Gelecekteki bir Filistin Devleti'nin sınırları olmayacak;her taraftan
İsrail işgaliyle kuşatılmış,İsrail elindeki topraklarla çevrelenmiş
olacak...
Bu öğleden sonraya [9 Temmuz 2014] kadar,ilk
iki günün ölüm skoru 40'a 0,İsrail'in lehine.Ama şimdi anlatacağım Gazze
hikâyesini önümüzdeki saatlerde kimseden duymayacaksınız.
Bu
mesele,memleket meselesi.Sederot'taki İsrailliler Gazze'deki
Filistinlilerin roket saldırısı altındalar ve şimdi Filistinliler hak
ettikleri cezayı alıyor.Şüphesiz.Ama bir dakika,tüm bu Filistinliler,bu
1,5 milyon insan nasıl oldu da Gazze'ye tıkıldı?Pekala,bir zamanlar
aileleri şimdi İsrail denilen yerde yaşamışlardı,değil mi?Ve İsrail
Devleti kurulduğunda kapı dışarı edildiler ya da hayatlarını kurtarmak
için kaçmak zorunda kaldılar.
Şimdi bir soluk alalım.1948'in
başlarında Sederot'ta yaşayan insanlar İsrailliler değil,Filistinli
Araplardı.Huj adı verilen bir köyde yaşıyorlardı.İsrail'e düşman da
değillerdi.İki yıl önce,aynı Araplar Yahudi Haganah savaşçılarını
Britanya ordusundan saklamışlardı.Fakat 31 Mayıs 1948'de İsrail ordusu
Huj'a çıkageldiğinde bütün Arapları Gazze Şeridi'ne
kovaladılar/sürdüler.Mülteci haline geldiler.İsrail'in ilk Başbakan'ı
David Ben-Gurion bu olay için "vicdansız ve haksız bir davranış"
yorumunu yaptı.Çok yazık.Hujlu Filistinlilerin geri dönmesine hiçbir
zaman izin verilmedi.
Bugün,Huj (şimdiki adıyla Sederot)
kökenli 6.000'den fazla Filistinli Gazze sefaletinde,bir zamanlar Huj
olan yere ateş eden ve İsrail'in yok edilmesi gereken "teröristler"
olarak gösterdiği insanların arasında yaşıyor.İlginç bir hikâye.
Aynı
şey İsrail'in kendini savunma hakkı için de geçerli.Bunu bugün yine
duyduk."Ya Londra halkı İsrail halkı gibi roket saldırıları altında
olsa?Karşılık vermez miydi?" Aslında evet,ama biz Britanyalılar Hastings
çevresindeki birkaç mil-kare mülteci kamplarına,daha önce Birleşik
Krallık topraklarında yaşayan bir milyondan fazla insanı hapsetmiş
değiliz.
Bu yanıltıcı argüman en son,İsrail'in Gazze'yi işgal
edip 1,100 Filistinliyi katlettiği 2008'de kullanılmıştı.(Skor 1.100
Filistinliye 13 İsrailliydi)."Ya Dublin roket saldırısı altında
olsaydı",diye sormuştu İsrail büyükelçisi.Kuzey İrlanda'daki Birleşik
Krallık kasabası Crossmaglen,İrlanda Cumhuriyeti tarafından 1970'lerde
roket saldırısı altındaydı.Yine de Kraliyet Hava Kuvvetleri,Dublin'i
bombalayıp İrlandalı kadın ve çocukları öldürerek misilleme
yapmadı.2008'de Kanada'da İsrail destekçileri aynı sahtekârlığa
başvuruyordu."Vancover,Toronto ya da Montreal halkı,kendi şehirlerinin
varoşları tarafından roket saldırısına maruz kalsaydı?Ne hissederlerdi?"
Gel gör ki Kanadalılar Kanada'nın asıl yerlilerini mülteci kamplarına
göndermemişti.
Şimdi gelin Batı Şeria'ya
bakalım.Öncelikle,Benjamin Netanyahu Filistinli "Devlet Başkanı" Mahmoud
Abbas'la görüşemeyeceğini çünkü onun Hamas'ı da temsil etmediğini
söyledi.Daha sonra Abbas ulusal birlik hükümetini kurduğunda,Netanyahu
Abbas'la konuşamayacağını onun "terörist" Hamas'la birleştiğini
söyledi.Şimdiyse o zaman Hamas'ı temsil edemeyecek durumda olsa da
Abbas'la ancak Hamas'la ilişkisini keserse müzakere edebileceğini
söylüyor.
Bu arada,doksan yaşında ve neyse ki hâlâ dinç olan
ünlü İsrailli solcu felsefeci Uri Avnery ülkesinin en yeni takıntısını
farketmiş:IŞİD'in (Irak-Şam İslam Devleti) Irak/Suriye "hilafet"iyle
batıya saldırarak Şeria Nehri'nin doğu kıyısına ulaşma tehdidi.
Avnery
şöyle diyor,"Netahyahu dedi ki,'eğer Şeria Nehri'ndeki yerleşik İsrail
garnizonları tarafından durdurulmazsa,Tel-Aviv'in kapısına
dayanacaklar.'" Tabii ki işin aslı şu ki IŞİD Irak ya da Suriye
sınırından Ürdün sınırını geçmeye kalktığı anda İsrail hava kuvvetleri
tarafından ezilecektir.
Her halükârda bunun önemi şu ki,eğer
İsrail (kendi topraklarını IŞİD'ten korumak için) ordusunu Ürdün'de
tutarsa,gelecek "Filistin" Devleti'nin sınırları olmayacak;İsrail
toprakları tarafından çevrilmiş,İsrail işgaliyle kuşatılmış olacak.
Avnery
"Tıpkı Güney Afrika'daki Bantustanlar gibi" diyor.Diğer bir deyişle
"yaşanabilir" Filistin Devleti asla olmayacak.Sonuç olarak IŞİD tıpkı
Hamas gibi değil mi?Tabii ki değil.
Ama Netanyahu'nun sözcüsü
Mark Regev böyle söylemiyor.Al-Jazeera'ye Hamas'ın "Irak'taki
IŞİD,Lübnan'daki Hizbullah ve Boko Haram gibi radikal terörist
örgütlerinden fazla bir farkı olmadığı"nı söylüyor.Saçmalık.Hizbullah
Suriye içindeki IŞİD üyesi Sünni Müslümanlarla ölümüne savaşan bir Şii
milis örgütü.İsrail'den binlerce kilometre uzaktaki Boko Haram ise
Tel-Aviv'e yönelik hiçbir tehdit oluşturmuyor.
Ama siz mevzuyu
anladınız.Lütfen aileleri Sederot topraklarından gelen 6.000
Filistinliyi sonsuza dek unutun.Gazze'deki Filistinliler Bağdat'ın
Maliki'sini,Şam'ın Assad'ını ya da Abuja'daki Başkan Goodluck Jonathan'ı
tehdit eden onbinlerce İslamcı ile bağlantılı.Daha da önemlisi,eğer
IŞİD Batı Şeria'nın kıyısına doğru ilerliyorsa neden İsrail hükümeti
kanunsuz bir şekilde Arap toprakları üzerinde İsrailli siviller için
yerleşimler inşa ediyor?
Bu sadece işgal edilen Batı Şeria'da
iğrenç bir şekilde öldürülen üç İsrailli ya da işgal altındaki Doğu
Kudüs'te iğrenç bir şekilde öldürülen Filistinli ile ilgili değil.Ya da
Batı Şeria'daki birçok Hamas militanı ve politikacısının tutuklanmasıyla
ilgili değil.Ya da roketlerle.Alışıldığı gibi,bu mesele memleket
meselesi...
*Robert Fisk,Gazze'nin Anlatılmayan
Hikâyesi,Independent,9 Temmuz 2014;(çev.) Pelin Zorbay,Sendika Org.,11
Temmuz 2014;Toplumsal Tarih,Sayı:248,Ağustos 2014,s.12.
http://www.sendika.org/2014/07/gazzenin-anlatilmayan-hikayesi-robert-fisk/
28 Ağustos 2014 Perşembe
25 Ağustos 2014 Pazartesi
Sabetaycılıktan Hareketle Türkiye'nin Tarihini Yeniden Yazmak Pek Makul Değil!/Etyen Mahçupyan*
-Efendim öncelikle siz Ermeni asıllı bir Türkiye entelektüeli,aydını olarak Ermeni kelimesinin zaman zaman terör,zaman zaman sorun ve tehcir kelimeleriyle anılmasından nasıl etkileniyorsunuz?
Burada tabii bunlara başka şeyleri de eklemek mümkün.Ermeni d.lü gibi kullanılan kavramlar da var.Dolayısıyla bir sıfat olarak bir sürü yerde kullanılıyor.Şimdi Ermeni cemaatinin bir refleksi var.Bunları duymazlıktan gelme ve bunları kendi kafasında bir kenara atarak kendi normal hayatını devam ettirmek gibi bir savunma refleksi var ve bu savunma refleksi bir anlamda ailelerde,çocuklara verilen bir refleks.Dolayısıyla edinilmiş olan,yaşanmışlıklardan gelen bir deneyim bu ve çok fazla sanki üzerinde durulmuyor.Ermeni olarak da siz bunu çok fazla kafanıza yazmıyorsunuz.
Çünkü öncelikle Türkiye'deki Ermeniler şunun epeyce farkındalar.Kendi çevrelerinde hakiki Türklerle beraber yaşayan insanlar,Ermeniler sonuç olarak.Ve onların içinde her türlü adamın zaten mevcut olduğunu görüyorlar.Bu zaten bir normalleşme getiriyor.Belki bu sayede de aslında istemediğimiz şeyleri duymuyoruz galiba biz biraz.
-Çocukluk döneminiz veya gençlik döneminizde nasıl etkilenirdiniz?Mesela ASALA eylemleri olurdu Türkiye'de,o zaman neler konuşulurdu?O zaman da mı yok sayardınız veya böyle insani olarak baktığınızda ne tür tepkiler verirdiniz?
Yani ben Ermeni cemaatinin içinden şimdi düşündüğüm zaman,yani orada o zamanlar neler,hangi hisleri duyardım diye baktığım zaman bir tür konuşulmamaktan gelen bir eziklik ve bir anlamda haklı olduğunu bilip söyleyememenin getirdiği bir his,aynı zamanda da bir utanç vardı.Bu ASALA'nın yaptıkları,yani tasvip etmediğiniz bir eylem var ortada.Tasvip edilmesi mümkün olmayan bir eylem.Fakat öte yandan da o eylemin arka planında kendi yaşadıklarınızı hatırlatan da bir tarafı var o eylemlerin.
Ve o yaşadıklarınızın görülmemesi,kabul edilmemesi,bir anlamda gizlenmesinin getirdiği de bir eziklik var.Bütün bunlar çok birleşerek,karmakarışık bir halde yaşandı hep Ermeni cemaatin de ve sonuç gene aynı şey oldu.Sonuçta gene çok fazla üzerinde durmamak,bunu konuşmamak,bunu belki sessizce sindirmek cinsli bir tercih yaşandı.
-Geçmişte Ermeniler açısından üzücü hadiselerin yaşandığı muhakkak.Peki bunu nasıl tarif etmek lazım?Yani bunu bir soykırım olarak tarif etmek mi lazım,yoksa başka bir şekilde mi ifade etmek lazım?Sizin kanaatiniz ne?Bir soykırım mıydı bu,yoksa başka bir şey miydi?
Şimdi,soykırım denen şey,eylemin yapılmış olduğu o insanların ne yaşadığından hareketle eğer tanımlanırsa,o zaman elimizde dört maddelik bir liste var.O dört maddelik listeyle olan biteni yan yana koyarsanız...Ve ben şunu söyleyeyim,mesela Mısır'dan,Filistin'den,İran'dan,Irak'tan sokaktan yüz tane adam çağırsanız doksan tanesi soykırım der,çünkü olanın etkilediği insanların yaşadığı şey oradaki dört şeye uyuyor.Fakat tarih buna indirgenebilecek bir şey değil.Problem bu ve Ermeni resmi görüşünün aksadığı veya yanlış olduğu veya eksik olduğu veya manipülasyona tabi tutarak baktığı taraf da bu.
Kendinizin maruz kaldığı olaydan çıkarak bir tanımlamaya gelebilirsiniz,ama bu tanım tüm tarihi anlatan,tüm tarihin bütün kaotik çeşitliliğini anlatan bir tanım olmayabilir.Ve Osmanlı tarihi Ermenileri aşan çok daha geniş bir tarih.Düşünün ki orada 1915-1917 yılları arasında Anadolu'daki insanların üçte biri yerlerinden olup başka yere taşınmak zorunda kalıyor.Bu zorla oluyor,isteyerek oluyor,şöyle veya böyle oluyor,bunun içinde Rumlar ve Yahudiler var,Çerkesler var,Arnavutlar var.Bir yığın başka milletler var...
Şimdi dolayısıyla daha büyük bir fotoğrafın içerisinde olan bir şey bu.Bir kere böyle bir yönü var.İkinci bir yön tabii ki o zamanki tarihin nasıl bir sıkışmışlık yarattığını görmemiz lazım.Bu sıkışmışlık şöyle bir şey,değişen,gelişen bir dünyanın yeni kavramsallaştırması karşısında aciz kalan bir Osmanlı İmparatorluğu var.Yani özgürlük,eşitlik gibi yeni kavramlar var ve bu Osmanlı'nın o ataerkil sistemine hiçbir şekilde uymuyor.Cemaatlerarası eşitlenme hiçbir şekilde Osmanlı'ya uygun bir şey değil.Böyle bir tarafı var işin...Bir de öbür taraftan Batılı devletlerin Osmanlı'yı parçalamaya yönelik olarak bakışları ve bundan faydalanma olayı var.Ee,şimdi bu ikisi arasında birdenbire milliyetçilik ve reform talepleri dolayısıyla bütün bir dönem Osmanlı açısından "nasıl ayakta kalabiliriz,nasıl bu topraklar üzerinde kendi bekamızı sürdürebiliriz" biçiminde bir soruya dönüşüyor ve Osmanlı entelektüeli bunun peşine gidiyor.
Önce Osmanlıcılık üzerinden gidiyor.Sonra İslamcılık üzerinden gidiyor,sonra nihayet Türkçülük üzerinden gidiyor ve Türkçülüğün siyaseti Türkleştirme siyaseti olarak çıkınca da,sonunda bu Tehcir olayı ve Tehcirin de ne tarafa doğru gittiğinin bilincinde olarak yapılması sözkonusu hale geliyor.
-Peki...Almanları soracağım.Birinci Dünya Savaşı'nda ve aslında öncesinde de Osmanlı ayakta kalabilmek için Almanlarla bir denge arayışına girdi.Acaba Tehcir konusunda Almanların bir tavsiyesi olmuş olabilir mi dönemin iktidarına?
Şimdi bu epeyce tartışılan bir şey.Ben Nisan ayı içinde Almanya'da bir çalışmanın içinde oldum ve orada da Alman tarihçiler bunu enine boyuna tartışıyorlar.Tabii ortada çok apaçık olan şöyle bir durum var.1914'te Osmanlı'nın Genelkurmay Başkanı bir Alman ve onun yanında bir sürü Alman çalışıyor.Teşkilat-ı Mahsusa'nın içinde bir sürü Alman subay var,vs...Dolayısıyla çok apaçık bir etkileşim olduğunu görüyorsunuz.Fakat Alman tarihçilerin şu ana kadar geldiği noktada şöyle bir şey var:Türkiye'deki Osmanlı içindeki hiçbir cemaatin çok da öyle kendi başına makbul bir cemaat olmadığını şu anda anlıyoruz.Ama o dönemin tarihine girdiğimiz zaman şunu söyleyebiliriz.O dönemin Ermeni aydınları bizim şu anda güvendiğimizden daha fazla güvenmişler Fransızlara,İngilizlere,Ruslara ve çok haklı çıkmamışlar.
-Örnek vermek gerekirse haklı çıkmamalarıyla ilgili olarak anımsadığınız tarihsel olaylar var mı?
Yani bir kere mesela Ayastefanos [Yeşilköy] Antlaşması'nda Ermenilerin lehine olan çok daha net bir anlaşma maddesi varken bu anlaşma maddesinde Rusların güvencesi altında bir Ermeni cemaati tanımlandığı için mesela Fransızlarla İngilizler buna karşı çıkıyorlar ve kendilerinin de dahil olacakları bir maddeye çeviriyorlar;Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi bu.
Orada,reformlarda bir gerileme var,yani önemli olan anlıyorsunuz ki Ermenilerin talep ettiği özgürlük veya katılım vesaire gibi şeyler değil veya çifte vergiden kurtulma gibi şeyler değil aslında.Fransız,İngiliz ulusal politikasının Ruslarla olan dengesi çok daha önemli...Bunu çok net görüyorsunuz.Bir sürü verilmiş olan ve yerine getirilmeyen sözler,hatıratlarda ve siyasi tarihte yerini almış durumda...
-Bab-ı Âli Baskını'nda İngilizlerin sözlerinde durmadıklarından da söz ediliyor...
Buna benzer çok fazla şey vardır.Yani bu tabii şurada da haksızlık yapmamak lazım,mesela İngilizler dediğimiz zaman kim bu İngilizler...Acaba hangi İngiliz İngiltere'yi temsil ediyordu o dönemde?İngiltere monolitik görüşe sahip miydi,yoksa İngiltere'nin de kendi içinde Savunma Bakanlığı farklı mı davranıyordu?Başbakanlık farklı mı davranıyordu,vs.Aynen bizde olduğu gibi...Dolayısıyla kimin kimi kullandığı,kimin nereden menfaat sağladığının çok belli olmadığı bir dünyadan bahsediyoruz.Çok karmaşık bir yerden bahsediyoruz...Aynı noktada Bağdat Demiryolu Hattı'nın tartışıldığı,petrolün tartışılmaya başladığı ve Osmanlı'nın paylaşım mücadelesi içinde silah ticaretinin bir sürü insana inanılmaz paralar kazandırdığı bir dünyadan bahsediyoruz.
Dolayısıyla yani burada resmi görevlilerin de ne kadar kendi çıkarları için çalıştığı,ne kadar resmen çalıştığı falan son derece muğlak,böyle bir dünya bu.
-Bu bölgede bizden sonraki kuşakların daha kardeşçe,daha barış ortamı içerisinde yaşayabilmeleri için sizce nasıl bir formül üretilmeli,neler yapılmalı bundan sonra en azından?
Bunun aslında sosyo-psikolojide diyelim çaresi bellidir...Bu da birlikte geleceğe bakmak,ortak bir gelecek tanımı yapmak ve bu ortak gelecek için birlikte çalışmayı mümkün kılan projeler üretebilmek demek.Bunun da aslında ilginç bir şekilde alt yapısı şu anda mevcut bu bölgede.Bu bölgeyi sadece sınırdaşlık,sınır ilişkisi biçiminde almamak lazım.Kafkasya'nın bir bütün olarak şu anda kalkınması diye bir sorun var Kafkas ülkelerinin önünde ki buna yönelik birtakım projeler de yürüyor şu anda.Ermenistan,Azerbaycan,Gürcistan arasında...Ama o bölge bizim sınırlarımızın dışında olan bölge değil,bizim Kuzeydoğu Anadolumuzu kuşatan bir bölge.Ortak bir plato gibi de düşünülebilir.
Dünyanın bugün geldiği global sistematik bakış içerisinde de ve gene Avrupa Birliği'nin buna uygun olan yeni projeleri bağlamında da oranın bir bütün olarak bölgesel kalkınmasını sadece ekonomik değil,sosyal ve kültürel olarak da mümkün kılacak olan projelere doğru bakılabilir.Şimdi böyle yapıldığı zaman,zaten Türkiye'yi bu bölgenin lideri,otomatik olarak kendiliğinden lideri yapacak olan bir adım atmış oluyorsunuz.Çünkü Türkiye zaten Avrupa Birliği'nin parçası olmaya doğru gidiyor.Ve de öbür ülkelerle kıyaslandığı zaman zaten mukayesesiz olarak daha güçlü ve daha medeni ve daha Batılılaşmış,vesaire.Daha çok yol almış bir ülke.
Dolayısıyla oraya bölgesel bakış ve geleceğin birlikte kurulması ve o geleceğe yönelik bugünden ortak projelerin yola çıkartılması Türkiye'yi kendiliğinden bence bunun asıl taşıyıcısı haline getirecektir.Ve de o bölgeyi Türkiye'nin arka bahçesi haline getirecek olan bir şey bu.Diğer ülkelerin menfaati aleyhine değil,onların tamamen menfaati lehine olan bir şey,dolayısıyla da desteklenecek olan bir şey.Çünkü baktığınız zaman Azerbaycan'a,Ermenistan'a,Gürcistan'a gördüğümüz şey şu:Onlar Türkiye'nin üzerinden Batılılaşmanın,Avrupalılaşmanın ve de dünyaya entegre olmanın peşindeler şu anda.Türkiye'nin entegre olmadığı bir coğrafyada herhalde Ermenistan'ın veya Azerbaycan'ın dünyaya entegre olmasını beklemek çok abes olurdu.Dolayısıyla Türkiye'nin kaderi otomatik olarak bugün Ermenistan'ın kaderi.Otomatik olarak bugün Azerbaycan'ın kaderi.
Ve bu beraberlik sinerjik bir beraberlik,yani bu beraberlik yola çıkıldığı zaman biri kaybederken diğerinin kazandığı bir ilişki biçimi olmayacak.Bu,herkesin kazandığı bir ilişki biçimi olacak.O zaman da şunu söylememiz lazım...Soğuk Savaş dönemindeki klasik dış politika anlayışıyla bakılamayacak olan bir durumdan bahsediyoruz,çünkü o dış politika anlayışı ki halen maalesef bazı hariciyecilerimiz için geçerli.Ancak bir başkasının kazancı ya da kaybı üzerinden kendi ulusal kazancımızı tanımlayabildiğimiz bir bakıştı bu.Ama şu anki dünya herkesin kazanabileceği bölgesel avantajlar getiriyor.Bu bölgenin,başka bölgeler aleyhine kazanacağı bir adım.Ama bu bölge,dediğimiz zaman dört-beş ülkeyi birden kapsıyoruz şimdi artık...
-Soner Yalçın'ın "Efendi" adlı kitabında Talat Paşa Sabetaycı olarak tanımlanıyor ve şöyle bir tez geliştiriliyor.Ermeniler,zaten Türk toplumu içerisinde ticareti elinde tutan bir kesimdi.Onlardan boşalan bu alanı Sabetaycılar doldurdu,yani böyle bir ima var...
Şimdi burada neden-sonuç ilişkisi kurmak son derece tehlikeli ama varolan durumdan nasıl yararlanıldığı,bunun nasıl değerlendirildiğine baktığımız zaman sırf Sabetaycılar için değil,Yahudi cemaati için genel olarak tabii ki o boşluktan yararlandıklarını söylemek mümkün.Daha sonraki tarihsel malzemeye baktığımız zaman Yahudi cemaatinin çoğu zaman iyi çocuk rolünde davrandığını ve iyi çocuk rolünde davranmakla da kendine bazı imkânlar sağladığını biliyoruz.
Sabetaycılık,Yahudi cemaati ilişkilerinin ille de bir kırılma ilişkisi olmayabileceğini,geçişlilik taşıdığını da varsayabiliriz.Aynı şekilde Selanik bağlantısı yoluyla işte İttihatçıların da bir geçişlilik taşıdığını söyleyebiliriz,ama buradan çıkarak bir neden-sonuç ilişkisi kurmanın son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum ben...
Yani Sabetaycılıktan hareketle Türkiye tarihini yeniden yazmak veya Cumhuriyet tarihini yeniden değerlendirmek bana çok anlamlı gelmiyor.Çünkü şunu da unutmamak lazım.Bir sürü Sabetaycının da kendi hayatlarının son dönemlerinde epeyce kenara itildiklerini ve hiç de bekledikleri muradı bulamadıklarını devletten biliyoruz.Yani devlet,onların tam da Türk olmadıklarını bir yere kaydederek devam etmiş en azından.Dolayısıyla bunun bir insani bağlamı olan,geçişliliği olan mikro tarih anlamı açısından hakikaten anlamlı şeyler üretebilecek olan fakat makro analizlere çok cevaz vermeyen bir bakış olduğunu söylemek lazım.
-ASALA ile ilgili analiziniz nedir?Çeşitli amaçlar için kullanılmış bir örgüt müydü,amaç başka mıydı?Sizin değerlendirmeniz nedir,geçmişe dönük olarak baktığınızda?
Her küçük örgüt bir miktar kullanılabilir.Ama ASALA'nın tamamen Ermeni cemaatinin içinden çıkmış olan ve kendilerine has bir ideolojik milliyetçi,Stalinist bir bakışın içinde kendilerini belirli bir hedefe doğru yönelten bir grup olduğunu biliyoruz.Çünkü onların bir sürü üyesi hâlâ yaşıyor ve onların nasıl düşünerek buraya geldiklerini biliyoruz.Ama şu her zaman söylenebilir.İstihbarat dünyasında herkes herkesi kullanır.Ve herkes bilerek veya bilmeyerek bir başkasına alet olabilir.
Dolayısıyla bu tür analizleri her zaman ex-post olarak,yani olaydan sonra yapmak mümkün.Fakat gene buradan çıkarak bir nedensellik analizi yapmak bana çok mantıklı gelmiyor.Bir şeyin kimin işine yaradığından hareketle,gerçekten de bir nedensellik bağı içinde bilinçli üretildiğini görüyoruz.Bu,tarik çalışması yapmak değil,tarihi anlamak değil.Tarihi anlamak sıfır noktasına,ilk noktaya geri dönüp oradaki insanların kafasındaki tercihlere bakarak niçin hangi yolu tercih ettiklerini,niçin oraya doğru sürüklendiklerini bulmayı gerektirir.Eğer o sözkonusu ettiğiniz analiz,ASALA'nın başlangıç noktasında onları doğrudan etkileyen ve belirli Türklere yöneltip başka Türklere yönelmelerini engelleyen bir etkiyi gösterebilirse bize tabii,o zaman bir tarih önermesi olarak ortaya çıkabilir.Ama ben böyle bir şey olabileceğini hiç sanmıyorum.
-Sizce ASALA'yı kim bitirdi veya nasıl bitti ASALA?
Gene kendi içinden bakın,aktörlerin tarihi biraz kendi içinden anlaşılır.Dolayısıyla ASALA'nın kendi içsel tarihine doğru girdiğiniz zaman anlamak mümkün.ASALA'yı kendisi bitirdi.Kendi kendisine bitti aslında...Çünkü başka birilerinin onlardan adam öldürerek öyle bir hareket bitirmesi çok mümkün değil,bizim bütün geçmiş sol-sağ çatışmalarımız adam öldürerek hiçbir şeyin olamayacağını,öldürdükçe onun arkasından yenilerinin gelebileceğini söylüyor.Dolayısıyla ASALA da aslında değişen dünya konjonktürü karşısında o yöntemin netice vermeyeceğinin ortaya çıkmasıyla Ermeni cemaati içindeki değişen o anlam dünyası sayesinde bitti.
Diğeri sizin söylediğiniz bu Susurluk bağlantılı...Biraz böbürlenmeye yönelik olan bakışlar bence bugünkü Türkiye'deki iç piyasaya yönelik olarak kullanılan bir retorikti.Yoksa gerçek tarihsel olayı anlatan bir retorik değildi.
Şunu da söylemek gerekir diye düşünüyorum.Tarihte olmuş olan şeyleri değiştirmeniz mümkün değildir.Bir Fransız filozofunun söylediği bir şey vardır.Tanrı'nın bile beceremeyeceği bir şey vardır ki o da olmuş olan şeyi olmamış hale getirmektir.Bu,biraz aşırı bir laf olarak gözükebilir ama sonuçta da tarihle ilgili bir şey söylüyor.Dolayısıyla baştan kaybedecek olan tezlerle masaya oturmamak lazım.Türkiye'nin de dünya kamuoyu önünde ve tarih nezdinde anlamlı bulunabilecek olan bir tezinin olması lazım ki üretilecek bir tez olsun.
İkinci söyleyeceğim şey bu bir masaya oturma ve konuşma meselesiyse,birinin kaybedip birinin kazanacağı davada kimse masaya oturmaz.Dolayısıyla herkesin kazanacağı ve herkesin kaybedeceği bir çerçevenin çizilmesi lazım.
Üçüncü söyleyeceğim şey,tarihe gerçekten dönersek eğer,zihniyet olarak önce şunu kabul etmemiz lazım.Türklerle Ermeniler birbirlerine çok fazla benziyorlar.Ve iki taraf da aşırı derecede milliyetçi.Bu,bir güç savaşıydı sonuçta.Güç savaşının sonunda çıkan sonuca soykırım denebilir,denmeyebilir de...O ayrı mesele...Ama zihniyet olarak baktığımız zaman birbirine çok benzeyen bakışlar olduğunu burada kabul etmemiz lazım.Bu da şunun için önemli...Bir yerde eğer birisi bir şey verecek,birisi bir şey alacak veya birisi özür dileyecek,birisi başka bir şey yapacaksa,başka bir platformda da bir eşitlenmeye ihtiyaç var.Bunu gönül rahatlığıyla yapabilmek için...
Dolayısıyla Türklerle Ermenilerin zaten birbirlerine çok benzedikleri,zaten çok benzer politikaların takipçisi olduklarını görmek,milliyetçilik çağının o ilk başlarında,o ortak psikolojik zemini sağlayabilir ve bu zemin üzerinden gerçekten tarihe bakma şansımız olabilir.O zaman da şöyle bir noktaya geliriz:Ne bütün Türkler iyi,ne bütün Türkler kötü;ne bütün Ermeniler iyi,ne bütün Ermeniler kötü.Çünkü tarih zaten böyle bir şeydir.Ve o zaman işte nesnel bir biçimde kim,neyi,niçin yapmış demeye başlayabiliriz.Bu ön kabuller olmadan tamamen ideolojik ve tamamen devlet manipülasyonuna tabi bir milliyetçiliğin aracı olur tarih...
*Etyen Mahçupyan,Sabetaycılıktan Hareketle Türkiye'nin Tarihini Yeniden Yazmak Pek Makul Değil!,Röportaj:Aydoğan Vatandaş,5 Mayıs 2005;Aydoğan Vatandaş,ASALA Operasyonları:Aslında Nasıl Oldu?;(ed.) Rana Gürtuna,1. bs.,İstanbul:Alfa Yayınları,2005,s.[117]-125.
Burada tabii bunlara başka şeyleri de eklemek mümkün.Ermeni d.lü gibi kullanılan kavramlar da var.Dolayısıyla bir sıfat olarak bir sürü yerde kullanılıyor.Şimdi Ermeni cemaatinin bir refleksi var.Bunları duymazlıktan gelme ve bunları kendi kafasında bir kenara atarak kendi normal hayatını devam ettirmek gibi bir savunma refleksi var ve bu savunma refleksi bir anlamda ailelerde,çocuklara verilen bir refleks.Dolayısıyla edinilmiş olan,yaşanmışlıklardan gelen bir deneyim bu ve çok fazla sanki üzerinde durulmuyor.Ermeni olarak da siz bunu çok fazla kafanıza yazmıyorsunuz.
Çünkü öncelikle Türkiye'deki Ermeniler şunun epeyce farkındalar.Kendi çevrelerinde hakiki Türklerle beraber yaşayan insanlar,Ermeniler sonuç olarak.Ve onların içinde her türlü adamın zaten mevcut olduğunu görüyorlar.Bu zaten bir normalleşme getiriyor.Belki bu sayede de aslında istemediğimiz şeyleri duymuyoruz galiba biz biraz.
-Çocukluk döneminiz veya gençlik döneminizde nasıl etkilenirdiniz?Mesela ASALA eylemleri olurdu Türkiye'de,o zaman neler konuşulurdu?O zaman da mı yok sayardınız veya böyle insani olarak baktığınızda ne tür tepkiler verirdiniz?
Yani ben Ermeni cemaatinin içinden şimdi düşündüğüm zaman,yani orada o zamanlar neler,hangi hisleri duyardım diye baktığım zaman bir tür konuşulmamaktan gelen bir eziklik ve bir anlamda haklı olduğunu bilip söyleyememenin getirdiği bir his,aynı zamanda da bir utanç vardı.Bu ASALA'nın yaptıkları,yani tasvip etmediğiniz bir eylem var ortada.Tasvip edilmesi mümkün olmayan bir eylem.Fakat öte yandan da o eylemin arka planında kendi yaşadıklarınızı hatırlatan da bir tarafı var o eylemlerin.
Ve o yaşadıklarınızın görülmemesi,kabul edilmemesi,bir anlamda gizlenmesinin getirdiği de bir eziklik var.Bütün bunlar çok birleşerek,karmakarışık bir halde yaşandı hep Ermeni cemaatin de ve sonuç gene aynı şey oldu.Sonuçta gene çok fazla üzerinde durmamak,bunu konuşmamak,bunu belki sessizce sindirmek cinsli bir tercih yaşandı.
-Geçmişte Ermeniler açısından üzücü hadiselerin yaşandığı muhakkak.Peki bunu nasıl tarif etmek lazım?Yani bunu bir soykırım olarak tarif etmek mi lazım,yoksa başka bir şekilde mi ifade etmek lazım?Sizin kanaatiniz ne?Bir soykırım mıydı bu,yoksa başka bir şey miydi?
Şimdi,soykırım denen şey,eylemin yapılmış olduğu o insanların ne yaşadığından hareketle eğer tanımlanırsa,o zaman elimizde dört maddelik bir liste var.O dört maddelik listeyle olan biteni yan yana koyarsanız...Ve ben şunu söyleyeyim,mesela Mısır'dan,Filistin'den,İran'dan,Irak'tan sokaktan yüz tane adam çağırsanız doksan tanesi soykırım der,çünkü olanın etkilediği insanların yaşadığı şey oradaki dört şeye uyuyor.Fakat tarih buna indirgenebilecek bir şey değil.Problem bu ve Ermeni resmi görüşünün aksadığı veya yanlış olduğu veya eksik olduğu veya manipülasyona tabi tutarak baktığı taraf da bu.
Kendinizin maruz kaldığı olaydan çıkarak bir tanımlamaya gelebilirsiniz,ama bu tanım tüm tarihi anlatan,tüm tarihin bütün kaotik çeşitliliğini anlatan bir tanım olmayabilir.Ve Osmanlı tarihi Ermenileri aşan çok daha geniş bir tarih.Düşünün ki orada 1915-1917 yılları arasında Anadolu'daki insanların üçte biri yerlerinden olup başka yere taşınmak zorunda kalıyor.Bu zorla oluyor,isteyerek oluyor,şöyle veya böyle oluyor,bunun içinde Rumlar ve Yahudiler var,Çerkesler var,Arnavutlar var.Bir yığın başka milletler var...
Şimdi dolayısıyla daha büyük bir fotoğrafın içerisinde olan bir şey bu.Bir kere böyle bir yönü var.İkinci bir yön tabii ki o zamanki tarihin nasıl bir sıkışmışlık yarattığını görmemiz lazım.Bu sıkışmışlık şöyle bir şey,değişen,gelişen bir dünyanın yeni kavramsallaştırması karşısında aciz kalan bir Osmanlı İmparatorluğu var.Yani özgürlük,eşitlik gibi yeni kavramlar var ve bu Osmanlı'nın o ataerkil sistemine hiçbir şekilde uymuyor.Cemaatlerarası eşitlenme hiçbir şekilde Osmanlı'ya uygun bir şey değil.Böyle bir tarafı var işin...Bir de öbür taraftan Batılı devletlerin Osmanlı'yı parçalamaya yönelik olarak bakışları ve bundan faydalanma olayı var.Ee,şimdi bu ikisi arasında birdenbire milliyetçilik ve reform talepleri dolayısıyla bütün bir dönem Osmanlı açısından "nasıl ayakta kalabiliriz,nasıl bu topraklar üzerinde kendi bekamızı sürdürebiliriz" biçiminde bir soruya dönüşüyor ve Osmanlı entelektüeli bunun peşine gidiyor.
Önce Osmanlıcılık üzerinden gidiyor.Sonra İslamcılık üzerinden gidiyor,sonra nihayet Türkçülük üzerinden gidiyor ve Türkçülüğün siyaseti Türkleştirme siyaseti olarak çıkınca da,sonunda bu Tehcir olayı ve Tehcirin de ne tarafa doğru gittiğinin bilincinde olarak yapılması sözkonusu hale geliyor.
-Peki...Almanları soracağım.Birinci Dünya Savaşı'nda ve aslında öncesinde de Osmanlı ayakta kalabilmek için Almanlarla bir denge arayışına girdi.Acaba Tehcir konusunda Almanların bir tavsiyesi olmuş olabilir mi dönemin iktidarına?
Şimdi bu epeyce tartışılan bir şey.Ben Nisan ayı içinde Almanya'da bir çalışmanın içinde oldum ve orada da Alman tarihçiler bunu enine boyuna tartışıyorlar.Tabii ortada çok apaçık olan şöyle bir durum var.1914'te Osmanlı'nın Genelkurmay Başkanı bir Alman ve onun yanında bir sürü Alman çalışıyor.Teşkilat-ı Mahsusa'nın içinde bir sürü Alman subay var,vs...Dolayısıyla çok apaçık bir etkileşim olduğunu görüyorsunuz.Fakat Alman tarihçilerin şu ana kadar geldiği noktada şöyle bir şey var:Türkiye'deki Osmanlı içindeki hiçbir cemaatin çok da öyle kendi başına makbul bir cemaat olmadığını şu anda anlıyoruz.Ama o dönemin tarihine girdiğimiz zaman şunu söyleyebiliriz.O dönemin Ermeni aydınları bizim şu anda güvendiğimizden daha fazla güvenmişler Fransızlara,İngilizlere,Ruslara ve çok haklı çıkmamışlar.
-Örnek vermek gerekirse haklı çıkmamalarıyla ilgili olarak anımsadığınız tarihsel olaylar var mı?
Yani bir kere mesela Ayastefanos [Yeşilköy] Antlaşması'nda Ermenilerin lehine olan çok daha net bir anlaşma maddesi varken bu anlaşma maddesinde Rusların güvencesi altında bir Ermeni cemaati tanımlandığı için mesela Fransızlarla İngilizler buna karşı çıkıyorlar ve kendilerinin de dahil olacakları bir maddeye çeviriyorlar;Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi bu.
Orada,reformlarda bir gerileme var,yani önemli olan anlıyorsunuz ki Ermenilerin talep ettiği özgürlük veya katılım vesaire gibi şeyler değil veya çifte vergiden kurtulma gibi şeyler değil aslında.Fransız,İngiliz ulusal politikasının Ruslarla olan dengesi çok daha önemli...Bunu çok net görüyorsunuz.Bir sürü verilmiş olan ve yerine getirilmeyen sözler,hatıratlarda ve siyasi tarihte yerini almış durumda...
-Bab-ı Âli Baskını'nda İngilizlerin sözlerinde durmadıklarından da söz ediliyor...
Buna benzer çok fazla şey vardır.Yani bu tabii şurada da haksızlık yapmamak lazım,mesela İngilizler dediğimiz zaman kim bu İngilizler...Acaba hangi İngiliz İngiltere'yi temsil ediyordu o dönemde?İngiltere monolitik görüşe sahip miydi,yoksa İngiltere'nin de kendi içinde Savunma Bakanlığı farklı mı davranıyordu?Başbakanlık farklı mı davranıyordu,vs.Aynen bizde olduğu gibi...Dolayısıyla kimin kimi kullandığı,kimin nereden menfaat sağladığının çok belli olmadığı bir dünyadan bahsediyoruz.Çok karmaşık bir yerden bahsediyoruz...Aynı noktada Bağdat Demiryolu Hattı'nın tartışıldığı,petrolün tartışılmaya başladığı ve Osmanlı'nın paylaşım mücadelesi içinde silah ticaretinin bir sürü insana inanılmaz paralar kazandırdığı bir dünyadan bahsediyoruz.
Dolayısıyla yani burada resmi görevlilerin de ne kadar kendi çıkarları için çalıştığı,ne kadar resmen çalıştığı falan son derece muğlak,böyle bir dünya bu.
-Bu bölgede bizden sonraki kuşakların daha kardeşçe,daha barış ortamı içerisinde yaşayabilmeleri için sizce nasıl bir formül üretilmeli,neler yapılmalı bundan sonra en azından?
Bunun aslında sosyo-psikolojide diyelim çaresi bellidir...Bu da birlikte geleceğe bakmak,ortak bir gelecek tanımı yapmak ve bu ortak gelecek için birlikte çalışmayı mümkün kılan projeler üretebilmek demek.Bunun da aslında ilginç bir şekilde alt yapısı şu anda mevcut bu bölgede.Bu bölgeyi sadece sınırdaşlık,sınır ilişkisi biçiminde almamak lazım.Kafkasya'nın bir bütün olarak şu anda kalkınması diye bir sorun var Kafkas ülkelerinin önünde ki buna yönelik birtakım projeler de yürüyor şu anda.Ermenistan,Azerbaycan,Gürcistan arasında...Ama o bölge bizim sınırlarımızın dışında olan bölge değil,bizim Kuzeydoğu Anadolumuzu kuşatan bir bölge.Ortak bir plato gibi de düşünülebilir.
Dünyanın bugün geldiği global sistematik bakış içerisinde de ve gene Avrupa Birliği'nin buna uygun olan yeni projeleri bağlamında da oranın bir bütün olarak bölgesel kalkınmasını sadece ekonomik değil,sosyal ve kültürel olarak da mümkün kılacak olan projelere doğru bakılabilir.Şimdi böyle yapıldığı zaman,zaten Türkiye'yi bu bölgenin lideri,otomatik olarak kendiliğinden lideri yapacak olan bir adım atmış oluyorsunuz.Çünkü Türkiye zaten Avrupa Birliği'nin parçası olmaya doğru gidiyor.Ve de öbür ülkelerle kıyaslandığı zaman zaten mukayesesiz olarak daha güçlü ve daha medeni ve daha Batılılaşmış,vesaire.Daha çok yol almış bir ülke.
Dolayısıyla oraya bölgesel bakış ve geleceğin birlikte kurulması ve o geleceğe yönelik bugünden ortak projelerin yola çıkartılması Türkiye'yi kendiliğinden bence bunun asıl taşıyıcısı haline getirecektir.Ve de o bölgeyi Türkiye'nin arka bahçesi haline getirecek olan bir şey bu.Diğer ülkelerin menfaati aleyhine değil,onların tamamen menfaati lehine olan bir şey,dolayısıyla da desteklenecek olan bir şey.Çünkü baktığınız zaman Azerbaycan'a,Ermenistan'a,Gürcistan'a gördüğümüz şey şu:Onlar Türkiye'nin üzerinden Batılılaşmanın,Avrupalılaşmanın ve de dünyaya entegre olmanın peşindeler şu anda.Türkiye'nin entegre olmadığı bir coğrafyada herhalde Ermenistan'ın veya Azerbaycan'ın dünyaya entegre olmasını beklemek çok abes olurdu.Dolayısıyla Türkiye'nin kaderi otomatik olarak bugün Ermenistan'ın kaderi.Otomatik olarak bugün Azerbaycan'ın kaderi.
Ve bu beraberlik sinerjik bir beraberlik,yani bu beraberlik yola çıkıldığı zaman biri kaybederken diğerinin kazandığı bir ilişki biçimi olmayacak.Bu,herkesin kazandığı bir ilişki biçimi olacak.O zaman da şunu söylememiz lazım...Soğuk Savaş dönemindeki klasik dış politika anlayışıyla bakılamayacak olan bir durumdan bahsediyoruz,çünkü o dış politika anlayışı ki halen maalesef bazı hariciyecilerimiz için geçerli.Ancak bir başkasının kazancı ya da kaybı üzerinden kendi ulusal kazancımızı tanımlayabildiğimiz bir bakıştı bu.Ama şu anki dünya herkesin kazanabileceği bölgesel avantajlar getiriyor.Bu bölgenin,başka bölgeler aleyhine kazanacağı bir adım.Ama bu bölge,dediğimiz zaman dört-beş ülkeyi birden kapsıyoruz şimdi artık...
-Soner Yalçın'ın "Efendi" adlı kitabında Talat Paşa Sabetaycı olarak tanımlanıyor ve şöyle bir tez geliştiriliyor.Ermeniler,zaten Türk toplumu içerisinde ticareti elinde tutan bir kesimdi.Onlardan boşalan bu alanı Sabetaycılar doldurdu,yani böyle bir ima var...
Şimdi burada neden-sonuç ilişkisi kurmak son derece tehlikeli ama varolan durumdan nasıl yararlanıldığı,bunun nasıl değerlendirildiğine baktığımız zaman sırf Sabetaycılar için değil,Yahudi cemaati için genel olarak tabii ki o boşluktan yararlandıklarını söylemek mümkün.Daha sonraki tarihsel malzemeye baktığımız zaman Yahudi cemaatinin çoğu zaman iyi çocuk rolünde davrandığını ve iyi çocuk rolünde davranmakla da kendine bazı imkânlar sağladığını biliyoruz.
Sabetaycılık,Yahudi cemaati ilişkilerinin ille de bir kırılma ilişkisi olmayabileceğini,geçişlilik taşıdığını da varsayabiliriz.Aynı şekilde Selanik bağlantısı yoluyla işte İttihatçıların da bir geçişlilik taşıdığını söyleyebiliriz,ama buradan çıkarak bir neden-sonuç ilişkisi kurmanın son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum ben...
Yani Sabetaycılıktan hareketle Türkiye tarihini yeniden yazmak veya Cumhuriyet tarihini yeniden değerlendirmek bana çok anlamlı gelmiyor.Çünkü şunu da unutmamak lazım.Bir sürü Sabetaycının da kendi hayatlarının son dönemlerinde epeyce kenara itildiklerini ve hiç de bekledikleri muradı bulamadıklarını devletten biliyoruz.Yani devlet,onların tam da Türk olmadıklarını bir yere kaydederek devam etmiş en azından.Dolayısıyla bunun bir insani bağlamı olan,geçişliliği olan mikro tarih anlamı açısından hakikaten anlamlı şeyler üretebilecek olan fakat makro analizlere çok cevaz vermeyen bir bakış olduğunu söylemek lazım.
-ASALA ile ilgili analiziniz nedir?Çeşitli amaçlar için kullanılmış bir örgüt müydü,amaç başka mıydı?Sizin değerlendirmeniz nedir,geçmişe dönük olarak baktığınızda?
Her küçük örgüt bir miktar kullanılabilir.Ama ASALA'nın tamamen Ermeni cemaatinin içinden çıkmış olan ve kendilerine has bir ideolojik milliyetçi,Stalinist bir bakışın içinde kendilerini belirli bir hedefe doğru yönelten bir grup olduğunu biliyoruz.Çünkü onların bir sürü üyesi hâlâ yaşıyor ve onların nasıl düşünerek buraya geldiklerini biliyoruz.Ama şu her zaman söylenebilir.İstihbarat dünyasında herkes herkesi kullanır.Ve herkes bilerek veya bilmeyerek bir başkasına alet olabilir.
Dolayısıyla bu tür analizleri her zaman ex-post olarak,yani olaydan sonra yapmak mümkün.Fakat gene buradan çıkarak bir nedensellik analizi yapmak bana çok mantıklı gelmiyor.Bir şeyin kimin işine yaradığından hareketle,gerçekten de bir nedensellik bağı içinde bilinçli üretildiğini görüyoruz.Bu,tarik çalışması yapmak değil,tarihi anlamak değil.Tarihi anlamak sıfır noktasına,ilk noktaya geri dönüp oradaki insanların kafasındaki tercihlere bakarak niçin hangi yolu tercih ettiklerini,niçin oraya doğru sürüklendiklerini bulmayı gerektirir.Eğer o sözkonusu ettiğiniz analiz,ASALA'nın başlangıç noktasında onları doğrudan etkileyen ve belirli Türklere yöneltip başka Türklere yönelmelerini engelleyen bir etkiyi gösterebilirse bize tabii,o zaman bir tarih önermesi olarak ortaya çıkabilir.Ama ben böyle bir şey olabileceğini hiç sanmıyorum.
-Sizce ASALA'yı kim bitirdi veya nasıl bitti ASALA?
Gene kendi içinden bakın,aktörlerin tarihi biraz kendi içinden anlaşılır.Dolayısıyla ASALA'nın kendi içsel tarihine doğru girdiğiniz zaman anlamak mümkün.ASALA'yı kendisi bitirdi.Kendi kendisine bitti aslında...Çünkü başka birilerinin onlardan adam öldürerek öyle bir hareket bitirmesi çok mümkün değil,bizim bütün geçmiş sol-sağ çatışmalarımız adam öldürerek hiçbir şeyin olamayacağını,öldürdükçe onun arkasından yenilerinin gelebileceğini söylüyor.Dolayısıyla ASALA da aslında değişen dünya konjonktürü karşısında o yöntemin netice vermeyeceğinin ortaya çıkmasıyla Ermeni cemaati içindeki değişen o anlam dünyası sayesinde bitti.
Diğeri sizin söylediğiniz bu Susurluk bağlantılı...Biraz böbürlenmeye yönelik olan bakışlar bence bugünkü Türkiye'deki iç piyasaya yönelik olarak kullanılan bir retorikti.Yoksa gerçek tarihsel olayı anlatan bir retorik değildi.
Şunu da söylemek gerekir diye düşünüyorum.Tarihte olmuş olan şeyleri değiştirmeniz mümkün değildir.Bir Fransız filozofunun söylediği bir şey vardır.Tanrı'nın bile beceremeyeceği bir şey vardır ki o da olmuş olan şeyi olmamış hale getirmektir.Bu,biraz aşırı bir laf olarak gözükebilir ama sonuçta da tarihle ilgili bir şey söylüyor.Dolayısıyla baştan kaybedecek olan tezlerle masaya oturmamak lazım.Türkiye'nin de dünya kamuoyu önünde ve tarih nezdinde anlamlı bulunabilecek olan bir tezinin olması lazım ki üretilecek bir tez olsun.
İkinci söyleyeceğim şey bu bir masaya oturma ve konuşma meselesiyse,birinin kaybedip birinin kazanacağı davada kimse masaya oturmaz.Dolayısıyla herkesin kazanacağı ve herkesin kaybedeceği bir çerçevenin çizilmesi lazım.
Üçüncü söyleyeceğim şey,tarihe gerçekten dönersek eğer,zihniyet olarak önce şunu kabul etmemiz lazım.Türklerle Ermeniler birbirlerine çok fazla benziyorlar.Ve iki taraf da aşırı derecede milliyetçi.Bu,bir güç savaşıydı sonuçta.Güç savaşının sonunda çıkan sonuca soykırım denebilir,denmeyebilir de...O ayrı mesele...Ama zihniyet olarak baktığımız zaman birbirine çok benzeyen bakışlar olduğunu burada kabul etmemiz lazım.Bu da şunun için önemli...Bir yerde eğer birisi bir şey verecek,birisi bir şey alacak veya birisi özür dileyecek,birisi başka bir şey yapacaksa,başka bir platformda da bir eşitlenmeye ihtiyaç var.Bunu gönül rahatlığıyla yapabilmek için...
Dolayısıyla Türklerle Ermenilerin zaten birbirlerine çok benzedikleri,zaten çok benzer politikaların takipçisi olduklarını görmek,milliyetçilik çağının o ilk başlarında,o ortak psikolojik zemini sağlayabilir ve bu zemin üzerinden gerçekten tarihe bakma şansımız olabilir.O zaman da şöyle bir noktaya geliriz:Ne bütün Türkler iyi,ne bütün Türkler kötü;ne bütün Ermeniler iyi,ne bütün Ermeniler kötü.Çünkü tarih zaten böyle bir şeydir.Ve o zaman işte nesnel bir biçimde kim,neyi,niçin yapmış demeye başlayabiliriz.Bu ön kabuller olmadan tamamen ideolojik ve tamamen devlet manipülasyonuna tabi bir milliyetçiliğin aracı olur tarih...
*Etyen Mahçupyan,Sabetaycılıktan Hareketle Türkiye'nin Tarihini Yeniden Yazmak Pek Makul Değil!,Röportaj:Aydoğan Vatandaş,5 Mayıs 2005;Aydoğan Vatandaş,ASALA Operasyonları:Aslında Nasıl Oldu?;(ed.) Rana Gürtuna,1. bs.,İstanbul:Alfa Yayınları,2005,s.[117]-125.
İttihatçıların Ardında Alman Genelkurmayı'nın,Onların Ardında da Yahudi Sermayesinin Olduğu Söylenir!/Hrant Dink*
-Ermeni asıllı bir Türkiye aydını,bir Türkiye entelektüeli olarak,Ermeni kelimesinin zaman zaman terör,zaman zaman sorun ve zaman zaman da tehcir kelimeleriyle birlikte anılmasından nasıl etkileniyorsunuz?Bu sizin gündelik hayatınızı nasıl etkiliyor,geçmişte nasıl etkiledi?
Doğrusu çocukluğumda nasıl etkilendiğimi çok hatırlamıyorum.Yani esas olarak bizim kuşak,Türkiye'de yaşayan şu dönemin Ermeni kuşağı,çok birbirini takip eden ve çetrefilli süreçlerden geçti.Nedir bunlar?1970'li yıllardan başlayalım isterseniz.Önce bu Kıbrıs meselesi vardı biliyorsunuz.Kıbrıs'tan hemen sonra başlayan bir ASALA terörü vardı yurtdışında.Her gün bir yerde bir Türk diplomatı öldürülüyor ve siz Türkiye'de Ermeni olarak yaşıyorsunuz.Sonuçta ben de o zaman gençtim ve bayağı etkilendiğimi hatırlıyorum.Ama bu nasıl bir etkilenme derseniz,içinde bir miktar üzüntü var,sıkıntı var,yani bir miktar isyan var,niçin böyle şeyler oluyor diye.Yani niye biz bu konumlara düştük,niye Ermeni halkı bu konumlara düştü diye.Bu tür şeyler vardı.O süreçte mesela,ASALA sürecinde,bize içinde yaşadığınız toplumdan böyle ek bir baskı diyebileceğim ve bizi hakikaten rahatsız edecek bir şeyler de olmadı.Ama bizim psikolojik rahatsızlığımız,bunun için önemliydi.ASALA'nın hemen arkasından,biliyorsunuz,12 Eylül dönemi oldu.12 Eylül'den sonra Kürt sorunu başladı.Kürt sorunuyla birlikte Ermeni kelimesi çok kullanılmaya başlandı.Siz anımsayacaksınız aslında bir ara Kürt sorunu yoktu,aslında bir Ermeni sorunuydu bu.Dağlarda s.nnetsiz gerillalar yakalanıyordu ve bunlar elbette Ermenilerdi.Ermeniler,dolayısıyla Kürt kılığında gelmişlerdi ve tekrar Türklere karşı tarihi düşmanlıklarını yerine getiriyorlardı.
Bu tür inanılmaz bir medya kampanyası vardı.Hatta bu o kadar ileri gitti ki,örneğin PKK lideri Abdullah Öcalan'ın İçişleri Bakanı tarafından Ermeni d.lü olarak adlandırılmasına kadar gitti.Tabii siz böyle bir ortamda,artık Ermeni kelimesinin bir küfür haline dönüştüğü noktada yine Türkiye'de yaşıyor durumdasınız.Bunun da beraberinde getirdiği insanlar var.Çünkü aslında o anda medyanın tarif ettiği Ermeni değilsiniz siz.Siz hakikaten hak etmiyorsunuz o lafları.
Arkasından Karabağ meselesi başladı.Onun da Türkiye'de bir yansıması oldu.Derken işte bugünlere kadar geldik.Ermeni Soykırımı tasarılarının artık Amerika'da,Fransa'da şurada burada gündeme getirilmesi derken zannediyorum artık Ermenisiz bir yıl geçmedi.Böyle bir süreçte de biz Türkiye'de Ermeni olarak yaşadık.Ama sonuçta bu yaşanmışlıkta bir tür alışkanlık olduğunu size söyleyebilirim.Bir tahammül olduğunu söyleyebilirim.Bir tür tevekkül olduğunu da söyleyebilirim.Çünkü başka çaremiz yok,yani burası bizim vatanımız,binlerce yıldır burada yaşıyoruz,ülkemizi bırakıp nereye gideceğiz?Gidenler gitti zaten.Bizim okullarımız var,kiliselerimiz var,ancak kendimizi orada yaşatabiliyoruz.
-Dönün dense bu insanlara gelirler mi şimdi?Yani öyle bir ortam sağlansa...
Vallahi,gelirler mi sorusu bence erken bir soru.Önce bir kere dönün derler mi sorusunu Türkiye'nin kendi kendine sorması lazım.Bence eğer Türkiye,bu insanlara dönün diyebilecek bir noktaya geldiğini düşünüyorsa,zaten hayat değişiyor demektir.O zaman öbürlerinin gelip gelmemesi artık bir cevap teşkil etmez.Gelenler de olur,gelmeyenler de olur.Gelip yerleşenler de olur,gelip gezenler de olur,ama orada artık bir ruh halindeki insanlar için bir tür terapi ortaya çıkmış olur.Ama ben size başka bir şey söyleyeyim.Bir tanesi mesela çok iyi hatırlıyorum,denedi gelip yaşamayı,Amerikalı bir Ermeni'ydi,[Viktor Bedoyan] isminde.Geldi,Van'da bir otel [Vartan Oteli] kurmaya kalktı.Ama yaşatmadılar o adamı orada.
-Nasıl oldu bu efendim?
Geri gönderdiler hemen.Allem ettiler,kallem ettiler,ne oteli,ne çalışma ruhsatı verdiler.Çok inanılmaz mücadeleler yaptı,kendine bir Türk ortak aldı.Onun üstünden işyerini devam ettirmeye çalıştı.Ailesini de getirmişti.Orada yaşamaya kalktı,ama bunlar mümkün olmadı.Sonunda elinden otelini de aldılar.Bir başkası satın aldı ve adam gitti yani.Bu,aslında bir örnek denemeydi.Adam hakikaten niçin geldi,bunları ben bilmiyorum ama benim için bir örnekti,geldi,yaşamak istedi.Gelirler mi sorusunu hakikaten erkenden sormamak lazım.Önce biz kendi kendimize,"Acaba biz çağırsak iyi olur mu olmaz mı," diye sormamız lazım.Yani bu soruların hepsi kendimizle ilgili belki de...
-Geçmişte Ermeniler açısından son derece üzücü hadiselerin yaşandığı muhakkak.Ancak buna Soykırım demek mümkün mü ya da bunu nasıl ifade etmek lazım?
Bakın,ben Soykırım demiyorum ama bunun bir Soykırım olduğunu içselleştirmiş vaziyetteyim.Ben burada bu ülkede hiçbir zaman Soykırım diye bir kelime kullanmadım,bundan sonra da kullanmayacağım.Şunun için kullanmıyorum,birlikte yaşadığım insanların bu kelimeye hakikaten üzüldüklerini görüyorum ve onları üzmek istemiyorum.Bir kere bu var.Ama siz nasıl algılıyorsunuz bunu,derseniz...Bunu böyle içselleştirdiğim bir tarih bu.Ama bunun için de hiç kimseyle bir sorunum yok yani.Türklere bunu tanıyın,bunu kabul edin gibi bir derdim de yok.Ya da dışarıdaki ülkelere de yani aman bu işin çözümünü bulun,çünkü ben bunu çözülecek bir sorun olarak,bir sorun olarak görmüyorum.Anlaşılması gereken,algılanması gereken bir geçmiş olarak görüyorum ve algılanırsa bunun iyi olacağını düşünüyorum.Çünkü iyi bir tarih algılaması,iyi bir gelecek kurmak demektir.Benim kendi derdim de bu,onun için hiç bu tür şeylere de girmiyorum.Yani bu tür mekân işlerine,sayı işlerine,öldürme,kesme,biçme,bağırsak deşme,katil,katliam...Bu tür hiçbir şeye de girmiyorum.Yani benim terimlerim değil bunlar.Benim lügatim değil bunlar.
Ama benim lügatimde bunu içselleştirmiş bir vaziyetteyim ve şöyle düşünüyorum.Sonuçta hakikaten Anadolu'nun çok çalışkan bir halkı,çok üretken bir halkı,hakikaten bu topraklara çok şey katmış olan bir halkı,yok yere,gerçekten yok yere,anlamsız bir milliyetçilik kapışmasıyla,bu topraklardan,yaşadığı topraklardan,ilişkisi kesildi aslında kendi kaybetti ama kaybedenlerden biri de şu anda üzerinde yaşadığımız bu topraklar,bu vatan oldu.Ben bazen şöyle düşünüyorum.Yani bu halk eğer yaşasaydı,bu kadar üretken bir halk,bu uygarlığın üzerine bu kadar damgasını vurmuş bir halk yaşasaydı acaba bugün,bizim ülkemizin durumu ne olurdu?O üretkenlikler artacaktı.Düşünün!Yüz sene önce,doksan sene önce 1914'te Anadolu'da yedi dilde eğitim yapan kolejler var,yüksekokullar var,binlerce okul,kilise,esnaf var,zanaatkâr var.Yaşadıkları kentin ya da bölgenin motor gücü konumunda bu insanlar.Çünkü yerleşik bir toplumlar.Yerleşik toplumun üretken olması da çok doğal bir şey ama şimdi bu yok,işte bitti.Bence kaybeden bu topraklar oldu.Bu insanlar oldu.Ben biraz bu açıdan düşünüyorum.
Mesela biz bugün Avrupa Birliği'ne girmek için çaba gösteremiyoruz ama benim bir iddiam var.Bu halk yaşıyor olsaydı ve devam ediyor olsaydı bu ülkenin üretkenliği,inanın bence bugün Avrupa Birliği bize kendi yalvarıyor olurdu,biz sizinle birlik olalım diye.
-Bugün bu coğrafyayı,içinde bulunduğumuz bölgeyi,ABD yeniden şekillendiriyor,demografik yapı da bundan etkileniyor...Tabii o dönemin egemen gücü İngiltere'ydi büyük oranda...Yani Türkler bu karar mekanizmasının neresindeydiler?Ermenilerin başında gelenlerden birinci dereceden Türkleri mi sorumlu tutmak lazım?
Çok haklısınız.Yani benim her zaman yaptığım analizlerden bahsediyorsunuz ama tabii şu da var.Bunu söylerken de ya bu işlerin içerisinde sorumluluğu olan hiçbirini bir kenara koyup da bir sorumluluğu diğerinin üzerine yüklemek ve öbürünü oradan sıyırmak gibi bir derdim yok...Böyle bir kaygıyla hareket etmeden cevap veriyorum.Ama şunu çok net söyleyebilirim.Ben buna Almanları muhakkak katarım,Rusları kesinlikle katarım ve Amerika'yı da kesinlikle katarım.Bütün bunların hakikaten o zaman,yani bir fil gibi etrafı yıkıp geçen o yöntemlerinin çok etkili bir payının olduğunu düşünüyorum.
Hatta,bana sorarsanız,baş sorumluydular da derim.Bu açıdan.Ama tabii bunun içerisinde Türkler demeyelim,o zaman Osmanlı'nın ve İttihat-Terakki yönetiminin çok net olarak içindeki bu lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum.Bugün açıp belgeleri incelersek,ben çok belgelere giden bir insan değilim,ama eğer gitmek isteyenler varsa belgelere baktığınızda her şeyi görebiliyorsunuz çok net olarak.
Örneğin Abdülhamid,reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili.Bunları yapmak için birtakım çabalar içerisine bazen giriyor ya da girmiyor.Ama girmemesinde bir bakıyorsunuz,Almanların ya da Avusturya'nın etkisi çok büyük.Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela.Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı.Ya da İngilizler ya da Fransızlar böyle,bu topraklara üstten bakan bir bakışla,dayatmacı bir bakışla,bir tür hamilik rolüne soyunarak,burada yaşayan birtakım Hristiyan kesimlerin hayatıyla oynayamayacaklardı.Aslında ne o politikanın hakkını yerine getiriyorlar ne de o politikadan da dönüyorlar.Dolayısıyla bence bu kırılma noktasının en büyük faili onlardır.Ben bunu Avrupalılara,gittiğim zaman,kendi yüzlerine de ifade ediyorum ve onlara çekinmeden siz geçmişte kadim iki halkın,birarada yaşayan iki halkın ilişkilerini tükettiniz diyorum.
Tanımlanan bu.Ve şimdi bunun bedelini ödemek zorundasınız diyorum ve ödeyeceğiniz bedel de bu ilişkilerin yeniden üretilmesine katkıda bulunmaktır.Ve bunun için bedel ödeme anlayışını,önce sorumluluğunuzu idrak edin,bakın tarihinize.Sorumluluğunuzu idrak edin.Ve bunun bedelini de,bu iki halkı nasıl tekrar birarada yaşatırız konusunda maddi insan kaynaklarınızı,teknolojinizi,her şeyinizi,bütün performansınızı bu bedele hitaben ödemek zorundasınız diyorum.
-Dün Mehmet Kamış'ın Zaman gazetesinde yazdığı bir makale [Mehmet Kamış,Suçlu Talat Paşa,Zaman,4 Mayıs 2005. http://www.zaman.com.tr/mehmet-kamis/suclu-talat-pasa_169939.html] vardı.Bugün de İbrahim Karagül Yeni Şafak gazetesinde bir yazı [İbrahim Karagül,Ermeni Tehciri,Selanik 'Dönmeleri',Bakü Petrolü ve Rothschild Ailesi,Yeni Şafak,6 Mayıs 2005. http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/mayis/06/ikaragul.html] yayınladı...Şöyle bir tez var.İttihat ve Terakki yönetimi büyük oranda bugün Sabetaycılar olarak ifade edilen bir grubun kontrolündeydiler.Bir diğer analiz de Alman ordusunun o dönemde arkasında Yahudi sermayesi olduğu...Ne diyorsunuz?
Çok başka bir tez değil bu.Çok başka bir tez değil...Bunun üzerine ben de daha önce birkaç kere yazdım.Buna Bağdat Demiryolu Hattı'nı da ekleyebilirsiniz sonuçta.Size Ermeni kaynaklarından ya da Ermenilerin tarihi içselleştirmesinden hareketle bir şey söyleyeyim.Yalnız bu tarihe ilişkin konuşmamızı bir tür anti-Semitizm olarak da değerlendirmeye çıkanlar olabilir,ama peşinen onlara da şunu söyleyeyim ki bu haksızlık olur.Ama tarihe baktığınız zaman,bugün Ermenilerin içselleştirdiği tarihe baktığınız zaman da hakikaten bir Alman militer gücünün arkasında da Almanya'daki Yahudi sermayesinin varolduğu dile getirilir.Bu araştırma konusudur.Bu konuda varsa belgeler,bilgiler ortaya çıkacaktır.Sonuçta Alman arşivleri bunun en önemli tanıkları olacaktır ve Almanlar da zaten artık başladılar,kendi tarihlerini bu açıdan sorgulamaya.İleride çok daha net şeyler ortaya çıkacak.Ben Sabetaycılık gibi şeylerin de içine çok girmek istemiyorum.Çünkü evet!Bahsettiğiniz İttihat ve Terakki liderlerinden birkaçının,Doktor Nâzım gibi falan,bunların Sabetay Sevi,yani işte Yahudilikten dönme Müslüman Yahudiler olduğunu söyleyen görüşler de var.
Ben bunu Yahudilerin Ermenilere düşman olduğu şeklinde bir algılamayla burada anlatmıyorum.Evet bu tür şeyler de var.Farketmez.İttihat ve Terakki içinde belki bir Ermeni de olabilirdi.Yani insan kendi icazetini kaybediyorsa,bundan sonra onun kim olduğu çok önemli değil zaten.Ama tarihe ilişkin bir şeyi daha size aktarabilirim,o da şu...Biliyorsunuz,bir Saray olgusu vardı ve Saray'a ekonomik olarak hâkim olma meselesi de esasında o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı.Öyle ki kimi zaman Yahudiler,Saray'ın ekonomisine,ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu.Bazen Ermenilere kızardı Padişah Abdülhamid,yayınlardı fetva.İşte,"Bundan sonra Osmanlı devlet ihalelerine Ermeniler giremiye!" gibi bir şeyler...Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında Saray'ın döner sermayesine hâkim olma,ticarete hâkim olma gibi dipten giden bir yarışın olduğu da bir vaka...
Ekonomistler bunu ortaya çıkarırlar.Ama bu vakanın,bu olan biteni ne kadar etkilediği ya da etkilemediği doğrusu benim işim değil.Ama Ermeniler şöyle bir şey söylerler,onu açık yüreklilikle söyleyeyim."Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin de parmağı vardı," diye bir cümleyi kullanırlar...Bunu da burada ifade ediyorum.
-Bundan sonra sizce ne yapmak lazım?Yani geçmişte ne yaşandıysa yaşandı,hepimiz üzülüyoruz buna,ama en azından bundan sonra bu bölgede bizden sonra gelecek olan kuşakların daha böyle barış içerisinde,kardeşçe,dostça yaşayabilmeleri için neler yapmak lazım?
Evet işte,onu söylüyorum...Biz ilişkilerimizi tükettik.Önce o ilişkilerimizi yeniden üretmemiz lazım.Bir kere ilk buradan başlamak lazım.İki halkın tekrar kendi ilişkisini üretmesi lazım.Siz biraz önce İbrahim'in yazısından bahsettiniz.Bugün bir de sevgili Fehmi'nin yazısı [Fehmi Koru,İki Damla Gözyaşı,Yeni Şafak,6 Mayıs 2005. http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/mayis/06/fkoru.html] vardı,aynı konudaydı,yanılmıyorsam bugündü.Evet,aldım,okudum onu da.Fehmi,ipucunu da vermişti zaten,anlamaya çalışmak karşı tarafı,empati kurabilmek bence çok önemli.
Ben kendi adıma Türk toplumunun durduğu noktayı anlamaya çalışıyorum.Yani niye bu kadar mesela Soykırım kelimesine karşı öfkeli,niye bunu kabul etmek istemiyor,bir türlü aklım almıyor.Bunları anlamaya çalışıyorum,yani.
Bazen kendimi onların yerine de koyuyorum ve bunda aslında çok insani bir duruş da seziyorum.Çünkü karşımdaki insan aslında iyi bir insan.Soykırıma karşı olan bir insan ve soykırıma hakikaten çok karşı olduğu için de kendi atalarının da hakikaten soykırımcı olamayacağını düşünüyor,çünkü kendisi değil ve istemiyor atalarının böyle bir şeye karışmasını...Bu çok anlaşılır bir duruş ve hatta saygı duyulması gereken bir duruş.
Ama mesela öbür taraftan Türkler de Ermenilerin bu ısrarını,yani "bu oldu,bunu kabul edin" ısrarını anlamaya çalışmaları gerekir,diye düşünüyorum.Çünkü orada da biz Ermenilerin şöyle bir duruşu sözkonusu:Biz atalarımıza bir haksızlık yapıldığını,bu haksızlığın ortada kaldığını düşünüyoruz ve bu haksızlığın ortada kalmaması gerektiğine inanıyoruz.Biz bunu o insanlara vicdan borcu olarak görüyoruz.İşte karşımdaki insanın da benim bu duruşumu hakikaten insani bir duruş olarak algılaması lazım,empati kurması lazım.Ve evet,yani onlar da iyi.Ben de onun yerinde olsaydım ben de aynı şeyi yapardım,demesi lazım.
Eğer bu empatiyi yapabilirsek,bazen ben buna onurlu duruş diyorum,yani bu iki onurlu duruşu,onurlu bir bileşkeye doğru kaydırmamız,akıtmamız mümkün olabilir.Bunu yapmak lazım.Bence Türkiye'nin şu anda en eksik yanı bu.Onun için ben şunu söylüyorum ki,bu işi çözecek olan tarih olmayacak.İddialar,ispatlar,belgeler,bulgular falan bunlar çözmeyecek.Yani hayatı bu kadar iddialar ve ispatlar içerisine alır sıkıştırırsanız,orada önemli bir kavramı unutursunuz.İnsanı unutursunuz demektir baktığınız zaman.Burada bir vicdan,bir ahlak sorunu var.Bu çok net ortada...
Ahlak ise gerçekten belge istemez.Ahlak başka bir şey.Şu anki bizim insani duruş halimizle ilgili bir şey yani.Bizler Allah'tan korkan insanlarız,bizler insanı seven insanlarız.Dolayısıyla bunlar hep bizim ahlakımız.Bu ahlak çerçevesinde baktığımız zaman karşındakinin durumunu,duruşunu anlamaya çalışmamız lazım.Anladığımızda iş zaten yarı yarıya bitmiş demektir.Ben Türkiye'nin bu noktalara geleceğini düşünüyorum.Yeter ki şu anda değişik bir bilgi kirletmesiyle bunun önünü engellemeye çalışanlar olmasa.O açıdan ümitliyim.Türkiye kendi içerisinde inanılmaz bir demokratikleşme süreci yaşıyor,sorgulama süreci yaşıyor.Özellikle halk,toplum,hakikaten her şeyi anlamaya çalışıyor.Bu anlama içerisine ben bir gün Ermenileri anlamanın da gireceğini düşünüyorum.O açıdan Türkiye eğer önü kesilmezse bu açılardan doğru bir yoldadır diye düşünüyorum.
-ASALA ile ilgili değerlendirmeniz nedir?"ASALA diye bir örgüt yoktu,Dışişleri'nde bir ekibin tasfiyesi için kullanıldı" şeklinde bir analiz var.
Hayır,bana yani hakikaten hiç içine bugüne kadar girmediğim bir analiz olarak geldi.Yani benim algıladığım ve bildiğim ASALA bilgimde,aslında yaşanmışlıklardan bildiklerim,okuduklarım,konuştuklarım içinde değil bu.Çünkü ben ASALA içinde yer almış ve daha sonra normal hayata geçmiş insanlarla daha sonra da konuştum.
-İsim verebilir misiniz?
Tabii,mesela Ara Toranyan var ki hani öldürüldü dendi mesela,bizim ülkücüler onu öldürmüşlerdi Paris'te.Hayır,ölmemişti adam.Ben gittim,konuştum adamla.Şu anda Fransa'da bir derginin [Nouvelles d'Arménie] editörlüğünü yapıyor.Ermenistan'da da var böyle insanlar,yani ayakları sakatlanmış bir arkadaştı.Onunla da görüştüm.Bunların hepsini gördüm,tanıdım gazeteci olarak tabii.ASALA sempatizanı olduğum için değil.Görüştüm.Olayı anlamak için.Bence olay,tamamıyla 1968 ruhuyla ilgili bir şey.Dünyanın her yerinde ulusal milliyetçilik dediğimiz kavramlar var,kendi gençlik örgütleri üzerinden.Ve radikal bir şekilde örgütlendiler,gerillalaştılar.Bunun için Ortadoğu çok bulunmaz bir antrenman vadisiydi,değil mi?Bekaa Vadisi.
Oralarda otuz-kırk kişi kadar ASALA...Ermeniler başladılar terör hareketine,ama çok güçsüz bir ekipti bu,onu da açıkça söyleyeyim size.Çok öyle arkasında büyük örgütlerin,büyük güçlerin olduğu bir örgüt değildi.Çünkü hakikaten birkaç eylemden sonra da,yani birkaç eylem derken küçümsemek için söylemiyorum,öldürülen diplomatların sayısını,birkaç yıl içinde diyelim isterseniz.Hakikaten o noktaya kadar geldi ki zaten genel toplum sistematiği içerisinde uluslararası camia içerisinde de meşruiyetlerini yitirdiler.Son Fransa'daki Orly Havaalanı Baskını onların aslında sonu oldu.Sonra kendi içlerinde kapıştılar bir miktar.Ve bitti ASALA...Bitti.O kadar güçlü bir şey değildi.
-ASALA'yı kim bitirmiş olabilir?
Yani şimdi yani...
-Hagop Hagopian mesela...
Ne ilgisi var yani.Hagop Hagopian'ın kendi içlerinde bir çatışmadan öldüğü çok net ortada.Yani Türkiye kendi illegal örgütlenmesiyle hiç ASALA militanı temizledi mi,bilemiyorum.Olabilir yani.Bu tür şeyler,tevessüller olduğu daha sonra değişik devlet adamları tarafından ifade edildi.Özel bir örgütle.Özel örgütler ve işte ülkücülerden yararlanma gibi.Ama ASALA'ya sorduğunuz zaman,yani bir-iki bomba patlamasında bir can kaybından söz edilmiyor.Ama ASALA'nın Türk devleti içindeki bir temizlik için kullanıldığı teorisine de gerçekten biraz,yani dilin kemiği yok derim,yani başka bir şey demiyorum.
-Çok teşekkür ediyorum...
Rica ederim...
*Hrant Dink,İttihatçıların Ardında Alman Genelkurmayı'nın,Onların Ardında da Yahudi Sermayesinin Olduğu Söylenir!,Röportaj:Aydoğan Vatandaş,6 Mayıs 2005;Aydoğan Vatandaş,ASALA Operasyonları:Aslında Nasıl Oldu?,1. bs.;(ed.) Rana Gürtuna,İstanbul:Alfa Yayınları,2005,s.[105]-115.
Doğrusu çocukluğumda nasıl etkilendiğimi çok hatırlamıyorum.Yani esas olarak bizim kuşak,Türkiye'de yaşayan şu dönemin Ermeni kuşağı,çok birbirini takip eden ve çetrefilli süreçlerden geçti.Nedir bunlar?1970'li yıllardan başlayalım isterseniz.Önce bu Kıbrıs meselesi vardı biliyorsunuz.Kıbrıs'tan hemen sonra başlayan bir ASALA terörü vardı yurtdışında.Her gün bir yerde bir Türk diplomatı öldürülüyor ve siz Türkiye'de Ermeni olarak yaşıyorsunuz.Sonuçta ben de o zaman gençtim ve bayağı etkilendiğimi hatırlıyorum.Ama bu nasıl bir etkilenme derseniz,içinde bir miktar üzüntü var,sıkıntı var,yani bir miktar isyan var,niçin böyle şeyler oluyor diye.Yani niye biz bu konumlara düştük,niye Ermeni halkı bu konumlara düştü diye.Bu tür şeyler vardı.O süreçte mesela,ASALA sürecinde,bize içinde yaşadığınız toplumdan böyle ek bir baskı diyebileceğim ve bizi hakikaten rahatsız edecek bir şeyler de olmadı.Ama bizim psikolojik rahatsızlığımız,bunun için önemliydi.ASALA'nın hemen arkasından,biliyorsunuz,12 Eylül dönemi oldu.12 Eylül'den sonra Kürt sorunu başladı.Kürt sorunuyla birlikte Ermeni kelimesi çok kullanılmaya başlandı.Siz anımsayacaksınız aslında bir ara Kürt sorunu yoktu,aslında bir Ermeni sorunuydu bu.Dağlarda s.nnetsiz gerillalar yakalanıyordu ve bunlar elbette Ermenilerdi.Ermeniler,dolayısıyla Kürt kılığında gelmişlerdi ve tekrar Türklere karşı tarihi düşmanlıklarını yerine getiriyorlardı.
Bu tür inanılmaz bir medya kampanyası vardı.Hatta bu o kadar ileri gitti ki,örneğin PKK lideri Abdullah Öcalan'ın İçişleri Bakanı tarafından Ermeni d.lü olarak adlandırılmasına kadar gitti.Tabii siz böyle bir ortamda,artık Ermeni kelimesinin bir küfür haline dönüştüğü noktada yine Türkiye'de yaşıyor durumdasınız.Bunun da beraberinde getirdiği insanlar var.Çünkü aslında o anda medyanın tarif ettiği Ermeni değilsiniz siz.Siz hakikaten hak etmiyorsunuz o lafları.
Arkasından Karabağ meselesi başladı.Onun da Türkiye'de bir yansıması oldu.Derken işte bugünlere kadar geldik.Ermeni Soykırımı tasarılarının artık Amerika'da,Fransa'da şurada burada gündeme getirilmesi derken zannediyorum artık Ermenisiz bir yıl geçmedi.Böyle bir süreçte de biz Türkiye'de Ermeni olarak yaşadık.Ama sonuçta bu yaşanmışlıkta bir tür alışkanlık olduğunu size söyleyebilirim.Bir tahammül olduğunu söyleyebilirim.Bir tür tevekkül olduğunu da söyleyebilirim.Çünkü başka çaremiz yok,yani burası bizim vatanımız,binlerce yıldır burada yaşıyoruz,ülkemizi bırakıp nereye gideceğiz?Gidenler gitti zaten.Bizim okullarımız var,kiliselerimiz var,ancak kendimizi orada yaşatabiliyoruz.
-Dönün dense bu insanlara gelirler mi şimdi?Yani öyle bir ortam sağlansa...
Vallahi,gelirler mi sorusu bence erken bir soru.Önce bir kere dönün derler mi sorusunu Türkiye'nin kendi kendine sorması lazım.Bence eğer Türkiye,bu insanlara dönün diyebilecek bir noktaya geldiğini düşünüyorsa,zaten hayat değişiyor demektir.O zaman öbürlerinin gelip gelmemesi artık bir cevap teşkil etmez.Gelenler de olur,gelmeyenler de olur.Gelip yerleşenler de olur,gelip gezenler de olur,ama orada artık bir ruh halindeki insanlar için bir tür terapi ortaya çıkmış olur.Ama ben size başka bir şey söyleyeyim.Bir tanesi mesela çok iyi hatırlıyorum,denedi gelip yaşamayı,Amerikalı bir Ermeni'ydi,[Viktor Bedoyan] isminde.Geldi,Van'da bir otel [Vartan Oteli] kurmaya kalktı.Ama yaşatmadılar o adamı orada.
-Nasıl oldu bu efendim?
Geri gönderdiler hemen.Allem ettiler,kallem ettiler,ne oteli,ne çalışma ruhsatı verdiler.Çok inanılmaz mücadeleler yaptı,kendine bir Türk ortak aldı.Onun üstünden işyerini devam ettirmeye çalıştı.Ailesini de getirmişti.Orada yaşamaya kalktı,ama bunlar mümkün olmadı.Sonunda elinden otelini de aldılar.Bir başkası satın aldı ve adam gitti yani.Bu,aslında bir örnek denemeydi.Adam hakikaten niçin geldi,bunları ben bilmiyorum ama benim için bir örnekti,geldi,yaşamak istedi.Gelirler mi sorusunu hakikaten erkenden sormamak lazım.Önce biz kendi kendimize,"Acaba biz çağırsak iyi olur mu olmaz mı," diye sormamız lazım.Yani bu soruların hepsi kendimizle ilgili belki de...
-Geçmişte Ermeniler açısından son derece üzücü hadiselerin yaşandığı muhakkak.Ancak buna Soykırım demek mümkün mü ya da bunu nasıl ifade etmek lazım?
Bakın,ben Soykırım demiyorum ama bunun bir Soykırım olduğunu içselleştirmiş vaziyetteyim.Ben burada bu ülkede hiçbir zaman Soykırım diye bir kelime kullanmadım,bundan sonra da kullanmayacağım.Şunun için kullanmıyorum,birlikte yaşadığım insanların bu kelimeye hakikaten üzüldüklerini görüyorum ve onları üzmek istemiyorum.Bir kere bu var.Ama siz nasıl algılıyorsunuz bunu,derseniz...Bunu böyle içselleştirdiğim bir tarih bu.Ama bunun için de hiç kimseyle bir sorunum yok yani.Türklere bunu tanıyın,bunu kabul edin gibi bir derdim de yok.Ya da dışarıdaki ülkelere de yani aman bu işin çözümünü bulun,çünkü ben bunu çözülecek bir sorun olarak,bir sorun olarak görmüyorum.Anlaşılması gereken,algılanması gereken bir geçmiş olarak görüyorum ve algılanırsa bunun iyi olacağını düşünüyorum.Çünkü iyi bir tarih algılaması,iyi bir gelecek kurmak demektir.Benim kendi derdim de bu,onun için hiç bu tür şeylere de girmiyorum.Yani bu tür mekân işlerine,sayı işlerine,öldürme,kesme,biçme,bağırsak deşme,katil,katliam...Bu tür hiçbir şeye de girmiyorum.Yani benim terimlerim değil bunlar.Benim lügatim değil bunlar.
Ama benim lügatimde bunu içselleştirmiş bir vaziyetteyim ve şöyle düşünüyorum.Sonuçta hakikaten Anadolu'nun çok çalışkan bir halkı,çok üretken bir halkı,hakikaten bu topraklara çok şey katmış olan bir halkı,yok yere,gerçekten yok yere,anlamsız bir milliyetçilik kapışmasıyla,bu topraklardan,yaşadığı topraklardan,ilişkisi kesildi aslında kendi kaybetti ama kaybedenlerden biri de şu anda üzerinde yaşadığımız bu topraklar,bu vatan oldu.Ben bazen şöyle düşünüyorum.Yani bu halk eğer yaşasaydı,bu kadar üretken bir halk,bu uygarlığın üzerine bu kadar damgasını vurmuş bir halk yaşasaydı acaba bugün,bizim ülkemizin durumu ne olurdu?O üretkenlikler artacaktı.Düşünün!Yüz sene önce,doksan sene önce 1914'te Anadolu'da yedi dilde eğitim yapan kolejler var,yüksekokullar var,binlerce okul,kilise,esnaf var,zanaatkâr var.Yaşadıkları kentin ya da bölgenin motor gücü konumunda bu insanlar.Çünkü yerleşik bir toplumlar.Yerleşik toplumun üretken olması da çok doğal bir şey ama şimdi bu yok,işte bitti.Bence kaybeden bu topraklar oldu.Bu insanlar oldu.Ben biraz bu açıdan düşünüyorum.
Mesela biz bugün Avrupa Birliği'ne girmek için çaba gösteremiyoruz ama benim bir iddiam var.Bu halk yaşıyor olsaydı ve devam ediyor olsaydı bu ülkenin üretkenliği,inanın bence bugün Avrupa Birliği bize kendi yalvarıyor olurdu,biz sizinle birlik olalım diye.
-Bugün bu coğrafyayı,içinde bulunduğumuz bölgeyi,ABD yeniden şekillendiriyor,demografik yapı da bundan etkileniyor...Tabii o dönemin egemen gücü İngiltere'ydi büyük oranda...Yani Türkler bu karar mekanizmasının neresindeydiler?Ermenilerin başında gelenlerden birinci dereceden Türkleri mi sorumlu tutmak lazım?
Çok haklısınız.Yani benim her zaman yaptığım analizlerden bahsediyorsunuz ama tabii şu da var.Bunu söylerken de ya bu işlerin içerisinde sorumluluğu olan hiçbirini bir kenara koyup da bir sorumluluğu diğerinin üzerine yüklemek ve öbürünü oradan sıyırmak gibi bir derdim yok...Böyle bir kaygıyla hareket etmeden cevap veriyorum.Ama şunu çok net söyleyebilirim.Ben buna Almanları muhakkak katarım,Rusları kesinlikle katarım ve Amerika'yı da kesinlikle katarım.Bütün bunların hakikaten o zaman,yani bir fil gibi etrafı yıkıp geçen o yöntemlerinin çok etkili bir payının olduğunu düşünüyorum.
Hatta,bana sorarsanız,baş sorumluydular da derim.Bu açıdan.Ama tabii bunun içerisinde Türkler demeyelim,o zaman Osmanlı'nın ve İttihat-Terakki yönetiminin çok net olarak içindeki bu lider kadrolarının o gün artık kafalarında oluşturdukları ve hakikaten buna ilişkin destek de buldukları politikayı hayata geçirmelerinde özellikle Almanların ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çok büyük rolünün olduğunu biliyorum.Bugün açıp belgeleri incelersek,ben çok belgelere giden bir insan değilim,ama eğer gitmek isteyenler varsa belgelere baktığınızda her şeyi görebiliyorsunuz çok net olarak.
Örneğin Abdülhamid,reform sözü veriyor Ermenilerle ilgili.Bunları yapmak için birtakım çabalar içerisine bazen giriyor ya da girmiyor.Ama girmemesinde bir bakıyorsunuz,Almanların ya da Avusturya'nın etkisi çok büyük.Bu reformları uygulamana gerek yok diyorlar mesela.Oysa belki o reformlar uygulansa bu kapışma o noktalara varmayacaktı.Ya da İngilizler ya da Fransızlar böyle,bu topraklara üstten bakan bir bakışla,dayatmacı bir bakışla,bir tür hamilik rolüne soyunarak,burada yaşayan birtakım Hristiyan kesimlerin hayatıyla oynayamayacaklardı.Aslında ne o politikanın hakkını yerine getiriyorlar ne de o politikadan da dönüyorlar.Dolayısıyla bence bu kırılma noktasının en büyük faili onlardır.Ben bunu Avrupalılara,gittiğim zaman,kendi yüzlerine de ifade ediyorum ve onlara çekinmeden siz geçmişte kadim iki halkın,birarada yaşayan iki halkın ilişkilerini tükettiniz diyorum.
Tanımlanan bu.Ve şimdi bunun bedelini ödemek zorundasınız diyorum ve ödeyeceğiniz bedel de bu ilişkilerin yeniden üretilmesine katkıda bulunmaktır.Ve bunun için bedel ödeme anlayışını,önce sorumluluğunuzu idrak edin,bakın tarihinize.Sorumluluğunuzu idrak edin.Ve bunun bedelini de,bu iki halkı nasıl tekrar birarada yaşatırız konusunda maddi insan kaynaklarınızı,teknolojinizi,her şeyinizi,bütün performansınızı bu bedele hitaben ödemek zorundasınız diyorum.
-Dün Mehmet Kamış'ın Zaman gazetesinde yazdığı bir makale [Mehmet Kamış,Suçlu Talat Paşa,Zaman,4 Mayıs 2005. http://www.zaman.com.tr/mehmet-kamis/suclu-talat-pasa_169939.html] vardı.Bugün de İbrahim Karagül Yeni Şafak gazetesinde bir yazı [İbrahim Karagül,Ermeni Tehciri,Selanik 'Dönmeleri',Bakü Petrolü ve Rothschild Ailesi,Yeni Şafak,6 Mayıs 2005. http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/mayis/06/ikaragul.html] yayınladı...Şöyle bir tez var.İttihat ve Terakki yönetimi büyük oranda bugün Sabetaycılar olarak ifade edilen bir grubun kontrolündeydiler.Bir diğer analiz de Alman ordusunun o dönemde arkasında Yahudi sermayesi olduğu...Ne diyorsunuz?
Çok başka bir tez değil bu.Çok başka bir tez değil...Bunun üzerine ben de daha önce birkaç kere yazdım.Buna Bağdat Demiryolu Hattı'nı da ekleyebilirsiniz sonuçta.Size Ermeni kaynaklarından ya da Ermenilerin tarihi içselleştirmesinden hareketle bir şey söyleyeyim.Yalnız bu tarihe ilişkin konuşmamızı bir tür anti-Semitizm olarak da değerlendirmeye çıkanlar olabilir,ama peşinen onlara da şunu söyleyeyim ki bu haksızlık olur.Ama tarihe baktığınız zaman,bugün Ermenilerin içselleştirdiği tarihe baktığınız zaman da hakikaten bir Alman militer gücünün arkasında da Almanya'daki Yahudi sermayesinin varolduğu dile getirilir.Bu araştırma konusudur.Bu konuda varsa belgeler,bilgiler ortaya çıkacaktır.Sonuçta Alman arşivleri bunun en önemli tanıkları olacaktır ve Almanlar da zaten artık başladılar,kendi tarihlerini bu açıdan sorgulamaya.İleride çok daha net şeyler ortaya çıkacak.Ben Sabetaycılık gibi şeylerin de içine çok girmek istemiyorum.Çünkü evet!Bahsettiğiniz İttihat ve Terakki liderlerinden birkaçının,Doktor Nâzım gibi falan,bunların Sabetay Sevi,yani işte Yahudilikten dönme Müslüman Yahudiler olduğunu söyleyen görüşler de var.
Ben bunu Yahudilerin Ermenilere düşman olduğu şeklinde bir algılamayla burada anlatmıyorum.Evet bu tür şeyler de var.Farketmez.İttihat ve Terakki içinde belki bir Ermeni de olabilirdi.Yani insan kendi icazetini kaybediyorsa,bundan sonra onun kim olduğu çok önemli değil zaten.Ama tarihe ilişkin bir şeyi daha size aktarabilirim,o da şu...Biliyorsunuz,bir Saray olgusu vardı ve Saray'a ekonomik olarak hâkim olma meselesi de esasında o dönem Osmanlı içerisinde yaşayan Ermenilerle Yahudiler arasında önemli bir yarışmaydı.Öyle ki kimi zaman Yahudiler,Saray'ın ekonomisine,ekonomik döner sermayesine bir tür sahip olabiliyordu.Bazen Ermenilere kızardı Padişah Abdülhamid,yayınlardı fetva.İşte,"Bundan sonra Osmanlı devlet ihalelerine Ermeniler giremiye!" gibi bir şeyler...Böyle Ermenilerle Yahudiler arasında Saray'ın döner sermayesine hâkim olma,ticarete hâkim olma gibi dipten giden bir yarışın olduğu da bir vaka...
Ekonomistler bunu ortaya çıkarırlar.Ama bu vakanın,bu olan biteni ne kadar etkilediği ya da etkilemediği doğrusu benim işim değil.Ama Ermeniler şöyle bir şey söylerler,onu açık yüreklilikle söyleyeyim."Aslında bizim başımıza gelenlerde Yahudilerin de parmağı vardı," diye bir cümleyi kullanırlar...Bunu da burada ifade ediyorum.
-Bundan sonra sizce ne yapmak lazım?Yani geçmişte ne yaşandıysa yaşandı,hepimiz üzülüyoruz buna,ama en azından bundan sonra bu bölgede bizden sonra gelecek olan kuşakların daha böyle barış içerisinde,kardeşçe,dostça yaşayabilmeleri için neler yapmak lazım?
Evet işte,onu söylüyorum...Biz ilişkilerimizi tükettik.Önce o ilişkilerimizi yeniden üretmemiz lazım.Bir kere ilk buradan başlamak lazım.İki halkın tekrar kendi ilişkisini üretmesi lazım.Siz biraz önce İbrahim'in yazısından bahsettiniz.Bugün bir de sevgili Fehmi'nin yazısı [Fehmi Koru,İki Damla Gözyaşı,Yeni Şafak,6 Mayıs 2005. http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2005/mayis/06/fkoru.html] vardı,aynı konudaydı,yanılmıyorsam bugündü.Evet,aldım,okudum onu da.Fehmi,ipucunu da vermişti zaten,anlamaya çalışmak karşı tarafı,empati kurabilmek bence çok önemli.
Ben kendi adıma Türk toplumunun durduğu noktayı anlamaya çalışıyorum.Yani niye bu kadar mesela Soykırım kelimesine karşı öfkeli,niye bunu kabul etmek istemiyor,bir türlü aklım almıyor.Bunları anlamaya çalışıyorum,yani.
Bazen kendimi onların yerine de koyuyorum ve bunda aslında çok insani bir duruş da seziyorum.Çünkü karşımdaki insan aslında iyi bir insan.Soykırıma karşı olan bir insan ve soykırıma hakikaten çok karşı olduğu için de kendi atalarının da hakikaten soykırımcı olamayacağını düşünüyor,çünkü kendisi değil ve istemiyor atalarının böyle bir şeye karışmasını...Bu çok anlaşılır bir duruş ve hatta saygı duyulması gereken bir duruş.
Ama mesela öbür taraftan Türkler de Ermenilerin bu ısrarını,yani "bu oldu,bunu kabul edin" ısrarını anlamaya çalışmaları gerekir,diye düşünüyorum.Çünkü orada da biz Ermenilerin şöyle bir duruşu sözkonusu:Biz atalarımıza bir haksızlık yapıldığını,bu haksızlığın ortada kaldığını düşünüyoruz ve bu haksızlığın ortada kalmaması gerektiğine inanıyoruz.Biz bunu o insanlara vicdan borcu olarak görüyoruz.İşte karşımdaki insanın da benim bu duruşumu hakikaten insani bir duruş olarak algılaması lazım,empati kurması lazım.Ve evet,yani onlar da iyi.Ben de onun yerinde olsaydım ben de aynı şeyi yapardım,demesi lazım.
Eğer bu empatiyi yapabilirsek,bazen ben buna onurlu duruş diyorum,yani bu iki onurlu duruşu,onurlu bir bileşkeye doğru kaydırmamız,akıtmamız mümkün olabilir.Bunu yapmak lazım.Bence Türkiye'nin şu anda en eksik yanı bu.Onun için ben şunu söylüyorum ki,bu işi çözecek olan tarih olmayacak.İddialar,ispatlar,belgeler,bulgular falan bunlar çözmeyecek.Yani hayatı bu kadar iddialar ve ispatlar içerisine alır sıkıştırırsanız,orada önemli bir kavramı unutursunuz.İnsanı unutursunuz demektir baktığınız zaman.Burada bir vicdan,bir ahlak sorunu var.Bu çok net ortada...
Ahlak ise gerçekten belge istemez.Ahlak başka bir şey.Şu anki bizim insani duruş halimizle ilgili bir şey yani.Bizler Allah'tan korkan insanlarız,bizler insanı seven insanlarız.Dolayısıyla bunlar hep bizim ahlakımız.Bu ahlak çerçevesinde baktığımız zaman karşındakinin durumunu,duruşunu anlamaya çalışmamız lazım.Anladığımızda iş zaten yarı yarıya bitmiş demektir.Ben Türkiye'nin bu noktalara geleceğini düşünüyorum.Yeter ki şu anda değişik bir bilgi kirletmesiyle bunun önünü engellemeye çalışanlar olmasa.O açıdan ümitliyim.Türkiye kendi içerisinde inanılmaz bir demokratikleşme süreci yaşıyor,sorgulama süreci yaşıyor.Özellikle halk,toplum,hakikaten her şeyi anlamaya çalışıyor.Bu anlama içerisine ben bir gün Ermenileri anlamanın da gireceğini düşünüyorum.O açıdan Türkiye eğer önü kesilmezse bu açılardan doğru bir yoldadır diye düşünüyorum.
-ASALA ile ilgili değerlendirmeniz nedir?"ASALA diye bir örgüt yoktu,Dışişleri'nde bir ekibin tasfiyesi için kullanıldı" şeklinde bir analiz var.
Hayır,bana yani hakikaten hiç içine bugüne kadar girmediğim bir analiz olarak geldi.Yani benim algıladığım ve bildiğim ASALA bilgimde,aslında yaşanmışlıklardan bildiklerim,okuduklarım,konuştuklarım içinde değil bu.Çünkü ben ASALA içinde yer almış ve daha sonra normal hayata geçmiş insanlarla daha sonra da konuştum.
-İsim verebilir misiniz?
Tabii,mesela Ara Toranyan var ki hani öldürüldü dendi mesela,bizim ülkücüler onu öldürmüşlerdi Paris'te.Hayır,ölmemişti adam.Ben gittim,konuştum adamla.Şu anda Fransa'da bir derginin [Nouvelles d'Arménie] editörlüğünü yapıyor.Ermenistan'da da var böyle insanlar,yani ayakları sakatlanmış bir arkadaştı.Onunla da görüştüm.Bunların hepsini gördüm,tanıdım gazeteci olarak tabii.ASALA sempatizanı olduğum için değil.Görüştüm.Olayı anlamak için.Bence olay,tamamıyla 1968 ruhuyla ilgili bir şey.Dünyanın her yerinde ulusal milliyetçilik dediğimiz kavramlar var,kendi gençlik örgütleri üzerinden.Ve radikal bir şekilde örgütlendiler,gerillalaştılar.Bunun için Ortadoğu çok bulunmaz bir antrenman vadisiydi,değil mi?Bekaa Vadisi.
Oralarda otuz-kırk kişi kadar ASALA...Ermeniler başladılar terör hareketine,ama çok güçsüz bir ekipti bu,onu da açıkça söyleyeyim size.Çok öyle arkasında büyük örgütlerin,büyük güçlerin olduğu bir örgüt değildi.Çünkü hakikaten birkaç eylemden sonra da,yani birkaç eylem derken küçümsemek için söylemiyorum,öldürülen diplomatların sayısını,birkaç yıl içinde diyelim isterseniz.Hakikaten o noktaya kadar geldi ki zaten genel toplum sistematiği içerisinde uluslararası camia içerisinde de meşruiyetlerini yitirdiler.Son Fransa'daki Orly Havaalanı Baskını onların aslında sonu oldu.Sonra kendi içlerinde kapıştılar bir miktar.Ve bitti ASALA...Bitti.O kadar güçlü bir şey değildi.
-ASALA'yı kim bitirmiş olabilir?
Yani şimdi yani...
-Hagop Hagopian mesela...
Ne ilgisi var yani.Hagop Hagopian'ın kendi içlerinde bir çatışmadan öldüğü çok net ortada.Yani Türkiye kendi illegal örgütlenmesiyle hiç ASALA militanı temizledi mi,bilemiyorum.Olabilir yani.Bu tür şeyler,tevessüller olduğu daha sonra değişik devlet adamları tarafından ifade edildi.Özel bir örgütle.Özel örgütler ve işte ülkücülerden yararlanma gibi.Ama ASALA'ya sorduğunuz zaman,yani bir-iki bomba patlamasında bir can kaybından söz edilmiyor.Ama ASALA'nın Türk devleti içindeki bir temizlik için kullanıldığı teorisine de gerçekten biraz,yani dilin kemiği yok derim,yani başka bir şey demiyorum.
-Çok teşekkür ediyorum...
Rica ederim...
*Hrant Dink,İttihatçıların Ardında Alman Genelkurmayı'nın,Onların Ardında da Yahudi Sermayesinin Olduğu Söylenir!,Röportaj:Aydoğan Vatandaş,6 Mayıs 2005;Aydoğan Vatandaş,ASALA Operasyonları:Aslında Nasıl Oldu?,1. bs.;(ed.) Rana Gürtuna,İstanbul:Alfa Yayınları,2005,s.[105]-115.
29 Temmuz 2014 Salı
1915'te kolektif Kürt suçu yok ama sorumluluk orada duruyor/Dr.Hilmar Kaiser*
Ermeni Soykırımı üzerine çalışan başlıca akademisyenlerden Hilmar Kaiser'in İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları'nca İngilizce olarak basılan kitabı "The Extermination of Armenians in the Diarbekir Region" (Diyabakır Bölgesinde Ermenilerin Yok edilmesi) bugüne dek kullanılmamış Osmanlı belgelerine dayalı olan ilk vaka çalışması.Kaiser'le Soykırım sırasındaki güç ilişkilerini konuştuk.
Ermeni Soykırımı üzerine çalışan başlıca akademisyenlerden Hilmar Kaiser’in İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nca İngilizce olarak basılan kitabı "The Extermination of Armenians in the Diarbekir Region"(Diyabakır Bölgesinde Ermenilerin Yok edilmesi) bugüne dek kullanılmamış Osmanlı belgelerine dayalı olan ilk vaka çalışması olma özelliğine sahip.Kaiser,"tüm zamanların en büyük suçlularından biri" olarak nitelendirdiği Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve yörenin ileri gelen ailelerinin,Soykırım ve öncesindeki katliamlardaki payını,İttihat ve Terakki politikalarıyla ilişkili olarak,somut belgelere dayanan ayrıntılı bir araştırmayla yeni baştan değerlendirirken;soykırım tartışmasındaki yaygın görüşlere alternatif karmaşık bir güç ilişkileri modeli öneriyor.
-Ermeni Soykırımı araştırmalarında yeni bir paradigma olarak "vaka çalışması" modelini öneriyorsunuz.Bu modelin önemi nedir?
Seksenler ve doksanlarda İttihat ve Terakki'nin ve dolayısıyla Osmanlı hükümetinin bir konferans sırasında Osmanlı Ermenilerini yok etme kararı aldıklarını iddia eden bir paradigma yaygındı.Dadrian tartışmalı bir belgeye dayanarak kapsamlı bir tasarının varolduğunu savundu.Bense 1998'den beri bu görüşün kaynaksız olduğunu,hatta elimizdeki kanıtlarla çeliştiğini savunuyorum.Ben tehcirleri ve katliamları bir süreç,hatta Mart 1915'ten Eylül 1916'ya uzanan bir zaman diliminde gerçekleşen birkaç farklı süreç olarak görüyorum.Kadınlar,çocuklar,asimilasyon,Ermeni mülkleri gibi konularda farklı devlet politikalarının ne zaman başlatıldığını biliyoruz.Yani bana kalırsa planlı bir tasarı yoktu ve İttihat ve Terakki sonuçlarını tamamen öngöremeden,anlamadan bir politikaya başladı.
Bir diğer mesele İttihat ve Terakki ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın doğası.Kimi yayınlarda bu iki oluşum Nasyonal Sosyalist Parti ile SS ve Hareket Birlikleri gibi algılanıyor.Ancak daha yakından bakılırsa İttihat ve Terakki çok fraksiyonlu bir örgüttü.Bir ucu da katliamlara,hatta zorla din değiştirmelere karşıydı.Teşkilat-ı Mahsusa'nın sözde merkezi rolüne gelince;bazı ana katliam bölgelerinde ve tehcir yollarında böyle bir şey olmadığını bilmek önemli.Teşkilat-ı Mahsusa'nın rolünü daha fazla araştırmak gerekiyor ama ona anahtar rol atfetmenin savunulur bir pozisyon olmadığı ortada.
Vaka çalışması yöntemi,Ermenilerin yok edilmesine dair genel hipotezleri test etmek açısından mühim.Farklı zaman dilimlerinde ve farklı yerlerden kanıt parçalarını birleştirip yöntemsel sorunları bir dizi genel ifadeyle birleştirmek kolaydır,vakalara yönelik yaklaşımsa genel bir yapı içindeki kimi öğeleri doğru tarihsel bağlamlarına yerleştirmeyi sağlar.
-Ermeni Soykırımı'nda "Kürt sorumluluğu" tartışılan bir konu.İsmail Beşikçi'nin zaman zaman dillendirdiği bir tezi örnek olarak alırsak,"Bir sömürge olan Kürdistan'ın halkının 1915 ve öncesinde yaşanan katliamlardan sorumlu tutulamayacağını" savunanlar var.Kitap bu tartışmaya kapsamlı bir yanıt niteliğinde."Kürt sorumluluğu" hakkında ne düşünüyorsunuz?
Siyasi irade ve aşiret gruplarının,Ermeni siyasi rekabetini bertaraf etmek ve Ermeni mülklerine el koymaktan büyük çıkarları vardı.1915 ve öncesinde Kürt elitleri ile İttihat ve Terakki arasında bir flört vardı.Aslında kendi hesaplarına çalışırken İttihat ve Terakki'nin onlardan beklediği görevi de yerine getirmiş oldular.Bir açıdan da bunun çok ötesine gittiler.İttihat ve Terakki Ermeni mülklerini devlet için emval-i metruke olarak ayırıp hükümet politikalarını finanse etmek isterken gerçekte çok az Ermeni mülküne otoritelerce el konulabildi.Bu da Kürt nüfusun,özellikle de Kürt önderlerin bu mallara el koyduğu anlamına geliyor.
Kürt sorumluluğundan söz etmek ise birleşik bir Kürt siyasetini ya da siyasi organı ima eder.Böyle bir şey yoktu.Raman ve Haverkan gibi tekil aşiretlerin ve konfederasyonların rollerini daha iyi anlamalıyız.Başka bir deyişle milliyetçi algının ötesine geçip tepkilerdeki çeşitliliğe odaklanmalıyız.Türkmenler,Şiiler,Ezidiler,Şafiler,Hanefiler de işin içindeydi.Buna bir de Arap aşiretlerini ve elitlerini eklemek lazım.
Kürt nüfusun sorumluluktan kaçabileceğini düşünmüyorum.Bunun ne anlama geldiğini zaman gösterecek.Ancak ne kolektif bir Kürt suçu vardı,ne de Beşikçi'nin tarif ettiği gibi kolektif olarak Kürtlerin masumiyeti...Çoğu Kürt'ün içinde bulunduğu sefaleti,binlerce Kürt mültecinin muharebe bölgelerinden dönüşünü ve soğuk kışları da gözönünde tutmalıyız.
-Kitabın merkezinde dönemin Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve onun sorumlu olduğu katliamlar var.Reşid Bey ne kadar ayrıksı bir karakterdi?
Reşid Bey İttihat ve Terakki içindeki en radikal uca dahildi.Trabzon'da Cemal Azmi Bey,Der Zor'da Zeki Bey,Bitlis ve Halep'te Mustafa Abdülhalik Bey (Renda) ve Van'da Cevdet Bey ile birlikte baş faillerden biriydi.Çocuklar dahil olmak üzere bütünlüklü fiziksel imhayı savunuyordu.Bu açıdan Holokost kıyaslamalarını sevmesem ve akademik çalışmalarımda onlardan kaçınsam da Heinrich Himmler ve onun Posen'da yaptığı konuşmayı düşünmekten kendimi alamıyorum.
Reşid Bey en az 200 bin Ermeni'nin ölümünden sorumluydu.Bu sayı bile gelmiş geçmiş en büyük suçlulardan biri olduğunu gösterir.Ancak Dahiliye Nezareti'nin bu bildik mezbaha alanına Ermenileri göndermeye devam ederek Reşid Bey'in katliamlarını yeni kurbanlarla beslemesi sayesinde başarılı oldu.Bu kitap bir vaka çalışması ancak bu vaka anahtar bir alanı ve başat katliam bölgelerinden birini içeriyor.
Yani Reşid Bey'in raporlarından birinin savaş sonrası İstanbul yargılamalarına dahil etmesini geçerli bir nedeni vardı.Ben bu kitapta sözkonusu raporu ilk kez tespit ettim.Yani,bu vaka çalışması bu belgelerin varolmadığına dair tezi açıkça yanlışlıyor.
Dahiliye Nezareti Reşid Bey'e resmen sahip çıktı ve onun katliam mangalarını finanse etti.Reşid Bey'in adamlarını yasadışı cinayet ve katliamlar için kullanacağını açıkça söylemesine rağmen yaptı bunu.Keşfettiğim ve kitapta yer verdiğim bir belge ve toplu katliam yapılmasını emreden Osmanlı Arşivleri'nde bulunan ilk resmi belgedir.
Öte yandan,Reşid Bey imhaya karşı olan Osmanlı muhalefetinin de odağındaydı.Mardin mutarassıfları Hilmi Bey ve Şefik Bey Reşid'e karşı çıktılar.Hüseyin Nesimi Bey ve Sabid Bey de öyle;ikisi de Reşid tarafından öldürüldü.Musul valisi Haydar direndi ve Almanları Reşid'e karşı uyardı.En önemlisi Zor mutasarrıfı Suad Bey Reşid ve yandaşlarının işledikleri suçlardan ötürü infazını istedi.Bunun belgesi de 1919'da İstanbul'daki yargılamalarda kullanıldı.Bu belge ilk kez bu kitapta bütünlüklü olarak tartışılıyor.
-İttihat ve Terakki ile Osmanlı iradesinin zaman zaman örtüştüğünü,zaman zaman da böyle bir özdeşlikten bahsetmenin zorlaştığını görüyoruz.Reşid Bey'i de dahil edersek bu karmaşıklığı nasıl tarif edersiniz?
Reşid Bey Diyarbakır'da idareyi tamamen modernize etti ve sadece ona karşı sorumlu olan ikinci bir idare yarattı.Yani yönetim aşırı derecede İttihat ve Terakki ile özdeş durumdaydı.Karşı çıkan hemen uzaklaştırılıyor ya da öldürülüyordu.Ama Reşid'in İttihat ve Terakki'nin en aşırı ucu olduğunu unutmayalım.Örneğin Suriye'de başka İttihat ve Terakki fraksiyonları katliamı reddettiler.
-Kitap farklı zaman dilimlerinde İttihat ve Terakki'nin Kürtler ve Ermenilere yaklaşımında değişikliklerden bahsediyor.Nasıl oldu da İttihat ve Terakki tepeden baktığı Kürtleri Ermeni malları ve canını onlara ikram edecek kadar benimseyebildi?Bir kırılma mı oldu?
İttihat ve Terakki'nin Ermeni politikası genel değerlendirmeleri sonu değişti;Diyarbakır'la doğrudan ilgili değildi.Eski müttefikler olan Ermeni Devrimci Federasyonu-Taşnaksütyun (EDF) ve İttihat ve Terakki arasındaki ayrılığın temel nedenlerinden biri toprak sorunuydu.Yani çalınan Ermeni topraklarının sahiplerine iadesi sorunu.Bu da çıkar sahipleri tarafından karşı çıkılan bir şeydi elbette.Örneğin Ziyaeddin'in ailesi gibi önde gelen Diyarbakır aileleri 1890'ın baş faillerindendi.
Ermeniler talepleri için uluslararası destek arayışına girince İttihat ve Terakki onları çoktan terketmiş,Ermenilere karşı Kürt elitlerini desteklemeye karar vermişti.Başka bir deyişle,İttihat ve Terakki eski düşmanı olan gerici elitleri desteklemeyi tercih etti ve otokratik Sultan'a karşı mücadele günlerinden devrimci yoldaşlarına ihanet etti.Bu baskıcı bir rejim için ilerici politikalardan vazgeçmek anlamına geliyordu.Bu karar Türkiye'yi sonraki onyıllarda yaralamaya devam edecekti.
Kürt ve Ermeni elitleri arasındaki sınıf temelli yerel işbirliği,Kürt elitleri müttefiklerine ihtiyaç duymadıklarını,hatta onlardan kurtulup mallarına konabileceklerini farkettiği anda sona erdi.Bu aşiretler bana İtalyan mafya ailelerini hatırlatıyor.Bir gün birlikte çalışıyor,ertesi gün birbirlerini öldürüyorlar.Ancak tüm aşiretler kendilerini cemaatlerinin,dinlerinin ve genel ahlakın koruyucusu olarak sunmaya da özen gösterdi.
-Ermenilerin oldukça erken bir zamanda "kökü dışarıda hainler" olarak algılanmaya başladığını anlatıyor,ancak somut veriler ele alınırsa bu anlamda Kürtlerden pek farkları olmadığını söylüyorsunuz.Kürtlere karşı aynı retorik neden aynı tarihlerde gelişmedi?
İttihat ve Terakki naif değildi;Bedirhanların ve diğer aşiretlerin yanlarında hangi güç olursa olsun kendi çıkarları için savaştığını biliyordu.Rusya da hem Ermeni hem Kürt kartını oynuyordu.Ancak Ermenilerin aksine Kürtlere karşı genel bir retorik yoktu.İttihat ve Terakki'nin çok seçeneği yoktu;Ermenilere saldırırken bir de Kürtlere saldırmayı göze alamazdı.Neredeyse hiç Türk'ün yaşamadığı bir bölgede İttihat ve Terakki bile olsan nüfus desteğine ihtiyaç duyarsın.
Kimi Ermenilerde bağımsızlığı isteyen romantik bir söylem gelişmiş olsa da,Ermeni liderleri,özellikle de kilise hiyerarşisi Osmanlı devlet sistemine tamamen entegre durumdaydı.Taşnaklar 1915'te de,son dakikaya dek savaşta Osmanlı'nın arkasındaydı.Liderleri tutuklanıp belediye otobüsü ile taşındı.Hiçbir devrimci örgütün tüm lider kadrosunu bir gecede tutuklayıp otobüsle götüremezsiniz.
Taşnaklar ve başka lider kadrolar Rusya'nın dostları olmadığını biliyordu.
-İttihat ve Terakki'nin Ermeni olmayan Hristiyanlara yönelik tavrı nasıl değişikliklerden geçti?
Korkarım Diyabakır'da baskın olan İttihat ve Terakki gücü,yani Pirinççizade ailesi ve Ziyaeddin Bey hiç değişmediler.1895'te katiller olarak yola çıktılar ve vahşetlerini 1908'de sürdürüp,1915'te de hayal etmesi güç bir düzeyde ve zalimlikte büyük ölçekli katliamlara öncülük ettiler.Elbette 1890 katliamları ve 1915 imhasının ilk hedefi Ermenilerdi,ancak 1908 öyle değil.Kitapta Kürtler ve Ezidilere nasıl saldırdıklarını ve 1915'te de gördüğümüz türden katliam ve tecavüzler yaptıklarını anlatıyorum.1915'te Reşid Bey diğer Hristiyanların da Ermeniden başka bir şey olmadığını iddia etti.Irkçı bir dünya görüşüne sahipti.
Merkezi otoriteler Reşid Bey'e engel olarak Tur Abdin'deki Süryanilerin hayatta kalmasını sağladı.Ancak bu adım çok geç atıldı ve o noktada bir sürü Süryani çoktan ölmüştü.Hem özsavunmaları hem de Haverkan Konfederasyonu'nun bir kısmının desteği sayesinde hayatta kaldılar.Yani Ezidi ve Kürt desteği Süryanilerin hayatta kalmasını sağlarken,Süryaniler de pek çok Ermeni'yi korudu.Hatta Ermenileri teslim etmektense ölmeyi tercih ettiler.
-Reşid'in Balkanlar'dan göçmenleri Ermeni illerine yerleştirme planları başarısızlığa uğramış.Bu başarısızlığın nedeni nedir ve bu durum bugün bildiğimiz anlamda Kürt sorununu nasıl etkiledi?
Çalışmada Reşid'in mültecileri yerleştirme planının boş bir hayal olduğunu gösterdim.Bölgeyi hiç tanımıyordu ve Boşnaklarla Arnavutlara yönelik bir sürü ırkçı önyargısı vardı.Onları "kirli" buluyordu,sadece Türkleri iskân etmek istedi.Ancak bu projeye yetecek kaynak ya da planlama yoktu.Bugünün Kürt sorunu Ermenilerin imhasının sonucudur.Reşid Bey Türklere yer açmaya çalışırken bölgede göçebe olan ya da mülteci olarak gelen daha çok Kürt yerleşimciye alan açtı.Bu Turancı ideoloğun bölgeyi güçlü bir Kürt merkezine çevirmiş olması bir ironidir.Başka açılardan olduğu gibi Reşid'in politikaları büyük bir başarısızlığa dönüştü.Sadece öldürmeyi,yağmayı,talanı becerebiliyordu.Diyarbakır'a atanmadan önce Irak'ta çoktan başarısız olmuştu;bu adam sadece yok etmeyi bilirdi,kimseye bir hayrı dokunmadı.
-Kitap İttihat ve Terakki ile Osmanlı otoritesinin kısmen yanlış yönlendirildiğini,kısmen iktidarsız olduğunu,kısmen de sorumluluk sahibi olduğunu anlatıyor.Peki Avrupa devletleri açısından durum neydi?
Almanların Diyarbakır'da,özellikle de güneydeki Zor sınırı ve Musul bölgesinde ne olduğuna dair genel bir fikirleri vardı,çünkü büyük bir askeri teçhizat o bölgeden geçiyordu.Geri kalan bilgiler büyük ölçüde kısmiydi ve örneğin 1915 Temmuz'undan sonra çok az yabancı Diyarbakır'a gidip hayatta kalmayı başardı.Reşid tarafından öldürülen İngiliz vatandaşı Albert Atkinson'ın kaybolması ve kuşkulu koşullarda ölen Amerikalı misyoner George Knapp vakası önemlidir.Kitabın temelini Alman,Amerikan,İngiliz,Fransız,Ermeni kaynaklarınca desteklenen Osmanlı belgeleri oluşturuyor.Bunun Ermenilerin imhasına yönelik,bugüne dek kullanılmamış Osmanlı kanıtlarına dayalı olan ilk vaka çalışması olduğunu düşünüyorum.
"Başbakan son sözünü söylemedi"
-Başbakan Erdoğan'ın "taziye mesajı"nı nasıl değerlendiriyorsunuz?Taziyenin ardından,2015'e doğru Türkiye ve Kürt siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürt tarafının konumu tek bir insana bağlı değil.2012'de Diyarbakır'daki Kürt entelektüelleri üzerimde derin bir etki bıraktılar ve onların kendi tarihlerinin karanlık taraflarına yönelik doğru yaklaşımı bulacaklarına inanıyorum.Kürt halkının uzun yıllar baskı altında yaşadıktan sonra çaresiz insanlara,kadın ve çocuklara yönelik şiddeti haklı görmeye yanaşmayacağına eminim,Kürtler bu suça ortak olsun olmasın durum değişmeyecektir.
Başbakan'ın taziye açıklaması çok önemli.Aşırı Türk sağının savunduğu ve Türk tarihçiliğini,medyayı ve hükümet algısını domine eden eski paradigmadan kopuşa işaret ediyor.Başbakan'ın açıklamasında Osmanlı Ermenileri artık hak ettiklerini bulan teröristler,yabancılar olarak itibarsızlaştırılmıyorlar.Tam tersine,Osmanlı Ermeni nüfusu hak ettiği gibi hükümet politikalarının mağduru olan "bona fida" (iyi niyetli) Osmanlı vatandaşları olarak görülüyorlar.Ayrıca bu politikalar insani olmayan politikalar olarak tarif ediliyor.Yani Türkiye hükümeti Türkiye'deki o çok küçük ama sesi fazla çıkan azınlığın faşist söylemini reddetti.
Elbette herkes bu duruma sevinmedi.Türk aşırı sağı blöfünün açığa çıktığını ve artık somut delile benzer en ufak bir koza sahip olmadan tartışmayı kontrol edemeyeceğini farketti.Aynı şekilde,Ermenilerin yok edilmesini başka politik amaçlar için işe yarar bir araç olarak görenler de kayıp hissi yaşıyorlar.İnkârcı bir Türkiye'yle başetmek çok kolaydır,kendi tarihiyle güven içinde yüzleşen bir Türkiye'yi kontrol etmekse zordur.Fakat bu açıklama ne kadar önemli olsa da,hükümetin can alıcı meseleleri tam olarak ele almadığı ve daha fazlasının beklendiği yönünde yaygın bir uzlaşı var.Ancak Başbakan bu konuda son kez konuştuğunu söylemedi.Ben bu konuya geri döneceğine eminim.O noktada da,elbette Osmanlı Arşivleri'nden çıkacak yeni dosyalar üzerinde yapılan araştırmaların yeni sonuçlarını gözönüne alacaktır.
Gördüğüm kadarıyla Türkiye bu konuda her geçen gün daha çok inisiyatif alıyor.Akademik olarak en zorlayıcı tartışmalar Türkiye'de yapılıyor.Artık sansür yok.Kitabımda tek bir kelimeye dokunulmadı.Bir konferansta konuşurken söylediklerimi daha dolaylı ifade etmek aklıma bile gelmiyor.Gerçekten de katliamların en korkunç ayrıntıları artık Türkiye'de tartışılıyor ve gittikçe artan bir kamuoyu ilgisiyle karşılanıyor.Aynı zamanda,"Türk","Kürt","Ermeni","Alman" gibi etnik etiketler önemsizleşti.Yeni çıkacak yayınlardan umutluyum.
Öte yandan "Soykırım'ı tanıma" sorusu biraz eskidi.Dahiliye Nezareti'nin resmi verileri en az 1.3-1.4 milyon Ermeni'nin Osmanlı politikalarına bağlı olarak öldüklerini ya da öldürüldüklerini onayladığından "soykırım mı,değil mi?" sorusu bir tür akademik mesele oldu.Ermenilerin yaklaşık yüzde sekseni yok edildi,kalanın çoğunluğu öyle ya da böyle din değiştirdi.Bazı bölgelerde öldürme oranı yüzde doksanı aştı,kadın ve çocuklar bunun dışında değildi.Bütün bu bilgiler ışığında insanlar ne olduğuna dair çoktan bir fikir geliştirdiler.Türkiye'de bu suçları savunan ya da böyle insanlık dışı ideolojilerle ilişkilenmek isteyecek çok az kişi kaldı.Onlar da Türkiye'yi,hükümetini ya da nüfusunu temsil etmiyorlar.Kısacası,hükümetin akıllı ve yaratıcı inisiyatiflerle,kalan birkaç meseleyi de halledeceğine inanıyorum...
*Dr.Hilmar Kaiser,1915'te kolektif Kürt suçu yok ama sorumluluk orada duruyor,Röportaj:Evrim Kaya,Agos,28 Temmuz 2014.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=1915te-kolektif-kurt-sucu-yok-ama-sorumluluk-orada-duruyor&haberid=7782
Ermeni Soykırımı üzerine çalışan başlıca akademisyenlerden Hilmar Kaiser’in İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nca İngilizce olarak basılan kitabı "The Extermination of Armenians in the Diarbekir Region"(Diyabakır Bölgesinde Ermenilerin Yok edilmesi) bugüne dek kullanılmamış Osmanlı belgelerine dayalı olan ilk vaka çalışması olma özelliğine sahip.Kaiser,"tüm zamanların en büyük suçlularından biri" olarak nitelendirdiği Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve yörenin ileri gelen ailelerinin,Soykırım ve öncesindeki katliamlardaki payını,İttihat ve Terakki politikalarıyla ilişkili olarak,somut belgelere dayanan ayrıntılı bir araştırmayla yeni baştan değerlendirirken;soykırım tartışmasındaki yaygın görüşlere alternatif karmaşık bir güç ilişkileri modeli öneriyor.
-Ermeni Soykırımı araştırmalarında yeni bir paradigma olarak "vaka çalışması" modelini öneriyorsunuz.Bu modelin önemi nedir?
Seksenler ve doksanlarda İttihat ve Terakki'nin ve dolayısıyla Osmanlı hükümetinin bir konferans sırasında Osmanlı Ermenilerini yok etme kararı aldıklarını iddia eden bir paradigma yaygındı.Dadrian tartışmalı bir belgeye dayanarak kapsamlı bir tasarının varolduğunu savundu.Bense 1998'den beri bu görüşün kaynaksız olduğunu,hatta elimizdeki kanıtlarla çeliştiğini savunuyorum.Ben tehcirleri ve katliamları bir süreç,hatta Mart 1915'ten Eylül 1916'ya uzanan bir zaman diliminde gerçekleşen birkaç farklı süreç olarak görüyorum.Kadınlar,çocuklar,asimilasyon,Ermeni mülkleri gibi konularda farklı devlet politikalarının ne zaman başlatıldığını biliyoruz.Yani bana kalırsa planlı bir tasarı yoktu ve İttihat ve Terakki sonuçlarını tamamen öngöremeden,anlamadan bir politikaya başladı.
Bir diğer mesele İttihat ve Terakki ve Teşkilat-ı Mahsusa'nın doğası.Kimi yayınlarda bu iki oluşum Nasyonal Sosyalist Parti ile SS ve Hareket Birlikleri gibi algılanıyor.Ancak daha yakından bakılırsa İttihat ve Terakki çok fraksiyonlu bir örgüttü.Bir ucu da katliamlara,hatta zorla din değiştirmelere karşıydı.Teşkilat-ı Mahsusa'nın sözde merkezi rolüne gelince;bazı ana katliam bölgelerinde ve tehcir yollarında böyle bir şey olmadığını bilmek önemli.Teşkilat-ı Mahsusa'nın rolünü daha fazla araştırmak gerekiyor ama ona anahtar rol atfetmenin savunulur bir pozisyon olmadığı ortada.
Vaka çalışması yöntemi,Ermenilerin yok edilmesine dair genel hipotezleri test etmek açısından mühim.Farklı zaman dilimlerinde ve farklı yerlerden kanıt parçalarını birleştirip yöntemsel sorunları bir dizi genel ifadeyle birleştirmek kolaydır,vakalara yönelik yaklaşımsa genel bir yapı içindeki kimi öğeleri doğru tarihsel bağlamlarına yerleştirmeyi sağlar.
-Ermeni Soykırımı'nda "Kürt sorumluluğu" tartışılan bir konu.İsmail Beşikçi'nin zaman zaman dillendirdiği bir tezi örnek olarak alırsak,"Bir sömürge olan Kürdistan'ın halkının 1915 ve öncesinde yaşanan katliamlardan sorumlu tutulamayacağını" savunanlar var.Kitap bu tartışmaya kapsamlı bir yanıt niteliğinde."Kürt sorumluluğu" hakkında ne düşünüyorsunuz?
Siyasi irade ve aşiret gruplarının,Ermeni siyasi rekabetini bertaraf etmek ve Ermeni mülklerine el koymaktan büyük çıkarları vardı.1915 ve öncesinde Kürt elitleri ile İttihat ve Terakki arasında bir flört vardı.Aslında kendi hesaplarına çalışırken İttihat ve Terakki'nin onlardan beklediği görevi de yerine getirmiş oldular.Bir açıdan da bunun çok ötesine gittiler.İttihat ve Terakki Ermeni mülklerini devlet için emval-i metruke olarak ayırıp hükümet politikalarını finanse etmek isterken gerçekte çok az Ermeni mülküne otoritelerce el konulabildi.Bu da Kürt nüfusun,özellikle de Kürt önderlerin bu mallara el koyduğu anlamına geliyor.
Kürt sorumluluğundan söz etmek ise birleşik bir Kürt siyasetini ya da siyasi organı ima eder.Böyle bir şey yoktu.Raman ve Haverkan gibi tekil aşiretlerin ve konfederasyonların rollerini daha iyi anlamalıyız.Başka bir deyişle milliyetçi algının ötesine geçip tepkilerdeki çeşitliliğe odaklanmalıyız.Türkmenler,Şiiler,Ezidiler,Şafiler,Hanefiler de işin içindeydi.Buna bir de Arap aşiretlerini ve elitlerini eklemek lazım.
Kürt nüfusun sorumluluktan kaçabileceğini düşünmüyorum.Bunun ne anlama geldiğini zaman gösterecek.Ancak ne kolektif bir Kürt suçu vardı,ne de Beşikçi'nin tarif ettiği gibi kolektif olarak Kürtlerin masumiyeti...Çoğu Kürt'ün içinde bulunduğu sefaleti,binlerce Kürt mültecinin muharebe bölgelerinden dönüşünü ve soğuk kışları da gözönünde tutmalıyız.
-Kitabın merkezinde dönemin Diyarbakır Valisi Dr. Reşid ve onun sorumlu olduğu katliamlar var.Reşid Bey ne kadar ayrıksı bir karakterdi?
Reşid Bey İttihat ve Terakki içindeki en radikal uca dahildi.Trabzon'da Cemal Azmi Bey,Der Zor'da Zeki Bey,Bitlis ve Halep'te Mustafa Abdülhalik Bey (Renda) ve Van'da Cevdet Bey ile birlikte baş faillerden biriydi.Çocuklar dahil olmak üzere bütünlüklü fiziksel imhayı savunuyordu.Bu açıdan Holokost kıyaslamalarını sevmesem ve akademik çalışmalarımda onlardan kaçınsam da Heinrich Himmler ve onun Posen'da yaptığı konuşmayı düşünmekten kendimi alamıyorum.
Reşid Bey en az 200 bin Ermeni'nin ölümünden sorumluydu.Bu sayı bile gelmiş geçmiş en büyük suçlulardan biri olduğunu gösterir.Ancak Dahiliye Nezareti'nin bu bildik mezbaha alanına Ermenileri göndermeye devam ederek Reşid Bey'in katliamlarını yeni kurbanlarla beslemesi sayesinde başarılı oldu.Bu kitap bir vaka çalışması ancak bu vaka anahtar bir alanı ve başat katliam bölgelerinden birini içeriyor.
Yani Reşid Bey'in raporlarından birinin savaş sonrası İstanbul yargılamalarına dahil etmesini geçerli bir nedeni vardı.Ben bu kitapta sözkonusu raporu ilk kez tespit ettim.Yani,bu vaka çalışması bu belgelerin varolmadığına dair tezi açıkça yanlışlıyor.
Dahiliye Nezareti Reşid Bey'e resmen sahip çıktı ve onun katliam mangalarını finanse etti.Reşid Bey'in adamlarını yasadışı cinayet ve katliamlar için kullanacağını açıkça söylemesine rağmen yaptı bunu.Keşfettiğim ve kitapta yer verdiğim bir belge ve toplu katliam yapılmasını emreden Osmanlı Arşivleri'nde bulunan ilk resmi belgedir.
Öte yandan,Reşid Bey imhaya karşı olan Osmanlı muhalefetinin de odağındaydı.Mardin mutarassıfları Hilmi Bey ve Şefik Bey Reşid'e karşı çıktılar.Hüseyin Nesimi Bey ve Sabid Bey de öyle;ikisi de Reşid tarafından öldürüldü.Musul valisi Haydar direndi ve Almanları Reşid'e karşı uyardı.En önemlisi Zor mutasarrıfı Suad Bey Reşid ve yandaşlarının işledikleri suçlardan ötürü infazını istedi.Bunun belgesi de 1919'da İstanbul'daki yargılamalarda kullanıldı.Bu belge ilk kez bu kitapta bütünlüklü olarak tartışılıyor.
-İttihat ve Terakki ile Osmanlı iradesinin zaman zaman örtüştüğünü,zaman zaman da böyle bir özdeşlikten bahsetmenin zorlaştığını görüyoruz.Reşid Bey'i de dahil edersek bu karmaşıklığı nasıl tarif edersiniz?
Reşid Bey Diyarbakır'da idareyi tamamen modernize etti ve sadece ona karşı sorumlu olan ikinci bir idare yarattı.Yani yönetim aşırı derecede İttihat ve Terakki ile özdeş durumdaydı.Karşı çıkan hemen uzaklaştırılıyor ya da öldürülüyordu.Ama Reşid'in İttihat ve Terakki'nin en aşırı ucu olduğunu unutmayalım.Örneğin Suriye'de başka İttihat ve Terakki fraksiyonları katliamı reddettiler.
-Kitap farklı zaman dilimlerinde İttihat ve Terakki'nin Kürtler ve Ermenilere yaklaşımında değişikliklerden bahsediyor.Nasıl oldu da İttihat ve Terakki tepeden baktığı Kürtleri Ermeni malları ve canını onlara ikram edecek kadar benimseyebildi?Bir kırılma mı oldu?
İttihat ve Terakki'nin Ermeni politikası genel değerlendirmeleri sonu değişti;Diyarbakır'la doğrudan ilgili değildi.Eski müttefikler olan Ermeni Devrimci Federasyonu-Taşnaksütyun (EDF) ve İttihat ve Terakki arasındaki ayrılığın temel nedenlerinden biri toprak sorunuydu.Yani çalınan Ermeni topraklarının sahiplerine iadesi sorunu.Bu da çıkar sahipleri tarafından karşı çıkılan bir şeydi elbette.Örneğin Ziyaeddin'in ailesi gibi önde gelen Diyarbakır aileleri 1890'ın baş faillerindendi.
Ermeniler talepleri için uluslararası destek arayışına girince İttihat ve Terakki onları çoktan terketmiş,Ermenilere karşı Kürt elitlerini desteklemeye karar vermişti.Başka bir deyişle,İttihat ve Terakki eski düşmanı olan gerici elitleri desteklemeyi tercih etti ve otokratik Sultan'a karşı mücadele günlerinden devrimci yoldaşlarına ihanet etti.Bu baskıcı bir rejim için ilerici politikalardan vazgeçmek anlamına geliyordu.Bu karar Türkiye'yi sonraki onyıllarda yaralamaya devam edecekti.
Kürt ve Ermeni elitleri arasındaki sınıf temelli yerel işbirliği,Kürt elitleri müttefiklerine ihtiyaç duymadıklarını,hatta onlardan kurtulup mallarına konabileceklerini farkettiği anda sona erdi.Bu aşiretler bana İtalyan mafya ailelerini hatırlatıyor.Bir gün birlikte çalışıyor,ertesi gün birbirlerini öldürüyorlar.Ancak tüm aşiretler kendilerini cemaatlerinin,dinlerinin ve genel ahlakın koruyucusu olarak sunmaya da özen gösterdi.
-Ermenilerin oldukça erken bir zamanda "kökü dışarıda hainler" olarak algılanmaya başladığını anlatıyor,ancak somut veriler ele alınırsa bu anlamda Kürtlerden pek farkları olmadığını söylüyorsunuz.Kürtlere karşı aynı retorik neden aynı tarihlerde gelişmedi?
İttihat ve Terakki naif değildi;Bedirhanların ve diğer aşiretlerin yanlarında hangi güç olursa olsun kendi çıkarları için savaştığını biliyordu.Rusya da hem Ermeni hem Kürt kartını oynuyordu.Ancak Ermenilerin aksine Kürtlere karşı genel bir retorik yoktu.İttihat ve Terakki'nin çok seçeneği yoktu;Ermenilere saldırırken bir de Kürtlere saldırmayı göze alamazdı.Neredeyse hiç Türk'ün yaşamadığı bir bölgede İttihat ve Terakki bile olsan nüfus desteğine ihtiyaç duyarsın.
Kimi Ermenilerde bağımsızlığı isteyen romantik bir söylem gelişmiş olsa da,Ermeni liderleri,özellikle de kilise hiyerarşisi Osmanlı devlet sistemine tamamen entegre durumdaydı.Taşnaklar 1915'te de,son dakikaya dek savaşta Osmanlı'nın arkasındaydı.Liderleri tutuklanıp belediye otobüsü ile taşındı.Hiçbir devrimci örgütün tüm lider kadrosunu bir gecede tutuklayıp otobüsle götüremezsiniz.
Taşnaklar ve başka lider kadrolar Rusya'nın dostları olmadığını biliyordu.
-İttihat ve Terakki'nin Ermeni olmayan Hristiyanlara yönelik tavrı nasıl değişikliklerden geçti?
Korkarım Diyabakır'da baskın olan İttihat ve Terakki gücü,yani Pirinççizade ailesi ve Ziyaeddin Bey hiç değişmediler.1895'te katiller olarak yola çıktılar ve vahşetlerini 1908'de sürdürüp,1915'te de hayal etmesi güç bir düzeyde ve zalimlikte büyük ölçekli katliamlara öncülük ettiler.Elbette 1890 katliamları ve 1915 imhasının ilk hedefi Ermenilerdi,ancak 1908 öyle değil.Kitapta Kürtler ve Ezidilere nasıl saldırdıklarını ve 1915'te de gördüğümüz türden katliam ve tecavüzler yaptıklarını anlatıyorum.1915'te Reşid Bey diğer Hristiyanların da Ermeniden başka bir şey olmadığını iddia etti.Irkçı bir dünya görüşüne sahipti.
Merkezi otoriteler Reşid Bey'e engel olarak Tur Abdin'deki Süryanilerin hayatta kalmasını sağladı.Ancak bu adım çok geç atıldı ve o noktada bir sürü Süryani çoktan ölmüştü.Hem özsavunmaları hem de Haverkan Konfederasyonu'nun bir kısmının desteği sayesinde hayatta kaldılar.Yani Ezidi ve Kürt desteği Süryanilerin hayatta kalmasını sağlarken,Süryaniler de pek çok Ermeni'yi korudu.Hatta Ermenileri teslim etmektense ölmeyi tercih ettiler.
-Reşid'in Balkanlar'dan göçmenleri Ermeni illerine yerleştirme planları başarısızlığa uğramış.Bu başarısızlığın nedeni nedir ve bu durum bugün bildiğimiz anlamda Kürt sorununu nasıl etkiledi?
Çalışmada Reşid'in mültecileri yerleştirme planının boş bir hayal olduğunu gösterdim.Bölgeyi hiç tanımıyordu ve Boşnaklarla Arnavutlara yönelik bir sürü ırkçı önyargısı vardı.Onları "kirli" buluyordu,sadece Türkleri iskân etmek istedi.Ancak bu projeye yetecek kaynak ya da planlama yoktu.Bugünün Kürt sorunu Ermenilerin imhasının sonucudur.Reşid Bey Türklere yer açmaya çalışırken bölgede göçebe olan ya da mülteci olarak gelen daha çok Kürt yerleşimciye alan açtı.Bu Turancı ideoloğun bölgeyi güçlü bir Kürt merkezine çevirmiş olması bir ironidir.Başka açılardan olduğu gibi Reşid'in politikaları büyük bir başarısızlığa dönüştü.Sadece öldürmeyi,yağmayı,talanı becerebiliyordu.Diyarbakır'a atanmadan önce Irak'ta çoktan başarısız olmuştu;bu adam sadece yok etmeyi bilirdi,kimseye bir hayrı dokunmadı.
-Kitap İttihat ve Terakki ile Osmanlı otoritesinin kısmen yanlış yönlendirildiğini,kısmen iktidarsız olduğunu,kısmen de sorumluluk sahibi olduğunu anlatıyor.Peki Avrupa devletleri açısından durum neydi?
Almanların Diyarbakır'da,özellikle de güneydeki Zor sınırı ve Musul bölgesinde ne olduğuna dair genel bir fikirleri vardı,çünkü büyük bir askeri teçhizat o bölgeden geçiyordu.Geri kalan bilgiler büyük ölçüde kısmiydi ve örneğin 1915 Temmuz'undan sonra çok az yabancı Diyarbakır'a gidip hayatta kalmayı başardı.Reşid tarafından öldürülen İngiliz vatandaşı Albert Atkinson'ın kaybolması ve kuşkulu koşullarda ölen Amerikalı misyoner George Knapp vakası önemlidir.Kitabın temelini Alman,Amerikan,İngiliz,Fransız,Ermeni kaynaklarınca desteklenen Osmanlı belgeleri oluşturuyor.Bunun Ermenilerin imhasına yönelik,bugüne dek kullanılmamış Osmanlı kanıtlarına dayalı olan ilk vaka çalışması olduğunu düşünüyorum.
"Başbakan son sözünü söylemedi"
-Başbakan Erdoğan'ın "taziye mesajı"nı nasıl değerlendiriyorsunuz?Taziyenin ardından,2015'e doğru Türkiye ve Kürt siyasetini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kürt tarafının konumu tek bir insana bağlı değil.2012'de Diyarbakır'daki Kürt entelektüelleri üzerimde derin bir etki bıraktılar ve onların kendi tarihlerinin karanlık taraflarına yönelik doğru yaklaşımı bulacaklarına inanıyorum.Kürt halkının uzun yıllar baskı altında yaşadıktan sonra çaresiz insanlara,kadın ve çocuklara yönelik şiddeti haklı görmeye yanaşmayacağına eminim,Kürtler bu suça ortak olsun olmasın durum değişmeyecektir.
Başbakan'ın taziye açıklaması çok önemli.Aşırı Türk sağının savunduğu ve Türk tarihçiliğini,medyayı ve hükümet algısını domine eden eski paradigmadan kopuşa işaret ediyor.Başbakan'ın açıklamasında Osmanlı Ermenileri artık hak ettiklerini bulan teröristler,yabancılar olarak itibarsızlaştırılmıyorlar.Tam tersine,Osmanlı Ermeni nüfusu hak ettiği gibi hükümet politikalarının mağduru olan "bona fida" (iyi niyetli) Osmanlı vatandaşları olarak görülüyorlar.Ayrıca bu politikalar insani olmayan politikalar olarak tarif ediliyor.Yani Türkiye hükümeti Türkiye'deki o çok küçük ama sesi fazla çıkan azınlığın faşist söylemini reddetti.
Elbette herkes bu duruma sevinmedi.Türk aşırı sağı blöfünün açığa çıktığını ve artık somut delile benzer en ufak bir koza sahip olmadan tartışmayı kontrol edemeyeceğini farketti.Aynı şekilde,Ermenilerin yok edilmesini başka politik amaçlar için işe yarar bir araç olarak görenler de kayıp hissi yaşıyorlar.İnkârcı bir Türkiye'yle başetmek çok kolaydır,kendi tarihiyle güven içinde yüzleşen bir Türkiye'yi kontrol etmekse zordur.Fakat bu açıklama ne kadar önemli olsa da,hükümetin can alıcı meseleleri tam olarak ele almadığı ve daha fazlasının beklendiği yönünde yaygın bir uzlaşı var.Ancak Başbakan bu konuda son kez konuştuğunu söylemedi.Ben bu konuya geri döneceğine eminim.O noktada da,elbette Osmanlı Arşivleri'nden çıkacak yeni dosyalar üzerinde yapılan araştırmaların yeni sonuçlarını gözönüne alacaktır.
Gördüğüm kadarıyla Türkiye bu konuda her geçen gün daha çok inisiyatif alıyor.Akademik olarak en zorlayıcı tartışmalar Türkiye'de yapılıyor.Artık sansür yok.Kitabımda tek bir kelimeye dokunulmadı.Bir konferansta konuşurken söylediklerimi daha dolaylı ifade etmek aklıma bile gelmiyor.Gerçekten de katliamların en korkunç ayrıntıları artık Türkiye'de tartışılıyor ve gittikçe artan bir kamuoyu ilgisiyle karşılanıyor.Aynı zamanda,"Türk","Kürt","Ermeni","Alman" gibi etnik etiketler önemsizleşti.Yeni çıkacak yayınlardan umutluyum.
Öte yandan "Soykırım'ı tanıma" sorusu biraz eskidi.Dahiliye Nezareti'nin resmi verileri en az 1.3-1.4 milyon Ermeni'nin Osmanlı politikalarına bağlı olarak öldüklerini ya da öldürüldüklerini onayladığından "soykırım mı,değil mi?" sorusu bir tür akademik mesele oldu.Ermenilerin yaklaşık yüzde sekseni yok edildi,kalanın çoğunluğu öyle ya da böyle din değiştirdi.Bazı bölgelerde öldürme oranı yüzde doksanı aştı,kadın ve çocuklar bunun dışında değildi.Bütün bu bilgiler ışığında insanlar ne olduğuna dair çoktan bir fikir geliştirdiler.Türkiye'de bu suçları savunan ya da böyle insanlık dışı ideolojilerle ilişkilenmek isteyecek çok az kişi kaldı.Onlar da Türkiye'yi,hükümetini ya da nüfusunu temsil etmiyorlar.Kısacası,hükümetin akıllı ve yaratıcı inisiyatiflerle,kalan birkaç meseleyi de halledeceğine inanıyorum...
*Dr.Hilmar Kaiser,1915'te kolektif Kürt suçu yok ama sorumluluk orada duruyor,Röportaj:Evrim Kaya,Agos,28 Temmuz 2014.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=1915te-kolektif-kurt-sucu-yok-ama-sorumluluk-orada-duruyor&haberid=7782
14 Temmuz 2014 Pazartesi
"İnsanlık suçu deyin ama Soykırım değil"/Doç.Dr.Ahmet Kuyaş*
Prof. Ahmet Kuyaş,1915 olaylarıyla ilgili olarak,"Tarihçi olarak soykırıma inanmıyorum ama 'insanlık suçu' denilecek ölçüde bir kabahat işlendiğini söylüyorum" diye konuştu.
-1915 olaylarına resmi tarihin dışında bakış açıları getiren "İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri" Konferansı amacına ulaştı mı?
Konferansın resmi görüşün dışında Türkiye'de belki bir tabuyu yıkmak açısından olumlu bir yanı oldu ama yeni bakış açıları ortaya koyduğu söylenemez.
-Avrupa,Ermeni meselesini niye bu kadar dert ediniyor,Sosyalist Grubun Türkiye aleyhine çıkardığı karar,Avrupa Birliği karşıtlığını körüklemekten başka işe yaramadı.Konferans "Soykırım'ın tanınması"nı isteyenlerin değirmenine su taşımadı mı?
Hayır.Avrupa'da,Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olabilmesi için "Ermeni Soykırımı'nı tanıması gerekir" yaklaşımı vardı zaten.
-Almanya "Nazi Soykırımı" nedeniyle Yahudilerden özür dilemişti...
Aynısının Türkiye için olmasını isteyenler olsa da olmasa da farketmez diyenler var ama bu yaklaşımlar neler olup olmadığına ilişkin yaklaşımımda bir değişiklik yapmaz.
Avrupa Birliği yolunda engel
-1915-1916 olayları Osmanlı'nın son döneminde yaşanmış.Türkiye Cumhuriyeti bu kötü mirası üstlenmek zorunda mı?
Ulusal mesele diye 1915 olaylarına farklı yaklaşmak düşüncesini aklı almayan bir insanım.Benim için tarihte olan var,olmayan var.Avrupa Birliği yolunda Türkiye'nin yoluna taş koymaya çalışan politikalar kadar "kol kırılır yen içinde kalır" düşüncesiyle Ermeni olaylarını tartıştırmamak da yanlış.1915'te yaşananları diplomatların,politikacıların,tarihçileri,sosyologları,edebiyatçıları by-pass etmeden çok daha soğukkanlı bir şekilde savunmaları gerekiyor.
-Osmanlı'nın son döneminde Ermenilerin İmparatorlukla bağlarını gevşeten olaylar da yaşanmış.İsyanlar,başkaldırılar,Doğu cephesinde Rusya ittfakı.Konferansta bunlar da tartışıldı mı?
Tabii.Ondokuzuncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu yeni bir yapılanmaya giderken etnik meseleler nasıl ortaya çıktı,ne çözümler önerildi,Ermeni toplumunun savaştan önceki yaşayışa nerede uyum gösterip,ayrıldığı konusunda konuşmalar oldu.Ama çoğunluk 1915 üzerineydi.
-Anadolu'daki Ermeniler niye sürgün edilmiş?
Savaştan önce Ermeni Taşnaksutyun Partisi'nin Erzurum'da bir kongresi var.İttihat ve Terakki gözlemci yolluyor."Almanlarla gizli bir anlaşma yaptık,savaşa gireceğiz Ermeniler olarak siz ne yapacaksınız" diye soruyor Osmanlı ileri gelenleri.Taşnaksutyun'un cevabı "tarafsızlık politikası yürüteceğiz" olmuş.1914 sonbaharı.Osmanlı ordusu teyakkuzda,seferberlik kararı alınmış.Vatandaşınız olan Ermeniler,devletine "Biz savaşmak istemiyoruz,tarafsız kalmak istiyoruz" diyorlar.Rusya'ya kaçan Ermenilerden Osmanlı'ya karşı dört alay kurulmuş.Bazı korkuların olması doğal.Ancak Ermeni vatandaşların siyasi kişiliği ağır basan insanlar tarafından belirli yönlere sevkedilmeleri dışında Osmanlı'ya karşı bir hareketi yok.Bir Ermeni köylüsünün ortalama bir Türk köylüsünden farkı yok.Ermeniler diye bir etnik grubun toplu olarak suçlanması yanlış bir şey.
Enver Paşa'nın emri
-Osmanlı bu ayrımı yapamamış...Doğu cephesini korumaya çalışırken Anadolu'daki Ermenileri topluca Güney cephesine,Suriye'ye sürmüş.Yolda hastalıktan kırılanlar da olmuş,saldırıya uğrayanlar da.Prof. Halil Berktay,Talat Paşa'nın telgraflarından yola çıkarak "katliam emri" verildiğini öne sürüyor...
Osmanlı Devleti bütün Ermenileri güvenilmez,gizli suçlu olarak görerek hepsini birden sürmek,ortadan kaldırmak istiyor.Ermenileri nasıl ki tümüyle suçlamak yanlışsa hükümetin tüm bakanlarını tehcir ve katliamdan sorumlu tutmak da yanlış."İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudileri Almanlar öldürmedi,Naziler öldürdü" diyorsanız bazı İttihatçıların yaptıklarından ötürü "Ermenileri Türkler öldürdü" demeyeceksiniz."İttihatçılar öldürdü" de denemez.Osmanlı yönetiminin bir kısmının olanlardan haberi yok,hatta İttihatçılar arasında sürgüne karşı çıkanlar var.
-Enver,Talat ve Cemal paşaların ortak sorumluluğu yok mu?İttihat ve Terakki'nin lider kadrosu onlar.Günümüzde AKP iktidarından söz ederken,Erdoğan ve Gül yönetiminden söz ediyoruz.Üçüncü bir isim olarak Bülent Arınç'ı da sayabiliriz.Siyasi sorumluluk tarihte öyle anılacak...
Doğru ama yıllar sonra bir Cemil Çiçek'in yaklaşımına bak bir de Abdullah Gül'ün,Tayyip Erdoğan'ın denilmeyecek mi?
"'Müslüman olduk' diyenlere dokunulmadı"
-1915'te Ermenileri Anadolu'dan sürmek fikri kime ait?
Düşünce Enver Paşa'dan çıkıyor.Enver Paşa savaşın başında Doğu cephesinde.Ermenilerin savaş başlayınca arkadan vurma olasılığını görüp yer değiştirmenin gerekli olabileceğine dair sözleri var.Enver Paşa,Çanakkale'ye cepheyi ziyarete gittiğinde fikrini Hüseyin Cahit Yalçın'a çıtlatıyor.
-Doğu'daki Ermeniler,savaş alanının dışına "korunma" duygusuyla çıkarılmış olamazlar mı?Soykırım niyeti olsa,1915-1916 koşullarında cephede ateş altında bırakılmazlar mıydı?Karşılıklı köy baskınları,katliamlar yaşanıyor.Türkler de katlediliyor.Osmanlı belki de bunu önlemek için Ermenileri sürdü!..
Hiçbir yere gitmeyenler var.Konya'da tehcir yok.Doğu Anadolu'da bazı Ermeniler "Müslüman olduk,dokunmayın" diyorlar."Sizi bir yere götürmüyoruz" deniyor.Soykırım olmadığını söyleyenlerden biriyim.
-"Soykırım"a inanmıyor musunuz?
İnanmıyorum.Hitler döneminde bir Yahudi gaz odalarına gönderilmekten "Hristiyan oldum bana dokunmayın" demekle kurtulabiliyor muydu?Bir Ermeni "Müslüman oldum" deyip kurtulabiliyor.Ermenilerin hepsinin Suriye'ye gönderilmesi diye bir şey sözkonusu değil.Ama çok sayıda Ermeni öldürülüyor.Katliam var.
"PKK de aynısını yaptı"
-1915 olaylarının adını ne koyarsınız?
Katliam diyorum.İsterseniz "insanlık suçu" deyin ama "Soykırım" değildir.İzmir'de,Suriye'de,Lübnan'da yaşayan Ermeniler var,onlara da kimse bir şey yapmıyor.Ama tehcir Doğu cephesiyle de sınırlı değil.Kocaeli Üniversitesi tarafından yayımlanmış bir belge gördüm,İçişleri Bakanlığı İzmit Mutasarrıflığına yazıyor,"Tekirdağ'dan gönderilen Ermeniler ilinize varmışlardır,onları geri gönderin" emri çıkarılmış.Eskişehir'i düşünün,cephe yok.Bütün Ermeniler kaldırılıp götürülüyor ve yaşayan kalmıyor.Onları koruyan valiler var.Tehcir emrini uygulamadı diye öldürülen yöneticiler var,Lice kaymakamı mesela.
Ermeni komitacıların köylerini bastığı olaylar da yaşanmış.PKK de yakın tarihte Güneydoğu'da bunu yaptı.Silahlı bir grup köy basıp kendi vatandaşlarını öldürünce arkadan misilleme geleceği belli.Devlet baskısı artacak,ortalık daha da karışacak diye Ermeni çetelerinin bastığı köyler de olmuş.
"Devlet onları ağır koşullarda yürüyüşe çıkardı"
-1915 olaylarından zarar gören,sürülen Ermeni nüfusu ne kadardır?Kaç kişi ölmüş olabilir,Orhan Pamuk,"bir milyon Ermeni öldürüldü" deyince kıyamet koptu...
Türk kaynakları 1 milyon 300 bin olarak veriyor savaş öncesi Anadolu'daki Ermeni nüfusunu,Ermeni kaynakları ise 1 milyon 900 bin kadar.Doğu'ya gittikçe fark açılıyor.1914 Osmanlı nüfus sayımının güvenilir olduğu söyleniyor ama kayıtlar konusunda ciddi sorunlarımız var.Sağ kalanlar nereye gitti,kaybolanlar var,Müslüman olanlar var.
-Yolda ölenler...
Hastalıktan kırılmayı "öldürme" olarak kabul ediyor genelde tarihçiler.Ben de o kadar haksız olduklarını düşünmüyorum.Çünkü son derece ağır koşullarda çoluk-çocuğun,kadınların,yetmiş yaşındaki ninenin dedenin Tokat'tan kalkıp da Halep'e giderken zaten o yolun yarısını yapamayacağını biliyorsunuz devlet olarak.O insanları "Yürüyüşe çıkarmak ölüme göndermektir" deniyor ki doğru.
"Talat Paşa suçlu ve bu gerçek değişmez"
-İstanbul'daki "Ermeni Konferansı"ndan bilimsel anlamda yeni bir tez,özgün bir tarih araştırması ortaya çıktı mı?
"Türkiye'de görüşler sadece Türk Tarih Kurumu ya da ASAM'ın araştırmalarından oluşmuyor" ve "Dünyaya 'Hey!Biz de varız'" mesajı verildi,"Türkiye denilince aklınıza hep devletin ağzından konuşan Ankara'daki insanlar gelmesin" denildi.
-Yusuf Halaçoğlu,Hikmet Özdemir gibi isimler de çağrılsa,iyi olmaz mıydı?"Tek yanlılık" eleştirisi ortadan kalkardı...
Çağrılmayanlar kendi organizasyonlarını yaparlar.Katılanların hepsi aynı görüşte değil.Taner Akçam,"Soykırım'dır" diyor ben de "Soykırım değildir" diyorum.Galile,"Ne yapayım,dünya dönüyor" demiş ya,"Ne yapayım,Talat Paşa suçlu!" Avrupa Birliği'ne girelim ya da girmeyelim bu gerçek değişmez.
Dünya Ermenileri ile barış
-Avrupa Parlamentosu'nda "Soykırım tanınmadıkça Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşmeyeceği" kararı çıktı...
Saçma.Fransız Sosyalist Grubu Soykırım olduğuna nasıl karar vermiş.Türkiye soykırımla suçlanamaz ve bir şey talep edilemez.Ermeni meselesi iliğine kadar siyasallaşmış.
-Soykırım tanınırsa tazminat ve toprak istemleri gündeme gelmez mi?
Olacak şey değil.Günün birinde Başbakan gider Yerevan'daki Ermeni Anıtı'na çelenk bırakır mı bilmiyorum ama bu şekilde Ermenistan ve dünya Ermenileri ile barış sağlanır.Bir kısım yine de "Soykırım" diyecektir.Avrupalı ya da Avrupasız Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmesi gerekiyor...
Kimdir?
1952'de İstanbul'da doğan Ahmet Kuyaş,Fransa'da tarih lisansı ve Kanada'da tarih doktorası yaptı.1997'den beri Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.Kuyaş,Galatasaray Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma Merkezi'nin de başında bulunuyor.
*Doç.Dr.Ahmet Kuyaş,"İnsanlık suçu deyin ama Soykırım değil",Röportaj:Derya Sazak,Milliyet,3 Ekim 2005.
http://www.milliyet.com.tr/2005/10/03/siyaset/asiy.html
-1915 olaylarına resmi tarihin dışında bakış açıları getiren "İmparatorluğun Son Döneminde Osmanlı Ermenileri" Konferansı amacına ulaştı mı?
Konferansın resmi görüşün dışında Türkiye'de belki bir tabuyu yıkmak açısından olumlu bir yanı oldu ama yeni bakış açıları ortaya koyduğu söylenemez.
-Avrupa,Ermeni meselesini niye bu kadar dert ediniyor,Sosyalist Grubun Türkiye aleyhine çıkardığı karar,Avrupa Birliği karşıtlığını körüklemekten başka işe yaramadı.Konferans "Soykırım'ın tanınması"nı isteyenlerin değirmenine su taşımadı mı?
Hayır.Avrupa'da,Türkiye'nin Avrupa Birliği üyesi olabilmesi için "Ermeni Soykırımı'nı tanıması gerekir" yaklaşımı vardı zaten.
-Almanya "Nazi Soykırımı" nedeniyle Yahudilerden özür dilemişti...
Aynısının Türkiye için olmasını isteyenler olsa da olmasa da farketmez diyenler var ama bu yaklaşımlar neler olup olmadığına ilişkin yaklaşımımda bir değişiklik yapmaz.
Avrupa Birliği yolunda engel
-1915-1916 olayları Osmanlı'nın son döneminde yaşanmış.Türkiye Cumhuriyeti bu kötü mirası üstlenmek zorunda mı?
Ulusal mesele diye 1915 olaylarına farklı yaklaşmak düşüncesini aklı almayan bir insanım.Benim için tarihte olan var,olmayan var.Avrupa Birliği yolunda Türkiye'nin yoluna taş koymaya çalışan politikalar kadar "kol kırılır yen içinde kalır" düşüncesiyle Ermeni olaylarını tartıştırmamak da yanlış.1915'te yaşananları diplomatların,politikacıların,tarihçileri,sosyologları,edebiyatçıları by-pass etmeden çok daha soğukkanlı bir şekilde savunmaları gerekiyor.
-Osmanlı'nın son döneminde Ermenilerin İmparatorlukla bağlarını gevşeten olaylar da yaşanmış.İsyanlar,başkaldırılar,Doğu cephesinde Rusya ittfakı.Konferansta bunlar da tartışıldı mı?
Tabii.Ondokuzuncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu yeni bir yapılanmaya giderken etnik meseleler nasıl ortaya çıktı,ne çözümler önerildi,Ermeni toplumunun savaştan önceki yaşayışa nerede uyum gösterip,ayrıldığı konusunda konuşmalar oldu.Ama çoğunluk 1915 üzerineydi.
-Anadolu'daki Ermeniler niye sürgün edilmiş?
Savaştan önce Ermeni Taşnaksutyun Partisi'nin Erzurum'da bir kongresi var.İttihat ve Terakki gözlemci yolluyor."Almanlarla gizli bir anlaşma yaptık,savaşa gireceğiz Ermeniler olarak siz ne yapacaksınız" diye soruyor Osmanlı ileri gelenleri.Taşnaksutyun'un cevabı "tarafsızlık politikası yürüteceğiz" olmuş.1914 sonbaharı.Osmanlı ordusu teyakkuzda,seferberlik kararı alınmış.Vatandaşınız olan Ermeniler,devletine "Biz savaşmak istemiyoruz,tarafsız kalmak istiyoruz" diyorlar.Rusya'ya kaçan Ermenilerden Osmanlı'ya karşı dört alay kurulmuş.Bazı korkuların olması doğal.Ancak Ermeni vatandaşların siyasi kişiliği ağır basan insanlar tarafından belirli yönlere sevkedilmeleri dışında Osmanlı'ya karşı bir hareketi yok.Bir Ermeni köylüsünün ortalama bir Türk köylüsünden farkı yok.Ermeniler diye bir etnik grubun toplu olarak suçlanması yanlış bir şey.
Enver Paşa'nın emri
-Osmanlı bu ayrımı yapamamış...Doğu cephesini korumaya çalışırken Anadolu'daki Ermenileri topluca Güney cephesine,Suriye'ye sürmüş.Yolda hastalıktan kırılanlar da olmuş,saldırıya uğrayanlar da.Prof. Halil Berktay,Talat Paşa'nın telgraflarından yola çıkarak "katliam emri" verildiğini öne sürüyor...
Osmanlı Devleti bütün Ermenileri güvenilmez,gizli suçlu olarak görerek hepsini birden sürmek,ortadan kaldırmak istiyor.Ermenileri nasıl ki tümüyle suçlamak yanlışsa hükümetin tüm bakanlarını tehcir ve katliamdan sorumlu tutmak da yanlış."İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudileri Almanlar öldürmedi,Naziler öldürdü" diyorsanız bazı İttihatçıların yaptıklarından ötürü "Ermenileri Türkler öldürdü" demeyeceksiniz."İttihatçılar öldürdü" de denemez.Osmanlı yönetiminin bir kısmının olanlardan haberi yok,hatta İttihatçılar arasında sürgüne karşı çıkanlar var.
-Enver,Talat ve Cemal paşaların ortak sorumluluğu yok mu?İttihat ve Terakki'nin lider kadrosu onlar.Günümüzde AKP iktidarından söz ederken,Erdoğan ve Gül yönetiminden söz ediyoruz.Üçüncü bir isim olarak Bülent Arınç'ı da sayabiliriz.Siyasi sorumluluk tarihte öyle anılacak...
Doğru ama yıllar sonra bir Cemil Çiçek'in yaklaşımına bak bir de Abdullah Gül'ün,Tayyip Erdoğan'ın denilmeyecek mi?
"'Müslüman olduk' diyenlere dokunulmadı"
-1915'te Ermenileri Anadolu'dan sürmek fikri kime ait?
Düşünce Enver Paşa'dan çıkıyor.Enver Paşa savaşın başında Doğu cephesinde.Ermenilerin savaş başlayınca arkadan vurma olasılığını görüp yer değiştirmenin gerekli olabileceğine dair sözleri var.Enver Paşa,Çanakkale'ye cepheyi ziyarete gittiğinde fikrini Hüseyin Cahit Yalçın'a çıtlatıyor.
-Doğu'daki Ermeniler,savaş alanının dışına "korunma" duygusuyla çıkarılmış olamazlar mı?Soykırım niyeti olsa,1915-1916 koşullarında cephede ateş altında bırakılmazlar mıydı?Karşılıklı köy baskınları,katliamlar yaşanıyor.Türkler de katlediliyor.Osmanlı belki de bunu önlemek için Ermenileri sürdü!..
Hiçbir yere gitmeyenler var.Konya'da tehcir yok.Doğu Anadolu'da bazı Ermeniler "Müslüman olduk,dokunmayın" diyorlar."Sizi bir yere götürmüyoruz" deniyor.Soykırım olmadığını söyleyenlerden biriyim.
-"Soykırım"a inanmıyor musunuz?
İnanmıyorum.Hitler döneminde bir Yahudi gaz odalarına gönderilmekten "Hristiyan oldum bana dokunmayın" demekle kurtulabiliyor muydu?Bir Ermeni "Müslüman oldum" deyip kurtulabiliyor.Ermenilerin hepsinin Suriye'ye gönderilmesi diye bir şey sözkonusu değil.Ama çok sayıda Ermeni öldürülüyor.Katliam var.
"PKK de aynısını yaptı"
-1915 olaylarının adını ne koyarsınız?
Katliam diyorum.İsterseniz "insanlık suçu" deyin ama "Soykırım" değildir.İzmir'de,Suriye'de,Lübnan'da yaşayan Ermeniler var,onlara da kimse bir şey yapmıyor.Ama tehcir Doğu cephesiyle de sınırlı değil.Kocaeli Üniversitesi tarafından yayımlanmış bir belge gördüm,İçişleri Bakanlığı İzmit Mutasarrıflığına yazıyor,"Tekirdağ'dan gönderilen Ermeniler ilinize varmışlardır,onları geri gönderin" emri çıkarılmış.Eskişehir'i düşünün,cephe yok.Bütün Ermeniler kaldırılıp götürülüyor ve yaşayan kalmıyor.Onları koruyan valiler var.Tehcir emrini uygulamadı diye öldürülen yöneticiler var,Lice kaymakamı mesela.
Ermeni komitacıların köylerini bastığı olaylar da yaşanmış.PKK de yakın tarihte Güneydoğu'da bunu yaptı.Silahlı bir grup köy basıp kendi vatandaşlarını öldürünce arkadan misilleme geleceği belli.Devlet baskısı artacak,ortalık daha da karışacak diye Ermeni çetelerinin bastığı köyler de olmuş.
"Devlet onları ağır koşullarda yürüyüşe çıkardı"
-1915 olaylarından zarar gören,sürülen Ermeni nüfusu ne kadardır?Kaç kişi ölmüş olabilir,Orhan Pamuk,"bir milyon Ermeni öldürüldü" deyince kıyamet koptu...
Türk kaynakları 1 milyon 300 bin olarak veriyor savaş öncesi Anadolu'daki Ermeni nüfusunu,Ermeni kaynakları ise 1 milyon 900 bin kadar.Doğu'ya gittikçe fark açılıyor.1914 Osmanlı nüfus sayımının güvenilir olduğu söyleniyor ama kayıtlar konusunda ciddi sorunlarımız var.Sağ kalanlar nereye gitti,kaybolanlar var,Müslüman olanlar var.
-Yolda ölenler...
Hastalıktan kırılmayı "öldürme" olarak kabul ediyor genelde tarihçiler.Ben de o kadar haksız olduklarını düşünmüyorum.Çünkü son derece ağır koşullarda çoluk-çocuğun,kadınların,yetmiş yaşındaki ninenin dedenin Tokat'tan kalkıp da Halep'e giderken zaten o yolun yarısını yapamayacağını biliyorsunuz devlet olarak.O insanları "Yürüyüşe çıkarmak ölüme göndermektir" deniyor ki doğru.
"Talat Paşa suçlu ve bu gerçek değişmez"
-İstanbul'daki "Ermeni Konferansı"ndan bilimsel anlamda yeni bir tez,özgün bir tarih araştırması ortaya çıktı mı?
"Türkiye'de görüşler sadece Türk Tarih Kurumu ya da ASAM'ın araştırmalarından oluşmuyor" ve "Dünyaya 'Hey!Biz de varız'" mesajı verildi,"Türkiye denilince aklınıza hep devletin ağzından konuşan Ankara'daki insanlar gelmesin" denildi.
-Yusuf Halaçoğlu,Hikmet Özdemir gibi isimler de çağrılsa,iyi olmaz mıydı?"Tek yanlılık" eleştirisi ortadan kalkardı...
Çağrılmayanlar kendi organizasyonlarını yaparlar.Katılanların hepsi aynı görüşte değil.Taner Akçam,"Soykırım'dır" diyor ben de "Soykırım değildir" diyorum.Galile,"Ne yapayım,dünya dönüyor" demiş ya,"Ne yapayım,Talat Paşa suçlu!" Avrupa Birliği'ne girelim ya da girmeyelim bu gerçek değişmez.
Dünya Ermenileri ile barış
-Avrupa Parlamentosu'nda "Soykırım tanınmadıkça Avrupa Birliği üyeliğinin gerçekleşmeyeceği" kararı çıktı...
Saçma.Fransız Sosyalist Grubu Soykırım olduğuna nasıl karar vermiş.Türkiye soykırımla suçlanamaz ve bir şey talep edilemez.Ermeni meselesi iliğine kadar siyasallaşmış.
-Soykırım tanınırsa tazminat ve toprak istemleri gündeme gelmez mi?
Olacak şey değil.Günün birinde Başbakan gider Yerevan'daki Ermeni Anıtı'na çelenk bırakır mı bilmiyorum ama bu şekilde Ermenistan ve dünya Ermenileri ile barış sağlanır.Bir kısım yine de "Soykırım" diyecektir.Avrupalı ya da Avrupasız Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmesi gerekiyor...
Kimdir?
1952'de İstanbul'da doğan Ahmet Kuyaş,Fransa'da tarih lisansı ve Kanada'da tarih doktorası yaptı.1997'den beri Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.Kuyaş,Galatasaray Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma Merkezi'nin de başında bulunuyor.
*Doç.Dr.Ahmet Kuyaş,"İnsanlık suçu deyin ama Soykırım değil",Röportaj:Derya Sazak,Milliyet,3 Ekim 2005.
http://www.milliyet.com.tr/2005/10/03/siyaset/asiy.html
12 Temmuz 2014 Cumartesi
1915 Ermeni Olayları Hakkında Vali Mehmed Celal Bey'in Görüşleri*
Tarihe 1915 "Ermeni Tehcir ve Taktili" (Ermeni Göç Ettirme ve Öldürme) olayı olarak geçen ve hem Ermeniler,hem Türklerin,hatta Kürtler ve Arapların siyasi ve sosyal hayatında büyük bir iz bırakmış olan olay,aradan 99 yıl geçmiş olmasına rağmen bütün dünyada tartışılmaya devam ediyor.Konu hakkında taraflar ve üçüncü kişiler,şimdiye kadar birçok tez ileri sürdüler.İttihat ve Terakki mebuslarının çoğunlukta olduğu Meclisi Mebusan’da Osmanlı devletini savaşa sokan ve bu arada sorumsuz çeteleri kullanarak Ermenileri katletmekle suçlanan bakanlar kurulu üyeleri Yüce Divan'a sevkedildiler.Bunun için kurulan komisyon,suçlanan kişileri dinledi.Ancak kabinenin önde gelen üyeleri ve Ermenileri katletmekle suçlanan bazı kişiler yurtdışına çıkmışlardı.İstanbul’da kurulan Divan-ı harpler de bu işten sorumlu gördüğü kişileri gıyaplarında ve yüzlerine karşı yargıladı.Çeşitli cezalar verdi.Ancak,yaralar kapanmadı.
Bu yazı dizisinde,30 Ekim 1918'de Mütareke'nin imzalanmasından yetmiş gün sonra,konu hakkında bir Osmanlı valisinin ilginç saptama ve görüşleri,bir gazetede üç bölüm halinde yayımlandı.Ermeni olaylarının tartışılmasına bir katkı olmak üzere,"Vakit" gazetesinin 10,12 ve 13 Aralık 1918 tarihli sayılarından bu yazının tamamını yeni yazıya çevirdik.Paragraf düzenine dokunmadık.Aslını yazmak zorunda kaldığımız bazı sözcüklerin en yakın karşılığını parantez içinde gösterdik.Ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur.
Bu yazının konu hakkında çalışanların dikkatini çekmemesi düşünülemezdi.Nitekim yazı Robert Koptaş'ın 30 Temmuz 2010 tarihli "Agos" gazetesindeki yazısında da yer almıştır fakat bu aktarma hem eksiktir,hem de okumada hatalar taşımaktadır.Kaynak olarak gösterilen "Vakit" gazetesinin tarihleri de yanlış olarak "29 Kasım,1-2 Aralık 1919" olarak verilmiştir.Aynı biçimde Fikret Ali Ceylan,"Mehmed Celal Bey-Bir Dönem Bir İnsan (1863-1926)" adlı kitabında yazıdan söz ederken "Agos" gazetesindeki bu yazıya yollama yapmıştır.
Mehmed Celal Bey Kimdir?
Mehmed Celal Bey,1863'te İstanbul'da doğmuş,1883'te Mülkiye Mektebi'nden mezun olmuştur.Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından Almanya'ya öğrenime gönderilmiştir.1908'de Mülkiye Mektebi Müdürlüğü'nde bulunmuş,1910'da Erzurum Valiliği'ne atanmıştır.1911'de de Dahiliye Nazırlığı'na getirilmiştir.Aynı yıl Edirne Valisi olmuştur.1913'te de Ticaret ve Ziraat Nazırlığı yapmış,1914-1919 arasında Halep,Konya ve Adana valiliklerinde bulunmuştur.
"Kurtuluş Savaşı Günlüğü" adlı kitabımızda yer alan bilgilere göre,2 Kasım 1919'da Ali Rıza Paşa hükümeti tarafından Adana Valiliği'ne atanan Mehmed Celal Bey,18 Aralık'ta Pozantı'da karşılanmış,21 Aralık 1919'da kurbanlar kesilerek görevine başlamıştır.Fransızların valilik binasına Fransız bayrağı çektiklerini görünce,yabancı bir bayrağın çekilmiş olduğu hükümet konağında görev yapamayacağını bildirerek bayrağın indirilmesini istemiş,Fransızlar,haftanın altı günü Türk bayrağı,yalnız Pazar günü de Fransız bayrağını çekmeye karar vermişlerdir.O dönemde resmi tatil günü Cuma idi.Mehmed Celal Bey de Pazar günleri de valiliğe gitmemiştir.Kendisinden önceki Vali Nâzım ve onun ayrılmasıyla geçici olarak valilik işlerine bakan mektupçu Esad Bey gibi Fransızların isteklerine boyun eğmemiş,Fransız İşgal Kuvvetleri Komutanı'nın çağrısına uymayarak Şeyhülislam fetvasının okunduğu törene gitmemiş,bu fetvaya karşı Karaisalı Müftüsü'ne bir karşı fetva yayımlatmıştır.20 Mayıs 1920 günü Damat Ferid hükümeti tarafından görevinden alınmıştır.Mustafa Kemal Paşa tarafından görevine iade edilmişse de Fransızlar görev yapmasına engel olmuşlardır.Mehmed Celal Bey, Tevfik Paşa hükümeti tarafından 7 Temmuz 1921'de İstanbul Belediye Başkanlığı'na getirilmiş ve bu görevde 4 Mart 1922'ye kadar kalmıştır.
Mehmed Celal Bey,1923'ten sonra İstanbul Reji Başmüdürlüğü'ne getirilmiş,1926 yılında İstanbul'da ölmüştür.Cenazesine kalabalık bir Ermeni nüfusu da katılmıştır.Taksim Meydanı civarındaki mezarı 1940 yılında bölgede yapılan geniş çaplı düzenlemeler sonucu üzerinden yol geçilerek yıkılmıştır.
Mehmed Celal Bey'in yazısının önemi,Ermeni göç ettirme olayını vali olarak Halep'te ve Konya'da yaşamış olmasından kaynaklanmaktadır.Tehcir sırasında gördüğü kanunsuzluklara karşı çıktığı için de görevinden alınan birkaç idareciden biridir.
Mehmed Celal Bey'in Yazısı
Ermeni Olayları,Sebepleri ve Tesirleri
Eski Dahiliye Nazırı ve Musul Valisi Mehmed Celal Bey,Ermeni meseleleri hakkında fikir beyan etmeye en selahiyattar ileri gelenlerdendir.O,Erzurum vesair cihetlerde görevli bulunduğu sırada bu meseleleri pek yakından takip ettiği gibi bu yüzden memuriyetini terketmiş ve bir daha eski hükümetten memuriyet kabul etmemiştir.Mehmed Celal Bey'in gazetemiz için Ermeni meseleleri hakkında yazdığı üç makaleyi vaziyetin açıklığa kavuşmasına hizmet eden mühim bir vesika sayarak sırasıyla yayımlıyoruz.
"Milletimi Lekeden Kurtarmak İstiyorum"
İleri gelen dostlardan bazıları Ermeni olayları hakkındaki malumat ve görüşlerimi yazmaklığımı tekrar tekrar hatırlattılar.Gazete muharrirlerinden tanıdığım bazı muhterem kişiler de bu mesele hakkında mülakat yapmak için müracaatta bulundular.Bendeniz,karşılaştığımız müşkülleri ve anlaşmazlıkları artırmamak için şimdilik susmayı tercih etmiştim.Fakat geçen gün "Jamanak" gazetesi yazarlarından bir zat ile görüştüm.Konuşmamızda Ermenilerden birçoğunun son fiilin mesuliyetini bütün Türklere teşmil etmek istediklerini de anladığım için milletimi böyle bir lekeden kurtarmak maksadiyle kendisine biraz izahat vermiştim.Muharrir görüşmemizde not almadığı için fikirlerimi tamamıyla söylediğim gibi gazete sütununa geçirememiş.Diğer yandan şu çirkin hadisenin örtülecek ve tevil edilecek hiçbir noktası kalmamış olduğundan Ermeni olaylarını bildiğim bütün tafsilatıyla,bütün iğrençliğiyle hakikat meydanına koymayı,her şeyi gördüğüm,anladığım gibi naklederek verilecek hükmü medeniyet ve insaniyetin takdirine havale etmeyi münasip gördüm.Bunun için bildiklerimi yazıyordum:
Tesadüf beni daha Meşrutiyet'in başlarında Ermeniler hakkında doğru incelemelerde bulunabileceğim bir mevkiye sevketmişti.31 Mart Hadisesi'nden sonra Erzurum Valiliği'ne tayin olundum.Ve iki sene orada kaldım.
"Erzurum'da Gördüğüm Toplumsal Düzen"
O zamanlar Ermenilerle Kürtler arasında bazı anlaşmazlıklar vardı ki bunların en mühimi arazi meselesi idi.Bütün fertlerine eşit haklar bahşeden bir memlekette çeşitli unsurlar arasında barışı temin için öncelikle bu anlaşmazlıkları her tarafın hoşnutluğunu gerektirecek bir tarzda halletmek,herkese hakkını vermek,her şahsın yetkisini kanunen temin,fertlerin diğerlerine tecavüz ve zorbalığını men etmek,memlekette kanunu -yalnız kanunu- hâkim kılmak lazım idi.Ben de bu gayeyi takip ettim.
Öncelikle anlaşmazlık sebeplerini,memleketi ve halkı lakıyıkıyla anlamak için incelemelerde bulundum.Herkesle görüştüm.İfadelerini dinledim.Tekrar tekrar vilayetimin her tarafını dolaştım.Çadırlarında Kürt beylerine,köylerinde Ermeni çorbacılarına misafir oldum.Erzurum vilayetinde bir iki gün durup kalmadığım bir nahiye merkezi yoktur.
Bu incelemelerin neticesinde anladım ki,unsurlar arasında esaslı bir ihtilaf yok.Bilakis Türkler ve Kürtler ile Ermineler arasında asırlardan beri yerleşmiş bir dostluk,karşılıklı bir emniyet,mevcut.Hamallık,bekçilik yapmak üzere İstanbul'a,İzmir'e giden Kürtler,çoluk-çocuğunu komşusu Ermeni'nin himayesine ve ticaret için Rusya'ya,Amerika'ya giden Ermeniler de ailelerini Türk ve Kürtlerin korumasına tevdi ediyorlar ve iki taraf da bu emanetleri iyi korumaya çalışıyor,bütün vilayette yalnız iki sınıf halk vardı.Biri başkalarının hakkına tecavüzle menfaat temin eden mütegallibe,diğeri bir mütegallibenin kötü zulümleriyle ezilmiş,mukavemet kuvvetini kaybetmiş olan zulüm görenler yani Türkler,Kürtler ve Ermeniler.
"Derebeylik Kırılabilseydi"
Talih ve mukadderatlarındaki benzerlik,bu biçareleri birbirlerine yaklaştırmakta olduğundan tecavüz ve zorbalık kaldırılabilse idi aralarında,diğerine hiçbir nefret vesilesi kalmayacaktı.Her şeyden evvel bu zorbalığı kırmağa çalıştım.Memlekette en kuvvetli derebeyini de emrine boyun eğdiren bir hükümet ve hükmü herkes hakkında eşit olarak geçerli bir kanun kevcut olduğunu fiilen ve uygulayarak göstermek istedim.Kendi memuriyet zamanıma münhasır olmak üzere maksadımda muvaffak oldum.Arazi anlaşmazlıkları da yine zorbalıktan çıkmıştı.
Bu anlaşmazlıklardan da yalnız Ermeniler müteessir değil,Türkler,Kürtler de aynı derecede zarar görüyorlardı.
Bir zorba,hoşuna giden ve zayıflardan birine ait olan araziyi ye cebren alır veya türlü vasıtalar bularak üzerine geçirirdi.
Hatırladığıma göre Haydaranlı aşireti reisi Kör Hüseyin Paşa,bu suretle beş-altı köy istila etmişti ve Şah Hüseyin Beyzade Haydar Bey isminde bir mitegaellibe de koca bir kazanın üçte birinden fazlasını üstüne geçirmişti.
Karakilise ile Bayezid arasında araba ile dört saatte alabildiğim büyük bir arazi,Hamidiyle Süvari Alayı mülazimlerinden birinin mülküydü.
Daha birçok yerlerde,her gücü yeten,kendisinden daha acizlerin emlakini bu suretle zaptetmişlerdi.Erzurumda o zamanlar bir kilometrekare araziye ancak sekiz nüfus düşmekte ve ziraata elverişli olan arazinin yaklaşık yüzde 90'ı boş kalmakta olmasına rağmen yine hükümeti en ziyade meşgul eden şey toprak kavgası idi.Ve fuzuli olarak elde edilen yerlerin bir kısmı satış ve intikal suretiyle diğer ellere devredilmiş olduğundan eski sahiplerine iadesi yeni bir mağduriyeti doğuracak ve yeniden şevavet sebebi olacağından ve yeni nefretler yaratacağından bu mesele ancak devletçe biraz fedakârlık yapılarak ya yeni ya eski sahipleri tatmin edilmek suretiyle halledilebilirdi.Eğer o zamanlar elde edilecek menfaatlerin ehemmiyetine nazaran gayet küçük olan bu fedakârlık yapılsaydı unsurlar arasında hiçbir anlaşmazlık sebebi kalmazdı.
Bu vilayetten iki sene devam eden memuriyetim,Müslüman olmayan kavimler arasında bize en yakın olan ve bizimle beraber yürümeye en müsait bulunan kavmin Ermeniler olduğuna dair olan kanaatimi takviye eyledi.Erzurum Ermenileri arasında vatan endişesiyle kalpleri titreyen ve memletin her türlü mukadderatından cidden alakadar olan pek çok tacirler tanırdım.Bu adamların hiçbiri bugün hayatta değildir.İstisnasız olarak cümlesi ya Erzincan’ın isimsiz izbelerinde ya Diyarbakır’ın kızgın çöllerinde elim ve feci surette hayatlarını terketmişlerdir.Bu tafsilatı vermemin nedeni,Ermenilerin hiç olmazsa hepsine yakın bir büyük ekseriyetinin ruhen ve fikren bu memlekete bağlı,memleketin her halinden bizim kadar müteessir oldukları hakkında,tecrübe ve müşahadeye dayandığı için inkâr edilemez kesin kanaatimi bir defa daha tekrar etmek maksadına yöneliktir.
"Ermeni Facialarının Doğurduğu Sonuçlar"
Şüphe yok ki Ermeni faciaları ve bunun doğurduğu felaketler,Harbi Umumi'nin doğurduğu musibetlerden daha büyüktür.Ve bu cinayetler ve bir de Suriye'de tatbik edilen mecnunca siyaset olmasa idi mağlup olmakla beraber cihan medeniyeti ve insaniyete karşı bu derece üzücü ve müşkül vaziyette bulunmazdık.
Tahminen beş asırdan beri Ermenilerle birarada yaşıyoruz.Eğer son senelerde gördüğümüz elem verici hadiseler o zamanlarda zuhur etmiş olsaydı şimdiye kadar bu memlekette ya Ermeni ya Türk kalmazdı.
Halbuki biz asırlarca Ermeniler ile iki kardeş,hiç olmazsa iki dost,iki komşu gibi yaşadık.Ve birbirimize daima yardım ettik ve güvendik.Türkler diğer vatandaşlarından ziyade Ermenilere itimat etmişler ve darphane müdiriyeti,barutçubaşılık,ekmekçibaşılık ve saire gibi zamanlarına göre en mühim ve en ziyade emniyet ve itimadı gerektiren hizmetleri bunlara vermişlerdi.Tarih,bu hizmetleri üstlenen Ermeniler arasında memlekete ihanet ve hiç olmazsa vazifesini suistimal etmiş bir fert göstermiyor.
"Zeytun'da Neler Oldu?"
Harbin başlamasında Halep Valiliği'nde bulunuyordum.Vilayetin umum nüfusuna nazaran pek az olan Ermeniler,sükûn ve emniyet içinde iş ve güçleriyle meşgul oluyorlardı.Hiçbir fertte Osmanlılığın menafaatlerine aykırı küçük bir hareket görülmüyordu.Yalnız Zeytun'da yirmi-otuz kadar Ermeni asker firarisi vardı.Bunlar vatan vazifelerini yerine getirmek için davet edildikçe gizleniyorlar,Zeytunlular da kendilerini gizliyorlardı.Bu mesele hakkında Sis Gatoigosu ve Maraş Ermeni delegesiyle görüştüm.Ve firarilerin Yemen ve sair uzak yerlere sevkedilmeyerek askerlik hizmetlerinin yakın vilayetlerde yerine getirilmesine müsaade edilmek şartıyla teslim olmalarını temin etmiştim.O sırada Maraş'a yeni bir mutasarrıf tayin olundu.Ve bu zat Zeytun'da birkaç asker kaçağının mevcudiyetine siyasi bir renk vererek bizzat oraya kadar gitti ve hatırımda kaldığına göre kırk-elli kadar Ermeni tevkif ve idareten Maraş'ta hapsedildi.Üç-dört asker firarisinin iki jandarma ile üzerine hücum ederek birini yaralaması ve diğerini telef etmesi yaklaşık olarak bu tarihe rastladı.Tevkif olunan Ermenilerden evvelce haklarında gıyabi hüküm çıkmayanlarını tahliye ettirdim.Meselenin iyi surette halledileceği bir sırada Maraş sancağının Halep'le bağı kesilerek müstakil liva kabul edildi.Ve vilayetin Zeytun üzerine müdahale hakkı kalmadı.Hiç lüzum yokken Zeytun'a asker sevkedilerek oradaki ahali çoluk-çocukarıyla beraber çıkarılıp Konya'nın ağır havasıyla meşhur olan Sultaniye (Karapınar) kazasına nakledildi.Her taraftan Ermeni tehciri başladı.Başlangıçta öteden beriden gelen Ermenileri Konya'ya gönderiyorduk.Sonradan bunların Konya'ya değil Deyrizor'a gönderilmelerine dair emir aldık.
"Halep'ten Ankara'ya Oradan Konya'ya Niçin Nakledildim?"
İtiraf ederim:Ben bu emirlerin,bu icraatın Ermenileri mahva yönelik olduğuna kani değildim.Çünkü hiçbir hükümetin kendi tebaasını ve memleketin en büyük serveti sayılması gereken insan sermayesini bu suretle imhayı gerekli göreceğine ihtimal vermiyordum.Bu olayı,harbin zorunlu zaruretlerinden olarak Ermenilerin geçici olarak harp sahasından uzaklaştırılmak istenilmesinden ibaret bir tedbir zannediyordum.Bunun için Dahiliye Nezareti'ne yazdığım telgrafnamelerde sevkedilecek Ermenilere mesken yaptırılmak üzere tahsisat istedim.
Talep edilen tahsisata mukabil İskân ve Muhacirin memuru namıyla hakikatte çoluk-cocuğuyla Ermenileri sevk vazifeleriyle mükellef bir memur gönderdiler.
Adana ve sair yerlerden art arda Ermeni kafileleri geliyordu ve neşrolunan tehcir kanunu gereğince vilayet dahlindeki Ermenilerin de çıkarılması için pek şiddetli emirler veriliyordu.Antakya'daki Ermenilerin tehciri hakkında iş'arı (emri),vilayet valisi sıfatıyla Halep vilayetinde hiçbir Ermeni'nin cebren meskeninden çıkarılarak uzak diyarlara sürülmesini icap ettiren bir kabahat işlemediklerini bildiğim için infaz etmedim.Bu itaatsizlik,Halep'ten Ankara'ya naklime ve üç-dört gün sonra da Konya'ya gönderilmeme sebep oldu.Selahiyettar olanlara şu icraatın zararlarını anlatmak üzere İstanbul'a gelmek istedim.Ve gözlerimin tedaviye muhtaç olduğundan bahsederek Konya'da işe başladıktan sonra İstanbul'a geleceğimi haber verdim.
"Asırlarca Telafisi Mümkün Olmayacak"
Ermeniler hakkında yapılan muamelenin her bakımdan mukaddes vatanın yüce menfaatlerine aykırı olduğunu mütemadiyen telgraf ve yazışmalarla Bab-ı Âli'ye yazmakta idim.Bunlar arasında mensup olduğum Nezaret'in nazırına yazdığım gizli ve hususi bir yazıda "Ermeni kavmi nüfusu memlekektin ememmiyetli bir kısmıdır.Umumi servetin belki dörtte biri Ermeniler elindedir ve memleketin teşebbüs kuvvetinin yarısına yakını miktarına bunlar sahiptir.Mahvlarına çalışmak memleket için asırlarca telafisi mümkün olmayacak derecede büyük bir zarardır.Bütün dünyadaki düşmanlarımız toplanıp aylarca düşünseler bize bundan büyük bir fenalık edemezler" demiştim.Görüşlerimin hiçbiri dikkate alınmadı.Konya'da iki gün kaldıktan sonra İstanbul'a geldim.Selahiyet sahibi olanlara bu teşebbüsün zararlarını anlatmaya çalıştım.Maalesef kimseye meramımı anlatmak mümkün olmadı.
"Konya Yolunda Gördüğüm Feci Manzaralar"
Ermeniler hakkında tatbik olunan siyasetin mukaddes vatanımızın hayati yüce menafaatlerine tamamıyla aykırı olduğu kanaatinde bulunan namuslu bir adam,tabiatıyla bu icraata iştirak edemezdi.Bu bakımdan Konya'daki Ermeniler de çıkarılacak ise oraya bu gibi işleri yapabilecek başka bir adam göndermelerini söyledim.Çıkarmayacaklarını temin ettiler.Bu teminat üzerine Konya'ya dönmek üzere trene bindim.Vilayetin ilk istasyonu olan Akşehir'e vardığımda kasabadaki Ermenilerin evlerinden çıkarılarak sevkedilmek üzere istasyonda toplanmış olduklarını gördüm.Ilgın ve diğer istasyonlarda da aynı hali müşahade ettim.Bu biçarelerin cümlesini evlerine gönderdim.
Ilgın'da gördüğüm feci bir manzarayı ömrüm oldukça unutamayacağım:Sevkedilmek üzere istasyonda toplanmış ve günlerden beri tren bekleyerek açıkta bırakılmış olan kadın,erkek,genç ve ihtiyar yüzlerce nüfus arasında kuyruk sokumu hizasından itibaren iki bacaktan mahrum bir biçare de vardı.Altına bir meşin parçası bağlamış ve ellerine bir nalın geçirmiş,boynuna boyacı kutusu asmış oylan bu zavallı,hayatını dilencilikle ve müşteri bulursa kundura boyamakla kazanıyordu.Uğradığı muamelenin sebebini katiyyen anlayamayan bu talihsiz de sürülecekler,kovulacaklar arasına dahil edilmişti.Vilayet merkezine vardığımda Konya Ermenilerinin de bu biçimde istasyona indirilmiş olduğunu ve bundan başka İzmit ve Eskişehir ve Karahisar'dan gelen binlerce halkın açıkta ve bezden,yorgandan,keçeden yapılmış çadıra benzeyen örtüler altında ve yürekler yaralayacak derecede mahrumiyet ve sefalet içinde geleceklerini beklemekte olduklarını gördüm.Diğer yerlerden gönderilenler hakkında doğrudan doğruya bir şey yapamazdım.Yalnız Konyalıları evlerine iade ettim ve diğerlerine göçmenler tahsisatından yevmiye verdirmeye başladım.
"Ellerimle,Tırnaklarımla Tutabildiklerimi Kurtardım"
Benim Konya'daki hâlim elinde hiçbir tahliye vasıtası olmadığı halde nehir sahilinde duran adamın hâline benziyordu.Nehirde su yerine kan akıyor ve binlerce masum çocuklar,kabahatsiz ihtiyarlar,aciz kadınlar,kuvvetli gençler bu kan akıntısı içinde yokluğa doğru akıp gidiyorlardı.Ellerimle,tırnaklarımla tutabildiklerimi kurtardım ve diğerleri zannederim bir daha dönmemek üzere akıp gittiler.
Konya'da Doktor Dod (David?) isminde Amerikalı bir misyoner tabip vardı.Sefalet neticesi olarak hastalanan Ermenileri tedavi ediyor ve gücü yettiği zamanlarda bazılarına sıcak çorba veriyordu.Az müddet zarfında bu zat ile aramızda dostluğa yakın bir yakınlık hasıl oldu.Bir-iki defa hastaneye gittim ve gösterdiği insanca muameleden dolayı kendisine teşekkür ettim.Bu insaniyetli doktoru da ben Konya'dan çıktıktan sonra memleketine kovduklarını sonradan haber aldım.Haydarpaşa'dan gelen trenler her gün binlerce Ermeni getiriyor,Konya İstasyonu'na yığıyordu.Ve bunların daha ileri sevki için mütemadiyen İstanbul'dan emir tebliğ ediliyordu.Ve ben vagon verilmedikçe sevkiyatın mümkün olamayacağını söyleyerek özür diliyordum.Şu hal haftalarca devam etti ve bu müddet zarfında ancak bir-iki kafile Ermeni Ereğli'ye kadar sevkedilebildi.Sevkiyatı hızlandırmak için çeşitli vasıtalarla resmi ve gayri resmi makamlardan her gün tazyik edilmekteydik.Muhacirler ve Aşiretler Umum Müdürü'nü bu işleri yoluna koymak için memur etmişlerdi.Bize onun tebligatını Nezaret'in emri gibi telakki etmemizi bildirmişlerdi.Ben fikrimi hiçbir vakit saklamadım.Bu teşebbüsü memleket için zararlı addettiğimden iştirak edemeyeceğimi İstanbul'da ve Konya'da herkese söyledim.O zamanlar Konya'da bulunan vilayet mebuslarına da aynı surette beyanatta bulundum.
"Merkezi Umumi Ermeni Sevkini Milli Mefkûre Saymış"
Bu mebuslardan biri İstanbul'dan dönüşünde Merkezi Umumi azasından bir zatın selamıyla beraber "Bu işin Merkezi Umumiyece enine boyuna düşünülerek kararlaştırılmış olduğundan değiştirilmesinin mümkün olamayacağını ve Ermenilerin bu suretle sevki milli mefkûre icabaplarından olduğundan kendi kanaatimi feda etmekliğim lazım geleceği" hakkındaki ifadesini tebliği etti ve kendi tarafından da "Bu noktada onların görüşlerine muhalefet edersem beni kaldıracaklarını ve Konya'nın benden mahrum kalacağını" söyledi.
Hangi milli mefkûre?Türkler ve Müslümanlar icra edilen bu cinayetlerden dolayı kan ağlıyorlar.Fakat önlenmesine çare bulamıyorlardı.Böyle zulümlere milli mefkûre demek millet için en büyük bühtan ve hakarettir.
Tabii bu tehditler benim görüşlerimi değiştiremedi.Kanaatim dairesinde harekete devam ettim.Dahiliye Nezareti'nden,akrabalarından isimlerini hatırlayamadığım dört-beş kişinin İzmir'e iadesi hakkında emir elde etmiş olan İzmir mebusu İhsan(?) Onnik Efendi'nin delaletiyle adı geçenin akrabasından olan ve olmayan Ermenilerden onbeş-yirmi biçare kurtarılarak İzmir'e gönderilmişti.Ancak bunların bir kısmı yolda Karahisar mutasarrıfı tarafından tevkif olunarak hakkımda İstanbul'a bir jurnal verildiğini Dahiliye Nezareti'nin soruşturma telgrafından anladım.Cevaben "İhsan Onnik Efendi'nin dayızadeleri iade edildiği halde mesela emmi zadelerinin iadesinde mahzur tasavvur etmediğimden bu suretle hareket ettiğimi" yazdım.Bu yazışma dosyaları Dahiliye Nezareti'nde,Konya vilayetinde korunuyor olmak lazım gelir.Kocaları ve velileri askerde bulunan kimsesiz Ermeni ailelerinin şimendifer müstahdemleri ile çoluk-çocuklarının,Ermeni Katoliklerinin tehcirden istisnalarına karar verilmişti.Bu kararı mümkün olduğu kadar Ermenilerin lehine yorumladım.Bu da pek kolay olmadı.Mesela Konya şimendifer memurlarından Efkaryan Efendi'nin Ermeni Katolik milletine mensup olan hemşiresini Konya'ya getirtebilmek,Ankara vilayetine dört-beş telgrafname göndermekle mümkün olabildi.Her vesileden istifade ederek diğer yerlerden gelen Ermenilerden yaklaşık otuz bin kadarı Konya'da bırakıldığı gibi,asıl Konyalı olanlar da yerlerinden çıkarılmadı.Fakat benim yerime gelenin görev yerine giderken Akşehir ve Ilgın'dan geçtiği sırada orada o mebusların tehciri için emir verdiğini ve binaenaleyh bunların da sevkedildiğini sonradan işittim.
İşte yerlerine iade edilmekte olduklarını gazetelerden okuduğumuz Ermeniler,benim Konya'da ve Faik Ali Bey'in Kütahya'da alıkoyabildiğimiz Ermenilerdir.Ve bunlar bırakılmış olsaydı zannederim bugün yerlerine iade edilecek Ermeni bulunamayacaktı.
"Aynı Anda Görevden Alındım ve İstifa Ettim"
Ermenilerin en hafif tabiriyle tehcirini gerekli bulanlar ve bu işe teşebbüsü milli mefkûre olarak adlandıranlar,benim kendileriyle işbirliği yapamayacağımı nihayet anladılar ve azlimi istediler.Ben de memuriyetime devamımın kabil olamayacağını anlamıştım.Azledilme kararıyla kaldırılmaklığım için vuku bulan müracaatlarım aynı zamana tesadüf etti ve Konya'dan ayrılarak İstanbul'a geldim.
Daha hareketim günü akşamı Konya'daki Ermenilerin sevkine memur olanlardan ikisinin İstanbul'daki Ermenilere "Babanız gitti,siz de gideceksiniz" dediklerini İstanbul'da haber aldım.Şu felaketin önünü alabilmek için İstanbul'da mümkün olabilen her şeyi yaptım.Herkese müracaat ettim.Hiçbir fayda sağlanamadı.Bilakis "Sen kanaatini milli mefkûreye feda etmedin" diye terslendim.
"Ermeni Çeteleri de Masum Değil"
Biraz da şu kararı almaya ve uygulamaya selahiyattar olan kişileri sevkeden sebepleri araştıralım:Ermeni vatandaşlarımız da itiraf ederler ki harbin başlarında henüz hiçbir Ermeni'nin burnu kanamamış olduğu bir zamanda,Ermeniler çeteler teşkil ederek ordunun erzak kollarını vurmakta ve İslam köylerini yakıp yıkmaktaydılar.Mebus Garo Pastırmacıyan [Armen Garo]'ın Rusya'da teşkil ettiği çeteyle adeta Rus askerine öncülük ettiği ve bizim askeri hareketimizden Rusların daima Ermeniler vasıtasıyla haberdar olduğu inkâr edilemez.Ermeniler tarafından yapılan Van kıtalinin tehcir teşebbüsünden hayli önce olduğu da muhakkaktır.Harpte bulunan bir millet her şeyden evvel ordularının selametini düşünür ve bu gibi tecavüzlerin meydana geldiği yerlerde şiddetli ve zalimce de olsa gerekli tedbirleri almaktan çekinmemesi icap eder.Bu açıdan bakılırsa pek çok günahsızlar bulunmakla beraber,Şark harp mıntıkasındaki Ermenilerin tehcirleri hakkındaki karar ve tehcirden dolayı,belki kendilerini müdafaa edebilirler.Ancak kararın her tarafa yayılmasından ve icra suretinden dolayı mesuliyetten kurtulamazlar.
"Maksat İmhaydı ve İmha Ettiler"
Evet,birtakım Ermeniler düşmana yardım ettiler.Bazı Ermeni mebusları da çeteciliği mebusluğa tercih ederek birçok cinayetlerde bulundular.Hükümetin vazifesi,failleri yakalamak ve yalnız onları cezalandırmak ve bu suretle mümkün değilse o havalideki Ermenileri düşmanca değil,dostça ve muvakkaten başka yerlerde iskân etmekti.Bir çeteci her şeyi yapablir.Çünkü çetecidir.Yakalansa kendisini bekleyen akıbeti evvelden bilir.Hükümetse,yalnız kabahat erbabını takip eder.Fakat teessüf olunur ki o zamanın hükümet ileri gelenleri komitacılık ruhunu asla kaybetmemiş olduklarından bu tehciri en cüretkâr ve hunhar çetecilerin de yapamayacağı bir tarzda tatbik ettiler.O zamanki hükümet erkânı,Rusların Sakarya vadisine taarruzda bulunacaklarını ve Ermenilerin kendilerine yardım edeceklerini tahkik ettiklerinden,ihtiyat olmak üzere tehciri Ankara,Konya ve Eskişehir'e kadar yaydıklarını söylüyorlardı.O zamanlarda Rusların yeni diretnotları henüz tamamlanmamış olduğundan Yavuz ve Midilli ile bir dereceye kadar Karadeniz'e hâkimdik.Bu şartlar altında Rusların Sakarya havzasına asker çıkarmaları mümkün değildi.Haydi bu ihtimali de kabul edelim.Acaba Bursa,Edirne ve Tekfurdağı'daki (Tekirdağ) Ermeniler niçin çıkarıldı?Bunlar da Sakarya havzasına mı dahildi?Halep'te vilayet nüfusunun yirmide biri derecesinde bile olmayan Ermenilerden ne istendi?Doğru,yanlış,vatanın selameti için Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılmaları lazım addedilmişse iş bu tarzda mı tatbik edilir?"Ermenileri Zor'a sevkedin" diye emir veren hükümet bu biçarelerin oralarda Arap göçebe kabileleri arasında meskensiz,gıdasız nasıl barınabileceklerini düşündü mü?Düşündüyse soruyorum:Oralara ne kadar gıda maddesi gönderdi?Göçmenlerin iskânı için kaç ev yaptırdı?Ve Ermeniler gibi asırlardan beri yerleşik bir hayat süren bu kavmi,ağaçtan,sudan ve her türlü inşaat malzemesinden mahrum olan Zor çöllerine sevketmekte maksat neydi?Maalesef meseleyi inkâr ve tevile imkân yok.Maksat imhaydı ve imha edildiler.Gene gizlemesi ve saklaması mümkün değildir ki,bu kararı İttihat ve Terakki Merkezi Umumisi'nin bazı önde gelen mensupları aldı ve o Merkezi Umumi'nin tabii azası olan hükümet tatbik etti.
Merkezi Umumi'ce,Balkan Harbi'nden evvel Makedonya meselesinin de kolayca halline teşebbüs edilmişti.Azalarından bir zatın görüşüne göre,Makedonya meselesi bir nüfus meselesiymiş.Eğer İslam nüfus çoğalırsa mesele kendiliğinden halledilirmiş.
"Rumeli'yi Neden Kaybettik?"
Siyasi tarihte bir misli daha görülmemiş olan bu kolay hal suretinin tatbikatına Meşrutiyet'ten evvel Makedonya hakkında civar milletlerin,yanı Sırplar,Bulgarlar ve Yunanların milli emellerinin neden ibaret olduğunu ve bu memleketlerin o zamana kadar uhdei tasarruflarında kalması gibi sebeplerden çıktığı hiç düşünülmedi.Rumeli'de büyük çiftlikler satın alınarak İslam muhacirleri birleştirmeye teşebbüs ettiler.Bu teşebbüs o zamana kadar yek diğerinin can düşmanı olan Sırpları,Bulgarları ve Yunanları birbirinin kucağına attı.Karşımıza bir Balkan İttihadı çıkardı.Koca Rumelimizin kaybı oldu.Kabine azasından bir zat bu felaket üzerine "Rumeli,Anadolu evladı için bir mezardı.Gitti kurtulduk" demişti!..
İki rakam arasındaki nisbeti tayin için ya rakamlardan birini büyütmek veya diğerini küçültmek lazım gelir!Rumeli'deki nüfus arasındaki farkı değiştirmek için Bulgarları,Rumları ve Sırpları mahva imkân yoktu.Onun için Basra'daki İslam muhacirleri getirmeye teşebbüs ettiler.Anadolu'da ise bu külfete olsun lüzum görmediler.Ermenilerin mahvını gerekli gördüler.
Bunu yalnız Merkezi Umumi değil,o zamanki hükümet de gerekli gördü.Böyle olmasaydı kıtale (öldürmeye) iştirak etmeyen kaymakamlar itlaf edilmez (öldürülmez),mutasarrıflar ve valiler azledildikleri halde icraata iştirak edenler terfi ettirilmezdi.Ve tehcir işleri İttihat ve Terakki mensuplarının nezaretleri altında cereyan etmezdi.
Şimdi,bence meselenin en mühim addolunan noktasına geliyorum.Şu hercümerçten,şu kıtal ve cinayetlerden Müslümanlar ve bilhassa Türkler de mesul müdürler?Yoksa beri (temiz) midirler?
"Suçlu Olan Türkler Değildir"
Osmanlı memleketlerinde yaşayan bütün kavimlerden daha ziyade mağdur,daha ziyade biçare ve zulme uğramış olan zavallı Türklerin alnı bir de vatandaş kanıyla lekelenecek mi?Yoksa Türkler bu cinayetlerden beri (beraat etmiş) mi sayılacak?
Benim vicdani kanaatimce Müslümanlar ve Türkler,bu meselede tamamen beri elzemmedir (suçsuzdur).İddiamı birkaç vak'a ile aydınlatmak isterim.
1-Halep'teyken oraya tehcir edilen Ermenilere yerli Müslümanların yardım ettiklerini birçok defalar gözlerimle gördüm.
2-Bazı çiftlik sahipleri bana müracaat ederek kendi arazilerinde de Ermeni iskân etmekliğimi söylediler.
3-Gerek Halep'te ve gerek Konya'da ulema ve eşraftan birçok kişi Ermeniler hakkındaki muameleden dolayı,bana tekrar tekrar teşekkür ettiler ve onları himaye(nin) şer'an lazım olduğunu söylediler.
4-Gerek Halep'te,gerek Konya'da hiçbir Türk(ün),Ermenilerin mallarına tecavüz ettiğini görmedim ve işitmedim.
5-Görüştüğüm Türkler ve Müslümanlar arasında şu cinayetleri uygun gören,hatta bütün kuvvetiyle takbih etmeyen bir ferde rastlamadım.
Konya'dan dönüşümden sonra tanıdıklarımın cümlesi beni tebrik ettiler ve memuriyetten ayrılmamın memuriyete tayinimden daha şerefli olduğunu söylediler.
"Zohrab Efendi İttihatçıları Evinde Saklamıştı"
6-Zohrab ve Vartkes Efendiler Diyarbakır'a sevkedilmek üzere mahfuzen Halep'e gönderilmişlerdi.Kendileri için tayin olunan akıbeti hisseden bu iki zavallı pek üzüntülüydüler.İslamlardan birçok kişi bana ve o sırada Halep'te bulunan Cemal Paşa'ya müracaat ederek Zohrab ve Vartkes Efendilerin Halep'te kalması için iltimasta (kayrılmaları isteğinde) bulundular.Bu iki zat,dostlarımdandı.Kendilerini elimle ölüme gönderemezdim.Özellikle Zohrab,kalp hastalığına yakalanmıştı.Halep'te kalmaları için İstanbul'a yazdım.Cevap alamadım.Mamafih ben Halep'te kaldığım müddetçe kendilerini göndermeyeceğimi va'dettim ve vaadimi yerine getirdim.Vartkes ve Zohrab Efendiler,benim ayrılmamdan bir gün sonra sevkedildiler.
Bu iki zavallı o zamanki hükümet ileri gelenlerinin en samimi dostlarındandılar.Vartkes'i sık sık evinde ziyaret ederler,dostça ve ahbapça görüşürlerdi.Ve hatta boynuna sarılıp öperlerdi.
Zohrab ise 31 Mart Vak'ası'nda rahatını ve belki hayatını tehlikeye koyarak İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden ve kendilerinin sürüldüğü zaman kabine azasından olan bir zatı hanesinde saklamıştı.Maamafih bunlar da ölüme sevkedildiler ve öldüler!..
"Memlekette İki Sınıf Halk Var:Ezenler ve Ezilenler"
Tahminime göre en az 400 bin Ermeni öldü.Bu kadar kanı akmış bir milletin feryat ve şikâyete hakkı vardır.Bu hakka kimse itiraz edemez.Fakat yalnız Ermeni ölmedi.İki milyondan ziyade Türk ve Arap da telef oldu.Türkler ve Araplar da Ermeniler kadar mağdur ve biçaredirler.Onların da şikâyet ve feryada hakları vardır.Ben Osmanlı memleketlerinin bugünkü halini Erzurum vilayetinin yukarıda tasvir ettiğim haline benzetiyorum.Yani bütün memlekette iki sınıf halk var.Biri başkalarının hukukuna tecavüzle menfaat temin eden mütegallibe,diğeri bu mütegallibenin şu tecavüzleriyle ezilmiş olan Türkler,Araplar,Ermeniler.
"Biz Türkler de Davacıyız"
Hepimizin mağduru felaketi bir!..Vatandan ayrılarak yollarda ölen veya öldürülen Ermenilerle Cezire ve Suriye çöllerinde,Erzurum galesiyelerinde (dağlarında?) açlıktan,hastalıktan,soğuktan,sıcaktan telef olan veya telef edilen Türklerin ve Lübnan'da,Suriye'de açlıktan sokaklarda inleye inleye hayatını teslim eden Arapların ve Cemal Paşa'nın kanunu adaleti gereğince ipe çekilen ve sürgünlerde sefalet içinde sönüp giden zavallıların mukadderatı müşterektir.Ve bunları bu hale getiren meş'um (uğursuz) kuvvet aynı kuvvettir.Binaenaleyh Türkler de,Araplar da,Ermeniler gibi davacıyız.Biz de adalet istiyoruz.Birbirimize kusur bulmaktansa el ele verip medeniyet dünyasında adalete el uzatmak (adalet istemek) ve asırlardan beri kardeşçe yaşamış olan Arapları,Türkleri ve Ermenileri bu hale getirenlerin cezasını istemek ve henüz vakit geçmemiş ise bundan böyle yine kardeşçe yaşamaya çalışmak pek uygun olur.
Mehmed Celal Bey'in Anlattıklarının Özeti
-"Erzurum valiliğim sırasında tanık olduğum,halkı ezen ağalık ve zorbalık ortadan kaldırılıp ezilenleri koruyan adalet sağlansaydı milliyetler arasındaki düşmanlık önlenebilirdi."
-"Ermeniler,Osmanlı Devleti'ne ve Türklere en bağlı,değerli bir unsurdu."
-"Bazı Ermeniler çeteler kurup Ruslarla işbirliği yaptılar fakat hükümet suçluları cezalandıracak yerde çete gibi hareket edip Ermeni nüfusunu mahvetmeye karar verdi."
-"Tehcir kararı,harp bölgesiyle sınırlanmayıp Orta Anadolu'yu da içine alacak biçimde genişletildi."
-"Halep ve Konya valiliğim sırasında feci manzaralara tanık oldum."
-"Kanunsuz emirlere uymayıp suçsuz Ermenileri koruduğum için İttihat ve Terakki hükümeti önce yerimi değiştirdi,sonra beni azletti."
-"İstanbul'a döndükten sonra da yetkileri çok uyardım ancak bunun bir faydası olmadı."
-"Merkezi Umumi,Ermenileri sürmeyi ve katletmeyi bir milli ülkü olarak kabul etmişti.Buna benzer bir nüfus politikası,Rumeli'nin kaybına sebep oldu."
-"Ermeni Tehciri'ne karşı çıkan,hükümet politikasını kınayan çok Türk ve Müslüman vardı."
-"Felaketlerden zarar görenler,yalnız Ermeniler değil,Türkler,Kürtler,Araplar gibi bütün halktır.Biz Türkler de davacı olmalıyız ve suçlular cezalandırılmalıdır."
*Mehmed Celal Bey,Ermeni Olayları,Sebepleri ve Tesirleri,Vakit,10,12-13 Aralık 1918;(der.) Zeki Sarıhan.
***
Vali Mehmed Celal Bey'in Tanıklığı/Zeki Sarıhan*
Aralık 1918 tarihli "Vakit" gazetesinde Ermeni Tehciri'ne Musul ve Konya Valisi olarak tanıklık etmiş Vali Mehmed Celal Bey'in gözlemlerini ve düşüncelerini anlatan düşüncelerini yeni yazıya ve bugünkü dile aktardım.
Bir günlük gazetede birkaç günlük dizi yazı olabileceğini düşündüğüm bu yazıyı "Radikal" gazetesi,26-27 Nisan [2014] günlerinde biraz kısaltarak iki günlük bir dizi halinde yayımladı.[(http://www.radikal.com.tr/turkiye/milletimi_lekeden_kurtarmak_istiyorum-1188746),(http://www.radikal.com.tr/turkiye/ermeniler_gibi_biz_turkler_de_davaciyiz-1188843)] Yazı saptayabildiğim kadar 21 internet sitesinde de o haliyle yer aldı."Radikal" yazının tümünü internete koyacağını da söylemişti.[(radikal.com.tr/files/ermenidizisitama.docx)]
Ermeni Tehciri'nin yıldönümünde konu her tarafta tartışılırken hakkaniyeti elden bırakmayan bir valinin yaşadıkları ve görüşlerini okumakta yarar olduğunu düşünüyorum.
Yazıya başka kaynaklarda ulaşmayanlar ve okumak isteyenler için onu tam metin halinde ekte sunuyorum.
Yazının ana başlıkları şöyledir:
-Mehmed Celal Bey Kimdir?
-Mehmed Celal Bey,Erzurum Valiliği Sırasında Neler Gördü?
-Milliyetler Arasında Barışın Devam Etmesi İçin Ne Yapmak Gerekirdi?
-1915’te Halep'te Nelere Tanık Olmuştur?
-Türkler ve Müslümanlar,Tehcir Konusunda Nasıl Bir Tutum Almıştır?
-Mehmed Celal Bey Önce Ankara,Sonra Konya Valiliğine Neden Nakledilmiştir?
-Konya'da Tanık Olduğu Feci Manzaralar Nelerdir?
-İki Ermeni Mebus Nasıl Katledilmiştir?
-Hükümetin Çeteci Mantığıyla Hareketinin Doğurduğu Sonuçlar...
-Rumeli'nin Kaybı Nedeni...
-Ermeni Felaketinden Sorumlu Olan Neden Türkler Değildir?
-Kim Kimden Hesap Sormalıdır?
*Zeki Sarıhan,Vali Mehmed Celal Bey'in Tanıklığı,Yeni Muhalefet.
http://www.yenimuhalefet.com/makale/-zeki-sarihan/vali-celal-beyin-tanikligi/1425.html
Bu yazı dizisinde,30 Ekim 1918'de Mütareke'nin imzalanmasından yetmiş gün sonra,konu hakkında bir Osmanlı valisinin ilginç saptama ve görüşleri,bir gazetede üç bölüm halinde yayımlandı.Ermeni olaylarının tartışılmasına bir katkı olmak üzere,"Vakit" gazetesinin 10,12 ve 13 Aralık 1918 tarihli sayılarından bu yazının tamamını yeni yazıya çevirdik.Paragraf düzenine dokunmadık.Aslını yazmak zorunda kaldığımız bazı sözcüklerin en yakın karşılığını parantez içinde gösterdik.Ara başlıklar tarafımızdan konulmuştur.
Bu yazının konu hakkında çalışanların dikkatini çekmemesi düşünülemezdi.Nitekim yazı Robert Koptaş'ın 30 Temmuz 2010 tarihli "Agos" gazetesindeki yazısında da yer almıştır fakat bu aktarma hem eksiktir,hem de okumada hatalar taşımaktadır.Kaynak olarak gösterilen "Vakit" gazetesinin tarihleri de yanlış olarak "29 Kasım,1-2 Aralık 1919" olarak verilmiştir.Aynı biçimde Fikret Ali Ceylan,"Mehmed Celal Bey-Bir Dönem Bir İnsan (1863-1926)" adlı kitabında yazıdan söz ederken "Agos" gazetesindeki bu yazıya yollama yapmıştır.
Mehmed Celal Bey Kimdir?
Mehmed Celal Bey,1863'te İstanbul'da doğmuş,1883'te Mülkiye Mektebi'nden mezun olmuştur.Ticaret ve Ziraat Nezareti tarafından Almanya'ya öğrenime gönderilmiştir.1908'de Mülkiye Mektebi Müdürlüğü'nde bulunmuş,1910'da Erzurum Valiliği'ne atanmıştır.1911'de de Dahiliye Nazırlığı'na getirilmiştir.Aynı yıl Edirne Valisi olmuştur.1913'te de Ticaret ve Ziraat Nazırlığı yapmış,1914-1919 arasında Halep,Konya ve Adana valiliklerinde bulunmuştur.
"Kurtuluş Savaşı Günlüğü" adlı kitabımızda yer alan bilgilere göre,2 Kasım 1919'da Ali Rıza Paşa hükümeti tarafından Adana Valiliği'ne atanan Mehmed Celal Bey,18 Aralık'ta Pozantı'da karşılanmış,21 Aralık 1919'da kurbanlar kesilerek görevine başlamıştır.Fransızların valilik binasına Fransız bayrağı çektiklerini görünce,yabancı bir bayrağın çekilmiş olduğu hükümet konağında görev yapamayacağını bildirerek bayrağın indirilmesini istemiş,Fransızlar,haftanın altı günü Türk bayrağı,yalnız Pazar günü de Fransız bayrağını çekmeye karar vermişlerdir.O dönemde resmi tatil günü Cuma idi.Mehmed Celal Bey de Pazar günleri de valiliğe gitmemiştir.Kendisinden önceki Vali Nâzım ve onun ayrılmasıyla geçici olarak valilik işlerine bakan mektupçu Esad Bey gibi Fransızların isteklerine boyun eğmemiş,Fransız İşgal Kuvvetleri Komutanı'nın çağrısına uymayarak Şeyhülislam fetvasının okunduğu törene gitmemiş,bu fetvaya karşı Karaisalı Müftüsü'ne bir karşı fetva yayımlatmıştır.20 Mayıs 1920 günü Damat Ferid hükümeti tarafından görevinden alınmıştır.Mustafa Kemal Paşa tarafından görevine iade edilmişse de Fransızlar görev yapmasına engel olmuşlardır.Mehmed Celal Bey, Tevfik Paşa hükümeti tarafından 7 Temmuz 1921'de İstanbul Belediye Başkanlığı'na getirilmiş ve bu görevde 4 Mart 1922'ye kadar kalmıştır.
Mehmed Celal Bey,1923'ten sonra İstanbul Reji Başmüdürlüğü'ne getirilmiş,1926 yılında İstanbul'da ölmüştür.Cenazesine kalabalık bir Ermeni nüfusu da katılmıştır.Taksim Meydanı civarındaki mezarı 1940 yılında bölgede yapılan geniş çaplı düzenlemeler sonucu üzerinden yol geçilerek yıkılmıştır.
Mehmed Celal Bey'in yazısının önemi,Ermeni göç ettirme olayını vali olarak Halep'te ve Konya'da yaşamış olmasından kaynaklanmaktadır.Tehcir sırasında gördüğü kanunsuzluklara karşı çıktığı için de görevinden alınan birkaç idareciden biridir.
Mehmed Celal Bey'in Yazısı
Ermeni Olayları,Sebepleri ve Tesirleri
Eski Dahiliye Nazırı ve Musul Valisi Mehmed Celal Bey,Ermeni meseleleri hakkında fikir beyan etmeye en selahiyattar ileri gelenlerdendir.O,Erzurum vesair cihetlerde görevli bulunduğu sırada bu meseleleri pek yakından takip ettiği gibi bu yüzden memuriyetini terketmiş ve bir daha eski hükümetten memuriyet kabul etmemiştir.Mehmed Celal Bey'in gazetemiz için Ermeni meseleleri hakkında yazdığı üç makaleyi vaziyetin açıklığa kavuşmasına hizmet eden mühim bir vesika sayarak sırasıyla yayımlıyoruz.
"Milletimi Lekeden Kurtarmak İstiyorum"
İleri gelen dostlardan bazıları Ermeni olayları hakkındaki malumat ve görüşlerimi yazmaklığımı tekrar tekrar hatırlattılar.Gazete muharrirlerinden tanıdığım bazı muhterem kişiler de bu mesele hakkında mülakat yapmak için müracaatta bulundular.Bendeniz,karşılaştığımız müşkülleri ve anlaşmazlıkları artırmamak için şimdilik susmayı tercih etmiştim.Fakat geçen gün "Jamanak" gazetesi yazarlarından bir zat ile görüştüm.Konuşmamızda Ermenilerden birçoğunun son fiilin mesuliyetini bütün Türklere teşmil etmek istediklerini de anladığım için milletimi böyle bir lekeden kurtarmak maksadiyle kendisine biraz izahat vermiştim.Muharrir görüşmemizde not almadığı için fikirlerimi tamamıyla söylediğim gibi gazete sütununa geçirememiş.Diğer yandan şu çirkin hadisenin örtülecek ve tevil edilecek hiçbir noktası kalmamış olduğundan Ermeni olaylarını bildiğim bütün tafsilatıyla,bütün iğrençliğiyle hakikat meydanına koymayı,her şeyi gördüğüm,anladığım gibi naklederek verilecek hükmü medeniyet ve insaniyetin takdirine havale etmeyi münasip gördüm.Bunun için bildiklerimi yazıyordum:
Tesadüf beni daha Meşrutiyet'in başlarında Ermeniler hakkında doğru incelemelerde bulunabileceğim bir mevkiye sevketmişti.31 Mart Hadisesi'nden sonra Erzurum Valiliği'ne tayin olundum.Ve iki sene orada kaldım.
"Erzurum'da Gördüğüm Toplumsal Düzen"
O zamanlar Ermenilerle Kürtler arasında bazı anlaşmazlıklar vardı ki bunların en mühimi arazi meselesi idi.Bütün fertlerine eşit haklar bahşeden bir memlekette çeşitli unsurlar arasında barışı temin için öncelikle bu anlaşmazlıkları her tarafın hoşnutluğunu gerektirecek bir tarzda halletmek,herkese hakkını vermek,her şahsın yetkisini kanunen temin,fertlerin diğerlerine tecavüz ve zorbalığını men etmek,memlekette kanunu -yalnız kanunu- hâkim kılmak lazım idi.Ben de bu gayeyi takip ettim.
Öncelikle anlaşmazlık sebeplerini,memleketi ve halkı lakıyıkıyla anlamak için incelemelerde bulundum.Herkesle görüştüm.İfadelerini dinledim.Tekrar tekrar vilayetimin her tarafını dolaştım.Çadırlarında Kürt beylerine,köylerinde Ermeni çorbacılarına misafir oldum.Erzurum vilayetinde bir iki gün durup kalmadığım bir nahiye merkezi yoktur.
Bu incelemelerin neticesinde anladım ki,unsurlar arasında esaslı bir ihtilaf yok.Bilakis Türkler ve Kürtler ile Ermineler arasında asırlardan beri yerleşmiş bir dostluk,karşılıklı bir emniyet,mevcut.Hamallık,bekçilik yapmak üzere İstanbul'a,İzmir'e giden Kürtler,çoluk-çocuğunu komşusu Ermeni'nin himayesine ve ticaret için Rusya'ya,Amerika'ya giden Ermeniler de ailelerini Türk ve Kürtlerin korumasına tevdi ediyorlar ve iki taraf da bu emanetleri iyi korumaya çalışıyor,bütün vilayette yalnız iki sınıf halk vardı.Biri başkalarının hakkına tecavüzle menfaat temin eden mütegallibe,diğeri bir mütegallibenin kötü zulümleriyle ezilmiş,mukavemet kuvvetini kaybetmiş olan zulüm görenler yani Türkler,Kürtler ve Ermeniler.
"Derebeylik Kırılabilseydi"
Talih ve mukadderatlarındaki benzerlik,bu biçareleri birbirlerine yaklaştırmakta olduğundan tecavüz ve zorbalık kaldırılabilse idi aralarında,diğerine hiçbir nefret vesilesi kalmayacaktı.Her şeyden evvel bu zorbalığı kırmağa çalıştım.Memlekette en kuvvetli derebeyini de emrine boyun eğdiren bir hükümet ve hükmü herkes hakkında eşit olarak geçerli bir kanun kevcut olduğunu fiilen ve uygulayarak göstermek istedim.Kendi memuriyet zamanıma münhasır olmak üzere maksadımda muvaffak oldum.Arazi anlaşmazlıkları da yine zorbalıktan çıkmıştı.
Bu anlaşmazlıklardan da yalnız Ermeniler müteessir değil,Türkler,Kürtler de aynı derecede zarar görüyorlardı.
Bir zorba,hoşuna giden ve zayıflardan birine ait olan araziyi ye cebren alır veya türlü vasıtalar bularak üzerine geçirirdi.
Hatırladığıma göre Haydaranlı aşireti reisi Kör Hüseyin Paşa,bu suretle beş-altı köy istila etmişti ve Şah Hüseyin Beyzade Haydar Bey isminde bir mitegaellibe de koca bir kazanın üçte birinden fazlasını üstüne geçirmişti.
Karakilise ile Bayezid arasında araba ile dört saatte alabildiğim büyük bir arazi,Hamidiyle Süvari Alayı mülazimlerinden birinin mülküydü.
Daha birçok yerlerde,her gücü yeten,kendisinden daha acizlerin emlakini bu suretle zaptetmişlerdi.Erzurumda o zamanlar bir kilometrekare araziye ancak sekiz nüfus düşmekte ve ziraata elverişli olan arazinin yaklaşık yüzde 90'ı boş kalmakta olmasına rağmen yine hükümeti en ziyade meşgul eden şey toprak kavgası idi.Ve fuzuli olarak elde edilen yerlerin bir kısmı satış ve intikal suretiyle diğer ellere devredilmiş olduğundan eski sahiplerine iadesi yeni bir mağduriyeti doğuracak ve yeniden şevavet sebebi olacağından ve yeni nefretler yaratacağından bu mesele ancak devletçe biraz fedakârlık yapılarak ya yeni ya eski sahipleri tatmin edilmek suretiyle halledilebilirdi.Eğer o zamanlar elde edilecek menfaatlerin ehemmiyetine nazaran gayet küçük olan bu fedakârlık yapılsaydı unsurlar arasında hiçbir anlaşmazlık sebebi kalmazdı.
Bu vilayetten iki sene devam eden memuriyetim,Müslüman olmayan kavimler arasında bize en yakın olan ve bizimle beraber yürümeye en müsait bulunan kavmin Ermeniler olduğuna dair olan kanaatimi takviye eyledi.Erzurum Ermenileri arasında vatan endişesiyle kalpleri titreyen ve memletin her türlü mukadderatından cidden alakadar olan pek çok tacirler tanırdım.Bu adamların hiçbiri bugün hayatta değildir.İstisnasız olarak cümlesi ya Erzincan’ın isimsiz izbelerinde ya Diyarbakır’ın kızgın çöllerinde elim ve feci surette hayatlarını terketmişlerdir.Bu tafsilatı vermemin nedeni,Ermenilerin hiç olmazsa hepsine yakın bir büyük ekseriyetinin ruhen ve fikren bu memlekete bağlı,memleketin her halinden bizim kadar müteessir oldukları hakkında,tecrübe ve müşahadeye dayandığı için inkâr edilemez kesin kanaatimi bir defa daha tekrar etmek maksadına yöneliktir.
"Ermeni Facialarının Doğurduğu Sonuçlar"
Şüphe yok ki Ermeni faciaları ve bunun doğurduğu felaketler,Harbi Umumi'nin doğurduğu musibetlerden daha büyüktür.Ve bu cinayetler ve bir de Suriye'de tatbik edilen mecnunca siyaset olmasa idi mağlup olmakla beraber cihan medeniyeti ve insaniyete karşı bu derece üzücü ve müşkül vaziyette bulunmazdık.
Tahminen beş asırdan beri Ermenilerle birarada yaşıyoruz.Eğer son senelerde gördüğümüz elem verici hadiseler o zamanlarda zuhur etmiş olsaydı şimdiye kadar bu memlekette ya Ermeni ya Türk kalmazdı.
Halbuki biz asırlarca Ermeniler ile iki kardeş,hiç olmazsa iki dost,iki komşu gibi yaşadık.Ve birbirimize daima yardım ettik ve güvendik.Türkler diğer vatandaşlarından ziyade Ermenilere itimat etmişler ve darphane müdiriyeti,barutçubaşılık,ekmekçibaşılık ve saire gibi zamanlarına göre en mühim ve en ziyade emniyet ve itimadı gerektiren hizmetleri bunlara vermişlerdi.Tarih,bu hizmetleri üstlenen Ermeniler arasında memlekete ihanet ve hiç olmazsa vazifesini suistimal etmiş bir fert göstermiyor.
"Zeytun'da Neler Oldu?"
Harbin başlamasında Halep Valiliği'nde bulunuyordum.Vilayetin umum nüfusuna nazaran pek az olan Ermeniler,sükûn ve emniyet içinde iş ve güçleriyle meşgul oluyorlardı.Hiçbir fertte Osmanlılığın menafaatlerine aykırı küçük bir hareket görülmüyordu.Yalnız Zeytun'da yirmi-otuz kadar Ermeni asker firarisi vardı.Bunlar vatan vazifelerini yerine getirmek için davet edildikçe gizleniyorlar,Zeytunlular da kendilerini gizliyorlardı.Bu mesele hakkında Sis Gatoigosu ve Maraş Ermeni delegesiyle görüştüm.Ve firarilerin Yemen ve sair uzak yerlere sevkedilmeyerek askerlik hizmetlerinin yakın vilayetlerde yerine getirilmesine müsaade edilmek şartıyla teslim olmalarını temin etmiştim.O sırada Maraş'a yeni bir mutasarrıf tayin olundu.Ve bu zat Zeytun'da birkaç asker kaçağının mevcudiyetine siyasi bir renk vererek bizzat oraya kadar gitti ve hatırımda kaldığına göre kırk-elli kadar Ermeni tevkif ve idareten Maraş'ta hapsedildi.Üç-dört asker firarisinin iki jandarma ile üzerine hücum ederek birini yaralaması ve diğerini telef etmesi yaklaşık olarak bu tarihe rastladı.Tevkif olunan Ermenilerden evvelce haklarında gıyabi hüküm çıkmayanlarını tahliye ettirdim.Meselenin iyi surette halledileceği bir sırada Maraş sancağının Halep'le bağı kesilerek müstakil liva kabul edildi.Ve vilayetin Zeytun üzerine müdahale hakkı kalmadı.Hiç lüzum yokken Zeytun'a asker sevkedilerek oradaki ahali çoluk-çocukarıyla beraber çıkarılıp Konya'nın ağır havasıyla meşhur olan Sultaniye (Karapınar) kazasına nakledildi.Her taraftan Ermeni tehciri başladı.Başlangıçta öteden beriden gelen Ermenileri Konya'ya gönderiyorduk.Sonradan bunların Konya'ya değil Deyrizor'a gönderilmelerine dair emir aldık.
"Halep'ten Ankara'ya Oradan Konya'ya Niçin Nakledildim?"
İtiraf ederim:Ben bu emirlerin,bu icraatın Ermenileri mahva yönelik olduğuna kani değildim.Çünkü hiçbir hükümetin kendi tebaasını ve memleketin en büyük serveti sayılması gereken insan sermayesini bu suretle imhayı gerekli göreceğine ihtimal vermiyordum.Bu olayı,harbin zorunlu zaruretlerinden olarak Ermenilerin geçici olarak harp sahasından uzaklaştırılmak istenilmesinden ibaret bir tedbir zannediyordum.Bunun için Dahiliye Nezareti'ne yazdığım telgrafnamelerde sevkedilecek Ermenilere mesken yaptırılmak üzere tahsisat istedim.
Talep edilen tahsisata mukabil İskân ve Muhacirin memuru namıyla hakikatte çoluk-cocuğuyla Ermenileri sevk vazifeleriyle mükellef bir memur gönderdiler.
Adana ve sair yerlerden art arda Ermeni kafileleri geliyordu ve neşrolunan tehcir kanunu gereğince vilayet dahlindeki Ermenilerin de çıkarılması için pek şiddetli emirler veriliyordu.Antakya'daki Ermenilerin tehciri hakkında iş'arı (emri),vilayet valisi sıfatıyla Halep vilayetinde hiçbir Ermeni'nin cebren meskeninden çıkarılarak uzak diyarlara sürülmesini icap ettiren bir kabahat işlemediklerini bildiğim için infaz etmedim.Bu itaatsizlik,Halep'ten Ankara'ya naklime ve üç-dört gün sonra da Konya'ya gönderilmeme sebep oldu.Selahiyettar olanlara şu icraatın zararlarını anlatmak üzere İstanbul'a gelmek istedim.Ve gözlerimin tedaviye muhtaç olduğundan bahsederek Konya'da işe başladıktan sonra İstanbul'a geleceğimi haber verdim.
"Asırlarca Telafisi Mümkün Olmayacak"
Ermeniler hakkında yapılan muamelenin her bakımdan mukaddes vatanın yüce menfaatlerine aykırı olduğunu mütemadiyen telgraf ve yazışmalarla Bab-ı Âli'ye yazmakta idim.Bunlar arasında mensup olduğum Nezaret'in nazırına yazdığım gizli ve hususi bir yazıda "Ermeni kavmi nüfusu memlekektin ememmiyetli bir kısmıdır.Umumi servetin belki dörtte biri Ermeniler elindedir ve memleketin teşebbüs kuvvetinin yarısına yakını miktarına bunlar sahiptir.Mahvlarına çalışmak memleket için asırlarca telafisi mümkün olmayacak derecede büyük bir zarardır.Bütün dünyadaki düşmanlarımız toplanıp aylarca düşünseler bize bundan büyük bir fenalık edemezler" demiştim.Görüşlerimin hiçbiri dikkate alınmadı.Konya'da iki gün kaldıktan sonra İstanbul'a geldim.Selahiyet sahibi olanlara bu teşebbüsün zararlarını anlatmaya çalıştım.Maalesef kimseye meramımı anlatmak mümkün olmadı.
"Konya Yolunda Gördüğüm Feci Manzaralar"
Ermeniler hakkında tatbik olunan siyasetin mukaddes vatanımızın hayati yüce menafaatlerine tamamıyla aykırı olduğu kanaatinde bulunan namuslu bir adam,tabiatıyla bu icraata iştirak edemezdi.Bu bakımdan Konya'daki Ermeniler de çıkarılacak ise oraya bu gibi işleri yapabilecek başka bir adam göndermelerini söyledim.Çıkarmayacaklarını temin ettiler.Bu teminat üzerine Konya'ya dönmek üzere trene bindim.Vilayetin ilk istasyonu olan Akşehir'e vardığımda kasabadaki Ermenilerin evlerinden çıkarılarak sevkedilmek üzere istasyonda toplanmış olduklarını gördüm.Ilgın ve diğer istasyonlarda da aynı hali müşahade ettim.Bu biçarelerin cümlesini evlerine gönderdim.
Ilgın'da gördüğüm feci bir manzarayı ömrüm oldukça unutamayacağım:Sevkedilmek üzere istasyonda toplanmış ve günlerden beri tren bekleyerek açıkta bırakılmış olan kadın,erkek,genç ve ihtiyar yüzlerce nüfus arasında kuyruk sokumu hizasından itibaren iki bacaktan mahrum bir biçare de vardı.Altına bir meşin parçası bağlamış ve ellerine bir nalın geçirmiş,boynuna boyacı kutusu asmış oylan bu zavallı,hayatını dilencilikle ve müşteri bulursa kundura boyamakla kazanıyordu.Uğradığı muamelenin sebebini katiyyen anlayamayan bu talihsiz de sürülecekler,kovulacaklar arasına dahil edilmişti.Vilayet merkezine vardığımda Konya Ermenilerinin de bu biçimde istasyona indirilmiş olduğunu ve bundan başka İzmit ve Eskişehir ve Karahisar'dan gelen binlerce halkın açıkta ve bezden,yorgandan,keçeden yapılmış çadıra benzeyen örtüler altında ve yürekler yaralayacak derecede mahrumiyet ve sefalet içinde geleceklerini beklemekte olduklarını gördüm.Diğer yerlerden gönderilenler hakkında doğrudan doğruya bir şey yapamazdım.Yalnız Konyalıları evlerine iade ettim ve diğerlerine göçmenler tahsisatından yevmiye verdirmeye başladım.
"Ellerimle,Tırnaklarımla Tutabildiklerimi Kurtardım"
Benim Konya'daki hâlim elinde hiçbir tahliye vasıtası olmadığı halde nehir sahilinde duran adamın hâline benziyordu.Nehirde su yerine kan akıyor ve binlerce masum çocuklar,kabahatsiz ihtiyarlar,aciz kadınlar,kuvvetli gençler bu kan akıntısı içinde yokluğa doğru akıp gidiyorlardı.Ellerimle,tırnaklarımla tutabildiklerimi kurtardım ve diğerleri zannederim bir daha dönmemek üzere akıp gittiler.
Konya'da Doktor Dod (David?) isminde Amerikalı bir misyoner tabip vardı.Sefalet neticesi olarak hastalanan Ermenileri tedavi ediyor ve gücü yettiği zamanlarda bazılarına sıcak çorba veriyordu.Az müddet zarfında bu zat ile aramızda dostluğa yakın bir yakınlık hasıl oldu.Bir-iki defa hastaneye gittim ve gösterdiği insanca muameleden dolayı kendisine teşekkür ettim.Bu insaniyetli doktoru da ben Konya'dan çıktıktan sonra memleketine kovduklarını sonradan haber aldım.Haydarpaşa'dan gelen trenler her gün binlerce Ermeni getiriyor,Konya İstasyonu'na yığıyordu.Ve bunların daha ileri sevki için mütemadiyen İstanbul'dan emir tebliğ ediliyordu.Ve ben vagon verilmedikçe sevkiyatın mümkün olamayacağını söyleyerek özür diliyordum.Şu hal haftalarca devam etti ve bu müddet zarfında ancak bir-iki kafile Ermeni Ereğli'ye kadar sevkedilebildi.Sevkiyatı hızlandırmak için çeşitli vasıtalarla resmi ve gayri resmi makamlardan her gün tazyik edilmekteydik.Muhacirler ve Aşiretler Umum Müdürü'nü bu işleri yoluna koymak için memur etmişlerdi.Bize onun tebligatını Nezaret'in emri gibi telakki etmemizi bildirmişlerdi.Ben fikrimi hiçbir vakit saklamadım.Bu teşebbüsü memleket için zararlı addettiğimden iştirak edemeyeceğimi İstanbul'da ve Konya'da herkese söyledim.O zamanlar Konya'da bulunan vilayet mebuslarına da aynı surette beyanatta bulundum.
"Merkezi Umumi Ermeni Sevkini Milli Mefkûre Saymış"
Bu mebuslardan biri İstanbul'dan dönüşünde Merkezi Umumi azasından bir zatın selamıyla beraber "Bu işin Merkezi Umumiyece enine boyuna düşünülerek kararlaştırılmış olduğundan değiştirilmesinin mümkün olamayacağını ve Ermenilerin bu suretle sevki milli mefkûre icabaplarından olduğundan kendi kanaatimi feda etmekliğim lazım geleceği" hakkındaki ifadesini tebliği etti ve kendi tarafından da "Bu noktada onların görüşlerine muhalefet edersem beni kaldıracaklarını ve Konya'nın benden mahrum kalacağını" söyledi.
Hangi milli mefkûre?Türkler ve Müslümanlar icra edilen bu cinayetlerden dolayı kan ağlıyorlar.Fakat önlenmesine çare bulamıyorlardı.Böyle zulümlere milli mefkûre demek millet için en büyük bühtan ve hakarettir.
Tabii bu tehditler benim görüşlerimi değiştiremedi.Kanaatim dairesinde harekete devam ettim.Dahiliye Nezareti'nden,akrabalarından isimlerini hatırlayamadığım dört-beş kişinin İzmir'e iadesi hakkında emir elde etmiş olan İzmir mebusu İhsan(?) Onnik Efendi'nin delaletiyle adı geçenin akrabasından olan ve olmayan Ermenilerden onbeş-yirmi biçare kurtarılarak İzmir'e gönderilmişti.Ancak bunların bir kısmı yolda Karahisar mutasarrıfı tarafından tevkif olunarak hakkımda İstanbul'a bir jurnal verildiğini Dahiliye Nezareti'nin soruşturma telgrafından anladım.Cevaben "İhsan Onnik Efendi'nin dayızadeleri iade edildiği halde mesela emmi zadelerinin iadesinde mahzur tasavvur etmediğimden bu suretle hareket ettiğimi" yazdım.Bu yazışma dosyaları Dahiliye Nezareti'nde,Konya vilayetinde korunuyor olmak lazım gelir.Kocaları ve velileri askerde bulunan kimsesiz Ermeni ailelerinin şimendifer müstahdemleri ile çoluk-çocuklarının,Ermeni Katoliklerinin tehcirden istisnalarına karar verilmişti.Bu kararı mümkün olduğu kadar Ermenilerin lehine yorumladım.Bu da pek kolay olmadı.Mesela Konya şimendifer memurlarından Efkaryan Efendi'nin Ermeni Katolik milletine mensup olan hemşiresini Konya'ya getirtebilmek,Ankara vilayetine dört-beş telgrafname göndermekle mümkün olabildi.Her vesileden istifade ederek diğer yerlerden gelen Ermenilerden yaklaşık otuz bin kadarı Konya'da bırakıldığı gibi,asıl Konyalı olanlar da yerlerinden çıkarılmadı.Fakat benim yerime gelenin görev yerine giderken Akşehir ve Ilgın'dan geçtiği sırada orada o mebusların tehciri için emir verdiğini ve binaenaleyh bunların da sevkedildiğini sonradan işittim.
İşte yerlerine iade edilmekte olduklarını gazetelerden okuduğumuz Ermeniler,benim Konya'da ve Faik Ali Bey'in Kütahya'da alıkoyabildiğimiz Ermenilerdir.Ve bunlar bırakılmış olsaydı zannederim bugün yerlerine iade edilecek Ermeni bulunamayacaktı.
"Aynı Anda Görevden Alındım ve İstifa Ettim"
Ermenilerin en hafif tabiriyle tehcirini gerekli bulanlar ve bu işe teşebbüsü milli mefkûre olarak adlandıranlar,benim kendileriyle işbirliği yapamayacağımı nihayet anladılar ve azlimi istediler.Ben de memuriyetime devamımın kabil olamayacağını anlamıştım.Azledilme kararıyla kaldırılmaklığım için vuku bulan müracaatlarım aynı zamana tesadüf etti ve Konya'dan ayrılarak İstanbul'a geldim.
Daha hareketim günü akşamı Konya'daki Ermenilerin sevkine memur olanlardan ikisinin İstanbul'daki Ermenilere "Babanız gitti,siz de gideceksiniz" dediklerini İstanbul'da haber aldım.Şu felaketin önünü alabilmek için İstanbul'da mümkün olabilen her şeyi yaptım.Herkese müracaat ettim.Hiçbir fayda sağlanamadı.Bilakis "Sen kanaatini milli mefkûreye feda etmedin" diye terslendim.
"Ermeni Çeteleri de Masum Değil"
Biraz da şu kararı almaya ve uygulamaya selahiyattar olan kişileri sevkeden sebepleri araştıralım:Ermeni vatandaşlarımız da itiraf ederler ki harbin başlarında henüz hiçbir Ermeni'nin burnu kanamamış olduğu bir zamanda,Ermeniler çeteler teşkil ederek ordunun erzak kollarını vurmakta ve İslam köylerini yakıp yıkmaktaydılar.Mebus Garo Pastırmacıyan [Armen Garo]'ın Rusya'da teşkil ettiği çeteyle adeta Rus askerine öncülük ettiği ve bizim askeri hareketimizden Rusların daima Ermeniler vasıtasıyla haberdar olduğu inkâr edilemez.Ermeniler tarafından yapılan Van kıtalinin tehcir teşebbüsünden hayli önce olduğu da muhakkaktır.Harpte bulunan bir millet her şeyden evvel ordularının selametini düşünür ve bu gibi tecavüzlerin meydana geldiği yerlerde şiddetli ve zalimce de olsa gerekli tedbirleri almaktan çekinmemesi icap eder.Bu açıdan bakılırsa pek çok günahsızlar bulunmakla beraber,Şark harp mıntıkasındaki Ermenilerin tehcirleri hakkındaki karar ve tehcirden dolayı,belki kendilerini müdafaa edebilirler.Ancak kararın her tarafa yayılmasından ve icra suretinden dolayı mesuliyetten kurtulamazlar.
"Maksat İmhaydı ve İmha Ettiler"
Evet,birtakım Ermeniler düşmana yardım ettiler.Bazı Ermeni mebusları da çeteciliği mebusluğa tercih ederek birçok cinayetlerde bulundular.Hükümetin vazifesi,failleri yakalamak ve yalnız onları cezalandırmak ve bu suretle mümkün değilse o havalideki Ermenileri düşmanca değil,dostça ve muvakkaten başka yerlerde iskân etmekti.Bir çeteci her şeyi yapablir.Çünkü çetecidir.Yakalansa kendisini bekleyen akıbeti evvelden bilir.Hükümetse,yalnız kabahat erbabını takip eder.Fakat teessüf olunur ki o zamanın hükümet ileri gelenleri komitacılık ruhunu asla kaybetmemiş olduklarından bu tehciri en cüretkâr ve hunhar çetecilerin de yapamayacağı bir tarzda tatbik ettiler.O zamanki hükümet erkânı,Rusların Sakarya vadisine taarruzda bulunacaklarını ve Ermenilerin kendilerine yardım edeceklerini tahkik ettiklerinden,ihtiyat olmak üzere tehciri Ankara,Konya ve Eskişehir'e kadar yaydıklarını söylüyorlardı.O zamanlarda Rusların yeni diretnotları henüz tamamlanmamış olduğundan Yavuz ve Midilli ile bir dereceye kadar Karadeniz'e hâkimdik.Bu şartlar altında Rusların Sakarya havzasına asker çıkarmaları mümkün değildi.Haydi bu ihtimali de kabul edelim.Acaba Bursa,Edirne ve Tekfurdağı'daki (Tekirdağ) Ermeniler niçin çıkarıldı?Bunlar da Sakarya havzasına mı dahildi?Halep'te vilayet nüfusunun yirmide biri derecesinde bile olmayan Ermenilerden ne istendi?Doğru,yanlış,vatanın selameti için Ermenilerin bulundukları yerlerden çıkarılmaları lazım addedilmişse iş bu tarzda mı tatbik edilir?"Ermenileri Zor'a sevkedin" diye emir veren hükümet bu biçarelerin oralarda Arap göçebe kabileleri arasında meskensiz,gıdasız nasıl barınabileceklerini düşündü mü?Düşündüyse soruyorum:Oralara ne kadar gıda maddesi gönderdi?Göçmenlerin iskânı için kaç ev yaptırdı?Ve Ermeniler gibi asırlardan beri yerleşik bir hayat süren bu kavmi,ağaçtan,sudan ve her türlü inşaat malzemesinden mahrum olan Zor çöllerine sevketmekte maksat neydi?Maalesef meseleyi inkâr ve tevile imkân yok.Maksat imhaydı ve imha edildiler.Gene gizlemesi ve saklaması mümkün değildir ki,bu kararı İttihat ve Terakki Merkezi Umumisi'nin bazı önde gelen mensupları aldı ve o Merkezi Umumi'nin tabii azası olan hükümet tatbik etti.
Merkezi Umumi'ce,Balkan Harbi'nden evvel Makedonya meselesinin de kolayca halline teşebbüs edilmişti.Azalarından bir zatın görüşüne göre,Makedonya meselesi bir nüfus meselesiymiş.Eğer İslam nüfus çoğalırsa mesele kendiliğinden halledilirmiş.
"Rumeli'yi Neden Kaybettik?"
Siyasi tarihte bir misli daha görülmemiş olan bu kolay hal suretinin tatbikatına Meşrutiyet'ten evvel Makedonya hakkında civar milletlerin,yanı Sırplar,Bulgarlar ve Yunanların milli emellerinin neden ibaret olduğunu ve bu memleketlerin o zamana kadar uhdei tasarruflarında kalması gibi sebeplerden çıktığı hiç düşünülmedi.Rumeli'de büyük çiftlikler satın alınarak İslam muhacirleri birleştirmeye teşebbüs ettiler.Bu teşebbüs o zamana kadar yek diğerinin can düşmanı olan Sırpları,Bulgarları ve Yunanları birbirinin kucağına attı.Karşımıza bir Balkan İttihadı çıkardı.Koca Rumelimizin kaybı oldu.Kabine azasından bir zat bu felaket üzerine "Rumeli,Anadolu evladı için bir mezardı.Gitti kurtulduk" demişti!..
İki rakam arasındaki nisbeti tayin için ya rakamlardan birini büyütmek veya diğerini küçültmek lazım gelir!Rumeli'deki nüfus arasındaki farkı değiştirmek için Bulgarları,Rumları ve Sırpları mahva imkân yoktu.Onun için Basra'daki İslam muhacirleri getirmeye teşebbüs ettiler.Anadolu'da ise bu külfete olsun lüzum görmediler.Ermenilerin mahvını gerekli gördüler.
Bunu yalnız Merkezi Umumi değil,o zamanki hükümet de gerekli gördü.Böyle olmasaydı kıtale (öldürmeye) iştirak etmeyen kaymakamlar itlaf edilmez (öldürülmez),mutasarrıflar ve valiler azledildikleri halde icraata iştirak edenler terfi ettirilmezdi.Ve tehcir işleri İttihat ve Terakki mensuplarının nezaretleri altında cereyan etmezdi.
Şimdi,bence meselenin en mühim addolunan noktasına geliyorum.Şu hercümerçten,şu kıtal ve cinayetlerden Müslümanlar ve bilhassa Türkler de mesul müdürler?Yoksa beri (temiz) midirler?
"Suçlu Olan Türkler Değildir"
Osmanlı memleketlerinde yaşayan bütün kavimlerden daha ziyade mağdur,daha ziyade biçare ve zulme uğramış olan zavallı Türklerin alnı bir de vatandaş kanıyla lekelenecek mi?Yoksa Türkler bu cinayetlerden beri (beraat etmiş) mi sayılacak?
Benim vicdani kanaatimce Müslümanlar ve Türkler,bu meselede tamamen beri elzemmedir (suçsuzdur).İddiamı birkaç vak'a ile aydınlatmak isterim.
1-Halep'teyken oraya tehcir edilen Ermenilere yerli Müslümanların yardım ettiklerini birçok defalar gözlerimle gördüm.
2-Bazı çiftlik sahipleri bana müracaat ederek kendi arazilerinde de Ermeni iskân etmekliğimi söylediler.
3-Gerek Halep'te ve gerek Konya'da ulema ve eşraftan birçok kişi Ermeniler hakkındaki muameleden dolayı,bana tekrar tekrar teşekkür ettiler ve onları himaye(nin) şer'an lazım olduğunu söylediler.
4-Gerek Halep'te,gerek Konya'da hiçbir Türk(ün),Ermenilerin mallarına tecavüz ettiğini görmedim ve işitmedim.
5-Görüştüğüm Türkler ve Müslümanlar arasında şu cinayetleri uygun gören,hatta bütün kuvvetiyle takbih etmeyen bir ferde rastlamadım.
Konya'dan dönüşümden sonra tanıdıklarımın cümlesi beni tebrik ettiler ve memuriyetten ayrılmamın memuriyete tayinimden daha şerefli olduğunu söylediler.
"Zohrab Efendi İttihatçıları Evinde Saklamıştı"
6-Zohrab ve Vartkes Efendiler Diyarbakır'a sevkedilmek üzere mahfuzen Halep'e gönderilmişlerdi.Kendileri için tayin olunan akıbeti hisseden bu iki zavallı pek üzüntülüydüler.İslamlardan birçok kişi bana ve o sırada Halep'te bulunan Cemal Paşa'ya müracaat ederek Zohrab ve Vartkes Efendilerin Halep'te kalması için iltimasta (kayrılmaları isteğinde) bulundular.Bu iki zat,dostlarımdandı.Kendilerini elimle ölüme gönderemezdim.Özellikle Zohrab,kalp hastalığına yakalanmıştı.Halep'te kalmaları için İstanbul'a yazdım.Cevap alamadım.Mamafih ben Halep'te kaldığım müddetçe kendilerini göndermeyeceğimi va'dettim ve vaadimi yerine getirdim.Vartkes ve Zohrab Efendiler,benim ayrılmamdan bir gün sonra sevkedildiler.
Bu iki zavallı o zamanki hükümet ileri gelenlerinin en samimi dostlarındandılar.Vartkes'i sık sık evinde ziyaret ederler,dostça ve ahbapça görüşürlerdi.Ve hatta boynuna sarılıp öperlerdi.
Zohrab ise 31 Mart Vak'ası'nda rahatını ve belki hayatını tehlikeye koyarak İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden ve kendilerinin sürüldüğü zaman kabine azasından olan bir zatı hanesinde saklamıştı.Maamafih bunlar da ölüme sevkedildiler ve öldüler!..
"Memlekette İki Sınıf Halk Var:Ezenler ve Ezilenler"
Tahminime göre en az 400 bin Ermeni öldü.Bu kadar kanı akmış bir milletin feryat ve şikâyete hakkı vardır.Bu hakka kimse itiraz edemez.Fakat yalnız Ermeni ölmedi.İki milyondan ziyade Türk ve Arap da telef oldu.Türkler ve Araplar da Ermeniler kadar mağdur ve biçaredirler.Onların da şikâyet ve feryada hakları vardır.Ben Osmanlı memleketlerinin bugünkü halini Erzurum vilayetinin yukarıda tasvir ettiğim haline benzetiyorum.Yani bütün memlekette iki sınıf halk var.Biri başkalarının hukukuna tecavüzle menfaat temin eden mütegallibe,diğeri bu mütegallibenin şu tecavüzleriyle ezilmiş olan Türkler,Araplar,Ermeniler.
"Biz Türkler de Davacıyız"
Hepimizin mağduru felaketi bir!..Vatandan ayrılarak yollarda ölen veya öldürülen Ermenilerle Cezire ve Suriye çöllerinde,Erzurum galesiyelerinde (dağlarında?) açlıktan,hastalıktan,soğuktan,sıcaktan telef olan veya telef edilen Türklerin ve Lübnan'da,Suriye'de açlıktan sokaklarda inleye inleye hayatını teslim eden Arapların ve Cemal Paşa'nın kanunu adaleti gereğince ipe çekilen ve sürgünlerde sefalet içinde sönüp giden zavallıların mukadderatı müşterektir.Ve bunları bu hale getiren meş'um (uğursuz) kuvvet aynı kuvvettir.Binaenaleyh Türkler de,Araplar da,Ermeniler gibi davacıyız.Biz de adalet istiyoruz.Birbirimize kusur bulmaktansa el ele verip medeniyet dünyasında adalete el uzatmak (adalet istemek) ve asırlardan beri kardeşçe yaşamış olan Arapları,Türkleri ve Ermenileri bu hale getirenlerin cezasını istemek ve henüz vakit geçmemiş ise bundan böyle yine kardeşçe yaşamaya çalışmak pek uygun olur.
Mehmed Celal Bey'in Anlattıklarının Özeti
-"Erzurum valiliğim sırasında tanık olduğum,halkı ezen ağalık ve zorbalık ortadan kaldırılıp ezilenleri koruyan adalet sağlansaydı milliyetler arasındaki düşmanlık önlenebilirdi."
-"Ermeniler,Osmanlı Devleti'ne ve Türklere en bağlı,değerli bir unsurdu."
-"Bazı Ermeniler çeteler kurup Ruslarla işbirliği yaptılar fakat hükümet suçluları cezalandıracak yerde çete gibi hareket edip Ermeni nüfusunu mahvetmeye karar verdi."
-"Tehcir kararı,harp bölgesiyle sınırlanmayıp Orta Anadolu'yu da içine alacak biçimde genişletildi."
-"Halep ve Konya valiliğim sırasında feci manzaralara tanık oldum."
-"Kanunsuz emirlere uymayıp suçsuz Ermenileri koruduğum için İttihat ve Terakki hükümeti önce yerimi değiştirdi,sonra beni azletti."
-"İstanbul'a döndükten sonra da yetkileri çok uyardım ancak bunun bir faydası olmadı."
-"Merkezi Umumi,Ermenileri sürmeyi ve katletmeyi bir milli ülkü olarak kabul etmişti.Buna benzer bir nüfus politikası,Rumeli'nin kaybına sebep oldu."
-"Ermeni Tehciri'ne karşı çıkan,hükümet politikasını kınayan çok Türk ve Müslüman vardı."
-"Felaketlerden zarar görenler,yalnız Ermeniler değil,Türkler,Kürtler,Araplar gibi bütün halktır.Biz Türkler de davacı olmalıyız ve suçlular cezalandırılmalıdır."
*Mehmed Celal Bey,Ermeni Olayları,Sebepleri ve Tesirleri,Vakit,10,12-13 Aralık 1918;(der.) Zeki Sarıhan.
***
Vali Mehmed Celal Bey'in Tanıklığı/Zeki Sarıhan*
Aralık 1918 tarihli "Vakit" gazetesinde Ermeni Tehciri'ne Musul ve Konya Valisi olarak tanıklık etmiş Vali Mehmed Celal Bey'in gözlemlerini ve düşüncelerini anlatan düşüncelerini yeni yazıya ve bugünkü dile aktardım.
Bir günlük gazetede birkaç günlük dizi yazı olabileceğini düşündüğüm bu yazıyı "Radikal" gazetesi,26-27 Nisan [2014] günlerinde biraz kısaltarak iki günlük bir dizi halinde yayımladı.[(http://www.radikal.com.tr/turkiye/milletimi_lekeden_kurtarmak_istiyorum-1188746),(http://www.radikal.com.tr/turkiye/ermeniler_gibi_biz_turkler_de_davaciyiz-1188843)] Yazı saptayabildiğim kadar 21 internet sitesinde de o haliyle yer aldı."Radikal" yazının tümünü internete koyacağını da söylemişti.[(radikal.com.tr/files/ermenidizisitama.docx)]
Ermeni Tehciri'nin yıldönümünde konu her tarafta tartışılırken hakkaniyeti elden bırakmayan bir valinin yaşadıkları ve görüşlerini okumakta yarar olduğunu düşünüyorum.
Yazıya başka kaynaklarda ulaşmayanlar ve okumak isteyenler için onu tam metin halinde ekte sunuyorum.
Yazının ana başlıkları şöyledir:
-Mehmed Celal Bey Kimdir?
-Mehmed Celal Bey,Erzurum Valiliği Sırasında Neler Gördü?
-Milliyetler Arasında Barışın Devam Etmesi İçin Ne Yapmak Gerekirdi?
-1915’te Halep'te Nelere Tanık Olmuştur?
-Türkler ve Müslümanlar,Tehcir Konusunda Nasıl Bir Tutum Almıştır?
-Mehmed Celal Bey Önce Ankara,Sonra Konya Valiliğine Neden Nakledilmiştir?
-Konya'da Tanık Olduğu Feci Manzaralar Nelerdir?
-İki Ermeni Mebus Nasıl Katledilmiştir?
-Hükümetin Çeteci Mantığıyla Hareketinin Doğurduğu Sonuçlar...
-Rumeli'nin Kaybı Nedeni...
-Ermeni Felaketinden Sorumlu Olan Neden Türkler Değildir?
-Kim Kimden Hesap Sormalıdır?
*Zeki Sarıhan,Vali Mehmed Celal Bey'in Tanıklığı,Yeni Muhalefet.
http://www.yenimuhalefet.com/makale/-zeki-sarihan/vali-celal-beyin-tanikligi/1425.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



