"Sevr ve Lozan bugüne kadar,birbirinin tam zıttı iki antlaşma olarak okundu.Ama toprak ve sınırlar dışında çok ciddî ortaklıklara ve benzerliklere sahiptiler:Vatandaşlık hakları,azınlıkların korunması ve savaş suçlarının tazmini...Peki bu ortaklık niye görülmedi ve konuşulmadı?Bunun bugün ve yarın açısından anlamı ne?"
Sevr ve Lozan bugüne kadar,birbirinin tam zıttı iki antlaşma olarak okundu.Toprak ve sınırlar konusunda bu zıtlık doğru olabilir.Ama Sevr ve Lozan bunun dışında çok ciddi ortaklıklara ve benzerliklere sahipti.Vatandaşlık hakları,azınlıkların korunması ve savaş suçlarının tazmini konusunda ortak noktalar içeriyordu.Hattâ bazı maddeler,başlıklar dâhil birbirilerinin kopyası idiler.Peki bu ortaklık niye görülmedi ve konuşulmadı?Bunun bugün ve yarın açısından anlamı ne?
Ortadoğu'da iki blok yine karşı karşıya mı?
Ortadoğu belki de Sevr ve Lozan'ın ikinci raundunu yaşıyor.Bölgede,tıpkı geçmişte olduğu gibi,toprak ve sınır meseleleri,bazı ulusların temel demokratik hakları (Filistinliler ve Kürtler) ve adâlet arayışları içe içe geçmiş durumda...Devletler arası istikrâr ve barışın sağlanması,insânların adâlet arayışlarına cevâp veren demokratik rejimlerin oluşması,coğrafyanın insânların etnik-din kökenlerinden bağımsız ortak ev olarak örgütlenebilmesi hepimizin ortak özlemi.Politik olarak gerçekleşmesinin çok uzak olduğunu tahmin etmekte zorlanmayacağımız böylesi bir hayâlin önemli ön koşullarından birisi de açık ki bölge insânlarının kendileri ve târihleri üzerine konuşmalarının ortak dilini yaratabilmeleridir.
Aslında Sevr ve Lozan antlaşmaları böylesi bir dilin yaratılması için uygun bir zemin sunmaktaydı ama bu şans kullanılamadı.Bunun en önemli nedeni Sevr ve Lozan'ın bugüne kadar esas olarak ve sadece toprak ve sınır sorunları perspektifinden ele alınması ve birbirinin tam zıddı iki antlaşma olarak okunmasıydı.Sevr ve Lozan'ın bu tarz okunması sadece geçmişteki büyük kitlesel katliâmların ve adâlet arayışlarının üstünün örtülmesi sonucunu doğurmadı;bugünkü demokrasi ve insân hakları gibi sorunların ve adâlet arayışlarının köklerinin dünde yattığının da üstünü örttü.
Sevr ve Lozan'ın ortak başlıklar ve ortak maddeleri
Sevr ve Lozan'ın toprak ve sınır tartışmaları ötesine geçen boyutları vardır ve iki antlaşma çok önemli ortaklık ve benzerlikler taşımaktadır.Bu noktalar,"vatandaşlık hakları ve bireylerin ve toplulukların adâlet arayışlarıyla" ilgilidir.Antlaşmalar bu boyutları ile ilgili olarak kıyaslanmadı ve birlikte ele alınıp değerlendirilmediler.Örneğin,Sevr Antlaşması'nın Kesim XII Uyrukluk (Nationality) başlığıyla ele alınan maddeleri (123-131,toplam 9 maddedir) Lozan Antlaşması'nda da aynen tekrar edilir (30-36,toplam 6 maddedir.) Lozan Antlaşması'nda başlık da,maddeler de Sevr Antlaşması'ndan hemen hiçbir değişiklik yapılmadan,aynen alınmıştır.Sadece değişen koşullar nedeniyle bazı maddelere yer verilmemiş ve bazı zorunlu değişiklikler yapılmıştır,o kadar.Örneğin, Lozan'da Osmanlı yerine Türk veya Türkiye ifâdeleri kullanılmıştır (eklemek gerekir ki,Türkiye ifâdesi Sevr'de de sıkça kullanılmıştır).(1)
Sevr Antlaşması'nın Bölüm IV Azınlıkların Korunması (Protection of Minorities) başlığıyla ele alınan maddeleri (140-151,toplam 12 maddedir) Lozan Antlaşması'nın ilgili maddeleriyle (37-45,toplam 9 maddedir) aynı muhtevaya sahiptir.Özellikle azınlık haklarının korunmasıyla ilgili yükümlülükler her iki antlaşmada da aynen tekrar edilmiştir.Değişen koşullar nedeniyle Lozan'da madde sayısı azaltılarak bazı dil düzeltmeleri yapılmıştır.Önemli bir değişiklik,Sevr Antlaşması'nda yer alan zorla din değiştirmeler,Müslüman evlerdeki kadın ve çocuklar ve Ermeni mâllarının iadesi konularıyla ilgilidir.Lozan'da bu husûslar yer almayacaktır.Sadece Lozan 65'te mâlların iadesi konusuna değinilecektir.
Eklenmesi gereken Sevr Antlaşması'nda Bölüm VII'de Yaptırımlar başlığıyla yer alan maddelerdir.Bu maddeler adâlet arayışıyla doğrudan ilgiliydiler ve savaş dönemi işlenen suçlar nedeniyle yargılamaların nasıl yapılacağını düzenliyorlardı,(226-230,toplam 5 maddedir.) Lozan'da ise genel af ilân edildiği için bu maddelerin bir hükmü kalmamıştı.
Sevr ve Lozan'ın konuşulmayan ortak maddeleri
Bildiğim kadarıyla Sevr ve Lozan arasında toprak sınır sorunları ötesindeki bu ortaklık ve benzerliklere bugüne kadar dikkat çeken olmadı.Eleştirel târihçiler bile iki antlaşma arasındaki benzerlikleri yok saydılar.Önemli bir ayrıntı şu idi:Sevr'in ilgili maddeleri hemen hiç tartışılmadı,tümden yok sayıldı.Lozan için ise sadece antlaşmanın 37-45. maddeleri ve ayrı bir antlaşma olarak imzâlanan mübâdeleyle sınırlı bir tartışma yapıldı.Antlaşmaların "vatandaşlık hakları ve bireylerin ve toplulukların adâlet arayışlarıyla" ilgili maddeleri niçin hiçbir biçimde dikkat çekmedi ve üzerine konuşulmadı?Konuyu anlamak için,tartışmalarda ihmâl edilen maddelere yakından bakmak gerekmektedir.
Lozan'ın 30-36. maddeleri,tıpkı Sevr'in 123-131. maddeleri gibi Osmanlı vatandaşlarının eski ve yeni bulundukları yerlere bağlı olarak vatandaşlık ve mâl-mülk haklarını düzenlemekteydi.İlgili maddelere göre Osmanlı vatandaşları,İmparatorluk toprakları üzerinde kurulmuş devletlerden birisinin vatandaşı olmayı seçme hakkına sahiptiler.Eğer asıl yaşadıkları yerlerden çeşitli nedenlerle uzak düşmüşlerse geri dönebilecekler ve vatandaş olarak mâlları üzerinde hak iddia edebileceklerdi.Sevr madde 124 ve Lozan madde 34'e göre,insânlar hangi ülke vatandaşı olmak istedikleri konusundaki kararı bir (Sevr) veyâ iki (Lozan) yıl içinde vermek zorundaydılar.Sevr madde 126 ve Lozan madde 33'e göre,bireyler bu seçimi yapmadan önce,oturdukları topraklarda "sahip bulundukları taşınmaz mâlları elde tutmakta serbest(tirler)".Ve seçme hakkını yaptıktan sonra bir yıl içinde "ikâmetgâhlarını seçme hakları lehine kullandıkları devlet topraklarına geçirmek zorundadırlar".
Bu maddeler Türkiye'yi en çok korkutan maddelerdi.Çünkü bu maddeler,Anadolu topraklarında doğup büyümüş,hâlâ Türkiye vatandaşı olan ve mübâdele hükümleri dışında kalan Hristiyanlara ülkeye dönme imkânı tanıyordu.Lozan görüşmeleri sırasında toplu dönmelere açık tavır alan ve bunu engellemeyi başaran Türkiye'nin bireysel dönüşler konusunda yapabileceği bir şey yoktu.Ve ilkesel olarak bireysel bazda geri dönüşleri kabul etmek zorunda kaldı.Lozan'da konunun ayrıntılı olarak tartışıldığı 4 Haziran 1923 târihli toplantıda,İsmet İnönü "birkaç Ermeni kalkıp Türkiye'ye gelirse,genel af yüzünden bunlar kovuşturulmayacaktır" der.İsmet Paşa'ya göre,"ortalığı karıştırmayan kimseler Türkiye'ye serbestçe dönebil(irlerdi)".(2)
Lozan'ın bu açık hükümlerine rağmen Türkiye tek bir Hristiyan'ın bile ülkeye girmesine izin vermedi ve mâlları üzerindeki haklarını tanımadı.Örneğin,Lozan hükümlerini duyan bir grup Ermeni ve Rum vatandaş,Temmuz 1923'te Amerika'dan bir gemiyle İstanbul'a geldiler ama karaya indirilmediler.Vatandaş olmalarına rağmen zorla geri gönderildiler.Konu Amerika ile Türkiye arasında diplomatik kriz yarattı.(3)
1922 yılında korkarak Balkan ülkelerine çıkmış olan İstanbullu birkaç varlıklı Ermeni,1924 yılı başında rüşvet vererek geri döndüler ama olay büyük bir politik skandala dönüştü.Gazeteler günlerce sadece bu konu üzerine yayın yaptılar.Dönemin içişleri bakanı başta olmak üzere,Ermeni vatandaşların dönmesine göz yuman siyâsetçiler istifâya zorlandılar,valilik ve emniyet mensûpları görevlerinden alındılar ve Ermeni vatandaşlar zorla tekrar yurtdışına çıkarıldı.
Önemli olan şuydu:Meclis'te konu hakkında yapılan görüşmeler sırasında içişleri bakanı,Lozan'da haklarında soruşturma olmayan her Ermeni vatandaşın ülkeye geri dönme hakkının kabul edilmiş olduğunu itirâf etti.Ermenilerin dönmüş olmasında kânûna aykırı bir durum yoktu.Fakat rejim tek bir Hristiyan'ın bile geri dönmesini istemiyordu.Bunun için gerekli düzenleme 2 Temmuz 1924'te,Seyrüsefer Talimâtnâmesi ile yapıldı.Talimâtnâmeye göre,Türkiye vatandaşları iki gruba ayrıldı, birisi "Türk tebaası Müslümanlar" ve diğerleri ise Ermeni,Rum ve Yahudilerdi.Müslüman Türk vatandaşlar,yurtdışına hangi nedenlerle ve nasıl çıkmış olurlarsa olsunlar,serbestçe geri dönebileceklerdi.Ermeni,Rum ve Yahudiler ancak (yurtdışına çıktıkları zaman mevcût olmayan) Ankara millî hükûmetinden pasaport almışlarsa geri dönebileceklerdi.1927 yılında kânûnun süresi yeniden uzatıldığında,Ermeni, Rum ve Yahudi vatandaşlar,"avdetleri arzu edilmeyen muhtelif anâsıra mensûp eşhâs" olarak tanımlandı.(4)
Aslında yurtdışına çıkmış veya çıkartılmış Hristiyanların gelmelerinden korkan bir tek Ankara hükûmeti değildi.Ömrünün son yıllarında Osmanlı hükûmeti de benzeri politikayı izliyordu.27 Haziran 1921'de Milletler Cemiyeti bünyesinde Mülteciler Yüksek Komisyonu kurulmuş ve Fridtjof Nansen bu işle görevlendirilmişti.Nansen'in ilk işlerinden birisi,Anadolu'yu terketmek zorunda kalan ve sayıları bir milyonu aşan Rum ve Ermeni mültecilerin Türkiye'ye geri dönüşlerini organize etmekti.1922 yılının Ekim ayında İstanbul'a da giden Nansen,bir dizi görüşme sonucunda,tek bir mültecinin bile evine dönmesine müsaade edilmeyeceğini öğrendi.
1922 yılında,mülteciler için daha sonra Nansen Pasaportu olarak adlandırılacak bir seyâhat belgesi hazırlandı ve bu belge sahiplerine uluslararası seyâhat etme hakkı tanındı.Hristiyanların geri dönmesinden korku o denli büyüktü ki,Türkiye uluslararası hukûka aykırı davranmakta bir mahzûr görmedi ve çıkarttığı özel bir kânûnla,Nansen Pasaportu taşıyanlara sadece transit seyâhat hakkı tanıdı.Bu pasaport sahiplerinin ülkeye girmesi yasaktı.
İçeride kalan ve ama yurtdışına çıkartılamayan Ermeni Rum ve Yahudiler ise özel bir sistemle fişlendiler.Gizli tutulan fişleme sisteminde Rumlara 1,Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodu verildi.Fişleme sistemi,ilk defa Agos gazetesinin 2 Ağustos 2013 târihinde yayımladığı resmî bir belgeyle bilinir hâle geldi.Konuya ilişkin bir açıklama yapan nüfûs idâresi yetkilisi,uygulamanın "Lozan'da azınlık statüsü tanınan Rum,Ermeni ve Yahudiler için sözkonusu olduğunu" itirâf etti.Nazilerin fişleme yöntemini andıran bu uygulamalar Türk Apartheid sisteminin kuruluşunu da sembolize ediyordu.
Benzeri durum,Lozan'ın 65 ve 72. maddeleri için de geçerliydi.Özellikle 65. madde savaş yıllarında el konulan mâlların geri verilmesi husûsu ile ilgilidir ve bu maddenin üçüncü paragrafı çok önemlidir:"İşbu antlaşma uyarınca Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmış bir ülkede bulunup,Osmanlı hükûmetince uygulanan kural-dışı [istisnâî] bir savaş tedbirine konu olduktan sonra,bu ülkede yetkilerini [otoritesini] kullanan Bağıtlı Yüksek Tarafların [imzâcı ülkelerin] şimdi elinde bulunan mâllardan kimliği ortaya konulabilecek olanlar,bulundukları durumlarıyla,meşrû mâliklerine geri verilecektir."(5)
İlginçtir,özellikle bu madde Sevr Antlaşması'nda 144. maddede çok daha açık ifâdelerle tanımlanmış olan,el konulan mâlların geri iadesi ilkesini açık olarak kabul etmektedir.Ama bu madde,Türkiye'de Lozan üzerine yapılan tartışmalarda hiçbir biçimde dile getirilmedi ve tartışma konusu yapılmadı.Konuyu ilk defa 2012'de yayınladığım kitâpta gündeme getirdim.(6) Aynı aylarda,Türk hükûmetinin Ermeni Soykırımı'nı inkâr politikalarının en önemli savunucularından diplomat Gündüz Aktan benim görüşümü doğrulayan bir yazı kaleme aldı ve şunları söyledi:"Ermenilerle dolaylı olarak ilgili olan en ilginç hükümler,iktisadî bölümde yer alan 65-72. maddelerin hükümleridir...İktisadî hükümler içinde,'mâllar,haklar,menfaatler' olarak isimlendirilen bir bölüm bulunmaktadır.Bu bölümde,tehcire tâbi tutulmuş olanların tüm hukûku ve tüm çıkarları korunmaktadır." Ama ona göre Ermeniler artık hak iddia edemezlerdi,çünkü konu zaman aşımına uğramıştı.(7)
Sevr ve Lozan'ın ortak maddeleri niye görülmedi?
Vatandaşlık haklarıyla ilgili,Sevr'in 123-131 ve Lozan'ın 30-36. maddeleri;mâllar ve tazminât konuları ile ilgili,Sevr'in özellikle 141,142 ve 144.,Lozan'ın 65-72. maddeleri;ve savaş suçları konusundaki adâlet arayışıyla ilgili,Sevr'in 226-230. maddeleri üzerine hiç konuşulmamış olmasının bir nedeni olmalıdır.Bana göre ana neden bu maddelerin İmparatorluğun ortak mirâsıyla ilgili olmalarıdır.Ve bu maddeler üzerindeki tartışma,1918 öncesi târih üzerine ve özellikle de Hristiyanlara yönelik kitlesel imhâlar üzerine tartışmayı kaçınılmaz kılardı;istenmeyen buydu.Tartışmanın Lozan için niçin sadece 37-45. maddelerle sınırlı yapıldığının sırrı da burada yatmaktadır.Sözkonusu maddeler sadece Türkiye Cumhuriyeti devletinin sınırları içindeki bir sorunla,bir ulus-devletin kendi azınlıklarını nasıl yöneteceği sorunuyla sınırlıydı.Ne Sevr'in ilgili hükümleriyle ne de 1918 öncesiyle doğrudan bağlantı kurmaya gerek yoktu.
Bu tablonun bize gösterdiği gerçek,gerek toplumun gerek onun entelektüel aydınlarının,Sevr'in konumuzla ilgili maddelerini ve 1918 öncesini hâtırlatan her türlü tartışmadan uzak durmak istemeleridir.Bu nedenle Lozan öncesi târihle Lozan arasına duvarlar çekildi ve 1923 bir sıfır noktası sayıldı.Bu bakışla,"azınlık sorunları" hakkında konuşulabilirdi ama bu grupların nasıl "azınlık" hâline getirildikleri sorusunun sorulmasına gerek yoktu.Oysa Sevr ve Lozan'da "azınlık" sayılan bu nüfûs 1918 öncesi nüfûsun neredeyse yüzde 30'una yakın bir kısmını oluşturuyordu ve hattâ bazı bölgelerde hemen hemen eşit (İstanbul) ya da çoğunluk idiler,(örneğin İzmir ve Van.) Bunun da ötesinde,Türkiye'de çoğunluk olan Türkler,etnik köken itibâriyle ele alındığında Osmanlı'da çoğunluk değildiler.Lozan'ı sıfır noktası saymak ve öncesiyle araya duvar çekmek târihçileri bu tatsız sorularla uğraşmaktan kurtarıyordu.Sonuç,1923 öncesini Cumhuriyet târihyazımına entegre edecek bir târih perspektifi yokluğudur.
Lozan'ı sıfır noktası almanın nedeni:Yaralanmış ulusal onur
Lozan niçin sıfır noktası sayıldı?Bunu anlamak için,Sevr ve Lozan antlaşmalarının içeriği kadar,özellikle Lozan Antlaşması'nın ve onun sembolü olduğu 1918-1922 Türk Kurtuluş Savaşı'nın Türkler için ifâde ettiği anlama yakından bakmak gerekir.Çünkü bu anlam,hem Sevr ve Lozan okumalarının temelini oluşturdu hem de "vatandaşlık hakları ve adâlet arayışları" temelli okumaların önünde ciddî engel teşkil etti.
Osmanlı-Türk târihinin en sorunlu boyutlarından birisi çok-uluslu bir imparatorluktan ulusal Türk devletine geçiş sürecinde yaşanan büyük kırılmalardır."Çöküş dönemi" olarak da adlandırabileceğimiz,İmparatorluğun son yüzyılında yaşanan bu kırılmalar sadece "katliâm","soykırım" ve "sürgün" olarak tanımlanan büyük ölçekli ölümcül şiddet olaylarıyla sınırlı değildi.Türklerin bakış açısından bu çöküş dönemi büyük ölçüde askerî yenilgiler,toprak ve iktidar kayıpları,yabancı güçlerce onuruyla oynanma ve aşağılanma biçiminde de yaşandı.Bu sürece,ulusal varoluşa yönelik algılanan tehditlerden kaynaklanan endişe verici bir korku eşlik etti.Bu sayılan özelliklerle tanımlanan bir sürecin,onu yaşayan topluluklar üzerindeki en önemli etkisi,ulusun-topluluğun kendi hakkındaki kanaatinin,değer yargısının sarsıntıya uğramasıdır.Topluluk,kendine yüklediği anlamdan kuşku duymaya başlar.Bu biçimde "taciz edilmiş" târihin ciddî sonuçlarından birisi,kendine güveni olmayan bir ulusal kimlik ve "yaralanmış ulusal onurdur".
"Yaralanmış ulusal onurun" sorunlarının neler olabileceği ve üstesinden nasıl gelinebileceği konusuna burada girme şansım yok.Ama konumuz itibâriyle şu kadarını söyleyebiliriz ki,Türkler için Kurtuluş Savaşı başarısı ve onu taçlandıran Lozan,"yaralanmış ulusal onurlarına" sürülmüş bir merhem oldu.Cumhuriyet,Türkler için İmparatorluğun yıkıntıları üzerinde yükselen kolektif bir projenin,düşmânları tarafından bile saygıyla karşılanan ahlâkî zafer âbidesi gibiydi ve bu hâliyle ulusal rûh üzerinde derin izler bırakmış yenilgilerin,toprak ve iktidar kayıplarının ve aşağılanmanın ilâcı gibiydi.
Bireylerde olduğu gibi kolektif topluluklar da kötü olayları,(toprak ve iktidar kayıpları,onurlarıyla oynanma,vb.) hayât hikâyelerine -kendi öz imajlarına- entegre etmekte güçlük çekerler.Unutmaya çalışırlar.Türk devletinin kurucu kadroları,Lozan ve Cumhuriyet'in kuruluşuyla geçmişin karanlık sayfalarını kapattıklarına,yaralarını sardıklarına inandılar.1923 onlar için yepyeni bir başlangıç,bir çeşit sıfır noktası oldu.Ve sıfır noktasından önceki o sıkıntılı yılları hâtırlatan her şeyi unutmak istediler.Oysa "yaralı ulusal onurun" olası negatif sonuçlarının "tedâvî edilebilmesinin" en önemli yollarından birisi,yaşanmış geçmişi,hayât hikâyesine entegre etmekten,onu üzerine konuşulur hâle getirmekten geçer.Konumuz açısından bunu anlamı,Lozan öncesi târihi Lozan'a ve sonrasına entegre edecek bir târihyazımına sahip olmaktı.Fakat Lozan'ı sıfır noktası olarak ele almak böyle bir târihyazımını imkânsız kıldı.Bu durum,toplumun kendisi hakkında anlatacağı hikâyenin "anlatım sürekliliğini" koparması olarak da tanımlanabilir."Anlatım sürekliliğinin" kopmasının olumsuz sonuçlarından birisi de bugün Türkiye'de demokrasi,vatandaş eşitliği ve insân haklarına ilişkin ciddî sorunlar yaşanması ve bu sorunların köklerinin târihte olduğunun görülememesidir.
Lozan'ı "Kurtuluş" değil,"Kuruluş" paradigması ile okumak
Bu iddia yukarıda dile getirilenlerin değişik bir biçimde tekrarı da sayılabilir.Lozan bugüne kadar esas olarak veya sadece Kurtuluş paradigması içinde tartışıldı.Bu paradigma,1918-1923 dönemini "Bağımsızlık Savaşı" hikâyesi olarak anlattı.Yapılan tartışmalar daha çok Bağımsızlık Savaşı'nın yabancı işgâl güçlerine karşı anti-emperyalist bir savaş mı yoksa İmparatorluğun Türk,Kürt,Ermeni ve Rum nüfûsu arasında yaşanmış bir iç savaş mı olduğu sorusu etrâfında oldu.İç savaş veya anti-emperyalist savaş tezleri birbirine zıt görünüyor olsalar da,konuya ortak bir noktadan yaklaşmaktadırlar.Bu ortak noktayı egemenlik hakkı meselesi olarak tanımlamak mümkün.Oysa,1918-1923 dönemini,egemenlik hakkı veyâ Kurtuluş paradigması dışında başka paradigmayla okumak mümkündür.Bu paradigmayı Kuruluş paradigması olarak tanımlamak isterim.
1918-1923 dönemini Kuruluş paradigması içinden okumak Lozan'ı sıfır noktası sayarak târih anlatımında ortaya çıkan kopukluğu ortadan kaldıracak ve onun târihsel bir perspektif içinde okunması imkânını verecektir.Bu bakış,bugünkü modern Türkiye'nin temel taşlarının sadece 1918 sonrası değil,Birinci Dünyâ Savaşı yıllarıyla atılmaya başladığını gösterecektir.Bu sayede bugünkü "vatandaşlık hakları ve adâlet arayışları" sorunlarının târihî kökleri olduğu görülebilecek ve 1918 öncesiyle bağ kurularak bu dönemi 1923 sonrası târihine entegre edebilen yeni bir târihyazımı geliştirilebilecektir.(8)
Sinop Mutasarrıfı'nın 15 Temmuz 1919 tarihinde Mustafa Kemâl'e yazdığı bir rapor konumuza mükemmel bir örnek teşkil eder.Telgrafa göre,Müttefik Kuvvetler ve Osmanlı hükûmet üyelerinden oluşan karma bir komisyon bölgeye gelmiştir.Ve heyet yerel yöneticilerden bazı isteklerde bulunmaktadır.Bu istekler,geri dönen Hristiyanların eski yerlerine yerleşmelerinin temini,el konulmuş mâlların sahiplerine iade edilmesi ve savaş dönemi katliâmlarına katılmış suçluların listesinin çıkartılarak bu kişilerin tutuklanmasıdır.Mutasarrıf heyetten şikâyet eder ve "Binbaşı Simit'in [Smith] Türkler ve İslâmlar hakkındaki hissiyyâtının fenâ olduğunu anladım" der.Mustafa Kemâl cevâbî telgrafında,"millî istiklâli ve ülkemizin bütünlüğünü sağlamak için milletle beraber serbest çalışmak için askerlikten istifâ" ettiğini bildirir.(9)
Bu yazışma bize,"egemenlik hakkı ve bağımsızlık" meselesiyle savaş yıllarında yapılmış haksızlıkların giderilmesi ve suçlarının cezâlandırılmasını içeren "vatandaş hakları ve adâlet arayışının" 1918-1923 sürecinin iki farklı yüzü olduğunu gösterir.Osmanlı vatandaşı Hristiyanların savaş yıllarında yaşadıkları haksızlıkların giderilmesiyle Türklerin "egemenlik ve bağımsızlık" istekleri aynı madalyonun iki farklı yüzü gibidir.Eğer Lozan sadece yabancı işgâl güçlerine (ve onlarca desteklenmiş Yunanistan'a) karşı verilmiş bir Kurtuluş Savaşı perspektifiyle okunursa,görülemeyecek gerçeklik madalyonun diğer yüzüdür.Yâni Osmanlı Devleti'nin Hristiyan vatandaşlarının hakları ve adâlet arayışları...
Lozan başlangıç değil:Ankara,İttihat ve Terakki politikalarını devam ettirdi
Sevr ve Lozan'ı sadece Kurtuluş paradigması üzerinden ele alan târihyazımı,1918-1923 dönemini Osmanlı'dan radikal kopuş olarak ele aldı ve aslında yaşananın İttihatçı politikaların kalınan yerden aynen devam etmesi olduğunu göremedi.Dönemi Kuruluş perspektifiyle okumak Lozan'a giden süreci daha iyi anlamamızı sağlayacak ve Lozan'ın bir kopuşu değil,daha çok bir sürekliliği temsil ettiği görülecektir.Ankara rejimi İttihat ve Terakki'nin devamıdır ve İttihat ve Terakki'nin 1913'lerle başlattığı Hristiyansız bir devlet kurma politikalarına 1918 sonrası yıllarda da aynen devam etmektedir.
Ankara hükûmetinin Hristiyanlara yönelik politikalarının dört temel ayağı vardı.1) Dışarı çıkmış hiçbir Hristiyan'ı her ne pahasına olursa olsun içeri sokmamak,2) Sınırların içinde kalan Hristiyanları ya nüfûs değişimi yoluyla ya da zorla sınır dışına çıkartmak,3) Ülke sathında dağınık yaşayan Hristiyanları belli merkezlere toplamak ve 4) Çıkartılan kânûn ve kararnâmelerle onları ikinci sınıf vatandaş durumuna sokmak.Savaş yılları koşullarında özellikle ilk iki maddeyi hayâta geçirmek için yoğun çaba harcandı.Diğer maddeler 1923 sonrasının temel politikaları olacak ve ülkede bir Apartheid rejimi kurulacaktı.
Ankara,daha savaş yıllarında bile,olası bir barış görüşmesinde başlarını ağrıtacak en büyük konunun azınlıklar konusu olacağını ve konuyu olası barış görüşmelerinden (Lozan'dan) önce halletmeleri gerektiğini biliyordu.Yıllar sonra İsmet Paşa tüm açık sözlülüğüyle bunu itirâf edecek ve Lozan görüşmelerinden önce,"azınlıklar (ekalliyetler) yüzünden,târihten gelen alışkanlıkla,büyük ihtilâf çıkacağı(nı)" bildiklerini, bu nedenle,"azınlıklar meselesi(ni) konferansa gitmeden evvel,fiilen" halletmek istediklerini ve bunu da başardıklarını yazar.(10)
Sınırlı bazı örneklerle,İttihat ve Terakki'nin Hristiyansız bir devlet kurma politikalarına nasıl devam edildiğini göstermekte fayda vardır:(11) 20 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Meclis'in ilk aldığı kararlardan birisi soykırım suçlularının serbest bırakılması oldu (8 Mayıs 1920.) Bunu soykırım suçlarını yargılayan mahkemelerin kapatılması takip etti (11 Ağustos 1920.) Teşkilât-ı Mahsûsa birliklerinde görev alarak Ermeni Soykırımı'na doğrudan katılan hapishâne kaçkınlarına af çıkartılması alınan bir başka önemli karardır (teklif 22 Ocak 1921,karar 14 Temmuz 1921.) Karar tasarısını sunanlardan birisi de Mustafa Kemâl'dir.Bu seriye verilecek en son örnek,Kuva-yı Milliye'nin işlediği cinâyetlere getirilen aftır (31 Ekim 1923.) Konu hakkında Meclis'te yapılan tartışmalarda,bu affın Ermenilere yönelik 1918 sonrası gündeme gelen cinâyetlerin soruşturulmasına engel olmak amacını taşıdığı açık olarak dile getirilir.
Ankara hükûmetinin İttihat ve Terakki politikalarına devam ettiğini gösteren en önemli örnek,Emvâl-i Metrûke olarak bilinen,Ermenilerin geride bıraktıkları mâllarla ilgili çıkartılan kânûnlardır.Bilindiği gibi,İttihat ve Terakki Partisi,Soykırım sırasında Ermeni mâllarının yağma edilmesinin önüne geçmek ve mâllara doğrudan el koymak amacıyla 26 Eylül 1915'te bir kânûn çıkartmıştı.Fakat savaştan sonra işbaşına gelen anti-İttihatçı hükûmetin girişimiyle,4 Kasım 1918'de Osmanlı Meclisi,"Tehcir Kânûnu" olarak bilinen 27 Mayıs 1915 târihli geçici kânûnu Anayasa'ya aykırı sayarak iptâl etti.Bunu Ermenilerin geri dönmeleri ve el konulan mâllarının kendilerine iade edilmesine ilişkin bir dizi kararnâme takip etti.12 Ocak 1920'de çıkartılan bir kânûnla da 26 Eylül 1915 kânûnu tüm sonuçlarıyla birlikte iptâl edildi.Ve hayâtta kalan Ermenilere veya yakınlarına mâlların iadesine daha sistemli bir biçimde devam edildi.
İşte Ankara hükûmetinin en önemli eylemlerinden birisi,12 Ocak 1920 kânûnunu iptâl etmek olacaktır.Ve iptâlin en önemli nedeni ise yakında başlayacak olan Lozan görüşmeleridir.Meclis'te konuya ilişkin yapılan görüşmelerde Lozan korkusu açık olarak dile getirilir.12 Ocak 1920 kânûnu yürürlükte kalmaya devam ettiği müddetçe Müslümanların eline geçmiş olan tüm mâl ve mülklerin sahiplerine iadesi kaçınılmazdı.Ve Lozan görüşmelerinde Türkiye'den,Emvâl-i Metrûkeleri sahiplerine iade etmeye devam etmeleri istenebilirdi.
Bu nedenle 14 Eylül 1922 târihinde çıkartılan bir kânûnla 12 Ocak 1920 kânûnu iptâl edildi ve 26 Eylül 1915 kânûnu yeniden yürürlüğe girdi.Fakat aradan geçen dönemde birçok değişiklik olmuştur.1918 sonrası birçok Hristiyan bulundukları yerleri terketmek zorunda kalmıştır.15 Nisan 1923'te yeni bir kânûn yapılır ve 26 Eylül 1915 târihli kânûn yeni koşullara uygun hâle getirilir.(12) Bunu bir dizi başka kânûn ve kararnâme takip edecektir.Bu kânûn ve kararnâmeler,bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin hukûk sisteminin temellerini oluşturmaktadır.(13)
Bu örnekler bize,1918-1923 arasını ve Lozan'ı Kurtuluş paradigmasıyla ele almanın eksikliklerini göstermeye yeter.Dönemi Kuruluş paradigmasıyla okuyarak hem Lozan'ı öncesiyle birleştirebiliriz hem de bugün Türkiye'deki "vatandaş hakları ve adâlet arayışı" sorunlarının kökenlerini daha rahat anlayabiliriz.
Lozan'ı sıfır noktası almak:Ulus eksenli târihyazımı doğuşu ve tuhaflığı
Lozan'ın sıfır noktası olarak alınmasının ve öncesiyle bağların koparılmasının önemli bir olumsuz sonucu daha oldu.Lozan öncesi,hepsi Osmanlı toplumunun üyeleri olarak farklı grupların ortak yaşadıkları târih,Lozan sonrası her bir grubun ayrı ve farklı târihi olarak yeniden yazılmaya başlandı.Bölgenin ortak târihi ulus temelli kompartımanlara bölündü ve iç içe geçmiş yaşanan ortak târih ortadan kalktı.Bu târihyazımlarında diğeri ya hiç yer almadı ya da geçerken değinilen önemsiz bir ayrıntı oldu.Bu ulusal târihin yazılabilmesi için,her bir ulus grubunun kendisini geçmişe projeksiyon ederek,kendi ulusunu kolektif aktör düzeyine çıkartması gerekiyordu,öyle de oldu.Ana aktörlerinin,o dönem mevcût olmayan ve sonradan inşâ edilen ulus grupları olduğu bir târihyazımının,İmparatorluğun kozmopolit târihini kavraması ve anlaması mümkün değildi.Bu tür bir târihyazımı ancak yaşanan gerçekliği ve onun üzerinde yükseldiği olgusal hakikatleri çarpıtmakla yaratılabilirdi.Öyle de oldu.Bugün düzeltilmesi gereken budur.Osmanlı'nın kozmopolit târihine uygun yeni bir târihyazımı inşâ edilebilmelidir.Târihyazımının birçok alanında bu yönde çok ciddî adımların atıldığı bir gerçektir ama en azından parçası olduğum soykırım ve kitlesel katliâmlar alanında bu ihtiyâcın kendisini dayattığını özel olarak belirtmek isterim.
Sonuç yerine
Ana soru şu:Gözlerimizin önünde akıp giden olaylar zincirini tıpkı Sevr ve Lozan konusunda yaptığımız gibi sadece toprak ve sınır soruları olarak mı okuyacak ve konuşacağız;yoksa günümüzü ve buna bağlı olarak Sevr ve Lozan'ı bölge insânının "vatandaşlık hakları ve adâlet arayışları" sorunlarını merkeze alan bir tarzda mı okuyacağız?Bunun için,Lozan'ı sıfır noktası saymayan ve inşâ ettiği duvarları aşabilen entegre târihyazımı şart.Sevr ve Lozan'ı geçmişe ait toprak ve sınır târihi olarak değil,nasıl bir bölge istediğimize bağlı,bugünümüzün ve yarınımızın bir parçası olarak yeniden okunmak gerekir.Bu okuma,her bir ulus grubunun kendisiyle ilgili târih okumasının ötesine geçmek zorunda.İhtiyâç olan,bugüne kadar içine hapsolduğumuz kendi ulusal târihlerimize sıkışmış dünyâlarından çıkmak ve hepimizin katılacağı yeni bir sohbeti (conversation) başlatmaktır.Bu conversation,yeni entegre târihyazımının köşe taşlarını oluşturacaktır.
Eğer Sevr ve Lozan antlaşmalarının toprak ve sınır sorunları ötesine giden ortak noktalarını kavrar ve üzerlerine yeni bir konuşma tarzı yaratabilirsek,bölge târihi üzerine konuşmanın ortak dilini yaratmaya önemli bir katkı yapabiliriz...
***
1-Sevr ve Lozan antlaşmalarının tam metinleri için Türk Tarih Kurumu arşivi.
2-Seha L. Meray,Lozan Barış Konferansı Tutanaklar-Belgeler,cilt 6,(İstanbul:Yapı Kredi Yayınları,1993),s. 161,158.
3-Ayrıntılı bilgi için,Taner Akçam & Ümit Kurt,Kânûnların Rûhu:Emvâl-i Metrûke Kânûnlarında Soykırımın İzini Sürmek,(İstanbul:İletişim Yayınları,2012),s. 181-185.
4-a.g.e.,204-209.
5-İlgili madde için bakınız:Lozan Barış Antlaşması tam metni.
6-Taner Akçam & Ümit Kurt,Kânûnların Rûhu,s. 131-137
7-Gündüz Aktan "Ermeni Sorununun Târihsel Boyutu:Lozan Barış Antlaşması ve Ermeni Sorunu",Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Ermeni Araştırmaları Enstitüsü,giriş:4 Temmuz 2012.
8-Konu ayrıntılı olarak şu kitâbımda tartışılmıştır:Taner Akçam,Yüzyıllık Apartheid,(İstanbul:Aras Yayıncılık,2023).
9-ATASE Arşivi,3-86-aa,38379,Sinop Mutasarrıfı'nın,Üçüncü Ordu Müfettişi Mustafa Kemâl'e 15 Temmuz 1919 târihli raporu.
10-Seha L. Meray,Lozan Barış Konferansı:Tutanaklar-Belgeler,cilt 1,s. XI.
11-Aşağıda sözü geçen kânûn ve kararnâmeler hakkında ayrıntılı bilgiler için,Taner Akçam,Yüzyıllık Apartheid kitâbına bakılabilir.
12-Taner Akçam & Ümit Kurt,Kânûnların Rûhu,s. 82-86 ve 97-100.
13-a.g.e.,s. 220-253.
*Prof. Dr. Taner Akçam,Sevr ve Lozan'ı ortak noktaları üzerinden okumak,K24,21 Aralık 2023.
https://www.k24kitap.org/tartisma/sevr-ve-lozani-ortak-noktalari-uzerinden-okumak-4412
22 Aralık 2023 Cuma
Sevr ve Lozan'ı ortak noktaları üzerinden okumak/Prof. Dr. Taner Akçam*
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder