14 Temmuz 2025 Pazartesi

Tayyip Erdoğan'ın belki onu da götürecek yeni Türkiye vizyonu/Prof. Dr. Taner Akçam*

PKK'nin,silâhlarını teslim ederek kendisini feshetmesi târihî bir adım idi.Artık "terör" örtüsünün kalkması ile birlikte Türkiye,konuşulması gereken konular üzerinde tartışmaya başlayacağı bir mecrâya girmektedir.Sembolik silâh yakma eylemini takiben Tayyip Erdoğan'ın Kızılcahamam'da yaptığı konuşma bu yolda atılan ilk büyük adımdır. Önce Erdoğan'ın konuşmasında öne çıkanlar: -47 yıllık savaş boyunca öldürülen PKK'lilerden "terörist" olarak söz etmedi ve "vatandaşlarımız" dedi."Terör" edebiyâtının bittiği,"siyâset konuşulmaya başlandığının" en somut göstergesidir bu.

-47 yıllık savaş sırasında "beyaz Toroslar" ve köy yakmalar ve boşaltmalarda ifâdesini bulan hukûk-dışı uygulamalardan "hatâlar" olarak söz etti.

-Savaşın uzun sürmesinin önemli bir nedenini "terör endüstrisinin" oluşmasına ve bundan kâr eden çevrelerin varlığına bağladı.

-Son yıllarda kendisinin de inkâr etmekte olduğu Kürt sorununun varlığını kabul etti ve bunun nedeninin Kürtlerle yapılmış anlaşmanın bozulmuş olmasına bağladı.(1995'te Barış Partisi programında bu husûsları yazdığımızı bildiğim için,ortada yeni olan bir şey yok denecek olsa bile,bu noktaları devletin "özeleştirisi" olarak okumakta fâyda var.)

-Yeni bir anlaşmanın şart olduğunu söyledi.Anlaşmanın üç önemli aktörü var;Türkler,Kürtler ve Araplar.Peki bunları biraraya getirecek çimento ne?:İslâm.Bu üç grubun Ortadoğu'da yeni bir birleşmeye doğru gitmekte olduğunu -Suriye ve Irak Kürdistan'ı Kürt ve Araplarını "biz" tanımının içine sokarak- söyledi.(Bunu adı konmamış bir konfederasyon olarak okuyabilirsiniz.)

-Türk-Kürt-Arap birlikteliğinin târihte zaferler getirdiğini,anlaşmanın bozulduğu durumlarda ise sorunların çıktığını söyledi.Yâni gelecek için bu üç kuvvet arasında ortaklık ve birleşme şarttır.(Bu söylenenleri ABD Büyükelçisi Thomas J. Barrack'ın Sykes-Picot Antlaşması'nı eleştirmesi ve Osmanlı millet sistemini övmesi ile birlikte okuyun.)

-Kelimeyi kullanmadı ama TBMM'nde kurulacak komisyon ile Türk,Kürt,Alevî,herkesin,birinci vatandaş olduğu yeni bir toplumsal uzlaşma arayışına gidileceğini söyledi.(Demek ki bu ülkenin ana sorunu hâlâ eşit vatandaşlık ilkesinin hayâta geçirilmemiş olmasıdır.Bu söylenenleri 1923 Cumhuriyeti ile birlikte ne tür bir rejim kurulmuş olduğu gerçekliği ile birlikte okuyun.)

-Türk,Kürt ve Arap birlikteliğini sağlayacak ana politik aktör Cumhur İttifâkı'dır.DEM Partisi'ni bu ittifâka ekleyerek AKP,MHP ve DEM Partisi'nin yeni toplumsal sözleşmenin ana ayaklarını birlikte tartışacaklarını söyledi ve konuyu "Meclis komisyonuna" havâle etti.Yeni açılım bu üç partinin ortak eseri olacak! Konuşmada söylenmeyenler: Tüm konuşmanın içine sinen söylenenler kadar önemli söylenmeyenler vardı.Dört söylenmeyen çok önemli idi. -CHP'nin üstü çizildi ve yok sayıldı.Toplumun yüzde 35'ine yakın kesimine sahip bir partinin üstünün çizilmesinin "düşünülmüş bir tercih" olduğu çok açık!İki önemli soru var cevâbı aranması gereken:a-CHP'nin üstü niçin çizildi?Ve b-CHP'nin ötekileştirildiği bir ortamda sözünü ettiği Kürt,Arap ve Alevî vb. sorunlar çözülebilir mi?(Bu söylenenleri DEM Parti'nin böylesi bir ötekileştirme politikasının parçası olmayı reddedeceği -tahmini,gerçeği- ile birlikte okumakta fâyda var.)

-Tüm bir konuşma boyunca,Mustafa Kemâl adı bir sefer bile olsa geçmedi!Örneğin Kurtuluş Savaşı'ndan bahsedildi,bu savaşın kazanılmasının Türk-Kürt ortaklığı ile gerçekleştiği kabul edildi ama bu savaşın önderi sayılan kişinin adı bir sefer bile geçmedi.Bu da son derece bilinçli yapılmış bir tercih idi.(Niçin sorusunu sorma hakkımız var.Ve bu soruya verilecek cevâplar târihî öneme sahiptir.)

-Türk,Kürt,Alevî ve Arap birlikteliğini sağlayacak,bu topluluklar arasındaki sorunların çözümü için gerekli hukûkî altyapının ne olması gerektiği ile ilgili hemen hiçbir şey söylenmedi.Konuşmada (Kürtlere yapılan hukûk-dışı uygulamalar dışında) hukûk kelimesi kullanılmadı ve anayasa sözü geçmedi.Tüm konu "sürecin yasal ihtiyâçları" olarak tanımlandı ve konu Meclis'e,kurulacak "komisyona" havâle edildi.

-Türkiye'nin Hristiyan ve Yahudi kökenli vatandaşlarının esâmesi bile okunmadı!Onlar yok sayıldılar.Hristiyanların,Yahudilerin ve konu hakkında hassâsiyetleri olan küçük bir azınlığın dışında bu "yok saymanın" kimseyi râhatsız ettiğini zannetmiyorum.Konuşma sonrası yapılan değerlendirmelerde bu "yok sayma" doğal sayıldı ve bahsedilmeye bile değer görülmedi.Bu gerçeklik,kendilerini ilerici olarak tanımlayan çevrelerin de fiilen Millet-i Hâkime kimliğini sahiplendiklerini göstermektedir. Unuttuğum bir şey kaldı mı,bilemiyorum.Ama özetle,Tayyip Erdoğan'ın konuşması bir vizyon konuşması idi.Türkiye'ye ve bölgeye yönelik büyük stratejik hedefler ilân etti.Türkiye'ye ilişkin eşit vatandaşlık bölgeye ilişkin konfederasyon diyebileceğimiz bir öneri paketi sundu.Bu nedenle detayların olmaması doğaldır.Ama bize üstünde konuşabileceğimiz,alternatif öneriler sunabileceğimiz bir çerçeve sunmuştur. Üç husûsun altını çizerek bu yazıyı sonlandırayım: Mustafa Kemâl'in adının özellikle anılmamasının nedeni,Türk-Kürt-Arap uzlaşısını esâs alacak yeni bir düzen önerisinin,onun kurduğu Cumhuriyet'in artık işlemediği ve sorun ürettiği varsayımına dayanmasıdır.Erdoğan'ın konuşması,1923'te inşâ edilen devletin temel paradigmalarına yönelik bir eleştiri olarak okunmalıdır.

Kurtuluş Savaşı'ndan Mustafa Kemâl'e hiç değinmeden söz edilmesi,bu paradigma değişiminin en belirgin göstergesidir.Etnik-kültürel Türklük temelinde inşâ edilen,Kürtleri ve Alevîleri dışlayan,eşit vatandaşlık ilkesiyle bağdaşmayan lâik devlet modeli terkedilmekte;yerine,Müslüman kimlik etrâfında bir İslâm milliyetçiliğiyle toplumu birleştirmeyi hedefleyen yeni bir cumhuriyet önerilmektedir.(Hristiyanlar ve Yahudilerin dışlanması da bu kurguya içkindir.)

Bu da beni ikinci noktaya götürmektedir:Mustafa Kemâl milliyetçiliği yerine Ziyâ Gökalp milliyetçiliği ikâme edilmektedir.Aslında bu,Mustafa Kemâl'in de pragmatik nedenlerle önce benimsediği ve sonra vazgeçtiği 1918-1922 dönemi İslâm milliyetçiliğidir.Cumhuriyet,1920 ve 1930'lu yıllarda etnik-kültürel özelliklerle tanımlanmış,ırk esâsına dayanan Türkçülük temelinde kurulmuştu.Anayasa'da T.C. vatandaşları,"Kânûn Türklüğü ve Türk Soyundan Gelmek" esâslarına göre ayrılarak ama hangi kategoriye dâhil olurlarsa olsunlar Türk sayılmışlardır.Bu sistemin,Kürt,Alevî,Hristiyan ve Yahudileri ikinci sınıf vatandaş sayması kaçınılmazdı.

Abdullah Öcalan'ın,"Kürt varlığı tanınmadığı için silâhlı mücâdeleye başladık",ifâdesiyle anlattığı bu gerçekliktir.Şimdi,Mustafa Kemâl'in Müslümanlar arasında hiyerarşi yaratan bu vatandaşlık kavramının terkedileceği ve Ziyâ Gökalp milliyetçiliği temelinde Müslümanların eşit vatandaşlar sayılacağı yeni bir sisteme geçileceği söylenmektedir.Bu bakışın Kürt varlığını ve gerçekliğini tanımak üzerine oturacağı ise açıktır.

Üçüncü husûs,CHP'nin üstünün çizilmesinin bu bağlamda anlam kazandığıdır:CHP'nin yok sayılması,seçim kaygısının çok ötesinde "kurucu partiden" intikâm alma arzusunun eseridir.Erdoğan,CHP'ni şu ânki Kürt,Alevî,Arap vb. meselelerinin ortaya çıkmasının ana sorumlusu olarak gören bir teorik çerçeve çizmektedir.Bu anlamda ama tersten bir Mustafa Kemâl örneği sunmaktadır.Mustafa Kemâl nasıl etnik-kültürel özelliklerle tanımlanmış ırk esâsına dayalı Türk devletini kurarken,Kürt'ü,Alevî'yi,İslâmcıları dışladıysa,Erdoğan da toplumun yüzde 35 desteğine sahip bir partiyi ve onda temsil edilen seküler Türkleri dışlamaktadır.

CHP'nin dâhil edilmeyeceği bir sürecin tutmayacağını söylemek için kâhin olmak gerekmez.DEM çevresi de buna açık tavır alacaktır.Bu devleti kuran partinin dışlanmasını esâs alan yeni bir yapılanma uzlaşma değil çatışma yaratır.Bu nedenle intikâm siyâsetinin bırakılması gerekir.

Eklenmesi gereken son husûs,soruna "Tayyip Erdoğan düşmânlığı" ile yaklaşılmaması gerektiğidir.25 yılın getirdiği yorgunluk;ülkenin şu ân içinde bulunduğu büyük ekonomik kriz ve yoksulluk ve hukûk devletinin en temel ilkelerinin ayaklar altına alınması gerçeğinin bu duyguyu yarattığı tartışma götürmez Ama bize sunulan,Erdoğan'ın olmadığı koşullarda da inşâ edilmek istenen bir devlet modelidir.Erdoğan'ın bu yeni kuruluş sürecinde ayakta kalamayacak olması kuvvetle ihtimâl dâhilindedir.

O hâlde en başta Türkiye'nin kurucu partisi CHP olmak üzere muhâlefet çevrelerin üstüne düşen,İslâm milliyetçiliğini esâs almış yeni bir kuruluş modeli yerine yeni modelin esâslarını açıklamaktır.

Eğer Erdoğan'ın açıkladığı İslâm birliğini esâs almış Ziyâ Gökalp milliyetçiliğini eksik ve yetersiz buluyorsak,1923'te oluşturulan Apartheid rejiminin eleştirisi üzerine oturmuş yeni bir model önermek zorundayız... *Prof. Dr. Taner Akçam,Tayyip Erdoğan'ın belki onu da götürecek yeni Türkiye vizyonu,Medyascope,13 Temmuz 2025. https://medyascope.tv/2025/07/13/taner-akcam-yazdi-tayyip-erdoganin-belki-onu-da-goturecek-yeni-turkiye-vizyonu/

9 Temmuz 2025 Çarşamba

Acaba Kürt sorununun önündeki engel "Atatürk miti" mi?/Prof. Dr. Taner Akçam*

Büyük bir kafa karışıklığı yaşıyor,yaşanan süreci anlamakta,anlam vermekte zorlanıyoruz.Bir taraftan özellikle CHP'ne yönelik muazzam bir baskı var.CHP neredeyse ezilmek-yok edilmek isteniyor.Ama öbür taraftan Kürt meselesine çözüm getirilmek isteniyor ve ciddî adımlar atılıyor.Çoğumuz "bu mümkün değil" diye haykırıyoruz,çünkü ortadaki durumu,"bu ne perhiz bu ne lahana turşusu" olarak görüyoruz. Yayın organlarına yönelik baskıları ve özellikle CHP'li belediyelere yönelik tutuklamaları açık bir "keyfî[lik]" ve "hukûk tanımazlık" örneği olarak görüyoruz.Bu baskı ve tutuklamalara bakarak "hukûk devleti olmadan Kürt meselesi çözülemez" fikrini savunuyoruz.Eğer toplumsal bir mutâbakat aranmıyor ve toplumun yüzde 35'ini arkasına aldığı tahmin edilen bir parti ezilmeye çalışılıyorsa ve Kürt açılımı demokratikleşme süreci olarak görülmüyorsa bunun tek bir anlamı olabilir:Kürt meselesi çözülmek istenmiyor.Ulaşabildiğimiz sonuç bu...

Yaşananları da tek bir biçimde açıklayabiliyoruz:Erdoğan yeniden seçilebilmek için Kürtleri yanına çekmek istiyor.Bu işin sonunda ne demokratikleşme ne de Kürt meselesinin çözümü gerçekleşir.Çünkü demokrasi olmadan,hukûk devleti tesis edilmeden Kürt meselesi çözülemez! Oysa bir başka ihtimâl daha var:O da yukarıdaki açıklama tarzının durumu anlatmaya tam yetmediği...

Aktör ve gözlemci ayırımı

Hannah Arendt çok sevdiğim bir siyâset bilimcidir.O'nun olgulara yaklaşır ve analiz ederken tavsiye ettiği bir ayırım vardır:Aktör ile gözlemci ayırımı."Aktörün bir olaya yaklaşış ve algılayış tarzı ile gözlemcinin yaklaşım ve algılayış tarzı esâsta farklıdır" der.Arendt'in bakışı ile yukarıda çizdiğim resmi bir "aktörün tavır alışı" olarak açıklamak isterim.

Aktör bakışı,ortada olanı büyük bir çelişki olarak görüyor ve yaşananları "anlaşılamaz" olarak değerlendiriyor.

Belki bir gözlemci olarak bakarsak yaşananda başka bir şey görmemiz mümkün olabilir.O da ortada bir "anlaşılmazlık" olmadığıdır.CHP'ni ezmek ve ortadan kaldırmaya varacak kadar zayıflatmak (yapabilir yapamazlar ayrı konu) ile Kürt meselesini çözmek arasında bir çelişki yoktur.Aksine bu iki olgu birbirini tamamlamaktadır.

Ortada olan eğer "ezmek ve çözmek" ise,Erdoğan (ve devlet) bu iki konuda da çok ciddîler.Yâni,iktidâr çevresi,nüfûsun yüzde 35'ine yakın insânının beğendiği bir partiyi ezerken Kürt meselesini de çözebilmeyi düşünüyorlar!Bizim olması mümkün değil,dediğimiz şey Erdoğan'ın çözüm olarak sunduğu şey!Yâni ortada bir çelişki yok!

Sorum basit:Bizlerin "imkânsız" olarak gördüğü şeyi,Kürt meselesini çözmek isteyenler bilmiyor ve göremiyorlar mı?Bunu göremeyecek kadar aptallar mı?Burada belki bir gözlemcinin devreye girmesi gerekiyor.

Beyaz Türkler ezilmeden Kürt meselesi çözülemez (mi?)

Gözlemci olarak,acaba Erdoğan ve Bahçeli çevresinin düşündükleri şöyle bir şey olabilir mi,diye sormakta fayda var:"Eğer biz CHP'nde ifâde bulan 'Beyaz Türk' çoğunluğunu baskı altında tutmazsak,bunlar Kürt meselesinin çözümüne karşı çıkarlar.Bunları ama çeşitli bahânelerle ezersek,bunlar da kendilerine kitlesel destek arayışına gireceklerdir.Ve sonuçta 'Kürt meselesinin çözümünden yanayız' noktasına geleceklerdir." Bu düşünme tarzını destekleyen bir tablonun sözkonusu olduğunu söyleyebilirim.CHP yöneticilerinin Kürt açılımı konusundaki tutumu ile taban arasında bir fark varolduğu gözleniyor.Tepede CHP önderleri Kürt açılımına sıcak duran bir bakış sergilerlerken,tabanda ciddî bir karşı çıkış eğilimi var.Sözcü gazetesi ve Fatih Altaylı gibi gazeteciler bu "tabanın" temsilcisi sayılabilirler.

Kürt açılımı gibi kapsamlı bir işe girişenler,"eğer,CHP çevresini tamamıyla serbest bıraksak,bu çevreler 'Atatürk miti' etrâfında kenetlenerek Kürt açılımına kesinlikle engel olurlar.Bu ezme siyâseti sayesindedir ki onları Kürt açılımına itirâz edemez hâle sokuyoruz",diye düşünüyor olabilirler.

Bu muhâkeme yürütüş tarzını destekleyen önemli bir başka olgu daha var.Buradaki "ezmek (CHP) ve çözmek (Kürt açılımı)" aslında daha büyük bir resmin parçası.Yâni sorun,bir tek bugünkü sistem-rejim içinde ele alınabilecek "ezmek-çözmek" ikilemi ile sınırlı değil. 1923 bitti,yeni kuruluş şart

İçine girdiğimiz süreç "yeni bir kuruluş" sürecidir.Bahçeli birçok sefer bunu dile getirdi.Hattâ Öcalan'ı da bu nedenle "kurucu önder" olarak tanımladı.Şunu rahatlıkla ileri sürebiliriz:Kürt açılımı bu rejim içinde Kürt meselesini çözmek değil aslında yeni bir devlet kurma projesidir.Yâni,1923'te denenen ve tutmayan bir devlete son verme projesidir.Asıl hedef 1923'tür.

O hâlde ortada sözkonusu olan "yıkma-kurma" ikilemidir.Eski rejimi (1923) yıkma ve yeni rejimi kurma ancak ve ancak 1923'ün kurucu partisi CHP yıkılırsa veyâ sesini çıkartamayacak derecede ezilirse başarıya ulaşabilir.Bir başka deyişle,Erdoğan ve Bahçeli,doğrudan karşı çıkamıyor olsalar bile "Atatürk mitini" aşmaya çalışmaktadırlar.Kürt meselesinin "Atatürk miti" ile çözülemeyeceğini görmek o kadar zor mu?

Eğer sözkonusu olan yeni bir kuruluş ise,seçimlerden çok daha önce konuşacağımız şey yeni kurucu Anayasa olacaktır.Ortada zâten böyle bir Anayasa taslağının varolduğu söyleniyor.Soru şu:Vatandaşlığın yeniden tanımlandığı ve "hukûk devleti" arayışında olan çevrelerin çok itirâz edemeyeceği bir taslak önümüze konursa ne yapacağız?

Probleme bu çerçeveden bakınca,CHP'nin baskı altında tutulmasından beklenen sonucun ne olduğu daha iyi anlaşılmış olur.Kürtlerle birlikte kurulacak yeni devlete Kemâlist direnişi ortadan kaldırılamayacak olsa bile minimuma indirmek...Yâni,eğer CHP soruna,Erdoğan ve Bahçeli gibi yeni bir kurucu misyon ile yaklaşmayı başaramaz ve 1923 ile hesâplaşan bir bakışı geliştiremez ise,sürecin kaybedeni olabilir de diyebiliriz.

Bu hesâptan Erdoğan kendisini Cumhurbaşkanı olarak çıkartabilir mi bilmiyorum!Özellikle 25 yılın metal yorgunluğu ve ekonomik krizin boyutu nedeniyle oldukça zor gibi duruyor ama bu yeni devlet kurma projesine soyunanlar açısından bunun önemsiz bir ayrıntı olduğunu rahatlıkla söylemek isterim.Bahçeli ile Erdoğan arasında "belli belirsiz" gelip giden farklılıklar-gerilimler de buralarda yatıyor olmasın?.. *Prof. Dr. Taner Akçam,Acaba Kürt sorununun önündeki engel "Atatürk miti" mi?,Medyascope,9 Temmuz 2025. https://medyascope.tv/2025/07/09/taner-akcam-yazdi-acaba-kurt-sorununun-onundeki-engel-ataturk-miti-mi/

Alaturka Apartheid rejimi!/Mehmet Y. Yılmaz*

Irksal ayrımcılığın kurumsallaşmış rejimi anlamına gelen "Apartheid",icât edildiği Güney Afrika'da terkedildi ancak Türkiye'de ayrımcılık,muhâlif kişileri ve kitleleri ötekileştirip,ezmek üzerinden devletin her kademesinde kendine göre bir karşılık buluyor.Yakında bu rejimin de bir ismi konacaktır elbette ama şimdilik şöyle diyebiliriz:Alaturka Apartheid rejimi! "Apartheid" kelimesi Güney Afrika'da yaygın olarak kullanılan Afrikaans dilinde "ayrı olmak" anlamına geliyor.

Siyâset biliminde,bir ırksal grubun diğer bir ırksal grup üzerinde kurduğu kurumsallaşmış baskı ve tahakküm rejimini tanımlar.

İcât edildiği Güney Afrika'da terkedileli çok oldu ama hâlen İsrail'de elle tutulur bir şekilde hayâtta.İsrail yasaları,Filistinlilere,"Yahudi olmayan Arap" statüsüyle tanımlanan aşağı ve ayrı bir grup olarak muâmele ediyor.

Türkiye'nin tek adam rejimi de yasal olarak kurumları oluşmamış olsa da uygulamadaki tutumuyla Apartheid rejimi ile "yakın akraba" sınıfında konumlanabilir.

Türkiye'de sözkonusu olan ayrımcılık,ırk ya da dinî inançlar temelinde kurumsallaşmış bir ayrımcılık değil.

Alaturka Apartheid rejimi,muhâlif kişileri ve kitleleri ötekileştirip,ezmek üzerine kurulu.

Son örneğini bu hafta yaşadık.

Pazartesi günü gözü dönmüş bir grup İstiklâl Caddesi'nde bir linç eylemi gerçekleştirecekti. Bu eylem,polisin izni ve gözetimi altında yapıldı.

Öldürmekten,yakmaktan söz eden,vatandaşın mâlına zarar veren bu kitleye polis müdâhale etmedi,gözaltına alınan olmadı.

Polis bunlara o kadar kibâr davrandı ki İçişleri Bakanı ricâcı oldu,"lütfen" bile dedi.

Aynı polis bu eylemden iki gün önce Yoğurtçu Parkı'nda TİP'nin kimseye zarar vermeyi amaçlamayan açık hava toplantısını dağıttı,parti üyelerini ve yöneticilerini ters kelepçeyle gözaltına aldı. Aynı polis,Ortaköy'de "LGBTİQ+ onur haftası" için toplananlara da saldırdı,copladı,gözaltına alınanlar oldu.

Türkiye'de toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak izin almayı gerektirmeyen anayasal bir hak.Bu hakkın sınırlanmasının bir tek meşrû nedeni var:Toplantıyı düzenleyenler çevreye zarar vermeye yönelik davranışlarda bulunurlarsa...

Alaturka Apartheid rejimi altında yaşadığımız için tersi oluyor:Barışçıl gösteri yapanları polis engelliyor,dövüyor,gözaltına alıyor.Buna karşın mâla,mülke zarar veren,ele geçirdiklerini linç etmeye odaklanmış bir grubun gösterisini izlemekle yetiniyor,kimseyi gözaltına almadığı gibi dağıtmak için harekete de geçmiyor. Kâğıt üzerinde kurumsallaşmış bir rejim değil bu ancak fiilen uygulamada ve sonuçlarını her gün yaşıyoruz.

Ancak KHK yöntemiyle mesleğini yapmasına engel olunanlar açısından bakarsanız Apartheid kurumsallaşmış bir uygulama.

Aleyhine verilmiş bir mahkeme kararı olmayan vatandaşlar,idârî bir emirle mesleklerinden atılıyorlar ve başka yerde çalışıp,hayâtlarını sürdürebilmeleri de engelleniyor.

Henüz eski Güney Afrika ya da günümüzdeki İsrail gibi bir ırklar hiyerarşisi oluşmuş değil ama ayrımcılık devletin her kademesinde kendine göre bir karşılık buluyor.

Akademik kariyer yapabilmekten tutun da kamu kesiminde işe girmeye,kamu kesiminde terfi etmeye kadar geçerli olan bir ayrımcılık var.

Sadece orada değil,iktidârın hoşuna gitmeyen bir sosyal medya mesajı yayınlamak bile bir oyuncunun ömür boyu TRT dizilerinde rol alamaması ya da oynamakta olduğu diziden çıkarılması sonucunu yaratabiliyor.

İktidârın eski belediye başkanlarının sayıları düzinelere varan yolsuzluk dosyalarına hiçbir savcı elini sürmüyor.

Ama muhâlefet partilerinden birinin belediye başkanıysanız yukarıdan gelen bir kaş göz işâreti bile hapsi boylamanıza neden olabiliyor.

Anayasa'ya göre herkes kânûnlar önünde eşit görünüyor ama bazıları herkesten daha eşit. Kendilerini bir vesâyet kurumu olarak görüyorlar,vatandaşların neyi izleyebileceğine,neyi izleyemeyeceğine,neyi ne kadar eleştirebileceğine,neyi okuyabileceğine kendileri karâr vermek istiyor.

Hattâ Ankara'da bir "odak" var,o odak seçimle göreve gelmiş belediye başkanlarının yerine devlet memûru bile tayin edebiliyor.

Yozgat'taki Türk'ün oyuyla,Diyarbakır'daki Kürt'ün oyunun eşit görülmediği,ikincisinin seçimlerinin kolayca geçersiz sayılabildiği bir düzen bu.

Yakında bu rejimin de bir ismi konacaktır elbette ama şimdilik alaturka Apartheid rejimi tanımı işimizi görecek gibi görünüyor... *Mehmet Y. Yılmaz,Alaturka Apartheid rejimi!,T24,4 Temmuz 2025. https://t24.com.tr/yazarlar/mehmet-y-yilmaz/alaturka-apartheid-rejimi,50563

1 Temmuz 2025 Salı

"Şeyh Saîd Hareketi,Kürtlerin önderliğinde bir eşit vatandaşlık arayışıydı"/Prof. Dr. Taner Akçam*

Bundan tam yüzyıl önce,29 Haziran 1925'te Şeyh Saîd Diyarbakır'da idâm edildi.Seveni ve nefret edeni çoktur.Ama bilindiğini iddiâ edemem.Hattâ hem kendisi hem de önderlik ettiği ayaklanma konusunda hemen hiçbir şey bilmediğimizi bile söyleyebilirim. Bilgisizliğimizin iki nedeni

Şeyh Saîd konusundaki bilgisizliğimizin iki önemli nedeni var.Birincisi konuya ilişkin arşiv bilgilerinin aradan yüzyıl (evet dile kolay,rakamla 100 yıl) geçmiş olmasına rağmen hâlâ araştırmacılardan saklı tutuluyor olmasıdır.Bunu bir "ayıp" telâkki etmek isterim.Eğer bir devlet,kendi vatandaşlarının bundan yüz yıl önce yaşanmış bir olay hakkında konuşmasını,konuyla ilgili bilgileri gizleyerek engelliyor ise bu gerçekten ayıptır.Tabiî bu akla bir soruyu getiriyor:Niçin?Niçin Cumhuriyet târihi boyunca hangi hükûmet iş başına gelirse gelsin bu bilgiler vatandaşlardan gizli tutuluyor?

Ben ortada korkulan bir şey olduğunu iddiâ edeceğim.Korkulan hakikattir.CHP,AKP,vb. parti adı farketmiyor.Türk siyâsal eliti hakikatten korkmaktadır.Yoksa yüz yıl öncesinin belgelerini gösterir,üzerine sağlıklı bir tartışma olmasını sağlarlardı. İddiâm basittir:Eğer Şeyh Saîd Ayaklanması'nın belgelerini biliyor ve Ayaklanma üzerine rahatça konuşabiliyor olsaydık,bugün demokrasiye ilişkin birçok sorunumuzu halletmiş olurduk.Târihî hakikatler üzerine konuşmanın demokratik bir gelecek yaratmanın ön şartı olduğu açık ve bilinir bir gerçektir.

Şeyh Saîd konusundaki bilgisizliğimizin ama ikinci bir önemli nedeni daha var.O da Cumhuriyet'in kuruluş yıllarına âit ezberlediğimiz hikâye(ler)dir.Oysa bildiğimiz hikâye(ler) ile Şeyh Saîd Olayı'nı anlamamız mümkün değildir.Çünkü olayı anlamak için soracağınız sorular o anlatılan hikâyeler tarafından sınırlandırılır.Ve hikâyenin dışında varolan hakikatleri bilmeniz imkânsız hâle gelir. Şeyh Saîd Hareketi üç soru etrâfında tartışıldı
Bugüne kadar,Şeyh Saîd Hareketi üç ana sorunun etrâfında tartışılmıştır:

a)Ayaklanma,Kürt ulusal mücâdelesi midir yoksa dinci-şeriatçı başkaldırı mıdır?Kürt çoğunluk,Ayaklanma'nın bağımsız bir Kürt devleti kurma yolunda atılmış bir adım olduğunu savunurlar.En önemli kanıtları da Ayaklanma sonrası verilen idâm cezâlarının "ayrı devlet kurma teşebbüsünden" verilmiş olmasıdır.İslâmî inanca sahip olanlar veyâ resmî Türk tezine göre ise,Şeyh Saîd "şeriat devleti kurmak" ve "halifeliği geri getirmek" isteyen bir dincidir.Şeyh Saîd'in bu yönde sözleri olması dışında,Türk devlet yetkilileri de Hareket'in bu biçimde tanınması için çok yoğun propaganda yapmışlardır.

b)Ayaklanma feodal gericiliğin Kemâlist modernizme karşı başkaldırısı değil midir?Burada da ana iddiâ,Ayaklanma'ya önderlik edenlerin feodal toprak ağaları olduklarıdır.Kemâlist devrim ise feodal sisteme son vermek ve köylüleri özgürleştirmek istemektedir.Dönemin solcularının ana iddiâsı budur.Nitekim başta Türkiye Komünist Partisi ve Uluslararası Komünist Hareket,Şeyh Saîd Hareketi'ni gerici başkaldırı saymış ve Kemâlist rejimi desteklemiştir.

c)Ayaklanma'da İngiliz parmağı var mıdır?1920'li yıllarda Musul sorunu çözülmemiştir.Türkiye'nin Musul üzerinde hak iddiâsı vardır.Bu nedenle,Ayaklanma'nın İngilizler tarafından kışkırtıldığı iddiâ edilmiştir.Oysa dönemin Türk liderleri (örneğin İsmet İnönü) Ayaklanma'da İngiliz parmağı olmadığı yolunda açık beyânât vermişlerdir.Ayrıca,artık elimizde İngilizlerin bırakın Ayaklanma'yı desteklemek,dolaylı olarak Türk hükûmetinden yana tavır aldığını gösterir belgeler mevcûttur.Bu bilgilerin varlığına rağmen "İngiliz parmağı" iddiâsının hâlâ yürürlükte olması biraz tuhaftır. Ayaklanma ve Hristiyanlar (Süryânî-Ermenî) Alevîler ve Çerkesler

Elbette yukarıdaki sorular önemlidir.Tartışılabilir.Ama Şeyh Saîd Olayı'nı bilmek ve anlamak istiyorsanız yukarıdaki sorulardan başka sorular sormanız gerekir: 1)Niçin sayıları bin civârında olarak verilen Süryânîler bu Ayaklanma'ya katıldılar?Niçin,yüzlerce Süryânî gözaltına alındı,tutuklandı.Niçin bine yakın Süryânî kaçtı ve/veyâ sürgün edildi?Niçin yakalananlar içinde on civârında Süryânî idâm edildi?

2)Niçin hayâtta kalmayı başarmış Ermenîler de Ayaklanma'ya katıldılar?En az üç Ermenî idâm edildi ve bir tanesi cânlı yakalanmasına rağmen infâz edildi?

Ayaklanma'ya katılanlar bir tek Hristiyanlar değildir.Alevîler de geniş olarak Ayaklanma'ya katılmışlardır.

3)Şeyh Saîd Ayaklanması'na katılanlara karşı açılan davâların içinde en büyüğü Alevîlere karşı açılan davâ idi.Koçuşağı Aşireti'ne karşı açılan davânın 500 civârında sanığı vardır ve davâ bir anlamda 1980 Darbesi sonrasının toplu davâlarını hâtırlatır.Davâda 200'e yakın Alevî hakkında idâm cezâsı istenmiş;150 civârında idâm cezâsı verilmiş ve sekiz kişi de idâm edilmiştir.İdâm edilen Alevîler arasında yüz yaşının üzerinde Vanlı bir Alevî de vardır.Yâni bugüne kadar Alevîlerin Ayaklanma'ya katılmadığı iddiâsı tam bir efsâneden ibârettir.

4)Ayaklanma'nın en büyük destekçilerinden birisi Seyyid Rıza'dır.Ayaklanma sırasında,İsmet Paşa ile karşılıklı hakaretlere varan bir telefon konuşması da yapmıştır.Şu rahatlıkla söylenebilir ki,1937-1938'de Dersimlilerin imhâ edilmelerinde 1925 Şeyh Saîd Ayaklanması'na katılmaları da önemli bir rol oynamıştır.

5)Bu bilgiler içinde belki de en çarpıcı olanın,Çerkes Ethem'in de Ayaklanma'ya destek olmak üzere 1925'te Suriye'ye geçtiğidir.Çerkeslerin,Şeyh Saîd Hareketi'ne katılmak istediğini kaçımız biliriz?

Listeyi artırabilirim.Ama benim gözlemim çok basit:Demek ki Şeyh Saîd Ayaklanması'nı yukarıda özetlediğim üç konu-soru ile anlamamız mümkün değildir.Süryânîleri,Ermenîleri,Alevîleri ve Çerkesleri bu Hareket'e katılmaya iten şeyin Kürt ulusalcılığı veyâ şeriat özlemi olamayacağı çok açık.O hâlde bu başka şey ne? Ayaklanma eşit vatandaşlık arayışı idi

Bu sorunun cevâbını,1925'te Ayaklanma'da idâm edilen Mardinli Süryânî avukat Malak Barşom bize verir.Ayaklanma'ya katılmayı reddeden amcasının oğluna,"biz Türklerden eşitliği elde edemeyiz,eşitliğimizi Kürtlerle birlikte sağlarız" der.Yâni Hristiyan'ı,Alevî'yi,Çerkes'i Şeyh Saîd Hareketi'ne iten eşitlik duygusu,eşit vatandaşlık arayışıdır.

Şeyh Saîd Hareketi,Kürtlerin önderliğinde bir eşit vatandaşlık arayışıdır.Ve bu nedenle Ayaklanma başlamadan önce yapılan çağrıda,Ermenîlere yapılanlar hâtırlatılmış;Kürtler ve diğer topluluklar,"Ermenîlere yaptıklarını bize de yapacaklar" diye ayaklanmaya çağrılmışlardır.Çünkü biliyorlardı ki İmparatorluğun Ermenî vatandaşları da eşit vatandaşlık istiyorlardı.

Burada aktardığım bilgiler,örülmüş duvarlardan sızan küçük su sızıntılar gibidir.Eğer arşivler açılsa ve olayın belgelerine ulaşma imkânına sahip olsak daha başka birçok şeyi de öğrenme imkânına sahip olacağız.

Kürt açılımını konuştuğumuz bugünlerde,Şeyh Saîd üzerine konuşmanın ne büyük bir anlamı var değil mi?Açılımın ana konusu aslında "eşit vatandaşlık" konusudur.Ve eğer Şeyh Saîd'in de yıllar önce bu uğurda savaş vermiş olduğunu bilseydik çok daha fazla mesâfe katemiş olmaz mıydık?

Son bir not:Şeyh Saîd Ayaklanması konusundaki bu bilgileri "Yüzyıllık Apartheid" (Aras Yayıncılık 2023) kitâbımda oldukça uzun tartıştım.Merâklısı verdiğim bilgilerin kaynakları konusunda oradan bilgi edinebilirler... *Prof. Dr. Taner Akçam,"Şeyh Saîd Hareketi,Kürtlerin önderliğinde bir eşit vatandaşlık arayışıydı",Medyascope,1 Temmuz 2025. https://medyascope.tv/2025/07/01/seyh-sait-hareketi-esit-vatandaslik-arayisiydi-taner-akcam-yazdi/

Yüzyıllık yalanlar,karartılmış târih ve Şeyh Saîd/Nâmık Kemâl Dinç*

Cibrânlı Hâlid Bey de Şeyh Saîd Efendi de Türkiye muhâlefetiyle birlikte hareket etmek için girişimde bulunmuştur...Dersimlilerin harekete katılmadığı iddiâsı ise tamamen efsânedir. Gerçi enzar-ı ehibbadan dahi dûr olmuşuz,
Rahmeti mevlâya yaklaşmakla mesrûr olmuşuz.
Hak yolunda müflis u hâne-harâb olduksa da,
Bu harâbiyetle biz manâda ma`mûr olmuşuz.(1)

Şeyh Saîd Efendi ve arkadaşlarının 29 Haziran 1925'te Diyarbekir'de idâm edilmesinin üzerinden yüzyıl geçti.Bir târihî vak'anın çarpıtılması,karartılması ve siyâseti dizayn için kullanılması anlamında,benzerine az rastlanan bir örnektir 1925 Hâdisesi.

Türk eğitim sistemine marûz kalmış her kişi,târihten malûldür.Yâni târihen sakat,hasta ve kusurludur.Bunu kimseyi suçlamak için değil,resmî târihin bitmez tükenmez ezberlerinin insânların dimâğlarında yarattığı tahribâtı ve tahrifâtı ifâde edebilmek için belirtiyorum.

Resmî târih kendini tahkim için sayısız araca sahiptir.Bilgi ve belge tekeli elindedir ve sadece onların gösterdiği kadarını bilir ve görürüz.Ola ki görülmesi istenmeyen bir belgeyi gördünüz veyâ elde ettiniz hemen onu tasnif-dışı tutar,araştırmacının da bir daha yakınına yaklaşmasına müsâade etmez.Bazen bir belgenin yirmi yıl peşine düşmeniz gerekir,bazen sanki suç işlemişsiniz gibi aldığınız bir evrâk nedeniyle mahreminize kadar girilip suçlu ilân edilirsiniz.

Mevzûya has diyecek olursam,üzerinden yüzyıl geçmiş olmasına rağmen (ki devletlerin gizlilik kuralına göre üzerinden elli yıl geçen evrâklar kamuoyuna açıklanır) Şeyh Saîd Hâdisesi'ne dâir evrâkın gün yüzü görmüş olanları yüzde beşi bile bulmaz.Cibrânlı Hâlid Bey ve arkadaşlarının yargılandıkları Bitlis Divân-ı Harp yargılamaları ve karârlarına dâir bugüne dek bir tek evrâk ortaya çıkmış değil.Şark İstiklâl Mahkemesine dâir kısmen bazı evrâklar yayınlanmışsa da çok yetersiz.Dönemin yazışmaları,devlet kurumlarının raporları,özellikle Cumhurbaşkanlığı Arşivi ve Askerî Târih Arşivi hâlâ kapalı.Kapalı derken,sadece makbûl kabul edilen kişilere (çoğunlukla resmî târihçilere) açık. Târihi karartmak

Türkiye'de resmî târih,gerçekleri çarpıtmak,ters-yüz etmek ve karartmakla görevli kılınmıştır.Böyle olduğu için onyıllarca "Kürt diye bir halk,ulus yoktur,Kürtler aslında Türk'tür" diyebildi.Ya da Cumhuriyet'in kurucu aktörü Mustafa Kemâl'in konuşmalarına sansür getirdi,yıllarca gizledi.Siyâsetin emir kulu gibi onun çıkarları doğrultusunda,olmayan şeyleri var gibi gösterebildi.Bu çarpıtma ve karartma üzerinden muktedirlerin muhâliflerini tasfiye ederek,rejimin kendisini tahkim etmesine hizmet etti.

Bu anlamda Şeyh Saîd Hâdisesi,erken Cumhuriyet döneminde sistemin kendi iktidârını kurumsallaştırması ve tekçi bir ulus-devlet inşâsında çok amaçlı ve işlevsel bir şekilde kullanılmıştır.İsyân gerekçesiyle çıkarılan Takrîr-i Sükûn Kânûnu,Kânûn'a istinâden kurulan İstiklâl Mahkemeleri ve Hıyânet-i Vataniye Kânûnu'na eklenen "irticâ" maddesiyle başta Kürtler olmak üzere bütün muhâlefeti,farklılıkları yok etmeyi hedefleyen bir siyâset izlenmiştir.İsyân bahânesiyle elde ettiği bu yetkilerle bütün ülke "mezâr sessizliğine" bürünürken adım adım "Tek Parti Diktatörlüğü" inşâ edilmiştir.

Resmî târih elbette,1925'te bu yaşananlarla birlikte Kürtlerin inkâr edilerek,Türkiye'de muhâlefetin nefes almasına imkân tanımayan,ırkçı,tekçi bir diktatörlüğün inşâ edildiğini yazmadı.Genç Cumhuriyet'i devirmek isteyen mürtecilerin,yabancı devletlerle işbirliği içerisinde,onların amaçlarına hizmet ederek rejimi devirmeye çalıştıklarını buyurdu.Şeriatı geri getirmek isteyen,küçük saltanatlarını,feodal çıkarlarını korumak için halkı iğfâl eden,gerici unsurlar diye damgaladı.Rejimi de bu gericiliğe karşı medeniyetin timsâli gibi sundu.Medeniyet söylemiyle görülmemiş bir inkârcılığı,baskıyı,şiddeti,kıyımı,zorbalığı meşrûlaştırdı.

Sözü uzatmadan resmî târihin Şeyh Saîd Hâdisesi'yle ilgili yalanlarına birkaç başlıkta değinelim: Gerçek neden:İnkâra tepki

Resmî târih,Hâdise'nin ortaya çıkışının gerçek sebeplerini hep gizlemek istemiştir.Gerçek sebeplerin görünmez kılınmasının en kolay yolu da sıkça başvurulduğu gibi suçu "dış mihrâklara" havâle etmektir.Yüzyıldır Hâdise'nin faturasını İngilizlere kesmelerine rağmen bir tane belge ortaya koyabilmiş değil "târihçiler ordusu".Bu arada vak'anın doğrudan içinde olan ve operasyonu bizzât yöneten dönemin Başbakanı İsmet İnönü'nün itirâflarına rağmen yazmaktan,söylemekten vazgeçmediklerini de ifâde etmek gerekir.İnönü,"Hâtıralar"ında aynen şöyle söyler:"Şeyh Saîd İsyânı'nı doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı veyâ meydâna çıkardığı hakkında kesin deliller bulunamamıştır."(2)

Şeyh Saîd Hareketi,Kürtlerin halk olarak inkâr edilmesine karşı oluşan tepkinin sonucunda ortaya çıkmıştır.1920 yılında Misâk-ı Millî ile varılan mutâbakatla Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı topraklarda birlikte,ortak devlet kurmaya söz verenlerin;İttihâtçı,tekçi ulus-devlet projesine yönelmelerine duyulan tepkidir.Lozan'da tescillenen bu proje 1924'te kabul edilen yeni Anayasa ile kânûnî zemine kavuşmuş ve yürürlüğe konulmuştur.Bu projeyle Kürtlere revâ görülenler;ileri gelen kişilerin ve ailelerin batıya iskân edilmesi,"Türk kültürlü" göçmenlerin Kürt illerine yerleştirilmesi,Kürdistan isminin ve Kürtçe'nin yasaklanması,Kürtçe yerleşim isimlerinin değiştirilmesi,vb.'dir.Yâni asimilasyon ve eliminasyona dayalı katı bir inkâr ve imhâ uygulamasıdır.

Bu uygulamalar ve daha fazlası 1924 yılı itibâriyle başlamıştır.Yâni Cumhuriyet'in siyâsal elitleri,fikrî ve pratik temelleri Cihân Harbi'nde İttihâtçılar tarafından atılan Kürtlerin asimilasyonu politikasına yönelmiştir.Cumhuriyet'in Kürtleri kendi kimlikleriyle tanıyan,kültürlerine,târihine hürmet gösteren bir yaklaşımı olmamıştır.Tersinden Kürtleri küçük gören,aşağılayan,kültür ve târihten yoksun,asimile edilip medeniyete kazandırılacak bir topluluk gibi kodlamıştır.Bu ırkçı fikirlerin hâlâ pek çok alıcısı olduğu düşünülecek olursa rejimin propaganda araçlarının nasıl çalıştığı anlaşılabilir.Yüzyıllık târihte birçok kez tekrar eden irili ufaklı kıyımın kitle nezdinde meşrûîyeti bu zemin üzerinde yükselmiştir. Millî karakterini görünmez kılmak

İsmet İnönü yine "Hâtıralar"ında aynı bölümde "Herhâlde bunu bir millî hareket olarak kabul etmemek lâzımdır" diyor.Bunun bir Kürtlük davâsı olarak görülmemesinin özellikle altını çiziyor ve irticâ hareketi,şeyhlerin kendi sultasını,eski ayrıcalıklarını devâm ettirme gayretleri gibi yansıtıyor.Nitekim bu yaklaşımının daha isyân günlerinde karârlaştırıldığını belgelerden biliyoruz.Direnişin sürdüğü ama Şeyh Saîd ve arkadaşlarının yakalanıp yargılamanın devâm ettiği 3 Mayıs 1925 târihinde Bakanlar Kurulu basında hareketin Kürdistan davâsı olarak yansıtılmasını yasaklayan ve bir irticâ hareketi olarak yayınlanması talimâtını içeren bir karârnâme yayınlar:

"Genelkurmay Başkanlığı'ndan gelen 30 Nisan 1925 târih ve 1835/2270 numaralı tezkirede son isyân ve irticâîye hâdisesinin basında ve özellikle İstanbul basınının büyük kısmında genel bir Kürt ayaklanması şeklinde gösterilmesi dâhilî ve hâricî düşmânlarca propaganda zemini olarak kullanılabileceğinden ... ayrılıktan ziyâde irticâî ve cehâlet ve iğfâl (aldatma) eseri olduğu zemininde yayında bulunulması için gereğinin yapılması teklif edilmiştir.Durum Bakanlar Kurulu'nun 3 Mayıs 1925 târihli toplantısında ele alınmış olup... hâdisenin basında Kürt meselesi şeklinde yansıtılması hakikate aykırı olduğu kadar siyâseten da mahzûrlu olduğundan durumun bu bakış açısından yansıtılması için Dışişleri Bakanlığı'na bildirilmesi..."(3)

Bu karârnâmenin yüzyıldır cari olduğunu ve irticâ yaftasının çok amaçlı olarak kullanıldığını söyleyebiliriz.İrticâ iddiâsında bulunanların,Hareket'in 1922-1923'ler uzanan bir evveliyâtı olduğunu,Âzâdî Örgütü'nün yıllara yayılan faâliyetleri bulunduğunu ve buna istinâden önce eski Bitlis Mebûsu Yûsuf Ziyâ Bey sonrada Miralay Cibrânlı Hâlid Bey'in 1924 yılının kışında tutuklandıklarını ve Şeyh Saîd Efendi'nin de bu davâda yargılandığını bilmediklerini söyleyebilir miyiz?Bunları gâyet iyi bildiklerini mahkemede verilen idâm karârlarından anlıyoruz.Karârların tamamında ayaklanmacıların Kürtlük davâsı temelinde Türkiye'nin bir kısmını ayırmak istedikleri söylenmektedir.Şeyh Saîd Efendi ve arkadaşlarının idâm ilâmında aynen şu ifâdelere yer verilmiştir:"Güyâ dinî ve şer’î ve fakat herhâlde müstakil bir Kürdistan hükûmeti teşkil ve tesis eylemek emel ve maksadıyla Cumhuriyet hükûmeti aleyhinde fiilen ve silâhlı olarak ayaklandıkları".(4) Âzâdî Cemiyeti ve Şeyh Said Efendi

Âzâdî Cemiyeti'nin kuruluşunu 1921 yılına kadar götürenler bulunmaktadır.1922 yılına âit bazı Rus belgeleri örgütten Erzurum Komitesi olarak bahsetmektedir.Ancak Komite'nin Âzâdî'ye dönüşümü,yâni Kürdistan İstiklâl ve İstihlâs Cemiyeti'nin kuruluşu 1923 yılının ortalarında (tahminen Mayıs ayında) olmalıdır.Husûsîyetle,I. TBMM'nin kapatılması ve seçim sürecinde artan baskıların Kürtlerde yarattığı rahatsızlığın örgütlenmesi neticesindedir.Örgütlenmenin başında Miralay Cibrânlı Hâlid Bey bulunmaktadır.Cemiyet'in asıl kadrosu asker ve subaylardan oluşmaktadır.4 Eylül 1924 târihinde gerçekleşen Beytüşşebap İsyânı'nın başarısızlıkla sonuçlanması Cemiyet'in deşifre olmasına ve lider kadronun yakalanmasına neden olur.

Ekim 1924'te eski Bitlis Mebûsu Yûsuf Ziyâ Bey tutuklanır.Aralık ayında ise Cibrânlı Hâlid Bey tutuklanır.Miralay Hasenanlı Hâlid Bey ve Kolağası Kerem Bey askerler tarafından yakalanır ama firâr ederler.Beytüşşebap İsyânı'nda birçok genç subayla birlikte yaklaşık 500 askerin iştirâk ettiği bilinmektedir.Şeyh Saîd Efendi hem çevresinde saygın,sözü dinlenen,zengin bir din adamıdır hem de Cibrânlı Hâlid'in kız kardeşi ile evliliği sebebiyle akrabadır.Hâlid beylerin tutuklanıp Bitlis'te hapsedildikleri davâda onun da ifâdesine başvurulmuştur.Önce Bitlis'e götürülmek istenmiş ardından yaşlılık,vb gerekçelerle istinâbe yoluyla yâni bulunduğu Hınıs'ta ifâdesini vermiştir.Şeyh Saîd Efendi'nin harekete öncülük etmesi lider kadronun yakalanması ya da kaçak duruma düşmesinden sonra olmuştur.Şeyh Saîd'le birlikte birçok din adamının davâya katılması harekete dinî bir mâhiyet katsa da bunu bir irticâ kalkışması olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Hâdise'ye öncülük edenlerin dinî kimlikleri ve hilâfetin ilgâsı,medreselerin kapatılması gibi karârlara tepkileri elbette vardı.Ancak duyulan bu tepki ve itirâzları şeriat isteniyor şeklinde yorumlamak gerçekçi değildir.Hilâfet makâmı aynı zamanda Türk ve Kürtlerin ortaklığını temsil eden önemli bir semboldü.Halifeliğin devâm ettiği bir Türkiye'de hem Kürt inkârının hem de ırkçı bir Türkçülüğün bu derece hayât bulması belki de mümkün olamayacaktı.Medreseler bahsinde ise unutulmasın ki,buralar sadece dinî eğitim veren kurumlar değildir.Aynı zamanda eğitim dili Kürtçe'dir.Medreselerin kapatılması Kürtçe eğitimin son bulmasıdır.Bu,adım adım Kürtçe konuşmanın yasaklanmasına giden sürecin yollarını döşemek anlamına gelmektedir. Ayrılıkçı olan Kürtler değil

Cumhuriyet rejimi bugüne kadar hak talebinde bulunan bütün Kürt hareketlerini ayrılıkçılık ve bölücülükle suçlamıştır.Herhangi bir kimlik talebinde bulunsa veyâ Türkiye'nin bütünlüğü içerisinde Kürtler için muhtâriyet talep etse de aynı ithâmlara marûz kalmıştır.Bu âdetâ Cumhuriyet rejiminin otomatik refleksine dönüşmüştür.Şeyh Saîd Hareketi de kendisinden önceki ve sonraki birçok hareket gibi ayrılığı değil Türkiye'nin bütünlüğü içerisinde muhtâr bir yönetimi savunmuştur ama bu âkıbetten kurtulamamıştır.Hareketi örgütleyen Kürt İstiklâl ve İstihlâs Cemiyeti yâni Âzâdî Örgütü,idâmlardan sonra yayınladığı bildiride bile Türkiye'nin bütünlüğü içerisinde bir çözüm istediğini beyân eder.(5)

Bunun bir diğer göstergesi de Türkiye'de rejimin gadrine uğramış kesimlerle birlikte hareket etme çabasıdır.Cibrânlı Hâlid Bey de Şeyh Saîd Efendi de Türkiye muhâlefetiyle birlikte hareket etmek için girişimde bulunmuştur.Bu sadece Türkiye muhâlefetiyle sınırlı kalmamış,Kürdistan'daki bütün farklı grupların harekete katılımı için yoğun çaba sarfedilmiştir.Nitekim idâm karârlarına bakılacak olursa cezâ verilenler arasında Ermenî ve Süryânîlerin yanı sıra Diyarbakır'ın Türkmen ileri gelenleri de vardır.Aynı şekilde Alevîler de harekete aktif olarak katılmıştır.Dersimlilerin harekete katılmadığı iddiâsı ise tamamen efsânedir.Kürdistan'ın diğer kısımlarında olduğu gibi Dersim'de de bazı aşiretler devlet safında yer alsa da harekete destek veren birçok aşiret vardır.(6)

Bitirirken belirtmek isterim ki,"târihin" yalanlarına karşı "hâfıza" hep bir direniş içerisinde olmuştur.Kürtlerin kolektif hâfızasının resmî târihin yalanlarına karşı direnişi,hakikatin direnişinin bir başka biçimidir.Yüzyıldır karalanan,karartılan bir târihin kolektif hâfızada cânlılığını,diriliğini koruması başka nasıl açıklanabilir.O kolektif hâfıza yüzyıllık baskıya karşı direnişi beslemektedir ki,bugüne kadar kesintisiz gelmiştir.Ancak resmî târihin yalanlarına,karatmalarına karşı sadece hâfızayla direnerek değil,kapsayıcı yeni bir târih anlayışıyla cevâp vermek gerekir.Ulus-devletlerin bütün geçmişi,birikimi kendisine,tek bir ulusa mâl eden târih anlayışından uzak durarak,halkların ortak târihini yazmanın nasıl olacağını konuşmak gerekir.Zirâ,ortak bir gelecek ancak ortak bir târih yazmakla mümkün kılınır...
***

1-Şeyh Saîd davâsında yargılanan Hanili Sâlih Bey'in idâma giderken okuduğu belirtilen şiirden bir dörtlük.Tamamı şurada:Mahmut Akyürekli,Şark İstiklâl Mahkemesi 1925-1927,İstanbul:Kitâp Yayınevi,2013,s. 57.
2-İsmet İnönü,Hâtıralar,Ankara:Bilgi Yayınları,1985,c. 2,s. 202.
3-Mahmut Akyürekli,Şark İstiklâl Mahkemesi 1925-1927,a.g.e.,s. 142-143.
4-Şark İstiklâl Mahkemesi'nin karârlarının bir kısmına TBMM Kütüphânesi'nin açık erişim bölümünden ulaşmak mümkün.ŞİMK-CİLT-1.pdf
5-M. Malmîsanij,1925'ten Önce Ayrılma Taraftarı Kürt Örgütleri,İstanbul:Vate Yayınları,2020,s. 167-168.
6-Bakınız:Taner Akçam,Yüzyıllık Apartheid,İstanbul:Aras Yayıncılık,2024. *Nâmık Kemâl Dinç,Yüzyıllık yalanlar,karartılmış târih ve Şeyh Said,Artıgerçek,30 Haziran 2025. https://artigercek.com/yazarlar/namik-kemal-dinc/yuzyillik-yalanlar-karartilmis-tarih-ve-seyh-said-337141

23 Haziran 2025 Pazartesi

"AKP 'Türklük Sözleşmesi'nin devlet ayağını çökertti"/Barış Ünlü*

Türkiye,siyasi bir türbülanstan geçiyor.Bir yanda PKK Kongresi'nde silah bırakma kararı alınmasıyla yeni bir sürece adım atılırken,diğer yanda başta CHP'ne yönelik operasyonlar olmak üzere muhalefete dönük saldırılar hız kesmiyor.Otuz yılı aşkın süredir devam eden savaşın bitişi,baharın gelişini müjdelerken,otoriter baskılarla perçinlenen ekonomik darboğaz toplumsal gerilimi artırıyor.Yaşanan politik krizi değerlendirmek için "Türklük Sözleşmesi" kitabının yazarı akademisyen Barış Ünlü'nün kapısını çaldık.Ünlü,"Hem Türklere hem Kürtlere inandırıcı bir biçimde liberal demokrasi va'deden bir açılım süreci olabilseydi işler daha kolay yürüyebilirdi.Fakat şimdi Türklerin büyük bir bölümü de büyük bir baskı ve hukuksuzluk rejimi altında yaşıyor.Liberal demokrasi veya burjuva demokrasisi dediğimiz şey tamamen çökmüş durumda" diyor. -PKK'nin silah bırakmasının ardından Kürt meselesine dair hazırlanmış bir YouTube haber videosunun altındaki onlarca yorumdan biri şöyleydi:"Ben de Türk açılımı istiyorum." Bu durum,ABD'nde "Black Lives Matter" kampanyasına karşı ortaya çıkan Beyaz üstünlükçü "White Lives Matter" tepkisine benzer bir durum mu?

Benziyor çünkü bence bunlar evrensel problemlerden kaynaklanan evrensel söylemler.Etnik veya ırksal hiyerarşinin altlarında bulunan grupların güçlenmesi,popülerleşmesi ve meşrulaşması,yukarıda bulunanlar tarafından bir kayıp olarak deneyimlenebiliyor.Hiyerarşinin üstündekiler asıl olarak kendi hayatlarının,sorunlarının ve kültürlerinin değerli ve önemli olduğunu düşünür ve hissederler.Böyle hissetmeleri,hâkim millet olmalarının doğal ve istenen sonucudur.Hâkim millet,ırk veya etnisite olmak,devletin o gruba ait olması demek.Devlet asıl olarak o grubun çıkarlarını korur ve o grup içinden çıkanlar tarafından yönetilir.Ayrıca bütün kurumlarıyla o gruba ait insanlara çocukluklarından ölümlerine kadar üstün,değerli olduklarını öğretir.Hâkim grup,maddi hayatta daha iyi işlerde çalışırlar.Toplumsal hayatın merdivenlerini çıkma şansları daha fazladır.Manevi hayatta ise üstünlük duygusunun getirdiği avantajlar vardır.

Bütün bunların kaybı veya kaybedildiği hissi kriz olarak deneyimlenir."Beyazlık krizi","erkeklik krizi","Türklük krizi" dediğimiz fenomenler buna işaret ediyor.Kriz yaşayan hâkim grup,somut politik eylemlere ve tercihlere ilave olarak,çeşitli söylemler ve bilinç-dışı stratejiler geliştirir."Beyaz olmak,erkek olmak,Türk olmak ayıplanan bir şey oldu;asıl Beyazlar,erkekler ve Türkler eziliyor,dışlanıyor" gibi...Bu türden söylemler geliştiriliyor çünkü bunlar tarihle ve kişinin kendi gerçek duygularıyla yüzleşmesinden çok daha kolay.Kişinin kendi öfkesi,mağduriyet duygusunun kökenleri ve benliğini şekillendirmiş iktidar yapıları üzerine düşünebilmesi,bunları analiz edip anlayabilmesi çok ama çok zor şeyler,özellikle de çocukluğundan itibaren bütün devlet yapılanması tarafından bunları yapmaması ve yapamaması için özellikle eğitilmişse.Fakat bunların bireysel değil toplumsal gerçeklikler olduğunu unutmamak gerekiyor.Bu basit ve evrensel toplumsal gerçeklikler unutulduğu zaman,bu tip şeylere öfkelenmeye veya bu türden insanlarla kavga etmeye başlıyoruz.Bu,gerçek bir sorun yaşayan bir insana belli bir yukarıdan bakışı beraberinde getiriyor,yani sanki bu onun bireysel hatası ve eksikliği gibiymiş gibi onu küçümseyebiliyoruz.Bu da her yerde aşırı sağın en çok sevdiği ve en iyi kullandığı zemin haline gelebiliyor. -Kitaptan alıntılıyorum:"Bir gazeteciden cesur olması ama aynı zamanda bir Türk olarak haber yapması;bir akademisyenden bilimsel bakması ama aynı zamanda bir Türk olarak bilim yapması beklenir." PKK'nin silahlı mücadeleye son verdiğini açıklamasıyla birlikte,bugün "Türklük Sözleşmesi"ni içselleştirenlerden ne yapmaları,nasıl bir tutum takınmaları bekleniyor?

"Türklük Sözleşmesi" dediğim şeyin bir tarafı milletse bir tarafı da devlet.Sözleşme modelinde genel olarak millet ve özel olarak bireyler,devletten gelen mesajlara bir radar gibi çok dikkat ediyorlar,kendi pozisyonlarını ona göre alıyorlar.Çok gelişmiş,hayatın içinde öğrenilmiş bir sezgiden ve bir pratikten bahsediyorum.Yani devlet "Açılım yapıyoruz,terörü bitiriyoruz,bundan sonra herkes daha mutlu,daha zengin,daha özgür olacak,buna itiraz eden ise daha mutsuz,daha fakir ve daha az özgür olacak" dediğinde,bu net mesajı herkes alıyor.

Buna en hızlı ayak uyduranlar,devlete veya iktidar yapısına her zaman yakın olmuş gazeteciler,akademisyenler,yargıçlar,kapitalistler,sporcular vb. oluyor."Terör,terör,terör" diye konuşanlar bir anda "Terörsüz,terörsüz,terörsüz" diye konuşmaya başlıyor.İkisi de Türklük Sözleşmesi çerçevesinde gerçekleşiyor.Tabii bu,aynı hızla "terör" diye konuşmaya başlayabilecekleri anlamına da geliyor.Ama elbette "Türklük Sözleşmesi" içinde yaşayan herkes bu kadar fırsatçı değil.Bir kısmı gerçekten değil,bir kısmının da fırsatçı olabilecek fırsatları yok.Bunlar için yeni devlet söylemine ayak uydurmak daha zor.Fakat her halükarda devletten gelen mesajı başta siyasi partiler olmak üzere herkes alır.Burada kritik olan,gelen mesajın gerçekten büyük harfle "Devlet" mesajı olup olmaması.

2015 öncesindeki sürece kıyasla,bu defa mesajın sadece iktidardaki partiden değil,hakikaten devletten geldiğini herkes anladı.O nedenle çok az itiraz görüyoruz.2015'ten önce MHP başta olmak üzere çeşitli devletli gruplar sürecin dışında ve karşısındaydı.O nedenle çok itiraz vardı,hem siyasetten hem de toplumdan.Şimdi mesaj devletin bütününden geldiği için,bir kesim aktif destek verirken,bir kesim sustu.Sözleşme modelinde de zaten beklenen budur. -Örgütün fesih açıklamasından sonra "Bu kararın İstanbul'da yaşayan sıradan vatandaşa ne faydası var" şeklinde yorumlar yapılmaya başlandı.Bu değerlendirmeler daha çok Türklük imtiyazlarının kaybedilmesinden doğan korkudan mı,yoksa "bilmeme,duygulanmama,ilgilenmeme"den mi kaynaklanıyor?

Türklük Sözleşmesi'nin en hayati karakteristiklerinden biri,Türkiye'de liberal demokrasi va'dederken ve bu vaadi kısmen gerçekleştirirken,Kürdistan'ı bir sömürge gibi,yani hukuksuzluğun,şiddetin ve baskının hâkim ve olağan olduğu bir diktatörlük olarak yönetmesiydi.Fakat şimdi Türkiye'nin batısında yirmibirinci yüzyıla özgü bir dikta rejimi varken,Kürdistan'da demokrasi va'dediliyor.Tabii ki bugün Türkler ve Türk muhalifler üzerinde uygulanan baskı rejimini Kürdistan'da son yüzyıldır yapılanlarla kıyaslamıyorum.

Hem Türklere hem Kürtlere inandırıcı bir biçimde liberal demokrasi va'deden bir açılım süreci olabilseydi işler daha kolay yürüyebilirdi.Fakat şimdi Türklerin büyük bir bölümü de büyük bir baskı ve hukuksuzluk rejimi altında yaşıyor.Liberal demokrasi veya burjuva demokrasisi dediğimiz şey tamamen çökmüş durumda.Yani belli bir özerklik içinde ve belli bir hukukilik içinde işleyen yargı,yüksek bürokrasi ve eğitim kurumları gibi hayati kurumlar tamamen çökmüş,baskıcı rejimin birer aygıtına dönüşmüş durumda.Belediye başkanları,gazeteciler,aktivistler tutuklanıyor,birinci parti CHP'ne kayyım atanacağı söyleniyor,cumhurbaşkanı seçilecek siyasetçi siyaseten tasfiye ediliyor.Bütün bunlara korkunç bir hal alan yoksulluğu ve ekonomik zorlukları da eklediğimizde,"Bütün bunların İstanbul'da yaşayan sıradan vatandaşa ne faydası var?" sorusu da doğal olarak sorulur.

Bu sürecin sonunda diyelim liberal demokrasi güçlenecek olsaydı,Avrupa Birliği'ne girme ihtimali güçlü biçimde belirseydi bu soru sadece bir söylem olurdu.Ama şimdi gerçek bir soru.Ve bu soruya devletin şu an verebileceği bir cevap yok çünkü şu anki iktidar koalisyonu ne ideolojik olarak ne de ekonomik ve politik çıkarlarından dolayı tekrar liberal demokrasi inşa edebilecek bir birliktelik değil.O nedenle bolca hamaset yapıyorlar.Ama hamaset,başka şeylerle birleştiğinde önemli olabilirken,kendi başına hiçbir şeye çözüm olamıyor. -Adalet ve Kalkınma Partisi,2002'de iktidara geldikten sonra "Türklük Sözleşmesi"ne ne kadar bağlı kaldı?Eleştirilerin bir kısmı da sadık kalmadığı düşüncesinden mi ileri geliyor?

AKP iktidarı ilk açılımda Türklüğe ihanet etmekle suçlanıyordu ama o zaman henüz 2015'ten sonra oluşan aşırı sağcı AKP-MHP koalisyonu kurulmamıştı.Yani AKP henüz devletin sesiyle konuşamıyordu,böyle bir güce ve meşruiyete sahip değildi.Şimdi ise durum farklı,devletin sesiyle konuşuyor.O yüzden görebildiğim kadarıyla çok da eleştiri almıyor bu anlamda. AKP'nin eleştiri aldığı esas nokta,"Türklük Sözleşmesi"nin devlet ayağını çökertmiş olması.Türkiye Cumhuriyeti ve kurucu önderi Atatürk,Türklere modern bir devlet,liberal bir demokrasi ve özerk kurumlarıyla az çok işleyen bir meritokrasi va'detmişti ve bu vaadinde bir ölçüde başarılı oldu.Yani sadece ülkeyi kurtarmadı,aynı zamanda modern bir devlet de kurdu.Bana göre Atatürkçülük,modern Türkiye'nin liberal ideolojisidir ve yirmi yıl önceye kadar da liberal merkeziydi.

Liberalizmi Türkiye'deki dar anlamıyla değil,Immanuel Wallerstein'in kullandığı anlamda modern dünya-sisteminin merkezi ideolojisi anlamında kullanıyor,merkez sağı ve solu olan liberal (Atatürkçü) merkez olarak tanımlıyorum.Elbette bu pürüzsüz ve sorunsuz bir liberal demokrasi değildi,nitekim darbelerle birkaç defa askıya alındı ama her defasında da revize edilerek görece kısa sürede liberal demokrasiye geri dönüldü.Şimdi ise,sözleşmenin bu devlet ayağının total bir çöküşünü izliyoruz.Daha doğrusu aslında çoktan çöktü ve şimdi bir enkazın içinde o çöküşün bedelleri deneyimleniyor.Türklerin artık modern bir burjuva-liberal demokrasisi ve meritokrasisi yok ve onun getirdiği avantajları ve imkânları da yok.AKP'nin "Türklük Sözleşmesi" çerçevesindeki en büyük etkisi bence bu oldu. -Anayasa tartışmaları yeniden başladı.Türkiye'nin "Türklük Sözleşmesi"yle arasına mesafe koyan bir anayasa yapma ihtimali var mıdır?

Olabilir çünkü sözleşmeler hiç değişmeyen normlar,ilkeler ve kurallar bütünü değil;çeşitli dinamikler sonucu sürekli değişiyorlar.Esniyorlar,yumuşuyorlar,katılaşıyorlar,daralıyorlar,genişliyorlar.Bu kimi zaman aşağıdan kaynaklı direnişle,kimi zaman yukarıdan yani devletten ve burjuvaziden kaynaklı hesaplarla,kimi zaman uluslararası konjonktürün zorlamasıyla,kimi zaman da bunların bir kombinasyonuyla oluyor.Yeni bir anayasa da Türklüğü farklı bir şekilde tarif ederek ama mutlaka hâkim güç olarak koruyarak yapılabilir ve bu illa "Türklük Sözleşmesi"nden uzaklaşmak anlamına gelmeyebilir.Ama dediğim gibi,bence esas sorun devletin çöküşü ve çöken bir hukuk devletinde ve liberal demokraside kimse ne eski ne de yeni anayasayı ciddiye alıyor.Tam da bu nedenle kimse anayasa tartışmalarını gerçek bir anayasa tartışması olarak dinlemiyor,bu anlamda duydukları şeyler bir kulaktan girip ötekinden çıkıyor.Sadece birilerinin çeşitli hesapları olarak dinleniyor:Ne türden hesaplar yapılıyor? "Solun önünde tehlikeler kadar fırsatlar da var"

-Mevcut küresel ve bölgesel gelişmeler doğrultusunda "Türklük Sözleşmesi"nin güncellenmesi mümkün mü?Evetse,nasıl bir biçim alabilir?

Sözleşme benim için tıpkı sömürge gibi olumsuz bir içeriğe sahip,birincisi liberal moderniteyi ikincisi kolonyal moderniteyi işaret ediyor ama sözleşmenin gelecek hakkında konuşmak için kullanışlı bir kavram olduğunun farkındayım.Mevcut iktidarın öncülüğünde gerçek bir revizyon ya da yeni bir inşa ihtimali olduğunu düşünmüyorum.Süreçle ilgili olarak Türkiye'ye dair kısa vadede en büyük umudum siyasi tutsakların cezaevinden çıkması.Suriye ve Rojava'da neler olabileceği gibi konuları bu söyleşinin dışında tutuyorum.

Ama süreçle ilgili tümüyle karamsar da değilim çünkü hedeflenmemiş sonuçlar diye bir şey var.Bence 2015 öncesindeki açılım süreci dolaylı olarak toplumda belli bir radikalleşme ve solculaşma efekti yaratmıştı,bunu en açık Gezi'de gördük belki de.Bu hedeflenmemiş sonuç hem AKP'ni hem de o açılım sürecinin dışında olan MHP'ni ve genel olarak devleti çok tedirgin etti.2015'te oluşan aşırı-sağcı koalisyonun bir nedeni bence bu tedirginlikti.Tekrar silahların konuşmasıyla birlikte o radikalleşme,solculaşma ve demokratlaşma eğilimi hızla donduruldu.Sonra da hem HDP hem Türkiye solu hem de CHP şeytanlaştırıldı.Fakat PKK'nin kendisini feshetmesi ve böylece Kürt hareketinin meşrulaşması,devletin hiç hedeflemediği biçimde,solun önünü daha önce hiç olmadığı kadar açabilir.

