22 Kasım 2017 Çarşamba

Mehmet Perinçek Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ni nasıl sansürledi?/Doç.Dr.Candan Badem*

Doç.Dr. Candan Badem,Mehmet Perinçek'in "150 Belgede Ermeni Meselesi" kitabında yer alan Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ndeki konuya ilişkin makaleyi sansürleyerek çarpıtmasını İleri'ye yazdı:Mehmet Perinçek Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ni nasıl sansürledi?
Mehmet Perinçek,Rus Devlet Arşivleri'nden "150 Belgede Ermeni Meselesi" (İstanbul:Kırmızı Kedi Yayınları,genişletilmiş altıncı basım,2013) adlı kitabında ve başka yerlerde Ermeni milliyetçi partisi Taşnaktsütyun'un işlediği cinayet vb. suçlara dair Çarlık ve Sovyet arşivlerinden belgeler yayımlayarak bunların güya "Türkiye'nin tezlerini esas olarak doğruladığı"nı ve Ermeni Soykırımı'nın "uluslararası bir yalan olduğu"nu "tartışmasız bir biçimde gözler önüne serdiği"ni iddia ediyor (a.g.e.,sayfa 22.) Yine Mehmet Perinçek'e göre "halklar arasında karşılıklı kırımlar (mukatele) yaşanmıştır","Çarlık Rusyası ordularında 200.000 Ermeni askeri savaşmıştır","Osmanlı/Türk devleti ile çeteler arasında çatışmalarda karşılıklı kayıplar verilmiştir" ve "Osmanlı Devleti ve Müslüman halk savaş önlemleri almış ve ayaklanan Ermeni çetelerini bastırarak haklı bir savaş vermiştir,kendi vatanını savunmuştur" (a.g.e.)

Hemen söyleyeyim,Mehmet Perinçek'in bütün bu iddiaları yalandır,çarpıtmadır,eksik bilgidir,tahrifattır,falsifikasyondur.Örneğin Çarlık ordusunda 200.000 Ermeni askeri olduğu doğrudur,ancak bunlar a)Rusya tebaasıdır,b) Bunların ezici çoğunluğu Kafkas Cephesi'nde Osmanlı'ya karşı değil Batı Cephesi'nde Almanya'ya karşı savaşmışlardır.Bu örnekte görüldüğü gibi Mehmet Perinçek gerçekliğin sadece bir yüzünü göstererek tablonun tümünü görmemizi engelliyor.Mehmet Perinçek'in yöntemi faşizmin yöntemidir:Devleti 1913'te darbeyle ele geçirmiş olan İttihatçı çetenin,1915'te,silâhsız,suçsuz,sivil Osmanlı Ermeni halkına ve askere alınarak eline silâh verilmeden Amele Taburları'nda çalıştırılan Ermeni erkeklerine karşı,ülkenin her yerinde,savaşla ve çetelerle ilişkili olup olmadığına bakmaksızın,plânlı ve programlı bir şekilde,devletin polisi,jandarması,Teşkilât-ı Mahsusa çeteleri ve Türk ve Kürt sivil faşist çeteler eliyle kadın,çocuk,yaşlı demeden bütün Ermeni halkına karşı (İstanbul Ermenileri kısmen hariç olmak üzere) uygulamış olduğu ve yüzbinlerce Osmanlı Ermeni'sinin ölümüyle sonuçlanan soykırım veya etnik temizliğin karşısına Taşnak ve başka Ermeni çetelerinin ve Rus ordusundaki birkaç bin Ermeni gönüllüsünün sadece belli yerlerde (çoğu Doğu Anadolu'da ve esas kısmı Osmanlı Devleti dışında,Kars,Iğdır ve Azerbaycan'da) meydana gelen,çoğu intikam amaçlı ve Osmanlı tarafındaki kurbanları binlerle ifade edilen kör milliyetçi terör,katliam ve etnik temizliğini koymak ve bunu "karşılıklı" kırım ve "vatan savunması" diye sunmak.Buna göre,Edirne'de,İzmit'te,Bursa'da,Konya'da,Ankara'da vb. yaşayan,Doğu Anadolu'daki savaşla hiçbir ilgisi olmayan,tek suçu Ermeni olmak olan yetmişlik ninelerin ve küçücük çocukların,politikaya bulaşmayan,işinde gücünde çalışan insanların,yolda ve gittikleri yerde hayatta kalmaları için hiçbir tedbir almaksızın Suriye çöllerine doğru ölüme gönderilmesi,yolda çeteler eliyle soyulması,katledilmesi ve tecavüze uğraması "vatan savunması"dır!Buna inanmak için miliyetçi düşmanlıkla gözü kör olmak,faşist tezlere angaje olmak,ayrıca çok vicdansız olmak gerekir.

Bu kısa yazıda Mehmet Perinçek'in ve öteki Soykırım inkârcılarının bütün tezlerine yanıt vermek mümkün değil tabii.Bu yazıda Bolşeviklerin sözleri ve eylemleri kesinlikle bu Soykırım inkârcılarının bize "Türkiye'nin tezi" diye sundukları sağcı,milliyetçi,inkârcı resmî tezi doğrulamadığına değineceğim.Bolşevikler iktidara geldiklerinde Soykırım büyük ölçüde olup bitmişti ve Taşnak Partisi'nin İngiliz,Fransız ve ABD emperyalizmine uşaklık eden politikasından dolayı ve Rusya'da süren iç savaşta hem Beyaz Ordu'lar hem de dünya emperyalizminin kıskacında olan Bolşeviklerin onlara karşı savaşmaktan ve Kemalistlerle işbirliği yapmaktan başka çareleri yoktu.Sovyet Rusya desteğiyle Ermenistan'da Sovyet iktidarı kurulmasaydı Gümrü'yü işgâl etmiş olan Kâzım Karabekir ordusu Yerevan'ı da işgâl ederek Ermeni devletini tamamen yok edebilirdi ve halklar arasındaki düşmanlık ve savaş artarak devam edebilirdi.Mehmet Perinçek'in arşivlerden cımbızlayarak seçtiği belgeler Taşnakların terörünü kanıtlar,ancak Ermeni milleti Taşnaklardan ibaret değildir.

Şimdi Mehmet Perinçek'in belgeleri ve o belgelerin içindekileri nasıl cımbızla seçtiğine örnek olarak Sovyet etnolog ve şarkiyatçı Vladimir Aleksandrovich Gurko-Kryazhin'in Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nin 1926'daki birinci basımına yazmış olduğu "Ermeni sorunu" maddesini yukarıda geçen kitabında nasıl sansürlediğini ve çarpıttığını görelim.

Mehmet Perinçek kitabına birinci belge olarak Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ndeki makaleyi almış ve benim saptadığım kadarıyla ikisi hiç belirtilmemiş,yedisi de (...) işaretinin arkasına saklanmış olmak üzere dokuz yerde sansürlemiş ve bir cümlede ciddi bir çarpıtma yapmıştır.Şimdi bunları teker teker görelim:

1-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 32'de sansürlenen pasajda,Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Gurko-Kryazhin,Abdülhamid'in "Ermenileri bitirerek Ermeni meselesini bitirmek" (pokonchit s armyanskim voprosom,pokonchiv s armyanami) politikasından ve Ermeni pogromları için Hamidiye Alayları'nı kurmasından söz ediyor.
2-Mehmet Perinçek'in kitabında sayfa 32'de sansürlediği ikinci pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Abdülhamid'in Ermenilere uyguladığı kitlesel kıyımlarından,1894-1896 katliamlarından söz ediyor.
3-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 33'te ikinci satırda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı 1908 Devrimi sonrası 1909 Adana Katliamı'nı anlatıyor,mahdum Mehmet Perinçek burayı da sansürlemiş,üstelik bu kez (...) işareti de koymamış!Mehmet Perinçek'in kırparak değiştirdiği ve sansürlediği cümlenin tam çevirisi şöyle:"Yeni rejimde Ermenilerin durumunda en ufak bir iyileşme olmadı:1909'da Kilikya'da yeni bir kıyım oldu,bu kıyımda 20 binden fazla Ermeni mağdur oldu ve Jön Türk hükümeti suçlulara hafif cezalar vermekle yetindi."
4-Yine a.g.e.,sayfa 33'te,Mehmet Perinçek'in "Türk hükümeti buna sert önlemlerle karşılık verdi.(...) Sonuç olarak savaşta 300.000 kişi öldürüldü" diye verdiği pasajın orijinalinden tam ve doğru çevirisi şöyle:"Türk hükümeti buna çok zalimce baskı önlemleriyle karşılık verdi,Rus askerlerinin Türkiye-Kafkasya Cephesi'ndeki başarıları ortaya çıkınca da Ermenileri plânlı ve herkesi kapsayacak biçimde yok etmeye girişti.Bu sonuncusu güvenilmeyen Ermeni nüfusu askerî harekât bölgesinden Mezopotamya'ya göç ettirme görüntüsü altında gerçekleştirildi.Ancak pratikte bu örgütlü ve olağan-dışı zalimlikte bir kıyıma dönüştü.Sonuçta yaklaşık 300 bin kişi öldürüldü." Görüldüğü gibi Mehmet Perinçek hem işine gelmeyen cümleleri sansürlemiş hem de bir cümleyi çarpıtmış:Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı "sonuç olarak yaklaşık 300 bin kişi öldürüldü" derken Mehmet Perinçek bunu "sonuç olarak savaşta 300 bin kişi öldürüldü" diye çevirmiş ve araya metnin Rusça aslında olmayan "savaşta" sözcüğünü eklemiş!Tahrifata bakar mısınız!Bu pasajın Rusça orijinalini buraya alıyorum:"Турецкое правительство ответило на это жесточайшими репрессиями,когда же обнаружился успех русских войск на турецко-кавказском фронте,оно приступило к планомерному и всеобщему уничтожению армян.Последнее совершалось под видом переселения неблагонадежного армянского населения из зоны военных действий в Месопотамию.Однако,на практике,оно свелось к организованной и необычайной по жестокости бойне.В результате было умерщвлено ок.300 т.ч."
5-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 34'te,beşinci satırdaki gizli sansürde "özellikle Kars ve Yerevan illeri ve Azerbaycan'ın Ermeni nüfusu zarar gördü" cümlesi yok edilmiş.
6-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 34'teki ikinci sansürlü pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Bakû'nün Sovyetize oluşu sayesinde "Taşnak çetelerinin sıkıca yuvalandığı Karabağ'daki" Ermeni halkının yok olmaktan kurtulduğunu yazıyor.
7-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 35'teki sansürlü pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Fransızların Kilikya'dan vazgeçmesinden sonra Ermeni pogromlarının yeniden başladığını ve Ermeni nüfusunun ancak acınası kalıntılarının Suriye,Kıbrıs ve Mısır'a kaçtığını yazıyor.
8-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 36'daki sansürlü pasajda Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Kâzım Karabekir ordusunun yolu üzerindeki Ermeni nüfusu yok ettiğini yazıyor.
9-Mehmet Perinçek,a.g.e.,sayfa 37'de metnin sonundaki son sansürlü pasajda ise Büyük Sovyet Ansiklopedisi yazarı Avrupa devletlerinin Ermeni nüfusunun Mardin,Ayntab ve Urfa'daki son kalıntılarının yok edilişini ve kovulmasını soğukkanlılıkla izlediğini yazıyor.

