19 Kasım 2018 Pazartesi

Ümit Kurt'la son kitabı üzerine söyleşi*

Ümit Kurt'un İletişim Yayınları'ndan çıkan "Antep 1915:Soykırım ve Failler" kitabı Eylül ayında raflardaki yerini aldı.Kudüs'te bulunan Polonsky Academy'de araştırmacı olan Kurt,bu kitabında Ermeni Soykırımı'nın dinamiklerini Antep ölçeğinde ortaya koyarken,Soykırımı burada mümkün kılan üç faile ve onların bu organize kötülüğün parçası ve uygulayıcısı oldukları süreçlere odaklanıyor.Kurt'la Soykırım sürecinin işleyişi ile şiddetin tarihini yazmanın ve Ermeni Soykırımı tarihyazımının sorunları üzerine konuştuk.

-Yeni kitabınızda küçük çaplı aktörlerin Ermeni Soykırımı'nı nasıl mümkün kıldığını Antep özelinde inceliyorsunuz.Kitapta üzerinde durduğunuz üç hikâye çerçevesinde,sıradan insanları faile/katile dönüştüren soykırım mekanizmasının nasıl işlediğini anlatabilir misiniz?


Aslında bunu kolektif/kitlesel şiddet mekanizmalarının işlemesi olarak adlandırmanın sürecin katmanlı ve girift yapısını anlamak açısından daha anlamlı olduğu kanaatindeyim.Bunun şiddet mekanizmalarının art
çı şoklar ve son tahlilde patlamalar şeklinde temâyüz etmesinin payandalarını teşkil eden ortamı yani deyim yerindeyse bir çeşit "şiddet tiyatrosunu" daha net gösterdiğini düşünüyorum.Soykırım ve kitlesel kıyımlar/katliamlar gibi organize kötülük eylemlerine iştirak eden failleri harekete geçiren temel motivasyonlar arasında sözkonusu yıkım gerçekleştikten sonra kurulacak olan iktidar bloğunun onlara sağladıkları siyâsî ve ekonomik ayrıcalıklardan/avantajlardan yararlanmanın yanı sıra kurbanlara ait mâl ve mülkleri ele geçirme amacı da var elbette.Sıradan failler,aşırılıklarla malûl bu eylemlerde sergiledikleri performans ile birlikte,bu eylemleri plânlayan ve organize eden iktidara verdikleri her türden destek ve gösterdikleri rıza ölçüsünde kendi kişisel çıkarlarını tahkim ederler.Esasında burada soykırım ve kitlesel şiddet eylemlerinde aktif bir biçimde yer alan faillerin birçoğunun sıradanlığı ile karşı karşıyayız.Hannah Arendt,Yahudi Soykırımı bağlamında bunu "kötülüğün sıradanlığı" olarak tanımlar.Burada fail ile şiddetin ilişkisi öyle bir noktaya gelir ki,fail gerçekleştirdiği eylemin bir suça iştirak değil,bilakis normal bir görev olduğuna inanır.Zirâ ben de bu kitapta birçok sıradan insanın hangi şartlar altında ve nasıl bir sosyal çevrede ölüm makinelerine dönüşebildiğini veya dönüştürüldüğünü anlatmaya çalıştım.Elbette geniş ölçekli süreçlerin sonucunda meydana gelen soykırımları ve kolektif imhâ eylemlerini ifâ eden aktörler son derece farklı ve çoklu amaçlar ve saiklerle bu süreçlere dâhil olurlar.İlâveten,soykırımsal süreçlerde ve ânlarda/kiplerde sözkonusu motivasyonlar değişebilir.Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta fail açısından soykırımcı bir özne olmanın yarattığı sorumsuzluk hâlidir.Sıradan failler dâhil oldukları eylemlerin bir suç teşkil ettiğini veya ahlâkî bakımlardan yanlış olduğunu duyumsamazlar çünkü onların nezdinde bu eylemler doğru ve haklıdır.İşte bu durum açıklanması elzem olan nokta.Sözkonusu kişileri sadist,psikopat ve anormal olarak nitelemek,geçmişlerinde yaşadıkları travmalar nedeniyle bu hâle geldiklerini iddia etmek bu sıradan insanların nasıl bir kitlesel katliam failine dönüşebildiklerini açıklamakta yetersiz kalıyor.

-Bu minvalde,kitapta bahsettiğiniz Ali Cenani,Ahmet Faik ve Yasin Kutluğ'u nasıl tanımlarsınız?


En başta bir noktanın altını çizeyim:Soykırım gibi kitlesel bir suç eyleminin faili olmak yalnızca bu üç kişiye içkin bir durum değil.Bu minvalde gerek failler,gerekse de motivasyonları arasında geçişkenlikler ve esneklikler bakidir.Ne Ali Cenani,ne Ahmet Faik ne de Yasin Kutluğ bu dünyaya bir fail olarak gelmiştir.Bu minvalde çalışmamda duruma,kişiye ve konjonktüre göre pozisyon alan oportünist-konformist bir fail olarak Ali Cenani'nin;İttihatçı ideolojiye ve fikriyata göbekten bağlı bir fail olarak Ahmet Faik Erner'in;basit bir askerî sevkiyat memurluğundan mebusluğa ve İstiklâl Mahkemesi üyeliğine kadar devletin üst kademelerine yükselme arzusuyla yanıp tutuşan kariyerist bir fail olarak Mehmet Yasin Sani Kutluğ'un hayat hikâyeleri üzerinden bir insanlık durumu ve deneyimi olarak soykırım failliğini sorunsallaştırıyorum.Soykırım eylemini organize bir kötülük olarak tarif etmek mümkün olsa bile her üç failin de böyle bir kötülükle donanımlı olduğu iddiasında değilim.Esasında bu durum soykırım gibi kitlesel şiddet edimlerini gerçekleştirenlerin yaptıkları eylemi neden sıradan gördüklerinin de bir cevabı.Antep yerel düzlemde Ermeni Soykırımı'nı biçimlendiren bu dinamiklerin ete kemiğe büründürüldüğü bir yerdi.Antep Ermenilerinin imhâsı sürecinde yerel elitlerin ve eşrafın aktif katılımının altında yatan en önemli etmen Ermenilere ait mâl,mülk ve zenginliği elde etme motivasyonu idi.Daha da önemlisi,bu motivasyon bu süreçten çıkar elde edenleri birbirlerine ve İttihatçı rejime daha da bağ(ım)lı hâle getirdi.Ermenilere yönelik imhâ politikalarını gerçekleştirmek için İttihat ve Terakki tavizlerde bulunmak durumunda kalmıştır.Dolayısıyla,Antep'teki Müslüman elitleri İttihat ve Terakki iktidarına ve onun imhâ siyâsalarına dâhil eden motivasyon ortak bir ideolojik prensipten ziyade bu faillerin kendi kişisel çıkarlarıdır.Bu tutum karşılığında İttihat ve Terakki,suç ortaklığının ölçeğini büyük ölçüde genişletmiş ve bir anlamda aslında suçu tabana yaymıştır.Burada suç ortaklığından kasıt yalnızca Soykırım başladıktan sonra faillerin veya bu süreçten nemalananların dâhli değildir;aynı zamanda toplumun değişik kesimlerinin evvelemirde Ermenilerin imhâsını desteklemesi ve buna rıza göstermesidir.Bu destek ve rıza rejime ve onun ideallerine olan bağlılıklarının test edildiği âdetâ bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.


-Son dönemde giderek gelişen Ermeni Soykırımı tarihyazımı hem kullanılan kaynaklar hem de odaklanılan coğrafya açısından farklı bir yöne evriliyor.Son kitabınızı bu tarihyazımındaki yeri itibariyle nasıl değerlendirirsiniz?


Son derece doğru bir tespit.Benim bütün meramım bu olayın gerçekleştiği mahallere odaklanmak.Esas itibariyle şiddetin patlama ânının ve müteakip sürecin ete kemiğe büründüğü yerlere bakmak.Soykırım dediğimiz bu devasa şiddetin boyutlarının bu mahallerde nasıl kuvveden fiile çıktığını görmek.Bunun içinde Tehcir başta olmak üzere,fiziksel şiddet,zorla din değiştirme,servetin talanı vb. gibi süreçler var.Şiddet ânlarında fail ve kurban arasındaki karmaşık ilişkiyi anlayabilmek,her iki aktörün de aldığı pozisyonları ve durumsallıkları görebilmek önemli.Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım,Ziya Gökalp,Dr. Reşid gibi İttihat ve Terakki hiyerarşisinin tepesinde/çekirdeğinde yer alan ve katliamları organize eden failler "ideolojik elitler" olarak temâyüz etmiştir.Kompleks olmasına ve çeşitlilik arz etmesine karşın ideolojik bağlılık sözkonusu failler arasında son derece önemli bir ikili fonksiyonu yerine getiriyor.İdeoloji,faillere motivasyon ve bu sayede birbiriyle çatışan çeşitli çıkarlara sahip aktörlere ortak bir yönelim sağlıyor.İttihat ve Terakki'nin Soykırımı koordine ettiği zemin ve ortam da bu çeşitlilikle malûl.Kitlesel katliamlara katılan bir faili harekete geçiren temel motivasyonları intikam duygusu,kariyerizm,açgözlülük,talan ve sürüyle ortak hareket etme olarak sıralamak mümkün.Faillerin çoğu kurbanları kişisel olarak tanır zirâ önceleri onlarla komşuluk ilişkileri çerçevesinde veya iş arkadaşı olarak göreceli de olsa uyum içinde yaşamıştır.

Kitabımda,toplu katliamların gerçek dinamiklerini anlamak için odak noktasını gayri-şahsi kurum ve soyut yapılardan,bu katliamları gerçekleştiren kanlı canlı aktörlere kaydırmaya çalışıyorum.Holokost özelinde sıradan faillere ilişkin önemli çalışmaları bulunan Christopher Browning'in vurguladığı üzere,eğer sıradan Sırplar,Hırvatlar,Türkler,Kamboçyalılar ve Çinliler soykırım failleri olabiliyorlarsa,burada dikkat edilmesi gereken nokta,sıradan Almanların bilişselliğini ve kültürünü aşan insan doğasının evrensel veçheleridir.Browning'e göre,soykırım failliği insan deneyiminin bir parçasıdır ve dolayısıyla insana dair kavramlarla açıklanmalıdır.Ermeni Soykırımı özelinde sıradan faillerin edimlerine ve biyografilerine yoğunlaşan bu çalışmamın tam da bu özelliğiyle bir ilk olma iddiasını taşıdığını rahatlıkla ifade edebilirim.Aslında bir anlamda bu faillerin Soykırım sürecindeki gündelik hayat pratiklerine de ilk defa odaklanıyoruz.Bir noktanın altını çizmekte fayda var:Ermeni Soykırımı literatüründe dört başı mamûr bir "fail çalışmaları" oluşturmak için atılması gereken ilk adım zulüm siyâsetinin dinamikleri,kırımın bürokrasisi,İttihat ve Terakki liderliğinin altındaki faillerin biyografileri,deliliğin ötesinde kitlesel katliamlara iştirak eden faillerin motivasyonları ile ırkçı nefret,öldürme eylemi ve mekânı arasındaki etkileşime odaklanmak.Pek tabiî,mevcut kaynakların yetersizliği ve kıtlığından dolayı Yahudi Soykırımı,Kamboçya,Ruanda,Bangladeş ve Bosna örnekleri ile karşılaştırıldığında Ermeni Soykırımı özelinde faillerin motivasyonlarına dair yapabileceğimiz analizlerin kapsamı sınırlı.Ve ayrıca soykırım faillerinin davranışlarının anlaşılması ve açıklanmasına ilişkin araştırmacılar arasında bir konsensüs yok.Bir grup araştırmacı bu davranışları anormal olarak betimliyor ve buna neden olan kültürel,ideolojik ve psikolojik faktörler üzerine yoğunlaşıyor.Zirâ bu fikriyata göre bu tür katliamlara iştirak edenler normal olandan sapmış kişilerdir,zaten toplumların çoğu soykırım suçu işlemezler ve hâkezâ bu toplumlara ait insanların birçoğu da soykırım faili değildir.Bunlar "olağanüstü kötülük"ten doğan eylemlerdir ve anormal dönemlerde vuku bulur.Bu çalışma sözkonusu yaklaşıma itiraz ediyor ve etnik temizlik ve soykırım gibi kitlesel katliamların "sıradan" ve "normal" insanlar tarafından da işlenebileceği iddiasını taşıyor.Burada sözkonusu kişilerin sıradanlığından kasıt işledikleri ve ortağı oldukları suçun niteliğini algılama biçimleri ve buna yönelik tavır alışları.

-Ermeni Soykırımı'nın tarihyazımı açısından merkeze odaklanan genel bir anlatımın olanakları ve sınırları nelerdir?


Ermenilerin topyekûn imhâsı modern tarihte ilk defa bir hükûmetin vatandaşı olan belirli bir grubu siyâsî bir problem olarak mülâhaza etmesi ve bu problemin sözkonusu grubun ortadan kaldırılmasıyla çözüme kavuşacağına inanmasıdır.Bu pek tabiî sözkonusu iktidarı elinde tutan aktörlerin yaptığı bir seçimdir,tercihtir.Bu noktada hükûmetten ne kastettiğimizi somutlaştırmakta fayda var.Ermeni Soykırımı dendiğinde Osmanlı hükûmeti ifadesi yalnızca o dönem merkezî otoriteyi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Fırkası'nı,onun mensuplarını veya bu partinin teşkil ettiği iktidar bloğunu kapsamamakta.Sözkonusu merkezî otoritenin vilâyetlerdeki,sancaklardaki,mutasarrıflıklardaki ve kasabalardaki sivil ve askerî bürokratları ile buralardaki eşrafın temsil ettiği yerel elitlerden müteşekkil başka bir iktidar bloğu da bulunmakta.Esas itibariyle yerel düzlemde iktidarı elinde tutan ve merkezî otoritenin siyâsalarına yön veren bu aktörlerdi.Ermeni Soykırımı'nın gerçekleşmesi sürecinde bu unsurların rolü çoğu zaman merkezî otoriteden daha aktif,etkin ve işlevsel olmuştur.

Ermeni Soykırımı'nı merkezî hükûmetin veya merkezden hareket eden bir güç odağının verdiği kararın pürüzsüz ve kusursuz bir biçimde uygulanması olarak değerlendiren yaklaşımlar bu olayın yerel inisiyatiflerin hayâtî derecede rol oynadığı son derece karmaşık,birbiriyle tutarsız eylem repertuarlarından müteşekkil bir süreç olduğu gerçeğini gözden kaçırıyorlar.Bu dönemi çalışan tarihçilerin ve araştırmacıların Ermenilerin imhâ edilmesi gibi oldukça girift bir tarihsel sürecin farklı aşamalarında yer alan faillerin davranışlarının karmaşık ve ihtilâflı boyutlarına odaklanmaları gerekiyor.Bunu yaparken,kurbanlar ve failler arasındaki Primo Levi'nin imlediği "gri bölge" Ermeni Soykırımı özelinde de ihmâl edilmemesi gereken önemli bir nokta.Ermeni Soykırımı yelpazesi geniş bir failler grubu tarafından gerçekleştirilmiş kitlesel bir katliamdır.Bu kolektif suça dâhil olan bireyler koşullar ne olursa olsun kendi kararları doğrultusunda bu cinâî eylemlere iştirak etmişlerdir.Bu nedenle bu noktada bireysel sorumluluk esastır.Bu kırımın yalnızca İttihat ve Terakki'nin başını çektiği bir grup tarafından gerçekleştirildiğini iddia etmek her şeyden önce olayın kitlesel boyutunu ve bu suçlara kendi iradeleriyle katılmış insanların bireysel ve kolektif sorumluluklarını göz ardı etmemize neden olur.Bu minvalde,odak noktamızı İttihat ve Terakki elitlerinden sıradan faillere doğru değiştirerek yeni bir paradigma geliştirmek gerekiyor.Zirâ bu Soykırım'ın sorumluluğu sadece merkezî hükûmet ve İttihat ve Terakki elitleri ile sınırlandırılamaz.Ermeni Soykırımı irrasyonel bir ırkçı nefret motivasyonuyla değil;oldukça kompleks ideolojik,politik ve ekonomik saiklerle gerçekleştirilmiştir.

-İttihat ve Terakki elitleri derken de aynı amaca aynı yöntemlere ulaşmayı hedefleyen bir insan grubundan mı bahsediyoruz?


Gerek İttihat ve Terakki Partisi'ni teşkil eden unsurların,gerekse partinin Merkez Komitesi üyelerinin 1915-1917 süreci başta olmak üzere İmparatorluğun kaderine dair farklı gündemleri ve pozisyonları olduğunu düşünüyorum.Zaten olması gereken de budur.Son derece farklı politik,kültürel ve etnik arka plânları olan bu aktörleri "merkezî iktidar" gibi monolitik ve durağan bir kalıba sokmak soykırım gibi bir şiddet olayını anlamamızı ve geçmişte olmuş bir vak'ayı yeniden kurgulamamızı ve yorumlamamızı zaten zorlaştırıyor.Soykırım sözkonusu karar alıcı aktörler için masada duran siyâsalardan sadece bir tanesiydi.Bunu tercih etmeyebilirlerdi.Ancak savaş başta olmak üzere birçok farklı dinamik onlara bu yönde bir karar alma,böyle bir seçim yapma alternatifini sundu.Buradaki temel mesele aksiyonun kendisidir.Sözkonusu aksiyonun adı,varlığınıza tehdit olarak gördüğünüz bir grubu sizin için etkisiz ve tehdit teşkil etmeyecek bir duruma getirmek yani imhâdır.İmhânın soykırımcı bir nitelik kazanması,ilgili şiddet aksiyonlarının radikalleşmesi ve dozajını artırmasıdır.Bu aksiyonu gerçekleştirenleri,bu edimleri yerine getirenleri merkezî de olsa yerel de olsa aynı kalıbın içinde koyarak değerlendiremezsiniz.Bunun yanında bir de mağdur/kurban olan grubun siyâsî temsilcileri ve karar alıcılarının da pozisyonlarını,stratejilerini,tavırlarını ve bunlar arasındaki güç ilişkilerini göz önünde bulundurmanız gerekiyor.Fail ve kurban grupları arasındaki etkileşimleri,huzursuzlukları,anlaşmazlıkları ve bütün bunların sonucunda almış oldukları kararların niteliğini ve onları bu kararları almaya iten süreçleri dikkatli tarihsel okumalara tâbi tutmamız lâzım.Aksi takdirde Ermeni Soykırımı'nı mümkün kılan dinamikleri anlamamız hakikaten zorlaşır.Zirâ karşımızda başta Holokost,Kamboçya ve Ruanda olmak üzere bunlarla karşılaştırıldığında gerçekleşebilme ihtimâli ve beklentisi en düşük olan bir soykırım vak'ası bulunmakta.

Merkezden birçok vilâyete açık ve net bir imhâ emri gönderilmiş bile olsa bir tarihçi olarak benim açımdan esas olan bu emrin ilgili kişi,kurum ve gruplar tarafında nasıl karşılandığı,buna nasıl tepki verildiği ve buna göre nasıl bir pozisyon alındığıdır.Bunu anlayabilmenin tek yolu olay mahalline inmek yani yerele odaklanıp,buradaki aktörlerin birbirleriyle olan iletişim ve etkileşimlerine,her bir grubun siyâsî gündemine göz atmaktır.Bizim işimiz soykırımın olup olmadığını göstermek,bunu ispat etmek olmamalı.Tarihçi olarak tek görevimiz,olmuş olanı bütün değişkenleri,mevcut bütün anlatıları ve kaynakları dikkate alarak ortaya koymak olmalı.

-Daha geniş bir perspektiften bakarsak,Ermeni Soykırımı çalışmaları şiddet ve diğer soykırım literatüründe nerede duruyor?

Diğer soykırım olaylarıyla karşılaştırıldığında,Ermeni Soykırımı'nın mikro ölçekte yeterince çalışılmadığını düşünüyorum.Yani olayın gerçekleştiği mahallerde nasıl husule geldiği,soykırıma cevaz veren,onu mümkün kılan unsurların nasıl temâyüz ettiği,soykırım yapmaya karar verenleri bu noktaya getiren motivasyonların ve süreçlerin neler olduğu ve Osmanlı Ermenilerinin başına bunlar gelirken Rus Çarlığı'nda ve Avusturya-Macaristan gibi imparatorlukların bünyesinde bulunan farklı etnik gruplara karşı uygulanan şiddet politikalarının aynı iklimden beslenip beslenmediğinin karşılaştırmalı bir gözle analizi gibi çeşitli konular hâlâ araştırılmayı bekliyor.Şöyle bir örnek vereyim:Birinci Dünya Savaşı'nda Rus Çarlığı Alman,Yahudi ve Müslümanlar başta olmak üzere etnik olarak Rus olmayan kendi vatandaşlarını "düşman/yabancı vatandaş" kategorisi altında değerlendirip âdetâ bir etnisite rejimi uygular.Bu rejim tamamıyla ayrımcı,ayrıştırıcı ve yıkıcı şiddet içeren politikaları haizdir.Ancak yalnızca Osmanlı İmparatorluğu bu yıkım dinamiğini soykırıma kadar götürmüştür.Bunun yanında Avusturya-Macaristan Devleti askerî güvenlik bahanesiyle birçok cinâyetler gerçekleştirmiştir ancak bunlar hiçbir zaman soykırımsal sonuçlar doğurmamıştır.Bunun gibi karşılaştırmalı analizlerin yeni araştırma konularına kapı açacağına inanıyorum.

Tabiî buradaki önemli handikaplardan bir tanesi Ermenice bilen araştırmacıların sayısının az olması,Osmanlı ve Genelkurmay arşivlerinde örneğin emval-i metruke başta olmak üzere Tehcir'e ilişkin bazı kataloglarda yer alan belgelere erişimin olmaması.Bunun yanında benim gördüğüm önemli dezavantajlardan bir tanesi Holokost,Kamboçya,Ruanda ve Bosna gibi örneklerle karşılaştırıldığında Ermeni Soykırımı'nda tanıklıkların son derece sınırlı ve faillerin neredeyse tamamının ölmüş olması.Bu durum bizim bilhassa Soykırım sürecine iştirak edenleri harekete geçiren itkileri tespit etmemizi zorlaştırıyor.İlâveten,Ermeni meselesini çalışan tarihçilerin ve araştırmacıların özellikle geç dönem Osmanlı tarihçilerinin sürekli bir belge yığını üzerinden bu konuyu ele almaya çalışıp meselenin kolektif şiddet veçhesini dikkate almamaları gibi bir durum da sözkonusu.Kitlesel şiddet literatürünü işin içine katmadan ne 1894-1897 Katliamları'nı,ne 1909 Adana Pogromu'nu ne de 1915'i bütünüyle değerlendirebilirsiniz.Şiddetin gündelik hayatımızın bir parçası olduğu gerçeğini akılda tutmamız gerekiyor.Kolektif şiddet meselesinin sosyal ve politik gündelik hayatın tarihi gibi alanlardan soyutlanması,hattâ bazı çalışmalarda sadece belgeler üzerinden hareket edip,olayın toplumsal mekanizmalarının açıklanmaması Ermeni Soykırımı çalışmalarının temel eksikliklerinden.

Son olarak bir de işin psikolojik tarafı bana göre hep gözden kaçırılıyor.Ne demek istiyorum bir örnekle ifade edeyim:Osmanlı Balkan Harbi'nden yenik çıktığında,Bulgarlara ve Yunanlara esir düşmüş çok sayıda İttihatçı vardı.Bahaeddin Şakir de Bulgar zindanlarında çok ağır işkencelerden geçmiş ve burada esir hayatı yaşamıştır.Mayıs 1913'te serbest bırakıldığında onun için artık hiçbir Hristiyan unsurun Osmanlı topraklarında yaşamaya hakkı yoktur.Ermenilerin imhâsı sürecinde belki sahada en aktif rolü oynayan bu failin neden birer acımasız katile dönüştüğünü açıklamaya çalışırken bu tür psikolojik faktörlerin üzerine de kafa yormamız gerekir diye düşünüyorum.

-Failler üzerine yapılan çalışmalara bakınca akla gelen ilk örnek tabiî ki Holokost literatürü.Ancak faillerle hâlen konuşulabilen ve böyle çalışmaların yapıldığı Ruanda,Bosna ve Endonezya gibi örnekler de bu anlamda önemli.Sizce bu soykırımlara dair çalışmalar bize Ermeni Soykırımı'na dair neler öğretiyor?


Bu örnekler bize yerel dinamiklerin ne kadar önemli olduğunu;şiddetin dalgalar hâlinde nasıl tabana yayıldığını;sosyo-politik koşulların yıkıcı bir şiddet ortamının koşullarını nasıl hazırladığını;şiddet uygulayan aktörlerin/faillerin çeşitliliğini,normalliğini,sıradanlığını;birbirini tanıyan,birbirine akrabalık ve komşuluk bağlarıyla bağlı olan sıradan ve normal insanların nasıl birbirini imhâ edecek noktaya gelebileceğini hem makro hem mikro ölçeklerde ortaya koyuyor.Bu bağlamda Ermeni Soykırımı'nın daha iyi anlaşılması ve açıklanması açısından bu örneklerin turnusol kâğıdı işlevi görebileceğini ileri sürmek mümkün.Aslında cevabını aradığımız sorular oldukça basit:Soykırım neden ve nasıl olur?Ancak meseleyi bu noktada karmaşıklaştıran şiddetin kompleks doğası ve içeriğidir.Soykırımı Talat,Enver,Cemal,Bahaeddin Şakir,Dr. Nâzım vb. gibi aktörlerin gerçekleştirdiği bir olay olarak ele alan;bunu bir toplumsal mühendislik ve Türkleştirme-İslâmlaştırma süreci çerçevesinde gören;sürekli belgeler üzerinde bir yıkım olayını kanıtlamaya girişen çalışmaların miadını doldurduğunu düşünüyorum.Dolayısıyla bahsi geçen örneklerle Ermeni Soykırımı literatürünün kurabileceği her diyalog ve iletişim sözkonusu şiddetin karmaşık içeriğini gösterebilmek açısında son derece önemli.


-Son olarak,Ermeni Soykırımı'nın gelişen literatürünün Osmanlı,Cumhuriyet ve Ortadoğu tarihçiliğinin gündemini ve seyrini nasıl etkilediğini düşünüyorsunuz?


Osmanlı-Türkiye tarihi açısından 1912-1922 dönemini kolektif/yıkıcı şiddet sarmalının en uzun on yılı olarak tanımlıyorum.Avrupa'daki topraklarının neredeyse tamamını kaybeden ve parçalanmaya başlayan bir İmparatorluk,bu İmparatorluğun Lozan'dan beri hukukî plânda azınlık olarak nitelendirilen unsurlarının zorla yurtlarından edilmesi ve büyük ölçüde yıkımı,İttihatçı kadroların Anadolu'nun bütün sathına yaydığı ve yereldeki aktörlerin desteği ve yardımıyla gerçekleştirdiği kitlesel şiddet eylemleri ve bu topyekûn kırım ve yıkım üzerinden yükselen bu şiddet sarmalını mirâs alan yeni ulus-devlet.Bugün klâsik anlamda Amerika ve Avrupa'da Ortadoğu tarihine giriş dersi veren tarihçilerin okuma listesine baktığınızda Osmanlı'yı saran şiddet dalgasının ürünü olan bu olayları içermeyen bir liste bulmamanız mümkün değil.Klişe bir söylem olacak biliyorum ancak yine de altını çizmekte fayda var:Ortadoğu'nun şekillenmesi,bu coğrafyada yaşayan toplulukların ulus-devlet olma süreçleri,devlet-vatandaş ilişkileri,merkezî ve yerel siyâsî elitlerin şekillenmesi gibi bütün süreçler Ermeni Soykırımı,Süryanilerin imhâsı,Osmanlı Rumlarının kovulması,bunun yanında Balkanlar'da ve Kafkasya'daki Müslümanların marûz kaldığı şiddet olayları da dâhil olmak üzere Ortadoğu'nun her anlamda kaderini belirlemiştir.Bugün bu mecrada çalışan tarihçiler tam da bu saiklerle Osmanlı'da kitlesel şiddet meselesini ciddi şekilde,farklı kaynakları kullanarak karşılaştırmalı bir perspektifle çalışmaktadır.Bunun Osmanlı,Çarlık Rusya,Avusturya-Macaristan gibi çok-uluslu ve çok-dinli yapıların bilhassa imparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde arka bahçelerinde nasıl şiddet tarlaları ektiğini anlamak açısından önemli olduğunu düşünüyorum.Bugün Ortadoğu, post-Ottoman yani Osmanlı-sonrası bir tarihsel izleğin parçası olmakla birlikte aynı zamanda post-genocide yani soykırım-sonrası bir tarihsel bağlamın da önemli bir dinamiğidir,bu sürecin ayrılamaz bir bütünüdür.Bana göre en azından bütüncül ve global tarih bağlamında Ortadoğu'yu anlamak isteyen tarihçilerin bunu göz önünde bulundurması esastır.Geldiğimiz noktada Ortadoğu'da ISİD olgusunu,Ezidi Soykırımı'nın tarihsel öncellerini indirgemeciliğe kaçmadan anlamak ve açıklamak için Osmanlı'daki şiddet sarmalına ve bunun ortamını hazırlayan süreçlere,mekanizmalara,karar alıcı aktörlere ve dinamiklere göz atmak önemli bir tarihsel metodolojidir.Cumhuriyet tarihi açısından da bu böyledir.İmparatorluk ve Cumhuriyet arasındaki süreklilikler ve kopuşlar tarihçilerin malûmu.Ancak bence burada dikkat etmemiz gereken nokta bu iki sürecin kendi içinde barındırdığı mikro anlatılar ve mikro tarihlerdir.Bilhassa Cumhuriyet tarihi özelinde gündelik hayatın farklı veçhelerini odağına alarak global,ulusal ve yerel tarih anlatıları arasında diyalog kurabilen çalışmaların önemli olduğunu düşünüyorum.Ermeni Soykırımı'nın bu anlamda bu tür anlatılara kapı aralayan boyutları olduğu kanaatindeyim...

*
Ümit Kurt'la son kitabı üzerine söyleşi,Röportaj:Emre Can Dağlıoğlu,Toplumsal Tarih,Sayı:299,Kasım 2018,s.50-55.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder