;Ermeni köylerinin modern ulaşım metodları ile donandığını,uygarlığın ışığında kirliliğin ve zararlı böceklerin ortadan kaldırıldığını görmek.Sonuç olarak,Avrupa teknikleri ile donanmış Ermeni gençliğinin,halkı ile beraber yaşamak için anavatana dönmeleri ve kişisel bir örnek teşkil ederek hayat standartlarını yükseltmeleri."Avrupa'daki salonlardan" vatanseverlik vâ'zeden,Ermeni halkına ve yaşayışına yabancı fikirleri papağan gibi tekrarlayan entelektüellerle dalga geçer,onları küçük görürdü.Kendisinin gerek fikri,gerek tüm hayatı bounca davranışları bakımından gerçek bir sosyalist olduğunun bilincinde olmadan,sık sık "sosyalistlerle","sosyalizm" kelimesini tırnak içine alarak dalga geçerdi.Çünkü son bağlamda,sosyalizm soyut bir öğreti değildir,en başta bir hayat plânıdır-gerçek bir hayat yolu.Armen Garo'nun söyledikleri ve hayatta yapmaya çalıştıkları gerçek sosyalizmdi,sosyalizmin özüydü.Şunu söylemeliyim ki,bilincinde olmasa da o,sabah akşam Marx ve Engels hakkında gevezelik edenlerin çoğundan daha fazla sosyalisttir.
Yüksek öğretim mezunu olsa da,Armen Garo teorik alanda yetkin biri değildi.Uzmanlık alanıyla ve hayatın pratik gereksinimleriyle ilgisiz karmaşık soyut sorunlar onun ilgisini çekmiyordu.O bir "sosyolog",entelektüel bilgiyi hayatın üzerine koyan,dogmatik formüllerin labirentinde kendini kaybeden ve hayat ile ilgili soyut konuşmalar yapanlar için kendisinin söylediği alaycı biri değildi.Hayatı boyunca Ermeni köylerinde çalışmış fizikçi,tarım uzmanı,öğretmen ve mahalle papazı,hepsi de ona göre Avrupa'da bilim hakkında atıp tutan "sosyologlardan" daha fazla saygıya değerdir.Bu anlamda,şahsına münhasır biriydi-tamamen doğruluktan oluşmuş biri.Bu,şüphesiz,çalıştığı her yerde ama özellikle gençler ve Taşnak savaşçıları arasındaki sınırsız hayranlığın -tapma derecesinde- ve otoritenin sebebiydi.Armen Garo'nun ölümü ile ilgili olarak yakın bir arkadaşı Hairenik'de bir yazı yazdı:"Armen Garo'dan daha aristokrat,asil ve nazik,iyi kalpli bir insan tanımadım.Onun gibiler azdır,nadirdir ve genellikle de Kafkaslar denen o güzel topraklardan gelir."
Yukarıdaki fikir birçoklarının kabul ettiği genel bir fikirdir,ama şu istisnayla Armen Garo'lar "genellikle" Kafkaslar'dan çıkmazlar.Onlar Ermeni halkının bağrından -Kafkaslar'daki ve Kafkaslar'ın dışındaki- çıktılar ve bugün hâlâ çıkmaktadırlar.Armen Garo'lar,Ermeni halkının ve Ermeni coğrafyasının gerçek çocuklarıdır.
Karekin Pastermadjian olarak vaftiz edilen Armen Garo,9 Şubat 1872'de Karin'de (Erzurum) büyük ve zengin Pastermadjian ailesinin bir çocuğu olarak dünyaya geldi.Gençliğini babaocağında geçirdi ve 1891'de Sanasaryan Okulu'ndan mezun oldu.
Mezun olduktan sonra üç yıl boyunca gezdi ve okudu,ayrıca çeşitli sporlarla uğraştı:Binicilik,av,balık avlamak ve yürüyüş.İki kez İstanbul'u ziyaret etti.Ermeni köylülerine ve işlerine özel bir ilgi gösterdi.Hayatını ve ekonomik varlığını halkına ve anavatanına adamaya hazırlanıyordu.Aklındaki bu düşüncelerle,1894'de Fransa'ya gitti ve tarımla ilgili eğitim almak üzere Nance'deki l'Ecole d'Agriculture'ye kaydoldu.Mezun olduktan sonra,Avrupa'daki bilgilerle de donanarak,Karin'e geri döndü ve kendini tarıma verdi.
1890'ların ortalarında,Ermeni halkı en önemli dönemlerinden birinden geçiyordu.Osmanlı padişahı Abdülhamid,"Ermeni reformları" sorununu,büyük güçlerin müdahale tehdidini bertaraf etmenin en önemli yolu olarak katliamlarla çözmeye karar vermişti.Ermeni karşıtı politika her yana hâkim olmuştu.Sasun'da Hınçak devrimci partisi tarafından örgütlenen 1894 ayaklanması başarısızlıkla sonuçlanmıştı.Bunu,Avrupa'da da yankı bulan Zeytun olayları takip etti.Ermeni entelektüelleri harekete geçti;özellikle de gençlerin "direniş" diye haykırdığı her yerde.Doğal olarak,Nance'deki öğrenciler de buna duyarsız kalamazdı.Anavatanlarının yardımlarına ihtiyacı olduğu bir anda nasıl ders çalışabilirlerdi.Bırakalım Armen Garo'nun kendisi bize Nance'deki Ermeni öğrenciler arasındaki havayı anlatsın:
"Nance'de öğrenciydik;yaklaşık kırk kişi.Olaylar hakkında fazla bilgi alamıyorduk.Hınçak'ları biliyorduk.Ama,öğrencilerin çoğu Ermeni sorunundan habersizdi;yalıtılmıştık.Daha sonra Zeytun olayları oldu ve biz Zeytun'lu Ermeniler'in katledildiğini duyduk.Gönüllü ve ateşli gençler olarak Zeytun'a yardıma gitmek istedik.Cesur kardeşlerimize yardım etmek istedik.Londra'daki Hınçak merkezine yazdık.Hiçbir sonuç alamadık;mektuplarında,Zeytun'a insan gönderemediklerini ama eğer verebilirsek Zeytun'a para gönderebildiklerini söylediler.Saçma.O günlerde Zeytun'a para göndermenin tek yolu elden ulaştırmaktır.O zaman hiç kimsenin oraya ulaşamadığını söylemenin ne manası var?
Cenevre,İsviçre'de (Ermeni Devrimci Federasyonu'nun [EDF] Merkezi) yayınlanan Droshak'a ('Bayrak',EDF'nin yayın organı) yazdık.Bize ciddi bir cevap yazdılar ve bizden bir veya iki temsilcimizle görüşmek için Cenevre'ye yollamamızı istediler.Hratç Tiryakiyan,Dr. Nevruz,Sarkis Srentz ve ben görüşmelerde bulunmak üzere Cenevre'ye gittik.Kırk öğrencinin arasından sadece dördümüz öne çıkmıştık.
Cenevre'dekiler tarafından oldukça samimi karşılandık.Adanmış ve gönüllü insanlardı.Bizi bir süre kalmak üzere Kıbrıs'a yolladılar.Birçok zorluk ve engel vardı.Özellikle de elimizdeki yeni görevlerden dolayı Zeytun'a ulaşma imkânımız yoktu.O günlerde yakışıklı ve güçlü bir gençtim.Rum ev sahibem Türkiye'ye girme plânımızı öğrendi ve yakalanıp öldürüleceğimizi düşündüğünden bize acıdı.Evden ayrılırken,kızının bana tutulduğunu öğrendim.Emirlerimiz,Yunanistan'a gidip gelecek direktifleri beklemekti.Oradan İstanbul'a geçtik.Bu şehire ilk gelişimdi ve tam bir yabancıydım.İstanbul'a gelişimizden birkaç gün sonra,Osmanlı Bankası'nı basacağımızı öğrendim.İki gün sonra,silâhlı bir şekilde bombaları bankaya taşıdık." (Hairenik,24 Nisan 1923.)
O günlerde Cenevre'deki sorumlular,ikisi de ciddi ve güvenilir kişi olan H. Yusufyan ve Hovnan Davtyan'dı.Armen Garo ve arkadaşlarının onlara böyle içten bağlanmalarına şaşmamak gerekir.
Cenevre'ye yaptığı ziyaretin Armen Garo için hayatî sonuçları oldu.Bu zaman zarfında,okuldan koptu ve devrim dalgalarına kendini bıraktı.İlk amacı Zeytun'a gitmekti.Armen Garo Kıbrıs'tayken Ermeni Devrimci Federasyonu bu yönde ciddi adımlar attı.Ama sonunda Hratç Tiryakiyan ve Babgen Suni ile beraber Osmanlı Bankası işgalinin liderliğini kabul etti.Armen Garo'nun kendisi bu görevi üstlenişini ve görevinin içeriğini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır.Tekrardan kaçınmak için burada bunlara değinmeyeceğiz.Şu kadarını söylemek yeterlidir ki,İstanbul'a vardığında,banka işgalinin hazırlık çalışmaları tamamlanmıştı.Onun görevi plânın uygulayıcılarından biri olmaktı.
Banka olayından sonra,Armen Garo'yu Cenevre'de Droshak çevresinde toplanan yoldaşları ile beraber buluyoruz.Yoldaşlar bir bir Cenevre'de toplandılar;aralarından bazıları Osmanlı Bankası baskınını plânlayan kişilerdi.Bir süre için Armen Garo parti çalışmalarına katıldı.Gösterilere ve o günün hararetli tartışmalarına iştirak etti.Hınçaklar ve Taşnaklar arasındaki görüşmelerde önemli bir rol üstlendi.Londra'da yaşayan ve Nazarbekyan'ın (Hınçak Partisi'nin kurucusu) önderliğinden memnun olmayan tanınmış bir Hınçak olan B. Donabedyan ile temas kurdu ve iki devrimci örgütün birleşmesi için etkide bulunmaya çalıştı.Ama kısa sürede bu işlerden yoruldu ve öğrenimine geri döndü,şimdi fizik üzerine çalışıyordu.Bir an bile anavatanında ekonomik riskler alma fikrini unutmadı.
Devrim tutkusu çoktan kanına işlemişti.Onurlu bir görev.Banka kahramanlığı onu bir şeyler yapmaya zorluyordu.Bundan dolayı eğitiminin yanında Ermeni Devrimci Federasyonu'nun çalışmalarına katıldı.Böylece Ermeni Devrimci Federasyonu'nun ikinci genel konferansı Nisan 1898'de toplandığında EDF Mısır Komitesini temsilen Armen Garo'nun ismini delege listesinde görmekteyiz.Armen Garo,kongre tarafından Christopher Rostom,Vramyan ve Boris (Sumbad Hatçaturyan) ile beraber EDF'nun Batı Bürosu'nun temsilcisi olarak seçilmiştir.Ama eğitimini tamamlamadan,Armen Garo,partide etkin bir görev almadı;gerçekte Batı Bürosu'ndaki üyeliği bir formalite şekline dönüştü.Ne olursa olsun,böylesi önemli bir mevki için seçilmiş olduğu gerçeği,genç yaşına karşın Taşnak yönetimi içindeki otoritesini ve kendisine dönük güveni ispatlamaya yeterlidir.
Armen Garo,1900'de Cenevre Üniversitesi'nden fizik ve kimya dallarından doktora derecesinde mezun oldu.Mezuniyetinden kısa bir süre sonra,İngilizce öğrenmek ve dalında bazı çalışmalar yapmak üzere sekiz ay kalacağı Amerika'ya gitti.1901 yazında Kafkaslar'a gitmek üzere Amerika'dan ayrıldı.
Arkadaşları ona Kafkaslar'ın ekonomik merkezi Bakû'ye yerleşmesini tavsiye ettiler.Bakû ona göre "kokuşmuşluğun hâkim olduğu ve dejenere aydınların,zengin kızların ve dolgun maaşların peşinden koştuğu bir altın yavru tapınağıydı." Bakû'de iki ay kaldıktan sonra Tiflis'e geri döndü.
Tiflis'te kimyasal araştırmaları için mütevazı bir laboratuvar kurdu ve orada tüm zamanını çalışmalarına verdi.Burada Kafkaslar'daki mineral kaynakları araştırdı ve birkaç maden keşfetti.Eskiden Cenevre'de öğrenci olan bayan Maryam ile evlendi ve Tiflis'e yerleştiler.4 Nisan 1904'te oğulları dünyaya geldi,Hrant (Bubi).Onu çok sevdi.Yaşasaydı,sevgili Hrant'ının,olaylar onu anavatanı Ermenistan'dan uzakta çalışmaya zorlasa bile babasının umutlarını boşa çıkarmadığını görmekten nasıl da mutlu olurdu.Şu anda ölmüş olan Hrant,yönetim ve tarih alanında bir otorite olmuştu.
Tiflis,Rusya'daki Ermenilerin merkeziydi.O günlerde,iki sınırın iki yakasındaki (Rus-Türk) Ermenilerin hayatlarında ilginç olaylar oluyordu.Ermeni Devrimci Federasyonu her yerde (Ermeniler arasında) oldukça etkindi ve Ermenilerin tüm ulusal etkinliklerinin başını çekiyordu.Çar hükümetinin Ermeni Kilisesi'nin mallarına ve topraklarına el koyması üzerine karşı mücadeleyi örgütleyen ve yöneten EDF'ydu.Rus-Türk sınırında silâh ve cephane taşıyıp Türkiye'deki Ermenilerin özgürlük mücadelesini örgütleyen ve yöneten EDF'ydu.1904'deki Sasun ayaklanması Kafkaslar'daki Ermenileri hareketlendirdi.
Armen Garo EDF'nun yönetici merkezindeydi,tüm önemli devrimci toplantılarda ve işlerde oldukça etkindi.Çoktan karşı gelinmeyecek bir otorite ve önder kişi olmuştu.Sadece Parti'de değil,toplum içinde de saygı ve güven duyulan bir kişiydi.Adanmışlığı,nazik yönetimi ve asil yaşam tarzı,ona mülk sahibi sınıflar arasında da genel bir saygı kazandırmıştı.
Bundan dolayı,Kafkaslar'da Ermeni-Tatar krizi patladığında ve Tiflis Ermenileri tehdit edildiğinde,Ermeni Devrimci Federasyonu'nun Tiflis'deki Ermenilerin savunulması görevinin yönetimini Armen Garo'ya vermesi şaşırtıcı değildir.Komutasında beşyüz gönüllü vardı ve şehirde yaşayanlarla birlikte huzuru ve Transkafkasya'nın başkentinde barışı güvence altına aldı.Barış,Tatar tehdidi ve 1905 Rus Devrimi'nin patlak vermesi ile oluşan kargaşadan dolayı bozuldu.Ciddi ve uzak görüşlü plânlarla,sıkıca önceden alınan tedbirlerle ve akıllı temaslar ve anlaşmalarla,Armen Garo,çalkantılı ve tehlikeli 1905-1906 yılları sırasında Tiflis Ermenilerinin ayakta kalmasında çok önemli rol oynamıştır.
Armen Garo 1908'e kadar Kafkaslar'da kaldı,Ermeni-Tatar silâhlı çatışmasından sonra kendini mesleğine verdi ve Ermeni önderliğinde merkezî bir pozisyon elde etti.Ermeni-Tatar silâhlı çatışmasını takip eden "Mihranist" komplo günlerinde,Armen Garo EDF'nun Rostom,Murad,Eghişe,Topçuyan,Hamo Ohancanyan gibi liderleri ile beraber görüşüp bu şaibeli hareketi tasfiye ettiler.
Temmuz 1908'de Türkiye'de Osmanlı hanedanına karşı bir devrim patladı.Abdülhamid despotluğunun yerini anayasal bir idare aldı.Karin (Erzurum) Ermenileri Osmanlı Parlamentosu'na temsilcileri olarak Armen Garo'yu seçtiler.Bir kez daha hayatının düzeni bozulmuştu.Yayınlanmamış anılarından aşağıdaki alıntılar o günlerdeki deneyimlerine ışık tutmaktadır.
"Yoldaşlarımın baskısı ile,1908'de Kafkaslar'daki özel işlerine son verdim ve Osmanlı Parlamentosu'ndaki Karin mebusluğuna seçildim.Altı-yedi yıllık yoğun çalışmanın ardından,ailem için ekonomik bir güvence sağlayacak bir iş kurabilmiştim.1907'de bir Amerikan sermayedarının da ortaklığı ile Karakilise yakınındaki üç bakır madenini işletme izni almıştım.1908 yazında Türk devrimi olduğunda,madenlerimizi araştırmakla meşguldüm.Yoldaşlarımla aşağıdaki anlaşmaya vardım.Altı aylığına İstanbul'a gidecektim;Osmanlı Parlamentosu'nun ilk oturumuna katılacak,sonra Nisan 1909'da Kafkaslar'daki özel işlerime devam etmek için görevimden istifa edecektim.
Bu düşüncelerle Kasım sonunda (1908) Tiflis'ten ayrıldım.Ayrılmamdan onbir gün sonra Rus polisi,bir gecede,tüm tanınmış yoldaşlarımızı tutukladı;ama benim kaldığım yerde kimseyi bulamadılar.Ermeni-Tatar savaşına katılan bütün Ermenilere karşı Rus zulmü başladı.Bundan dolayı Kafkaslar'dan uzak kalmak zorunda kaldım ve özel işlerimi altı ay için değil,altı yıl için askıya aldım."
Bu altı yıl boyunca Armen Garo Karin Ermenilerini onurlu bir şekilde Osmanlı Parlamentosu'nda temsil etti ve aynı zamanda Ermeni hayatının ve Ermeni Devrimci Federasyonu'nun önde gelen bir kişisiydi.Bâb-ı Âli ve İttihat-Terakki ile Ermeni Devrimci Federasyonu arasında bağ kuran Vartkes Serengülyan (ve sonraları Vramyan) ile işbirliği yapıyordu.
Osmanlı Parlamentosu'ndaki görevi sırasında,Armen Garo çoğunlukla İmparatorluğun ekonomik problemleri ile ilgilendi,özellikle de Batı Ermenistan'ın.Çeşitli konularla ilgili olarak ülkenin farklı bölgelerini gezdi.Karin'de,Osmanlı Parlamentosu'nda Armen Garo tarafından temsil edilmekten onur duyan yurttaşları tarafından bir kahraman gibi karşılandı.Buna karşılık olarak,o,doğduğu şehre,bir çocuğun annesine babasına bağlanması gibi,tutkuyla ve sevgiyle bağlandı.
1910'da,Armen Garo ve ailesi Karin'e gitmek üzere Batum'a geldiğinde,Garo Rus polisi tarafından derhal tutuklandı ve Tiflis'e götürüldü.Orada Lehzin'in (Sankt Peterburg'daki Adâlet Bakanı) emri ile Ermeni Devrimci Federasyonu üyesi olmakla suçlandı.Rus polisi Armen Garo'yu onyedi gün hapiste tuttuktan sonra,Osmanlı Parlamentosu'nun bir üyesi olduğu için serbest bırakmak zorunda kaldı.Serbest kalmasının şartı,derhal Rusya topraklarını terketmesiydi.Armen Garo İstanbul'a geri döndü ve Karin'deki evine dönüp "taptığı annesi" ile bir yıl geçirebilmesi için iki yıl geçmesi gerekecekti.Ermeni ulusal ilişkilerine ve daha yakından da doğduğu köydeki işlere gönüllü bir şekilde iştirak etti,Rostom'la kurduğu kalpten bağ köylüler ve özellikle de Karin gençliği üzerinde silinmez bir etki bıraktı.
1913'te,Ermeni Devrimci Federasyonu'nun genel kurulu Taron'da (Muş) toplandı.Nüfuzunu da kullanarak,Armen Garo,Rostom ve diğer Taşnak önderleri ile beraber Taron'a "bölgenin ekonomik durumunu birinci elden görmek için" gitti.Ermeniler yüzbin kişilik bir nüfusla Taron'da çoğunluğu oluşturmaktaydı.Taron'daki Ermeni köylüleri ile ilgili izlenimleri çok tatminkârdı.1908 Anayasası öncesinde tüm Taron'da Ermenilere ait sadece dört atın olduğunu belirtiyordu.Ama 1913'te,Patrik Zaven Muş Vadisi'nden geçtiğinde onu 800 atlı Ermeni karşılamıştı.Beş yıllık barış,halkımızın toparlanması için yetmişti.
Halkımızın en çok ihtiyaç duyduğu barış ve huzurdu ve bu ortamı anayasal rejimin ilk yıllarında bir şekilde bulmuşlardı.Bundan dolayı Ermeni Devrimci Federasyonu,ne pahasına olursa olsun anayasal rejimi korumaya çalıştı,şoven eğilimleri Taşnak önderlerince bilinen İttihat ve Terakki (Jön Türklerin partisi) ile işbirliği yaparak."Bu nedenle" diyordu Armen Garo "biz Taşnak temsilciler Jön Türklere karşı Osmanlı Parlamentosu'nda 1912'ye kadar ciddi bir muhalefette bulunmadık."
Başlangıçta,Armen Garo bile,kişisel olarak Jön Türkler ile işbirliği yapma taraftarıydı.Bu konu ile ilgili İstanbul'daki Taşnak önderler arasında ufak tefek görüş ayrılıkları vardı.Aknouni,Zardariyan,Serengülyan,Vramyan,Armen Garo -hepsinin zihnini meşgul eden esas bir tek şey vardı;zaman kazanmak.Zaman Ermenilerin lehine işliyordu.Onlar,barış ne kadar uzun sürerse,Ermeni halkının ekonomik ve kültürel gelişiminin o kadar çabuk olacağını farketmişlerdi.Karin bölgesinde iken,Rostom,zafer şenliğinde,"zararlı böceklerin kökünün Ermeni köylerinde hızlı bir şekilde kazındığını" gözlemledi.Kasabalar ve köyler sihirli bir değnek değmiş gibi gelişiyor ve Ermeni halkı madden ve manen kendine geliyordu.
Pratik düşünen biri olarak Armen Garo,halkın ekonomik ilerlemesini sağlamlaştırmak gerektiği gerçeğini farketmekte gecikmedi.İlkin,ülkedeki merkezî noktalar arasında bağlantının olması,sonra da dış dünya ile bağlantının kurulması.
Ulaşımın yetersiz olması nedeniyle zengin maden kaynakları yeraltında gömülü kalıyor,tarım ürünleri ihraç edilemiyor ve işlenmiş mallar binbir güçlükle ithal ediliyordu.Demiryolları,gelişmemiş bölgelere yeni bir hayat ve enerji getirecekti.
Böylece Karin ve Van'a kadar Ön Asya'daki bölgelerde demiryolları inşa edecek cesur bir plân hazırlandı.Bu dikkate değer plânın yazarı Armen Garo'nun kendisiydi.İlk önce Avrupa sermayesini,sonra da Amerikan sermayesini çekmeye çalıştı.sonunda Chester(1) (Rear Admiral Colby Mitchell Chester of United States) Plânı adındaki Amerikan plânını kabul etti.Osmanlı Parlamentosu'ndaki bu ana taslağın plânın amacı olduğu söylenebilirdi.Armen Garo plânı etüt etmiş ve anahatlarını uzmanlara hazırlatmıştı.Osmanlı Parlamentosu'nun içinde ve dışında görüşmeler yapmış ve şiddetli münakaşalara tutuşmuştu.Parlamento'da yaptığı bir konuşmada plânı savunmuştu.Yine de plâna dönük yönetim kademelerinin muhalefeti ve Avrupalı sermayedarların rekabeti o kadar büyüktü ki yıllarca sürüncemede bırakıldıktan sonra plândan vazgeçildi.Türkler Armen Garo'nun asıl amacının Ermeni bölgelerinde demiryolu inşa etmek olduğunu anladıkları için her açıdan plânın gerçekleşmesine karşı geldiler.Ayrıca diğer kişilerin kıskançlıklarının ve kâr hırsının da üstünden atlanmaması gerekir.
Daha sonra 1912'de Balkan Savaşı patladı.Bir kez daha Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması masaya yatırılmıştı.Anayasa ve İttihatçıların şoven politikalarından hayal kırıklığına uğramış Ermeniler,bir kez daha Ermeni bölgelerindeki reformlar için büyük güçlerin yardımını istedi.Boghos Nubar'a bağlı Katolikler tarafından bir heyet oluşturuldu.İstanbul Patriği de reform plânının uygulanmasını talep edenlere katıldı.Artık ne İttihatçılara güveniyor,ne de onların samimiyetine inanıyordu.Türkiye'deki Ermenilerin kurtuluşunu sadece "Avrupa denetiminde" görüyordu.Jön Türklerin Selanik Kararı'nda pan-Türkizmi,daha açıkçası pan-Turancılığı kabul ettiklerini ve böylece de Ermeniler ile Türklerin yollarının ayrıldığını biliyordu.Artık Ermenilere kendi kaderlerini oluşturmaları kalmıştı.Ve Armen Garo,kendisinden beklenen hızla "reformlar" mücadelesine atıldı.
Ermeni bölgeleri için reform plânı Şubat 1914'te imzalandı.Yabancı güçlerin baskısı ile Türk hükümeti,Karin,Van,Bitlis,Sivas,Harput ve Trabzon şehirlerinin Avrupalı müfettişlerin denetiminde her biri kendi iç otonomisine sahip iki idarî birime bölünmesini kabul etti.İki müfettiş,veya Vramyan'ın onları çağırdığı şekilde Marban,Norveçli Hoff ve Hollandalı Vesteneng'di.
Reform plânı imzalandıktan sonra,Armen Garo ve Dr. H. Zavryan,Patriğin tavsiyesi ile,müfettişlerle görüşmek,onlara gerekli bilgileri ve tavsiyeleri vermek üzere Avrupa'ya hareket ettiler.Bu sırada Türkiye'de parlamento seçimleri yapılıyordu.İttihatçılar Armen Garo'nun davranışlarından rahatsız olmuşlar ve adaylığına karşı çıkıp ünlü bir Türk dostu olan H. Madatyan'ın Karin mebusu seçilmesine yardım etmişlerdi.Bazı koşullarda Armen Garo'ya Osmanlı hükümetinde bakanlık makamı öneren Talat,bu şekilde "dostu Garo'dan" intikamını almıştı.
Parlamento'daki görevlerinden ve sorumluluklarından kurtulan Armen Garo,tüm zamanını ve enerjisini reformlara verdi.Müfettişlerle her gün görüşüyor,onlara öneriler ve tavsiyelerde bulunuyordu.İki müfettiş de ona karşı büyük bir saygı ve güven duyuyordu ve onu Bitlis veya Karin'de (buralar yukarı otonomilerin idarî birimlerin merkeziydi) yardımcıları olarak görevlendirmek istiyorlardı.Armen Garo kişisel olarak,Bitlis'e giden müfettiş Hoff'a eşlik etmek istiyordu.Gerçekten de,Hoff,çeşitli defalar Talat'tan dört gayrimüslim yardımcısından biri olarak Armen Garo'yu atamasını istemişti,ama Talat,Armen Garo'yu politik nedenlerle bu mevki için uygun görmediği gerekçesi ile Hoff'un önerisini reddetti.
Müfettişler ve Osmanlı hükümeti arasındaki görüşmeler de devam etti.Talat,çeşitli gerekçeler ve bahanelerle müfettişlerin atamalarını ve ayrılışları ile ilgili kararları erteliyordu.Geçmişte Osmanlı İmparatorluğu liderleri bu alaturka politikayı güderlerdi,bazen olumlu sonuçlar da verirdi.Neden bir kez daha deneyip bu nahoş reformlar fermanından kurtulunmasın?Müfettişler gücenmiş ve kızmış ve hattâ istifa etmeyi bile düşünmüşlerdi:Ermeniler ise rahatsız olmuş ve akılları karışmıştı.Bu tam da Talat'ın istediği şeydi:Yeni olayların durumu tamamen değiştireceğini ümit ederek geciktirmek,çeşitli engeller yaratmak.
O günlerde (Haziran 1914),Armen Garo ve Vramyan Halil Bey ve Talat Paşa'yla çok hararetli ve akıl almaz bir görüşme yaptılar.Armen Garo buna anılarında oldukça geniş yer vermektedir.Bu görüşmede,en azından Armen Garo için İttihatçılar ile Ermeniler arasında ortak hiçbir şeyin kalmadığı açıkça ortaya çıkmıştı.Talat,küstah tehditleri ile İttihatçıların Ermenilere karşı Sultan Abdülhamid'in politikalarını kabul ettiğine dair hiçbir şüpheye mahal bırakmamıştı.
Armen Garo'nun,İstanbul'da yapacağı hiçbir şey kalmamıştı ve bundan dolayı Kafkaslar'a geri dönmeye karar verdi.Burada yayımlanmamış anılarında geri dönüşünün koşullarını aktarmaktadır.
"1914'te Parlamento'ya yeniden seçilmeyi başaramadım.Benim için Ermenistan genel müfettişlerine eşlik etme imkânı kalmadığı ve Taşnaklara dönük Rus baskıları sona erdiği için,özel işlerime geri dönmeye karar verdim.Temmuz'da Rus elçiliğini arayıp Kafkaslar'a dönmem konusunda herhangi bir engel olup olmadığını sordum.Bir hafta içinde olumlu bir cevap aldım ve derhal İstanbul'dan ayrılmak için pasaport aldım.Ama,yoldaşlarımın talebiyle,(EDF önderleri) müfettişler İstanbul'u terkedinceye kadar ve Karin'de yapılan EDF Genel Kurulu'na katılan delegeler dönünceye kadar İstanbul'dan ayrılışımı erteledim.
Bu arada Avrupa'da savaş patladı.Hepimiz aynı zamanda milletimizin yaşamının da bıçak sırtında olduğunun bilincindeydik:Antagonist ırkların birliği meselesi.Vatanımız da savaş alanına döndüğü için bu olaya seyirci kalamazdık.İstanbul'dan ayrılmadan önce,sorumlu yoldaşlarla,İstanbul'da birçok önemli toplantı yaptım.Bana,Kafkaslar'daki yoldaşlarımıza,Rus hükümeti ile geçmişte yaşadığımız eski sorunları bir kenara koymalarını ve halkımızı katliam tehdidinden kurtarmak için (Türkiye'deki) Rus silâhlı kuvvetlerine mümkün olduğunca çabuk Türkiye'yi işgal etmeleri için yardım etmelerini tavsiye etmem bildirildi.
Eylül'ün 16'sında İstanbul'dan ayrıldım ve ayın 23'ünde Tiflis'e vardım ve daha sonra orada halkımızın (Rusya'daki Ermeniler) Rus hükümeti ile gönüllü birlikler kurmak için anlaştığını öğrendim.Ama pimpirikli Rus hükümeti,büyük sayılarda Ermeni gönüllüsünün silâhlanması konusunda her türlü zorluğu çıkartıyordu."
Armen Garo'nun o güne dair olayları ve tepkileri ile deneyimlerini kaydetmemesi ne büyük kayıp.Örneğin İstanbul'daki sorumlu yoldaşların talimatlarının tamamı neydi?Gönüllü yazılmasının koşulları neydi?Tam olarak Tiflis'li yoldaşların tepkisi neydi?
Armen Garo,EDF'nun Karin'deki Genel Kurulu'na katılmak üzere çağrılmıştı ve kişisel olarak o da oraya gitmeyi çok istiyordu.Ama reformlarla ilgili çalışmaları onu İstanbul'da tuttu.Karin'de,delegeler onun en azından Kurul'un sonraki bölümlerine katılacağını düşünüyorlardı.Kurul'a savaş ilanı ile ilgili ilk haber Armen Garo'dan gelmişti.Telgrafı delegelerin kafasında şimşek gibi çaktı.O günkü divan başkanı Akhonuni,mesajı okuduktan sonra biraz da dalga geçerek "Bizim Garo diplomat olmuş.Ne manasız bir şey" dedi.
Ama kısa sürede tüm şüpheler dağıldı.Genel Kurul,savaşın da baskısı ile çalışmalarını hızlandırmak zorunda kaldı.
Kurul tarafından seçilen yeni yönetimin bir üyesi de Armen Garo'ydu.Kurul'dan sonra,Rostom bir yıllığına yurtdışına gitti ve Armen Garo Karin'de onun yerini almak zorunda kaldı.Bu,Kurul'un bir kararı ve Karin'deki genel havaydı.
Armen Garo Tiflis'e vardığında,Karin'e gitmenin hiçbir imkânı kalmamıştı.Kafkaslar ile Türkiye arasındaki tüm bağlantılar kopmuştu.Ermeni gönüllü birlikleri çoktan organize edilmişti.Ermeni Ulusal Bürosu,Gönüllü Birlikler Yönetim Komitesi'ne görev vermişti.Birliklerin komutanları atanmış ve hattâ birliklerin savaş alanında bulunacakları yerler belirlenmişlerdi.Tek kelime ile,gönüllü birlikler son şeklini almışlardı,bu bir gerçekti.Herkes savaşın başlamasını bekliyordu.
Armen Garo,ilk günden kendini gönüllü hareketinin heyecanına bıraktı.İstanbul'daki durum ve düzen ile ilgili Ermeni Ulusal Bürosu'na ve Ermeni Devrimci Federasyonu yönetimine raporlar kaleme aldı.Daha sonra,doğduğu yer olan Karin'e girecek ilk kişi olması gerektiği düşüncesi ile bir gönüllü birliğine katılmak istediğini bildirdi.Savaşın patlamasından birkaç hafta sonra Rus ordusunun Karin'i ele geçireceğine gerçekten inanmıştı.
Ama onun bu iyimserliğinin herkes tarafından paylaşılmadığı da belirtilmelidir.Özellikle,Armen Garo'nun gönüllü hareketine katılımı bazı kişilerin muhalefeti ile karşılaştı.
Burada,Armen Garo'yu niyetlerinden vazgeçirmek için yapılan bir çabayı aktarmak istiyorum.Bir gün Haciğ Karcikyan (gönüllü hareketinin sadık bir savunucusu ve Ermeni Ulusal Bürosu'nun etkin bir üyesi) Avedis Şahkatnunyan ve ben,Sagginian'ın meşhur bir kahvehanesinde,Armen Garo ile uzun bir görüşme yaptık.Karcikyan ve özellikle Şahkatnunyan,Garo'nun gönüllü birliklere katılması sonucu doğabilecek sakıncaları ve dezavantajları anlattılar.Artık Osmanlı Parlamentosu'nun bir üyesi olmasa da,önde gelen bir Ermeni olarak hareketlerinin Türkiye'deki Ermeniler için negatif etkisi olabilirdi.Bunun yanında,savaşın kesin bir sonucu olamazdı ve gelecekte gelişebilecek olaylarda liderlik edecek bazı insanların tarafsız bir alanda kalması çok önemliydi.Dahası,Armen Garo'nun gönüllü hareketine doğrudan katılımının hiçbir önemli avantajı bulunmamaktayken,başarısızlık durumunda zararlı bile olabilirdi.Üçümüz ve özellikle Avedis Şahkatnunyan,Armen Garo'yu gönüllü birliklere katılmaktan vazgeçirmek için çok çalıştık.Ama,Armen Garo savaşın çok çabuk bir zaferle biteceğine o kadar çok inanmış ve Karin'e yapılacak zafer yürüyüşü onu o kadar çok büyülemişti ki,hiçbir şüpheyi ve tereddütü duymuyordu.Bu fikre muhalefet eden biz lagorlar (hoppalar),gençlere böyle derdi,olduğu ve Dr. H. Zavryan ve diğerleri gibi yaşlıların onu desteklediği için kararının doğru olduğunu düşünüyordu.Konuşmalarımızı bir şaka olarak alıyordu:"Karin'de görüşürüz",son sözü buydu.
Ama Karin'de görüşemedik.Armen Garo,Dro'nun yardımcısı olarak ikinci birliğe katıldı ve cepheye gitti.Dro yaralandıktan sonra,Aralık'taki genel geri çekilişe kadar birliğin komutanlığını üstlendi.Ocak 1915'te birliklerin yeniden gruplandırılmasına,katıldı ama bir daha cepheye gitmedi.Bundan sonra genellikle Ermeni Ulusal Bürosu ve Ermeni Devrimci Federasyonu'nun önderliğine yakın olan Tiflis'te kaldı.Parti işleri veya ulusal karakterli ve önemli işlerle ilgili olarak çeşitli yolculuklar yaptı.Van'ın kurtarılmasından sonra,Van'a ilk gidenler arasındaydı.Kendini tamamen gönüllü birliklere vermişti ve komutanlarla da yoldaşça bağları vardı.Özellikle de Keri'yi (Arşak Kafavyan) seviyor ve ona saygı duyuyordu.Heço,Dro,Aram,tabii ki Rostom ve Dr. H. Zavryan gibi Taşnaklarla çok yakın dostlukları vardı.Andranik'in gerilla hareketini fazla dikkate almıyordu.Bu duygular tabii ki karşılıklıydı.1915'teki geri çekilişten sonra,herkesin altüst olduğu bir ortamda,sinirleri harap olmuş Andranik ile çok sert tartışmalara girişti.
1915 felâketi (Türkiye'deki Ermenilerin katliamı ve tehciri),Armen Garo üzerinde çok büyük bir etki yaptı.Türkiye'den katliam ve zorunlu tehcir haberleri geldikçe,kalbindeki ve zihnindeki acı inanılmaz bir derinliğe ulaştı.
Istırabı,1915 yazında Koms (Vahan Papazyan) ve Ruben (Ter Minasyan) Muş'tan gelip orada olanları anlattıklarında iyice arttı.Kısa süre sonra Taron Ermenilerinin nasıl imha edildiğinin detayları gelmeye başladı.Yılın sonunda,Karin Ermenilerinin zorunlu tehciri ile ilgili somut bilgiler alındı.Garo'nun acısı ve ıstırabı en üst noktasına ulaştı.Kasvetli bir gölgeye dönüşmüştü ve dış dünya ile tüm bağları kopmuştu.Büyük suç ile ilgili çektiği acıları,bırakalım,o bize anlatsın:
"Yaşadığım şok ve hayal kırıklığı o kadar fazlaydı ki tüm kontrolümü kaybettim...İnsanlar gözüme birer canavar gibi gözüküyordu;kimse ile konuşmuyordum.Gandzak'a çekilmiştim!Günlerce odamdan çıkmıyordum.Sürekli sigara içiyor ve odamda bir ileri bir geri yürüyordum,yorgunluk sonucu uyuyakaldığımda da korkunç rüyalar beni yatağımdan sıçratıyordu.Gözümün önüne ceset yığınları geliyor ve onların arasından çok sevdiğim annemin,kızkardeşimin ve erkek kardeşlerimin güzel yüzleri ve gözleri ile bana baktıklarını görüyordum.Gözyaşlarına gömülüyor ve gecenin geri kalan kısmında bir şeyler okumaya çalışıyordum.
Uykusuz geceler sağlımı tamamen bozmuştu.Yürürken sık sık gözlerim kararıyor ve çevremdeki her şey dönüyordu.İsteksizce gözlerimi kapatıyor ve başdönmem geçinceye kadar birkaç dakika duruyordum."
Sonunda Armen Garo,bozulan sinirlerini fiziksel çalışmayla iyileştirmeye karar verdi.Kayınbiraderinin tahrip olmuş su değirmeninin tamirine katıldı ve sabahtan akşama kadar işçilerle çalıştı.Üzüm bağında çukurlar kazdı,yol yapımına katıldı.Böylece fiziksel ve manevi dengesi geri geldi.1916'nın sonlarına doğru,yeni plânlar ve umutlarla Tiflis'e geri döndü.
Bu sıralarda,Parti önderliği,Ermeni sorununu Amerikan hükümetine sunmak için Amerika'ya bir heyet göndermeyi düşünüyordu.Ermeni Ulusal Bürosu da bu fikri onayladı.Keza Katolikos (Kevork V) Surenyantz'a da danışılmıştı ve o bir tavsiye mektubu vermeyi kabul etmişti.Armen Garo,görev için en iyi seçim ve en doğru kişiydi.Yoldaşları aynı zamanda,yeni bir çevrede Garo'nun kişisel acılarını gömeceğini ve yeni bir enerji ile görevlerine devam edeceğini düşünüyorlardı.
Armen Garo önerilen görevi memnuniyetle kabul etti.Ecmiyadzin'e gitti ve oradan tüm Ermenilerin kişisel elçisi olduğunu belirten bir tavsiye mektubu aldı.Ayrıca Ermeni Ulusal Bürosu ve Ermeni Devrimci Federasyonu yönetiminden de tavsiye mektupları aldı.Onlardan tam yetki alarak ABD'ne hareket etti.Oradaki öncelikli görevi toplumun ve hükümetin desteğini kazanmaktı.
Lânetli ve kederli günler!Rus hükümeti anlaşmada üstlerine düşeni çoktan yapmış olan Ermenilere karşı olan dostça politikasından vazgeçmişti!
Şimdi Çarlık hükümeti,Türkiye Ermenistan'ını ele geçirmeyi ve oralara Kazakları yerleştirmeyi plânlıyordu.Gönüllü hareketi Rus hükümeti tarafından dağıtılmıştı.Ermeniler arasında kafa karışıklığı ve umutsuzluk kol geziyordu.Gerçekten de politik ufuklar çok karanlıktı.Kimse bir sonraki günün ne getireceğini bilmiyordu.Böylesi bir durumda kim Amerika'nın ne yapabileceğini söyleyebilirdi?Ne delegeler,ne de delegeleri seçenlerin bir cevabı vardı.
Ne olursa olsun,Armen Garo,bir görev için Amerika'ya gitmekten memnundu.Kafasında neler vardı?Beklentileri nelerdi?Şüphesiz onun kendisi bile bu sorulara cevap vermekte güçlük çekiyordu.Yeni bir görevi vardı.Önemli olan buydu.Kalbinde içgüdüsel bir umut vardı ve bu umut da ona yeni bir enerji vermekteydi.
Bundan sonra,Armen Garo'nun hayatı ve çalışmaları Amerika'ya bağlanmıştı.Orada yoldaşları ve geniş Amerikan kitleleri ve (Vahan) Karashian,(Arşak) Shumavonian ve diğerleri gibi adanmış kişiler ile sıcak ilişkiler kurdu.Ayrıca Amerikan hükümet görevlileri ve devlet adamları tarafından da iyi karşılandı.Ve büyük bir şevkle çalışmaya başladı.Basın aracılığıyla ve "Ermenistan Neden Bağımsız Olmalıdır" gibi kitaplarla,Ermenilerin çektiklerini ve Ermenilerin Müttefikler'in başarısı için neler yaptığını anlatmaktaydı.Yaptığı görüşmelerde,Amerikan hükümetine Ermenilerin çok kötü olan durumu ve Ermeni sorunu ile ilgili değerli bilgiler ve açıklamalar veriyordu.Aynı zamanda,politik arenada Ermenilerin birleşik duruşunu sağlamak için Boghos Nubar başkanlığındaki Ermeni Ulusal Heyeti ile de yakın temas içindeydi.
28 Mayıs 1918'de Ermenistan'ın bağımsızlık ilanı,Armen Garo'nun ABD'ndeki etkinliklerini güçlendirdi.Artık o,resmî olmasa da,bağımsız bir devletin temsilcisiydi;Ermeni halkı ve tüm dış dünya halkı ona saygı duymaktaydı.Şubat ve Nisan 1919 tarihleri arasında Ermeni Ulusal Kongresi Paris'de toplandığı zaman,Armen Garo Kongre'ye Amerika'daki tüm Ermenilerin temsilcisi olarak katıldı.
Kongre'den,Levantenler tarafından kızdırılmış ve hayal kırıklığına uğratılmış bir şekilde döndü.Özellikle Boghos Nubar'ın Ermeni Cumhuriyeti'ne olumsuz yaklaşımı onu kızdırmıştı.
Türkiye Ermenistan'ının işgalinin tartışıldığı bir gün,Armen Garo,büyük bir memnuniyetle Ermeni hükümetinin kısa süre içinde Karin'i ele geçireceğini söyledi.Ayrıca,Ermeni ordusunda görevli bir subay olan kardeşinin işgali gerçekleştirecek birlikler içinde olacağını belirtti.
"'Ermeni hükümeti kısa süre içinde Karin'i ele geçirecek' ile ne demek istiyorsunuz" diye sordu Boghos Nubar,irkilmiş bir şekilde.
"Aynen böyle,hükümet Karin'i ele geçirmesi için bir ordu gönderecek" diye cevap verdi Armen Garo,kızgın bir şekilde.
"Ama bu işgal demektir ve ben bunu protesto ediyorum" diye cevap verdi Boghos Nubar,duraklayarak.
Ermeni ordusu Karin'i Türklerden almak üzereydi ve Ermeni Ulusal Delegasyonu Başkanı bunu protesto etmekle tehdit ediyordu!Armen Garo bu olayı büyük bir kızgınlıkla anardı.
Ama,kızgınlığına karşın,Armen Garo,dayanışma adına,Boghos Nubar ile bir süre daha çalıştı ve aynı Ulusal Kongre tarafından Boghos Nubar,Profesör Der Hagopyan,Arşak Çobanyan,Dr. H. Nevruz ve Vahan Tekeyan ile beraber Ulusal Delegasyon'un bir üyesi olarak seçildi.
ABD'ne döndükten sonra,Armen Garo'nun Ulusal Delegasyon'daki çalışmaları sadece bir formaliteye döndü ve sonunda bitti.Onunla Boghos'un çevresindekiler arasında büyük ve derin bir anlayış farkı vardı.
Armen Garo'nun esas görevi Birleşik Devletler'in Ermenistan Cumhuriyeti'ni bağımsız bir devlet olarak tanımasını ve sonra da Amerikan maddi yardımını sağlamaktı.Çalışmaları sırasında,James Gerard başkanlığındaki Amerikan-Ermeni Komitesi'nin yakın işbirliğini gördü.Armen Garo,Ermeni hükümeti tarafından Washington'a yollanan Kaçaznuni Komisyonu'ndan büyük yardım gördü.Her iki olayda da Armen Garo'nun çabaları tam bir başarı ile sonuçlandı.22 Nisan 1920'de Amerikan hükümeti,Ermenistan'ı resmen bağımsız bir cumhuriyet olarak tanıdı ve Armen Garo da Amerika'daki ilk Ermeni büyükelçi oldu.Bu başarı günlerinde yaşadığı mutluluğu hayal edebilirsiniz.
Amerikan hükümetinin Ermenistan'a verdiği yardımlar,onu tanımasından sonra ve önce de gerçekten çok fazlaydı.Hastalıklarla pençeleşen yüzbinlerce Ermeni ölmekten kurtulmuştu.
Armen Garo'nun çabalarına bin şükür.Ayrıca,Armen Garo'nun doğrudan katılımı ile Birleşik Devletler'deki Ermeniler arasında Ermeni ordusu için de büyük bir bağış kampanyası düzenlendi.Toplanan yiyecekler,giysiler ve başka malzemeler,Yerevan'daki Savaş Bakanlığı'na ulaştırıldı.
Özellikle Sevr Konferansı'nın toplandığı günler umut dolu günlerdi.Herkes yurduna dönmeye hazırlanıyordu;Ermenistan pasaportu almaya ve en kısa zamanda Ermeni vatandaşı olmaya çalışıyordu.Artık Armen Garo'nun mutlu ve huzurlu olması için birçok neden vardı.Hayatının amacını gerçekleştirmenin huzuru ile doluydu ve geleceğe umutla bakıyordu.Emekleri Ermenistan'da da çok takdir ediliyordu.1920'nin baharında Yerevan'a davet edildi.Yoldaşları ulusun ve devletin yeniden kurulmasında görev almak üzere onu Ermenistan'da görmek istiyorlardı ve onu geleceğin başbakanı olarak düşünüyorlardı.Armen Garo'nun Amerika'da hâlâ yapacak çok işi vardı ve dönüşünün henüz erken olduğuna karar verdi.
Cevap olarak yüksek mevkiler peşinde olmadığını ve Ermenistan'da bu işleri çok daha iyi yapabilecek insanların olduğunu yazdı.Amerika'daki işlerini bitirdikten sonra yurduna döneceğini ve kendini Ermenistan'ın bir bölgesinde tarıma vereceğini söyledi.Eski aşkı hâlâ çok canlıydı,hayatının sonuna kadar sürecek vatan toprağı aşkı.
Ama Armen Garo'nun düşleri,tabii ki bizlerin düşleri,havada kaldı.1920 sonbaharının kara günleri birden karşımıza çıktı.Başarısız bir savaşı meş'ûm olaylar takip etti:Ermenistan'da yönetimi Sovyetler aldı;Sovyetler Ermeniler tarafından 18 Şubat 1921'de devrildi.Sovyetler bir kez daha Ermenistan'da iktidarı ele geçirdi (Nisan 1921) Ermenistan bağımsızlığını kaybetti.
Armen Garo,bu olaylar sırasında acı dolu günler geçirdi.Sağlığı kötüleşmeye başladı.Bir süre California'da kaldı,ama doğanın bile ona bir yararı dokunmadı.Çok bitkin ve sıkıntılıydı.Hâlâ büyükelçilik makamını korumaktaydı ve Ermeni hükümeti onu Ermenistan Cumhuriyeti'nin resmî temsilcisi olarak görmeye devam etti.Ama Armen Garo,kendinde görevlerini devam ettirecek gücü bulmuyordu ve tüm görevlerinden ayrılmaya hazırlanıyordu.Artık tek ümidi Ermenistan'da iktidarda olanların da her şeyden önce Ermeni olması ve Rusların yardımıyla Ermenistan'ı koruyacakları ve geliştirecekleriydi.Bu duygularla Paris ve başka şehirlerdeki yoldaşlarına mektuplar yazdı.Tüm kalbiyle Ermenistan toprağının en ıslah olmaz Bolşeviği bile değiştireceğine inanıyordu.Bu bağlamda Armen Garo,aşağıdaki karakteristik ve ilginç satırları,M. Veradzin'e 9 Aralık 1921'de yolladığı ve 1946 Hairenik Yıllığını'nın 146. sayfasında basılan mektubunda yazdı:
"Rusların etkin desteği olmadan,ulusal amaçlarımızın yarısını bile gerçekleştiremeyiz:Türklerin mermilerinden ve kılıçların uzağında halkımızın kendi emeğiyle yaşayacağı bağımsız veya yarı bağımsız kendi ülkemize sahip olmak.Bu açıdan Yerevan'daki solcu kardeşlerimiz oldukça sağlam bir zeminde durmaktadırlar.Olan olmuştur.Moskova 'yoldaş' Karabekir aracılığıyla bizi lânetli bir kadere mahkûm etti.Şu anda,Moskova,Ankara'nın dostudur ama bu dostluk yirmidört saat içinde şiddetli bir düşmanlığa dönüşebilir ve bir gün gözlerimizi açıp,'yoldaş' Lenin'in elinde Ermeni iddiaları ile Ankara'dan cevap istediğini görebiliriz.Bu tarihin abc'sidir ve bana göre o gün oldukça yakındır.
Düşüncelerimi biraz daha özetleyeyim.Ermenistan,Rusya'nın doğrudan koruması altında ve dostlarının (örneğin İngiltere ve Amerika) maddi-manevi desteğini alarak birleşik ve bağımsız bir ülke olmalıdır.Tek çıkar yol budur ve Yerevan'daki kardeşlerimiz ne kadar aptalca davranırsa davransın,bana öyle geliyor ki onların amacı da bu."
Armen Garo'nun kehanetinin üstünden 27 yıl geçti,"yoldaş Lenin" çoktan aramızdan ayrıldı,ama "O gün" hâlâ gelmedi ve "Yerevan'daki kardeşlerimiz" eskiden olduğu gibi "aptalca davranmaya" devam etmekteler.Moskova ve Ankara artık dost değiller,bu doğru,ama "yoldaş" Lenin'in takipçileri henüz "Ermenilerin isteklerini ele almadılar" ve alacaklarına dair de hiçbir işaret yok.Armen Garo'nun iyimserliği,Ermenistan'a "maddi ve manevi yardım" açısından bile haklı çıkmadı.Armen Garo bugün yaşıyor olsaydı,eski iyimserliğini koruyamazdı,nesnel gerçeklerden ziyade içgüdülerine dayanan bir iyimserlik.
Washington'daki tüm işlerini rayına oturttuktan sonra,Armen Garo ailesi ile buluşmak üzere Kasım 1922'de Amerika'dan Avrupa'ya doğru yola çıktı.Hanımı ve 18 yaşındaki oğlu Hrant sürgündeki yoldaşları ile beraber onu Cenevre'de bekliyordu.Yolculuğundan birkaç hafta önce Paris'teki bir yoldaşına mektup yazdı:
"Evet,Paris'e geleceğim.Keşke iki yıl önce,beni Yerevan'a çağırdığınızda Amerika'dan ayrılsaydım.En azından bir kez daha anıları bana acı veren Massis'i,Ararat Dağı'nı görebilirdim.Bizim olmasa da Massis,her Ermeninin yüreğinde ve ruhundadır,Levantenleri destekleyenler hariç hepimizin.
Bana öyle geliyor ki,önemli olayların olacağı bir yılın eşiğindeyiz.İçimden bir ses bana,kaderimizin efsanevî yedi yılının kapandığını ve yeni kapıların açılacağını söylüyor.Her koşulda,benim kafam net.Eğer ömrüm yeterse,Ermenistan'a gideceğim,Nor Bayezid bölgesine veya Ermenistan'ın tarımla ve at yetiştiriciliğiyle uğraşabileceğim bir bölgesine gitmeyi istiyorum.Senin durumun farklı:Yurtdışında yapman gereken daha çok işin var.Bizim şarkımız söylendi."
Gerçekten de şarkısı söylenmişti.Armen Garo Kasım 1922'de Paris'e geldiğinde,bildiğimiz Armen Garo'dan geriye sadece yürüyen bir hayalet kalmıştı.Tükenmiş bir hâldeydi,ama yine de geleceğe dair umutlarını kaybetmemişti.Olaylar,başarılar ve Ermenistan'daki yoldaşlar hakkında bir şeyler duymak için can atıyordu.Tüm bunlardan uzakta olmaktan dolayı büyük üzüntü duyuyordu.Ermeni Bolşeviklerinin yaptığı yanlışlar hakkında pek fazla bir şey bilmiyordu ve doğru yorumlarda bulunamıyordu.Özel bir alâka ile Bolşeviklere karşı 18 Şubat ayaklanması sonrasında olup bitenleri dinledi.Ne olursa olsun Ermenistan'a gitme kararı değişmedi.
"Ah,keşke Yerevan'ın havasını soluyabilsem ve üzümlerini yiyebilsem,tüm hastalıklarım geçecektir" derdi,sık sık.
Ama Yerevan onun için Musa'nın va'dedilmiş toprakları olarak kaldı.Paris'ten ailesi ile buluşmak üzere Cenevre'ye gitti.Hastalığı daha da ağırlaştı ve birkaç ay sonra,23 Mart 1923'te ebedî bir uykuya daldı.
Cenazesi eski Plein Plais Mezarlığı'na kaldırıldı.Tabutu,tüm Cenevre Ermenileri ve başta Kraft Bonard olmak üzere İsviçreli dostları tarafından çevrilmişti.Fransa'dan;akrabaları,Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyonu ve Ermeni Devrimci Federasyonu temsilcileri ve yakın arkadaşları geldi.Paris Ermeni Kilisesi Papazı Piskopos Vramshapouh cenaze merasimini yönetti.Kraft Bonard,heyecanlı ve övgü dolu sözlerle,kendi ve Ermeni-İsviçreli dostlarının,büyük Ermeni ve özgürlük savaşçısının anısına saygılarını ve hayranlığını belirtti.Alexander Hatisyan,Ermenistan Cumhuriyeti Delegasyonu adına konuştu;Ermeni hükümeti,Ermeni Devrimci Federasyonu ve tüm Taşnak yoldaşlar adına veda etme hüznü bu satırların yazarına aittir.
Parlak,güneşli bir ilkbahar günüydü.Doğa,kış uykusundan uyanmış,tüm canlılığıyla ayaktaydı.Garip ve kabul edilemez bir şeydi,doymak bilmez yaşama isteğiyle dolu bir kalbi sonsuza kadar durduran zalim kadere isyan etmemek imkânsızdı.
Bu genel matem havasında,Ermenileri simgeleyen üç renkli kaplı tabut,bir gün Ermenistan'a gönderilmek umuduyla mezara indirildi.Ermenistan'da gömülmek,bu Armen Garo'nun son arzusuydu...
***
1-Bu proje daha sonra Kemalist Ankara hükümetince de benimsenecekti.
*Simon Vratsian,Armen Garo Üzerine,1944;Tehcir Türküleri:Anılarda Ermeni Soykırımı,(der.) Hacı Orman,İstanbul:Sanat ve Hayat,2005,s.45-70.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


