7 Ocak tarihinde Charlie Hebdo çalışanları ve polis memurlarının öldürüldüğü eylemin hemen sonrasında Kıta Avrupası ve Amerika'da temel olarak iki yaklaşım öne çıktı.Her iki yaklaşım da yazar çizerlerin yazıp çizdiklerinden dolayı öldürülmüş olmalarını,olması gerektiği gibi,amasız,eğersiz kınadılar.Ancak yolları bundan sonra ayrıldı:Takip edebildiğim kadarıyla birinci grup,ezici çoğunlukta sade vatandaşın da katkısıyla,Charlie Hebdo'nun mesajını da misyonunu da sahiplenerek,kimisi sadece destek olmak amacıyla #jesuischarlie #benCharlieyim hashtag'ı altında gerek sosyal medyada gerekse sokaklarda cinayeti protesto ettiler.Bu birinci grubun ideologları diyebileceğimiz çoğunluk gazeteci,yazar ve çizerlerin yine ağırlıklı bir kısmı işi daha da ileri götürüp Charlie Hebdo'nun misyonuna/mesajına destek olmak için Charlie Hebdo karikatürlerinin ve kapaklarının tıpkı basımını yapmaları gerektiğini savundular.
İkinci
grupsa yapılanı kınamalarına rağmen tam da ifade özgürlüğünü daha da
radikal bir noktadan savundukları için Charlie Hebdo'nun mesajının dün olduğu gibi
yer yer bugün de kınanması ve/ya tartışılması gerektiğini ifade
ettiler.Hatta bazıları daha da ileri gidip bir hak olarak Charlie Hebdo'nun ifade
özgürlüğünü savunmakla birlikte Charlie Hebdo'yu ırkçı buldukları için "ben
Charlie'yim" diyemeyeceklerini ve zaten birisinin ifade özgürlüğü hakkını
savunmak için ifadenin kendisini savunmak gerekmediğinin altını bir kez
daha çizdiler.Bunun yanı sıra ifade özgürlüğünün sınırları,Batı’nın
ifade özgürlüğü dahil kendi değerlerine sadakat konusunda bazen
ikircimli bazen ikiyüzlü tutumu,Batı’nın kolonyal tarihi ve düşünce
özgürlüğünün sınırları da konuşuldu.
Türkiye
sosyal medyası ve yazan çizeni arasındaysa özellikle ISİD'in çıkışından
bu yana daha da belirginleşen tartış(a)mama halinin yeni bir bölümüne
şahit olduk.Türkiye'de böyle durumlarda neredeyse adet olduğu üzere
olaylardan sonra bir grup yazar çizer "iyi" Müslüman arayışına
girdiler.Bu düşünceye göre "iyi" Müslümanlar öne çıkıp "kötü"
Müslümanlardan kendilerini ayrıştırmalı,hatta onları kınamalı ve bu
sayede olası bir radikalleşmeye karşı sağduyunun sesi
olmalıydılar.Dünyada ise Rupert Murdoch bu düşünce biçimini en uç
noktaya taşıyarak aralarındaki mücahidleri temizlemedikleri sürece bütün
Müslümanların sorumlu tutulması gerektiğini iddia etti
(https://twitter.com/rupertmurdoch/status/553734788881076225) ancak
ertesi gün Amerikalı komedyen Aziz Ansari kendisiyle uzun uzun dalga
geçti.(http://www.buzzfeed.com/rossalynwarren/murdoch-probably-doesnt-even-know-who-ginuwine-is#.jbLPvnn96)
Tek tek "iyi","sağduyulu" Müslümanlar arama çabasının bir başka versiyonundaysa bu misyonu üstlenecek bir Müslüman ülke arayan akademisyenler ve onlara hiç eleştirisiz söz platformu veren gazeteciler vardı.Önce birkaç cümlede biraz karikatürize ederek özetlediğim bu düşünce kazalarının vehametini anlatmaya çalışacağım,ikinci bölümdeyse bu tartışmalardan yola çıkarak ifade özgürlüğünün halihazırdaki sınırlarına dair kimi argümanları tartışacağım.
Tek tek "iyi","sağduyulu" Müslümanlar arama çabasının bir başka versiyonundaysa bu misyonu üstlenecek bir Müslüman ülke arayan akademisyenler ve onlara hiç eleştirisiz söz platformu veren gazeteciler vardı.Önce birkaç cümlede biraz karikatürize ederek özetlediğim bu düşünce kazalarının vehametini anlatmaya çalışacağım,ikinci bölümdeyse bu tartışmalardan yola çıkarak ifade özgürlüğünün halihazırdaki sınırlarına dair kimi argümanları tartışacağım.
"İyi"
Müslümanların "kötü" Müslümanlar adına müsamereye çıkıp,gereken şeyleri
söylemelerinin istenmesi yeni değil.Özellikle Amerika'da 11 Eylül'den
sonra gerek Cumhuriyetçiler gerek bir kısım liberaller de dahil olmak
üzere dile getirilmiş bir istek bu:Geçtiğimiz Eylül ayında Başkan Obama
da ISİD videoları sonrasında Müslüman din adamlarından kendilerini bu
Müslümanlardan ayrıştırmalarını istemişti.Ancak hatırlamakta fayda
var,11 Eylül'de de kimi radikal liberaller,Müslüman Amerikalıların
nedamet getirmek zorunda bırakılarak işaretlenmelerine karşı
çıkmışlardı.
Bu
argümanların bireyciliğin kalelerinden Amerika'nın siyasi yelpazesinden
çıkması bir hayli garip.Garip çünkü argüman suçun,cezanın ve
sorumluluğun bireysel olması gerektiği fikrinden bir hayli uzak.Öte
yandan bu fikrin temsiliyet/delegasyon/sorumluluk düşüncelerinin
asırlardır tartışıldığı yerlerden bu kadar teklifsizce,hem de temsili
demokrasi dersi vermeye kalktıkları Müslümanların üstüne boca edilmesi
de anlaşılır şey değil.Her kriz akabinde Müslümanların diğer
vatandaşlardan ayrı tutulup din üzerinden hesap sorulması belki de bu
kapsayıcı (inclusive) olduğu iddia edilen demokrasilerin sınırlarını
gösteriyor.
Zira yakın dönem Amerikan tarihinde sadece kürtaj karşıtı terör eylemlerine baktığımızda bile farklı dinlerin radikallerine yaklaşımlar arası bir tutarlılık göremiyoruz.Örneğin bir kısım Hristiyan köktendinci özellikle 1990'larda (ama 2000'lerde de) çok sayıda kürtaj kliniği bombalama,doktor,sağlık personeli ve aktivist yaralama ve öldürmeyle sonuçlanan pek çok eylem düzenlediler.1977-2013 yılları arasında 8 cinayet,17 cinayete teşebbüs,42 bombalama,181 kundaklama,99 kundaklama/bombalama teşebbüsü,400'e yakın klinik basma,asit ve anthrax saldırıları ve ölüm tehditleri de dahil olmak üzere toplamda 190 bine yakın eylem ağırlıklı olarak "Army of God" (Allah'ın Ordusu) tarafından üstlenilmişti.(2) Bu eylemler sonrasında bütün Hristiyan alemi tahtaya kaldırılıp nedamet getirmeye çağrılmadı zira çoğunluğun terörist olmadığı aşikârdı.Keza 77 kişiyi Norveç ve Avrupa'yı Müslümanlardan kurtarmak ve bu uğurda İşçi Partisi'ne gözdağı vermek amacıyla öldürmüş,aşırı sağ-Siyonist görüşlere sahip Anders Breivik'in katliamı sonrasında Siyonistler ya da Hristiyan Siyonistler için "örnek" "iyi" Siyonistler aranmamıştı.İçinde bulunduğumuz durumda ise çoğunluk Müslümanlara işte bu masumiyet bahşedil(e)memektedir.Diyelim ki bu çifte standardın nedeni Müslümanlar "adına" örgütlendikleri iddiasındaki al-Qaeda,ISİD gibi örgütlerin göreceli eylem kapasitesi olsun,o zaman da 200'den bu yana neredeyse evanjelik bir "demokratikleştirme" iddiasıyla yola çıkmış Batı'nın,eylem kapasitesi ve halihazırdaki bilançosu nedeniyle sözkonusu ülkelerin vatandaşlarının gündelik hayatlarının çok önemli bir bölümünü nedametle geçirmeleri gerekecekti -ki içinde bulunduğumuz durum bundan çok uzaktır.Nedamet getirmek şöyle dursun,Clint Eastwood'un yeni filmi "American Sniper"da biyografisinde ırkçı olduğu ayan beyan belli Chris Kyle kahramanlaştırılmıştır.(3) Afganistan,Irak,Libya,Suriye'de rejim değişikliği,demokrasi ihracı ve/ya terörle mücadele olarak adlandırılan süreçte ikincil zarar (collateral damage) kategorisinde yüzbinlerle öldürülmüş sivillerin değil adlarını,sayılarını dahi bilmiyoruz.Üstüne üstlük demokratik devletlerin vatandaşları liderlerini ve dolayısıyla o liderlerin siyasetlerini seçtikleri için,temsili sistemlerde yaşamayan ya da ad hoc (amaca özel) temsiliyet iddialarıyla zan altında bırakılan bireylere göre vatandaşlıktan dolayı çok daha sorumludurlar.
Zira yakın dönem Amerikan tarihinde sadece kürtaj karşıtı terör eylemlerine baktığımızda bile farklı dinlerin radikallerine yaklaşımlar arası bir tutarlılık göremiyoruz.Örneğin bir kısım Hristiyan köktendinci özellikle 1990'larda (ama 2000'lerde de) çok sayıda kürtaj kliniği bombalama,doktor,sağlık personeli ve aktivist yaralama ve öldürmeyle sonuçlanan pek çok eylem düzenlediler.1977-2013 yılları arasında 8 cinayet,17 cinayete teşebbüs,42 bombalama,181 kundaklama,99 kundaklama/bombalama teşebbüsü,400'e yakın klinik basma,asit ve anthrax saldırıları ve ölüm tehditleri de dahil olmak üzere toplamda 190 bine yakın eylem ağırlıklı olarak "Army of God" (Allah'ın Ordusu) tarafından üstlenilmişti.(2) Bu eylemler sonrasında bütün Hristiyan alemi tahtaya kaldırılıp nedamet getirmeye çağrılmadı zira çoğunluğun terörist olmadığı aşikârdı.Keza 77 kişiyi Norveç ve Avrupa'yı Müslümanlardan kurtarmak ve bu uğurda İşçi Partisi'ne gözdağı vermek amacıyla öldürmüş,aşırı sağ-Siyonist görüşlere sahip Anders Breivik'in katliamı sonrasında Siyonistler ya da Hristiyan Siyonistler için "örnek" "iyi" Siyonistler aranmamıştı.İçinde bulunduğumuz durumda ise çoğunluk Müslümanlara işte bu masumiyet bahşedil(e)memektedir.Diyelim ki bu çifte standardın nedeni Müslümanlar "adına" örgütlendikleri iddiasındaki al-Qaeda,ISİD gibi örgütlerin göreceli eylem kapasitesi olsun,o zaman da 200'den bu yana neredeyse evanjelik bir "demokratikleştirme" iddiasıyla yola çıkmış Batı'nın,eylem kapasitesi ve halihazırdaki bilançosu nedeniyle sözkonusu ülkelerin vatandaşlarının gündelik hayatlarının çok önemli bir bölümünü nedametle geçirmeleri gerekecekti -ki içinde bulunduğumuz durum bundan çok uzaktır.Nedamet getirmek şöyle dursun,Clint Eastwood'un yeni filmi "American Sniper"da biyografisinde ırkçı olduğu ayan beyan belli Chris Kyle kahramanlaştırılmıştır.(3) Afganistan,Irak,Libya,Suriye'de rejim değişikliği,demokrasi ihracı ve/ya terörle mücadele olarak adlandırılan süreçte ikincil zarar (collateral damage) kategorisinde yüzbinlerle öldürülmüş sivillerin değil adlarını,sayılarını dahi bilmiyoruz.Üstüne üstlük demokratik devletlerin vatandaşları liderlerini ve dolayısıyla o liderlerin siyasetlerini seçtikleri için,temsili sistemlerde yaşamayan ya da ad hoc (amaca özel) temsiliyet iddialarıyla zan altında bırakılan bireylere göre vatandaşlıktan dolayı çok daha sorumludurlar.
Keza
Müslümanları topluca tahtaya kaldırmada,çeşitli kimlik,yaşantı ve
düşünce pratiklerinden mülhem bireyin izni olmadan bireyselliğini
daraltıp,onu o kimliklerden sadece bir tanesine indirgemek gibi esasen
insanın biricikliği,bütünlüğü,özerkliği (autonomy) ve insan haysiyetine
(human dignity) aykırı bir durum da sözkonusu -bu ne yazık ki
Türkiye'nin oldukça hoyrat siyasi ikliminde de sıklıkla gördüğümüz bir
insan haysiyetine duyarlı olmama sorunu.
Tersinden
düşünürsek,bu düşünme biçimi felsefi olarak cinayeti işleyenlerinkinden
daha da indirgemeci bir nüveden besleniyor -bir yanda,elde ideologları
öldüren silahlar,öbür tarafta ise ideolog olsun olmasın tüm Müslümanları
tahtaya kaldırma erki var,ki buna hegemonik bir erk diyebiliriz.Şöyle
ki:Charlie Hebdo çizerleri,ifade ettikleri düşüncelerin temsilciliğini
alenen üstlenmişlerdi(4);cinayeti işleyenler,mutlaka ki birbiriyle
çelişen tarafları,huyları ve yaşantıları da olan bu çok boyutlu
insanları,sadece bir düşüncenin mutlak temsilcisi,simgesi ve taşıyıcısı
olarak gördükleri için,yani o yönlerini diğer bütün yönlerinin üstünde
gördükleri ve bu tek temsili kimliğe indirgedikleri için de hedef haline
getirip öldürdüler.Müslümanlardan nedamet bekleyenlerse,çoğu Müslüman
ideolog olmadığı halde,onları ideolojik bir savunma noktasına itip,daha
da çok kutuplaşmaya neden oluyorlar.İlişkilendirme yoluyla suçlamayla
(guilt by association) birleşmiş bir "kötü" özcülük,"mutlak iyi" bir
dini özün hem arayışına,hem de savunusuna neden oluyor.Oysa böyle bir
mutlak iyi ya da mutlak kötü pratik ya da yorumun olmadığı aşikârdır.
Burada asıl sorun hiçbir zaman "gerçek Müslümanlığın" ne olduğu değil,zira çok açık ki oradan kurulmuş her savunma refleksi ister istemez tarih dışı ve donmuş oluyor.Asıl sorun -eğer ilişkiyi şiddet ekseninde ele alıyorsak- ağırlıklı olarak,Müslüman coğrafyaların Batı'dan şiddet gören tarafta olmaları.Bu,Müslümanların güçlü oldukları durumlarda -örnekse Müslümanlık içi çatışmalarda veya egemenlikleri altındaki azınlıklar üzerinde- şiddet uygulamadıkları anlamına gelmiyor -bu da tartışılmalı,ama gerek Avrupa'da gerekse eski/yeni kolonilerde hâkim durumun ne olduğu besbelli.Elbette bütün bunlara Müslüman coğrafyalardaki yerel elitin basiretsizlikleri ve yanlışlarını da dahil etmek mümkün ama bu farklı bir tartışmadır.
***
1-Bu yazının çeşitli aşamalarında eleştiri ve sorularıyla katkıda bulunan Clark Üniversitesi'nden Taner Akçam,Azad Alik editörlerinden Burcu Gürsel ve Necmettin Erbakan Üniversitesi'nden Murat Çemrek'e,ayrıca Hakan Doğruöz'e teşekkür ederim.
2-http://prochoice.org/wp-content/uploads/Stats_Table2.pdf
3-Rania Khalek'in konu hakkındaki kısa yazısı için bkz. (https://storify.com/RaniaKhalek/american-sniper-chris-kyle-in-his-own-words)
4-Bu,elbette onlara şiddetin daha meşru olduğu anlamına gelmiyor. 5-Bu örneği dizinin bütününü olumlamaksızın vermekteyim.
*Ayda Erbal,"Ey Müslüman Nedamet Getir!",Azad Alik,25 Ocak 2015.
https://azadalik.wordpress.com/2015/01/25/ey-musluman-nedamet-getir1/
Burada asıl sorun hiçbir zaman "gerçek Müslümanlığın" ne olduğu değil,zira çok açık ki oradan kurulmuş her savunma refleksi ister istemez tarih dışı ve donmuş oluyor.Asıl sorun -eğer ilişkiyi şiddet ekseninde ele alıyorsak- ağırlıklı olarak,Müslüman coğrafyaların Batı'dan şiddet gören tarafta olmaları.Bu,Müslümanların güçlü oldukları durumlarda -örnekse Müslümanlık içi çatışmalarda veya egemenlikleri altındaki azınlıklar üzerinde- şiddet uygulamadıkları anlamına gelmiyor -bu da tartışılmalı,ama gerek Avrupa'da gerekse eski/yeni kolonilerde hâkim durumun ne olduğu besbelli.Elbette bütün bunlara Müslüman coğrafyalardaki yerel elitin basiretsizlikleri ve yanlışlarını da dahil etmek mümkün ama bu farklı bir tartışmadır.
Tam
da yukarıda anlatmaya çalıştığım düşünsel benzerlikten kaçınmak
gerektiği için kimsenin,herhangi bir Müslümanı,takke,başörtüsü ya da
çarşaf gibi kimliğinin bir kısmının simgeleri dışarıdan görünür olsun olmasın,Müslümanlığından ötürü tahtaya kaldırma hakkı yok.Bireyin
kendisinin,kendisini,kimliğinin bileşenlerinden biri ya da asli kimliği
olarak Müslüman olarak tanımlamasıyla,kamusal alanda böylece bulunmasıyla,bir başkasının onu sadece Müslüman olarak görmekte ısrar
etmesi ya da ona indirgemesi arasında oldukça derin bir fark var -bu
farkın bir ucu ne yazık ki devletlerin çok da hüsnüniyetle tutmadıkları din/mezhep listelerine kadar gidiyor.
Keza
bu dünya üzerindeki herhangi bir Müslüman,başka bir Müslüman'ın yaptığı
eylemden (eylemi yapan ikincisi,ilk Müslüman'ın reşit olmayan çocuğu
değilse) sorumlu değil.Dünyada Hristiyanlar bir sektin üyesi gibi hareket etmedikleri gibi Müslümanlar da kabile olarak hareket
etmiyorlar,aynı şekilde inanıp,dini tıpatıp aynı şekillerde
yaşamıyorlar -bunun böyle olduğunu idrak edemeyen önyargılı milyonlarla
başetmenin yolu "barbar Müslüman" stereotipini "sağduyulu Müslüman"
stereotipi ile değiştirmek değil.Bu yollar genelde istisnasız ayrımcılığa çıkar,çünkü burada iyinin ve kötünün ne olduğu çoğu zaman
egemen olanın normu belirleme erkine (bunu siyasi çıkar olarak da
okuyabiliriz) bağlıdır.
Zaman
zaman da bu "kötü" öze karşı "iyi" özü ortaya sürmeye çalışmak sadece
dışarıdan dayatılan bir talep olmakla kalmaz,içeriden de kendisinin o
kötülerden olmadığını söylemek zorunda hisseden,yahut bu çeşit bir siyasi çıkıştan çıkarı olduğu için bu yola kendiliğinden giren
Müslümanlar da olabilir.Ama her halükârda burada bir güç asimetrisinin
varlığından söz etmek mümkündür:Birilerinin iyi Müslümanlığı icra
etmesini bekleyen ve bu performansı beğenip beğenmeme erkini elinde
tutan başka birileri var tribünde.Aynı cenah kime ne zaman "barbar"
sıfatını yakıştırıp,kime ne zaman "kendinizi barbarlardan arındırın"
emrini vereceğini de biliyor;haliyle kendisinin de barbar olmadığından
emin:Müslümanlar Batılıların kendi barbarlıklarını hatırlattıklarında
ancak alay konusu olurken,Batı'nın bu ahlaki göreciliğini hâlâ ciddiye
almamız gerekiyor.Ne yazık ki bu etik normatif çöküntü o kadar büyük
ki,görünür kılmaya çalışırken aynı görecilik argümana da bulaşıyor.
Kamusal
alanda (pozitif ayrımcılık olmadığı durumlarda) körlüğü -yani devletin
kurumlarının ve kamusal alanda aktörlerin eşit mesafeliliğini-savunan
eşitlikçilerin,sözkonusu Müslümanlar olunca kendi normlarını bir çırpıda
unutmaları gibi bir durumla da karşı karşıyayız.Müslümanlara değişik
zamanlar ve biçimlerde asimilasyon çağrısı yapanların,Müslüman
bireyleri bu biçimde tektipleştirmeye çalışmaları,Rashid Rida'nın hayallerinde kalmış ümmetin tek tek ideologları yahut Asr-ı Saadet'ten
kalma anakronik bir parçasılarmış gibi davranmaları,daha önce kısaca
değindiğim gibi ilişkilendirme yoluyla suçlama (guilt by association) safsatasından da muzdarip -ki tehlikeli bir safsatadır,çoğu toplu
kıyımın temelinde bu çeşit suçu kimlik üzerinden genele yayma ya da
bunun alametleri yatar.Türkiye'nin anaakım siyasetine bu düşünce biçimi sandığımızdan daha da hâkim aslında.Hatırlanacağı üzere,Türkiye'nin bir
kısım sağı İsrail Devleti'nin Filistin siyasetinden dolayı günümüzde
Türkiye Yahudilerini,1970-1980'lerde ASALA,1990-2000'lerde ise diaspora Ermenilerinin bulundukları ülkelerdeki siyasetlerinden dolayı da
Türkiye Ermenilerini mütemadiyen tahtaya kaldırırlar(dı).Kürtlerinse "rüşt"lerini ispatlamak için PKK'yi kınamaları gerekirdi.Gerek
ISİD,gerek Charlie Hebdo vasıtasıyla gördük ki bu "ilişkilendirme
yoluyla suçlama" siyaseti sadece bir kısım sağın tekelinde değilmiş.Son
günlerdeki tartışmaların bize gösterdiği bu argümantasyon biçimiyle de
ciddi bir şekilde uğraşmamız gerektiği.
Ayrıca Müslümanları kamusal alanda işaretleyen bu düşünme biçimi bir başka yönüyle,biat ettiklerini iddia ettikleri liberal demokratik kamusal alan ve bu alanın özel alandan ayrımı düşünceleriyle de çelişiyor.Her ne kadar Yahudilik gibi Müslümanlık da kamusal alana "kanuni" nitelikte düzenleme ve şartlar getiren bir din olsa da yaşadığımız melez durumda bunun pek çok inanan tarafından böyle yaşanmadığı,dünyanın çeşitli bölge ve kültürlerinde yaşayan ve onlarla harmanlanmış Müslümanların da bu minvalde farklı sekülerleşme/bireyselleşme biçimleri deneyimledikleri aşikârdır.Yani özel alanında Müslüman olan birisi kamusal alanda Müslüman kimliğiyle var olmamayı (görülmemeyi) seçebilir/elbette tersini de seçebilir.Burada görülmemekten kasıt basitçe dışarıdan görülen sembollere indirgenmeme özgürlüğüdür.Tam da bu nedenlerle Müslümanlar eylemi diyelim ki kınadıkları noktada bunu ille Müslümanlık içinden ve bir temsiliyet varsayıp yapmak zorunda da değiller.Diğer bütün inananlar ve inanmayanlar gibi Müslümanlar da çeşitli ve bazen çelişik,zaman zaman da birbiriyle çatışan öznellikler içinden geliyorlar.
Ayrıca Müslümanları kamusal alanda işaretleyen bu düşünme biçimi bir başka yönüyle,biat ettiklerini iddia ettikleri liberal demokratik kamusal alan ve bu alanın özel alandan ayrımı düşünceleriyle de çelişiyor.Her ne kadar Yahudilik gibi Müslümanlık da kamusal alana "kanuni" nitelikte düzenleme ve şartlar getiren bir din olsa da yaşadığımız melez durumda bunun pek çok inanan tarafından böyle yaşanmadığı,dünyanın çeşitli bölge ve kültürlerinde yaşayan ve onlarla harmanlanmış Müslümanların da bu minvalde farklı sekülerleşme/bireyselleşme biçimleri deneyimledikleri aşikârdır.Yani özel alanında Müslüman olan birisi kamusal alanda Müslüman kimliğiyle var olmamayı (görülmemeyi) seçebilir/elbette tersini de seçebilir.Burada görülmemekten kasıt basitçe dışarıdan görülen sembollere indirgenmeme özgürlüğüdür.Tam da bu nedenlerle Müslümanlar eylemi diyelim ki kınadıkları noktada bunu ille Müslümanlık içinden ve bir temsiliyet varsayıp yapmak zorunda da değiller.Diğer bütün inananlar ve inanmayanlar gibi Müslümanlar da çeşitli ve bazen çelişik,zaman zaman da birbiriyle çatışan öznellikler içinden geliyorlar.
Yukarıda
değişik bağlamlarda anlatmaya çalıştığım,insanı kendisini oluşturan
parçalardan sadece birisine indirgemecilikteki entelektüel şiddeti
Newsroom dizisinin(5) şu bölümü oldukça iyi
gösteriyor.(https://www.youtube.com/watch?v=EBnk2aKsIQA)
Yazının
bir sonraki bölümünde Avrupa ve Amerika'da ifade özgürlüğünün sınırları
ve istisnaları ve son yıllarda dikkat çeken tartışmalar ışığında
Türkiye'de ifade özgürlüğünün sınırlarına değineceğim...
***
1-Bu yazının çeşitli aşamalarında eleştiri ve sorularıyla katkıda bulunan Clark Üniversitesi'nden Taner Akçam,Azad Alik editörlerinden Burcu Gürsel ve Necmettin Erbakan Üniversitesi'nden Murat Çemrek'e,ayrıca Hakan Doğruöz'e teşekkür ederim.
2-http://prochoice.org/wp-content/uploads/Stats_Table2.pdf
3-Rania Khalek'in konu hakkındaki kısa yazısı için bkz. (https://storify.com/RaniaKhalek/american-sniper-chris-kyle-in-his-own-words)
4-Bu,elbette onlara şiddetin daha meşru olduğu anlamına gelmiyor. 5-Bu örneği dizinin bütününü olumlamaksızın vermekteyim.
*Ayda Erbal,"Ey Müslüman Nedamet Getir!",Azad Alik,25 Ocak 2015.
https://azadalik.wordpress.com/2015/01/25/ey-musluman-nedamet-getir1/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder