15 Ocak 2026 Perşembe

Holokost hâfızasının sonuna mı gelindi?/A. Dirk Moses*

1970 yılında Fransız târihçi François Furet,Annales dergisinde yayımladığı "Devrimci İlmihâl" başlıklı makâlesinde,toplumsal târihçileri târihsel hakikatin peşine düşmek yerine sosyalist idealleri savunmakla suçladı.Furet,1978'de yayımladığı "Penser la Révolution française (Fransız Devrimini Yorumlamak)" adlı kitâbında ise "Fransız Devrimi'nin sona erdiğini" ilân etti.Ona göre devrim,bir yandan hâfızasının siyâsal amaçlarla araçsallaştırılması,öte yandan ideallerinin artık Fransız toplumsal uzlaşmasının parçası hâline gelmesi nedeniyle sona ermişti.

Holokost hâfızasında da benzer bir eşiğe yaklaştığımızı gösteren işâretler var -üstelik aynı iki nedenle.Birincisi şu:Milyonlarca Alman'a göre Holokost hâfızası,Almanya'nın Staatsräson'unu,yâni İsrail'in güvenliğine koşulsuz desteğini meşrûlaştırmak için siyâsal bir araç hâline getirilmiş durumda.İkincisi ise,soykırımcı savaşları önleme fikrinin artık kamusal vicdânın ahlâkî çekirdeğine yerleşmiş olması.Bu açıdan bakıldığında Holokost hâfızası,amaçladığı etkiyi yaratmış sayılabilir.Ama tam da bu nedenle,Holokost'un İsrail'in Gazze'de yürüttüğü ve Almanların büyük bölümünün soykırımcı bir savaş olarak değerlendirdiği askerî harekâtı haklı göstermek için kullanılması,Almanya'da ve genel olarak Batı'da resmî kanallardan aktarılan Holokost hâfızasına duyulan güveni derinden sarsmıştır.Sorun,Holokost hâfızasının "eskimesi" ya da zamanını doldurması değildir;mesele,bu hâfızanın Alman siyâsal sınıfı tarafından siyâsal amaçlarla istismâr edilerek âdetâ tüketilmiş olmasıdır.

Peki Holokost hâfızasının yavaş yavaş tükenmesinden neyi kastediyorum?Pek çok medya ortamında şunu gözlemliyorum:İsrail'in Gazze'de yürüttüğü ve soykırımcı olarak algılanan askerî harekât,Batılı devletlerin bu harekâta verdiği destek ve basının bir bölümünün katliâm karşısındaki açık tarafgirliği karşısında genç kuşak,derinden sarsılmış durumda.Bu nedenle,çağın "mutlak kötülüğü"nün artık Holokost değil,bu savaş olduğu sonucuna varıyorlar.Üstelik genç kuşak,bu savaşın Holokost hâfızası kullanılarak meşrûlaştırıldığını düşünüyor.Onlara göre,"bir daha asla" sözü artık yalnızca Yahudilere yönelik bir soykırımı kastediyor;genel olarak tüm insânlığa karşı işlenen soykırımları değil.Bu da hâfızanın evrensel değil,ayrıcalıklı bir şekilde yorumlandığı anlamına geliyor.Daha da kötüsü,Holokost hâfızasının asıl amacı doğrultusunda,yâni en büyük kötülükleri önlemek için değil;tam tersine,büyük bir kötülüğü haklı göstermek için kullanıldığını söylüyorlar.Bu durum onları öfkelendiriyor.Kendilerini aldatılmış ve ihânete uğramış hissediyorlar.

Obama'nın eski konuşma yazarlarından Sarah Hurwitz'in dediği gibi,bugün insânlar konuşmaya başlamadan önce "ölü çocukların oluşturduğu bir duvarla" yüzleşmek zorunda kalıyorlar.Bu,elbette çok yoğun duygular yaratıyor.Bu yoğun duyguların gösterilerde sloganlara ve protesto seslerine dönüşmesi Alman gazetecilerin ve siyâsetçilerin sinirlerini fazlasıyla bozdu.Gazetecilere ve siyâsetçilere güvenmeyen gençler,bilgiye başka yerlerden ulaşmayı seçiyor.Sosyal medyada,Filistinli gazetecilerin Gazze'deki yıkımı cânlı yayınlarla aktardığı görüntüleri izliyorlar -tâ ki o gazeteciler öldürülene kadar.Aynı zamanda,İsrailli askerlerin yıktıkları evlerde buldukları Filistinli kadınlara âit iç çamaşırlarıyla dans ettikleri ya da yıkımı kutladıkları videolar da buralarda dolaşıyor.En çarpıcı olan ise şu:Filistinli gazeteciler öldürüldüğünde kamuoyundan ciddî bir tepki gelmezken bir Alman gazeteciye yönelik karalama kampanyasına karşı güçlü bir dayanışma oluşmuş durumda.İnsânlar bu ikiyüzlülüğü farkediyor ve tepki veriyorlar.

Ne var ki,Alman ve Batılı siyâsetçiler,Gazze'deki ölüm ve yıkım karşısında toplumlarında oluşan tiksinti ve öfkeyle yüzleşmek yerine,sorunun mesajda değil mecrâda olduğunu öne sürüyorlar.Suçlu olarak sosyal medya gösteriliyor.Gençlerin "ölü çocuk duvarlarını" görmesinin nedeni olarak TikTok algoritmasının Çin ve Katar'ın kontrolünde olması gösteriliyor.Buna karşı önerdikleri "çözüm" ise TikTok'un sahipliğini değiştirip gençlerin telefonlarını İsrail yanlısı içeriklerle doldurmak.

Siyâsetçilerle medya çevrelerinin kaygılanmak için geçerli nedenleri var.Amsterdam'da,İsrailli futbol taraftarlarının Hollandalı sivillere saldırmasını cep telefonuyla kaydeden bağımsız bir gazeteci olmasaydı,ana akım medyanın yaydığı şu yalanla yetinmek zorunda kalacaktık:Saldırıyı başlatan taraftarlar değil,bizzât onların hedef aldığı kişiler sanki İsraillilere karşı bir "pogrom" düzenlemiş gibi gösterilmişti.Ama o gazeteci videoyu internete yükleyince,televizyon kanalları haberlerini düzeltmek zorunda kaldı.

Bizi George Orwell'ın tarif ettiği o karanlık dünyâdan ayıran tek şey,bağımsız bilgi kaynakları ve Nazi geçmişinden evrensel bir ders çıkarmış toplumların sağduyulu refleksleridir.Bu ders şudur:Gazze gibi bir bölgenin neredeyse tamamen yok edilmesi -iki yıl önce Hamas'ın İsrailli yerleşimlere düzenlediği korkunç saldırıya rağmen- meşrû değildir;bu bir suçtur ve asla kabul edilemez.

İsrail'in yürüttüğü bu soykırım niteliğindeki karşı-atak stratejisi,"kalıcı güvenlik" adına yeterince Filistinliyi öldürmeyi ve geri kalanını da kendiliğinden göçe zorlayacak koşullar yaratarak kısmen yok etmeyi hedefliyor.Üstelik bu hedef,bizzât İsrail'in önde gelen bakanları ve medya figürleri tarafından açık açık,defalarca dile getiriliyor.Bugün çok geniş bir kesim bu durumu artık "mutlak kötülük" olarak görüyor.Hukûken hangi teknik terimler kullanılırsa kullanılsın,insânlar buna "soykırım" diyor.

Buna rağmen Batılı hükûmetler ve medya kuruluşları bu gerçeği ya görmezden geliyor ya da hafife alıyor.Aynı ânda hem bu tespitleri geçersiz kılmaya çalışıyor hem de haklı gerekçeler sunuyormuş gibi yapıyorlar.Oysa medyaya duyulan güvenin sarsıldığını gösteren akademik araştırmalar var;insânlar artık alternatif bilgi kaynaklarına ve yeni siyâsî hareketlere yöneliyor.Çünkü savaş sonrası düzenin mantığı -etnik temizlik ve soykırım savaşı fikrini zımnen kabullenen yapı- giderek daha görünür hâle geliyor ve dünyâ kamuoyu bu düzeni reddetmeye başlıyor.

Bu sonucu,daha önce çeşitli yayınlarımda öngörmüş olmaktan herhangi bir memnûniyet duymuyorum.Yıllar önce bile,Holokost hâfızasının ve ona eşlik eden anti-Semitizm suçlamalarının,muhâlifleri susturmak için kullanıldığı açıkça görülüyordu.Bu eğilim,artık şu noktaya vardı:İsrail büyükelçisi,kendi ülkesinde herkesin eşit haklara sahip olacağı iki uluslu bir siyâsal düzeni savunduğu için,İsrailli filozof Omri Boehm'i anti-Semitizm'le suçladı ki bu,meselenin ne kadar absürt bir hâl aldığını gösteriyor.

İkinci Dünyâ Savaşı sonrası düzenin hâfıza mantığı -"bir daha asla soykırım" ve "bir daha asla anti-Semitizm"- artık tükenmiş durumda.Bu hâfıza bugün,etno-milliyetçi bir ideolojiye sadakat göstermeyen herkesi paranoyak bir şekilde hedef alan bir arayışa dönüşmüş görünüyor.

Kamuoyunun vardığı sonuç da şu:Bu hâfıza kültürü,öğrenme süreçlerinden doğal olarak doğmamış;topluma yukarıdan dayatılmış."Bir daha asla" gibi ahlâkî buyruklar da bugün soykırımcı bir askerî harekâta ve devlet politikalarına karşı çıkan evrenselci tutumlara karşı yürütülen bir cadı avını meşrûlaştırmak için kullanılıyor.Bu da sözkonusu hâfızanın inandırıcılığını yerle bir ediyor.

Bugün Holokost hâfızasına olan inancı tüketenler,onu açık bir kötülüğü savunmak için araçsallaştıran Batılı siyâsal sınıflardır.Bu kötüye kullanım,Holokost hâfızasının ahlâkî değerini ve toplumsal geçerliliğini tüketmiştir.

İsrailli târihçi Moshe Zimmermann da aynı sonuca vardı ve 17 Aralık 2025'te Fritz Bauer Enstitüsü'nde yaptığı sunumun başlığı şuydu:"Gazze Savaşı:Holokost hâfızasının sermâyesi nasıl hebâ edildi?"

Almanya ve Batı toplumlarında Holokost hâfızasının giderek silinmeye başlamasını üzüntüyle karşılıyorum.Almanların,atalarının kurduğu Nazi rejimi sırasında Yahudilere,Romanlara,Slavlara,queer bireylere,başka topluluklara ve direnişçilere yaptıklarını asla unutmamaları gerektiğini düşünüyorum.Aynı şekilde,ülkelerini "istenmeyen" azınlıklardan arındırmak için Nazi rejimiyle işbirliği yapan diğer Avrupalıların da bu geçmişle yüzleşmesi gerekiyor.Bana gelince,asıl kaygım,Holokost hâfızasını dâimâ cânlı ve anlamlı tutmak oldu.Bunu da Holokost'u,kendinden önceki bazı kitlesel şiddet örnekleriyle -eşitlemeden ama bağ kurarak- birlikte düşünerek yapmaya çalıştım.Örneğin,Alman Güneybatı Afrikası'nda Herero ve Nama halklarına uygulanan soykırım ya da Birinci Dünyâ Savaşı öncesinde ve sırasında Ermenilere yönelik katliâmlar ve soykırım,hem sivil halka yönelik sistematik devlet şiddetinin erken örnekleridir hem de Nazilere ilhâm veren süreçlerdendir.

Ama benim görüşlerim,Alman gazeteciler için hazmedilmesi zor bir yaklaşım oluşturuyor.Nitekim,bu metnin bir versiyonunu sunduğum konferansla ilgili haber yapan Die Zeit muhâbiri Peter Neumann,benim Holokost hâfızasının sona ermesini memnûniyetle karşıladığımı iddiâ edecek kadar ileri gitti.Ama gazete kısa süre içinde bu hatâyı düzeltmek zorunda kaldı.

Bu tür olaylar,sıradan Alman yurttaşlarının medyaya olan güvenini sarsıyor.Kamuoyundan yükselen ses çok net:Kalıcı ve etik açıdan savunulabilir bir hâfıza rejimi,distopik bir "kalıcı güvenlik" hedefi doğrultusunda uygulanan kitlesel devlet şiddetinin ve terörün tüm kurbânlarını tanımalı ve onurlandırmalıdır.Siyâsetçiler,toplumun hem kendilerine hem de medyaya olan güvenini yeniden kazanmak istiyorlarsa,işe kamuoyunun evrensel ahlâkî değerlerine saygı göstererek başlamalıdırlar... *A. Dirk Moses,Is Holocaust memory over?,the Diasporist,23 Aralık 2025;A. Dirk Moses,Holokost hâfızasının sonuna mı gelindi?,(İngilizceden çeviren) Barış Özkul,Birikim,1 Ocak 2026. https://thediasporist.de/is-holocaust-memory-over/ https://birikimdergisi.com/guncel/12329/holokost-hafizasinin-sonuna-mi-gelindi

27 Kasım 2025 Perşembe

Kriminal toplum/Engin Güner*

Sene 2018...Bilim ve teknoloji hızla insânların hayâtını kolaylaştırıyor,bilgiye ulaşmak artık çok kolay.Yirmi yıl önce saatler,günler,haftalarca sağa-sola koşturup halledemediğimiz işleri,internet ve akıllı telefonlar sayesinde,oturduğumuz yerden ve saniyeler içinde halledebiliyoruz.Daha önce hayâlini bile kurmakta zorlandığımız mâl ve hizmetler,artık her yerde ve birçoğu ulaşılabilir makûl fiyâtlarla...

Diğer taraftan da târihimiz,kültürümüz ve inançlarımızla övünen bir ülkenin evlâtları olduğumuzu her fırsatta vurguluyoruz.Bayram,kandil ve Cuma günleri milyonlarca tebrik mesajı atıyor,özel günlerde telefonla ya da yüz yüze birbirimizi tebrik ediyoruz.Millî günlerde kutsal vatanımızı,şânlı bayrağımızı,Millî Mücâdele'mizi,Büyük Önder'imizi kutsuyoruz.Vakit,Cuma,bayram namâzları kılınıyor,Ramazan'da oruçlar tutuluyor,cenâzelerde ölenin arkasından hüsn-ü şehâdetlerde bulunuyor ve helâllikler veriyoruz.

Sadece yukarıdaki imkânların varlığı ve bir önceki cümlede kısmen dahi anlatmaya çalıştığımız millî ve manevî yapımızdan dolayı;olumlu,pozitif davranışlar içinde olmamız,sakin ve kaliteli bir hayât sürmemiz beklenir.Ama durum böyle mi?

Farkındaysanız,haber mecrâlarında gitgide daha çok dolandırıcılık,kavga,darp,yaralama,cinâyet haberleri görmeye başladık.Üstelik bunların büyük bir kısmı milyonların yaşadığı büyük şehirlerde ve kitlelerin gözleri önünde yaşanıyor.Şiddet azalması gerekirken,gitgide artıyor.Kânûn var,mahkeme var,polis var...Millî ve manevî değerlere sahip,necip bir milletin-memleketin evlâtlarıyız.Peki bu suçları kimler işliyor ve nasıl işleyebiliyor.Burada bir yanlışlık var,ama nerede?

İstediğiniz kadar kânûnunuz,mahkemeniz,polisiniz olsun.İnsânlara eğitim verirken sadece kitâptan ders okutuyor ve hayâtı anlatamıyor,manevî değerleri içselleştirip vicdânları geliştiremiyor,yaşam alanlarındaki altyapı ve mimârîleri insân onuruna yakışır bir şekilde tasarlayıp uygulayamıyor,ihtiyâçlara uygun meslek mensûbu ara eleman ve yöneticileri yetiştiremiyor,görevlendirmelerde liyâkatli olanı seçemiyor,başarıyı ödüllendirip kötülüğü cezâlandıramıyorsanız;

*Liyâkatli meslek mensûbu yetiştiremezsiniz,
*Liyâkatsiz işçi,memûr,polis zamanında görev yapmaz,
*Polisiniz suçlunun peşinden koşmaz,
*Mahkemeye çıksa da,cezâevleri dolu olduğu için bugünkü gibi serbest kalır,
*Adâlet gecikir,toplum rencide olur,
*Adâletin olmadığı bir toplumda vicdân-erdem gelişmez,
*Vicdân ve erdemin olmadığı bir toplumda kimse suç işlemekten çekinmez,
*Suçun yoğun olduğu toplumda hayât kalitesi sürekli düşer.

Şahsî kanâatim;toplumun hâlâ daha büyük kısmı vicdân sahibi ve erdemli insânlardan oluşuyor.Onlar toplumun düzenini bozmayıp,sessizliklerini muhâfaza ettiklerinden dolayı mevcûdiyetlerinin çok fazla farkına varılamıyor.Ancak toplumun huzûru ve kamunun düzenini sağlamakla görevli olanların,ihtiyâç duyulan yerde ve ihtiyâç duyulan dakikada,yeterli sayı ve nitelikle bulunamamaları/bulundurulmamaları sebebiyle suçlu ve suçun önüne geçilmiyor/geçilemiyor.

Sadece bir örnek;İstanbul'da trafik sabah bazı bölgelerde saat 06:30'da başlar.Akşamları da özellikle kötü havalarda saat 21:00'e kadar yoğun olur.Bu saatlerde trafik çok yavaş ilerler,bazen kavga çıkar,çoğunlukla da kavga çıkmasın diye trafiğin altını üstüne getiren (genellikle de adı esnâf diye geçen ve bu işi profesyonelce yapıp,çeşitli ebâtlarda ticârî araçlar kullanan) ite-kopuğa ses çıkartılmaz.

Sorun belli,çözümü belli... *Engin Güner,Kriminal toplum,Tüketici Postası,28 Kasım 2018. https://www.tuketicipostasi.com/yazarlar/engin-guner/kriminal-toplum/96/

25 Kasım 2025 Salı

ABD'nde bir şeyler oluyor:Nick Fuentes/Prof. Dr. Taner Akçam*

Nick Fuentes adını artık ezberlememiz gerekiyor!Şu ânda Amerikan sağı içinde en güçlü genç ses gibi!Henüz 27 yaşında olan Fuentes'in kurduğu hareket Groypers veya Groyper Army (Groyper Ordusu) olarak adlandırılıyor.Groyper,internette yaygın olarak kullanılan tombul,ellerini birleştirip sinsi bir şekilde bakan yeşil bir kurbağaya verilen isim.Fuentes'in kurduğu hareket özellikle Amerikan gençleri arasında çok yaygın ve giderek de tabanını genişletiyor.

Benim dikkatimi ise Tucker Carlson ile yaptığı söyleşi ile çekti.Gâlibâ bu görüşme ile birlikte Fuentes,artık yalnızca internet alt-kültürlerinde değil,daha geniş bir muhâfazakâr kamuoyunda da gözle görünür hâle geldi.Kısa sürede 7 milyon izleyici sınırına dayanan bu görüşme,eğer alıntılarla yapılan diğer yayınlar da sayılırsa rahatlıkla 20 milyonu aşan bir dinleyici çevresine ulaşmıştır,desem abartmış olmam.

Fuentes,"Beyaz ve Hristiyan" olduğunu açıkça söylüyor ve bazı konuşmalarında Hitler'i beğendiği yönünde ifâdeleri de var.Bu nedenle faşist ve anti-Semit olmakla suçlanıyor.Daha sonra bu suçlamalara "Ben böyle saçma bir şey görmedim" tarzında bazı cevâplar verdi ve bazı açıklamalarda bulundu ama bu yazı için bu suçlama ve cevâplar önemli değil.Çünkü,Fuentes ve ona yakın çevreler bu tür suçlamaları son derece komik buluyorlar.Ayrıca,yapılan tartışmalar açısından bu suçlamaların bir etkisi ve anlamı da pek yok gibi...Fuentes'in bir başka özelliği de Stalin hayrânı olması.Tucker Carlson ile görüşmesinde bunu da dile getirdi. Fuentes ve Groypers'lar,Trump'ı işbaşına getiren "MAGA (Make America Great Again -Amerika'yı Tekrâr Büyük Yap)" hareketi içinde çok önemli bir yere sahiptiler...Ama Fuentes,özellikle ABD'nin Ortadoğu [İsrail-İran] politikaları ve Epstein dosyası nedeniyle Trump ile bağlarını kopardı.Ona göre,"MAGA (Make America Great Again)" bitti.Çünkü Trump,"America First-Önce Amerika" idealine ihânet etti ve "İsrael First-Önce İsrail" siyâseti izliyor.Seçimlerde Ortadoğu ve Ukrayna başta anlamsız ve saçma savaşları bitireceği sözünü vermişti ama şimdi savaşları finanse ediyor.Fuentes,bu nedenle "MAGA bitti",diyor.

Şu ânda MAGA veya Amerikan sağı içinde yaşanan gelişmeler "İç savaş" olarak tanımlanıyor.Bu iç savaşın merkezinde ise İsrail ve Gazze Soykırımı var.Fuentes başta olmak üzere,çok geniş bir sağ muhâfazakâr çevre,özellikle gençler İsrail'in yaptıklarını soykırım olarak tanımlıyorlar ve ABD'nin İsrail'e koşulsuz yardım etmesine büyük öfke duyuyorlar.Kendilerine yöneltilen "Neo-Nazi" suçlaması da esâs olarak bu çevrelerden geliyor.Ve bu suçlamanın etkisiz kalmasının bir nedeni de bu.

Tartışma Amerikan dış politikası eksenli görünüyor ama aslında öyle değil.İç politika ile doğrudan bağlantısı var.Fuentes ve çevresinin söylediklerini şöyle özetlemek mümkün: "İş bulamıyoruz,sağlık sigortamız yok,evlenemiyor,istesek bile mâlî zorluklar nedeniyle çocuk sahibi olamıyor ve ev alamıyoruz,eğitim kredileri borçları altında eziliyoruz.Ve Amerikan hükûmeti,bu konularda çözüm bulması gerekirken,bizlerin vergi paraları İsrail'e veriliyor ve bu yardım Filistinli çocukların öldürülmesinde kullanılıyor."

Bilmeyenler için bir rakam vermek gerekiyor:ABD her yıl,İsrail'e 4 milyar dolar civârında karşılıksız bağış yapıyor.Bu konuda yapılmış olan anlaşma 2028 yılında bitiyor.İsrail şimdi bu anlaşmayı yirmi yıla çıkartmak istiyor.Senato ve Meclis üyelerinin büyük bir kısmı başta "AIPAC (American Israel Public Affairs Committee-Amerikan İsrail Halkla İlişkiler Komitesi)" olmak üzere,İsrail'e yakın lobi kuruluşları tarafından mâlî olarak desteklendikleri için böyle bir tasarının geçmesi mümkün görülüyor.Gençleri öfkelendiren de bu;ülkenin kaynakları,sosyal ve ekonomik zorlukları çözmek için harcanacağına savaş ve soykırımları desteklemeye gönderiliyor.

Jeffrey Epstein skandalı da bu çerçevede çok önemli.18 yaş altındaki kızları zengin ve nüfûzlu kişilere yönlendiren bir s.ks trafiği ağı kurmakla suçlanan Epstein,2019'da tutuklanmış ve kısa bir süre sonra da hapishânede şüpheli bir biçimde "intihâr" etmişti.Davâ dosyalarındaki belgelerin açıklanması şu ânda ABD'ndeki en büyük tartışma konusu.Trump ve egemenler bu belgelerin yayınlanmaması için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ama başarılı olamadılar.

Belgelerin açıklanmasına bu denli direnilmesinin en önemli nedeni,iddiâ edildiği gibi Trump'ın çocuk istismârına karışmış olma ihtimâli değil.Ama ABD siyâsetini kontrol eden,siyâsetçilerin ve onları paraya boğan büyük servet sahiplerinin çocuk istismârına bulaşmış olmaları mümkün gözüküyor.Konuyu magazin meselesi ötesine götüren şey ise Epstein'ın bir İsrail ajanı,daha doğrusu tüm imkânlarını İsrail Devleti için kullanan birisi olduğunun açığa çıkmış olması.Yâni,İsrail Epstein ağı üzerinden Amerikan çevrelerini s.ks şantajı ile kontrol altına almış! İsrail'in,lobi örgütleri ve Epstein gibi ortakları ile ABD iç politikasını da kontrol altına alma çabası iç savaşı sadece sağ çevrelerin sorunu olmaktan çıkarmış durumda.Ortada hem sağ hem sol,yâni Demokrat ve Cumhuriyetçilerin yönetici elitlerinin oluşturduğu bir blok var.Bu blok sadece İsrail yanlısı bir tutum takınmakla ve soykırımı desteklemekle kalmıyor,ayrıca ABD'nde İsrail'e karşı çıkan çevrelere karşı ciddî bir politik kampanya yürütüyorlar.Filistin yanlısı tutum takınan öğrenci ve öğretim görevlilerinin üniversitelerden atılması,üniversitelere verilen federal fonların kesilmesi bu baskı politikalarından sadece bazılar.Örneğin,Gazze Soykırımı'na ağzını açmayan ve eleştirisiz İsrail'in arkasında duran Demokrat Parti yöneticileri geçen ABD Senatosu'na, Nick Fuentes'i ve onun ideolojisini kınayan bir tasarı önerdiler.

Bu yönetici bloğun karşısında ise her iki partinin tabanı var.Sağ veya sol farketmiyor,özellikle gençler İsrail'in Amerikan iç ve dış siyâsetini bir ahtapot gibi sarmış olmasından son derece râhatsızlar.Mamdani'nin New York seçimlerini kazanmasında bu konu çok önemli bir rol oynadı.Sonuçta,Demokratlar içinde Mamdani'nin,Cumhuriyetçiler içinde Fuentes'in öne çıkması bu nedenle tesâdüf değil.

Nick Fuentes,son yaptığı konuşmalardan birisinde,"Zohran Mandani ile bir saniye tereddüt etmeden birlikte çalışabilirim,birlikte çalışmalıyız" açıklamasını yaptı.Berâber çalışabileceğini söylediği bir başka isim Cenk Uygur.Uygur,Türkiye'de doğmuş,ABD'nde büyümüş bir gazeteci."Young Turks-Jön Türk" diye bir kanalı var,sonuçta solcular açısından "sen-ben-bizim oğlan" gibi düşünen birisi,diyebilirim.Bir ara Jön Türk ismini kullandığı ve Ermeni Soykırımı'nı kabul etmediği için epey saldırıya uğramıştı...Şimdi köprünün altından çok sular aktı!Programını,bir Ermeni gazeteci [Ani Kasparian] ile birlikte yürütüyor ve konuşmalarında "Ben bir zamanlar Ermeni Soykırımı konusunda çok zorlanıyordum",diye hâtırlatma yapmaktan da çekinmiyor.

Nick Fuentes,bir tek İsrail konusunda değil,diğer konularda da Mamdani gibi sol popülist çevrelerle ortak faaliyet gösterilmesini savunuyor."Birbirimizle konuşmalıyız ve buluşabileceğimiz çok orta nokta var",diyor.Fuentes'in ittifâk çağrılarına sol popülist çevrelerin nasıl tepki vereceği merâk konusu...Ama benim tahminim ve hislerim bir yakınlaşmanın fazla uzakta olmadığı.Fuentes'in,ittifâk çağrısını yaptığı bir konuşmasına bir solcunun yazdığı,"Global elitistlere karşı yoksulların başkaldırışı" ifâdesi bu yakınlaşmanın bir ifâdesi sayılmalı.

Özetle,Fuentes önderliğinde,sağ muhâfazakâr çevrelerdeki bu dalga giderek büyüyecek gibi gözüküyor."İç savaş" sadece sağın içinde değil,tüm Amerika'da yaşanacak.

Ama gâlibâ en önemlisi şu:İkinci Dünyâ Savaşı sonrası oluşmuş düşünce dünyâmız veya klâsik sağ-sol ayırımı ile açıklayamayacağımız yeni bir döneme giriyoruz.İzlemekte fâyda var... *Prof. Dr. Taner Akçam,ABD'nde bir şeyler oluyor:Nick Fuentes,Medyascope,23 Kasım 2025. https://medyascope.tv/2025/11/23/taner-akcam-yazdi-abdde-bir-seyler-oluyor-nick-fuentes/

14 Kasım 2025 Cuma

"Ermenilerin 1915'te ne olduğunu anlamak için KGB'nin yönlendirmesine ihtiyâcı yoktu"/Prof. Vahram Ter-Matevosyan*

Ermenistan Başbakanı Pashinyan'ın Türk-Ermeni-Azeri düşmânlığını SSCB ve KGB'nin şekillendirdiğine dâir açıklaması bazı çevrelerce eleştirilirken,bazılarınca takdir edildi.Türkiye ve Sovyetler ilişkileri uzmanı,"Türkiye'nin Dönüşümüne Sovyet Yaklaşımı" isimli kitâbın yazarı ve Ermenistan Amerikan Üniversitesi öğretim üyesi Vahram Ter-Matevosyan,"Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçekleştirdiği soykırımdan ve Kemâlist güçlerin katliâmlarından sağ kurtulan Ermenilerin ailelerine,köylerine,şehirlerine,kiliselerine ne olduğunu anlamak için,1954'te kurulan KGB'nin,yönlendirmesine ihtiyâçları yoktu" dedi.

Ermenistan Başbakanı Nikol Pashinyan,31 Ekim [2025]'de gazetecilere yaptığı bir konuşmada "Ermeniler,Azerbaycanlılar ve Türkler arasındaki düşmânlığın Sovyet dönemi propagandası ve KGB tarafından beslendiğini" ileri sürdü.Pashinyan,"Biz 'Türk değişmez' dediğimizde,onlar da aynısını Ermeniler için söylüyor.Biz 'Azerbaycan'a nasıl güvenelim?' dediğimizde,onlar da Ermeniler için aynısını söylüyor.KGB ajanlarının şekillendirdiği dünyâ görüşünden kurtulmamız gerekiyor" ifâdelerini kullandı.Pashinyan'ın açıklamasından sonra ise Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zakharova ise KGB'nin "1915 Ermeni Soykırımı'ndan neredeyse kırk yıl sonra,1954'te kurulduğunu" belirterek,Başbakan'ın sözlerini "târihsel olarak câhilce" diyerek niteledi.

Pashinyan'ın sözlerini ve Zakharova'nın cevâbını uzun yıllardır Rusya-Türkiye ilişkileri çalışan Ermenistan Amerikan Üniversitesi Beşerî ve Sosyal Bilimler Fakültesi Profesörü Vahram Ter-Matevosyan,Agos için yorumladı."Komünizm Gözünden Kemâlizm:Türkiye'nin Dönüşümüne Sovyet Yaklaşımları" ismiyle Türkçeye çevrilen kitâbı da bulunan Ter-Matevosyan,Ermenistan Millî Bilimler Akademisi Doğu Bilimleri Enstitüsü'nün Türkiye Araştırmaları Bölümü'nün başkanlığını yaptı ve Güney Kafkasya çatışmalarının yanı sıra modern Türkiye târihi ve dış ilişkileri ve güvenlik politikaları üzerine uzmanlaştı. -Pashinyan'ın KGB ve Sovyetler ile ilgili açıklamaları gerçeği yansıtıyor mu?

