23 Haziran 2022 Perşembe

Türküz haa,ona göre!/Yasemin Çongar*

Bir tür Türk'e çok dokunan şeyler var;benim anlayamadığım şeyler...

Geçen pazar,bizim evde Türkü,Amerikalısı,yarı öyle yarı böyle bir grup arkadaşla konuşup gülüşürken lâf bu şeylere geldi.


Şömine çıtır çıtır...Ellerimizde kahveler,tarçınlı sıcak şaraplar.Ufaklıklar,bahçede kar buz demeden yuvarlanıyorlar.Keyifli bir öğle vaktiydi yâni.Güle oynaya konuşup konuştuğunu unutuvermek için birebir.

Olmadı."Bir tür Türk" kurtçukları kafamda kımıl kımıl...

Anlayamadığım şeylerden biri,bir filmle ilgili.

Tom Hanks ile (konumuz gereği,bunu burada,altını çizerek mutlaka belirtmeliyim ki) "Rum kökenli" eşi Rita Wilson'ın yapımcılığını üstlendiği bir film bu.Küçük bütçesi,mütevâzı kadrosu ile hiç de kendisinden beklenmeyen çapta işler başardı:Amerika'da aylardır gösterimde;her gören pek bayılıyor;filmin devamının çekilmesi için hazırlıklar başladı bile.

Anlamışsınızdır;"My Big Fat Greek Wedding (Benim Büyük Şişko Rum Düğünüm)" filminden söz ediyorum.


Ben birkaç ay önce gördüm.Herkes gibi şurasında burasında kıkırdadım;çocukluğumdan aklıma takılmış bir enişte tabiri,bir anneanne kahkahası,bir Mustafa beyamca edâsı filan yakaladığım sahnelerde,herkesten biraz daha fazla kıkırdadım.

Basit bir film.Evin her yanına Yunan bayrakları asıp ön bahçesinde kuzu çeviren,Amerika'ya göçmüş ama göçerken de aklının yarısını eski memlekette bırakmış bir Rum ailesinin komiklikleri.Ancak kendisine gülebilenlerin yazıp oynayabileceği türden,onun ötesinde fazla derinliği olmayan,sıcak,uçucu bir film.Kafayı "cân düşmânı" Türklere takmış bir bunak nine de filmin komikliklerinden.

Anlayamadığım şeyler ise bu film ile,özel olarak da bunak ninenin Türk düşmânlığıyla ilgili olarak posta kutuma doluşan elektronik "meyiller"...

Aralarında,filmi,"Ah keşke görmez olaymış",bir görmüş ki,sonrasında geceler boyu ağlamış,"Bu çağda bu düşmânlık niyeymiş" türünden yazan ve hâlen Amerika'nın kaymak okullarında eğitim gören genç kızlarımız var..."Bakın Rum lobisi kendi propagandasını nasıl da içten içe yapıp Türk düşmânlığı yayıyor" diyebilen;işi gücü,evi barkı,hâli vakti yerinde,kellifelli Türk-Amerikalı beylerimiz var.Var da var.


Nasıl oluyor da oluyor,İngilizce bildiğine inandığım,"akıllı fikirli" olacağını düşündüğüm birileri çıkıp böyle basit bir filmi anlayamıyor,filmin ti'ye aldığı şeyleri Türklere hakaret sayıp ciddi ciddi rencide olabiliyor,öfkelenebiliyor,iki gözü iki çeşme ağlayabiliyor?

Nasıl bir tür Türklük bu?

Belki de,birkaç ay önce,Amerikan gazetelerindeki banka ilânlarında boy gösteren,sahibinin sevgilisi,harika köpekçiğin boynundaki tasmada "Turk" (İngilizcede özel bir isim ve aynı zamanda "Türk" anlamında) yazılı olmasının,Türk halkını rencide edeceğini ânında kavrayıveren,reklam sahibi şirkete hemen uyarı mektubu yazan ve bir güzel "özür" dileterek köpekçiğin kariyerine son verdirten atiklikteki,saygın bir Türk-Amerikalı hukûkçununkine paralel bir Türklük.

Oysa benim,galiba çok sayıda Türkün takdirini toplayan bu girişime de,kafam basmamıştı.Hattâ duyunca,pek bir "uzaylı" hissetmiştim kendimi.

Zirâ reklamları ilk gördüğümde,onlardan birine isim verme ayrıcalığını da tatmış bir karabaşsever olarak,"Turk" yazılı tasma bende tepki değil,sempati uyandırmıştı.İnsânın köpeğine ancak sevdiği,kendisine güzel şeyler çağrıştıran bir ismi vereceğindem emindim ya,hoşuma gitmişti."Vay siz nasıl bir köpeğe 'Türk' dersiniz k.poğulları" diye kabarmamıştım yâni.


Ha,bir de şu eşek meselesi var...


Daha önce de onlardan bahsetmiştim:ABD'nde,Demokratik Parti'nin simgesi eşek ile Cumhuriyetçi Parti'nin simgesi fil;kartona,tutkala,plastiğe bürünüp aylar boyu,rengarenk ve hepsi apayrı kişilikte heykelcikler hâlinde Washington'un dört yanını mesken tuttu.Büyükelçiliklerin olduğu,adı üstünde "Embassy Row" mahallesine de pek yayıldılar.Meselâ,Britanya Büyükelçiliği acar davranıp kapısının bir yanına fil,bir yanına eşek koydurttu ki iki partiye eşit mesafesini cümle âlem anlasın.

Ama,Allah akıl fikir versin,Washington Belediyesi bizim Türk Büyükelçiliği'nin önüne eşeğin birini getirip dikmesin mi?

Vay eşekler vay!

Neyse ki sonra anladılar hatalarını,eşeği karşı kaldırıma taşıyıp yerine kanatlı bir fil koydular ve pazar günü bize bu işi kıkır kıkır anlatan Türk-Amerikalı arkadaşımıza göre,bir tür Türkler de,rahat bir nefes aldı.

Doğrusu,gülüştük epey.Ne dersiniz,acaba damarımızı kesseler kırmızı beyaz akmayacak mı bizim?..

*Yasemin Çongar,Türküz haa,ona göre!,Milliyet Pazar,15 Aralık 2002,s.11.

https://www.milliyet.com.tr/pazar/turkuz-haa-ona-gore-5195220

21 Haziran 2022 Salı

Aklını soğanla yiyenler/Emre Aköz*

Herhangi bir konuyu,Türklerle tartışmak mümkün değildir.Çünkü analitik bir zihinleri yoktur.

Nesnel olmaları mümkün değildir.

İşin içine mutlaka zevkleri,duyguları,yerel kültürü katarlar.

Geçenlerde hararetle tartışılan "menemen yemeği soğanlı mı olur,soğansız mı?" olayında tam da buna şâhit olduk.Tartışma geldi "ben böyle severim"e dayandı.

Hâlbuki sevmek-sevmemek ayrı bir konu.Zevk meselesi.Peki olayın özü nedir?

Önünüze gelen yemeğe,menemen demeniz için,yumurta,domates,yeşilbiber ve yağ ile yapılmış olması yeterlidir.

"Efendim menemen soğanlı olur" iddiası saçmalıktır.Çünkü soğanlı da olur,peynirli veya sucuklu da olur.Ancak yemeğin temeli,esası,"olmazsa olmaz şekli" yukarıda anlattığım gibidir.Diğerleri çeşitlemedir.Yöre kültürüne veya zevke dayanır.Soğan,menemenin ayrılmaz parçası değildir.

Benim tercihim,eğer kahvaltıda yiyeceksem,menemeni soğansız yapmaktır.Erken kalkarım,sabahın köründe soğan yemek istemem.

Ama pastırmalı veya sucuklu olabilir.

Buna karşılık öğle yemeğinde soğanlı menemene bayılırım.Gâyet lezzetli olur.Denememiş olanlara tavsiye ederim.Ancak bunlar benim tercihimdir,zevkimdir.

Doğrusunun bu olduğunu asla iddia etmem.

Özetleyelim:

Menemenin esası,olmazsa olmazı soğansızdır.Tabiî aynı zamanda pastırmasızdır veya peynirsizdir.

Siz damak tadınıza göre,soğan veya başka malzemeler katabilirsiniz.

Hepsi pek lezzetlidir.

Not 1:Arşivde Osmanlı belgelerini okuyarak ciddi yemek târihi yazan çok az târihçimiz var.Menemen yemeğinin izini sürseler ne güzel olur.

Böylece öğrenebiliriz:Menemenin adı Menemen kasabasından mı geliyor?Köken olarak Rum yemeği mi? (Selanik'te Menemeni semti var meselâ.) Yoksa kelimenin aslı,bazılarının iddia ettiği gibi "melemen" mi?

Not 2:Kimine göre menemen köylü yemeğidir,dolayısıyla soğanlıdır.

Bu iddia doğru olamaz.Çünkü domatesin anavatanı Amerika...Önce Avrupa'ya ve 1700'lü yıllarda Osmanlı'ya geldi.Dolayısıyla Avrupa ile ilişkileri daha fazla olan Levantenlerin ve Rumların,dolayısıyla şehirlilerin yemeği olma ihtimâli çok daha yüksek.Bunların hepsi araştırmaya değer konulardır.

Not 3:Kültür Bakanlığı açıklama yaptı;yöresel yemek kültürlerine bakarak,"Soğanlı da olur,soğansız da" dedi.Kardeşim,onu biz de biliyoruz.

Sen kökenini saptayabiliyor musun;ondan haber ver...

*Emre Aköz,Aklını soğanla yiyenler,Sabah,8 Eylül 2018.

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/cumartesi/akoz/2018/09/08/aklini-soganla-yiyenler

2 Haziran 2022 Perşembe

Bebek'teki sapık,Türk çıkmayaydı iyiydi.../Melih Altınok*

Dün [31 Mayıs 2022] Bebek Sahili'nde bir adam ve kadın güpegündüz s.ks yaparken kaydedilmişlerdi.

Görüntüleri elden ele yayan "yurttan sesler korosu" çok emindi...Ya Suriyeliydi bunlar ya da Afgan.

Yabancılar gelmeden önce Taksim'e kravatsız çıkmayan,trafikte centilmen,sokakta beyefendi,mutfakta aşçı Türk erkeği olacak değildi ya bu ayı!

Derken Emniyet bu kişileri yakaladıklarını açıklamasın mı?

Ne yazık ki sapık adam Türk'tü.

"Özgür K." isimli biri...Birkaç ay önce Bodrum'da da benzer bir sebepten gözaltına alınmış...Çocuk istismârından polise mukavemete kadar 21 ayrı suçtan sabıkası olan bir kriminal.

Kadının ismi ise aynı suçlardan sabıkalı "Carmen Maria T."

Peki sonra ne oldu?

Bu yalanı adıyla sanıyla yayan,turizm sezonu öncesi ülkedeki turistler de dâhil yabancıları,özellikle de "esmer" olanlarını hedef gösterenler "bir kuru pardon" dediler mi?

Deseler ne olacak?

Hayat pahalılığından,muhalefetin pompaladığı umutsuzluktan bunalan,"düşmânını" arayan kitlelere "ya tutarsa" diye çaldıkları yabancı düşmânlığı mayası tutuyor...

Çünkü her gün yalan banyosu yaptırılan insâncıklar artık doğrusuna yanlışına aldırmadan kendisini tatmin edeni "satın alıyor".

Sonra da Rize'de,Ümit Özdağ'ın tehcir vaadiyle kurduğu partisinin bir sempatizanı,silâhla biri Afgan işçiyi öldürüyor,ikisini yaralıyor...

Antep'te 70 yaşında,engelli bir kadın,f.huşa teşvik de dâhil dokuz ayrı suçtan kaydı bulunan bir insânsı tarafından "Suriyeli bir çocuk hırsızı sanılarak" tekme tokat dövülüyor...Diğerleri de kameraya alıyor.

Farkındayım,liberalinden solcusuna özgürlükçülükten herkesin sınıfta kaldığı pandemide olduğu gibi sığınmacılar meselesinde de popülist dalga çok güçlü.Ciddi ciddi "tehcir" teklif edenlere "sağduyu" diyen bile linç ediliyor.

Ama şimdi değilse ne zaman?

Siyâset ve medya çözüme değil kaosa çıkacak bu tehlikeli gidişata karşı "ilkesel" tavır almalı.

Târih affetmez.

(...)

*Melih Altınok,Bebek'teki sapık,Türk çıkmayaydı iyiydi...,Sabah,1 Haziran 2022.

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/melihaltinok/2022/06/01/bebekteki-sapik-turk-cikmayaydi-iyiydi

24 Mayıs 2022 Salı

"Türkler ölü eşek gibi kokuyor!"/Cengiz Semercioğlu*

Buyurun size kızacağınız bir haber daha;Dünyâ Basketbol Şampiyonası için İstanbul'da bulunan Amerika Millî Takımı'nın on numarası Danny Granger Twitter'daki hesabına "Turks are smelling as dead donkey (Türkler ölü eşek gibi kokuyor)" yazdı.

Gelen tepkiler üzerine Granger bu mesajı hemen sildi,ardından da Türkiye'yi çok sevdiğine dair mesajlar yazdı.

Eminim Türkiye'yi çok sevdiğini inanarak söylemiştir.


Yine adım gibi eminim mesajını geri çekmiş olsa da,bizim ölü eşek gibi koktuğumuza inancı değişmemiştir.


Hâtırlarsınız,Haziran [2010] sonunda İnönü Stadı'nda konser veren Alice in Chains grubu da internette benzer izlenimler yazmıştı hakkımızda.


Leş gibi ter koktuğumuzu,asansörde kötü koku yüzünden kusmak üzere olduklarını söylemişlerdi.


Gördükleri tepki üzerine de Türkiye'yi ne kadar çok sevdiklerini anlatmaya başlamışlardı.


Tamam bunlara tepki gösterelim,hakkımızda yazdıkları hakarete varan yorumları sildirelim sildirmesine de,biraz da kendimizi yenilemeye ne dersiniz...

Evimize her misâfirliğe gelen ne kadar kötü koktuğumuzu söylüyor ama biz gidip yıkanmak,deodorant kullanmak yerine misâfire kızıyoruz.

Dikkatinizi çekerim ABD Basketbol Millî Takımı,Alice in Chains gibi gruplar İstanbul'a gelip üç yıldızlı otelde de kalmıyorlar.


Kaldıkları yerler ultra lüks oteller,gezdikleri yerler de salı pazarı değil.


İstanbul'da bu kadar steril yaşamalarına rağmen ter kokumuzdan bu kadar rahatsız olduklarına göre halkın arasına karışsalar neler yazacaklar kimbilir...


"Türkler ölü eşek gibi kokuyor" lâfı ağır olmasına ağır ama bizim kötü kokumuzun da hafif olmadığı bir gerçek artık.


Bunu kabullenerek ve yıkanarak başlayabiliriz işe!..

*Cengiz Semercioğlu,"Türkler ölü eşek gibi kokuyor!",Hürriyet,2 Eylül 2010.

https://www.hurriyet.com.tr/turkler-olu-esek-gibi-kokuyor-15689700

22 Nisan 2022 Cuma

Solaris'in vicdânı:Tarkovsky ve Ermeni Soykırımı/Gözde Yılmaz*

Görünen odur ki Tarkovsky burada,fâillerce Ermeni Soykırımı tanıklığından kaçıldığını ve muhâtap bulunamadığını,Guibariane'in intihârı ve sözleri üzerinden göstermektedir.

1972 yılında Rus film yönetmeni,yazar ve aktör Andrei Arsenyevich Tarkovsky,Ermenistan Yeravan'da bulunan Tsitsernakaberd Ermeni Soykırımı Anıtı'nı ziyâret eder.Aynı yıl,Tarkovsky'nin yönetmenliğini ve senaristliğini üstlenip Stanisław Lem'in eserinden uyarlayarak çektiği ve kendi ifâdesi ile bilim-düşlem olarak addedebileceğimiz "Solaris" filmi yayınlanır.Okyanuslarla kaplı bir gezegenin yörüngesinde bulunan ve burayı araştıran Solaris adlı uzay istasyonu,aslında vicdânî yüzleşmelerin yaşandığı bir iç dünyâdır.

Travmaların hâtırlandığı ve muhâtap alınanların vücut bulduğu bu istasyonda okyanusun çağırdıkları,askıda kalmış ve acı çeken imgelemlerdir.Bir düşünen mâdde olarak okyanus,eylemleri ahlâkî olarak sorgulamaya,merhamet göstermeye,birlikte acı çekmeye,utanmaya,kolektif sorumluluğa davet eder.

Hem kişinin kendi eylemlerine hem de toplumun oluş hâllerine,yok sayıp var ettiklerine tanıklık eden vicdân,Solaris'te vücut bulur.Ahlâk anlayışı Tarkovsky'de,toplumsal sorumlulukla paralel bir çizgidedir.Solaris'te hayat bulan tüm bu düşünsel temeller üzerine Tarkovsky,Guibariane adlı Ermeni fizyoloğu karşımıza çıkarır (Stanisław Lem'in eserinde Ermeni bir fizyolog ve aşağıda bahsi geçecek olan nesneler yoktur;bunlar tamamen Tarkovsky'nin eklemeleridir.) Solaris'te uzun süredir incelemeler yapan Guibariane,intihâr eder.

Derin depresyon hâlinde olan Guibariane'nin Solaris'teki odasında,Guibariane'in özlemleri ile ortaya çıkan nesneler varolmuştur.Zirâ bu istasyonda,yüzleşmek adına çağrılan her şey vücut bulabilmekte ve başkaları tarafından da görülebilmektedir.Peki fizyolog Guibariane neden intihâr etmiştir?İntihâr öncesi kayda aldığı videosunda Guibariane,kimsenin onu anlayıp yardım edemeyeceğini,bir muhâtap bulamadığını,ancak kendi kendinin yargıcı ve vicdânı olabileceğini ifâde eder.Guibariane,diasporada acı çeken,travmaları ile ortada bırakılan bir rûhtur.

Görünen odur ki Tarkovsky burada,fâillerce Ermeni Soykırımı tanıklığından kaçıldığını ve muhâtap bulunamadığını,Guibariane'in intihârı ve sözleri üzerinden göstermektedir.Tarkovsky,Guibariane karakterinin kendini öldürmesi ile aslında,zamanın "ben"in varlığına bağlı bir koşul olarak,varlık ve varlık koşulları arasındaki travmatik bağ sonucu,kişisel zamanın mühürlendiğini anlatır.İlginçtir ki Stanisław Lem'in Solaris kitâbındaki Guibariane karakteri,siyâhî erotik bir kadın ile alâkalı fanteziler geliştiren biridir ve hattâ Zizek,Guibariane karakterini,annesine karşı fantastik ilkel eğilimleri olduğundan dolayı utancından intihâr eden biri olarak yorumlar (Žižek,1999.)

Tarkovsky,kullandığı nesneler ve Guibariane'in söylemleri ile Lem'in Guibariane'in karakterini farklı bir noktaya evirmiştir.Bu,Tarkovsky'nin sanata karşı bakışı ile çokça bağlantılıdır.Tarkovsky'e göre,geçmiş ve geleceğe sayısız iplerle bağlı,kendi yazgısını dünyânın ve insânlığın yazgısı ile birleştiren,hayatın genel akışına karşı sorumlulukları olan insân,suçluluk bilinci ve toplumsal sorumluluğu olması gereken bir varlıktır (Tarkovsky,2008.) Solaris filmi ile de Tarkovsky'nin,Guibariane ve diğer karakterler üzerinden bizlere gösterdiği tam da budur;insânlık,kurtuluşunu utancında bulacaktır...

Kaynakça

-Solaris (1972) Andrey Arsenyevich Tarkovsky tarafından yönetilen ve senaryosu Fridrikh Naumovich Gorenshtein ile yazılan film.
-Andrey Arsenyevich Tarkovsky,"Mühürlenmiş Zaman",İstanbul:Agora Kitaplığı,2008.
-Slavoj Žižek,"The Thing from Inner Space:On Tarkovsky",Angelaki:Journal of the Theoretical Humanities,1999.

*Gözde Yılmaz,Solaris'in vicdânı:Tarkovsky ve Ermeni Soykırımı,Agos,13 Nisan 2020.

https://www.agos.com.tr/tr/yazi/23902/solaris-in-vicdani-tarkovski-ve-ermeni-soykirimi

12 Nisan 2022 Salı

Söyle Margos kimsin sen?/Jaklin Çelik*

Şimdi bu satırları yazarken aklıma Diyarbakır'ın son Ermenisi,2014 yılında kaybettiğimiz Bayzar Eken geldi.Suriçi'nde yürürken bir elinde bir sıtıl yoğurt,diğer eliyle evleri işaret ediyordu,çökmüş omuzları,birkaç yıla iki büklüm olacak direnen bedeniyle.O evlerde bir zamanlar kimlerin oturduğunu isim isim terennüm ediyordu.O zaman da aynı şeyi düşünmüştüm.İnsân,insânlarını kaybettiği bir yerde yaşamaya nasıl dayanır?

Mıgırdiç Margosyan 1915 sonrası kendi içine hapsedilmiş bir toplumun taşradan çıkan en güçlü seslerinden biriydi.Son yüzyıl içerisinde sadece soy değil bir kültür kırımının yıkıntısı üzerinde geçiyordu tüm yazdıkları.İlk eseri "Gâvur Mahallesi"nde bu sesi çok güçlü bir şekilde duyarız.Daha sonra yazdıklarında da o ses varlığını sürdürür.O harâbede her bir yana saçılmış taşların kenarlarındaki yaban otlarının gerisine saklanmış insânların gündelik küçük hikâyelerine odaklanır.Olaylar aracılığıyla görünür olanın ardındaki görünmeyen sesin izini sürer.Devraldığı mirâs öyle hafife alınır türden değildir.Yazdıkları kendi biyografisi etrâfında şekillenir gibi gözükse de tüm bir coğrafyanın,dünyânın dört bir yanına dağılmış,Türkiye'nin herhangi bir şehrinden kopmuş/koparılmış insânların geçmişini,parmak uçlarıyla yoklayarak/hissederek okumaya çalışır.Onun yazdıklarında herkesin kendi hikâyesinden bir parçayla karşılaşmasının sebebi budur.Üstelik o iz,Diyarbakır'dan kalanlarla sınırlı değildir.Dünyânın her karış toprağında,ayak izlerini,yaşamlarını,son nefeslerini,kemiklerini,atalarını,doğurduklarını bırakmışların izini sürer içten içe.İç çekişlerin indiği derinlikte buluşturur,kavuşturur herkesi.O buluşma,kavuşma yeri ele avuca gelmeyen,görünmez bir toprak parçasıdır.O toprağın dünyânın neresinde olduğunun hiçbir önemi yoktur.Hikâyelerinin ulaştığı her bir okura kendi âidiyetinin gurbet sofralarını kurdurur Margosyan.Mesâfeler önemini yitirir.

"Yüz yıldır anlatıyoruz"

Mizâha sarmalasa da yalnızların ve kendi iç burkucu yalnız bırakılmışlığının hikâyesini anlatır...Yurtdışında katıldığımız bir etkinlikte izleyicilerden biri konuşmasının bir yerinde "Anlatın ki öğrenelim" deyince,"Yüz yıldır anlatıyoruz,biz anlatınca kimse bizi dinlemiyor," demişti Margosyan.Haksız değildi bu serzenişinde.Çünkü 2000'li yılların başında her türlü zorluğa rağmen konuşulmaya başlanmıştı Ermeni meselesi.1915 bir ülkeydi ve o ülkeye turistik seyahatler başlamıştı.Kimi günâh çıkarıyor,kimi,Ermeni nenelerinden,ailelerine Müslümanlıkla kutsanarak verilmiş hediyeler ya da emânetler gibi bahsediyor,kimileri ise kinini nefretini kusuyordu bu seyahat boyunca.Bunu yapanların büyük çoğunluğu sözümona yüzleştiği insânların hâlet-i rûhiyesini,zamanında devşirilen neneninki gibi içinde bulunduğu zamana uyarlıyordu.Geniş toplumun bahsettiği "İçimizdeki Ermeni" ancak içindeki Ermeni'ye içinin elverdiği ölçüde,kendi havsalasının sınırları dâhilinde konuşma izni veriyordu.O da bu durumdan haklı olarak,hepimiz kadar şikâyetçiydi.Ama birçoğumuzdan fazla deneyimlemişti bu toplumu,kendi çekirdek toplumunun içine sıkıştığı geniş toplumları...O,hakikatin,hak ve adâlet arayışında her defasında nasıl aşındığını görüyordu.Ve "Anlat,size ne yapıldı?" sorusunun cevâbıyla karşılaşanlar hakikatin ürkütücü yüzüne tahammül etmekte zorlanıyorlardı.Orada da imdada nostalji yetişiyordu.Çünkü o denli sert bir hakikati yumuşatmanın yegâne yoluydu onu nostaljiyle kundaklamak.Ancak böylesi bir kalkanla kuşanarak hakikatin yakıcılığından koruyabilirdik kendimizi.Hele bir aşınsındı hakikat,sonrasına bakardık...

Sahi Margos nereli?

Margosyan'ın vefâtından sonra,şu birkaç gün içerisinde medyada yer alan başlıklar yüzyılın etkisiyle sersemlemiş zihnin hâl-i pürmelâlini de ortaya koyuyor.Bu sersem zihnin ilk perdesi içimizdeki Ermeni'nin kapsadığı yerde ne yaptığımızla ilgili.Margosyan iki dilde ürün vermiş bir yazar.Ermenice ve Türkçe.Ermenice yazdıklarını yekten Ermeni edebiyâtı içinde konumlandırıyoruz,peki Türkçe yazdıklarını nereye yerleştireceğiz?Ölümünden sonra atılan başlıklar bu perdenin notaları.Türk edebiyâtına Ermeni bir yazarı dâhil etmek çetrefilli bir mevzu.Türkiye edebiyâtı demek başlı başına sorun.O notaların söylediği türkü,âidiyetin sadece coğrafyayla ilgili bir sorun olmadığını çığırıyor âdetâ.Bir yandan çok-kültürlülük güzellemeleri yaparken,diğer yandan kendisi gibi olmayanı yanında yöresinde eşiti olarak görme tahammülsüzlüğü yaratıyor âidiyet sorununu.

Son 25 yılda onunla çeşitli etkinliklerde yan yana gelme şansım oldu:İstanbul,Diyarbakır,Frankfurt ve Yerevan.Gözlerindeki hüzün bütün şehirlerde aynıydı.Diyarbakır'da biraz daha fazla.Bir etkinlik sonrası Xançepek sokaklarında yanında İstanbul'dan gelmiş bir-iki dostla ağır adımlarla yürüyordu.Baktığı evlerde epey bir zamandır yeni yaşamlar kurulmuş,yeni sesler yankılanıyordu.Evler onun için gözlerini ve ağızlarını kaybetmişlerdi.Yıllardır her gelişinde bu sokaklarda aynı arayışla geziyordu.Kapı eşiklerinden,pencere pervâzlarından,toprak damlardan,bazalt taşlardan,"şakşako"sunu kaybetmiş kapılardan onu içerilere,daha derinlere buyur eden bir ses arıyordu.O yürürken etrâfında sesler onu ilk kez gelmişçesine "Hoşgeldin Mıgırdiç Hocam,başımız,gözümüz üstüne," sesleriyle ağırlıyorlardı.O ise "Başınız,gözünüz sağolsun," dercesine gözlerini yere düşürürken başını hafiften yana eğiyordu.Dar sokaklardan içerilere, ayaklarının altında incinecek bir kalp varmışçasına ağır adımlarla yürümeye devam ediyordu.Adımları vardı ama ayakları gözükmüyordu.

Şimdi bu satırları yazarken aklıma Diyarbakır'ın son Ermenisi,2014 yılında kaybettiğimiz Bayzar Eken geldi.Suriçi'nde yürürken bir elinde bir sıtıl yoğurt,diğer eliyle evleri işaret ediyordu,çökmüş omuzları,birkaç yıla iki büklüm olacak direnen bedeniyle.O evlerde bir zamanlar kimlerin oturduğunu isim isim terennüm ediyordu.O zaman da aynı şeyi düşünmüştüm.İnsân,insânlarını kaybettiği bir yerde yaşamaya nasıl dayanır?Bayzar Eken toprağını terketmediği için dayanıyordu.Mıgırdiç Margosyan ise yazarak.Isrârla yazıyordu ve o kalp atışının sesinin geldiği yere buyur ediyordu hepimizi.

Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde kuzenim Zakar Dikme Amerika'dan aradı."Bir ricam olacak senden," dedi, üzgün bir sesle...Derin bir nefes aldı.Sesini toparladı ve "Benim yerime bir avuç toprak atar mısın mezârına?" Sustuk karşılıklı.Mıgırdiç Margosyan'ın bizi buyur ettiği o kalp atışının sesiydi aramıza girip sessizliğimizi mühürleyen.Öyle ya ses ışıktan,dil etten,kalp topraktandır...

Mıgırdiç Margosyan Türkiye edebiyâtında taşranın sesini temsil eden önemli mihenk taşlarından biri.Ermeni edebî kültürü açısından bakıldığında ise 1915 öncesi zenginliğin yerinde açılan büyük boşluğa tek başına maya çalan bir emekçi,duruşuyla göz dolduran bir yazar.Kendisinden sonra gelecek nesillere bıraktığı en kıymetli mirâs ise,ömrünü vakfettiği hikâyelerdeki kalp atışı!..

*Jaklin Çelik,Söyle Margos kimsin sen?,Agos,10 Nisan 2022.

https://www.agos.com.tr/tr/yazi/26945/soyle-margos-kimsin-sen?

11 Nisan 2022 Pazartesi

Türkiye'de ırkçılığın binbir yüzü/Ayşe Günaysu*

Ben bu yazımda İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon'umuzun bakış açısından yola çıkarak gözlemlediğim,Türkiye aydınlarının büyük bir bölümünün ülkedeki ırkçılığı besleyen ana damar olan Ermeni soykırımının inkârıyla mücadeleyi geriye çeken söylem ve eylemlerini bir aktivist gözüyle eleştirmek istiyorum.Bunun için de durumu en iyi temsil ettiğini düşündüğüm örnek vakaları ele alacağım.

Irkçılıkla mücadelede İHD İstanbul Şubesi Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon deneyimi

"Özel mülkiyete karşı olan biz solcular,zamanında gecekondu sahibi olmak isteyenleri canla başla desteklemiştik;halen de bunun için çalışanlarımız var.Azınlık vakıflarına ait mallar özel mülk bile olmadıkları halde,bunları gündeme getirdiğimizde yalnız kalıyoruz.Biz dediğim kim?Mesela İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Azınlık Hakları İzleme Komisyonu."(1)

Yelda'nın (soyadını kullanmazdı,şimdilerde Yelda Özcan) bu yazısı 8.6.1996'da yani 25 yıl önce ÖDP çevresinin çıkardığı Söz dergisinin "Azalırken" başlıklı sayfasında yayımlanmıştı."Azınlık Vakıf Malları" konusu yıllar sonra Türkiye'nin AB aday adaylığı gündeme gelinceye ve "Azınlık Hakları" başlığı altında AB fonları Türkiye'ye akmaya başlayıncaya kadar muhaliflerin gündemine hiç girmedi.

Yelda sonradan bu yazılarını yukarıdaki alıntının dipnotunda bilgisini verdiğim Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık kitabında toplayacaktı.Yelda'nın aynı yazısından devam edelim:

"...HABITAT II Alternatif Forum kapsamında düzenlediği bir çalışma grubunda o gün konu başlığımız Azınlık Vakıfları idi.(...) Av. Diran Bakar ve Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı Başkanı Kirkor Ağabaloğlu mevcut ve geçmişteki durumu örneklerle anlattılar.Konuyla ilgili bildik arkadaşlar ve biz komisyon üyeleri dışında başka yerlerden tanıdığımız yeni yüzler vardı.Komisyon üyeleri olarak çok yakından tanıdığımız 'azınlıklar'dan konuşmacılarımızın olduğu toplantılarda,konuşmacıya sorduğu sorular,verdiği hesap sorucu,suçlayıcı akıllarla,bize sıkıntıdan,utançtan terler döktüren bir bakışın temsilcileri 'yeni' yüzler.(...) 'Mülklerden bahsetmeyi kesip de artık meselenin sosyal-siyasal yönüne gelelim' diye konuşmacının önüne not gönderen mi istersiniz,'burada hep mülkiyet konuşuluyor,biz kalkmak zorundayız' deyip çalışma grubunu terk eden mi istersiniz...Malum görüşün temsilcilerinin davranışları..."(2)

Yelda'nın bahsettiği "yeni yüzler","malum görüşün temsilcileri",İHD'deki sosyalist arkadaşlarımızdı."Yeni yüz" diye bahsetmesinin nedeni bizim etkinliklerimizde kendilerini hiç görmemiş olmamızdı.Yelda'nın (başka bir yerde) deyişiyle,Türk solcularının kimlik sorunu yoktu,onlar "dünyalı"ydı.Vakıf mülklerinden gelen gelirlerin,gayrimüslimlerin okullarından hastanelerine,kiliselerinden mezarlıklarına kadar tüm kurumlarını ayakta tutan,dolayısıyla onların birer toplum olarak varlıklarını sürdürebilmeleri için vazgeçilmez bir kaynak olduğu gerçeğinden bihaberdiler.O yıllarda derneğimizin aktif üyesi olan sevdiğimiz bir arkadaşımız dernekte oturmuş sohbet ederken bize dönüp,"Şurada aramızda konuşuyoruz,gerçekten de gayrimüslimler zengin değiller mi yani?" diye soruvermişti.

İHD içinde bile marjinaldik.Köy yakma ve boşaltmaların,faili meçhullerin,gözaltında kayıpların dönemiydi.Biz de,her birimiz bu alandaki mücadelenin içinden gelen kişilerdik.Kürtlere yönelik ağır ihlaller ortamında,bu kez dikkatimizi biraz daha farklı bir yöne çevirdik.O günlerde muhalif parti ve çevrelerin hiçbirinin gündeminde olmayan Ermenilere,Rumlara,Yahudilere yönelik insan hakları ihlalleriyle uğraşmaya başladık.Yadırgatıcıydı.Oysa bunların hepsi bir bütünün parçasıydı ve birbiriyle bağlantılıydı.

Çalışmalara başladıktan bir süre sonra Komisyon'umuzun adını değiştirdik."Azınlık" sözcüğünün yapmak istediğimiz şeyin ruhunu ifade etmediğini görüyorduk.Neden "azınlık?" Bir zamanlar köylerinde,hatta kazalarında "çoğunluk" olanlar nasıl azınlık olmuşlardı?Ayrıca "azınlık" kavramının hukuki boyutu vardı ve "korunma"yı öngörüyordu;oysa değil korunmak,kurumsal olarak saldırıya uğruyorlardı.Bizim derdimiz ırkçılıktı.

Düşündük ve sonunda,21 Mart Dünya Irkçılıkla Mücadele Günü dolayısıyla 20 Mart 1997 tarihinde bir basın toplantısı düzenleyerek hem 1997'nin ilk dört ayında Türkiye'deki ırkçılık örneklerini sergiledik,hem de Komisyon'umuzun adını "Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon" olarak değiştirdiğimizi kamuoyuna duyurduk.

2003 yılına kadar Türkiye'de birçok ilki gerçekleştirdik.1996 yılında Ekümenik Patriğin de ziyaret ettiği,fotoğraf ve metinleri içeren 6-7 Eylül sergimiz bunlardan biriydi.Bir diğeri de,aynı yıl,Hrant Dink'in paha biçilmez desteğiyle (kampın öyküsünü uzun görüşmelerimizde anlattı,notlar almamıza olanak tanıdı ve özel arşivinden fotoğraflarını kullanmamıza izin verdi) gerçekleştirdiğimiz,"Azınlık Vakıf Mülkleri"nin el konulma sürecini ve Kamp Armen'in öyküsünü anlattığımız Tuzla Ermeni Çocuk Kampı sergimizdi.2000 yılında bu sergiyi,Türkçe,İngilizce,Ermenice üç dilde bir kitap haline getirdik.

Burada Komisyon'umuzun o dönemdeki üyelerinin adlarını zikretmek istiyorum.İlk başlarda kısa bir süre çalışmalarımıza katılan Rıdvan Akar ve Hülya Demir dışında,2014 yılında genç yaşında kaybettiğimiz Neşe Ozan,eşi Osman Köker,Yelda,Hüseyin Aygül,Fuat Dündar,Zeynep Taşkın'dan oluşuyordu Komisyon.Bunun dışında Hacer Foggo özellikle Tuzla kitabımızın ilk hazırlıklarında çok emek verdi.Kendisinden çok şey öğrendiğimiz Stella Ovadia ve Fethiye Çetin de zaman zaman aktif destek verdi.

Yelda'nın Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık kitabında topladığı yazıları,ırkçı olmak ile olmamak arasındaki geçişkenliği,o gri bölgeyi anlatıyordu.Irkçılık ile,onu besleyen önyargıları yeniden üreten bir dil kullanmak ya da soykırımın inkârının yarattığı yapısal eşitsizliğin varlığının farkında olmamak,asimetrik güç ilişkileri içinde yaşadığımızın bilincinde olmamak,yapısal bir üstünlük konumundan,yukarıdan konuşmak ve çok çeşitli şekillerde tezahür eden farkındalık yoksunluğu arasında akışkan bir bağ vardı.Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık bu bağı gösteriyordu ve buna tahammül edilemedi.Yelda kendi arkadaşları tarafından dışlandı ve sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.Irkçılık o yıllarda Türkiye'nin gündeminde bile yoktu.Sonraki dönemde,ısrarla ırkçılığın deri rengine bağlı olduğu,sömürgeci imparatorluklardan miras kalan türlerinden biri olmadığı sürece,ya da Holokost gibi teknolojik bir soykırımla sonuçlanmadıkça ırkçılık olmadığı ima ediliyordu.Irkçılığın bunun dışındaki biçimlerinin farkına bile varılmadı.Komisyon'un yalnızlaşması,Türk aydın çevrelerinde görmezden gelinmesinin en önemli nedeni buydu.Oysa Ayda Erbal ve Talin Suciyan'ın dediği gibi,

"Kuramsal olarak baktığımızda,ırkçılık konusunda Amerika,Avrupa ve Avustralya'daki yaklaşımlar,artık tahakküme dayalı (eski usul) ırkçılıktan çok,asimetrik güç ilişkileri içinde kullanılan dil ve söylem aracılığıyla ötekileştirme ve tabi kılma üzerinden şekillenen modern,normalleştirilmiş (normalized racism),tezatlı (ambivalent racism),kaçınmacı (aversive racism),bırakınız yapsınlarcı (laissez-faire racism),farklara dayanan (differential racism) ve kurumsal (institutional racism) ırkçılık biçimleri üzerinde duruyorlar."(3)

Gündelik,normalleştirilmiş ırkçılık dikkat çekmek bir yana görülmüyordu bile.Hâlâ da büyük ölçüde görülmüyor:

"Türkiye'de genel olarak Ermenilere ve azınlık tarihine,özelde ise tarihi Ermeni şahsiyetlere yönelik mevcut yaklaşımın temelinde gündelik normalleştirilmiş ırkçılığın doğru düzgün sorunsallaştırılmamış olması,bununla ilgili bir bilinç oluşturulmaması yatıyor.Yukarıda bahsedilen genel sorun 19. yüzyılda ve 1915'te Osmanlı Ermenileri'nin çoğunluğunun yaşam koşullarına ve Cumhuriyet döneminde Türkiye Ermenileri'nin hayatta kalma stratejilerine ilişkin geniş çaplı cehalet nedeniyle de ağırlaşmış durumda.(...) Bununla birlikte Türkiye'de çoğunluk entelektüelleri bir şekilde doğaları gereği böyle bir önyargılılık eğiliminden muaf olduklarına inanıyorlar.Türkiye'de ırkçılığın varlığını kabul etseler dahi bunu sağ ya da merkez ideolojilerin bir parçası olarak görüp kendileriyle ilgisi olmadığını düşünme eğilimindeler."(4)

1994'te kurulan Aras Yayıncılık kitaplarının bizlere ulaşması,1996'da Agos'un yayın hayatına başlamasıyla dünyamız değişmeye başladı.Hepimiz devrimci gelenekten ama farklı sol örgütlerden geliyorduk.Çoğumuzun Marksist-Leninist geçmişi vardı.O geçmişte Kürtlük,Ermenilik,Rumluk,Yahudilik üzerine düşünmek bize tersti çünkü ENTERNASYONALİSTTİK.Genel olarak devrimci sol kitle enternasyonalizmi Türkiye dışındaki bütün halklarla dayanışma şeklinde algılıyordu.O kadar enternasyonalisttik ki,Latin Amerika sloganlarını,marşlarını ezbere biliyor,söylüyorduk,yüreğimiz Angola için çarpıyor,Şili için gözyaşı döküyorduk,ama yurtseverliğini kimselere bırakmadığımız memleketin bir soykırım coğrafyası olduğundan habersizdik.Ne kimin evinde oturduğumuzun,ne kimin toprağında yaşadığımızın,ne de devletin süregiden ırkçı politikalarının ve bizlerin bunun nasıl parçası haline geldiğimizin farkındaydık.

Ermeni Soykırımı gündemimize giriyor

Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon'umuzun ağırlıklı çalışma alanı gayrimüslimlerin hak ihlalleri,diğer farklı kimliklerin görünmez kılınması ve Kürtlere yönelik ırkçı uygulama ve saldırılardı.Soykırımın,inkârının ve ırkçılığa kaynaklık ettiğinin bilincindeydik,ama yaptığımız çalışmalar o dönem için o kadar yeni ve alışılmamıştı ki,sıra henüz soykırıma gelmemişti.

Eren Keskin'in Şube Başkanlığı'na gelişiyle birlikte Ermeni soykırımı gündemimize girdi ve ilk kez 24 Nisan 2005'te dernekte düzenlediğimiz basın toplantısında,Genel Merkez'imizin itirazına rağmen Eren Keskin'in geri adım atmaması sayesinde "soykırım" sözcüğünü kullandığımız basın açıklamasını okuduk,basınla paylaştık ve Türkiye'de ilk kez soykırımı "soykırım" olarak andık.

2010 yılında açık havadaki ilk anmamız Haydarpaşa tren istasyonunun denize bakan merdivenlerindeydi ve orada "24 Nisan'da tutuklanan Ermeniler buradan Çankırı ve Ayaş'a ölüme gönderildiler" dedik.Yalnızca soykırımın tarifsiz acılarını dile getirmekle yetinmeyip bir hafıza mekânı yaratmak istedik.

Aynı yıl,Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe girişiminin Taksim meydanında düzenlediği anmada "soykırım" sözcüğünden özellikle kaçınılmış ve "Bu acı bizim acımız.Bu yas hepimizin..." söylemi kullanılmış,"bizim" olarak sahiplenilen (komşumuz,marangozumuz,kunduracımız...) Ermenilere ne olduğu bile belirtilmemiş,soykırım faili belirsiz,kurbanı da neredeyse "hepimiz" olan üzücü bir olaya indirgenmişti.Soykırımın acısının Ermenilere,utancının bizlere ait olduğu gibi bir gerçek yıldızlar kadar uzaktı bu anma metnini yazanlara.DurDe'nin soykırım kelimesini kullanması 2012'deki anmada,zorunlu askerliği sırasında Sevag Şahin Balıkçı'nın katledildiği 24 Nisan 2011'den sonra,yani inkâr bir can daha aldıktan sonra mümkün olacaktı.Bizim ilk soykırım anmamızdan yedi yıl sonra.Öte yandan failsizlik 2015'te de bütün eleştirilere ve tartışmalara rağmen farklı faaliyetletlerin içeriklerinde ve metinlerinde mevcuttu.

Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe 24 Nisan anmalarında etkileyici görselliğe,Ermeni meselesinde önde gelen şahsiyetlerin katılımına,kısaca "görünürlüğe" önem verir,metinlerinde felaketin ve kayıpların duygusal boyutuna ağırlık verirken,Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyonumuz soykırımın tanınması,af dilenmesi ve tazmin edilmesi talebini öne çıkarıyor,hafıza mekânları yaratıyor,bilgilendirmeye,inkârın sonuçlarına dikkat çekmeye ve Ermenice 2400 köy isminin Sultanahmet'te ses cihazından yankılanması,Eçmiyadzin ve Sis Katolikoslarına mektup göndermek gibi somut işler yapmaya önem veriyordu.

Ancak açık olan gerçek şu ki,DurDe anmalara daha çok insan katsa da,Türkiyeli aydın ve entelektüellerin,akademisyenlerin desteğiyle bizden daha fazla insana ulaşsa da,aslında hiçbirimiz 80 milyonluk ülkede büyük bir başarıya ulaşmış sayılmazdık.Komisyonumuz da,soykırım ve soykırımın inkârı konusunda özellikle yurtdışındaki kalem erbabından konuyla ilgili tutumu nedeniyle önemli övgüler almasına rağmen Türkiye'de marjinal kaldı.

Türkiye'de ırkçılığın beslendiği en önemli kaynak:İnkâr habitusu

"İnkâr olmadan soykırım yapılmaz.Daha da fazlası:İnkâr soykırımın özüdür.Neden?Çünkü yok etmeyi planlayan ve uygulayanlar aynı şekilde eylemlerinin izlerini de ortadan kaldırmayı planlamış ve uygulamışlardır.Ermenilerin vakasında,gayet başarılı olmuşlardır.Bu anlamda,Soykırım mutlak ve tereddütsüzce modern bir olgudur."
Marc Nichanian,"Between Genocide and Catastrophe" (Soykırım ve Felaketin Arasında)(5)

Talin Suciyan'ın Modern Türkiye'de Ermeniler kitabı(6) Ermeni çalışmaları ve daha geniş anlamda Türkiye'nin nasıl bir ülke olduğu üzerinde düşünme dünyasına yeni bir söz kazandırdı:Soykırımsonrası inkâr habitusu.Suciyan,"soykırımsonrası"nı özellikle birleşik sözcük olarak kullandığını,çünkü soykırımın sona ermediğini,soykırım ve sonrasının iki ayrı şey olmadığını anlatıyor.Bu dönemin ethosunu belirleyenin "inkâr habitusu" olduğunu söylüyor:

"Konumuz bağlamında habitus,hukuk (Bourdieu'nün kullandığı anlamda) 'alan'ında (İskân Kanunu,Vakıflar Kanunu),Lozan Antlaşması ile güvence altına alınan hakların,vilayetlerde Ermeni okullarının açılmasının yasaklanması yoluyla de facto tanınmaması,Vakıf mallarına el konulması gibi yargı kararları ve 'Türklüğü aşağılama' suçlamasıyla açılan davalar),akademik alanda (seçici ve güdümlü bilgi üretimi,inkârcı konu başlıklarına,argümanlara ya da yöntemlere sağlanan özel destek ve erişime kapalı arşivler) ve toplumsal alanda (sokakta,okullarda,çalışma arkadaşları ya da komşular tarafından uygulanan ve gündelik hale gelmiş taciz,ayrımcılık) bütün devlet politikaları ve toplumlaştırılmış öznellikleri kapsar,işleyişini onlar aracılığıyla sürdürür ve onları yapılandırır.Böylece soykırımsonrası inkâr habitusu,bir dünya görüşü ve pratikler dünyası üretir."(7)

Bir söyleşisinde de soykırımsonrası inkâr habitusunu şöyle tanımlamış Suciyan:

"Oysaki Türkiye'nin Osmanlı'dan devraldığı,kurucu bir paradigması var,bu da 100 yılı aşkın,sağ,sol tüm düşünce akımlarını derinden etkileyen,inkâr.20. ve 21. yüzyılda kurumsallaşmış,içselleştirilmiş olmasıyla hayatlarımızın her alanını belirleyen,içtiğimiz su,soluduğumuz hava,yüzdüğümüz denizler kadar sıradanlaşmış,normalleşmiş durumun adını koymak ihtiyâcından kaynaklandı habitus.Bir yaşam şekli olarak inkâr."(8)

Türkiyeli aydınların önemli bir çoğunluğu Ermenilerle ilişkilenme,onları muhatap alma,konu üzerine söz söyleme ve tartışma yürütme şekilleri,bu inkâr habitusunu aktif bir biçimde yeniden üretirken,Ermenilerin faillerin torunlarıyla nasıl yaşadıklarını görmezden geliyor ve inkâr ediyor.Soykırımın inkârının ürettiği yapısal eşitsizlik,bu eşitsizliğin bahşettiği güçlü bir konumdan konuşma,yukarıdan bakmanın çeşitli biçimlerini gördük,görüyoruz.Bu ülkenin tarihinde ırkçılık olmadığını savunanlar için,hayatımızın her alanına sirayet ettiğinden faillerin torunlarının görmekten imtina ettikleri,Ermenilerin ise hayatlarının her anında karşılaştıkları bir ırkçılık.

Aydın Engin örneği

Bir örnek,Agos yazarı Aydın Engin'in Hrant Dink'in katlinden birkaç ay sonra,27 Temmuz 2007 tarihli Agos'ta yayımlanan yazısı.

Yazının tümü,neden 2. bölgede Ermeni seçmenin ağırlıklı olarak Baskın Oran'ı desteklemediğini sorgulamaya,bu konuda kendi kendileriyle bir hesaplaşmaya davet şeklinde yazılmış.Şöyle diyor Aydın Engin:

"AKP'ye oy veren Ermeniler,bu partiyi,partinin politikalarını beğendikleri,benimsedikleri için mi onu tercih ettiler,yoksa iktidar partisi olduğu ve seçimlerden sonra yine iktidar partisi olacağı hemen hemen belli olduğu için mi?Acaba bazı Ermeniler,iktidarda olan ve olacak partiye oy vermemekten korkuyorlar mı?Böyle bir korku varsa,bunun psikolojik temeli ne?Bu sorular yanıtlanmalı.Yanıtlanmalı ki Ermenilerin gelecekte nasıl bir cemaat ve bireyler topluluğu oluşturacağı anlaşılsın.Suskun,sinmiş,egemenlerle,iktidar sahipleri ile uysal ilişkiler kurmayı yeğleyen;iktidarın bahşettiği olanaklarla (mesela bazı vakıf mallarının gönülsüz de olsa ve aslında AİHM dayatmasıyla geri verilmesi gibi) yetinip,ağlamadığı için verilen mamayla yetinmek zorunda kalan çocuk mu olacaklar?"

Bu sözlerin neresinden tutsanız elinizde tek bir şey kalıyor:Soykırım inkârı ve onun ürünü olan ırkçılık.Irkçılık,çünkü Aydın Engin soykırım faillerinin alt nesillerinden bir Türk olarak konuşuyor ve soykırımdan kurtulmuşların torunlarından,Ermenilerden hesap soruyor,onlara ders veriyor.Nasıl bir toplum olacaklarına karar vermelerini talep ediyor,"ağlamadığı için verilen mamayla yetinmek zorunda kalan çocuk" gibi aşağılayıcı sözlerle onları "doğru yol"a davet ediyor.

Aydın Engin,Ermenilerin neden Türklerden daha fazla solcu olması gerektiğine inanıyor?Çok acılar yaşadılar diye mi?Acı yaşatmaya devam eden bir devletin yönetiminde,çocuklarına evde televizyonlarda,okulda ders kitaplarında ve her yerde gazetelerde Ermenilerin Türkleri nasıl arkadan vurduğu anlatılan,onları "sözde soykırım iddiaları" üzerine kompozisyon yarışmalarına katılmaya davet edilen bir ülkede ve bunları çok normal karşılayan,hatta bir kısmı az bile bulan bir toplum içinde,büyükanne ve babalarının katillerinin torunlarıyla aynı mahallede,aynı işyerlerinde,aynı okul sıralarında her an birlikte yaşamak ve çok şeye dişini sıkarak tahammül etmek zorunda olan Ermenilerden,üstüne üstlük bir de bu acıları azaltmak için kuşaklar boyu hiçbir şey yapmamış olan biz Türkler,solcuları destekleme konusunda daha büyük cesareti ya da daha yüksek bir siyasi bilinci Ermenilerden hangi yüzle talep edebiliyoruz?

Aynı Aydın Engin 2007 Seçimleri öncesinde Baskın Oran'ın seçim kampanyasının oldukça renkli,şenlikli açılışında sunuculuk yapıyordu ve Emek sinemasını dolduran kitleye,Hrant Dink'in katledilmesinden sadece birkaç ay sonra "Hepimiz Baskın Oranız" sloganını attırıyordu."Hepimiz Hrant'ız,Hepimiz Ermeniyiz" sloganı daha kulaklarda tazeyken,sesini yükselten ve duyurmayı başaran bir Ermeni olduğu için katledilen kişi ile,milletvekilliği için kampanya düzenleyen bir kişiyi eşitliyor.Sonuçta bir tarafta Ermeni olduğu için katledilen biri,diğer tarafta hem statü,hem de parasal ödülleri bakımından kendi "ikbal"i için çaba harcayan bir kişi var.Hrant Dink'in katline isyanın simgesi olan sloganı araçsallaştırıyordu ve bu kampanya açılışını düzenleyenlerden kimse buna müdahale etmiyordu."Hrant'ın Arkadaşları" neredeydi?

Soykırım inkârının en "bizden" olanlar tarafından bile görünmezliği

Türkiye'de en koyusundan en açığına kadar ırkçılığın çeşitli tonlarını besleyen kaynak soykırımın inkârı.Çünkü inkârın en dayanıklı olduğu,en güçlü şekilde kurumsallaştığı ve toplumsallaştığı,yani en başarılı olduğu Türkiye'de,tam da bunu sağlamak için inkâr,soykırıma uğrattıklarını düşmanlaştırmak zorundadır.Düşmanlık toplumun iliklerine kadar işler.Haksızlığa uğramış,adalet arayan insanların en çok kullandığı söz,"Biz gavur muyuz?"dur.Ve çünkü inkâr salt soykırımın inkârı demek değil.Ermenilerin ve diğer Hıristiyan halkların,Süryanilerin,Rumların varlığının da inkârı demek.İnkâr sayesinde korkunç bir bilgisizlik egemen oldu.Ataları Türklerden binlerce yıl önce bu coğrafyada uygarlıklar kurmuş olduğu halde,Ermenilere "nerelisin?" sorusu sık sorulur.Örneğin "Kayseriliyim" yanıtı aldığında soru soran kişi bunu yeterli bulmaz,babasının nereli olduğunu,o da tatmin etmezse dedesinin nereli olduğunu sorar.Çünkü Kayseri'de bir zamanlar yoğun bir Ermeni nüfusunun varlığından habersizdir.

Ermeni soykırımının 100. yılı yaklaşırken,iki yıl önceden çeşitli kurumlar ve çevreler birbirinden bağımsız kapalı toplantılar düzenlediler.Amaç ne yapmalı,nasıl yapmalı,kamuoyuyla nasıl ilişkilenmeli sorularına yanıt aramaktı.Bu toplantılardan İHD Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon bağlamında benim de davetli olduğum birinde,isim yapmış feminist bir yazar,İstanbul Üniversitesi'nden ve başka iki üniversiteden üç akademisyen,bir de Holokost ve soykırım konusunda kitapları olan Müslüman olmayan bir yazar vardı.Toplantıyı açan ve yöneten de başka bir Müslüman olmayan akademisyen ve yazardı.İkisi de Ermeni değildi.Onlar dışındaki katılımcılar toplantı ilerledikçe belli oldu ki,bir konuda görüş birliği içindeydiler:

"En önemlisi nefret yaratmayacak,genel toplumu düşmanlaştırmayacak,tersine kabul görecek bir dil bulunmalı.İletişimimiz böyle bir dil üzerinden geliştirilmeli.İnsanlara ulaşmamızın en öncelikli yolu bu."

Burada "biz",Müslüman Türk aktörlerdi.Muhatabımız da Müslüman-Türk toplumuydu.Ama özne,soykırımını anacağımız,yaptığımız işi  beğenmelerini beklediğimiz Ermenilerdi.

İbretlik bir durumdu.Araya girme isteğimi zor bastırdım.Söz aldığımda orada dile getirdiklerimi buraya yazayım:"Bir an için hayâl edin.Bir Alman düşünün ki,Holokost'un gerçekleştirildiğini,bunun için üzüntü duyduğunu anlatmak için Almanlar tarafından 'kabul edilebilir',onları gücendirmeyecek bir dil arasın.Bu ne kadar absürt ve olabilmez bir şey ise,sizin burada söyledikleriniz de o kadar absürt ve akıl sır ermez bir öneri.Aramızdan bazıları diasporadaki Ermeni çevreleri tarafından toplantıya davet edildiğimizde,soykırım üzerine konuştuğumuzda,bir Müslüman-Türk olarak faillerin soyundan geldiğimiz için,inkâra mani olamadığımız,hâlâ sürmesini engelleyemediğimiz ve soykırımsonrası inkâr habitusundaki kimliğimiz nedeniyle yaşadığımız avantajlı konumumuzdan dolayı utanç duyuyoruz dediğimiz zaman bizi daha da utandıran bir şeyle karşılaşıyoruz:Kahraman muamelesi görüyoruz.Bir Alman'ın Holokost'tan bahsettiği için,utanç duyduğunu söylediği için kahraman ilan edildiğini düşünebiliyor musunuz?"

100. yıl anmasına hazırlık toplantılarından birinde,(bu daha çok kişinin katıldığı,konuyla bağlantılı yazmış,çizmiş,çalışmalara katılmış bireylerin yanı sıra bazı kuruluş ve çevreleri temsilen gelen kişilerin de olduğu bir toplantıydı),Irkçılık ve Ayrımcılığa Karşı Komisyon'umuza yakın duran az sayıda kişi olmak üzere bizler de vardık.Anmanın diline esas oluşturacak düşünsel bağlam üzerine tartışılıyordu.O az sayıda kişi olarak bu bağlamın dayanağı olması gereken temel kavramlardan birinin UTANÇ olması gerektiğini söyledik.Yaygın,keskin,saldırgan,ırkçı inkârın egemen olduğu koşullarda,anmayı düzenleyecek olanlar,bu inkârla mücadele edememiş,bu doğrultuda doğru düzgün yol kat edememiş olan bizler olduğumuza göre duyduğumuz utanç anmanın ruhuna sinmeliydi.Buna kararlı bir şekilde karşı çıkıldı.Duyulacak bir utanç yoktu,tam tersi anmaları düzenliyor olmaktan doğan "haklı bir gurur" vardı.Kısaca "ben kolektif suç anlayışına katılmıyorum" şeklinde özetlenebilecek itirazlarda bulunuldu.

Burada yukarıda alıntıladığım Marc Nichanian'a ait dipnotta bahsettiğim Egemen Özbek'in yayımlanmamış doktora tezine başvuracağım.Özbek,Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi'nin 25 Nisan 2010 tarihinde düzenlediği Öncesi ve Sonrası ile 1915:İnkâr ve Yüzleşme başlıklı sempozyuma katılan Khatchig Mouradian'ın sözlerine yer vermiş.Mouradian,yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı,"Hepimiz Hrant Dink'iz,Hepimiz Ermeniyiz" sloganıyla simgeleşen ve bir dönüm noktası kabul edilen Hrant Dink'in cenazesinden sonra bile Türkiyeli Ermenilerin tıpkı öncesinde olduğu gibi yalnız bırakıldığını ve böyle bir özdeşleşmenin olanaksızlığını anlatmış.İnkâr kaynaklı asimetrik güç ilişkileri koşullarında,yüzleşme yönünde iş yapanların üstlendiği risklerin dağılımında güçlü olan tarafla Ermeniler arasında derin bir eşitsizliğin olduğu bu ülkede Ermeni meselesiyle ilgilenenlerin önemli bir bölümü,yüzleşme doğrultusunda yaptıklarından,dolayısıyla kendilerinden alabildiğine memnun ve eleştirilere kapalıyken bakın Khatchig Mouradian ne demiş:

"O halde hiç kimse Hrant Dink olamaz ve hiç kimse bu münasebetle Ermeni de olamaz.Geçmişle yüzleşen Türkiye'nin önemi üzerine klimalı odalarda nutuk çekmek,bugün Türkiye'deki bir aydın veya aktiviste -Ermeni olmak şöyle dursun- Ermenilerin acılarını paylaşma,hissetme,anlama ve imhalarına yas tutma hakkını vermez."(9)

Bu kendinden memnuniyet ve sonsuz özgüven öyle noktalara varabiliyor ki,Hrant Dink'in katlinin hemen ardından İletişim Yayınevi'nde 6 Ekim 2007'de düzenlenen panele "Yükselen Küresel Irkçı Hareketlerin Bir Uzantısı Olarak Hrant Dink Cinâyetinin Yeniden Değerlendirilmesi" başlığını koymuşlardı.Hrant Dink'in katli "Yükselen Küresel Irkçı Hareketlerin Bir Uzantısı" olarak konumlandırılıyordu;soykırımın ve inkârının ve de azgın Ermeni düşmanlığının bir uzantısı olarak değil!Çünkü Hrant Dink Agos'un önünde faşistlerin toplanıp tehditler savurduğu,Türklüğe hakaretle suçlanıp yargılanan,adliye koridorlarında Kerinçsizlerin saldırısına uğrayan soykırım kurtulanı bir ailenin çocuğu,bir Ermeni olduğu için ve bir Ermeni olarak sesini yükseltmekten vazgeçmediği için katledilmemişti de,mesele küresel bir durumun Türkiye'ye yansımasıydı!

Üstelik olaya böyle bakan İletişim Yayınları gibi muhalif bir yayıneviydi.Ne olmuştu da bu kadar açık bir gerçek İletişim gibi resmi görüşe muhalif sayısız kitap yayımlayan bir ekip tarafından görülmemiş,inkâr edilmişti?Tek bir açıklama kalıyor:Türkiye'de bir kısım muhalif entelektüel elitler özellikle Ermeni ve Kürt meselelerinin dert edinilmesini "kimlik siyaseti" olarak kodluyor,bu "kimlik siyaseti" dediği şeye tepeden bakıyor,"yüksek bilim"in altında kalan,deyim yerindeyse ve hani neredeyse "avam" bir iş olarak görüyor."Küresel" perspektif daha bilimsel,daha akademik,daha soğukkanlı,daha objektif bir bakış anlamına geliyor.Nitekim bu İHD'nin bir panelinde açıkça dile getirildi.

Şöyle ki,düzenlediğimiz bir panelde milliyetçilik üzerine önemli çalışmaları olan yazar,akademisyen Meltem Ahıska panelde küresel düzlemde yükselen milliyetçilik eğilimlerini anlattı ama Türkiye'nin bu alandaki özgüllüğü üzerine hiçbir şey söylemedi.Soru-Cevap bölümünde "Bu ülke elbette dünyanın bir parçası,diğer ülkelerle benzerlikler,paralellikler var,ama bir soykırım coğrafyası olan üstelik kurumsallaşmış inkârın egemen olduğu Türkiye'nin bir özgüllüğü olduğunu düşünmüyor musunuz?" sorusunu yönelttim.Meltem Ahıska yaptığı konuşmayla aynı çizgide milliyetçilik üzerine genel bir şeyler söyledikten sonra,sözlerini,"ben kimlik siyasetine karşıyım" diye noktaladı.Soykırımdan ve inkârından bahsetmek,bunun Türkiye'yi apayrı bir yere koyduğunu söylemek,bu konuda çalışmak "kimlik siyaseti yapmak"tı!

Sözüm üzerine söz söyletmem!Ayhan Aktar ve Umut Özkırımlı örneği

İnkâr habitusuna duyarlı olup da tartışmaları takip edenler,söz meclislerinde dönen sohbetlere tanık olanlar,eleştiriye verilen tepkileri görenler bilir ki,Türkiye'nin bir kısım ilerici,demokrat aydını sözünün üzerine söz söylenmesine tahammül edemez.Hele eğer yüzleşmeden yana yazmış,çizmişse,minnet bekler,kendi söylediği sözün bir-iki adım ilerisine gidene kızar.Eğer bir-iki adım değil de epey ötelere gidilmişse,gidenin haddinin bildirilmesi gerekir.Çünkü kendisi en söylenmesi gerekeni zaten söylemiştir.Daha ötesi yoktur.Var diyen varsa çileden çıkabilir.Bunun en güzel örneklerinden birini Nazan Maksudyan'a karşı Ayhan Aktar ile Umut Özkırımlı vermiştir yakın tarihimizde.

Nazan Maksudyan,Türklüğü Ölçmek-Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi başlıklı kitabında Cumhuriyet'in Jön Türkler'den devraldığı Türkçülüğün açık ırkçı yüzünü kuruluş döneminde Türk Ocakları,Türk Tarih Kurumu,Türk Tarih Kongreleri,Türk Tarih Tezleri,Güneş Dil Teorisi ve Türk Antropoloji Mecmuası'nda dile getirilen görüşler,yapılan ve devletin doğrudan desteklediği çalışmalardan örnekler vererek anlatıyordu.Antropolojinin ırkı kanıtlamaya,kafatası ölçümleri gibi yöntemlere indirgendiğini,bu yöntemlerin birebir kullanıldığını,yeni bir ulus inşasında Türk kimliğinin temel unsurunun ırk olduğunu devlet desteğinde yapılan yayınlar ve Türk Tarih Kongreleri'nde sarf edilen sözlerden yaptığı alıntılarla gözler önüne seriyordu.Birinci Türk Tarih Kongresi'nde Ahmet Ağaoğlu'nun,Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan tarih kitabına atfen söylediği "Milletinize sarılınız,çünkü Türk milleti yüksektir ve cihan tarihinde bir temdin amili olmuştur.Dilinize sarılınız,çünkü bu dil ana dildir.Irkınıza sarılınız,çünkü ırkımız dünyanın en güzel,cismen ve ruhen en mükemmel enmuzeçlerinden birisidir,"(10) sözleri Maksudyan'ın kitabında alıntıladığı Türk milliyetçiliğinin ırkçı çehresine dair örneklerinden sadece biri ve her şeyin bir özeti gibi.

Ayhan Aktar Radikal'in kitap ekinde,bu kitap üzerine bir yazı yazdı.(11) Yazı bir eleştiri yazısı değil,asla akademik bir inceleme değil,o günlerde Sabancı Üniversitesi'nde tarih doktorasını yapmış genç bir Ermeni kadın akademisyen olan Nazan Maksudyan'a cinsiyetçi,yazarla sokak ağzıyla dalga geçen açık bir saldırıydı.Görünürde en çok kızdığı,kitabın Cumhuriyet'in kuruluşunda inşa edilen Türk milliyetçiliğinin ırkçılıkla el ele gittiğini savunmasıydı.Cumhuriyet'in kurucu paradigması Türkçülüğün ırkçı yüzünün,kafatası ölçümlerine kadar bu şekilde gözler önüne serilmesi Aktar'ı çileden çıkarmış,akademik eleştiri sınırlarını fersah fersah aşmasına neden olmuş,gözünü karartmıştı.İlk bakışta hemen göze çarpan göz kararmasının nedeni buydu ama Maksudyan'a görünürde olmayan başka kızgınlıkları olduğu besbelliydi.Sözünün üzerine söz söylemişti.Bence esas mesele,soykırımsonrası inkâr habitusu içinde nefes alıp verdiğinden habersiz bir Türk akademisyenin,Ermeni meslektaşı karşısında sergilediği açık inkâra bir de hakaret ve aşağılama katmasıydı.

Yazı,şair Nedim'den bir beyit ile başlıyor:"Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bi-perva seni/Kim yetiştirdi bu gûna servden balâ seni." Günümüz Türkçesinde şu anlama geldiğini de dipnotta açıklamış Aktar:"Ey benim naz sarhoşu sevgilim.Seni kim böyle pervasız olarak büyüttü;kim böyle selviden de uzun boylu yetiştirdi." Kitabı okurken Aktar'ın aklına sık sık bu beyit gelmiş.Maksudyan'ın kitabı ve Ayhan Aktar'ın eleştirileriyle bu beyitin ne alakası var diye düşündüğümüzde yazarın zihnindeki son derece şaibeli bir Maksudyan imgesinden başka hiçbir şey gelmiyor akla.Nedim'in beyitinde geçtiği gibi uzun boylu,genç ve güzel,üstelik Cumhuriyet'in kurucu Türk milliyetçiliğinin ırkçı yüzünü sergileyerek inkâra meydan okuyan bir kadın.Yazar erkek olsaydı,yazısına "Ey benim naz sarhoşu sevgilim.Seni kim böyle pervasız olarak büyüttü;kim böyle selviden de uzun boylu yetiştirdi" sözleriyle başlamak Aktar'ın aklının ucundan geçer miydi?Açık,kaba cinsiyetçilik!

Görünürdeki kızgınlığın Maksudyan'ın kanıtladığı Türk milliyetçiliğinin ırkçı yüzü olduğunu söylemiştim ya,Ayhan Aktar Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında Türk milliyetçiliğinde ırkçılık olmadığını iddia ediyor:

"Sn. Maksudyan'a sormamız gereken bir soru da şu:Eğer tek parti dönemindeki ırkçılık bu kadar yaygın ve derinlemesine olarak siyasi kadroları etkiledi ve Kemalist rejimi ve onun tüm ayrımcı uygulamalarını belirledi ise nasıl oldu da bu 'taşmış deniz' birden 1940'lardan sonra kuruyup yok oldu?"

Aktar,bir soykırım coğrafyası olan Türkiye'nin kuruluş yıllarındaki politikalarında ve uygulamalarında ırkçılık olmadığını savunuyor.Ona göre yoksa bu ırkçılık nasıl olur da 1940'lardan sonra "yok" olurdu?Ciltlerle kitapta,sayısız makalede anlatılan,40'lardan sonraki ırkçı politika ve uygulamaları ne kadar rahat,kendinden emin inkâr ediyor.Ayhan Aktar bu yazısıyla inkârcılığını belgelemiştir.

Aktar'ın gözünü karartma derecesi,yazısına bir de türkü parodisi katmasında zirveye çıkıyor.Şöyle ki,Maksudyan,Türk tarih tezlerinin yaratıcılarının araçsallaştırdığı ve alanını ölçümlere kadar daralttığı antropolojik çıkarsamalarında Türk ırkının Brakisefal kafatasına sahip olduğu sonucuna varıldığını birkaç yerde belirtiyor.Dolikosefallere göre Brakisefaller daha gelişmiştir Türkçü târihçilere göre.Bakın ne diyor Aktar:

"En azından,'ırkçı' muameleye tabi tutulmuş insanlardan,ezilmişlik ve gadre uğramışlık durumunu ifade eden bazı sanatsal dışavurumların olmasını bekleyebiliriz diye düşünüyorum.Yâni ölçümlerde 'dolikosefal' çıktığı için haksızlığa uğrayan bir vatandaşımız,örneğin sırf bu nedenle işe alınmadıysa veya sevdiğine kavuşamadıysa hüzünlü bir türkü yakmaz mı?Örneğin,halk müziği geleneği içinde pekâlâ şöyle bir türkü olabilirdi:
Dolikosefal dediler,vermediler
Ocağınız batsın,sizi gidi Alpinler.(vurgu yazara ait)"

Aktar'ın yazısını okurken,tam buraya geldiğimde gözlerime inanamamıştım.Bu kadar mı laubalileşilebilir?Akademik bir çalışmayı eleştirirken,ancak banal bir stand up'çının başvuracağı,televizyonlardaki bayağı parodilerden fırlamış gibi bu sözde komiklik,nasıl bir sarkazmdır?Nasıl bir ayar şaşmasıdır?Radikal Kitap eki bu yazıyı yayımlamayı nasıl kabul etmiştir?Ayarını şaşırırken aynı zamanda zaman ve mekân ötesi genel sistem mağdurlarıyla dalga geçiyor,aşağılıyor.Bu gücü,bu özgüveni nereden alıyor?Onun kumaşından olan,onu övgülerle besleyen çevresinden,Türkiye akademik çevresinden sözü üzerine söz söylenmesine tahammül edemeyen kendi camiasından.

Bu yazıdan kısa bir süre sonra Maksudyan'ın Aktar'a cevap yazısı üzerine Radikal'de Umut Özkırımlı'nın yazısı yayımlandı.(12) Özkırımlı,Maksudyan'ın kitabını kıysasıya eleştiriyor."Maksudyan'ı hiçbir dayanağı olmayan büyük laflar" etmekle,"absürt genellemeler","fahiş hatalar" yapmakla suçluyor.

Bu arada Özkırımlı da,Ayhan Aktar'ın Türk milliyetçiliğinin sistematik ırkçılık yapmadığını düşündüğünü de bir güzel belirtiyor:"Aktar,(...) 'Kemalistler tüm ayrımcı uygulamalarını sistematik olarak ırkçı esaslar doğrultusunda hayata geçirmediler' der." Aktar bu sözleri,soykırımsonrası süreçte ırkçılığın hukuki temellere oturtulduğu,kurumsallaştırıldığı,sistematikleştirildiği bir ülke için söylüyor.Bunu mümkün kılan ise soykırımın inkârıdır,Aktar'ın sözleri de inkârın inkârıdır.

Ama Özkırımlı'nın yazısında öyle bir yer var ki,buraya kadar yazdıklarımı gölgede bırakacak kadar ürpertici.Esas can alıcı nokta,Ayhan Aktar'ı pusulası olarak gördüğü belli olan Özkırımlı'nın Maksudyan'ın kimliğine yaptığı gönderme.

Özkırımlı konuya şöyle giriyor:

"Maksudyan farkında ya da değil,Türkiye'de resmi ideolojiyle çeşitli alanlarda mücadele eden,kimi bu uğurda hapiste yatan,hatta vatan hainliğiyle suçlanan azımsanmayacak sayıda insan var."

İşte tam anlatmaya çalıştığım,yazının ileriki bölümlerinde de değineceğim bir kısım Türk aydınının "aldığı riskler" nedeniyle kendini dokunulmaz görmesi,özellikle muhatap Ermeniyse minnet duyulması beklentisi,dokunulursa nankörlük ve kadir kıymet bilmezlik suçlamalarına dört elle sarılması.

Özkırımlı devam ediyor:

"Maksudyan'ın akademik titizlikten yoksun,desteksiz iddialarla,büyük laflarla dolu resmi tarih sorgulaması yıllardır süren bu mücadeleyi 'içeriden' vuruyor."

Neyin 'içerisi"?Kimin verdiği hangi mücadele?Mücadele dediği,baştan beri bahsettiğim bir kısım Türkiyeli aydının Ermeni meselesiyle ilgili yazıp çizdikleri.Bunu "mücadele" olarak görmeleri başlı başına sorun.Çünkü yazılıp çizilenler azgın bir inkâr ve Ermeni nefreti ortamında yapılması gerekenin asgarisi.Çıta o kadar yerlerde ki,yüzleşme alanında atılan en küçük bir adım dev aynasında görülüyor ve eleştirilemez olarak kabul ediliyor.Üstelik Maksudyan verildiği düşünülen mücadeleyi eleştirmiyor.Ama,bu bölümün başında söylediğim gibi,sözleri üzerine söz söylüyor,onlardan ileri gidiyor,onların söylediklerinin bir fazlasını söylüyor.İşte affedilmez kabahat.

Özkırımlı devam ediyor:

"Bir yandan resmi tarihin yalanlarını açığa çıkarmaya çalışan insanların elini zayıflatırken,diğer yandan resmi tarih savunucularının eline koz veriyor."

Burada da aynı şey."Risk alanlar"a karşı kadirşinassızlık suçlaması.Yazımın Özür Diliyorum Kampanyası bölümünde örneğini vereceğim Selim Deringil'in bir salon dolusu dinleyici önünde bir öfke patlaması yaşaması da böyleydi.

Şimdi gelelim esas insanı dehşete düşüren cümleye.Yukarıdaki sözlerini Özkırımlı şöyle bağlıyor:

"Bu kitabı okuyan rafine bir milliyetçinin (diyelim bir 'emekli diplomatın') kitaptaki yanlışların ve çarpıtmaların farkına varınca alacağı hazzı Maksudyan hiç düşündü mü?Ya da kendisine,'kimliğinin belirli bileşenlerini' de hedef alarak,yani belden aşağı vurarak,nasıl büyük bir hevesle saldıracağını? (Vurgu bana ait.)"

Evet,Maksudyan'ın "kimliğinin belirli bileşenleri".Burada önemli nokta,salt Ermeniliğine işaret edecek şekilde "kimliğinin" denmemiş olması,çoğul olarak "belirli bileşenlerinden" şeklinde yapılan vurgulama.Burada bu şahsın,Maksudyan'ın annesiyle babasının farklı gayrimüslim toplumlardan geldiğini bildiğini anlıyoruz.Bu yaptığı Hrant Dink'in Valiliğe çağırılarak iki MİT görevlisi tarafından,Dink'in sözde "iyiliği" için uyarılmasını hatırlatıyor.Maksudyan'a aba altından sopa gösteriliyor,dahası hedef gösteriliyor.

Ayhan Aktar'ın ve Umut Özkırımlı'nın yaptığı,evet,hiç çekincesiz söyleyebilirim,öznel niyetleri ne olursa olsun,ırkçılıktır.Irkçılıktır çünkü Maksudyan Türkiye'nin akademik çevresinde tek parti döneminde,Jön Türkler'den devralınan kurumsallaşmış,sözde bilimsel yayımlar ve ölçümlemelerle inceden inceye işlenmiş ırkçılığın çehresini bu kadar açık bir şekilde ele alan Türkiye'deki tek Ermeni akademisyendir.İçinde çalışmasını yürüttüğü ve sunduğu ortam,Türk akademik çevresi,inkârın egemenliğinde kurumsallaşmış sistemin en köklü olduğu alanlardan biridir.Aktar'ın,Özkırımlı'nın da paylaştığı "ırkçılığın sistematik" olmadığı görüşü düpedüz inkârcıdır ve tekrar etmekte beis yok,inkâr ırkçılığı besleyen atardamardır.Türkiye ve Ermeniler özelinde inkârı besleyen,kolaylaştıran,çanak açan her davranış ırkçılıktır.Maksudyan'a saldırı yazılarında yapıcı eleştirici olarak görülebilecek tek bir cümle yoktur,verilen emeğe saygı,yazarın en azından yerinde tespit olarak görülmüş tek bir argümanı yoktur.Ayrıca,tekrar ediyorum,yapılan ırkçılıktır çünkü Maksudyan,"kimliğinin belirli bileşenleri" uyarısıyla soykırımsonrası inkâr habitusunun derin dehlizlerinde bir Ermeni olarak başına gelebileceklere dikkat çekilerek tehdit edilmiş,genç nesillere hangi konuları nasıl çalışacakları ile ilgili YÖK'ün bile veremediği bir ayar verilmiştir.

Minnet beklentisi:Özür Diliyorum Kampanyası örneği

Tıpkı 2005 yılında Bilgi Üniversitesi'ndeki alternatif Ermeni konferansı gibi,evet,Ahmet İnsel,Ali Bayramoğlu,Baskın Oran ve Cengiz Aktar'ın girişimiyle Aralık 2008'de başlatılan "Özür Diliyorum" kampanyası yüzleşmeyle ilgili yakın tarihin kilometre taşlarından biridir.En azından özür dilenecek bir mesele olduğunu kamuoyuna ilan etmiştir.Komisyonumuzun o yıla kadar yaptığı bir sürü şeyden,sesini duyurma anlamında daha etkili olmuş,bizim ulaşamadığımız insanlara ulaşmıştır.Doğru.Ama bunun doğru olması başka doğruları da ortadan kaldırmıyor.İşte o başka doğrulara da kulak verecek kadar alçak gönüllü olmak gerekiyor.Evet özür kampanyası kilometre taşlarından biridir ama aynı zamanda one yönelik eleştirilerle de kilometre taşı olmuştur.Çünkü yüzleşme çabalarının mevcut yetersizliklerini göstermiş,soykırım ve inkârının dünkü ve bugünkü kurbanları için adalet talebinin nasıl daha etkili bir şekilde yürütülebileceğine ilişkin önemli dersler içermiştir.

Şahsen ben de ilk kez gördüğümde kampanyaya imzamı verecektim,çünkü "Özür Diliyorum" sihirli bir sözdü,büyük ihtiyaç duyduğumuz bir aşamayı ifade ediyordu,değer verdiğim,inandığım,birlikte yürüdüğüm birçok dostum da imza vermişti.Hepsi de,yüz yıllık inkâra duydukları isyanı dile getirecek bir mecra yaratıldığını düşünmüştü.Ama anaakım Türk aydınları dışındaki çevrelerde yürüyen tartışmaları takip etmenin yararı,yöneltilen eleştirileri görünce ayağım suya erdi ve imza vermekten vazgeçtim.

İmzaya açılan Özür Diliyorum kampanyasının metni şöyleydi:

"1915'te Osmanlı Ermenileri'nin maruz kaldığı Büyük Felaket'e duyarsız kalınmasını,bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor.Bu adaletsizliği reddediyor,kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor,onlardan özür diliyorum."

Kampanya inkârcı cepheden çok yoğun saldırıya uğradı.Düzenleyenler hakaretlere uğradı,tehdit edildi,esas özür dilemesi gerekenlerin Ermeniler olduğu ve benzeri argümanlarla karşı çıkıldı.

Ama dediğim gibi bizim cepheden yani tanıma sürecinin nasıl daha ileri götürülebileceğine ilişkin kafa yoranlar tarafından da,Türkiye gibi bir toplumda böyle bir kampanyanın önemini teslim eden,ama eksikliklerine dikkat çeken,metne ve kampanyanın düzenleniş şekline ilişkin eleştiriler yöneltildi.

Metnin aldığı en temel eleştirilerden biri,kampanyada kimin kimden ve hangi suça istinaden özür dilediğinin belli olmamasıydı.Metinde soykırım kelimesi kullanılmamış olduğundan suçun ne olduğu muğlak bırakılmıştı.Suçun muğlaklaşması sonucu fail de kullanılan edilgen fiillerle ortadan kalkmıştı.

10 Ocak 2009 tarihli Armenian Weekly'de yayımlanan "About the Apology Campaign" yazımda(13) ben de metne eleştirimin yanı sıra,kampanyayı düzenleyenlerin kendi kampanyalarını ve soykırım sözcüğünü kullanmama tercihlerini savunurken Ermeni Diasporasını nasıl düşmanlaştırdığını,soykırım sözcüğünü Türkiye'de kullanmış ve kullanmakta olanları nasıl marjinalize ettiğini,ötekileştirdiğini ve bir anlamda hedef gösterdiğini anlatmıştım.Üstelik düzenleyicileri tarafından kampanyanın inkârcı Türkiye'nin çıkarına olduğu bile savunulmuştu.Söz konusu yazımda buna örnek olarak 19 Aralık 2008'de Milliyet gazetesine verdiği röportajda Baskın Oran'ın sözlerini vermiştim.Oran'ın sözlerinin Türkçesini yazımda ya da dipnotta vermediğime şimdi pişmanım.Türkçesini internette bulamadığımdan Oran'ın sözlerini İngilizceden çevirerek veriyorum:

"Başbakan kampanyamıza müteşekkir olmalıdır.Dünyanın her yerinde parlamentolar birbiri ardına soykırım yasaları çıkarıyorlardı.Şimdi bunlara bir son verilecek.Diaspora yumuşadı.Uluslararası medya soykırım sözcüğünü kullanmaktan kaçınmaya başladı."

Bu sözler kampanya metninin sorunlu olması bir yana,üstüne üstlük o metnin hangi ruhla hazırlandığını da ortaya koyuyordu,ki bu,metnin kendisi kadar özrün gerçek anlamda bir özür olmadığının göstergesiydi.

Kampanya üzerine benimkinden çok daha ciddi,kapsamlı eleştiriler yayımlandı.Ayda Erbal,kampanyanın etraflı tarihsel ve politik arka planıyla birlikte,metnin ayrıntılı bir analizini Mea Culpas,Negotiations,Apologias-Revisiting the 'Apology' of Turkish Intellectuals yazısında yaptı.(14) Marc Mamigonian,metinde ne için özür dilendiğinin belli olmadığını anlattığı Commentary on the Turkish apology campaign(15) yazısında metinde geçen şekliyle "Büyük Felaket"in kendisi için değil,onun deyim yerindeyse yan ürünleri,inkâr,duyarsızlık,acı için özür dilendiğini ve bu haliyle metnin bir özür olmadığını,olsa olsa bir "meta-özür",yani söz konusu fiilin etkileri için dilenen özür benzeri bir şey olduğunu yazdı.

Meselenin bu yanı,bilebildiğim kadarıyla kamuya açık hiçbir yerde dile getirilmeyen aşağıda özetleyeceğim bir olayla açıkça ortaya konuldu.Kampanyanın aktif savunucularından birinin,kampanyanın sözcüsü kabul edilebilecek bir tavırla,tümüyle akademik,hiçbir şekilde kişiselleştirilmemiş eleştirilere yönelik saldırganlığı özrün en önemli kriterlerinden biri olan "alçakgönüllülük"ten eser olmadığını gösterdi.Tam tersine bir çeşit minnet talep ediliyordu.En kötüsü de "alınan riskler"in eleştirilere engel olması gerektiğinin ilanıydı.

Şöyle ki:

Sabancı Üniversitesi ile Anadolu Kültür ortaklığında 27-28 Mayıs 2010'da iki günlük bir atölye düzenlenmişti.Etkinliğin dili İngilizce olduğundan başlığı da İngilizceydi:Hrant Dink Memorial Workshop Silenced but Resilient:Language and Memory in Anatolia and Neighboring Regions (Hrant Dink Anısına Atölye Çalışmaları -Susturulmuş Fakat Direnen:Anadolu ve Çevresinde Dil ve Bellek.) Moderatör Fikret Adanır,katılımcılar Ferhat Kentel,New York Üniversitesi'nden Ayda Erbal,Zürih Üniversitesi'nden Seyhan Bayraktar ve Johns Hopkins Üniversitesi'nden Bilgin Ayata idi.Yurtdışından gelen bu son üç kadın,Türkiye'de yüzleşme yönünde yürütülen çalışmalara yönelttikleri eleştirileriyle tanınıyorlardı ve bu yüzden eleştirdikleri aydın ve akademisyenleri öfkelendirdikleri biliniyordu.Her şeye rağmen üç genç kadın akademisyen de o 28 Mayıs'ta panelde konuşmacıydılar.(16)

Seyhan Bayraktar Ermeni meselesinde son dönemde görülen görece liberalleşmeye rağmen egemen milliyetçi söylemin gücünden hiçbir şey kaybetmediğini,hatta 1970'ler ve 80'lere göre daha geniş bir sosyal ve siyasi aktörler çevresi tarafından kullanılmakta olduğunun altını çizerek 2005 yılında Bilgi Üniversitesi'nde düzenlenen alternatif Ermeni konferansına yönelik "sırtından bıçaklamak" ve "ihanet" suçlamalarını örnek gösterdi.Suçlamaların,konferansın düzenleyicileri ve destekleyicileri tarafından şiddetle reddedildiğini,ancak kendilerini savunurlarken kullandıkları dilin aynı "ulusal çıkar" söylemini yeniden ürettiğini,"hainlik" şöyle dursun,ülkenin ve ulusun çıkarlarını düşünenlerin aslında kendileri olduğunu iddia ettiklerini hatırlattı.Böylece alternatif liberal sesler özünde 1915'e ilişkin milliyetçi yaklaşıma cepheden karşı çıkmamış,tersine Ermeni meselesiyle yüzleşmekten kaçınan devleti ve devletin sözcülerini eleştirirken bir yandan da milliyetçi söylemin ana temalarını yeniden üretmiş ve ona meşruiyet kazandırmış oluyorlardı.

Ayda Erbal,Türkiyeli aydınların özür girişiminin önemli bir gelişme olduğunu,ama aynı zamanda sorunlu bir süreci temsil ettiğini söyledi.Özür dilemenin zarar gören ile zarar veren olmak üzere iki tarafı içerdiğini,zarar verenin verdiği zararın sorumluluğunu kabul ederek mağdur tarafa pişmanlığını ve duyduğu üzüntüyü ifade etmek anlamına geldiğini anlattı.Özür kavramının akademisyenler ve yazarlar tarafından ayrıntılı olarak ele alındığını,belirli kriterler belirlendiğini,Nicholas Tavuchis,Aaron Lazare ve Nick Smith gibi yazarları örnek gösterdi.Örneğin Aaron Lazare'ın kriterleri,(i) işlenen suçun/kabahatin ne olduğunun belirtilmesi,(ii) utanç/suçluluk/alçakgönüllülük/içtenlik ifade edilmesi,(iii) suçun/kabahatin bir daha işlenmeyeceğinin dile getirilmesi (iv) suça/kabahate maruz kalanın uğradığı zararın telafi edilmesi şeklindeydi.Ayda Erbal,söz konusu özür metninin iki birey arasındaki kişisel bir sorun söz konusu olsa bile özür kriterlerinin hiçbirine uymadığının,suçun/verilen zararın ne olduğunun bile belirtilmediğinin altını çizdi.Metnin dili açıklıktan yoksundu,failden söz edilmiyordu,suçu kimin işlediği ve kim tarafından inkâr edildiği belirtilmiyordu,cümlelerin edilgen kurulması kurumsal suçların ve sorumlulukların üstünü örtmeye yarıyordu.Erbal,"soykırım" sözcüğü kullanılmış olsa bile özür metninin kategorik bir özrün gereklerini yerine getirmediğini,öte yandan "Medz Yeghern" sözcüğünün seçilmesinin,"Büyük Felaket" gibi Türkçede muğlak,belirsiz bir deyişin tercih edilmesinin faili gizlediğini,suçu kimin işlediği gibi önemli bir noktayı devre dışı bıraktığını anlattı.

