Cumartesi günü,Başbakan Erdoğan sinema sanatçıları ile buluştu ve yaptığı konuşmada şunları söyledi:
"Sosyal olaylar,tarihsel değişimler en çabuk karşılığını artık sinemada,gösteri sanatlarında buluyor.Bu salonda bulunan ya da bulunmayan onlarca yönetmenimizin,oyuncumuzun çektikleri filmlerle,yaptıkları dizilerle,ortaya koydukları eserlerle Türkiye'yi nasıl değiştirdiklerini,anlatılamayanı nasıl cesaretle anlattıklarını da biliyorum.Bazen tek bir kare,tek bir sahne,bir seans,bir replik,yüzlerce,hatta binlerce sayfada anlatılabilecek konuyu etraflıca izah edebiliyor."
"Eğer ortada bir sorun varsa,bunun görmezden gelinmesi,işitilmemesi,üzerinin örtülmesi o sorunu ortadan kaldırmaya yetmiyor.Tam tersine,o sorunla cesaretle yüzleşmediğiniz takdirde sorun daha da büyüyor,kangren halini alıyor ve artık bedenin tamamını etkiler bir hale geliyor.Şunu tüm samimiyetimle ifade ediyorum:Eğer bu ülkenin otoriteleri,Yılmaz Güney'in filmlerine kulak vermiş olsalardı,inanın Türkiye bugün çok farklı bir yerde olabilirdi.”(milliyet.com.tr)
Başbakan Erdoğan'ı TV'de izlerken,"1915 hakkında bir film yapılsa ne iyi olur!" diye düşündüm.Birden,Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın From Dardanelles to Palestine (Boston,1947) başlıklı anı kitabını hatırladım.
Yüzbaşı Torosyan 1891'de Kayseri,Everek'te (bugünkü Develi) doğmuştur.Everek'te ilkokulu bitirdikten sonra,ailesi onu Edirne Rüştiyesi'ne yollar.Rüştiye'deki sınıf arkadaşı Arap kökenli Muharrem'in paşa babasının yardımıyla Harbiye Mektebi'ne kabul edilir.1914'te topçu teğmeni olarak mezun olan Sarkis Efendi,üç aylık kurs için Almanya'ya gönderilir.Döndükten sonra,Birinci Dünya Savaşı patlar.
Teğmen Torosyan,ilk olarak Çanakkale Boğazı'ndaki Ertuğrul Tabyası'na komutan olarak atanır.19 Şubat 1915'teki deniz savaşında ilk düşman zırhlısını Ertuğrul'dan atılan mermiler batırır.Daha sonra Rumeli yakasındaki Hamidiye Tabyası'na komutan olarak atanır.18 mart günü Sarkis Torosyan'ın komutasındaki tabyadan atılan mermiler düşman zırhlılarını batırmış ve savaşın kaderi değişmiştir.Teğmen Torosyan savaşta yaralanır.Kara harekâtı sırasında ise Alçıtepe'de topçu subayı olarak görev yapar.
Günümüzde Çanakkale Deniz Savaşları'nın tarihini incelerseniz,Ertuğrul ve sonra Hamidiye tabyalarının komutanı olarak Sarkis Torosyan'ın adını kitaplarda bulamazsınız!Yüzbaşı Torosyan'ın adını tarihten silmeye çalışanlar,herhalde onun varlığının "orduyu arkadan vuran Ermeniler" söylemini zayıflatacağını düşünüyorlardı.Devlet memurlarının yazdığı "milli tarih" böyle oluyor!
Enver Paşa,Torosyan'a kahramanlık madalyası verir ve yüzbaşılığa yükseltilir.Fakat Kayseri'den gelen haberler kötüdür.1915 yazından itibaren Everek Kaymakamı İttihatçı Zeki,Ermeni nüfusu Suriye çöllerine sürmektedir.Aslında,şehrin biraz dışına çıkan kafileler çeteler tarafından önce soyulmakta sonra öldürülmektedir.Yollar cesetlerle doludur.Torosyan ailesi,oğulları subay olduğu için hemen tehcir edilmez.Sonra Kaymakam Zeki,oğullarının savaşta öldüğünü söyler ve Torosyan ailesini de çöle sürer.Sarkis'in anne ve babası Kozan üzerinden İslahiye'ye ulaşırlar.Orada toplu katliama uğrarlar.Kızkardeşi Bayzar ise kurtulur ve Suriye’ye ulaşır.
1917 yılında Yüzbaşı Torosyan Suriye cephesine tayin olur.Ailesinin peşine düşmüştür artık.Suriye çöllerinde "bir deri bir kemik" Ermenileri görür.Musul'daki bir kampta,tesadüfen kızkardeşi Bayzar'ı bulur ve ailesine olanları öğrenir.Sonra,Bayzar da veremden ölür.Artık kimsesi yoktur ve üzerindeki Osmanlı üniformasından nefret etmektedir.
Yüzbaşı Torosyan,Filistin'de Arap ihtilalcileri ile tanışır.1918'de firar ederek,Emir Faysal'ın birliklerine katılır.Arap süvari birliğinin başında Osmanlı ordusuna karşı savaşır.İntikam duygusu ona kötü şeyler yaptırır.Bu arada,Torosyan'ın önceden Amerika'ya göç etmiş olan iki kardeşi de Fransız ordusuna katılmışlardır.Bir süre,Çukurova'da birlikte çetecilik yaparlar.1921'de Ankara hükümeti Fransızlarla anlaşır,artık savaşı Mustafa Kemal kazanmıştır.Yüzbaşı Torosyan,son kez Everek'i görmek ister.Doğduğu topraklarla vedalaşır ve Amerika'ya göç eder.
Torosyan'ın anıları 1915'te yaşanan trajediyi anlatıyor.Eğer,Başbakan Erdoğan sözlerinde samimi ise,Kültür Bakanlığı desteği ile Yüzbaşı Torosyan'ın anılarının filme çekilmesine önayak olmalıdır.Bence,İstanbul'daki gariban Ermenileri sınırdışı etmekten daha hayırlı bir iş yapmış olur!
***
22 marttaki yazımda,Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın hazin öyküsünü anlatmıştım.Onun hâtıratını özetlemiş ve şunları yazmıştım:"Teğmen Torosyan,ilk olarak Çanakkale Boğazı'ndaki Ertuğrul Tabyası'na komutan olarak atanır.19 Şubat 1915'teki deniz savaşında ilk düşman zırhlısını Ertuğrul'dan atılan mermiler batırır.Daha sonra Rumeli yakasındaki Hamidiye Tabyası'na komutan olarak atanır.18 mart günü Sarkis Torosyan'ın komutasındaki tabyadan atılan mermiler düşman zırhlılarını batırmış ve savaşın kaderi değişmiştir."
Sevgili Halil Berktay 10 nisanda yazdığı yazıda Torosyan'ın anılarında "çeşitli sorunlar olduğunu" ifade etmiş.Berktay'ın yazdıklarını aynen alıntılıyorum:
1-"Ayhan,Torosyan'ın teğmen rütbesiyle Ertuğrul Tabyası komutanlığına atandığını;19 Şubat 1915 'deniz savaşı'nda 'ilk düşman zırhlısı'nı da bu tabyadan atılan mermilerin "batırdığını" yazıyor.Olamaz.Bir kere,küçük bir nokta ama,tabya veya batarya komutanları en az yüzbaşı oluyor;muvazzaf üsteğmen veya teğmenlere komutan yardımcılığı veriliyordu.Ben de biraz belgecilik yapayım:buraya komutan diye bir teğmenin verildiğinin belgesini görmek isterim doğrusu."
2-"Fakat çok daha önemlisi,19 Şubat 1915 harekatında,bırakın 'zırhlı'yı,ne tür olursa olsun herhangi bir gemi batmış değil.Hatta 19 Şubat'ın doğru dürüst bir 'deniz muharebesi' olduğu bile söylenemez.Sadece hayli uzak mesafeden bir keşif ve yoklama harekatı,bir yumuşatma bombardımanı.Öte yandan,bırakın gemi kayıplarını,isabet almaları sözkonusu değil,zira kara toplarının menzili dışından ateş ediyorlar."
3-"Yazısının devamında Ayhan,asıl 18 Mart çarpışması sırasında da bu Hamidiye Tabyası mermilerinin düşman zırhlılarını batırıp savaşın kaderini değiştirdiğini kaydediyor.Bu da herhalde yazarın kendisinden aktarmadır.Fakat bir kere daha 'hoop!' demek ihtiyacını duyuyorum,çünkü 18 Mart 1915'te hiçbir İngiliz veya Fransız zırhlısı tamamen veya esas olarak topçu ateşiyle batırılmadı."
En sonunda Berktay şunu söylüyor:"Ayhan Aktar'ın Torosyan'dan naklettikleri,yani nasıl desem,Sarkis Torosyan en hafif deyimiyle 1915'teki rolünü 'biraz' mübalağa etmiş gibi duruyor."
1915 üzerine yazan tarihçiler çoğu kez katliamlardan kurtulan Ermenilerin hatırat türü eserlerini kaynak olarak kullanmazlar.Sırf yazarı Ermeni olduğu için,o kitapta anlatılanlara kimse inanmaz sanırlar.Özellikle,"inkarcı Türkler" nezdinde bu yazılanların itibarı yoktur diye düşünürler.Herhalde,merhum Torosyan da bir gün Halil Berktay gibi birinin çıkıp kendisine "hoop!" diyeceğini tahmin etmiş olmalı ki,kitabının başına Enver Paşa'dan aldığı takdirnamenin hem tercümesini,hem de Osmanlıca aslının fotoğrafını koymuş!
Halil'in yazısını okuduktan sonra,"keşke bu yazıyı yazmadan önce benden kitabın fotokopisini isteseydi" diye düşündüm.İstanbul Üniversitesi'nden tarihçi dostum Dr. Abdülhamid Kırmızı silik fotoğraftaki Osmanlıca metni okumak nezaketini gösterdi.Metinde okunamayan yerler (...) olarak verilmiştir.Enver Paşa'nın yazısı aşağıdadır:
"Osmanlı Ordu-yı Hümayunu,Başkumandanlığı Vekaleti,Şube:2
Kayseriye Sancağı,Everek Kazasından Topçu Yüzbaşısı,Ohan oğlu Sarkis Bey Torosyan.Tevellüd 307.
Ordu-yu Hümayun Altıncı Ağır Topçu Alay Beyliği Kumandanlarından Yüzbaşı Sarkis Bey Çanakkale muharebesi esnasında Ertuğrul Tabyasında kumandan idi.6 ve 12 Şubat 330 <19 ve 25 Şubat 1915> tarihinde Boğaza doğru hücum eden düşman harp vapurlarına karşı cesaretle ve fedakarane harp ederek ve bir düşman harb vapurunu tahrib,diğer bir harb vapurunu dahi delmiş olduğu gibi,Rumeli Hamidiye Tabyasının kumandanlığını deruhte etti.(...) 5 Mart 331 <18 Mart 1915> tarihinde düşman harb vapurlarının (...) şedit hücumlarına karşı cesaret ve fedakarane harp edüp (...) diğer düşman harp vapurunun tahribiyle mumaileyhin mecruh olduğu ve orada (...) göstermiş olduğu cesaretle fedakarane (...) mumaileyhe (...) binaen teşekkürü 3 Kanunıevvel 330 <16 Aralık 1914> tarihinden itibaren Yüzbaşılık rütbesine terfii,ayrıca Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye Harb Madalyasına nail olmuş olmakla işbu tasdikname mumaileyhin yeddine ita kılınmıştır .
Fi 5 Mayıs 1331 <18 Mayıs 1915>.
Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı
Enver"
Bendeniz,Halil Berktay gibi "masabaşı tarihçiliği" yapmadım.Örneğin,Enver Paşa'nın imza örneklerini araştırdım.Şevket Süreyya Aydemir'in Enver Paşa biyografisinin üçüncü cildinin 376. sayfasındaki belgede aynı imzaya rastladım.Bence,Enver Paşa "ıslak imza" kullanıyor!
Geçen gün,Genelkurmay'ın Çanakkale Cephesi Harekatı kitabını okurken bir haber dikkatimi çekti:18 Şubat 1915'te Enver Paşa denetleme için Çanakkale'ye gitmiş.Ertesi gün bombardıman sırasında Torosyan'ın marifetlerini bizzat dürbünle izlemiş olmalı!Acaba,Enver Paşa'nın gözleri bozuk muydu?Yanlış mı gördü?Bu soruların cevaplarını ben bilmiyorum.Çanakkale Deniz Savaşları tarihini İngilizlerden özetlemek yerine,yerli kaynakları da kullanarak daha mantıklı bir yorum yapacak birinin yazdıklarını okumak isterdim.
Ayrıca,Genelkurmay'ın resmi tarihini okurken biraz şaşırdım.Müthiş bir temizlik yapmışlar!Şanlı tarihimiz "hain" Ermenilerden arındırılmış ve "pirüpak" olmuş!Bırakın kitapta Yüzbaşı Torosyan'ın adına rastlamayı;görev yaptığı "Altıncı Topçu Alayı"nın adı bile tarihten silinmiş!
Bu yazıyı yazma nedenim şudur:Devlet eliyle ismi tarihten silinmiş olan bir savaş kahramanının,yazdığı hâtıratın inandırıcılığının –hem de okunmadan(!)- sorgulanmasına gönlüm razı olmadı.Yüzbaşı Torosyan'ın anılarını yayımlamak isteyen varsa,bana müracaat edebilir.Elimdeki metni paylaşırım.
*Prof.Dr.Ayhan Aktar,Taraf,22 Mart-3 Mayıs 2010
http://www.taraf.com.tr/ayhan-aktar/makale-yuzbasi-torosyanin-hikayesi.htm
http://www.taraf.com.tr/ayhan-aktar/makale-ben-enver-pasanin-yalancisiyim.htm
15 Mayıs 2010 Cumartesi
20 Nisan 2010 Salı
Ermeni Masalı:Papaz Slik
Papaz Slik
-Kalk hanım,demiş Papaz Slik eşine,-Varımızı yoğumuzu eşeğe yükleyelim, çocuklarımızı da alalım, Cennet'e gidelim!
Öyle de yapmışlar.Çocuklarını önlerine katmışlar ve yola düşmüşler.Az gitmişler,uz gitmişler birden karşılarından Adem'in geldiğini görmüşler:
-Hey,Papaz Efendi,iyi yolculuklar,tüm aileni ve evini almış nereye gidiyorsun?
-Cennet'e gidiyorum.
-Ne Cennet'i?Sen aklını mı kaçırdın,Papaz Efendi!İnsan ölmeden,bu dünyadan göçmeden Cennet'e nasıl girer?
-Cehaletini sergileyen adam,kimsin sen?Söyle hele adını!
-Tanımadın mı beni?Ben Adem'im.
-Aa,sen misin Ado?Tanrı seni pırıl pırıl,tertemiz yarattı,ölümsüzlük verdi sana,dünyadaki en iyi şeylerin bulunduğu Cennet'e yerleştirdi,yiyip içeceğin şeyler sundu,mutlu kıldı...Ama bunlar sana yetmedi.Tanrı'nın emrini tutmadın.Yasak Meyveyi yedin,bizi de günaha soktun!Biz,hepimiz senin yüzünden,senin işlediğin günah yüzünden acı çekiyoruz.Buna rağmen,sen tüm günahlarınla Cennet'e girmeyi başardın,bana gelince yasak öyle mi?
Papaz Slik,Adem'e fırlatmak için değneğini savurmuş...Adem kıl payı kurtulabilmiş darbeden.Papaz yoluna devam etmiş.
Az gitmiş,uz gitmiş,birden karşısından Matos-aga'nın geldiğini görmüş.
-Taktis et,Papaz Efendi!
-Tanrı taktis etsin.
-Nereye gidiyorsun,Papaz Efendi?
-Cennet'e gidiyorum.
-Ne Cennet'i?Sen çıldırdın mı,Papaz Efendi?İnsan ölmeden,bu dünyadan göçmeden,Cennet'e girebilir mi hiç?
-Kimsin sen?
-Ben Matos-aga'yım.
-Ey,açgözlü Mato!Yüzdoksandokuz yıllık ömrü Tanrı sana sunmadı mı,ama bu sana yeterli gelmedi değil mi?Tanrı'dan daha çoğunu istedin,o da sana meleğini gönderdi ve onun aracılığıyla dedi ki:"Matos-aga,bir elinle öküzün boğazını tut,ne kadar kıl toplarsan avucuna,o kadar yıl ömür bağışlayacağım sana!..."Pekiyi sen ne yaptın,açgözlü Mato,tüm bedeninle öküzün üzerine yattın.Tanrı'nın meleği de kafana bir vuruşta canını aldı.Bundan şu çıkıyor,sen tüm tamahkarlığınla Cennet'e girebiliyorsun,ama bana yasak öyle mi?
Papaz Slik değneğini kaldırıp sallamış,Matos-aga zor kurtulmuş.
Papaz Slik yoluna devam etmiş.Karşısına Nuh Dede çıkmış:
-Beni taktis et,Papaz Efendi.Nereye gidiyorsun?
-Tanrı taktis etsin.Cennet'e gidiyorum.
-Bırak çılgınlık yapmayı Papaz Efendi!İnsanın ölmeden Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?
-Sen kimsin ki benimle böyle konuşuyorsun?
-Ben Nuh Dede'yim.
-Aa,bak kim konuşuyor...Tanrı'yı aldatmayı başardın,onu yeryüzünü suya bastırmak,tüm insanları yok etmek zorunda bıraktın,kendin de Cennet'e girdin!Çatlasan da patlasan da,Cennet'e ben de gireceğim!
Gitmiş,gitmiş,karşıdan İbrahim geliyormuş.
-İyi yolculuklar,Papaz Slik,nereye gidiyorsun?
-Cennet'e gidiyorum.
-Bırak çılgınlık yapmayı,Papaz Efendi!İnsanın ölmeden Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?
-Çok hoşuna gidiyorsa kendin öl!Eğer iyi bir insan olsaydın kendi oğlunu öldürmezdin...Gencecik oğlunu kestin,Cennet'e girmeyi başardın da,bana mı yasak!
Peter Slik değneğini kaldırıp sallamış.İbrahim tabanları yağlayıp kaçmış yanından.Peter Slik yoluna devam etmiş,karşıdan Musa Peygamber geliyormuş.
-Nereye gidiyorsun,Papaz Slik?
-Cennet'e gidiyorum.
-Sen aklını mı kaçırdın,Papaz Efendi!İnsanın hanımıyla,çocuklarıyla,mallarıyla,Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?İnsan önce ölmeli,bu dünyadan göçmeli,sonra Cennet sözkonusu olur.
-Sen kimsin ki,bana yol gösteriyorsun?
-Ben Musa Peygamberim!
-Ey,kekeç Musa,kendini çok adil birisi olarak kabul edebilir misin?Halkını kandırdın,çöle sürdün,kırk yıl onları orada tuttun,neredeyse hepsini öldürüyordun...Madem öyle büyük bir mümindin de,neden adanmış toprakları bile görmeden dağın tepesinde öldün?Çekil bakayım yolumdan,değilse değneği alıp bacaklarına vuracağım!
Papaz Slik değneğini kaldırıp sallamış,Musa kaçıp gitmiş,Papaz da yoluna devam etmiş.
Biraz gitmiş,karşısına Davud Peygamber çıkmış.
-Nereye gidiyorsun,Papaz Efendi?
-Cennet'e gidiyorum.
-Yıkma evini,Efendi!İnsanın hanımıyla,çocuklarıyla,mallarıyla Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?Aklını mı kaçırdın,sen?
-Adını söyle bakalım,kimsin sen?
-Kör müsün,görmüyor musun karşındakinin Davud Peygamber olduğunu?
-Kendin kör ol,yoldan çıkmış Davo!Kırk tane hanımın varken,eşini elinden almak için Uriya'yı sen öldürmedin mi?Bu olaydan sonra sen kendini Cennet'te buluyorsun,bana yasak öyle mi?Çekil,hanım şahidim,Kutsal Karabet'in mezarı üzerine yemin ederim,çocuklarımla,hanımımla,mallarımla Cennet'e gireceğim!
Yollarına devam etmişler,birden eşeklerinin önüne birisi çıkmış,sert bir şekilde bağırmış:
-Hey,sen kimsin ki,çocuklarınla,hanımınla ve mallarınla yoldan izinsiz geçiyorsun?
-Ben Papaz Slik'im.Çocuklarımı,eşimi,eşeğimi aldım,onlarla birlikte Cennet'e gidiyorum.
-Haydi,dön,geri git,şimdi seni öldürecek keyifte değilim!İnsanın hanımını,çocuklarını,mallarını alıp Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?
-Sen kimsin ki,bana sesini yükseltiyorsun?
-Ama mısın,karşındakinin kim olduğunu görmüyor musun?Ben,Tanrı'nın insanların ölüm anı geldiğinde ruhlarını almak için gönderdiği melek Azrael'im.
-Hay,bir günde gözü kapalı binlerce suçsuz insanı doğrayan sersem Azra!Demek sana Cennet'in kapısı açık,bana yasak öyle mi?
Papaz Slik sopasını kaldırıp Azrael'e fırlatmış,aşık kemiğine denk gelmiş...
Melek Azrael sıçramış;topallayarak,sekerek zor kaçmış.Papaz Slik de yoluna devam etmiş.
Az gitmişler,uz gitmişler,birden uzaktan beyaz duvarlar ve beyaz binalar görmüşler.
-Dinle,hanım,demiş Papaz Slik.-Nasılsa Cennet'e kadar geldik,haydi oturup biraz karnımızı doyuralım,dinlenelim,sonra da kalkalım Cennet'e gidelim.
Oturmuşlar,yemişler içmişler,dinlenmişler,kalkmışlar ve o beyaz duvarlara ve binalara doğru gitmişler.Ama daha duvarlara yaklaşmadan,karşılarında birisi belirmiş ve sormuş:
-Kimsiniz ve nereye gidiyorsunuz?
-Ben,Papaz Slik'im.Bu benim hanımım,bunlar çocuklarım,bu da üzerine tüm varlığımı sardığım eşeğim.Hep birlikte Cennet'e gidiyoruz.
-Senin aklın başında mı,Papaz!Sen okumuş yazmış her ruhban gibi,Kitabı Mukaddes'te neye kara,neye beyaz dendiğini biliyorsun...İnsanın ölmeden,öbür dünyaya gitmesi için gömülmeden,Cennet'in sözkonusu olamayacağına aklın ermiyor mu senin!
-Artık Cennet'in kapısına kadar geldiğimize göre...İzin ver de girelim,hiç olmazsa bir bakalım nasıl bir yermiş bu Cennet!
-Hayır,sen olanaksızı istiyorsun,bu olamaz.
-Sen kimsin,bari adını söyle.
-Ben İsa Mesih'im.
-Evin daha önce nasıl yıkıldıysa öyle yıkılsın!Eğer sen yaşamında adil birisi olsaydın,seni tutup çarmıha germezlerdi!Dön hanım,geri gidelim Tanrı o Cennet'i insanın ulaşamayacağı şekilde temelinden yıkacak...
Böylece Papaz Slik hanımını,çocuklarını,ve varını yoğunu yüklediği eşeğini almış üzgün ve kırgın,eli boş eve dönmüş.
*Burada özel isim olarak kullanılan "slik" sözcüğünün Türkçe karşılıkları "tezcanlı,atik,çevik,acar"dır.
*Ermeni Edebiyatı Seçkisi,Haz. Birsen Karaca,Kültür Bakanlığı Yayınları,2001,s.59-64.
saygılarımla
-Kalk hanım,demiş Papaz Slik eşine,-Varımızı yoğumuzu eşeğe yükleyelim, çocuklarımızı da alalım, Cennet'e gidelim!
Öyle de yapmışlar.Çocuklarını önlerine katmışlar ve yola düşmüşler.Az gitmişler,uz gitmişler birden karşılarından Adem'in geldiğini görmüşler:
-Hey,Papaz Efendi,iyi yolculuklar,tüm aileni ve evini almış nereye gidiyorsun?
-Cennet'e gidiyorum.
-Ne Cennet'i?Sen aklını mı kaçırdın,Papaz Efendi!İnsan ölmeden,bu dünyadan göçmeden Cennet'e nasıl girer?
-Cehaletini sergileyen adam,kimsin sen?Söyle hele adını!
-Tanımadın mı beni?Ben Adem'im.
-Aa,sen misin Ado?Tanrı seni pırıl pırıl,tertemiz yarattı,ölümsüzlük verdi sana,dünyadaki en iyi şeylerin bulunduğu Cennet'e yerleştirdi,yiyip içeceğin şeyler sundu,mutlu kıldı...Ama bunlar sana yetmedi.Tanrı'nın emrini tutmadın.Yasak Meyveyi yedin,bizi de günaha soktun!Biz,hepimiz senin yüzünden,senin işlediğin günah yüzünden acı çekiyoruz.Buna rağmen,sen tüm günahlarınla Cennet'e girmeyi başardın,bana gelince yasak öyle mi?
Papaz Slik,Adem'e fırlatmak için değneğini savurmuş...Adem kıl payı kurtulabilmiş darbeden.Papaz yoluna devam etmiş.
Az gitmiş,uz gitmiş,birden karşısından Matos-aga'nın geldiğini görmüş.
-Taktis et,Papaz Efendi!
-Tanrı taktis etsin.
-Nereye gidiyorsun,Papaz Efendi?
-Cennet'e gidiyorum.
-Ne Cennet'i?Sen çıldırdın mı,Papaz Efendi?İnsan ölmeden,bu dünyadan göçmeden,Cennet'e girebilir mi hiç?
-Kimsin sen?
-Ben Matos-aga'yım.
-Ey,açgözlü Mato!Yüzdoksandokuz yıllık ömrü Tanrı sana sunmadı mı,ama bu sana yeterli gelmedi değil mi?Tanrı'dan daha çoğunu istedin,o da sana meleğini gönderdi ve onun aracılığıyla dedi ki:"Matos-aga,bir elinle öküzün boğazını tut,ne kadar kıl toplarsan avucuna,o kadar yıl ömür bağışlayacağım sana!..."Pekiyi sen ne yaptın,açgözlü Mato,tüm bedeninle öküzün üzerine yattın.Tanrı'nın meleği de kafana bir vuruşta canını aldı.Bundan şu çıkıyor,sen tüm tamahkarlığınla Cennet'e girebiliyorsun,ama bana yasak öyle mi?
Papaz Slik değneğini kaldırıp sallamış,Matos-aga zor kurtulmuş.
Papaz Slik yoluna devam etmiş.Karşısına Nuh Dede çıkmış:
-Beni taktis et,Papaz Efendi.Nereye gidiyorsun?
-Tanrı taktis etsin.Cennet'e gidiyorum.
-Bırak çılgınlık yapmayı Papaz Efendi!İnsanın ölmeden Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?
-Sen kimsin ki benimle böyle konuşuyorsun?
-Ben Nuh Dede'yim.
-Aa,bak kim konuşuyor...Tanrı'yı aldatmayı başardın,onu yeryüzünü suya bastırmak,tüm insanları yok etmek zorunda bıraktın,kendin de Cennet'e girdin!Çatlasan da patlasan da,Cennet'e ben de gireceğim!
Gitmiş,gitmiş,karşıdan İbrahim geliyormuş.
-İyi yolculuklar,Papaz Slik,nereye gidiyorsun?
-Cennet'e gidiyorum.
-Bırak çılgınlık yapmayı,Papaz Efendi!İnsanın ölmeden Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?
-Çok hoşuna gidiyorsa kendin öl!Eğer iyi bir insan olsaydın kendi oğlunu öldürmezdin...Gencecik oğlunu kestin,Cennet'e girmeyi başardın da,bana mı yasak!
Peter Slik değneğini kaldırıp sallamış.İbrahim tabanları yağlayıp kaçmış yanından.Peter Slik yoluna devam etmiş,karşıdan Musa Peygamber geliyormuş.
-Nereye gidiyorsun,Papaz Slik?
-Cennet'e gidiyorum.
-Sen aklını mı kaçırdın,Papaz Efendi!İnsanın hanımıyla,çocuklarıyla,mallarıyla,Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?İnsan önce ölmeli,bu dünyadan göçmeli,sonra Cennet sözkonusu olur.
-Sen kimsin ki,bana yol gösteriyorsun?
-Ben Musa Peygamberim!
-Ey,kekeç Musa,kendini çok adil birisi olarak kabul edebilir misin?Halkını kandırdın,çöle sürdün,kırk yıl onları orada tuttun,neredeyse hepsini öldürüyordun...Madem öyle büyük bir mümindin de,neden adanmış toprakları bile görmeden dağın tepesinde öldün?Çekil bakayım yolumdan,değilse değneği alıp bacaklarına vuracağım!
Papaz Slik değneğini kaldırıp sallamış,Musa kaçıp gitmiş,Papaz da yoluna devam etmiş.
Biraz gitmiş,karşısına Davud Peygamber çıkmış.
-Nereye gidiyorsun,Papaz Efendi?
-Cennet'e gidiyorum.
-Yıkma evini,Efendi!İnsanın hanımıyla,çocuklarıyla,mallarıyla Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?Aklını mı kaçırdın,sen?
-Adını söyle bakalım,kimsin sen?
-Kör müsün,görmüyor musun karşındakinin Davud Peygamber olduğunu?
-Kendin kör ol,yoldan çıkmış Davo!Kırk tane hanımın varken,eşini elinden almak için Uriya'yı sen öldürmedin mi?Bu olaydan sonra sen kendini Cennet'te buluyorsun,bana yasak öyle mi?Çekil,hanım şahidim,Kutsal Karabet'in mezarı üzerine yemin ederim,çocuklarımla,hanımımla,mallarımla Cennet'e gireceğim!
Yollarına devam etmişler,birden eşeklerinin önüne birisi çıkmış,sert bir şekilde bağırmış:
-Hey,sen kimsin ki,çocuklarınla,hanımınla ve mallarınla yoldan izinsiz geçiyorsun?
-Ben Papaz Slik'im.Çocuklarımı,eşimi,eşeğimi aldım,onlarla birlikte Cennet'e gidiyorum.
-Haydi,dön,geri git,şimdi seni öldürecek keyifte değilim!İnsanın hanımını,çocuklarını,mallarını alıp Cennet'e gittiği nerede duyulmuş?
-Sen kimsin ki,bana sesini yükseltiyorsun?
-Ama mısın,karşındakinin kim olduğunu görmüyor musun?Ben,Tanrı'nın insanların ölüm anı geldiğinde ruhlarını almak için gönderdiği melek Azrael'im.
-Hay,bir günde gözü kapalı binlerce suçsuz insanı doğrayan sersem Azra!Demek sana Cennet'in kapısı açık,bana yasak öyle mi?
Papaz Slik sopasını kaldırıp Azrael'e fırlatmış,aşık kemiğine denk gelmiş...
Melek Azrael sıçramış;topallayarak,sekerek zor kaçmış.Papaz Slik de yoluna devam etmiş.
Az gitmişler,uz gitmişler,birden uzaktan beyaz duvarlar ve beyaz binalar görmüşler.
-Dinle,hanım,demiş Papaz Slik.-Nasılsa Cennet'e kadar geldik,haydi oturup biraz karnımızı doyuralım,dinlenelim,sonra da kalkalım Cennet'e gidelim.
Oturmuşlar,yemişler içmişler,dinlenmişler,kalkmışlar ve o beyaz duvarlara ve binalara doğru gitmişler.Ama daha duvarlara yaklaşmadan,karşılarında birisi belirmiş ve sormuş:
-Kimsiniz ve nereye gidiyorsunuz?
-Ben,Papaz Slik'im.Bu benim hanımım,bunlar çocuklarım,bu da üzerine tüm varlığımı sardığım eşeğim.Hep birlikte Cennet'e gidiyoruz.
-Senin aklın başında mı,Papaz!Sen okumuş yazmış her ruhban gibi,Kitabı Mukaddes'te neye kara,neye beyaz dendiğini biliyorsun...İnsanın ölmeden,öbür dünyaya gitmesi için gömülmeden,Cennet'in sözkonusu olamayacağına aklın ermiyor mu senin!
-Artık Cennet'in kapısına kadar geldiğimize göre...İzin ver de girelim,hiç olmazsa bir bakalım nasıl bir yermiş bu Cennet!
-Hayır,sen olanaksızı istiyorsun,bu olamaz.
-Sen kimsin,bari adını söyle.
-Ben İsa Mesih'im.
-Evin daha önce nasıl yıkıldıysa öyle yıkılsın!Eğer sen yaşamında adil birisi olsaydın,seni tutup çarmıha germezlerdi!Dön hanım,geri gidelim Tanrı o Cennet'i insanın ulaşamayacağı şekilde temelinden yıkacak...
Böylece Papaz Slik hanımını,çocuklarını,ve varını yoğunu yüklediği eşeğini almış üzgün ve kırgın,eli boş eve dönmüş.
*Burada özel isim olarak kullanılan "slik" sözcüğünün Türkçe karşılıkları "tezcanlı,atik,çevik,acar"dır.
*Ermeni Edebiyatı Seçkisi,Haz. Birsen Karaca,Kültür Bakanlığı Yayınları,2001,s.59-64.
saygılarımla
Ermeni Şiiri Seçkisi
Nargile
Geniş salon pencereler kapalı ve kilitli
Yerde bir kilimle bir sedir alçak ve geniş
Çıplak duvarda altın yaldızlı çerçeve ile
Arapça salt bir sözler dizisi
Köşede bir adam dünyaya küskün
Nargilesini fokurdatarak keyifle
Haz duyarak bu hıçkırık nağmesinden
Ve havada sarsan dumandan lapamsı ve kırlaşmış
Ve derhal seni anımsarım sessizce
Dinlersin hep iniltimi ve sanki
Zevk alırsın o adam gibi seyre dalıp
Alevlendirdiğin yürek ateşimin dumanını
*Kirkor Zohrab
----------------------------------------------------
Dua
Kuğular bu akşam ümitsizce göçtü zehirli göllerden
Mahzun kızlar zindandaki kardeşlerini düşlüyor
Savaş bitti leylakların bittiği çayırda.
Ağıtlar yakarak ince kadınlar,başları önde
Tabutların ardından gidiyorlar yeraltı geçitlerinde.
Çabuk n’olur,donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,
Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,
Kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.
Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda
Ve orda,kan damlıyor gözlerimde taze ölüler üstüne.
Sakatlar ordusu çiğnerken kalbimin patikalarını
Çıplak ayaklı bir kör
Bir duacı aramada kutsal umutla.
Bütün gece uludu çölün kızıl köpekleri
Kumlar üstünde anlaşılmaz, anlatılmaz bir kederle inleyerek.
Ve düşüncelerimin fırtınası yağmurla dindi;
Dalgalar zâlim buzun altında sindi
Dev meşeler çığlık çığlığa
Yaralı kuşlar gibi döktü yapraklarını.
Sonra gece,ıssız bir boşluğa gömüldü.
Ve yalnız,kanlı ayın altında
Kımıltısız,binlerce mermer heykel gibi
Toprağımızın bütün ölüleri,birbirine duaya dirildi.
*Siamanto(Adom Yarcanyan)
--------------------------------------------
Dünyayı Takdis
Dünyanın doğu tarafında
Barış olsun.
Tarlanın apak çığırları
Kan değil,ter aksın
Ve çınlarken akşam çanı
Eğilsin herkes takdise…
Dünyanın batı tarafında
Bereket olsun.
Her yıldızdan çiğ yağsın
Her başaktan altın saçılsın,
Ve koyunlar tepelerde otlarken
Filiz,çiçek bitsin yerden…
Dünyanın kuzey tarafında
Bolluk olsun.
Buğdayın altın denizinde
Yüzsün daima orak,tırpan,
Buğdayın tanelerinin geniş ambarı açıldığı zaman
Mutluluk sarsın dört yanı.
Dünyanın güney tarafında
Ağaçlar meyveye dursun.
Peteklerden ballar damlasın
Kadehlerden şarap aksın
Ve gelinler yoğururken ak ekmeği
Söylensin aşk şarkıları…
*Taniel Varujan
---------------------------------------
Türk Kızı
Akşamüstü;tutuşuyor ufuklar,
Bir araba geçiyor,tabut gibi aheste
Bir güzel var içinde;kanepeye gömülmüş,
Günbatımı kızı mı bu Allahım!
Bir bakarsa
Dersin:Şimdi bayılır...
Balmumundan bir heykele benziyor,
Ne de ince... sanki narin tül gibi,
Bir taze ki,solgun güller misali,
Tanrı onu bir çift gözle bezemiş,
Bir gülerse
Dersin:Şimdi kaybolur...
Bakmak ister,ancak daha bayılır,
Yüreği künlük gibi tütüyor sevgiden,
Işıkların hoş kokular ecesi,
Yorgun kelebek gibi,çiçeklere konacak,
Bir sallansa
Dersin:Hemen uçacak...
Göğsü fırtınalı bir okyanus misali,
Sevmek ister...Bir busesiyle bayılmak,
Bitap düşmek,yorgun inmek mezara,
Aşk kadehinin son damlasını içerek
Kızarırsa
Dersin:Şimdi tutuşur...
Kalp arısı;Lamartin'in tarifiyle,
Emdiği çiçek kalp,balı ise sevgi.
Benim için bakire,gökler onun yüreği
Sonsuz sevgi,ufuksuz.
Bir konuşsa
Dersin:Şimdi tükenir...
O hep yanar,yanar,yanar,tükenmez
Yoksul kadının kilisede yaktığı mum gibi,
Yıldız gibi parlak gece aşığı,
Aşk ateşinin böğründen kopmuş...
Eğer ölse
Dersin:Şimdi doğacak...
*Bedros Turyan
-----------------------------------
Ölümüm
Solgun benizli ölüm meleği
Sınırsız bir gülüşle karşıma dikilse de,
Acılarımla ruhum buhar olup uçsa da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Yastığımın ucunda eriyen
Soluk çehreli bir mum
Soğuk ışığını serpse de ah,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Terli alnımla
Taş kesilmiş vücudumu,
Kefene sarıp kara tabuta koysalar da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Acımasız ölüm meleğinin titrek gülüşü
Dokunaklı çanın çalmasıyla,
Tabutum ağır ağır ilerlese de,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Yas şarkıları söyleyen insanlar,
Siyah giysileri ve asık suratlarıyla
Tütsü ve dualar yaysalar da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Çukurumu kazıp beni gömseler de
Yasa bürünmüş sevdiklerim
Ağlaşıp ayrılsalarda
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Ama eğer bir köşede
Unutulup giderse mezarım,
Ve hatıram da solarsa,
Ah işte ben o zaman ölürüm.
*Bedros Turyan
---------------------------------
Asurlu Kadın
Büyük kentlerin kaldırımlarında,göklerin gölgesinde,
Körpe ve dik bedeniyle,soluk şarına bürünmüş,
Buz kesilmiş parmaklarla kunduralar temizliyor,
Büyük kentin kaldırımlarında.
Ne kadar da güzel kadın,gözlerinin bebekleri kor gibi,
Kirpikleri kül altında bıcıldayan hüzün dolu bakışlarla gizemli,
Kalabalık üzerinde kah dolaşan,
Kah bir yerde donup kalan bu gözler,
Bir bakarsın kapanıyor ilgisiz.
Asurlunun bu gözleri... kırpışıyla hafifçe
Orduları akınlara kaldırmış ya da geri çekilmeye zorlamış,
Neredesin,Ninova'yı fetheden ey ilahi o bakış?
Neredesin,ey muhteşem Semiramis,nerede?
Şimdi soylu bu gözlerin bakışları asfaltını ölçer durur yollarını
Kent boyunca geçip giden taşıtların,koşuşturan insanların ardından,
Onlar ise akıp gider durmadan,
Kimse bakmaz güzel gözlü Asurlunun üstüne.
Oysa böyle gürültülü bir dünyanın debdebeli akışının içinde
Bir köşede sinip kalmış bakışları pür dikkat,
Ve gururlu alnı yere eğilmiş,pis ve çirkin yollarında büyük kentin
Çamurlanmış kunduralar üstüne...
*Silva Kaputikyan
---------------------------------
Ermeni Gözleri (Haygagan Açker)
Hangi yüzün üstünde,nerede olursanız olun
Yaşlanmış bir annenin yüzünde veya esmer bir çocuğun yüzünde
Güneşten yüzü solmuş yeni evlenmiş bir kadının yüzünde
Ermeni gözleri,sevimlisiniz siz
Sizler ki o kadar gözyaşı ve acı görmüşsünüz
Nasıl da başardınız yüzyıllar boyunca
Kalmayı bu kadar tatlı,bu kadar güzel
Dünyaya bu kadar güzel bakmayı
*Silva Kaputikyan
--------------------------------------
Fanasian
-Ben dünyaya nasıl geldim...
Diye sordu annesine Goarik.
Bu zorlu sorusunu çocuğun
Anne,sakin bir sesle
Yanıtladı:-Gökten
Uçtun geldin kucağıma...
Gözlerini dikip annesinin yüzüne
Çocuk,hüzünle sordu:
-Madem ki kanatlarım vardı
Niye kopardın onları?...
*Fanasian:Moskova Devlet Kütüphanesi (eski adıyla Lenin Kütüphanesi) arşivlerinde Valery Yakovlevic Bryusov için ayrılmış 386 no'lu fondan elde edilmiştir.Arşiv kayıtlarında eserin kimden derlendiğinin bilinmediği ibaresi bulunmakta olup çeviri de Bryusov için hazırlanmış ancak çevirilmeden kalmış Ermenice transkripsiyondan yararlanılmıştır.
------------------------------------
şimdi de bir Ermeni ballad'ı yani güzellemesi paylaşacağım sizlerle
Ahtamar
Şen ve güleç Van Gölünün
Küçük kıyı köyünden
Suya girer gizliden
Her gece bir nevcivan.
Suya girer kayıksız,
Pazusuna güvenir,
Suyu yarar yüzerek
Karşı adaya doğru.
Loş adadan sessiz sakin
Bir ışık var çağıran,
Onun için ışıldayan
Bir işaret durmadan.
Güzel Tamar geceleri
Böyle ateş yakıyor,
Ve sabırsız bekliyor
Orada sessiz,gizlice.
Deniz durmaz,çalkalanır,
Gencin kalbi çırpınır,
Dalgaları kükrer coşkun
Oysa yüzer korkmadan.
Tamar ise heyecanla
Onu bekler kıyıda,
Suyun sesi her kulaçta
Vücudunu titretir.
Sustu zifiri kıyıda
İşte kara bir gölge,
Evet,bu o...Buluştular
Kuşku dolu gecede.
Dalgaları Van Gölünün
Tek okşayan kıyıyı,
Ayrılıyor adadan
Fısıldayıp gizemle...
Onlar ise sevişirken
Gök kubbenin altında,
Dedikodu dalgalarda,
Şuh,ahlaksız Tamar'a.
Genç kızınsa yüreğinde
Çırpınışı sevginin,
Delikanlı döğüşürken,
Azgın,kızgın denizle.
Ancak kötü birileri
Sırlarını öğrendiler,
Ve karanlık bir gecede
Meşaleyi söndürdüler.
Sonsuz sularda kayboldu
Şaşkın,cesur genç aşık,
Rüzgarlarda tek bir ses var:
İniltiler:"Ah!Tamar!..."
Sesler çılgın kayalarda
Yankılanır durmadan,
Deniz kükrer,köpürür,
Kah bir derin ıslık çalar
Bazen inler:"Ah!Tamar!..."
Sabah vakti,deniz yorgun
Bir cesedi getirdi,
Dudağında,titrek,donuk,
İki sözcük:
Sanki ölüm sırasında
Mırıldanmış:"Ah!Tamar!..."
O gün,bugün
Bu adanın bir adı var:
"Ahtamar"
*Hovhannes Tumanyan
---------------------------
Vahagn'ın Doğuşu
Doğum sancısı çekiyordu yer,doğum sancısı çekiyordu gök,
Doğum sancısı çekiyordu erguvani deniz de.
Doğum sancısı vardı kızıl kamışın da.
Kamışın ağzından duman çıktı,
Kamışın ağzından alev çıktı,
Ve ateşten koşarak çıktı bir delikanlı,
Ateş saçları vardı,
Alevden sakalı,
ve gözleri ve kaşları vardı.
*Şairi bilinmiyor
-------------------------------
Şafak Söktü Şafak Söktü
Şafak söktü,şafak söktü.*
Sabah hayırlıydı,
Kuş yuvasındaydı,
Tavuk tüneğindeydi.
(Tembel insanları uyku çekiyor,
Çalışkan iş başında.)
Göğün kapıları açılmıştı,
Altın taht konmuştu,
Mesih üstüne oturmuştu,
Lusavoriç** ayakta duruyordu,
Altın kalemi tutuyordu,
Büyük ve küçük yazıyordu,
Günahkarlar ağlıyordu,
Müminler oynuyordu.
*"Şafak söktü,şafak söktü":Şarkı ilk dönem Ermeni edebiyatına ait,yazarı bilinmiyor.Eserin hristiyanlığın Ermeniler tarafından kabulünden önceki döneme ait olabileceği şeklinde yorumlar da var.
**Lusavoriç,Ermenicede "aydınlığı yayan kişi" demektir,"eğitimci" anlamında da kullanılır.Metinde hristiyanlığı ilk kabul eden ve Ermeniler arasında yayan Grigor kastedilmektedir.
---------------------------------------
Ağarmaya Başladı Şafak
Ağarmaya başladı şafak,*
Seçilmeye başladı haçlar,
Acıdı Tanrı,
Açıldı cennetin kapıları,
Kapandı cehennemin kapıları,
Zincirleri çözülüyor ruhların,
Tanrım,acı bize!
*Ağardı şafak,ilk dönem Ermeni edebiyatına ait dini şarkılardan birisi,yazarı bilinmiyor.
----------------------------------------
Anuş
(Fragmanlar)
Ay ışığından atlı,
Ve rüzgardan kanatlı,
Periler toplandılar,
Dağda bir gece vakti.
Hey bacılar,yücelerin
Gül çehreli güzelleri,
Gelin ağıt düzerekten
Sevdalarına yanalım,
Vakitsiz göçüp giden
Bahtsız sevgililerin.
...........................
Destisini sessizce
Yedi çeşmeden doldurmuş,
Yedi daldan çiçek yolmuş
Derlemiş çiçek demetini.
Suyu çiçeği adak sunmuş,
Yıldızlara uzanmış,
Yanan yüreği için,
Temiz aşkı dilemiş.
Ve gözleri,yürekleri
Yaşlarla dolarak,
O gece dağ çiçekleri
İnlediler ağlayarak.
Hey bacılar,yücelerin
Gül çehreli güzelleri.
Ve sabaha dek perilerin
Sürdü hüzünlü türküleri.
O sessiz ezgiler,
O büyülü havalar
Güneşin ilk ışıkları
Görünene dek duyuldular.
Ve pınarın sularında,
Çınarın gövdesinde,
Coşkun derenin dalgalarında
Eriyip kayboldular.
.........................
Yine çağırmakta...Çağırır durmaksızın
Sıla derdinin uykusuz hasreti.
Ve gönlüm kanatlarını seriverip ansızın,
Uçar yuvaya doğru dileyerek vuslatı.
Orada baba ocağında beklemekteler beni,
Uzun kış gecelerinde,anarak eski günleri.
Ve karanlık inlerin yosunlu duvarlarından,
Yalçın kayalıkların sessiz derinlerinden,
Çocukluğumun şen kahkahalarının
Aksini duymaktayım şimdi yeniden.
Kah şen şakrak gürüldemede dere,
Kah dumanı tütmede aşina bir bacanın
Ve hepsi sıcacık,güçlü,dünü savurup yere,
Gönlüme doluyorlar aşaraktan zamanı.
Sus,kulakver ve dinle türkü yakan çobanı.
............................
Ey eski dostlar,ey yeşil dağlar,
Sizi gördüm de hatırladım,
Mutlu olduğum güzel günleri,
Aramızdan ayrılıp yiten dünleri.
Daha dün,yazın yamaçlarınızda,
Açan çiçekler gibi kaybetmişiz onları.
Hanidir doruğunuzda geçen yıl karları?
Anmaya geldim ben tüm gidenleri.
Selam hayatımın ilk anıları,
Yetim ruhumla merhaba derim,
Ve hasretle dağ taş demez arar da,
Sizi bu şenliğe buyur ederim.
Bir kez daha mezarlarınızdan çıkın,
Çıkın ki sizleri tutup okşayayım,
Hayatı duyun yeniden yaşayın
Ve doldurun keyif tasasını ozanın.
...........................
Destilerini kapmışlar
İniyor suya kızlar,
Omuz omuza vermişler
Türküden inler dağlar.
Bulutlardan gelen sular
Köpürür deli deli,
Tepede hüngür hüngür
Ağlayan kimin yari?
Bulutlardan gelen sular,
Ak köpüklü serin sular,
Kırlar çöller aşan sular,
Yarim sizden içti mi?
...........................
Hıdırellez geldi renk renk çiçekler,
Yaylaya nakıştan halılar döşediler,
Demet demet kızlar çıkıp dağlara,
Şakrak türkülerle niyet çektiler.
Geldi hıdırellez,
Çiçekle süslü,
Bahtına sor bak,
Sana kim düştü?
.......................
Bu niyet çarkıdır hep böyle döner.
Kızlar,başlarında çiçekten taçlar
Genç yüreklerde "can gülüm" başlar,
Yeşil dağlar da birlikte söyler.
Türküler şakır,yürek şenlenir,
Çepçevre olunur niyet çekilir.
Kiminin rüyası ve aşkı çıkar,
Kimi muradının ardından bakar.
............................
Ah güzel çiçekler,siz
Hep boşuna gamlanır,
Dalınızdan koparılır,
Solar,yiter gidersiniz.
.......................
Bayram gecesi,o mutlu gece
Öylesine eşsiz bir an vardır ki
Göğün altın kapıları açılır,
Ve yeryüzünde her şey durulur,
Ulvi bir saltanat kurulur,
O sihirli gecenin yüce anında,
Arşın sonsuz derinliğinde,
Muradına ermeden ölen sevdalıların
Yıldızları kayar ve birbirini bulur,
Bulur da hasretle bir kez öpüşür,
Dünyadan uzak,altında mavi semaların.
*Hovhannes Tumanyan
saygılarımla
Geniş salon pencereler kapalı ve kilitli
Yerde bir kilimle bir sedir alçak ve geniş
Çıplak duvarda altın yaldızlı çerçeve ile
Arapça salt bir sözler dizisi
Köşede bir adam dünyaya küskün
Nargilesini fokurdatarak keyifle
Haz duyarak bu hıçkırık nağmesinden
Ve havada sarsan dumandan lapamsı ve kırlaşmış
Ve derhal seni anımsarım sessizce
Dinlersin hep iniltimi ve sanki
Zevk alırsın o adam gibi seyre dalıp
Alevlendirdiğin yürek ateşimin dumanını
*Kirkor Zohrab
----------------------------------------------------
Dua
Kuğular bu akşam ümitsizce göçtü zehirli göllerden
Mahzun kızlar zindandaki kardeşlerini düşlüyor
Savaş bitti leylakların bittiği çayırda.
Ağıtlar yakarak ince kadınlar,başları önde
Tabutların ardından gidiyorlar yeraltı geçitlerinde.
Çabuk n’olur,donuyoruz bu vicdansız karanlıkta,
Çabuk götürün bizi o müşfik hayata,
Kardeşlerimizin uyuduğu o kilise mezarlığına.
Öksüz bir kuğu gam çekiyor ruhumda
Ve orda,kan damlıyor gözlerimde taze ölüler üstüne.
Sakatlar ordusu çiğnerken kalbimin patikalarını
Çıplak ayaklı bir kör
Bir duacı aramada kutsal umutla.
Bütün gece uludu çölün kızıl köpekleri
Kumlar üstünde anlaşılmaz, anlatılmaz bir kederle inleyerek.
Ve düşüncelerimin fırtınası yağmurla dindi;
Dalgalar zâlim buzun altında sindi
Dev meşeler çığlık çığlığa
Yaralı kuşlar gibi döktü yapraklarını.
Sonra gece,ıssız bir boşluğa gömüldü.
Ve yalnız,kanlı ayın altında
Kımıltısız,binlerce mermer heykel gibi
Toprağımızın bütün ölüleri,birbirine duaya dirildi.
*Siamanto(Adom Yarcanyan)
--------------------------------------------
Dünyayı Takdis
Dünyanın doğu tarafında
Barış olsun.
Tarlanın apak çığırları
Kan değil,ter aksın
Ve çınlarken akşam çanı
Eğilsin herkes takdise…
Dünyanın batı tarafında
Bereket olsun.
Her yıldızdan çiğ yağsın
Her başaktan altın saçılsın,
Ve koyunlar tepelerde otlarken
Filiz,çiçek bitsin yerden…
Dünyanın kuzey tarafında
Bolluk olsun.
Buğdayın altın denizinde
Yüzsün daima orak,tırpan,
Buğdayın tanelerinin geniş ambarı açıldığı zaman
Mutluluk sarsın dört yanı.
Dünyanın güney tarafında
Ağaçlar meyveye dursun.
Peteklerden ballar damlasın
Kadehlerden şarap aksın
Ve gelinler yoğururken ak ekmeği
Söylensin aşk şarkıları…
*Taniel Varujan
---------------------------------------
Türk Kızı
Akşamüstü;tutuşuyor ufuklar,
Bir araba geçiyor,tabut gibi aheste
Bir güzel var içinde;kanepeye gömülmüş,
Günbatımı kızı mı bu Allahım!
Bir bakarsa
Dersin:Şimdi bayılır...
Balmumundan bir heykele benziyor,
Ne de ince... sanki narin tül gibi,
Bir taze ki,solgun güller misali,
Tanrı onu bir çift gözle bezemiş,
Bir gülerse
Dersin:Şimdi kaybolur...
Bakmak ister,ancak daha bayılır,
Yüreği künlük gibi tütüyor sevgiden,
Işıkların hoş kokular ecesi,
Yorgun kelebek gibi,çiçeklere konacak,
Bir sallansa
Dersin:Hemen uçacak...
Göğsü fırtınalı bir okyanus misali,
Sevmek ister...Bir busesiyle bayılmak,
Bitap düşmek,yorgun inmek mezara,
Aşk kadehinin son damlasını içerek
Kızarırsa
Dersin:Şimdi tutuşur...
Kalp arısı;Lamartin'in tarifiyle,
Emdiği çiçek kalp,balı ise sevgi.
Benim için bakire,gökler onun yüreği
Sonsuz sevgi,ufuksuz.
Bir konuşsa
Dersin:Şimdi tükenir...
O hep yanar,yanar,yanar,tükenmez
Yoksul kadının kilisede yaktığı mum gibi,
Yıldız gibi parlak gece aşığı,
Aşk ateşinin böğründen kopmuş...
Eğer ölse
Dersin:Şimdi doğacak...
*Bedros Turyan
-----------------------------------
Ölümüm
Solgun benizli ölüm meleği
Sınırsız bir gülüşle karşıma dikilse de,
Acılarımla ruhum buhar olup uçsa da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Yastığımın ucunda eriyen
Soluk çehreli bir mum
Soğuk ışığını serpse de ah,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Terli alnımla
Taş kesilmiş vücudumu,
Kefene sarıp kara tabuta koysalar da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Acımasız ölüm meleğinin titrek gülüşü
Dokunaklı çanın çalmasıyla,
Tabutum ağır ağır ilerlese de,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Yas şarkıları söyleyen insanlar,
Siyah giysileri ve asık suratlarıyla
Tütsü ve dualar yaysalar da,
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Çukurumu kazıp beni gömseler de
Yasa bürünmüş sevdiklerim
Ağlaşıp ayrılsalarda
Bilin ki hâlâ yaşıyorum.
Ama eğer bir köşede
Unutulup giderse mezarım,
Ve hatıram da solarsa,
Ah işte ben o zaman ölürüm.
*Bedros Turyan
---------------------------------
Asurlu Kadın
Büyük kentlerin kaldırımlarında,göklerin gölgesinde,
Körpe ve dik bedeniyle,soluk şarına bürünmüş,
Buz kesilmiş parmaklarla kunduralar temizliyor,
Büyük kentin kaldırımlarında.
Ne kadar da güzel kadın,gözlerinin bebekleri kor gibi,
Kirpikleri kül altında bıcıldayan hüzün dolu bakışlarla gizemli,
Kalabalık üzerinde kah dolaşan,
Kah bir yerde donup kalan bu gözler,
Bir bakarsın kapanıyor ilgisiz.
Asurlunun bu gözleri... kırpışıyla hafifçe
Orduları akınlara kaldırmış ya da geri çekilmeye zorlamış,
Neredesin,Ninova'yı fetheden ey ilahi o bakış?
Neredesin,ey muhteşem Semiramis,nerede?
Şimdi soylu bu gözlerin bakışları asfaltını ölçer durur yollarını
Kent boyunca geçip giden taşıtların,koşuşturan insanların ardından,
Onlar ise akıp gider durmadan,
Kimse bakmaz güzel gözlü Asurlunun üstüne.
Oysa böyle gürültülü bir dünyanın debdebeli akışının içinde
Bir köşede sinip kalmış bakışları pür dikkat,
Ve gururlu alnı yere eğilmiş,pis ve çirkin yollarında büyük kentin
Çamurlanmış kunduralar üstüne...
*Silva Kaputikyan
---------------------------------
Ermeni Gözleri (Haygagan Açker)
Hangi yüzün üstünde,nerede olursanız olun
Yaşlanmış bir annenin yüzünde veya esmer bir çocuğun yüzünde
Güneşten yüzü solmuş yeni evlenmiş bir kadının yüzünde
Ermeni gözleri,sevimlisiniz siz
Sizler ki o kadar gözyaşı ve acı görmüşsünüz
Nasıl da başardınız yüzyıllar boyunca
Kalmayı bu kadar tatlı,bu kadar güzel
Dünyaya bu kadar güzel bakmayı
*Silva Kaputikyan
--------------------------------------
Fanasian
-Ben dünyaya nasıl geldim...
Diye sordu annesine Goarik.
Bu zorlu sorusunu çocuğun
Anne,sakin bir sesle
Yanıtladı:-Gökten
Uçtun geldin kucağıma...
Gözlerini dikip annesinin yüzüne
Çocuk,hüzünle sordu:
-Madem ki kanatlarım vardı
Niye kopardın onları?...
*Fanasian:Moskova Devlet Kütüphanesi (eski adıyla Lenin Kütüphanesi) arşivlerinde Valery Yakovlevic Bryusov için ayrılmış 386 no'lu fondan elde edilmiştir.Arşiv kayıtlarında eserin kimden derlendiğinin bilinmediği ibaresi bulunmakta olup çeviri de Bryusov için hazırlanmış ancak çevirilmeden kalmış Ermenice transkripsiyondan yararlanılmıştır.
------------------------------------
şimdi de bir Ermeni ballad'ı yani güzellemesi paylaşacağım sizlerle
Ahtamar
Şen ve güleç Van Gölünün
Küçük kıyı köyünden
Suya girer gizliden
Her gece bir nevcivan.
Suya girer kayıksız,
Pazusuna güvenir,
Suyu yarar yüzerek
Karşı adaya doğru.
Loş adadan sessiz sakin
Bir ışık var çağıran,
Onun için ışıldayan
Bir işaret durmadan.
Güzel Tamar geceleri
Böyle ateş yakıyor,
Ve sabırsız bekliyor
Orada sessiz,gizlice.
Deniz durmaz,çalkalanır,
Gencin kalbi çırpınır,
Dalgaları kükrer coşkun
Oysa yüzer korkmadan.
Tamar ise heyecanla
Onu bekler kıyıda,
Suyun sesi her kulaçta
Vücudunu titretir.
Sustu zifiri kıyıda
İşte kara bir gölge,
Evet,bu o...Buluştular
Kuşku dolu gecede.
Dalgaları Van Gölünün
Tek okşayan kıyıyı,
Ayrılıyor adadan
Fısıldayıp gizemle...
Onlar ise sevişirken
Gök kubbenin altında,
Dedikodu dalgalarda,
Şuh,ahlaksız Tamar'a.
Genç kızınsa yüreğinde
Çırpınışı sevginin,
Delikanlı döğüşürken,
Azgın,kızgın denizle.
Ancak kötü birileri
Sırlarını öğrendiler,
Ve karanlık bir gecede
Meşaleyi söndürdüler.
Sonsuz sularda kayboldu
Şaşkın,cesur genç aşık,
Rüzgarlarda tek bir ses var:
İniltiler:"Ah!Tamar!..."
Sesler çılgın kayalarda
Yankılanır durmadan,
Deniz kükrer,köpürür,
Kah bir derin ıslık çalar
Bazen inler:"Ah!Tamar!..."
Sabah vakti,deniz yorgun
Bir cesedi getirdi,
Dudağında,titrek,donuk,
İki sözcük:
Sanki ölüm sırasında
Mırıldanmış:"Ah!Tamar!..."
O gün,bugün
Bu adanın bir adı var:
"Ahtamar"
*Hovhannes Tumanyan
---------------------------
Vahagn'ın Doğuşu
Doğum sancısı çekiyordu yer,doğum sancısı çekiyordu gök,
Doğum sancısı çekiyordu erguvani deniz de.
Doğum sancısı vardı kızıl kamışın da.
Kamışın ağzından duman çıktı,
Kamışın ağzından alev çıktı,
Ve ateşten koşarak çıktı bir delikanlı,
Ateş saçları vardı,
Alevden sakalı,
ve gözleri ve kaşları vardı.
*Şairi bilinmiyor
-------------------------------
Şafak Söktü Şafak Söktü
Şafak söktü,şafak söktü.*
Sabah hayırlıydı,
Kuş yuvasındaydı,
Tavuk tüneğindeydi.
(Tembel insanları uyku çekiyor,
Çalışkan iş başında.)
Göğün kapıları açılmıştı,
Altın taht konmuştu,
Mesih üstüne oturmuştu,
Lusavoriç** ayakta duruyordu,
Altın kalemi tutuyordu,
Büyük ve küçük yazıyordu,
Günahkarlar ağlıyordu,
Müminler oynuyordu.
*"Şafak söktü,şafak söktü":Şarkı ilk dönem Ermeni edebiyatına ait,yazarı bilinmiyor.Eserin hristiyanlığın Ermeniler tarafından kabulünden önceki döneme ait olabileceği şeklinde yorumlar da var.
**Lusavoriç,Ermenicede "aydınlığı yayan kişi" demektir,"eğitimci" anlamında da kullanılır.Metinde hristiyanlığı ilk kabul eden ve Ermeniler arasında yayan Grigor kastedilmektedir.
---------------------------------------
Ağarmaya Başladı Şafak
Ağarmaya başladı şafak,*
Seçilmeye başladı haçlar,
Acıdı Tanrı,
Açıldı cennetin kapıları,
Kapandı cehennemin kapıları,
Zincirleri çözülüyor ruhların,
Tanrım,acı bize!
*Ağardı şafak,ilk dönem Ermeni edebiyatına ait dini şarkılardan birisi,yazarı bilinmiyor.
----------------------------------------
Anuş
(Fragmanlar)
Ay ışığından atlı,
Ve rüzgardan kanatlı,
Periler toplandılar,
Dağda bir gece vakti.
Hey bacılar,yücelerin
Gül çehreli güzelleri,
Gelin ağıt düzerekten
Sevdalarına yanalım,
Vakitsiz göçüp giden
Bahtsız sevgililerin.
...........................
Destisini sessizce
Yedi çeşmeden doldurmuş,
Yedi daldan çiçek yolmuş
Derlemiş çiçek demetini.
Suyu çiçeği adak sunmuş,
Yıldızlara uzanmış,
Yanan yüreği için,
Temiz aşkı dilemiş.
Ve gözleri,yürekleri
Yaşlarla dolarak,
O gece dağ çiçekleri
İnlediler ağlayarak.
Hey bacılar,yücelerin
Gül çehreli güzelleri.
Ve sabaha dek perilerin
Sürdü hüzünlü türküleri.
O sessiz ezgiler,
O büyülü havalar
Güneşin ilk ışıkları
Görünene dek duyuldular.
Ve pınarın sularında,
Çınarın gövdesinde,
Coşkun derenin dalgalarında
Eriyip kayboldular.
.........................
Yine çağırmakta...Çağırır durmaksızın
Sıla derdinin uykusuz hasreti.
Ve gönlüm kanatlarını seriverip ansızın,
Uçar yuvaya doğru dileyerek vuslatı.
Orada baba ocağında beklemekteler beni,
Uzun kış gecelerinde,anarak eski günleri.
Ve karanlık inlerin yosunlu duvarlarından,
Yalçın kayalıkların sessiz derinlerinden,
Çocukluğumun şen kahkahalarının
Aksini duymaktayım şimdi yeniden.
Kah şen şakrak gürüldemede dere,
Kah dumanı tütmede aşina bir bacanın
Ve hepsi sıcacık,güçlü,dünü savurup yere,
Gönlüme doluyorlar aşaraktan zamanı.
Sus,kulakver ve dinle türkü yakan çobanı.
............................
Ey eski dostlar,ey yeşil dağlar,
Sizi gördüm de hatırladım,
Mutlu olduğum güzel günleri,
Aramızdan ayrılıp yiten dünleri.
Daha dün,yazın yamaçlarınızda,
Açan çiçekler gibi kaybetmişiz onları.
Hanidir doruğunuzda geçen yıl karları?
Anmaya geldim ben tüm gidenleri.
Selam hayatımın ilk anıları,
Yetim ruhumla merhaba derim,
Ve hasretle dağ taş demez arar da,
Sizi bu şenliğe buyur ederim.
Bir kez daha mezarlarınızdan çıkın,
Çıkın ki sizleri tutup okşayayım,
Hayatı duyun yeniden yaşayın
Ve doldurun keyif tasasını ozanın.
...........................
Destilerini kapmışlar
İniyor suya kızlar,
Omuz omuza vermişler
Türküden inler dağlar.
Bulutlardan gelen sular
Köpürür deli deli,
Tepede hüngür hüngür
Ağlayan kimin yari?
Bulutlardan gelen sular,
Ak köpüklü serin sular,
Kırlar çöller aşan sular,
Yarim sizden içti mi?
...........................
Hıdırellez geldi renk renk çiçekler,
Yaylaya nakıştan halılar döşediler,
Demet demet kızlar çıkıp dağlara,
Şakrak türkülerle niyet çektiler.
Geldi hıdırellez,
Çiçekle süslü,
Bahtına sor bak,
Sana kim düştü?
.......................
Bu niyet çarkıdır hep böyle döner.
Kızlar,başlarında çiçekten taçlar
Genç yüreklerde "can gülüm" başlar,
Yeşil dağlar da birlikte söyler.
Türküler şakır,yürek şenlenir,
Çepçevre olunur niyet çekilir.
Kiminin rüyası ve aşkı çıkar,
Kimi muradının ardından bakar.
............................
Ah güzel çiçekler,siz
Hep boşuna gamlanır,
Dalınızdan koparılır,
Solar,yiter gidersiniz.
.......................
Bayram gecesi,o mutlu gece
Öylesine eşsiz bir an vardır ki
Göğün altın kapıları açılır,
Ve yeryüzünde her şey durulur,
Ulvi bir saltanat kurulur,
O sihirli gecenin yüce anında,
Arşın sonsuz derinliğinde,
Muradına ermeden ölen sevdalıların
Yıldızları kayar ve birbirini bulur,
Bulur da hasretle bir kez öpüşür,
Dünyadan uzak,altında mavi semaların.
*Hovhannes Tumanyan
saygılarımla
Ermenistan efsaneleri:Ahtamar Adası'nın efsanesi/Elena Chudinova&Roberta Hovhannesyan*
Ahtamar Adası'nın EfsanesiÇok çok eskilerde,artık hatırlanmayan zamanlarda Kral Artaşes'in Tamar adında güzel bir kızı varmış.Tamar'ın gözleri,gecedeki yıldızlar gibi parlak,cildi ise dağdaki karlar gibi bembeyazmış.Kahkahası pınarların suları gibi şırıl şırılmış.Güzelliğinin ünü her yerde dillerdeymiş.Medya kralı da,Asur kralı da ve daha pek çok kral ve prens,Kral Artaşes'e dünürcü göndermiş.Kral Artaşes,kızını eş olarak kime vereceğine karar vermeden önce,birilerinin güzel için savaşmaya geleceğinden veya kötü kalpli bir ejderin kızı kaçıracağından çekinmeye başlamış.
O zaman kral,eskilerde büyüklüğü nedeniyle "Nairi'nin denizi"(1) olarak adlandırılan Van Gölü'nün ortasındaki adaya kızı için altın bir saray yapmalarını emretmiş ve de güzelin huzurunu hiç kimse kaçırmasın diye hizmetine yalnızca kadınları ve kızları vermiş.
Ama kendi dönemindeki ve kendisinden sonraki diğer tüm babalar gibi,kral da Tamar'ın kalbinin boş olmadığından haberdar değilmiş.Tamar kalbini bir krala değil,bir prense değil,dünyada güzellikten,güçten ve cesâretten başka hiçbir şeyi olmayan fakir bir azata(2) vermiş.Şimdi onun adının ne olduğunu kim anımsıyor ki?Tamar,delikanlıyla bakışmayı,konuşmayı,yemin etmeyi ve öpüşmeyi başarmış.
Ama aşıkların arasında Van Gölü'nün suları uzanıyormuş.
Tamar,babasının kıyıdan yasak adaya kayık gidip gitmediğini gözetlemesi için gece ve gündüz bir bekçinin beklemesini emrettiğini biliyormuş.Bunu Tamar'ın aşığı da biliyormuş ve bir akşam,delikanlı özlemle dolaşırken Van Gölü'nün kıyısında adada bir ışık görmüş.Işık bir kıvılcım kadar küçücükmüş,sanki bir şeyler söylemeye çabalıyormuşçasına karanlıkta titriyormuş.Uzaklara bakarak delikanlı şöyle fısıldamış:
Uzaklardaki ateş,bana mı gönderiyorsun sen ışığını?
Sevgili dilberimin selâmı mısın sen?
Ateş âdetâ cevap vererek ona,daha parlak bir ışık saçmış.
O zaman delikanlı aşığının kendisini çağırdığını anlamış.Eğer gecenin bastırmasıyla göl yüzülerek geçilirse,tek bir bekçi yüzücüyü farketmeyecektir.Ateş ise,karanlıkta kaybolmamak için fener görevi yapacaktır.
Aşık delikanlı bırakmış kendisini sulara ve güzel Tamar'ın kendisini beklediği o yere,uzaktaki ışığa doğru yüzmüş.
Karanlık ve soğuk sularda uzun süre yüzmüş,ama ateşin kızıl rengi kalbindeki cesâreti güçlendirmiş.
Yalnızca karanlık gökyüzünde bulutların ardında oynaşan Arev'in(3) utangaç kızkardeşi Lusin(4) imiş şahidi aşıkların buluşmasının.
Geceyi birlikte geçirmişler,sabahsa delikanlı yeniden dönüş yolunu tutmuş.
Her gece böyle buluşmaya başlamışlar.Akşamları Tamar,sevgilisinin yüzdüğü yeri görebilmesi için kıyıda ateş yakıyormuş.Alevin ışığı,insana düşman su hayaletlerinin yerleştiği yeraltı dünyasının kapılarını geceleyin aralayan karanlık sulardan delikanlıyı koruyormuş.
Aşıkların sırlarını uzun zaman mı,yoksa kısa süre mi koruduklarını şimdi kim hatırlar ki?
Ama bir sabah kralın bir hizmetkârı delikanlıyı gölden dönerken görmüş.Yaş saçları yapış yapışmış ve de sular sızıyormuş,mutluluk ifadesiyle dolu olan yüzü yorgunmuş.Hizmetkâr şüphelenmiş.
O gece,karanlık çökmeden kısa bir süre önce hizmetkâr kıyıdaki bir kayanın ardına gizlenmiş ve beklemeye başlamış.Hem adadaki uzak ateşin yanışını görmüş,hem yüzücü suya girdiğinde çıkarttığı hafif şapırtıyı işitmiş.
Her şeyi iyice gözetlemiş hizmetkâr ve sabah krala gitmiş koşarak.
Korkunç derecede kızmış,kral Artaşes.Kral kızının aşık olmasına kızmış,ama kızının kendisiyle evlenmek isteyen güçlü krallardan birisine değil de,fakir bir azata aşık olmasına daha da çok kızmış.
Kral,hizmetkârlarına hızlı bir kayıkla kıyıda hazır beklemelerini emretmiş.Karanlık çökmeye başladığında,kralın adamları kayıkla adaya yüzmüşler.Yolun yarısını geçtiklerinde adada ateşin kızıl rengi parlamış ve kralın hizmetkârları aceleyle kayığa uzanmışlar.
Kıyıya çıktıklarında altın işlemeli kıyafetler giyinmiş ve kokular sürünmüş güzel Tamar'ı görmüşler.Rengarenk şapkasının altından omuzlarına akik gibi kara kıvırcık saçları dökülüyormuş.Genç kız kıyıya serilmiş halının üzerine oturmuş ardıç dallarıyla ateşi beslermiş.Tıpkı Van Gölü'nün karanlık suları gibi gülümseyen karanlık gözlerinde küçük ateşler yanıyormuş.
Davetsiz misafirleri görünce genç kız,korkuyla yerinden fırlamış ve çığlık atmış:
Sizler,babamın hizmetkârları!Öldürün beni!
Yalvarırım yeter ki söndürmeyin ateşi!
Kralın hizmetkârları seve seve hazırmışlar acımaya güzel kıza,ama Artaşes'in gazabından korkmuşlar.Kabaca yakalamışlar genç kızı ve ateşten uzağa,altın saraya götürmüşler.Ama daha önce kaba çizmeleriyle çiğneyerek ve tekmeleyerek ateşi nasıl söndürdüklerini göstermişler ona.
Koruyucuların kollarında çırpınarak acı acı ağlamış Tamar;ateşin ölümü sevgilisinin ölümü gibi görünmüş ona.
Öyle de olmuş.Delikanlı yolun ortasındaymış kendisine yol gösteren ışık söndüğünde ve karanlık sular,rûhunu soğuk ve korkuyla doldurarak onu derinliklerine çekmiş.Karşısında karanlık uzanıyormuş ve o karanlıkta nereye yüzeceğini bilmiyormuş.
Uzun süre su perilerinin karanlık güçleriyle mücadele etmiş.Gücü azalan yüzücünün kafası sudan dışarı çıktığı her seferde bakışları sessizce karanlıktaki kırmızı küçük ışığı aramış.Ama bulamamış ve yeniden rastgele yüzmüş,su perileri yolu kapatarak etrafını sarmışlar.Sonunda delikanlı güçten düşmüş.
-Ah,Tamar!diye fısıldamış,son kez sudan dışarı çıkarak.
-Neden korumadın aşkımızın ateşini?Kaderime bir savaşçıya yakışır gibi savaş alanına düşmek değil de,karanlık sularda kaybolup gitmek yazılmış olabilir mi?Ah,Tamar,bu ne kötü bir ölüm!böyle demek istemiş,ama başaramamış.Gücü yalnızca "Ah,Tamar!" diye bağırmaya yetmiş.
"Ah,Tamar!" diye yankılandı -rüzgâr perisi kacinin(5) sesiydi bu- ve suyun altından Van'a kadar ulaştı."Ah,Tamar!"
Kral,güzel Tamar'ın sonsuza dek saraya kapatılmasını emretti.Çözülmüş saçlarıyla başındaki siyah eşarbı çıkarmadan son günlerine kadar yaşamının acı ve utanç içersinde aşığına ağladı,Tamar.
Uzun yıllar geçti o zamandan bu zamana herkes anımsıyor bu acıklı aşk öyküsünü.
Van Gölü'ndeki bu ada o günden beri Ahtamar diye adlandırılıyor.
***
1-Nairi,Ermenilerin eskiden Ermenistan için kullandıkları bir ad.
2-Azat,Ermenice'deki bu sözcüğün konteks içersindeki anlamı özgür kişidir.
3-Arev,Ermenice "Güneş" anlamına gelir.
4-Lusin,Ermenice "Ay" demektir.
5-Kaci,hayaletler,rüzgâr ve fırtına perileri.
*Elena Chudinova&Roberta Hovhannesyan,"Ermenistan Efsaneleri"nden aktaran Birsen Karaca,Ermeni Edebiyâtı Seçkisi,Ankara:Kültür Bakanlığı Yayınları,2001,s.151-155.
Ermenistan Efsaneleri:Sönmeyen Ateş Hakkında Efsane
Sönmeyen Ateş Hakkında Efsane
Artık hatırlanmayan çok çok eski zamanlarda krallığı dağlar olan ak saçlı bir kral yaşarmış kendi şatosunda.Yüksekteymiş şatosu,bağlardan ve tarlalardan daha yukarıda.Duvarlarının oyuklarında kırağılar parlarmış.
Tek bir yüz yıl yaşamamış yeryüzünde güçlü kral,ama ihtiyarlık ona hakim değil gibiymiş.Hızlı hareket eden atları severmiş ve kılıç düellosunda rakibi yokmuş.Kralı üzen bir tek şey varmış çocukları yokmuş.Üç eşinden de daha çok yaşamış ama çocuksuz kalmış.
İşte,artık beyaz saçlarının arasında tek bir siyah tel bulmak mümkün değilken,sonuncu eşi bir kız doğurmuş kendisine.
Anlatılmaz derecede mutlu olmuş kral, küçük prenses pırıl pırıl bir ay gibi güzelmiş.Kral biricik çocuğunu hediyelere boğmuş.Denizaşırı ülkelerden hayvanlar ve kuşlar hediye etmiş küçük kızına eğlenmesi için,mekanını ender bulunan kumaşlarla döşemiş,ender bulunan özgün renkli kumaşlarla süslemiş güzelliğini.
Böyle büyümüş küçük prenses,reddedilmenin ne demek olduğunu bilmeksizin.Herkesin karşısında tirtir titrediği babası prensesin isteklerine boyun eğiyormuş.Küçük kız eğlenceyi de,süslenmeyi de seviyormuş,ama dünyada en çok ocaktaki ateşin dilini uzatarak nasıl oynaştığını seyretmeyi severmiş.Alevlerin içersinde bakışlarını ayırmanın olanaksız olduğu bir tablo görüyormuş sanki.Kız küçükken hizmetçilerin sürekli onu gözetlemesi gerekirmiş.Küçücük parmaklarıyla alevleri yakalamaya çalışırmış,yanarmış ve acı acı ağlarmış öncelikle de acıdan değil can sıkıntısından.
Küçük prenses kırmızı alevleri ve altın takıları,özgün renkli olanlardansa yakutları severmiş.
İşte zamanı gelmiş,kral da kendi ak saçlarının yüz yıl boyunca kızını mutlu etmeyeceği konusunda düşüncelere dalmaya başlamış.Küçük prenses gün be gün güzelleşiyormuş.Altın elma dalında böyle olgunlaşır.Çar,kızının yabancı bir evin eşiğine adım atma zamanının yaklaştığını hissederek günden güne karamsarlaşıyormuş.İçini rahatlatan bir tek şey,kızına koca olmaya en layık kişiyi seçme kararıymış.Prensese krallar ve prensler dünür göndermişler,ama gururlu ihtiyar tanınmış akrabalıklara imrenmiyormuş.O bilge birisiymiş ve en değerli kişinin her zaman en ünlü kişi olmadığını biliyormuş.Bu nedenle kral ülkenin dört bir köşesine kızıyla evlenecek damat adaylarını çağırmaları için haberciler gönderilmesini emretmiş.
Yakışıklı delikanlılar hızlı atlar üzerinde dağ başındaki şatoya koşmuşlar.Aralarında krallar da,prensler de,azatlar da varmış.
Onları karşılamaya kral ve genç prenses çıkmışlar,tıpkı parlak ayla,yağmur bulutu gibi.
-Bak,kızım,demiş kral ve başıyla işaret vermiş uşaklara.Üzerinde olgunlaşmış pembe bir elmanın bulunduğu altın tepsiyi uzatmışlar krala.
-Bu cesur süvariler buraya senin onuruna geldiler.Senin için vuruşacaklar,kazanana da sen elmayı kendi ellerinle vereceksin.Bu kişi de senin nişanlın olacak.
Bu sözlerle birlikte kral,tepsiden elmayı almış ve kızına uzatmış.
-Babam benim,diye cevap vermiş cesaretle prenses.
-Ben elmayı nişanlıma vermeye hazırım,ama gerçekten her zaman döğüşü en iyi mi kazanır?Kötü halkların iyileri boyunduruk altına aldıklarını ve alçakların müminleri öldürdüklerini bilmiyor muyuz sanki?
-Sen bilge bir kızsın evladım,diye cevap vermiş kral.
-Gerçekten de,iktidar her zaman adil olana düşmediği gibi,zafer de her zaman kahramana verilmez.O zaman kendin cevap ver,sana eş olmaya değer kişiyi nasıl bir ölçüyle ölçmek gerek?Yaptığı nasıl bir iş için cesur olan kişiyi sevebilirsin?
-Söyle,prenses,içimizden birisini niçin seveceksin?diye sormuşlar süvariler.
-Ben,bana sönmeyen ateş’i getirecek olanı sonsuza dek seveceğim!diye cevap vermiş genç kız.
-O nedir?Nerede aramak gerek onu?diye sormuşlar süvariler.
-Sönmeyen ateş su altında bırakılamaz.Onun beslenmeye gereksinimi yok,o çıplak bir taşın üzerinde bile yanabilir,diye cevap vermiş prenses.
-Sönmeyen ateş’in kimde olduğu benim için meçhul.Belki de onu kötü ruhlu ejderhalar bekliyor.Belki de,sönmeyen ateş’i ele geçirmeyi arzulayan cesur kişinin yolunda çok başlı devler çıkacak.Belki de,onu altın boynuzlu yılanlar kralı toprağın derinliklerinde saklıyor.Aramak için yola çıkın şanlı savaşçılar.Ben,içinizden elinde sönmeyen ateş’le gelecek olanı bekleyeceğim!
-Evet,böyle olacak,demiş kral.
-Evet,böyle olacak,diye cevap vermişler süvariler.
Hızlı atlarına binip,yayından fırlamış oklar misali,dünyanın her bir yanına fırlamışlar dörtnala.
Prenses,babasının dağ başındaki şatosunda yavuklusunu beklemek için kalmış.
Yakışıklı delikanlıların sönmeyen ateş’i aramak için dünyanın dört bir yanına dağılmalarından sonra bir yıl geçmiş.Kral ve prenses,şatonun tüm dağ yollarının göründüğü en yüksek tepesine çıkmışlar.
-Baba,sönmeyen ateş’le uzaktan dörtnala gelen bir atlı görüyor musun sen?demiş prenses.
-Benim omuzlarımda yatan bir yüz yıl değil,diye cevap vermiş kral.
-Gözlerim artık,öyle eskisi gibi keskin değil.Belki,onu uzaktan sen seçebilirsin,kızım.
Uzun uzun bakmış uzaklara prenses,kulede dikilerek.Sonunda hüzünlü hüzünlü şöyle demiş:
-Nerede onlar,sönmeyen ateş için yola düşen yakışıklı delikanlılar?Onu benim için hiç kimse bulamamış olabilir mi,baba?
-Kızım benim,onların yolunda çok başlı devler ve ejderhalar duracak.Bekle senin için seçilmiş olanı,görünecektir sana.
Süvariler yola düştükten sonra iki yıl geçmiş.Yeniden çıkmış prenses yüksek kuleye.Dört bir yana bakmış prenses yüksekten,ama hiçbir yerden sönmeyen ateş’le hızlı atının üstünde süvari gelmiyormuş.
-Baba,neden hiç kimse bana sönmeyen ateş’le gelmiyor?Aşk artık tehlikelere boyun eğdiremiyor olabilir mi?
-Üzülme,kızım,diye cevap vermiş kral.
-Sönmeyen ateş’e giden yol uzak.Belki de o,altın boynuzlu yılanlar kralı’nın yuvasına inecek.Bekle,nişanlını,aşıklar için engeller yoktur.
Süvariler yola düştükten sonra üç yıl geçmiş.Uzaklara bakarak,kafesteki kuş gibi fırlamış yüksek kuleye prenses.
-Neredesiniz siz,benim uğruma sönmeyen ateş için yola düşen yakışıklı ve güçlü kişiler?diye acı acı haykırmış.
-Güzelliğim soluyor koparılmış bir gül gibi!
Prenses,üzüntüden güçsüz düşerek babasının yanına inmiş.
-Söyle bana baba,sönmeyen ateş’i gören kişinin dönüş yolu var mıdır?diye sormuş.
Hiç cevap vermemiş kral,yalnızca büyük bir hüzünle kızına bakmış.
Prenses ağlamaya başlamış acı acı:
-Ey,yakışıklı delikanlılar,demiş gözyaşlarına boğularak.
-Eğer doğruysa hepinizin öldüğü,bir taş olmam en iyisi!
O dakikada taşlaşmış güzel vücudu prensesin.Taş olmuş saçları ve elleri,dudakları ve gözleri.
Çok sevdiği çocuğunun başına neler geldiğini görünce ihtiyar kral da taşlaşmış.Taş olmuş sakalı,taş olmuş güçlü omuzları ve acı içinde kızına uzanan güçlü elleri.
Ama taşlaşmış prensesin gözlerinden yaşları akmaya devam etmiş.Gözyaşları,eski şatoyu su basıncaya kadar akmış.Sonunda babayla kızın üzerini kristal su kaplamış.Sonra da şatoyu kuleleriyle birlikte yutmuş.
İşte orada,bir zamanlar kulenin olduğu yerde dağ başında tertemiz bir göl oluşmuş.O gündür bugündür gölün dibindeki çatıları,duvarları ve kuleleri görmek mümkünmüş.
Sönmeyen ateş’i ararken ölen cesur süvarilerin ruhları ise gece pervanelerine dönüşmüş.Karanlıkta yalnızca bir mum yakmak yeterli,çılgınlaşan pervaneler hemen ateşe doğru uçuşur.Ateşin etrafında döner döner ve yanarak içine düşer.
**Elena Chudinova,Roberta Hovanesyan,”Ermenistan Efsaneleri”nden aktaran Birsen Karaca,Ermeni Edebiyatı Seçkisi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara,2001,s.173-178.
saygılarımla
Artık hatırlanmayan çok çok eski zamanlarda krallığı dağlar olan ak saçlı bir kral yaşarmış kendi şatosunda.Yüksekteymiş şatosu,bağlardan ve tarlalardan daha yukarıda.Duvarlarının oyuklarında kırağılar parlarmış.
Tek bir yüz yıl yaşamamış yeryüzünde güçlü kral,ama ihtiyarlık ona hakim değil gibiymiş.Hızlı hareket eden atları severmiş ve kılıç düellosunda rakibi yokmuş.Kralı üzen bir tek şey varmış çocukları yokmuş.Üç eşinden de daha çok yaşamış ama çocuksuz kalmış.
İşte,artık beyaz saçlarının arasında tek bir siyah tel bulmak mümkün değilken,sonuncu eşi bir kız doğurmuş kendisine.
Anlatılmaz derecede mutlu olmuş kral, küçük prenses pırıl pırıl bir ay gibi güzelmiş.Kral biricik çocuğunu hediyelere boğmuş.Denizaşırı ülkelerden hayvanlar ve kuşlar hediye etmiş küçük kızına eğlenmesi için,mekanını ender bulunan kumaşlarla döşemiş,ender bulunan özgün renkli kumaşlarla süslemiş güzelliğini.
Böyle büyümüş küçük prenses,reddedilmenin ne demek olduğunu bilmeksizin.Herkesin karşısında tirtir titrediği babası prensesin isteklerine boyun eğiyormuş.Küçük kız eğlenceyi de,süslenmeyi de seviyormuş,ama dünyada en çok ocaktaki ateşin dilini uzatarak nasıl oynaştığını seyretmeyi severmiş.Alevlerin içersinde bakışlarını ayırmanın olanaksız olduğu bir tablo görüyormuş sanki.Kız küçükken hizmetçilerin sürekli onu gözetlemesi gerekirmiş.Küçücük parmaklarıyla alevleri yakalamaya çalışırmış,yanarmış ve acı acı ağlarmış öncelikle de acıdan değil can sıkıntısından.
Küçük prenses kırmızı alevleri ve altın takıları,özgün renkli olanlardansa yakutları severmiş.
İşte zamanı gelmiş,kral da kendi ak saçlarının yüz yıl boyunca kızını mutlu etmeyeceği konusunda düşüncelere dalmaya başlamış.Küçük prenses gün be gün güzelleşiyormuş.Altın elma dalında böyle olgunlaşır.Çar,kızının yabancı bir evin eşiğine adım atma zamanının yaklaştığını hissederek günden güne karamsarlaşıyormuş.İçini rahatlatan bir tek şey,kızına koca olmaya en layık kişiyi seçme kararıymış.Prensese krallar ve prensler dünür göndermişler,ama gururlu ihtiyar tanınmış akrabalıklara imrenmiyormuş.O bilge birisiymiş ve en değerli kişinin her zaman en ünlü kişi olmadığını biliyormuş.Bu nedenle kral ülkenin dört bir köşesine kızıyla evlenecek damat adaylarını çağırmaları için haberciler gönderilmesini emretmiş.
Yakışıklı delikanlılar hızlı atlar üzerinde dağ başındaki şatoya koşmuşlar.Aralarında krallar da,prensler de,azatlar da varmış.
Onları karşılamaya kral ve genç prenses çıkmışlar,tıpkı parlak ayla,yağmur bulutu gibi.
-Bak,kızım,demiş kral ve başıyla işaret vermiş uşaklara.Üzerinde olgunlaşmış pembe bir elmanın bulunduğu altın tepsiyi uzatmışlar krala.
-Bu cesur süvariler buraya senin onuruna geldiler.Senin için vuruşacaklar,kazanana da sen elmayı kendi ellerinle vereceksin.Bu kişi de senin nişanlın olacak.
Bu sözlerle birlikte kral,tepsiden elmayı almış ve kızına uzatmış.
-Babam benim,diye cevap vermiş cesaretle prenses.
-Ben elmayı nişanlıma vermeye hazırım,ama gerçekten her zaman döğüşü en iyi mi kazanır?Kötü halkların iyileri boyunduruk altına aldıklarını ve alçakların müminleri öldürdüklerini bilmiyor muyuz sanki?
-Sen bilge bir kızsın evladım,diye cevap vermiş kral.
-Gerçekten de,iktidar her zaman adil olana düşmediği gibi,zafer de her zaman kahramana verilmez.O zaman kendin cevap ver,sana eş olmaya değer kişiyi nasıl bir ölçüyle ölçmek gerek?Yaptığı nasıl bir iş için cesur olan kişiyi sevebilirsin?
-Söyle,prenses,içimizden birisini niçin seveceksin?diye sormuşlar süvariler.
-Ben,bana sönmeyen ateş’i getirecek olanı sonsuza dek seveceğim!diye cevap vermiş genç kız.
-O nedir?Nerede aramak gerek onu?diye sormuşlar süvariler.
-Sönmeyen ateş su altında bırakılamaz.Onun beslenmeye gereksinimi yok,o çıplak bir taşın üzerinde bile yanabilir,diye cevap vermiş prenses.
-Sönmeyen ateş’in kimde olduğu benim için meçhul.Belki de onu kötü ruhlu ejderhalar bekliyor.Belki de,sönmeyen ateş’i ele geçirmeyi arzulayan cesur kişinin yolunda çok başlı devler çıkacak.Belki de,onu altın boynuzlu yılanlar kralı toprağın derinliklerinde saklıyor.Aramak için yola çıkın şanlı savaşçılar.Ben,içinizden elinde sönmeyen ateş’le gelecek olanı bekleyeceğim!
-Evet,böyle olacak,demiş kral.
-Evet,böyle olacak,diye cevap vermişler süvariler.
Hızlı atlarına binip,yayından fırlamış oklar misali,dünyanın her bir yanına fırlamışlar dörtnala.
Prenses,babasının dağ başındaki şatosunda yavuklusunu beklemek için kalmış.
Yakışıklı delikanlıların sönmeyen ateş’i aramak için dünyanın dört bir yanına dağılmalarından sonra bir yıl geçmiş.Kral ve prenses,şatonun tüm dağ yollarının göründüğü en yüksek tepesine çıkmışlar.
-Baba,sönmeyen ateş’le uzaktan dörtnala gelen bir atlı görüyor musun sen?demiş prenses.
-Benim omuzlarımda yatan bir yüz yıl değil,diye cevap vermiş kral.
-Gözlerim artık,öyle eskisi gibi keskin değil.Belki,onu uzaktan sen seçebilirsin,kızım.
Uzun uzun bakmış uzaklara prenses,kulede dikilerek.Sonunda hüzünlü hüzünlü şöyle demiş:
-Nerede onlar,sönmeyen ateş için yola düşen yakışıklı delikanlılar?Onu benim için hiç kimse bulamamış olabilir mi,baba?
-Kızım benim,onların yolunda çok başlı devler ve ejderhalar duracak.Bekle senin için seçilmiş olanı,görünecektir sana.
Süvariler yola düştükten sonra iki yıl geçmiş.Yeniden çıkmış prenses yüksek kuleye.Dört bir yana bakmış prenses yüksekten,ama hiçbir yerden sönmeyen ateş’le hızlı atının üstünde süvari gelmiyormuş.
-Baba,neden hiç kimse bana sönmeyen ateş’le gelmiyor?Aşk artık tehlikelere boyun eğdiremiyor olabilir mi?
-Üzülme,kızım,diye cevap vermiş kral.
-Sönmeyen ateş’e giden yol uzak.Belki de o,altın boynuzlu yılanlar kralı’nın yuvasına inecek.Bekle,nişanlını,aşıklar için engeller yoktur.
Süvariler yola düştükten sonra üç yıl geçmiş.Uzaklara bakarak,kafesteki kuş gibi fırlamış yüksek kuleye prenses.
-Neredesiniz siz,benim uğruma sönmeyen ateş için yola düşen yakışıklı ve güçlü kişiler?diye acı acı haykırmış.
-Güzelliğim soluyor koparılmış bir gül gibi!
Prenses,üzüntüden güçsüz düşerek babasının yanına inmiş.
-Söyle bana baba,sönmeyen ateş’i gören kişinin dönüş yolu var mıdır?diye sormuş.
Hiç cevap vermemiş kral,yalnızca büyük bir hüzünle kızına bakmış.
Prenses ağlamaya başlamış acı acı:
-Ey,yakışıklı delikanlılar,demiş gözyaşlarına boğularak.
-Eğer doğruysa hepinizin öldüğü,bir taş olmam en iyisi!
O dakikada taşlaşmış güzel vücudu prensesin.Taş olmuş saçları ve elleri,dudakları ve gözleri.
Çok sevdiği çocuğunun başına neler geldiğini görünce ihtiyar kral da taşlaşmış.Taş olmuş sakalı,taş olmuş güçlü omuzları ve acı içinde kızına uzanan güçlü elleri.
Ama taşlaşmış prensesin gözlerinden yaşları akmaya devam etmiş.Gözyaşları,eski şatoyu su basıncaya kadar akmış.Sonunda babayla kızın üzerini kristal su kaplamış.Sonra da şatoyu kuleleriyle birlikte yutmuş.
İşte orada,bir zamanlar kulenin olduğu yerde dağ başında tertemiz bir göl oluşmuş.O gündür bugündür gölün dibindeki çatıları,duvarları ve kuleleri görmek mümkünmüş.
Sönmeyen ateş’i ararken ölen cesur süvarilerin ruhları ise gece pervanelerine dönüşmüş.Karanlıkta yalnızca bir mum yakmak yeterli,çılgınlaşan pervaneler hemen ateşe doğru uçuşur.Ateşin etrafında döner döner ve yanarak içine düşer.
**Elena Chudinova,Roberta Hovanesyan,”Ermenistan Efsaneleri”nden aktaran Birsen Karaca,Ermeni Edebiyatı Seçkisi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara,2001,s.173-178.
saygılarımla
Ermenistan Efsaneleri:Ermenistan'ın Hristiyanlığı Kabulüyle İlgili Efsane
Ermenistan Efsaneleri
Ermenistan'ın Hristiyanlığı Kabulüyle İlgili Efsane
Tıpkı diğer halklar gibi,Ermeniler de İsa’nın dini kendilerini aydınlatmadan önce gerçek olmayan tanrılara inanıyorlardı.
*Grigor Lusavoriç Ermenileri aydınlatmak için geldiği zaman,şeytanların esir aldığı pek çok kişi onu engellemeye çalıştı.Gerçeği bulmak için Grigor Lusavoriç’e giden insanları korkutuyor ve öldürüyorlardı.Ama Grigor,pek çok kişiyi eğitti ve Aragats dağının yamacında Parbi manastırını kurabildi.O zaman düşmanları çileden çıktılar ve mukaddesata karşı tahkiri düşünmeye başladılar.Bir keresinde,o zamanlar henüz küçük bir tapınak olan Parbi’de Grigor’un liturya icra ettiği sırada,kötü niyetli kimseler kuduz bir köpeği kapıdan içeri fırlattılar.Köpeğin hem kutsal kişiyi,hem de müritlerini ısıracağını ümit ediyorlardı.
-Eğer Tanrın güçlüyse,iyileştir bu köpeği! diye kahkahayla haykırdılar kutsal insana,kötü niyetli kişiler.
Grigor elini kaldırdı.Köpek titredi,köpüklerin çenesinden akması kesildi.Kan çanağı kesilmiş gözleri açıldı.Köpek,neşeyle havlayıp kiliseden sapasağlam koşarak çıkıp gitti.
Kutsal insan ve müritleri bir kez daha Tanrıya şükrettiler.Bundan sonra kuduz köpeklerin ısırdığı insanları Parbi’ye getirmeye başladılar ve hepsi de iyileşti.
Ama kötü niyetli kişiler sakinleşmemişlerdi ve Kral Tiridat’a Grigor’u ispiyonladılar.
-Onun Tanrısının yanında senin iktidarının hiçbir anlamı olmadığını söylüyor,diye fısıldadılar krala.
-İktidarımın onu Tanrısından vazgeçirtecek güçte olduğunu öğrenecek,diye alay ederek güldü kral ve Grigor’u yakalayıp saraya getirmelerini emretti.
-İşittim ki,sen sadık tebama beni değil,senin Tanrını saymalarını öğretiyormuşsun.Reddet onu,yoksa seni *hor-viraba –akrep ve yılanlarla dolu korkunç kuyuya- atmalarını emredeceğim! dedi Tiridat,kutsal insanı zincirlerle bağlayıp getirdiklerinde
-Bana ne istersen onu yap.Ben senden korkmuyorum,ama sen Tanrının gazabından korkacaksın! diye cevap verdi kutsal insan.
-Götürün,akrep ve yılanlar yesin şunu!Bu çukurda daha hiç kimse bir gün bir gece yaşamadı! diye bağırdı kral.
-Sen benim Tanrımı kızdırıyorsun,kral!Bak,o sana öyle bir şey yapar ki,günlerinin sonu geldiğinde yılanların ısırığı korkunç olmaz senin için,dedi kutsal insan.