Ermenistan ve komşuları hakkındaki derinlere işlemiş toplumsal algıları değiştirme yönündeki ısrârlı çabalarında Ermenistan Başbakanı toptancı genellemelere,çarpıtmalara ve ayân beyân yanlış bilgilere dayanan politik açıklamalar yapmaya devâm ediyor.Bu yeni bir şey değil.Pashinyan'ın,Ermenistan'ın son iki yüzyıllık siyâsî ve toplumsal târihine ilişkin anlayışının yanlışlıklar,tutarsızlıklar ve çelişkilerle insânı rahatsız eden bir karışımdan oluştuğunu çok gördük.Her hatâlı iddiâsını didik didik edip bulmak,uzun târihsel tahlil gerektirir ama tartışmaya açılmayacak tek bir konu var:Pashinyan'ın târihle ilgili açıklamalarının büyük çoğunluğunun târihsellikle ilgisi yok.Pashinyan,yaklaşık yetmiş yıl ayakta kalmış Sovyetler Birliği'nden bahsederken,insân Pashinyan'ın aklında Sovyetler Birliği'nin hangi dönemi olduğunu merâk ediyor.Sovyet târihinin her on yılı,Türkiye'ye yönelik kendine özgü yaklaşımı getirdi.Her iki devleti de şekillendiren 1920'lere ve 1930'lara baktığımızda ilişkilerin hamâsetten uzak olduğunu görürüz.Bir çalışmamda bunu ele almıştım:Erken dönem Sovyetler Birliği'nin Ermenilerde Türk karşıtlığını köpürtmelerini gerektirecek bir jeopolitik,ideolojik ve politik nedeni yoktu. -Yâni yaşanan korkunç deneyimden gelen bir bilinç vardı?

Sovyet propagandasının Ermenilerin Türkiye'ye dâir tutumlarını şekillendirdiğine yönelik genelleyici iddiâ,olayları yalnızca basite indirgemekle kalmıyor;târihsel hâfızaya da bir hakâret teşkil ediyor.Osmanlı İmparatorluğu'nun gerçekleştirdiği soykırımdan ve Kemâlist güçlerin katliâmlarından sağ kurtulan Ermenilerin ailelerine,köylerine,şehirlerine,kiliselerine ve kutsal mekânlarına ne olduğunu anlamak için,1954'te kurulan KGB'nin,yönlendirmesine ihtiyâçları yoktu.
Hayâtta kalan Ermenilerin Türkiye'ye yönelik algısı,Marxist-Leninist-Stalinist doktrinlerin ürünü değil,bizzât yaşamış oldukları dehşetin ve mirâs aldıkları travmanın ürünüydü.Sovyet Ermenistanı'nın en büyük ikinci şehri Aleksandrapol/Leninakan,"Vorbaqakhak" yâni "Yetimler Şehri" olarak bilinirdi.Ebeveynleri Osmanlı İmparatorluğu'nda yok olup giden 30 bini aşkın çocuk bu şehirde büyümüş ve yetişkinlikleri boyunca sözcüklerle ifâde edilemeyecek boyutlarda bir acıyı taşımışlardı.Bunlar propaganda ürünü değildi;o yetim çocuklar katliâmların yaşayan tanıklarıydı.Ebeveynlerinin sevgisinden,bakımından mahrûm büyüyen bu insânlar,yok oluşun hâtırasını ömür boyu kalplerinde taşıdılar.Onların Türkiye'ye dâir görüşlerinin Sovyet KGB'si tarafından şekillendirildiğini iddiâ etmek,târihsel bir çarpıtma ve ahlâkî açıdan saygısızlıktır.

1930'ların sonlarında ve 1950'lerin ilk dönemlerinde SSCB-Türkiye ilişkileri belirgin bir gerginlik dönemine girdi.Türkiye'nin kademeli biçimde Fransa ve İngiltere'nin saflarına yanaşması,savaş döneminde Nazi Almanya'sıyla yakın işbirliği yapması ve sonunda NATO'ya katılması,derin bir jeopolitik çatlak yarattı.Doğal olarak,bu dönemde Sovyet otoriteleri Türkiye'ye yönelik artan bir kuşkuyla hareket etti,Ermeni ve Gürcü nüfûslarını toprak taleplerini ilerletme yönünde seferber etme fikrini zaman zaman yokladı.Fakat bu plânların çoğu iyi tasarlanmış olmaktan uzak olduğu için asla diplomatik açıklamaların ve muğlâk tartışmaların ötesine geçemedi.Soykırım'dan sağ kalan ve Avrupa,Ortadoğu ve ABD'nde yaşayan 90 bin Ermeni'nin 1946-1949 yılları arasında Sovyet Ermenistanı'na iâde edilmesi de bu jeopolitik bağlamda düşünülmelidir.Ama bugün bazı siyâsetçiler daha büyük resmi göremiyorlar.Geçen yetmiş yıl içinde Sovyet Ermenistanı'na yerleşen yaklaşık 170 bin Ermeni özgürlük,kurtuluş ve adâlet gibi güçlü fikirleri de beraberinde getirdi ve "kaybedilen vatan" hakkındaki kamusal tartışmaları yeniden alevlendirdi.Burada da Türk karşıtlığını besleyecek bir Sovyet propagandasına veyâ KGB'ye ihtiyâç yoktu:Yaşayanların hâfızası ve mirâs alınan travma,propagandadan çok daha güçlüydü. -"Sovyetlerin Ermenistan-Türkiye ilişkilerinde hiç etkisi olmadı" diyemeyiz ama değil mi?Sovyetler bu konuda ne tür politikalar izledi?

De-Stalinizasyon döneminin başlaması,Khrushchev dönemindeki "yumuşama" süreci ve Brezhnev döneminde muhâlif hareketlerin yayılmasıyla Sovyetler Birliği'ndeki Ermeniler târihsel acılarını ve millî taleplerini daha açık bir biçimde ve kendi sözcükleriyle ifâde etmeye başladı.Başka bir yerde de yazdığım üzere,1960'larda Ermeni milliyetçiğinin yeniden cânlandığı bir dönemdi ve bu cânlanma devletin yönlendirmesiyle değil,târihsel hakikat ve onur arayışına dayanan bir toplumsal dürtüyle beslenmişti.
Başbakan Pashinyan,yaşamın her yerine sirâyet eden Sovyet sansürünün bazı "aşırılıkları" sınırlamayı amaçladığını söylerken muhakkak bir ölçüde haklı.Ancak 1960'lara ve 1980'lere gelindiğinde Moskova önceliklerini tam tersi istikâmete çevirmiş ve millî söylemi kışkırtmak yerine bastırmayı tercih etmişti.Cin artık şişeden çıkmış,Sovyet aygıtı Türkiye ve Azerbaycan'a yöneltilen târihsel ve toprak taleplerinin kamusal bir hareketlenmeye ya da entelektüel bir başkaldırıya evrilmemesi için tüm enerjisini kullanmıştı.

Bu târihsel incelemeye uzun uzun devâm edebilirim ama sadece basit bir gerçeğin altını çizmek yeterli olacaktır:Sovyet Ermenistanı'ndaki millî bilincin şekillendirilmesinde Sovyet propagandasının ve KGB'nin rolünü aşırı abartmak,târihi çarpıtmak,Ermeni halkının kolektif belleğini hiçe saymak ve öznelliğini itibârsızlaştırmak demektir.Pashinyan,Ermeni Soykırımı'nın araçsallaştırılmasında Sovyet propagandasının rolü hakkında daha önce de benzer iddiâlarda bulunmuştu.Kolektif belleğe kazınmış kayıp,adâlet ve kimlik anlatıları Moskova'da tasarlanmadı.Bizzât yaşanan deneyimlerin sonucu olarak ortaya çıktı,nesilden nesile aktarıldı ve hayâtta kalanların hâfızasında yaşamaya devâm etti.Ermenistan'ın siyâsî liderliği şunu unutmamalı:Millî hâfızayı yeniden şekillendirmek,entelektüel bir dürüstlük gerektirir,yolundan sapmış bir revizyonizm değil.Târih tek taraflı bir uzlaşının ve barış inşâsının kısa vadeli politik gündemine uydurulacak şekilde yeniden yazılamaz;travmalar ise fırsatçı söylemlerle silinemez... *Prof. Vahram Ter-Matevosyan,"Ermenilerin 1915'te ne olduğunu anlamak için KGB'nin yönlendirmesine ihtiyâcı yoktu",Röportaj:Yetvart Danzikyan,(İngilizceden çeviren) Bade Başer,Agos,13 Kasım 2025. https://www.agos.com.tr/tr/yazi/36277/ter-matevosyan-ermenilerin-1915-te-ne-oldugunu-anlamak-icin-kgb-nin-yonlendirmesine-ihtiyaci-yoktu

6 Kasım 2025 Perşembe

Cumhûriyet üzerine yeniden düşünmek/Prof. Dr. Taner Akçam*

"Cumhûriyet Bayramı tüm yurtta ve dış temsilciliklerimizde büyük bir coşkuyla kutlandı."

Bu cümleyi gençliğimden hâtırlarım.Haber hep böyle verilirdi.Hâlâ böyle mi veriliyor bilmiyorum.Ama bildiğim bir şey varsa,bizim artık Cumhûriyet konusunda yeni bir târihyazımına ihtiyâç duyduğumuzdur.

Târih üzerine konuşma tarzımızın bugünümüzü ve geleceğimizi belirlediğini ve daha da önemlisi geleceğe ilişkin hayâl dünyâmızı doğrudan etkilediğini kaç kişi bilir? Oysa,tanınmış Alman târihçi Reinhart Koselleck,bir toplumun "geçmiş"i kavrayış biçiminin onun geleceğe dâir tahayyüllerinin sınırlarını belirlediğini defalarca hâtırlatmıştı bize.Geçmişi nasıl kavrarsak,geleceğe dâir öngörülerde bulunabilme olasılıkları o ölçüde daralır ya da genişler;bugünkü siyâsî,toplumsal ve ekonomik eylem alanlarımızın,"gerçekçi" kabul edilen sınırları da tam olarak bu kavrayış tarafından şekillendirilir.

Acaba hiç düşündük mü?Kürt meselesinin çözülmüyor olmasında acaba bu husûs bir rol oynamıyor mu?"Cumhûriyet hakkında konuşma tarzımız nedeniyle Kürt meselesini çözmemiz mümkün değildir.Kürt meselesini çözmek istiyorsak,Cumhûriyet'in kuruluşu hakkında başka türlü konuşmamız gerekir." Böyle iki cümle kurmak hiç aklınıza gelir mi?

Zannetmiyorum.

İnsân olarak,belli değerleri ve kuralları olan bir târihsel gerçeklik içine doğarız ve bu gerçekliğin parçası olarak anlattığımız bir hikâyemiz vardır.Bu hikâyenin doğal,sabit ve değişmez olduğunu düşünür ve onu durmadan tekrâr ederiz.Oysa içinde yaşadığımız dünyâ bir dizi rastlantılar sonucu gelişen olaylar dizisinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Târih,sadece teknoloji,siyâset ve toplumla değil,aynı zamanda düşüncelerimizle,korkularımızla ve hayâllerimizle şekillenmiştir.Oysa biz bu basit gerçeği unuturuz.

Cumhûriyetimizin kuruluş hikâyesi de farklı değildir.Cumhûriyet de kurucularının düşünceleri,korkuları ve hayâlleri ile şekillendi.Ve bugünkü sorunların tıkanıklığı bizlerin o düşünceler,korkular ve hayâller üzerine açık yüreklilikle konuşamıyor olmamızdır. Bizler,kuruluşa ilişkin bilgi olarak aktardığımız ve aktarmaya devâm edeceğimiz olguları,sâbit ve değişmez bir gerçekliğin hikâyesi olduğunu zannederiz ve tekrâr eder dururuz.Oysa,neredeyse ezbere bildiğimiz bu târih anlatısının bir özeti şudur:Geçmişin -atalarımızın- soğuk eli,atalarımızın mezârından çıkıp boğazımıza sıkıca sarılarak bakışımızı tek bir geleceğe,tek bir yöne yönlendirmektedir.Ve bu soğuk elin sıkıca tuttuğu boynumuzu kurtaramadıkça başka gelecek tahayyül etmemiz zordur.Oysa bizler,doğduğumuz ândan itibâren boğazımızda hissettiğimiz o soğuk el yüzünden,anlatılan hikâyeyi varoluşumuzun doğal ve kaçınılmaz bir parçası sayıyoruz ve saymaya da devâm edeceğiz.

Önerim,kendimizi sarsıp bu soğuk elden özgür kılarak başka gelecekler tasavvur etmemizdir.Cumhûriyet târihi üzerine yeni bir anlatı inşâ etmeyi öneriyorum.

Geçmişin boğazımızı sımsıkı sıkmakta olan o soğuk elini gevşetmeyi öneriyorum. Târihimiz üzerine konuşmayı değiştirmeyi,başlarımızı atalarımızın hayâl edemediği düşünemediği bir yöne çevirmeyi öneriyorum.

Eğer bunu başarırsak,aslında geleceğimizin,onların hayâl etmemizi istemediği ihtimâller üzerine yükseleceğini farkedeceğiz.

Târih üzerine farklı tarzda konuşmaya başlamak,rastlantı sonucu ortaya çıkmış bir dizi olayı yeniden farklı tarzda gözlemleme imkânını bize sunar.Bu gözlemler,düşünce ve hayâllerimizi değişik bir tarzda şekillendirmeye başlar.Geleceğe ilişkin farklı hayâller üretebilmenin başlangıç noktasıdır bu... Cumhuriyet üzerine yeniden düşünmek:Başka bir geleceğe yönelmenin imkânları

Târih okumak bize ne yapacağımızı söylemese de daha fazla seçenek sunar.

Burada kastettiğim,klişe hâline gelmiş "târihten dersler çıkarmak" önerisi değildir.Aksine bir anlamda bugüne kadarki târih anlatımının yarattığı engellerden kurtularak özgürleşmektir.Başka bir geleceğe yönelmenin düşünsel imkânlarını zorlamaktır.

Geleceğe âit farklı seçeneklere ancak târih üzerine konuşma tarzımızı değiştirirsek sahip olabiliriz.

Gerçek şudur:Dünyâyı değiştirmeye çalışan akımlar genellikle târihin yeniden yazılmasıyla ortaya çıkarlar ve insânların geleceği yeni baştan tasavvur etmelerinin önü böylelikle açılır.

Yazdıklarım çok soyut oldu,biliyorum.Ama bir yere yazın:Cumhûriyet'e ilişkin konuşma tarzını değiştiremezsek,onu hâlâ "yurdun her yerinde ve dış temsilciliklerde coşkuyla kutlandı" düzeyinde ele almaya devâm edersek,Kürt meselesini çözemeyiz.Unutmayın,geçmişi kavrayış biçimi geleceğe dâir tahayyüllerimizin sınırıdır.

Kürt meselesini çözmek istiyorsanız,bu sınırları zorlamaya çalışalım...

*Prof. Dr. Taner Akçam,Cumhûriyet üzerine yeniden düşünmek,Medyascope,3 Kasım 2025.

https://medyascope.tv/2025/11/03/taner-akcam-yazdi-cumhuriyet-uzerine-yeniden-dusunmek/

28 Ekim 2025 Salı

"Biz Türkleri sevmezdik"/Aleksandar Vučić*

Sırp Radikal Partisi'nde Sokaktaki insânları politikayla fazla ilgili görmedim.Hangi parti merkezini aradıysak kolay bulamadık.Ülkenin önemli bir partisinin merkezini arıyoruz,kime sorduysak yerini gösteremedi.Sosyalist Parti'nin il binâsını bulduk...Bize iki gün sonraya randevu verilince,görüşmemiz suya düştü,çünkü;zaman kısıtlı.Gülten'le berâberdik.Radikal Parti'nin yerini de onlara sorduk.

Uzun uzun birbirlerine sordular.Bir yer tarif ettiler,gittik,orası değil.Bir dükkânda partinin yayın organı varmış,oradan adresi bulduk.
Parti'de,kapıyı açan,başı neredeyse iki numara tıraşlı uzun boylu gence Vojislav Šešelj'i sorduk.Propaganda için Belgrad dışına çıkmış,birkaç gün sonra dönecekmiş.Genç,"Başka yetkili var mı?" sorumuza:"Ben varım.Parti'nin Genel Sekreteriyim.Adım Aleksandar Vučić" diye cevâp verdi.
Sırp Radikal Partisi bir eski binâda faaliyet gösteriyor.Salonda Rus Vladimir Volfovich Zhirinovsky'nin posterini partinin lideri Vojislav Šešelj'le yan yana asılmış görünce şaşırdım.
Toplantı salonuna geçtik. -Radikal Parti ne zaman kuruldu?

Sırp Radikal Partisi 1991 yılında kuruldu.Sırp Parlamentosu'nda 39,Yugoslav Parlamentosu'nda ise 34 milletvekili var.En büyük muhâlefet partisiyiz.

-Dayton Antlaşması için ne düşünüyorsunuz?

Biz savaş durduğu ve kan dökülmediği için memnûnuz.Sırpların en büyük Sırp topraklarını kaybettiği fikrindeyiz.Önce Hırvatlar toprağımızı aldılar.On belediye toprağını kaybettik.Bunlar Daruvar,Glamoč,Benkovac,Sanksi Most,Ključ,Jajce,Srbobran,Kupres...Hırvatlar bu şehirleri işgâl etti.Bu belediyelerde Hırvatların oranı yüzde 5 bile değildi.

-Buraları geri almak istiyor musunuz?

Biz budalâ değiliz.Geri alma şansımız yok.Silâhla alabiliriz,ancak anlaşma yapıldı.Başka ülkeler araya girdi.Yalnız bu toprakları tamamen onlara bıraktığımız anlamı da çıkarılmasın.Şimdi ABD en büyük güç,onlar öyle istedi.Ama bir gün gelir ABD'nden daha büyük bir güç çıkabilir!O zaman şartlar değişebilir!

-Bir Kosovo meselesi var.Kosovolular bağımsız olmak istiyorlar.Ne düşünüyorsunuz?

Kosovo'da Sırplar bir millettir.Arnavutlar ise bir azınlıktır.Bosna'nın,Krajina'nın Sırpları millet oldukları için Sırbistan ile birleşik yaşamak istediler.Bunlara o hak verilmedi.Bir azınlığa şimdi nasıl Sırbistan'dan ayrılma hakkı verilebilir?

-Devletten kopmuş vaziyetteler."Kesinlikle Sırp hükûmetine bağlı olmayacağız",diyorlar.Kosovo'da Sırp çok az.Arnavutların nüfusu ise yüzde 90'ı geçiyor.Arnavutlar kendi başlarına meclis kurdular,cumhurbaşkanı seçtiler.Bazı silâhlı hareketler var...İki Arnavut çocuk,beş polis öldü.Arnavutların bağımsızlık hareketi karşısında sizin tavrınız nedir?

Büyük Arnavut gücü olduğu söylenemez.(Beş polisin öldürülmesi durumunda) Niçin onlar bunu yaptılar?Hükûmet onlara karşı bir cezâ vermedi.Çok yumuşak davrandı.Sırp Radikal Partisi olsaydı,beş polisin vurulduğu günde,aynı gecede bu eşkıyâyı tutardı.Bunlar kânûna karşı,anayasaya karşı hükûmet kurarlar,parlamento kurarlar,bunların hepisini on saat içinde hapishâneye atardık.Hepsi ses çıkarmaya korkardı.Hiçbiri bir şey konuşamazlardı.Biz yâbânî insânlar değiliz.Yalnız kânûnu işleteceğiz.Çünkü bunlar kânûna karşı geliyorlar.Biz Ibrahim Rugova'yı da,Adem Demaçi'yi de,Fehmi Agani'yi de -hepsi ayrılmak istiyor- hemen hapsederdik.Ayrılmak isteyenlerin hepsini içeri atardık.Siz Kürtler için topraklarınızda ne yapardınız?Bir şey daha var...Sırp milleti yiğit millettir.Ama Cumhurbaşkanı Slobodan Milošević bu milleti korkak millet yapmıştır.Sırplar şimdi yiğitliklerini gösterecekleri zamanı bekliyorlar.Eğer Arnavutlar başkaldırırlarsa vay Arnavutların hâline!Taş taş üstünde kalmayacak!Vay Arnavutlara,vay Kosovo'ya!Ne Arnavut ne Kosovo kalacak!En doğru hareket onların başkaldırmamasıdır!Arnavutlara Milošević cesâret vermiştir.Ama Sırplar saatini bekliyor...Sırplar nasıl bir millet olduklarını göstereceklerdir.Sırplar hem yiğittir,hem de kahraman! -Oradakileri hapse atsalardı,ayaklanma olurdu,Balkan savaşı çıkabilirdi...

Çıksın Balkan savaşı!Bizim başka kaybedeceğimiz bir şey yoktur!Hep kaybetmişiz!Başlasın Balkan savaşı!Sırbistan iki Balkan savaşına katılmış ve ikisini de kazanmıştır!Sırbistan savaşı bekliyor kazanır...Kesinlikle kazanacaktır!Kaybedeceğimiz kadarını zâten kaybettik.Onlar aynı gece ayaklanabilirler ama diz boyu kan dökülürdü.Kosovo'da taş taş üstünde kalmazdı.Arnavutlara karşı savaşa gitmekten bir Sırp dahi geri kalmazdı.

-Arnavutluk'u inceledim.Arnavutlar çok güçlenmişler.1992'de Arnavutluk'a gitmiştim.O zaman çok zayıftılar.Arnavutluk'takilere ve [Kuzey] Makedonya'dakilere sordum,ne yaparsınız?"Biz de savaşa gireriz",dediler.Bunları da göz önüne alarak daha yumuşak politika takip edemez misiniz?

Bir şey diyeceğim size...Bizi Arnavutlarla korkutmayın...Arnavutlar çok korkak bir millettir!Biz onlarla askerlik yaptık.Bir Sırp on Arnavut'u döverdi.Hiç kimse hayâtta savaşı istemez.Hiç kimse ölmek istemez.Biz de savaşı istemeyiz.Fakat bir şey var...Biz onlara bütün millî ve demokratik haklarını veririz.Ama onlar bunu istemezse,bağımsızlık ve ayrılık isterlerse yahut 1974 yılında verilen otonomiyi isterlerse olmaz!Bunu hükûmet veremez.Onlar savaş isterlerse savaş vereceğiz!Ama o savaşta çok kötü duruma düşecekler.Amerikan bombaları da tepemize inse Arnavutları yeneceğiz.

-Adınız gibi radikal bir partinin temsilcisi gibi konuşuyorsunuz,aşırı konuşuyorsunuz...

Ama bakınız...Benim konuşmamda akıl-dışı bir şey yok.Radikal bir tavır yok.Bakınız...Siz de Türkiye'de demokratik usûlle Kürt problemini çözmek istiyorsunuz.

-Bana Kürtleri misâl olarak vermeniz mümkün değil.Kürtlerle Türklerin kan bağı,dil bağı,din bağı vardır;akrabadır.Halk olarak Türklerle karşı karşıya değiller.Küçük bir silâhlı grup hareket ediyor.Arnavutlarla Sırplar arasında ise bir bağ yok...Dil,din,ırk her şey farklı...
(Bu sorum üzerine sinirli sinirli güldü.Sonra Gülten'e dönerek)

Söyleyiniz beyefendiye...Bu eğlenceli bir masal.Aynı kandan olup olmadıklarına bakılmaz.Çünkü biz Makedonlarla,Hırvatlarla,Bosnalı Müslümanlarla,Slovenlerle aynı kandanız.Ama biz onlarla savaşa girdik.Aynı kandan olmak mühim değildir.Kürtler isterlerse ayrılsınlar ki,onlar ayrılmak istiyorlar.Kürtler Suriye'de,Irak'ta,İran'da 20 milyondur.Eğer ayrılmak isterlerse,bunların aynı kan olup olmamasının ne anlamı var...Aynı kan denmesi bir büyük budalâlıktır.Bir kimse bir devletin sınırlarını bozmak isterse,o hükûmet sınırlarını silâhla korumaya mecbûrdur.Sırplar da kendi sınırlarını silâhla koruyacaktır.Benim konuşmamın hiçbir yeri radikalce değil.Savaş isteklisi değilim.Kimseyi öldürmek istemem.Fakat kimsenin benim devletimi parçalamasına da izin veremem.Benim polislerimi öldürmesini görmemezlikten gelemem.Polislerimi tepelerlerse onların bütün liderlerini hapsederim.

-Ben tartışmıyorum.Kürtler diye tabir ettiğiniz sadece PKK'dir.Halk olarak bir devlet kurmak isteyen yok.Arnavutluk'ta tamamı devlet kurmak istiyor.Çocuğundan büyüğe kadar...

Türkiye'nin doğusunda herkes PKK'li ve hepsi bağımsızlık istiyor.Radikal Parti'de de Arnavutlar var.Asıl Arnavutlar bir grup gerilla.Siz iyi yapıyorsunuz...İsyâncılara karşı hemen silâhla karşılık veriyorsunuz.Arnavutlar ise her şeyi yapıyor.Biz yumuşak davranıyoruz. Sırp Radikal Parti Genel Sekreteri Aleksandar Vučić:"Türkler daha iyi!"

Aleksandar Vučić'i dinleyince sokaktaki Sırpların hemen kalkıp birilerine saldıracağını sandım.İnsânlar kendi hallerindeydiler.Konuştuğunuz zaman nezâketi elden bırakmıyorlar.Bunların birer kan içici Çetnik olabileceğini düşünemiyorsunuz.Vučić bile,bir taraftan ateşli ateşli konuşurken,bir taraftan da Gülten'le bana soğuk,sıcak içecekler ikrâm ediyordu!Sırp Radikal Partisi Genel Sekreteri Amerikalılara çok kızgın:

"Biz yalnız Dayton Antlaşması'na kızmıyoruz.Dayton Antlaşması Sırpların aleyhinde yalnız bir noktadır...Hangi Sırp'la konuşsanız ABD'ni sevmediğini söyleyecektir.Biz Türkleri sevmezdik.Şimdi gördük ki Türkler Amerikalıların yanında çok masûmmuş!Unutmayınız ki Amerikalar suçsuz,günâhsız insânları bombaladılar.Sırp hastanelerini,Sırp okullarını,Sırp çocuklarını bombaladılar...Onlarca Sırp çocuğu öldü.ABD'nin desteği ile NATO uçakları bomba yağdırdı.Türkiye'nin de ABD'nin bu bombardımanını desteklediğini biliyorum.Türkiye Müslüman olduğu için böyle bombalansın istiyordu.Fakat düşünün ki bir kimse hiçbir suçunuz yokken sizi bombalıyor...Amerikalıların ne ilişkisi vardı da bu savaşa karıştı?Hiçbir hakları yoktu!.." *Aleksandar Vučić,"Biz Türkleri sevmezdik",Röportaj:Dr. Arslan Tekin,Kosovo'da kan kokusu 3,Türkiye gazetesi,[1996];Dr. Arslan Tekin,Vučić,"Biz Türkleri sevmezdik...",Yeniçağ 4 Ağustos 2017;Dr. Arslan Tekin,Sırbistan-Kosova...İki Aleksandar Vučić,Yeniçağ,23 Ocak 2023. https://www.yenicaggazetesi.com.tr/vucic-biz-turkleri-sevmezdik-394361h.htm
https://www.yenicaggazetesi.com.tr/sirbistan-kosova-iki-aleksandar-vucic-621706h.htm

Parça anlatıların ötesine geçmek:"Bütünsel" bir tarihyazımının zorunluluğu:Malak Barşom ve Şeyh Said Ayaklanması örneği/Prof. Dr. Taner Akçam*

Bu yazıdaki temel argümanım,geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin tarihyazımına yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyduğumuzdur.Ermenilerin,Kürtlerin,Süryanilerin ve Türklerin tarihlerini birbirinden kopuk ve parçalı biçimde ele alan hâkim anlatılarının köklü bir biçimde değişmesini öneriyorum.Bunun yerine,farklı grupların kaderlerinin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyan,tek bir grubu değil mekânı-coğrafyayı merkezine alan daha bütüncül ve entegre tarih anlayışına ihtiyacımız var.Böylesi bir tarihyazımı sadece geçmişi anlamamıza değil,aynı zamanda birlikte yaşamın ve bölgesel barışın imkânına katkı sunacaktır.Bu nedenle önerdiğim yaklaşım,yalnızca geçmişi anlamayı değil,farklı bir geleceği tasavvur etmeyi de amaçlamaktadır.Mevcut tarihyazımını sorgulayan "Entegre tarihyazımı" argümanımı,tek bir olay Şeyh Said İsyanı üzerinden ve bu isyanla ilgili üç anıyı ele alarak geliştireceğim. Şeyh Said üzerine üç farklı anı

Ele alacağım anı kitaplarına ulaşmamın ilginç bir hikayesi var.Orhan Pamuk'un "Yeni Hayat" kitabı,"bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti" cümlesi ile başlar.2020 Aralık ayında dostum Hanna Kerkinni'den aldığım bir telefon "bütün hayatımı değiştirmedi" ama yakın dönem Türkiye tarihine bakışımı alt-üst etti.Ve beni bu yazıda ele aldığım yolculuğa çıkarttı.(1)

2019 yılından başlayarak,2023 Cumhuriyet'in yüzüncü yılı üzerine günlük gazetelerde düzenli yazılar yazıyordum.Ana tezim Cumhuriyet için yeni bir hafızaya ve yeni bir kurucu hikâyeye ihtiyaç olduğu idi.Süryani dostum Hanna Kerkinni bu yazılardan birisi nedeniyle beni aramıştı.Sohbetin bir yerinde büyük amcalarından birisinin Şeyh Said ayaklanmasına katıldığı için asıldığını söyledi."Şaka yapıyorsun",dediğimi hatırlıyorum.Sadece ısrar etmekle kalmadı,ayaklanmaya katıldıkları için idam edilen Süryani sayısının on'un üzerinde olduğunu,bazılarının mezarlarının hâlâ çocukluğunda oyun oynadığı Elazığ'daki Süryani Kilisesi'nin bahçesinde bulunduğunu da ekledi."Sen söylediğin şeyin öneminin farkında mısın?",dediğimi hatırlıyorum.Bunun üzerine Hanna,bana idam edilen büyük amcası Malak Barşom hakkında,Barşom'un yeğeni Safar Safar tarafından yayımlanmış bir biyografi denemesini yolladı.

"Kahramanların Kökeni:Mücadele,Vatanseverlik ve Fedakârlık Hikâyesi" adlı anı kitabı,birçok benzeri örneğinde olduğu gibi sadece aile arasında dağıtılmak üzere yazılmış bir kitap idi.Kitap,en başta Şeyh Said Ayaklanması'na geniş bir Süryani katılımı olduğu bilgisi olmak üzere şaşırtıcı başka bilgiler de içeriyordu.(2)
Türkiye'de resmî tarihyazımı tarafından İslâmî şeriat düzenini getirmek için düzenlenmiş gerici bir ayaklanma olarak anlatılan Şeyh Said Ayaklanması'na,önemli bir Hristiyan katılımı olduğu bilgisi kolayca hazmedilecek bir olgu değildi.Bunun üzerine ayaklanmaya bir başka gözle bakmaya ve okumaya başladım.Süreçte,burada değineceğim ikinci anı dikkatimi çekti ve dünyam bir kez daha sarsıldı.Bu aslında bir anı kitabı bile değildi.Dersimli arkadaşım Cemşi Kaya'nın mensubu olduğu Dersim Koçuşağı aşiretine dair aşiret içi anlatılara dayanarak Facebook sayfasında aktardığı bilgilerdi.(3)

Bu bilgilere göre,Şeyh Said Ayaklanması'na ciddi bir Alevi-Kürt katılımı sözkonusuydu.Bu bilgi,bugüne kadar tarihyazımına egemen olan,Şeyh Said Ayaklanması'na Alevi Kürtlerin katılmadığı hatta Şeyh Said'e karşı hükûmetle birlikte hareket ettikleri iddiasının doğru olmadığını gösteriyordu.Yine okumalarım sırasında üçüncü bir anı kitabı ile daha karşılaştım.Kevork Halaçyan'ın Taparagan takma adıyla yazdığı "Tebi Gaxağan (Darağacına Doğru)" anı kitabı...Halaçyan,Şeyh Said Ayaklanması'na katılmakla suçlanmış ve 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı.Ve hapishanede yattığı yıllarda günlük tutmuştu.Günlük,Şeyh Said Ayaklanması ve Ermeniler konusunda önemli bilgiler içeriyordu.(4)

Bu yok olmaya mahkûm üç kaynak sadece Şeyh Said Ayaklanması hakkında değil,yakın dönem tarihimize dair bildiklerimizi allak bullak edecek öneme haiz bilgiler içeriyor.Bu kısa makalede,bu üç kaynağın bize yeni olarak sundukları nelerdir,sorusuna cevap vermeye çalışacağım.Ama bunun kadar önemli bir başka soru daha var?Şeyh Said Ayaklanması konusunda bildiklerimizi nasıl öğrenmiştik?Bunların içinde ayaklanmaya katılmış olanların tanıklıkları da yok muydu?Elbette vardı.Nuri Dersimi,Kadri Cemalpaşa,Ekrem Cemilpaşa,Cegerxwin,akla gelen isimlerden sadece bazılarıdır.Acaba aşağıda sözünü edeceğim bilgiler niye bu anılarda yer almamıştı?

Eğer bu sorulara yanıt verebilirsem,neden entegre tarihyazımı olarak adlandırdığım yeni bir tarihyazımına ihtiyaç duyduğumuz sorusunu kısmen aydınlatmış olabilirim.Ayrıca, kanaatim odur ki,yeni olduğunu iddia ettiğim bu tarihyazımı,alanımızda halen egemen olan tarihyazımının üzerinde yükseldiği temel varsayımları sorgulayacak yeni perspektifler sunacaktır. Şeyh Said Ayaklanması'nı nasıl bilirdiniz?

Şeyh Said konusunda yapılan çalışmalara baktığımızda,tarihyazımının esas olarak üç temel soru etrafında döndüğünü görürüz.Birinci soru,hareketin dinci-şeriatçı mı yoksa ulusalcı bir hareket mi olduğudur.İkinci soru hareketin,ilerici ve modernist yeni Türk rejimine karşı feodal bir başkaldırı olup olmadığıdır.Üçüncü soru ise,Şeyh Said hareketinde "yabancı parmağı" olup olmadığı meselesidir.Daha açık deyişle,ayaklanma,Musul meselesi nedeniyle İngiltere tarafından mı kışkırtılmış ve desteklenmiştir?Tüm tarihyazımı bu üç soru etrafında dönmüş ve taraflar bu sorulara verdikleri cevaplara göre şekillenmişlerdir.(5)

Türk resmî tarih tezlerine yakın olan kaynaklar,Şeyh Said'in,Nakşibendi tarikatı lideri olması hasebiyle de ayaklanmasının şeriat düzenini getirmek isteyen irticai bir hareketi olduğunu ispata çalışırlar.Ayaklanmanın,ayrılıkçı bir Kürt hareketi olma boyutunun olduğu da söylense bile esas belirleyici olanın hareketin dinci karakteri olduğu ileri sürülür.Yine bu çevrelere göre,hareket modern ve ilerici Kemalist rejime karşı feodal bir başkaldırıyı temsil etmekteydi.(6)

Dönemin sosyalist-komünist hareketleri de (örneğin Komintern ve onun Türkiye temsilcisi TKP) bu fikirleri benimsemiştir.(7) Komintern'e göre ayaklanma,"Türk gericiliğinin İngiliz emperyalizmiyle ittifak halinde bir restorasyon,geçmiş rejimi yeniden kurma çabası(dır)."(8) Komintern,Kemalist rejim hakkında son derece olumlu fikirlere sahiptir."Genel olarak söylenecek olursa,Kemal ulusal kurtuluş hareketini temsil ediyor ve demokrasiye doğru ve Türkiye'yi gerek feodalizm kalıntılarından,gerekse Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarmaya gayret ediyor.Kemal birinci olarak emperyalizme,ikinci olarak feodal büyük toprak sahiplerine,üçüncü olarak din adamlarına ve dördüncü olarak yabancı sermayeyle ittifak hâlindeki liman kentlerinin ticaret burjuvazisine karşı koyuyor."(9)

TKP'nin çıkardığı Orak Çekiç gazetesi Komintern'in genel çizgisini takip eder ve isyan süresince,"kahrolsun irtica","irticanın başında Şeyh Said var","yobazların sarıkları,yobaz zümresine kefen olmalı","yobazlarıyla,şeyhleriyle,halifeleriyle,sultanlarıyla birlikte kahrolsun irtica ve derebeylik","irticaya karşı mücadelesinde halk hükûmetle" başlıkları atar.(10)

Şeyh Said'in Müslüman kimliğini öne çıkartan İslâmî çevrelere göre,hareketinin ulusalcı bir boyutu yoktur ve Şeyh Said,Kürt devleti kurmak amacını gütmemiştir.Bu konuda en çok başvurulan kaynak,Şeyh Said'in sorgusu sırasında söyledikleridir.Şeyh Said,amacının "şeriat ahkâmını tatbik" ve "Ümmet-i Muhammed'in bir kısmını şeriata davet" etmek olduğunu,"Kürdistan hükûmetini...muhal (imkânsız)" gördüğünü ve bu fikri kabul etmediğini söyler.(11) Şeyh Said'in Elâzığ bölge komutanı Şeyh Şerif de benzeri ifadeleri kullanır ve "tek amacımız şeriattır" sözünü tekrar eder.(12)

Çoğunlukla Kürt araştırmacılar tarafından kaleme alınan eserlerde ise,Şeyh Said'in dinî şahsiyetinin hareketin niteliği açısından belirleyici olmadığı ve hareketin esas olarak ulusal kurtuluşçu bir hareket olduğu savunulur.Bu çevrelerin elinde iddialarını kanıtlayacak son derece zengin malzeme vardır.Bunların başında ayaklanmanın Azadi örgütü ile ilişkili olduğu bilgisi gelir.1920-1922 yılları civarında kurulan ve Şeyh Said'in de üyesi olduğu Azadi örgütü Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin sembolüdür.(13)

Bunun gibi harekete katılan önemli sayıda Kürt aydını,kaleme aldıkları anılarında,hareketin ulusalcı karakterinin altını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde çizerler.(14) Hareketin ulusalcı karakterine kanıt olarak sürülebilecek en önemli bir başka belge,İstiklal Mahkemesi savcısının iddianamesi ve karar suretleridir.İddianamede savcı açık olarak hareketin "bir Kürdistan hükûmeti tesis etmek maksadından başka bir hedefi olmadığı(nı)" ve "isyan(ın);müstakil bir Kürdistan teşkili maksadıyla vukua gelmiş" olduğunu söyler.Nitekim görülen onlarca davada alınan kararlarda,sanıklar Kürt devleti kurmak suçundan yargılanmışlar ve cezalandırılmışlardır.(15)

Şeyh Said Ayaklanması hakkında,ele aldığım konu açısından son derece hayati öneme sahip bir başka iddia daha vardır.Buna göre,Şeyh Said hareketi,amaçları ve hedeflerinin ne olduğu sorusundan bağımsız Sünni-Kürt bir hareketti ve bu nedenle de Alevi Kürtler ayaklanmaya katılmayı reddetmişlerdir ve hatta içlerinde hükûmetle birlikte tavır alanlar da olmuştur.

Kürtler arasındaki dinî farklılıklara büyük önem atfeden bu tez bir tek Şeyh Said İsyanı'yla ilgili olarak ileri sürülmemiş,1920-1930'lu yıllardaki tüm Kürt isyanlarını açıklayan anahtar bir kavram olarak kullanılmıştır.Çok geniş çevrelerde kabul gören bu anlayışa göre Alevi Kürtler,Sünni Kürt isyanlarına, Sünni Kürtler de Alevi Kürt isyanlarına katılmamışlar,hatta diğerine karşı hükûmetle birlikte hareket etmişlerdir.Bu tezi ilk ileri sürenlerden birisi erken Cumhuriyet döneminin tanınmış Kürt milliyetçisi Nuri Dersimi'dir.(16)

Oysa sözünü ettiğim anılar,bugüne kadar egemen tarihyazımınca şekillenmiş bilgilerin,yaşananları tam olarak aktarmaktan çok uzak olduklarını ve yeniden gözden geçirilmeleri gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.Yeniden gözden geçirilmesi gereken sadece isyan hakkındaki bilgilerimiz değildir.İsyan hakkında yapılan tartışmaların çerçevesi de değişmek zorundadır.Yukarıda sayılan üç temel soru ve gözlem,isyanı anlamaya yeterli değildir.

Burada iddia edilen,mevcut tarihyazımının öne çıkardığı konuların bütünüyle yanlış olduğu değildir.Elbette bu konular,isyanın önemli veçheleriyle ilgilidir ve tartışılmaya devam edilmek zorundadır.Söylenmek istenen şudur:Eğer sözünü ettiğim hatıratlar kayda geçirilmemiş olsaydı,tarihsel hakikatlerin çok önemli bir boyutu,isyana Hristiyanların ve Alevi Kürtlerin katıldıkları,unutulmaya ve ebediyen kaybolmaya mahkûm olacaktı.Mevcut tarihyazımının öne çıkardıkları yanlış değildir;ancak tarihyazımı bu haliyle,hakikatlerin çok önemli bir boyutunun üzerini örtmeye ve onların ebediyen kaybolmaya mahkûm edilmelerine hizmet etmeye yatkındır.Sorun bu "kaybedilme" ve "yok sayılma" sorunudur ve bu "unutmanın" ciddi sonuçları vardır.Peki,bu bilgiler neden bugün hâkim olan tarih anlatısında yer almadı,neden unutuldu ya da unutturuldu?Mevcut tarihyazımının unutturduklarına yakından bakalım: Şeyh Said Ayaklanması ve Süryaniler

Malak Barşom Midyatlı Süryani Safar ailesinin ileri gelenlerinden bir avukattır.27 Şubat 1927'de,Şark İstiklal Mahkemesi tarafından Şeyh Said Ayaklanması'na katıldığı için idam cezasına çarptırılır ve aynı gün idam edilir.(17) Aslında Barşom tek değildir,onunla birlikte yedi Süryani daha benzer suçlamalarla idam edilmişlerdir.(18) Malak Barşom hakkında bilgileri,yeğeni Safar Safar'in Malak hakkında yazdığı bir biyografiden öğreniyoruz.(19)

Safar Safar'ın aktardığına göre,1925 Şubat ayında Abdo ve Xalilo isimli iki ağa Barşom'un ziyaretine gelir ve Şeyh Said'in ayaklanma planladığını aktararak ayaklanmaya destek vermesini ve katılmasını ister.Barşom,"Şeyh Said'e gösterdiği güven için teşekkür" eder ve "onun mukaddes hareketini desteklemekten mutluluk" duyacağını söyler.Ama diye ekler,"ona inancımı ve desteğimi versem bile...engeller var." Malak Barşom'un kastettiği,1915'te Kürt aşiretlerinin Süryanilerin imhasında önemli rol oynamış olmalarıdır.

Görüşmeye daha sonra Safar Safar'ın babası,Safar ailesinin lideri ve Barşom'un amca oğlu Abdel-Aziz de katılır.Abdel-Aziz,Barşom'a Kürtlerin Seyfo'dan sorumlu olduklarını,"dünkü toplu katliamları" unutamayacaklarını ve bu nedenle Kürtlere güvenilmemesi gerektiğini söyler.Aziz,"Şeyh Said'e Kürtlerin bağımsızlığı için yürüttüğü çalışmalarda mutluluk ve başarılar dilerim;onun bayrağı altında azınlıkların Anayasa kapsamında korunması garanti altına alınacaktır",der ama isyana destek vermekten uzak durur.Malak Barşom'a göre ise Kürtler katliamlardan birincil elden sorumlu değildirler;asıl sorumlu,Kürtlere emir veren Osmanlı yöneticileridir.Ve Süryanilerin,şu anda içinde bulundukları kölelik durumundan çıkıp,eşit vatandaş olabilmelerinin yolu,Kürtlerle birlikte özgürlük için mücadele etmekten geçmektedir.Eşitlik ancak Kürtlerle birlikte mücadele ile alınacaktır.

Safar Safar'ın verdiği bilgilere göre Malak Barşom,bir diğer Kürt lider Haco Ağa ile birlikte Şeyh Said'le görüşmüş ve onunla ayaklanma konusunda anlaşmıştır.Bu anlaşma sonucunda Barşom bin civarında Süryani'yle birlikte Şeyh Said Ayaklanması'na katılır.(20) Ayaklanmanın yenilgi ile sonuçlanması üzerine de Suriye'ye geçer.Orada siyasi faaliyetlerine devam ederken Fransız Manda yönetimi tarafından tutuklanır ve Türkiye'ye iade edilir.27 Şubat 1927 tarihli duruşmasında "isyan hadisesine fiili olarak katılmak" suçundan idam cezasına çarptırılır.Aynı gün idam edilen Barşom'un İnfaz Zabıt Varakası'nda idam cezasının "isyanla alakadar ve müteaddit katl ve gasp ve casusluk maddelerinden dolayı" verilmiş olduğu yazılıdır.(21) Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi,Barşom ile birlikte ayaklanmayla bağlantılı olarak başka Süryaniler de idam edilmiştir.İdam edilenlerden bazılarının mezarları,Elazığ Süryani Kadim Kilisesi'nin bahçesindedir.Malak Barşom'un mezarının ise nerede olduğu bilinmemektedir.

Şeyh Said üzerine yapılmış çalışmalarda Malak Barşom'dan,ayaklanmaya katılan bin kadar Süryani'den ya da idam edilen Süryanilerden bahsedilmez.(22) Oysa,25 Mart 1925'te Taşnak Merkez Bürosu'na gönderilen bir raporda,"güvenilir bilgilere göre Süryani alayları da harekete katılıyorlar",bilgisi geçilmişti.(23) Yani dönemin aktörleri bu olgunun bilincinde idiler.Nitekim benzeri bilgiler dönemin Süryani kaynaklarında da yer alıyordu.Bu kaynaklara göre,ayaklanma sonrası tutuklanan ve idam edilenler dışında,270 ile 357 arasında olduğu söylenen sayıda Süryani gözaltına alınmış,aylarca kiliselerde hapis tutulmuşlardı.Yaklaşık bin kişilik büyük bir grup da Suriye'ye ve Irak'a kaçmak zorunda kalmıştır.Kaçanlardan "soğuğun şiddetinden...yollarda telef ol(anlar)" olmuştu.(24) Hedefte sadece Süryaniler yoktur,onların kilise ve manastırları da güvenlik kuvvetlerinin saldırı hedefleri arasındadır."Kürt isyancıların sığındıkları" gerekçesiyle "Mor Malke Manastırı ile birlikte Ëẖwo (Güzelsu) köyündeki Mor Sarkis-Bakus ve Meryem Ana Kiliseleri,Sorino Mor Dodo ve Haç Manastırı,Türk askerleri tarafından" yıkılmışlardır.(25) Şeyh Said Ayaklanması ve Ermeniler

Şeyh Said Ayaklanmasına katılan ve kendilerinden bahsedilmeyen bir başka topluluk Ermenilerdir.Katılımın toplu olması,yaşanmış soykırım nedeniyle elbette mümkün değildi.Daha çok bireysel katılımlar sözkonusu olmuştur.Fakat sınırlı bilgilerimizle de bu katılımın oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz.Şark İstiklal Mahkemeleri kayıtlarına göre,duruşmalarda yargılanan Ermeni sayısı dokuzdur.Bunlardan üçü beraat etmiş,üç kişiye değişik hapis cezaları verilmiş ve üç kişi de idam edilmiştir.Hatta idam edilen "Ermeni milletinden mühtedi Ramazan oğlu Emin" reşit değildir ve mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek idam edilmiştir.(26)

Ayaklanmaya katıldıkları için yargılanmadan infaz edilen Ermeniler de vardır.Kendisi de yargılananlardan olan ve 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Halaçyan,anılarında,Diyarbakır'da iken görevlilere ayaklanmaya katıldığı için infaz edilen Ermeni olup olmadığını sorduğunu aktarır.Aldığı cevap çarpıcıdır;"Ermenisiz iş mi olur?Ermeni mayadır,süte karıştırmak lâzım ki yoğurt tutsun.İlk başta kurşuna dizilenlerin 13'ü Silvan yöresinden Ermenilerdi,mahkemesiz keyf için öldürülenlerin sayısı çoktur."(27) Elimizde,mahkemeye çıkartılmadan infaz edilen Ermeniler olduğuna ilişkin resmî belgeler de vardır.(28)

Ermeni katılımı konusunda kesin bir bilginin verilemiyor olmasının bir nedeni de birçok Ermeni'nin Kürt kimliği ile savaşa katılmış olmalarıdır.Bu konuda Halaçyan bize çarpıcı bir örnek aktarır.Ayaklanmaya katılan ve yaralanan bir Kürt,Halaçyan'ın kucağında ölmek üzere iken gerçek kimliğini açıklar,"Kürt ismi altında saklı Ermeniyim,asıl adım Keğam Odabaşyan,Kürt olarak savaştım,arkadaşlarım da Ermeniydi,Kürt olarak yaralandım,Ermeni kucağında ölüyorum."(29) Halaçyan,ayrıca adını vermediği bir Kürt aşiret reisinden Şeyh Said'in önemli yardımcılarından birisinin Ermeni olduğunu öğrenir.Dursun Ferhat ismiyle bilinen bu kişi çok bilgili birisidir ve "savaş planlarını hazırlama ve komutanlara istikamet verme" görevini üstlenmiştir.Dursun Ferhat'ın Ermeni olduğunu sadece Şeyh Said ve ona yakın birkaç kişi bilmektedir.(30) Halaçyan'ın konuştuğu kişi,Dursun Ferhat'ın çatışmalarda öldürüldüğü ve hareketin yenilgisinde bu ölümün önemli bir rol oynadığı bilgisini aktarır.

Halaçyan ayaklanmaya Ermeni kimliğini saklamadan katılanlar olduğunu da söyler."Hüseynikli Artin" verdiği örneklerden bir tanesidir.Ona bu bilgiyi aktaranlar,"Artin örnek bir çete başıydı,Kürtlerin kuşatma ordusunu Mezre'ye sokan ve birçok Türkleri tutuklatan oydu" derler ve Artin'in "yüzden fazla savaşçısı" olduğu bilgisini verirler.(31)

Aslında 1915 Soykırımı sonrası Ermeni-Kürt ilişkileri henüz yeteri kadar çalışılmamış bir konudur ve araştırmacılarını beklemektedir.Özellikle Boston'daki ARF (Taşnak) arşivi başta olmak üzere,dönemin Ermenice kaynakları henüz daha akademik dünyaya kazandırılmamıştır.ARF arşivinde bulunan belgelerden,Kürt hareketleriyle ARF arasında 1920 sonrası ciddi ilişkilerin kurulmakta olduğunu anlıyoruz.16 Kasım 1924'te,ARF ile Kürt Milli Komitesi arasında Beyrut'ta imzalanan 23 maddeden oluşan ve tarafların karşılıklı toprak haklarına saygı temelinde,Türk devletine karşı ortak mücadele etmelerini öngören gizli antlaşma buna bir örnek olarak verilebilir.(32) Yine bu arşivde,ARF merkez komitesi üyesi Ruben Ter Minassian ile "Kürdistan Başkanı Şeyh Said Zade" arasında bazı yazışmalar bulunmaktadır.Mektupları,Kürdistan Başkanı sıfatıyla yazan ve imzalayan muhtemel Şeyh Said'in oğlu Ali Rıza'dır."Şeyh Said Zade" mektuplarında,Şeyh Said Ayaklanması'nın hiçbir yabancı güçten destek almadığını ve Kürdistan'ın bağımsızlığını hedefleyen ulusal kurtuluş savaşı olduğunu vurgulamaktadır.Her iki halkın da benzer acılardan geçtiğini ve aynı nihai hedefi takip ettiklerini belirten mektuplar,her iki ulus arasında ortak mücadelele için dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma çağrısında bulunmaktadır.(33) Derin çarpıtma:Şeyh Said Ayaklanması ve Alevi katılımı

Yukarıda aktardığım gibi,bugüne kadar egemen olan tarihyazımına göre,Şeyh Said hareketine Alevi katılımı olmamış ve hatta başta Dersim bölgesi olmak üzere Kürt Alevileri devletle birlikte hareket etmişlerdir.Bu görüş bir tek Şeyh Said Ayaklanması ile sınırlı olarak ileri sürülmemiş,1920-1930'lu yıllardaki tüm Kürt isyanlarını açıklamada bir model olarak kullanılmıştır.Bu görüşün yerleşmesinde yukarıda sözünü ettiğim Nuri Dersimi kadar,M. Şerif Fırat'ın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılan "Doğu İlleri ve Varto Tarihi" adlı kitabı da önemli bir rol oynamıştır.Bakanlığın kitabın önsözüne yazdığı,"Bu eser,Doğu Anadolu'da oturan Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk'den ayrı sayan;bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha isbat etmektedir",cümlesi dikkat çekicidir.(34) Yakın dönem tarihini Alevi-Sünni ekseninde açıklayan bu tez basitliği nedeniyle de benimsenmesi kolay olmuş ve sonraki kuşaklar tarafından da aynen tekrar edilmiştir.(35)

Dersimli dostum Cemşi Kaya'nın, mensubu olduğu Koçuşağı aşireti hakkında yazdıklarını okuyunca bu bilginin doğru olmadığını gördüm.Elbette,hükûmetle birlikte hareket eden Alevi aşiretleri vardı ama benzeri durum Sünni Kürt aşiretleri için de geçerliydi.Yani,Alevi-Sünni ayrımı ayaklanmayı açıklamada kullanılabilecek doğru bir anahtar değildi.Şeyh Said Ayaklanması'na ciddi bir Kürt-Alevi katılımı olmuştu.Koçuşağı aşireti ayaklanmaya katılmış ve bazı bölgeleri kontrolü altına almıştı.Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ise köyleri ve evleri yıkılan aşiret mensupları,Kayseri'ye sürgüne gönderilerek mecburi iskana tabi tutulmuşlardı.Yollarda soğuk ve açlıktan ölenler olmuştu.(36)

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yeni yeni yayınlamaya başladığı Şark İstiklal Mahkemesi kayıtlarından öğreniyoruz ki ayaklanmanın bastırılmasından sonra yapılan yargılamalarda en büyük dava Koçuşağı aşiretine karşı açılmıştı.27 Aralık 1926'da sonuçlanan davada 500'ün üzerinde sanık vardır.Yargılama sonucu 152 sanık hakkında idam cezası verilmiştir.Çoğu gıyapta verilen idam cezalarından sekiz tanesi infaz edilmiştir.(37)

İsyana başka bölgelerden de Alevi katılımı olmuştu ve bu aşiret ve şahıslar Şark İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmışlardı.Görülen çeşitli davalar arasında,yargılama sonucu idam edilecek olan Dersim Milletvekili Hasan Hayri davası özel bir yer tutmaktadır.Hasan Hayri,Şeyh Said tarafından Elaziz Cephe Kumandanlığı'na tayin edilen Şeyh Şerif ile birlikte,Dersim bölgesinin ayaklanmaya katılmasını örgütlemeye çalışmıştır.Daha sonra tutuklanacak olan Hasan Hayri Bey,22 Kasım 1925 tarihinde idam edilecektir.(38) Duruşmalar sırasında özellikle Dersim'in efsanevi lideri Seyyid Rıza başta olmak üzere Batı Dersim aşiretlerinin ayaklanmaya doğrudan katıldıkları ya da büyük sempati duydukları yönünde bilgiler açığa çıkmıştır.Bu bilgiler arasında Seyyid Rıza ile İsmet Paşa arasındaki yazışmalar önemli yer tutmaktadır.Savcılık makamının iddiasına göre,Seyyid Rıza "İsmet Paşa'yı telgraf başında tehdit" etmiştir.(39)

Hasan Hayri davasında ortaya çıkan bilgilere dayanarak,1925 Şeyh Sait ve 1937-1938 Dersim katliamlarının birbirinden bağımsız olaylar olmadığını iddia etmek mümkündür.Bugüne kadar tarihyazımına egemen olan bu iki olayı birbirinden bağımsız ele alan yaklaşımın doğru olmadığı rahatlıkla ileri sürülebilir.Hatta,1937-1938 Dersim katliamlarında,Dersimlilerin 1925 isyanına katılmış olmaları da önemli bir rol oynamıştır,tezi de ileri sürülebilir.İhtiyacımız olan,1925 ve 1937-1938'i birlikte ele alan tarihyazımıdır.

Mevcut tarihyazımı değişmedikçe

Eğer Şeyh Said Ayaklanması'na ciddi bir Süryani ve Alevi katılımı olmuşsa ve Şark İstiklal Mahkemesi'nde,Koçuşağı aşireti hakkına açılan dava Şeyh Said ile ilgili davaların en büyüğü ise ve ihmal edilmeyecek sayıda Ermeni ayaklanmaya katıldıkları için yargısız infaz edilmiş veya idam edilmişlerse niçin bu basit gerçeklikler tarihyazımında yer almadı?Niçin bu bilgiler yok sayıldı ve unutulmaya mahkûm edildi?Burada,birbiri ile bağlantılı üç önemli neden saymak istiyorum.

Birinci neden,tarihi hakikatlerin,ideolojik veya başka türden manipülasyonların saldırılarına ve yaralayıcı etkilerine açık olmaları gerçekliğidir.Şeyh Said hareketine doğrudan veya dolaylı olarak katılmış aktörlerin anılarında sözünü ettiğimiz hakikatlerden bahsetmemeleri hatta aksi yönde bilgi vermeleri ancak böyle bir tutumla açıklanabilir.Onlar geleceği görmek istedikleri tarza uygun olarak geçmişe de şekil vermeye çalışıyorlardı.Çünkü hatıratlar,grup kimliğinin oluşumunun ve grubun politik mobilizasyon imkanlarının yaratılmasının en önemli araçları arasında sayılırlar.Mustafa Kemal'in toplam 36,5 saat süreyle toplam altı günde okuduğu "Nutuk" böyle bir anlayışa verilebilecek muhteşem bir örnek sayılabilir.

Diğer iki neden doğrudan tarihyazımı ile ilgilidir.Burada ileri süreceğim birinci ana tez şu olacaktır:Bugüne kadar geç Osmanlı-Türk dönemi tarihyazımına,merkezinde ağırlıklı olarak tek bir etnik ve dinî grubun yer aldığı bir yaklaşım egemen olmuştur.Bu tür tarih anlatılarının ana ekseni,incelenen topluluk ile egemen Türk toplumu ve/veya Türk devleti arasındaki ilişki üzerine kuruludur.Esas olarak iki aktörlü bir tarihyazımı sözkonusudur.Ve bu,iki ana aktörlü tarihyazımında diğer topluluklar fazla bir rol oynamazlar;pasiftirler ve zorunlu olmadıkça sahneye çağrılmazlar.Mao Zedong'un bir sözünde belirttiği gibi,"herkes kendi dağında kendi türküsünü söylemektedir,öteki dağlarda söylenen türkülerden habersizdir."

Bu durumu alanımızda çıplak gözle gözlemlemek mümkündür.Ermeni,Rum,Kürt,Çerkes ve diğer tarihyazımları büyük ölçüde birbirlerinden yalıtık biçimde gelişmiş;birbirlerinin deneyimlerinden haberdar olma veya onlarla etkileşim kurma konusunda sınırlı kalmışlardır.Her biri kendi seyrinde ilerleyerek paralel ve çoğunlukla birbirine kayıtsız tarihsel anlatılar üretmiştir.Bu açıdan birbirleriyle irtibatı yok denecek düzeyde farklı kompartımanlara ayrılmış tarihyazımlarından söz etmek yanlış olmayacaktır.

Tarihyazımı ile ilgili ikinci önemli boyut,1923'ün radikal bir kopuş olarak veya tarihyazımının sıfır noktası olarak telakki edilmesidir.Aslında bunu 1918-1923 dönemi olarak ele almak daha doğrudur.Osmanlı-Türk hatta Kürt tarihyazımında,1918-1923 dönemi esas olarak "Kurtuluş Savaşı" kavramı etrafında ele alınmış ve kendisinden önceki dönemle aradaki ilişki tamamen kopartılmıştır.Oysa,tüm erken Cumhuriyet döneminde,özellikle de büyük ayaklanma ve altüst oluşların yaşandığı 1918-1938 döneminde,Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Hıristiyan vatandaşlarına yönelik katliamların hayaleti kol gezmiştir.Dönemin tüm aktörleri,bu hayaletin bilincinde olarak hareket etmişlerdi.Örneğin Türk yöneticiler,başta Kürtler olmak üzere kendilerine karşı çıkanlara her fırsatta Ermenilerin başına gelenleri hatırlatmışlardır.Ve eğer,muhalefet etmeye devam ederlerse Ermenilere yapılanların aynısının kendilerine de yapılacaktı.Geliştirilen tarihyazımında bu ilişki yok sayılmış,"hayalet"in üstü çizilmiştir.

Özellikle Kürtlerin,kurulmakta olan Türk devletine karşı isyan hareketlerine girmelerinde Ermeniler konusunda yapılan bu hatırlatmaların merkezi bir rol oynadığını ileri sürebiliriz.1920-1921 Koçgiri,1925 Şeyh Said ve 1937-1938 Dersim örneklerinde bunu göstermek mümkündür.1920-1921 Kürt-Koçgiri isyanını ateşleyen en önemli nedenlerden biri,1921 Ocak ayında kurulan Merkez Ordusu Kumandanı Sakallı Nureddin Paşa'nın,ilk iş olarak "Ordusu'nun görev sahasındaki kaza ve köylerde yaşayan gayrimüslim ahalinin,düşmanla işbirliği yapma ihtimaline karşı,nüfus ve yerleşim bilgisi haritasını çıkarmak" istemesiydi.(40)

Emrin gönderildiği kaymakamlıklardan biri,emri kendisine bağlı nahiyelere iletirken,altına Alevi-Kürt nüfusunu bildirmelerini de ilave eder.Kendi durumlarını zaten Ermenilerle benzeten bölgenin Alevi-Kürt nüfusu bu bilgiyi öğrenince,Ermenilerden sonra sıranın kendilerine geldiğine inanırlar.Nitekim,Şubat-Mart aylarında bölgedeki olayları yatıştırmak için gönderilen bir Binbaşı,yöre halkıyla yaptığı bir toplantıda,cebinden bir kâğıt parçası çıkartmış ve köylülere göstererek onları "işte sizin ferman-ı idamınız;sizi Ermenilere benzettirip...sizi tamamı ile imha ederim" diyerek tehdit etmiştir.Bu tehdit,isyan için bardağı taşıran son damla olmuştur.(41)

Ermenilerin başına gelenlerin Kürtlerin de başına geleceği,Şeyh Said hareketinin de önemli motiflerinden biri olmuştur.Ayaklanmacıların,Kürtleri ayaklanmaya çağırmak için kaleme aldıkları bir bildirgede,Türklerin Ermenilere yaptıklarının aynısını Kürtlere de yapacakları iddiası tekrar edilir.Bildirgede yer alan ifadeyle,"bunlar [Türkler] Ermenilere yaptığı muameleyi Kürt ileri gelenlerine de uygulamak" fikrindedirler.Bildirgede ayrıca,"Meclis-i Mebusan'da bu hususun müzakere kılındığı ve karar verildiği" bilgisine yer verilir.(42)

Benzeri durum,Dersim bölgesi için de geçerlidir.Dersimliler,Ermeniler gibi imhaya uğrayacakları "derin inancına" sahiptirler.Üçüncü Umumi Müfettişi Tahsin Uzer 1936'da bu "derin inancı" şu sözlerle dile getirir:"Dersimlilerin...Ermenilerin akıbetlerine uğrayacakları fikir ve kanaati yeni değildir.Bu kanaat onlar için bir iman kadar kuvvetli ve eskidir."(43) Nitekim,4 Ocak 1937'de İçişleri Bakanlığı,umumi müfettişliklere ve valiliklere gönderdiği şifreli bir emirle,Dersimliler arasında yaygın olarak dolaşan,"Hükûmet ... bizi sürecek ve Ermeniler gibi kıracak" söylentilere karşı tedbir almalarını ister.(44)

Dersim soykırımının ana uygulayıcılarından,General Abdullah Alpdoğan'a atfedilen şu sözler,Türk yöneticilerinin de Dersimlileri,Ermenilere benzettiklerini açık olarak göstermektedir."Şimdi askerler size sesleniyorum.Bu Kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin p.çleri,arkadaşlarınızın katillerinin p.çleri,bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler.Bunların kökü kazınmalı,Ermeni döllerinin kökünü kuruttuk,bir tek bu Kürtlerle,Kızılbaşlar kaldı.Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz,hükûmet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın,yakın yıkın talimatını vermiştir.Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak,size söz veriyorum."(45)

Özetle,erken dönem Cumhuriyet tarihyazımı,Koçgiri'de,Şeyh Said'te,Dersim'de dönemin tüm aktörlerinin bildiği ve yaşadığı bu bağlantıyı hemen hemen yok saydı;savaş yılları Hristiyanlara yönelik işlenen katliamlarla 1918 sonrası yaşananlar arasındaki bağları neredeyse tamamıyla kopardı.1918 sonrasıyla ilgili çalışmalara bakıldığında 1918 öncesine,genel olarak yaşanmamış,yok muamelesi çekildiği görülür.

Yapılması gereken,egemen tarihyazımının bilerek koparttığı bu halkayı birleştirmektir.Savaş yıllarında başta Ermeniler olmak üzere ülkenin Hıristiyan vatandaşlarına yapılanların 1918 sonrası tarihyazımına entegre edilmesi şarttır.Bu işlem yapılmadan özellikle 1918 sonrasının anlaşılması mümkün değildir. Yeni tarihyazımına dair

Bu bölümde,yeni bir tarihyazımı için zorunlu bazı teorik gözlemlerde bulunmak istiyorum.Bildiğimiz gibi,gerçeklik esasen çoğulcudur.Yaşanan geçmiş,iç içe geçmiş birbirine dolanmış çok sayıda aktörün karşılıklı ilişkilerinden doğar.Bu bütünlüğü parçalara ayıran ve onu ulusal,etnik,tematik ya da disipliner bölmelere hapseden şey,tarihyazımının kendisidir.Daha radikal bir biçimde formüle etmek gerekirse:Tarihsel bütünlük ontolojiktir;parçalanma ise tarihyazımsaldır.Yani bölünmüş olan geçmişin kendisi değil,bizim onu anlatma biçimlerimizdir.

Şüphesiz tarihyazımının,geçmişin çoğulcuğunu bütün yönleriyle kavraması mümkün değildir.Ve tarihsel olanın tam kapsamlı bir tanımını yapmanın bir yolu yoktur.Tarihsel hikâyenin eksiksiz,yaşandığı haliyle tam kapsamlı bir biçimde anlatılması mümkün değildir.Yalnızca,farklı tema ve unsurları öne çıkaran çeşitli anlatımların varlığından söz edebiliriz.Tarih metodoloji özünde seçmeci olmak zorundadır.(46)

Yapabileceğimiz şey,soracağımız sorularla belirlenen tarihin belirli yönlerini tanımlamaya yönelik seçici bir dizi yaklaşım geliştirebilmektir.Ve elbette ki seçeceğimiz sorular,soruyu soran bizlerin değerleriyle yönlendirilir.Bu "seçicilik" her kuşağa yeni bakış açıları ve yeni sorularla tarihî olguların yeni boyutlarını gündeme getirme özgürlüğünü verir.Tekrar edersem,tarihsel metodoloji seçmeci olarak kalmak zorundadır.(47) Dolayısıyla benim burada yapmak istediğim,geçmişi kompartımanlara bölerek anlatmanın doğru ya da yanlış olup olmadığı konusunda bir tartışma yapmak değildir;asıl sorun,bu parçalı yaklaşımın birçok olguyu görünmez kılması,üzerini örtmesi ve sonunda kaybettirerek ortadan kaldırma tehlikesini içinde barındırıyor olmasıdır.Şeyh Said olayının anlatımında gözlediğimiz de budur.

Açıklamamız gereken sorun,yaşanmış olanların çoğulcu karakteri ile tarihyazımının bu çoğulculuğu donduran seçkinci tutumu arasında varolan çelişkidir.Bu çelişkiyi açıklamada Hannah Arendt'e başvurmak isterim.(48) Arendt,doğadan farklı olarak dünyanın kendiliğinden verilmiş olmadığını,inşa edilmesi ve sürdürülmesi gereken bir şey olduğunu hatırlatır.Bu dünya yalnızca maddi yapılarla değil,onlardan da önemli olarak,insan eyleminden doğan olaylar,olgular ve durumları içeren "insan ilişkilerinin gelip geçici ve kırılgan ağı" ile varolur.Bu ağ,ancak farklı biçimlerdeki anlatılar -resmî tarihyazımından romanlara,bireylerin yargılarından kamusal tartışmalara kadar uzanan hikâyeler- aracılığıyla kaydedilip hatırlandığında anlam kazanır.Aksi takdirde,olaylar ve eylemler hiçbir etki yaratmaz,hatta tamamen unutulabilirler.

Bu bize,tarihi hakikatler dediğimiz şeyin çok kırılgan olduğu gerçeğini hatırlatıyor.Arendt bu kırılganlığı,factual truth (olgusal hakikat) ile rational truth (rasyonel hakikat) arasında yaptığı önemli bir ayrımla anlatır.(49) Matematiksel,bilimsel ve felsefî türden rasyonel hakikatler unutulsa veya inkâr edilse dahi her zaman yeniden keşfedilebilirler.Oysa tarihsel ya da olgusal hakikatler -yani insan eyleminden doğan ve "insan ilişkilerinin ağı" içinde varolan hakikatler- bir kez unutulduğunda ya da kayıt altına alınmadığında geri getirilemezler.Onlar yalnızca kayıt altına alındıkları ve anlatılar içinde korundukları sürece var olurlar.Eğer bir olay kaydedilmemişse,tarihsel anlamda o olay "yok" hükmündedir.

Ana iddiam,alanımızda bugüne dek egemen olan tarihyazımının,tam da bu "gelip geçici ve kırılgan insan ilişkileri ağı"nı unutmaya ve yok saymaya yatkın bir özelliğe sahip olduğudur.Oysa ihtiyacımız olan,bu unutulmuş ağları yeniden görünür kılacak,üzeri örtülmüş deneyimleri yeniden kamusal alana taşıyacak bir tarih yaklaşımıdır.Başka bir ifadeyle,mevcut tarihyazımı ile "kaybedilmeye mahkûm edilmiş" insan ilişkileri ağını yeniden keşfetmeyi başaracak yeni bir tarihyazımına ihtiyaç vardır.Bu sadece geçmişin,hak edildiği tarzda ele alınabilmesi ve kavranılabilmesi için bir zorunluluk değildir.Geleceğin tasavvur edilebilmesinin de ön koşuludur.

Böylesi bir tarihyazımının ön koşulu ise geçmişin çoğulculuğunu kavrayabilecek bir tahayyül gücüne sahip olabilmesidir.Bu tahayyül gücü,Kant'ın "genişletilmiş düşünme" (erweiterte Denkungsart) adını verdiği yaklaşım aracılığıyla inşa edilir.Kant'a göre bir konuda sağlıklı bir yargıya ulaşmak yalnızca bireysel tutarlılıkla değil,aynı zamanda başkalarının bakış açılarını "ziyaret edebilme" ve onları kendi muhakememize dahil edebilme yetisiyle mümkündür.Kant'ın birey düzeyinde kurduğu bu düşünme biçiminin,tarihyazımında kolektif aktörler için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz.Her bir birey ya da kolektif aktörün ötekilerin bakış açılarını ziyaret edebilme yetisine sahip olması,geçmişin çoğulluğunu yeniden inşa etmenin temel koşuludur.Ancak bu şekilde,farklı silolara hapsedilmiş ve parçalanmış tarih anlatılarının susturduğu deneyimleri yeniden görünür kılabilir,hem geçmişi anlamak hem de geleceğe dair yeni imkânlar tahayyül etmek mümkün olabilir.

Tanınmış Alman tarihçi Reinhart Koselleck'in de vurguladığı üzere,bir toplumun "geçmiş"i kavrayış biçimi,onun geleceğe dair tahayyüllerinin sınırlarını belirler.Geçmişi nasıl kavrarsak,geleceğe dair öngörülerde bulunabilme olasılıkları o ölçüde daralır ya da genişler;bugünkü siyasi,toplumsal ve ekonomik eylem alanlarımızın,"gerçekçi" kabul edilen sınırları da tam olarak bu kavrayış tarafından şekillendirilir.Bu nedenle geçmişi parçalı,tek boyutlu ve tekil anlatılarla kavradığımız sürece,geleceğe dair tahayyül gücümüz de daralır.

Artık ihtiyacımız olan,geçmişin çoğulculuğunu bize geri verecek olan,tek aktör merkezli tarihyazımı yerine sınırlarını nasıl çizeceğimiz tartışmasını şimdilik bir kenara bırakarak,bütünlüklü bir bölgesel tarihyazımına yönelmektir.Koselleck'in "deneyim mekânı -space of experience" kavramı bu konuda bize iyi bir ipucu verebilir.(50) Böylece tek bir aktör üzerinde değil,farklı aktörlerin "tecrübe alanı" tarihyazımının merkezine alınabilir.Mekân,farklı aktörlerin aynı anda buludukları yer olduğu için,yaşanan deneylerin daha bütünlüklü aktarılma şansı artar.Deneyim mekânlarını merkeze alan bu yaklaşımı "entegre tarihyazımı" olarak adlandırmak istiyorum.Böylesi bir yazım,yalnızca geçmişin karmaşık,bütünlüklü ve iç içe geçmiş deneyimlerini görünür kılınmakla kalmayacak,aynı zamanda farklı ulus-etnik-din gruplarının bir bölgede birlikte yaşama ve geleceği birlikte kurma imkânları üzerine düşünmemizi de mümkün kılacaktır...

Not:"Bu makale,Fresno Devlet Üniversitesi tarafından 17-18 Ekim 2025'de düzenlenen 'A New History Writing on Late Ottoman-Turkish History The Impact of Memoirs [Geç Osmanlı-Türk Tarihine Dair Yeni Bir Tarihyazımı:Hatıratların Rolü]' adlı konferans için kaleme alınmıştır.Konferans düzenleyicilerine (Dr. Ümit Kurt ve Barlow Der Mugrdechian) makalenin Türkçesini yayımlama izni verdikleri için teşekkür ederim.Ayrıca,bu makalenin ana tezini oluşturmama yardımcı olan bilgileri benle paylaşan,Hanna Kerkinni,Jan Bet-Sawoce,Çemşi Kaya ve Hovsep Hayreni özel bir teşekkürü hak ediyorlar.Onların katkıları olmasa idi bu makale kaleme alınamazdı.Tezlerin sorumluluğu sadece bana aittir." *** 1-Bu yolculuğun ilk sonuçlarını,Taner Akçam,Yüzyıllık Apartheid (İstanbul:Aras Yayıncılık 2023) başlıklı çalışmamda yayımlandı.
2-Safar Safar,The Origin of Heroes:A story of struggle Patriotism and Sacrifice (Fadi Safar yayını,Vulkan.se baskısı,Ağustos 2020.
3-Cemşi Kaya'ya bilgileri benimle paylaştığı ve konuya ilişkin verdiği ek bilgiler için teşekkür ederim.Cemşi Kaya'nın aktardıklarına şuradan ulaşılabilir:https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid0AvfUHx2VPabDEem1STF5sCTAVphdVat64c93pvRrphVVjW3QCZy8KrBoe181RL2yl&id=100007383223944 ve https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid02nZ2YsQU3e41RMxa7TxGfFtTYu6NZzZAQ6r2fUTF58wDrS2s95NpcnmwQye1ApCxDl&id=100007383223944.
4-Kevork Halaçyan (Taparagan),Tebi Gaxağan (Darağacına Doğru),(Boston:Hayrenik Yayını,1932.) Büyük bir özveri ile kitabın geniş bir özetini yapan ve içindeki bilgileri benimle paylaşan Hovsep Hayreni'ye teşekkür ederim.
5-Şeyh Said İsyanı'nın çok kısa bir özeti için bakınız;Ayşe Hür,Kürtlerin Öteki Tarihi,(İstanbul:Literatür,2019),s. 175-187.İngilizlerin rolü konusunda kısa bir değerlendirme için Mesut Yeğen,İngiliz Belgelerinde Kürdistan,(Ankara:Dipnot Yayınları,2011),s. 23-25.
6-Türk tezleri için en sık kullanılan kaynak Uğur Mumcu'ya aittir.Uğur Mumcu,Kürt İslam Ayaklanması,1919-1925,(İstanbul:Tekin Yayınları,1993.) Önemli bir diğer başvuru kaynağı,İstiklal Mahkemeleri savcısına aittir.Ahmet Süreyya Örgeevren,Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi:Vesikalar,Olaylar,Hatıralar,(İstanbul:Temel Yayınları,2002.)
7-Komintern ve TKP'nin Kürt meselesindeki tavrı konusunda bazı kaynaklar;Mete Tunçay,Türkiye'de Sol Akımlar,cilt I (İstanbul:İletişim Yayınları,2019);cilt II (İstanbul:İletişim Yayınları,2021);Doğu Perinçek (der.),Komintern Belgelerinde Türkiye 2. Kürt Sorunu,(İstanbul:Kaynak Yayınları,1994);Erden Akbulut & Erol Ülker,TKP,Komintern ve Kürt İsyanları,(İstanbul:Yordam Kitap,2022.)
8-Erden Akbulut & Erol Ülker,TKP,Komintern ve Kürt İsyanları,a.g.e.,s. 108-109.
9-a.g.e., 109.
10-a.g.e,108-111.İlhan Akdere,Zeynep Karadeniz,Türkiye Solu'nun Eleştirel Tarihi-1,(İstanbul:Evrensel Basım Yayın,1996),s. 158-160 ve Fırat Aydınkaya,"Şeyh Said Hareketi "Gerici" Miydi?",Nupel,5 Şubat 2022.https://www.nupel.tv/firat-aydinkaya-seyh-said-hareketi-gerici-miydi-217517.html (Erişim:14 Eylül 2025).
11-Abdulhakim Koçin,Eyüp Ertüren,Şark İstikal Mahkemesi Şeyh Said Davası Mahkeme Tutanakları,(Ankara:Nobel,2020),s. 24-34 ve s. 39-41.
12-Karerli Mehmet Efendi,Birinci Dünya Savaşı İstiklal Mahkemeleri Koçgiri Şeyh Said ve Dersim'e Dair Yazılmayan Tarih Anılarım,(İstanbul:Fam Yayınları,2013),s.115-116.Ayaklanmanın,Kürt devleti kurmak gibi bir amacı olmadığı yolunda ileri sürülen tezlere iki örnek,"Cevher Kara,Hangi Şeyh Said,(Urfa:Bilgi Yayıncılık,2015),s. 10.Altan Tan,"Şeyh Said Kıyamı Mahkeme Zabıtları",Independent Türkçe,16 Nisan 1921.Seri yedi yazıyla devam etmiştir,ilgili kısmı için bakınız,Independent Türkçe,20 Ağustos 2021,https://indyturk.com/node/401346/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/%C5%9Feyh-said-k%C4%B1yam%C4%B1-mahkeme-zab%C4%B1tlar%C4%B1-7-miralay-c%C4%B1branl%C4%B1-halid-bey (Erişim:25 Eylül 2025).
13-Garo Sasuni,Troşak adlı bir Ermenice gazetede "1925 Aralık ayında yayınlanmış olan İsmail Hakkı'nın (Kürt lideri) raporuna" dayanarak örgütün kuruluş tarihini 1920 olarak vermektedir.Garo Sasuni,Kürt Ulusal Hareketleri ve 15. Yüzyıldan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri (İstanbul:Med Yayınevi,1992.) Örgütün kuruluşu hakkında çok değişik tarihler verilir.Ayrıntılı bilgi için bakınız,Tahsin Sever,1925 Hareketi Azadi Cemiyeti (İstanbul:Nubihar,2018),s. 97-117.
14-Sadece bir kaç örnek;Zinnar Silopi (Kadri Cemilpaşa),Doza Kürdistan,Kürt Milletinin 60 Seneden Beri Esaretten Kurtuluş Savaşı Hatıratı,(Beyrut:1969);Ekrem Cemil Paşa,Muhtasar Hayatım Kemalizme Karşı Kürt Aydın Hareketinden Bir Yaprak (Ankara:Beybun Yayınları,1992);Cegerxwin,Hayat Hikayem,(İstanbul:Evrensel Yayınları,2003.)
15-Ahmet Süreyya Örgeevren,Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi,s. 115;karar sureti için bkz. s. 19.
16-Şu ifadeler ona aittir;"Maalesef Kürdistan'da gerçekleşen isyanlarda...Sünni Kürt isyanlarında Alevi Kürtler alakadar olmadılar ve Alevi Kürt isyanlarında ise Sünni Kürtler katiyen alakadar olmadılar.Ve bu suretle her iki mıntıka isyanları da Türk hükûmeti lehine neticelenmiş oldu." Vet. Dr. Nuri Dersimi,Dersim'e ve Kürt Millî Mücadelesine Dair Hatıratım,(Ankara:Öz Ge yayınları,1992),s. 104.
17-Malak Barşom,Şark İstiklal Mahkemesi kayıtlarında Melik Barsum olarak geçer.Hakkında 17 Şubat 1926'da verilen üç aylık hapis cezası için bakınız;Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları),Cilt 6/3,Karar 161,(Ankara:TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı Yayınları,2017),s. 1285-1287.
18-İdam edilenlerin isimleri için bakınız;Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları),Cilt 6/5,Karar 778,s. 2421-2423.
19-Safar Safar,The Origin of Heroes:A story of Struggle Patriotism and Sacrifice,(yazarın yayını,2020.) Safar Safar'ın verdiği bilgiler büyük ölçüde Malak Barşom'un amcasının oğlu olan babası Abdel-Aziz'in aktardıklarına ve aile içinde konuşulanlara dayanmaktadır.Her sözlü tarih anlatımının sahip olduğu sorunları (tarih hataları,muhtemel abartılı sayılar ve anlatım dili vb.) bu eserde de gözlemek mümkündür.Ancak eserin ana anlatısının yayımlanan İstiklal Mahkemesi kayıtları ile uyum içinde olduğunu belirtmek gerekir.
20-Bin rakamının abartılı olduğunu ileri sürmek mümkündür.Şeyh Said Ayaklanması'na kaç kişinin katıldığı konusunda bir rakam vermek de zordur.Bir hatıratta,Diyarbakır'ı kuşatan 5 bin ve toplamda 10 bin civarında katılımcıdan söz edilir;M. Halit Fırat,Yetmiş Beş Senelik Derbeder Bir Hayat Hikâyesi,(Ankara:Kardeş Matbaası,1968),s. 25-26.Şeyh Said yargılanması sırasındaki ifadesinde,Diyarbakır'ı kuşatanların sayısını 3 bin olarak verir.Diyarbakır için devlet kaynaklarında 5 bin rakamı telaffuz edilir.Olayları yaşayan bir kişi de 10 bin rakamını verir.Rakamları aktaran,Martin van Bruinessen,Ağa Şeyh Devlet,(İstanbul:İletişim Yayınları,2013),s. 423.Bir başka rakam da olayları birincil elden yaşamış Hasan Hişyar Serdi tarafından aktarılır.Serdi toplam 70 bin kişiden bahsetmektedir:(Palu-Harput cephesi 18 bin;Varto cephesi 12 bin;Diyarbakır cephesi 20 bin;Bakır Maden cephesi bin ve Silvan cephesi 10 bin);Hasan Hişyar Serdi,Görüş ve Anılarım (1907-1985),(İstanbul:Med Yayınları,1994),s. 201-203.
21-Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları),Cilt 6/5,Karar 778;ve infaz zabıt varakası için bakınız,T.B.M.M. Şark İstiklal Mahkemeleri Arşivi IM_T12_K094_D836-4_G142.
22-Doğrudan Şeyh Said Ayaklanması ile ilgili olmayan Şark İstiklal Mahkemeleri hakkında yapılmış bir çalışmada,konuya kısaca değinilir:Mahmut Akyürekli,Şark İstiklal Mahkemesi 1925-1927,(İstanbul:Tarih Kulübü Yayınları 2016),s. 95,138.
23-ARF Archive (Watertown),D/1652 B-1/Kurds 24-25/ Khosrov'dan Taşnak Bürosu'na 25 Mart 1925 tarihli rapor.
24-Na'um Fayig,"Turabdin'de Baykuşlar Ötüyor",Beth-Nahrin (Mesopotamia),The Assyrian Paper,Yıl 10,Sayı 7-8,Mayıs-Haziran 1926,s. 4-7.) Bu ve takip eden dipnottaki bilgileri benimle paylaşan Jan Bet-Sawoce'ye teşekkür ederim.
25-Horepiskopos Nu'man Bet Yawno,Turabdin ve Midyat Tarihi,(çev.) Şükrü Aktaş,(Midyat:Mor Gabriyel Manastırı,2010.)
26-İdam edilen Ermenilerin isimleri ve dava dosyaları ile ilgili olarak bakınız;Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları),"Ermeni Gülizar'ın oğlu Mehmet Nuri bin Hüseyin",Cilt 6/2,Dosya no:187,s. 687;Markar oğlu Bogos,Cilt 6/2,Dosya no:197,s. 695;"Ermeni milletinden mühtedi Ramazan oğlu Emin",Cilt 6/5,Dosya no:773,s. 2339-2341.Mehmet Nuri'nin İdam Zabıt Varakası için bakınız;T.B.M.M. Şark İstiklal Mahkemeleri Arşivi,IM_T12_K092_D833-2_G055.Markar oğlu Bogos'un İdam Zabıt Varakası:IM_T12_K092_D833-2_G061.
27-Kevork Halaçyan (Taparagan),Tebi Gaxağan (Towards the Gallows),s. 159.
28-Şeyh Said kuvvetleriyle yapılan çatışmalarla ilgili olarak,TBMM Riyaseti Yaverliği'ne 30 Mart 1925 tarihinde gönderilen "vakayı ve istihbarat hülasası" başlıklı raporda,29 Mart 1925 tarihinde yaralı olarak ele geçirilen bir Ermeni'nin yargılanmadan hemen idam edildiği bilgisi verilir:"Tepecik'ten elinde bomba ile yaralı bir Ermeni derdest ve idam ve Şeyh Mehmet Baba ve oğullarının evleri yakılmıştır." Cumhurbaşkanlığı Arşivi,T.B.M.M. Riyaseti Yaverliği'ne,30 Mart 1925 tarihli rapor:01010720_1.
29-Kevork Halaçyan (Taparagan),Tebi Gaxağan (Towards the Gallows),s. 182-183.
30-a.g.e,s. 460.
31-a.g.e.,s. 271-272.
32-ARF Arşivi (Watertown),Dosya II-2 N 1652 B/1,Kürtler ve Kürt Hareketi,1924-1925.Ermeni Devrimci Partisi Taşnaktsutyun ile Kürt Milli Komitesi Arasında 16 Kasım 1924'de imzalanan Dostluk ve İttifak Antlaşması.
33-ARF Arşivi (Watertown),Dosya II-2 N 1652 B/1,Kürtler ve Kürt Hareketi,1924-1925.Ali Rıza ile Rupen arasında 28 Ağustos;2 ve 21 Eylül ve 5 Ekim 1925 tarihli yazışmalar.
34-M. Şerif Fırat,Doğu İlleri ve Varto Tarihi,(Ankara:Milli Eğitim Basımevi,1961),s. 3.
35-Kürdolog Martin van Bruinessen'in yazdıklarını bu kanaatin yaygınlığına bir örnek olarak vermek mümkündür."Mustafa Kemal'in Türkiye'si lâik bir cumhuriyetti;Aleviler ilk kez eşit haklara sahiptiler ve kanunlar onları koruyordu.Sünnî şeyhlerin denetimi altında bir Kürdistan onların sadece aleyhine olabilirdi." (bkz. Martin Van Bruinessen,Ağa Şeyh Devlet,s. 435.)
36-Cemşi Kaya'nın aktardığı bilgiler için,bakınız dipnot 2.
37-Mahkeme karar sureti için bakınız;Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları),Cilt 6/5,Karar 670,Mahkeme Dosya Numarası 867,(Ankara:TBMM Yayınevi,2016),s. 2341-2345.
38-İdam Zabıt Varakası için bakınız;T.B.M.M. Şark İstiklal Mahkemeleri Arşivi,IM_T12_K092_D833-2_G064.Hasan Hayri'nin nasıl idam edildiği ve idam sırasındaki sözleri için bakınız;Karerli Mehmet Efendi Yazılmayan Tarih - Anılarım,s. 207-211.
39-Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız,Taner Akçam,Yüzyıllık Apartheid,(İstanbul:Aras Yayıncılık,2023),s. 107-117.
40-Mahmut Akyürekli Koçgiri Kırımı (1920-1921),s. 80.
41-a.g.e.,s. 88,183.
42-Ahmet Süreyya Örgeevren,Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi,s. 31.
43-BCA:030.10.111.743.12. Umumi Müfettiş Tahsin Uzer'in, Başvekalet Yüksek Katına 12 Şubat 1936 tarihli telgrafı.Tahsin (Uzer) Ermeni Soykırımı sırasında Erzurum ve Suriye valisi olarak görev yapmıştır.Ermenilere yönelik 1 Aralık 1914 tarihli ilk imha kararında onun imzası vardır.Tahsin'in Ermenilerin imha edilmesi doğrultusunda alınan kararlardaki belirleyici rolü için bakınız,Taner Akçam,Ermeni Soykırımının Kısa Tarihi,(İstanbul:Aras Yayınları,2021),s. 60-71.
44-BCA:030.10.111.743.18. İçişleri Bakanlığı'ndan Umumi Müfettişliklere ve Valiliklere 4 Ocak 1937 tarihli şifre.Belgeleri benle paylaşan Sait Çetinoğlu'na teşekkür ederim.
45-Taner Akçam,"Dersim Katliamına Dair Okunması Zor bir Mektup",Agos,22 Nisan 2023.
46-Daniel Little,"Philosophy of History",in The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2025 Edition),ed. Edward N. Zalta and Uri Nodelman,https://plato.stanford.edu/archives/sum2025/entries/history, (giriş 12 Eylül 2025)
47-Max Weber,On The Methodology of the Social Sciences,(Illinois:The Free Press of Glencoe,1949),s. 1-26;50-79.Eser alanının klâsiğidir.Araştırma konusunun "seçmeci" olmak zorunda olması ve bu seçim sürecinin "değer yargısı" yüküne ragmen "objektif" bir araştırmanın mümkün olup olmadığı konusundaki tartışmalara ayrılmıştır.
48-Burada ele alınan konu şu makalede ayrıntılı olarak tartışılmıştır;Veronica Vasterling,"Plural Perspectives and Independence:Political and Moral Judgement in Hannah Arendt",in The Other:Feminist Reflections in Ethics,ed. Helen Fielding,Gabrielle Hiltmann,Dorothea Olkowski,and Anne Reichold (London:Palgrave Macmillan,2007),s. 246-265
49-Hannah Arendt'in konuyu ayrıntılı tartıştığı makalesi:Hannah Arendt,"Truth and Politics",The New Yorker,25 Şubat 1967,https://www.newyorker.com/magazine/1967/02/25/truth-and-politics?utm_source=chatgpt.com
50-Reinhart Koselleck,Futures Past On the Semantic of Historical Time,(New York:Columbia University Press,2005),s. 255-277. *Prof. Dr. Taner Akçam,Parça anlatıların ötesine geçmek:"Bütünsel" bir tarihyazımının zorunluluğu:Malak Barşom ve Şeyh Said Ayaklanması örneği,Kürd Araştırmaları,24 Ekim 2025. https://kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-417