Bilgin Ayata,yüzleşme konusundaki söylemlerde Ermeni,Kürt,Alevi,Dersim konularının birbirlerinden farklı bölmeler hâlinde ele alındığını,bunun yüzleşmenin merkezinde yer alan bir zaaf olduğunu,üstelik bu "bölmelendirme"nin arızi değil,Türk entelektüelleri ve muhataplarını ana referans noktası olarak konsolide ederken,marjinalleştirilen/dışlanan grupların konumunun zayıf tekil vakalar şeklinde sürmesini sağlayan böl ve yönet mantığının devamını simgelediğini söyledi.Ayata'ya göre mutlak,kaba inkâr yerini "idare" politikasına bırakmıştı.Siyasetin uluslararasılaşmasıyla kaba inkârın maliyeti yükselmiş,ama kaba inkârdan uzaklaşma bir "kabullenme" politikasına yol açmamış,tersine inkâr politikası bir "idare politikası"na dönüşmüştü.Türkiye'de bir kısım aydın ise inkârın başına açtığı dertlerden kurtulması için devlete bir çeşit yol gösterici rolünü oynadığını,devletin sunduğu çözümleri ve idari yaklaşımını sorunsallaştırmak yerine "Türkiye'nin daha fazlasına hazır olmadığı" gerekçesiyle "idare" yaklaşımıyla uyumlu davranmayı seçtiğini anlattı.Ulusa mümkün olan en az hasarı verme kaygısı adalet,tanınma ve hakikati arama çabasına üstün gelmişti.

Salondaki dinleyicilerin en az yarısı Özür Diliyorum kampanyasının ya düzenleyicileri,ya da öncülük edenleri ya da ilk elden destekleyicilerinden oluşuyordu.Üç kadının konuşması çok net bir şekilde salonun ancak yarısından alkış aldı.Diğer yarısının alkışlamamaya karar verdiği belliydi.Soru-Yanıt bölümüne geçildiğinde ilk söz alan,resmi tezlere eleştirel yaklaşımıyla tanınan ve saygı duyulan,2005'te Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleşen alternatif Ermeni konferansının düzenleycilerinden Osmanlı tarihçisi Prof. Selim Deringil oldu.Çok öfkeli,çok kızgındı."Kendi evinde,memleketinde" kendini saldırıya uğramış hissettiği belliydi.Kendilerine hakaret edildiğini,haksızlık edildiğini,saldırganca davranıldığını söyledi ve sözlerini inanılmaz bir cümleyle noktaladı:"Siz dışarıda oturup makalelerinizi yazarken burada her türlü riski alan bizleriz!"

Bu sözler neyse ki,dinleyicilerin bir kısmından yükselen ayıplayıcı bir "aaaaa!" nidası ile karşılandı da yüreklere su serpildi.Moderatör Prof. Fikret Adanır'ın Selim Deringil'e "Selim,burası akademik bir platform,böylesi subjektif sözleri hoş göremeyiz" sözleri de ayrıca iç ferahlatıcıydı.

Her üç konuşmacı da Özür Diliyorum kampanyasına imza veren 30 bin kişinin samimiyetinden kuşku duymadıklarını,bir duyarlılık oluşturulması konusunda kampanyanın önemini teslim ettiklerini defaten belirtmişlerdi,ancak soru-cevap bölümünde sorulan sorular,Deringil'in öfke nöbetini destekler tondaydı.Çünkü yapılanın gelecek defa daha iyisini yapmaya,inkârla mücadeleyi daha ileri düzeylere taşımaya hizmet edecek eleştirilere kulak verme kültürü gelişmemişti bizde.

Ne yapmalı?

Irkçılığın yalnızca geçmişten bugüne ve yukarıdan aşağı hiç durmadan beslenmekle kalmadığı,tabana en geniş şekilde yayıldığı,düzenli olarak yayımlanan nefret söylemi araştırmalarında çığırından çıkmış bir ırkçılığın coşup taştığı bir ülkede ırkçılıkla mücadelede aydınlara büyük iş düşüyor.En önemlisi sürekli dönüp kendisine bakmak,kendini beğenmemek,kendine sorular sormak,yeterliliğini sürekli olarak gözden geçirmek,ırkçılık konusunda Türkiye akademik çevresinden fersah fersah ileride olan uluslararası akademik dünyada cereyan eden tartışmaları mutlaka yakından izlemek,Holokost sonrası Almanya'da faillik,kurbanlar ve sorumluluk konusunda yazılan dünyaca materyali ders çalışır gibi çalışmak ve bıkmadan,usanmadan kendi kapalı devre çevresinin standartlarını uluslararası standartlarla sınamak ve eleştirel gözlerle bu camianın inkârla mücâdele çıtasını yükseltmeyi kendine dert edinmek.

Almanya gibi Holokost inkârını yasaklamış bir ülkede yaşamadığımıza göre,bu ülkenin entelektüelinin meselesi,sürekli kendi üstünlüğünü sorgulamak ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar Ermenilerin söylediklerini ya da söylemediklerini duyabilecek,onları dinleyebilecek bir akıl ve yürek geliştirmek olmalıdır.Çünkü onlar "bu ülkenin en derin bilgisine sahipti";(17) yok edilme ve hayatta kalmanın bilgisine.

Sürekli kendine ayrıcalık isteyen,sürekli "yaptıklarından" dolayı kadirşinaslık bekleyen,hep kendine "kahraman" payesi biçen ve kimin konuşup,kimin susturulacağına karar verme üstünlüğünü elden bırakmayan bir entelektüel profili esasen statükoyu yeniden üretiyor,yani inkâr değirmenine su taşıyor demektir.Bilerek yapıyorsa buna faillik denir,bilmeyerek yaptığını iddia ediyorsa entelektüel kimliğini sorgulamalıdır.Her iki durumda da toplumsal bir dönüşümün katalizörü olmaktan çok uzak kalmaya mahkumdur.

Biz aktivistlere düşen de ırkçılık ve ırkçılığı besleyen söylem ve edimlere yönelik duyargalarımızı sürekli bilemek,gördüklerimizi dile getirmek,yen içinde kırık kol kalmasına izin vermemek,yaşanan ırkçılık vakalarını takip edip adâletin kapılarını aşındırmak,gözlerimizi dört açmak,nasıl daha fazla kişiye ulaşabilirizin yolunu hiç durmadan aramaktır.

***

1-Yelda,"Gayrimüslimlerin gayrimenkulleri":Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık,(İstanbul:Belge Yayınları,1998),s.213.
2-Age,s.214-215.
3-Ayda Erbal-Talin Suciyan,Yüzyıllık Terkedilmişlik,Şerhh,Şiir ve Eleştiri Dergisi,2015,S.1,s.126.
4-Age,s.126-127.
5-Aktaran Egemen Özbek,yayımlanmamış doktora tezi Commemorating the Armenian Genocide:The Politics of Memory and National Identity,s.v,Carleton University,Ottawa,Canada.Kendisine tezini paylaştığı ve yararlanmama izin verdiği için teşekkür ediyorum.
6-Talin Suciyan,Modern Türkiye'de Ermeniler-Soykırımsonrası Toplum,Siyaset ve Tarih,İstanbul:Aras Yayıncılık,2018.
7-Age,s.49.
8-Eren Barış,"Talin Suciyan'la Söyleşi",Express dergisi,01.01.2019.
9-Sempozyumda sunulan tebliğler Sait Çetinoğlu ve Mahmut Konuk tarafından kitaplaştırılmış.Mouradian'dan alıntı için bkz. Sait Çetinoğlu ve Mahmut Konuk (ed.),Öncesi ve Sonrası ile 1915:İnkâr ve Yüzleşme,Ankara:Ütopya,2013,s.233-234. Akt. Egemen Özbek,age,s.303.
10-Nazan Maksudyan,Türklüğü Ölçmek-Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi,Metis Yayımları,2005,İstanbul,s.64
11-Ayhan Aktar'ın yazısı için bkz. http://www.radikal.com.tr/kitap/kemalistlerin-irkciligi-meselesi-857245/
12-Umut Özkırımlı'nın yazısı için bkz. http://www.radikal.com.tr/kitap/maksudyanda-yeni-bir-sey-yok-857293/
13-https://armenianweekly.com/2009/01/10/about-the-apology-campaign/
14-Ayda Erbal,"Mea Culpas,Negotiations,Apologias:Revisiting the 'Apology' of Turkish Intellectuals",Birgit Schwelling (ed.),Reconciliation,Civil Society and the Politics of Memory-Transnational Initiatives in the 20th and 21st Century içinde,s.51-94. http://www.jstor.org/stable/j.ctv1xxswv.5.
15-https://armenianweekly.com/2009/04/21/commentary-on-the-turkish-apology-campaign/
16-Etkinlik İngilizce olduğu için burada üç kadın konuşmacının söylediklerini,Armenian Weekly'de yayımlanan İngilizce yazımdan (https://armenianweekly.com/2010/08/03/gunaysu-silenced-but-resilient-a-groundbreaking-panel-discussion-in-istanbul/) Türkçeye çevirerek özetledim.Özetler atölye çalışmasında aldığım notlara dayanıyor.Burada esas amacım,dediğim gibi eleştiriye tahammülsüzlüğe,alçakgönüllülükten yoksunluğa,kendinden ve yaptığından sonsuz memnuniyete,karşı tarafı kadir kıymet bilmezlikle suçlama gibi eğilimlere örnek göstermek olduğundan,her biri en az 45 dakika olan sunumlarını bu kadar kısalttığım için konuşmacılardan affımı diliyorum.
17-Deniz Yonucu,Talin Suciyan ile söyleşi,"From the Ottoman Empire to Post-1923:The Catastrophe as Seen by the Angel of History",Critical Times,Cilt 3,Sayı 2,Ağustos 2020. https://read.dukeupress.edu/critical-times/article/3/2/300/166972/From-the-Ottoman-Empire-to-Post-1923The,Türkçesi için bkz. Deniz Yonucu,"Talin Suciyan ile söyleşi İmparatorluktan 1923 Sonrasına:Tarihin Meleğinin Bakakaldığı",Birikim,Nisan 2019,s.52 ve 55.

Kaynakça

Eren Barış,"Talin Suciyan'la Söyleşi",Express,01.01.2019.
Ayda Erbal-Talin Suciyan,"Yüzyıllık Terkedilmişlik",Şerhh,Şiir ve Eleştiri Dergisi,S.1,2015.
Ayda Erbal,"Mea Culpas,Negotiations,Apologias:Revisiting the 'Apology' of Turkish Intellectuals",Birgit Schwelling (ed.),Reconciliation,Civil Society and the Politics of Memory-Transnational Initiatives in the 20th and 21st Century.
Nazan Maksudyan,Türklüğü Ölçmek-Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi,İstanbul:Metis Yayınları,2005.
Egemen Özbek,Commemorating the Armenian Genocide:The Politics of Memory and National Identity,"yayımlanmamış doktora tezi,s.v,Carleton University,Ottawa,Kanada.
Talin Suciyan,Modern Türkiye'de Ermeniler-Soykırımsonrası Toplum,Siyaset ve Tarih,Aras Yayımcılık,2018,İstanbul.
Deniz Yonucu,Talin Suciyan ile söyleşi,"From the Ottoman Empire to Post-1923:The Catastrophe as Seen by the Angel of History",Critical Times,C. 3,S. 2,Ağustos 2020. https://read.dukeupress.edu/critical-times/article/3/2/300/166972/From-the-Ottoman-Empire-to-Post-1923,("Talin Suciyan ile söyleşi İmparatorluktan 1923 Sonrasına:Tarihin Meleğinin Bakakaldığı",Birikim,Nisan 2019.)
Yelda,Çoğunluk Aydınlarında Irkçılık,Belge Yayınları,İstanbul,1998.

*Ayşe Günaysu,Türkiye'de ırkçılığın binbir yüzü,Cogito,Sayı:101,Bahar 2021,s.[210]-233.