25 Ocak 2015 Pazar

"Ey Müslüman Nedamet Getir!"(1)/Ayda Erbal*

[Editörlerin Notu:Azad Alik'te önümüzdeki yıl yayımlayacağımız ırkçılık ve ayrımcılık serisinin üçüncü yazısı Ayda Erbal'dan.Yazı 25 Ocak 2015 tarihli "Star Açık Görüş" sayfalarında da yayımlandı,ancak dipnotlar ve linklerde sorun olduğu için yazıyı aynı gün yeniden yayımlıyoruz.]

7 Ocak tarihinde Charlie Hebdo çalışanları ve polis memurlarının öldürüldüğü eylemin hemen sonrasında Kıta Avrupası ve Amerika'da temel olarak iki yaklaşım öne çıktı.Her iki yaklaşım da yazar çizerlerin yazıp çizdiklerinden dolayı öldürülmüş olmalarını,olması gerektiği gibi,amasız,eğersiz kınadılar.Ancak yolları bundan sonra ayrıldı:Takip edebildiğim kadarıyla birinci grup,ezici çoğunlukta sade vatandaşın da katkısıyla,
Charlie Hebdo'nun mesajını da misyonunu da sahiplenerek,kimisi sadece destek olmak amacıyla #jesuischarlie #benCharlieyim hashtag'ı altında gerek sosyal medyada gerekse sokaklarda cinayeti protesto ettiler.Bu birinci grubun ideologları diyebileceğimiz çoğunluk gazeteci,yazar ve çizerlerin yine ağırlıklı bir kısmı işi daha da ileri götürüp Charlie Hebdo'nun misyonuna/mesajına destek olmak için Charlie Hebdo karikatürlerinin ve kapaklarının tıpkı basımını yapmaları gerektiğini savundular.

İkinci grupsa yapılanı kınamalarına rağmen tam da ifade özgürlüğünü daha da radikal bir noktadan savundukları için Charlie Hebdo'nun mesajının dün olduğu gibi yer yer bugün de kınanması ve/ya tartışılması gerektiğini ifade ettiler.Hatta bazıları daha da ileri gidip bir hak olarak Charlie Hebdo'nun ifade özgürlüğünü savunmakla birlikte Charlie Hebdo'yu ırkçı buldukları için "ben Charlie'yim" diyemeyeceklerini ve zaten birisinin ifade özgürlüğü hakkını savunmak için ifadenin kendisini savunmak gerekmediğinin altını bir kez daha çizdiler.Bunun yanı sıra ifade özgürlüğünün sınırları,Batı’nın ifade özgürlüğü dahil kendi değerlerine sadakat konusunda bazen ikircimli bazen ikiyüzlü tutumu,Batı’nın kolonyal tarihi ve düşünce özgürlüğünün sınırları da konuşuldu.

Türkiye sosyal medyası ve yazan çizeni arasındaysa özellikle ISİD'in çıkışından bu yana daha da belirginleşen tartış(a)mama halinin yeni bir bölümüne şahit olduk.Türkiye'de böyle durumlarda neredeyse adet olduğu üzere olaylardan sonra bir grup yazar çizer "iyi" Müslüman arayışına girdiler.Bu düşünceye göre "iyi" Müslümanlar öne çıkıp "kötü" Müslümanlardan kendilerini ayrıştırmalı,hatta onları kınamalı ve bu sayede olası bir radikalleşmeye karşı sağduyunun sesi olmalıydılar.Dünyada ise Rupert Murdoch bu düşünce biçimini en uç noktaya taşıyarak aralarındaki mücahidleri temizlemedikleri sürece bütün Müslümanların sorumlu tutulması gerektiğini iddia etti (https://twitter.com/rupertmurdoch/status/553734788881076225) ancak ertesi gün Amerikalı komedyen Aziz Ansari kendisiyle uzun uzun dalga geçti.(http://www.buzzfeed.com/rossalynwarren/murdoch-probably-doesnt-even-know-who-ginuwine-is#.jbLPvnn96)

Tek tek "iyi","sağduyulu" Müslümanlar arama çabasının bir başka versiyonundaysa bu misyonu üstlenecek bir Müslüman ülke arayan akademisyenler ve onlara hiç eleştirisiz söz platformu veren gazeteciler vardı.Önce birkaç cümlede biraz karikatürize ederek özetlediğim bu düşünce kazalarının vehametini anlatmaya çalışacağım,ikinci bölümdeyse bu tartışmalardan yola çıkarak ifade özgürlüğünün halihazırdaki sınırlarına dair kimi argümanları tartışacağım.


"İyi" Müslümanların "kötü" Müslümanlar adına müsamereye çıkıp,gereken şeyleri söylemelerinin istenmesi yeni değil.Özellikle Amerika'da 11 Eylül'den sonra gerek Cumhuriyetçiler gerek bir kısım liberaller de dahil olmak üzere dile getirilmiş bir istek bu:Geçtiğimiz Eylül ayında Başkan Obama da ISİD videoları sonrasında Müslüman din adamlarından kendilerini bu Müslümanlardan ayrıştırmalarını istemişti.Ancak hatırlamakta fayda var,11 Eylül'de de kimi radikal liberaller,Müslüman Amerikalıların nedamet getirmek zorunda bırakılarak işaretlenmelerine karşı çıkmışlardı.

Bu argümanların bireyciliğin kalelerinden Amerika'nın siyasi yelpazesinden çıkması bir hayli garip.Garip çünkü argüman suçun,cezanın ve sorumluluğun bireysel olması gerektiği fikrinden bir hayli uzak.Öte yandan bu fikrin temsiliyet/delegasyon/sorumluluk düşüncelerinin asırlardır tartışıldığı yerlerden bu kadar teklifsizce,hem de temsili demokrasi dersi vermeye kalktıkları Müslümanların üstüne boca edilmesi de anlaşılır şey değil.Her kriz akabinde Müslümanların diğer vatandaşlardan ayrı tutulup din üzerinden hesap sorulması belki de bu kapsayıcı (inclusive) olduğu iddia edilen demokrasilerin sınırlarını gösteriyor.

Zira yakın dönem Amerikan tarihinde sadece kürtaj karşıtı terör eylemlerine baktığımızda bile farklı dinlerin radikallerine yaklaşımlar arası bir tutarlılık göremiyoruz.Örneğin bir kısım Hristiyan köktendinci özellikle 1990'larda (ama 2000'lerde de) çok sayıda kürtaj kliniği bombalama,doktor,sağlık personeli ve aktivist yaralama ve öldürmeyle sonuçlanan pek çok eylem düzenlediler.1977-2013 yılları arasında 8 cinayet,17 cinayete teşebbüs,42 bombalama,181 kundaklama,99 kundaklama/bombalama teşebbüsü,400'e yakın klinik basma,asit ve anthrax saldırıları ve ölüm tehditleri de dahil olmak üzere toplamda 190 bine yakın eylem ağırlıklı olarak "Army of God" (Allah'ın Ordusu) tarafından üstlenilmişti.(2) Bu eylemler sonrasında bütün Hristiyan alemi tahtaya kaldırılıp nedamet getirmeye çağrılmadı zira çoğunluğun terörist olmadığı aşikârdı.Keza 77 kişiyi Norveç ve Avrupa'yı Müslümanlardan kurtarmak ve bu uğurda İşçi Partisi'ne gözdağı vermek amacıyla öldürmüş,aşırı sağ-Siyonist görüşlere sahip Anders Breivik'in katliamı sonrasında Siyonistler ya da Hristiyan Siyonistler için "örnek" "iyi" Siyonistler aranmamıştı.İçinde bulunduğumuz durumda ise çoğunluk Müslümanlara işte bu masumiyet bahşedil(e)memektedir.Diyelim ki bu çifte standardın nedeni Müslümanlar "adına" örgütlendikleri iddiasındaki al-Qaeda,ISİD gibi örgütlerin göreceli eylem kapasitesi olsun,o zaman da 200'den bu yana neredeyse evanjelik bir "demokratikleştirme" iddiasıyla yola çıkmış Batı'nın,eylem kapasitesi ve halihazırdaki bilançosu nedeniyle sözkonusu ülkelerin vatandaşlarının gündelik hayatlarının çok önemli bir bölümünü nedametle geçirmeleri gerekecekti -ki içinde bulunduğumuz durum bundan çok uzaktır.Nedamet getirmek şöyle dursun,Clint Eastwood'un yeni filmi "American Sniper"da biyografisinde ırkçı olduğu ayan beyan belli Chris Kyle kahramanlaştırılmıştır.(3) Afganistan,Irak,Libya,Suriye'de rejim değişikliği,demokrasi ihracı ve/ya terörle mücadele olarak adlandırılan süreçte ikincil zarar (collateral damage) kategorisinde yüzbinlerle öldürülmüş sivillerin değil adlarını,sayılarını dahi bilmiyoruz.Üstüne üstlük demokratik devletlerin vatandaşları liderlerini ve dolayısıyla o liderlerin siyasetlerini seçtikleri için,temsili sistemlerde yaşamayan ya da ad hoc (amaca özel) temsiliyet iddialarıyla zan altında bırakılan bireylere göre vatandaşlıktan dolayı çok daha sorumludurlar.


Keza Müslümanları topluca tahtaya kaldırmada,çeşitli kimlik,yaşantı ve düşünce pratiklerinden mülhem bireyin izni olmadan bireyselliğini daraltıp,onu o kimliklerden sadece bir tanesine indirgemek gibi esasen insanın biricikliği,bütünlüğü,özerkliği (autonomy) ve insan haysiyetine (human dignity) aykırı bir durum da sözkonusu -bu ne yazık ki Türkiye'nin oldukça hoyrat siyasi ikliminde de sıklıkla gördüğümüz bir insan haysiyetine duyarlı olmama sorunu.

Tersinden düşünürsek,bu düşünme biçimi felsefi olarak cinayeti işleyenlerinkinden daha da indirgemeci bir nüveden besleniyor -bir yanda,elde ideologları öldüren silahlar,öbür tarafta ise ideolog olsun olmasın tüm Müslümanları tahtaya kaldırma erki var,ki buna hegemonik bir erk diyebiliriz.Şöyle ki:Charlie Hebdo çizerleri,ifade ettikleri düşüncelerin temsilciliğini alenen üstlenmişlerdi(4);cinayeti işleyenler,mutlaka ki birbiriyle çelişen tarafları,huyları ve yaşantıları da olan bu çok boyutlu insanları,sadece bir düşüncenin mutlak temsilcisi,simgesi ve taşıyıcısı olarak gördükleri için,yani o yönlerini diğer bütün yönlerinin üstünde gördükleri ve bu tek temsili kimliğe indirgedikleri için de hedef haline getirip öldürdüler.Müslümanlardan nedamet bekleyenlerse,çoğu Müslüman ideolog olmadığı halde,onları ideolojik bir savunma noktasına itip,daha da çok kutuplaşmaya neden oluyorlar.İlişkilendirme yoluyla suçlamayla (guilt by association) birleşmiş bir "kötü" özcülük,"mutlak iyi" bir dini özün hem arayışına,hem de savunusuna neden oluyor.Oysa böyle bir mutlak iyi ya da mutlak kötü pratik ya da yorumun olmadığı aşikârdır.

Burada asıl sorun hiçbir zaman "gerçek Müslümanlığın" ne olduğu değil,zira çok açık ki oradan kurulmuş her savunma refleksi ister istemez tarih dışı ve donmuş oluyor.Asıl sorun -eğer ilişkiyi şiddet ekseninde ele alıyorsak- ağırlıklı olarak,Müslüman coğrafyaların Batı'dan şiddet gören tarafta olmaları.Bu,Müslümanların güçlü oldukları durumlarda -örnekse Müslümanlık içi çatışmalarda veya egemenlikleri altındaki azınlıklar üzerinde- şiddet uygulamadıkları anlamına gelmiyor -bu da tartışılmalı,ama gerek Avrupa'da gerekse eski/yeni kolonilerde hâkim durumun ne olduğu besbelli.Elbette bütün bunlara Müslüman coğrafyalardaki yerel elitin basiretsizlikleri ve yanlışlarını da dahil etmek mümkün ama bu farklı bir tartışmadır.

Tam da yukarıda anlatmaya çalıştığım düşünsel benzerlikten kaçınmak gerektiği için kimsenin,herhangi bir Müslümanı,takke,başörtüsü ya da çarşaf gibi kimliğinin bir kısmının simgeleri dışarıdan görünür olsun olmasın,Müslümanlığından ötürü tahtaya kaldırma hakkı yok.Bireyin kendisinin,kendisini,kimliğinin bileşenlerinden biri ya da asli kimliği olarak Müslüman olarak tanımlamasıyla,kamusal alanda böylece bulunmasıyla,bir başkasının onu sadece Müslüman olarak görmekte ısrar etmesi ya da ona indirgemesi arasında oldukça derin bir fark var -bu farkın bir ucu ne yazık ki devletlerin çok da hüsnüniyetle tutmadıkları din/mezhep listelerine kadar gidiyor.

Keza bu dünya üzerindeki herhangi bir Müslüman,başka bir Müslüman'ın yaptığı eylemden (eylemi yapan ikincisi,ilk Müslüman'ın reşit olmayan çocuğu değilse) sorumlu değil.Dünyada Hristiyanlar bir sektin üyesi gibi hareket etmedikleri gibi Müslümanlar da kabile olarak hareket etmiyorlar,aynı şekilde inanıp,dini tıpatıp aynı şekillerde yaşamıyorlar -bunun böyle olduğunu idrak edemeyen önyargılı milyonlarla başetmenin yolu "barbar Müslüman" stereotipini "sağduyulu Müslüman" stereotipi ile değiştirmek değil.Bu yollar genelde istisnasız ayrımcılığa çıkar,çünkü burada iyinin ve kötünün ne olduğu çoğu zaman egemen olanın normu belirleme erkine (bunu siyasi çıkar olarak da okuyabiliriz) bağlıdır.

Zaman zaman da bu "kötü" öze karşı "iyi" özü ortaya sürmeye çalışmak sadece dışarıdan dayatılan bir talep olmakla kalmaz,içeriden de kendisinin o kötülerden olmadığını söylemek zorunda hisseden,yahut bu çeşit bir siyasi çıkıştan çıkarı olduğu için bu yola kendiliğinden giren Müslümanlar da olabilir.Ama her halükârda burada bir güç asimetrisinin varlığından söz etmek mümkündür:Birilerinin iyi Müslümanlığı icra etmesini bekleyen ve bu performansı beğenip beğenmeme erkini elinde tutan başka birileri var tribünde.Aynı cenah kime ne zaman "barbar" sıfatını yakıştırıp,kime ne zaman "kendinizi barbarlardan arındırın" emrini vereceğini de biliyor;haliyle kendisinin de barbar olmadığından emin:Müslümanlar Batılıların kendi barbarlıklarını hatırlattıklarında ancak alay konusu olurken,Batı'nın bu ahlaki göreciliğini hâlâ ciddiye almamız gerekiyor.Ne yazık ki bu etik normatif çöküntü o kadar büyük ki,görünür kılmaya çalışırken aynı görecilik argümana da bulaşıyor.

Kamusal alanda (pozitif ayrımcılık olmadığı durumlarda) körlüğü -yani devletin kurumlarının ve kamusal alanda aktörlerin eşit mesafeliliğini-savunan eşitlikçilerin,sözkonusu Müslümanlar olunca kendi normlarını bir çırpıda unutmaları gibi bir durumla da karşı karşıyayız.Müslümanlara değişik zamanlar ve biçimlerde asimilasyon çağrısı yapanların,Müslüman bireyleri bu biçimde tektipleştirmeye çalışmaları,Rashid Rida'nın hayallerinde kalmış ümmetin tek tek ideologları yahut Asr-ı Saadet'ten kalma anakronik bir parçasılarmış gibi davranmaları,daha önce kısaca değindiğim gibi ilişkilendirme yoluyla suçlama (guilt by association) safsatasından da muzdarip -ki tehlikeli bir safsatadır,çoğu toplu kıyımın temelinde bu çeşit suçu kimlik üzerinden genele yayma ya da bunun alametleri yatar.Türkiye'nin anaakım siyasetine bu düşünce biçimi sandığımızdan daha da hâkim aslında.Hatırlanacağı üzere,Türkiye'nin bir kısım sağı İsrail Devleti'nin Filistin siyasetinden dolayı günümüzde Türkiye Yahudilerini,1970-1980'lerde ASALA,1990-2000'lerde ise diaspora Ermenilerinin bulundukları ülkelerdeki siyasetlerinden dolayı da Türkiye Ermenilerini mütemadiyen tahtaya kaldırırlar(dı).Kürtlerinse "rüşt"lerini ispatlamak için PKK'yi kınamaları gerekirdi.Gerek ISİD,gerek Charlie Hebdo vasıtasıyla gördük ki bu "ilişkilendirme yoluyla suçlama" siyaseti sadece bir kısım sağın tekelinde değilmiş.Son günlerdeki tartışmaların bize gösterdiği bu argümantasyon biçimiyle de ciddi bir şekilde uğraşmamız gerektiği.

Ayrıca Müslümanları kamusal alanda işaretleyen bu düşünme biçimi bir başka yönüyle,biat ettiklerini iddia ettikleri liberal demokratik kamusal alan ve bu alanın özel alandan ayrımı düşünceleriyle de çelişiyor.Her ne kadar Yahudilik gibi Müslümanlık da kamusal alana "kanuni" nitelikte düzenleme ve şartlar getiren bir din olsa da yaşadığımız melez durumda bunun pek çok inanan tarafından böyle yaşanmadığı,dünyanın çeşitli bölge ve kültürlerinde yaşayan ve onlarla harmanlanmış Müslümanların da bu minvalde farklı sekülerleşme/bireyselleşme biçimleri deneyimledikleri aşikârdır.Yani özel alanında Müslüman olan birisi kamusal alanda Müslüman kimliğiyle var olmamayı (görülmemeyi) seçebilir/elbette tersini de seçebilir.Burada görülmemekten kasıt basitçe dışarıdan görülen sembollere indirgenmeme özgürlüğüdür.Tam da bu nedenlerle Müslümanlar eylemi diyelim ki kınadıkları noktada bunu ille Müslümanlık içinden ve bir temsiliyet varsayıp yapmak zorunda da değiller.Diğer bütün inananlar ve inanmayanlar gibi Müslümanlar da çeşitli ve bazen çelişik,zaman zaman da birbiriyle çatışan öznellikler içinden geliyorlar.


Yukarıda değişik bağlamlarda anlatmaya çalıştığım,insanı kendisini oluşturan parçalardan sadece birisine indirgemecilikteki entelektüel şiddeti Newsroom dizisinin(5) şu bölümü oldukça iyi gösteriyor.(https://www.youtube.com/watch?v=EBnk2aKsIQA)

Yazının bir sonraki bölümünde Avrupa ve Amerika'da ifade özgürlüğünün sınırları ve istisnaları ve son yıllarda dikkat çeken tartışmalar ışığında Türkiye'de ifade özgürlüğünün sınırlarına değineceğim...

***

1-Bu yazının çeşitli aşamalarında eleştiri ve sorularıyla katkıda bulunan Clark Üniversitesi'nden Taner Akçam,Azad Alik editörlerinden Burcu Gürsel ve Necmettin Erbakan Üniversitesi'nden Murat Çemrek'e,ayrıca Hakan Doğruöz'e teşekkür ederim.
2-http://prochoice.org/wp-content/uploads/Stats_Table2.pdf
3-Rania Khalek'in konu hakkındaki kısa yazısı için bkz. (https://storify.com/RaniaKhalek/american-sniper-chris-kyle-in-his-own-words)
4-Bu,elbette onlara şiddetin daha meşru olduğu anlamına gelmiyor. 5-Bu örneği dizinin bütününü olumlamaksızın vermekteyim.

*Ayda Erbal,"Ey Müslüman Nedamet Getir!",Azad Alik,25 Ocak 2015.

https://azadalik.wordpress.com/2015/01/25/ey-musluman-nedamet-getir1/

Yüzleşme yerine acıları yarıştırma hamlesi:Ankara "biz de mağduruz" diyecek/Prof.Dr.Ayhan Aktar*

2015 yılı,"devletlû" takımı açısından zor geçecek.Ermeni Soykırımı'nın tanınması için yapılan baskılar artacaktır.Baskılara karşı direnmek için de "acıların yarıştırılması" yöntemi devreye sokuluyor.2015'te dünya kamuoyuna ve Ermenilere şu söylenecek:"Birinci Dünya Savaşı hepimiz için acılarla doludur.Evet,Ermenilerin başına kötü şeyler gelmiş olabilir,ama biz de çok çektik.Biz de savaş meydanlarında can verdik.Biz de mağdur ve mazlumuz!" Ermenilerin Büyük Felaketi varsa,bizim de savaş meydanlarında kefensiz yatan yüzbinlerce şehidimiz var!

Aslında,bu savunma hattının işaret fişekleri daha 2011 yılında görülmüştü.O zamanlar Dışişleri Bakanı olan Ahmet Davutoğlu,25 Nisan 2011 tarihinde Çanakkale'de bir konuşma yapmıştı.Yeni Şafak haberi şöyle veriyordu:"Çanakkale'ye gelen Bakan Davutoğlu,'Çanakkale adını duyup da kalbi hoplamayan,yüreği titremeyen,damarlarındaki kan akış hızı artmayan bir Türk olamaz' dedi.Davutoğlu,konferansına,'Bütün dünyaya 2015 yılını tanıtacağız.Bazılarının iddia ve iftira ettiği gibi bir Soykırım yıldönümü olarak değil,bir milletin şanlı direnişinin,Çanakkale direnişinin yıldönümü olarak tanıtacağız' diyerek başladı."


Çanakkale Savaşları,genellikle 18 Mart 1915'te müttefik donanmasının Çanakkale Boğazı'nı geçmek için giriştiği taarruzun yıldönümünde anılır. O gün,İngiliz ve Fransız Donanması Çanakkale Boğazı'nı geçmek amacıyla bir taarruz başlatmıştır.Osmanlı topçuları,Boğaz'ın iki yakasındaki tabyalardaki topların ve boğaza dökülen mayınların yardımı ile müttefik donanmasının geçişine engel olmuştur.18 Mart Zaferi,Osmanlı Ordusu'nun Birinci Dünya Savaşı'ndaki en ciddi başarılarından biridir. İngiliz ve ANZAC (Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu) birlikleri için ise,25 Nisan 1915 tarihi önemlidir.Çünkü,o sabah saat 04:30'da Gelibolu Yarımadası'na çıkartma harekâtı başlamıştır.Çanakkale'de can veren İngiliz,Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerinin torunları,Anzak Koyu'nda her yıl sabah şafak sökerken yapılan dini ayinle dedelerini anarlar.


24 Nisan Hesapları ve Diplomatik Fiyasko


Bu yıl 24-25 Nisan tarihlerine kaydırılan Çanakkale Savaşları'nı anma törenlerine 102 ülkenin liderlerinin davet edildiğini öğreniyoruz.İngiltere'den Prens Charles da iki oğluyla törene katılacakmış.25 Nisan'ın askeri açıdan bir anlamı var,ama 24 Nisan günü anma programına neden dahil edilmiş acaba?Bilindiği gibi,24 Nisan 1915 tarihinde İstanbul Ermenilerinin önde gelen 250 aydını gözaltına alınmıştır.Daha sonra,bu insanlar Çankırı ve Ayaş'a tehcir edilmiş ve 174 kişi geri dönmemiştir.Bu nedenle,24 Nisan "Ermeni Soykırımı" günü olarak anılmaktadır.Anlaşılan,küçük bir tarih oyunuyla "Ermeni Soykırımı'nı tanıma baskısı" Çanakkale Savaşları ile perdelenmek istenmektedir.


Bütün bu ince hesaplara ilaveten,maalesef bir de diplomatik fiyasko yaşandı.24 Nisan'a kaydırılan Çanakkale Savaşları anma törenlerine,Cumhurbaşkanı Erdoğan,Ermenistan lideri Sargsyan'ı da davet etti!Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu davetle ilgili şunları söylemiş:“Biz,bu olayları sadece 2015 yılı olarak görmüyoruz,bir yıl için değerlendirmiyoruz...Ermeni iddialarına karşı çalışmalarımızı yürütüyoruz.2015,sadece Ermeni iddialarının yıldönümü değil.Çanakkale Savaşları bir taraftan Türkiye'yi işgal etmek için gelen işgal güçleriyle diğer taraftan vatan topraklarını savunmak isteyen Mehmetçik arasındaki savaş...Savaştan etkilenen tüm ülkeleri davet ettik...Ermenistan da var,çünkü Osmanlı Ordusu'nun içinde Ermeni askerler de var."


Bu daveti yapanlar,24 Nisan günü Sargsyan'ın Yerevan'daki Soykırım Anıtı'ndaki töreni bırakıp Çanakkale'ye geleceğini nasıl düşünebilirler,anlamak mümkün değil.Ayrıca,eğer "devletlû" takımı Çanakkale'de Osmanlı vatandaşı Ermenilerin savaştığını kabul edip "barış açılımı" yapmak istiyor ise,İstanbul'daki Ermeni Patrik Vekili Aram Ateşyan'ı da törenlere davet etmesi gerekirdi.Çünkü,Türkiye Ermenilerinin dedeleri Çanakkale'de savaşmıştı.Biyografisinden Karabağ doğumlu olduğunu öğrendiğimiz Serzh Sargsyan'ın dedesi,eğer Birinci Dünya Savaşı'na katılmış ise,muhtemelen Rus Ordusu'nda savaşmıştır.Eğer bir "açılım" düşünülüyor ise,önce bizim Ermenilerimizden başlamak doğru olmaz mıydı?


Çanakkale'de Ermeni Askerler de Savaşmış!


İlginçtir,Bakan Çavuşoğlu resmi tarih tezinin aksine,Çanakkale Savaşları'nda Ermeni askerlerin de savaştığını itiraf ediyordu.Ne yalan söyleyeyim,bu itiraf benim pek hoşuma gitti.Çünkü,benim yayına hazırladığım Yüzbaşı Sarkis Torosyan'ın "Çanakkale'den Filistin Cephesine" başlıklı anılarının 2012 yılında piyasaya çıkmasından sonra kıyamet kopmuş,yaklaşık bir yıl süren sert tartışmalar yapılmıştı.(Tartışma için bkz. http://www.ayhanaktar.com) "Alaturka" tarihçilerimiz pehlivan tefrikası gibi yazılar döşenip Yüzbaşı Torosyan'ın "yalancı" ve anılarının da "kurmaca" olduğunu iddia ederek "inkârcı" kesimin değirmenine su taşımışlardı.Hatta Genelkurmay Başkanlığı da tarihinde ilk kez bir anı kitabı hakkında resmi açıklama yaparak,"Çanakkale Cephesi'nde Sarkis Torosyan isimli bir subay yoktur!" demek gereğini bile hissetmişti.(Hürriyet,16 Aralık 2012) Kısacası,birileri Çanakkale'de bir Ermeni topçu subayının savaşmış olmasını,sanki Türk milletinin "harîm-i ismetine" yapılan bir tecavüz olarak algılıyordu.

Cumhurbaşkanı Sargsyan da Yüzbaşı Torosyan'ın anıları etrafında kopan tartışmadan haberdar olmalı ki,Erdoğan'ın davetini geri çevirdiği mektubunda şunları yazıyordu:"Ermeni kökenli Topçu Yüzbaşı Sarkis Torosyan da Çanakkale Savaşı'nda Osmanlı İmparatorluğu Ordusu'nda görev yapanlar arasındaydı.Torosyan,İmparatorluğun savunma ve güvenliğine hayatını adamış bir subaydı,sadakat ve kahramanlığı Osmanlı Ordusu'nun askeri nişanlarıyla ödüllendirilmişti.Ancak,aynı yıl,Osmanlı İmparatorluğu tarafından önceden planlanan ve uygulanan kitlesel cinayetler ve zorunlu yer değiştirmeler de en yoğun noktasına ulaştı ve katliam dalgası Sarkis Torosyan'ı bile kuşattı.Gaddarca öldürülen annesi ve babası ve Suriye Çölleri'nde yitip giden kızkardeşi Soykırım'ın bir buçuk milyon Ermeni kurbanı arasına katıldı."(17 Ocak) Böylece,Yüzbaşı Torosyan'ın anıları bu kez de devlet başkanları arasındaki söz düellosunda yer alıyordu.


Prof. Halaçoğlu Görevinin Başında!

Bir zamanlar yüce devletimizin Ermeni işlerini emanet ettiği Prof. Yusuf Halaçoğlu da (O şimdi MHP Milletvekili!) resmi tezlerimizin tehlikede olduğunu görüp şunları söylemiş:"Çanakkale Cephesi'nde kaç Ermeni,kaç Türk vardı?Cephede parmakla sayılacak kadar Ermeni vardı.Çanakkale Savaşları'nda mücadele edenler Ermeniler değildi.Ermeniler Çanakkale Savaşları sırasında Van isyanını çıkardılar...Ermenilerin haklı olarak,davet sırasında 'mademki vatanı birlikte kurtardık,bizi neden sürgün ettiniz?' sorusunu dillendirebileceklerini vurgulayan Halaçoğlu,Erdoğan'ın tarihi bir yanlış yapmak üzere olduğunu söyledi."(Yeniçağ,18 Ocak)


Çanakkale Cephesi'nde kaç Ermeni asker bulunduğu meselesine girmeden önce,yüz yıl öncesine gidelim.Harbiye Nazırı Enver Paşa,Sarıkamış'ta bir kolorduyu,yani yaklaşık 50 bin askeri karlara gömdükten sonra 11 Ocak 1915'te Doğu Cephesi'nden ayrılmıştı.Rus Ordusu da karşı saldırıya geçmiş,Van'a doğru ilerlemeye başlamıştı.Sarıkamış yenilgisi,önce basına uygulanan askeri sansür ile halktan gizlendi.Örneğin,4 Ocak 1915 tarihli Tasvir-i Efkâr gazetesi,hiç utanmadan "muzaffer olarak ilerleyen ordularımızın...Sarıkamış mevkiini de zaptettiklerini ve bu esnada birçok esir ve ganimet aldıklarını" bildiriyordu!Fakat sırf sansür yetmezdi,İttihat ve Terakki kadrolarına da yenilginin hesabını vermek lazımdı.Yoksa,birileri çıkıp "çapsızlık ve yeteneksizlik" nedeniyle Enver Paşa'yı devirebilirdi.Aranan mazeret bulundu:Efendim,Ermeniler isyan ettiler,ordumuzu arkadan vuruyorlar!

Çanakkale Cephesi'ndeki Ermeni Askerler


Enver Paşa'nın 25 Şubat 1915 tarihinde Ordu ve Kolordu Kumandanlıkları'na yolladığı tamimde,Anadolu'nun çeşitli kentlerinde Ermenilerin isyan ettikleri vurgulanıyor ve "düşmanlarımız tarafından memleket dahilinde bir ihtilal" girişimi hazırlandığı ifade ediliyordu.Bu tamimin birinci maddesinde,artık Ermeni erlerin kesinlikle silahlı hizmetlerde kullanılmaması emrediliyordu.Bu emir,tabii ki Çanakkale'deki III. Kolordu Kumandanı olan Esad Paşa'ya da ulaştı.5 Mart günü,Esad Paşa da kendine bağlı birliklere emri tebliğ ederken "III. Kolorduya bağlı askeri birliklerde sayıları yüzde 3'e ulaşmayan [Ermeni] erler umumiyetle şüpheden uzak görülmekte" olduklarının altını çizdikten sonra İstanbul'dan gelen emrin yerine getirilmesini istiyordu.Esad Paşa,emri yumuşatarak şöyle devam ediyordu:"Ermeni erlerin çoğunluğu zaten sanat sahibi insanlar olmak itibariyle,birliklerde silahlı hizmetten birer vesile ile alınarak sanatları icabına göre kendilerine görev verilmesi uygundur."(Esad Paşa'nın yayımlanmamış anıları,s.451-452)

Acaba,Çanakkale'yi savunmakla görevli III. Kolordu'nun asker mevcudu neydi?Edward J. Erickson'un "Gelibolu:Osmanlı Harekâtı" başlıklı kitabında verdiği sayılara göre Şubat 1915'te Çanakkale Cephesi'nde 34.500'den fazla asker bulunuyordu.(s.23) Bu mevcudun yüzde 3'ten azını hesaplarsak yaklaşık 1000 kişilik bir Ermeni asker sayısına ulaşırız.Kısacası,Çanakkale'deki Ermeni askerlerin sayısı,Halaçoğlu'nun sandığı gibi "parmakla sayılacak kadar" az değildi.Ayrıca,bu miktara Rum ve Yahudi askerleri de ilave edersek,III. Kolordu'nun askerlerinin yüzde 8-10'unun gayrimüslim erlerden oluştuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.


İngiliz Arşivi'ndeki askeri istihbarat raporlarında da Osmanlı savaş esirlerinin sorgulanması sonucu elde edilen önemli bilgiler vardır.Örneğin,25 Nisan günü 27. Alay'dan esir düşen üç er,"telefoncu" olarak görev yaptıklarını ve alaydaki Hristiyan erlerin ise "silahsız hizmette" kullanıldıklarını belirtmişlerdir.26-27 Nisan günü esir düşen ve Ermeni olduğu tahmin edilen bir subay da,77. Alay'da görev yaptığını,57. ve 72. Alaylarla birlikte 19. Tümen'i oluşturduklarını ve Tümen Kumandanı'nın da Yarbay Mustafa Kemal Bey olduğunu anlatmıştır.(İngiliz Milli Arşivi,WO 157/668,April 1915) Altı yıl sonra,Avustralya resmi tarihini yazacak olan Charles Bean de,Mustafa Kemal'in ismini ilk kez bu raporlarda gördüğünü yazar.Kısacası,Prof. Halaçoğlu fazla kendini kasmasın,Ankara'daki Askeri Arşivler "normal fânilere" kapalı olsa bile,İngiliz Arşivleri herkese açıktır!

Ama Halaçoğlu'nun haklı olduğu bir taraf var:Ermeniler,"mademki birlikte savaştık,bizi neden sürgün ettiniz" sorusunu sorabilirler.Zaten Osmanlı Arşivi'nde,ailesi tehcir edilen Ermeni subayların ailelerini geri getirtmek için yazdıkları dilekçeler vardır.Yüzbaşı Torosyan da anılarında Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya dilekçesini şahsen vermek için çabaladığını anlatır.Unutmayalım, 2012'de Torosyan'ın anıları yayımlandıktan sonra resmi tarihin suskunlukları bozuldu ve tartışma başladı.Sonunda yetkililerden "Osmanlı Ordusu'nun içinde Ermeni askerler de vardı" itirafı geldi.Yüzbaşı Torosyan'a ne kadar teşekkür etsek azdır!


İnkârcı "Devlet Aklı"

Peki,"devletlû" takımı 2015 yılında neden böyle tarih kaydırma operasyonuna girişti?Aslında,acıları yarıştırma üzerine kurulan "inkâr" politikalarının da bir tarihi geçmişi var.Maalesef,"devlet aklı" da bu çemberin dışına çıkamıyor.30 Ekim 1918 günü Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra,2 Kasım gecesi Enver Paşa ve arkadaşları bir Alman torpidobotu ile memleketten kaçarlar.13 Kasım günü de,İtilaf devletleri donanmasına ait 44 parça savaş gemisi İstanbul limanına demirler.Dört yıldır yalanlarla aldatılan İstanbul'un Müslüman ahalisi,mağlubiyeti ve işgali "travmatik bir biçimde" yaşar.İşgal günlerinde Osmanlı Meclisi açıktır ve 1914'te seçilmiş olan mebuslar hâlâ görevdedir.Osmanlı Meclisi'nde,Ermeni meselesi ilk kez 1918 yılı Kasım ve Aralık aylarında tartışılır.Meclis'teki Ermeni mebuslar tehciri,katliamları,el konulan malları ve Anadolu Ermenilerinin yaşadığı felaketi açıkça dile getirirler.


İttihat ve Terakki Partisi'ne mensup mebuslar da savunma hattını şu şekilde kurarlar:Savaşta,Türkler de "mazlum ve mağdur" olmuştur.Peki,Türklerin haklarını kim koruyacaktır?Örneğin,11 Aralık 1918 günü Musul Mebusu ve "milli şair" Mehmet Emin (Yurdakul) ateşli bir konuşma yapar.Ermenilere yapılan kötü muameleyi Türklük ile ilişkilendirmek isteyenlere itiraz eder.Kötü muamele ile ilgili iddiaları Türklerin "milli seciyeleri" adına reddeder.Artık çok iyi bildiğimiz "ecdat" edebiyatını tekrarlayan Mehmet Emin Bey,Türklerin her zaman mazlumları koruduğunu hatırlatır.Rum ve Ermeni mebusların anlattığı zulüm ve kötü muameleyi yapanların kimler olduğunu bilemediğini(!) söyleyen Mehmet Emin Bey,kötü birkaç şahsın yaptıklarından da Türk milletinin sorumlu olamayacağını belirterek sözlerini şöyle bağlar:"Binaenaleyh efendiler,öteki muhterem,mağdur,mazlum vatandaşlarım hakkında arzetmiş olduğum davanın yanına,mazlum Türklerin davasını koyuyorum." Milli şairimiz "acıları yarıştırma" işini çok iyi bilmektedir.

12 Aralık 1918 günü yapılan toplantıda,yine Türklerin de mağduriyetleri dile getirildiği zaman Kozan Mebusu Matyos Nalbantyan Efendi dayanamayıp söz alır.Mehmet Emin Bey'e şu cevabı verir:"[Mehmet Emin Bey],'biz mağduruz,Türkler de mağdur' diyorlar.Fakat Türklerin mağduriyeti,millet-i hâkime şeklinde bir mağduriyettir...Birtakım insanlar,[yani] Ermeniler hayvan sürüleri gibi öldürüldü.Elbette Türklerin mağduriyetini kabul ederim.Yalnız,şekil bakımından [ölümlerde] bir ulviyet [yücelik],bir de mezellet [alçaklık] var.Bunu her halde kabul edelim.Türkler serhatlerde [sınırlarda savaşırken] kahramanca öldüler,Ermeniler de mezelletle [alçaklıkla] öldürüldüler."


Görüldüğü gibi,AKP hükümetinin 2015'te "acıları yarıştırarak" dünyaya kendini "mağdur ve mazlum" olarak gösterme çabalarının kökeni hayli eskiye dayanıyor.AKP'nin mağduriyet üzerinden kendini savunma stratejisi,İttihatçıların 1918'deki "inkârcı" tezlerine benziyor.Sizi bilmem ama,ülkemizde "devlet" aklının bu kadar kısır bir daire içinde kalmış olması bana hüzün veriyor.Bu arada,acıları yarıştırmayı meslek hâline getirenlere en okkalı cevabı veren Kozan Mebusu Matyos Nalbantyan Efendi'yi saygıyla anıyorum...

*Prof.Dr.Ayhan Aktar,
Yüzleşme yerine acıları yarıştırma hamlesi:Ankara "biz de mağduruz" diyecek,Taraf,25 Ocak 2015.

http://www.taraf.com.tr/guncel/yuzlesme-yerine-acilari-yaristirma-hamlesi-ankara-biz-de-magduruz-diyecek/#

24 Ocak 2015 Cumartesi

Stalin ve kişi kültü/Kıvılcım Çağla*

Geçen yazımda belirttiğim üzere bu hafta Stalin ve kişi kültü iddiaları üzerinde durmak istiyorum.Her türden anti-Komünistlerin ve anti-Stalinistlerin iddiasına göre Stalin özellikle 1930'lardan başlayarak parti içindeki muhalefeti ezdiği gibi kendisini yüceltmiş ve kendi adının çevresinde bir "kült" yaratmış.Sovyet basınında Stalin hakkında bazen aşırı övücü ifadelerin yer almış olduğu doğrudur ancak Stalin'in kendisi bu türden dalkavukluklardan hiç hoşlanmıyordu.Bunu gösteren onlarca yazılı ve sözlü tanıklık ve bizzat Stalin'in yazıları,talimatları,mektupları ve notları var.Bunların bir kısmını şimdi göreceğiz.Gerçek şu ki Stalin kendi fikrini cesurca savunabilen,bağımsız karakterli insanlardan hoşlanıyordu ve böyle insanları,özellikle de gençleri yükseltmeye çalışıyordu.Ancak Stalin'in doğaüstü güçleri elbette yoktu,her şeyi gören bir insan sarrafı değildi,o da hatalar yapıyordu ve eldeki malzemeyle yetinmek zorundaydı.Bu nedenle Khrushchev gibi çalışkan ve iyi örgütçü ve fakat sağcı,kindar ve hain karakterli adamların da yükselmesine yardımcı oldu.Bunlar Stalin öldükten sonra ona ihanet ettiler ancak Sovyet halkının önemli bir kısmı bunların tüm çabalarına karşın hâlâ Stalin'i sevgiyle anıyor.Öte yandan 1930'larda Sovyet basınında böyle abartılı ifadeleri kullananların başında Bukharin,Radek,Yezhov,Khrushchev gibi kişilerin gelmesi anlamlı değil midir?

Şimdi gelelim olgulara.

1930 yılında kolektivizasyon kampanyasının en hareketli günlerinde Stalin bir kolhozdan kendisine gelen bir mektubu yayımlanması için Pravda gazetesi yöneticilerinden Lev Zakharovich Mekhlis'e gönderir.(Hmm,bir Yahudi daha!Şu Stalin ne kadar "anti-Semitik" imiş ama değil mi!) Stalin mektuba eklediği notta şöyle yazar:"Yoldaş Mekhlis!...Mektuptaki 'Partimizin önderi Stalin' şeklindeki ifadeleri çizdim.Böyle süslü övgülerin zarardan başka bir şey getirmediğini ve getirmeyeceğini düşünüyorum.Mektuptan bu tür süslü yaftaları çıkararak yayımlamak gerek".(Mekhlis'in Şubat-Mart 1937 parti MK Plenumu konuşmasından.Ne var ki Stalin'in uyarılarına rağmen Mekhlis Pravda'nın yayın yönetmeni olarak bu mektupta değilse de başka bazı yerlerde maalesef yine de gereksiz bazı övgüler yayımlamıştır.)

1930 yılı Ağustos ayında Stalin parti üyesi Shatunov'un bir mektubuna yazdığı yanıtta Shatunov'un bazı teorik ifadelerini eleştirdikten sonra son paragrafta şöyle yazar:"Bana olan 'sadakat'inizden söz ediyorsunuz.Belki bu tesadüfen kaleminizden dökülmüş bir ibaredir.Belki...Ancak tesadüfi değilse size kişilere sadakat 'ilke'sini terketmenizi tavsiye ederim.Bu Bolşevikçe bir davranış değil.Sadakatiniz işçi sınıfına,onun partisine,onun devletine olsun.Bu gerekli ve iyi bir şey.Fakat buna kişilere sadakati,şu boş ve lüzumsuz allamece işleri karıştırmayın."(Stalin,Sochineniya,cilt 13,Moskova,1951,s.19.)

Haziran 1933'te Yaşlı Bolşevikler Derneği yönetimi dernekte açacakları "İç Savaş yıllarında Yoldaş Stalin'in faaliyeti" konulu sergi için Stalin'den fotoğraf malzemesi istedikleri zaman Stalin dilekçenin üzerine şöyle yazar:"Ben buna karşıyım,çünkü bu türden çıkışlar Partimizin çizgisine uymuyor."

1935'te Yaroslavskiy,Knorin ve Pospelov'un yazdığı "Bolşevik Parti Tarihi" kitabından Stalin'in 1902 tarihli Batum gösterisine önderlik ettiğini tasvir eden bir resmin çıkarılmasını ister."Bu doğru değil" der.

İşte 1937 yılında SSCB'ni ziyaret eden ve Stalin ile de görüşen yazar Lion Feuchtwanger'in yazdıkları:

"Kendisine yapılan bir tarzda ilahlaştırma,belli ki Stalin'in canını sıkıyor ve kimi zaman bununla alay ediyor.Yakın dost çevresi için verdiği küçük bir yemekte,diye anlatılıyor,bardağını kaldırıyor ve şunu söylüyor:'Halkların eşi bulunmaz önderi,büyük dahi Stalin yoldaşın şerefine içiyorum.Hadi bakalım dostlarım,bu,burada ve bu yıl şerefime kaldırılacak son tost olacaktır.'
Stalin tanıdığım iktidar sahibi adamların içinde en yalın olanı.Kendisiyle,kendi kişiliğiyle yürütülen kaba ve ölçüsüz kült üzerine açık sözlülükle konuştum ve o da açık sözlülükle yanıtladı...Kendi kişiliğinin abartılı bir şekilde yüceltilmesinin kabalığına ilişkin olarak omuzlarını silkiyor...Bu tür abartıların ardında rejimi daha sonra kabul eden ve şimdi sadakatlerini iki kat bir yoğunlukla kanıtlamaya çalışan adamların kastının bulunduğunu tahmin ediyor.Evet,kendisini bu yolla gözden düşürmeye çalışan zararlı unsurların niyetinin bu işin ardında olabileceğini olanaklı görüyor.'Yalaka bir deli' diyor kızgınlıkla,'yüz düşmandan daha çok zarar verir.'"(Lion Feuchtwanger,Moskova 1937;(çev.) M. A. İnci,Dönüşüm Yayınları,2000,s.70-71.)

1938 yılı başlarında Komsomol Merkez Komitesi yönetimindeki çocuk kitapları yayınevi Detizdat Stalin'in çocukluk dönemi hakkında öykülerden oluşan bir kitapçık yayımlamak ister.Kitapçığın maketi Stalin'e gönderilir.İşte Stalin'in Detizdat'a 16 Şubat 1938 tarihli yanıtı (benim çevirim):

"'Stalin'in Çocukluğu Hakkında Öyküler'in yayımlanmasına kesinlikle karşıyım.
Kitapçık bir yığın olgusal hata,tahrifat,abartı ve hak edilmemiş övgülerle dolu.Hikâye meraklıları,uydurukçular (belki de 'iyi niyetli' uydurukçular) ve dalkavuklar yazarı yanılgıya sürüklemiş.Yazar için üzgünüm fakat olgu olgudur.
Ancak esas olan bu değildir.Esas olan şudur ki kitapçık Sovyet çocuklarının (ve genelde Sovyet insanlarının) bilincinde büyük şahsiyetler,önderler,kusursuz kahramanlar kültünü yerleştirmek eğilimini taşıyor.Bu tehlikelidir,zararlıdır.'Kahramanlar' ve 'kalabalıklar' teorisi Bolşevik bir teori değildir,bir SR (eSeR,'Sosyalist Revolusyoner' partisi -C.B.) teorisidir.SR'ler der ki halkı halk yapan kahramanlardır,onu kalabalıktan halka dönüştürürler.Bolşevikler ise SR'lere kahramanları halk yaratır diye yanıt verirler.Kitapçık SR'lerin değirmenine su taşıyor.Böylesi her kitapçık SR'lerin değirmenine su taşıyacaktır,bizim ortak davamıza,Bolşevizm davamıza zarar verecektir.
Kitapçığı yakmanızı tavsiye ediyorum."

(Voprosı İstorii,sayı 11,Moskova,Kasım 1953.Ayrıca bkz. Stalin,Sochineniya,cilt 14,Moskova:Izdatel'stvo "Pisatel",1997,s.249.İngilizce çevirisi için bkz. David Brandenberger,"Stalin as symbol:a case study of the personality cult and its construction",Stalin:A New History içinde (ed. Sarah Davies &;James Harris),Cambridge University Press,2005,s.261.Burada orijinal belgenin arşiv referansı da bulunuyor.)

Daha sonra suçsuz insanlar hakkında dosyalar uydurmaktan mahkûm olup hak ettiği cezayı alan İçişleri Bakanı ve Devlet Güvenlik Genel Komiseri Nikolai Yezhov 1938 yılında Parti Merkez Komitesi ve SSCB Yüksek Sovyeti Başkanlığı'na başvurarak Moskova'ya "Stalinodar" adının verilmesini önerir.Yüksek Sovyet Başkanı Mikhail Kalinin Stalin'in reddettiğini bildirir.(Feliks Chuev ile söyleşisinde Molotov da karşı çıktığını söylüyor.)

İşte 1938'den 1958'e değin Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yapmış olan Ivan Benediktov'un Stalin hakkındaki sözleri:

"Derin analitik bir aklı olan,kararlı,iradeli ve hedef sahibi bir insan olan Stalin astlarında da aynı nitelikleri teşvik etti,kendi bakış açısını kim olursa olsun herkesin önünde savunabilen,sağlam ve bağımsız yargıları olan insanlara bariz bir sempati duyardı,aksine,yüreksiz,yaltakçı,önderin önceden bilinen fikrine kendini uydurmaya çalışanları sevmezdi.Ve eğer genç,yeni başlayan kadrolara,ilk baştaki çekingenlik ve deneyimsizlikleri için belli bir müsamaha,bir tür 'indirim' uygulanıyorduysa,deneyimlilerin ve pek çok emek vermiş olanların benzeri 'insani zaafları' hiç affedilmezdi.'İşe yarar bir uzman' demişti bunlardan biri hakkında bir keresinde Stalin.'Ama idari işlere koymamak lazım.Fazla dalkavuk.Böylesi amirlerine sevgisinden dolayı en gaddar düşmandan daha fazla zarar verir ve hesap da soramazsın -amirlerin onayı alınmıştır.'"(V. Litov,Stalin ve Khrushchev Hakkında Ivan Aleksandrovich Benediktov ile Söyleşi;(çev.) Candan Badem,Yazılama Yayınları,2008,s.65.Bu arada dikkatinizi çekerim,Benediktov bu sözleri ettiği sırada (1980) kendisi çoktan emekli olmuştur ve o sırada Stalin düşmanlığı modadır.)

Peki Stalin'in bu işte hiç mi günahı yok?Dalkavuklara karşı direnemediği anlar olmamış mı?Evet olmuş.İkinci Dünya Savaşı'nın ardından kendisine "Generalissimus" ünvanı ve rütbesi verilmesine karşı önce direnmiş ancak sonra Beria ve Kaganovich ile mareşallerin baskısına dayanamayarak kabul etmiş.Tabii bence de hata etmiş.Onun böyle ünvanlara ihtiyacı yoktu,"Yoldaş Stalin" yeterli idi.(Generalissimus'un Türkçesi yok,ancak Osmanlıca'da "Serdar-ı Ekrem" deniyordu.Kısaca "Generallerin Generali" demek).Molotov,Feliks Chuev ile söyleşilerinde Stalin'in daha sonra bu ünvanı aldığına pişman olduğunu söylüyor.Ayrıca Stalin'in Sovyetler Birliği Kahramanı nişanını da kabul etmediğini,bu nişanın ancak şahsen cesaret ve kahramanlık örneği gösterenlere verilmesi gerektiğini ve kendisinin böyle bir kahramanca hareketi olmadığını da söylüyor.Stalin sadece Sosyalist Emek Kahramanı madalyasını takarmış.(Feliks Chuev,Molotov.Poluderjavnıy Vlastelin,Moskova:Olma-Press,2002,s.310-311.Bu kitap 1991 yılında çıkan birinci basımın (Sto Sorok Besed s Molotovım) epeyce genişletilmiş ve gözden geçirilmiş yeni basımıdır.Türkçe çeviri için bkz. Molotov Anlatıyor,(çev.) Suna Kabasakal,Yordam Kitap,2007,s.238-239.Malesef bu çeviri yukarıdaki Rusça 2002 basımından değil,1991 tarihli Rusça birinci basımın Fransızca çevirisinden yapılmıştır ve genişletilmiş ikinci Rusça basıma giren pasajları içermemektedir.Ayrıca anladığım kadarıyla kısmen Fransızca çeviriden kısmen Türkçe'ye çevirenden kaynaklanan birçok çeviri hatası mevcuttur.Örneğin buradaki "Generalissimus" ibaresi "Başkomutan" diye çevrilmiş böylece Stalin'in Başkomutan olduğuna pişman olduğu gibi saçma sapan ve olgulara düpedüz aykırı bir anlam ortaya çıkmıştır.Stalin tabii ki Başkomutan olduğuna pişman olmamıştır,o sadece savaştan sonra askeri bir rütbe olan Generalissimus ünvanını aldığına pişman olmuştur.Yeni basımda bu türden hataların düzeleceğini umuyorum.Yine 1991 versiyonunun İngilizce çevirisi için bkz. Molotov Remembers:Conversations with Feliks Chuev,(ed.) Albert Resis,Chicago:Ivan R. Dee,1993,s.175-176.)

Stalin gibi bir devin yerini Khrushchev ve Brezhnev gibi cücelerin almış olması Sovyet sosyalizminin ve insanlığın büyük trajedisi olmuştur.Hele şu Brezhnev,dalkavukluğa ve pohpohlanmaya merakı yüzünden 1970'lerde halk içinde alay konusu olmuştur.Stalin sadece Emek Kahramanı madalyasını taşırken Brezhnev'in göğsü madalyalarla dolu idi.Üstelik Stalin günde 16 saat çalışırken Brezhnev daha 1970'lerin başında zor ayakta duran biriydi.Stalin ekonomide ve siyasette zafer üstüne zafer kazanırken Brezhnev'in dönemi her anlamda bir durgunluk dönemi idi.Tabii o da Khrushchev de Parti yönetimi içinde tutulsalar bile halk içinde Stalin'in itibarının onda birine bile sahip değildi.Onların yolundan giden Gorbachev ise hiç sevilmemektedir.Yeltsin'e,Putin'e ve Medvedev'e oy veren liberaller bile Gorbachev'i adam yerine koymamaktadır...

***

Not:Geçen yazımda sözünü ettiğim Prof. Grover Furr ile kitabı hakkında Literaturnaya Rossiya gazetesinin yaptığı söyleşinin Türkçe çevirisi stalinkaynak.com sitesinde "anti-Stalinizm" kategorisi altında yer alıyor.Bu çeviriyi yapanlara teşekkür ederim,herkese bu söyleşiyi önemle tavsiye ederim...

*Kıvılcım Çağla,Stalin ve kişi kültü,Sol Haber,3 Mart 2009.

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/stalin-ve-kisi-kultu-2235

23 Ocak 2015 Cuma

Nâzım Hikmet'in tanıklığıyla Ermeni Katliamları/Serdar Korucu*

Ünlü şair,"romantik komünist" Nâzım Hikmet 113. doğum yılında anılıyor.15 Ocak 1902'de doğan Nâzım Hikmet,şiirlerinde Heybeliada Bahriye Mektebi öğrencisi olduğu yıl,1915'teki Ermeni Soykırımı'na da,öncesindeki katliamlara da yer verdi.

Bu şiirlerden en bilineni,Soykırımı konu aldığı için sansürlenen,1950'de yazdığı "Hapisten Çıktıktan Sonra" şiirinin "Akşam Gezintisi" bölümüydü.

"Mürettip Refik'le Sütçü Yorgi'nin
Ortanca kızı çıkmışlar akşam piyasasına
Parmakları birbirine dolanmış Bakkal Karabet'in ışıkları yanmış Affetmedi bu Ermeni vatandaş Kürt dağlarında
babasının kesilmesini Fakat seviyor seni çünkü sen de Affetmedin Bu karayı sürenleri Türk halkının alnına"


Memleketimden "Ermeni" Manzaraları 


Nâzım Hikmet'in çok daha ayrıntılı olarak Ermenilere yönelik katliamlara atıfta bulunduğu şiirleri "Memleketimden İnsan Manzaraları" kitabındaydı.


Beş kitaplık eserin üçüncüsünde şair,ilk olarak Soykırım öncesinde Ermenilerin toplumdaki varlığına işaret ediyordu.1941'i tasvir eden Nâzım Hikmet şiirinde,Bozkır hapishanesinde Çopur İhsan Bey,Asri Yusuf ve Bakkal Sefer'in Sabah gazetesinin otuz üç yıllık (yani yaklaşık 1909-1908'e ait) bir sayısını okuması sırasında Ermenileri anıyordu.

"-Çok eski bir gazete,efendi ağa,

33 senelik.""-Ver."
Çekip aldı gazeteyi Bakkal Sefer.Kendini zor tutuyordu Yusuf gülmemek için.Bakkal Sefer kokladı gazeteyi,altın dişleri kaysı gibi tatlandılar ağzında.Taktı gözlüklerini:“-Bak,gördün mü,İhsan Bey,resim de yok,baştan başa Müslüman yazısı.
Al,
oku da dinleyelim."
Yumdu gözlerini bakkal,
ağız açık,
bir akşam ezanı vakti gibi parlıyor altın dişleri.
"-Gazetenin ismi 'Sabah',efendi ağa,
10 Rebiülahır 1327.
Numero 7038.
Sahibi imtiyazı Mihran."Asri Yusuf sordu:“-Vay,sahibi Ermeni miymiş?" "-Ermeni,mermeni,
oku İhsan Bey...""-Okuyorum,efendi ağa
Directeure-proprietaire."
(Fransızcayı Türkçe gibi okudu).Gözlerini açtı Bakkal Sefer:"-O ne,İhsan Bey?""-Fransızca,efendi ağa.""-Doğru,
eskiden İstanbul'da,Beyoğlu'nda gâvur dükkâncılar
Frenkçe de yazarlardı levhalarına.
Bak,şimdi yasak ettiler bunu,iyi oldu.
Türkçe yazmalı,Türk'ün ekmeğini yiyenler."

"Tarsus sokakları cesetlerle dolu"


Şair,Osmanlı dönemi gazetelerini okurken 31 Mart Vakası'na da değiniyordu.Nâzım Hikmet Ermenilerin direnişteki yerlerini anlattıktan sonra Adana Katliamı'ndaki korkunç tabloyu da aktarıyordu.


"-Okusana,İhsan Bey,niye durdun?""-Okuyorum,efendi ağa.
'Abdülhamid'in Müfarakatı.'
Yani Abdülhamid'in gidişi,
Yusuf anlıyorsun ya,yani herifi nasıl dehlemişler."
Bakkal Sefer tasdikledi:"-Sürdülerdi Selânik'e.
Ama sonra Selanik Yunan'a geçince geldi.Seferberlikte İstanbul'da öldü,cenazesini de bir kaldırdılar,
görmeliydin!Millet kırıldı ağlamaktan,
sen sürgünü bırak İhsan Bey,başka şey oku...""-Okuyalım.
'Abdülhamid'in Serveti':Abdülhamid'in yanında şark şimendiferleri tahvilâtı
700.000 imiş,
5 milyon 150 bin lira
eder."
Yusuf güldü:
"-Çalışıp alın teriyle kazanmış,belli!"
Bakkal Sefer gözlüklerinin altından baktı Yusuf'a:"-Şimdikiler gibi,"-dedi,-
"bal tutan parmağını yalar,oğlum.
Havadis yok mu,İhsan Bey,havadis oku.""-Var,ama gazetenin bu yanı hepten parçalı.""-Olsun,oku,İhsan Bey.""-Taşkışla ve civarındaki yerler
Osmanlı,Arnavut,Rum,Ermeni,Musevi,Bulgar kanlarıyla sulandı,
vatan aşkı ve hürriyet için...Hayretle sordu Asri Yusuf:"-Türk yok muymuş be?""-Osmanlı diyor ya.""-İkisi bir mi?""-Bilmem.""-Sen oku hele..."
"-Tatavla'dan topları geçirmeye uğraşan askerlere Ermeni kadınlarının yardımını görenler..."
Bırakacak oldu gazeteyi İhsan Bey,
bakkalı kızdırmaktan kesmişti ümidini:"-Okunmuyor,
paramparça."
Bu sefer Asri ısrar etti:
"-Ne olursa olsun,oku dibine kadar."
"-Kâmil Paşa'nın firarı.
evler ateşe verilir
pazar günü firar.........
konağından Caddebostanı'na
...............bir kayığa binerek
bir istimbota can attığı.......
Asri Yusuf hatırladı mapusluğunu:"-Allah yolunu açık tutsun,
tutulmasa bari!.."
Devam etti İhsan Bey:"-'Adana vukuatı'
menhus eller,kirli nasıyeler
........evli bir Ermeni kadının hanesine.....
.....zevci gelir,bu mel'unlardan üçünü kurşunla katleder
bu fırsattan istifade,Ermeni evlerine hücum
.....hükümetin miskinliği
İslamlar Ermenilere,Ermeniler İslamlara...
.....evler ateşe verilir
Şehri yağma eden mürteciler.
Adana kıtali köylere
Tarsus sokakları cesetle doludur.
Daha okuyalım mı?"

"Ve Ermeniler kesilirken kana battı göbeğine kadar"


Şair,beşinci kitaptaysa Ermeni Katliamları'nın Türkiye'deki yansımasını da anlatıyor,sert baba figürünü katliamlara doğrudan katılan "Çolak İsmail" karakteri üzerinden canlandırıyordu:


"İsmail'i,seferberlikle,yaşı on altı olduğu halde,

tutup askere gönderdiler.Domuzuna yiğitti.Yozgat taraflarına jandarma gitti.Ve Ermeniler kesilirken,
kana battı göbeğine kadar.
Kaçtı,eşkiyalık etti.Seferberlik bitti,
döndü köye,kemeri:küpe,bilezik ve gümüş mecidiye dolu."
...
"Gitmedi Ömer
ve yere serilinceyedek Çolak'dan dayak yedi,
kan içinde ayıldı ve karar verdi babasını öldürmeye.
Söyledi anasına:
"-Herifi uyurken vuracağım."
Ana ağladı:
"-Yedi canlıdır baban,
seni,beni de öldürür sen onu birde öldüremezsen.
Bin yıl yaşa diye beddua almış Ermeni papazından.
Vazgeç oğul.
Ben çilemdir çekerim.
Sen şehre git,çalış boğaz tokluğuna,
kurtar tatlı canını."

*Serdar Korucu,Nâzım Hikmet'in tanıklığıyla Ermeni Katliamları,Agos,13 Ocak 2015.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10225/nazim-hikmetin-tanikligiyla-ermeni-katliamlari

***


"Nâzım Hikmet'in,1951 yılında Sofya'ya geldiğinde Ermeni cemaati tarafından coşkuyla karşılandığını söyleyen Osman Rauf Alper,bu ziyaretle ilgili olarak şunları anlatıyor:

'Ermeni cemaati onu kendi derneklerine götürdü.Kendisine,Ermeni meselesi hakkında soru sorduklarında Nâzım,'Ermeni Soykırımı,alnımızda kara bir lekedir' diyor..." (Bkz. Nâzım'a farklı bir bakış,Türkiye gazetesi,17 Şubat 2001.


***

"Nâzım Hikmet'in 'Akşam Gezintisi' şiiri 2002 yılında da tartışma konusu olmuştu.UNESCO'nun yüzüncü doğum yılı nedeniyle 2002 yılını 'Nâzım Hikmet Yılı' ilan etmesinin ardından Kültür Bakanlığı da etkinlikler düzenlemişti.Bunlardan biri de Nâzım Oratoryosu CD'siydi.Besteleri Fazıl Say'a ait olan oratoryoda sanatçı Genco Erkal Nâzım'ın şiirlerini seslendirmişti.'Akşam Gezintisi' de bu şiirlerden biriydi.Ancak burada da Ermeni bölümünün sansürlenerek okunduğu ortaya çıktı.Sansürlü oratoryo Ermeni sanatçı Khatchatour Pilikian tarafından 19 Şubat 2006 tarihinde verilen bir konferansta da gündeme getirilmiş hatta Pilikian Ermeni Soykırımı'nı ilk dile getiren sanatçının Orhan Pamuk değil Nâzım Hikmet olduğunu vurgulamıştı..."*Nâzım'ın sansürlenen Ermeni şiiri,Haber:Nevzat Atal,Habertürk,22 Aralık 2006.(Bkz. http://www.haberturk.com/polemik/haber/9989-nazimin-sansurlenen-ermeni-siiri)

***

"Nâzım Hikmet'in Rusya'da yazdığı 'Romantika' adlı eserine işaret eden Ulusal Bilim Akademisi Doğu Bilimleri Araştırma Enstitüsü Başkanı Prof.Dr. Ruben Safrastyan,'Kitabın kahramanı Ahmet adlı bir Türktür.Nâzım Hikmet,bu kahramanına 'Ermeni olayı Türkiye'nin yüz karasıdır' dedirtir' diyerek,birçok Türk'ün Nâzım'ın bu eserini dahi bilmediğini söyledi..."*Semih İdiz,Ermenistan liderini arıyor III,Milliyet,16 Şubat 2008.(Bkz. http://www.milliyet.com.tr/2008/02/16/yazar/idiz.html)

"-Anushka sana sevdalanabilirmiş Petrosyan.
-İyi de edermiş.
-Sen ona?
-Ben de ona.Ama ikimiz de geç kaldık.Bir Türk oğlu geldi girdi aramıza.
-Emredin çıkayım.
-Çıksan da faydası yok artık...Şu Türk oğullarından şu Ermenilerin çekmediği mi kaldı?Kıyma kıyar gibi doğradınız bizi.
-Ben yoktum sizi doğrayanların arasında.
-Yalnız sen değil,işin aslına bakarsan,ellerine bıçak verilen Türk köylüsü de yoktu,o bıçakla kestiler,ama yoktular.İşin doğrusu bu.Kafalarına giydirdiler jandarma üniformasını,yaptırdılar bu işi.
-Ne de olsa,halkımın alnına sürülen kara leke..."*Nâzım Hikmet Ran,Romantika [Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim],1962.

***


"Nâzım Hikmet,Orhan Pamuk'tan çok önce Ermeni Soykırımı'nı kabul etmişti ve burada rastladığı Ermenilerden özür dilemeye çalışıyordu,suçluluk hissediyordu..."*Prof. Anna Anatolyevna Stepanova,

"V Politekhe yego 'krestil' Mayakovskiy",Röportaj:Kirill Zhurenkov,Ogonyok,36 (5446) 12 Eylül 2016 [http://kommersant.ru/doc/3081686];T24,Manevi kızı,Nâzım Hikmet'i anlattı:En yakınları bile ihbar etmişti,(çev.) Ulaş Gökçe,(red.) Melih Güneş,15 Eylül 2016.[http://t24.com.tr/haber/manevi-kizi-nazim-hikmeti-anlatti-en-yakinlari-bile-ihbar-etmisti,360004]