Şimdilik bir-iki belgeye daha değinip kalanını başka bir yazıya bırakacağım.Kuşkusuz öteki 149 belgeyi de incelemek gerekiyor.Mehmet Perinçek kitabında sayfa 297'de "132. Belge" olarak verdiği Stalin'in 4 Aralık 1920 tarihli Pravda yazısından da bir pasajı (...) ile göstererek sansürlemiş.Mehmet Perinçek'in sansürlediği Stalin'in cümlesi şöyle:"Ne Ermeni çıkarlarının 'yüzyıllık savunucusu' İngiltere'nin sahte teminatları,ne Wilson'un meşhur on dört maddesi,ne de Cemiyet-i Akvam'ın her yerde ilân edilen vaatleri ve Ermenistan'ın yönetimi için sunduğu 'manda' Ermenistan'ı kıyımdan ve fiziksel yıkımdan kurtaramadı (ve kurtaramazdı da!) Sadece Sovyet iktidarı fikri Ermenistan'a barışı ve ulusal yenilenme imkânını getirdi." Mehmet Perinçek bu yazıda bir pasajı daha sansürlemiş ancak orası konumuz açısından önemli değil.

Esasen Mehmet Perinçek'in cımbızlama yöntemine güzel bir örnek burada karşımıza çıkıyor.Mehmet Perinçek kitabına Stalin'in bu yazısını alırken,Stalin'in "Toplu Eserler"inde bu yazıdan hemen önce gelen ve yine Ermenistan'ı ilgilendiren 30 Kasım 1920 tarihli Pravda röportajını almıyor.Neden acaba?Acaba sebebi o yazıdaki şu pasajlar olabilir mi?Stalin'den ilgili pasajları çeviriyorum,okur kendi kararını versin:

"Taşnak Ermenistan'ı kuşkusuz onu Türkiye'nin karşısına çıkaran ve sonra da utanç verici bir biçimde Türklerin eziyetine terkeden İtilaf devletlerinin kışkırtmasının kurbanı olarak düştü.Genelde Türkiye'ye ve özelde Kemalistlere karşı çıkarılan Sevr Antlaşması dönemi sona eriyor kuşkusuz.Kemalistlerin İtilaf devletleri ile mücadelesi ve bu zeminde İngiliz sömürgelerinde güçlenen karışıklıklar bir yandan,Vrangel'in bozgunu ve Yunanistan'da Venizelos'un düşüşü öte yandan,İtilaf devletlerini Kemalistlere karşı politikasını önemli ölçüde yumuşatmaya zorladı.İtilaf devletlerinin mutlak 'tarafsızlığı' altında Ermenistan'ın Kemalistlerce bozguna uğratılması,Trakya ve İzmir'in Türkiye'ye geri verileceğine dair söylentiler,Kemalistlerle İtilaf'ın ajanı Sultan arasında görüşmelere ve İstanbul'un tahliyesine dair söylentiler ve nihayet Türkiye'nin Batı Cephesi'ndeki sessizlik -bütün bunlar İtilaf devletlerinin Kemalistlerle ciddi bir biçimde oynadığının ve Kemalistlerin poziyonunda belki de belli bir oranda sağa kaymanın belirtileri.
İtilaf devletilerinin oyunları neyle sonuçlanır ve Kemalistler sağa doğru kayışlarında ne kadar ileri giderler söylemek zor.Fakat bir noktada kuşku yok ki birkaç yıl önce başlatılan sömürgelerin kurtuluşu mücadelesi güçlenecektir,bu mücadelenin kabul edilmiş sancaktarı olan Rusya her şeye rağmen bu mücadelenin taraftarlarını bütün gücüyle ve bütün araçlarıyla destekleyecektir ve bu mücadele,ezilen halkların kurtuluşu davasına ihanet etmezlerse Kemalistlerle birlikte veya onlar İtilaf devletleri kampında yer alırsa Kemalistlere karşın,zafere ulaşacaktır.Batı'da alevlenen devrim ve Sovyet Rusya'nın büyüyen gücü buna tanıklık ediyor." (Vurgular aslında,Pravda,no. 269,30 Kasım 1920,Stalin,Sochineniya,cilt 4,Moskva:OGİZ,1947,sayfa 410-412.)

Son olarak iki küçük örnekte Mehmet Perinçek'in Rusça bilgisinin zayıflığını göstermek istiyorum."Belge 44"te (sayfa 119) Perinçek "sel.Verh.Kotanlı" yani "Yukarı Kotanlı Köyü" ifadesini "Verh,Kotanlı köyleri" şeklinde çevirmiş.

"Belge 131"de (sayfa 294) Mehmet Perinçek "Bütün Ermeni komünistleri Moskova'dan kovmak lâzım" cümlesini başlığa çıkarmış.Rusça'sına bakıyoruz "Neobhodimo gnat iz Moskvı armyan kommunistov.Otpravte nemedlenno Tergabrielyana" diyor.Burada sözkonusu olan Moskova'daki Ermeni komünistleri kovmak değil,acele Ermenistan'a göndermek.Nitekim devamındaki cümlede "Hemen Tergabrielyan'ı gönderin" diyor.Çünkü Ermenistan'da Sovyet iktidarı kuruluyor ve komünist Ermenilere ihtiyaç var.Mehmet Perinçek ise bunu ya Rusça'sı yetersiz olduğundan ya da çarpıtmak için "kovmak" diye okuyor!..

Not:Vladimir Aleksandrovich Gurko-Kryazhin'in Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ndeki "Ermeni sorunu" maddesinin orijinali için bkz. https://ru.wikisource.org/wiki/БСЭ1/Армянский_вопрос.Ayrıca pdf versiyonu için bkz. http://erevangala500.com/upload//pdf/1334309131.pdf

*Doç.Dr.Candan Badem,Mehmet Perinçek Büyük Sovyet Ansiklopedisi'ni nasıl sansürledi?,İleri Haber,21 Kasım 2017.

http://ilerihaber.org/icerik/candan-badem-yazdi-mehmet-perincek-buyuk-sovyet-ansiklopedisini-nasil-sansurledi-79099.html

10 Kasım 2017 Cuma

Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların 1942 tarihli versiyonu/Yervant Özuzun*

Tarihte bugün:12 Kasım 1942

Varlık Vergisi yasası yürürlüğe girdi:

(Ve 1998 yılındaki DGM'lik yazım)

Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların,1942 tarihli versiyonuydu.

Almanya'dan esen,ırkçı ve faşizan rüzgârların etkisindeki,Saracoğlu hükümeti döneminde yasallaştı.

11 Kasım 1942'de Meclis'te 350 milletvekilinin oy birliğiyle kabul edildi.(76 vekil oylamaya katılmamıştı.) 12 Kasım'da (4305 Sayılı Yasa) ile yürürlüğe girdi.

Genel bir vergi gibi yasallaşmış,uygulama hemen başlamıştı.Hedef kitle;Rumlar,Ermeniler,Yahudilerdi.

Vatandaşlar vergi hukukuna ve temel ilkelere göre değil ırk,din,mezhep farklılıklarına göre gruplandırılmış,ayrı ayrı oranlarda vergilendirilmişlerdi.

M,G,D,E grupları ve vergi listeleri

Müslümanlar için "M" listeleri,
Ermeni,Rum ve Yahudiler yani,gayrimüslimler için,"G" listeleri,
din değiştirip Müslüman olanlar yani,Dönmeler için "D" listeleri,
yabancı uyruklu gayrimüslimler yani,"Ecnebiler" için "E" listeleri hazırlanmıştı.

Takdir komisyonları alabildiğince keyfi ve farklı oranlarda vergi salmıştı.

Müslüman,"M" listesinin vergi oranları mal varlıklarının yüzde 5'i oranındaydı.

Dönme,"D" listesi Müslümanların iki katı,yüzde 10 oranında vergilendirilmişti...

Yabancı uyruklu,gayrimüslim,"E" listesine vatandaşı oldukları ülkeler itiraz etmiş,sonuçta vergileri "M" listesindekilerle aynı,yüzde 5 oranına indirilmişti.

Gayrimüslimlerin,"G" listesinin vergi oranları da ırklarına göre farklıydı;Rumlar yüzde 156,Yahudiler yüzde 179,Ermeniler yüzde 232'ydi.

Kilise,sinagog,okul,hastane,yetimhane,huzurevleri de vergi kapsamına alınmıştı...Vergiye itiraz yoktu,yargı yolu kapalıydı.

Verginin ödenme süresi onbeş gündü.Ödeyemeyenlere gecikme faiziyle ödemek koşuluyla ikinci onbeş günlük süre tanınmıştı.Yine,ödeyemeyenlerin tüm mal varlıkları icra ile satılıyordu...

Vergisinin tamamını ödeyemeyenler ise borçlarını çalışarak ödemeleri için,Aşkale'ye,çalışma kamplarına gönderiliyordu.

Çalışma kamplarına yalnızca "G" grubu yani,gayrimüslimler Ermeni,Rum ve Yahudiler gönderilmişlerdi...Onlar ki;acının,çalışma kamplarının,güvensizliğin,sindirilmişliğin,ölümün harmanlandığı,taşınır-taşınmaz her şeylerinin haraç-mezat satıldığı bu ülkenin vatandaşlarıydı.

DGM'lik bir suç!

O yıllarda rejimin baskısı her alanda hissediliyordu.

Varlık Vergisi,uzun süre tabu olarak kaldı.Basının ve aydınların büyük bölümü (vergi gerçeğini) yazmakta sessiz kaldılar.Son yıllarda çok sayıda yayınlanan kitap ve makalelere kadar;yazılıp,çizilirliği de,bilinirliği pek yoktu.

12 Kasım 1998'de (Agos'taki) yazımda Varlık Vergisi'ni anlatmıştım.

DGM (Devlet Güvenlik Mahkemesi TCK 312/2-3'den) suç unsuru buldu.

Yazımda yaşlı bir vergi mağdurunu ve vergiyi anlatmıştım...

70'li yaşlardaki,Eskenazi'ye yüklüce bir vergi salınmış.Evini,işyerini satmışlar,ama borcunu ödeyememiş.
Sonrası; Aşkale'de çalışma kamplarına sürgün...
Aşkale dönüşü Eskenazi için zor günlerdir.Ev yok,iş yok,para hiç yok.
Eski dükkân komşusu,sattığı dükkânın yeni sahibiymiş.Onu işe almış.
İşine,ailesine,dinine bağlı,hastalıklarla boğuşan bir vergi mağduruydu.
Kıt kanaat geçinir,"Allah büyük be kuzum" sözcükleri ağzından düşmezdi...
Eskenazi yine bir sabah işine gelirken,hayatı son buldu...

Yazım şöyle devam ediyordu:

"Varlık Vergisi:Ermeni,Rum ve Yahudilerin başına gelen yukarıdaki örneğin binlerce benzeriydi.Ticaretin,piyasanın Agop'lardan,Yorgo'lardan,Eskenazi'lerden;Ahmet'lere,Mehmet'lere geçmesiydi...
Uygulamada İttihatçı zihniyet söz sahibiydi.1915 sürecinden sonra İstanbul'daki gayrimüslimlerin de ülke ile yaşam bağlarının kopartılması istenmişti...
Kısaca,Varlık Vergisi faşist bir zihniyet tarafından uygulanan,faşizan bir vergi yasasıdır.Azınlıkların maddi,manevi her şeylerinin yok olduğu yasanın adıdır.
Bizzat yasayı çıkartanlar 'ticarî hayatın Türkleştirilmesi' diye tanımlıyorlardı..."

Yazımın devamında azınlıkların göçlerini,kültür kırılmasını,Türkiye ekonomisinin topalladığını anlatmıştım...

1940'lı yıllar mı?

DGM'ndeki savunmamın kısa bir bölümü şöyleydi:

"...Ayıplı,ayrımcı bu yasayı ve uygulamasını yazıp,eleştirmekle iddianamede TCK 312/2-3 Maddesi'ne göre 'Halkı ırk ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek'le suçlanıyorum.
Oysa bu tanımın Varlık Vergisi uygulamalarına daha uygun olduğunu düşünüyorum...
Zamanın İstanbul Defterdarı,verginin tanığı Faik Ökte (Varlık Vergisi Faciası isimli -1951-) kitabında şöyle yazıyor:
'Varlık Vergisi Cumhuriyet malî tarihimizin yüz kızartan bir sayfasıdır...Onu doğuran sebepler arasında ırkçılıkta yer alır...Alman Mektebi'nden su içen...Varlık Vergisi'nde şoven milliyetçiliğin,ırkçılığın damgası vardır (...) Devletin vakar ve haysiyetine vurulan bu darbe dolaysıyla başta Başbakan olmak üzere hepimizin toptan yüce divana sevkedilmeyişimize hâlâ hayret ederim.'
Attilâ İlhan (Hangi Atatürk s.38,44) kitabında o dönemi şöyle tanımlıyor:
'Türkiye'nin faşizmle ilişkisi üzerinde yeterince durulmamıştır.(...)Avrupa'da etkisini şiddetle artıran Naziliğin ve faşistliğin (...) dönemi etkilediği Saracoğlu'ndan başlayarak da yüzeysel Batıcı faşizan bir dikta uygulamasına geçildiği meydandadır...'"

Sonuç mu?İstenilen oldu...

Gayrimüslimler Cumhuriyet öncesinde adına "Tehcir" dedikleri zorunlu göçte;katliamla,ölümle,asimilasyonla,devşirilmeyle,açlıkla,hastalıkla harman olup,her şeylerini ganimet olarak bırakıp yok oldular.

Sonrasında,geride kalanlar... göç etmek zorunda bırakıldılar.

Meslek ve seyahat kısıtlamaları,Türkçe konuş kampanyaları,1934 Trakya Olayları,1941 Amale Taburları,1942 Varlık Vergisi,6-7 Eylül 1955 Olayları,1964 Sürgünleri...Ve 1936 yılından 2008 yılına dek vakıf mülklerine türlü-çeşitli nedenlerle el konulması...

Her olayın ardından bu insanların ana topraklarıyla yaşam bağları bir bir koptu.Yüzlerce yıllık,kültür,sanat,meslek,birikimleriyle,dört bir yana savruldular.

İstenilen de zaten buydu.Bugün bir avuç insan kaldı.Binde bir.Tümü 80 bin gibi.

İyi mi oldu?..

*Yervant Özuzun,Varlık Vergisi:Azınlık karşıtı politikaların 1942 tarihli versiyonu,Demokrat Haber,14 Kasım 2016.

http://www.demokrathaber.org/varlik-vergisi-azinlik-karsiti-politikalarin-1942-tarihli-versiyonu-makale,9266.html

"Kürtlerin Ermeniler gibi imhâ edilme tehlikesi var"/Prof.Dr.Taner Akçam*

Erdoğan'ın,Türkiye devletinin "varlık-yokluk tehlikesi" altında olduğu iddiası ne anlama geliyor?Bu söylemin "imhâ"ya götürme tehlikesi var mı?Ünlü tarihçi Taner Akçam ile konuştuk.

Cumhurbaşkanı Erdoğan son zamanlarda "varlık-yokluk" söylemiyle Türkiye devletinin tehdit altında olduğunu iddia ediyor.Erdoğan neredeyse her konuşmasında bu konuya değiniyor.Ünlü tarihçi Taner Akçam'a göre,böylesi bir ruh hâli oldukça tehlikeli ve ciddiye alınmak zorunda.Akçam "Tarihte büyük katliamlar genellikle 'varlık ve yokluk psikolojisi' içinde gündeme gelmiştir.Varlığının tehdit altında olduğunu düşünen topluluklar büyük cinayetler işlemeye yatkındırlar" diyor.Ünlü tarihçi buna örnek olarak Hitler Almanyası'nın Yahudileri tehdit olarak görmesini gösteriyor.Akçam,"varlık-yokluk" söyleminin 1915'teki Ermeni imhâsı gibi Kürtlere yönelik bir imhâya götürme tehlikesinin de teorik olarak olduğuna dikkat çekerek "Bu potansiyeli sürekli hesapta tutmak gerekiyor" diyor.

Türkiyeli ünlü tarihçi Taner Akçam,"Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa Telgrafları/Krikor Gergeryan Arşivi" adlı son çıkan kitabıyla ilgili seminer vermek üzere Almanya'nın Köln kentindeydi.ABD'nde araştırmalarını sürdüren Akçam ile Türkiye Almanya Kültür Formu'nun düzenlediği etkinlik sonrası buluştuk.Ünlü tarihçi ile mevcut Türkiye siyasetini,Türk yöneticilerin son zamanlarda devletin "varlık-yokluk tehlikesi" altında olduğu iddiasını,Türkiye devletinin mevcut siyasetini,Kürt sorununu konuştuk.Taner Akçam'a göre "Kürtlerle çatışan bir Türkiye huzur bulamaz.Kendi Kürd'ü ile barışmamış bir Türkiye devletinin başı belâdan zor kurtulur." Osmanlı'nın son dönemlerini hatırlanan ünlü tarihçi,"Türkiye bu mantıkla Kürtlerini kaybedecek" diyor.

-Türkiye politikasının mevcut durumunu sorarak başlamak istiyorum.Siz nasıl görüyorsunuz?

Benim anladığım iktidar henüz daha dibe vurmuş gözükmüyor.Her gün "artık bu kadarı da olmaz" dediğimiz bir siyasî atmosferde yaşıyoruz.Türkiye,freni patlamış bir arabaya benziyor ve nereye gideceği,nereye çarpacağı ve nerede duracağı belli değil.Kimse,en yakın geleceğe yönelik olarak bile kesin bir şey söyleyemiyor.Bir tarihçi olarak gözlemlediğim bir şey var:Şu anda Türkiye'nin yönetici elitleri içinde bulundukları durumu,bir "varlık ve yokluk kavgası" olarak formüle ediyorlar.Böylesi bir ruh hâli ciddiye alınmak zorunda ve oldukça da tehlikeli.Tarihte büyük katliamlar genellikle "varlık ve yokluk psikolojisi" içinde gündeme gelmiştir.Varlığının tehdit altında olduğunu düşünen topluluklar büyük cinayetler işlemeye yatkındırlar.Ortadoğu'nun bugünkü ortamında,Türk yönetici elitlerinin,kendi konumlarını bu biçimde değerlendirmelerinin ciddi tehlikeli sonuçları olabilir diye düşünüyorum.İç muhalefete yönelik yapılanlar belki de sadece başlangıç gibi...

-Erdoğan'ın özellikle iddia ettiği gibi Türkiye "varlık-yokluk tehlikesi" altında mı?

Evet,böyle bir tehlikeden söz edilebilir.Nedeni şu:Aslında tehlikenin ne kadar gerçekçi olup olmadığı ikincil derecede,tali bir sorun.Yahudilerin Hitler Almanyası'na bir tehdit olduklarını;böyle bir tehdidin gerçekten varolduğunu söyleyebilir miyiz,söyleyemeyiz.Ama bütün bir Yahudi Katliamı Yahudilerin Almanya'nın ve Alman ırkının varlığına,yönelik ciddi bir tehdit olduğu tezi-inancı üzerine kuruldu.Önemli olan,herhangi bir grubun (Almanların veya Türklerin) varlıklarının tehdit altında olduğuna inanmalarıdır.O noktada paranoyanın kendisi bile bir gerçek hâline dönüşür.Ayrıca,Türkiye ölçeğinde bu tehdit duygusunun bazı gözlenebilir nedenlere dayandığını düşünüyorum.

Özellikle Batı (ABD ve Avrupa) Arap Baharı sonrası,Türkiye'ye yönelik dışlayıcı bir siyaset izlemeye başladı.Bu siyasetin merkezinde "Türkiye'nin çok güçlenmekte olduğu ve zayıflatılması gerektiği" gibi bir inanç yatıyordu.Batı'nın bu siyasetinin çok geleneksel bir siyaset olduğu ve "ne ondur ne de öldür" olarak formüle edilebileceğine inananlardanım.Türk yönetici elitleri,Batı'nın bu "zayıflatma" siyasetini "varlığa yönelik bir tehdit" olarak okudular ve hâlâ da öyle okumak arzusundalar.

-Batı'nın bu politik tercihe yönelmesinin haklı gerekçeleri yok mu?

Elbette,Batı'nın böyle bir politik tercihe yönelmesinin haklı gerekçeleri olduğunu ileri sürebilirsiniz.Bu konuda ileri sürülen klâsik argümanlar şunlardır:Türk yönetici elitleri "demokrasi ve insan haklarına saygı duymaktan vazgeçti" veya "dışa yönelik yayılmacı politika izliyorlar." Bu tezlerin Arap Baharı ile birlikte ve özellikle de Suriye krizi ile birlikte dillendirilmeye başlamasının tesadüfi olmadığını düşünüyorum.Yani,Batı'nın Türkiye'ye yönelik ileri sürdüklerinin,onların "demokrasi ve insan haklarına duydukları derin aşk"tan kaynaklanmadığı kanaatindeyim.

Türk yöneticilerinin,Batı'nın bu tür eleştiriler yöneltmesine imkân tanıyan bir özelliğe sahip olduğunu gözardı etmeyelim elbette ama Batı'nın yaptığı,alışılmış-geleneksel klâsik sömürgecilik taktiğidir.Bunu "liberal emperyalizm" olarak da tanımlamak taraftarıyım.İşin özü,"demokrasi ve insan hakları" değil,Ortadoğu pazarında kimin söylediğinin olacağına ilişkin yürütülen yalın ve bir o kadar da ilkel bir iktidar savaşıdır.Yani çok öyle birilerinin sunmaya çalıştığı gibi,"iyi ve insan haklarına saygılı Batı" ve "kötü Türkiye yöneticileri" ikilemi ile karşı karşıya olmadığımızı düşünüyorum.

"Türk yönetici elitleri,Batı'nın hoşuna gidecek siyasetleri uygulasaydı bunlar olmazdı" veya "Demokrasi ve insan hakları tezlerinin Batı'nın elinde bir silâh olarak kullanılmasına müsaade edilmemeli" idi gibi bazı makûl tezler elbette ileri sürülebilir.Ama önemli olan,Türk yönetici elitlerinin Batı'nın tutumunu kendilerine yönelik bir kuşatma harekâtı olarak görüyor olmalarıdır.

Türkiye'de yaygın bir kanı,ana problemin Tayyip Erdoğan'ın kişiliği olduğu yolundadır.Bu tezlere pek katılamıyorum.Elbette Tayyip Erdoğan'ın kişisel korkuları ve endişeleri de var.Fakat bu "varlık-yokluk psikozu"nun Erdoğan çevresi dışında,Ergenekon çevresi diye adlandırdığımız çevreleri de kapsadığını düşünüyorum.Devletin "eski asli unsurlar"ı ile Erdoğan arasındaki koalisyonu görmek zorundayız.Ve "varlık-yokluk korkusu" esas olarak,Doğu Perinçek'leri de içine alan,devletin Erdoğan dışındaki elitlerini de sarmış bir korkudur.Bu nedenle tehlikeli buluyorum.

-Bu yeni buluşma milliyetçi koalisyon olarak tanımlanıyor...

Doğrudur.Milliyetçi koalisyondur.Buna isterseniz,Pan-İslâmist,Pan-Türkist ideolojik sosları olan bir koalisyon da diyebilirsiniz.Ama benim gördüğüm,bu "varlık-yokluk korkusu" salt ideolojik bir tutum,ideolojik bir tercih olarak formüle edilmiyor.Devletin bekâsı olarak kurgulanıyor.Türk yönetici eliti,Batı tarafından,devletlerinin toprak kaybetmesi ile de sonuçlanabilecek bir sürece sokulduklarını düşünüyorlar.Ve ana amaç bu toprak bütünlüğünü korumak.Bunun için daha da saldırgan politikalara gidebilirler,gitmemelerinin hiçbir nedeni yok.Ama bunu illâ gideceklerdir anlamında söylemiyorum.O hâlet-i ruhiyeyi anlamak gerekiyor.Onu ciddiye almak gerekiyor.

-Batı'dan dönüp yüzünü Avrasya'ya,Rusya'ya,İran'a çeviren Türkiye bölgedeki denklemlerden kazançlı çıkar mı?

"Kazanç" kelimesinden neyi anladığınıza bağlı.Eğer "kazanç" daha çok toprak bütünlüğü olarak anlaşılırsa,şu anda Rusya'ya yanaşmakla daha "kazançlı" çıkacakları söylenebilir.Tarihte benzeri örneklerin olduğunu biliyoruz.Verilebilecek en yakın örnek 1920'lerdir.Bu yıllarda,Türk devleti stratejik tercihini esas olarak Ruslardan yana yaptı ve kazandı.Bilerek Bolşevikler veya Sovyetler demiyorum,çünkü rejimin niteliğinin çok önemli olmadığını düşünüyorum.Şu anda Ortadoğu'da Rusya ile birlikte siyaset yapan bir Türkiye'nin "kazançlı" çıkma şansı oldukça yüksek.

Arap Baharı ile birlikte ortaya çıkan yeni denge oyunlarında Türkiye önce Amerika ve/veya Avrupa ile birlikte hareket etmek istedi ama yanlış hesap yaptı ve kaybetmeye başlayan taraf oldu.Şu anda Ortadoğu'da ciddi bir ABD-Rusya çatışması var ve bu çatışmanın kaybedeninin ABD olacağı kesin gibi duruyor.Türkiye,Rusya ile tavır alarak çatışmadan kazançlı çıkacak tarafta yerini almış gözüküyor.

Ama bu "kazanç" demokrasinin kaybı anlamınadır.İnsan haklarına saygının kaybı anlamınadır.Devletin sınırlarını koruduğunuzu düşünerek kendinizi "başarılı" sayabilirsiniz.Ama insanınızı kaybetmek pahasına elde edilmiş bir "başarıdır" bu.Bir de kısa vadede "başarı" saydığınız şey,uzun vadede başarısızlığın ana nedenidir.

-Siz Türk devletinin mevcut konumlanmasını siyaseten doğru mu buluyorsunuz?

Hayır.Siyaseten son derece yanlış bir çizgi izleniyor.Ortadoğu dünyasında bir rejimin geleceği,içeride sertleşme ve diktatörleşme ile garanti altına alınmaz.Kısa süreli bir başarı uzun süreli başarısızlıkların ebesidir.1920'lerin Kemalist Türkiyesi'ni,toprak vb. açısından "kazançlı" ve "başarılı" sayabilirsiniz ama bugün Türkiye hâlâ o dönem rejimin inşa ediliş mantığının acılarını yaşamakla meşgûl.

Türklerin,biraz da kendi izledikleri çizgiyle yarattıkları "tehdit duygusu"nun ürünü,korkuya dayanarak devlet olma çizgisini terketmeleri gerekir.Tüm vatandaşlarını,eşit ve eşdeğerli olarak gören bir cumhuriyeti Kürtlerle birlikte bir cumhuriyeti kurabilmelidirler.Şu anda Ortadoğu'ya yönelik Türk stratejisi,"Kürt korkusu" üzerine inşa edilmektedir."Terörizm","PKK" gibi kavramlar kullanılsa da esas korku "Kürt korkusu"dur.Kürdistan referandumu sırasında takınılan tavır bunun açık göstergesidir.

-Erdoğan,en son Iraklı Kürtlere de düşmanlık yapmaya başladı.Kürtleri tehdit olarak algılamak bölgeyi daha da bir çıkmaza sürüklemez mi?Kürtleri Türkiye'den daha da koparmaz mı?

Evet,Kürtlerle çatışan bir Türkiye huzur bulamaz.Kendi Kürd'ü ile barışmamış bir Türk devletinin başı belâdan zor kurtulur.Yaşadığımız sürece,bir tarihçi gözüyle,çok uzun erimli bir perspektiften baktığımda gördüğüm şu:Tarih tekrar ediyor gibi...Osmanlı,nasıl belli bir mantık ve belli bir kafa yapısıyla,tüm Avrupa topraklarını kaybetti ise,tüm Hristiyan vatandaşlarını kaybetti ise,Türkiye de bu mantıkla Kürtlerini kaybedecek.

Nihai biçimi ne olur bilemem ama Türkiye,Kürt bölgelerini kaybetmeye doğru giden bir sürecin içine girmektedir.Tayyip Erdoğan ve Ergenekoncu devlet erki bu strateji ve politikaları devam ettirirlerse,Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı bölgeleri kaybetmek,onlar için potansiyel bir gerçeklik hâline gelebilir.

-Erdoğan'ın özellikle "Kürt sorunu benim sorunumdur,çözeceğim" söylemi,AB'ne üyelik sürecinde ciddi bir aydın ve liberal kesimin desteğini aldı.Sonra Kürtlere,aydınlara,liberallere karşı savaş başlattı.Bildiğiniz gibi birçok muhalif yazar,aydın,gazeteci cezaevinde.Erdoğan neden değişti?

Birçok neden sayılabilir.Bence,Arap Baharı dönüm noktası idi.Arap Baharı ile birlikte,Tayyip Erdoğan,Batı'nın da desteğini alarak,bölgede Müslüman Kardeşler eksenli büyük bir siyasî güç oluşturabileceğini zannetti.Bu O'nun büyük bir politik hatasıydı.Bu rüyasını gerçekleştirmek için de aşırı ABD kartına oynadı.Suriye rejimini devirmek için çok aktif rol almasında,ABD'nden destek alacağı duygusu önemli bir rol oynadı ama fena yanıldı.

ABD ve Batı,Libya'da yaptıklarını yapmadı ve Suriye rejimini devirmek gibi bir çizgi izlemedi.Bunda,başta İsrail'in güvenlik endişesi gibi birçok neden rol oynadı.Ayrıca,Suriye'nin devrilmesi,Mısır (Müslüman Kardeşler) ve Kürdistan (Masoud Barzani) destekli çok kuvvetli bir Türkiye yaratacaktı.Bana,Batı bunu istemedi ve frene bastı gibi geliyor.Bu konuda birçok insandan farklı düşündüğümü zannediyorum.ABD ve Avrupa'nın Türkiye'den yüz çevirmesinin,Türkiye'ye tavır almasının nedeninin demokrasi,insan hakları vb. konularındaki eksikliklerin olduğuna inanmıyorum.Tam aksine,Türkiye'nin bölgede güçlü bir devlet olmasını istemedi.Ve demokrasi,insan hakları konularını ondan sonra kullanmaya başladı.ABD ve Avrupa,bölgedeki gelişmelerde birincil elde etki yapacak güçlü bir Türkiye'yi istemediler.Bunun için de Türkiye'nin desteği beklediği bir anda önüne ciddi engeller çıkardılar.

Yaşanan her şey tarihte yaşananların tekrarı oldu."Batı'yı Batı'nın silâhları ile vurmak" yerine Türkiye içe yönelik sertleşmeye başladı.Türklerin tarihî refleksi bu.Türkler,ne zaman Batı ile egemenlik ve iktidar savaşına girseler,demokrasi ve insan haklarını geliştirerek Batı'yı vurmak yerine,demokrasi ve insan haklarını tehdit olarak gören bir stratejiye yöneldiler.İç muhalefetin ezilmesi,Batı'nın siyasetinden etkilenebileceğini düşündükleri etnik-din gruplarının imhâsı vb. bu siyasetin ayakları oldu.

Tayyip Erdoğan,bu dönemde ikinci önemli bir hata daha yaptı.Bölge sorunlarına esas olarak İslâmî ideolojiyi fazla öne çıkartarak yaklaştı.O'nun,İslâmî dayanışma eksenli siyaseti,bölgenin İslâmî ideoloji etrafında kendisini tanımlamayan halklarına kapılarını kapattı.Erdoğan'ın yaptığı sıradan bir Sünni-İslâm kardeşliğinin ötesine geçmedi ve bu nedenle de örneğin Suriye'de radikal İslâmcı akımlardan başka dostu olmadı.Bana göre büyük bir ideolojik körlüktü bu.Şimdi Rusya'ya yanaşarak,geçmişteki siyasî hatalarını telafi etmeye çalışıyor.

-Peki ama Türkiye iç sorununu (başta Kürt sorunu) çözmeden,bölgede nasıl güçlü bir devlet olabilirdi?Erdoğan bölgedeki Kürtlerle ittifaka gireceğine savaş açtı.ABD ya da AB mi Erdoğan'ın Kürt sorununu çözmesini istemedi de,Erdoğan bundan vazgeçti?

Sorunun birinci kısmı için:Evet,Kürd'ü ile barışmamış,Kürd'ü ile birlikte hareket etmeyen bir Türkiye bölgede başarılı olamaz ve kaybeder.Bu Kürtler için de tersten doğru.Kürtlerin,Türkler ile savaşarak bir çözüm bulmaları da zor.Ana açmaz burada.Gelecekleri için birbirlerine en çok ihtiyaç duyan iki topluluk,sorunlarına çözüm arayışını "birbirlerine rağmen ekseni"ne oturttular.Elbette burada Türkiye'yi ve Türkleri egemen konumda oldukları için suçlayabiliriz.Ama sorunun cevabı "suçlu kim" sorusuna verilecek cevapta yatmıyor gibi...

Sorunun ikinci kısmına ilişkin;Erdoğan ve AKP'nin "Kürtlere savaş açtığı" tezi çok genel bir söz ve doğru değil.Erdoğan ve AKP,kendi anlayışına göre bir "açılım" da yaptı.Ama "açılım" siyasetini sonuna kadar götürmedi.Barzani ile kurduğu dostluğu,parti olarak Kürtler içindeki etkinliğini "ara bir yerlerde durmak" için yeterli gördü.Hattâ karşı tarafın hatalarını bu "ara bir yerde durmak" için bahane olarak kullanmayı tercih etti.Öyle gözüküyor ki,Erdoğan ve AKP,Türklerin Kürtlerle uzlaşma konusunda gösterebileceği en büyük esneklik...

"Açılım" politikasının kötü bir biçimde sonuçlanmasının bir tek Erdoğan rejiminin kararlarının veya hatalarının ürünü olduğunu düşünmüyorum.PKK de esas olarak Ankara merkezli bir çözüme sıcak bakmadı.Bunda çeşitli faktörler rol oynamış olabilir.Sonuçta,savaşı sonlandırmak için çözüm aradıklarını iddia eden taraflar,birbirlerinin ellerini kolaylaştırmak yerine,birbirlerinin kuyularını oyar oldular.Dünyada eşine ender rastlanır bir süreçti bu.Çünkü,"açılım" denilen şey,her iki tarafın da çok istemediği bir süreç hâline dönüştü ve taraflar sona erdirmek için "bahane bulmak yarışı"na girdiler.

-Başa dönersek,Erdoğan'ın "varlık-yokluk" söylemi,1915'teki Ermeni imhâsı gibi Kürtlere yönelik bir imhâya götürür mü?

Teorik olarak evet.Teorik olarak ama.Şu anda,bölgedeki büyük devletlerin sıcak varlığı nedeniyle bunun politik bir seçenek olarak ortada olmadığını söyleyebiliriz.Ama böyle bir potansiyel tehlikeyi sürekli olarak hesapta tutmak gerekiyor.Gerek Rusya'nın gerekse ABD'nin,bu konularda nihai engelleyici rol oynayabilmelerinin sınırları,limitleri vardır.1925 Şêx Seîd,1928 Ağrı ve 1937-1938 Dersim bu sınırları bize gösteren tarihî olaylardır.

Burada şöyle bir genel değerlendirme yapmak isterim:Bir bölgenin kadim halkları,eğer geleceği birbirleri ile kuracakları ittifaklarda aramazlarsa kaybederler.Eğer halklar,birbirlerini düşman görür ve bu düşman gördüğü ötekisine karşı,dışarıdan alacağı güce dayanmayı tercih ederlerse kaybederler.Türkler,Ortadoğu'da bu süreci büyük ölçüde teşvik ettiler maalesef.Bölgenin en kadim halklarından Kürtler ile birlikte hareket etmenin tek seçenek olduğunu ne zaman görür ve anlarlar,bilemiyorum...

*Prof.Dr.Taner Akçam,"Kürtlerin Ermeniler gibi imhâ edilme tehlikesi var",Röportaj:Burhan Ekinci,Artı Gerçek,10 Kasım 2017.

https://www.artigercek.com/kurtleri-ermeniler-gibi-imha-tehlikesi-var

3 Kasım 2017 Cuma

ASALA operasyonları efsane mi?/Ecevit Kılıç*

MİT'nın öncülüğünde ASALA'ya yönelik düzenlenen operasyonlarda neler yaşandı?Gerçekten iddia edildiği gibi örgüt üyeleri öldürüldü mü?Nereler bombalandı?..

Yıl:1973Yer:Amerika'nın Santa Barbara kenti.Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Mehmet Baydar ve konsolos Bahadır Demir bu kentteki Baltimore Oteli'nin lobisinde Gourgen Yanikian adlı Ermeni tarafından öldürüldü.Suikastın arkasında "Ermenistan'ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu (ASALA)" çıktı. Bu ASALA'nın diplomatlarımıza yönelik ilk eylemiydi.Özellikle 1975'te dünyanın birçok kentinde peş peşe suikastlar gerçekleştirdi.1982'ye gelindiğinde örgütün öldürdüğü Türklerin sayısı 19'u bulmuştu.Ayrıca 140'ı aşkın da bombalama eylemi gerçekleştirmişlerdi.

Üç ayrı ekip


[7] Ağustos 1982'de bu kez eylem yerleri ilk kez Türkiye oldu.Levon Ekmekjian ve Zohrab Sarkissian,Ankara Esenboğa Havalimanı'nın bekleme salonuna bomba attı,silâhla ateş açtılar.9 kişi öldü,82 kişi de yaralandı.ASALA'nın Türkiye'nin başkentinde hem de en çok korunan bir havalimanında eylem yapması büyük yankı buldu.Devlet içinde "Neden bir şeyler yapmıyoruz?" sesleri yükselmeye başladı.Ankara'daki eylemden 19 gün sonra bu kez Türkiye'nin Kanada Ottawa Büyükelçiliği Askerî Ataşesi Kurmay Albay Atilla Altıkat'ı öldürdüler.Üstelik ASALA'nın eylemlerinde ilk kez bir asker yaşamını yitiriyordu.Bunun üzerine Kenan Evren,ASALA'yla aktif ve örgütü bitirecek şekilde mücadele edilmesi talimâtını verdi.Bu görev de MİT'na verildi.MİT de aynı yılın Eylül ayının sonunda büyük gizlilik içinde çalışmalara başladı.MİT'nın başvuracağı tek kaynak vardı;Esenboğa eyleminde yakalanan Levon Ekmekjian.İlk kez bir ASALA militanı yakalanmıştı.Örgüt hakkında detaylı bilgi verilmesi durumunda idam edilmeyeceği sözü verildi.Ekmekjian'ın tutuklu bulunduğu Mamak Cezaevi'ne giden ekibin başında ise MİT'nın Cumhurbaşkanlığı'ndaki görevlisi ve Kenan Evren'in damadı Erkan Gürvit vardı.Ekmekjian da kendisine verilen bu söz karşılığında tüm bildiklerini anlattı.Ama Ekmekjian'a verilen söz tutulmadı;idam edildi.Sonra Ekmekjian'ın verdiği bilgiler ışığında ASALA'ya karşı düzenlenecek operasyonları yönetecek isimler belirlendi.Operasyonların sorumluluğu MİT'nın dış istihbarat sorumlusu olan Kenan Evren'in kızı Şenay Gürvit,Müsteşar Yardımcısı Süleyman Yenilmez ve İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş'e verildi.Operasyonların alan yani eylem düzenleme sorumluluğu ise teşkilâtın Dış İstihbarat Daire Başkanı Mete Günyol'a verildi.Sonra da operasyonlarda yer alacak ekipler belirlendi.Avrupa'da eylem yapacak birinci ekibin ülkücü Abdullah Çatlı ve arkadaşlarından oluşturulmasına karar verildi.Çatlı'ya teklifi Mete Günyol götürdü.Bir süre önce İsviçre'de uyuşturucu ticâretinden yeni serbest kalan Çatlı teklifi kabul etti.İkinci ekip için ise Nuri Gündeş MİT elemanı Sabah Ketene'yi önerdi.Önerinin kabul edilmesiyle Ketene de ekibini oluşturdu.Yanına sadece iki Türkmen genç aldı.ASALA'nın Beyrut'taki merkezine yönelik eylemler için de ekip kuruldu.Bu ekip tamamen resmî görevlilerden oluşturuldu;MİT ve Özel Harp Dairesi karışımı.Ekip lideri ise MİT yöneticisi Hiram Abas'tı.Ekip altı kişiden oluşuyordu.


Boş konser salonu bombalandı


MİT'çi Sabah Ketene'nin ekibi Fransa'ya Hiram Abas ekibi ise Beyrut'a gitti.Çatlı ve arkadaşları ise zaten Fransa'daydı.Eylemlerde kullanılacak silâhlar ise Özel Harp Dairesi tarafından sağlandı.Artık sıra eylemlere gelmişti.İki ayrı ekibin görevlendirildiği Avrupa'da hiçbir şey istenildiği gibi gitmedi.22 Mart 1983'te Paris'te ASALA lideri Ara Toranian'ın otomobiline bomba konuldu.Ancak bomba patlamadı.Aynı eylem daha sonra yeniden tekrarlandı.Ama yine başarılı olunmadı.Toranian'ın sonraki yıllardaki açıklamasına göre hedef şaşırılmıştı.Yani Toranian'ın yerine başka birisinin aracına bomba konulmuştu.1 Mayıs 1984'te Paris'te Henri Papazian'ın otomobiline konulan bomba da patlamadı.ASALA operasyonlarına katılanların özellikle de Çatlı'nın yaşarken destan gibi anlattığı eylem örgüt liderlerinden Hagop Hagopian'ın öldürülmesidir.Oysa Çatlı bu sırada uyuşturucu ticâreti suçundan Paris'te cezaevineydi.Peki,bu ekipler hangi eylemleri gerçekleştirdi?Bu eylemler 4 Nisan 1984'te Alfortville'deki Ermeni Anıtı'nın bombalanması,aynı gün bir itfaiye aracının bombalanması ve 25 Kasım 1984'te Salle Pleyel'deki boş bir konser salonun önüne bomba konması gibi küçük birkaç eylemle sınırlı kaldı.Bombalama sonucunda da anıt hafifçe yana eğilmiş ve sadece kaidesindeki haç havaya uçmuştu.Çatlı ve arkadaşları İsviçre'de de benzer eylem girişimleri ise sonuçsuz kaldı.Daha da önemlisi Çatlı'ya mal edilen anıtın,spor salonunun bombalanması eylemleri Sabah Ketene'nin ekibi tarafından gerçekleştirilmişti.Bir dönem yaşadığı iddia edilen Hagopian'ın da örgüt içi hesaplaşma sonucu öldürüldüğü bugün artık bilinen bir gerçek.Beyrut'taki ekibin ise eylem gerçekleştirip gerçekleştirmediği bugün bile meçhul.

Örgüt kendi kendini bitirdi


Peki,ASALA MİT'nın oluşturduğu bu ekiplerin eylemlerinin sonucunda mı bitti?Örgütün dağılmasının birinci nedeni içlerindeki fikir ayrılıklarıydı.İkincisi İsrail'in Lübnan'da ele geçirdiği yerlerde örgütünde üsleri bulunuyordu ve artık buraları kullanamıyorlardı.Yani örgütün merkezi bir anlamda darbe yemişti.Üçüncüsü ise ASALA'nın 15 Temmuz 1983'te Paris'te gerçekleştirdiği Orly katliamında Fransızların da hayatını kaybetmesi.Bu eylemle örgüte tepkiler arttı,verilen destek kesildi.ASALA himâyesiz kalınca da kendi kendine yok oldu...

*Ecevit Kılıç,ASALA operasyonları efsane mi?,Sabah,27 Eylül 2008.


http://arsiv.sabah.com.tr/2008/09/28/haber,B5E3B51FA2F94618A781886CB7B3B590.html
http://arsiv.sabah.com.tr/2008/09/28/haber,6BC4820941214D84A08DD404742B2C6F.html
http://arsiv.sabah.com.tr/2008/09/28/haber,21D937F32BA44B5EA8A7642393F4CED2.html

27 Ekim 2017 Cuma

Mümkün olan demokrasilerin en iyisi/Ayda Erbal*

Özelde İsrail Devleti'nin genelde ise bir ideoloji olarak Siyonizm'in Amerika'da pazarlanış şekli insana dudak uçuklatacak cinsten.İsrail neredeyse "mümkün olan demokrasilerin en iyisi"! Filistinlilere de bu oyunda,demokrasi beşiği İsrail uygarlığından nasibini alamamış,Siyonizm'in nimetlerini kavrayamamış,oryantalist literatürde çeşitli biçimlerde yinelenmiş "sabit fikirli ve öğrenme özürlüsü Arap" rolünü oynamak düşüyor.Oysa öğrenemeyen bir eyleyenden (agent) söz edilecekse olan bitende pek de sorumluluk alma taraftarı olmayan hattâ bunu neredeyse bilinçli bir millî politika olarak reddeden İsrail Devleti'ni ilk sıraya yerleştirmek gerekiyor.

Siyonizm'in nimetleri saymakla bitmeyecek cinsten.Gerek "New York Times" gibi daha ortada,gerekse "The Nation" gibi içinde Robert Fisk'ten Alexander Cockburn'a (ki Amerika'nın en ilginç zinlerinden biri olan "Counter Punch"in editörü -bkz. www.counterpunch.org) değişik tonlarda liberal ve radikalleri barındıran dergilere Siyonist örgütlerce ya da meselâ "Anti-Defamation League" gibi daha dolaylı kuruluşlarca verilen ilânlar,(1) okuyucuya tarihyazımı,kapitalizm ve iktidar hakkında başka bir coğrafyanın dramı üzerinden yeniden sorular sorduruyor.

Bütün yayınları taramamız olası olmadığı için kesin bir rakam söylemek pek mümkün değil ama "New York Times"daki görüntü itibariyle her "Filistin yanlısı" ilâna karşılık yaklaşık sekiz adet İsrail yanlısı ilân düşüyor.Tarihsel nedenlerle,Amerikan siyasetine ve örgütlenme yapısına Filistinlilere oranla daha hâkim olan İsrail yanlısı örgütler,ortamı bir dezenformasyon cehennemine döndürmekte beis görmüyorlar.Ne de olsa savaşın mekânı orasıysa "ideolojik savaş"ın mekânı da burası.Savaşın ideolojik boyutunun ihracı (displacement) Ortadoğu'nun geleceği için oldukça anlamlı.Örneğin Ermeni Soykırımı'yla ilgili yakın tartışmalar da benzer bir anlayışa tekabül ediyor.Dünyada varlığımızın ve haklılığımızın neredeyse yegâne ölçütü "Büyük Birader"in kimliğimizi dolayısıyla iddialarımızı onaylamasına bağlı.Birader bugünümüze müdâhil olmakla yetinemiyor.Neredeyse obsesif bir şekilde geçmişi ve geleceğimizi de istiyor.İsrail-Filistin meselesi esnasında sadece bugün olan bitene değil,aynı zamanda yakın geçmişin yeniden inşâsına şahit oluyoruz.Üstelik bu inşâ projesi,"dur bakalım bu işler nasıl başlamış?" şeklinde naif bir entelektüel merakın doyurulması için değil,tarihe ve tarih içinden seçilmiş/karanlıkta bırakılmış olgulara abanarak bir haklılık ortamının yaratılmasına vesile oluyor.İlânların arasında "o bizim İsrailimiz ne yapsa yanındayız" tavrında olanları da var.Bu örgütlerin tarihe ihtiyacı yok,ne olmuş olursa olsun İsrail Devleti haklı.Ancak özellikle de "FLAME (Facts and Logics About the Middle East)" gibi örgütler "olguları sunma" ya da "sadece gerçekleri söyleme" kisvesi altında İsrail resmî tarih tezini olgulardan oluşma! bir paket içinde temcit pilavı gibi Amerikan kamuoyunun ve Amerikan medya kanallarından beslenen ülkelerin önüne getiriyor."FLAME"in verdiği ilânların içeriği her seferinde birbirinden farklı olsa da hepsi "you deserve a factual look at..." diye başlıyor."You deserve a factual look at terror in Israel,how should it affect" the "peace process" ya da "You deserve a factual look at 100+years of Zionism and 50+years of Israel.What can the world learn from it?" gibi... "Siyonizm herkesin gıpta ettiği bir ideolojidir.Komünizm ve Nazizm'in başaramadığını başarmıştır.Arap devletlerinin egemenliği altındaki Birleşmiş Milletler,İsrail'in içişlerinden elini çekmelidir" biçiminde özetlenebilecek "FLAME" ilânları bir dergi sayfası büyüklüğündeki bir alana sığdırılabilecek en fazla dezenformasyon ödülü gibi bir reklamcılık ödülünü hak ediyor.Ancak ilânlar kendi başlarına bir yazı konusu teşkil edebileceği için bir büyük proje olarak Filistinliliğin tarihten silinmesi çabasının bir parçası olarak Amerikan kamuoyunun çeşitli biçimlerde yeniden şekillendirilmesine bakmayı daha uygun gördük.

Olgulararası hiyerarşi


Girişte de belirttiğimiz gibi Amerika'nın haberler,filmler,ilânlar, köşe yazılarından oluşan medyasının ağırlıkla İsrail yanlısı yayın yapmasının ardında,Musevi asıllı Amerikalıların Amerikan siyasetine ve ekonomisine Filistinli ya da daha genel anlamda Arap-Amerikalılardan çok daha önce dâhil olmalarının yanı sıra (ki bu müdâhil olma durumu,Amerikan çok-uluslu dev şirketlerinin yönetici kadrolarına,bankacılıktan Hollywood'a,hukuk aygıtının çeşitli dallarına bakılarak da gözlemlenebilir),İsrail-Filistin meselesi hakkındaki Filistin bakış açısının Amerika'da bilinmemesinin ardında başka bir neden yatıyor.Girişte belirttiğimiz üzere şimdiki duruma ilişkin hak iddiaları tarihin yeniden yazılmasıyla doğrudan ilintili.İsrail Devleti'nin kurulmasının Amerika'daki en hâkim sürümü İsrail-Musevi resmî tarihininki.Oysa özellikle de kolonyalist ve neo-kolonyalist süreçlerle birlikte düşünüldüğünde,kamuoyuna sağladığı olgular itibariyle daha inandırıcı olsa da Filistin'in sesi ya hiç duyulmuyor ya da ortada herkesin ulaşabileceği kanıtlar varsa da "kaale alınmıyor".Kamuoyunda açıktan Filistin'in yanında yer almak,Edward W. Said dışında pek az insan için tercih edilir bir durum.Zira uç durumlarda,akademik yapılar dışında veya ıssız kalma korkusu İsrail görüşünün eşit oranda bir Filistin görüşüyle karşılanmasını engelliyor.

Netice itibariyle,İsrail ve Siyonizm yanlısı kaynaklarca sürekli pompalanan ve Amerikalılara yegâne tarihmiş gibi sunulan anlatı,yalnızca çok sayıda tarihsel olguyu gölgelemek ya da anlatının tamamıyla dışına atmak ya da anlamsızlaştırmakla kalmıyor aynı zamanda,işgâl altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilerin ya da İsrail Devleti sınırları içinde yaşayan "İsrailli Araplar"ın (ki aslında onların da büyük çoğunluğu sınırların içinde kalmış Filistinlilerden başkası değil) hâlihazırda,sivil,toplumsal ekonomik ve siyasî haklardan yoksun yaşadıkları olgusuna hiç değinmiyor.

İsrail'in kuruluşunu Avrupa Musevilerinin makus talihine bağlayan bu görüşe göre,İsrail Devleti,kutsal topraklarda her daim saldırgan bir Arap deniziyle çevrilmiş Musevilerin Eski Ahid ve Belfur Deklarasyonu'na dayanarak tarihsel olarak kendilerinin olması gerektiğini savladıkları bir alanda Siyonist hareketin bir başarısı olarak kurulmuştur.Bu hikâyenin bir bölümünün doğru olduğu su götürmeyecek bir gerçektir:Musevilerin çoğunun Avrupa'daki kaderlerinden kaçtığı doğrudur,ancak o sırada başka ülkelerde bulunan ve İsrailli-Musevi bir cemaatin içinde yaşamayı hiç düşünmeyen bir Musevi nüfusu da vardı.O sırada Amerika'da bulunan Musevilerin çoğu,hem ortalama Amerikan medyası sayesinde hem de Siyonist propaganda neticesinde,sözü edilen topraklarda o dönemde,daha sonra ulusal hakları Siyonistler tarafından tamamıyla hiçe sayılmış oldukça geniş bir Filistinli nüfusu olduğundan bihaberdiler.Meselenin daha ilginç yanı Amerikalıların çoğu hâlâ 1947'de Birleşmiş Milletler tarafından formüle edilmiş "Paylaşma Plânı"nın her iki tarafın da reddettiği bir çözüm olduğunu da bilmiyor.Filistinliler 8000 yıllık topraklarının paylaşılması anlamına gelen anlaşmayı reddediyorlar,radikal Siyonistler ise Filistin topraklarının hepsini istiyorlardı.(2) Paylaşma plânından hoşnut olanlar olduğu gibi,Museviler arasında da çok-kültürlü,bütün kültürlere eşit uzaklıkta durabilecek demokratik bir Filistin Devleti bayrağı altında yaşamaktan rahatsızlık duymayacak olanlar da vardı.Fakat tüm bu görüşler o sıralar azınlıkta olan ve Musevilerin kendi devletlerinin olması gerektiği iddiasında olan Siyonist dalganın gölgesinde kaldı.Kuruluşundan bu yana tek bir dinin toplumda egemen olmasından çekinerek ondokuzuncu yüzyıl başında devlet ve kiliseyi birbirinden tamamiyle ayırmış,ulusal kilise kurumunu ortadan kaldırmış (Massachussets'deki de daha sonra yıkılmıştır) bir Amerika'da tek dinin mutlak egemenliğine dayalı bir devlet kurulması nasıl yandaş bulmuştur sorusu önemli bir sorudur.(3) Bunun böyle olması daha geniş kolonyalist yapılanmaya bağlanabileceği gibi Amerika içi dengelere (örneğin o yıllarda seçimlere katılan Truman'ın New York'taki Musevi nüfusun oylarına ihtiyacı olması gibi) de bağlanabilir.Ayrıca savaş esnasında Nazi rejiminin kıyımına yeteri kadar müdahale edemeyen,hattâ Musevilerin kaçışında da gerektiği kadar etkinlik gösterememiş Amerikan kamuoyunda oluşmuş suçluluk kompleksinin de payı vardır.Tüm bunların üzerine bir de daha önce kutsal topraklarda bir kez bile bulunmamış Amerikan Musevilerinin o sıralar Filistin'de olup bitenler hakkındaki romantizmle yoğrulmuş tutumları da eklenince kutsal topraklar üzerinde yükselecek bir İsrail Devleti projesi,Amerikan kamuoyunda kabul edilebilir bir fikir olarak yer almıştır.

İsrail-Filistin tarihinin Amerikan kamuoyunda çoğu zaman gözden kaçırılan bir tarafı da İsrail Devleti'nin kuruluşu aşamasında yaklaşık 750 bin,1967 yılında ise buna ek bir milyon Filistinlinin yerinden edilip çeşitli ulus-devletlerin sınırları dâhilinde sığınmacı hayatı yaşamaya başlamalarıdır.Bölgedeki devletler ve Avrupa'nın kimi yerleri ile Amerika'ya dağılmış sığınmacı Filistinli sayısı günümüzde yaklaşık üç milyonu bulmuştur.(4)

Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi İsrail Devleti'nin kuruluşu kolonyalist bir bağlama atıfta bulunmadan yeterince anlaşılabilecek bir süreç değildir.Her şeyden önce İsrail Devleti,İngiltere,Fransa ve bir ölçüde İtalya'nın Ortadoğu'nun neredeyse tamamına hâkim oldukları ve Sykes-Picot ve benzeri anlaşmalarla bölgenin haritasını istedikleri biçimde çizebilecekleri bir kolonyal dönemde kurulmuştur.(5) İngilizler kutsal topraklara giden Musevileri destekliyorlardı.Zira bu kolonileştirme sürecinde yer değiştiren Museviler "Batılı"ydılar.Batı ülkelerinden gidiyorlardı ve kökenleri Doğu'da da olsa pek çok yönden Batılılaşmış bir dinleri vardı.Kolonileştirme projesinin ötekisi olan Araplar ise "Doğulu","Oryantal" ve "Uygarlıktan nasibini alamamış" bir topluluk olarak görülüyordu.Soğuk Savaş yıllarının başlangıcında,her ne kadar görüşmeler esnasında Filistinlilere devlet va'dedilse de öncelikle İngiliz ve daha sonra da Amerikan devletinin bölgedeki stratejik ve kolonyal çıkarlarına bir Musevi devleti daha uygun düşüyordu.Aynı güçler bir yandan Filistinlilere devlet va'dederken öte yandan aynı toprakları üzerinde Siyonist bir rejim kurmaları için aynı vaadi Musevilere de yapıyorlardı.

52 yıllık yerlerinden edilme ve sığınmacılık tarihinin daha insanî tarafları da tahmin edilebileceği gibi Amerikan kamuoyunda pek taraftar bulamayan bir mesele.Yersiz yurtsuzluğun ve özellikle bölgede sığındıkları devletlerde çoğu zaman vatandaşlık hakkından yoksunluğun tarihi ve olguları da Amerikan kamuoyunu ilgilendirmiyor.Yirminci yüzyılın haklar anlayışı hâlâ bir ulus-devletin vatandaşı olmak üzerine temellendiği için herhangi bir ulus-devletin vatandaşı olmayan insanların insan olduğu da unutuluyor.Örneğin Lübnan'ın sığınmacılar konusundaki tutumu bunun tipik bir yansıması.(6) Ürdün ve Suriye'deki Filistinlilerin durumu Lübnan'dakilere oranla oldukça iyi olmasına ve vatandaş sayılmalarına rağmen,içinde bulundukları ülkelerde Filistin Devleti lehinde örgütlenmelerine ve bir dayanışma hareketi oluşturmalarına ya izin verilmiyor ya da yakından takip ediliyorlar.Filistin Kurtuluş Örgütü'nün 1970 yılında Ürdün'de eritilmesi,1982 yılında Beyrut'tan atılması ve daha sonraki Sabre ve Shatila katliamları siyasî örgütlenmenin diğer ulus-devletler tarafından yasaklanmasına örnek teşkil ediyor.

İsrail'in Ortadoğu'da mümkün olan demokrasilerin en iyisi olduğu düşüncesi ise oldukça popüler bir görüş.Bu sav,İsrail'in Musevi vatandaşları için doğruluk payı taşısa da,İsrailli Araplar temel sivil,siyasî ve insan haklarından yoksul yaşıyorlar.Bu arada İsrailli Arapların Filistinli olmadıkları gibi yaygın bir görüş de hâkim,oysa İsrail'deki Arapların büyük bir çoğunluğu topraklar bölünürken,İsrail tarafından kalmış Filistinlilerden başkası değil.Filistinliler vergi ödeyip devlete sadık oldukları sürece sorun yok,ancak iş,mülk sahibi olmaya,seyahat etmeye,iş bulmaya ya da kimi zaman üniversite eğitimi almaya geldiğinde sorun baş gösteriyor.Mülk edinme ya da İsrail Devleti kurulurken kaybettikleri mülkleri talep etme hakları yok.1950 tarihli yasa (Absentee Property Law-Meçhul Mülk Kanunu),İsrail Devleti'ne mülklerinin başında bulunmayan Filistinlilerin mülklerine konma hakkı veriyordu.Bu insanlar sadece akrabalarını ziyaret ya da seyahat için evlerinden uzaklaşmış olsalar da durum değişmiyordu.(7) Bunun yanı sıra,1948 yılında bölgeyi terketmek zorunda kalmış Filistinlilere daha sonra geri dönüp eşyalarını alma hakkı dahi verilmemişti.Dolayısıyla teoride "demokrasi" olduğunu savlayan İsrail Devleti,pratikte kendi kuruluş sürecinin doğal bir uzantısı olan sığınmacılık tarihi ve sığınmacıların hâlihazırdaki durumu konusunda ahlâkî ya da hukuksal herhangi bir sorumluluğu reddediyor.

Öte yandan İsrail'e dönüş yasası,hangi ülkeden geldiklerine bakılmadan bütün Musevilere,daha önce kutsal topraklarda yaşamamış olsalar dahi "geri dönme" hakkı tanıyor (bkz.Davis,1995.) Oysa bölgede 8000 yıldır yaşamış ve İsrail topraklarında mülk sahibi olan Filistinlilerin mülklerinden vazgeçmiş olsalar dahi İsrail yasaları altında topraklarına dönme hakları yok.Bizzat ırksal ayrımcılık temeline dayalı bu yasa kendisinin demokratik bir devlet olduğunu savlayan bir devletin inandırıcılığı konusunda kuşku uyandırıyor.İsrail Devleti kuruluşundan itibaren çok-kültürlülüğü tolere eden,hakların bir dinin ya da etnisitenin içine sıkıştırılmadığı demokratik bir proje olarak tasarlansaydı belki bugünkünden farklı bir yerde olurduk.

Hikâyenin gözden kaçırılan,hattâ neredeyse gizlenen bir başka yanı da 400'den fazla Filistin köyünün yerle bir edilmiş olması.Yine Davis'in belirttiği gibi Filistinlilerin bölgedeki varlığının tarih kitaplarından ve akademik söylemden tıpkı yerle bir edilen köyler gibi yok edilmeleri ise Siyonist projenin bir parçası.Örneğin Golda Meir 1970'lerde Filistin diye bir yer olmadığını iddia ettiği gibi Filistinlilerin de varlığını inkâr ediyordu.

Aslında çoğu ülkedekinden farklı olarak Amerika'da Filistinlilerin adil bir tarihinin yazılabilmesi için yeterli kaynak varsa da,genelde hap bilgilerle yetinmeye alışmış ve meselenin aslını öğrenmeye pek de gönüllü olmayan ve zaten kendilerini doğrudan ilgilendirmediği için aslında çok da önem atfetmeyen bir Amerikan kamuoyundan söz ediyoruz.Yine aynı kamuoyu hâlihazırda devlet olmayan Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nin uluslararası yasalar ve hattâ ABD tarafından bile "işgâl altında"ki topraklar olarak nitelendirildiğini bilmiyor.Medyanın kafaları karıştırmasıyla iyiden iyiye bir keşmekeş hâlini almış,bu konudaki yaygın görüş,sözkonusu bölgelerin işgâl altında olmadığı İsrail yönetimi altındaki topraklar olduğu yönünde.Oysa bu görüş dolayısıyla İsrail'in semantik hamlesi Cenevre Sözleşmesi'ne de aykırı.Bu "yönetim altındaki topraklar" söylemine bağlı olarak,1980 yılında İsrail Devleti tarafından yasalara aykırı biçimde işgâl edilmiş Doğu Kudüs'ün kimi bölgelerinde barış sürecine rağmen,devletin topraklar üzerinde illegal yapılanmaya göz yumduğu da bilinmeyenler arasında.

Basit haklardan dahi yoksun Filistinliler bu bölgede,Osmanlı'dan kalma,İngiliz ve Ürdünlü (Batı Şeria 1949-1967 yılları arasında Ürdün'ün işgâli altındaydı) olmak üzere üç değişik yasal çerçeveye tâbiler.Bunlara ek olarak İsrail'in sivil yönetiminin (ki aslında işgâl orduları) ve Filistin hükümetinin yasalarına da tâbiler.Bu yasalar,örneğin 1945 tarihli İngiliz Acil Savunma Düzenlemeleri,sınırları çok da belli olmayan acil durumlar hâlinde nüfusun sürülmesi,ihraç,evlerin yıkılması ve ilgili kişilerin nedensiz yere veya herhangi bir yasaya dayanmaksızın gözaltında tutulmalarını gerektiriyor.Gözaltındakilere ne olacağı ise gizli delillere dayanarak karar verilecek bir mesele (bkz.J. Bowyer Bell,1985.) Tüm bunlar güvenliğin korunması için İsrail tarafından gerekli görülüyor.Bütün bunlara ek olarak,işgâl edilmiş topraklardaki otuz yıllık İsrailli "sivil" yönetim,sıhhi şartların iyileştirilmesi,su sağlama ya da sağlık hizmetleri konusunda çok yetersiz.Zaten kısıtlı olan hizmetler çatışma zamanlarında iyice azalıyor,çoğu durumda da huzursuzluğu bastırma yöntemlerinden biri olarak kullanılıyor.Eğitimin de sekteye uğradığı Batı Şeria'da son onbeş yılda üniversiteler de keyfi olarak kapatılıyor.

So
nuç yerine

30 Eylül [2000] günü 12 yaşındaki Muhammad al-Durrah'ın Gazze'de öldürülmesiyle başlayan olayların dünya medyasına yansıma biçimi aslında yukarıda çeşitli biçimlerde ortaya koymaya çalıştığımız dezenformasyon üretiminin işbirlikçiliğe evrilmesinin tipik bir örneğiydi.Haber ajanslarının bütün dünyaya saniyesi saniyesine geçtiği fotoğrafların ilkinde Muhammad henüz yaralanmıştı.Birazdan babasının kaburgalarına yaslandığı yerde can verecek ve savaşın önemsiz bir yan ürünü olarak istatistiklere geçecekti.Ajanslardan gelen ilk haberlere göre küçük Muhammad "çatışma!"da can vermişti.Ortada çatışma filan yoktu.Gazeteci Robert Fisk dünya kamuoyunu uyarmaya çalıştığı yazısına şöyle başlıyordu:

"Ortadoğu'ya ilişkin haberlerde ne zaman çatışma ya da çapraz ateş sözcüklerini duysam,olayın gerisini dinlemeden ne olduğunu anlarım:Çoğunlukla bu,İsrailliler suçsuz bir insanı daha öldürdüler anlamına gelir."

1996'da "Time" dergisi Lübnan'ın güneyindeki Kana'da ölmüş bir bebeğin fotoğrafını basıyor ve "çatışmada öldüğünü" söylüyordu.Oysa ortada çatışma filân yoktu,İsrail kuvvetleri sivilleri bombalamışlardı.

Genel hatlarını çizmeye çalıştığımız Amerikan medyası örneği enformasyon çağının,kimi zaman önemsiz ve küçük olarak nitelendirilebilecek semantik oyunlarla nasıl bir dezenformasyon cehennemine dönüşebileceğine can sıkıcı bir örnek teşkil ediyor...

***

1-Bu ilânlar,olayların başladığı ilk günlerde Brooklyn gibi yerlerde saldırıya uğrayan Musevilerin akabinde verilmişti ve içerik itibariyle Musevi karşıtı olmanın ırkçılık olduğunu savlıyor,dolayısıyla Arapları Almanlarınkine benzer bir ırkçılık töhmeti altında bırakıyordu.
2-J. Bowyer Bell,Terror out of Zion,1985.
3-Burns&Peltason,Cronin and Magleby,Government By the People,1997,Prentice Hall,NJ.
4-Najeh Jarrar,"Citizenship and Palestinian Refugees",Israel-Palestine Journal,Yaz-Güz 1996,c.3,no.3,4.
5-Don Peretz,The Middle East Today,1979,Westview Press.
6-Fida Nasrallah,"Lebanese Perceptions of the Palestinians in Lebanon:Case Studies",Journal of Refugee Studies,c.10,no.3,1997 ve Farid al-Khazan,"Permanent Settlement of Palestinians in Lebanon:A Recipe for Conflict",Journal of Refugee Studies,c.10,no.3,1997.
7-Uri Davis,"Jinsiyya Versus Muwatana:The Question of Citizenship and the State in the Middle East;the cases of Israel,Jordan and Palestine",Arab Studies Quarterly,c.17,s.1 ve 2,Kış-Bahar 1995.

*Ayda Erbal,Mümkün olan demokrasilerin en iyisi,Birikim,Sayı:140,Aralık 2000,s.44-48.

http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/4191/mumkun-olan-demokrasilerin-en-iyisi