1 Haziran 2016 Çarşamba

Üç Kuşak Üç Katliam:1894'ten 1915'e Ermeni Çocuklar ve Yetimler/Doç.Dr.Nazan Maksudyan*

Bu makalede,geç Osmanlı döneminde anne-babalarını kaybetmiş üç farklı kuşak Ermeni yetimleri konu ediliyor.1894-1896 Hamidiye Katliamları,1909 Adana Katliamı ve son olarak 1915'te Ermenilerin yaşadığı coğrafyaya istisnasız yayılan sistematik ve organize katliam neticesinde çok sayıda Ermeni çocuk yetim kalmıştır.Makalenin hedefi Osmanlı tarihinin geleneksel olarak önemli addettiği konuların dışına çıkıp çocukları merkeze koyan,çocukları tarihin bir parçası olarak ele alan farklı bir tarih kurgusu sunmaktır.Böylelikle,yazı sadece çocukların tarihin yapımında (ve yazımında) ihmâl edilen rolüne değil,aynı zamanda da bu makalede incelenen dönem süresince artan siyasi önemlerine işaret ediyor.

Bugünün tarihçiliğinden baktığımızda tarih yazımının uzun müddet oldukça sınırlı bir bakış açısı içinde kapalı kaldığını,önemli olan ve olmayanı tanımlarken katı bir anlayış içine sıkışıp kaldığını görüyoruz.Çoğu tarihçi için savaşlar,devlet,antlaşmalar önemlidir.Diğerleri için önemli olan sınıf ve sadece sınıftır.Ancak tarihçiler her geçen gün tarihçiliğin ufkunu genişletiyor.Artık sadece hükümdarları,devleti,siyaseti merkeze alan araştırmalar sert biçimde eleştiriliyor.Ekonomiyi,toplumsal sınıf ve hareketleri gözardı eden çalışmalar güvenilirliğini yitiriyor.Tarihsel literatürde neredeyse 1950'lere kadar büyük ölçüde görünmez olan köylüler,emekçiler,kadınlar,azınlıklar tarihsel birer aktör olarak uzun zamandır araştırmacıların gündeminde.

Kapsamı genişlemiş olmasına rağmen,tarihyazımının hâlihazırda görmezden geldiği ve önemsemediği toplumsal gruplar hatırı sayılır sayıdadır.Bugün bile çocuklar ve gençler tarihyazımında neredeyse görünmez vaziyetteler.Çocukların tarihinin (varlıkları,deneyimleri,tanıklıkları),tarihsel öneme sahip
olduğu kabul edilmez;bu yüzden çocuklar anlatı dışında bırakılır.Çocukların önemli süreçleri şekillendiren aktörler,kayda değer olayların katılımcıları,tarihî anların tanığı olabileceğine ihtimal verilmez.Onsekizinci yüzyılda romantizm akımıyla güçlenen ve halihazırda da geçerliliğini koruyan,çocukların kırılganlık,masumiyet ve cehaletlerine atıfla idealize edilmiş anlamda özel oldukları iddiası,neticede çocukları toplumsal olarak önemsiz kılar.Çocukluk hem yasal hem de biyolojik olarak bir bağımlılık dönemi addedildiğinden,çocuk aktörleri gözardı etmek genellikle kolaydır.Zira çocuklar esas olarak "pasif alıcılar" olarak görülmektedir ve kültürel mevcudiyetleri nadiren teslim edilmektedir (Sanchez-Eppler,2005.) Çekirdek aile yapısı ideali içinde çocuk bir yandan gözbebeği,baştacı edilmiş,öte yandan çocuklar irade ve eylemlilik sahibi ol(a)mayan biblolara dönüşmüştür.

Son zamanlarda,çocukluk ve gençlik çalışmaları,antropoloji,eğitim,tarih,edebiyat,tıp,felsefe,popüler kültür,psikoloji ve sosyoloji alanlarıyla temas eden ayrı bir araştırma alanı hâline geldi.Çocukların da tarihsel bir kimlik ve aynı zamanda eylemlilik sahibi olduğu noktasından ilerleyen bu çalışmalar feminist tarihyazımına çok şey borçludur.Çocukluk tarihçileri "kadınları konunun odağı,hikâyenin öznesi,anlatının etkili kişisi yapmak" ve onları "tarihsel özneler olarak" inşa etme çabalarından çok şey öğrenmiştir (Scott,1988:18.) Cinsiyet ve yaş farklılıkları doğrudan paralel görünmese de yaş -veya nesillere- dayalı çalışmaların da benzer natüralist önkabullerden (toplumsal olarak şekillenen doğa ya da ilişkilerin reddi) mustarip olduğu görülmektedir.Öyle ki tarihsel araştırmalar yetişkin-çocuk eşitsizliğinin normalleşmesini güçlendirmekte ve yeniden üretmektedir.Bu nedenle toplumsal aktörler olarak çocuklar hakkında yazarken "güç","çatışma" ve "mücadele" kavramları önemlidir (Hendrick,2008:40-63.)

Sıradan insanların tarihî ve tarihsel özneler olarak kabul görmeleri yeni bir toplumsal tarihin temellerini atmıştır.Bu çerçevede çocuk ve gençlerin de toplumsal eylem kapasitesine sahip oldukları artık teslim ediliyor ve tarihsel özne olarak edimleri araştırılıyor.Bu makalede,geç Osmanlı döneminde anne-babalarını kaybetmiş üç farklı kuşak Ermeni yetimleri üzerinde duracağım.Makalenin hedefi Osmanlı tarihinin geleneksel olarak önemli addettiği konuların dışına çıkıp çocukları merkeze koyan,çocukları tarihin bir parçası olarak ele alan farklı bir tarih kurgusu sunmaktır.Böylelikle sadece çocukların,tarihin yapımında (ve yazımında) ihmâl edilen rolüne değil,aynı zamanda da bu makalede incelenen dönem süresince çocukların artan siyasi önemine işaret etmiş olacağım.

Önce 1894-1896 Hamidiye Katliamları,ardından 1909 Adana Katliamı,son olarak 1915'te Ermenilerin yaşadığı coğrafyaya istisnasız yayılan sistematik ve organize katliam neticesinde çok sayıda Ermeni çocuk yetim kalmıştır.Acınacak hâllerine ve zavallılıklarına rağmen yetim çocuklar her üç katliamın ardından,yardıma gönüllü rakip talipler arasında mücadele ve kavgaya yol açmıştır.
Protestanlar da misyonerler de Katolikler de devlet de bu çocukları "kurtarmak" istemiş,yetimler paylaşılamamıştır.

Hasta,zayıf,çoğu zaman kirli,bitli,zavallı yetimlerin;devletlerin yük gibi görüp bugün bile kötü koşullarda yaşamaya mahkûm ettiği kimsesiz çocukların bu kadar kıymete binmesi başlı başına ilginçtir.Ancak şurası bir gerçektir ki çocukların yeni bir dil öğrenme,yeni bir dine inanma,yeni kimlikler edinme becerisine duyulan inanç,ondokuzuncu yüzyıl katliamlarında çok sayıda hayatın kurtarılmasına yaramıştır.Daha katı bir ırkçı anlayışın hâkim olduğu yirminci yüzyılda genetik,soy,kan gibi sözde bilimsel sebeplerle çocukların da öldürülmesi gerektiği düşünülecekti (Zahra,2011.) Ermeni yetimleri,dinlerinden,dillerinden,kimliklerinden bağımsız olarak tabula rasa ilkesine dayanan eğitim anlayışına paralel şekilde boş sayfalar gibi değerlendirilmiş ve bu yüzden değerli bulunmuştur.Kolay yoldan her türlü kimliği benimseyecekleri,kısa sürede Protestan,Katolik,Müslüman yapılabilecekleri düşünülmüştür.

Güzel bulunan genç kızlar,kadınlar hemen evlere alınmış,akıllı,sevimli bulunan erkekler evlat edinilmiştir.Kısmen devşirme geleneğinin de etkisiyle olsa gerek,Ermeni çocukların,bir "geri dönüşüm" (recycle) sürecine tâbi tutulduktan sonra başka türlü değerlendirilebileceklerine,her şeye dönüştürülebileceklerine dair iyimser bir algı sözkonusudur.İleride de değineceğim gibi Amerikan misyonerlerinin söylemlerinde bu bariz iyimserliği açıkça takip etmek mümkündür.

Bundan başka,milliyetçi nüfus siyaseti,çocukları sahip olunacak,kaçırılacak,şekillendirilecek bir metaya dönüştürmüştür.İmparatorluktan ulus-devlete geçiş sürecinde nüfus çokluğu ulusal bir zenginlik olarak görülüyordu.Ana-babasının kim olduğundan ya da belli bir yaşa kadar nasıl bir sosyalleşmeden geçtiğinden bağımsız olarak ulusal cemaate dâhil edilecek her bir birey toplam nüfusu artırması bağlamında değerliydi.Doğum oranlarının oldukça düşük olduğu bir dönemde,Ermeni yetimlerle nüfusu artırmak makul bulunmuş olmalıdır.Üstelik Ermenilerin de Wilson ilkeleri uyarınca "kendi kaderini tayin hakkı" talebinde bulunacağı düşünülürse,hayatta kalan Ermenilerin yekûnunu,bu sefer cana kastetmeyen yöntemlerle azaltmak Türk milliyetçilerinin çıkarlarına daha uygundu.

1894-1896 Hamidiye Katliamları


Ondokuzuncu yüzyılda Ermenilere yönelik şiddet olaylarının çehresini ve boyutunu değiş
tiren,kuşkusuz 1894-1896 Katliamları olmuştu.Olaylar 1894 yılının Ağustos ayında Sasun direnişinin şiddetle bastırılmasıyla başladı.Reform görüşmeleriyle eşzamanlı gelişen gerginlik,1895 Eylül ayında Ermeni siyasi örgütleri tarafından İstanbul'da düzenlenen reform yanlısı bir miting sırasında katliama dönüştü.Trabzon,Erzincan,Maraş,Kayseri,Erzurum,Diyarbakır,Harput ve daha birçok şehirde benzer olaylar yaşandı.1896 yılında yeni bir şiddet dalgası Urfa,Şebinkarahisar,Amasya,Muş,Merzifon'a doğru yayıldı.Rakamlar çok tartışmalı olsa da 1894-1896 Katliamları'nda 200-300 bin Ermeni'nin öldüğü tahmin edilmektedir.Ayrıca çok sayıda Ermeni hayatını kurtarmak için zorla İslamiyet'i kabul etti ve birçoğu da doğdukları toprakları terketmek zorunda kaldı.

Katliamların ardından 50 bine yakın yetim çocuğun bakıma muhtaç kaldığı tahmin ediliyordu.(1) 1900'lerin başına değin yetimlerin bakımı konusunda Ermeni Patrikhanesi,Osmanlı Devleti ve yabancı misyonerlerin taraf olduğu çok sayıda kriz yaşanmıştı (Maksudyan,2010). Misyonerler,son derece savunmasız durumda oldukları için yetimleri ihtida çalışmaları için en uygun hedef olarak görüyordu.Bu çocuklar aileleri ve sosyal çevrelerinden koparılmışlardı.Çok kısa bir zaman içinde din değiştirmelerini sağlamak ve yeni Protestan (ya da Katolik) nesiller yetiştirmek kolay görünüyordu.Bu bağlamda,yetimhane açma faaliyetinin misyonerler tarafından "gelecek neslin kadınları ve erkeklerine hakikati öğretmek için sıradışı bir fırsat" olarak tanımlanması şaşırtıcı değildir.(2) Katliamlardan önce Amerikan misyonerlerinin sadece üç,çok küçük yetimhanesi varken 1895-1896 süresince yaklaşık altmış yetimhane açmışlardı.Bu kurumlardaki yetim sayısı 50 ila 1000 arasında değişiyordu ama çoğunda yaklaşık 100 çocuk vardı.1898 tarihli bir rapora göre,20 farklı ABCFM misyon merkezinde 4000 yetimin bakımını üstlenmişlerdi.(3) Katliamları izleyen on yıllık dönemde ABCFM yetimhanelerinde 10 bin kadın yetimin kaldığı düşünülüyordu.

Misyonerler yıllardır süregelen faaliyetlerinin yetimlere yönelmesinden çok umutluydu.Zira şimdiye kadar yaymakta çok başarılı olamadıkları "mesaj"ı iletebilecekleri genç bir kitleye erişeceklerdi.Yetişkinlerden çok daha kolay ikna olmaları beklenen yetimler,misyonerler için âdetâ yeni bir başlangıç olmuş 1894-1896 Katliamları,din değiştirme faaliyetleri açısından ciddi bir umut atmosferi yaratmıştı.Örneğin Sasun'daki ilk katliamların ardından Bitlis misyonerlerinin önündeki fırsatlara gıptayla bakılıyordu.Van misyoneri Dr. Raynolds arkadaşlarını kıskandığını itiraf ediyordu.(4) Katliamların neredeyse tüm doğu illerine yayılmasıyla misyonerlerin birbirini kıskanmasına gerek kalmamış,hepsine aynı imkân sunulmuştu:"Bu gerçekten umutlu ve mübarek bir iş.Umutlu,çünkü çocuklar daha çok küçük.Onlar doğru yönde bükebileceğimiz ince dallar.Onlar hak ve hakikat tohumlarını ekebileceğimiz bakir topraklar."(5)

Yetimlerin "dönüşüm" potansiyelinin farkında olan Osmanlı Devleti ve misyonerler rekabete girdi ve bu çocukların müstakbel sadakat ve bağlılıklarını kazanmak istedi.Dolayısıyla,tartışmanın merkezi,ihtida meselesiydi:Yabancı misyonerler,çocukları "gerçek Hristiyanlık" yoluna sevketmeye çalışırken Osmanlı devlet yetkilileri,her türlü ihtida ihtimalini engellemek için ellerinden gelen çabayı sarfediyordu (Deringil,2012.) Bâb-ı Âli vilayetlere art arda yolladığı yazılarda yetimlerin bakımı alanındaki misyonerlik faaliyetlerine karşı önlem alınmasını,misyonerlerin "ifsadat"ının acilen durdurulmasını emrediyordu.Yetimhaneler ve benzeri diğer misyoner kurumları yerel halkın ahlâk ve efkârını bozuyor,milli (dinî) kimliklerini kaybetmelerine yol açıyordu.(6) Diyarbakır valisi misyonerleri araziye dağılmış çekirge sürüsüne benzetmişti.(7) Bu grafik betimleme,misyonerlerin Osmanlı yetkilileri tarafından nasıl algılandığını göstermesi açısından önemlidir.Misyonerler sayıca fazlaydı,çalışkanlardı,İmparatorluğa zararları dokunuyordu ve devletin yetki alanına müdahale ediyorlardı.

Misyonerlik faaliyetlerinin önlenmesi için alınan kararların,verilen emirlerin çokluğuna rağmen bu tip tedbirler neredeyse hiç hayata geçirilememiştir.Mali çıkmaz ve vilayetlerde bürokrasi ve eğitim ağının zayıflığı ataleti açıklayabilir.Buna ek olarak,diplomatik temsilcilerin baskıları hemen her zaman Osmanlı yetkililerinin elini kolunu bağlamış,sert yaptırımlar uygulanmak üzereyken,Batılı güçlerin talebiyle geri adım atılmıştır.(8) Bâb-ı Âli,büyük devletlerin iç politikaya etkisinin ve kendi egemenliğinin sınırlarının farkındaydı.Misyoner faaliyetlerini durduramıyor ancak keyfi engellemeler ve pürüzler çıkarıyordu.

Yüzyılın sonuna doğru devlet daha cesur bir adım olarak,doğu vilayetlerinde misyonerlerle rekabet edebilecek eşdeğer kurumlar açmayı tasarladı.Devlet yetimlerin bakımını üstlenirse yabancıların varlığı gereksiz hâle gelecek,misyonerler etkisizleşecek ve diplomatik ilişkilerde gerginlik azalacaktı.(9) Vilayetlerde devlet kurumları yerel ihtiyaçlara cevap verebildiğinde,misyoner yetimhanelerinin kapatılmasına İngiliz,Alman ve Amerikan büyükelçilikleri itiraz edemeyecekti.(10)

Her ne kadar "Ermeni eytamı için darütterbiyeler" hayali suya düşmüşse de daha ortada ciddi bir girişim yokken bile misyonerler,devletin Ermeni yetimleri himaye etme çabalarını ırkçı bir yorumla eleştiriyordu:"Osmanlılar bu binlerce yetimi Müslüman olarak yetiştirmek ve kendi dejenere ırklarına zeki beyinler eklemek istiyor" (Kieser,2005:258.) Dolayısıyla,misyonerler yetimlere yönelik faaliyetlerinin "reklam"ını yaparken,bu çocukları devletin elinde maruz kalacakları zorunlu din değiştirmeden kurtardıklarını öne sürüyordu.Her iki taraf da diğerini aynı suçla itham ediyor ve "masum yetimler"in kurtarıcısı rolüne soyunuyordu.Yetimler ciddi bir rekabet alanının ortasında sağa sola çekiştirilen kuklalara dönüşmüştü.Milli ihtiyaçlar,çocukların gerçek ihtiyaçlarının önüne geçiyordu.

Gregoryen Ermeniler çok zor bir pozisyonda kalmıştı.Teoride yetimlerin meşru vasisi olan Ermeni Patrikhanesi aslında birçok yönden zayıftı.Ermeni nüfusu felâket bir sosyo-ekonomik duruma sürükleyen 1894-1896 Katliamları'nın ardından,Osmanlı Ermenileri özel yardım dernekleri,bağış kampanyaları,yetimhaneler gibi modern hayırseverlik ve yardımseverlik yöntemlerini geliştirmek durumunda kaldılar.Yetimler geleneksel olarak manastırlarda,kiliselerde ve daha yakın zamanda,hastanelerde bakılırken,katliamlardan hemen sonra seçilen patrik Mağakya Ormanyan'ın üzerinde,modern bir yetimhane ağı kurması yönünde ciddi bir baskı vardı.Yetimlerin geleceği,diğer bir deyişle,toplumun yarınları sözkonusuydu.

İstanbullu ve Batı Anadolu'daki Ermeni hayırseverlerin katkılarıyla Patrikhane bir düzine yetimhane açmayı başarmıştı.Patrikhane bünyesinde kurulan "yetimhane komitesi",yetimlerin envanterinin tutulması,açılan kurumların kontrolü ve yardımların dağıtılmasıyla görevliydi.Manastırların içinde de yetimhaneler açılmıştı.Dâhiliye Nezareti'nin raporuna göre Ermeni Gregoryen din adamları,Urfa (50-60 çocuk),Zeytun (6),Antep (40),Mamuretülaziz (33),Malatya (30),Yerevan (32),Van (130),Erzurum (160),Sivas (63) ve Diyarbakır'da (520) yetimlere bakıyordu.(11) Ancak bu ağın genişleyebilmesi için ciddi maddi kaynak gerekiyordu.Cemaat ve Patrikhane'nin yerel yardım kuruluşları,katliam bölgesindeki acil ihtiyaçları karşılayamıyordu.Bu sebepten Patrikhane,yetimlerin vilayetlerden İstanbul'a transferi için de çaba sarfediyordu.(12) Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi'ne bağlı Yedikule Ermeni Yetimhanesi,Kalealtı (Levon Vartuhian) Ermeni Okulu ve bizzat Reis-i Ruhani Vekili'nin gözetiminde yaklaşık 100 yetim vardı.(13) Ormanyan ayrıca maddi durumu iyi aileleri,en azından bir yetimi evlat edinmeye davet ediyordu.(14)

Yetimlerin bakımını Ermeni olmayanlara bırakmak konusundaki toplumsal direnişe rağmen,Patrikhane yetimleri Protestanların elinden kurtarmakta ancak kısmen başarılı olmuştu.Yoksunluklar yüzünden misyoner kuruluşlarının açılmasına rıza göstermekten başka çare kalmamıştı.Öte yandan Ermeni Patrikhanesi misyonerlik faaliyetleriyle ilgili şikâyetlerini ısrarla yetkililere bildiriyordu.Patrik,hükumetten Protestan ve Katolik misyonerlerin "sayd-ı nüfus" faaliyetlerini gözardı etmemesini talep ediyordu.Hâlâ felâketin yaralarını saramamış vilayetlerde,Ermenilerin yoksulluk ve sefaleti suiistimal ediliyor deniliyordu.(15) Esas korku,misyoner kurumlarında yetiştirilen binlerce yetim çocuğun dininin değiştirilmesi ve "ulusal kilise"den uzaklaştırılmasıydı.Erzurum,Gürün ve Maraş'taki misyonerler çocukları kiliseye göndermedikleri ya da haç çıkardıklarında dalga geçtikleri için şikâyet edilmişti.(16) Yetimlerin eğitimi bir ölüm kalım meselesi gibi tartışılıyor,cemaatin geleceği tehdit altında görülüyordu.

Hikâyenin çocuk öznelerine eğilmek daha önce gözden kaçmış boyutları açığa çıkarmak yönünden de önemlidir.Örneğin 1894-1896 Katliamları neticesinde bölgede çok sayıda yetimhane açıldığı gibi sayıları binlere yaklaşan yetimlerin,özellikle batıdaki büyük şehirlerdeki yetimhanelere transferi sözkonusu olmuştur.Greroryen ve Katolik Ermeni Patrikhaneleri,II. Abdülhamid yönetimi,farklı misyoner grupları (Alman,İsviçreli,Amerikalı,Fransız) muhakkak bir kısım yetimi hâlihazırda hizmet veren yetimhanelerine aktarmaya çalışmıştı.Her ne kadar tüm bu kurtarıcılar durumu gözardı etse de bu uzun yolculukların,kimisi sadece dört-beş yaşında olan bu küçük çocuklar açısından acılı olduğu aşikârdır.Doğu Anadolu'nun çoğunlukla dağlık bölgelerinden,kötü kış koşullarında yola düşmüş,İzmir,İstanbul,Bursa gibi uzak yerlere gönderilmişlerdir.Katliam bölgesine en yakın liman olan Trabzon'a at sırtında -kısmen de yaya olarak- ulaşmaları genellikle bir haftadan uzun sürmüştür.Limanda gemilere bindirilmeleri esnasında muhakkak gerginlikler yaşanmıştır.Misyonerler,İngiliz Konsolos ve zaptiye memurları çocukların akıbeti konusunda tartışmaya tutuşmuşken,köylerinden ve cemaatlerinden koparılmış kimsesizler bir oraya bir buraya çekiştiriliyordu.(17) Kazanan çoğunlukla misyonerler oluyordu ve Ermeni yetimler gemiye bindiriliyordu.Bu sefer de kısıtlı yiyecek ve suyla,kalabalık bir güvertede uzun bir deniz yolculuğu onları bekliyordu.Çocukların kurtarıcılığına soyunan misyonerler bu çileli yolculuktan bihabermiş gibi davranıyor,muhtemelen yolda hastalanıp hayatını kaybedenlerden söz etmemeyi tercih ediyordu.İlgili vilayet yetkililerinin yetimlerin transferini engellemeye çalıştığı doğruydu.Ancak bu müdahalenin arkasında yatan motivasyon,misyonerlerin "ifsadat"ıydı,meselenin çocuk hâli gözden kaçıyordu.

Zorlu yolculuklar bir yana,sorun edilmeyen diğer bir konu yetimlerin aile ve akrabalarından,ayrıca doğup büyüdükleri "memleketleri"nden koparılmalarıydı.Misyonerler için köksüzleştirme (uprooting) denilebilecek bu durum,sorun olmak bir yana,bilakis tercih sebebiydi.Yalnızlaştırılmış çocuklar çok daha kolay etki altında kalıyor,ihtidaya sevkedilebiliyordu.Çocukların asimilasyonuna engel olacak,misyonerlerin tabiriyle çocukları "aşağı çekecek" aile etkisi böylece ortadan kalkıyordu.(18) Çocuklar,mesafeler çok uzak ve ziyaret imkân ve ihtimali pek düşük olduğu için ailelerinden büsbütün kopmuş oluyordu.Örneğin,1898'de Maraş'tan İzmir'deki Alman yetimhanesine (Das Diaconissen Haus zu Smyrna) gönderilen henüz altı yaşındaki Diruhi Cernazyan,anne-babası katliamlar esnasında hayatını yitirmişse de abi ve ablalarından temelli ayrı kalmıştı.1906'da tüberkülozdan öldüğünde,abilerinin eline sadece bir vesikalık fotoğraf geçmişti (Jernazian,1990:20.)

Adana 1909


Yeni anayasal Jön Türk rejimine muhalif,karşı-devrimci 31 Mart Vakası'nın ertesi günü,13 Nisan 1909'da Adana'da Ermenileri hedef alan bir katliam yaşandı (Sahara,2014.) 14 Nisan'da başlayan,özellikle Hacın,Hamidiye,Tarsus,Misis,Erzin ve Dörtyol'da şiddetlenen pogrom,Adana vilayetinin geneline hızla yayıldı ve üç gün sürdü.İskenderun limanındaki Avrupa deniz kuvvetlerinin varlığıyla bölge kısa sürede nispeten sakinleşmişti.Ancak huzursuzluğu bastırmak için gönderildiği söylenen Osmanlı birliklerinin ulaşmasıyla,24 Nisan Pazar günü ikinci bir katliam patlak verdi.Ağırlıklı olarak Adana şehrinde gerçekleşen ölümler üç gün boyunca devam etti.Çeşitli yabancı misyon binaları,okullar ve yetimhaneler de dâhil olmak üzere,şehrin Ermeni mahallesi alevler altında kaldı.Görgü tanıkları,katliamların Adana'yı dumanı tüten bir yıkıntıya çevirdiğini söylüyordu (Esayan,2014.)

Katliamlar neticesinde kaç kişinin öldüğü çok tartışılmıştır.Öte yandan,20 bin civarında bir sayı kuvvetle muhtemel görünüyor.Bunların çoğu Ermeniydi;Süryani,Keldani ve Rumlar da hayatlarını kaybetmişti.Katliamdan sonra İttihat ve Terakki tarafından Adana valisi olarak atanan Cemal Bey,olaylar sırasında katledilen Ermenilerin sayısını 17 bin şeklinde verir.Meclis-i Mebusan tarafından bölgeye gönderilen araştırma komisyonu üyesi Hagop Babikyan,toplam sayıyı 21 bin olarak tahmin etmişti (Tengirşek,1967:120-123.) (19)

Katliamlardan geride kalan kadın ve çocuklar yardıma muhtaçtı.Kiliseler,misyon binaları ve konsolosluklar dul ve yetimlerle dolup taşıyordu.Hükümet Araştırma Komisyonu'nun raporuna göre,evsiz ve muhtaç dul ve yetim sayısı Adana'da 30 bine ve Halep'te 6797'ye ulaşmıştı.Bir İngiliz gazetesinin haberin göre bu sayı 70.500'dü;Kilikya Gatoğigosu'nun Patrikhane'ye sunduğu raporda yardıma muhtaç 89.825 dul ve yetim var deniliyordu (Ferriman,1913:91-92.) Adana vilayeti,Patrikhane ve misyonerler tarafından açılan yetimhanelerde 3.500'e yakın çocuk vardı (Kévorkian,1999:103.)

Adana yetimlerinin geleceği,kısa sürede Ermeni Patrikhanesi,Ermeni Meclisi ve entelektüeller için milli bir mesele hâline gelmişti.Yetimlerin bakımı ve korunması diğer tüm ihtiyaçlardan daha önemli görülmüştü.Yetimler için yardım toplamak için düzenlenen bir toplantıda konuşan yazar ve sosyal aktivist Zabel Asadur (Sibil) sadece yardım ulaştırmanın yeterli olmadığını,esas meselenin yetimlerin eğitimine yoğunlaşmak olduğunun altını çizmişti (Rowe,2003:35.)

Yetimlerin bakımı konusunda iki ideal dile getiriliyordu:Yetimleri vatanlarından uzaklaştırmamak ve yabancı kurumlar tarafından himaye edilmelerine karşı koymak.Ermeni toplumu aynı anda iki nesli birden kaybetmekten korkuyordu.Binlerce yetişkin zaten öldürülmüştü ve şimdi de çocukları asimilasyon tehdidi altındaydı.Zabel Esayan Adana'da konuştuğu yaşlı bir Ermeni kadından şunları duymuştu:"Ben ve torunlarım arasında kimse kalmadı...İki nesil birden yok edildi,hepsi öldürüldü.Geriye yaşlı kadınlar ve çok küçük çocuklar dışında kimse kalmadı.Ve şimdi gözlerini onlara [çocuklara] diktiler."(20)

Bu süreçte Adana valisi Cemal Bey,Ermeni yetimlerin sorumluluğunu üstlenme niyetini açıkça beyan etmişti.Vali yetimlerin her şeyden önce Osmanlı olduğunu iddia ediyordu.Dolayısıyla Adana yetimleri için bir Osmanlı Yetimhanesi (Dârü'l-Eytâm-ı Osmânî) açmak en doğrusuydu.Kurumu nitelemek için kullanılan "Osmanlı" sıfatı anayasal rejime ve Osmanlıcı ideolojiye kasıtlı bir referanstı.Cemal Bey'in yetimhane projesi,ilk bakışta Ermeni cemaatinin yetim bakımı konusundaki idealleriyle uyum içinde gibi gözüküyordu;çocuklar vatanlarından uzaklaşmamış olacak ve bakımlarını üstlenenler yabancılar olmayacaktı (Maksudyan,2012.)

Ancak Adana Yetimhane Komisyonu'nun birkaç toplantısının ardından,yetimhanede kullanılacak dil ve eğitimin ihtivası meseleleri,tartışmaların merkezine oturdu.Vali yetimhanede eğitim dilinin Türkçe olmasına dair niyetini çok kereler açıkça dile getirmişti.Bundan başka dinî farklılıklar kesinlikle dikkate alınmayacak,tüm yetimler "bilâ tefrik-i cins ve mezhep" kabul edilecek ancak kesinlikle dinî tedrisat yapılmayacaktı.Cemal Bey yetimhanenin varlık sebebini açıklarken sık sık Osmanlıcılık ve ittihad-ı anasır ideallerine atıfta bulunuyordu.

Ermeni yetimlerin geleceği konusunda hâlihazırda endişeli olan Ermeni cemaatinin önde gelenleri açısından din ve dil konusundaki her iki tutum da kabul edilemezdi.Her ne kadar Cemal Bey,projesini Osmanlıcılığın beşiği gibi olumlu bir kisve altında sunsa da daha kritik gözler hüsn-ü tabirle bezenmiş bir milliyetçilik ve Türkleştirme siyaseti görmekten kendilerini alamıyordu.Ermeniler için açılmış bir "devlet yetimhanesi" fikri yeterince kötü değilmiş gibi bu çocukların cemaat kimliğinin temelinde yatan Ermeni dili ve dininden bihaber yetiştirilecekleri iddiası,ihtida ve asimilasyon korkularını körüklüyordu.(21) Böyle düşünen sadece Ermeniler de değildi.Fransız konsolos yardımcısına göre de yetimhane "esasen bir Türk kurumu" olacaktı.(22)

Meselenin kendine özgü yönleri vardı elbette ama özünde döneme hâkim olan Osmanlıcılığın tanımı tartışmasının bir varyantıydı:İttihat fikri,farklılıkları barındırmalı mıydı (adem-i merkeziyet) yoksa çeşitli toplumsal farklılıklar bir potada eritilip türdeş bir toplum mu yaratılmalıydı (merkeziyet)?(23) Zabel Esayan "resmî dil" fikrinden son derece rahatsızdı ve yetimhanenin tek dilli olmasına şiddetle karşı çıkıyordu.Ancak kısıtlı kaynaklar sözkonusu olduğu için ya Türkçe eğitim kabul edilecek ya da yetimler bakımsız kalacaktı.Zabel,hayal kırıklığını ve üzüntüsünü,rejimi destekleyen eşi Dikran Esayan'a şu sözlerle aktarmıştı:"Resmî dil meselesinde valiyle kora kor savaşmam gerekti.İşte senin Jön Türklerin!Özellikle de senin İttihatçıların!Gözlerini aç da onlara iyi bak!"(24)

Ermeni toplumunun bütün hoşnutsuzluk ve kınamalarına rağmen,Dârü’l-Eytâm-ı Osmânî 1911 Ağustos'unda açılmıştı.Vilayetin 1909'da Adana,Hacın ve Dörtyol'da açtığı üç küçük yetimhanede kalan 500 civarında çocuk buraya aktarıldı.Esayan'a göre bu kurum Ermeni toplumu için bir utanç abidesidir.Asimilasyon tehdidini vurgulamak için,yazılarında kuruma ısrarla "Türk yetimhanesi" demeyi sürdürdü:

"...bu yetimler sağ kalmak ve eğitim görmek için bir Türk yetimhanesine teslim edildi.Ne aşağılık bir feragat ile,neredeyse bütün millet bu tarifsiz hakaret önünde başını eğdi ve biz Ermeniler düşmanlarımızın şerefimizi ayaklar altına almasına ve yetimlerimizi bizden koparmasına çok kolayca izin verdik!..Orada anavatanın dumanı tüten yıkıntıları arasında,kurbanlarımızın kanıyla bu kutsal topraklarda...Cemal Bey'in Dârü’l-Eytâm-ı Osmânî dört başı mamur bir anıt,ebedi bir utanç abidesi gibi dikiliyor,üstünde Ermeni milletinin şerefinin cansız bedeni çarmıha gerilmiş olarak."(25)

Anadolu 1915


1915 yaz aylarında Osmanlı Ermenilerinin sistematik biçimde ve topyekûn olarak yerinden edilmeleri ve öldürülmeleri hem siyasi arenada hem de tarihyazımında büyük bir tartışma konusu olmaya,olayların yüzüncü yılında,hâlâ devam etmektedir.İşin katiller ve maktûller boyutu enine boyuna tartışılırken,hayatta kalanlar,özellikle de kadınlar ve çocuklar,yeni yeni araştırmacıların ilgisini çekebilmiştir.Müslümanlaşmış Ermeni kadınlar ve çocuklar üzerine çok sayıda yeni yayın yapılmaktadır (Sarafian,2001;Altınay,2006;Shemmassian,2006.)(26) 1915 Katliamları'nı,olayların birincil tanığı ve öznesi çocukları (yetimleri) merkeze alarak anlama çabası,önceki örneklerle benzerlik gösteren bir sahiplenme ve mülkiyet mücadelesini ön plâna çıkarır.Erkek olanları hariç tutarsak,ergenlik yaşlarında çocuklar,yetişkin erkekler gibi ilk anda öldürülmemiş ve sürgün kafilelerinde kadınlarla beraber yol almıştı.Henüz bebek yaşta olanları kısa zamanda açlık,susuzluktan hayatlarını yitirmişti.Hayatta kalabilen "sahipsiz" çocuklar ise aynı emval-i metruke gibi taliplileri arasında mücadeleye yol açmış,paylaşılamamıştır.

Kimsesiz ve bakıma muhtaç çocukların,özellikle de tüm ailesini kaybetmiş yetimlerin ve terkedilmiş çocukların mülkiyeti ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasi bir rekabet alanıydı."Sahipsiz çocuklar" için verilen mücadele,çökmekte olan bir İmparatorluğa mensup cemaatlerin artan demografik kaygılarına işaret ediyordu.Çocukların hakiki kimlikleri ve aidiyetleri üzerinden bitmek bilmeyen bir kavga sürüp gitmekteydi (Maksudyan,2009.) 1915 Ermeni yetimlerinin nicelik bakımdan fazlalığı ve ihtiyaçlarının büyüklüğü krizi derinleştirmişti.Denilebilir ki yetimlere sahip olmak için verilen aralıksız mücadele,âdetâ Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı cephelerinden biri hâline gelmişti.Çatışmanın farklı taraflarına göre yetimler ya kaçırılıyor ya kurtarılıyordu.Binlerce Ermeni yetimi Müslüman haneler tarafından sahiplenilir ve Müslümanlaştırılırken,Ermeni yetkililer ve hayatta kalan aile üyeleri en genç kuşağın dinî ve dilsel kimliklerini kaybetmelerine engel olmak için çocukları geri almak için savaşıyordu.

Osmanlı Ermenilerinin İttihatçı iktidar tarafından maruz kaldığı soykırım,sadece tehcir ve katliam anlamına gelmiyordu.Devlet aynı zamanda Ermeni olmayan nüfusun genelini de soykırım sürecinde yer alması için teşvik ediyordu.Bir yandan Ermeni mülkleri yağmalanıyor,bunun yanı sıra kadın ve çocuklar sahipleniliyordu.Müslüman haneler gözlerine kestirdikleri Ermeni kadın ve çocukları evlerinde alıkoymakta beis görmüyordu.Lerna Ekmekçioğlu'nun ifadesiyle,Jön Türkler Ermenilerin legal olarak kaçırılması,evlerde,fabrikalarda,tarım arazilerinde çalıştırılması ve sömürülmesi için uygun iklimi sağlamıştı (Ekmekçioğlu,2013;Ekmekçioğlu,2014.)

1915 tanıklıkları,çocukların genellikle kervanlar yola çıkmadan önce kadınlardan ayrıldığını belirtir.Annelerinin yanından kalan çocukların bazıları da tehcir yolunda ellerinden alınmıştır (Miller ve Touryan,1993:132.) Müslüman Türkler ve Kürtler sürgün kafilelerinden istedikleri kişiyi alıkoymakta serbestti.Özellikle devlet memurları ve askerler tarafından kafileden zorla ayrılıp sahiplenilen çocuk sayısı çok fazladır.(27) Sayısız sözlü tarih görüşmesi,güzel kızların kaçırıldığının ve kadın ve çocukların açık artırmayla satılan hayvan muamelesi gördüğünün altını çiziyor.Bazı anneler çocuklarını onlar dönene kadar bakılmaları için güvenilir Müslüman komşularına emanet ediyordu;çoğu geri dönemeyeceğini hesaba katmamıştı ya da en azından çocuklarını kurtarmak istiyordu.Bazen de Ermeniler çocuklarını para,yiyecek ya da diğer aile üyelerinin korunması için rehin vermeye razı gelmişti.

Müslüman hanelerde zorla alıkoyulan çocuklar genellikle tarım işçisi olmaya zorlanıyordu.Ermeni kızları "evlat" edinmek ve besleme,hizmetçi,kapatma,cariye gibi kullanmak daha yaygındı.Müslümanların yanında yaşayan Ermeni yetimlerin,üvey aile sayesinde sahip oldukları güvenli ortamı çok önemsememeleri ve fırsatını buldukları an evden kaçmaları ilginçtir.Kaçan çocuklar bir şekilde köylerine geri dönmeye,daha da önemlisi ailelerini bulmaya çalışmıştır.Ermeni yetimlerinin yüzlercesi de Dâhiliye Nezareti tarafından Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i İslâmiyesi aracılığıyla istihdam edilmek üzere Anadolu'dan İstanbul'a getirilmişti.Kızlar Nezaret tarafından uygun bulunan Müslüman hanelere dağıtılır;erkek çocuklar İstanbul'da ve şehir dışındaki fabrika,atölye,çiftlik ve küçük işletmelerde çalıştırılır (Karakışla,1999.)

Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında ise durum tamamen farklı bir hâl alır.İttihatçı liderler yurtdışına kaçmış ve yeni hükümet,Müslüman hanelerde cebren alıkoyulan Hristiyan kız ve erkek çocukların serbest bırakılmasını ve yakınlarına geri verilmesini emreder.(28) Ermeni cemaat yetkilileri,Mondros Ateşkes Antlaşması'nın Osmanlı savaş esirlerinin serbest bırakılmasını öngören maddesinin Müslümanlaştırılmış kadın ve çocukları da kapsadığını ileri sürüyordu.Buna uygun olarak,hükümet,yerel valilere Ermeni kölelerin,siyasi tutukluların,yetim kızların ve kadınların serbest bırakılmasını emretti.(29) 1919'un başlarından itibaren Ermeni Patrikhane yetkilileri son birkaç yılı Müslümanların yanında ve devlet yetimhanelerinde geçiren çocukları bulmak,kurtarmak ve topluma yeniden kazandırmak için geniş kapsamlı bir kampanya başlattı.Vorpahavak (yetimlerin toplanması) adı verilen çaba,İngilizlerin hâkimiyetine giren Sina,Filistin,Suriye ve Irak'ta 1917'nin sonlarından itibaren başlamıştı.

Osmanlı yetkilileri başlangıçta yetim toplama faaliyetlerini destekliyordu.Tüm vilayetlere,Ermenileri evlerinde alıkoymakta ısrar edenlerin,kadın ve çocukları derhal,en geç bir hafta içinde yetkili makamlara teslim etmeleri,aksi hâlde ağır şekilde cezalandırılacağına dair emirler gönderildi.(30) Birçok Ermeni çocuk bu süre zarfında ailelerinin yanına dönebildi.Ancak 1919 Mayıs'ında Batı Anadolu'nun Yunanlar tarafından işgalinin ardından durum değişti.Türk milliyetçi hareketi güçlenirken,siyasi tercihler giderek Ermeni ve Rum karşıtı olmaya başladı.Bu sefer Müslüman halk ve İstanbul hükümeti,"Ermeniler Müslüman yetimleri kaçırıp Ermenileştiriyor" diye veryansın etmeye başladı.Hükümet yanlısı gazeteler Ermenilerin,Müslüman çocukları,Ermeni kökenli olduklarını itiraf etmeye zorladığını iddia etti (Kévorkian,2011:760-762.) Sözkonusu dönemde çocukların "meşru mülkiyeti" üzerine rakip taraflar arasında bitmeyen bir kavga vardı.Kadınlar ve çocuklar bir oraya bir buraya sürüklenirken,kim kimi kaçırıyor tartışması kolay kolay kapanacak gibi değildi.1921 yılına geldiğinde bu konu hâlâ gündemdeydi.25 Kasım 1921 tarihli New York Times'ta çıkan bir habere göre,bu tarihe kadar 100 bin civarında Ermeni yetim çocuk iade ve himaye altına alınmıştı;henüz iade edilmemiş çocuk miktarı ise 75 bin civarında tahmin edilmekteydi (Yarman,2014:83-85.)

Sonuç yerine


Bu çalışmanın esas hedefi tarihsel anlatıda büyük ölçüde dilsiz ve görünmez olan çocukları duyabilmek ve görebilmek.Öte yandan,genellikle geride kendi
lerine dair birincil kaynak bırakmayan ya da çok az bırakanların tarihini yazmanın zorlukları yadsınamaz."Aşağıdan tarih" yapmaya çalışan,farklı madûn gruplara ve kimliklere odaklanan tüm araştırmacılar benzer sıkıntılarla karşı karşıyadır.Çocuklar sözkonusu olduğunda sınıf,toplumsal cinsiyet,statü,etnisite gibi etkenlerin tarattığı ast olma durumuna bir de yaştan (rüştten) kaynaklanan bir bağımlılık durumu eklenir.Dolayısıyla bu yazıda aktör konumuna oturttuğum çocuklar,Osmanlı toplumunda Ermeni olarak,aile ve soyun toplumsal statüyü belirlediği bir dünyada yetimler olarak,üstelik de rüştünü ispatlamamış çocuklar olarak sayısız açıdan ast konumdadır ve kendilerini ifade etme,seslerini kayıtlara geçirme olanakları son derece sınırlıdır.Bu yazıda konu edinilen yetimlere dair birincil ifadeler bulmak neredeyse imkânsızdır.Öte yandan çocukların,anlatının merkezinde kalmalarına,görünür olmalarına imkân vermek hayatlarını günyüzüne çıkarmak,"görünmezi görmek" anlamında çocukluk tarihçiliği açısından değerlidir.Ermeni yetimlerin farklı durumlardaki yaşam koşullarına,yoksunluklarına yoğunlaşmak,bu muhtaç durumdaki çocuklara ne gibi imkânlar sunulduğunu gözler önüne sermek de bir ölçüde tarihsel özne olmalarına olanak sağlamaktadır.

Birinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı insanlık dramlarının en büyüklerinden biri Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı katliam ve zorunlu yerinden etmeydi.1915'in yaz aylarından itibaren yaşananlar hem yüzbinlerin ölümüne yol açmış hem de bir o kadar kadın ve çocuğu bakıma muhtaç durumda bırakmıştır.1915'in çıkardığı bilanço korkunç olsa da yetim kalan Ermeni çocuklar ve dul kalan anneler sorunu,Ermeni toplumu sözkonusu olduğunda neredeyse on yılda bir tekrarlanan âdetâ bir rutine dönüşmüştür:Önce 1894-1896 Hamidiye Katliamları,ardından 1909 Adana Katliamı,son olarak 1915'te Ermenilerin yaşadığı coğrafyaya istisnasız yayılan sistematik ve organize bir katliam.

Şu makro soru elbette önemli:1894-1896 ve 1909 ile 1915 arasındaki ilişki nedir?İlgili literatürde aralarındaki sürekliliğe işaret edenler olduğu gibi ilişkinin determinist olmadığını vurgulayanlar da var.Yetimleri odağa alan bir sosyal tarih bize katliamların sebeplerine ve/veya ilişkililiğine dair fazla bir ipucu vermese de sonuçlarını değerlendirmek açısından zengin bir veri sunuyor.Bu üç epizodun önce benzerlikleri üzerinde durulabilir.Farklı aktörler arasında paylaşılamamak bu üç yetim kuşağın da ortak kaderi:1894-1896'da Abdülhamid rejimi bir yerden çekiyor,misyonerler başka bir yerden çekiyor yetimleri.1909'da bu sefer Jön Türk rejimi sahiplenmeye çalışıyor çocukları.Dönemin Adana valisi Cemal Paşa,çocukların bakımını üstlenmeye soyunmuşken Patrikhane adına Zabel Yesayan yetimlerin kimliklerini korumak için savaşmak zorunda kalıyor.1915'te sayısız Müslüman devlet yetkilisi,asker ve seçkin birer evlatlık alıyor ve 1919'da Patrikhane bu çocukları toplamaya çalışıyor.

Üç dönem arasındaki diğer bir benzerlik de katliamlarda çocukların,büyük ölçüde tehdit olarak algılanmamış olması.Eli silah tutabilir diye düşünülen biraz daha büyük erkek çocuklar hariç,çocuklar her üç dönemde de öldürülmemiştir.Öte yandan çocukları öldürmemek,bazı Ermenileri hayatta bırakmak anlamına gelmiyordu.Bilakis,Ermeniler nüfus olarak azalırken,ihtidalar neticesinde Müslümanlar ya da Protestanlar çoğalıyordu.Dolayısıyla üç dönemi tanımlayan diğer bir benzerlik Ermeni yetimlerinin köksüzleştirilmesidir.Kimliğin dil ve din üzerinden belirlendiği bir dünyada,kimliklerini kaybetme tehlikesi yaşamışlar,çoğunlukla da kaybetmişlerdir.1894-1896 yetimlerinin neredeyse yüzde 85'ine Amerikan misyonerlerinin yetimhanelerinde bakılmış ve neredeyse tamamı Protestan olmuştur.Adana Katliamı sonrasında vilayet yetimhanelerinde kalan çocuklar Ermenice öğrenememiş ve dinî eğitim almalarına da izin verilmemiştir.1915'te sayıları yüzbinlere ulaşan yetimler,çoğunlukla evlatlık (ya da eş olarak) hanelere alınmış ve Müslümanlaştırılmıştır.

Üçüncü olarak,katliam yetimlerinin şimdiki çocuk algımızla çelişen birer irade ve cesaret timsali oldukları söylenebilir.Kriz koşulları çocukların aktör olarak oynadıkları rolü net biçimde dönüştürmüştür.Ermenice zeki,becerikli ve koşulları kendi yararına manipüle edebilen birini tanımlamak için kullanılan carbig (ճարպիկ) kelimesinin katliam yetimlerine dair anılarda ve anlatılarda sıkça karşımıza çıkması bu yüzdendir (Miller ve Touryan,1993:113.) Görünüşe göre,pasif,koşulların kadere yön vermesine izin veren çocukların hayatı tehlike altındaydı.Hayatta kalabilen çocuklar sadece agresif değildi,aynı zamanda akıllı ve atak da olmak zorundaydılar.Çocuklar açıkça risk alıyor ve koşulları kontrol etmelerine yarayacak seçimler yapıyordu.Örneğin,hayatta kalmayı başaran çocuklar,potansiyel "koruyucu"larını zekâları ya da güzellikleriyle etkileyenler ve imkânları kendi yararına döndürebilenlerdi.Kimi zaman yetimhanelere ya da evlere kabul edilme yollarının peşinde koşuyor,kimi zaman da kendilerine sağlanan görece korunaklı ortamda duramayıp fırsat bulunca kaçıyorlardı.Bugün vapura tek başına binmelerini tehlikeli bulduğumuz çocuklar,o günlerde Adana'dan Sivas'a ailesini bulmaya gidebiliyordu.


Son olarak farklılıklara değinmekte fayda var.Katliamlar neticesinde yaşanan yetim krizleri çok sayıda benzerlik gösterse de öncelikle niceliksel olarak ayrışırlar.1894-1896,1909 ve 1915 sırasıyla onbinlerce,binlerce ve yüzbinlerce çocuğu yetim bırakmıştır.Sayılar arasındaki ciddi fark,kurumlar arasındaki rekabeti büyük ölçüde etkilemiştir.1890'larda kanlı bıçaklı olan misyonerler ve merkezî devlet otoritesi,1909'da ateşkes imzalamış görünmektedir.Yerel düzeyde Osmanlı devlet otoritesini temsil eden vali Cemal Bey,misyonerlerle çok iyi ilişkiler kurmuştu ve bunun karşılığında misyonerler de valiye sadakat ve itimat göstermişti.Rekabetin yerini,işbirliği ve dostluk almıştı.Uluslararası İane Komisyonu'nun kuruluşundan itibaren misyonerler herhangi bir gerginlik olmadan valiyle birlikte çalışmıştı.Amerikalı misyonerler,çok kısa süre sonra kapatmak üzere sadece birkaç tane yetimhane açmıştı.Katliamdan bir yıl sonra,Nisan 1910'da Amerikalılar idare ettikleri yetimhaneler üzerindeki kontrolü vilayete devretmeye razı olmuştu.Misyonerlerin ifadesine göre yetimlerin velayetini,"Osmanlı milletine,gerçek velilerine" bırakmak en doğrusu olacaktı zira "aydınlanmış" vali bu "Osmanlı sorumluluğu"nu üstlenecek yetkinlikteydi.(31) Amerikalıların pozisyon değiştirmesinin ardında,Adana'da merkezî devletin varlığının güçlü olması,anayasal rejime destek verme kaygısı ama en çok da açmak istedikleri hastane için gerekli izin ve desteğin sağlanması yatıyordu.Protestan misyonerleri ilk defa Ermenilerin "İslamlaştırma","ihtida" suçlamalarına sırt çeviriyordu.

Bu yazıda çocuk aktörleri merkeze alan,çocukların deneyimlerini tarihsel kaynaklar olarak değerlendiren bir tarihyazımı anlayışıyla geç Osmanlı toplum ve siyasetine dair çıkarımlar yapmaya çalıştım.Çocukların araştırmacılarca ihmâl edilen rolüne,dolayısıyla aynı zamanda da gözden kaçan siyasi önemine işaret ettim.Ermeni katliamlarının çocuk mağdurlarının yaşadıklarına ve sebep oldukları çatışmalara yoğunlaşmak;milliyetçilik,kimlik,aidiyet,din değiştirme,nüfus siyaseti gibi konuları çocukların tanıklığı ışığında yeniden incelemek,tarihyazımına yeni bir boyut ve bakış açısı katabilmektedir...

***

1-
"Fifty Thousand Orphans made so by the Turkish Massacres of Armenians",New York Times,18 Aralık 1896;"Orphans in Turkey",Missionary Herald,sayı 94,Mayıs 1898,s.204-208;"Editorial Paragraphs",Missionary Herald,sayı 95,Ekim 1899,s.396.
2-"...an unusual opportunity for impressing truths upon the men and women of the next generation":Florence A. Fensham,F. A.,Lyman,M. I. ve Humphrey,H. B.,A Modern Crusade in the Turkish Empire,Women's Board of Missions of the Interior,Chicago,1908,48.
3-"Orphans in Turkey",a.g.e.,s.204-208.
4-"I almost envy our Bitlis associates.":Dr. Raynolds,"Relief at Sassoun",Missionary Herald,sayı 91,Ekim 1895,s.403-404.
5-"Truly this is a hopeful and blessed work.Hopeful,because the children are so young.They are the little twigs which we may bend in the right direction.They are virgin soil in which we may
sow seeds of truth and righteousness.":Helen D.Thom,"Report of the Girls' Department of Mardin Orphanage",ABC 16.9.7,30 Aralık 1897,reel 694,sayı 1118-9.
6-"...ahali-yi mahalliyenin ahlâk ve efkârı fesad-pezir olunarak bilahare milliyetlerini dahi gaib edecekleri tabi olmasına nazaran ... misyonerlerin devam-ı ifsadatına meydan verilmemesi...":BOA,İ.HUS.,74/1316-Z/59,19/Z/1316 (30 Nisan 1899);BOA,MV,97/73,9.S.1317 (19 Haziran 1899)
7-"...cerad-ı münteşir gibi bu havaliye dağılan misyonerler...":BOA,A.MKT.MHM.,702/29,14/Ş/1317 (18 Aralık 1899)
8-BOA,A.MKT.MHM,702/24,21 Mart 1899;BOA,HR.SYS,2793/2,18 Şubat 1899.
9-BOA,A.MKT.MHM.,702/30,24 Nisan 1315 (6 Mayıs 1899)
10-BOA Y.MTV,188/118,22.Za.1316 (3 Nisan 1899)

11-BOA Y.MTV,188/118,22.Za.1316 (3 Nisan 1899)
12-El Tiyempo,İstanbul,25 Mart 1897,sayı 54,s.1.
13-BOA Y.MTV,188/118,22.Za.1316 (3 Nisan 1899)
14-El Tiyempo,İstanbul,1 Nisan1897,sayı 56,s.2.
15-BOA,A.MKT.MHM.,702/29,26/N/1316 (7 Şubat 1899)
16-"The Summary of Armenian Patriarch's Complaint to the British Embassy,1897",ABC 16.9.7,reel 694,sayı 706-9.
17-BOA,A.MKT.MHM.,702/21,25/Ra/1314 (3 Eylül 1896)
18-"...there is no force drawing them down while we are trying to lift them up.":Mr. Baldwin,"The Orphanages",Missionary Herald,sayı 95,Mart 1899,s.111.
19-Babikyan Meclis'teki konuşmasında ısrarla en az 21 bin Ermeni'nin öldürüldüğünü söyleyince mebuslar son derece öfkelenir.Babikyan ve Yusuf Kemal'in 23 Temmuz 1909'daki oturumda raporlarını ayrı ayrı sunması kararlaştırılır ve Meclis tartışmalarına ara verilir.Ancak plânlanan tarihten bir gün önce Babikyan ölü bulunur.Bunun üzerine Erzurum mebusu Vartkes plânlanan tarihte Babikyan'ın raporunun okunmasını ister ancak ölü bir adamın raporunun sunulması fikri kabul görmez.Rapor daha sonra Ermenice ve Fransızca'ya tercüme edilir ve yayımlanır.Yusuf Kemal'in raporu da bir komiteye teslim edildiği bahanesiyle okunmaz ve içeriği hâlâ meçhuldür.Tengirşek anılarında da dönemin sansürsüz bir yorumunu yapmaktan kaçınır.
20-Zabel Esayan,"Giligio Vorpanotsnerı" [Kilikya Yetimhaneleri],Arakadz,sayı 13,17 Ağustos 1911,s.196-197.
21-Cemal Paşa anılarında Türkçe eğitim yanlısı olduğunu kabul etmekle birlikte Ermenilerin korkularının yersiz olduğunu savunur:"Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî dilinin Türkçe olmasını istemek,unsurları Türkleştirmek istemek midir?Osmanlı İmparatorluğu'nda mekteplerin hükümetin kontrolü altında bulunmasını ve yeknesak olmasını arzu etmek,sair unsurları Türk yapmak istemek midir?",s.344.
22-"M. Ronflard,Gérant du Vice-Consulat,à Monsieur Pichon,Mersine,le 7 mai 1910",MAE,Nou-velle Série,sayı 84.
23-Meşrutiyet dönemi siyasi partileri arasında da bu temel bir tartışmaydı.İttihat ve Terakki Cemiyeti,"ittihat" kelimesinden de anlaşılacağı gibi birleşik bir kimlik yaratılması taraftarıydı.Diğer yandan,Hürriyet ve İtilaf Fırkası daha adem-i merkeziyetçi bir siyaset izliyordu.
24-"Lettre de Zabel Essayan à Tigrane Essayan,Cilicie,[ca.September] 1909",Musée des Lettres et des Arts d’Erévan (MLA),Zabel Essayan Fonu,no.252 (çeviri:L. Ketcheyan)
25-Zabel Esayan,a.g.e.
26-Çok sayıda araştırmacının bu konuyla ilgilenmesinin bir neticesi olarak Kasım 2013'te Hrant Dink Vakfı,Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü ve MalatyaHAYDer işbirliğiyle ve Friedrich Ebert Vakfı,Chrest Vakfı ve Olof Palme International Center'ın desteğiyle "Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Konferansı" düzenlemiştir.
27-Başbakanlık arşivinde mülki ve askerî yetkililer tarafından "evlat edinilen" Ermeni kızlara dair çok sayıda belge bulunmaktadır.Dâhiliye Nezareti,Ermeni kızlarını terbiye maksadıyla evlat edinen devlet görevlilerine karşı hiçbir itirazı olmadığını açıklamıştır.BOA,DH.ŞFR.,61/23,11/R/1334 (17 Ocak 1916)
28-BOA,DH.ŞFR.,92/196,15/M/1337 (21 Ekim 1918)
29-BOA,DH.ŞFR.,95/212,19/R/1337 (23 Aralık 1918)
30-BOA,DH.ŞFR.,93/300,23/S/1337 (28 Kasım 1918);BOA,DH.ŞFR.,94/56,1/Ra/1337 (4 Ocak 1919)
31-"The International Hospital",Missionary Herald,sayı 106,Nisan 1910,s.154-156.

Kaynakça


-A.G. Altınay,(2006) "In Search of Silenced Grandparents:Ottoman Armenian Survivors and Their (Muslim) Grandchildren",H.L. Kieser, ve E. Plozza,(der.),Der Völkermord an den Armeniern,die Türkei und Europa=The Armenian Genocide,Turkey and Europe içinde,Chronos,Zürih,117-132.
-
S. Deringil,(2012) Conversion and Apostasy in the Late Ottoman Empire,Cambridge University Press,Cambridge.
-
L. Ekmekçioğlu,(2013) "A Climate for Abduction,a Climate for Redemption:The Politics of Inclusion during and after the Armenian Genocide",Comparative Studies in Society and History,55(3):522-553.
-L. Ekmekçioğlu,(2014) "Kız kaçırma,kız kurtarma:Birinci Dünya Savaşı sırasında ve Mütareke yıllarında İstanbul'da Ermenilik ve Müslümanlık",Toplum ve Bilim,129:223-256.
-Z. Esayan,(2014) Yıkıntılar Arasında,Aras Yayıncılık,İstanbul.
-
D.Z. Ferriman,(1913) Turkish Atrocities:The Young Turks and the Truth About the Holocaust at Adana in Asia Minor,During April,1909,Londra.
-
H. Hendrick,(2008) "The Child as a Social Actor in Historical Sources:Problems of Identification and Interpretation",P. Christensen ve A. James,(der.) Research With Children:Perspectives and Practices içinde,Routledge,New York,40-63.
-
E.K. Jernazian,(1990) Judgment Unto Truth:Witnessing the Armenian Genocide,Transaction Publishers,New Jersey.
-
Y.S. Karakışla,(1999) "Kadınları Çalıstırma Cemiyeti Himayesi'nde Savaş Yetimleri ve Kimsesiz Çocuklar:'Ermeni' mi,'Türk' mü?",Toplumsal Tarih,6:46-55.
-
R.H. Kévorkian,(1999) "La Cilicie (1909-1921):Des massacres d'Adana au mandat Français",Revue d'Histoire Arménienne Contemporaine,3.
-
R.H. Kévorkian,(2011) The Armenian Genocide:A Complete History,I.B. Tauris,New York.
-
H.L. Kieser,(2005) Iskalanmış Barış:Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik,Etnik Kimlik ve Devlet (1839-1938),İletişim,İstanbul.
-
N. Maksudyan,(2009) "Fight over 'Nobody's Children':Religion,Nationality,and Citizenship of Foundlings in Nineteenth-Century Ottoman Empire",New Perspectives on Turkey,41:151-180.
-
N. Maksudyan,(2010) "'Being Saved to Serve':Armenian Orphans of 1894-1896 and Interested Relief in Missionary Orphanages",Turcica,42:47-88.
-
N. Maksudyan,(2012) "New 'Rules of Conduct' for State,American Missionaries,and Armenians:1909 Adana Massacres and the Ottoman Orphanage (Dârü’l-Eytâm-ı Osmânî)",F. Georgeon,(der.),L'ivresse de la Liberté:La Révolution de 1908 dans l'Empire Ottoman içinde,CNRS,Paris,137-171.
-
D.E. Miller, ve L. Miller Touryan,(1993) Survivors:An Oral History of the Armenian Genocide,University of California Press,Berkeley.
-
V. Rowe,(2003) A History of Armenian Women's Writing,1880-1922,Cambridge Scholars Press,Amersham.
-
T. Sahara,(2014) What Happened in Adana in 1909? Conflicting Armenian and Turkish Views,ISIS Press,İstanbul.
-
K. Sanchez-Eppler,(2005) Dependent States:The Child's Part in Nineteenth-Century American Culture,University of Chicago Press,Chicago.
-
A. Sarafian,(2001) "The Absorption of Armenian Women and Children into Muslim Households as a Structural Component of the Armenian Genocide",O. Bartov ve P. Mack,(der.),In God's Name:Genocide and Religion in the 20th Century içinde,Berghahn Books,New York,209-221.
-
J.W. Scott,(1988) Gender and the Politics of History,Columbia University Press,New York.
-
V. Shemmassian,(2006) "The Reclamation of Captive Armenian Genocide Survivors in Syria and Lebanon at the End of World War I",Journal of the Society for Armenian Studies (JSAS),15:113-140.
-
Y.K. Tengirşek,(1967) Vatan Hizmetinde,Bahar Matbaası,İstanbul.
-
A. Yarman,(2014) Ermeni Etıbba Cemiyeti,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,İstanbul.
-
T. Zahra,(2011) Lost Children,Reconstructing Europe's Families after World War II,Harvard University Press,Cambridge.

*Doç.Dr.Nazan Maksudyan,Üç Kuşak Üç Katliam:1894'ten 1915'e Ermeni Çocuklar ve Yetimler,Toplum ve Bilim,Sayı:132,2015,s.33-49.

4 Nisan 2016 Pazartesi

Romain Rolland'ın 150. doğumgünü anısına:Stalin&Rolland söyleşisi*

Komsomolskaya Pravda gazetesi,Nobel Edebiyat Ödüllü Fransız yazar Romain Rolland'ın 150. doğumgünü anısına Stalin ile Rolland arasında 28 Haziran 1935 yılında geçen bir konuşmayı yayınladı.Söyleşide Batı'nın Sovyetler Birliği'ne bakış açısı,Fransız toplumunun Sovyet sistemine dair görüşleri,Stalin'in faşizm,burjuva demokrasisi ve sosyalizm üzerine yaptığı değerlendirmeler yer alıyor...

Stalin:Dünyanın en büyük yazarıyla sohbet ettiğim için çok mutluyum.

Romain Rolland:Herkesin gurur duyduğu ve bizim umutlarımızı bağladığımız bu büyük yeni dünyayı daha önceden gezmeye sağlığım izin vermediği için çok üzgünüm.Eğer müsaade buyurursanız,sizinle Sovyetler Birliği'nin eski bir dostu ve yoldaşı olarak,Batı'dan gelen bir tanık,gözlemci;gençliğin ve Fransa'daki duygudaşlarınızın güvendiği bir kişi olarak konuşacağım.

Sovyetler Birliği'nin Batı'da bin kişinin gözünde nasıl bir şey uyandırdığını biliyor olmanız lâzım.Batılılar,Sovyetler Birliği hakkında oldukça muğlâk bir bilgi sahibiler.Ancak kendi ümitlerinin,çoğunlukla farklı ve bazen çelişkili ideallerinin Sovyetler içinde gerçekleştiğini görebiliyorlar.Batılılar,şimdiki ağır ekonomik ve ahlâki kriz şartlarında Sovyetler Birliği'nden bir öncülük,slogan ve sahip oldukları şüphelerin izahını bekliyorlar.

Tabii ki Batılıları memnun etmek kolay değil.Sovyetler Birliği'nin kendisine ait büyük bir misyonu,inşa ve savunmaya dayalı bir çalışması var.Dolayısıyla kendisini tamamen bu çalışmaya vermek zorunda.Bu durum,birliğin tevdi edebileceği en iyi slogan için bir örnek teşkil etmektedir.Birlik,bir yol belirliyor ve bu yolda ilerleyip sözkonusu çalışmayı kökleştiriyor.

Yine de Sovyetler Birliği,bugünkü dünya konjonktürünün ona atfettiği büyük sorumluluğu bir yana itmemelidir.Sözkonusu sorumluluk bazı durumlarda,başka ülkelerden kendisine itimat eden kitlelere ilgi göstermek şeklinde "yüce" bir sorumluluk olabilmektedir.Bu bağlamda Beethoven'ın o ünlü sözünü tekrarlamak yetersiz kalır:"Hey insanoğlu kendine yardım et." Kitlelere yardım etmek ve öğütlerde bulunmak lâzım.

Fakat bunu faydalı bir şekilde yapmak için her ülkenin ideolojisini ve özgül mizacını hesaba katmak gerekir.Bu noktada sadece Fransa ile ilgili konuşacağım.Fıtri ideolojinin bilinmemesi ciddi anlaşmazlıklar uyandırabilir ve fiilen uyandırmaktadır da.

Sovyetler Birliği'nde ikinci bir meşrep hâline gelen diyalektik düşünceyi Fransız halkından hattâ Sovyet halkıyla ortak duyguları paylaşan kesiminden dahi asla beklememek lâzım.Fransız mizacı soyut,mantıksal,rasyonel ve anlaşılır düşünceye;en temelinde tümdengelimli düşünceye oranla daha deneysel bir düşünceye alışkındır.Bu mantığı ortadan kaldırmak için onu iyi idrak etmek lâzım.Halk veya kamuoyu birlikte salınmaya alışmış.Sürekli olarak,atılan her eylemin gerekçelerine ulaşma ihtiyacı duymaktadır.

Kanımca Sovyetler Birliği,yabancı dostlarına kendi eylem gerekçelerinin birkaçını aktarma konusuna yeterli bir ilgi göstermiyor.Ne var ki Sovyetler Birliği'nin kâfi derecede doyurucu,inandırıcı ve adil gerekçeleri bulunmaktadır.Ancak bu konuya sanki çok az ilgi gösteriyor.Bana göre bu ciddi bir hatadır.Bu durum,olguların kasıtlı olarak yalan ve yanlış yorumlanmasına (Sovyet halkının duygudaşları arasında endişe uyandıran) mahal vermektedir.Nitekim son zamanlarda,Fransa'da yaşayan dürüst insanlar arasında bu endişenin varolduğunu gözlemledim.Bu konuda sizi uyarmak zorundayım.

Diyeceksiniz ki biz entelektüellerin ve yoldaşların rolü bu konuyu çözüme kavuşturmaktır.Biz bu mesele ile çok başa çıkamıyoruz.Zira her şeyden önce iyi bilgilendirilmiyoruz.Sorunu izah etmek için bizi gerekli belgelerle besleyemiyorlar.Bana sorarsanız Batı'da entelektüel istişare için VOKS(1) tarzı bir kurumun varolması gerektiğini düşünüyorum.Ama bu kurum daha politik bir karakterde olmalı.Batı'da buna benzer kurumlar olmadığı için yanlış anlamalar birikmektedir ve hiçbir Sovyet resmî kurumu bu yanlış anlamaları düzeltmeye çalışmamaktadır.Görünüşe bakılırsa yanlış anlamalar,zaman içinde tebahhur etmeye bırakılmış.Fakat tebahhur etmek yerine aksine pıhtılaşmaktadırlar.Daha en başından müdahale etmek,ilk çıktıkları gibi onları püskürtmek lâzım.

İşte size onlardan birkaç örnek:

Sovyetler Birliği'nin yüce aygıtı konumundaki Sovyet hükümeti,ya mahkeme kararı ya da kanun hükmünde birtakım kararlar almaktadır.Bu yargı kararları,alışılagelmiş bazı cezalandırma önlemlerini değiştirebilmektedir.Bazı durumlarda bununla ilintili sorun ve kişiler,mevcut durumu temsil ederler veya genel bir ilgi ve önem taşırlar.Dış kamuoyu ise şu veya bu sebepten dolayı tahrik olur.Hâlbuki yanlış anlaşılmalardan kolay bir şekilde kaçınılabilinirdi.Bunu neden yapmıyorsunuz?

Kirov'un(2) kurban verildiği komploya suç ortaklığı yapanları bastırmakta kesinlikle haklıydınız.Fakat komplocuları cezalandırırken mahkûmların işledikleri suç konusunda Avrupa halkını ve Batı dünyasını bilgilendirmeliydiniz.Victor Serge'yi(3) üç yıllığına Orenburg'a sürgüne gönderdiniz.Bu oldukça ciddi bir olaydı.Bu olayın iki yıl boyunca Avrupa kamuoyunda geniş bir yer tutmasına neden müsaade ettiniz!Fransızca yazan bu yazarı ben şahsen tanımıyorum.Fakat onun arkadaşlarından birkaçıyla dostluğum var.Bu arkadaşlar Victor Serge'nin Orenburg'taki sürgün hayatı ve ona nasıl davrandığınızla ilgili çok sayıda soru soruyorlar.Ben şundan eminim ki siz ciddi gerekçelere dayanarak bu sürgün kararını verdiniz.Fakat bu gerekçeleri,Serge'nin suçsuz olduğunu üsteleyen Fransız halkının önünde okumak fena olmaz mıydı?Alfred Dreyfus ve Calas davalarını(4) yaşamış bir ülkede mahkûmun,eylemin merkezinde olmasına müsaade etmek genel anlamda çok tehlikelidir.

Tamamen farklı özellikteki bir başka olay ise 12 yaşını doldurmuş genç yaştaki suçluların cezalandırılmasına dair kısa süre önce yürürlüğe giren bir yasayla ilgilidir.Yasanın içeriği yeterince bilinmiyor.Eğer bilinirse,bu insanlarda ciddi şüpheler uyandırır.Bu yasayla birlikte,çocuklar üzerinde ölüm cezasının uygulanacağı izlenimi doğmaktadır.Ben tabii ki sorumsuzluktan nemalananlara ve sorumsuzca davrananlara korku salmayı lüzumlu hâle getiren gerekçelerinizi anlıyorum.Ancak halk bundan anlamaz.Halkın bilincinde yer edinen düşünceye göre,ölüm cezası uygulanabilir veya hâkimler kendi takdir halklarını kullanarak bu cezayı uygulayabilirler.Bu büyük bir protestoya bile kaynaklık edebilir.Bu durumu bir an önce halletmek lâzım.

Yoldaşlar,afedersiniz sanırım biraz fazla konuştum.Galiba sormamam gereken bazı sorular da sordum.

Stalin:Hayır,hayır rica ederim.Sizi dinlemekten çok memnunum.Tamamen sizin emrinizdeyim.

Romain Rolland:Nihayet savaşla ilgili soru işareti uyandıran oldukça güncel bir başka yanlış anlama mevzusuna geçebilirim.Savaş sorunu Fransa'da uzun süredir tartışılmaktadır.Birkaç yıl önce Henri Barbusse ve diğer komünist arkadaşlarla savaş karşıtı koşulsuz kampanyayı konuşmuştuk.Bana göre,savaşın gerçekleşmesi olası farklı hâllerini incelemeli ve her durumla ilgili alınabilecek farklı pozisyonlar geliştirmeliyiz.Eğer doğru anlıyorsam Sovyetler Birliği barışa ihtiyaç duymakta,barışı istemektedir ve birliğin aldığı pozisyon,büsbütün bir pasifizme de uygun düşmemektedir.Pasifizm,belirli durumlarda faşizm lehine savaştan ferâgat edebilir,sırası geldiğinde ise savaş çıkartabilir.Bu bağlamda Amsterdam Kongresi'nin 1932 yılında faşizm ve savaşa karşı aldığı bazı kararlardan memnun değilim.Çünkü bu kararlar,savaş karşıtı taktik sorununa dair biraz şüphe uyandırmaktadır.

Bugünlerde yalnız pasifistlerin değil,aynı zamanda Sovyetler Birliği'ndeki birçok arkadaşın da fikirleri yoldan çıkmış vaziyette.Sosyalist ve komünist bilinç,Sovyetler Birliği'nin emperyalist Fransa hükümetiyle kurduğu askerî ittifaktan dolayı allak bullak oldu.Bu durum zihinlerde kaygı uyandırıyor.Burada devrimci diyalektiğe dair cevaplanmayı gerektiren çok ciddi sorular ortaya çıkmaktadır.Bunu,mümkün olduğunca maksimum samimiyet ve açıklıkla yapmak gerekir.

Sanırım,söylemek istediklerim bu kadardı.

Stalin:Eğer cevap sırası bendeyse,müsaade ederseniz bütün noktalara açıklık getirmeye çalışayım.Öncelikle savaşla ilgili konuşalım.Karşılıklı yardım konusunda Fransa ile hangi şartlar altında antlaşma yaptık?Avrupa'da ve dünyada iki ayrı devlet sisteminin meydana geldiği şartlarda.Birincisi her türlü canlı varlığın,işçi sınıfı ve düşüncesinin mekanik araçlarla baskı altına alındığı,emekçilere nefes alma şansının verilmediği faşist devlet sistemi.Diğeri ise eski zamanlardan kalma burjuva-demokratik devlet sistemidir.Bu sonuncu devlet sistemi de işçi sınıfını baskı altına alabilir.Fakat bu devlet sistemi başka aygıtlarla işlev görmektedir.Bu sistemde parlamento,özgür denilebilecek bir basın,yasal parti vb. şeyler mevcuttur.Bu sistemde öncekine oranla fark vardır.Evet,bu sistemde de kısıtlamalar vardır fakat belli bir özgürlük sözkonusudur.Az çok nefes alma imkânı vardır.Bu iki devlet sistemi arasında uluslararası ölçekte bir mücadele yaşanmaktadır.Gördüğümüz kadarıyla bu mücadele,her geçen zaman daha gerilimli bir hâl almaktadır.Şu soru sorulabilir:İşçi sınıfının hükümeti,bu şartlarda tarafsız kalmalı ve müdahale etmemeli mi?Hayır müdahale etmelidir.Çünkü tarafsız kalmak demek,faşistlerin zafer kazanmasını kolaylaştırmak demektir.Faşistlerin zaferi barış davası için,Sovyetler Birliği için ve dünyadaki işçi sınıfı için bir tehdit olacaktır.

Eğer Sovyet hükümeti iki devlet tipi arasındaki mücadeleye karışırsa hangisinin safında yer alır?Tabii ki barışı ihlâl etmemiş burjuva-demokratik hükümetlerin safında yer alır.Bu bakımdan Sovyetler Birliği,faşist devletlerin ve saldırganların muhtemel saldırılarına karşı Fransa'nın iyice silâhlanmasıyla ilgilenmektedir.İki sistem arasına girmekle aslında faşizm ve anti-faşizm,saldırı ve saldırmazlık arasındaki mücadelenin terazisine anti-faşizm ve saldırmazlık kefesini daha ağır çeken ek bir kantar taşçığı atmış oluyoruz.İşte Fransa ile yaptığımız antlaşmanın dayandığı temel de budur.

Dediğim gibi bu Sovyetler Birliği'nin bir devlet olarak takındığı tutumdur.Peki,Fransa'daki Komünist Parti savaş sorunuyla ilgili böyle bir pozisyon mu almalı?Bana göre hayır.Komünist Parti,Fransa'da iktidarda değil,iktidarda olanlar kapitalistler,emperyalistler.Fransa Komünist Partisi,küçük bir muhalefet grubudur.Fransız burjuvazisinin,Fransız işçi sınıfına karşı orduyu kullanmadığına dair garanti var mı?Tabii ki hayır.Sovyetler Birliği'nin dışarıdan gelen saldırılara ve saldırganlara karşı Fransa ile yaptığı karşılıklı yardım antlaşması var.Fakat Fransa'nın kendi ordusunu Fransız işçi sınıfına karşı kullanmayacağına dair herhangi bir antlaşması yoktur ve olamaz da.Bildiğiniz gibi Komünist Partisi'nin SSCB'ndeki konumu,Fransa'daki Komünist Partisi'nin konumundan farklı.Tabii ki Komünist Partisi'nin Fransa'daki pozisyonu,Sovyetler Birliği'nde iktidarda bulunan Komünist Partisi'nin pozisyonuyla da karşılaştırılamaz.Bu bakımdan Fransa Komünist Partisi'nin SSCB ve Fransa arasında yapılan antlaşma öncesindeki konumunda kalması gerektiğini söyleyen Fransız yoldaşları çok iyi anlıyorum.

Bütün bunlardan sonra,eğer komünistlerin çabalarına rağmen bir savaş dayatılırsa o zaman komünistler bu savaşı boykot etmeli,fabrikalardaki işi sabote etmeli vs. Biz Bolşevikler,savaşa karşı olmamıza ve Çarlık hükümetinin hezimetinden yana olmamıza rağmen,hiçbir zaman silâhtan ferâgat etmedik.Biz hiçbir zaman fabrikadaki işi sabote etme veya savaşı boykot etmenin taraftarı olmadık.Biz tam tersine savaş kaçınılmaz olduğunda askere gittik,silâh kullanmayı,ateş etmeyi öğrendik ve sonra bu silâhı sınıf düşmanlarına doğru yönelttik.

Diğer burjuva devletlere karşı bazı burjuva devletlerle siyasi antlaşma imzalamanın SSCB için kabul edilebilirliğine bakıldığında bu sorun,henüz Lenin döneminde onun inisiyatifiyle olumlu bir manada çözüme kavuşturulmuştu.Trotsky de sorunun bu şekilde çözülmesinden yanaydı.Fakat şimdi göründüğü kadarıyla her şeyi unutmuş gibi.

Batı Avrupa'daki dostlarımıza öncülük etmemiz gerektiğini söylediniz.Şunu söylemeliyim ki böyle bir görevi üstlenmekten sakınıyoruz.Dostlarımıza öncülük etme gibi bir niyetimiz yok.Zira tamamen farklı bir ortamda ve havada yaşayan insanlara yön vermek zor bir iştir.Her ülkenin kendine özgü belli bir havası,şartları var ve bu insanları bizim taraftan,Moskova'dan yönetmek oldukça cesurca bir hareket olurdu.Bu yüzden sadece bazı genel tavsiyeler vermekle yetiniyoruz.Aksi durumda altından kalkamayacağımız bir sorumluluk almış olurduk.Yabancıların bizi uzaktan yönettikleri dönemden de geçtik.Savaşa kadar,daha doğrusu 1900'lü yılların başına kadar Alman Sosyal-Demokrat Partisi,Sosyal-Demokrat Enternasyonal'in özünü oluşturuyordu.Biz Ruslar ise onların talebeleriydik.Alman Sosyal-Demokrat Partisi,bizi yönetmeye yeltenmişti.Eğer ona,bizi yönlendirme olanağı tanımış olsaydık büyük ihtimalle Bolşevik Parti olmazdı;ne 1905 Devrimi ne de 1917 Devrimi vuku bulurdu.Her ülkenin işçi sınıfı için kendi komünist yöneticilerine sahip olmak elzemdir.Bu olmazsa yönetim de olmaz.

Eğer Batı'daki dostlarımız,Sovyet hükümetinin attığı adımların gerekçeleri konusunda yeterince bilgi sahibi değilse ve düşmanlarımız onları köşeye sıkıştırıyorsa,bu dostlarımızın sadece iyi tedarik olmadıklarını göstermekle kalmaz,aynı zamanda onları yeterince bilgilendirmediğimizi ve donatmadığımızı gösterir.Bu eksikliği gidermeye çalışacağız.

Sovyet halkına yönelik düşmanlarımız tarafından çok sayıda masal uydurulduğunu ve iftira atıldığını,bizim bunları pek yalanlamadığımızı söylediniz.Bu doğrudur.Olmadı ki düşmanlarımız,SSCB hakkında olmadık fantezi düşünmesinler ve iftira atmamış olsunlar.Bazen iftiraları yalanlamak bile bizi sıkıyor.Zira bu iftiralar çok fantastik ve tamamen saçma.Mesela yazıyorlar,güya ben orduyla Voroshilov'un üstüne yürümüşüm,onu öldürmüşüm,altı ay sonra ise yine aynı gazete ne söylediğini unutup Voroshilov'un orduyla beraber benim üstüme yürüdüğünü ve beni öldürdüğünü yazıyor,yani kendi ölümünden sonra beni öldürüyor.Sonra güya Voroshilov ile anlaştığımızı falan da ekliyorlar.Bunun neresini yalanlayalım ki?

Romain Rolland:Fakat yine de yalanlama veya herhangi bir açıklamanın olmaması iftirayı besliyor.

Stalin:Olabilir.Haklısınız.Tabii ki bu tür saçma söylentilere daha enerjik şekilde tepki vermek gerekirdi.

Şimdi müsaadenizle 12 yaş çocukların cezalandırılması hakkındaki yasaya ilişkin sarfettiğiniz düşüncelere bazı yanıtlar vereyim.Bu kanun,tamamen pedagojik bir anlam ihtiva etmektedir.Biz bu yasayla holiganlık yapan çocuklar kadar,onlar arasında holiganizmi organize edenleri de korkutmak istedik.Unutmamak gerekir ki okullarımızda en iyi,öncü erkek ve kız öğrencilerin ahlâkını bozmayı veya onları öldürmeyi amaç edinmiş holigan erkek ve kızlardan oluşan on-onbeş kişilik farklı grupların olduğu tespit edilmiştir.Bu holigan grupların küçük kızları yetişkin erkeklere pazarladıkları durumlar olmuştur.Sonrasında bu küçücük kızlara içki içirtilerek f.hişeleştirilmişlerdi.Yine bu holigan grupların,okulda başarıyla okuyan öncü erkek çocuklarını kuyularda boğduğu,onları yaraladığı ve her şekilde korkuttuğu durumlar da yaşanmıştır.Bununla birlikte bu tür holigan çocuk çetelerinin,yetişkinlerden oluşan haydut elementlerce organize edildiği ve yönlendirildiği tespit edilmiştir.Açıkçası Sovyet hükümeti bu tür kepazeliklere pek dikkat etmedi.Sözkonusu yasa,yetişkin haydutları dağıtmak ve korkutmak,çocuklarımızı holiganlardan korumak amacıyla çıkarıldı.

Dikkatinizi çekmek istiyorum ki bu yasayla eşzamanlı olarak Fin bıçakları ve hançerlerinin alış-satışını,onları evde bulundurmayı yasaklayan bir de kanun hükmünde kararname çıkardık.

Romain Rolland:Peki neden bu saydıklarınızı yayınlamak olmasın ki?O zaman bu yasanın neden çıktığı daha iyi anlaşılabilir.

Stalin:Bu kolay bir iş değil.SSCB'nde hâlâ eski insanların izinden giden çok sayıda asker,polis memuru,Çarlık memuru ve onların çocukları,akrabaları var.Bu insanlar emeğe alışamadılar,öfkeliler ve suça hazır bir zemin oluşturuyorlar.Holigan maceralar ve suçlar hakkında yapacağımız yayının,yukarıda saydığımız benzer elementleri bulaşıcı bir şekilde etkileyeceğinden ve onları suça sürükleyeceğinden endişe ediyoruz.

Romain Rolland:Bu doğru,çok doğru.

Stalin:Peki bu yasayı pedagojik amaçlarla,suçları önlemek ve suç işleyecek elementleri korkutmak için çıkardığımız anlamında bir izahatta bulunabilir miydik?Tabii ki bulunamazdık,çünkü bu durumda yasa suçluların gözünde tüm gücünü kaybedebilirdi.

Romain Rolland:Tabii ki hayır,bunu yapamazdınız.

Stalin:Bu konuda şunu söylemeliyim ki şu ana kadar çocuk suçlulara karşı bu yasanın en ağır maddesinin kullanıldığı bir durum henüz yaşanmadı.Yaşanmayacağını umut ediyoruz.

Siz diyorsunuz ki neden suçlulara veya teröristlere karşı kamu davası açmıyoruz.Mesela Kirov suikastı olayına bir bakalım.Doğru,belki bu olayda teröristlere veya suçlulara karşı içimizde parlayan bir nefret hissiyle hareket ettik.Kirov,mükemmel bir insandı.Onun katilleri en ağır suçu işlemişlerdi.Bu bizi etkiledi.Kurşuna dizdiğimiz yüz kişinin,hukuksal olarak Kirov'un katilleriyle doğrudan bir bağlantısı vardı.Bu kişiler Polonya,Almanya ve Finlandiya'dan düşmanlarımız tarafından gönderilmişti ve hepsi de silâhlıydı.Bu kişilere,Sovyet yöneticilerine -Yoldaş Kirov da dâhil olmak üzere- karşı terörist eylemlerde bulunma görevi verilmişti.Bu yüz Beyaz muhafız,askerî mahkemede terörist niyetlerini hiç de inkâr etmemişlerdi.Şunu söylemişlerdi:"Evet,Sovyet liderlerini öldürmek istedik ve onları ortadan kaldırmak istiyoruz.Sizinle konuşacak hiçbir şeyimiz yok.Eğer sizi ortadan kaldırmamızı istemiyorsanız buyurun bizi kurşuna dizin." Bize göre,bu beyefendilerin işlediği suçları,müdafilerin iştirak ettiği açık bir duruşmada görüşmek dahi aşırı dürüstlük olurdu.Aldığımız duyuma göre,bu mücrimler-teröristler Kirov'a yapılan canice suikasttan sonra diğer Sovyet liderlerine yönelik canice plânlarını hayata geçirme peşindeydiler.Caniliği önlemek için,bu bayları kurşuna dizmek gibi hoş olmayan bir görevi üstlenmek zorunda kaldık.İktidarın mantığı budur.İktidar bu tür koşullarda güçlü,sert ve korkusuz olmalıdır.Aksi durumda iktidar olamaz ve iktidar olarak kabul görmez.Mesela Paris Komünü üyeleri,bu mevzuyu pek kavrayamamışlardı.Onlar oldukça yumuşak ve kararsız hareket etmişlerdi.İşte Karl Marx,bu yüzden onlara sitem etmişti.Paris Komünü üyeleri bu yüzden kaybetmişlerdi ve burjuvazi onlara hiç acımamıştı.Bu bizim için bir ders olsun.

Yoldaş Kirov'un suikastı ile ilgili başvurduğumuz en yüksek cezalandırma ölçüsüne dönersek ileride suçlulara karşı böylesi bir cezalandırma yöntemine başvurmak istemeyiz.Fakat ne yazık ki burada her şey bize bağlı değil.Bunun yanı sıra şunu söylemeliyim ki bizim sadece Batı Avrupa'da dostlarımız yok,Sovyetler Birliği'nde de var.Ne kadar Batı Avrupa'daki dostlarımız düşmanlara karşı maksimum yufkalık göstermemizi tavsiye ediyorlarsa,SSCB'ndeki dostlarımız da bir o kadar sert olmamızı istiyorlar.Mesela Yoldaş Kirov suikaistının azmettiricileri olan Zinovyev ve Kamenev'in kurşuna dizilmesini talep ediyorlar.Bu da gözardı edilemez.

Şu hususa dikkat etmenizi rica ediyorum.Batı'da işçiler bir günde sekiz,on ve oniki saat çalışıyorlar.Bu işçilerin ailesi,eşleri,çocukları var.Onlara ilgi göstermek zorundalar.Bu yüzden kitap okumaya ve buradan kendilerine rehberlik edecek kuralları çekip almaya vakitleri yok.Evet,işçiler,kitaplara çok inanmıyorlar,çünkü burjuva yazar bozuntularının kendi yazılarında onları aldattığını biliyorlar.Bu yüzden sadece gözleriyle gördükleri ve parmaklarıyla dokundukları gerçeklere inanıyorlar.Yine bu işçiler,Avrupa'nın doğusunda kapitalistler ve toprak ağaları için yerin olmadığı,emeğin muktedir olduğu ve emekçilerin benzeri görülmemiş şekilde şeref duyduğu yeni bir işçi-köylü devletinin zuhur ettiğini görüyorlar.Burada işçiler şu sonucu çıkarıyorlar:Demek ki sömürücüler olmadan yaşanabiliyormuş,demek ki sosyalizmin mutlak zaferi mümkünmüş.Bu gerçek,yani SSCB'nin varlığı,bütün dünyadaki işçileri devrime götürmek için büyük bir öneme sahiptir.Bütün ülkelerin burjuvaları bunu biliyor ve SSCB'ne hayvani bir nefretle kin besliyorlar.Özellikle bu yüzden Batı burjuvazisi,biz Sovyet liderlerinin olabildiğinden hızlı şekilde gebermesini arzu ediyor.İşte parayı ve diğer kaynakları esirgemeden teröristleri organize etmeleri ve onları Almanya,Polonya,Finlandiya üzerinden SSCB'ne göndermelerinin altında bu sebep yatmaktadır.Mesela geçenlerde Kremlin'de bu tür terörist elementlerin olduğunu ifşa ettik.Bizim bir hükümet kütüphanesi var.Burada kadın kütüphaneciler çalışıyor.Bu kadınlar,genellikle Kremlin'de görevli yoldaşlarımızın evlerine gidiyorlar ve onların kütüphanelerini düzenliyorlar.Düşmanlarımızın bu kadınlardan birkaçını,terör eyleminde bulunması için tuttukları anlaşılmıştır.Şunu söylemek gerekir ki bu kadın kütüphanecilerin büyük çoğunluğu,eskiden egemen şimdi ise mağlup edilmiş burjuva ve toprak ağalığı gibi sınıfların artıklarıdır.Peki,ne oldu?Bu kadınların zehirle dolaştıklarını ve birkaç görevli yoldaşımızı zehirleme niyetinde olduklarını tespit ettik.Tabii ki kadınları tutukladık,onları kurşuna dizme niyetinde değiliz ama toplumdan izole edeceğiz.Alın size düşmanların vahşetini gösteren ve Sovyet liderlerinin uyanık olması gerektiğini anlatan bir olay daha.

Gördüğünüz gibi burjuvazi,Sovyetlerle çok vahşice savaşıyor ve sonra kendi basın organlarında Sovyet liderlerinin zalimliğinden dem vuruyor.Bir elden bize teröristleri,katilleri,holiganları ve insan zehirleyenleri gönderiyorlar,diğer elden Bolşeviklerin zalimliğine dair yazılar yazıyorlar.

Victor Serge'ye gelirsek,onu tanımıyorum ve bu konuda size bilgi verecek durumda değilim.

Romain Rolland:Ben de onu şahsen tanımıyorum,sadece kendisinin Trotskyizm'den dolayı takip edildiğini duymuştum.

Stalin:Evet,hatırladım.Bu adam sadece Trotskyist değil aynı zamanda bir düzenbaz.Bu sahtekâr adam,Sovyet iktidarının altında bazı s.çanyolları inşa etti.Sovyet hükümetini aldatmaya çalıştı fakat amacına ulaşamadı.Onunla ilgili Trotskyistler,Paris'teki Kültür Koruma Kongresi'nde bazı sorular yöneltmişlerdi.Şair Tikhonov ve yazar Ilya Ehrenburg bu sorulara gerekli cevabı vermişlerdi.Victor Serge,şimdi Orenburg'ta özgürce yaşıyor ve sanırım orada çalışıyor.Herhangi bir eziyete,işkenceye vb. şeye uğramadı.Bunların hepsi saçmalık.Bu adam bize lâzım değil ve istediği an Avrupa'ya gitmesine izin verebiliriz.

Romain Rolland (Gülümsüyor):Bana dediler ki Orenburg,bir nevi çöl gibidir.

Stalin:Çöl değil,iyi bir şehirdir.Mesela ben Turukhansk bölgesinde,dört yıl gerçekten tam bir çöl sürgünü yaşadım.Orası buz kesiyor,hava sıcaklığı eksi 50 ve 60'a kadar düşüyor.Ne yapalım,bir şekilde yaşadım.

Romain Rolland:Sizin (Stalin yoldaş) bir süre önce yaptığınız "Dünyada varolan değerlerin en kıymetli ve en önemli kapitali insandır" şeklindeki mükemmel konuşmayla habercisi olduğunuz,benim için ve Batı Avrupa entelektüelleri için özel bir öneme sahip olan yeni hümanizm konusunu da konuşmak istiyorum.Yeni insan ve ondan türeyen yeni kültür.Proletar hümanizmin yeni büyük yolları önermesi,bütün dünyayı devrimin hedeflerine yöneltme kabiliyetindedir.Bundan daha kabiliyetlisi yoktur.Bu insanlık ruhunu taşıyan güçlerin bir sentezidir.Marx ve Engels'in mirası,entelektüel bir parti,yaratma ve keşif ruhunun zenginliği gibi unsurlar,belki de Batı'da en az bilinen bir alandır.Yine de bu alanın kaderinde bizim gibi yüksek kültürlü halkları daha fazla etki altına alma durumu sözkonusudur.Son dönemde genç aydınlarımızın ciddi şekilde Marxizme nail olmaya başladıklarını görmek beni mutlu ediyor.Profesörler ve tarihçiler,bu son zamana kadar Marx ve Engels'in öğretilerini geri plânda tutmaya ve onları kötülemeye çalışmışlardı.Fakat şimdi yüksek öğretim alanlarında dahi bu yeni akım tebâruz etmektedir.Sorbonne Üniversitesi'nden Profesör Vallon tarafından redakte edilen,Marx'ın raporları ve konuşmalarından oluşan "Marxizmin Işığında" adlı oldukça ilginç bir kitap (derleme) çıktı.Kitabın ana teması,günümüz bilimsel düşüncesinde Marxizmin rolü.Eğer bu hareket gelişirse -ki ben öyle umut ediyorum-,eğer Marx ve Engels'in fikirlerini geliştirip yaygınlaştırabilirsek o zaman bu bizim entelijensiyamızın ideolojisinde derin bir ses uyandıracaktır.

Stalin:Biz Marxistlerin nihai amacı,insanları sömürü ve baskıdan kurtarmak ve bu şekilde kişiyi özgürleştirmektir.Bireyi sömürünün tuzağına düşüren kapitalizm,kişiyi özgürlükten yoksun bırakır.Kapitalizmde yalnızca daha zengin bazı kişiler,özgür olabilmektedir.Kapitalizmde yaşayan insanların büyük çoğunluğu kişisel özgürlükten yoksundurlar.

Romain Rolland:Evet,doğru.

Stalin:Biz sömürüye giden yolları kesmekle birlikte aslında kişiyi de özgürleştirmiş oluyoruz.Bu konuda,Engels'in "Anti-Dühring" kitabında yeterince bahsedilmektedir.

Romain Rolland:Kanımca bu kitap,Fransızca'ya çevrilmemiş.

Stalin:Çevrilmiş olmalı.Kitapta Engels'e ait muhteşem bir ifade var.Orada şöyle yazıyor:"Komünistler,sömürünün zincirlerini kırıp zorunluluğun krallığından özgürlüğün krallığına doğru bir sıçrama yapmalıdırlar."

Bizim görevimiz,bireyi özgürleştirmek,yeteneğini geliştirmek ve onda emeğe karşı bir sevgi ve saygı uyandırmaktır.Bizde şu dönemde tamamen yeni bir hava oluştu.Büsbütün yeni bir tür insan;emeğe saygı duyan ve sevgi besleyen bir insan türü ortaya çıkmaktadır.Bizde tembelleri ve avare gezenleri sevmezler,fabrikalarda onları paspasa sarıp öylece tahliye ederler.Emeğe saygı,iş aşkı,yaratıcı çalışma,öncülük;işte bizim temel hayat tarzımız budur.Üretimdeki öncü kadın ve erkekler,herkesin sevdiği ve saygı duyduğu kişilerdir.Şimdilerde yeni hayatımız ve kültürümüz,bu öncü kadın ve erkekler etrafında kümeleşmektedir.

Romain Rolland:Doğru,çok iyi.Sizi bu kadar süre alıkoyduğum ve zamanınızı aldığım için lütfen kusuruma bakmayın.

Stalin:Ne diyorsunuz!Rica ederim.

Romain Rolland:Bana,sizinle konuşma fırsatı verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Stalin:Bu teşekkürünüz beni biraz mahçup ediyor.Genellikle kendisinden iyi şeyler beklenmeyen kişilere teşekkür edilir.Acaba,sizi yeterince iyi karşılayacak biri olmadığımı mı düşündünüz.

Romain Rolland (sandalyesinden kalkıyor):Doğrusu size şunu söyleyeyim.Benim için bu görüşme çok sıradışı bir şey.Hiçbir zaman hiçbir yerde bu kadar iyi karşılanmamıştım.

Stalin:Yarın (29 Haziran) Gorky'nin evine gitmeyi düşünüyor musunuz?

Romain Rolland:Sanırım,Gorky yarın Moskova'ya geliyor.Kendisiyle birlikte onun yazlığına gideceğiz.Belki,sonrasında sizin yazlığınızda buluşma teklifinize uyabilirim.

Stalin (gülüyor):Benim kendime ait bir yazlığım yok.Biz Sovyet liderlerinin kendisine ait yazlığı olmaz.Bu,devlet mülkiyetindeki yazlık rezervlerinden biridir sadece.Bunu ben size ikram etmiyorum,bunu Sovyet hükümeti ikram ediyor.Bunu Molotov,Voroshilov,Kaganovich ve ben ikram ediyoruz.

Orada çok rahat edersiniz.Ne tramvay var,ne de demiryolu.Orada daha iyi dinlenirsiniz.Bu yazlık daima sizin hizmetinizde.Eğer arzu ederseniz,kimseyi rahatsız etme endişesi taşımadan yazlığı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.

30 Haziran'daki sporcu törenine katılacak mısınız?

Romain Rolland:Evet,evet çok istiyorum.Ben de tam,bu imkânı bana sağlamanızı rica edecektim.

Belki,müsaade ederseniz,Gorky'nin yazlığında veya sizin nezaketle bana tahsis ettiğiniz yazlıkta sizi bir kez daha görmeyi ve sizinle sohbet etmeyi umut ediyorum.

Stalin:Rica ederim,ne zaman isterseniz.Ben tamamen sizin emrinizdeyim ve memnuniyetle yazlıkta sizi görmeye gelirim.Sporcu törenine gelme imkânı ise sağlanacaktır...

***

1-VOKS (Всесоюзное Общество Культурной Связи-ВОКС),Sovyetler Birliği Kültürel İlişkiler Cemiyeti olarak bilinmektedir.Cemiyetin amacı dış dünyayla münasebetlere girmek ve dış ilişkileri geliştirmekti.(Çevirenin Notu)
2-Stalin'in yakın dostu,destekçisi ve sadık bir Bolşevik olan Sergey Mironovich Kirov,1 Aralık 1934'te Leningrad Smolniy Enstitüsü'nde bir suikaste kurban gitti.Kirov'u tabancayla öldüren Leonid Nikolayev'in Trotsky cenahından olduğu bilinmektedir.(Çevirenin Notu)
3-1890'da dünyaya gelen Fransız asıllı devrimci yazar,editör ve çevirmen Victor Serge,önceleri anarşizme ilgi duymuş,1919 yılında ise Bolşeviklere katılmıştı.Bir süre sonra Komintern'de önemli görevleri ifa eden Serge,giderek Stalin muhalifi bir yazar karakterine büründü.Muhalif çizgisini Trotskyist "Sol Muhalefet" adlı fraksiyon içinde yürüten Victor Serge,1928 yılında Komünist Parti'den ihraç edildi.Daha sonra Trotsky'nin öncülük ettiği bir komploda adı geçen yazar,1933 yılında Orenburg'a sürgüne gönderildi.(Çevirenin Notu)
4-Calas ve Dreyfus Davaları özellikle Fransız hukuk tarihi içinde önem arzeden iki davadır.Sıkı bir Protestan olan Jean Calas'ın Katolikliği seçen oğlunu öldürdüğünü iddia eden Fransız mahkemesi,onu 1762 yılında tekerlekli ölüme mahkûm etti.Aynı mahkeme,ölümünden iki yıl sonra Calas'ın suçsuz olduğu kanısına vardı.Alfred Dreyfus ise Yahudi kökenli bir Fransız subaydı.1894 yılında Alman elçiliğinde çöp kutusunda bulunan bir mektubun ona ait olduğunu iddia eden Fransız mahkemesi,Dreyfus'un Almanlara casusluk yaptığına kanaat getirmişti.Bu olay Fransa'da büyük bir ses uyandırmıştı.Ancak 1906 yılına kadar yapılan incelemeler sonrası Dreyfus'un suçsuz olduğu ortaya çıktı.(Çevirenin Notu)

*Romain Rolland'ın 150. doğumgünü anısına:Stalin&Rolland söyleşisi,Komsomolskaya Pravda,29 Ocak 2016;(çev.) İsmet Konak,Sendika.Org,25 Mart 2016.

http://sendika10.org/2016/03/romain-rollandin-150-dogum-gunu-anisina-romain-stalin-soylesisi/