Evden
ayrılmadan önce Türkiye'ye yapacağımız Ermeni Mirası Turu'na bir isim
buluyorum:"Bir Otobüste Yirmi Ermeni" ya da "Otuz Mendil
Turu".Rehberimiz,sanki dini veya ruhani bir arayıştaymışız gibi turumuza
hac,bize de hacı diyor.Ne bulmayı umuyorum?1915'te Osmanlı hükümetinin
Ermeni vatandaşlarının çoğunun sürgüne ve ölüme gönderilmesiyle
sonuçlanan Soykırım harekâtının başlamasından birkaç ay sonra babaannem
ve ailesi Mersin'deki evlerinden kovulduklarından beri neredeyse yüz
yıl geçti.Aileden sadece babaannem ve kardeşi gönderildikleri ölüm
yürüyüşü sonunda hayatta kalmışlar.Suriye çölünde,Ras al-Ayn'da bir
kampta sekiz bin Ermeni yetimden ikisiymişler.
Everek/Develi
Everek'teki
Aziz Toros Kilisesi artık bir cami.Altarın yakınında,solda ve merkezde
duran iki yarım kubbenin arasındaki duvarda bir Meryem Ana freskosu
var.Rehberimizin buraya son gelişinde freskonun üzerinde taşınabilir bir
kontrplak varmış.Resmin üzeri defalarca beyaza boyanmasına rağmen
Bakire Meryem'in portresi tekrar tekrar yüzünü gösterdiği için kontrplak
yerinden oynatılmayacak şekilde sabitlenmiş.Biz oradayken ilçenin
belediye başkanı camiye geliyor.Kilisenin tarihine dair hiçbir şey
bilmediğini söyleyerek bizim bir bilgimiz olup olmadığını soruyor.
Kalıntı...Camiden
çıkıp Everek'teki son Ermeni'nin evine,Develi'nin eski Ermeni
Mahallesi'ne doğru yürürken aklımdan bu kelime geçiyor.2000 yılında
ölmüş ve mülkü İstanbul'daki yeğenine miras bırakmış.Bir zamanlar
görkemli olduğu belli olan evin pencerelerinden tozlu odalara göz
atıyoruz.Bu binalar kalıntı,bizler kalıntıyız,yırtık bir perdenin kumaş
artıkları gibi.Hayalet arayan bizler de,bu topraklara dadanan
hayaletleriz.
Gümüşhacıköy
Bu
kasabadaki son Ermeniler Hayganuş ve Keğam adında iki yaşlı
kardeş.Ahşap çerçeve ve alçıdan yapılmış yıkık dökük evlerinin avlusu
tıka basa odun,çanak çömlek,kırık mobilya,kedi,istiflenmiş
gazeteler,Ermenice yazıtlı taş parçaları ve top top edilmiş plastik
torbayla dolu.Hayganuş,"Evim darmadağınık ama ruhum düzenli" diyor.
Ailenin
geri kalanı İstanbul ve Almanya'da yaşadığı halde onlar bu mülkü
korumak üzere burada kalıyorlar:Un ufak olmuş bir ev,karman çorman bir
avlu;yan taraftaki geniş,duvarla çevrili bahçede meyve ağaçları,sebze
yatakları,tavuklar,kediler ve keçeleşmiş yün yığınları.Hayganuş ve Keğam
bizi kasabanın ilkokuluna götürüyor.Keğam'ın söylediğine göre eskiden
bir Ermeni okuluymuş ve yanı başındaki otopark da bir zamanlar Ermeni
kilisesinin olduğu arsaymış.Ermenilerden hoşlanmayan yerel bir yetkili
kilisenin yıkılmasını emretmiş.Aynı yerde yapılacak olan caminin temel
atma töreni sırasında meydana gelen depremde kafasına taş düşen yetkili
ölmüş.Belki de,diyor Keğam,kafasına yıldırım düşmüştü -tam olarak
hatırlayamıyor.Sonuçta adam ölmüş ve cami hiçbir zaman yapılmamış.
Mersin
Babaannem
hep derdi ki,"Biz Tarsus tarafından geldik.Tarsuslu Aziz Pavlus'u bilir
misin?Ben Mersin'de doğdum,deden de Adana'da".Babaannem dindar bir
Evanjelik Ermeniydi ve kendi doğum yerinin Havari Pavlus'unkine yakın
olması onun için bir gurur kaynağıydı.Ancak ben babaannem ölene kadar
buraları haritada bulmaya bile tenezzül etmemiştim.
Toros
Dağları'ndan güneye inerken Mersin,Tarsus ve Adana yönünü gösteren
tabelalar görmeye başlıyoruz.Manzara tamamen değişiyor.Yol
kenarlarındaki çamlar,yerlerini önce meyve bahçelerine,sonra da pembe
zakkumlara ve uzun boylu deve dikenlerine bırakıyor.Rehberimizin beni
daha önce uyardığı gibi,Mersinli Ermenilerden geriye hiçbir iz kalmamış
-her şey yok olmuş.
Mersin'e
varır varmaz teknelerin ardında Akdeniz'in uzandığı limana
gidiyoruz.Babaannem bu göğe bakmış,işte bu kıyıda yürümüştü.New
England'taki(1) bahçesindeki çiçekleri çok severdi,buradaki pembe ve
beyaz zakkumları,ağaç minelerini,begonviller ve kırmızı ebegümeçlerini
de kimbilir ne çok sevmişti.
Adana
Eski
Ermeni Mahallesi'ne gidiyoruz.Çarşının olduğu ana cadde yakın zamanda
yenilenmiş,ara sokaklarda halen hissedilen o köhneliğin albenisi yerini
soylulaştırılmış bir tekdüzeliğe bırakmış.Ondokuzuncu yüzyılın sonunda
iki Ermeni mimar tarafından tasarlanan Büyük Saat Kulesi'ne
yürüyoruz.Restorasyon için üstü örtülmüş.Rehberimiz bize ikibinden fazla
Ermeni'nin öldürüldüğü 1909 Adana Katliamı'nda Türk kalabalığının
cinayete bu kuleden kışkırtıldığını söylüyor.Dedem 1911'de buradan
ayrılıp Amerika'ya gitmişti.
Adana'daki
hiçbir Ermeni kilisesi ve okulu yerinde durmuyor.Yeryüzünden
silindiğimiz bir diğer yer de burası.Otobüsteki kadınlardan biri bu
kelimeyi kullanıp duruyor.Silinmiş.Yok edilmiş.Kazınmış.
Seyhan
Nehri'nin üzerinde duran,Roma döneminden kalma Taşköprü'ye
gidiyoruz.Dedem ben üç yaşındayken ölmüş,o yüzden dedeme dair pek fazla
anım yok.Solmuş bir fotoğraftaki genç adamı hayal ediyorum.Kömür grisi
takım elbisesi,yeni düzeltilmiş bıyıkları ve koltuğunun altında
katlanmış gazetesiyle köprüden geçiyor.
Mezire/Elazığ
Artık
Türkçe karşılığı Elazığ ile anılan Mezire'ye giderken otobüstekilerden
Dikran Fabricatorian bize ailesinin hikâyesini anlatıyor.Dikran'ın büyük
dedesi Krikor İpekçiyan ondokuzuncu yüzyılda Mezire'de bir dokuma
fabrikası kurmuş.İpekçiyan'ın ürettiği ipekler o kadar kaliteliymiş ki
uluslararası çapta bilinir olmuş.Bu ünü takdiren padişah ailenin ismini
"Fabrikatöryan" olarak değiştirmiş.
Krikor
Fabrikatöryan'ın 1902'deki ölümünden sonra beş oğlu şirketin başına
geçmişler ve de işi genişleterek iki büyük fabrika kurmuşlar.Beş kardeş
yan yana beş konak yaptırmışlar.1915'te beş kardeş de kasabanın dışında
bir yerde vurulmuşlar.Eşleri ve çocukları sürgün edilmiş.Bu çocuklardan
biri Dikran Fabricatorian'ın babasıymış.
Konaklar
1950'lerde yıkılıp yerlerine apartmanlar yapılmış,ama "Beş Kardeşler"
ismi kalmış.Yirmi kişi Dikran ve rehberin peşinde,sıcak ve kalabalık
sokakta "Beş Kardeşler Apartmanları" ve "Beş Kardeşler Geçidi"
tabelalarını görene kadar yürüyoruz.Binalardan birinin giriş katında bir
internet kafeye giriyoruz.Kafenin sahibi bize bu evlerden birinde
doğduğunu söylüyor,evlerin duvarda asılı eski bir fotoğrafını
gösteriyor.Bizi diğer fotoğrafları görmek üzere kardeşinin yan taraftaki
eczanesine yolluyor.Eczaneye girdiğimizde tavana özensizce
asılmış,konakların birinden kalma pirinç bir avize görüyoruz.
Dikran'ın
oğlu eczacıya avizeyi satın alıp alamayacaklarını
soruyor.Eczacı,"Milyon dolar teklif etseniz bunu size satmam" diye cevap
veriyor.
Aghtamar/Akdamar
Ramazanın
ilk gününde sabahtan Van Gölü üzerindeki Aghtamar adasına giden bir
tekneye biniyoruz.Mavi gölün üzeri esintili,ada da çok sıcak
değil.Onuncu yüzyıldan kalma Ermeni Kutsal Haç Katedrali ve dış
cephesindeki kabartmalar güzel korunmuş.Kilisenin içinde Hazreti İsa'nın
hayatını resmeden freskolar var ve bunların bir kısmı hâlâ iyi durumda.
Bugün
kilise bir devlet müzesi.Grubumuzdan bazıları Hayr Mer duasını
söylemeye başladıklarında bir Türk nöbetçi yanımıza gelip şarkı
söylemenin yasak olduğunu bildiriyor.Çatısında bir haçı ve şatafatlı
bir altarı olan müzenin tek ziyaretçileri biziz.Adi(2),nöbetçiye barış
için evrensel bir şarkı söylediğimizi anlatıyor.Derken biri Der Voğormya
duasına başlıyor,nöbetçi el hareketleriyle sesin alçalması için
işaretler yapıyor.Sesler yükseliyor,nöbetçi elini boğazına götürerek
"müziği kes" anlamında bir işaret daha yapıyor.Ermeniler şarkı söylemeye
devam ediyor:"Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Rab
bağışlasın,Kutsal Teslis,dünyaya barış getir,hastaları iyileştir ve
uyuyanlara Cenneti götür."
Müzik
ardımda yankılanırken kiliseden çıkıp dışarıda uzun metal bir ayaklı
şamdanın arkasına oturup ağlıyorum.Eski bir Evanjelik Ermeni olarak,dini
bir baskı aracı olarak görürüm.Fakat burada dua bir an için bu sözde
müzeyi -devletin kontrol ettiği ve hatırlamak kadar unutmakla da alakalı
bu mekânı- dönüştürüyor,uzun bir aradan sonra vücuda gelen bir şeyin ev
sahibi kılıyor.Burada,Ermeni kiliselerinin yerle bir edilip
mahvedildiği;ahırlara,hapishanelere,düğün salonlarına,kültür
merkezlerine,camilere ve müzelere çevrildiği bu yerde,salt direniş
eylemi olarak şu duayı okuyoruz:"Rab bağışlasın,Rab bağışlasın,Rab
bağışlasın,Rab bağışlasın,Kutsal Teslis,dünyaya barış getir,hastaları
iyileştir ve uyuyanlara Cenneti götür..."
***
1-Amerika'nın kuzeydoğu eyaletlerinin bulunduğu bölgeye verilen isim.
2-Ermenice kadın ismi Adirne'nin kısaltılmış hali.
Nancy Kricorian Kimdir?
Nancy
Kricorian,Watertown Massachusetts'teki Ermeni cemaatinde büyüdü.New
York'lu bir romancı,deneme yazarı ve şair olan Kricorian aynı zamanda
bir aktivist.Son romanı "All The Light There Was" yakın zamanda She
Writes Yayınevi tarafından basıldı.Kricorian,"CODEPINK Barış İçin
Kadınlar" ve "Ermenistan Ağaç Projesi" için çalışıyor.
*Nancy Kricorian,Hac ve/ya Direniş;(çev.) Cihan Tekay;(çev. ed.) Görkem Daşkan & Burcu Gürsel,Azad Alik,13 Ocak 2015;Yazının
bu versiyonunun İngilizce orijinali Guernica Magazine tarafından burada
yayımlandı.Önceki bir versiyonu ise İstanbul DEPO'da gerçekleştirilen
"Hafızayı Harekete Geçirmek:Kadınların Tanıklığı" yuvarlak masa
toplantılarında sunuldu.
https://azadalik.wordpress.com/2015/01/13/hac-veya-direnis/
14 Ocak 2015 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder