Bu bölümde Jön Türk nüfus politikalarının birinci aşaması incelenecek ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Diyarbekir'deki Osmanlı gayrimüslimlerine uygulanan kitlesel şiddet açıklanmaya çalışılacaktır.Bu bölüm üç kısıma ayrılmıştır:Birinci kısımda,Jön Türklerin 1914-1915 krizine kadar olan dönemdeki soykırım eğilimleri ve savaşa girmeleri ele alınacaktır.(1) Zulüm nasıl başladı?İkinci kısımda,Diyarbekir vilayetine yoğunlaşılacak ve bu bölgede Ermenilere ve diğer gayrimüslimlere uygulanan zulüm süreçleri tanımlanacaktır.Zulüm süreci soykırıma nasıl dönüştü?Üçüncü kısımda,Diyarbekir'deki yerel seçkinlerin Ermenileri yok etmek için güçlerini tahkim etmelerine,örgütlenmelerine ve yoğunlaştırmalarına odaklanılarak zulüm sürecinin nasıl soykırıma dayanan yok etmeye dönüştüğü incelenecektir.Yerel seçkinlerin davranışları soykırım süreçlerini nasıl etkiledi?Sonuç bölümü,kurbanlaştırma ve zulüm arasındaki karşılıklı yakın bağa odaklanarak herhangi bir soykırım sürecinde yerel seçkinlerin önemini ve soykırımın Jön Türk nüfus politikalarının geniş yapısına nasıl yerleştirildiğini irdeleyecektir.Bu yaklaşımın amacı kitle şiddetinin karmaşık yapısını anlamaya çalışmaktır.
Savaş ve zulüm
28 Temmuz 1914'te Arşidük Franz Ferdinand'ın Sarajevo'da suikasta kurban gitmesi uluslararası gerilimin artmasına neden olmuştu.Bu savaş ortamında İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC),İmparatorluğu yalnızlıktan kurtarmak için büyük güçlerle ittifak arayışı içine girdi.İngiliz yanlısı Maliye Nazırı Cavid Bey,1911'de Britanya'ya başvurmuştu,ancak Winston Churchill dışında,İngiliz Dışişleri Bakanlığı ilgi göstermemişti.(2) Mayıs'ta Kırım'a yaptığı gezide Talat,Rus Dışişleri Bakanı Sazanov'la olası bir ittifak için yaptığı görüşmeyle Ruslarla ilişki kurmaya çalıştı.Ruslar değerlendirmelerinde kararsız,özünde de ilgisizdiler.(3) Cemal Paşa Fransızlara yaklaşmış ama eli boş dönmüştü,Fransızlarla yaptığı görüşmeleri "büyük bir düş kırıklığı" olarak niteliyordu.(4) 24 Temmuz 1914'te Osmanlı Erkan-ı Harbiye Dairesi genel seferberlik ilan etti.28 Temmuz 1914'te Enver Paşa Alman Büyükelçisi Wangenheim'e Alman İmparatorluğu'yla Osmanlı İmparatorluğu arasında savunma ittifakı kurulması önerisinde bulundu,aynı gün Avusturya Sırbistan'a savaş ilan etti.Birkaç gün sonra,Sadrazam Said Halim,Meclis Başkanı Halil,Enver ve Talat,kapalı kapılar ardında Almanlarla yoğun görüşmelere başladılar.Sonunda,Almanların Ruslara savaş ilan etmelerinden bir gün sonra,2 Ağustos'ta,iki devlet arasında yazılı bir anlaşma sağlandı.(5) Tartışmalar çok gizliydi,Cemal Paşa bile bundan haberdar değildi.(6) Üç gün sonra Avusturya-Macaristan,Türk-Alman ittifakına katıldı ve İttifak Devletleri birliğini tamamladı;bu arada Rusya,Fransa ve Britanya biraraya gelerek İtilaf Kuvvetleri'ni oluşturmuştu.Osmanlı İmparatorluğu artık resmen Almanya'nın müttefikiydi ve anlaşmaya bağlı olarak bu siyasî birliğin üyesi sıfatıyla savaşa hazırlanmak zorundaydı.1914 Ağustos'undaki savaş ilanından sonra Almanlar Harbiye Nazırı Enver Paşa'ya başvurarak Rusya'ya savaş ilan etmesini istediler.Enver Paşa iyi niyet göstergesi olarak bunu kabul etti.Resmen savaş ilân etmeden,donanmaya Rus sahillerini hemen bombalaması için emir verdi ve bunun sonucunda yakıt depoları yok edildi ve 14 gemi sulara gömüldü.(7) Enver'in bu saldırısını İstanbul'daki çok az politikacının bilmesine rağmen,yaratılan bu fiilî durum,Üçlü İtilaf Kuvvetleri'nin savaş ilânını tetikledi.11 Kasım 1914'ten itibaren Osmanlı İmparatorluğu,Rusya,Fransa ve Britanya'yla resmen savaşa girmişti.(8)
Birinci Dünya Savaşı Osmanlı İmparatorluğu'nun tesadüfen katıldığı bir savaş değildi.İTC'nin milliyetçi kanadındaki güç odakları bilinçli olarak bu istikamete yönelmişti.Savaşa katılarak İmparatorluk içindeki sorunların pek çoğunu çözeceklerine inanıyorlardı.Savaşın başlamasından üç gün sonra,Jön Türk gazetecisi Hüseyin Cahid Yalçın (1875-1957),"Beklenen Gün" adlı bir makale yayımladı;savaşı sevinçle karşıladığı bu makalede,"savaşın,kaçınılmaz sonunun gelmekte olduğu Türk halkının başına konmuş talih kuşu olduğunu belirterek beklenen günün nihayet geldiğini" ifade ediyordu.Uğursuz bir yorum yaparak,"Türklerin daha önceden yapamadıkları... tarihî hesabı göreceklerini" yazıyordu.Türkler,"tarihin henüz yazmadığı intikam ve dehşeti" yaşatacaklardı.(9) Jön Türk diktatör iktidarı savaşın ilk gününden itibaren muhalif gruplara karşı baskılarını artırdı.Karşı hareketlerle sistematik ve acımasız biçimde mücadele edildi.6 Eylül 1914'te Talat Osmanlı güvenlik güçlerine yerel Ermeni önderlerini yakından "takip ve gözetim" altında tutmaları emrini verdi.Talat'a göre bunlar,Osmanlılık kavramına karşı her yerde "kışkırtıcılık" yapmakta ve "tahrik eden" bir tavır içinde olmaya devam etmekteydiler.(10) Gündemde olan başka bir sorun,yabancıların her türlü vergiden muaf olduğu bir dizi yasal düzenlemenin yer aldığı yabancı kapitülasyonlarıydı.İTC kapitülasyonları aşağılayıcı buluyordu(11) ve bunların kaldırılması için çok fazla beklemeyecekti;17 Eylül'de kapitülasyonlar tek taraflı olarak kaldırıldı.(12) İTC'nin sert politikaları,yalnızca birtakım mevkileri ortadan kaldırmakla kalmamış,hükümette çalışanların görevlerini gönüllü olarak terketmeleriyle dolaylı biçimde etnik çözülmeye yol açmıştı.12 Kasım'da Ticaret Nazırı Protestan Süryani Süleyman Büstani,İTC saldırganlığını protesto ederek kabineden istifa etti.(13) Osmanlı siyasî kültüründe bu "Türkleştirme" eğilimi,İTC'ne idarî kadroları milliyetçilerle doldurma fırsatı vermişti.
Bu arada,bu hareketlilik Diyarbekir'de de kendini gösteriyordu.Ahmed İzzed Paşa komutasındaki 2. Ordu piyadeleri Diyarbekir caddelerini doldurmuştu,bunların büyük bir bölümü Nebii Camii gibi büyük camilerde konaklıyordu.(14) 3 Kasım'da Diyarbekir Valisi Müslüman kalabalığa savaş hakkında bilgi vermişti.Rus ordusunun Van ve Erzurum'a yürüdüğünü duyan kendinden geçmiş kalabalık,"Muhammed aşkına!Ruslara ve müttefiklerine ölüm!" çığlıkları atıyordu.Bu öfkeli kalabalıktan korkan ve tedbirli davranan şehrin gayrimüslimleri birkaç gün evlerinden dışarı çıkmadılar.(15) Ordu halktan yiyecek ve asker toplamaya başladı.Mardin'de bir misyoner olan Daniel Thom,bu olayları özetleyerek şunları yazıyordu:"Hükümet,insanları,hayvanları ve paraları alarak şehri ve çevresini soydu","herkesi parasız bıraktı,bütün dükkânlar kapandı."(16) Diyarbekir'deki Ermeni seçkinleri giderek hedef hâline geldi ve zulme uğradılar.29 Kasım'da Talat eski emirlerine uygun bir biçimde Diyarbekir'deki İngiliz Konsolosu'nun önceki tercümanı Thomas Mıgırdıçyan'ın yakalanmasını emretti.Mıgırdıçyan,İtilaf Kuvvetleri'ne casusluk yapmakla suçlanmış ve askerî mahkemede yargılanmakla tehdit edilmişti.(17) Yakalanmaktan kurtuldu ve Mısır'a kaçtı,daha sonra anılarını yazdı.(18)
1914 Kasım'ından itibaren İTC ordu dışında milisler toplamaya,savaşı körüklemek için Rusya ve İran'a baskınlar yapmaya ve buraları işgal etmeye başladı.Bu gizli askerî örgüt mevcut "Teşkilat-ı Mahsusa"ya bağlandı.(19) Bu yeni gerilla örgütünün kadroları mahkûmlar,Kürt aşiret mensupları ve Müslüman göçmenlerden oluşmuştu;bunların başlarında da İTC'nin Balkan Savaşları sırasında ve önceki siyasî mücadelelerde kullandığı savaşçılar vardı.İTC görevlileri(20) tarafından bile "vahşi ve cani" olarak adlandırılan mahkûmlar genellikle Kürt aşiretlerinden geliyordu ya da yaşadıkları bölgede hırsızlık yapmış ya da cinayet işlemiş kanun kaçaklarıydı.Bir Osmanlı bürokratına göre,bunlar görev yerlerine gönderilmeden önce bir haftalığına İstanbul'a getirilerek eğitime tabi tutuluyorlardı.(21) Tüm operasyon,ordu denetiminin mümkün olduğu kadar dışında Dr. Bahaeddin Şakir tarafından yürütülüyordu.(22)
18 Kasım'da Talat,"aşiretler üzerinde etkisi olan mahkûmların" listesinin hazırlanmasını kişisel olarak istemişti.(23) Bir hafta sonra,Diyarbekir'de bir Teşkilat-ı Mahsusa kuruldu.Gerilla örgütünde yer alan savaşçılar arasında Zaza eşkıya Alo(24) ve Çeçen eşkıya Hamid ve ona bağlı adamları yer alıyordu.Hamid,aşağıdaki bilgiyi İstanbul Merkez Komitesi'ne ileten İTC üyeleri tarafından gerilla güçlerine dâhil edilmişti:
"Bergama'daki Reşadiye kasabasında oturan cesur eşkıya Çeçen Hamid izin verilirse adamlarıyla birlikte Diyarbekir'de önemli bir birlik kurarak orduya yardım etmek istiyor.Arkadaşımızın bu alanda hizmet verebileceğini düşündüğümüz için,kendisinin ve arkadaşlarının saflarımıza katılması vatanımıza faydalı olacaktır.Bu yurtsever girişimin gerekli olup olmadığını telgraf cevabıyla bildirmenizi rica ediyoruz,kardeşlerim,saygı ve sevgilerimizi sunarız."(25)
1914 kışı boyunca,gruplar Rus ve İran sınırlarını geçip buradaki Müslüman nüfusu kışkırtarak isyan etmelerini ve Osmanlı güçlerine katılmalarını sağlamaya çalıştılar.Bu gerilla savaşı sırasında,Teşkilat-ı Mahsusa operasyonlarında da Ermeni köylerine saldırıldı;yağma,tecavüz ve cinayetler cezasız kaldı.Büyükelçi Wangenheim,Alman Şansölyesi'ne yazdığı mektupta,Erzurum sınırı boyunca yapılan Rus karşıtı harekâtın sık sık Ermeni köylerinin "aşırı tacizine" dönüştüğünü bildiriyordu.(26)
Güvenlik kaygıları ve Doğu'da yayılma ihtirasına kapılan Enver Paşa 29 Aralık'ta Sarıkamış'ta Rus ordusuna saldırma teşebbüsünde bulununca,Doğu cephesindeki savaş hız kazandı.Alman ve Osmanlı strateji uzmanlarının tüm askerî uyarılarına rağmen Enver engebeli Kars dağlarında kuşatma harekâtında ısrar etti.Bu kuşatma harekâtının farkına varan Rus generali Yudenich,Enver'i yenilgiye uğrattı ve güçlerine ağır bir darbe vurdu.Enver'in saldırısı acınacak bir başarısızlığa uğradı ve 3. Ordu neredeyse yok oldu.Savaşa katılan 90 bin kişilik ordunun 78 bini donarak öldü.(27) İTC liderliği bu yenilgiye hain Ermeni faaliyetlerinin neden olduğuna inanmıştı.Geri çekilen Osmanlı askerleri yoldaki Ermeni köylerine saldırıp katliamlar ve yağmalamalar yaparak intikam alıyorlardı.Enver cepheden geri döndükten sonra Konya'daki Ermeni Patriği'ne yazdığı mektupta,Ermenilerin Sarıkamış'ta gösterdiği cesaret nedeniyle saygı ve hayranlığını sunuyordu.Ermeni çavuş Ohannes'in kazandığı cesaret madalyasını örnek vermişti,(28) ancak Enver gerçekten böyle hissetmiyor olabilirdi.Yayıncı Hüseyin Cahid'le yaptığı kişisel konuşmalarda,uğranılan bozgun yüzünden Ermenileri acı bir şekilde suçlamış,herhangi bir sorun çıkaramayacakları yerlere sürülmelerini önermişti.(29) Yenilgi,özellikle cephe illeri olan Erzurum,Bitlis ve Van'da zulmün artmasına neden olmuştu.26 Aralık 1914'te Talat,"tüm Ermeni polis memur ve amirlerinin,Ermeni kamu görevlilerinin işlerine son verilmesini ve buna karşı çıkanların da sürgüne gönderilmesini" emretti.(30) Bu resmî bildiri İTC'nin Ermenilerin Osmanlılara sadakatine dair kuşkularının arttığının işaretiydi.
Diyarbekir ilinde yaşayanların 1914'ün Noel ve yeni yıl kutlamalarını yapmaları sözkonusu değildi.Enver'in verdiği kayıpların haberleri yayılmış ve bu haberler burada yaşayanların moralleri üzerinde çok kötü bir etki yaratmıştı.Müslüman ve gayrimüslimlerin askere alınmış ve çoğunun Sarıkamış'ta yok olmuş olması bu savaşın yakından ve duygusal bir biçimde izlenmesine neden olmuştu.Kötü haber toplulukları gerdi,düşmanlık ve kuşkuları artırarak ilişkilerini bozdu.Aziz Efraim Kilisesi saldırıya uğradı,içindekiler çalındı,jandarmalar Süryani köy muhtarını dövdüler.(31) Vali,Amerikan Hastanesi ve Fransız misyonu gibi bazı kurumlarda Türkçe dışında başka dilin kullanılmasını yasakladı.(32) 15 Şubat 1915'te hükümet gayrimüslim evlerinde silâh aranması kararı aldı.Şiddet dolu bu aramalar sırasında evlerinde oturanlar hıyanet,casusluk ve silâh depolamakla suçlandı.18 Şubat'ta büyük bir Süryani köyü olan Karabaş'tan 12 genç,askerden kaçma suçlamasıyla idama mahkûm edildi.Bunların dördü,askerden kaçmayı düşünenlere ders olsun diye Diyarbekir meydanında asıldı.(33) Bu infazı protesto eden köylülerden ikisi jandarmanın dipçik darbeleriyle öldürüldü ve kalabalık dağıtıldı.(34)
Mart'ta Ermeni askerlerin silâhları alındı ve öteki gayrimüslim erkeklerle birlikte amele taburlarına kaydırıldılar.(35) Bu taburlar sadakatsizliği tespit edilmiş kişilerden oluşmuştu.Resmî bir kararnameyle bu kişiler Osmanlı ordusunda silâhlarını bıraktıkları gerekçesiyle "her ne pahasına olursa olsun" cezalandırılıyorlardı.(36) Amele taburları Diyarbekir ve çevresinin çok kötü koşullarında yol yapımı çalışmalarında kullanılmak üzere oluşturulmuştu.Hava şartları ne olursa olsun çocuk yaştaki gençler de dâhil herkes 55 kilo ağırlığındaki yükü taşımak zorundaydı.Bunlara iki düzine asker gözcülük ediyordu.Amele taburlarındaki pek çok cezalı,yorgunluk,donma ve kötü muameleden hayatını kaybetti.Diyarbekir'de yaşayan Süryani Abed Mshiho,cezalı olarak 1100 kişilik bir amele taburuna gönderildi ve Diyarbekir-Halep yol inşaatında çalışmaya başladı.Anlattıklarına göre,kötü muamele her gün artarak devam ediyordu;falakaya yatırılmak ve dayak olağan bir uygulama olmuştu,Mart'ın sonuna kadar artan şiddet,ölüm cezalarının yayılmasına yol açmıştı.(37)
Mart 1915,Osmanlı İmparatorluğu'nun,özellikle de Diyarbekir'in geleceğini belirleyen en önemli ay olmuştu.Çanakkale Boğazı'na yapılan deniz kuvvetleri saldırısı ve Rusların Van üzerine yürüyüşü İTC liderleri arasında paniğe neden oldu.(38) Ermeni sadakatsizliğinin daha fazla Müttefik Güç askerinin Anadolu topraklarına girmesine yol açacağı yolundaki kâbus senaryolarının da eklenmesiyle,bu gelişmeler mevcut korkuları daha da artırdı."Yaratılmış bu kuşkular" Mart'ın ortalarında Merkez Komite'nin bir dizi toplantı yapmasına yol açtı.Toplantıların sonunda Dr. Bahaeddin Şakir'e,"iç düşmanlarla" baş etmek için ek yetkiler verildi.Teşkilat-ı Mahsusa yeniden örgütlendi,genişletildi ve Dr. Bahaeddin Şakir'in yönetimine verildi.(39) Ordu,Talat'a "Ermeni eylemlerine karşı uygulanacak önlemleri 3. Ordu'ya iletmesi için" daha fazla yetki tanıdı.(40) Talat dört gün sonra Taşnak yayın organı Azadamard'a sansür uygulayarak,İstanbul Emniyet Müfettişi Osman Bedri'yi gazeteyi kapatması için bölgeye gönderdi.(41) Merkezdeki bu radikalleşme,Diyarbekir'in yeni valisi Dr. Mehmed Reşid'in buraya gelmesiyle çevreye de yayıldı.
25 Mart 1915'te Diyarbekir Valisi Hamid Bey görevden alınarak yerine Dr. Mehmed Reşid (Şahingiray) atandı.Mehmed Reşid Çar Rusyası Kafkasyası'nda Çerkes bir ailenin çocuğu olarak 8 Şubat 1873'te doğmuştu.Çar hükümetinin Çerkeslerle yaptığı savaşlar yoğunlaşınca ailesi 1874'te Osmanlı İmparatorluğu'na sığındı.Reşid İstanbul'da büyüdü,Askerî Tıp Akademisi'ne devam etti,burada arkadaşlarıyla,daha sonra İTC olacak gizli partinin çekirdek kadrolarını oluşturdular.1897 yılında Abdülhamid,başına buyruk siyasî faaliyetlerinden ötürü onu Trablus'a sürgüne gönderdi.Ordudaki görevleri sonunda binbaşı rütbesine yükselen Reşid daha sonra 1908 Devrimi'ni anlatan bir kitap yazdı.Bununla birlikte İTC'nin çekirdek kadrosu içinde çok etkili olmamış ve Dr. Bahaeddin Şakir ya da Dr. Mehmed Nâzım kadar güçlü bir pozisyona gelememişti.1909'da ordudaki görevinden ayrılarak 1909 ve 1914 arasında çeşitli vilayetlerde belediye reisliği ve valilik yapmıştı.Radikal görüşlere sahip olan Reşid İmparatorluğun kan kaybetmesi ve enkaz hâline gelmesinde gayrimüslimleri günah keçisi olarak görmeye başlamıştı.1914'e kadar,Osmanlı Hristiyanlarının imtiyazlı durumlarını açıkça kötüye kullandıklarına ve bu nedenle de İmparatorluğun ekonomik durumunun bozulmasından sorumlu olduklarına giderek daha çok inandı.İTC'nin savaşa girdiği sırada iptal ettiği doğu vilayetlerinde uygulanacak uluslararası reform plânının genel sekreterliğine getirilmişti.1915'te Diyarbekir,1916'da Ankara valisi oldu.Savaş sona erdiğinde tutuklanarak İstanbul'da hapse atıldı.Eski arkadaşlarının yardımıyla hapishaneden kaçtı ve İstanbul'un çeşitli yerlerinde kaçak olarak yaşadı.Kanundan kaçmaktan bıkan,yakalanma ve cezalandırılmaktan korkan Reşid,6 Şubat 1919'da polis izini bulunca intihar etti.(42)
Reşid Diyarbekir'deki valilik görevine başladığında,Çerkes Harun,Çerkes Şakir ve Çerkes Aziz gibi otuz Çerkes Teşkilat-ı Mahsusa üyesini beraberinde getirmişti.(43) Diyarbekir'de bunlara hapisten çıkarılan mahkûmlar katıldı.(44) Reşid böylece normal bir Osmanlı valisinden çok daha fazla güce sahip oldu.Onun durumunda olduğu gibi,"vilayetlerde şu veya bu şekilde parti başkanı durumuna gelmiş kişilerin genellikle önemli ölçüde denetim uyguladıkları... bazı durumlarda da gerçek bir özerklik sağladıkları" bir gerçekti.(45) Reşid ve adamları Diyarbekir'e geldiklerinde ilk karşılaştıkları sorunlar,kanun hâkimiyetinin olmaması,asker kaçakları ve halkın tedirginliğiydi.Örneğin pazar yerlerinde Rusların İstanbul'u işgal ettiği dedikoduları yayılmıştı.(46) Müslümanlar Diyarbekir'in de,savaşçılıktaki namları güneye kadar yayılmış olan Ruslar tarafından işgal edileceğinden korkuyorlardı.Gayrimüslimler korku ve umut arasında gidip geliyorlardı.Din adamları gibi ılımlı gruplar Rus işgalinin intikam arayışlarını tetikleyeceğinden korkuyordu,aralarında birlik bulunmayan milliyetçi gruplar ise İTC'nin acımasız diktatörlüğüne karşı kendilerini savunabileceklerini açıkça ifade ediyorlardı.(47)
Gençler daha çok kendi yararlarını gözetmekle ilgileniyor,Osmanlı ordusuna katılarak cephenin en ön saflarında ölmekten ya da amele taburlarına gönderilmekten kaçınmak istiyorlardı.Sonunda çoğu,Ermeni nüfusunun yoğun olduğu Hançepek'e kaçarak karmaşık yapılı mahalledeki evlerin damlarında saklandılar.Bu kaçakların bazıları silâhlıydı.(48) Amerikan Yabancı Misyon Komisyonu (ABCFM) doktoru Floyd Smith,Şubat'ın sonunda Ermeni başpapazı Çilgadyan'ın evlere giderek burada eğitim verdiğini,onlara,kendilerine ve tüm Hristiyan mahallesine zarar verdiklerini anlattığına tanıklık etmişti.Sonunda burada bulunanların çoğu teslim oldu.(49) Dr. Reşid vali olduğunda hâlâ bir miktar Müslüman ve gayrimüslim asker kaçağı vardı.
Savaş sonrası yazdığı Mülâhazât(50) adlı kitapçıkta Reşid,savaş dönemindeki valiliği sırasında yaptıklarını savunuyordu.Savaş yılları anılarını derlediği dört kitapçıktan ikisi (diğer ikisi kayıptır) vali olduğunda sahip olduğu düşünce yapısını görebilmek açısından çok önemlidir.Reşid Diyarbekir'e adım atar atmaz,sadakat içinde olmadıklarına inandığı gayrimüslimlerle ilgili önyargıları için kanıt bulmuştu.Şöyle yazmıştı:
"Diyarbekir'e tayinim savaşın çok hassas bir dönemine denk geldi.Van ve Bitlis'in büyük bir bölümü düşman işgali altında,asker kaçakları kanuna karşı gelerek her yerde yağma ve soygun yapıyordu.İl içinde ve il sınırlarındaki Ezidi ve Nasturi isyanları sert önlemler almamızı gerektiriyordu.Ermenilerin kanun-dışı,saldırgan ve küstah tutumları hükümetin şerefini ciddi biçimde tehlikeye atıyordu."(51)
Reşid günlüklerinde en çok Ermenileri hedef almıştı.Onları "vatana ihanet" ve "bağımsız bir Ermeni devleti kurma amacı gütmekle" suçluyordu.(52) Paranoya ve düşmanlık içinde Müslüman asker kaçaklarını gözardı ediyordu.Düşündüğü kadar yeterli sayıda ve örgütlü olmasalar da asker kaçağı Ermenilerin ordu kuracağını düşünüyordu.Evlerin damlarında yaşayan Ermeni asker kaçaklarının "dehşet verici" örgütlü devrimciler olduğuna ve bunların sayısının binden fazla olduğuna inanıyordu.Bunun da ötesinde Reşid'e göre "Diyarbekir'de bu milliyetçi çalışmalara katılmayan hiçbir Ermeni yoktu."(53)
Reşid yüz yüze geldiği bu sorunların üstesinden gelmek için "Ermeni sorununu çözmeye yönelik" bir komite kurdu.Bu komiteye "soruşturma komitesi" adı verildi ve Reşid'in emrine de bir "milis kuvveti" tahsis edildi.(54) Bir Alman yardım kuruluşu çalışanına göre,Ermeni sorununu çözmek için yalnızca bir düzine İTC üyesinden meydana gelmiş böyle bir komitenin kurulması utanç vericiydi,çünkü bunların amacı Ermeni siyasî partilerini ortadan kaldırmaktı.(55) Komitenin başında Albay Cemilpaşazâde Mustafa Nüzhet Bey vardı,üyeleri Pirinççizâde Aziz Feyzi,posta müdürü İbrahim Bedreddin,(56) Binbaşı Rüşdü Bey,Binbaşı Yasinzâde Şevki (Ekinci),kardeşi Yasinzâde Yahya (Ekinci),İskân-ı Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyeti (İAMM) temsilcisi ve "Millî Müdafaa Cemiyeti" Diyarbekir şubesi başkanı Veli Necdet,Emniyet Müdürü Memduh Bey,Milis Komutanı Şevki Bey ve müftünün oğlu Müftüzâde Şeref Uluğ'du.Reşid'in isteği üzerine siviller arasından şu kişiler yüzbaşı olarak atandı:Diyarbekir pazarında kasaplık yapan Zazazâde Hacı Süleyman,başka bir kasap Halil,Cercisağazâde Abdülkerim,Direkçizâde Tahir ve Pirinççizâde Sıdkı (Tarancı).Şu gönüllüler de teğmen olarak kaydedildi:Halifezâde Salih (Kalfagil),Ganizâde Servet (Akkaynak),Muhtarzâde Salih,Şeyhzâde Kadri (Demiray),Pirânizâde Kemal (Önen),Yazıcızâde Kemal,Zaza Alo Efendi ve Hacı Bakır.(57)
O sırada radikal eylemci Liceli Hacı Zeki,Mardin'de yerli halkı tahrik ediyor,Hristiyanlara karşı silâhlanmalarını istiyordu.Müslümanları evinde toplayarak ateşli siyasî nutuklar atıyor,açıkça katliam çağrısında bulunuyordu.Ilımlı bir kişi olan Mardin Belediye Reisi Hilmi Bey,Zeki'nin saldırgan iftiralarından memnun değildi.Hilmi Bey savaşın başından beri çatışmaları önlemek,istikrarı sürdürmek ve ılımlı bir yönetim sergilemek için elinden gelen çabayı gösteriyordu.Zeki'yi ihtar ederek Mardin'den kovmuştu.Zeki,Diyarbekir'e gitti;burada,bölge merkezindeki iktidarını güçlendirmeye başlamış olan İTC içinde bu işleri yapacak istekli kişilerle buluştu.(58) 6 Nisan 1915'te Talat,Reşid'e bir emir göndererek,Diyarbekir'de boş bulunan belediye reisliğine,"yetenekli,sadık ve İttihatçılığa bağlı birisini" atamasını istedi.(59) Reşid,ılımlı Cemilpaşazâde Fuad Bey'i hemen görevden uzaklaştırdı,yerine Ermeni karşıtı radikal Pirinççizâde Sıdkı'yı getirdi.(60) Emniyet Müdürü Dersimli Hüseyin Bey yerine daha önceden bölge muavinliği görevi yapmış İAMM başkanı Veli Necdet geldi.(61) Artık Diyarbekir'deki tüm kritik görevler İTC'ne bağlı kişilerce doldurulmuştu.
Reşid artık Diyarbekir'de kaçakları yakalayıp ağır bir biçimde cezalandırma kampanyası başlatabilirdi.1 Nisan'da bir bildiri yayımlayarak tüm silâhların polise teslim edilmesini istedi.(62) Ancak beklediği sonucu alamayınca,5 Nisan'dan itibaren yapılan silâh aramalarında her türlü gaddarlığa başvurdu.Jandarma Komutanı Binbaşı Rüşdü'nün yardımıyla izinsiz olarak evlerin ve kiliselerin aranmasına bizzat katıldı.(63) Mardin Belediye Reisi Hilmi'nin Paskalya'da Hristiyan din adamlarını kutlamak için buraya gelmesi sırasında(64) Ermeni erkeklerini keyfî biçimde toplu olarak yakalatması bardağı iyice taşırmıştı.Reşid şöyle yazıyordu:"Bir gün Ermeni mahallesindeki üç ya da dört ana caddeyi kapatıp sabahın ilk saatlerinde baskın yapılarak buradaki her evin aranmasını emrettim,böylece 500'den fazla silâhlı asker kaçağını yakaladım."(65) 15 Nisan'a kadar Reşid,Ermeni eşrafı ve esnafından 600'den fazla kişiyi tutuklayarak hapse atmıştı.Yapılan işkencelerle bu kişilerden gizli silâh depolarının yerlerini itiraf etmelerini istemişti.Hapistekiler dayağa maruz kalmış,vücutları kızgın demir çubuklarla yakılmış,tırnakları kerpetenlerle sökülmüş ve falakaya yatırılmışlardı.(66) Fakat Reşid yaptıklarıyla tatmin olmadı,İstanbul'a iki kez telgraf çekerek,emrindeki 300 jandarma ve polise ek olarak takviye kuvvetler talep etti.Ancak Dâhiliye Nezareti isteklerini karşılamadı ve düş kırıklığına uğrayan Reşid daha sert önlemler almaya yöneldi.(67)
Bu operasyonların en garip yönlerinden biri,Osmanlıca dışında yazılmış "zararlı" kitap ve diğer yazılı metinleri ele geçirme çabalarıydı.Jön Türkler için bunlar "zararlı belgelerdi" ve derhal yok edilmeliydiler.(68) Floyd Smith'in yazdığı gibi,"bu kitaplar ve makalelerin,ele geçirildikleri evleri lânetli konumuna getireceği kaçınılmazdı."(69) 22 Nisan'da Reşid'in adamları Hançepek ve Fatihpaşa mahallelerindeki evleri kapı kapı dolaşarak kitap aradılar.Süryani terzi Habib komşularını uyararak özellikle Fransızca ve Ermenice kitapları saklamalarını istemişti.Milisler,Ermeni başpapazı Çilgadyan'ı büyük Ermeni Surp Sarkis Kilisesi'nde çok sayıda silâhı saklamakla suçladılar.Odasını basarak tüm kitap ve belgeleri alarak incelemesi için Reşid'e gönderdiler.Ertesi gün bu kitaplar halkın gözü önünde yakıldı.(70) Ailesiyle birlikte Çorum'dan sürgüne gönderildiğinde Vahram Dadrian henüz çocuktu.Çeşitli girişimlerden sonra Suriye çöllerine ulaşan aile burada Diyarbekir'den henüz kaçmış Pakrad adlı bir Ermeniyle karşılaştı.Pakrad onlara,babasının kitap aramaları sırasında yakalandığından söz etmişti.Bir onbaşının babasının kitaplarından iki tanesini alarak dışarı çıktığını,buradaki azgın Müslümanlara şu şekilde seslendiğini anlatmıştı:
"Onbaşı kalabalığa susmalarını söyledi,bir coğrafya kitabını havaya kaldırarak 'Dinleyin!Buraya bakın evde ne buldum' diye bağırdı.'Okumayı bilmediğiniz için bu kitabın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyorsunuz,söylediklerimi duyunca kendi kararınızı kendiniz vereceksiniz.Bu kitap düşmanlarımızın elinde,ordudaki tüm top ve tüfekten çok daha tehlikeli bir silâh hâline geliyor.Bu kitap Türkiye'deki tüm şehir,köy,nehir ve yolların yerlerini gösteriyor.Hepsinin yeri açıkça belli.Bu kitabı dikkatle okuyan herkes sadece her şehrin plânını bulmakla kalmayıp aynı zamanda evleri tek tek görebilir,bu evlerin Müslümanlara mı yoksa gayrimüslimlere mi ait olduğunu öğrenebilir.Bu evlerin her biri ya bir hilâl ya da haçla işaretlendirilmiştir,böylece isyan başladığında Müslüman evlerinin hangileri olduğunu önceden bilecekler.' Homurdanan kalabalık meydan okurcasına ellerini havaya kaldırdı,'Dövün onu,öldürün,bırakın kokuşsun,hain.' Onbaşı buyurgan ses tonuyla,'Lütfen sakin olun,acele etmeyelim,daha hepsi bitmedi,bakın elimde başka ne var' diyerek elinde tuttuğu öteki kitabı havaya kaldırdı.Bu bir fizik kitabıydı.'Bunun içindekiler,barut,mermi ve dinamitin nasıl yapıldığını anlatıyor.Bu suikastçıların evleri bu tür kitaplarla dolu.Genç,ihtiyar herkes bu kitapları okuyarak vatanı nasıl yok edeceklerini öğreniyorlar.Ancak Allah'a ve Sultan'a şükürler olsun gözümüzü açtık ve son anda bu komployu önledik.Artık onların evlerini yıkma ve çocuklarını kılıçtan geçirme zamanımız geldi.' Polisler kalabalığı yararak ilerlemekte zorlanıyordu.Sonunda bunu başardılar,zanlıyı sürükleyerek götürdüler ve hapse attılar."(71)
Pakrad'ın babası Abraham,kaçma veya kurtulma şansının çok az olduğu bu hapishanede ölmüştü.Şehirdeki hapishane çok sayıda mahkûmla dolunca Reşid civardaki bir kervansarayın boşaltılması emrini verdi.Bu handa her gün düzinelerce mahkûm işkence gördü.(72)
Şiddetli zulüm Diyarbekir'le sınırlı kalmamıştı.Nisan'dan itibaren savaşa katılan gruplarla katılmayanlar arasındaki ayırım azalmaya başladı ve sonunda tamamen ortadan kalktı.Topyekûn savaşa girişilmesi sürecinin ne kadar hızlı geliştiğinin en iyi örneği tüm taraflara büyük kayıplar verdiren Van Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır.Van cephesinde Rus-Ermeni kuvvetleri Müslümanlara ağır kayıplar verdirirken,Osmanlı kuvvetleri de gayrimüslimleri katlettiler.(73) Devlet ve azınlıklar arasındaki bu çatışmalar hem coğrafî çerçeve hem de yoğunluk anlamında radikalleşme sürecini tetiklemişti.Millî düzeydeki Ermeni karşıtı siyaset daha kesin bir hâl aldı.Bunun da ötesinde İran Azerbaycan'ı ve Kafkasya boyunca savaşın şiddetlenmesi alınan önlemlere "özel" bir nitelik kazandırmıştı.Şiddet kullanımı daha da arttı.İtilaf Kuvvetleri'nin Batı kıyılarına çıkarma yapmasından duyulan korku,ateşe körükle gidilmesine neden oldu.Sonuç olarak,İTC muhalifleri hapsetmeye ve Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşayan Ermeni cemaatinin tamamına saldırmaya başladı.24 Nisan 1915'ten başlanarak,Ermeni toplumunun siyasî ve kültürel seçkinleri yakalanarak tutuklanmaya başladı ve iç sürgüne tabi tutuldu.Siyasî mahkûmlar Ayaş'ta gözaltına alınıyor,aydınlar Çankırı hapishanesine gönderiliyordu.Ötekiler de askerî mahkemede yargılanmak üzere Diyarbekir'e gönderilmişti.(74) Birkaçı hariç bu kişilerin çoğu gelecek aylar içinde ya doğrudan ya da işkence sonucu öldürülmüştü.Ülke içindeki bütün sürgün kafileleri eşzamanlı olarak Suriye çölündeki Der Zor'a yönlendirildi.Zulmün şiddeti kısa sürede artmış ve Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük bölümüne yayılmıştı.(75) Soykırım süreci şu üç faktör etrafında gelişti:Koşulsuz saldırı,coğrafî yayılmacılık ve ölümcül şiddet.
Reşid Diyarbekir'e geldiğinden beri Ermeniler arasında suçlu-masum ayırımı yapmamıştı.Nisan'ın ilk üç haftası boyunca yaptığı yoğun silâh aramalarında milisleri için yeterli sayıda silâh ele geçirmişti.Silâhlanma ve örgütlenmenin boyutu ölçüleri aşmıştı.Bütün silâhların ve sanıkların fotoğrafları çekildi.(76) Reşid 27 Nisan'da Talat'a sevinç dolu bir telgraf göndererek Diyarbekir'de olanları şu şekilde özetlemiş ve değerlendirmişti:
"Son on gündür asker kaçaklarının takibini büyük bir ciddiyetle sürdürdüm.Dünkü aramalarda önemli miktarda patlayıcı,elli bomba,çok sayıda mühimmat,çeşitli silâhlar ve önemli miktarda dinamit barutu bulundu.Köylerden 120 lider ve etkili kişi gözaltına alındı.Şimdiye kadar şehirden ve çeşitli bölgelerden çoğu parti üyesi bin asker kaçağı yakalandı.Araştırma ve takip sürdürülmektedir."(77)
Diyarbekir Hristiyan siyasî seçkinlerinin bu şekilde hapsedilmesinden sonra Reşid'in milisleri bu kez din adamlarına yöneldi.Papazlar ve manastırdaki din adamları toplu olarak gözaltına alındı ve evleri yağmalandı.Reşid'in zulmünün henüz ulaşmamış olduğu Mardin'de,Diyarbekir'den gelen haberler korku yaratmıştı.Kötüleşen şartlardan endişe duyan Ermeni Katolik Başpapazı Ignatius Maloyan'ın başına bir şey gelirse dindaşlarına gönderilmek üzere bir mektup yazdığı anlaşılmaktadır.Cemaatine,sakin olmalarını ve hükümete sadık kalmalarını öğütlemiş,"her şeyden önce Kutsal Üçlü'ye olan inançlarını kaybetmemelerini" yazmıştı.Mektup mühürlenerek 1 Mayıs'ta Ortodoks Başpapazı Gabriel Tabruni'ye teslim edilmişti.(78)
Doğu cephesinde savaş tüm yoğunluğuyla devam ederken,İTC Ermenilerin sadakatini daha da fazla sorgulamaya başladı.5 Mayıs'ta 3. Ordu'ya bir talimâtnâme göndererek Diyarbekir vilayetindeki tüm Ermeni jandarmaların silâhsızlandırılmasını istedi.(79) Bu şekilde sadık Ermeniler de sadakatsiz muamelesi görüyordu.Ertesi gün İktisat Vekaleti'ne bağlı İstihdam ve İstihsal Genel Müdürlükleri'ne talimât göndererek bünyelerindeki tüm Ermenilerin işlerine son vermelerini ve "gerekli gördüklerini de,hiçbir Ermeni'nin olmadığı bölgelere sürgüne göndermelerini" istemişti.(80) Reşid bu kişileri Diyarbekir'de yakaladıktan sonra,şehirdeki din adamlarına zulme başladı ve daha sonra köylere kadar uzandı.9 Mayıs'ta Mardin'in Keldani Papazı Hanna Soha'yı sorgulamak için Diyarbekir'e getirtti.Papaz gelir gelmez,halkın önünde hırpalandı ve gündüz vakti sokakta öldürüldü.(81) Papazın öldürülüş biçimindeki sınır tanımazlık milisleri cesaretlendirmişti,bu kez çevre köyleri hedef alan yeni bir gözaltı ve şiddet dalgası başladı.Diyarbekir ovasındaki,nüfusunun çoğunluğu gayrimüslimlerden oluşan Kabiye,Karabaş,Kitirbel köylerinde Yasinzâde Yahya ve Pirinççizâde Sıdkı tarafından 10-20 Mayıs tarihleri arasında şiddet dolu bir silâh araması başlatıldı.Köy erkekleri falakaya yatırıldı,birçoğu şehre götürülülerek hapishane ve kervansaraya kapatıldı.(82) Alman yardım kuruluşu çalışanı Schuchardt şunları yazmıştı:"Diyarbekir'de 10-30 Mayıs tarihleri arasında,Ermeni eşrafı ve diğer Hristiyanlardan 1.200 kişi herhangi bir ayırım gözetmeden yakalandı."(83) Reşid daha sonra şehir surlarının dışına çıkan Ermeniler için ölüm cezası koydu.(84) Zulüm kırsal kesimde de yayılınca Diyarbekir şehri artık tam bir açık hava hapishanesi olmuştu.(85)
Diyarbekir vilayetinde meydana gelen en çarpıcı olay köylerde yaşayan nüfusun tamamını kapsayan ilk geniş çaplı katliamdır.20 Mayıs 1915 sabahı Reşid,Yahya ve Sıdkı'ya,Diyarbekir'in kuzeydoğu yakınında bulunan Karabaş köyünü silâhsızlandırmaları emrini verdi.Köy 50 adamla basıldı ve ekmek bıçakları bile alınarak tamamen silâhsızlandırıldı.Erkekler gözaltına alınıp silâhlarına el konulduktan sonra Karabaş tamamen güçsüz duruma getirilmişti.Aynı günün akşamı Yahya ve Sıdkı komşu Kürt köylerini ziyaret ederek onları Karabaş'a saldırmaya tahrik ettiler ve köyü yağmalamalarını emrettiler.İki gün sonra,22 Mayıs'ta Karabaş köyü atlı Kürtler tarafından işgal edildi,köyün tüm nüfusu,kama,balta ve kılıç kullanılarak yok edildi,köyün iki papazı Paulus ve Behram atların ayakları altında öldürüldü.Kadınlara tecavüz edildi,evler yakıldı ve kıymetli eşyalar ele geçirildi.(86) Kurtulan birkaç kişi Diyarbekir'e kaçtı.Kaçanlardan bazılarını tedavi eden Floyd Smith daha sonra Karabaş'tan gelenlerle ilgili raporunda şu bilgilere yer veriyordu:
"21 Mayıs 1915'te Diyarbekir'de bulunan kampımıza doğuda üç saatlik mesafedeki Karabaş köyünden üç ya da dört yaralı geldi,ertesi gün 22 Mayıs'ta daha fazla sayıda Süryani ve Ermeni kadın ve çocuk yaralı daha geldi.Köylülerin söylediğine göre üç gün önce Kürtler geceyarısı köylerine saldırmıştı,ertesi gün köye gelen jandarma kimsenin Diyarbekir'e gitmesine izin vermemişti.Köyden kaçmayı başaran bazıları,yürüyerek ya da başka bir araçla bulunduğumuz yere ulaşabilmişti.Yaraların neredeyse hepsi iltihaplıydı,onları şu şekilde sınıflandırdım...
(c) Keskin bir aletle yapılmış yaralamalar,muhtemelen balta...
2-Boynundan yara almış yaklaşık yedi yaşlarında iki çocuk ve bir kadın.Boynun ense tarafında derin yarıklar (kafatasının tam altında),yarıklar 17-18 cm. uzunluğunda ve o bölgedeki kasların kalınlığına eşit derinlikte."(87)
Aynı akşam Kabiye köyündeki 160 aile hedef alındı.(88) Çoğu kadın,çocuk ve yaşlılardan oluşan dehşet içindeki köylüler,Mor Kiryakos Kilisesi'ne sığındı.Sıdkı,Raman aşireti kadın başkanı Perikhan'ın üç oğlu Ömer,Mustafa ve Emin'i baskına katılmaya ikna etmişti.Üç adam beraberlerinde düzinelerce aşiret üyesi getirmişlerdi,bunlar köyde dolaşarak erkekleri bağlamakta kullanacakları ip için köyü taradılar.Sıdkı'nın emriyle kadın ve kızlara kilisede tecavüz ederken erkeklere de kızgın demir şişlerle işkence yaptılar.Milisler ve aşiret üyeleri beş saat içinde köylüleri baltayla doğramıştı.Çoğu saman yığınları üzerine ve ahırlara atılarak canlı canlı ateşe verildi.Raman kardeşler katliamdan sonra buldukları para ve altınları eğerlerindeki iki torbaya doldurup eşyaları da götürdüler.(89) Sağ kalan birkaç kişi Diyarbekir'e kaçtı ama bunlar da sonunda jandarmalar tarafından öldürüldü.Katliamdan sağ kurtulan bir kadın,"cesetler arasında ölü taklidi yaptığını" söylüyordu.Diyarbekir'e kaçıp kurtulduğunda bir Zaza ailesi onu evlerine almayı teklif etmişti ama korkudan bunu kabul etmemişti.Sağ kalanlardan biri de çocuktu,o mevsimde iyice büyümüş olan asma bağlarının içine saklanarak kaçmıştı.Kabiye katliamından sağ kalan tek erkek bu çocuktu.(90)
Nisan'da,İmparatorluğun tamamında olmasa da bazı Ermeniler yer yer bulundukları bölgelerden sürülmüşlerdi.Talat'ın kuzeydoğu illerinden başlayarak Ermenilerin toplu hâlde Der Zor'a sürülmesi emrini takiben,23 Mayıs 1915'ten itibaren tüm Ermeni halkının sürgünü resmen başlamıştı.(91) Talat aynı gün 4. Ordu Komutanlığı'na gönderdiği emirde Hristiyanlarla işbirliği yapan Müslümanların askerî mahkemeye verileceğini bildiriyordu.(92) Buna benzer bir emir veren General Mahmud Kâmil Paşa 3. Ordu'nun başına getirilmişti.(93) Yayımladığı emirde,"Ermenileri koruyan her Müslüman,kim olursa olsun askerî mahkemede yargılanarak evinin önünde idam edilecek,evi yakılacak ve mallarına el konulacak" diyordu.(94) Geniş çaplı gözaltına almalar ve uygulanan zulüm İtilaf Kuvvetleri'ni 24 Mayıs'ta ortak bir deklarasyon yayımlayarak İTC'nin Ermeni politikalarını suçlamaya itmişti.Şiddetli bir kınama içeren deklarasyonda,"Türkiye'nin insanlığa ve uygarlığa karşı işlediği yeni suçlar" belirtilerek,"Osmanlı hükümetinin tüm mensupları ve bu katliamlara katılan herkesin kişisel olarak sorumlu tutulacağı" sözü veriliyordu.(95) Başta Talat olmak üzere İTC liderleri paniğe kapıldılar,sürgünlerin üzerini kapatmak için 26 Mayıs'ta Sadrazam'a başvurarak geçici bir sürgün yasası çıkarma izni istediler.Sürgün başlamış olmasına rağmen,Sadrazam,Talat'ın sürgün yasasını ayın 29'unda onayladı ve yasa aceleyle ertesi gün Meclis'ten geçirildi.Bu Ermenilerin Suriye çöllerine sürülmesinin yasal kılıfıydı,işlemleri yapma yetkisi orduya verilmiş,günlük uygulama için de İAMM görevlendirilmişti.(96)
"Yak,vur,öldür":Zulmün soykırıma dönüşmesi
Bu aşamada ulusal ve yerel düzeydeki ahlâkî eşikler aşılmıştı.Talat,tüm nüfusu sürgüne göndermek gibi çok riskli bir operasyonu yürütme sorumluluğunu üstlenmişti.Hedef tüm köylü nüfusunun yok edilmesi olduğundan,Diyarbekir'deki cinayet girişimleri de sınırları aşmıştı.Bu iki gelişmeden hangisinin diğerine yol açtığını söylemek imkânsızdır.Bununla birlikte,o dönemin bazı unsurlarını yeniden kurgulamak mümkündür.Almanya'nın hizmetindeki Venezuelalı subay Rafael de Nogales Mendez,Osmanlı ordusunda paralı askerlik yapıyordu.1915 baharında Halil Paşa ve Tahir Cevdet Bey'in Van ve Bitlis'te gayrimüslimleri katlettiklerine şahit olmuştu.(97) Haziran'ın sonlarında Diyarbekir'i ziyaret ettiğinde,Reşid'le özel olarak görüşme olanağı buldu.Nogales'e göre,Talat,bizzat Dr. Reşid'e "Yak,vur,öldür" kelimelerinden oluşan bir telgraf yollayarak,Diyarbekir'in cehenneme çevrilmesini istemişti.Bu emrin yer aldığı düşünülen telgraf muhtemelen yok edilmiştir ama Reşid'in bu düşüncelerinden vazgeçtiğine dair hiçbir iz yoktur.Bunun da ötesinde,Talat'ın sırlarını paylaştığı Reşid "maddî-manevî sorumluluğu üstlenerek",yalnızca Talat'ın emirlerini uyguluyordu.(98) Reşid bu emri Amerikan Konsolosu Jesse Jackson'ın "terör devri" olarak nitelediği politikasının onaylanması olarak yorumlamıştı.(99)
Diyarbekir ovasındaki sonuçlardan memnun kalan ve Talat'ın onayıyla cesaretlenen Reşid,25 Mayıs'ta Feyzi'yi silâh aramak üzere Mardin'e yolladı.Bu aramalar da bir ay önce Diyarbekir bölgesinde yapılanlar kadar acımasızdı ve belli bir kitleyi hedef almıştı.Ertesi gün Talat bir adım daha ileri giderek Hilmi Bey'e Mardin'deki tüm Hristiyan eşrafı tutuklama emri verdi.Hilmi,kendi ilinde böyle bir tutuklama için herhangi bir neden olmadığını ileri sürerek amirine açıkça karşı çıktı.Ancak Feyzi Müslüman eşrafın ve milislerin de desteğini alarak bürokratik kuralları bir kenara bıraktı ve eylemlerini sürdürdü.Mardin'de düzinelerce Hristiyan gözaltına alındı.(100) Diyarbekir'deki zulüm,Ma'muret-ül Aziz bölgesinin merkezi Harput'a yakın olan şehrin kuzey bölgelerine kadar yayılmıştı.Şehirdeki misyoner rahip Henry Riggs,Amerikan Büyükelçisi Morgenthau'ya Çüngüş Ermeni papazının "buradaki hapishanede vahşice öldürüldüğünü" yazmıştı.Aynı kaderi Lice ve Hani'deki papazlar da paylaşmıştı.(101)
Ama asıl kötü senaryoya henüz geçilmemişti.Bunun için çok ciddi işbirliğine ve örgütlenmeye ihtiyaç vardı.Mayıs 1915'te Reşid,para kazandıracak ve affını sağlayacak gizli bir görev vermek için Ömer'i yanına çağırdı.Ömer arkadaşlarıyla vilayet binasına giderken şehirdekiler onu korkulu gözlerle izliyordu:
"Ömer yüzünde çiçek hastalığı lekesi olan esmer kısa boylu biriydi.Başında,Kürt aşiret reisi olduğunu gösteren renkler taşıyan bir puşi vardı.Kısa kara bir gömlek,dar paçalı şalvar ve kırmızı ayakkabı giyiyordu... bir mavzer,iki tabanca,bir kılıç,bir kamçı ve bir pala,ayrıca çok sayıda mermi ve fişek taşıyordu."(102)
Raman aşiretinin,son dönemde yayımlanan aile anıları,soykırımdaki işbölümünü çok iyi göstermektedir.Bu anılara göre,Reşid onları ofisinde kabul etmiş,Ruslara yardım eden Ermenilerin vatanı sırtından bıçakladıklarını ileri sürmüştü.Konuşulanları Kürtçe'ye çeviren Aziz Feyzi,hükümetin Raman kardeşlerden,sallarla Dicle Nehri'nde yol alan Ermeni kafilelerine gözcülük etmelerini ve sonunda da öldürmelerini istediğini söylemişti.Anlaşırlarsa,ganimetin yarısını alacaklardı.Ancak burada mutlak gizlilik çok önemliydi:Sessizliklerini bozdukları anda şiddetle cezalandırılacaklardı.Büyük zenginlik beklentisine kapılan kardeşler öneriyi kabul ettiler ve plân uygulamaya kondu.(103)
Mayıs'ın sonuna gelindiğinde,Diyarbekir'deki tüm Hristiyan eşraf hapishaneye konmuş,bazıları da işkenceyle öldürülmüştü.Ayın son haftasında Reşid son darbeyi vurdu ve 30 Mayıs 1915 Pazar günü Binbaşı Rüşdü,içlerinde Piskopos Çilgadyan'ın da bulunduğu 636 ileri geleni ellerini kelepçeleyerek Dicle Kapısı'na götürdü.Dicle kıyısında Musul'a götürülecekleri söylenen adamlar 17 büyük keleğe bindirildi.Keleklerdeki eşrafa milisler eşlik ediyordu.Akıntıyla birlikte bir saat kadar yol aldıktan sonra "iki nehrin kesiştiği" (seré du avé) bölgeye geldiler.Beşiri'nin güneyindeki bu bölgede Batman çayı büyük bir akıntıyla Dicle'ye karışıyordu.Burası Raman aşiretinin bölgesiydi.Bu derin vadide Rüşdü salları kıyıya bağlattı.Keleklerdekileri,ailelerine mektup yazmaya ve güvenli bir şekilde Musul'a doğru yol aldıklarını bildirmeye zorladı.Daha sonra elbiseleri çıkartıldı,değerli eşyaları ellerinden alındı ve Şikefta ve Bezawan köyleri yakınında Rüşdü'nün adamları tarafından öldürüldüler.Bu katillere Raman aşiret reisi Ömer ve kardeşi Mustafa'ya sadık aşiret mensupları yardım etmişti.Başpapaz Çilgadyan hariç bütün erkekler katledildi ve nehre atıldı.Çilgadyan'ın Diyarbekir'e geri götürülmeden önce bu kanlı sahneye tanık olması ve manevî eziyet çekmesi istenmişti.(104) Katliamdan sonra Ömer ve kardeşi Mustafa,Aziz Feyzi'nin evine davet edildi,burada başarılarını kutladılar.Daha sonra valilikte kabul edildiler ve cesaretleri ve yurtseverlikleri sebebiyle Reşid tarafından kutlandılar.(105) Reşid Dâhiliye Nezareti'ne başvurarak milislerinin de ödüllendirilmesini ve fedakârlıklarından dolayı kendilerine madalya verilmesini istemişti.Emniyet Genel Müdürlüğü isteklerini kabul etti,milislere para ödülü ve madalya verildi.(106)
Bir hafta sonra aynı süreç 13 keleğe bindirilen yine 600'den fazla Hristiyanla yeniden yaşandı.Katliam bu kez Veli Necdet ve 50 milisi ("Hamsîn") tarafından gerçekleştirildi.Raman geçidine geldiklerinde,kurbanların elindeki 6 bin lira ve elbiseleri alındı,Ömer'in adamları ve milisler nehrin her iki yakasında beklerken,öldürülerek nehre atıldılar.Yüzerek kıyıya ulaşmaya çalışan yaralılar da aşiretin adamları ve milisler tarafından kurşunlanarak öldürüldüler.Milisler Diyarbekir'e geri döndüklerinde kurbanlarından aldıkları pahalı elbiseleri pazarda sattılar.(107) Ölenler arasında,İstanbul'dan gelmiş ve orada tesadüfen bulunan toptancı Onnik Kazazyan ve arkadaşı Fransız konsolos yardımcısının eski tercümanı Artin Kasapyan da vardı.Öteki kurbanlar,tanınmış bankerler Kaçadur Dikranyan ve Tırpancıyan'dı.(108) Aynı kaderi,Harput'taki Fırat Koleji'ni bitirmiş Mihran Basmacıyan,Taşnak üyeleri Dikran Çakıcıyan,Nalbant Hagop,Ramgavar Partisi üyeleri Hagop Hovsepyan,görüşmeci Stefan Matosyan,eski bölge tercümanı ve ortaokul öğretmeni Dikran Elvanyan,Belediye Meclisi üyesi ve Ses Sanatçıları Birliği temsilcisi Missak Şirikyan da paylaşmıştı.(109) Bir hafta sonra Musul'a boş gelen sal buradaki Alman konsolos yardımcısı Holstein'ın dikkatinden kaçmadı.Holstein daha sonra Hristiyan kafilelerinin tümüyle katledildiğini anlayacak ve nehrin aşağılarında cesetlerin yüzdüğünü görecekti:"Birkaç gündür nehrin bu bölgesinde cesetler ve insan uzuvları yüzüyordu."(110) Bu şekilde birkaç Ermeni eşraf kafilesi daha oluşturuldu ve benzer yollarla yok edildi.
Daha önce Harput ve Trabzon'da görev yapmış olan Osmanlı Tarım Bakanlığı İl Müdürü Philibos Arpiarian Mayıs 1915'te tutuklanmadan önce Diyarbekir'e atanmıştı.Tehcir Kanunu ilân edildiği sıralarda ailesine şu mektubu göndermişti:
"Canlarım,
Bize ne olacağı artık aşikâr.Ben muhtemelen tüm meslektaşlarımla birlikte Musul'a gönderileceğim.Şimdi size cesur olmak ve zorluklara göğüs germek düşer.Ne yapalım?Kader bize bunu gösterdi.Yalnızca bize dua etmeye devam edin.
Yolculuk için bana çocukların çarşaflarından birini,bir kilim,yastık ve iki-üç iç çamaşırı getirin.Mavi ceketimi ve yeleğimi,ayrıca yazlık ceketimi,pantolonlarımı ve giyilebilecek ne varsa hepsini getirin.Unutmadan,bir de peynir,çörek ve bir kutu helva hazırlayın.
Bunları en iyi şekilde toparlayıp Hacı Garabed'e verin,o bana ulaştırsın.O bizim yardımcımızdır.Yanınızda rakı ile doldurulmuş bir konyak şişesi getirin ki gizlice elime ulaşabilsin.Geç kalmayın.Hepiniz gelin ki sizi son bir kez olsun görebileyim.
Öpüyorum,
Babanız...
Philibos Arpiarian"(111)
Arpiarian'ın istedikleri milis kuvvetleri tarafından çalındığından kendisine hiç ulaşamadı.Arpiarian bir sala bindirildi ve diğer meslektaşları ile birlikte ölüme götürüldü.
Piskopos Çilgadyan,cemaatinin nasıl katledildiğine tanık olmaya zorlanmıştı.Büyükelçi Wangenheim'ın Şansölye Bethmann-Hollweg'e gönderdiği "Diyarbekir'deki Ermeni Piskoposu'nun umutsuzluk sonucu intihar ettiği" yönündeki raporuna rağmen,gerçek durum bu değildi.(112) İkinci katliamdan sonra Diyarbekir'e geri getirilen Piskopos burada Ermenilerin doğal yollardan öldüğüne dair bir yazıyı imzalamaya zorlanmıştı.(113) Bunu yapmayı reddedince hapishaneye atıldı ve öldürülünceye kadar işkence gördü,bu arada eşi de milisler tarafından tecavüze uğradıktan sonra öldürüldü.(114) Görevli Resul Hayri Bey tarafından Melek Ahmed Camii önünde yakılmadan önce Çilgadyan'ın başına büyük bir çivi çakılmıştı.Diğer papaz ve manastır görevlileri iple boğularak öldürüldüler.Bunların tümü Pirinççizâde Aziz Feyzi'nin emriyle yapılmıştı.(115)
Diyarbekir'deki Ermeni eşrafının yok edilmesinden sonra,Reşid şiddeti artırarak eylemlerini soykırım boyutuna taşıdı.Eşraftan erkeklerin katledilmesinden sonra sıra geri kalan Diyarbekir Ermenilerine gelmişti.1 Temmuz'da,Hançepek Ermeni mahallesindeki evler Reşid ve milisleri tarafından boşaltıldı,toplanan 1060 Ermeni kadın ve erkek Mardin Kapısı'ndan geçirilerek Diyarbekir Ovası'na götürüldü.Toplanan halkın önünde yüksek sesle bir duyuru yapılarak Ermenilere İslâm'a döndükleri takdirde hayatlarının bağışlanacağı söylendi.Hepsi aynı düşüncede olmasa da kurbanlar bunu reddetti,bunun üzerine elbiseleri çıkartıldı ve kişisel eşyaları ellerinden alındı.Milisler ve Kürt köylüler,tüfek,balta,kılıç ve palalarla Ermenileri orada katlettiler.Pek çok kadın tecavüze uğradı,bazıları en yüksek fiyatı verenlere köle olarak satıldı.Cesetler kuyulara ve çukurlara atıldı ya da çürümeleri için açıkta bırakıldı,"erkekler yüzüstü,kadınlar sırtüstü yatırıldılar."(116) Talat'ın Diyarbekir Ermenilerinin sürülmesi yönündeki emri çok gecikmeyecekti:"Köy,kasaba ve şehirde yaşayan tüm Ermeniler istisnasız olarak,Musul,Urfa ve Zor'a yerleştirileceklerdir.Sürgün sırasında can ve mal güvenlikleri için her türlü önlem alınacaktır."(117) Aynı zamanda İAMM de,"Ermeni köylerinin ve topraklarının,sürgüne gönderileceklerin sayısının ve geri bırakılacak mal ve ekilebilir arazilerin" listesinin çıkarılması emrini vermişti.(118)
Diyarbekir'deki İAMM temsilcisi Veli Necdet,Talat'ın emirlerini yerine getirmekle görevlendirilmişti.Geri kalan kadın,çocuk ve yaşlılardan oluşan Ermeniler güneye yerleştirileceklerdi.Zengin bir Ermeni tüccar olan babasının,Reşid'in milisleri tarafından işkenceyle öldürülmesinden bir gün sonra,kızı Agavni Kasapyan,ailesiyle birlikte sürgüne gönderilmişti:
"Sabahleyin Türk jandarmaları kapımıza geldi,sürgün kafilesine katılacağımızı söylediler.Birkaç eşyamızı toplayıp eşeğe yüklememiz için çok az vakit verilmişti.Gümüş takımları,bazı giysileri,iki halıyı,bir İncil'i,sabun ve bazı aile fotoğraflarını toparlayabildik.Alabileceğimiz kadar yiyecek ve su aldık,ihtiyaç durumunda yiyecek ve su satın alabilmeyi umuyorduk.Ziynet eşyalarını vücutlarımıza sararak gizledik.Parayı aramızda bölüşmüştük...Öğlene doğru,uzun bir sıra hâlinde dizilmiş olan Ermenilere katıldık ve Sur Bahçeleri'ne doğru yürümeye başladık,burada binlerce Ermeniyle biraraya geldik.Bazılarının eşeği,bazılarının da öküzlerin çektiği kağnıları vardı,çoğu sırtında yükleri,kucaklarında çocuk ve bebekleriyle yürüyordu.Jandarmaların kamçılarını şaklatmasıyla yürüyüş başladı.Büyük bir kalabalık Yeni Kapı'ya doğru ilerliyordu,buradan güneye doğru inen siyah şehir surlarının etrafında yılankavi bir hatta yürüyen Ermeni kafilesini görebiliyordum.Yürüyerek surları ve sıcaktan dalgalanır gibi görünen şehir duvarlarını geçtik.Günün sonuna doğru,yerlerde,sert toprakta uyumaya başlamıştık.Dicle'nin kıyılarına aralarında dar geçitlerin bulunduğu kireçtaşı yükseltileri hâkimdi,yamaçlarında Kürtlerin yaşadığı kireçtaşına oyulmuş tek tük kulübelere rastlıyorduk.Sıcaktan kurumuş toprak,gökyüzü ve kireçtaşından başka hiçbir şey yoktu."(119)
Sürgünün beşinci gününde Agavni'nin annesi sayıklamaya başladı ve yorgunluktan hayatını kaybetti.Altıncı günde yanlarında getirdikleri erzağı tüketmişler,bir kısmını da jandarmaya vermek zorunda kalmışlardı.Agavni bir gece jandarmanın tecavüzüne uğradı.Sürgün kafilesi çöle ulaştığında,açlık,susuzluk,yorgunluk ve ölümler,sayılarını büyük ölçüde azaltmıştı.Kürt bir göçebe tarafından kaçırılan Agavni ondan iki çocuk sahibi oldu,daha sonra Amerika'daki akrabalarının yanına kaçtı.(120)
Çölün içlerine kadar yürümeye devam edenlerin çoğu Rakka'ya ulaşamadı.Halep'te yaşayan Grief adlı bir Alman,Diyarbekir Ermeni kafilelerinin çöllerde yok olduğunu bildirmişti:"Tecavüze uğramış pek çok kadın cesedi çıplak vaziyette etrafta yatıyordu" diye yazdıktan sonra,daha da ayrıntıya girerek,"a.üslerine sopalar sokulmuştu" diye eklemişti.(121)
Olaylara katılmayan sıradan Türk ve Kürt vatandaşların tepkisi,işbirliği yapma,üzüntü duyma ya da kayıtsız kalma şeklinde farklılık gösteriyordu.Tepkilerdeki bu farklılıkları gösteren en iyi örneklerden biri,Cemilpaşazâde ailesi için çalışan Ermeni ve Süryani kâtip ve muhasebecilerin aile konağından toplanıp öldürülmesi olayıyla ilgilidir.Milislerin lideri Cemilpaşazâde Mustafa gibi bazı Cemilpaşazâdeler,Diyarbekir Ermenilerinin yok edilmesinde Jön Türklerle yakın işbirliği içinde olmuştu.İTC'nin görevden uzaklaştırdığı Diyarbekir'in ılımlı belediye reisi ve Mustafa'nın kardeşi Fuad gibi bazı Cemilpaşazâdeler ise "Ermenileri aileye ait samanlıklarda ve ambarlarda saklayarak hayatlarını kurtarmışlardı." Bardizag ve Bahçecik köylerinden Bahto ve Nezo aileleri bu şekilde kurtarıldılar.Fuad Bey 1915'te tifodan öldü.(122) Cemilpaşazâde ailesinden bir görgü tanığı yaşadıklarını şu şekilde anlatmıştır:"Bu acımasız dönemde bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü.Ermeniler götürülürken amcam Kasım'ın oturup nasıl ağladığını hiçbir zaman unutamam.Çünkü onlar suçlu değildi.İyi ve çok çalışkan insanlardı.Konaklarda çalışanlar da dâhil tamamı götürüldü.Bunu hükümet yaptı.Kanun böyle söylüyordu,onları korumak için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu."(123)
30 Mayıs'ta Ermeni seçkinlere karşı gerçekleştirilen büyük katliam ile Diyarbekir bölgesindeki sivillerin kıyımı Kürtçe anılarda ve sözlü tarih çalışmalarında kapsamlı bir şekilde belgelendirilmişti.Örneğin,Ramanlı Ömer'in torunları büyükbabalarının katliamdaki rolünden açıkça bahseden bir aile tarihi yayımladılar.Kitabın yazarı Batılı,Ermeni veya Süryani tarih kaynaklarından habersiz şiddetin boyutlarını ikna edici bir şekilde anlatıyordu.(124) Bunun yanı sıra,2013'te Nâmık Kemal Dinç tarafından düzenlenen bir araştırma projesi Ermeni ve Süryanilerin toplu katliamını post-hafıza yoluyla detaylıca anlattı.Şahitlerin torunları köylerde ve mahallelerde gerçekleşen olayları,kurbanların isimlerini,şiddetin gerçekleştiği yerleri ve zamanları,failleri ve onların ailelerini ve Soykırım'a dair birçok başka detayı anlatan hikâyeler duymuşlardı.(125)
1915 Haziran'ının sonuna doğru,Jön Türk sürgün teşkilatı İmparatorluğun kuzeydoğusundaki Ermeni yerleşim bölgelerini boşaltmıştı bile.Çok sayıda sürgün,İAMM tarafından bir dağıtım merkezi olarak belirlenen Diyarbekir'de toplandı.Buradan daha güneye gönderildiler.Ancak pratikte,Diyarbekir pek çok sürgün için varılacak son nokta olmuştu.Sürgünler şehir kapılarına varmadan Reşid'in milisleri ve aşiret üyeleri tarafından soyuluyor ya da katlediliyordu.Temmuz'un sonunda Harput'tan gelen bir kafile Diyarbekir'e ulaştı.Bir görgü tanığı bunların kaderini şu şekilde aktarmaktadır:
"Diyarbekir'e vardıklarında hiçbir yardım almadılar,bir gün burada kaldıktan sonra,ertesi gece yollarına devam edeceklerdi.Genç kadınlar ve kızlar görevliler ve jandarmalar tarafından kaçırıldı.Diyarbekir'den ayrıldıklarında,o zamana kadar kendilerine nezaret eden görevli,jandarmalarla birlikte gelerek kendisi için birkaç tane güzel genç kız ve oğlan ayırdı,geri kalanları altı-yedi jandarmaya bıraktı ve ganimetiyle birlikte oradan gitti.Mardin yolunda,jandarmalar sürgün kafilesindekilerin eşyalarına,ekmeklerine ve kalan son ziynet eşyalarına el koydu."(126)
Aurora Mardiganyan Erzurum'dan sürgüne gönderildiğinde küçük bir kızdı.Diyarbekir'e geldiklerinde bir kafilenin katledilişine ve cesetlerin sokaklara atılışına tanıklık etmişti:
"Bu arada jandarmaların önlerine katarak şehirden getirdikleri Diyarbekirli Yahudiler yerde yatan cesetleri toplamaya başladılar.Yanlarında arabalarını ve eşeklerini de getirmişlerdi,sırtlarında çuvallar vardı.Cesetleri çuvallara koyarak arabalara yüklediler ve bunları Dicle Nehri'nin kıyısına götürdüler,buradan nehre boşalttılar.Bu da Yahudilerin maruz kaldığı bir zulüm çeşidiydi.Müslümanlar onları öldürmüyordu,ama bu tür iğrenç işleri yapmaya mecbur ediyordu."(127)
Diyarbekir'deki bu ölümcül ağdan kurtulabilenlerin çoğu ya intihar etti ya da kafilelerden alınarak Müslüman evlerinde asimile edildi.(128) Süryani papazı Karabaşi Musul'a sürgüne gönderilen birkaç bin Ermeniden oluşan bir kafileye tanıklık etmişti.Diyarbekir ve Mardin arasında,önceki katliamlar sırasında yetim kalmış on yaşında çıplak bir Ermeni kız çocuğuna rastladı.Çok sarsılan Karabaşi bu sıska kız çocuğuna yemesi için ekmek,yoğurt ve turşu verdi.Milislerin bulması hâlinde öldüreceklerini düşünerek,kızın Dicle Nehri kıyısındaki çalılıklar içinde saklanması gerektiğine karar verdi.Ertesi gün ona bakmaya geldiğinde ölmüş olduğunu gördü.(129) Karabaşi birkaç gün sonra,yakındaki bir Kürt köyünde üç Ermeni kadınıyla karşılaştı.Kadınlar Sivas ve Erzincan'dan sürgün edilmişlerdi ve Sufi Hasan adlı Kürt'ün evinde köle olarak çalışıyorlardı.Bunlardan biri hastalandığında Hasan onu kurşunlayarak öldürmüştü.(130) Yerel yetkililer ve jandarma birkaç kafileyi 500'le 1.000 lira arasında değişen fiyatlarla Kürt aşiretlerine satmışlardı.Ermenilerin yanlarında değerli eşyalar getirdiğinin farkında olan aşiret mensupları,sırtlarından elbiselerini çıkardıktan sonra onları ya öldürüyor ya da ölüme terkediyorlardı.(131)
Katliam ve sürgünler şehirde hızla yayılmıştı.Çerkes milislerin şehrin kuzeyine gönderilmesinden sonra Aziz Feyzi ve Memduh Bey güneye tayin edildi.Reşid milislerinin en çok nerede işe yarayabileceklerine bakıyor ve buna göre bir işbölümü yapıyordu.Bölgesindeki Ermenileri yok etmesi için verdiği emirlere uymadığı gerekçesiyle Çermik Belediye Reisi Mehmed Hamdi Bey'i görevden almıştı.(132) Talat,Reşid'in Maden belediye reisliğine Dr. Osman Cevdet'i (Akkaynak) atamasını onaylamıştı.(133) Maden'deki eski belediye reisi görevinden uzaklaştırıldıktan sonra köylerdeki ve Maden'deki mahallelerdeki Ermenilerin boşaltılmasına başlandı.Önce Maden'in en zengin 35 ailesine,daha sonra da tüm Ermenilere sürgüne hazırlanmaları bildirildi.Burada yaşayanların çoğu madenciydi.Hazırlanmaları için çok az zaman verildi,sürgünün birinci gününde erkekler ayrılarak Maden'deki büyük bir kervansaraya hapsedildi.Geri kalanlar kafile hâlinde Diyarbekir üzerinden Urfa'ya doğru yola çıktı.Kafileye nezaret eden görevli sürgüne gönderilenlerin 300 lirasını ve pek çok kişisel eşyasını almıştı.(134)
Ergani-Maden bölgesi Harput'tan Maden'in kuzeyine gelen sürgünlerin toplandığı bir yerdi.Dört günlük yürüyüşten sonra buraya varan 1.500 kişilik sürgün kafilesine nezaret eden görevli içlerinden erkekleri madenlerde çalıştırılmak üzere ayırdı.11 yaşın üstündeki tüm erkekler,Madenli yerli Ermenilerin alıkonuldukları kervansaraya götürüldü.(135) Ama bunların çoğu maden işçisi olarak görevlendirilmedi;Maden çevresindeki kayalıklardan aşağıdaki derin uçuruma atıldılar.Harput'tan sürgüne gönderilen Mariza Keçeciyan'ın Maden-Ergani yolu üzerinde "ceset yığınlarına" rastlaması bu olayın en azından 7 Temmuz'dan önce meydana geldiğini göstermektedir.(136) Katliamdan üç ay sonra,Harput'ta misyoner olarak çalışan Mary Riggs'e güneye gitme izni verilmişti.Riggs'in yol üstünde gördüğü "canavarca dehşetin izleri hiçbir şüpheye yer bırakmıyordu",Maden'in kayalık tepelerinde dolaşırken uçurumlarda gördüğü "çıplak cesetlerin pozisyonları bunların tepelerden atıldıklarını açıkça gösteriyordu."(137) Dört yıl sonra Gertrude Bell (1868-1926) Ermenilerin tutuldukları bu hanı ziyaret etti.Handa çalışan Keldani marangoz "Mardin'den kaçışını anlatırken,hanın arkasında içinde yüzlerce Ermeni'nin gömülü olduğu derin bir mezar da göstermişti."(138)
Soykırım Haziran ortalarında,Lice ve Piran (Cumhuriyet döneminde Dicle adını aldı) arasında kalan bölgeyi de sarsmıştı.Lice Belediye Reisi Hüseyin Nesimi Bey,Reşid'in Ermenilere zulmedilmesi yönündeki emirlerine karşı çıkmıştı.Reşid şiddeti artırdığında,Nesimi'ye Lice'deki Ermenileri öldürmesi için bizzat sözlü emir verdi.Bu açık öldürme arzusu karşısında dehşete kapılan belediye reisi emri reddetti ve yazılı emir talep etti.(139) Reşid'in sabrı taştı ve Nesimi'yi görevden aldı,daha sonra da asi belediye reisini öldürmek için Çerkes Harun'u üzerine gönderdi.Nesimi evinden alındı,gözaltında Diyarbekir'e götürülürken yanındaki görevli tarafından silâhla vurularak öldürüldü ve yol kenarına gömüldü.(140) Suikastın farkına varılınca Reşid'e Nesimi'nin nerede olduğu sorulmaya başlandı,ama Reşid bu soruları duymazdan geldi.(141) Bir ay sonra aynı soru,Reşid'in de bu işin içinde olduğu imâ edilerek yeniden soruldu.Dâhiliye Nazırlığı bir yazı göndererek,"Önceki Lice Belediye Reisi Nesimi'nin ailesi,onun bir suikasta kurban gittiğini iddia etmektedir.Ölümünün görev başında olup olmadığını lütfen bildirin" diye sordu.(142) Reşid söylenenlerin doğru olduğunu ama Nesimi'nin hayatına "ünlü bir Ermeni eşkıyasının" son verdiğini iddia etti.(143)
Belediye reisinin ortadan kaldırılmasıyla,Reşid'in Lice'nin kuzeyindeki Ermenileri yok etme amacının önündeki en büyük engel kalkmış oldu.Lice'deki öldürme faaliyetlerini denetlemesi için İbrahim Bedreddin'i buraya gönderdi.Yakalanan erkekler iple birbirine bağlanarak Gohê Gumho isimli mağaraya götürüldü ve burada üzerindekiler alındıktan sonra boğazları kesilerek öldürüldüler.(144) "Ermenileri bağlamak için çok miktarda ipe ihtiyaç duyuluyordu,bunun için tellal görevlendirildi ve kasabalılardan ip getirmelerini istedi." Bu arada Lice çevresindeki köyler de hedef alınmıştı.Köylerden akşamdan sonra ya da gün ışırken milisler ve Kürt aşiret mensupları tarafından birer birer sarıldı.400 Hristiyan ailenin yaşadığı Henne köyü basıldı,köydeki erkekler bir gün içinde yok edildi.İşlerini bitiren milisler köye geri döndüklerinde,korku içindeki kadınlar evlerde biraraya toplanmışlardı.Tecavüz edilen bu kadınlar sürgüne gönderildi ya da açlık ve sefalet içinde ölüme terkedildiler.Benzer olaylar,Fum,Şimşim,Cûm,Tappa ve Naghle köylerinde de yaşandı.(145) Boş olan Lice belediye reisliği görevine İlyas Nuri getirildi.İlyas Nuri Ermenilere belli bir süre dokunmadı ve katliamlara ara verdi.(146) Hristiyan ailelerin bazıları soykırım zulmünden kurtulmak için İslâm'ı kabul etmişti.Bu aileler Diyarbekir,İstanbul ve Batı Avrupa ülkelerine göç etmeden önce yıllarca Lice'de yaşamışlardı.(147)
Lice örneği bölgenin geri kalan kısımları için de bir model olmuştu.Soykırım tekrarlanan sistematik yöntemlerle devam etti.Reşid soykırıma karşı herhangi bir muhalefeti acımasızca yok ediyordu.Temmuz'da,Çerkes milisler Aziz ve Şakiri'ye,Nesimi'yi öldürdükleri gibi Beşiri Belediye Reis Yardımcısı Ali Sabid el-Suweydî'yi de öldürmeleri emrini verdi.(148) Sabid'i ortadan kaldırdıktan sonra milisler ve aşiret mensupları Beşiri Vadisi'ne baskınlar düzenleyerek buradaki Ermenileri ve Süryanileri katlettiler.Bu kez Talat,Nesimi ve Sabid'in ölümleri hakkında kişisel olarak devreye girmişti.(149) Bununla beraber Reşid hakkında herhangi bir yasal takip başlatılmadı,görevine büyük şevkle devam etti.Hristiyanlara yapılan zulmü fırsat bilerek bundan yararlanan Savur Belediye Reisi Mehmed Ali Bey'i görevden aldı.Mehmed Ali'nin,Ramazan ayında kumar oynadığı ve s.ks skandallarına karıştığı iddia ediliyordu.(150) Bundan sonra hedefte Silvan Belediye Reisi İbrahim Hakkı Bey vardı.Reşid'e göre,"belediye reisi Ermeni kadınları oraya buraya dağıtıyor,Ermeni mallarını çalıyor ve para karşılığında Ermenileri sürgüne gönderilmekten kurtarıyordu."(151) Onu görevden aldıktan sonra Silvan belediye reisliğine,reis yardımcısı Zülfü Bey'in kardeşi Adil Bey'i atadı.Bundan sonra,milisler Silvan bölgesinde katliamları aşiret reisi Sadık Bey'le birlikte yürüttüler.(152)
Derik Belediye Reisi'nin kaderi daha kötü oldu.Belediye reisi Reşid'in soykırım emirlerini reddetmiş ve bu emirlerin doğrudan İstanbul'dan gelmesini talep etmişti.Bölgesindeki gayrimüslimlere zulmedilmesine karşı çıktığı için öldürüldü.Reşid'in Derik'i denetlemek için kişisel olarak buraya geldiği ve buradaki zulüm uygulamaları için İbrahim Paşa'nın oğlu Halil ve Hidayet Bey'e yetki verdiği anlaşılmaktadır.Bu atama,tutuklama,işkence ve idam dalgasını hızlandırdı.(153) Sonunda,Tevfik Bey'in komutasındaki milisler Derik'teki Hristiyanları katletmeye başladılar.Ezidilere de saldırdılar.Tanınmış bir Ezidi aşiret reisi hapse atıldı,Ezidi ailelerin bazıları İslâm'a dönmeye zorlandı.(154) Derik'teki Kirar köyünün Kürt aşiret reisleri Seyid Ağa ve Zülfikâr Bey buradaki Ermenileri ve Ezidileri koruyordu.(155) Katliamdan kaçabilenler Derik'in kuzeydoğusundaki mağaralara sığındı.Ama Reşid kendisine sadık milis lideri Çerkes Harun'u göndererek buralardakileri de katletti.(156)
Bu görevden alma ve suikastlardan sonra,soykırım şiddetine direnen bir tek Midyat Belediye Reisi Nuri Bey kalmıştı.Reşid,Nuri Bey'i görevden alabilmek için,Ermeni meselesini ihmâl ettiği gerekçesiyle önce yasal soruşturma açma girişiminde bulundu.Daha sonra,Nuri'nin Midyat'taki Ermeni isyanlarına yeterli karşılığı vermediğini iddia ederek,Ermenilerin "örgütlü bir şekilde gerçekleştirdikleri korkunç katliamlarla" Müslümanları hedef aldığını yazdı.(157) Çok kuşkulu bir iddia olmasına rağmen,Reşid daha da ileri giderek Nuri'nin yerine Mardin ceza hâkimi Halil Edib'in getirilmesini önerdi.Ancak Nezaret,belediye reisi olarak Nuri'de bir sorumsuzluk ve yetersizlik görmediğini ve görevinden alınması için bir neden olmadığını belirterek Reşid'in önerilerini iki defa geri çevirdi.(158) Bununla birlikte bir soruşturma başlatıldı.(159) Ancak soruşturma Reşid'in beklediği gibi hızlı bir sonuç vermeyince Reşid yeniden şiddete başvurdu.Nuri bir suikasta kurban gitti ve Midyat da şiddete karşı muhalefet eden bu reisten mahrum kalmış oldu.
Başka bir şiddet merkezi kuzey bölgesi Palu'ydu.Palu'nun 300'den fazla köyünün 48 tanesinde Ermeniler yaşıyordu.Geri kalan köylerin çoğunda Kürtler ve Zazalar yaşıyordu ve çoğu karışık bir nüfus yapısına sahipti.(160) Katliamlardan sağ kurtulan bir tanığa göre,Palu'daki katliamlar 10 Ağustos 1915'teki güneş tutulması sırasında başlamış ve bu Ermeni köylüleri arasında kıyamet çağrışımı yaparak büyük bir korku yaratmıştı.(161) Diyarbekir'in öteki bölgelerinde olduğu gibi burada da uygulanan yöntem önce erkekleri öldürmek,kalanları da sürgüne göndermekti.Palu'daki Ermeni erkekleri Murat Nehri'nin üstündeki köprüye götürüldü,boğazları kesilerek öldürüldü ve nehrin sularına atıldılar.Yetim kalmış Ermeni çocuğu Garabed Farsiyan buradan alınıp bir Türk köyüne götürüldüğünde,"nehirden kan aktığını görmüştü."(162) Köylerde genellikle erkekleri bağlamak için ip bulma telaşı yaşanıyor,yeteri kadar ip bulunduğunda da erkekler birbirine bağlanarak köyden uzaklaştırılıyordu.Baghin köyünden Noyemzar Kimatyan-Aleksiyan o günü şöyle hatırlamaktadır:"15 yaşın üstündeki erkekleri topladıktan sonra,askerler evden eve koşarak ip aramaya başladılar.Bulunan iplere elleri bağlandıktan sonra erkekler ve delikanlılar uzak bir yere götürüldü ve burada bıçaklanarak öldürüldüler."(163) Başka bir köyde de köyü basan milisler erkekleri toplayarak kiliseye doldurdu.Erkekler ve delikanlıların elleri arkadan bağlandı.Buradan Murat Nehri'nin kıyılarına götürüldüler ve uzun bıçaklarla kesildiler.(164) Milisler bundan sonra güzel kadınları ve çocukları kendileri için aldılar,bebekleri tereddüt etmeden nehrin sularına attılar.(165) Sonunda,ölümlerle sayısı azalmış kafile güneye sürgün yoluna çıktı.İçlerinden bazıları çocuklarını görevlilere,köylülere ya da yöredeki iyiliksever ailelere vererek kafileden kaçırmayı başardı.Örneğin,Habab köyünden Heranuş Gadaryan adlı küçük kız bir Osmanlı onbaşısına verilmiş ve onbaşının geniş ailesi içinde asimile olmuştu.(166)
O zamana kadar sağ kalmış az sayıdaki Ermeni erkeği amele taburlarına alınanlardı.1 Nisan 1915'te Dâhiliye Nazırlığı 3. Ordu'ya gönderdiği emirde çalışma taburlarının 4.000 kişiye yükseltilmesini istiyordu.(167) Bir hafta sonra Harbiye Nazırlığı başka bir kararnâme yayımlayarak,kıtlıkla mücadele etmek için daha çok erkeğin askere alınmasını buyuruyordu.Bu kez,amele taburlarına kadınların da alınması öngörülüyordu.(168) 27 Mayıs'tan itibaren,askerlikten muaf olmayı sağlayan "bedel ödeme"nin kaldırıldığı Talat tarafından tebliğ edildi.(169) Amele taburları,kötü beslenme,yorgunluk ve elverişsiz koşullar yüzünden ölüm tuzağına dönmüştü ve buradakilerin sayısı gittikçe azalmaya başlamıştı.Ancak buradakilerin yaşamları için en büyük tehlike,koşullardan çok Osmanlı amirlerinin sürdürdüğü katliamlardı.1 Haziran'da Reşid'in adamları askere yeni alınmış 1.200 kişiyi Palu-Diyarbekir yolunda katletti.(170) Bir hafta sonra Diyarbekir ili yakınında bir amele taburundaki 160 kişi Şeytandere'ye götürüldü ve burada Sıdkı ve Yahya'nın adamları tarafından dövülerek öldürüldü.5 Haziran'da Diyarbekir yakınlarında 2.000 asker daha milisler tarafından öldürüldü.(171) Ağustos'un sonuna gelindiğinde,sağ kalmış pek az erkek Siverek'teki amele taburunda hizmet görüyordu.Aynı kadere uğramaktan korkmuş bu kişiler göze batmamak ve başlarına gelecek katliamları geciktirmek için var güçleriyle çalışıyorlardı.Kader günleri geldiğinde birkaç çalışan ellerine büyük bir taş alarak bir jandarmayı öldürdü,tüfeğini alarak bir subay ve birkaç jandarmayı daha öldürdüler.Bu çaresiz adamlar daha sonra yakalanarak katledildiler.(172) Bu çatışma İstanbul'a bildirilmişti,Talat bu olayı,"Ermenilerin Müslümanları ve amirlerini öldürdüğü" biçiminde yorumladı.İllere gönderdiği emirle "bu olayla ilgilenilmesini" istiyordu.(173) Bu olaydan sonra,Hristiyan amele taburlarının kötü kaderi sona erdi,hemen kapatıldı.İşleri henüz bitmemişti,bundan sonra hedef seçilmiş illerde acımasız katliam dalgası yaygınlaştı.Mühimmat harcamamak için binlerce gayrimüslim asker bıçak ve baltayla öldürüldü.(174) Diyarbekir-Urfa arasında seyahat eden bir Alman subayı,tüm bir amele taburunun boğazları kesilmiş cesetlerinin yol kenarında yattığını görmüştü.(175) Bununla birlikte,1915'ten sonra,amele taburlarında sağ kalan Ermenilerin olduğu da doğrudur.
Osmanlı İmparatorluğu'nda Hristiyanlara,özellikle de Ermenilere karşı sürdürülen bu ölümcül şiddet,örgütlü,sistematik ve hedef gözetme niteliğiyle çoktandır soykırım boyutuna ulaşmıştı.Binlerce insan hayatı yok edilirken,özellikle Batı illerinde yaşayanlar olmak üzere,halk bunları hiç bilmiyordu.Soykırımı örgütleyenler için sansür ve gizliliği sağlayacak düzenlemeler çok önemliydi.Olaylar hakkında kimse konuşamıyordu,katliam haberlerinin üzeri örtülüyordu.Talat,Trabzon'da çıkan ve Ermenilerin,"geçici olarak sürgüne gönderilmesi" haberini özür diler bir üslupla veren Meşveret gazetesinin kapatılmasını emretmişti.(176) Hükümet içeriden ve dışarıdan gelen tüm suçlamaları reddediyor,bunlara karşı propagandayla cevap vermeye çalışıyordu.(177) Bu yanlış bilgilendirmenin inandırıcı olması için İTC'nin görsel malzemeye de ihtiyacı vardı.Reşid'in Diyarbekir'de ele geçirdiği silâhlarla uyguladığına benzer bir yöntem bu amaç için de kullanılabilirdi:
"Jandarmalar belli sayıda Ermeni'yi öldürdükten sonra onlara puşi taktılar,sonra da yanlarına Kürt kadınlarını getirdiler ve kocalarını Ermenilerin öldürdüğünü söyleterek ağıt yaktırdılar.Buraya fotoğrafçı getirterek cesetlerin ve ağlayan kadınların fotoğraflarının çekilmesini sağladılar.Böylece Avrupalıları,Ermenilerin Kürtlere saldırıp onları öldürdüklerine,Kürtlerin de intikam almak için karşı saldırıda bulunduğuna,bu yüzden Ermenileri öldürdüklerine,Türk hükümetinin bu olaylarla hiçbir ilgisinin olmadığına inandırabileceklerini düşündüler."(178)
İstanbul'da uygulanan şiddetin boyutu hakkında güvenilir bilgi sahibi olan çok az insan vardı.Hüseyin Cahid ünlü kulüp Cercle d'Orient'te bu olayı sorguladığında Ermeni üyelerin bile katliamlardan bihaber olduğunu gördü.(179) Kulüpten fazla uzakta olmayan başka bir yerde,Talat sağ kalmış Ermeni aydınlarını dağıtmak ve tecrit etmek için büyük bir çaba gösteriyordu.
İki Ermeni aydını Erzurum milletvekili Vartkes Serengülyan (1871-1915) ve İstanbul milletvekili ve yazar Krikor Zohrab'ın (1861-1915) kötü kaderi,Talat ve Reşid'in onların ortadan kaldırılmasındaki doğrudan rollerini açıkça göstermektedir.12 Mayıs 1915'te,Vartkes Talat'ın kapısına dayanarak Ermeni aydınlara yapılan geniş çaplı tutuklamalara tepki gösterdi.On yıldan fazladır dostu olan Vartkes'in hiddetli çıkışını sessizce dinleyen Talat kesin bir dille,"Bu bir vatan meselesi Vartkes,burada kişisel ilişkilere ve dostluğa yer yok" diye cevap vermişti.(180) Vartkes ve Zohrab Mayıs'ın sonunda tutuklandı.(181) Hüseyin Cahid sabahın erken saatinde Zohrab'ın eşi Clara Yazıcıyan tarafından nasıl ziyaret edildiğini çok iyi hatırlıyordu.Sinir krizleri geçiren kadın,Zohrab'ın tutuklanması nedeniyle titriyor ve ağlıyor,Hüseyin Cahid'e yalvararak Talat'ın eşini serbest bırakması için aracılık etmesini istiyordu.Beraber Talat'ın evine gittiler ve onu uyandırdılar.Yazıcıyan hanımefendi,Talat'a yalvararak eşini sürgüne göndermemesini istedi.Pijamaları içinde kadını kayıtsızlıkla dinleyen Talat sonunda,eşini küçük bir yasal konu için Diyarbekir'e gönderdiğini,korkacak bir şey olmadığını söyleyerek güven vermeye çalıştı.Bütün çabalar boşa çıkmış ve hem Vartkes hem de Zohrab sürgüne gönderilmişti.Talat 17 Haziran'da yerel yetkililere gönderdiği talimâtla,Adana'ya vardıklarında Vartkes ve Zohrab'la ilişki kurmalarını istemişti.(182) Bu ikisi Halep'e gönderildi,burada Cemal Paşa'ya yalvardılar ve araya girerek askerî mahkemede yargılanmalarının önlenmesini istediler.Cemal Paşa'nın isteği Talat tarafından reddedildi ve Talat bu kişilerin Diyarbekir'e gönderilmesini istedi.Sonunda her ikisi Reşid'in emriyle adamı Çerkes Ahmed tarafından Urfa-Diyarbekir yolunda öldürüldü.Çerkes Ahmed daha sonra,Vartkes'i tek kurşunla başından,Zohrab'ı da başını taşla ezerek kendisinin öldürdüğünü itiraf etmişti.(183) Hükümet Zohrab'ın kalp krizinden öldüğü hikâyesini yaydı.Alman gazeteci von Tyszka bu iddiaları reddetmekte ve en azından Vartkes'in "sağlığının iyi olduğunu" (jedenfalls kerngesund) ama Diyarbekir'e varamadığını ileri sürmektedir.(184)
Bu suikastların yanı sıra,devlet gizliliğinin devamı için cinayetlere tanıklık edenlerin de susturulması gerekliydi.İTC,amaçladığı programı tam olarak uygulamayan Teşkilat-ı Mahsusa üyeleri üzerindeki denetimi kaybetmişti.Bu serseri mayınlar işledikleri soykırım cinayetleriyle övünebilirler ya da eğlence olsun diye insanları kurşunlayarak,öldürme yetkilerini kötüye kullanabilirlerdi.Artık kayırılmaları gerekmiyordu.(185) İTC onların hizmetine artık ihtiyacı kalmadığını hissettiği zaman,1915 sonbaharında çoğunu yerel yetkililerce öldürttü.Örneğin,Talat,Çerkes Ahmed ve adamlarının,Urfa'daki güvenli koşulları tehlikeye atacakları için İstanbul'a getirilmelerini emretmişti.(186) Bu gerçekleşmeyince,bir kararnâme yayımlayarak,"yok edilmeleri gerektiğini" emretti.Ahmed Şam'a sürüldü,burada Cemal Paşa'nın emriyle asıldı.(187) İTC'nin en önemli tetikçilerinden biri olan Yakub Cemil savaş sırasında büyük güç sahibi olmuş,her şeyin üstesinden gelebileceğine inanıyordu.Enver Paşa'ya bile kafa tutacak kadar ileri gitmiş ve onu açıkça tehdit etmeye başlamıştı.Bunun üzerine Enver Paşa onu yakalatarak kurşuna dizdirdi.(188) Raman kardeşler Ömer ve Mustafa,Reşid'in yardımcısı Çerkes Şakir'in adamları tarafından,onun isteği üzerine uykularında öldürüldüler.Oradan tesadüfen geçen ve bu vahşi sahneyi gören bir köylü de tanıklık edebileceği ihtimaliyle öldürülmüştü.(189) Önce Suriye sınırında kullanılan milis Zaza Alo Çankırı'ya sürülmüş,burada jandarmayla giriştiği çatışmada öldürülmüştü.(190) Aynı sıralarda,milislerin başı Binbaşı Rüşdü,en azından resmen yasak olan yolsuzluk,zimmete geçirme ve kişisel mal varlığını artırma suçlamasıyla karşı karşıya kaldı,ama Reşid'in koruması altında bu suçlamalardan kurtuldu ve şehirde hizmet etmeye devam etti.(191)
Diyarbekir'deki Hristiyan nüfus 1915 sonbaharına kadar büyük ölçüde katledilmiş,sürgüne gönderilmiş ve sayıları çok azalmıştı.18 Eylül'de Reşid,Talat'a gönderdiği telgrafta şunları bildiriyordu:"Şehirden sürgün edilenlerin sayısı aşağı-yukarı 120.000'i buldu."(192) Fransız misyoner Jacques Rhétoré'ye göre,1915-1916 yıllarında yapılan zulüm sırasında 144.185 Hristiyan kaybolmuştu,bunların 58.000'i Gregoryan Ermeni,11.500'ü Katolik Ermeni,10.010'u Keldani,3.450'si Katolik Süryani,60.725'i Yakubi Süryani ve 500'ü de Protestandı.(193) Daha yüksek bir sayı Binbaşı Noel tarafından verilmektedir,ona göre,kurbanların sayısı 45.000'i Gregoryan Ermeni,6.000'i Katolik Ermeni,7.000'i Keldani,2.000'i Katolik Süryani,96.000'i Yakubi Süryani ve 1.200'ü de Protestan olmak üzere toplam 157.000'di.(194) Gerçek sayılar ne olursa olsun,1915 Soykırım zulmünde,Diyarbekir'deki Hristiyan nüfusun neredeyse tamamı yok edilmişti.Köylerin tamamı,mahalleler,cemaatler,büyük aileler yok edildi ya da yok olma noktasına getirildi.
Merkez ve çevre:Zulmün dar ve geniş kapsamı
Diyarbekir vilayetinde meydana gelen soykırım zulmünün failleri ve bunları örgütleyenlerin kimlikleri oldukça ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır.Vilayet içindeki Ermeni toplumunun yok edilmesi amacına ulaşmak için İTC yerel seçkinlerinin bazı aileler ve aşiretlerle işbirliğine girdiğine hiçbir kuşku yoktur.Öte yandan kurban olarak hedef alınan kitlenin niteliği hakkında bilinenler fazla değildir.Ayrıca,İTC'nin yalnızca Ermenileri hedef aldığı politikası da özellikle Mardin'de olmak üzere Ermeniler dışındaki gayrimüslim unsurlar üzerindeki uygulamalarla çelişmektedir.(195) Diğer bir deyimle,soykırımın ne kadar Ermeni olması gerekliydi?Dinî farklılıkları nedeniyle bu soruya cevap verebilmek için Mardin bölgesi uygun bir ortam olarak ele alınabilir.Kanıtlar derme çatma da olsa,Reşid'in Ermenilere karşı artarak uyguladığı zulmü Hristiyanlara kaydırdığı yolundaki iddiaları desteklemektedir.Bu politikalara karşı çıkılmaya başlandığında ise artık çok geç olmuştur.
Mayıs ayında,Diyarbekir'deki Hristiyan eşrafın çoğu tutuklanmıştı.Bu sıralarda Diyarbekir'in güneyindeki kale şehir Mardin'de zulüm uygulamaları çok azdı.Reşid öteki illerde olduğu gibi Mardin Belediye Reisi Hilmi Bey'e Mardin'deki Hristiyan eşrafı tutuklama emri vermişti.Buna cevap olarak Hilmi,Mardin'deki Ermenilerin Arapça konuşan Katolikler olduğunu ve diğer Gregoryan Ermenilerle hiçbir ilgileri olmadığını söylemişti.Ayrıca bunların silâhsız ve şerefiyle yaşayan vatandaşlar olduğunu belirterek şehirdeki herhangi bir Hristiyan'ın tutuklanmasını gerektirecek bir nedenin olmadığını da bildirmişti.(196) Reşid bu cevabı dikkate almadı ve buradaki Müslüman eşrafı Hristiyanlara karşı kışkırtması ve onları yok etmesi için adamı Aziz Feyzi'yi Mayıs ayında Mardin'e gönderdi.Feyzi bölgede dolaşarak,Deşi,Mışkiye,Kiki ve Helecan aşiretlerinin reislerini rüşvetle ikna etti.15 Mayıs'tan itibaren,Diyarbekir'deki senaryo burada da tekrarlandı.Memduh,Süryani eşrafından Yonan ailesinin evine yerleşmiş,zulüm sürecinin örgütlenmesinin önünü açmıştı.Önce,düzinelerce Ermeni ve Süryani erkeğini topladı,işkenceyle sadık olmadıklarını ve vatana ihanet ettiklerini itiraf ettirdi.Bu arada Memduh,gözaltına alınan erkeklerin ailelerinden,çocuklarını serbest bırakması için büyük miktarlarda para almıştı.(197)
Reşid,İbrahim Bedreddin ve adamları Çerkes Şakir ve Çerkes Harun'u,buradaki Hristiyan nüfusun yok edilmesi amacıyla örgütlenmeleri için Mardin'e gönderdi.Hep beraber,500 milisi biraraya getirdiler ve bunları Ensar ailesinin Şeyh olan oğulları Nuri ve Tahir el-Ensari'nin komutasına verdiler.(198) Hilmi hâlâ görevdeyken,bu grup normal bürokratik süreçleri bir yana iterek Anton Gasparyan gibi Hristiyan eşrafı tutuklamaya başladı.(199) Bununla birlikte,Hilmi Bey'in görevde olmasını,karmaşık olan katliamı örgütleme işi karşısında bir engel olarak gören Reşid ve adamları,daha önceden başarılı olmuş görevden alma yöntemini kullanmaya karar verdiler.Ancak Reşid'in bu teşebbüsü aynı derece muhalif olan eski Mardinli Mehmed Şefik'in,Hilmi Bey'in yerine belediye reisi olmasıyla sonuçlandı.Bunun yanı sıra Talat,İbrahim Bedri'nin de boş olan vilayet valiliğine atanmasını istemişti.(200) Hilmi'nin yerine Mehmed Şefik'i geçiren Reşid bu ekibe de saygı göstermedi.Mehmed Şefik'i dikkate almadı ve özel ajanı Bedri'yi vali yetkileriyle donatarak Mardin'de bir gölge valilik makamı oluşturdu.Mardin'de Bedri'ye,17 Haziran 1915'te buraya hâkim olarak atanan Halil Edib yardım ediyordu.Bu arada Bedri,12 Eylül'de resmen Mardin valisi oldu.(201) İTC Osmanlı bürokrasisine tam olarak hâkim olamamıştı ama Mardin'de soykırım başlatacak kadar etkiliydi.
3 Haziran 1915 akşamı saat sekizde Mardin,Reşid'in Çerkes Harun'un liderliğindeki milisleri tarafından sarıldı.Memduh Bey,Piskopos Ignatius Maloyan ve emrindeki tüm Katolik Ermeni din adamlarını tutuklayarak şehre tepeden bakan Mardin kalesine kapattı.Bunu takip eden günlerde yüzlerce Hristiyan eşraf gözaltına alındı;Fransız bir görgü tanığına göre,"yaşa,bağlı olduğu loncaya ve koşullarına bakılmaksızın toplumun tüm kesimlerinden tutuklamalar" yapıldı.(202) Gözaltına alınanlar hapishaneye götürüldü ve bir hafta boyunca Hâkim Halil Edib tarafından ağır işkenceye tabi tutuldular.9 Haziran'da Diyarbekir'den gelen bir grup milis ellerinde düzinelerce zincir takımıyla dörtnala kaleye gitti.Mahkûmlara Vali Reşid tarafından gönderildiklerini ve onları yarın Diyarbekir'e götüreceklerini söylediler.Eşraf o anda öldürüleceklerini anlamıştı.(203)
Mardin'de gayrimüslim eşrafa yapılanlar,Raman boğazında öldürülen Diyarbekir eşrafına yapılanların tıpa tıp aynısıydı.Her mezhepten 400'den fazla Hristiyan'ın oluşturduğu ilk kafile,10 Haziran'da at sırtındaki Memduh tarafından Diyarbekir'e doğru yola çıkarıldı.Aşırı sıcakta iki saat yol aldıktan sonra,Memduh eşraf arasından İskender Adem,oğlu August,Naum Cinanci ve İskender Hammal'ı ayırarak onları orada öldürdü.(204) Üç saat sonra kafile Şeyhan mağaraları yanındaki Kürt köyü Adirşek'te durdu.Memduh Bey kafileyi toplayarak yüksek sesle idam cezalarını okudu.İslâm'a döneceklerin ölümden kurtulacaklarını söyleyerek geri kalanlara ölüme hazırlanmaları için bir saat süre tanıdı.Memduh konuşmasını bitirdikten sonra,Piskopos Maloyan İslâm'ı kabul etmeyeceğini,Müslüman olarak yaşamaktansa Hristiyan olarak ölmeyi tercih ettiğini söylemişti.Kafiledekilerin çoğu Maloyan'ın peşinden gitti,bunun üzerine Memduh aralarından yüz kişiyi alarak Romalılardan kalma Zerzevan kalesine götürdü ve onları burada katlederek büyük kuyuların içine attı.(205) Dönmeyi kabul edenler Kürt köylüler tarafından şeyhlerine götürülerek Müslüman oldular.Ertesi gün yola devam eden kafilenin geri kalanı Diyarbekir'e dört saatlik bir mesafede yeniden durdu,Memduh burada Maloyan'a İslâm'a dönüp dönmeyeceğini bir kez daha sordu,red cevabı alınca silâhını çekip başından vurarak onu öldürdü.(206) Sonra atış mangasına emir vererek konvoyun geri kalanını öldürttü.(207) İş bitmişti,failler Diyarbekir'e dönerek durumu Reşid'e bildirdiler.(208) Talat iki hafta sonra Reşid'e Maloyan'ın nerede olduğunu sordu.(209)
Diyarbekir vilayetindeki katliamlar o kadar aşikâr hâle gelmişti ki,iç ve dıştaki politik aktörler bunları serbestçe konuşmaya başlamıştı.Soykırım belli ki İTC'nin gizlilik sınırlarını aşmıştı.Mardin'deki Katolik din adamlarından başka,Diyarbekir'deki katliamlara tanık olan Alman Musul konsolos yardımcısı Walter Holstein da katliamları görmüştü.10 Haziran'da Alman Büyükelçiliği'ne gönderdiği telgrafta işlenen suçlara karşı duyduğu nefreti belirtiyordu.Holstein Musul valisiyle katliamlar hakkında konuştuğunda,vali "tüm sorumluluğun Diyarbekir valisine ait olduğunu" söylemişti.(210) Bu baştan savma cevaptan memnun olmayan Holstein iki gün sonra elçiliğe daha öfkeli bir telgraf gönderdi:
"Diyarbekir ilindeki Ermeni katliamı burada giderek daha çok duyulmaya başladı,halk arasında büyük bir huzursuzluk yaşanıyor.Yerel yönetimlerin zayıflığı ve aptalca uygulamaları öngörülemeyen sonuçlar doğurabilir.Mardin ilinde... durum gerçek bir Hristiyan katliamına dönüşmüş hâlde.Bunun günahı kuşkusuz hükümete aittir."(211)
İyi niyetli bu mesajlar Alman bürokrasisi aracılığıyla Talat'a ve büyük bir ihtimalle Reşid'e ulaşmıştı.Talat'ın bu protestolardan çok fazla etkilenmediği görülüyordu.Katliam hikâyelerini sessizce dinleyen Talat,Alman Büyükelçiliği'nde görevli Dr. Mordtmann'a,"Bâb-ı Âli,iç düşmanlarıyla,yani Hristiyanlarla sorunlarını dış müdahale olmadan çözmek için Birinci Dünya Savaşı'nı kullanmak istiyor" diyordu.(212) Holstein'ın bilmediği,bu telgrafı gönderdiğinin ertesi günü Mardin'deki Hristiyan eşrafı kapsayan ikinci bir kafilenin hazırlığının başlamış olduğuydu.
Bu arada,tüm mezheplerden oluşmuş 266 kişilik Hristiyan kafilesi 14 Haziran'da yola çıktı.Milis komutanları Abdül Kadir (Çerkes Şakir'in yardımcısı) ve Derik Ermenilerini yok etmiş olan Tevfik Bey bunlara nezaret ediyordu.(213) İlkinde de yapıldığı gibi kafile Şeyhan mağaralarında durduruldu,burada Sultan Şeyhmus'un mezarına saygı göstermeye zorlandılar.Bu arada,Kürt aşiretinden ellerinde balta,kürek ve silâhlar olan adamların etraflarını sardığını gördüler.Milisler kafiledekileri mağaranın soğuk suyundan içmeye götürdüler,ama su içmeye giden bir daha geri dönmedi.Katliam gece gündüz devam etti.100'den fazla gayrimüslim Şeyhan mağaralarında öldürüldü.Bundan sonra kafile Diyarbekir'e doğru yürümeye devam etti.Yolda hızla kafileye doğru yaklaşan atlı jandarmalar gördüler.Jandarmalar kafilenin yanına geldiklerinde Sultan'ın Ermeniler dışındaki Hristiyanları affettiğini söylediler.Bunun üzerine Ermeniler dışındakilerin elleri çözüldü,kendilerine ekmek ve su verildi.Ermenilerin elleri bağlı kaldı,ekmek ve su verilmeden bu vaziyette yollarına devam ettiler.Diyarbekir'e ulaştıklarında kervansaraydaki diğer mahkûmların yanına kondular.(214)
Eşraf yok edildikten sonra,Diyarbekir'de olduğu gibi diğer Hristiyanlar da ölüme gönderildiler.Bunlar genellikle,kadın,çocuk ve yaşlılardı.Sağ kalan erkekler bu yeni katliam dalgasından kaçamamıştı.2 Temmuz'da 600 erkekten oluşmuş başka bir kafile şehir surlarının dışına çıkarılarak burada öldürülmüşlerdi.İbrahim Bedri ve Memduh,adamları aşağı vadiye göndermeden önce onları soymuştu.13 Temmuz'da Hristiyan ailelerle hâlâ rehin tutulan erkekler için fidye görüşmeleri yapmış ve aile başına birkaç yüz lira talep etmişti.Adamlar serbest bırakıldı ama Diyarbekir yolu üzerinde öldürüldü.(215) Onlardan sonra aileleri hedef alındı.Haziran'ın sonundan Ekim sonuna kadar yüzlerce kadın ve çocuktan oluşmuş çeşitli kafileler yolda imha edildi.Örneğin 10 Ağustos'ta çocuk ve kadınlardan oluşmuş 600 kişilik bir kafile Mardin ovasına doğru güneye götürüldü.Konvoy Kiki aşiret bölgesinde durdurulduğunda,bazıları yolda yorgunluktan ve güneş çarpmasından zaten ölmüştü.Kiki aşiret mensuplarının hoşlandıkları kadın ve çocukları ayırmasından sonra,geri kalan 300 kurban balta ve kılıçlarla öldürüldü.İçlerinden küçük bir grup kaçmayı başararak çöl mağaralarına sığındı ve buralarda gizlendi.(216) Mardin'deki Hristiyan nüfusu bir-iki ay içinde büyük ölçüde azalmıştı.
Mardin bölgesinde,içinde önemli Hristiyan nüfusun yaşadığı büyük köyler vardı.Bunlar arasında en büyükleri,içinde birkaç bin insanın yaşadığı Eksor (Gülliye) ve Tell Ermen (Kızıltepe) köyleriydi.Tell Ermen Memduh tarafından bir miktar zulme maruz kalmıştı,ama asıl kitlesel zulüm 1 Temmuz'da başlayacaktı.O gün milisler ve çok sayıda Kürt aşiret mensubu köyü işgal etti.Korkan köylüler kiliseye kaçtılar.Milis komutanının emri ve köy muhtarı Derviş Bey'in yardımıyla kiliseye saldırıldı ve bunu katliam izledi.Saldırganlar kadın-erkek ayırımı yapmıyordu,pek çok kurbanın kafası kesilmişti.Bazıları baltalarla dörde bölünmüş ya da paramparça edilmişti.Cesetlerin altından sürünerek çıkan küçük bir kız çocuğu İslâm'a dönmeyi kabul etmediği için dövülerek öldürülmüştü.Kılıçtan geçirilmeden önce 70 kadına kilisede tecavüz edilmişti.Katliamdan sonra kiliseye giren Kürt kadınları sağ kalanları baltalarla öldürdüler.(217) Cesetler kuyulara atılarak ya da yakılıp kül edilerek yok edildi.(218) Birkaç hafta sonra Rafael de Nogales bu köyü ziyaret ettiğinde büyük travma geçiren birkaç sağ kalanla karşılaştı,burada gördüğü manzara karşısında büyük bir şok yaşadı,"taş yığınlarının altından cesetler ve taşların arasından kanlı saç bukleleri ve sırtlanların kemirdiği kollar ve bacaklar görünüyordu."(219) Bir Alman deniz subayı da Tell Ermen'e gitmiş,vücutlarından kopartılmış çocuk elleri ve kadın saçları görmüştü.(220) Katliamdan bir hafta sonra,milislerle karşılaşan Binbaşı von Mikusch,konsolos Holstein'a "milislerin katliamı büyük bir neşeyle anlattıklarını" (freudestrahlend von Massacres erzählt) söylemişti.(221)
Ertesi gün,2 Temmuz 1915'te sabah saat sekizde Memduh,Mardin ovasında tarımla geçinen bir Yakubi Süryani köyü olan Eksor'a (Gülliye) saldırı emri verdi.Milislere Nuri Ensari'nin oğlu çavuş Yusuf komuta ediyordu.Ona da Milli aşiretinin reisi Muhammed Ağa yardım ediyordu.Deşi,Mışkiye,Helecan aşiretleriyle birlikte bazı Araplar da bu katliama katılmak üzere Eksor'a gelmişlerdi.Köy işgal edildi ve halk öldürüldü.Çocuklar damlardan atıldı,baltalarla kötürüm edildi.Köylülerin birçoğu köy muhtarı Elias Cabbar Hinno'nun evine sokularak burada diri diri yakıldı.(222) Katliamdan sonra köy yakıldı.Yükselen alevler,buna huşu içinde bakan Mardin sakinlerince uzaktan açık bir biçimde görülüyordu.Hyacinthe Simon'a göre,İbrahim Bedreddin bu kan gölünü alkışlarla neşe içinde seyretmişti:(223)
"Bu kanlı trajedi sırasında bir adam balkonunda oturarak sabahın temiz havasını soluyor ve ovadan yükselen ateşin parlak alevlerine bakıyordu.Bu,Mardin Valisi İbrahim Bedreddin Bey'di.Barbarlar vatandaşlarının boğazını kesip onları yakarken,o,sigarasını tüttürüyordu."(224)
Düzinelerce güzel kadına tecavüz edildi,düzinelercesi kaçırıldı.Bu katliamdan sağ kurtulan Abdülaziz Yakub'a göre,Yusuf Ensari sırayla tecavüz etmek için evinde en az 50 kadın tutuyordu.(225) Yağma iki gün daha devam etti,üçüncü günün sonunda zengin köy Eksor tam bir enkaza dönüşmüştü.(226)
Mardin'deki katliamlar,Dr. Reşid'in Diyarbekir vilayetinde uyguladığı "terör devri"nin önemli bir bileşeniydi.Osmanlı İmparatorluğu'nun öteki vilayetleriyle karşılaştırıldığında,İTC'nin Diyarbekir'de uyguladığı soykırım katliamlarının ulaştığı etki,kapsam ve acımasızlık belki de Reşid'in fanatikliğinden kaynaklanıyordu.Reşid'in milisleri,acımasızca ve ayırım yapmadan hiçbir amacı olmayan katliamlar yaptılar.Onun bu kanlı yönetimi kuşkusuz dikkatlerden kaçmadı,yardımcı konsolos Holstein onun bu politikalarını açığa çıkarmıştı.Diğer uluslararası gözlemciler de,onun bu faaliyetlerinden rahatsız olmuştu.Reşid'in hapse attığı Hristiyanlarla ilgili yazılan bir Fransız raporunda,Reşid'in uygulamaları şöyle ifade ediliyordu:"Il est difficile de décrice ici en détail les souffrances et les tortures que ces malheureux ont subies en prison pendant tout ce temps" (Bütün bu zaman boyunca bu zavallıların maruz kaldıkları eziyet ve işkenceleri burada tarif etmek çok zor.)(227) Benzer şekilde ABD Halep Konsolosu Jesse Jackson 28 Haziran'da bulunduğu şehirde Ermenilere edilen zulmün arttığını yazıyordu.Jackson,Büyükelçi Morgenthau'yu özellikle şu konuda bilgilendirdi:"Diyarbekir'de korkunç şeyler oluyor.Böyle bir terör devri bu şehirde de başladı."(228)
İtirazların çoğu doğu illerine yerleşmiş olan Alman subaylarından gelmişti.Halep Konsolosu Walter Rösler Diyarbekir vilayeti hakkında şunları yazmıştı:"die schauerlichsten Gerüchte,welche uns ganz an spanische Inquisition erinnern" (Bize İspanyol engizisyonunu hatırlatan ürpertici söylentiler.)(229) Wangenheim çıkan haberleri Berlin'e bildirmişti:"das Vilajet Diarbekir,in dem Armenier besonders grausam verfolgt werden sollen" (Diyarbekir vilayetindeki Ermenilere gaddarca zulüm ediliyor.)(230) Holstein,Eksor ve Tell Ermen'de yapılan katliamlar hakkındaki haberleri duyduğunda Wangenheim'a çok daha öfkeli bir telgraf gönderdi:
"Önceki Mardin valisi kısaca bana şunları bildirdi:Diyarbekir valisi Reşid Bey kendi bölgesindeki Hristiyanları insanlık-dışı bir şekilde katletmektedir.Geçenlerde,Mardin'de içlerinde bir rahibin de bulunduğu çoğu Ermeni 700 Hristiyan geceyarısı toplanarak Diyarbekir'den gelen jandarmalarca Mardin'in hemen dışında koyun gibi kesilerek öldürülmüştür (wie Hammel abschlachten lassen.) Reşid Bey kanlı katliamlarına masumlar arasında devam ediyor.Vali öldürülenlerin sayısının 2.000'i aştığını söylüyor.Hükümet kısa sürede Reşid Bey'e karşı acil önlemler almazsa,buradaki Müslüman halk,Hristiyanlara karşı benzer katliamlara girişecek.Bu açıdan bakıldığında durum her gün giderek daha da endişe verici hâle geliyor.Reşid Bey hemen geri çağırılmalı ki hükümetin onun yaptığı yüz kızartıcı eylemleri onaylamadığı belgelenmiş olsun ve buradaki genel kargaşa dindirilebilsin."(231)
Bu mesajdaki ısrarcılık Wangenheim'ı raporlar hakkında bir tutum belirlemeye sevketti.Ertesi gün cevaben yazdığı telgrafta bu mesajın içeriğini Bâb-ı Âli'ye götüreceğini bildirdi.12 Temmuz 1915'te Wangenheim telgrafı biraz değiştirerek Fransızca'ya çevirdi ve Fransızca bilen Talat'a gönderdi.Wangenheim telgrafında "wie Hammel abschlachten lassen" sözlerini Fransızca "égorgé comme des moutons" (koyun gibi kesilmek) ifadesiyle birebir iletiyordu.(232)
Bu bir dizi yazışmadan sonra Talat,Reşid'e katliamlarda "fazla ileri gittiğini" resmî olarak bildirdi.Çeşitli kereler yapılmış ihtarlar katliamların yaygınlığı hakkında fikir vermeleri açısından özellikle önemlidir.Wangenheim'dan Diyarbekir'de fark gözetmeden yapılan katliamlar hakkındaki mesajı alan Talat aynı gün Dr. Reşid'e şu telgrafı gönderdi:
"Son zamanlarda hiçbir dinî fark gözetmeden bölgedeki Ermenilere ve Hristiyanlara karşı katliamlar düzenlendiği yönündeki raporlar elime ulaştı.Meselâ Diyarbekir'den sürgün edilen Ermenilerle birlikte,Mardin Piskoposu ve diğer Hristiyan topluluklarından 700 kişi geceyarısı şehirden çıkarılarak koyun gibi kesilmiş.Şimdiye kadar 2.000 kişinin katledildiği tahmin ediliyor,bu hemen ve koşulsuz olarak sonlandırılmazsa komşu vilayetlerdeki Müslüman toplumunun ayağa kalkacağı ve tüm Hristiyanları katledeceğinden korkulduğu bildiriliyor.Ermenilere yönelik asayiş önlemlerinin ve politikalarının diğer Hristiyan cemaatlere de uygulanması kamuoyunda çok kötü bir izlenim yaratacağı için kesinlikle kabul edilemez,bu nedenle tüm Hristiyanların hayatlarını tehdit eden bu olaylara hemen son verilmesi gerekmektedir ve olayların gerçek durumu hakkında acilen bilgi verilmelidir."(233)
Bu önemli telgrafta Talat,Holstein'ın "koyun gibi kesilmek" sözlerini tekrar etmekle kalmamış,aynı zamanda,"asayiş önlemleri ve politikalardan" söz ederek üstü kapalı biçimde Reşid'in şimdiye kadar yaptıklarını,yani Diyarbekir'de Ermenileri yok etmesini onaylamıştı.
Temmuz'da Reşid'in aşırılıkları,vilayetin yakınlarına gelenlerin bile görebilecekleri bir hâl almıştı;her yer cesetlerle kaplanmıştı.Tanınan bir aydın olan Bağdat Valisi Süleyman Nazif (1870-1927),bu dönemde doğum yeri olan Diyarbekir'i ziyaret etmişti.Daha sonra gördüklerini yazdığında,havayı çürüyen cesetlerin keskin kokusunun kapladığından,burnuna gelen pis kokunun midesini bulandırdığından söz ediyordu.(234) Cesetlerin çoğu Dicle ve Fırat sularına atıldığından Süleyman Nazif,buzdağının yalnızca tepesini görebilmişti.Rösler,"Cesetler 25 gün boyunca Fırat'ta yüzdü" demiş ve "cesetler ikişerli biçimde birbirine sırt sırta bağlanmıştı" diye de eklemişti.(235) Diyarbekir'in güneyindeki Suriye bölgesinin komutanı Cemal Paşa,Reşid'e 14 Temmuz'da gönderdiği kişisel bir telgrafta,Fırat sularında cesetlerin yüzdüğünden şikâyette bulunmuş,bunların muhtemelen isyancı Ermenilere ait olduğunu düşündüğünü söylemiş ve olaylardan sonra cesetlerin orada gömülmesini ve böyle açıkta bırakılmamasını istemişti.(236) İki gün sonra Reşid,Cemal'e gönderdiği cevapta Diyarbekir'in Fırat'la bir ilgisi olmadığını bildirmiş,gördüğü cesetlerin Erzurum ve Ma'muret'ül-Aziz yönünden geldiğini söylemişti.Reşid ayrıca öldürülenlerin nadiren gömüldüğünü,çoğunlukla ya terkedilmiş derin mağaralara atıldığını ya da yakıldığını ifade etmişti.(237) Faiz el-Ghusein Karapınar'dan Diyarbekir'e gelirken cesetlerin yakılışına tanıklık etmişti.Yüzlerce cesedin yakılarak kül edildiğini görmüştü.Ayrıca alevlerin yuttuğu pek çok kadın ve çocuk cesedini de görmüştü.(238) Diyarbekir'in açık bir morg hâline geldiği dedikoduları Talat'a ulaştı;bunun üzerine 3 Ağustos'ta Reşid'e "yol kenarlarındaki ölülerin gömülmesini,cesetlerin dere,göl ve nehirlere atılmasını ve yol kenarlarında kalan eşyalarının yakılmasını" emretti.(239) Bu raporların yanı sıra,bu iki kişinin savaş sırasında biraraya geldiğini gösteren bir fotoğraf da vardır,bu muhtemelen Reşid İstanbul'a çağrıldığında çekilmiştir.
Reşid kendisine yöneltilen eleştirilere hiç aldırmıyor,kötü şöhreti giderek artıyordu.Temmuz'un sonuna doğru Almanlardan gelen itirazlar daha açık bir hâl aldı.Alman Büyükelçiliği çalışanlarından birinin Alman Şansölyesi Bethmann-Hollweg'e gönderdiği açık raporda şunlar dile getiriliyordu:"Bu ayın başından beri,Diyarbekir valisi Reşid,kendi kararlarıyla Hristiyan nüfusu ırk ya da dinine bakmadan yok etmeye başladı."(240) Katliam raporları Musul'a vardıkça Walter Holstein iyice öfkelendi ve İstanbul'daki arkadaşlarına aşağıdaki sert telgrafı gönderdi:
"Herkes Diyarbekir Valisi'nin kendi vilayetinde Hristiyanlara yapılan korkunç eziyetlerden sorumlu olduğunu ve eziyetlerden haberimiz olduğunu haklı olarak bilmektedir;buna rağmen böyle bir seri katilin neden hâlâ cezasız kalmasına ve hâlâ valilik yapmasına izin verdiğimiz sorulmaktadır.Eziyetleri onaylamadığımızı açıklamamız tek başına,bizi küçük düşürmek isteyen ithamlarla mücadelemizde yeterli olmayacaktır.Ancak Diyarbekir,Mardin,Siirt ve diğer şehirlerde belirli makamları işgal eden suçluların ödünsüz ve derhal cezalandırılması için Bâb-ı Âli'yi zorlayabilirsek,o zaman bize yönelik suçlamalar da son bulacaktır.Değişik Alman gazetelerinde Türk makamların Hristiyanlara yapılan eziyetleri yalanladıklarını okumaktayım ve Türk memurların işlediği suçlar ortadayken,Bâb-ı Âli'nin düpedüz yalan beyanlarla bu suçları ortadan kaldıracağına inanması saflığına hayret etmekteyim.Diyarbekir vilayetinde ispatlı biçimde resmî makamlarca başlatılan ve uygulanan türde zulümleri dünya bugüne kadar hiç yaşamadı."(241)
Bu rapor,Reşid'in Alman görevlilere karşı takındığı yüz kızartıcı ve can sıkıcı tavırları açıklamak zorunda kalan ve sabrını kaybetmekte olan Talat'a da gönderildi.Belli ki Reşid bir ay önce kendisine söylenenler doğrultusunda hiçbir adım atmamıştı.Olayları açığa çıkarmak için Holstein'ın telgrafından iki gün sonra Talat,Reşid'e ikinci bir telgraf göndererek,şehirdeki Hristiyanların katliamına izin verilmediği konusunda ihtar etti.Ayrıca,ölümlerden yerel yöneticilerin sorumlu tutulması nedeniyle milis kuvvetlerini de dağıtmasını istiyordu.(242) Bu Talat'ın işgüzar astına yaptığı son uyarı olmadı.Reşid'in yalnızca Ermeni olmayan Osmanlı Hristiyanlarına zulüm uygulayarak öldürmekle kalmayıp Osmanlı tebaasından olmayan Ermenileri de öldürttüğü anlaşılmıştı.Onun siyasî kimliklerini gözetmeden etnik olarak Ermeni olanlara uyguladığı katliam ciddi bir sorun olmaya başlamıştı.Bu katliama uğrayanlardan biri Amerikalı Ermeni Stepan Katosyan'dı,Diyarbekir Hapishanesi'nde,yargılanmadan ölüme gönderilmişti.Osmanlılar ABD'yle savaşta olmadığından,bu infaz bir şiddet eylemi olarak kabul edilebilir ve uluslararası diplomatik bir krize yol açabilirdi.Talat bu nedenle Reşid'ten Katosyan'ın infazını açıklamasını istemişti.(243) Bunun,soykırım kurallarını ihlâl eden son olay olmasını güvence altına almak isteyen Talat,Reşid'i uyararak bundan böyle kurbanların siyasî kimliklerini çok iyi araştırmasını istedi.(244) Bu emrin amacı Osmanlı olmayan Ermenilerin zulme uğramasını önlemekti.Örneğin,Mıgırdiç Stepanyan adlı İranlı Ermeni'nin Musul yoluyla İran'a gitmesine izin verilmişti.(245)
Talat,Reşid'in aşırılıklarını engellemek için gönderdiği özel emirlerinin yanı sıra,sürgüne gönderilecekler ve zulme tabi tutulacakları tanımlayan bazı kararnâmeler de çıkarmıştı.Öncelikle İslâm'a geçen Ermenileri güneye sürgün edilecekler listesinden çıkardı.(246) Dönmelerin çoğu sessizliklerini korudukları sürece artık rahatsız edilmiyor ve bulundukları yerlerde normal hayatlarını sürdürmelerine izin veriliyordu.Ancak iki hafta sonra yeniden sürgün programına alındılar.Talat'ın emri şöyleydi:"Bazı Ermeniler evlerinde kalabilmek için dinden dönüyor,bu tür din değiştirmelere cevaz verilmemelidir." Talat,"Bu tür insanların çıkarları tehlikeye düştüğü anda kandırmak amacıyla din değiştirdiklerine" inanmıştı.(247) Talat 4 Ağustos'ta gönderdiği emirde Katolik Ermenilerin sayısını istemiş ve bunları sürgün listesinden çıkarmıştı.(248) 15 Ağustos'ta Protestan Ermeniler de Der Zor'a gönderilen sürgün listesinden çıkarıldı.Talat aynı zamanda istatistiksel veriler talep ediyordu.(249) Bu resmî emirlerin yanı sıra sürgün sırasında uygulanan yöntem,erkeklerin öldürülmesi,Müslüman evlerinde yer bulamayan kadın ve çocukların sürgüne gönderilmesi yolundaydı.Bu,genel olarak,Ermeni kadınların erkekleri gibi zulüm anında öldürülmemesi anlamına geliyordu.(250) Son olarak,Süryani topluluklarında yaşayan Yakubi Süryanilerin de sürgün listelerinden çıkarılması tebliğ edilmişti.(251)
Reşid'in,Talat'ın ülke düzeyindeki emirlerini yerel düzeyde uygulaması sırasında birbiriyle çelişik görüntüler ortaya çıkmıştı.Bir yandan,Ermeni olmayan Hristiyanların daha fazla soykırıma uğramamaları için özen gösterirken öte yandan da kurban olarak seçtiği grupların sayısında bir azalma olmamıştı.Her ne kadar yeterince zarar vermiş olsa da,aşırılıkları yüzünden aldığı ihtarlar karşısında uygulamalarını biraz yumuşattığı söylenebilir.Diğer bir deyimle Reşid,zaten büyük kısmı yok edilmiş Ermeni olmayan Hristiyanlar üzerindeki zulmünü bırakmıştı.Zamanın daralması uygulama alanının da daralmasına neden oluyordu.Bu tür olayların sadece Diyarbekir ve çevresinde meydana gelmiş olmasının sebebi,Mardin'de yönetimde İbrahim Bedreddin,Aziz Feyzi ve Memduh Bey'in bulunması da olabilir.Seçilmiş gruplara yönelik zulmün en çarpıcı örneği Holstein'ın 12 Haziran'daki telgrafı ve Mardin Hristiyan eşrafından oluşmuş ikinci kafilenin akıbeti arasında kurulabilecek bağlantıyla gösterilebilir.Bu olaylar zinciri içinde Reşid gerçekten de emirlere uymuş ve soykırımın kapsamını daraltmış gibi görünüyordu.
Tümüyle yok edilmiş köylerden ilki Kabiye'ydi.Bu köydeki katliamdan sağ kurtulan birine göre,Diyarbekir ovasındaki katliamlardan kurtulanlar büyük bir ihtimâlle Haziran ortalarında Karabaş köyünde toplanmışlardı.Pirinççizâde Sıdkı köye gelerek buraya gelenlerin listesini yapmış ve listeyi burada toplananlara yüksek sesle okumuştu.Ermeni ismi taşıyanlar Süryanilerden dikkatli bir şekilde ayrılmıştı.Sıdkı,hükümetin emriyle Süryanilerin zulme tabi tutulmayacaklarını söylemişti.Ermeniler arasına alınan Dikran adlı genç,Ermeni olmadığını,Ortodoks bir Süryani olduğunu ileri sürerek duruma tepki gösterdi.Gerçeği söylemesine rağmen itirazları boşa çıktı,diğer Ermenilerle birlikte götürüldü ve infaz edildi.(252) İkinci Mardin kafilesinden sağ kalanlar bir haftalığına Diyarbekir Hapishanesi'ne konulmuştu.Bir gün Memduh Bey buraya gelerek hücrelerin boşaltılmasını istedi.Dışarı çıkarılan mahkûmlara seslenen Memduh Bey şunları söyledi:"Süryani,Keldani ve Protestanlar elini kaldırıp isimlerini söylesin." Süryaniler,Keldaniler ve Protestanlar,Ermenilerden ayrılarak evlerine gönderildi.(253) Diyarbekir-Mardin yolunda Akpınar yakınlarındaki yol inşaatında amele taburunda yaşanan benzer bir olayı,buradan sağ kurtulmuş bir Süryani unutmamıştı.17 Haziran'da Sıdkı buraya gelmiş ve Ermenileri diğer Hristiyanlardan ayırmıştı.Ermeni ismi taşıyan Karabaşlı Mıgırdiç,Ermenilerin tarafına ayrılmıştı,ama Ortodoks Süryani olduğunu iddia ediyordu.Karabaşlı köylüsü bunu doğrulamış olsa da,Sıdkı ona inanmadı ve küfrederek,"Pis köpek,adın Mıgırdiç ve hâlâ Süryani olduğunu iddia ediyorsun" demişti.Bu talihsiz adam daha sonra diğer Ermenilerle birlikte ölüme gönderilmişti.(254) Ağustos ortasında Diyarbekir-Urfa yolundaki amele taburunda yer alan Süryani asker,hikâyesini İsviçreli misyoner Jakob Künzler'e şöyle anlatmıştı:
"Akşam saatlerinde şehirden silâhlı jandarmalar geldi ve Ermenilerin Süryanilerden ayrılmalarını istedi.Bundan sonra Ermeniler birbirine bağlanarak 15 dakika uzaklıktaki bir mesafeye götürüldüler ve buradan pek çok silâh sesi duyuldu...Ermeni kardeşlerimizin katliama uğradığı aşikârdı...Jandarmalar köye geri döndüğünde bizim de sıramızın geldiğini düşündük.Ellerimize fenerler tutuşturuldu ve katliamın yapıldığı yere götürüldük...Burada cesetleri derin bir kuyuya atmamızı istediler.Aralarında sağ olanlar vardı,kendi isteğiyle kuyuya atlayan biri hâlâ yürüyebiliyordu.Ölüler ve yaralılar kuyuya atıldıktan sonra kuyunun üstünü kapattık ve toprakla örttük."(255)
Bu ayırma işlemleri,Reşid'in,Talat'ın emirlerinin uygulamasını Sıdkı'ya yüklediğini göstermektedir.Talat'ın telgraflarından sonra bazı seçici katliamların yapıldığı görülmektedir.Ancak o tarihe kadar pek çok Süryani zaten öldürülmüştü.
Anlatılan bu örneklere rağmen,Reşid'in Talat'ın telgraflarından sonra Ermeni olmayan Hristiyanları her zaman zulmün dışında tutmadığını gösteren kanıtlar da vardır.Eskor katliamı olayında Hristiyanlar arasında ayırım yapılması emrinin bir kenara itildiği görülmektedir.Eskor infazcısı Nuri Ensari,kişisel olarak Süryaniler için af çıkarmıştı,ama çoğunluğu Süryani ve Katolik olan bu köy çoktan yok edilmişti ve affın ilânı sırasında yerle bir edilmeye devam ediliyordu.(256) Katliama tabi tutulmaması gereken kadın ve çocuklar da aynı kaderin kurbanı oldular.Haziran'ın başlarında Halep konsolosu Jackson,Rıdwan köyüyle ilgili bilgi verirken "Küçük çocukları bile öldürdüler" diyordu.(257) Yavaş yavaş Mardin'e doğru ilerleyen göç kafilesi Golike köyünde Reşid'in milisleri tarafından durdurulmuş,içindeki düzinelerce kadın tecavüze uğrayarak öldürülmüştü.(258) Kesin olmamakla birlikte Reşid'in,800 çocuğu bir eve kapatarak evi ateşe verdiği ve çocukları canlı canlı yaktığı hakkında da bir rapor vardır.(259)
Az sayıdaki Ortodoks ve Katolik Rum da bu katliamlardan payını almıştı.Katolik bir Rum vatandaşın eşi Alman yardımcı konsolos Rösler'e başvurmuş,eşi Yorgi Obégi,kızı ve dört erkek kardeşinden Diyarbekir'deki Müslüman bir tanıdıklarının yanına saklanmaya gittiklerinden beri haber alamadığını ileri sürmüştü.Ancak sonradan bunların yakalanarak sürgüne gönderildiği,ama Diyarbekir'in dışına çıkarılır çıkarılmaz üzerlerindeki değerli eşyalar alınıp öldürüldükleri anlaşılmıştı.Rum Ortodoks papazı sessizce ortadan kaybolmuş ve muhtemelen öldürülmüştü.Bir Osmanlı görevli,Memduh Bey'in papazı öldürdüğünü itiraf ettiğini Rösler'e anlatmıştı.(260) Silvan bölgesinde yaşayan 583 Rum'un 425'i öldürülmüştü.(261)
Talat'ın emirlerinin farklı yorumlanması ve dikkate alınmamasının kanıtı olan en çarpıcı örnek Nusaybin ve Cizre'de örgütlenen katliamlardır.16 Ağustos 1915'te İbrahim Bedri,milis subayı Abdülkadir ve Deşi aşireti reisi Abdülaziz'i Nusaybin'e göndermişti.(262) Nusaybin'de bulunan tüm Hristiyan erkekleri,Yakubi Süryani,Keldani,Protestan ve Ermeni olmalarına bakmadan topladılar,geceyarısı ıssız bir vadiye götürdüler ve tek tek öldürerek uçuruma attılar.Çoğunun kafası kesilmişti,öldürülmeden ve uçuruma atılmadan önce kendilerinden İslâm'a dönmeleri istenmişti.(263) Nusaybin'in Keldani papazı Hanna Shouha Harput'a sürülmüş,yolda ölmüştü.Eşi ise tecavüze uğramış ve öldürülmüştü.Mardin ve Diyarbekir'e gönderilen ailesi ya yollarda ya da varış noktalarında ortadan kaldırılmıştı.İki gün içinde 800 Hristiyan'ın öldürülmesiyle,2.000 kişilik Nusaybin nüfusu 1.200'e inmişti.600 kişilik Yahudi nüfusuna dokunulmamıştı.(264)
İki hafta sonra hedefte Cizre vardı.Reşid'in emri üzerine yardımcıları Zülfü Bey ve Aziz Feyzi 15 Nisan'da bölgeyi dolaşarak soykırımı plânladılar.Cizre'ye sık sık giderek yerel Kürt liderleriyle konuşmuşlardı.(265) 29 Ağustos'ta,aralarında Cizre Müftüsü Ahmed Hilmi ve Raman aşiret reisi Ömer'in de olduğu Aziz Feyzi komutasındaki silâhlı güçler saldırı başlattı.(266) Tüm Hristiyan erkekler,gizli depolarda silâh sakladıkları suçlamasıyla yakalanarak işkenceye maruz bırakıldılar.Daha sonra ip ve zincirlerle bağlanarak şehir dışına çıkarıldılar,burada ellerindeki değerli eşyalar alınarak öldürüldüler.Çıplak vücutlar daha sonra Dicle'nin akıntısına bırakıldı;bunun nedeni çok açıktı,cesetleri ortada bırakarak kurbanların ailelerinin panik ve korkuya kapılmalarını istemiyorlardı.İki gün sonra,Cizreli Müslümanların,bazı çocukları kendilerine ayırmalarından sonra aileler kelek sallarına bindirilerek gönderildi.Nehrin aşağı kısımlarında yer alan bir Kürt köyünün yakınlarında salları bataklığa saplanınca yolculukları sona ermiş oldu.Kadınların çoğu tecavüze uğramış,öldürülmüş ve nehre atılmıştı.(267) Çürüyen cesetlerin Dicle Nehri üzerinde yarattığı kirlilik yüzünden Musul'da yaşayanlara bir ay süreyle bu suyu içme yasağı getirildi.(268) Cizre'de yalnızca dört kadın katliamdan kurtulmuş ve bir Müslüman evine yerleşmişti.Ama bunların üçü daha sonra öldürüldü.Sağ kalan Afife Mimarbaşı kendisini kaçırana rüşvet vermiş ve Mardin'e götürülmesini sağlamıştı.(269) Toplam 4.750 Ermeni (2.500 Gregoryan,1.250 Katolik ve 1.000 Protestan),250 Keldani ve Yakubi Süryani öldürüldü.(270) Kitle katliamından bir hafta sonra,Holstein üstlerine gönderdiği raporlarda,"bu amaç için Diyarbekir mebusu Feyzi Bey tarafından seçilen Kürt çetelerin,yerel yetkililerin yardımı ve ordunun desteğiyle Cizre'deki tüm Hristiyan nüfusu katlettiğinden" söz ediyordu.(271)
Ayırım yapmadan uygulanan kitle katliamları kuşkusuz gözü dönmüş ve kana susamış grupların önceden plânlamadan âniden başlattıkları eylemler olmadığı gibi,bir yıl önceden ince ince plânlanarak oluşturulmuş birer komplo da değildi.Talat'ın ihtarları çok geç kalmış ve genellikle de dikkate alınmamıştı.Dâhiliye Nazırı olarak Talat bunların farkındaydı.Alman görevliler "İstanbul hükümeti tarafından yerel yöneticilere gönderilen talimâtların çoğunun keyfî uygulamalarla amaçlarından saptırıldığını" söyleyerek olaylar hakkında kendisini sürekli bilgilendiriyordu.(272) 1915 yazında,öncelikle Ermeniler katledilmiş olsa da,Diyarbekir vilayetindeki tüm Hristiyanlar soykırımdan eşit derecede payını almıştı.Norman Naimark'ın yazdığı gibi,"Yerel yöneticiler Hristiyan mezhepleri arasında pratikte hiçbir ayırım yapmamış olsa da,Protestan ve Katolik Ermeniler resmî olarak tehcirden muaf tutulabilirdi."(273) Konsolos Rösler,Osmanlı hükümetinin "yarattığı unsurların üzerindeki kontrolünü kaybettiğinden" söz ediyordu.(274) Rösler devam ederek,soykırım ölçütlerini tanımlayan bu "unsurların",özellikle Diyarbekir vilayetinde vahşet boyutuna ulaştığını belirtiyordu.Süryaniler hakkında doğru olmayan saptamalar yapan Binbaşı Noel de bu durumun farkındaydı:
"Yakubi Süryaniler Diyarbekir'de çok fazla tacize uğramamıştı.Tüm Hristiyanlar arasında Türklerle nasıl iyi ilişkiler içinde olunacağını en iyi bilenler onlardı.Soykırım ilân edildiğinde Yakubi Süryaniler bunun dışında tutulmuştu.Ancak hükümet çok geçmeden bölgelerde yolundan çıkan hırslar üzerindeki kontrolünü kaybetti (eğer kontrol altında tutmak istediyse),bunun sonucunda Yakubiler de herkes kadar acı çekti."(275)
Rösler'in değerlendirmelerinin tersine,Reşid cinayet altyapısının üstünde tam bir kontrole sahipti.Özellikle Diyarbekir ve çevresindeki katliamlar doğrudan Reşid'in emirleriyle yerine getirilmişti.Faillerin katıldığı cinayetlerin zamanlaması,kapsamı ve yöntemlerinin araştırılması Reşid'in bu olaylardaki rolünü çok açık bir biçimde ortaya koymaktadır.Dr. Mehmed Reşid,kurbanlarının çeşitliliğini başlangıçtan itibaren kendi kişisel eğilimleri doğrultusunda kendisi belirleyerek,üstlerinin müdahalelerine rağmen soykırıma farklı bir biçim vermişti.
Tartışma
Bu bölümde Birinci Dünya Savaşı sırasında Diyarbekir'de Ermenilerin yok edilişi ele alınmıştır.1915'te İTC soykırıma dayalı sistematik bir zulüm yürütmüş ve yüzbinlerce insan bu zulmün esiri olmuştur.İçte uygulanan bu politika,özellikle Doğu cephesinde Ruslara karşı yürütülen savaş da olmak üzere büyük güçlere karşı dışarıda yürütülen savaşlardaki çabalarla paralel olmuştur."İçerideki Ermenilerin desteklediği" Rus işgali düşüncesi Jön Türk diktatörlüğünün paranoyak zihnindeki en öncelikli ve önemli tehditti,bu nedenle savaşa katılmayan Osmanlı Hristiyanlarına yönelik katliamların çoğunluğunun doğu vilayetlerinde gerçekleşmesi tesadüf değildir.Bununla birlikte,sürgünler ve zulüm uygulamaları genellikle bağımsız süreçlerdi ve savaşın yarattığı gelgitlere kısmen bağlıydı.Zulmün ortaya çıkışı ve sürdürülmesi Harbiye Nazırlığı'na bağlı askerlerin değil,daha çok Dâhiliye Nazırlığı'na bağlı yetkililerin elindeydi.Soykırım,Aralık 1914'te Rus ve İran işgallerinden sonra verilen bir dizi kararla uzaktaki Doğu cephesinde biçim almaya başladı.İmparatorluğun en karanlık günlerinde,içeride yoğun idarî yazışmalar,stratejik tartışmalar ve hizipleşmelerin yaşandığı aylarda,parti,hükümet ve ordu içindeki güçlü kadrolar soykırım kararı aldılar.
Etnografi uzmanlarına göre etnik grupların sadakati tartışmalıdır,bu yüzden soykırımın hayata geçirilmesi tek bir teori ya da siyasî etkenle açıklanamaz;Talat mekanizmayı kurmuş,Reşid işletmiş,Harbiye Nazırlığı ve Dâhiliye Nazırlığı yetkilileri kararsız kalmış,eşkıyalar ve katiller de toplum mühendisi aydınlarla birlikte çatışmaya girmişlerdi.Ama politikanın yönü netti:Ermeniler yok edilmeliydiler.Ülke içindeki bu acil mutabakat ihtiyacı,özellikle seçkinlere karşı bir iç tehdidin bulunmadığı sırada güçlendi.Savaş durumu,İTC rejimini son bir buçuk yıldır karşılaştığı birçok kısıtlamadan kurtarmakla ve "Ermeni sorununu" çözmek için geliştirdiği geleneksel ıslahat plânını bozmakla kalmamış,aynı zamanda yıkıcı Balkan Savaşları'nda parti içinde birdenbire su yüzüne çıkmış radikal hizipleşmeleri yeniden alevlendirmişti.Kasım 1914'ten sonra,Talat'ın önderliğindeki aşırılar eski sınırlamalardan kurtulmuşlardı.Sürgünler başladığında bunların muhtemel sonuçları İTC seçkinleri tarafından biliniyordu.Bölgeye yerleştirilen Kafkas topluluklarının buradaki sert yaşam koşulları yüzünden nasıl yok olduklarını unutmamışlardı.Bunun da ötesinde,Kuzey Suriye'nin gözden uzak kızgın çöllerinde yürütülecek sürgün olayı,savaş öncesi dönemde Osmanlı Bulgarlarına ve özellikle de Rumlara uygulanan,Batılı gözlemcilerin de tepkisine neden olan zulüm ve direnişlere benzemeyecekti.Bu yeniden yerleştirmeleri (tehcir) savunanlar,tüm Ermeni nüfusunun sürgüne gönderilmesinin,yalnızca Ermeni devrimci gruplara karşı yapılan askerî operasyonun bir parçası olduğunu iddia ediyorlardı.Ancak Jön Türkler bunu böyle anlamamıştı.Devrimci partiler hızla etkisizleştirilmiş olsa bile,sürgün Anadolu'daki son Ermeni topluluğu gönderilinceye ve özellikle doğu illerinde olmak üzere,Ermeni toplumsal yaşamı bir daha ortaya çıkmamak üzere yok oluncaya kadar devam etmeliydi.
Şiddet yalnızca Osmanlı Ermenilerine yöneltilmemişti.Bu bölüm,savaş yıllarında Diyarbekir vilayetindeki diğer etnik toplulukların yaşadıklarına da dikkat çekmeyi amaçlamaktadır.Bu sürgün ağında Diyarbekir yalnızca Ermenilerin değil Kürtlerin de toplanma noktası olarak kullanılmış ve 1915 yazında en acımasız katliamlara şahit olmuştu.Birinci Dünya Savaşı'nın kitlesel yok etme süreçlerinde tek fail Türkler,tek kurban da Ermeniler değildi.Belirli Kürt aşiret reisleri,Araplar ve Çerkesler bu katliamlara katılırken,Ezidiler,Süryaniler ve Kürtler de bu zulmün kurbanları oluyorlardı.Aslında,Diyarbekir vilayetinde bu kitlesel katliamın gerçekleştirildiği ilk köyler Diyarbekir ovasındaki Süryani köyleriydi.Daha sonra buralarda yaşayan belirli Kürt aşiretleri ve önemli Kürt aileleri tekrar toplu olarak Orta ve Batı Anadolu'ya sürülmüş ve bunların pek çoğu buralarda kötü beslenme ve salgın hastalıklar sonucunda yok olmuşlardı.Şiddet ve karşı-şiddetin yıkıcı gücü ve çok sayıdaki kayıp belirgin şartlardan kaynaklanmıştır.
Ermeniler ve Süryaniler neden yok edildiler?Bu soruya tatmin edici bir cevap bulmak için yalnızca bölgeye odaklanmak yetmez,savaştan önceki dönemde Osmanlı Müslümanlarının maruz kaldığı haksızlıkları da incelemek gerekir.Bu son yaklaşım çelişkili gibi görülebilir,ama açıklayıcı bir değeri vardır.Haksızlığa uğramak bir grubu nasıl etkiler?Gruplar üzerinde yapılan psikolojik araştırmalar haksızlığa ve zulme uğrayan grupların şiddetten büyük ölçüde etkilendiğini göstermektedir.Şiddetten sağ kurtulan bireylerin bundan doğrudan etkilendiği doğrudur,ama haksızlığa uğramış grup üyeleri kişisel olarak doğrudan şiddete maruz kalmamış olsalar bile yine de kendilerini şiddet mağduru gibi hissedebilirler.Etnik,dinî ya da kültürel bir grup içinde daha az etkilenmiş üyeler,ait oldukları grupların zulme uğratılarak yok edilmesinden diğerleriyle aynı derecede etkileneceklerdir.Zulme uğrayan gruplarda sağ kalanlar genellikle suçluluk,utanç,güvensizlik,aşağılanmışlık duyguları yaşarlar,dünyayı düşman,insanları da güvenilmez olarak algılarlar.(276) Şiddet her şeyden önce onların güvenlik duygularını zedeler,diğerleriyle bağlarını güçlendirmekten alıkoyar ve kendilerinin de şiddet kullanma potansiyelini artırır.Grubun önemli bir çoğunluğu,dünyayı çarpık bir savunma ve korunma ihtiyacıyla algıladıkları için şiddetin etkili bir yöntem olduğuna inanmaya başlayabilir.(277)
İntikam duygusu bu süreci anlamada en önemli unsurdur.İntikam kabaca şu şekilde tanımlanabilir:"Maliyetini ve riskini göze alarak acı çektirene aynı acıyı çektirme girişimi."(278) İntikam konusunu araştıran Nico Frijda intikam arzusunun insana ait duyguların en güçlülerinden biri olduğunu belirtmektedir.(279) İntikam,bireyde ya da toplulukta öncelikli olarak duygusal düzeyde oluşmuş,giderilmediği sürece uzun süren bir ruhsal durumdur.İntikam arzusu manevî duygular başlığı altında ele alınabilir:"Genellikle fiziksel bir duygulanımla birlikte varolan,bir değerlendirmeyle ortaya çıkan ve her türlü kontrolün önüne geçen bir dürtü ve irade-dışı bir istek durumu;bunu bir uğraş olarak benimseme,hedefe kararlı biçimde tek başına yönelme,dıştan gelen bilgilere ve diğer faaliyetlere kapalı olma" bu duyguyu belirleyen özelliklerdir.Frijda intikamın kazandırdığı üç şeyden söz eder.Birincisi,gücün eşitlenmesidir.Bir grup başka bir gruba zarar verdiği zaman bu,zarar verenin,verilene göre daha güçlü olduğu şeklinde algılanır.Bu güç eşitsizliği,intikam alındığında giderilmiş olur.İkinci kazanç,kin duygusunun en önemli kaynağı olan intikam hırsının giderilmesi yoluyla tehdit edilen ya da zarar gören öz saygının onarılmasıdır.İntikam kişilere verilen zararların bir bölümünü karşılayabilir.Son olarak,intikam alan kişi duyduğu acıların bir bölümünden kurtulabilir.Acının dengelenmesi,aynı miktarda acıyı karşı tarafa yaşatarak değil bu acının nedenlerini ortadan kaldırarak gerçekleşebilir (örn. iyileştirme),ama intikam duygusuna sahip kişi karşısındakine acı çektirdiğinde kendi dayanılmaz acılarını unutabilir:"Duyulan acıya son vermenin en uç noktası belki de acının nesnesinin tamamen ortadan kaldırılmasıdır;karşıdaki kişinin yeryüzünden yok edilmesi,tarihten silinmesidir."(280) Konunun bir uzmanına göre,intikam alma sürecindeki farklılıklar,karşılaşılan acılara farklı tepkiler veren farklı kültürler tarafından belirlenmektedir.(281) İntikamın toplumsal işlevinin zarar verenlerle zarar görenler arasındaki güç eşitsizliğine son vermek ve gelecekte zarar vermeyi düşünenleri bu düşüncelerinden vazgeçirmek olduğu söylenebilir.
Kitle şiddeti ve soykırım araştırmalarında bu görüşlerin yeri önemlidir.Genellikle "failler" ve kurbanları" iyi ve kötü gibi keskin bir çizgiyle ayıran ve bu iyilik ve kötülük durumlarını tarihin belli bir anında birer değişmez olarak sabitleyen soykırım çalışmaları haklı görülebilir.(282) Ancak bu çalışmaların çoğunda,soykırım süreçlerinde yer alan insanların çoklu rolleri genellikle ihmâl edilmiştir.(283) Bunun da ötesinde,kurban olan ve sağ kurtulan topluluklardan,zulüm sürecinden insanlık dersleri çıkarmaları ve genellikle de yapılanları unutmaları ve "uzlaşmaları" beklenmektedir.(284) Hâlbuki,kurban edilme ve intikam üzerine yapılan çalışmalar bunların nasıl ters bir ilişki içinde olduğunu göstermektedir.Kurban konumundaki bireyler ya da gruplar haklı ya da haksız intikam duyguları taşımakta,intikam alma,önceki kurban edilme süreçleri hatırlatılarak haklılık kazanmaktadır."Acı çekildiğine dair düşünceler şiddetin gücünü artırdığında intikam duygularını da beraberinde getirmektedir."(285) Zulmün plânlanması süreci ve günlük uygulaması akıl yürütmeyle açıklanabilir,çünkü soykırımın itici gücünün açıklanması için,kurban gruplar ve askerî seçkinler arasında gelişen intikam arzularının nasıl öne çıktığının ve bunların siyasî rejimlerce toplumun daha büyük kesimlerine nasıl yayıldığının sosyolojik olarak değerlendirilmesi gerekir.Topluluğa hâkim olan intikam arzusu bir kez harekete geçince daha da artar,özellikle de şiddet sınırları aşıldığında bu süreci tersine çevirmek zorlaşır ve süreç görece bağımsız bir nitelik kazanır.
Ermeni Soykırımı araştırmalarında ve öldürme olaylarının değerlendirilmesinde,bu Soykırım'ın,örgütleyen seçkinlerinden en alt düzeydeki faillerine kadar herkes,hiçbir ayırım ve açıklama yapılmadan şeytan yüzlü katiller olarak ele alınmaktadır.Anadolu'nun ölüm tarlalarındaki bu cinayetlere katılan gerilla ve aşiret mensuplarının,bu cinayetleri herhangi görünür bir neden olmadan İslâm'a ya da Türklere özgü bir acımasızlık ve kötülükle işledikleri kabul edilmektedir.Bu bölüm,Osmanlı Müslümanlarının ve Jön Türklerin Balkanlar'da maruz kaldığı zulmü sorunsallaştırarak özcü anlayışlara karşı durmakta ve bu zulmün iki yıl sonra Osmanlı Hristiyanlarına karşı yürütülecek kitlesel intikam için bir nedene dönüşmesini tartışmaktadır.Ermeni Soykırımı'nın köklerinin bir bölümü Balkanlar'daki güç,toprak,savaş ve "onur" kaybında bulunabilir.Özellikle Osmanlı Müslümanlarının buralardan şiddet kullanılarak gönderilmesi gelecekteki daha fazla şiddetin habercisi olmuştu.1913 yılında dehşet içindeki binlerce Müslüman Rumeli'[den] gelmişti.Beraberlerinde getirdikleri aşağılayıcı hikâyeler,gelecekte bir Müslüman-Hristiyan birlikteliğinin imkânsız olduğunu gösteriyordu.Bu yaşananlar daha önceden Osmanlı Ermenilerine duyulan sempatiyi sona erdirmiş,iki yıl sonra başlayacak zulüm ve yok etme eylemlerinin öncüsü olmuştu.Plânlayanlar açısından ulus-devlet inşası ve iktidar savaşının kazanılmasının yollarından biri soykırım uygulaması olmuşsa,alt düzeydeki failleri harekete geçiren de,travma,intikam ve kurban olma korkusunun biraraya gelerek yarattığı durumdur.Sonuç olarak,uzun süren savaş döneminde Osmanlı Hristiyanlarının kitle katliamlarıyla yok edilmelerine yönelik yoğun çabaların büyük bir bölümü,Jön Türklerin intikam arzularını gerçekleştirmek istemeleriyle açıklanabilir.Ayrıca bu,İTC'nin beklentilerinin aksine 1917 yılında İmparatorluğun neden çökmediğini ve yoğun kitle katliamlarının neden azaldığını da açıklayabilir.
Frijda,"İntikam,merkezî adâletin olmadığı bir toplumda toplumsal gücü düzenler" demektedir.(286) Yirminci yüzyılın başlarında,uluslararası devlet sistemi içinde adâlet kavramı çok az yer alıyordu.1913 yılında Osmanlı Müslümanlarına adâletli davranılmış olsaydı,daha sonra Jön Türk diktatörlüğünün intikam duygularıyla başlatacağı Soykırım belki de olmayacaktı.Osmanlı-Türk devletinin bir kurban olduğu düşüncesi,kitle katliamı için ahlâkî bir zemin yaratmıştı.Soykırım failleri kendilerini,"devam eden politik dramın kurbanları olarak görüyorlardı,dünün kurbanları yeniden kurban olabilirlerdi.Bu anlayış,dünün kurbanlarının yarının katillerine dönüşebileceğini kolaylıkla açıklamaktadır."(287) Kurbandan fail olmaya dönüşme,kurbanın kendi olmanın bir kanıtı olarak gücünü kanıtlamaya veya özgüvene duyduğu ihtiyaçla ilgilidir.Başka bir deyimle,öteki'nin yok edilmesi kendi'sinin varlığının ispatıdır.Ne kadar sapkın olursa olsun,Ermenilerin yok edilmesi,Jön Türkler için bir tür tedavi şekli olmuş ve Hristiyan nüfus üzerindeki egemenlik duygularını güçlendirmişti.Soykırım araştırmaları yapan akademisyen Jacques Semelin,"İktidar sahibi olanların,düşmanları olarak tanımladıklarının vücutlarını ortadan kaldırarak,onları şehit ederek katliam yapmaları ellerindeki gücün somut ifadesi olan en çarpıcı uygulamadır" demektedir.(288) Bu öznel ahlâkî bakıştan yola çıkacak olursak,soykırım açık bir kötülük olmaktan çok erdemin gölgesi olarak gelişmiştir.Nesnel olarak bakıldığında,insanlığın yüz kızartıcı bir davranışı olan kitle katliamlarının kuşkusuz hiçbir haklı yanı yoktur.Yoğun nefret ve keyfî sadizmin yarattığı farklı güçlerin bir işlevi olan acımasızlık bu süreçten beslenir ve işlenen cinayetler sırasında kendini gösterir.Şiddet ve acımasızlığın derecesini ve yönünü belirleyen bazı intikam duyguları muğlak yapıdadır,bunları "hedefsiz" ya da "genelleştirilmiş" intikam duyguları olarak adlandırabiliriz.Bu durumdaki intikam duygusu,sizi,muhatabınızdan değil de başkalarından intikam almaya yöneltebilir,bunlar tümüyle yabancı ya da konuyla hiç ilgisi olmayan birileri de olabilir,muhatabınızı hatırlatan dil,etnik kimlik,kültür,din,politika ya da cinsiyet gibi kimlik özelliklerine sahip birileri de.Bir kadına tecavüz etmek,"tüm kadınların tek bir kadın vücudunda simgeselleştirilmesiyle alınan intikam" olarak yorumlanabilir.(289) Bu tür bir anlayış,Bulgar ve Rum ordularının Osmanlı Müslümanlarına karşı işledikleri suçlar yüzünden Osmanlı Ermenilerinin acı çekmek zorunda kalmalarına bir açıklama getirebilir.Bu tür intikam anlayışı,haklının haksıza acı çektirme arzusundan kaynaklanmamaktaydı;failler de biliyordu ki,olanları geri döndürmek mümkün değildi.
İttihatçılar Ermenileri ortadan kaldırdıktan sonra gerçekten tatmin olmuşlar mıydı?Soykırım bastırılmış ve Türk millî kimliğinin hafızasından tamamen silinmiş olsa da her zaman bir devlet sırrı olarak kaldı ve unutulmaya yüz tutmuş bir tabu hâline getirildi.Kurban olma travmasının yanı sıra Türkler fail olma travmasını da yaşamışlardı,bu iki travma birbirinden ayrılmayacak biçimde iç içe geçti.(290) Hafıza üzerine olan bölüm bu soruna etraflı bir şekilde değinmektedir.Kuramsal düzeyde bu soruya verilecek cevap olumsuzdur.İntikamcıları inceleyen psikologlar,"vahşet yaratan eski savaşçılar gibi intikam alan insanların travma öncesi yaşadıkları duyguları ortadan kaldıramadıklarını,tersine şiddetli ve baş edilmez rahatsızlıklar yaşadıklarını" söylemektedirler.(291) İntikam almanın gerilim ve acıya son vermediği görülmektedir.Bunun da ötesinde,pek çok araştırmacı,sıradan insanların çoğunun kitle katliamı yapmaktan hoşlanmadığı ama bu hoşlanmama durumunu baskıladığı konusunda hemfikirdir.Yine çelişik bir biçimde,intikam duygusunun yerine getirilmesi pek çok psikolojik sınırla başa çıkmayı gerektirir (öldürmek istememe) bu,şiddeti başlatma arzusu gibi yine insanî bir duygudur.Bu duygular çatışıyorsa,intikam duygusu taşıyanlar neden intikam alırlar?Bu,cevaplanması gereken önemli bir sorudur.
Soykırım araştırmacıları,soykırım süreçlerinin yoğunluğunu ve varacağı noktayı büyük ölçüde yerel dinamiklerin etkilediğini ileri sürmektedirler.Yerel siyasî ya da toplumsal seçkinler soykırımı hızlandırabilir,yoğunluğunu artırabilir ya da yukarıdan gelen soykırım baskılarına direnerek geciktirebilirler.(292) Osmanlı vilayeti Diyarbekir,Ermeni karşıtı politikaların,merkez ve çevre dinamiklerinin oynadığı role bağlı olarak yerel düzeyde yürütüldüğü önemli bir örnektir.Sürgünlerin çoğu Talat tarafından,diğerleri de astlarınca yönetilmiştir.1915 yazına gelindiğinde tam bir soykırım boyutuna ulaşmış Osmanlı Ermenilerine yönelik zulüm uygulamasında Talat'ın özel rolünü ve kullandığı gücün doğasını anlamak için gelişmelere daha yakından bakmak gerekir.Ermenilerin yok edilmesinin bürokratik örgütlenmesi sırasında yapılan gizli yazışmaları içeren ve hâlâ mevcut olan belgeler incelenerek -bazıları tarihçileri yanıltabilecek nitelikte olsa da- gönderilen onbinlerce telgrafta yer alan emirlerden "gerçek" niyetin ne olduğu gün yüzüne çıkarılabilir.Bazı tutarsızlıkları bir kenara bırakacak olursak,sürdürülen kampanyanın ulaştığı boyut yürütülen politikadaki niyetlerin ne kadar düşmanca olduğu hakkında hiçbir kuşkuya yer bırakmamaktadır.Talat'ın yönlendirme konusundaki ustalığı,taktik zekâsı ve siyasî olarak kendini koruma becerisinin üzerinde durulması gerekir.Mevcut önlemlerin sertleştirilmesi için atılan her adımı teşvik etmiş,Reşid'i atayarak mevcut kitlesel yıkım programını onun vasıtasıyla hayata geçirmiştir.
Millî politikayla bunların yerel aracıları arasındaki dinamikleri aydınlatmadan zulmü anlamak mümkün değildir.Bu nedenle,bu bölümün ana teması Talat'la vali Dr. Mehmed Reşid arasındaki ilişkidir.Bu ilişki,İTC'nin özellikle Ermeniler olmak üzere "iç düşmanlara" karşı oluşturduğu politikaların gelişimine çok iyi bir örnek oluşturmaktadır.Ermenilerin yok edilmesine ilişkin tek bir emir mevcut değildir (olması da zaten düşünülemez),ama 20 ve 30 Mayıs arasında zulüm soykırım boyutuna ulaşınca,Talat'ın doktor valisine üstü kapalı bir emir göndererek,"acımasızca davran" demiş olması çok muhtemeldir.Daha sonraki ihtarlara bakacak olursak,Talat,Reşid'e tüm Hristiyanları yok etmesi için açık çek vermemişti.Aşırı Hristiyan karşıtı Osmanlı yurtsever Müslüman Dr. Reşid,Talat'ın emirlerini kendi bölgesinde yaşayan Ermeni ve Süryanilere karşı uygulayabileceği bir öldürme yetkisi olarak kabul etmişti.Bu şiddet içinde yer alan tüm valiler aynı derecede zulüm uygulamış olsalar bile,hiçbiri acımasızlığı ve aşırılığıyla öne çıkmış Dr. Reşid kadar ikaz edilmemişti.Talat'ın ihtar dolu telgrafları zulmün kapsamı hakkındaki belirsizliği açığa çıkaracak niteliktedir."Diğer Hristiyanlara dokunma" emri "Ermenileri yok et" anlamına gelir ve Reşid'in Ermeni karşıtı eylemlerine Talat'ın zımni onayı olarak kabul edilmelidir.Doğal olarak Talat kendi görüşünü hiçbir zaman yazılı emir biçiminde ifade etmeyecekti.
Yerel düzeyde de intikam duygusu,kurban olma korkusu ve seçkinler arasındaki rekabet önemli rol oynadı.Son yıllarda yapılan çalışmalarda sadist bir canavar olarak gösterilen Dr. Mehmed Reşid,Kafkasya'da doğmuş ama ailesi 1860'ta Çarlık Rusya'sı ordusunun katliamından kaçarak Osmanlı'ya sığınmıştı.İntikam duygusu dünyayı algılayışında belki de itici bir rol oynuyordu.Müslümanların Balkanlar'da yaşadığı travmaya benzer şekilde,kendilerinden bir önceki kuşak katledilmiş ve sürülmüş bütün Çerkes ailelerde olduğu gibi,Kafkaslar'daki Ermeni milliyetçi hareketlerin izlerini taşıyordu.Emrinde çalışan üç düzine Çerkes milis de belki aynı duyguları paylaşıyordu.Savaş çıkıp Ruslar Diyarbekir'e doğru ilerlemeye başlayınca,felâket olarak gördükleri "Rusların gelmesi" korkusundan kurtulamadılar,daha da önemlisi Ermeni komşularının Rus casusu olması korkusuydu.Şiddetin artmasında,şehirli eşraf arasındaki rekabet de önemli bir faktör olmuştu.Savaştan önce,Diyarbekir'in önemli Hristiyan ve Müslüman aileleri arasında politik ve ekonomik bir güç çatışması vardı.İTC diktatörlüğü böyle bir yapıyı kendi amaçları doğrultusunda kötüye kullanabilirdi:İşbirliği yapan ödülünü alır anlayışı hâkimdi.Milis güçlerine katılan Pirinççizâde,Müftüzâde ve Direkçizâde aileleri daha acımasızca rekabet ederek ve Ermeni komşularının öldürülmesinde İTC yönetimi ile açık bir işbirliğine giderek bu rekabet ortamından zaferle çıktılar...
***
1-Ermeni Soykırımı'nı inceleyen son çalışmalar için bkz. Fatma Müge Göçek,Norman Naimark ve Ronald Grigor Suny (ed.),A Question of Genocide:Armenians and Turks at the End of the Ottoman Empire,Oxford University Press,New York,2011 [Soykırım Meselesi:Osmanlı İmparatorluğu'nun Son Döneminde Ermeniler ve Türkler,(çev.) Akın Emre Pilgir,Tarih Vakfı Yurt Yayınları,İstanbul,2015.] Diyarbekir'deki Ermeni Soykırımı anlatımı için bkz. Raymond H. Kévorkian,Le génocide des Arméniens,Odile Jakob,Paris,2006,s.435-468 [Ermeni Soykırımı,(çev.) Ayşen Taşkent Ekmekci,İletişim Yayınları,İstanbul,2015.]
2-Martin Gilbert,Winston S. Churchill 1914-1916,The Challenge of War,Houghton Mifflin,Boston,1971,c.3,s.189 [Churchill,(çev.) Süha Sertabiboğlu,İş Bankası Kültür Yayınları,İstanbul,2011.]
3-Sergej D. Sazanov,Les années fatales:souvenirs de M. S. Sazanov,ancien ministre des Affaires Etrangères de Russie (1910-1916),Payot,Paris,1927,s.182.
4-Cemal Paşa,Hatıralar:İttihat ve Terakki ve Birinci Dünyâ Savaşı Anıları,Çağdaş Yayınları,İstanbul,1977,s.141.
5-Bu anlaşmanın sekiz maddesi için bkz. Şevket Süreyya Aydemir,Makedonya'dan Orta Asya'ya Enver Paşa,Remzi Kitabevi,İstanbul,1972,c.2 (1908-1914),s.510.
6-Cemal Paşa,Hatıralar,a.g.e.,s.142-143.
7-Paul G. Halpern,A Naval History of World War I,Naval Institute Press,Annapolis,MD,1994,s.76.
8-John Keegan,The First World War,Vintage,New York,1998,s.217.
9-Tanin,14 Kasım 1914.
10-BOA.DH.ŞFR. 44/200 Talat'tan vilayetlere,6 Eylül 1914.
11-İTC'nin Meclis'teki temsilcileri kapitülasyonları "şeytanî melekler" olarak niteliyordu.(Meclis-i Mebusan Zabit Ceridesi,3. seçim dönemi,4. açılış ve 60. oturum,s.1028.) Cemal Paşa hatıralarında bu anlaşmaları yırtıp atmayı istediklerini itiraf ediyordu.(Cemal,Hatıralar,a.g.e.,s.438.) Kapitülasyonların kaldırılması askerî bir zafer olarak görülmüştü.(Tarık Zafer Tunaya,Türkiye'de Siyasî Partiler,c.3,s.420.)
12-"İmtiyazat-ı Ecnebiyenin (Kapitülasyon) İlgası Hakkında İrade-i seniyye",Takvim-i Vekayi,17 Eylül 1914,sayı 1938.Kapitülasyonlarla birlikte,Rusya'nın hazırladığı,gayrimüslimlere karşı tacizlerin sona erdirilmesine yönelik reform paketi de oluşan fiilî durum nedeniyle iptal edildi.(Roderic H. Davison,"The Armenian Crisis,1912-1914",The American Historical Review,1914,s.481-505.)
13-Feroz Ahmad,"Unionist Relations with Greek,Armenian and Jewish Communities of the Ottoman Empire,1908-1914",Bernard Lewis ve Benjamin Braude (ed.),Christians and Jews in the Ottoman Empire:The Functioning of a Plural Society,The Central Lands içinde,Holmes and Meier Publishers,New York,1982,c.1,s.424.
14-Ali Emîrî,Osmanlı Vilâyât-ı Şarkîyyesi,Dâr-ul Hilâfe,İstanbul,1918,s.34.
15-Ishaq Armalto,Al-Qousara fı Nakabat an-Nasara,2. bs.,Al-Sharfe Monastery,Beyrut,1970.Bu ayrıntılı günlük Süryani papaz Ishaq Armalto tarafından 1919 yılında Arapça yazılmıştır.Diyarbekir vilayeti hakkında,savaş öncesi ve sonrası dönemle ilgili çok değerli bilgiler vermektedir.Kitap son zamanlarda İsveççe'ye,De Kristnas Hemska Katastrofer:Osmanernas och Ung-turkarnas Folkmord i norra Mesopotamien 1895/1914-1918 adıyla Ingvar Rydber tarafından çevrilmiştir,Beth Froso Nsibin,Stockholm,2005.Bu kitabın yazarı,Turan Karataş'ın resmî olmayan Türkçe çevirisini kullanmıştır,İsveç,1993,s.22.
16-Daniel Thom'dan William Peet'e,16 Ağustos 1914,Hans-Lukas Kieser,Der verpasste Friede:Mission,Etnie und Staat in den Ostprovinzen der Türkei 1839-1938'den alıntı,Chronos,Zürih,2000,s.336.
17-BOA.DH.ŞFR. 47/223 Talat'tan Diyarbekir'e,28 Kasım 1914.
18-Thomas Muggerditchian,Dikranagerdee Nahankin Tcharteru yev Kurderou Kazanioutounneru,Dijihanian,Kahire,1919.
19-A. Mil,"Umumi Harpte Teşkilât-ı Mahsusa",Vakit,2 Ekim 1933'ten 18 Nisan 1934'e kadar.Arif Cemil (Denker) ve Birinci Dünya Savaşı'nda Teşkilât-ı Mahsusa adıyla yeniden basıldı,Arba Yayınları,İstanbul,1997.
20-A.g.e.,s.196.
21-Ahmed Refik (Altınay),Kafkas Yollarında:İki Komite,İki Kıtal,Temel Yayınları,İstanbul,1998 [1919],s.157.
22-Arif Cemil Denker,Teşkilât-ı Mahsusa,a.g.e.,s.236-238.
23-BOA.DH.ŞFR. 47/70 Talat'tan vilayetlere,18 Kasım 1914.
24-Tarihi Muhakeme,Kitaphane-i Sûdi,İstanbul,1919,s.14.
25-İTC yazışmalarından alıntı,23 Kasım 1914,Tarık Zafer Tunaya,Türkiye'de Siyasî Partiler,a.g.e.,c.3,s.349.
26-PAAA.R14085 Wangenheim'den Bethmann-Hollweg'e,29 Aralık 1914.
27-Edward J. Erickson,Ordered to Die:A History of Ottoman Army in the First World War,Greenwood Press,Westport,CT,2000,s.51-74 [Size Ölmeyi Emrediyorum!:Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Ordusu,(çev.) Tanju Akad,Kitap Yayınevi,İstanbul,2003.] Sarıkamış felâketinin ayrıntılı incelemesi için bkz. Alptekin Müderrisoğlu,Sarıkamış Dramı,Kaştaş Yayınları,İstanbul,1997,2 cilt.
28-Johannes Lepsius,Der Todesgang der Armenischen Volkes:Bericht über das Schicksal des Armenischen Volkes in der Türkei während des Weltkrieges,Tempelverlag,Potsdam,1919,s.161-162.
29-Hüseyin Cahit Yalçın,Siyasal Anılar,İş Bankası Kültür Yayınları,İstanbul,1976,s.233.
30-BOA.DH.ŞFR. 48/166 Talat'tan Erzurum,Bitlis ve Van vilayetlerine,26 Aralık 1914.Talat'ın Ermeni hükümet görevlilerini işten uzaklaştırma girşimi onun ne kadar çapsız bir yönetici olduğunu göstermektedir.Şubat'ta,yerel yöneticilerden Ermeni kamu görevlilerinin durumu hakkında kendisini bilgilendirmelerini istemişti.(BOA.DH.ŞFR. 50/3 Talat'tan Erzurum,Bitlis,Van vilayetlerine,14 Şubat 1915.) Uzaklaştırma işlemlerinin yeterince hızlı yapılmadığı izlenimine kapılınca da,olaya müdahale ederek Van'daki emniyet amiri Kirkor ve emniyet memurları Armenag,Boghos ve Şabin'in görevlerine son vererek Musul'a sürülmelerini sağladı.(BOA.DH. ŞFR. 50/179 Talat'tan Van vilayetine,6 Mart 1915.) Tüm Ermeni ve Rum emniyet memurlarının işlerine son verilmesinin resmen ilânını bildiren yazı için bkz. BOA.DH.EUM.MEM. 80/63,21 Kasım 1916.
31-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.26-27.
32-A.g.e.,s.26.
33-Abed Mshiho Na'man Qarabashi,Vergoten Bloed:Verhalen over de Gruweldaden Jegens Christenen in Turkije en over het Leed dat hun in 1895 en in 1914-1918 is Aangedaan,(çev.) George Toro ve Amill Gorgis,Bar Hebraeus,Glanerbrug,Hollanda,2002,s.60.Bu önemli günlük,Karabaş köyünde yaşayan Numan Karabaşi tarafından Arami dilinde Dmo Zliho "Kan Dökme" adıyla yazılmıştı.Savaş sırasında Karabaşi Deyr-ül Zaferan Manastırı'nda eğitim görüyordu.Armalto'nun değerlendirmelerine göre bu günlüklerin çok azı günümüze ulaşabilmiştir.Bununla birlikte,değerlendirmeleri iki açıdan kurbanların yanlı görüşlerini yansıtmaktadır:Zulmedenlerin aşırı derecedeki acımasız tutumları iddiaları ve kurbanların inanılmaz direniş hikâyeleri.Bununla birlikte değerlendirmeleri olayları yansıtmaktadır,gerekli dikkat gösterilerek kullanılacaktır.
34-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.27.
35-Raymond H. Kévorkian,"Receuil de témoignages sur l'extermination des amele tabouri ou bataillons de soldats-ouvriers Arméniens de l'armée Ottomane pendant la première guerre mondiale",Revue d'Histoire Arménienne Contemporaine 1,1995,s.289-303.
36-Resmî emir için bkz. Kamuran Gürün,Ermeni Dosyası,Bilgi Yayınları,Ankara,1988,s.276.
37-Karabaşi altı Ermeni'nin götürülerek öldürüldüğünü söylemektedir.(Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.62,64-66.)
38-Talat İtilaf Kuvvetleri'nin Çanakkale Boğazı'nı geçmesi durumunda Ayasofya Kilisesi'ni havaya uçurup Anadolu'nun ortalarına çekilecekleri ve İtilaf Kuvvetleri'yle buradan savaşacakları sözünü vermişti.Morgenthau'nun protestosuna gülerek karşılık veren Talat,bu kilisenin İTC'nde kimsenin umurunda olmadığını söylüyordu.(Henry Morgenthau,Ambassador Morgenthau's Story,Gomidas,Ann Arbor,MI,2000,s.132 [Büyükelçi Morgenthau'nun Öyküsü,(çev.) Attila Tuygan,Belge Yayınları,İstanbul,2005.])
39-Bu karar verme sürecinin ayrıntılı incelemesi için bkz. Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu:İttihat ve Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na,İmge Kitabevi,İstanbul,2001,s.260-265,özellikle s.264.
40-BOA.DH.ŞFR. 51/15 Talat'tan Erzurum,Van,Diyarbekir vilayetlerine,14 Mart 1915.
41-Heinrich Vierbücher,Armenien 1915:Die Abschlachtung eines Kulturvolkes durch die Turken,Donat und Temmen Verlag,Bremen,1985 [1930],s.49.
42-Hans-Lukas Kieser,"Dr. Mehmed Reshid (1873-1919):A Political Doctor",Hans-Lukas Kieser ve Dominik J. Schaller (ed.),Der Völkermord an den Armeniern und die Shoah:The Armenian Genocide and the Shoah,Chronos,Zürih,2002,s.245-280.
43-Mehmed Reşid,Mülâhazât,İstanbul,1919,Nejdet Bilgi tarafından çevrilerek,"Dr. Mehmed Reşid Şahingiray'ın hayatı ve hâtıraları" adıyla yayımlanmıştır,Akademi Yayınları,İzmir,1997,s.89,dipnot 28.Lice Belediye Reisi Nesimî'nin oğlu Abidin Nesimî'ye göre Reşid'in yanındaki gönüllülerin sayısı yirmiydi.(Abidin Nesimî,Yılların İçinden,Gözlem Yayınları,İstanbul,1977,s.39.)
44-Vartkes Yeghiayan (ed.),British Foreign Office Dossiers on Turkish War Criminals,AAIC,Pasadena,CA,1991,s.151.
45-Alexander L. Macfie,The End of the Ottoman Empire,1908-1923,Longman,Londra,1998,s.128.
46-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.28.
47-A.g.e.,s.28.
48-Mustafa Â. Tütenk,Mahsûl-i Leyâlî-i Hayatım,Diyarbekir,1918,yayımlanmamış anılar;Diyarbekir'de Ermeni Hadisesi adlı dördüncü defterin 21-23. sayfaları,Şevket Beysanoğlu'nun Anıtları ve Kitabeleri ile Diyarbakır Tarihi,Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sanat Yayınları,Diyarbakır,1996'dan alıntı,c.2,s.787-788.
49-ABCFM Arşivleri.Houghton Library,Harvard University,ABC 16.9.7 716:436,bant,Floyd Smith'ten James Barton'a,18 Eylül 1915.
50-Kitapçığın başka bir adı da Sebat'tı.
51-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.24.
52-A.g.e.,s.95,99.
53-A.g.e.,s.103-106.
54-Süleyman Nazif,"Doktor Reşid",Hadisat,8 Şubat 1919.
55-PAAA.R14087 Deutscher Hülfsbund für christliches Liebeskwerk im Orient (Frankfurt am Main) müdürü Friedrich Schuchardt'tan Auswärtiges Amt'ye 21 Ağustos 1915,6 numaralı ek.
56-2 Eylül 1914'te İbrahim Bedreddin (kısaca Bedri) Diyarbekir'e posta müdürü oldu.Daha önce Basra ve Musul'da görev yapmıştı.1912-1913 Balkan Savaşları yenilgisinden sonra,İTC'nin Biga'daki Rum sürgününü örgütlemişti.12 Eylül 1915'te Mardin bölge valiliğine atandı.11 Aralık 1916'ya kadar bu görevde kaldı.24 Ocak 1917'de Diyarbekir valiliğine atandı.24 Kasım 1918'e kadar bu görevde kaldı.(Vartkes Yeghiayan (ed.),British Foreign Office Dossiers,a.g.e.,s.69-70.)
57-Şevket Beysanoğlu,Diyarbekir Tarihi,a.g.e.,s.793-794;Nejdet Bilgi,Dr. Mehmed Reşid,a.g.e.,s.26-27;Joseph Naayem,Shall This Nation Die?,Chaldean Rescue,New York,1921,s.182-183.Urfa'daki Keldani rahip Reverend Naayem babasının öldürülmesine ve gayrimüslimlerin uğradığı zulme tanıklık etmişti.Arap bedevi kılığına girerek zor da olsa ölümden dönmüştü.
58-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.29,34.
59-BOA.DH.ŞFR. 51/220 Talat'tan Diyarbekir'e,6 Nisan 1915.
60-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.112.Sıdkı'nın atanmasından hemen sonra,çalışan işçileri denetlemeye gelen iki müfettiş,"Hadi tembeller çalışın,bu kayalar üstünde kan görmek istiyorum" türünden ifadelerle çalışma taburlarının üzerindeki şiddet dalgasını artırmıştı.
61-Vartkes Yeghiayan (ed.),British Foreign Office Dossiers,a.g.e.,s.48.
62-Floyd Smith'ten James Barton'a,18 Eylül 1915.
63-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.63.
64-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.29.
65-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.105.
66-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.127;Hagop S. Der-Garabedian,Jail to Jail:Autobiography of a Survivor of the 1915 Armenian Genocide,iUniverse,New York,2004,s.34;Fa'iz al-Ghusayn,Martyred Armenia,C.A. Pearson Ltd.,Londra,1917.Bu kaynak inkârcı yazarlar tarafından kabul edilmemektedir,ancak burada Diyarbekir Hapishanesi hakkında yer alan ayrıntılar ve kesin tanımlamalar çok çarpıcıdır ve öteki kaynaklarla uyuşmaktadır.
67-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.103,104.
68-Birinci Dünya Savaşı'nda İTC'nin Osmanlıca dışında yazılmış çok sayıda kitabı imha ettiği bilinmektedir.Bunun en önemli örneği Sivas'taki Ermeni okulu kütüphanesindeki kitapların kaderine ilişkindir.Ekim 1916'da Talat,bu kütüphanede "Osmanlı İmparatorluğu'nun durumunu gösteren Fransızca,İngilizce,Almanca,Rusça ve Kürtçe yazılmış önemli kitaplar olduğu" düşüncesine kapılarak bunların en kısa zamanda postayla İstanbul'a gönderilmesini istemişti.(BOA.DH.ŞFR. 69/75 Talat'tan Sivas iline,23 Ekim 1916.) Beş ay sonra kitapların hâlâ gönderilmediğini gören Talat emrini yineledi ve kitapların acilen gönderilmesini istedi.(BOA.DH.ŞFR. 76/243-14 Talat'tan Sivas vilayetine,24 Mayıs 1917.)
69-Floyd Smith'ten James Barton'a,18 Eylül 1915.
70-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.29.Patrik Rahmani,Les dégâts causés à la nation syrienne:présenté devant la conférence de la paix,yayıncısı bilinmiyor,Paris,1919.
71-Vahram Dadrian,To the Desert:Pages from my Diary,Gomidas Institute,Londra,2003,s.64-65.
72-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.82,128.Seyahat eden işadamlarına geceleme imkânı sağlayan,misafirhane ya da han adı da almış Mardin kapısındaki Deliler Hanı denilen bu ünlü kervansaray 1990'daki restorasyondan sonra beş yıldızlı Kervansaray Oteli olarak hizmet vermeye başlamıştır.
73-Anahide Ter Minassian,"Van 1915",Richard G. Hovannisian (ed.),Armenian Van/Vapurakan içinde,Mazda,Costa Mesa,CA,2000,s.209-244.
74-Grigoris Balakian,Le Golgotha arménien:Berlin-Deir es-Zor:Mémoires,Le cercle d'écrits caucasiens,Paris,2002,c.1,s.95-102.
75-Donald Bloxham,"The Beginning of the Armenian Catastrophe:Comparative and Contextual Considerations",Hans-Lukas Kieser,Der Völkermord,a.g.e. içinde,s.101,28.
76-Şevket Beysanoğlu,Diyarbekir Tarihi,a.g.e.,s.789.Memduh Bey'in gönderildiği Mardin'de de benzer uygulamalar yapılmıştı.(Ara Sarafian,"The Disasters of Mardin during the Persecutions of the Christians,Especially the Armenians,1915",Haigazian Armenological Review 18,1998,s.263.)
77-Reşid'ten Talat'a,27 Nisan 1915,Hüsamettin Yıldırım,Rus-Türk-Ermeni Münasebetleri (1914-1918)'den alıntı,Kök Yayınları,Ankara,1990,s.57.
78-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.30.
79-BOA.DH.ŞFR. 52/234 Talat'tan Reşid'e,5 Mayıs 1915.
80-BOA.DH.ŞFR. 52/249 İktisat Vekaleti'nden,Erzurum,Bitlis,Van,Sivas,Ma'muret'ül-aziz ve Diyarbekir vilayetlerine,6 Mayıs 1915.Eğitimli kâtip bulunamadığı için Diyarbekir'deki İktisat Vekaleti müdürlüğünde Yakub'un oğlu Süryani Aziz ve George Meqdesi Nano'nun çalışmaya devam etmelerine izin verilmişti.Bu ofisin müdürü Saib Ali Efendi bu kişileri tüm savaş boyunca korumuştu.(Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.33.) O zamana kadar Ermeni memurların işine son verilmiş ve yerlerine Müslümanlar yerleştirilmişti.Bazıları hâlâ Posta Vekaleti'ndeki görevlerini sürdürüyordu.23 Mayıs'ta bu Vekalet de tüm Ermeni memurların işlerine son verilmesini,yerlerine güvenilir Müslümanların (emin ve Müslüman kimselerin) atanmalarını istiyordu.(BOA.DH.ŞFR. 53/89 Posta Vekaleti'nden,Diyarbekir,Adana,Sivas,Ankara,Van ve Erzurum vilayetlerine,23 Mayıs 1915.Halep için bkz. BOA.DH.ŞFR. 53/90.) Üç gün sonra,Diyarbekir-Siirt arasında posta dağıtım hizmeti veren Ermeni kâtip yerine başka birinin atanması sorunu ortaya çıkmıştı.Bu görev için nitelikli başka bir personel olmamasına rağmen,talimâtta bu göreve atanacak kişinin hiçbir koşulda Ermeni olmaması isteniyordu.(BOA.DH.ŞFR. 53/97 Posta Vekaleti'nden Bitlis'e,24 Mayıs 1915.)
81-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.32.
82-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.81,86,92.
83-PAAA.R14087 Deutschen Hülfsbund für christliches Liebeskwerk im Orient,(Frankfurt am Main),müdürü Friedrich Schuchardt'tan Auswärtiges Amt'ye 21 Ağustos 1915,6 numaralı ek.
84-National Archives (United States,Washington,DC,bundan böyle NARA),RG 59,867.4016/77 Morgenthau'dan Devlet Bakanlığı'na,20 Temmuz 1915 (3 numaralı ek),Ara Sarafian (ed.),United States Official Records on the Armenian Genocide 1915-1917 içinde,Gomidas Institute,Londra,2004,s.103.
85-Zulüm artık,kendi bölgesinde gayrimüslimlere yapılan zulümlere direnen Hamdi Bey'in yönetimindeki Mardin'e kadar uzanmıştı.15 Mayıs'ta Reşid,Aziz Feyzi'yi oradaki gayrimüslim seçkinleri toplaması için Mardin'e göndermişti.Onlarca Müslüman eşrafın katıldığı gizli toplantıda Mardin seçkinleri için sıkı önlemler almak üzere bir plân yapıldı.Ancak,Hilmi Bey'in görevde olması bu plânın pratikte uygulanmasını engelliyordu.(Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.33.) Talat küçük işlerin adamı olmaya devam etti ve Ermeni politik liderlere ulusal düzeyde yapılan zulme izin verdi.19 Mayıs'ta Diyarbekir Hapishanesi'ndeki Hınçak lideri Paramas'ın askerî mahkemeye gönderilmesini emretti ve Krikor Nalbantyan'ın nerede olduğu sorgulandı.(BOA.DH.ŞFR. 53/58 Talat'tan Reşid'e,19 Mayıs 1915.) 22 Mayıs'ta Agnouni,Rupen Zartaryan ve arkadaşları hakkında bilgi talep etti.(BOA.DH.ŞFR. 53/74 Talat'tan Reşid'e,22 Mayıs 1915.)
86-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.81.
87-ABCFM Arşivleri,ABC 16.9.7,25 d. cilt,485. belge,Floyd Smith'ten James Barton'a,20 Eylül 1919.
88-1960'larda Semitik diller profesörü Otto Jastrow,yerel Arap şivelerini incelemek üzere Diyarbekir ve Beyrut'a gitti.Görüşmelerinin hepsinde katliam hikâyelerini dinlemişti.Köylerden sağ kalanlarla yaptığı değerli görüşmeleri bilgisayar arşivine yükledi (http://semarch.uni-hd.de/) ve sonra bunları Aramice,Arapça ve Almanca'ya çevirdi.Kabiye katliamı için bkz. Otto Jastrow (ed.),Die mesopotamisch-arabischen Qltu-Dialekte,Volkskundliche Texte in Elf Dialekten,Kommissionsverlag Franz Steiner GmbH,Wiesbaden,1981,c.2,s.309-371.
89-Karabaşi'ye göre,çalınan para 150 Osmanlı lirasıydı.(Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.89.)
90-Otto Jastrow,Die mesopotamisch-arabischen,a.g.e.,s.310.Ovadaki gayrimüslim köylerinden sağ kurtulanların çoğu şehirlere akın etti,kimse onlara kucak açmadı.Sağ kalanlar ve korkan köylüler kiliselere sığındılar.Süryani Meryem Ana Kilisesi'nin kapısına dayanan bir genç kızı Süryani Ortodoks papazı belâ okuyarak bir dilim ekmek bile vermeden kapıdan kovmuştu.(A.g.e.,s.324-325.) Sarıköy katliamından sağ kurtulan bir Ermeni'nin oğluna göre,Reşid'in zoruyla onun adına çalışan ve Ermenilerin hangi evlerde saklandığını bildiren ihanet içindeki bu papaz B'shero Abu Tumay'dı.Sarıköy'de yaşamış 75 yaşındaki David Krikoryan'la yapılan bu görüşme 16 Aralık 2004'te Amsterdam'da Türkçe olarak gerçekleştirilmiştir.
91-BOA.DH.ŞFR 53/91,53/92,53/93 Talat'tan tüm vilayetlere,23 Mayıs 1915.Bu,İmparatorluk düzeyinde sürgünün tek bir emirle başlatılmasının tek örneğidir.
92-BOA.DH.ŞFR. 53/85 Talat'tan Cemal'e,23 Mayıs 1915.
93-12 Şubat 1915'te tifüs salgınında ölen General Hafız Hakkı'nın yerine Mahmud Kâmil tayin edilmişti.(Edward J. Erickson,Ordered to Die,a.g.e.,s.104.
94-Takvim-i Vekâyi,sayı 3540,s.7.Ermenilerin mallarına el konulması hakkında bir çalışma için bkz. Mehmet Polatel ve Uğur Ümit Üngör,Confiscation and Destruction:The Young Turk Seizure of Armenian Property,Continuum,New York,2013.
95-NAUK.FO 371/2488/51010,28 Mayıs 1915;NARA.RG 59,867.4016/67,29 Mayıs 1915.
96-BOA.MV. 168/163,30 Mayıs 1915.
97-Halil [Kut] (Enver Paşa'nın amcası) ve Cevdet (Enver Paşa'nın kayınbiraderi) İran topraklarında ve Van'daki yenilgilerinden sonra,Van ve Bitlis'e sürüklenmişlerdi.Çekilişleri sırasında Bitlis,Van ve Muş ovasında yerleşik Ermenileri katlettiler.Görgü tanığı değerlendirmesi için bkz. Grace Knapp,The Tragedy of Bitlis,Fleming H. Revell Co.,New York,1919.
98-Rafael de Nogales,Four Years Beneath the Crescent,Sterndale Classics,Londra,2003.s.125.Bu kitap önce "Cuatro años bajo la media luna" adıyla İspanyolca,Editora Internacional,Madrid,1924;daha sonra "Vier Jahre unter dem Halbmond:Erinnerungen aus dem Weltkriege" adıyla Almanca yayımlanmıştır,Verlag von Reimer Hobbing,Berlin,1925 [Osmanlı Ordusunda Dört Yıl (1915-1919),(çev.) Vedii İlmen,Yaba Yayınları,İstanbul,2008.] Ayrıca aynı yazarın bkz. Memorias del General Rafael de Nogales Mendez,Ediciones Abril,Caracas,1974.
99-NARA.RG 59,867.4016/77 Jackson'dan Morgenthau'ya,5 Haziran 1915,Ara Sarafian,United States içinde,s.84.
100-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.33.
101-NARA.RG 59,867.4016/77 Morgenthau'dan,Devlet Bakanlığı'na,25 Mayıs 1915,Ara Sarafian,United States içinde,s.35.
102-Thomas Muggerditchian,Dikranagerdee Nahankin Tcharteru,a.g.e.,s.57-58.
103-Amcasının işlediği katliamların grafiklerle ayrıntılı bir şekilde gösterildiği aile anılarının tarafsız yazarı Ömer'in yeğenidir.Hüseyin Demirer,Ha Wer Delal:Emîné Perixané'nin Hayatı,Avesta Yayınları,İstanbul,2008,s.75-89.
104-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.128.
105-Episodes des massacres arméniens de Diarbekir:Fait et Documents,Kéchichian Fr.,Constantinople,1920,s.28-30.
106-BOA.DH.EUM.MEM. 67/31,27 Temmuz 1915.Yardımcılar,Aziz Feyzi,Lütfü Bey ve milis binbaşı Şevki "büyük başarıları" için şeref madalyasıyla ödüllendirildiler.(BOA.DH.KMS. 43/10,11 Ocak 1917.) İngiliz haber alma raporlarına göre,"Vali Yardımcısı Feyzi,Kayser tarafından kabul edilmiş ve 'Altın Haç'la ödüllendirilmişti."(Foreign Office 371/4172/24597,sayı 63490,304 sayılı folyo.)
107-PAAA.R14087 Deutschen Hülfsbund für christliches Liebeskwerk im Orient,(Frankfurt am Main),müdürü Friedrich Schuchardt'tan Auswärtiges Amt'ye 21 Ağustos 1915,6 sayılı ek;Johannes Lepsius,Todesgang,a.g.e.,s.75-76.
108-M. Guys'ın Fransız elçiliğine gönderdiği rapor.İstanbul,24 Temmuz 1915,Arthur Beylerian (ed.),Les Grandes puissances,l'empire ottomans et les arméniens dans les archives françaises (1914-1918):recueil de documents,Université de Paris I,Panthéon-Sorbonne,Paris,1983,s.48,58 numaralı dosya;Vartkes Yeghiayan (ed.),British Foreign Office Documents,a.g.e.s.48;Mesrob K. Krikorian,Armenians in the Service of the Ottoman Empire 1860-1908,Routledge,Londra,1977,s.24-25.
109-Episodes des massacres,a.g.e,s.22-23.
110-PAAA,Botschaft Konstantinopel 169,Holstein'dan Wangenheim'a,10 Temmuz 1915.
111-Marion Tashjian-Quiroga,The Tragic Years Remembered 1915-1920,The Printing Outlet,Troy,NY,2002,s.67.
112-PAAA,Botschaft Konstantinopel 169,Rösler'den Wangenheim'a,29 Temmuz 1915;R14086 Wangenheim'dan Bethmann-Hollweg'e,9 Temmuz 1915.
113-NARA.RG 59,867.4016/771 Morgenthau'dan Devlet Bakanlığı'na,20 Temmuz 1915,3 numaralı ek,Ara Sarafian,United States içinde,s.103.
114-Çilgadyan'ın öldürülüşü uzun sürmüştü:Dişleri kırılmış,sakalları yolunmuş,ayalarının arasına kaynamış yumurta konulmuş (çok yaygın bir işkence şekli),gözleri oyulmuştu.Vierbucher,Armenien 1915,s.61-62.Çilgadyan'ın bu tarz canavarca ölümü biraz abartılmış olabilir,ancak Alman raporları,Mıgırdiçyan,Karabaşi ve Armalto gibi pek çok kaynakta bu doğrulanmaktadır.
115-Vahram Dadrian,To the Desert,a.g.e.,s.66;Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.129;Vartkes Yeghiayan,British Foreign Office Documents,a.g.e.,s.48;Episodes des massacres,a.g.e.,s.26-28;David Krikorian'la yapılan görüşme.
116-Edward W. C. Noel,Diary of Major E. Noel on Special Duty in Kurdistan,yayıncısı bilinmiyor,Basra,1919,I. bölüm,s.10-11.
117-BOA.DH.ŞFR. 54/87 Talat'tan,Trabzon,Ma'muret'ül-aziz,Sivas,Canik ve Diyarbekir vilayetlerine,21 Haziran 1915.
118-BOA.DH.ŞFR. 54/15 İAMM'den Adana,Halep,Erzurum,Bitlis,Van ve Diyarbekir vilayetlerine,14 Haziran 1915.
119-Peter Balakian,Black Dog of Fate:A Memoir,Basic Books,New York,1997,s.217-218 [Kaderin Kara Köpeği,(çev.) Argun Ateş,Belge Yayınları,İstanbul,2005.]
120-A.g.e.,s.218-223.
121-PAAA.R14093 Das Geheime Zivil-Kabinet des Kaisers (Valentini) an den Reischskanzler (Bethmann-Hollweg),10 Eylül 1916,3 numaralı ek.
122-Şeyhmus Diken tarafından Nejat Demiroğlu'yla yapılan görüşme,Şeyhmus Diken,İsyan Sürgünleri,İletişim Yayınları,İstanbul,2005,s.134-135.
123-Şeyhmus Diken tarafından Esat Demiroğlu'yla yapılan görüşme,a.g.e.,s.154.
124-Hüseyin Demirer,Ha Wer Delal,a.g.e.,s.63-64.
125-Namık Kemal Dinç ve Adnan Çelik,Yüz Yıllık Ah!:Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir,İsmail Beşikci Vakfı Yayınları,İstanbul,2015.
126-PAAA.R14087 Rösler'den Bethmann-Hollweg'e,3 Eylül 1915,4 numaralı ek,23 Ağustos 1915.Başka bir görgü tanığı şunları söylüyordu:"Diyarbekir'e geldiğimizde tüm bağlı hayvanlarımızı serbest bıraktılar,bir kadın ve iki kız,jandarmalar tarafından sürüklenerek götürüldü.24 saat boyunca yakıcı güneş altında Diyarbekir surları önünde oturduk.Akşam gitme hazırlıkları yaparken şehirden gelen Türklerin saldırısına uğradık,hayatımızı ve şerefimizi korumak için beraberimizdeki eşyaları etrafa saçarak oradan ayrıldık.Gece boyunca Türkler üç saldırı daha gerçekleştirdi,genç kadın ve kızlar sürüklenerek götürüldü."(PAAA.R14093 Das Geheime Zivil-Kabinet des Kaisers (Valentini) an den Reischskanzler (Bethmann-Hollweg),10 Eylül 1916,6 numaralı ek.
127-Aurora Mardiganian,The Auction of Souls,Phoenix Press,Londra,1934,s.173-174.Sağ kalan bu kişinin anıları ilk kez 1918 yılında,"Ravished Armenia:The Story of Aurora Mardiganian,the Christian Girl who Lived Through the Great Massacres" adıyla yayımlanmıştır,Kingfield,New York,1918.
128-Ara Sarafian,"The Absorption of Armenians Women and Children into Muslim Households as a Structural Component of the Armenian Genocide",Omer Bartov ve Phyllis Mack (ed.),In God's Name:Genocide and Religion in the Twentieth Century içinde,Berghahn,Oxford,2001,s.209-221;Matthias Bjørnlund,"'A Fate Worse Than Dying':Sexual Violence During the Armenian Genocide",Dagmar Herzog (ed.),Brutality and Desire:War and Sexuality in Europe's Twentieth Century içinde,Palgrave McMillan,Londra,2008,s.16-59 [Avrupa'da Cinsellik:Bir Yirminci Yüzyıl Tarihi,(çev.) Zeynep Yılmaz,Doğan Kitap,İstanbul,2014.]
129-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.73-74.
130-A.g.e.,s.76.
131-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.68.
132-Bu tartışma,Reşid'in Ankara valiliği sırasında Hamdi'ye gönderdiği telgrafta görüldüğü gibi devam ediyordu:"Sungurlu'daki kaos ve anarşi,sizin Çermik'teki unutmak istediğim belediye reisliğinizi hatırlatıyor.Oradan nasıl görevden alındığınızı unutmayın.Bu telgraf son uyarımdır.Anarşik yönetim anlayışınız devam edip,hükümetin prestijine ve şerefine zarar verecek olursanız,ölümünüz de belediye reisliğinden uzaklaştırılmanız kadar kesin olacaktır." Reşid'ten Hamdi'ye,9 Aralık 1916,Tasvir-i Efkâr'dan alıntı,14 Ocak 1919.
133-BOA.DH.ŞFR. 55-A/186 Talat'tan Reşid'e,9 Eylül 1915.
134-PAAA.R14087 Rösler'den Bethmann-Hollweg'e,3 Eylül 1915,4 numaralı ek,23 Ağustos 1915.
135-PAAA.R14087 Rösler'den Bethmann-Hollweg'e,3 Eylül 1915,4 numaralı ek,23 Ağustos 1915.
136-PAAA.R14093 Das Geheime Zivil-Kabinet des Kaisers (Valentini) an den Reischskanzler (Bethmann-Hollweg),10 Eylül 1916,6 numaralı ek.
137-Mary W. Riggs,"The Treatments of Armenians by Turks in Harpoot" (10 Nisan 1918) James Barton (ed.),Statements of American Missionaries on the Destruction of Christian Communities in Ottoman Turkey,1915-1917,Gomidas Institute,Ann Arbor,MI,1998 içinde,s.33,soruşturma belgesi,sayı III.
138-GBA,21 Ekim 1919 tarihli günlük kaydı.
139-PAAA.R14087 Deutschen Hülfsbund für christliches Liebeskwerk im Orient,(Frankfurt am Main),müdürü Friedrich Schuchardt'tan Auswärtiges Amt'ye 21 Ağustos 1915,6 numaralı ek:"Der Kaimakam von Litsche hat die durch einen Boten des Walis mündlich überbrachte Ordre die Armenier umzubringer,zurückgewiesen mit dim Bemerken,er wünsche den Auftag schriftlich zu haben."
140-Nesimî'nin oğlu bir mektup yazarak babasının Reşid'in adamları tarafından suikasta kurban edildiğinin farkında olduklarını belirtmişti.(Abidin Nesimî,Yılların İçinden,a.g.e.,s.39-46.)
141-BOA.DH.ŞFR. 56/361 İstihdam Müdürlüğü'nden Diyarbekir'e,12 Ekim 1915.
142-BOA.DH.ŞFR. 58/46 İstihdam Müdürlüğü'nden Diyarbekir'e,17 Kasım 1915.
143-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.86-87.
144-"Filehen Lice",Amed Tigris,Lice,yayımlanmamış el yazması,Stockholm,2005,s.40-44.
145-Joseph Naayem,Shall This Nation Die?,a.g.e.,s.199-207.Komşu Piran bölgesindeki öldürme olayları da aynı biçimde vahşiceydi.Bu bölgede yaşayan yaşlı Kürtler,katliamlara katılan köylülerden duydukları,canlılığını koruyan ürkütücü olayları hatırlamaktadırlar.Anlattıklarına göre,failler köylere saldırmışlar ve kurbanlarını boğazlarını keserek öldürmüşlerdi.Balta kullandıkları bu eylemler genellikle kafa kesmek şeklinde sonuçlanıyordu.Cinayetler sona erdiğinde,caniler kurbanlarının nefes borusundan içeri baktıklarında aşırı sigara tüketiminin yol açtığı siyah bir görüntüyle karşılaşıyordu.(Diyarbakır Hani bölgesinde Ş. ailesiyle yapılan görüşme.)
146-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.84.
147-Amsterdam'da isimsiz bir Liceli aileyle yapılan görüşme,Şubat 2003.
148-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.83,89-90,20 numaralı dipnot.
149-BOA.DH.ŞFR. 54-A/117 Talat'tan Reşid'e,27 Temmuz 1915.
150-BOA.DH.ŞFR. 57/97 İstihdam Müdürlüğü'nden Diyarbekir'e,24 Ekim 1915.
151-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.83-84,22 numaralı dipnot.
152-Silvanlı Miçin ailesiyle Ankara'da yapılan görüşme,19 Haziran 2004.
153-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.81.
154-Derekli Temel ailesiyle Amsterdam'da yapılan görüşme,21 Mart 2002.
155-Edward W. C. Noel,Diary of Major E. Noel,a.g.e.,s.8.
156-Jacques Rhétoré,Les Chrétiens aux bêtes!Souvenirs de la guerre sainte proclamée par les Turcs contre les chrétiens en 1915,basılmamış el yazması,Bibliothèque du Saulchoir,s.43-44.Rhétoré,1915 yılına kadar Mardin'de Katolik bir rahipti.Bu metin İtalyanca'ya çevrilmiştir.Marco Impagliazzo (ed.),Una finestra sul massacro:Documenti inediti sulla strage degli armeni (1915-1916) içinde,Guerini,Milano,2000.Son yıllarda da Fransızca basılmıştır.Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!Souvenirs de la guerre sainte proclamée par les Turcs contre les chrétiens en 1915,Editions du Cerf,Paris,2005.
157-Mehmed Reşid,Mülâhazât,a.g.e.,s.85.
158-BOA.DH.ŞFR. 54-A/300 İstihdam Müdürlüğü'nden,Diyarbekir'e,7 Ağustos 1915.
159-BOA.DH.ŞFR. 57/167 İstihdam Müdürlüğü'nden,Diyarbekir'e,28 Ekim 1915.
160-George Aghjayan,"The Armenian Villages of Palu:History and Demography",UCLA International Conference Series on Historic Armenian Cities and Provinces:Tigranakert/Diyarbekir and Edessa/Urfa konferansına sunulan makale,University of California,Los Angeles,13 Kasım 1999,s.2.
161-Antanik Baloian'la yapılan görüşme,Nelson Baloian tarafından yazılmış,"Antanik Baloian'ın Hikâyesi" adlı basılmamış el yazması.
162-Vahe Mamas Kitabdjian (ed.),"Récit de Garabed Farchian,né à Palou en 1906 ou 1907",Yves Ternon,Mardin 1915:Anatomie pathologique d'une destruction,Revue d'Histoire Armenienne Contemporainne 4 özel sayısı,2002 içinde,s.287.
163-Linda J. P. Mahdesian'ın Noyemzar Khimatyan-Aleksiyan'la yaptığı görüşme.
164-Katherine Magarian'la yapılan görüşme,"Voices of New England:Katherine Magarian",Boston Globe,19 Nisan 1998,B10.
165-Providence'ta George Aghjayan tarafından Margaret Garabedian DerManuelian'la yapılan görüşme,Şubat 1990.
166-Heranuş'un hikâyesi,Ermeni akrabalarını ABD'nde bulan torunu Fethiye Çetin tarafından anlatılmıştır.Fethiye Çetin,Anneannem,Metis Yayınları,İstanbul,2004;İngilizce çevirisi için bkz. Fethiye Çetin,My Grandmother:A Memoir,Verso,Londra,2008.
167-BOA.DH.ŞFR. 51/186 Ali Münif'ten (Genel İdare Müdürü),Diyarbekir'e,1 Nisan 1915.
168-BOA.DH.ŞFR. 51/231 Harbiye Nazırlığı'ndan,Diyarbekir'e,8 Nisan 1915.
169-BOA.DH.ŞFR. 53/131 Talat'tan,Ma'muret'ül-aziz'e,27 Mayıs 1915.
170-Edward W. C. Noel,Diary of Major E. Noel,a.g.e.,s.11.
171-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.70.
172-Jakob Künzler,Im Lande des Blutes und der Tränen:Erlebnisse in Mesopotamien während des Weltkrieges (1914-1918),Chronos,Zürih,1999 [1921],s.47-48 [Kan ve Gözyaşları Ülkesinde:Dünya Savaşı Sırasında Mezopotamya'da Yaşananlar 1914-1918,(çev.) Perim Ozan,Belge Yayınları,İstanbul,2012.] Künzler savaş sırasında Urfa'da bulunan İsviçreli bir misyonerdi,bu katliamı,sağ kurtulan bir Süryani askerden duymuştu.
173-BOA.DH.ŞFR. 55-A/11 Talat'tan,tüm vilayetlere,1 Eylül 1915.
174-Jakob Künzler,Dreizig Jahre Dienst am Orient,Birkhauser Verlag,Basel,1933,s.54.
175-Germany,Turkey and Armenia:A Selection of Documentary Evidence Relating to the Armenian Atrocities from German and Other Sources,Keliher,Londra,1917,s.80-85.
176-BOA.DH.ŞFR 54-A/181 Talat'tan,Erzurum,Adana,Bitlis,Urfa,Canik ve Maraş vilayetlerine,29 Temmuz 1915.
177-Örneğin bkz. 1916'da Türk Hariciye Nazırlığı tarafından basılan kitap:Die Ziele und Taten armenicher Revolutionäre:The Armenian Aspirations and Revolutionary Movements:Aspirations et mouvements révolutionaires arméniens:Ermeni Âmâl ve Harekât-ı İhtilâliyesi,Tesâvir ve Vesâik Matbaa-ı Amire,İstanbul,1332.1915 yılında İTC'nin başlattığı inkâr kampanyası için bkz. Hilmar Kaiser,"Dall'impero alla repubblica:la continuità del negozionismo turco",Marcello Flores (ed.),Storia,Verità,Giustizia:I cirimini del XX secolo içinde,Bruno Mondadori,Milano,2001,s.89-113.
178-Fa'iz al-Ghusayn,Martyred Armenia,a.g.e.,s.42.
179-Hüseyin Cahit Yalçın,Siyasal Anılar,a.g.e.,s.234.
180-Hüseyin Cahit Yalçın,Tanıdıklarım,Yapı Kredi Yayınları,İstanbul,2002,s.49-50.
181-Arthur Beylerian,Les grandes puissances,a.g.e.,s.40.
182-BOA.DH.ŞFR. 54/48 Talat'tan,Reşid'e,17 Haziran 1915.
183-Ahmed Refik (Altınay),Kafkas Yollarında:İki Komite,İki Kıtal,a.g.e.,s.175-176.
184-PAAA.R14088 Von Tyszka'dan Zimmermann'a,1 Ekim 1915,1 numaralı ek.
185-Ünlü infazcılardan biri olan Çerkes Ahmed kendisini şöyle tanımlıyordu:"Bu vatana hizmet ettim.Git,bak,Van yöresini Kâbe'ye çevirdim.Orada hiçbir Ermeni bulamaycaksın.Ben vatanıma hizmet ederken Talat gibi p.çler İstanbul'da buzlu biralarını içip benim yakalanmamı istiyor,yok!Bu benim şerefime zarar veriyor!" (Ahmed Refik (Altınay),Kafkas Yollarında:İki Komite,İki Kıtal,a.g.e.,s.175.)
186-BOA.DH.ŞFR. 55/132 Talat'tan,Reşid'e,21 Ağustos 1915.
187-Ahmed Refik (Altınay),Kafkas Yollarında:İki Komite,İki Kıtal,a.g.e.,s.176-177.
188-Mustafa R. Esatlı,İttihat ve Terakki tarihinde esrar perdesi ve Yakub Cemil niçin öldürüldü?,Hürriyet Yayınları,İstanbul,1995.
189-Episodes des massacres,a.g.e.,s.30;Hüseyin Demirer,Ha Wer Delal,a.g.e.,s.87.
190-BOA.DH.EUM.AYŞ. 24/2,11 Ekim 1919.
191-BOA.DH.ŞFR. 57/5 Talat'tan,Kayseri vilayetine,14 Ekim 1915.
192-BOA.DH.EUM.2. Şb. 68/71 Reşid'ten,Talat'a,18 Eylül 1919.
193-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.241.Mardin bölgesi sayıları için bkz. a.g.e.,s.243.
