Nüfusu ayırmak ve sınıflandırmak için kullanılan "ırk","ulus","etnik köken" kavramları,insân gruplarını icât etmek için siyâsî iktidar ve güdümündeki bilimin nasıl birlikte çalıştığını gözler önüne serer.Erken Cumhuriyet dönemi "antropoloji" çalışmaları üzerine yaptığım araştırmada,Türk milliyetçiliğinin vatandaşlık temelli ve ırkçı "çehreleri" arasındaki gerilimlere değinmiş ve bu bağlamda Türkleri bir ırk olarak tanımlamak için yürütülen eşzamanlı "bilimsel" projeleri incelemiştim.(1) Sadece bir dergi çevresine odaklanan mikro çalışmam,"Türk Antropoloji Mecmuası"nın ondört yıllık yayın hayatını (1925-1939),editör kadrosu,devlet desteği,yazarları ve yayımladığı makâleler bağlamında değerlendiriyordu.
İlk baskısı 2005 yılında yapılan kitabım büyük bir karalama kampanyasına rağmen çok da takdir gördü."Türklüğü Ölçmek Türkiye"de ırkçılık ve bilim ilişkisine odaklanan çok sayıda yeni araştırmaya ilhâm verdi.Aradan geçen zaman zarfında literatüre katkı sağlayan birçok yeni eser yayımlandı.Kitâbımın kısa bir özeti sayılabilecek İngilizce makâlem,Türkiye,ABD,Almanya,Fransa'da en iyi üniversitelerde derslerin okuma listelerinde yer aldı.Ayrıca geçen onaltı yıl boyunca yüzlerce yayın kitâbıma atıfta bulundu.Bu yazıda 2005 yılında yayımlanan kitâbım "Türklüğü Ölçmek"in temel argümanlarını kısaca özetlemeyi,kitâbıma ve şahsıma yapılan saldırıları ve Türkiye'nin ırkçılık tabusunu analiz etmeyi amaçlıyorum.
Irk ve bilimkurgu
Onsekizinci yüzyıla uzanan başlangıcından bu yana,"ırksal" sınıflandırma ve etnik köken üzerine araştırmalar,yani "ırk bilimleri" hiçbir zaman net bir çerçeveye sahip tek bir akademik disiplinin tekeli altında değildi.İnsân çeşitliliğinin sınıflandırılması ve evrimi ile ilgili kavramlar,teoriler ve metodolojilerin bir potpurisi gibiydi.Benzer şekilde,kitâbımın ana odak noktası olan sefalometri,antropometri ve kraniyometri birer disiplin değil,insân vücudunun çeşitli fiziksel ölçümlerinin kaydedilmesini ve karşılaştırılmasını içeren metodolojilerdi.(2) Bugünkü yaygın tabirle disiplinler arası bir çalışma yürütülüyordu.Irk araştırmaları tıp ve antropoloji başta olmak üzere,arkeoloji,târih (Türkiye örneğinde özellikle Hititoloji,Sümeroloji,İndoloji,vs.),ve dilbilim alanlarındaki çalışmalarla da iç içe geçiyordu.Cumhuriyet elitleri ve bilim insânları,târihten biyolojiye,dilbilimden vatandaşlığa tüm alanlarda ırk kategorisini merkeze oturtan bir söylem geliştirmişlerdi.
Antropometri temelli ırksal taksonomilerin altın çağında (kabaca 1860'lardan 1940'lara kadar olan dönemde),bu metodolojiler sadece tıp veya antropoloji uzmanlarınca değil,târih ve sosyoloji gibi farklı akademik disiplinlerden araştırmacıların da ilgi alanına giriyordu.İşin ilginç tarafı,ırkçı bilimsel yaklaşımlar farklı disiplinlere muhtaçtı,zirâ ırk araştırmaları çok temel bir kısır döngüye dayanıyordu.Irk araştırması yapabilmek için bir "ırk" varsaymak,yani sınırları belli,endogam,dolayısıyla "izole" ve "evrimsel olarak tutarlı" bir insân grubu gerekiyordu.Fakat üzerinde araştırma yapılacak ideal "homojen" toplulukları belirlemek için gerekli "kanıtları" sağlayanlar genellikle dilbilimciler,etnograflar,târihçiler,sosyologlar,vs. olmak durumundaydı.Dolayısıyla,"ırk araştırmalarının" ilk adımı milliyetçilik gibi kolektif kimlik mitlerine ve iddialara bel bağlıyordu.
Irkçı bilimselliğin bu bağlamda döngüsel argümanlara dayandığı söylenebilir.Ölçüm sonuçları aslında önceden belliydi.Örneğin,"beyaz ırkın" üstünlüğü tartışılmaz kabul edilmiş,sadece beyazların açık arayla en üst sıraya oturtulduğu veriler anlamlı bulunmuştur.Şevket Aziz (Kansu),"Türk Antropoloji Mecmuası'ndaki bir makâlesinden "yüz zaviyesinin ırklardaki kıymetini gösteren rakamlar tetkik edilirse," Avrupalılarla Yeni Kaledonyalılar gibi iki farklı topluluk arasında çok az bir fark bulunduğunu,dolayısıyla ölçüm metodunun "işe yaramaz" olduğunu yazıyordu.(3) Böylelikle,sadece ırkçı hiyerarşiye mutabık kalan ölçüm yöntemleri araştırma metotları arasında yer alabiliyordu.
Türk Antropoloji Mecmuası çevresi "Türk ırkının" zâten bir ön kabul olarak ele alınan üstünlüğünü,ırksal kimliğin metodolojik belirleyicisi varsayılan antropometri metotlarına dayanarak kanıtlamayı hedefliyordu.Hem bir ulusa aidiyeti tanımlaması hem de ulusun târihsel ve coğrafî kökenlerini belirlemesi beklenen antropolojik araştırmalar,yeni ulus-devlet için muazzam önemi haiz milliyetçi siyâsî projenin parçasıydı.Bilimsel çıktının siyâsî hedefe uygun olması için,"münasip değerler" verecek yöntemlerin seçilmesi ya da sonuçların "düzenlenmesi" yaygındı.(4) Bu nedenle,devlet hizmetindeki ırkçı antropoloji,frenoloji ve antropometri araştırmaları "Türk ırkı"na dair ideolojik mitleri,bilimsel bir jargona tercüme ediyordu.Dolayısıyla devlet tekelinde yürütülen bilimsel araştırma,taraflı ve milliyetçi bir kurguyu,objektif ve evrensel gerçekmiş gibi paketliyordu.Bu yüzden kitâbımda devlet hizmetindeki antropolojiyi "bilimkurgu yazarlığı" olarak yorumlamıştım.
Fakat sözkonusu kurgu,okunup kenara kaldırılmak için yaratılmıyordu.Türkiye'de arkeolojik keşif gezileri,halk sağlığı araştırmaları,mezârlıklarda yapılan kafatası incelemeleri neticesinde toplanan "bilimsel veriler" Türk milliyetçiliğini besleyen ırkçı kurmacaların omurgasının sağlamlaştırılmasında önemli rol oynuyordu.Binlerce okul çocuğu,asker,arkeolojik kalıntı,heykel,vb. üzerinde yapılan ölçümler neticesinde "Türk" olmayan (sayılmayan) etnik ve dinî toplulukların târihsel anlatılarını inkâr etmek ve gayri-meşrû hâle getirmek için cephâne yaratılıyordu.
Irk araştırmaları,iç sömürgecilik,devlet şiddeti
Irkçı bilim-kurgular,milliyetçi ideolojinin içine zerk edilen "ırk" ve "etnisite" kavramlarını önemli ölçüde etkilerken,bu ideolojinin de bilim adamlarının araştırmalarına şekil verdiğini teslim etmek gerekir.Bilim ve siyâset arasındaki bu iki şeritli "bilgi alışverişinin" her iki taraf için de kârlı olduğu ve birbirini beslediği aşikârdır.Türkiye'deki sistematik ırkçı bilimsel çalışmaların yeni ulus-devletin kurulmasından hemen sonraya denk gelmesi tesâdüf değildir.Sözkonusu dönemde siyâsî aktörler,siyâsî yönetim biçimi ve devlet sınırlarındaki âni değişiklikleri meşrûlaştırmak için ırk mitinden fazlasıyla faydalanmıştır.İktidar kadroları,Ermeni Soykırımı,Birinci Dünyâ Savaşı,Türk-Yunan Harbi ve neticesinde imzalanan uluslararası antlaşmalarla belirlenen keyfi sınırlar içindeki çoğunluğun "Türk milleti" olduğunu savunmuştur.Kitâbımda da incelediğim gibi Türklerin "Anadolu'nun otokton ahâlîsi" olduğunu kanıtlamak "ırk bilimlerinin" birincil görevlerindendir.(5)
Yukarıda altını çizdiğim cephâne konusuna geri dönersek,antropometri,ulusal nüfus içindeki sözde ırksal farklılıkları ölçmek ve teşhir için başvurulan önemli bir yöntemdi.Soykırım,katliâm ve zorunlu göçlere rağmen hâlâ türdeş olmayan bir nüfus içerisinde "farklı ırkların" en üstününün "Türk ırkı" olduğunu ileri sürmek,Lozan'da azınlık statüsü verilen gayrimüslimler ve adı hiç zikredilmemiş Kürtler,Alevîler,Çerkesler gibi dinî ve etnik gruplar üzerinde "Türklerin" hâkimiyetini meşrûlaştırmaya ve bu grupların herhangi bir özerklik talebini haklı gösterecek dayanağın bulunmadığını ispata yarıyordu.Tıbbî ve antropolojik ırk bilgisini üretenler,sadece milliyetçiliğin ırkçı çehresine entelektüel destek sağlamıyordu,aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla "ulus-devlet bilimi" yapıyordu."Türkiye Türklerindir" hayalinin bilimsel olarak meşrûlaştırılmasıyla iştigâl ediyorlardı.Aşağıda daha ayrıntılı tartıştığım gibi nüfusun fiziksel,dilsel ve kültürel çeşitliliği ya yok edilmeli ya da yok sayılmalı ve devletin iddia ettiği "millî birlik",ırkçı bilim sayesinde de desteklenmeliydi.
Türk Antropoloji Mecmuası'na odaklanan araştırmam,Türkiye Cumhuriyeti târihinin her döneminde rastlanan çeşitli ayrımcı pratiklerin ve etnik şiddetin normatif bir temeli olup olmadığını sorguluyordu.Sorduğum soru şuydu:Eğer ırkçılık,ayrımcılık ve şiddet,Türk milliyetçiliği üzerine çalışanların çoklukla iddia ettiği gibi münferit,tesâdüfî,istisnâî (normdan sapma) değilse,sistematik ve normatif bir boyutu var mıdır?Türkiye'de ırkçılığın "bilimsel" temellerini atmaya gayret eden bir dergi çevresini mikro perspektiften inceliyor ve normatif denilebilecek "ırk bilimleri" yaratma faaliyetlerini inceliyordum.
Kitâbımın kapsamının dışında kalsa da ırk araştırmaları ve devlet şiddeti arasındaki son derece güçlü ilişkiyi inceleyen yeni araştırmaların önemini belirtmek isterim,özellikle de yerli halklara uygulanan sömürgeci şiddet sözkonusu olduğunda.(6) Elise K. Burton'ın bu yılın başında yayımlanan kitâbı,"Genetic Crossroads:The Middle East and the Science of Human Heredity",Ortadoğu coğrafyası özelinde,"ırksal ve etnik farklılıkları" incelemek için geliştirilen yeni ölçüm teknolojilerinin,Milletler Cemiyeti'nin dayattığı homojen nüfus rejimiyle ve onunla kol kola giden soykırım,"etnik temizlik","nüfus transferi" gibi çeşitli nüfus mühendislikleriyle paralel gelişmesinin rastlantı olmadığını vurguluyor.Türkiye'deki ırk araştırmalarını Mısır,İran,İsrail,Yemen gibi diğer ulus-devlet örnekleriyle birarada,dolayısıyla hem bölgesel hem de küresel târihin bir parçası olarak değerlendiren Burton,özellikle şiddet ve "iç sömürgecilik" bağlamlarına yoğunlaşıyor.(7)
Omnia al-Shakry'nin yirminci yüzyılda Mısır'da sosyal bilimlerin şekillenmesini inceleyen çalışmasına göre,antropoloji araştırmaları Sudan'a yönelik sömürgeci talepler bağlamında,ülkenin aynı ânda hem "sömürge" hem de "sömürgeci" pozisyonlarını gözler önüne serer.(8) Benzer şekilde Türkiye'de antropometri,Türk ırkının "beynelmilel mevkiini" tesis etmek ve târihsel üstünlüğünü kanıtlamakla yükümlüydü.Türklerin Avrupalılarla akraba (yani onlar kadar mütekâmil bir ırktan) hattâ bazen Avrupalıların atası olduğunu iddia edebilmenin,"muasır medeniyet" seviyesini hedefleyen yeni Cumhuriyet için önemi büyüktü.(9) Ancak "Türk ırkıyla iftihâr" etmeyi sağlayan antropometrik devlet projesi sadece anti-emperyalizm eleştirisi ve tam bağımsızlık bağlamında kullanışlı değildi,aynı zamanda hegemonik bir millî kimliğin kurulmasının iç sömürgeci ayağını da destekliyor ve meşrûlaştırıyordu.Irk,evrim,hıfz-ı sıhha (öjenik) terminolojisine dayanan "bilimsel söylemler",milliyetçi düşüncenin şekillenmesinde,toplumsal ayrışmaların keskinleşmesinde,hukûk ve sağlık politikalarında açıkça bu iç sömürgeci projeye hizmet ediyordu.(10) Tüm siyâsî,askerî ve ekonomik kurumlar aracılığıyla yürütülen tahakküm siyâseti,Türklüğe dâhil edilmeyen grupların sindirilmesi,yani sosyal görünürlüğünün ve kültürel dışavurum imkânlarının baltalanmasından öte,özünde devlet şiddetine dayanıyordu.Kürdistan'ın iç sömürgecilik târihi bu konuda kapsamlı bir manzara sunuyor.(11)
Irkçılık,yüksek eğitim kurumlarında kendine yer bulan ırk bilimleri;siyâsî söylemleri ve politikaları belirleyen etnik milliyetçilik ve Türk olmayanları hedefleyen ırkçı politikalar şeklinde tezâhür ediyordu.Antropolojik ve tıbbî ırk bilimleri,Türklerin egemen özne konumunu tescilleyen bilgiyi üreterek,ulus-devlet sınırları içinde olmalarından rahatsızlık duyulan,dolayısıyla her dâim aşağılanan,ayrımcılığa uğrayan,üç buçuk yıl zorunlu askerlik yaptırılan,(12) mâllarına el konulan,(13) dükkânları yağmalanan,(14) ülkeyi terketmekten başka yol bulamayan,(15) köyleri bombalanan,(16) anadilleri yasaklanan etnik,dilsel ve dinî cemaatler üzerinde de tahakküm kurulmasını meşrû kılıyordu.
Bahâneler cumhuriyeti
Bu bölümde kitâbımın basılmasının ardından başlayan tartışmaları özetlemeye çalışacağım.2000'lerin başında Türk milliyetçiliğinin etnik kimlik ve ırkçı kavramlarla raksı,Cumhuriyet dönemi târihyazımının ilgi alanına yavaş yavaş girmeye başlamıştı.Kitâpta atıfta bulunduğum,Taha Parla ve Ahmet Yıldız'ın çalışmaları bu ilişkinin altını çizen önemli örneklerdi.(17) Öte yandan,kitâbımın yayımlanmasının ardından farkettim ki Cumhuriyet târihçiliğini,Türkiye târihindeki ırkçılığı inkâra dayanan çok güçlü bir bahâne bulma refleksi özetliyordu.Aşağıda tartışacağım gibi erken Cumhuriyet'in ırkçı ve ayrımcı siyâsetlerine ve söylemlerine kılıf bulmak ve rejimin ırkçılığını ortaya koyan bir argümanı derhâl sindirmek için ciddi bir repertuar vardı.Barış Ünlü'nün Charles W. Mills'in ayrıcalıklı bir ırk kategorisi olarak beyazlık teorisine atıfla altını çizdiği gibi,ırksal olarak yapılandırılmış bir toplumda,ırksal olarak ayrıcalıklı olanların,ayrıcalıklı olduklarını ve ırkın merkeziyetini inkâr etmeleri yaygındı.(18)
Irkçılık ve antropolojik gelenek
Kitâbımın yayınlandığı 2005 senesi itibâriyle en yaygın ırkçılığı inkâr tezi Tek parti döneminde ırkçılığın bir devlet politikası olabilmesi için "gerekli ve yeterli" şartlar oluşmadığıydı.Osmanlı düşünce birikiminde ırkçı bilimsel gelenek olmadığı,dolayısıyla Cumhuriyet kadrolarına aktarılan ırkçılığın olsa olsa güdük kaldığı,tek parti dönemini gururla savunmak için bir hava yastığı görevi görüyordu.Bu söylemde ırkçılık,çok büyük bir teorik birikim veya metodolojik altyapıya ihtiyâç duyan,gelişmesi "zor" bir düşünce biçimi yahut derli toplu bir ideolojiymiş gibi bir hava yaratılıyordu.Ayhan Aktar'a göre:
"Tek parti döneminde ırkçılığın ortaya çıkabilmesi için sosyolojik açıdan gerekli ve yeterli şartlar Türkiye'de yoktu.Irkçılığın devlet politikası hâline gelebilmesi için gerekli şart,önce ırkçılığın antropolojik ve felsefî geleneğinin oluşması sonucunda ortaya çıkar.Bu da bir tek ırkçı düşünürün ömrüne sığacak şey değildir.Yani,önce dünyâdaki ve ülkemizdeki ırkları sözde 'bilimsel' bir biçimde ölçüp biçerek tasnif edeceksiniz;ondan sonra da kendi ırkınızın üstün meziyetlerini bu işin felsefesini de yaparak ispat edeceksiniz."(19)
"Türklüğü Ölçmek" bizâtihi bu antropolojik ve felsefî geleneğin olduğunu iddia eden ilk çalışmaydı.Dergi çevresi ırkları ölçmüş biçmiş,tasnif etmiş,Türk ırkının üstünlüklerini de sarih biçimde ortaya koymuştu.Aktar'ın Radikal Kitap'ta başlattığı ve başka mecralarda,"aziz dostları" üzerinden de sürdürdüğü şahsımı ve kitâbımı hedef alan linç harekâtı,"Kemalistlerin ırkçılığı"nı ve tek parti dönemini haiz korkunç ırkçı şiddet ve ayrımcılık vak'alarını göğsünü gere gere inkâr ediyordu.Öte yandan son derece önemli bir târihsel-kültürel soruna karşı mağdûrları rencide eder şekilde duyarsızlık ve saygısızlık göstererek,ayrımcılığa uğramışlarla âdetâ dalga geçiyordu.
Murat Ergin'in 2008'de yayımlanan,tek parti dönemi bilimsel ırk ideolojisinin çeşitli kaynaklarını ve ırkçı bilimlerin farklı alanlarını inceleyen iki makâlesi ilk karşıma çıktığında,Türkiye'de ırkçılığın antropolojik,ideolojik,tıbbî,felsefî açıdan "gerekli ve yeterli şartlarının" oluştuğunu ortaya koyan yeni çalışmalar yapıldığı için sevinmiştim.(20) Öte yandan,dönemin siyâsî ve bilimsel kadrolarının ırk saplantısını ve "Türklük" kurgulanırken ırk kavramının ne kadar önemli olduğunu kullandığı malzemeyle alenen ortaya koyan Ergin,bir ânda şerit değiştirip Türkiye'de ırkçı bir devletleşmeden söz edilemeyeceğini savunuyordu.(21) "Türk deneyiminin farkını" vurgulayan Ergin,Aktar'a atıfla aynı entelektüel eksikliğe işaret ediyor,ırkçılığı inkâr ediyordu.
“...Türkiye Cumhuriyeti devletinin herhangi bir dönemde ırkçı bir rejim olarak sınıflandırmak hayal gücünü zorlamak olur.Türk devleti,çeşitli ırkçı fikirlerin uygulanmasıyla flört etse de,ne sofistike bir ırkçı teori geliştirecek entelektüel geleneğe sahipti,ne de ırkçı bir dışlama ve eşitsizlik sistemi kurmak için örgütsel gücü temin edebilirdi."(22)
Her şeye rağmen,teorik birikim eksikliği tezinin "Türklüğü Ölçmek"i izleyen yeni araştırmalar ışığında çok da anlamlı olmadığı ortaya çıkmıştı."Modernite","sekülerleşme","kültür devrimi" gibi kavramlarla karşımıza çıkan başka bir inkâr modeli yardıma koşmalıydı.
Irk ve modernite...
Zafer Toprak'ın 2012'de yayımlanan kitâbı "Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji",erken Cumhuriyet'in bilimsel yatırımları (üniversite,fakülte,tetkik cemiyeti,antropometrik anket,arkeolojik kazı,vb.),belli başlı bilim şahsiyetleri (Afet İnan,Şevket Aziz Kansu,Eugène Pittard,Sadri Maksudi,Şemsettin Günaltay,vd.) ve neticede ortaya çıkan bilimsel üretim (Türk Târih Tezi,Güneş Dil Teorisi,brakisefal Türk ırkı,vb.) üzerine yoğunlaşıyordu.Toprak,"Türklüğü Ölçmek"in temel iddiası olan ırkçılığın bilimsel temellerinin oldukça sağlam olduğu tezini doğruluyordu.(23) Öte yandan,Ergin gibi Toprak da,kullandığı malzemenin işaret ettiği istikamete tezatla 1930'lar Türkiye'sinde ayrımcı bir ideoloji olarak ırkçılıktan söz edilemeyeceğini belirtiyordu.Toprak'a göre fizik antropolojiyi merkeze alan ırkçı bilimler,Toprak'ın "kültür devrimi" dediği modernleşme çerçevesinde işlev görüyordu.Cumhuriyet ve antropoloji sözcüklerini birbirine kenetleyen ve antropolojiyi Türkiye'de millî bilim hâline getiren,Türk kimliğini Osmanlı geçmişinden ve İslâmî referanslardan koparmak ve fakat Türk ırkının yine de büyük bir târihî mirâsın sahibi olduğunu iddia etmek içindi.
Asım Karaömerlioğlu ve Murat Yolun'un 2020'de yayımlanan ve evrim teorisinin târih,dil,coğrafya,antropoloji gibi disiplinlerdeki yansımasına yoğunlaşan makâlesi,Türkiye'de ırkçı bilimlerin teorik altyapısı hakkındaki literatürü genişletirken,ırkçılığı ısrarla yadsıyordu.(24) İnceledikleri külliyâtın,özünde bir genetik grubun diğerlerine karşı "doğal" üstünlüğünü meşrûlaştırmak için kullanıldığını reddeden yazarlar,Ergin gibi Türkiye'nin deneyiminin özgünlüğünü(!) vurguluyor,ırkçılığı dar bir materyalizm ve sekülerleşme eksenine,ulus-devletin modernleşme gündemi çerçevesine sıkıştırıyordu.Milliyetçi kadroların ırkçı bilimlere iltifât ettiği artık inkâr edilmiyor,fakat bu sefer de "savunmacı","dışa dönük" ya da "dış politika olarak" ırkçılık bahânesi,modernleşme/uluslaşma denklemi içine dâhil oluyordu (iç düşmân tezini bilâhare tartışacağım.)
Türkiye'deki ırkçılığın yüzeysel,geçici ve fevri olduğunu vurgulayan bu yoruma göre antropoloji çevrelerinin Türk ırkına yaptığı vurgu salt Avrupa'yı hedef alan "defansif" bir üstünlük ifadesidir.(25) Murat Ergin'in çalışmaları Avrupa'ya yetişme/yanaşma/geçme kaygısını ve modernleşmeyi öne çıkarıyordu.Ergin'e göre Türkiye'de tek parti kadrolarının ırk bilimiyle iştigâlinin temel sebebi,Türkler için "modern ve beyaz bir kimlik" oluşturmaktı.(26) Zafer Toprak da ırkçı tezlerin Batı dünyâsındaki yanlış ve aşağılayıcı Türk algısının düzeltilmesi için kurgulandığını belirtiyordu.Çeşitli bilim insanlarını ırk araştırmalarına teşvik eden büyük "haksızlık",Türklerin sarı ırktan ya da Mongol ırkından gelmiş oldukları iddiasıydı."Türk ırkının anayurdunda" yüksek kültür mertebesine ulaştığı sırada Avrupa halkının "vahşi ve tamamen câhil bir hayat" yaşadığını ileri süren "romantik" Türk Târih Tezi,yazara göre Avrupa'ya Türklerin sarı değil beyaz,Mongoloid değil Alpin olduğunu kanıtlamak içindi.
Türk Antropoloji Mecmuası özelinde altını çizdiğim gibi,ırkçı bilim ve devlet kadroları için Avrupalı,beyaz ırkla özdeşleşmek,ulusal nüfusun genetik özellikleri tanımlanırken şüphesiz bir ön koşul olarak kabul edilmiştir.Fakat yeni Cumhuriyet'in "Batı emperyalizmi" ve Avrupalıların Türklere dair önyargılar karşısındaki "onurlu mücâdelesi"ni öne çıkaranların göz ardı etmeyi tercih ettiği bir boyutu daha vardır Türkiye'de ırkçılığın.Milliyetçi seçkinler sadece Türk'ü Avrupa'ya kanıtlamak için değil,aynı zamanda kendi ceberrut iç sömürgeci projelerini hayata geçirirken de aynı ırkçı temelleri esas almıştır.
Ehlileştiremediklerimizden misiniz?
Türk milliyetçiliği çalışmalarının asimilasyon ve entegrasyon vurgusu (bkz. "Türkleştirme" politikaları) ırkçılığı inkâr için sıkça kullanılır.Fiziksel,dilsel ve kültürel çeşitliliğin,inkâr,yerinden etme,dinî/kültürel ihtidâ gibi yöntemlerle yok edilmesi,milliyetçilik literatüründe "asimilasyon" kavramıyla hüsn-ü tabir edilir ve millete entegrasyon imkânı sunan ulus-devletlerin ırkçı olmadığı iddia edilir."Etnik milliyetçilik" kavramını kullanmakta beis görmeyen çok sayıda araştırmacı,asimilasyon ya da "Türkleştirme" örneklerinin arkasına sığınarak Türk milliyetçiliğini de "ırkçı" olmadığı varsayımıyla taçlandırır.
Toprak'a göre Cumhuriyet seçkinlerinin Türk ırkına yaptığı vurgu,Türk,Kürt,Rum,Ermeni ayrımı yapılmadan Anadolu'nun brakisefal halkını bir bütün olarak "Turanî ırk" çatısı altında birleştiren "kapsayıcı" bir ırkçılıktır.(27) Gayrimüslimler sözkonusu olduğunda,Türk Antropoloji Mecmuası yazarlarının cemaat,unsur/anasır,millet/milel,ekalliyet,vs. gibi el altında ve yaygın kullanımda olan kavramlar dururken "Türk ırkı ve İstanbul'da yaşayan diğer ırkların mukayesevî tetkiki" diye başlık atması,ırk kavramını ne bağlamda kullandıklarını ve ırkçı "kapsayıcılığın" neresinde durduklarını ortaya koyuyor.(28) Aşağıdaki alıntıdan daha net biçimde anlaşılacağı gibi Mecmua için Türk ırkının "otokton" pozisyonu ve diğer ırkların katiyen "Turanî ırk" çatısı altında olmadığı aşikârdır.
"...Rumlar,Yahudiler ve Ermeniler burada Türk ırkının seciyelerini almaksızın uzun zamandan beri yaşıyorlar.Vapurda,bir tramvayda bulunanları köprü üzerinden gelip geçenleri nazar-ı müşâhededen geçiriniz;bunda kimse yanılmaz;tanınmak için bir fese ihtiyâç yoktur;gerçi şimdi herkes şapka giyiyor,maa-haza memleketden herhangi bir ferd,geçen şahsın ırkını tayinde yanılmaksızın işte size bir Yahudi,bir Rum,bir Ermeni! diyebilir.Binaenaleyh bir ırkın seciyelerinin derhâl teşhise müsait olabilecek bir şahsiyetle mahfuz kaldığını kabul etmek lâzım gelir."(29)
Kürtlerin Türkleştirilmesine dönersek,asimilasyon politikasının ırkçı ve sömürgeci tonunu bütünüyle reddeden Toprak'a göre,Cumhuriyet'in Kürtleri hedef alan toplumsal mühendislik projesinin parçası olan "uygarlaştırma görevi" sömürgeci anlayıştan farklıydı.Zirâ "kapitalizmin yeni filizlendiği bir ülkede sömürgeci bir anlayışın yerleşmesi olanaksızdı."(30) Burada araştırmanın ana teması olmayan bir kavramdan faydalanarak konunun hızla örtbas edildiğine şahit oluyoruz.
Karaömerlioğlu ve Yolun,farklı etnik-dinî kimliklerin hiçbirinin adını anma gereği duymadıkları makâlelerinde Toprak'ın iddialarını tekrarlıyorlar.(31) Yazarlara göre,asimilasyonu hedefleyen "toplumsal mühendislik" uygulamaları tek parti rejiminin ırkçı olmadığının kanıtıdır,"Kemalistler,Türklere içkin bir ırksal üstünlük söylemi kullanmamıştır."(32) Dahası,etnisite üzerinden tanımlansa da Türklük o kadar gevşek ve kapsayıcı bir şekilde tanımlanmıştır ki,kendilerini Türk olarak algılayanlar (ne mutlu...) Türk kabul edilebilmiştir.(33) Bu varsayımda,nedense kitlelerin dillerini,dinlerini,târihlerini inkâr edip hiç şüphesiz Türk olmak isteyeceği iyimserliği var.Peki ya Türk olmayı lütuf görmeyenler ve onların marûz kaldıkları şiddet?
Olağan şüpheliler
Kitâbım çıkmadan hemen önce kısa bir makâle yazıp Türkiye'nin en iyi bilinen sosyal bilimler dergilerinden birine yollamıştım.Akademik kalitesine inandığım dergiden,akıllara zarar iki hakem raporu gelmişti.Raporlardan biri özellikle Rumlar ve Ermenileri hedef alan ırkçılığın aslında gayrimüslimlerin önceki on yıldaki "ihâneti" ve "beşinci kol" faaliyetleri yüzünden kendilerinin sebep olduğu bir doğal netice olduğunu iddia ediyordu.Yani Cumhuriyet rejiminin ırkçı bilimler bağlamında gayrimüslimlere karşı aldığı "önlemlerin" tamamen savunmacı reflekslere dayandığını,dolayısıyla aslında ırkçılık olarak değerlendirilemeyeceğini ileri sürüyordu.Devletin resmî ideolojisinin bir yansımasından başka bir şey olmayan bu son derece taraflı iddianın,Kemalist Cumhuriyet târihçiliğine içkin olduğu söylenebilir.Karaömerlioğlu ve Yolun'un makâlesi aynı milliyetçi bahânelerin hâlâ "akademik iddia" şeklinde formüle edilebildiğini gösteriyor.Yazarlara göre "1911-1922 arası dönemde yükselen milliyetçi siyâset ve sürekli savaş" göz önünde bulundurulduğunda,"hayatta kalma içgüdüsü ve yaşam mücâdelesi,sosyal Darwinist bir 'günâh' olarak görülmemeliydi."(34)
"Kemalist milliyetçilik ilk bakışta sözde sosyal Darwinizm'e atfedilebilecek uygulama ve söylemlere sahipti,ancak bu tür uygulama ve söylemler özünde o dönemin Batı yarımküresine hâkim olanlardan oldukça farklıydı.Hayatta kalma korkusu ve kuşatma durumu atmosferinin zihniyeti,yüzeysel bahâneler değil,üstesinden gelinmesi gereken acı gerçeklerdi."(35)
Ermenilerin,Rumların,Süryanilerin,Yahudilerin yakın geçmişteki (ve süregiden) hayatta kalma mücâdelesine dair,1925'ten itibâren Kürtlerin sistematik olarak kuşatılmışlığına ve sömürgeleştirilmesine dair tek bir kelime yok bu târih kurgusunda -varsa yoksa zavallı,"hayatta kalma korkusu" içinde,"kuşatma" altındaki Türk milliyetçisi kadrolar.Onbeş yıl önce reddedilen makâlemin hakemine yazdığım cevapta,ırkçılığın şüphesiz bazı sebepleri (hınç,intikam,aşağılık kompleksi,vs.) ya da faydacı beklentileri (haksız kazanç,mâla çökme,sindirme,yerinden etme) olabileceğini fakat rasyonel sebep/çıkar bulmanın ırkçılığı ortadan kaldırmayacağını belirtmiştim.Bir örnek vermek gerekirse,ırkçılık yerine "millî burjuvazi yaratma" kisvesini tercih eden Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül analizlerini düşünebiliriz.Şüphesiz,gayrimüslimlerin mâllarını yağmalamanın,"millî burjuvazi yaratmak" gibi bir neticesi olmuştur,öte yandan böyle bir faydacı çıkar,ırkçılığı ortadan kaldırır mı?Öldürdüğünüz birinin cüzdânındaki parayı çalınca kâtil hükmünüz düşüyor,sadece hırsız mı oluyorsunuz?
Dönemin koşulları ve Almanya
Tipik "dönemin koşulları" bahânesi evrim,hıfz-ı sıhha,sosyal Darwinizm ve benzeri ırkçı çerçevelerin sözkonusu dönemde Avrupa'da da popüler olduğunun ve bilimsel bulunduğunun altını çizer.Fakat Türkiye'deki ırkçılığı matah kılmak için kullanılan esas büyük zırh aşılmaz bir Almanya şâhikasıdır.Bir konferansım sırasında itiraz eden bir erken Cumhuriyet târihçisi,"Türkiye'de ırkçılıktan bahsedebilmek için Mein Kampf gibi bir kitâp yazılmış,'temerküz' kamplarında milyonlar katledilmiş,ırkı yüceltmek için yürütülen Lebensborn gibi programların hayata geçirilmiş olması icâp ederdi," demişti."Türkiye'nin ırkçılık çıtasını aştığını iddia edersek kavramı haddinden geniş kullanırız,o zaman o dönem koşullarında Fransa'ya,İngiltere'ye,ABD'ne de ırkçı dememiz gerekir," diye eklemişti.Bir ân dilimi gerçekten yutuyorum sanıp yutkunmuştum.Kendimi toparlayıp,"Elbette dememiz gerekir,siz 'ABD ırkçı değildi' mi demek istiyorsunuz?" diye sormuştum.Muhtemelen bambaşka bir târih,ahlâk ve gerçeklik yanılsaması içinde yaşayan,kendinden ziyâdesiyle memnun,erkek meslektaşım ağzını yanlara gere gere gülmüş,"Olur mu cânım,Amerika'da,Fransa'da olanla Holokost kıyas kabul eder mi?" demişti.Tabiî ki etmez.Öte yandan,sû-i misâl de emsâl teşkil etmez,Nazi Almanya'sı,Türkiye târihini ırkçılıktan sıyırmanın kanıtı olarak sunulamaz.
Zafer Toprak,kitâbında târihçiliğin dünün koşullarına odaklanması,yani güncel norm ve beklentilere göre yargılama yapmaması,işlevsel (fonksiyonalist) ve yapısalcı yaklaşımla geçmişe bakması gerektiğini salık veriyordu.(36) Peki kendi dönemlerinin "gerçeği" olmalarına karşın kölelik ve sömürgecilik târihini bugünün moral değerleriyle eleştirdiğimiz gibi ulus-devletin ırkçılığını neden eleştirmeyelim?Dönemin konjonktürüne ve yapılarına odaklanmak,geçmişin hatalarını dokunulmaz kılmak,hattâ mazûr görmek anlamına mı gelmelidir?Yahut Cumhuriyet dönemi târihyazımının önündeki esas engel geçmişin aslında geçmemiş olması mıdır?
Sonuç
Hem kitâbıma hem şahsıma yöneltilen sayısız saldırı neticesinde resmî târihin ve Kemalist ideolojinin çağdaş târihyazımı üzerinde büyük ölçüde belirleyici olduğunu anlamış oldum.Türkiye'de ırkçılık hakkında konuşmak kurucu şiddetle iç içe geçmiş bir tabuydu.Kitâbımın yayımlanmasının ardından davet edildiğim toplantılarda huzursuz olan zevâtın yükselttiği ilk serzeniş hep bu bağlantıya işaret ediyordu."Ne demek istediğinizi biliyoruz Nazan Hanım.'İlk ırkçılar Türklerdi' demek istiyorsunuz,neticede İlk Soykırımı da Türkler yaptı,' diyebilmek için." Aslında kitâbımda ne "ilk ırkçılar" iddiası,ne Almanya karşılaştırması,ne de etnik şiddet ve Soykırım tartışması vardı.Sonraki yıllarda,özellikle Ermeni Soykırımı'nın yüzüncü yılı dolayısıyla artan yayınlar ve yapılan tartışmalar neticesinde,Soykırım ve ırkçılık arasındaki aynı kurgunun bu sefer tersinden yapıldığına şahit oldum.Ermenilerin sistematik ve plânlı bir devlet irâdesiyle öldürüldüğünü kabul eden,devlet ezberlerinin ilerisindeymiş gibi yapan târihçiler Ermeni Soykırımı'nı ırkçılıktan soyutlamak için çaba harcıyordu.
Irkçılık tabusunu anlamak için Türkiye târihinde ırkçı ideolojiyi en gönülden benimseyenlerin dahi kendilerine Türkçü,Turancı,Atsızcı demeyi tercih ettiğini ve ırkçı sıfatından kaçındığını hâtırlamak gerekir.Benimse başım belâdaydı,zirâ "tek parti dönemini ırkçılıkla ithâm etmiş,Kemalistlere iftirâ atmıştım." Boyumun ölçüsünü almak isteyenler sıradaydı.(37) Kitâbım hakkında Ayhan Aktar,Umut Özkırımlı,Bülent Somay ve Suavi Aydın eleştirmekten çok saldıran,araştırmacıyı uyaran değil bir kalemde akademik camiadan silmeyi amaçlayan,çok üst perdeden,çok erkek,çok otoriter yazılar yazdılar.İçerdikleri cinsiyetçilik,ayrımcılık,statükoculuk,otoriterlik açısından Türkiye'deki akademik camianın hâli pür melâlini gösteren yüz kızartıcı bir seçkiydi.
Önce 2008'de ve ardından 2011'de iki ayrı yayınevi bana ulaşıp kitâbımla ilgili çıkan bu "eleştiri" yazılarını,Murat Ergin'in editörü olduğu bir kitâpta derlemek ve benim "cevap" verdiğim kısacık yazımı da yayımlamak için iznimi almak istediler.Aradan onca zaman geçmesine rağmen,zâten yayımlanmış yazıları,bir kez daha bir kitâpta derleme girişimi,pervâsız saldırının,linç ve sindirme harekâtının bitmediği,hattâ belki de saplantıya dönüştüğü anlamına geliyordu.Türk milliyetçiliği çalışmalarının duayenleri "Nazan Maksudyan'ın kitâbını aslında piyasadan toplattırmak isterdik,yine de mücâdelemiz sürüyor" diyor,üstelik bu nasıl bir cüretse beni kendi linç girişimime ortak olmaya davet ediyorlardı."İsterseniz son bir yazı daha yazabilirsiniz" derken herhâlde el etek öpmemi,günâh çıkarmamı,biat etmemi,neticede "bu ırkçı ülkenin târihinde çok örneği olan 'bir Ermeni'yi daha dize getirmeyi' hedefliyorlardı."(38)
En trajik olansa 19 Ocak 2007'de Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından bir ânda Türk milliyetçiliğinin "kafatasçı" olduğunu herkesin bir çırpıda telâffuz etmeye başlamasıydı.Lâkin,ülkenin en sarsılmaz temelleri olan "kurucu şiddet ve ırkçılık,kendilerini eleştirel zanneden aydınlar tarafından dahi inkâr edildiği" müddetçe Türk milliyetçiliğinin daha çok kafatası ölçeceği ortadaydı...
***
1-Nazan Maksudyan,Türklüğü Ölçmek:Bilimkurgusal Antropoloji ve Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Çehresi,1925-1939 (İstanbul:Metis,2005).Aynı konudaki İngilizce makalem için,bkz. Nazan Maksudyan,"The Turkish Review of Anthropology and the Racist Face of Turkish Nationalism,”Cultural Dynamics 17,S.3 (2005),s.291-322.
2-Sefalometri,yaşayan insânın başının ölçümü;antropometri,insânın bedensel özelliklerinin ölçülmesi;kraniyometri de kurukafanın ölçümüdür.
3-Şevket Aziz,"Umûmî Prognatisma ve Türk Kafalarının Prognatisması",Türk Antropoloji Mecmuası,S. 9,Mart 1930,s.7.
4-Bu bağlamda,örneğin sefalik endeks ulaşılmak istenilen sonuca göre kolaylıkla manipüle edilebilen bir yöntemdir.Her antropoloğun kendi ölçüm aletiyle,kafatasının farklı noktalarından başlayarak farklı sonuçlar elde edebilmesi mümkündür.
5-Afet İnan'ın 1939'da Eugène Pittard'ın danışmanlığında Cenevre Üniversitesi'nde tamamladığı doktora tezinin alt başlığının "Türk ırkının vatanı Anadolu" olması,yapılan araştırmanın esas amaç ve mahiyetini ortaya koymaktadır.Türkiye Halkının Antropolojik Karakterleri ve Türkiye Târihi:Türk Irkının Vatanı Anadolu (64.000 kişi üzerinde anket),Ankara:Türk Târih Kurumu Basımevi,1947.
6-1960'ların ortalarında ortaya çıkan özeleştirel antropoloji literatürü sayesinde,bir disiplin olarak fiziksel antropoloji târihinin,Avrupa imparatorluklarının Asya,Amerika ve Afrika’daki sömürgecilik târihleriyle birebir ilişkili olduğu artık yaygın olarak kabul edilmektedir."Colonial Situations:Essays on the Contextualization of Ethnographic Knowledge";ed. George Stocking,(Madison,WI:University of Wisconsin Press,1991),s.3-8.
7-Elise K. Burton,Genetic Crossroads:The Middle East and the Science of Human Heredity,Stanford University Press,2021.
8-Omnia S. al Shakry,The Great Social Laboratory:Subjects of Knowledge in Colonial and Post-colonial Egypt (Stanford,CA:Stanford University Press,2007),s.3.
9-Nazan Maksudyan,Türklüğü Ölçmek,a.g.e.,s.99-101,164-169.
10-Hıfz-ı sıhha şeklinde Türkçeye çevrilen öjenik (eugenics),Türkiye'de oldukça ilgi görmüştü.Bkz. Ayça Alemdaroğlu,"Politics of the body and eugenic discourse in early republican Turkey",Body & Society 11.3 (2005):61-76;Murat Ergin,"Biometrics and anthropometrics:The twins of Turkish modernity”,Patterns of Prejudice 42.3 (2008):281-304;Sanem Güvenç Salgırlı,"Eugenics for the Doctors:Medicine and Social Control in 1930s Turkey”,Journal of the History of Medicine and Allied Sciences 66,S.3 (2010),281-312.
11-Bkz.İsmail Beşikci,Devletler Arası Sömürge Kürdistan,İstanbul:Alan Yayıncılık,1990;Barış Ünlü,"İsmail Beşikci as a Discomforting Intellectual",Borderlands 11,S.2 (2012);Christopher Houston,"An Anti-History of a Non-People:Kurds,Colonialism,and Nationalism in the History of Anthropology”,Journal of the Royal Anthropological Institute 15 (2009):19-35;Mehmet Kurt,"'My Muslim Kurdish Brother':Colonial Rule and Islamist Governmentality in the Kurdish Region of Turkey",Journal of Balkan and Near Eastern Studies 21,S. 3 (2019):350-365;Gülistan Yarkın,"İnkâr Edilen Hakikat:Sömürge Kuzey Kürdistan",Kürd Araştırmaları 2019,http://www.kurdarastirmalari.com/yazi- detay-nk-r-edilen-hakikat-s-m-rge-kuzey-k-rdistan-26;Zeynep Türkyılmaz,"Maternal Colonialism and Turkish Woman's Burden in Dersim:Educating the 'Mountain Flowers' of Dersim",Journal of Women’s History 28.3 (2016):162-186.
12-Burada kastedilen 36 aylık zorunlu "yirmi kur'a nafıa askerliği" (1941) için,bkz. Rıfat N. Bali,Yirmi Kur’a Nafıa Askerleri:İkinci Dünya Savaşı'nda Gayrimüslimlerin Askerlik Serüveni (İstanbul:Kitabevi,2008).
13-Gayrimüslimleri hedef alan Varlık Vergisi (1942) için bkz. Rıdvan Akar,Varlık Vergisi (İstanbul:Belge Yayınları,1992);Rıfat N. Bali,Varlık Vergisi:Hâtıralar,Tanıklıklar,Libra Yayıncılık,2012.
14-Yahudileri,Ermenileri ve Rumları hedef alan,devlet kadrolarının bizzat plânladığı 6-7 Eylül 1955 saldırıları için,bkz. Dilek Güven,"Riots against the Non-Muslims of Turkey:6/7 September 1955 in the context of demographic engineering",European Journal of Turkish Studies, 12 (2011):http://journals.openedition.org/ejts/4538 (Erişim târihi:1 Şubat 2019.)
15-Sözü geçen ırkçı ve ayrımcı şiddet ve siyâsetin birincil sonucu gayrimüslimlerin cânlarını kurtarmak için İstanbul'dan kaçması olmuştur.Ahmet İçduygu,Şule Toktas & B. Ali Soner,"The Politics of Population in a Nation-building Process:Emigration of Non-Muslims from Turkey,”Ethnic and Racial Studies 31 (2008):358-389.
16-Martin van Bruinessen,"Genocide of the Kurds",Genocide:A Critical Bibliographical Review,vol. 3,The Widening Circle of Genocide,der. Israel W. Charny,(New Brunswick:Transaction Publishers,1994):165-192.
17-Taha Parla,Andrew Davison,Corporatist Ideology in Kemalist Turkey:Progress or Order? (Syracuse,NY:Syracuse University Press,2004);Ahmet Yıldız,Ne Mutlu Türküm Diyebilene:Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919–1938),(İstanbul:İletişim,2001).
18-Barış Ünlü,"The Kurdish struggle and the crisis of the Turkishness contract",Philosophy & Social Criticism 42.4-5 (2016):397-405;Charles W. Mills,The Racial Contact,Ithaca,NY:Cornell University Press,1997.
19-Ayhan Aktar,Varlık Vergisi ve "Türkleştirme" Politikaları (İstanbul:İletişim,2000),s.89-90.
20-Murat Ergin,"Biometrics and anthropometrics:The twins of Turkish modernity",Patterns of Prejudice 42.3 (2008):281-304;Murat Ergin,"'Is the Turk a White Man?' Towards a Theoretical Framework for Race in the Making of Turkishness,"Middle Eastern Studies 44:6 (2008):827-850.
21-"... drawing attention to the difference of the Turkish experience, which never led to the institution of a racist state formation,while at the same time acknowledging the fascination with race in the republican era and its legacy in the formation and maintenance of Turkishness." Murat Ergin,"'Is the Turk a White Man?'",s.845.
22-"... it would be a stretch of the imagination to classify the Turkish republican state in any period as a racist regime.Although the Turkish state flirted with the implementation of various racial ideas,it neither had the intellectual tradition to develop a sophisticated racist theory,nor could it foster the organizational power to institute a racist system of exclusion and inequality." Murat Ergin,"'Is the Turk a White Man?'",s.829.
23-Zafer Toprak çalışmama verdiği nâzik dipnotta,kitâbıma iltifât etmiş ve Ayhan Aktar ve çevresinin yönelttiği eleştirilere katılmadığını belirtmişti."Kimi çevrelerden haksız eleştiriler almışsa da bu eser Cumhuriyet târihine önemli bir katkıdır." Zafer Toprak,Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji,(Doğan Kitap,2012),s.84.
24-M. Asım Karaömerlioğlu and Murat Yolun,"Turkish nationalism and the evolutionary idea (1923-1938)",Nations and Nationalism 26.3 (2020):743-758.
25-Zafer Toprak,Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji,a.g.e.,s.341.
26-Murat Ergin,"'Is the Turk a White Man?' Towards a Theoretical Framework for Race in the Making of Turkishness", Middle Eastern Studies 44:6 (2008):827-850;Murat Ergin,"'Is the Turk a White Man?':Race and Modernity in the Making of Turkish Identity (Leiden:Brill,2017.)
27-Zafer Toprak,Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji,a.g.e.,s.15, 341,579.
28-Nazan Maksudyan,"The Turkish Review of Anthropology and the Racist Face of Turkish Nationalism",Cultural Dynamics 17,S.3 (2005):291-322.
29-Nureddin Ali Berkol ve diğerleri,"Türk Irkı ile İstanbul'da Yaşayan Diğer Irkların Mukayesevî Tetkiki",Türk Antropoloji Mecmuası,no. 2,Mart 1926,s.8.
30-Zafer Toprak,Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji,a.g.e.,s.578.
31-Sadece şu çok tarihi büsbütün çarpıtan cümlede gayrimüslimlerin adı geçiyor."Because the non-Muslim population had all but almost disappeared by the end of 1922,the remnants of the millet system were de facto in tatters." M. Asım Karaömerlioğlu and Murat Yolun,s.745.
32-"The Kemalists usually resorted to a defensive discourse with respect to Turkeys right to exist in international politics rather than an aggressive discourse of inherent racial superiority." M. Asım Karaömerlioğlu and Murat Yolun,s.752.
33-"...the Turkish nation-were to be formed on the basis of ethnicity (Özkırımlı,2008,p.41),which was defined in a rather loose and inclusive way in the sense that those who perceived themselves as belonging to the Turkish stock could be accepted as such." M. Asım Karaömerlioğlu and Murat Yolun,s.745.
34-M. Asım Karaömerlioğlu and Murat Yolun,s.752.
35-"Kemalist nationalism,as discussed above,had practices and discourses that could at first be attributed to the so-called social Darwinism,yet such practices and discourses were in essence quite different from the ones dominating the Western hemisphere of the time.The fear of survival and the mentality of the state-of-the-siege atmosphere were not superficial excuses but painful realities to tackle with." M. Asım Karaömerlioğlu and Murat Yolun,"Turkish nationalism and the evolutionary idea (1923-1938)",Nations and Nationalism 26.3 (2020),s.743-758,754-755.
36-Zafer Toprak'ın 2012'de yayımlanan kitâbı Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet ve Antropoloji de bunu savunuyordu,a.g.e.,s.12.
37-Ayhan Aktar son derece cinsiyetçi,kişisel saldırıya ve aşağılamaya varan bir üslûp kullanan yazısında çirkin şakalar yapıyordu.Yazı bir dörtlükle başlıyor,şahsımı "nâz sarhoşu" olmak ve "selviden de uzun" yetiştirilmekle suçluyordu.
38-Soykırımsonrasında/sayesinde kurulan yeni devletin başarısı sadece suçlunun suçunu inkâr ederek cezâdan kurtulmuş olması değildir.Kâtil maktûlü de inkârın parçası yapmayı başarmıştır.Talin Suciyan & Ayda Erbal,"One Hundred Years of Abandonment",The Armenian Weekly,29 Nisan 2011,https://armenianweekly.com/2011/04/29/erbal-and-suciyan-one-hundred-
years-of-abandonment/
*Nazan Maksudyan,Türkiye'de ırkçılığın "bilimsel" temelleri,Türklüğü Ölçmek ve Cumhuriyet târihçiliğinin Türkiye târihindeki ırkçılığı inkâr saplantısı,Cogito,Sayı:101,Bahar 2021,s.[195]-209.
7 Nisan 2022 Perşembe
Türkiye'de ırkçılığın "bilimsel" temelleri,Türklüğü Ölçmek ve Cumhuriyet târihçiliğinin Türkiye târihindeki ırkçılığı inkâr saplantısı/Nazan Maksudyan*
"Gâvur gitti,mahallesi gitti,ismi gitti"/Mıgırdiç Margosyan*
2 Nisan [2022] Cumartesi günü kaybettiğimiz usta edebiyâtçı ve eğitimci Mıgırdiç Margosyan ile Agos'ta son röportajımızı 2018 yılında Diyarbakır Kitâp Fuarı vesilesiyle doğduğu büyüdüğü topraklara gidip döndükten sonra İstanbul'da gerçekleştirmiştik.Bu röportajı tekrar sunuyoruz.
Yazar Mıgırdiç Margosyan üç yıllık bir aradan sonra geçtiğimiz haftalarda (2018) yeniden gerçekleştirilen Diyarbakır Kitâp Fuarı'nın onur konuğu idi.Aynı günlerde bugüne kadarki tüm kitâpları Aras Yayınları tarafından "Fıllanâme" başlıklı özel bir cilt altında toplandı.Margosyan fuardan hemen sonra Diyarbakır Karşılaştırmalı Edebiyât Günleri'ne de katıldı.Margosyan burada hem bir konuşma yaptı hem de Mıgırdiç Margosyan edebiyâtının târihsel perspektif çerçevesinde ele alındığı "Zaman,Mekân,Margosyan" başlıklı bir ayrı bir panel düzenlendi.Yazar Şeyhmus Diken'in moderatörlüğünü yaptığı,panelde Gürsel Korat,Şeyhmus Közgün ve Mehmet Çakmak sunumlarını Türkçe ve Kürtçe olarak gerçekleştirdi.Mıgırdiç Margosyan'ın da katıldığı ve sonunda kısa bir konuşma yaptığı panelin ardından Margosyan'ın sekseninci doğum yılını kutlamak üzere özel bir gece düzenlendi.Diyarbakır dönüşü usta yazar Margosyan ile buluştuk.Hem fuarı,hem "Fıllanâme"yi hem de doğup büyüdüğü Diyarbakır'a dair son izlenimlerini konuştuk.
-Diyarbakır Kitâp Fuarı'nın onur konuğu idiniz,tam da o günlerde Aras Yayınları "Fıllanâme" adıyla sizin bütün eserlerinizi toplayan bir cilt yayınladı.Sizin sekseninci yaşgününüze denk geldi bütün bunlar.Bir tür sizin bugüne kadarki çalışmalarınız onurlandırılmış oldu diyelim.Neler hissetiniz?
Doğrusu benim için biraz sürpriz oldu çünkü ben böyle bir çalışma içinde olduklarını bilmiyordum.Hattâ ben bazen soruyordum çocuklara Aras'a gittiğimde,"Ne var yeni kitâp?" gibisinden,onlar da devlet sırrı gibi saklamışlar,gerçekten kitâp çıktıktan sonra gördüm,o kadar ki isminden bile haberim yoktu.Güzel bir kitâp elbette.Bir nevi külliyât gibi bir şey oldu.Bunun dışında Diyarbakır Kitâp Fuarı'nda benim onur konuğu olmamla ilgili,bunu bir sitem babında söylemiyorum ama gerçek duygularım da şu idi:Sağolsunlar,bana onur konuğu payesi verildi,açılışta konuşmalar yapıldı,ama esas onun derununda olan şey,beni üzen tarafı şu oldu.Ben kendi doğduğum yerde kendi bağlı olduğum topraklarda onur konuğu olmak tabiri sevmedim.Neden?Ben Diyarbakırlıyım,orada onur konuğu olmam bir bakıma misâfir olmam,bana ironi gibi geldi.Bunu da orada açıkça söyledim.Onun dışında tahminimin çok çok fevkinde ilgi gördük.Aras Yayıncılık genelde kitâp fuarlarında Diyarbakır'da rağbet gören bir yayınevi.Oradaki yöneticilerin ifadelerine göre bu yıl 110.000 kişi gelmiş.İki kere girenleri,personeli filân çıkarırsak 100.000 kişi.Bu iyi bir sayı.Reklam gibi olacak ama imza günlerim sırasında devamlı kuyruk oluştu,arkadaşlar insânları sıraya sokmak zorunda kaldı.İçerisi de biraz sıcaktı,beş kere gömlek değiştirdim,düşünün.Tabiî imzalamakla bitmiyor,soru soruyorlar,sohbet ediyorsun,böyle bir yoğunluk içinde geçti.
-Konu açılmışken,hem o topraklarda hem de Türkiye'nin kalanında Ermenilerin eski yaşamına,Ermenilerin varolduğu günlere bir ilgi var.Bunu nereye oturtuyorsunuz?Kaybedilmiş bir halka duyulan hasret gibi mi,yoksa eskinin hâtırlanmasından kaynaklanan bir şey mi,o dönemle hesaplaşma bilanço gibi de bir şey var mı,"Bu insânları kaçırdık vaktinde,kalanlara bari sahip çıkalım" gibisinden bir durum var mı,neler hissediyorsunuz?
Bence en önemli sorulardan biri de bu.Bunu kendi kendime arada bir soruyorum,bir de oraya gelenlerin soruları zâten kendi içeriğini buluyor.Sanki özel bir gayret sarfediyor gibi insânlar.Sanki diyorum çünkü hepsini bilemiyoruz.Afaki bir rakam söylemeyeyim ama beş kişinin ikisi kesinlikle akrabalarının Ermeni olduğundan bahsediyor.Bunu kimse onların gırtlağına basarak söyletmiyor,onlar kendileri söylüyorlar bazen isimlerinden yola çıkarak söylüyor,bazılar zâten dönmüş ki Kürtler "bafılle" derler vesaire.Bunlar tabiî târihî gelişim içinde kendi atalarının bir yerde yaptığı bu davranışları bugün için tasvip etmediklerini dile getiriyorlar.Kimileri hattâ,elle tutulur bir şey olsun diye isimlerini değiştirmişler.Ama bu kaçtır,elli kişiden on kişidir belki.
Amma...Öte taraftan.Hani genelde sorulur,bugün olsa ne yaparsınız diye,ben kendi kendime bazen sormuyor değilim.Oradaki o insânların davranışlarını terazinin bir kefesine koyacak olursan güzel bir şey.Bir ağırlık.Üstelik hiçbirinin kendi günâhı yok,zamanında ataları yapmış,evlenmeler olmuş ailenin bir kısmında Ermenilik var,onu da inkâr etmiyorlar.Bu pişmânlığı,acaba bugün böyle bir imkân olur da birine bir şey yapılmaya kalkılırsa,sırf dinî nedenlerden dolayı,(çünkü zamanında yapılan neydi,Hristiyanlara "gâvurlara" yapılan bir zulümdü) bugün acaba yine aynı din kisvesi altında yaparlar mı,bunların bir kısmı yapar mı diye bir soru işareti kafama takılmıyor değil.Onun da en bariz noktası şu:Biliyorsun bir süre öncesine kadar Diyarbakır'da Surp Giragos Kilisesi tavanı tamamen açıktı,içeriye girenler dua ettikleri zaman dualar gökyüzüne daha kolay ulaşıyordu çatı olmadığı için.O kadar uğraşıldı o zaman,belediyenin de imkânlarıyla,ki bunun altını çizmek lâzım.Târihî bir Diyarbakır binası ortaya çıktı.Ve yine insânlar gelmeye başladılar,senede bir orada bir bayram yapıldı "bafılla" denen insânların bir kısmı gelip dua ettiler ya da etmediler,sonuçta bir tohum atar gibi bir yeşerme oldu.
Güzel de.Aradan geçti dört sene.Bugün o kilise neredeyse yine eski hâline döndü.[2016-2018 arasındaki çatışmalı süreçte Surp Giragos Kilisesi hayli hasar gördü.YD] Aradan geçen dört yıldan bahsediyorum.Bir de insânların umudu da kırıldı.Çünkü ben o zamanlar epey uğraşmıştım.İnsânlardan yardım istemiştik.O zaman birtakım insânlar demişlerdi ki "Orada Ermeni mi kaldı ne işimiz var,2 dolarımızı bile vermeyiz." Bir kısmı da ellerini taşın altına koydu.Şimdi o insânlar "Biz niye yapmadık?Bak görüyorsun işte hiçbir şey değişmedi" diyor.Gerçekten zihniyet değişmedi,değişmiyor.Bunun da en son kanıtı şuydu ki,son gittiğimde surların kenarında Ermeni mezârlığı var,sadece bizim değil,Süryanilerle beraber müşterek bir mezârlığımız var orada dedem,hâlâm yatar.Meselâ nenemin mezârlığını önce bulamamıştık sonra babam yaptırdı,üzerine isimlerini yazdırdı.Son gittiğimde bulmak için göbeğim çatladı.Mezârlık duruyor ama taşların bir kısmı yine kırılmış,bir kısmı ters çevrilmiş.Orada birtakım gizli eller bir şeyler yapmaya kalkmışlar.Hazine mi aramışlar bilemiyorum tabiî.Değişmeyen işte bu zihniyet.Bu zihniyet kötü.
Bütün bunları toparlarsak hangi halet-i rûhiye içinde gittiğimi ve döndüğümü sanki özetlemiş olacağım.Artı.Bir de bu kadar uğraşıp orada yaşayan insânları da ilgilendiren bir belgesel yapmıştık.Bu vesileyle onu da hâtırlatmış olayım.O belgeselin geçtiği Gâvur Mahallesi bugün artık yok.Yerle yeksan olmuş durumda.Gerçi oraya girmek hâlâ mümkün değil.Ben özel bir izinle gitmiştim.Orada bakıyorsunuz gâvur gitti,mahallesi gitti,ismi gitti.Kala kala neyi kaldı?Hiçbir şey kalmadı.Bu da insânı kahrediyor.Onun için,orada konuk muyum değil miyim onun ikilemi içerisindeyim.Çünkü kendi mahalleme de giremedim,kendi evimi de göremedim.Lütfetmişler sokağa ismimi vermişlerdi.Ne o sokağım kaldı,ne tabela var,beni geçtim Ahmed Arif'in sokağı da gitti,onların hepsi gitti.
Bu vesileyle bahsedeyim,dün de Samanyolu Sokağı'na Hrant Dink'in ismi verildi.Tamam verilsin ama sokak ismi değiştirmekle altı sene sonra sokak ismini indirmekle iş komediye dönüştü.Ve ben hattâ kendi kendime onu düşündüm.Bir dilekçe vereyim,diyeyim ki "Ben sokağımı istiyorum kardeşim,bana ne?" Acaba kimse ka'le alır mı?Kayıtlara geçsin hiç olmazsa.Ama bu vesileyle yine altını çizeyim o Gâvur Mahallesi belgeselini(1) edinmek mümkün,Aras Yayınları ile de temâsa geçilebilir.O belgesel şimdi gerçek anlamıyla bir belgesel oldu,çünkü o topraklarda benim anlattığım bütün kayıt altına alınan fizikî yapı da yok artık.Dolayısıyla artık var mıydı yok muydu gibi bir inkâra da kalkışamazlar elimizde böyle bir çalışma var.
-Ben soracaktım siz anlatmış oldunuz Gâvur Mahallesi'nin yok olması ile ilgili neler hissettiğinizi.Bu bir tarafı.Bir de Suriçi'ni deforme ettiler.Artık bildiğimiz Suriçi değil orası.Bu çalışmaları nasıl buluyorsunuz "Toledo yapalım" vesaire dendi meselâ...
Evet elbette mesele sadece Gâvur Mahallesi meselesi değil.Diyarbakır deyince surun içiydi önemli olan artık surların dışında tamamen yepyeni bir Diyarbakır oluştu.Surun içinde hendek olaylarından sonra halkın büyük kısmının yaşama şansı azaldı ya evini satmak durumunda kaldı ya istimlâk ile karşı karşıya kaldı mecbûren kalktı surun dışında bir yer bulabildiyse buldu ama surun dokusu değişti.Artık orada Müslüman'ı,Türk'ü,Kürd'ü,Laz'ı yok.Meselâ yeni bir yapılanmaya başladılar,târihî bir-iki eseri saklayıp târihî evleri güya bir şeyler yapmak istiyorlar.Komedinin tâ kendisi.Diyarbakır'la hiç ilgisi yok.Böyle bir Toledo yapılacaksa batsın bu Toledo.Ne büyük bir kompleks bu?Sen kendi ülkende bin senelik şehrini şu veya bu nedenle "Biz Toledo yapacağız" deyip ortaya çıkabiliyorsan bu bence bir başlı başına ironidir.Niye İspanya kendi Toledosunu Diyarbakır'a benzeteceğiz demiyor da sen onu diyorsun?
-Diyarbakır'da söyleşilere katıldınız,gezildi vesaire.Bütün bu olup bitenler Diyarbakırlılarda nasıl bir etki yaratmış,bir bezginlik mi sezdiniz yoksa bir sahip çıkma da var mı?
Burada insânları sınıf sınıf ayırmak mümkün değil.Meselâ yeni nesil üniversite bitirmiş,işsiz insânlar var.Kitâp imzalarken gayri-ihtiyari soruyorsun,işin ne diye,"Öğretmenim atama bekliyorum" diyor,diğeri de öyle.Orada kendi kendime dedim ki böyle bir meslek var,atama bekleyenler mesleği.Bu işsizlik orada insânları son derece bunaltmış,o işsizlik psikolojik olarak insânları ezmiş bir yerdeyılgınlığa itmiş.Buna direnenler de var.Bunun oranı nedir bende yok tabiî ama böyle bir yılgınlık genel itibâriyle var.Ha belki tuzu kuru olan birkaç aile varsa onlar için bir şey ifade etmiyor.Ama genelde bakıyorsun arabalar evet vızır vızır gidiyor ama binin bir taksiye merhaba der demez başlıyor bin tane şikâyete.
-Suriçi'nin bir ana caddesi vardır ya,Gazi Caddesi.Orada yürüme imkânı buldunuz mu?
Aşağı yukarı on gün içinde inan belki bir-iki kez geldim gittim.
-Ne hissettiniz?
Evet gittiğimde bana yönelik sevgi halesi her zaman var,ama genel olarak Diyarbakır'ın kendine özgü o yaşamı ve dokusu çok değişmiş kısa zamanda.Ve o beni son derece mutsuz etti.En basiti ben Surp Giragos Kilisesi'ne gidemedim,ha,özel izin istesem gidemez miydim?Giderdim.Ama hiç gereği yok,benim derdim sadece benim gitmem değil,herkes görsün o mimârîyi.Sadece dışarıdan gelen birtakım emirler kendilerine göre tıkır tıkır işliyor ama o emirler Diyarbakır halkıyla aynı paralelde yürümüyor o yüzden her bakımdan rahatsızlar.Adam yerine koyulmadıklarını belki direkt olarak söylemiyorlar ama onun bezginliğini hissediyorsun.
-Sizin mahalleniz 1915'ten çıkmış,Varlık Vergisi'nden çıkmış,geldi geldi son beş-altı yılda uçtu gitti.Ben bunu dışarıdan anlamaya çalışıyorum,sarsıcı bir şey olsa gerek.Anlattınız gerçi ama o açıdan ekleyeceğiniz bir şey var mı?
Kilisenin onarılması için nereden bakarsanız onbeş sene önce birkaç arkadaş önayak olmaya çalıştık bir sürü bürokratik engeller çıktı onları teker teker aşıp bu işe soyunmaya başladık epey zaman ve para harcadık,bunların hepsi güzel.İyi de kardeşim aradan geçti beş sene,evet memlekette bir sürü olaylar oldu,olmadı değil ama meselâ şu Gâvur Mahallesi'ne hâlâ girmek çıkmak yasak olduğu hâlde dört-beş ay önce gittiğim durumla bir önceki gittiğim duruma bakıyorum,orada yine bir tablo gitmiş,yine bir kapı kırılmış,hurdacı götürmüş satmış oraya nasıl giriyor bu insânlar?Orada bekçisi,polisi var,biz giremiyoruz.Bazı insânlar nasıl gidip o hırsızlığı yapıyor kilisenin içine girip de yatak yorgan yakıyor,sıralarını darmadağın edebiliyor?Camını penceresini aşağı indirmiş khoranı kırmış döküş.Bunu hangi gizli el yapıyor,nasıl görülmüyor?Görülmüyor değil görmezlikten geliniyor.
Ben buradan yola çıkarak şunu diyorum.Kabul edilsin veya edilmesin,bazıları diyor ki "Soykırım olmuş mu olmamış mı?" Ben hep şunu söylemeye çalışıyorum:Benim için soykırım tabiri yeterli değil.Şu anlamda yeterli değil:Benim duygularıma babamın ya da benim çevremin insânlarının duygularına soykırım lâfı yeterli gelmiyor.Çünkü onlar "kafile" diyorlar.Birbirleri ile konuştukları zaman "Kirvem" diyor "Sen kafile zamanı neredeydin?Kaç yaşındaydın,ananı nerede kaybettin babana ne oldu?" Kafileler hâlinde bir yere gidildi ve gideceğiniz yer de,başınıza ne geleceği de meçhûl.Haydi diyelim ki o kafile olmadı,o işler olmadı,1942 Varlık Vergisi olmadı mı?Peki haydi ben onu da görmedim,ki aslında dört yaşındaydım,ama 1955'teki 6-7 Eylül'ü İstanbul'da yaşadım.Elli sene içinde bu kadar mı üst üste birtakım olaylar gelişir?Bunların içinde iki tane olumlu bir şey yok mudur?Sen Akhtamar Kilisesi'ni onarıyorsun tamam ama senede bir gün şarkısı gibi git senede bir gün dua et diyorsun.Bu zihniyet kötü...
***
1-https://www.youtube.com/watch?v=SJ2bTcOWH1M
*Mıgırdiç Margosyan,"Gâvur gitti,mahallesi gitti,ismi gitti",Röportaj:Yetvart Danzikyan,Agos,24 Ekim 2018-4 Nisan 2022.
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/21445/gavur-gitti-mahallesi-gitti-ismi-gitti
https://www.agos.com.tr/tr/yazi/26934/gavur-gitti-mahallesi-gitti-ismi-gitti
5 Nisan 2022 Salı
Ermeni Soykırımı'na yeni bir bakış açısı/Dilek Işık*
"Arapların 1915'i",Ermeni Soykırımı'nı alışılagelmiş Türk ve Ermeni perspektiflerini bir kenara koyarak,Arapların gözünden inceliyor ve analiz edilecek yeni bir alternatif saha yaratıyor.
Ermeni Soykırımı'nın,bir akademik çalışma sahası olarak izdüşümü,soykırım terimini irdeleme boyutunu çoktan aştı ve Soykırım'ın iç ve dış kaynaklarını temellendirme noktasına geldi.Yaşanan felâketin fâilleri,kurbânları,süresi,işleyişi,sebep ve sonuçları üzerine yapılan araştırmalar;günbegün irdeleme alanlarını genişleterek farklı odak noktaları belirlemeye olanak sağladı.İletişim Yayınları'ndan çıkan,Emre Can Dağlıoğlu'nun derlediği "Arapların 1915'i" ise bu meseleyi coğrafya unsurunu merkeze alarak inceleyen faal bir çalışma.
"Arapların 1915'i",Soykırım'ın aktif mecrâsı olarak görülen İstanbul ve Anadolu'nun dışına çıkarak Arap coğrafyasında olup biteni,coğrafyanın ev sahiplerinin bakış açısına dayanarak analiz ediyor.Dört bölüme ayrılan ve on makâleden oluşan kitâpta,Ermeni Soykırımı'nın Arap dünyâsındaki yankıları sosyo-kültürel,politik,cinsiyet çalışmaları gibi belirli yönlerden sunulurken gazete ve hâtırâtlar aracılığıyla da elde edilen çıkarımlar somutlaştırılıyor.Yiğit Akın da kitâba yazdığı önsözde,çalışmanın özgünlüğünü,çeşitliliğini,coğrafîk ve zamansal çerçevede düşünmeye davetini ve de sonraki araştırmalara bir çağrı olma niteliklerini vurguluyor.
Birinci bölüm,Hamit Bozarslan'ın "İttihatçılık,Arap vilâyetlerini ve Kürdistan'ı seviyor muydu?" ana başlıklı makâlesinden ibâret.Bozarslan,Osmanlı ve Arap ilişkisinin târihçesini inceliyor ve bu ilişkinin bilinmedik boyutunu gün yüzüne çıkararak,arada yüzyıllardır süregelen sıkı bir dostluğun bulunduğu tahayyülünü yok ediyor.Makâlenin dayanağını oluşturan "İttihatçıların 'vatan' tasavvurunda Arap âleminin,hattâ Kürdistan'ın önemli bir yer tutmadığı" hipotezi İttihatçıların vazgeçmediği Turan projesi bağlamında ele alınıyor.İttihatçılara göre,özünde Osmanlı'nın bir imparatorluk mertebesine erişmesinde etkili olan Arap ve Kürt vilâyetleri,çoktan ele geçirilmiş "boş arazi" konumundaydılar ve Orta Asya ve Kafkasya bölgesi kadar önem arz etmiyorlardı.Bozarslan "İttihatçılık neden güneye yönelmedi?" sorusunu da bu bağlamda inceliyor ve onların asıl odak noktasını oluşturan bölgenin Turan projesi kapsamına giren coğrafya olduğunu yineliyor.Bu çıkarım,Ermenilerin,Arapların,hattâ Kürtlerin gözden çıkarıldığını;Türklük kimliği altında diğer etnik topluluklara uygulandığı verilerle sunulan sistematik şiddetin varlığını kanıtlıyor.Öte yandan,bu zihniyetin vatan ve Türklük algılarının beraberinde Ermenilere karşın oluşan bir "aşağılık kompleksi" olgusu Soykırım temasının ana unsuru olarak hesaba katılıyor.Konuya bu açıdan bakmak,küçümsenmeyecek bir polemik değeri taşıyor kuşkusuz.Ermeni Soykırımı yörüngesine yeni bir soluk getiren bu çalışmaya iddialı bir başlangıç.
Kitâbın ikinci bölümü Nora Arissian'ın "Arapça gazetelerde Ermeni Soykırımı",Emre Can Dağlıoğlu'nun "Korku propagandası:Ermeni Soykırımı'nı bir Bedevî asilzâdesinin kaleminden okumak" ve Samuel Dolbee'nin "İmparatorluğun sonundaki çöl:Ermeni Soykırımı'nın çevre târihi" başlıklı makâlelerinden meydana geliyor.Arissian,Soykırım'ın Araplar ve Arap coğrafyası üzerindeki etkilerini gazete haberleri aracılığıyla somutlaştırırken,yaşanan felâketin trajik ama bir o kadar da gerçekçi boyutlarını algılayabilme olanağı sağlıyor.Arapça gazetelerde soykırım kelimesine eşdeğer güçlü sıfatların kullanımına değinerek,Soykırım'ın Arap camiasının tansiyonunu yükselten,toplumda korku uyandıran bir trajedi olduğunu vurguluyor.Dağlıoğlu ise Bedevî asilzâdesi Fāʼiz al-Ghuṣayn'in "Madhābiḥ fī Armīniyā [Ermenistan'daki Katliâmlar]" eseri aracılığıyla Soykırım'a tanıklıkların oluşturduğu dinamizmi açığa çıkarıyor.Ghuṣayn'in yazdığı metin,1915-1916'da özellikle Diyarbakır'da şâhit olduğu Ermeni katliâmlarını ihtivâ ediyor.Ghuṣayn,temelde metnini "Ermenilerin mutlak kurbân,Türklerinse barbar kâtil olduğu" ana fikrine dayandırıyor.Dağlıoğlu ise bu fikri besleyen etkenin geçmişten gelen Osmanlı-Arap ilişkileri doğrultusunda cânlandığı kanısıyla,metni daha açık ve anlaşılır bir hâle getirebilmek amacıyla Sharifî propagandayı inceliyor.Aradaki İslâmî birliğin de onarmaya yetmediği incinmiş bu bağ,Bozarslan'ın da değindiği Turancılık çabasının etkileri kapsamında inceleniyor:Ghuṣayn'in İttihatçıların beslendiği aşırı milliyetçiliği Soykırım'ın gerekçesi olarak ele almasının Sharifî propaganda analitiğiyle de uyuştuğu görülüyor.Buna bağlı olarak,iki makâlenin de değindiği noktalarda oluşan bu çok yönlü paralellik,vardıkları kanıları pekiştiriyor.Bölümün son makâlesinde Dolbee,odağı tekrar coğrafî konuma getirerek "çöl" kavramını Ermenilerin Tehcir sonrası ölüm kalım savaşı verdiği simgesel bir inceleme noktası olarak irdeliyor.Dolbee,Ermenilerin gönderildiği Cezire'nin coğrafî tahlilini sunarken,onlar için zor da olsa bir yaşam alanı hâline gelen çöllerle arasında sembolik bir bağ kuruyor.Ulus-coğrafya arasındaki bu bağla,ıssız ve boş çöllerin keyfiyeti Ermenilere verilen değerden âzâde görülmüyor.Böylece Ermenilerin çöl şartlarında hayatta kalsa bile asimilasyon ve köleleştirme politikalarıyla baş başa kalışı temellendiriliyor.
Üçüncü bölümde yer alan Anna Aleksanyan'ın "Soykırım süresince Araplarla zorla evlendirilen Ermeni kadınların özgürleştirilmesi meselesi" adlı makâlesi,Soykırım özelinde kadın çalışmaları ve cinsiyet araştırmalarına yeni bir soluk kazandırırken,kadınların marûz kaldığı asimilasyon ve köleleştirilme meselesine değiniyor.Araplaştırılan Ermeni kadınların birçoğunun Soykırımsonrası yaşamını köklerinden ve evinden uzakta geçirmesi,bunun sonucunda dönme cesâreti gösteremeyecek ölçüde asimile oluşları inceleniyor.Hâlbuki soykırıma marûz kalmış bir milletin yeniden doğuşunun mucizesi kadınlar ve çocuklarında saklı.Kitâpta,Ermeniliğe karşın yürütülen bu olumsuz çabaların ardından,elde kalan derme çatma yuvaya dönme cesâretine sahip olan kadınların motivasyonunun değerlendirilmemesi,bir eksiklik olarak göze çarpıyor.Fakat bu durum,kadın çalışmalarına,farklı bir perspektiften bu konuya yönelme konusunda esin kaynağı oluşturuyor.Narine Margaryan'ın "Emir Faisal bin Hussein'in 1918-1928'de Ermeni mültecilere dair siyâseti",Keith David Watenpaugh'un "Cihân Harbi'ni hâtırlamak:Alegori,yurttaşlık erdemi ve muhafazakâr tepki" ve Victoria Abrahamyan'ın "Hâricî vatandaşlar:Fransız mandası Suriyesi'nde kimlik etiketleme ve kimlik söylemi (1920-1932)" adlı makâleleri bölümün devamında yer alıyor.Margaryan,Suriye'de Emir Faisal yönetimi sırasında yürütülen Arap-Ermeni ilişkilerini inceliyor.Watenpaugh yine Faisal dönemi Suriye'si yörüngesinde Tabbakh ve Ġazzī'nin târihsel çalışmaları üzerinden târihyazımına katkıda bulunuyor.Buraya kadar yapılan çıkarımlar ışığında,Arap-Ermeni ilişkilerinin dâimâ müspet ve yapıcı bir seviyede ilerlediği varsayımı yapılabilir.Ancak Abrahamyan ise konuya tamamen farklı bir perspektiften yaklaşıyor ve bu ilişkiyi Fransız mandası altındaki Suriye'de zuhur eden milliyetçilik akımı üzerinden değerlendiriyor.Böylece farklı dinamikler odağında gelişen ilişkinin ters ve olumsuz bir yüzü de okura nakledilmiş oluyor.Çoğunlukla yapıcı bir irtibâtın yansıtıldığı makâlelerden müstakil bir biçimde,ilişkinin kopma noktasına geldiği belirli olayların aktarımına dair noksanlık bir nevi giderilmiş oluyor.
Kitâbın son ve dördüncü bölümünde Şule Can'ın "Musa Dağı Ermeni Direnişi,1939 Göçü ve Araplar" makâlesi ve Rashid Khalidi'nin "Birinci Dünyâ Savaşı'nın iyileşmeyen yaraları:Ermenistan,Kürdistan ve Filistin" adlı makâlesi yer alıyor.Can,Musa Dağı Direnişi'nden 1939'a değin uzanan süreçte Ermenilerin yaşadığı umarsızlık ânları ve geliştirilmeye çalışılan savunma stratejilerini,Arap Alevîlerin ettiği tanıklıklar aracılığıyla kayda geçiriyor ve Soykırım literatürüne çarpıcı bir katkıda bulunuyor.Son olarak Khalidi,Birinci Dünyâ Savaşı sonrası Ortadoğu'da güdülen siyâsal politikaların Filistin,Kürt ve Ermeni halklarına yaşattığı ulusal travmalar üzerinde duruyor ve bu halklar arasında millî bağımsızlık trajedisi bağlamı üzerinden bir okuma yöntemi sunuyor.
"Arapların 1915'i",Ermeni Soykırımı'nı alışılagelmiş Türk ve Ermeni perspektiflerini bir kenara koyarak,Arapların gözünden inceliyor ve analiz edilecek yeni bir alternatif saha yaratıyor.Bu yeni bakış açısı,Soykırımı belirli bir zaman dilimi ve coğrafya içinde meydana gelmiş olaylar sürüsü olarak ele almak yerine,başta politik ve coğrafîk olmak üzere diğer unsurlar üzerinden irdeleyerek,soykırım kavramını yeniden üretiyor ve biçimlendiriyor.Bunu yaparken Arapları olumlu ya da olumsuz yönde bir niteleme veya etiketleme amacı gütmüyor,yalnızca mesele çeşitli açılardan okura sunuluyor ve okurun kendine has bir değerlendirme yapması arzu ediliyor.Bu alanda bir ilk olma mertebesi kitâbı belirli unsurları incelemede kimi açıdan toy bırakabilir,ancak bu sahayı ve de keşfedilmemiş diğer alanları araştırmada esin kaynağı olması açısından bu kitâp bir meydan okuma...
*Dilek Işık,Ermeni Soykırımı'na yeni bir bakış açısı,Toplumsal Târih,Sayı:339,Mart 2022,s.76-77.
11 Mart 2022 Cuma
Târihe tanıklık ve insânî sıcaklık:Patrik Bartholomeos kitâbı/Emre Öktem*
"Nehir Söyleşi",birbirine karışan iki mecrâdan akıyor:Kamusal kimliği ile dinî lider Bartholomeos ve kişisel hayatı ile "insân" Bartholomeos.Bu kimliklere farklı bölümler özgülenmiş değil.Patrik,özel hayatından bahsederken siyâsî meselelere atlayıveriyor.
Yıldız Teknik Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Elçin Macar'ın,Rum Patriği Bartholomeos ile gerçekleştirdiği "Nehir Söyleşi",Doğan Kitâp'tan Kasım 2021'de "İmroz'dan İstanbul'a Patrik Bartholomeos" başlığıyla yayınlandı.Rum Patrikhânesi,Türkiye ve Yunanistan'daki azınlıklar,devlet-kilise ilişkileri ve nüfus mübâdelesi ile ilgili çalışmalarıyla tanınan Macar,Patrik'le olan eski dostluğu itibâriyle de bu söyleşiyi yapmak için doğru isimdi.
"Nehir Söyleşi",birbirine karışan iki mecrâdan akıyor:Kamusal kimliği ile dinî lider Bartholomeos ve kişisel hayatı ile "insân" Bartholomeos.Bu kimliklere farklı bölümler özgülenmiş değil.Patrik,özel hayatından bahsederken siyâsî meselelere atlayıveriyor.En kritik dinî tartışmaların ortasında,meşhûr -ya da sıradan- insânlarla dostluklarına değiniyor.Söyleşiyi keyifli kılan husûslardan biri de bu iç içe geçmişlik.
Patrik'in,İmroz/Gökçeada'nın Zeytinli Köyü'nde dünyâya geldiği gün,sıradışı hayatını âdetâ haber veriyor:Artık yıl olan 1940'ın 29 Şubat günü doğduğu için,Patrik ancak dört yılda bir doğumgününü kutlayabiliyor.Bu hesapla,daha yirmili yaşlarının başında.Belki de dinçliğinin sırrı burada gizli.
Çocukluğunda,kahvecilik ve berberlik yapan babasının yanı sıra köyün papazına da yardım ediyor.Daha o çağlarda "dine,kiliseye hevesi" var.Ailesi,pek çok din adamı yetiştirmiş,yani "DNA'sında papazlık var".Meşhûr Amerika Başepiskoposu Iakovos da Zeytinli'den hemşehrisi.
Zeytinli İlkokulu'nu bitiren vefâlı öğrenci,Türk öğretmenini unutmayacak ve Patrik olduktan sonra Ankara'da izini bulup elini öpecektir.İlkokuldan sonra İstanbul'a,Zoğrafyon'a gönderiliyor.Derken Heybeliada Rûhbân Okulu'na giriyor ve 1961'de mezûniyetini müteâkiben diyakoz olarak takdis ediliyor.Artık "rûhânî"ler sınıfına girmiştir.Ama önce cüppesini çıkarıp üniforma giyiyor.Gelibolu'daki 40. Piyade Alayı'nda askerliğini yaparken NATO işbirliği çerçevesinde gelen Yunan subaylara tercümânlık ediyor,kolordu adına Yunanca yazışmaları yürütüyor.Vefâlı diyakoz,terhis olunca komutanlarıyla dostluğunu sürdürecek.
Rûhbân Okulu'nda kilise hukûku dersi verecek bir uzmana ihtiyâç var.1963'te Roma'ya,Istituto Orientale'de bu alanda doktora yapmaya gönderiliyor.Bu enstitü,Cizvit râhiplerine ait Università Gregoriana'ya bağlı.Böyle bir Katolik kurumunda eğitim gördüğü için Bartholomeos,Patrik olduktan sonra kimi Ortodoks kurumlarınca eleştirilecektir.
1968'de üstlendiği Rûhbân Okulu Müdür muâvinliği vazifesi kısa sürüyor.Okulun 1971'de bir Anayasa Mahkemesi kararı bahane edilerek kapatılmasını müteâkiben Patrikhâne'ye Özel Kalem Müdürü olarak atanacak.
1949'da,komünizmle mücâdele adına ABD,Yunanistan ve Türkiye'nin ortak operasyonu ile tahta oturtulan Amerika Başepiskoposu Patrik Athinagoras,yetenekli genç diyakoza önemli vazifeler veriyor.Athinagoras 1972'de vefât edince,Patrik seçimine hükûmet müdâhale ederek bazı adayların üzerini çizecektir.Bu arada Bartholomeos,Ankara'ya giderek İhsan Sabri Çağlayangil'le görüşür.Yeni Patrik,İmroz Metropoliti Dimitrios olacaktır.1970'lere damgasını vuran Türk-Yunan ilişkilerindeki çalkantılar,Patrikhâne'ye doğrudan yansıyacaktır.1974'ten itibâren metropolitlere verilmeyen pasaportlar,1978'de Montreux'de Ecevit-Karamanlis görüşmelerinin başlamasıyla bir ânda teslim edilir.
Özal'lı yıllarda Patrikhâne nefes almaya başlar.1941'de yanan binaya restorasyon izni,nihâyet 1987'de Başbakan Özal'ın girişimi ile verilir.1991'de Dimitrios vefât eder.Yeni Patrik seçilecek.Ankara'ya gönderilen aday listesi,hiçbir silinme olmaksızın geri gelince Sinod alelacele oybirliği ile Bartholomeos'u seçer.Yeni Patriğin nezâket ziyâreti esnâsında Cumhurbaşkanı Özal,aday listesine müdâhale olmaması için tedbir aldığını ve 1987'deki restorasyon izninden dolayı da çok eleştirildiğini söyleyecektir.Patrik,"samimi,alçakgönüllü ve rahatlatıcı" bir kişilik olarak andığı Özal'ın ölüm yıldönümü olan 17 Nisan'da hâlâ mezârına gidip çiçek bırakıyor,dua ediyor.
Bartholomeos'un 2 Kasım 1991 târihli tahta çıkış töreninin sayısız önemli misâfiri arasında Yunanistan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı da var.Ama törene katılan İmrozlu yaşlı bir çift var ki,mutlulukları târife gelmez.Dün berber dükkânını süpüren,kahvehânenin fincanlarını yıkayan evlâtları bugün Ortodoks âleminin Patriği'dir.Bu saadet kaç ebeveyne nasip oldu ve olacak?Peki,oğullarının en uzun süre tahtta kalan İstanbul Patriği olacağını tahmin edebilirler miydi?Günümüz itibâriyle Bartholomeos'un Patrikliği otuz yılı,rûhânîliği ise altmış yılı aştı.Nisan 2022'de,Bartholomeos dönemi Patrikhânesi'nde dördüncü kez Ayion Myron (Kutsâl Yağ) kaynatılacak.
Tahta geçtiği gün,haritada Sovyetler Birliği vardı.Bir ay sonra yoktu.Soğuk Savaş bitti,sonra ne savaşlar başladı!Bartholomeos'un otuz yılı aşkın Patriklik dönemi,gezegenimizin ve ülkemizin en fırtınalı,en hızlı değişim dönemlerinden birine denk geldi.
Seleflerinin hepsinden fazla seyahat etti,çalıştı,faaliyetler düzenledi.Eski patriklerin ismi kamuoyunda pek bilinmezdi,bugün Bartholomeos'un ismini duymayan yok gibi.Hristiyan âleminde ve genel olarak dünyâda ismini ve sesini duyurdu.
Kronikleşmiş eski meselelerle uğraşmak zorunda kaldı.Bunların başında Patrikhâne'nin "ekümenik" niteliği ve yetki sahası ihtilâfları geliyor.Çetrefil meselelere hukûkçu mantığı ile yaklaşan Patrik,451 târihli "ekümenik" Kadıköy Konsili'nin 28. maddesine göre otosefal (özerk) kiliselerin dışındaki Ortodoksların İstanbul'a tâbi olduğunu ve "ekümenik" unvânının Bizans,Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde kesintisiz kullanıldığını hatırlatıyor.Avrupa Konseyi'ne bağlı Venedik Komisyonu'nun 2010 târihli raporunun,"Ankara,'ekümenik' unvânını kullanmaya mecbur değildir,ama buna engel de olamaz" şeklindeki tespitine işaret ediyor."Ekümenik"liği "Hristiyanları ilgilendiren bir konu" olarak nitelendiren Cumhurbaşkanı Erdoğan,Patriğe de alenen "Ekümenik Patrik Bartholomeos" diye hitâp ederek meseleye son noktayı indirmiş gibi.
"Ekümenik"lik tartışmasının gerisinde ne var?Moskova Patrikhânesi,İstanbul'un önceliğinden rahatsız.Kişinin ve makâmının unvânlarını ayrıştıran Ruslar,Bartholomeos'a "Ekümenik Patrik" diye hitâp ederken Patrikhânesi'ne "Konstantinopolis Kilisesi" diyorlar.Rusya'da devletin,Moskova Patrikhânesi üzerindeki nüfuzu kimse için sır değil.Bartholomeos,geçmişte komünist rejimlerin,Ortodoks kiliselerinin yapı ve yetkileriyle nasıl pervâsızca oynadıklarını hatırlatıyor.Günümüzde,Ortodoks ülkelerde din-devlet ilişkileri bakımından ne değişti?Ulusal düzeydeki kurumsal ilişkiler,uluslararası siyâsete de yansıyor:"Teopolitik",jeopolitiğin bir parçası hâline geliyor.Bartholomeos,Arnavutluk Başepiskoposu'nu kendi atayarak Atina Başepiskoposluğu'nu bertaraf etti.Estonya Ortodoks Kilisesi'ne İstanbul'a bağlı özerklik;Ukrayna Kilisesi'ne ise bağımsızlık vererek bunları Moskova Patrikhânesi'nin etki sahasından dışlamış oldu.Ustaca satranç hamleleri...
İzin almaksızın 1833'te Patrikhâne'den ayrılan Yunan Kilisesi'nin özerkliğini Patrikhâne 1850'lere kadar tanımamış.İlişkiler hâlâ nâzik.Yunanistan'da,aralarında Girit,Oniki Adalar ve Aynaroz'un da bulunduğu doğrudan İstanbul Patrikhânesi'ne tâbi bölgeler var.Aynaroz'da,açıkça Patrikhâne'ye isyân eden manastırlar var.(Patriğin,İlber Ortaylı refâkatinde Aynaroz gezisinin hikâyesini okurken aklınızdan valizinizi yapmak geçiyor.)
İstanbul Patrikhânesi'ne tâbi bu bölgeler için yapılan episkopos ve metropolit tayinleri,Patrikhâne'nin gerek Yunan Devleti ve Kilisesi,gerekse Ankara ile ilişkilerini daha da karmaşık hâle getiriyor.Yunanistan,Patriği hep Türklere itâatle suçluyor.Türkiye'nin nazarında Patrikhâne,Yunan Dışişleri'ne âlet oluyor.Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ise Patriği mütemâdîyen Amerika'nın "enstrümanı" olarak nitelendiriyor.Patriğin bu üç devlete birden hizmet etmesi mantıken imkânsız.Peki o ne yapıyor?Cevabı kendisi vermiş:"Kavgacı değilim ama,Patrikhânemizin haklarına düşmânlık olursa hiç saymam,Rus,Yunan..."
Bartholomeos,Ortodoks liderleri sıklıkla İstanbul'a çağırarak toplantılar düzenledi,itibârı giderek arttı.Bu organizasyonlar,kiliseler arası çekişmelere de sahne oldu.2016'da Girit'te düzenlenen Panortodoks Konsil'e Rusya katılmadı.Ortodoks âleminde Bartholomeos'a yöneltilen eleştirilerin bir kısmı da,onun Katolik Kilisesi ile olan yakın ve dostane ilişkilerini hedef alıyor.Katolik Kilisesi'nin çağdaşlaşması ve diğer din/mezheplere açılması bakımından bir dönüm noktası oluşturan II. Vatikan Konsili'ni Bartholomeos,doktora öğrencisi olarak bulunduğu Roma'da günü gününe takip etmiş.1054'te karşılıklı gönderilen aforoz mektuplarının 1965'te geri alınması sürecine yakından tanık olmuş.Patrikliği döneminde,Katolik Kilisesi ile yakınlaşmaya yönelik evrensel hareketi etkin biçimde destekliyor.Vatikan,2004'te önemli Ortodoks azizlerine ait mukaddes emânetleri Fener'e iade etti.
Vatikan'la iyi geçinen Bartholomeos;Patrikhâne'nin Ortodoks Vatikan'ı olmaya çalıştığı yönündeki iddiaları "masal" olarak nitelendiriyor ve bu noktada iki kilise arasındaki yapısal farklılıkları vurguluyor.Seçim,yönetim ve karar alma süreçleri bakımından Ortodoksluğu daha "demokratik" buluyor.Diğer yandan,gözlemlememiz gerekir ki,Katolik Kilisesi'ne özgü Papa'nın yanılmazlığı dogması,Ortodoks Kilisesi'nde mevcut değil.Bu itibârla Patrik hata yapabilir.Ve yapıyor.Kitâpta,Türkçesinin zayıf olduğundan yakınıyor.Keşke,günlük hayatta duyduğumuz,okuduğumuz Türkçe,Patriğinkinin onda biri kadar düzgün ve zengin olsaydı...
Patrik,tek Tanrılı dinlerle dostluk ve işbirliğini yoğun biçimde destekliyor.Burada da işe dinî/millî hassasiyetler karışıyor.1994'te Patrikhâne'nin,Diyânet İşleri Başkanlığı'nın,Katolik ve Yahudi temsilcilerin katılımıyla yapılan toplantı neticesinde yayınlanacak bildiri için Patrikhâne,târihî unvânına uygun olarak "Konstantinopolis Bildirisi" başlığını öneriyor.Diyânet İşleri Başkanı bunu imzâlayamaz.Sonuçta İstanbul/Konstantinopolis ikilemini bertaraf eden formül,krizi çözüyor:"Bosphorus Declaration".Patrik,Müslüman ülkeleri sık sık ziyâret ediyor ve özellikle İran İslâm Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Khatami ile iyi anlaşıyor.
Çok gezen Patriğin görüştüğü meşhûrlar arasında İngiliz Prens Philip,Bloomberg,Geidar Alievich Aliev,Belçika Kralı Philippe,(eski) Yunan Kralı,Hafez Assad,Gaddafi,Castro,Merkel,Ban Ki Moon,Biden,Shimon Peres ve Obama da var.Çoğunun fotoğraflarına kitâpta yer verilmiş.
"Yeşil Patrik" olarak anılan Bartholomeos'a bu lâkabı ABD Başkan Yardımcısı Al Gore takmış.Tahta çıkışından beri çevrenin korunması için sempozyumlar ve faaliyetler örgütleyen,yayınlar yapan Bartholomeos'un bu bağlamda Karadeniz,Amazon ve Grönland yolculukları akıllarda yer etti.Papa I. Franciscus'un çevreye ilişkin 2015 târihli "Laudato si" başlıklı genelgesi (encyclicus) Bartholomeos'tan sitâyişle bahsediyor.
Patriğin,Türkiye'den gelecekle ilgili beklentilerine uzunca yer ayrılmış.Bunların başında tabiî ki Rûhbân Okulu'nun yeniden açılması geliyor.Sayısız patrik ve başepiskopos yetiştiren bu okulun öğrencileri,Türkçe bilerek mezûn oluyorlardı.Kendisi de Heybeliada Rûhbân Okulu mezûnu olan Patriğin Geidar Alievich Aliev ile Türkçe görüşebilmesi,mezûnlar kitlesinin sağlayacağı diplomatik avantaj hakkında bir fikir veriyor.Okulun yarım asrı aşkın süredir kapalı durması sonucu,Patrikhâne,din adamı ihtiyâcını gideremez hâle gelmiş.Artık râhiplerini "ithâl etmek" zorunda.Yunan "ithâl" râhiplerin "Fanaryot" olmaları zaman alıyor.Yabancıların,Patrikhâne'nin en yüksek karar organı olan Sinod'a kabulü zorunlu hâle geliyor.Cumhurbaşkanı Erdoğan,kendi inisiyatifiyle yabancı metropolitlere Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı vererek problemi çözüyor.Patrik,samimi şükrânlarını ifâde ediyor.Ama taşıma suyla değirmen döndürmek yerine suyun kaynağını açmak daha sağlıklı değil mi?Bartholomeos,Patriğin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması şartının kaldırılması,Rum vakıf mâllarının iade edilmesi,Patrikhâne'nin tüzel kişiliğinin tanınması,Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kaybeden Rumlara vatandaşlıklarının iade edilmesi yönünde temennilerini dile getiriyor.Ayasofya'da Noel ve Paskalya günleri âyîn yapmalarına izin verilmesini ümit ediyor.Anadolu'da,başka isim taşıyan onca kilise varken Ayasofya kiliselerinin camiye dönüştürülmelerini hayretle karşılıyor.
Bartholomeos acı sorular soruyor:Rûhbân Okulu'nun kapalı durması,Türkiye'nin menfaatlerine midir?İstanbul'un 120.000 kişilik Rum nüfusu günümüzde 3.000 kişiye indi.Medeniyet,kültür bakımından bunun ne faydası oldu?Kim kazandı?Kim kaybetti?Hoşgörü,demokrasi söylemleri ile bu gerçekler ne kadar bağdaşıyor?
Kitâp;uluslararası ilişkilerden ilâhîyâta,azınlıklar sosyolojisinden Türkiye'nin siyâsî târihine kadar uzanan geniş bir yelpazede çok kıymetli bilgiler içeren bir başvuru eseri olmaya aday.Ama bu alanlara hiç ilgisi olmayan bir okur bile kitâbı bir solukta keyifle okuyabilir.Çünkü içinde bambaşka bir insânî sıcaklık var.Patrik,inanılmaz bir saydamlıkla kendini,hayatını,inancını anlatıyor.Onu tanıyorsanız,satırların arasında bariton sesini duyuyor,bakışlarınızı yakalayan koyu mavi gözlerini görüyorsunuz.Nükteleri,şakaları,çok aşinâ geliyor.Söyleşideki ayrıntılar,efsânevî hafızasının yaşına rağmen hâlâ dipdiri olduğunu gösteriyor.Mütevazı,sade,adalı papaz kişiliğinin derinliklerinde,diplomatik ve entelektüel yetenekleri ile âdetâ bir Rönesans kardinali var.İstanbul Rum cemaatinin ondan bahsederken kısaca "papus (dede)" kelimesini kullanması boşuna değil.Bartholomeos,her çocuğun hayalini kurduğu dede figürünü temsil etmiyor mu?
Son olarak,bir çift sözüm var:
Elçin Macar'a:Kalemine,yüreğine,diline sağlık.Yaptığın vefâlı söyleşi,bir târihe tanıklık ediyor.
Patrik'e:Is polla eti,Despota!..(1)
***
1-Âyîn esnâsında okunan ve Patriğe uzun yıllar temenni eden methiyeden.
*Emre Öktem,Târihe tanıklık ve insânî sıcaklık:Patrik Bartholomeos kitâbı,Toplumsal Târih,Sayı:338,Şubat 2022,s.74-[77].
21 Şubat 2022 Pazartesi
Şeyh Said'in mezârı,Kılıçdaroğlu'nun helâlleşme yolculuğu/Prof.Dr.Taner Akçam*
Kılıçdaroğlu Şeyh Said'in ailesi ile buluşmalı,mezârların yerini bulacağı ve aileye teslim edeceği sözünü vermelidir.Seyyid Rıza'nın mezârının anlamı Dersim için neyse,Şeyh Said'in mezârının anlamı da Sünni Kürtler için odur.
İki haber üst üste geldi.Önce Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun "helâlleşme yolculuğu"na çıkacağıyla ilgili bir video gündeme girdi,sonra da Şeyh Said ile ilgili bir haber.
Diyarbakır Barosu,Şeyh Said Eğitim,Kültür ve Dayanışma Derneği ile Şeyh Said mirâsçısı torun Mehmed Kasım Fırat,Şeyh Said ve 47 arkadaşının mezâr yerlerinin açıklanması ve kendilerine verilmesi için İçişleri Bakanlığı'na başvurduklarını açıkladılar.
Kılıçdaroğlu videoda oldukça kuvvetli mesajlar verdi ama sözleri,daha öncekiler gibi,gene son derece bulanık ve belirsizdi.Tam olarak ne istediği ve yapacağı anlaşılmıyordu.
Örneğin,"geçmişte kırdığımız,korkuttuğumuz topluluklarla,bireylerle artık helâlleşme zamanıdır.Ne pahasına olursa olsun yaralarımızı iyileştirmek için geçmişte yapılan hatâların sorumluluğunu almayı ve bunlar için birbirimizden helâllik istemeyi bilmeliyiz" gibi çok kuvvetli bir cümle kurdu ama ne bu kırılan ve korkutulan toplulukların kimler olduklarını söyledi,ne de "sorumluluk almanın" ne demek olduğu,nasıl yapılacağı konusunda tek bir kelime sarfetti.
Kılıçdaroğlu'nun,"helâlleşme" konusunda yaptığı üçüncü video bu.Sözler değişse de içerik hep aynı ve somut hiçbir öneri içermemeleri en kuvvetli özelliği.Görülen o ki,Türkiye'nin en temel konularından birisinin kısa reklam filmleriyle hatırda tutulmasına yönelik bir strateji izleniyor.
Konunun çok şaşırtıcı olan tarafı şu;"helâlleşme" gibi son derece ciddi bir konuda,bugüne kadar CHP tek bir tartışma,tek bir toplantı düzenlemiş değil.Konu hakkında,tartışmaya açılmış tek bir yazılı metin yok.
Son derece bilinçli bir biçimde hem her şey son derece bulanık,bilinmez olarak bırakılıyor hem de sorun ciddi bir biçimde kamuoyuyla tartışılmıyor.Tercih edilen arada bir çekilen reklam filmleri...
"Helâlleşme"nin kamuoyu nezdinde ciddi bir siyâsî sorun olarak tartışılması yerine,reklam filmleriyle geçiştirilmesi çok ama çok tuhaf.Tanım ağır kaçsa da bana bir "ciddiyetsizlik" örneği gibi geliyor.
İzlenen strateji,bu hâliyle "Don't Look Up (Yukarıya Bakma)" filmini hatırlatıyor.Filmde siyâsetçiler,dünyâya çarpacak dev bir göktaşının yaratacağı büyük tehlikeyi ciddi olarak konuşmak yerine,konu hakkında hazırladıkları reklam filmlerinin kaç tık alacağı ile uğraşıyorlar.
Şeyh Said'in mezârının yerinin bilinmiyor olması bir insânlık ayıbıdır
Şeyh Said'in torunlarının dedelerinin mezâr yerini bilmek istemeleri ile CHP liderinin helâlleşme yolculuğu arasındaki ilişki çok açık.
Kılıçdaroğlu eğer,"geçmişte kırdığımız,korkuttuğumuz topluluklarla,bireylerle artık helâlleşme zamanıdır.Ne pahasına olursa olsun ... geçmişte yapılan hataların sorumluluğunu almayı... bilmeliyiz" sözlerinde ciddi ise,Şeyh Said'in torunlarının isteği,ona altın tepside sunulmuş bir fırsattır.
Şeyh Said üzerine çok şeyler yazıldı,çizildi.Ama konuya ailesinin isteklerinde ifadesini bulan bir nokta üzerinden hiç bakılmadı.Şeyh Said Kürtlerin çok önemli bir sembolüdür ve ayaklanma bahane edilerek Kürtler kırılmış,korkutulmuştur.
1925-1927 döneminde çok büyük haksızlıklar yapılmış,cinâyetler işlenmiştir.Bu dönemde faaliyet gösteren Şark İstiklâl Mahkemeleri'nde,iki yıla yakın sürede 420 kişiye idâm cezâsı verilmiş bunlardan 207'si infâz edilmiştir.
Yani,22 ay boyunca ayda en az on kişinin idâm edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız.Bu tabloya askerî mahkemelerce idâm edilenler;yargılamaya götürüyoruz diyerek yolda kurşuna dizilerek infâz edilenler dâhil değildir.
Ayrıca Lice-Kulp-Genç üçgeninde,1925-1927 döneminde imhâ edilen insân sayısının 15 bin civârında olduğu söylenmektedir.İnsânların canlı olarak evlere veya samanlıklara kapatılarak yakılmaları sıradan uygulamalardandı.
Şeyh Said ve asılan diğer 47 kişinin mezârlarının yeri bilinmiyor.Ve aile şimdi,cenâzelerin kendilerine verilmesini istiyor.Şeyh Said'in dinî inançlara göre yeniden defnedilmesini istemekten daha insânî ne olabilir?
Genel bir kuraldır.Eğer sevdiğiniz insânın akıbetini bilemezseniz,cenâzenizi inançlarınıza uygun bir biçimde gömemezseniz yas tutamazsınız.
Yas tutabilmek geçmiş acıyı unutabilmenin en önemli yoludur.Yas tutamazsanız içinizdeki yara kapanmaz ve kanamaya devam eder.Yaranız kanadıkça huzur bulamaz ve istenen barışı sağlayamazsınız.Barış olmadan da geleceğe yönelemezsiniz.
Şeyh Said'in mezârının yerini bilmek ailesinin en doğal hakkıdır.Ama bu aynı zamanda Kürt insânının ve tüm insânlığın en doğal,temel insânî hakkıdır.Eğer Kürtlerle,huzur ve barış içinde geleceğe bakmak istiyorsanız,onlara yas tutma imkânını tanımak zorundasınız.Helâllik istemek,Şeyh Said'in mezârının yerini açıklamaktan geçer.
Kılıçdaroğlu,helâlleşme konusunda ciddi ise,bir ân önce Şeyh Said'in ailesi ile buluşmalı ve onlara mezârların yerini bulacağı ve aileye teslim edeceği sözünü vermelidir.
Helâlleşmenin başlangıcı budur.Seyyid Rıza'nın mezârının Dersim için anlamı neyse,Şeyh Said'in mezârının Sünni Kürtler için anlamı odur.Ve bunu en iyi anlayacak kişilerin başında bir Dersimli olarak Kılıçdaroğlu gelir.
Dersimli bir Alevî'nin,Sünni-Nakşibendi bir Kürt Şeyhi'nin ailesine destek vermesinin yaratacağı büyük pozitif enerji üzerine ve bunun bu ülke topraklarında barış için ne anlam ifade edeceğine dair söylenecek her kelime bile fazladır.
Bizlere,Türkiye'nin geleceği ile ilgilenen ve kaygı taşıyan insânlara düşen ise,Şeyh Said olayı konusunda artık başka türlü konuşmayı öğrenmektir.
Başka türlü konuşmak ise Şeyh Said olayı konusunda bugüne kadar sorulmamış soruları sormakla mümkündür.Yani,Şeyh Said "dinci bir hareket miydi,hilâfeti getirip şerîat devleti kuracak mıydı?Yoksa din sadece bir örtü idi ve asıl amaç bağımsız Kürt millî devletini kurmak mıydı?İngilizler desteklemiş miydi? 'Yabancı parmağı' var mıydı?" gibi artık baygınlık veren sorular yerine başka sorular...
Bir toplumu geçmişi ile barıştıracak ve geleceğe yöneltebilecek sorular,neler mi bunlar,söz bu da bir başka yazı konusu olsun.
Ama önce hep birlikte ailenin insânî talebine destek verelim.Şeyh Said'in mezâr yeri bulunsun ve cenâze aileye teslim edilsin.Yas tutabilmek barışmanın en temel koşuludur.Kılıçdaroğlu'nun bu önemli adımı atarak Şeyh Said ailesiyle buluşması ve beni şaşırtması en büyük dileğimdir...
*Prof.Dr.Taner Akçam,Şeyh Said'in mezârı,Kılıçdaroğlu'nun helâlleşme yolculuğu,Bianet,20 Şubat 2022.
https://bianet.org/bianet/siyaset/257990-seyh-sait-in-mezari-kilicdaroglu-nun-helallesme-yolculugu
18 Ocak 2022 Salı
Yeni Cumhuriyet'in kurucusu olarak Hrant Dink/Prof.Dr.Taner Akçam*
Hrant,Türkiye'de,Ermeni'nin,Rum'un,Süryani'nin,Yahudi'nin ve Kürd'ün,herkesin eşit ve eşdeğer vatandaşlık hakkını savunduğu için öldürüldü,tıpkı Martin Luther King'in de aynı nedenle öldürüldüğü gibi.
Yine 19 Ocak ve yine Hrant Dink'in hûnhârca katledilişi...Hrant'ı anacak ve Hrant'ı konuşacağız.Önce bir gözlem:Dile kolay tam 15 yıl geçti.Türkiye târihinde cinâyete kurbân gitmiş hiçbir kişi bu kadar uzun bir süre,aynı inât ve kararlılıkla anılmadı.Bu bir ilktir.
Bunun ne anlama geldiği konusunda kafa yormak gerekir.Burada,bu 15 yıldır bitmeyen ve de bitmeden devam edecek olan anmaların anlamı üzerine bir şeyler karalamak istiyorum.
En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim:Hrant Dink özlemini duyduğumuz yeni Cumhuriyet'imizin kurucusudur.Ve Hrant Dink Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ilân edilmediği müddetçe de bu ülkede demokrasi ve insân haklarına saygı egemen olmayacaktır.
Çok sık duyduğum bir cümle var,"Cumhuriyeti kurduk şimdi onu demokrasi ile taçlandıracağız." Bu cümle Cumhuriyet'in kuruluşuna çok olumlu bir anlam yükler.Bu bakımdan sorunludur.
Çünkü Hrant Dink'i öldüren tohum,bu Cumhuriyet'in kurucu felsefesi ve kuruluş ilkeleri ile atılmıştır.Hrant Dink,bu Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerini sorguladığı için öldürülmüştür.
Ama öte yandan bu cümle doğru bir cümledir.Bu Cumhuriyet'in demokrasi ile taçlandırılması gerekir,bunun imkânları vardır.Ve bu taçlandırma ancak ve ancak yeni kurucularla ve bu kurucuların felsefelerini bu Cumhuriyet'in kuruluş felsefesi yapmakla mümkündür.
Hrant Dink,demokrasi ile taçlandırılacak bu yeni Cumhuriyet'in en önemli kurucusudur.Elbette başka kurucular da vardır.Tahir Elçi ve Seyyid Rıza bilinen diğer iki isimdir.Başkaları da vardır ama ayrı bir tartışma konusudur.
Hrant Dink Cumhuriyet'in kurucusu ilân edilmedikçe bu Cumhuriyet demokrasi ile taçlandırılamaz.Hrant Dink'in kurucu ilân edilmesi,ilk Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerinin hatalarının sorgulaması ve düzeltilmesi anlamına gelir.
O hâlde iki temel tezini şöyle özetleyebilirim:
1) Cumhuriyet'in kuruluşunun yapısal hataları vardır ve Hrant Dink cinâyeti,Cumhuriyet'in kuruluşunun bu yapısal hatalarının ürünüdür.
2) Bu yapısal hatalar ancak ve ancak Hrant Dink yeni Cumhuriyet'in kurucusu ilân edilirse ortadan kalkabilir.Onun kurucu ilân edilmesi,yapısal hataların düzeltildiğini sembolize eder.
ABD
Önce birinci tez üzerine aydınlatıcı ek bir fikir,soru şu:Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) ırkçılık nasıl ortadan kalkar;daha eşitlikçi ve adâletin tesis edildiği bir toplum nasıl kurulur?Amerikan Sivil Haklar Hareketi'nin cevabı şudur:Irkçılık ABD'nin kuruluş hatasıdır.İngilizlere karşı bağımsızlık savaşı verilirken,köle sahipleriyle uzlaşmaya gidilmiş ve köle ticâreti anayasal bir hak olarak tanınmıştır.
Zâten bağımsızlık mücâdelesinin önderlerinin önemli bir kısmı köle sahipleriydi.Bu nedenle,kölelik Amerikan anayasasının önemli bir ilkesi hâline getirilmiş,ırkçılık Amerika'nın kuruluşunun yapısal bir unsuru olmuştur.Amerika'yı sadece onu ilk kuran kurucuları ile tanımlamak ve anlamak,bu yapısal ırkçılığın devamını savunmak anlamına gelir.
ABD târihi,ırkçılığa karşı eşit yurttaşlık hakları için mücâdele târihidir ve ancak bu mücâdeleler sonucunda Amerika hukûksal eşitliğin tanındığı bir ülke olabilmiştir.
Eğer,bu mücâdeleyi veren ve bu uğurda hayatlarını kaybeden insânları,ABD'nin kurucu babaları olarak saymazsanız,Amerika'da ırkçılığı yenemezsiniz.Örneğin yurttaşlık hakları için mücâdelede hayatını kaybeden Martin Luther King Amerika'nın yeni kurucu babasıdır.King ırkçılık üzerine kurulmuş ABD'nin eleştirisidir ve onun demokrasi ile taçlandırılmasını sembolize eder.
Hrant Dink,Türkiye'nin Martin Luther King'idir.Hrant Dink,aynı Martin Luther King gibi,Cumhuriyet'in kuruluşunu sorgulayan bir felsefeye sahip olduğu için öldürüldü.Eşit yurttaşlık hakları istediği için öldürüldü.
O hâlde altını çizelim.Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ciddi yapısal hatalar içermektedir.Tıpkı ABD'nin kuruluşunun ırkçılığı yapısal olarak içselleştirdiği gibi,bizim Cumhuriyet'imiz de eşitsizliği yapısal olarak içselleştirmiştir.
Bu Cumhuriyet,Ermeni,Rum,Süryani ve Yahudilerin ötekileştirilmesi üzerine kurulmuştur.Kürtlere,Türk egemenliğine itâat dışında hiçbir seçenek bırakmayacak bir biçimde kurulmuştur.Tıpkı Amerikan ırkçılığı gibi bu ülkede de ne Hristiyanlar ne Yahudiler ne Alevîler ne de Kürtler tam vatandaş sayılmışlardır.
Sünni Türk en eşittir,ötekiler sonra gelir.Eşitsizlik bu Cumhuriyet'in yapısal bir sorunudur ve eğer bu Cumhuriyeti sadece onu ilk kuranlar ile tanımlar ve anlatırsanız,sadece Mustafa Kemal'e övgüler düzmekle yatar kalkarsanız yapısal eşitsizliği savunur ve devam ettirirsiniz.
Hem sadece ilk kurucularla yetineceksiniz hem de din,dil,kültür farklarına rağmen herkesin eşit olduğu bir toplum isteyeceksiniz,bu mümkün değildir.
Hrant Dink,"ben Ermeniyim,bunu böyle kabul edeceksiniz",dediği için öldürüldü.Eşit vatandaş olmak için Türk olmak gerekmediğini söylediği için öldürüldü.Hem Ermeni hem de eşit vatandaş olmanın mümkün olduğunu söylediği için öldürüldü.Tıpkı Martin Luther King'in hem siyah hem de eşit vatandaş olmak mümkündür dediği için öldürüldüğü gibi...
Yani Hrant,Türkiye'de,Ermeni'nin,Rum'un,Süryani'nin,Yahudi'nin ve Kürd'ün,herkesin eşit ve eşdeğer vatandaşlık hakkını savunduğu için öldürüldü.Onun Cumhuriyet'in kurucusu ilân edilmesi,bu cinâyete karşı yapılacak en büyük özeleştiridir.
Son bir sözüm de şu:Evet, biliyorum,Türkiye yeniden kuruluş ayarlarına geri döndü.2000'li yıllardaki demokratikleşme süreci hüsrânla sonuçlandı.Başta Ermeni Soykırımı konusunda olduğu gibi,târihte işlenmiş cinâyetler konusunda yeniden fabrika ayarlarına geri dönüldü.Kürtlerin temel haklarını tanımaya yönelik açılım girişimleri tamamıyla kapatıldı.Ülke büyük bir karanlık içine yuvarlandı ve hâlâ orada...
Ama unutmayalım,bunlar oldu ve oluyor ama çok şey de kazanıldı.Bana göre,Hrant Dink kazanılmış manevî bir zaferdir.Yaşanmış yılların boşuna olmadığının,geride,yeni Cumhuriyet için elimizde çok şey kaldığının sembolüdür.
Şunu rahatlıkla söyleyebilirim,2007 yılına kadar,"1915'te büyük bir katliâm yaşandı,bir millet yok edildi" diyen insânlar kovuşturmalara tâbi tutuluyorlardı.Başta Hrant olmak üzere,bu insânlar aleyhine kampanyalar düzenleniyor,ölümle tehdit ediliyorlardı.Bu insânlar aleyhine açılmış onlarca davâ vardı.Şimdi artık bunu aynı saldırganlıkla yapamıyorlar.
İddiam şudur:Hrant Dink psikolojik üstünlüktür,artık onun gibi düşünenler savunmada değiliz.Şaşırtıcı gelebilir,ama artık üstünlüğün bizde olduğunu savunuyorum.Artık savunmada olan inkârcılıktır.Yaptıklarını savunma psikolojisi ile yapıyorlar,bu fark önemlidir.Yapacaklarını yapıyorlar ama yenildiklerini çok iyi biliyorlar.
Hrant Dink,belki çok yavaş bu toplumun kılcal damarlarına sızıyor.Etrafınıza bir bakın,her yıl daha önce görmediğiniz yeni insânların Hrant Dink'i andığını,konuştuğunu göreceksiniz.
Elbette "gemiyi terkeden fareler" de var ama onlar çok az.Hrant Dink'i bilmek ve anlamak isteyenlerin sayısı artıyor çünkü Hrant Dink özlediğimiz bir yeniyi temsil ediyor.İnsânların,din,dil,inanç farkına bakılmaksızın eşit yurttaşlar olmasını temsil ediyor.Yeni Cumhuriyeti ve onun demokrasi ile taçlandırılmasını temsil ediyor."Ne mutlu Türk'üm diyene" değil,"dinim,dilim,kültürüm ne olursa olsun eşit yurttaşım" diyeni temsil ediyor.
Hrant Dink'i kurucu ilân etmezsek bu Cumhuriyet'in yapısal eşitsizliğini tamir edemeyiz.Bu Cumhuriyet'in kuruluşuna inşâ edilmiş eşitsizliği ortadan kaldıramayız.Ve bizler Hrant Dink'i yeni Cumhuriyet'in kurucusu ilân ederek,bu yapısal hatayı tamir edeceğiz.Cumhuriyet'in demokrasi ile taçlandırılması ancak böyle mümkündür.
Son sözüm şu:Lütfen artık açın Türkiye-Ermenistan sınırını ve sınır kapısına Hrant Dink kapısı adını verin.Bu Cumhuriyet'in kuruluş hatalarının giderilmesi doğrultusunda büyük bir adım olacaktır...
*Prof.Dr.Taner Akçam,Yeni Cumhuriyet'in kurucusu olarak Hrant Dink,Bianet,17 Ocak 2022.
https://bianet.org/bianet/yasam/256295-yeni-cumhuriyetin-kurucusu-olarak-hrant-dink
13 Ocak 2022 Perşembe
Kafkasya ve Mezopotamya'da Türk-İsrail İttifakı/Nicole Elgrissy*
"Türkiye Cumhurbaşkanı medya karşısında bizimle aynı fikirde olmamalı ve bize karşı tavır almalı,ancak önemli jeopolitik zorluklarda görüşleri ve tutumları bize yakındır."
Faslı Yahudi yazar Nicole Elgrissy,"Les moutons enragés" sitesi için yazdığı yazıda,ırkçı İsrail rejimi dışişleri bakanlığının eski genel müdürü Yuval Rotem'in açıklamalarını naklederek İsrail'in Güneydoğu Anadolu Projesi'ne olan ilgisini ve Kafkasya,Suriye ve Irak konusunda Türkiye ile olan işbirliğini ele aldı.Yazıda şu ifadelere yer verildi:
İsrail gazetesi Haaretz'in Yazı İşleri Müdürü Aluf Benn,"www.alufbenn.com" adlı internet sitesinde İsrailli diplomat ve İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın eski Genel Müdürü Yuval Rotem ile röportaj yaptığı bir makâle yayınladı.
Yuval Rotem,Haaretz gazetesi editörünün İsrailli çiftin Türkiye'de tutuklanması ve "Mavi Marmara" gemisinde yaşanan olayların yansımalarına ilişkin sorduğu sorulara yanıt olarak,yaşananların ekonomik ve stratejik hedeflerine bir zarar vermediğinin altını çizdi.
Yayınlanan makâlede Yuval Rotem İsrail'in Güneydoğu Anadolu Projesi'ndeki (GAP) rolü de dâhil olmak üzere İsrail-Türkiye arasındaki ikili ilişkilerin güçlendirilmesine yol açan medya ve kamuya açıklanmamış nedenlerin bulunduğunu belirtti.
Rotem,İsrail'in Güneydoğu Anadolu Projesi'ndeki rolü ve Irak'ın karşılaşması muhtemel krizler hakkında kendisine yöneltilen bir başka soruya da yanıt olarak,Güneydoğu Anadolu Projesi gibi büyük bir projenin başta baraj inşâatı ve su endüstrisi olmak üzere kendilerinin çeşitli alanlardaki uzmanlığına ihtiyâç duyduğunu ve bu sebeple bu alanda rollerinin önemli olduğunu vurguladı.
Rotem,İsrail'in bu dev Güneydoğu Anadolu Projesi'ne katkısının sadece kendi ekonomisi için gerekli olmadığını,aynı zamanda İsrail'in Türkiye'deki müttefikleriyle müzâkereler yoluyla birçok stratejik hedefe ulaşmayı hedeflediğini de sözlerine ekledi.
Irak ve Suriye'nin Dicle ve Fırat nehirlerinin sularını kontrol etmesinin İsrail'in çıkarlarına ters olduğuna hiç şüphe yoktur:
"Irak ve Suriye üzerinde baskı kurmanın bir yolunu bulmak zorundayız ve bu sebeple her iki ülkenin de su güvenliğini kontrol etmekten başka iyi bir yol yok.
İki nehri kontrol etmenin de en iyi yolu baraj yapmaktır ve biz Türkiye'de bunu yaptık.Türkiye ile İsrail arasında (Irak ve Suriye konusunda) bir yakınlaşma ve işbirliği bugün mümkündür;iki ülkenin Azerbaycan'da da pek çok ortak çıkarı bulunmaktadır ve bu çıkarlar İsrail'in son zamanlarda Türkiye'nin Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini güçlendirmesine yardımcı olmayı başardı.
Türkiye sınırlarını Azerbaycan ile paylaşıyor ve bu Türkiye için en önemli jeopolitik avantaj ve İsrail bundan faydalanabilir.
Bu jeopolitik özellik,Akdeniz'in Hazar Denizi'ne bağlanmasına yol açmakta ve büyük bir stratejik öneme sahip olup,İsrail,Türkiye ve Azerbaycan arasında üçlü ilişkilere duyulan ihtiyâcı kanıtlamaktadır."
Rotem,2022 yılı sonuna kadar Türk topraklarının Azerbaycan topraklarına bağlanmasını umuyor;Tel Aviv ve Ankara,bu hedefe ulaşmak için Rusya ile işbirliği yapmaya hazırlanıyor.
Ayrıca Türkiye'nin Filistinli grupların kapasitesinin sınırlandırılmasında önemli katkıları olduğunu vurgulayan Yuval Rotem,iki ülke arasında zaman zaman siyâsî,kültürel,ekonomik ve dinî sorunlar yaşansa da,bu sorunları normal karşıladığını ve Türkiye'nin İsrail ile karşı karşıya gelmesinin radikal ve düşmânca bir karşılaşma olmayacağını vurguladı.
"Türk ve İsrail hükûmetleri,karşılıklı destek olmadan bölgede birçok tehlikeyle karşı karşıya kalacaklarını biliyorlar.
Türkiye Cumhurbaşkanı medya karşısında bizimle aynı fikirde olmamalı ve bize karşı tavır almalı,ancak önemli jeopolitik zorluklarda görüşleri ve tutumları bize yakındır..."
*Nicole Elgrissy,Kafkasya ve Mezopotamya'da Türk-İsrail İttifakı,Les moutons enragés,2 Ocak 2022;Yakın Doğu Haber,6 Ocak 2022.
https://lesmoutonsenrages.fr/2022/01/02/la-turquie-et-israel-alliance-turco-israelienne-dans-le-caucase-et-la-mesopotamie/
https://www.ydh.com.tr/HD17038_kafkasya-ve-mezopotamya-da-turk-israil-ittifaki.html