Türkiye ve Kürdistan solu,kısa vadeli kaygıların ötesinde düşünürsek,hiç olmadığı kadar yakınlaşabilir ve bunun yaratacağı baskıyla,bir süredir zaten sola kaymakta olan CHP daha da sola kayabilir.Bütün bunlar özellikle MHP-AKP sonrası dönemde yeni bir birliktelik yaratma ihtimallerini yaratabilir.Çağımızdaki liberal demokrasi krizinin küresel bir fenomen olduğunu hatırlarsak,solun önünde hem Türkiye'de hem de küresel olarak,tehlikeler olduğu kadar fırsatlar da olduğunu düşünebiliriz.Liberal değil sol bir demokrasi,yani gerçek bir demokrasi ihtimalinden bahsediyorum.Liberalizmin her yerde yıpranması ve hayati bir kriz yaşıyor olması,bir yandan büyük bedeller,belirsizlikler yaratırken,öte yandan da eşitliği ve özgürlüğü birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görmeye başlayan sosyalizmi de gerçek bir alternatif haline getirebilir... Not:("Türklük Sözleşmesi" çalışması için ayrıca bkz:"'Türklük Sözleşmesi' anayasanın üstünde" [https://www.agos.com.tr/tr/yazi/4642/turkluk-sozlesmesi-anayasanin-ustunde];"Son yüz yıllık Türkiye tarihi 1915'i hesaba katmadan analiz edilemez" [https://www.agos.com.tr/tr/yazi/20529/son-100-yillik-turkiye-tarihi-1915i-hesaba-katmadan-analiz-edilemez])
*Barış Ünlü,"AKP 'Türklük Sözleşmesi'nin devlet ayağını çökertti",Röportaj:Burcu Karakaş,Agos,5 Haziran 2025. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/33804/baris-unlu-akp-turkluk-sozlesmesinin-devlet-ayagini-cokertti

Son yüz yıllık Türkiye tarihi 1915'i hesaba katmadan analiz edilemez/Barış Ünlü*

7 Şubat 2017'de 686 sayılı Olağanüstü Hal KHK'sı ile mesleğinden ihraç edilen akademisyen Barış Ünlü'nün bu yıl başlarında Dipnot Yayınları'ndan çıkan "Türklük Sözleşmesi" adlı kitabı,hem Türkiye'deki ırkçılığa hem de 1915'in öncesi ve sonrasında olup bitenlere dair yeni bir perspektif sunuyor.Kitabı vesilesiyle Barış Ünlü ile Türkiye'nin son yüz yılını ve Türklük Sözleşmesi'ni konuştuk. -1915'in üzerinden 103 yıl geçmiş oldu ve o yara Ermeniler açısından hâlâ açık,yakın zamanda kapanacak gibi de görünmüyor.Önemli bir kitap yazdınız,üzerine konuşulacak çok şey var ama 1915 ile ilgili tespitlerinizle başlamak istiyorum.Genel olarak bu konu üzerine düşünür ve tartışırken İttihat ve Terakki rejiminin devlette ve toplumda harekete geçirdiği bir dinamikten bahsederiz ve toplumu çok da işin aktörü olarak görmeyiz.Daha doğrusu bu konu üzerine çalışanların asıl odaklandığı alan rejim oldu genellikle.Ancak siz "Türklük Sözleşmesi"nin tarifini yaptıktan sonra bu katliamda yerel eşraf gruplarının da -yanlış bir tabir kullanıyorsam düzeltin- İttihat ve Terakki rejimini bir parça "motive edici" bir rol oynadığını söylüyorsunuz.Daha doğrusu otoban biraz çift taraflı işlemiş gibi.Sizi böyle düşünmeye sevkeden nedir?

1915'in bir soykırım olduğunu kabul edenlerde genel olarak şöyle bir düşünsel eğilim var:Kötülükler asıl olarak yukarıdan,yani devleti yönetenlerden veya devlete hâkim olan egemen sınıflardan gelir.Osmanlı-Türkiye tarihine baktığımızda,bu yukarıdakiler "İttihatçı zihniyet" ya da egemen sınıf olmaya çalışan Müslüman burjuvazi olarak beliriyor.Aşağıdaki sınıflar ise kötülüklere ya zorlanmıştır ya da kötülüklerin kötülük olmadığı konusunda tabiri caizse kandırılmıştır.Devlet ve millet arasında bu türden bir ikili karşıtlığın 1915'i anlamayı zorlaştırdığı gibi,1915'den bugüne kadar olan tarihi anlamamızı da zorlaştırdığını düşünüyorum.Örneğin,geçmişi bırakıp bugüne gelirsek,sadece son yıllarda yaşananlar bile,despotik-tekçi merkeze karşı demokratik-çoğulcu periferi düşüncesinin ne kadar yanlış olduğunu,bütün baskıların Kemalizm'e referansla açıklanamayacağını gösterdi.Dolayısıyla devlet/millet ve merkez/taşra gibi ikiliklerin ötesine geçebileceğimiz ve bilinen olayları yeni bir gözle görmemizi mümkün kılabilecek bakış açıları geliştirmek gerektiğini düşünüyorum.
Sorunuza dönersem,1912-1922 arasındaki aralıksız savaş döneminde Anadolu'nun yerli ve Balkanlar'dan/Kafkaslar'dan gelmiş göçmen Müslümanlarının (diyelim Türkler,Kürtler,Çerkesler,Boşnaklar vb.), yabancı ve yerli Hristiyanlara karşı 1820'lerden sonra tarihsel ve tedrici olarak oluşmuş nefret,haset,hınç gibi duygularla,ayrıca her şeylerini kaybedebilecekleri korkusuyla ve bunun yarattığı güvenlik arayışıyla,benim "Müslümanlık Sözleşmesi" dediğim,fiili ama zaman zaman yazılı haller de alan yatay bir mutabakat etrafında anlaştıklarını düşünüyorum.Bu mutabakat devlet ile Müslüman halklar arasında,Müslüman merkez ile Müslüman taşra arasında ve Müslümanları bölen çeşitli toplumsal sınıflar arasında gerçekleşti.Bu duygu ve çıkar ortaklıkları,savaş ortamında aşırı ve kolektif bir şiddet eğilimi doğurmuştur.Dolayısıyla 1915'e de bu gözle bakıyorum.Tehcir kararını merkez ve yukarısı almış olabilir,ama bu karar taşranın ve orta/alt sınıf Müslümanların duygularıyla ve beklentileriyle de örtüştüğü için bu ölçüde büyük bir suça,yani soykırıma dönüşmüştür.Bu herkesin suça doğrudan katıldığına değil,farklı toplumsal katmanlardan önemli bir katılım olduğuna ve en azından suça verilen örtük ama büyük bir onay olduğuna işaret ediyor.Ermenilere yapılanları kötülük olarak gören ve bu kötülüğü içine sindiremeyip buna karşı çıkan insanlar olduğunu,ama bunların çok fazla olmadığını da biliyoruz.Suç çoğunlukla kötülük olarak görülmedi çünkü bunu hak ettikleri düşünüldü ve böyle hissedildi.Dolayısıyla suç,suç olarak da görülmedi. -Devletin yüz yılı aşkın süredir sürdürdüğü inkârın toplumda bu kadar kolay karşılık bulmasını da böyle mi anlamlandırmak lâzım?

Devletin merkezden ve yukarından organize edilen inkâr politikalarını küçümsemek için söylemiyorum ama orta ve alt katmanların ve ayrıca taşranın inkâr eğilimlerini de görmek gerektiğini söylemeye çalışıyorum.Ayrıca Müslümanlık Sözleşmesi'ni sadece 1915 bağlamında düşünmemek lâzım.Ortak duygularla ortak bir irade gösterebilme anlamında Müslüman milleti ve sadece bu milletin çıkarlarını gözetecek Müslüman devleti,Müslümanlık Sözleşmesi etrafında eşzamanlı oluşmuştur.Sözleşmenin metafor olmaktan çıkıp belli bir gerçekliğe de tekabül ettiği 1918-1922 arasına bakmak bu açıdan özellikle önemli.1918 sonrası bir devletsizlik dönemidir,yani Müslüman milleti koruyup kollayacak bir devletin olmadığı,tam tersine Müslüman milleti cezalandırabilecek başka devletlerin kurulma ihtimalinin olduğu bir dönemdi.Böyle bir zamanda,Müslümanlar kendi aralarında,yine belli duygu ve çıkar ortaklıkları etrafında,çeşitli müzakerelerle,yerel ve milli kongrelerle,Millet Meclisi'yle,1921 Anayasası'yla vs. birleşmişler ve kendilerini koruyabilecek bir yeni Müslüman devleti kurabilmişlerdir.
Özetle,Müslüman milleti ve Müslüman devleti eş zamanlı bir şekilde,aynı sürecin parçaları olarak oluştu.Bunların kurgusal ve ideolojik yapılar olmadığını,gerçek çıkarlara ve güçlü duygulara dayanarak oluştuğunu anlamak,sadece 1915'i anlamak açısından değil,1915 sonrasındaki yüz yıllık Türkiye tarihini çeşitli boyutlarıyla anlayabilmek açısından da çok önemli bence.
Tocqueville Amerika'da "Demokrasi" kitabında,mealen,bir ulusun karakterini ve işleyişini anlamak için doğuş yıllarını,ortaya çıkışını incelemek gerektiğini söylüyor.Bu çağrı,uzun bir insan ömrü sayılabilecek yüz yıl gibi kısa bir tarihi olan Müslüman milletini anlamak açısından özellikle önemli görünüyor bana.Tabii bunu sadece Müslümanlığa bakarak göremeyiz.Yatay Müslümanlık Sözleşmesi sayesinde oluşmuş yeni devlet,1923'ten sonra,bu defa dikey bir şekilde yukarıdan aşağıya,Müslümanlık Sözleşmesi'ni daraltıp Türkleştirmiş,yani Türklük Sözleşmesi yapmıştır.Bu,bu ülkede güvenli ve imtiyazlı bir şekilde yaşamak için artık sadece Müslüman olmanın yetmeyeceği,aynı zamanda Türk olmak veya Türkleşmek gerektiği anlamına geliyordu.Böylece Türkleşmeye direnen Müslüman grupların,yani Kürtlerin önemli bir bölümü de yeni sözleşmenin dışında kaldı ve çeşitli biçimlerde cezalandırıldı.Dolayısıyla,Müslüman-Türk milletinin oluşumu,yatay Müslümanlık ve dikey Türklük sözleşmelerinin tarihsel bir sentezi üzerinden daha iyi analiz edilebilir. -Ermenilerin mallarına el konması da bu bahsettiğiniz denklemin içinde yer alıyor sanırım.

Bu kanlı servet transferi,Türkiye'de milli burjuvazinin,yani Müslüman-Türk burjuvazinin oluşumunu anlamak açısından hayati bir öneme sahip.Nitekim bu yönde yapılan çalışmalar giderek artıyor.Fakat sadece ekonomiye baksak bile,bunun etkilerini sadece burjuvaziye bakarak anlayamayız.Ermenilerin ve mübadeleyle gönderilen Rumların 1910'lardaki nüfus oranı eğer korunsaydı bugün Türkiye'de 20 milyona yakın Ermeni ve Rum olacaktı.Şimdi 20 milyonun birkaç yıl içinde Türkiye'den "kaybolduğunu" ve bunun sonuçlarını tahayyül etsek,1910'lar ve 1920'lerdeki nüfus mühendisliğinin devasalığını da daha iyi anlarız gibime geliyor.Demek istediğim,ekonominin millileştirilmesini sadece milli burjuvazinin oluşması anlamında değil,üretimi,mülkiyeti,ticareti,bölüşümü ve istihdamıyla ekonominin genel olarak millileştirilmesi olarak düşünmeliyiz bence.
Her halükarda,örneğin ABD tarihini yerli halkların soykırımı ve Afrikalıların köleleştirilmesi olmadan nasıl analiz edemiyorsak,son yüzyıllık Türkiye tarihini de 1915'i hesaba katmadan analiz etmek mümkün değil.Bu açık gerçek de açık bir gerçek haline ancak son yirmi yılda,o da zar zor gelebildi.Daha öncesinde,birkaç istisnai entelektüel dışında,kimsenin gördüğü bir şey değildi. -Kürt meselesinde de benzer bir çerçeveden yola çıkıyorsunuz ama şunu sormak istiyorum.Hem Kürt hem de Ermeni meselesinde 2012-2015 arası yaşadığımız dönemi nereye koymalı ya da nasıl anlamalı?Dönemin Başbakanı Erdoğan her ne kadar sorunlu bir metin olsa da ve 1915'in yüzüncü yılında sergilediği performans o metni bir anlamda silse de 2013 ve 2014'te bir taziye metni yayınladı.Aynı şekilde,sonrasına gelen eskisinden beter bir politika olsa da Kürt meselesinde bir çözüm süreci dönemi yaşadık.Bunlar ne tür istisnalardı sizce?Bu sürecin rejim açısından motivasyon kaynağı neydi?