Hiç kimse anlamadı bu sözleri.
Kralın hizmetlileri,Grigor’u korkunç çukura attılar ve daha kendileri saraya varmadan öleceğinden emin olarak uzaklaştılar.
Grigor’a inananlar dahil diğer insanlar da aynı şeyi düşünüyordu.Yalnızca fakir bir dul kadın Tanrının bu zalim ölüme izin vermeyeceğine inanıyordu ve ertesi gün yanına yiyecek alarak gizlice çukura geldi.Yılanların ve akreplerin kaynaştığı çukurun dibinde kutsal insanın canlı ve sapasağlam olduğunu gördü.O zaman dul kadın yiyeceği aşağıya sarkıttı.Böylece kadın bunu gizlice her gün yapmaya başladı.
Kralsa,sarayında eğlence düzenliyordu bu sırada.İşte tam eğlence esnasında korkunç bir şey oldu.Kralın vücudu başından ayağına dek sık kıllarla kaplandı.Dişleri büyümeye başladı ve uzun,kıvrık domuz dişlerine dönüştü,burnu ise uzadı biçimsiz bir domuz burnu oldu.Artık eğlence masasının başında oturan bir insan değil,vahşi bir yaban domuzuydu!Saray erkanı korku içinde sağa sola kaçıştı.
Ama kutsal insanın sözlerini hiç kimse hatırlamadı.Bu arada,yaban domuzunun yılan zehirinden etkilenmeyen yegane hayvan olduğu bilinen bir şeydir.En korkunç yılanın ısırığı yaban domuzuna zarar vermez.
Kralı yeniden insan haline döndürecek kişiye ne ödüller vadetmediler ki!Saraya büyücüler de,eczacılar da geldi.Ama tüm çabaları boşunaydı.
Onbeş yıl oturdu Grigor yılan çukurunda.
Onbeşinci yıl Tiridat’ın kızkardeşi kraliçe Hosrovoduht kahinlere özgü bir rüya gördü.Kraliçeye rüyasında akrep ve yılanlarla dolu bir çukurda canlı ve sapasağlam bir insanın acı çekmekte olduğu göründü ve kraliçe “Bu benim Tiridat’a cezamdır!Çünkü o Grigor’u yılanlara öldürtmek istedi,ben onu yılanlardan korkmayan bir hayvan yaptım.Yalnızca Grigor’un duası onu eski insan kılığına geri döndürebilir!” diyen korkunç bir ses işitti.
Kraliçe uyanır uyanmaz kardeşine koştu ve her şeyi anlattı.
Saray çalışanları yılanlarla dolu çukurun yolunu tuttular.Grigor’un canlı ve sapasağlam olduğunu onlar da gördüler.Kutsal insanı çukurdan çıkarttılar ve kötülüğü hatırlamaması,kral Tiridat’a yardım etmesi için yalvararak karşısında diz çöktüler.
Grigor kralın huzuruna çıktı ve kral için dua etti.
Tanrı onun duasını işitti ve Tiridat’ı insan kılığına döndürdü.
Çarın kalbi mutlulukla doldu ve Grigor’dan kendisini,ailesini ve de tüm krallığını kutsamasını rica etti.
Aras nehrinin kıyısında korkunç çukurun kazılı olduğu o yerde ise,bir kilise inşa ettiler.Kiliseye de Hor-Virab adını verdiler.
*Grigor Lusavoriç,Ermenistan’ı 301 yılında kutsayan ilk Katolikos’tur.
*Hor-virab,”kör kuyu” anlamına gelir.
**Elena Chudinova,Roberta Hovhannesyan,”Ermenistan Efsaneleri”nden aktaran Birsen Karaca,Ermeni Edebiyatı Seçkisi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara,2001,s.131-134.
saygılarımla
Ermenistan'ın Hristiyanlığı Kabulüyle İlgili Efsane
Tıpkı diğer halklar gibi,Ermeniler de İsa’nın dini kendilerini aydınlatmadan önce gerçek olmayan tanrılara inanıyorlardı.
*Grigor Lusavoriç Ermenileri aydınlatmak için geldiği zaman,şeytanların esir aldığı pek çok kişi onu engellemeye çalıştı.Gerçeği bulmak için Grigor Lusavoriç’e giden insanları korkutuyor ve öldürüyorlardı.Ama Grigor,pek çok kişiyi eğitti ve Aragats dağının yamacında Parbi manastırını kurabildi.O zaman düşmanları çileden çıktılar ve mukaddesata karşı tahkiri düşünmeye başladılar.Bir keresinde,o zamanlar henüz küçük bir tapınak olan Parbi’de Grigor’un liturya icra ettiği sırada,kötü niyetli kimseler kuduz bir köpeği kapıdan içeri fırlattılar.Köpeğin hem kutsal kişiyi,hem de müritlerini ısıracağını ümit ediyorlardı.
-Eğer Tanrın güçlüyse,iyileştir bu köpeği! diye kahkahayla haykırdılar kutsal insana,kötü niyetli kişiler.
Grigor elini kaldırdı.Köpek titredi,köpüklerin çenesinden akması kesildi.Kan çanağı kesilmiş gözleri açıldı.Köpek,neşeyle havlayıp kiliseden sapasağlam koşarak çıkıp gitti.
Kutsal insan ve müritleri bir kez daha Tanrıya şükrettiler.Bundan sonra kuduz köpeklerin ısırdığı insanları Parbi’ye getirmeye başladılar ve hepsi de iyileşti.
Ama kötü niyetli kişiler sakinleşmemişlerdi ve Kral Tiridat’a Grigor’u ispiyonladılar.
-Onun Tanrısının yanında senin iktidarının hiçbir anlamı olmadığını söylüyor,diye fısıldadılar krala.
-İktidarımın onu Tanrısından vazgeçirtecek güçte olduğunu öğrenecek,diye alay ederek güldü kral ve Grigor’u yakalayıp saraya getirmelerini emretti.
-İşittim ki,sen sadık tebama beni değil,senin Tanrını saymalarını öğretiyormuşsun.Reddet onu,yoksa seni *hor-viraba –akrep ve yılanlarla dolu korkunç kuyuya- atmalarını emredeceğim! dedi Tiridat,kutsal insanı zincirlerle bağlayıp getirdiklerinde
-Bana ne istersen onu yap.Ben senden korkmuyorum,ama sen Tanrının gazabından korkacaksın! diye cevap verdi kutsal insan.
-Götürün,akrep ve yılanlar yesin şunu!Bu çukurda daha hiç kimse bir gün bir gece yaşamadı! diye bağırdı kral.
-Sen benim Tanrımı kızdırıyorsun,kral!Bak,o sana öyle bir şey yapar ki,günlerinin sonu geldiğinde yılanların ısırığı korkunç olmaz senin için,dedi kutsal insan.
Hiç kimse anlamadı bu sözleri.
Kralın hizmetlileri,Grigor’u korkunç çukura attılar ve daha kendileri saraya varmadan öleceğinden emin olarak uzaklaştılar.
Grigor’a inananlar dahil diğer insanlar da aynı şeyi düşünüyordu.Yalnızca fakir bir dul kadın Tanrının bu zalim ölüme izin vermeyeceğine inanıyordu ve ertesi gün yanına yiyecek alarak gizlice çukura geldi.Yılanların ve akreplerin kaynaştığı çukurun dibinde kutsal insanın canlı ve sapasağlam olduğunu gördü.O zaman dul kadın yiyeceği aşağıya sarkıttı.Böylece kadın bunu gizlice her gün yapmaya başladı.
Kralsa,sarayında eğlence düzenliyordu bu sırada.İşte tam eğlence esnasında korkunç bir şey oldu.Kralın vücudu başından ayağına dek sık kıllarla kaplandı.Dişleri büyümeye başladı ve uzun,kıvrık domuz dişlerine dönüştü,burnu ise uzadı biçimsiz bir domuz burnu oldu.Artık eğlence masasının başında oturan bir insan değil,vahşi bir yaban domuzuydu!Saray erkanı korku içinde sağa sola kaçıştı.
Ama kutsal insanın sözlerini hiç kimse hatırlamadı.Bu arada,yaban domuzunun yılan zehirinden etkilenmeyen yegane hayvan olduğu bilinen bir şeydir.En korkunç yılanın ısırığı yaban domuzuna zarar vermez.
Kralı yeniden insan haline döndürecek kişiye ne ödüller vadetmediler ki!Saraya büyücüler de,eczacılar da geldi.Ama tüm çabaları boşunaydı.
Onbeş yıl oturdu Grigor yılan çukurunda.
Onbeşinci yıl Tiridat’ın kızkardeşi kraliçe Hosrovoduht kahinlere özgü bir rüya gördü.Kraliçeye rüyasında akrep ve yılanlarla dolu bir çukurda canlı ve sapasağlam bir insanın acı çekmekte olduğu göründü ve kraliçe “Bu benim Tiridat’a cezamdır!Çünkü o Grigor’u yılanlara öldürtmek istedi,ben onu yılanlardan korkmayan bir hayvan yaptım.Yalnızca Grigor’un duası onu eski insan kılığına geri döndürebilir!” diyen korkunç bir ses işitti.
Kraliçe uyanır uyanmaz kardeşine koştu ve her şeyi anlattı.
Saray çalışanları yılanlarla dolu çukurun yolunu tuttular.Grigor’un canlı ve sapasağlam olduğunu onlar da gördüler.Kutsal insanı çukurdan çıkarttılar ve kötülüğü hatırlamaması,kral Tiridat’a yardım etmesi için yalvararak karşısında diz çöktüler.
Grigor kralın huzuruna çıktı ve kral için dua etti.
Tanrı onun duasını işitti ve Tiridat’ı insan kılığına döndürdü.
Çarın kalbi mutlulukla doldu ve Grigor’dan kendisini,ailesini ve de tüm krallığını kutsamasını rica etti.
Aras nehrinin kıyısında korkunç çukurun kazılı olduğu o yerde ise,bir kilise inşa ettiler.Kiliseye de Hor-Virab adını verdiler.
*Grigor Lusavoriç,Ermenistan’ı 301 yılında kutsayan ilk Katolikos’tur.
*Hor-virab,”kör kuyu” anlamına gelir.
**Elena Chudinova,Roberta Hovhannesyan,”Ermenistan Efsaneleri”nden aktaran Birsen Karaca,Ermeni Edebiyatı Seçkisi,Kültür Bakanlığı Yayınları,Ankara,2001,s.131-134.
saygılarımla
Surp Giragos Ermeni Kilisesi



Surp Giragos Ermeni Kilisesi
Kilise'nin Yakın Geçmişi ve Tahrip Olma Süreci
Ermeniler yüzyıllardan beri Diyarbakır mozayiğinin önemli elemanlarından birisi olmuştur.Geçen yıllar boyunca şehir halkının bir parçası olarak,şehrin müslüman insanları ile kardeşçe yaşamışlar,devletlerine sadık olmuşlar,şehrin ekonomik,sosyal ve kültürel faaliyetlerine katılmışlar,kalıcı eserler bırakmışlardır.
19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başındaki savaşlar ve istenmeyen olaylar bu sosyal dengeyi bozmuş,neticesinde şehrin Ermeni nüfusu erimiş,eserleri yok olmaya başlamıştır.
Tarihi izlerin silinme sürecini Surp Giragos Kilisesi'nin harap olma hikayesi ile anlatmaya çalışalım.1915 yılından ağır darbe alarak çıkan kilise Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman subaylar tarafından karargah olarak kullanılmıştır.
Almanların şehri terketmelerinden sonra kiliseye el konulmuş ve bina Sümerbank’ın bez deposu olarak kullanılmaya başlanmıştır.
Pencere boşlukları taşlarla örülmüştür,kilise içindeki bütün değerler tahrip olmuştur.
Surp Giragos Kilisesi'nin Dünü
Kilisenin Tarihçesi
Ermeni mimari tarihinin önemli eserlerinden birisi olan Surp Giragos Kilisesi Ortadoğu’daki en büyük Ermeni kilisesidir.Bugünkü yarı yıkık ve harap haline rağmen Ermeni taş ustalığının zerafet ve haşmetini korumaktadır.
1515-1518 tarihinde Aziz Teadoes kilisesinin camiye dönüştürülmesi sonucunda kilisenin mezarlığı içerisinde görkemli bir taş yapı olarak inşa edilmiş ve metropolit bir kilise olmuştur.
Ermeni Patriği Bedros Vartabet tarafından 1722 yılında restore edilmiş daha sonra 1729 yılında Ermeni mimarlar Şahin,Saruhan ve Yarem tarafından daha da büyütülerek tekrar inşa edilmiştir.
10 Haziran 1881 yılındaki büyük yangında tamamen harap olmuşsa da 1883 yılında tekrar inşa edilmiştir.Bu tarihi bilgilere kilise duvarlarına yerleştirilen dokuz adet taş kitabelerden ulaşılmıştır.
Kilisenin soğan başlı ilk çan kulesi yıldırım çarpması sonucunda yıkılınca yerine Tavit Hızarcıyan adlı Ermeni taş ustası tarafından eskisinden daha görkemli,29 metre yüksekliğinde yenisi inşa edilmiştir.
Bu yeni kuleye meşhur Zilciyan'ların döktüğü çan takılmış en üstüne 3 metrelik 24 ayar altın haç yerleştirilmiş,ama maalesef 1914 yılında sadece çevredeki minarelerden daha yüksek olduğu için top ateşiyle yıkılmıştır.
Görüyorsunuz yapılanlar ortada!!!
En basitinden İstanbul'u ele alalım;
Radyoevini bilirsiniz orası aslında Ermeni kabristanlığıydı "ölülere saygısızlık etmiş oluruz" demediler ve üzerine bina inşa ettiler.
Taksim'deki Divan Oteli mesela orası da aslında Surp Purgıç Kilisesiydi alıp otel yaptılar.
Bütün bunlar da cumhuriyet döneminde oldu elbette.
Abdülhamid'in oradan da ittihatçıların antiErmeni siyaseti devam ettirildi açık bir devam politikası izlendi.
sanırım bu gidişle Dolmabahçe'yi ve Mimar Sinan'ın imzasını taşıyan camileri de yok edecekler malum hepsi Ermeni zekasının becerisinin ustalığının ürünleriydi.
saygılarımla
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)