Bu soru çok yakın bir döneme işaret ettiği için cevabı ister istemez spekülatif olacak ama ana motivasyonun çok genel olarak politik olduğu söylenebilir.Politik motivasyon ise,eski devleti ideolojik dayanaklarıyla birlikte yıkıp yerine yenisini kurmak.Bunun için Türkiye'de ve yurtdışında çeşitli grupların ve odakların desteğini almak,bunlarla ittifak kurmak,yeni bir ideolojik meşruiyet yaratmak ihtiyacı vardı.Fakat bunun tam bir başarısızlıkla sonuçlandığını,eski devleti bütün kurumlarıyla birlikte yıktıklarını ama yenisini kurmayı beceremediklerini biliyoruz.Çünkü yeni bir devlet kurmak için ne becerileri,ne de ahlaki,hukuki,demokratik ve entelektüel meşruiyetleri var.Bu büyük ve artık geri dönüşü olmayan başarısızlığın üstü de,Cumhuriyet'le örtülemeyeceği için,Osmanlı'ya geri dönülerek örtülmeye çalışılıyor.Çok daha mütevazı bir devleti bile yönetmeyi beceremeyenler,Osmanlı gibi devasa ve 600 yıl ayakta kalmış bir devletten meşruiyet devşirmeye çalışıyorlar.
Bu sorunuz bağlamında ayrıca şunu da hatırlamak faydalı olabilir:Bu ülkenin tarihinde "açılım"lar yapıldıysa,bunların belki de en büyüğünü 1908'i önceleyen ve takip eden beş-altı yıl içinde İttihat ve Terakki yapmıştır.Sonrasında neler yaşandığı ise malum. -Kitapta önemli bir bölümü Türk ve Müslüman olmanın sağladığı "görünmeyen imtiyazlara" ve insanların bu imtiyazların farkında bile olmamasına ayırıyor,bu imtiyazlı grubun Türklük Sözleşmesi dışında kalan grupların sorunları ile ilgilenmeme,bir tür onları görmeme şekilde içselleştirilmiş bir davranışları olduğunu söylüyorsunuz.Bunu da tarif ederken de ABD'ndeki "Beyaz olma imtiyazı"nı referans veriyorsunuz.Bu tabii çok kapsamlı bir konu ama kısaca tarif edecek olursak ne tür benzerlikler var?

Dediğiniz gibi bu mukayese meselesi kapsamlı,tartışmalı ve karmaşık bir konu.Ama basitleştirerek söylersem,benzerlikler,ırksal ve etnik hiyerarşideki konumlardan,güç/imtiyaz farklılaşmasından ve bu konumların/farklılaşmaların yarattığı görme,duyma,bilme,ilgilenme ve duygulanma biçimlerinden kaynaklanıyor.Üsttekiler,belli bir ırkı veya etnisiteyi sistematik ve kurumsal olarak avantajlı kılan yapısal ırkçılık ve yapısal Türkçülük sayesinde,alttakilere kıyasla maddi ve manevi açılardan imtiyazlı hayatlar yaşarlar.Yapısal terimi,ordu,eğitim,akademi,diyanet,adalet,siyaset,medya gibi alan ve kurumların belli grupların lehine işlediğine dair vurgu yaptığı kadar,bireysel olarak ırkçı veya Türkçü olmayan kişilerin de yapısal ırkçılıktan ve Türkçülükten yararlanabildiğini görmemizi mümkün kılıyor.

Fakat imtiyazlı gruplar imtiyazlı olduklarını bilmezler.Bilmezler,çünkü imtiyaz konforlu olduğu için normal karşılanır,görülmez,hissedilmez.Akıntı yönünde yüzmek gibi.Ayrıca bilmek de istemezler,çünkü sahip oldukları şeyleri hak ettiklerini,kendi becerileriyle elde ettiklerini düşünmek isterler.İmtiyazsız gruplar ise imtiyazsız olduklarını çok iyi bilirler,çünkü bu acı verici bir şekilde kendisini sürekli hatırlatır.Tabii imtiyaz kavramıyla düşündüğümüzde,benzer kıyaslamalar cinsiyet ve sınıf hiyerarşileriyle ilgili de yapılabilir.Ve bütün bu eşitsizlik kategorilerinin farklı coğrafyalarda birbirleriyle nasıl kesiştiği üzerine de yapılabilir. -Kitapta önemli bölümlerden biri de Ermenilerin,Rumların,Yahudilerin,Süryanilerin bu Türklük Sözleşmesi'ni veri kabul edip buna uyan davranış kodları geliştirmek zorunda kalmaları ve bir tür dilsizleşmeleri,görünmez olmak zorunda kalmaları.Benzer bir durumu Kürtlerin de bilhassa 1980 öncesinde yaşadığını örneklerle anlatıyorsunuz.Ancak bilhassa Kürtler açısından yeni bir döneme girdiğimiz söylenebilir mi?

Sözleşme kavramına dönersek,sözleşmenin içinde ve dışında olma halleri,içinde ve dışında olan bireylerin karakterlerini,ruh hallerini,vücut dillerini vs. şekillendirir.İçinde olanların devleti ve milleti varken,dışında olanların devleti ve milleti yoktur.Bu temel farklılık,içindekilerin ve dışındakilerin bütün davranışlarına,benlik sunma biçimlerine,çevrelerindeki dünyayla kurdukları ilişkilere ve girdikleri etkileşimlere damgasını vurur.Bu tabii bilinçli bir şekilde olmaz.İçselleştirilmiş,öğrenilmiş ve öğretilmiş bir güçlülük ve güçsüzlük hissiyle olur.

Bütün bu söylediklerim özü itibariyle güçle ilgili olduğu için,değişim de güçle ilgili olarak ortaya çıktı.Özellikle Kürtler,son otuz yılda kendilerine ait çok boyutlu bir güç yaratabildikleri ölçüde güç hiyerarşisini sarstılar ve dengesizleştirdiler.Bu yeni güç de doğal olarak,Kürtlere özgüven ve özsaygı olarak yansıdı.Kürtlerin güçlenmesi ise Türklerde bir güç kaybı olarak deneyimlendi ve hissedildi.En basitinden,birisini istediğiniz gibi çağıramamak,isimlendirememek,tanımlayamamak bile büyük bir güç kaybı olarak deneyimlenebilir.Artık "Doğulu vatandaşlar" veya "Kürt kökenli Türk vatandaşları" diyemiyorsanız veya deseniz bile bundan dolayı komik duruma düşüyorsanız,büyük bir mevzi kaybetmişsiniz demektir."Gâvura gâvur diyememe"nin Türk İslamcılarında yarattığı acıyı da düşünebiliriz burada. -Kitapta tespitlerinizden biri de son on-yirmi yılda bilhassa Kürt ve Ermeni meselesinde yaşanan gelişmeler sonucu bir "Türklük krizi"nin patlak verdiği.Yani bir tür reaksiyon.Son iki yılda yaşadıklarımız AKP'nin bu Türklük krizi'nin sözcüsü,temsilcisi olmaya soyunması ile mi ilgili biraz da?

Evet,Kürtler çeşitli şekillerde güçlendikçe ve Ermeniler,özellikle Agos ve Hrant Dink'le birlikte,ahlaki ve entelektüel bir güç olarak ortaya çıktıkça,bu bir Türklük krizi yarattı.Bundan,Türklerin görmeme,duymama,ilgilenmeme güçlerinin ellerinden alınışını ve kendilerini,sözleşme dışındakilerle bir şekilde ilgilenme mecburiyeti içinde bulmalarını kastediyorum.Son yirmi yılda ortaya çıkan alternatif tarihyazımının kendisi bile başlı başına bir Türklük krizi yarattı,çünkü bu tarihyazımı tarihin Türklerin bildiği gibi olmadığını iddia etti.Bu kriz karşısında,kimileri daha da milliyetçi ve ulusalcı olurken,kimileri de değişip dönüşmeye başladı. Politik düzeyde ise Türklük kriziyle sadece AKP değil,Türk partisi olan bütün partiler baş etmek zorunda kaldı.Seçmenlerinin kriziyle nasıl başa çıkacaklardı?Ulusalcılaşarak mı?Daha kapsayıcı ve esnek olarak mı?Müslümanlık Sözleşmesi'nin söylemine dönerek mi?Osmanlı'nın emperyal haşmetine dönüldüğünü söyleyerek mi?Yoksa iyice Türk-İslamcılaşarak mı?Bütün bu sorulara farklı zamanlarda farklı cevaplar verildi.Örneğin CHP 2000'lerde ulusalcılaşmayı seçti,yani sağa kaydı.Fakat 2010'lardaki Gezi ve HDP'nde cisimleşen sol dalga CHP'ni bu defa ters istikamette zorlamaya başladı.

AKP'yle ilgili sorunuza dönersek,bu krizden yararlanmaya çalıştığı söylenebilir.Sonuçta,değişen konjonktüre göre her şeyden yararlanabilen bir hareket var karşımızda.Ama ben 7 Haziran 2015'den sonra yaşananları,Türk sağının günümüzdeki üç temel damarı olan İslamcılığın,Türkçülüğün ve ulusalcılığın,çeşitli hesaplar etrafında birleşerek,yükselen sola ve Kürt hareketine karşı aşırı-sağ bir ittifak oluşturması olarak görüyorum.Buna yer yer destek veren CHP'nin tutumu da kısmen Türklük Sözleşmesi'yle açıklanabilir.Ama bu tutumun,sol dalganın ve HDP'nin muhtemelen birkaç yıl içinde CHP'ni yerinden,örneğin ana muhalefetten edecek olmasıyla da ilgisi vardı bence.Demek istediğim,sadece Türklük krizi veya sözleşmesiyle açıklanamayacak daha karmaşık bir süreç bu bana göre. -Son olarak şunu sormak istiyorum.Türklük Sözleşmesi yaşadığımız bu hercümerç içinde bundan sonra kurulduğu,tasarlandığı gibi devam eder mi?Yoksa belli bir dönemin sonuna mı geldik?

Kitapta da söylediğim gibi,geçmiş hakkında düşünmek için kullanışlı olabilecek bir kavramsal araç,diyelim sözleşme,güncel zaman ve gelecek hakkında düşünmek için kullanışlı olmayabilir,hatta yanıltıcı olabilir.Ama şu kadarını söyleyeyim.Türklük Sözleşmesi'nin cazibesi,uymayanları cezalandırmasından değil uyanları ödüllendirmesinden gelir:Sözleşme,içindeki insanları çeşitli kurumlarla gözetir,bu insanların kendi onurlarını koruyarak,diyelim belli bir mesleği düzgün bir şekilde yaparak yaşamaları ve toplumsal hayatta yükselmeleri için imkân sunar,kariyer hatları sağlar.Bu sayede,toplumun en alt katmanlarından gelen sayısız insan çeşitli alanlarda mesleklerini,sözleşmenin temel kurallarına uymak kaydıyla,düzgün ve saygın bir şekilde yaparak yükselebildiler.Profesör,hâkim,gazeteci,doktor,bürokrat,başbakan vs. olabildiler.Bütün bunları da,belli bir gayrişahsi ve kurumsal rasyonelliği olan,dünyada da saygın bir yeri olan bir devletin vatandaşı olarak yaptılar.

AKP iktidarı işte bu devlet yapısını neredeyse bütünüyle çökertti ve şahsileştirdi.Artık bir Türkün,kendisine ve mesleğine saygı duyarak,kendi kararlarına sahip çıkarak ve çevreden de gerçek bir saygı görerek toplumsal hayatta yükselmesi imkânsız.15 yılın sonunda ne üniversite kaldı,ne yargı kaldı,ne diplomasi kaldı,ne medya kaldı,ne de Meclis kaldı.Dolayısıyla sözleşmenin,reel ve potansiyel ödüllerle ve imtiyazlarla donatan kurumsal yapısı çöktüğü için ve buna paralel olarak,sözleşme dışındakilerin daha önceki sorularda bahsettiğim direnişi de devam edeceği için,sözleşmenin kısa vadedeki geleceği de büyük ölçüde şiddet ve baskı aygıtlarına bağlı görünüyor.Ama orta ve uzun vadede Türklük Sözleşmesi yeniden ve yeni kurumlar aracılığıyla tekrar güçlendirilebilir.Tabii,mücadeleye ve olası ittifaklara bağlı olarak,yıkılıp yerini daha özgürlükçü ve eşitlikçi bir şeye de bırakabilir... *Barış Ünlü,Son yüz yıllık Türkiye tarihi 1915'i hesaba katmadan analiz edilemez,Röportaj:Yetvart Danzikyan,Agos,23 Nisan 2018. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/20529/son-100-yillik-turkiye-tarihi-1915i-hesaba-katmadan-analiz-edilemez