194-Edward W. C. Noel,Diary of Major E. Noel,a.g.e.,s.11.Bu sayılar birinci bölümdeki nüfus sayılarıyla karşılaştırıldığında,Diyarbekir'deki gayrimüslim nüfusun yüzde 87-95 arasında yok olduğu anlaşılmaktadır.
195-Mardin'deki soykırımın ayrıntılı bir incelemesi için bkz. Yves Ternon,Mardin 1915,a.g.e.;David Gaunt,Massacres,Resistance,Protectors:Muslim-Christians Relations in Eastern Anatolia During the World War I,Gorgias,Piscarway,NJ,2006 [Katliamlar,Direniş,Koruyucular:Birinci Dünya Savaşı'nda Doğu Anadolu'da Müslüman-Hristiyan İlişkileri,(çev.) Ali Çakıroğlu,Belge Yayınları,İstanbul,2007.]
196-Ara Sarafian,"The Disasters",a.g.e.,s.263.
197-"A.g.m."
198-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.65.
199-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.40.
200-BOA.DH.ŞFR. 53/231 Talat'tan,Reşid'e,8 Haziran 1915.Hilmi'nin derecesi alt düzeye indirilmiş ve Musul ilinde küçük bir göreve atanmıştı.Musul'a hareket etmesinden hemen sonra Reşid öldürülmesini emretti.Hilmi bu suikasttan kurtuldu,çünkü bu emri yerine getirmeyi sürüncemede bırakan bu göreve atanmış belediye reisi onun dostuydu.Diyarbekir'deki mahkeme kararından ve dolayısıyla Reşid'in ölümcül eyleminden kurtulan Hilmi bu arada Musul'a varmıştı.(Ara Sarafian,"The Disasters",a.g.e.,s.263.)
201-Suavi Aydın ve diğerleri (ed.),Mardin:Aşiret-Cemaat-Devlet,Tarih Vakfı Yayınları,İstanbul,2000,s.242;Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.33.
202-Hyacinthe Simon,Naji Naaman (ed.),Mardine:la ville heroïque:Autel et tombeau du l'Arménie (Asie Mineure) durant les massacres de 1915,Maison Naaman pour la culture,Jouneh,1991,3. bölüm,s.17-18.
203-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.70.
204-Hyacinthe Simon,Naji Naaman (ed.),Mardine:la ville heroïque,a.g.e.,s.64.
205-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.78.
206-Maloyan daha sonra Vatikan tarafından azizlik mertebesine yükseltilmiştir:Ciliciae Armenorum seu Mardinen:Beatificationis seu Canonizationis servi Dei Ignatii Choukrallah Maloyan,archiepiscopi mardinensis in opium fidei,uti fertur,interfecti (1915):Positio super vita,martyrio et fama martyrii,Tipografia Guerra,Roma,2000.
207-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.47.
208-PAAA.R14087 Deutschen Hülfsbund für christliches Liebeskwerk im Orient,(Frankfurt am Main),müdürü Friedrich Schuchardt'tan Auswärtiges Amt'ye 21 Ağustos 1915,6 numaralı ek:"In Mardin wurde der Mütessarif auch abgesetzt,da er nicht nach dem Willen des Walis.Von hier hat man einmal 500 und dann wieder 300 der Notabeln aller Konfessionen nach D. bringen lassen.Die ersten 600 sind nie angekommen,von den anderen hat man nichts mehr gehört."
209-BOA.DH.ŞFR. 54-A/178 Talat'tan,Reşid'e,29 Temmuz 1915.
210-PAAA.Botschaft Konstantinopel 169,Holstein'dan Büyükelçiliğe,10 Haziran 1915.Telgrafta şu not yer almaktadır,"Herrn Kap Humann für Enver." Bu not,Enver Paşa'nın yakın dostu ve Osmanlıların Kafkasya'ya girmesini savunan askerî ataşe Koramiral Hans Humann'a gönderme yapmaktadır.Ona yakın bir gözlemciye göre,Humann'ın İTC liderleriyle çok yakın ilişkisi ve onlar üzerinde "olağanüstü etkisi" vardı.Ernst Jäckh,The Rising Crescent:Turkey Yesterday,Today,and To-morrow,Farrar and Rinehart,New York,1944,s.119 [Yükselen Hilâl:Dünkü,bugünkü ve yarınki Türkiye,(çev.) Perihan Kuturman,Uğur Kitabevi,İstanbul,1946.]
211-PAAA.Botschaft Konstantinopel 169,Holstein'dan Büyükelçiliğe,13 Haziran 1915.
212-PAAA.R14086 Wangenheim'dan Bethmann-Hollweg'e,17 Haziran 1915.Katliamlara karşı olan Diyarbekir milletvekili Kâmil Bey,Talat'a Reşid ve Feyzi'nin yaptığı katliamları şikâyet etmek için İstanbul'a geldiğinde,Talat,sessiz kalmadığı takdirde onu öldürteceğini söylemişti.(Vartkes Yeghiayan,British Foreign Office Dossiers,a.g.e.,s.482.)
213-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.83;Hyacinthe Simon,Naji Naaman (ed.),Mardine:la ville heroïque,a.g.e.,s.69-70.
214-Ishaq Armalto,bu ikinci konvoydan sağ kalanlardan biriydi.Diyarbekir'deki kervansaraya geldiklerinde Armalto ve Yusuf Paul Keyip üç zembil içinde kesik insan organları görmüşlerdi.(Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.52-53,103.)
215-Ara Sarafian,"The Disasters",a.g.e.,s.263.
216-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.164-166.
217-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.102-103.
218-PAAA.R14087 Deutschen Hülfsbund für christliches Liebeskwerk im Orient,(Frankfurt am Main),müdürü Friedrich Schuchardt'tan Auswärtiges Amt'ye 21 Ağustos 1915,5 numaralı ek.
219-Rafael de Nogales,Four years,a.g.e.,s.171-172.
220-Bundesarchiv (Freiburg),Reischmarine 40/434,G.B.N. 8289 Engelking'ten Filo Komutanlığı'na,11 Kasım 1915,Hilmar Kaiser,At the Crossroads of Der Zor:Death,Survival,and Humanitarian Resistance in Aleppo,1915-1917'den alıntı,Gomidas,London,2002,s.84.
221-PAAA.R14086 Wangenheim'dan Bethmann-Hollweg'e,9 Temmuz 1915.
222-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.102.
223-Edward W. C. Noel,Diary of Major E. Noel,a.g.e.,1. bölüm,s.11.
224-Hyacinthe Simon,Naji Naaman (ed.),Mardine:la ville heroïque,a.g.e.,s.53.
225-Vartkes Yeghiayan,British Foreign Office Dossiers,a.g.e.,s.229.
226-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.195-196.
227-Arthur Beylerian,Les grandes puissances,a.g.e.,s.49,156 numaralı belge:"Note du Département sur les massacres arméniens."
228-NARA.RG 59,867.4016/92 Jackson'dan Morgenthau'ya,28 Haziran 1915.Ara Sarafian ed.),United States içinde,s.84.
229-PAAA.R14086 Rösler'den Bethmann-Hollweg'e,29 Haziran 1915.
230-PAAA.R14086 Wangenheim'dan Bethmann-Hollweg'e,9 Temmuz 1915.
231-PAAA.R14086 Botschaft Konstantinopel 169,Holstein'dan Büyükelçiliğe,10 Temmuz 1915.
232-PAAA.R14086 Botschaft Konstantinopel 169,Wangenheim'dan Talat'a,12 Temmuz 1915.
233-BOA.DH.ŞFR. 54/406 Talat'tan,Reşid'e,12 Temmuz 1915.
234-Osman Selim Kocahanoğlu,İttihat ve Terakki,s.522-523.
235-PAAA.R14086 Rösler'den Bethmann-Hollweg'e,27 Temmuz 1915.
236-Cemal'den Reşid'e,14 Temmuz 1915,Osman Selim Kocahanoğlu,İttihat ve Terakki'den alıntı,s.519.
237-Reşid'ten Cemal'e,16 Temmuz 1915,a.g.e.'den alıntı,s.519.
238-Fa'iz al-Ghusayn,Martyred Armenia,a.g.e.,s.20.
239-Talat'tan Reşid'e,3 Ağustos 1915,Osman Selim Kocahanoğlu,İttihat ve Terakki'den alıntı,s.519.
240-PAAA.R14086 Hohenlohe-Langenburg'tan Bethmann-Hollweg'e,31 Temmuz 1915.
241-PAAA.R14086 Botschaft Konstantinopel 170,Holstein'dan Büyükelçiliğe,14 Ağustos 1915.
242-BOA.DH.ŞFR. 54-A/248 Talat'tan,Reşid'e,16 Ağustos 1915.
243-BOA.DH.ŞFR. 56/131 Talat'tan,Reşid'e,24 Eylül 1915.
244-BOA.DH.ŞFR. 57/50 Talat'tan,Reşid'e,17 Ekim 1915.Talat daha sonra gönderdiği başka bir emirde "İttifak Kuvvetleri'nin ve tarafsız ülke konsolosluklarında çalışan Ermeni görevlileri" de bu kapsam içine almıştı.(BOA.DH.ŞFR. 70/152 Talat'tan vilayetlere,30 Kasım 1916.
245-BOA.DH.ŞFR. 54-A/248 Talat'tan,Reşid'e,17 Ekim 1915.Üstü Talat'ın kendisini sürekli olarak azarlamasına karşın,Mardin'deki astı Halil Edib,Kurban Bayramı nedeniyle Reşid'e gönderdiği kutlama mesajında,"Bayramınızı kutlar,altı ilde gösterdiğiniz başarıların bize Türkistan ve Kafkasya yolunu açması sebebiyle ellerinizden öperim" diyordu.Halil Edib'ten,Reşid'e,19 Ekim 1915,Nejdet Bilgi,Dr. Mehmed Reşid'ten alıntı,s.29,73 numaralı dipnot.
246-BOA.DH.ŞFR. 54/100 Talat'tan vilayetlere,22 Haziran 1915.
247-BOA.DH.ŞFR. 54/254 Talat'tan vilayetlere,1 Temmuz 1915.
248-BOA.DH.ŞFR. 54-A/252 Talat'tan vilayetlere,4 Ağustos 1915.
249-BOA.DH.ŞFR. 55/20 Talat'tan vilayetlere,15 Ağustos 1915.
250-Katharine Derderian,"Common Fate,Different Experience:Gender-Specific Aspects of the Armenian Genocide,1915-1917",Holocaust and Genocide Studies 19,2005,sayı 1,s.1-25.
251-BOA.DH.ŞFR. 57/112 Talat'tan,Diyarbekir,Bitlis,Halep ve Urfa vilayetlerine,25 Ekim 1915.Bir yıl sonra,ülkedeki ticaretin daha sağlıklı yürümesi için Süryanilerin serbest dolaşımlarını sağlayacak çok daha hoşgörülü bir emir gönderilmişti;bu emirde aynı zamanda sayıları hakkında da bilgi isteniyordu.(BOA.DH.ŞFR. 68/98 Ma'muret'ül-aziz,Diyarbekir,Bitlis,Musul ve Urfa,23 Eylül 1916.) O zamana kadar binlerce Süryani öldürülmüş olsa da bu emir,korkmuş ve travmaya uğramış geri kalanların bölgelerinde güvenli bir biçimde yaşamalarını teminat altına alıyordu.Bunların rahatlamış olmaları belki de Reşid'in yerine vali olan Süleyman Necmi yüzündendi,çünkü yeni vali Süryanilere karşı hoşgörülü olmuş,onların rahat nefes almalarına izin vermişti;bu durum,yerine gelen İbrahim Bedreddin'in Tur Abdin'de Süryanilere karşı başlattığı ikinci bir saldırıya kadar ancak bir süre devam edebildi.
252-Otto Jastrow,Die mesopotamisch-arabischen,a.g.e.,s.327-329.
253-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.54.
254-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.69-70.
255-Jakob Künzler,Im Lande des Blutes und der Tränen,a.g.e.,s.47-48.
256-Vartkes Yeghiayan,British Foreign Office Dossiers,a.g.e.,s.230.
257-Jackson'dan Morgenthau'ya,8 Haziran 1915,Ara Sarafian,United States içinde,s.60.
258-Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.72.Aziz Feyzi'nin anı olarak kurban kadınların eşyalarını topladığı söylentisi yaygındı.Çeşitli olaylarda,milislerine kadınların bileziklerini ve saçlarındaki örgü iplerini kendisine getirmelerini istemişti.(Episodes des massacres,a.g.e.,s.50;Vartkes Yeghiayan,British Foreign Office Dossiers,a.g.e.,s.152.)
259-Morning Post,7 Aralık 1918.Vahakn N. Dadrian,"Children as Victims of Genocide:The Armenian Case"den alıntı,Journal of Genocide Research 5,2003,s.430,24 numaralı dipnot.Reşid'in şöhreti bu tür olaylardan kuşku duyulması için pek çok nedeni ortadan kaldırmaktadır ancak bu olayla ilgili ileri sürülen iddia kuşkulu bir kaynaktan gelmektedir ve başka hiçbir yerde tekrarlanmamıştır.
260-PAAA.R14086 Rösler'den Bethmann-Hollweg'e,3 Eylül 1915,2 numaralı ek.Memduh Bey'in bir İngiliz ve Rus'u da öldürdüğü anlaşılmaktadır.Öldürülen İngiliz büyük bir ihtimalle misyoner Albert Atkinson'du.Talat daha sonra Reşid'e bu kişilerin nerede olduğunu sormuştu.(BOA.DH.ŞFR. 56/238 Talat'tan,Reşid'e,30 Ekim 1915.
261-Edward W. C. Noel,Diary of Major E. Noel,a.g.e.,2. bölüm,s.1.
262-Jacques Rhétoré,Les chrétiens aux bêtes!,a.g.e.,s.220.
263-Hori Süleyman Hinno,Ferman:Tur'Abdinli Süryanilerin Katliamı 1914-1915,yayıncısı bilinmiyor,Atina,1993,s.30-33.
264-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.97-98;Na'man Qarabashi,Dmo Zliho,a.g.e.,s.124-125.
265-Episodes des massacres,a.g.e.,s.14;Hüseyin Demirer,Ha Wer Delal,a.g.e.,s.75.Feyzi Diyarbekir'e dönerken Raman aşiretinden Ömer ve Mustafa kardeşleri ziyaret etmiş ve onları gayrimüslimlerin ölme zamanlarının geldiğine inandırmıştı.
266-NAUK.FO 371/4191,9 Nisan 1915;Ahmet Mesut (ed.),İngiliz Belgelerinde Kürdistan 1918-1958'den alıntı,Doz Yayınları,İstanbul,1992,s.29.Cizre'deki Müslüman din adamlarının biyografileri için bkz. Abdullah Yaşın,Bütün Yönleriyle Cizre,yayıncısı bilinmiyor,Cizre,1983,s.147-165.
267-Ishaq Armalto,Al-Qousara,a.g.e.,s.89-90.
268-Jean-Marie Merigoux,Va a Ninive! Un dialogue avec l'Irak:Mosul et les villages chrétiens,pages d'histoire dominicaine,Cerf,Paris,2000,s.462.
269-Ara Sarafian,"The Disasters",a.g.e.,s.263.
270-PAAA.Botschaft Konstantinopel 170,Hohenlohe-Langenburg'tan Auswärtige Amt'ye,11 Eylül 1915.
271-PAAA.Botschaft Konstantinopel 170,Holstein'dan Büyükelçiliğe,9 Eylül 1915.
272-PAAA.R14093 "Aufzeichnung über die Armenierfrage",Berlin,27 Eylül 1915.
273-Norman Naimark,Fires of Hatred:Ethnic Cleansing in Twentieth-Century Europe,Harvard University Press,Cambridge,MA,2001,s.41-42.
274-PAAA.R14086 Rösler'den Bethmann-Hollweg'e,27 Temmuz 1915.
275-Edward W. C. Noel,Diary of Major E. Noel,a.g.e.,2. bölüm,s.14.
276-Ronnie Janoff-Bulman,"The Aftermath of Victimization:Rebuilding Shattered Assumptions",Charles R. Figley (ed.) Trauma and its Wake the Study and Treatment of Post-Traumatic Stress Disorder içinde,Brunner/Mazel,New York,1985,c.1,s.15-35;Shattered Assumptions:Towards a New Psychology of Trauma,Free Press,New York,1992.
277-Roy F. Baumeister,Evil:Inside Human Violence and Cruelty,Henry Holt,New York,2001,s.128-168.
278-Jon Elster,"Norms of Revenge",Ethics 4,1990,s.862-885,862'de.
279-Nico H. Frijda,"The Lex Talionis:On Vengeance",Stephanie H. M. van Goozen,Nanne E. van de Poll ve Joseph A. Sergeant (ed.),Emotions:Essays on Emotion Theory içinde,Erlbaum,Hillsdale,NJ,1994,s.263-289.
280-A.g.e.,s.279.
281-Alexander L. Hinton,"A Head for an Eye:Revenge in the Cambodian Genocide",American Ethnologist 25,1998,sayı 3,s.352-377.
282-Bu konuda yapılmış özgün bir çalışma için bkz. Raul Hilberg,Perpetrators,Victims,Bystanders:The Jewish Catastrophe,1933-1945,HarperCollins,New York,1993.
283-Bu konudaki eleştirel bir çalışma için bkz. Mahmood Mamdani,When Victims Become Killers:Colonialism,Nativism,and the Genocide in Ruanda,Princeton University Press,Princeton,NJ,2001.Kamboçya'daki katliamdan sağ kurtulan "kurban-fail" ifadeleri için bkz. Meng-Try Ea ve Sorya Sim,Victims and Perpetrators?:Testimony of Young Khmer Rouge Comrades,Documentation Center of Cambodia,Phnom Penh,2001.
284-Bu kabullerin eleştirel bir değerlendirmesi için bkz. Thomas Brudholm,"Revisiting Resentments:Jean Amery and the Dark Side of Forgiveness and Reconciliation",Journal of Human Rights 5,2006,s.7-26.
285-Seymour L. Halleck,"Vengeance and Victimization",Victimology 5,1980,sayı 2,s.99-114;Heather Strang,Repair or Revenge:Victims and Restorative Justice,Oxford University Press,Oxford,2002,s.88-130.
286-"A.g.m",s.270.
287-Mahmood Mamdani,When Victims Become Killers,a.g.e.,s.233.
288-Jacques Sémelin,Purify and Destroy:The Political Uses of Massacre and Genocide,Hurst and Co.,Londra,2007,s.6. [Arındırma ve Yok Etme:Katliam ve Soykırımın Siyasî Kullanımları,(çev.) Melike Işık Durmaz,İletişim Yayınları,İstanbul,2011.]
289-Susan Jacoby,Wild Justice:The Evolution of Revenge,Harper and Row,New York,1983,s.193.
290-Seyhan Bayraktar ve Wolfgang Seibel,"Das türkische Tätertrauma:Der Massenmord an den Armeniern von 1915 bis 1917 und seine Leugnung",Bernhard Giesen ve Christoph Schneider (ed.) Tätertrauma içinde,UVK,Konstantz,2004,s.381-398.
291-Judith Herman Lewis,Trauma and Recovery,Basic Books,New York,1997,s.189. [Travma ve İyileşme,(çev.) Tamer Tosun,Literatür Yayınları,İstanbul,2015.]
292-Yerel düzeydeki soykırım çalışmaları için bkz. Tomislav Dulić,Utopias of Nations:Local Mass Killing in Bosnia and Hercegovina,1941-1942,Uppsala University Press,Uppsala,2005;Dieter Pohl,Nationalsozialistische Judenverfolgung in Ostgalizien 1941-1944:Organization und Durchführung eines staatlichen Massenverbrechens,Oldenbourg,Münih,1996;Wendy Lower,Nazi Empire-Building and the Holocaust in Ukraine,University of North Caroline Press,Chapel Hill,2005;Lee Ann Fujii,Killing Neighbors:Webs of Violence in Rwanda,Cornell University Press,Ithaca,2009.
*Dr.Uğur Ümit Üngör,Hristiyan Soykırımı,1915-1916;Uğur Ümit Üngör,Modern Türkiye'nin İnşası:Doğu Anadolu'da Ulus,Devlet ve Şiddet (1913-1950),(ed.) Merve Öztürk,(çev.) Ali İhsan Dalgıç,1. bs.,İstanbul:İletişim Yayınları,2016,s.113-192.
29 Temmuz 2017 Cumartesi
11 Temmuz 2017 Salı
"Ermeniler gitti,biz barışı yitirdik"/Namık Kemal Dinç*
Yakın dönem Kürt tarihi üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanınan Namık Kemal Dinç'in "Onlar Gittiler,Biz Barışı Yitirdik:Ermeni Soykırımı ve Kürtler" adlı kitabı İletişim Yayınları'ndan çıktı.Kitapta 1915 sonrası ilk kuşağın temsilcilerinden Tarık Ziya Ekinci ve Naci Kutlay'la,Ahmet Türk,Osman Baydemir,Altan Tan gibi günümüzün önde gelen Kürt siyasetçileriyle,araştırmacılar Mehmet Bayrak ve Şeyhmus Diken'le,avukat ve insan hakları aktivisti Eren Keskin'le,prodüktör ve söz yazarı Gülten Kaya ile ve genç kuşak sosyal bilimcilerden Rojava üzerine çalışmalarıyla tanınan Seda Altuğ ile yapılan söyleşiler yer alıyor.
Namık Kemal Dinç,daha önce Adnan Çelik ile birlikte "Yüz Yıllık Ah!Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir" adlı bir sözlü tarih çalışması da İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından yayımlanmıştı.İMC TV'de yaptığı tarih programlarıyla da tanınan Namık Kemal Dinç'le kitapta yer alan söyleşilerden yola çıkarak Kürt kamuoyunda 1915 Ermeni Soykırımı hakkında yaşana tartışmalar üzerine konuştuk.
-Kitapta,üç farklı kuşaktan gelen kişilerle yapılmış söyleşiler yer alıyor.Bu üç kuşak arasında Ermeni Soykırımı'na yaklaşım konusunda farklar var mı?
Namık Kemal Dinç,daha önce Adnan Çelik ile birlikte "Yüz Yıllık Ah!Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir" adlı bir sözlü tarih çalışması da İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından yayımlanmıştı.İMC TV'de yaptığı tarih programlarıyla da tanınan Namık Kemal Dinç'le kitapta yer alan söyleşilerden yola çıkarak Kürt kamuoyunda 1915 Ermeni Soykırımı hakkında yaşana tartışmalar üzerine konuştuk.
-Kitapta,üç farklı kuşaktan gelen kişilerle yapılmış söyleşiler yer alıyor.Bu üç kuşak arasında Ermeni Soykırımı'na yaklaşım konusunda farklar var mı?
Öz itibariyle büyük bir fark yok.En yaşlı kuşaktan Tarık Ziya Ekinci de "soykırımdır" diyor;diğer kuşaklarda da aynı görüş hâkim.1915'in soykırım olduğuna dair kuşaklar arasında bir farklılık yok.İslâmî kesimden gelen Altan Tan da aynı şeyi söylüyor.Ahmet Türk'ten Osman Baydemir'e kadar görüştüklerimiz arasında Ermenilerin ve Süryaniler gibi diğer Hristiyanların da soykırıma uğradığı konusunda görüş birliği var.Bu görüş birliğinin aslında Kürt hareketiyle ve Kürt yurtseverliğiyle ilgili bir yönü var.
-Bunu biraz açar mısınız?Kürt yurtseverliği ile soykırımı tanımak arasında nasıl bir ilişki var?
-Bunu biraz açar mısınız?Kürt yurtseverliği ile soykırımı tanımak arasında nasıl bir ilişki var?
Kürt hareketi siyaseten Soykırım'ın gerçekliğini kabul eden bir çizgide bulunuyor.Bununla bağlantılı olarak kendi etkisi altındaki Kürt yurtseverlerini de bu perspektifte şekillendiriyor.On görüşmecinin tamamı da bu anlamda Kürt yurtseverliği bilinci üzerinden 1915 Ermeni Soykırımı'nı kabullenen ve bunu geçmişin bir suçu olarak gören bir perspektife sahipler.1915'i soykırım olarak tanımak güncel Kürt hareketi ve bu hareket tarafından şekillenen Kürt yurtseverliğinin önemli bir parçası olmuş gibi görünüyor.
-Bu perspektif,Kürt yurtseverliğinin milliyetçilikle arasında bir çizgi çekmesine mi neden oluyor?
-Bu perspektif,Kürt yurtseverliğinin milliyetçilikle arasında bir çizgi çekmesine mi neden oluyor?
Evet,kesinlikle öyle olduğunu düşünüyorum.Kürt hareketi de diğer siyasî toplumsal hareketler gibi sürekli bir devinim içinde;farklı siyasî eğilimleri içinde barındıran bir dinamizmi taşıyor.Daha enternasyonalist bir çizgiyle Kürt milliyetçiliğine daha yakın bir yurtseverlik anlayışı Kürt siyaseti içinde birarada varlıklarını sürdürüyor.Bugün enternasyonalist bir yurtseverlik anlayışı,diğer halklarla birarada eşit ve özgür olarak birarada yaşama anlayışı daha ağır basıyor.Bu perspektif ağır bastığı için de Ermeni Soykırımı rahatlıkla kabul ediliyor.Geleceğin diğer haklarla birlikte kurulabileceği algısı da bu damarı besliyor.Çok tartışılan "Türkiyelileşme" de Türkiye halkıyla birlikte bu sorunun çözüleceği perspektifi anlamına geliyor.
-Kürt kamuoyunda zaman zaman,devletin Ermeni Soykırımı'nı Kürtlerin üzerine yıkmaya çalıştığına dair bir kaygı da var.Kitapta yer alan bazı söyleşilerde de bu konuya değiniliyor olsa da bu kaygının ön plânda olmadığı söyleyebilir miyiz?
-Kürt kamuoyunda zaman zaman,devletin Ermeni Soykırımı'nı Kürtlerin üzerine yıkmaya çalıştığına dair bir kaygı da var.Kitapta yer alan bazı söyleşilerde de bu konuya değiniliyor olsa da bu kaygının ön plânda olmadığı söyleyebilir miyiz?
Öncelikle Kürtler şu anda bunu düşünecek durumda değiller.Bu kaygı çok daha gerilere düşmüş durumda.Çünkü Kürtler şu anda kendi akıbetlerini düşünüyorlar.Bir ölüm kalım savaşı var.Türkiye devlet olarak "Kürtsüz bir Ortadoğu nasıl şekillenir" diye düşünüyor ve buna göre hareket ediyor.Ayrıca Kürtlerde Ermenilerle ilgili olarak çok canlı bir hafıza var.Türkiye devlet olarak bugün yeni bir 1915 yaratmaya çalışıyor.AKP hükümeti,Osmanlı'nın son dönemindeki politikalara geri dönmüş görünüyor.Osmanlı Devleti,ondokuzuncu yüzyıldaki göç hareketlerini nasıl kendisi için fırsata dönüştürdüyse,Türkiye de bugünkü mülteci hareketini kendisi için fırsata dönüştürmeye çalışıyor.Ondokuzuncu yüzyılda Balkanlar'dan Kafkasya'dan ve Kırım'dan gelen Müslüman göçmenleri,Anadolu'daki Ermeni,Rum,Süryani yerleşimlerinin yakınına yerleştirdikleri gibi günümüzde de Suriye ve Irak'tan gelen Sünni Arapları,Alevi ve Kürt bölgelerine yerleştirmeye çalışıyor.Nasıl o dönemde bu şekilde etnik çatışma ve boğazlaşmaların zemini oluşturulmuşsa bugün de AKP iktidarı eliyle aynı şey yapılmak isteniyor.
-Geçen yıl,Ermeni Soykırımı'nın yüzüncü yıldan sık tartışılan konulardan biri de "Batı'da tehcir Doğu'da soykırım" yaklaşımıydı.Sizin buna farklı bir itirazınız var.Bundan söz eder misiniz?
-Geçen yıl,Ermeni Soykırımı'nın yüzüncü yıldan sık tartışılan konulardan biri de "Batı'da tehcir Doğu'da soykırım" yaklaşımıydı.Sizin buna farklı bir itirazınız var.Bundan söz eder misiniz?
Osmanlı coğrafyasının doğusunda soykırımın daha yoğun yaşandığı,can kayıplarının daha fazla olduğu doğru ama "Neden böyle oldu?" sorusu ortada kalıyor.Bu sorunun yanıtı Osmanlı'nın doğusundaki toprakların Ermenilerin anavatanı olmasıdır.Osmanlı coğrafyasının batısında yaşayan Ermeniler,meselâ Bursa'da,Afyon'da yaşayan Ermeniler oralara aslında doğudan göç etmişler.Bu insanlar tehcirden Bursa'ya,Afyon'a dönseler bile tehdit oluşturmayacaklardı.Oysa doğudaki Ermeniler için durum daha farklıydı.Öte yandan şu da gözardı edilmemeli. Ermenistan ve Kürdistan sınırları birbirinden ayırt edilebilecek sınırlar değil.Eğer ayırmaya kalkarsanız bu sizi yine ulus-devletçi anlayışa getirir.Bunu bilerek söylüyorum ki o topraklar Kürtlerin olduğu kadar Ermenilerin de anavatanıydı.Dolayısıyla anavatanlarından sökülüp atılmaları gerekiyordu.Ne kadar çok sökülüp atılırlarsa geri dönüp toprak talep etme imkânları da o kadar azalacaktı.
Ayrıca Kürtler bu topraklarda her zaman silâhlı olmuşlardır.Bugün de öyledirler.Hem aşiret yapısı olmasından hem de silâh kültürünün yerleşik olmasında dolayı böyledir.Kürtlerin silâhlı olmalarına rağmen burada devlet idaresi 1915'te hâkim bir devletti.Osmanlı'nın karşı çıktığı bir şeyi bu coğrafyanın genelinde uygulamak mümkün değildir.Lokal olarak yapabilirdiniz ama devletin onay vermediği bir büyük eylemi,büyük felâketi gerçekleştirme kudretinde değildi Kürtler.Ancak devletin onayıyla yapabilirlerdi ve öyle de oldu.Osmanlı Soykırım'ı öyle örgütlemiştir ki Kürtleri de bu işin içine katmıştır;Kürtler de bu işe iştirak etmişlerdir.
-Ermeni Soykırımı ile ilgili olarak "Kürtlerin iradesi yoktu" söyleminden "Kürtler Soykırım'a iştirak etmiştir"e geçiliyor gibi görünüyor.Doğru bir gözlem mi sizce bu?
-Ermeni Soykırımı ile ilgili olarak "Kürtlerin iradesi yoktu" söyleminden "Kürtler Soykırım'a iştirak etmiştir"e geçiliyor gibi görünüyor.Doğru bir gözlem mi sizce bu?
Ben de bu yönde olumlu bir değişim olduğunu düşünüyorum.Kürtler 1915'te elbette bir nesne değildi.Osmanlı devlet olarak o bölgede hâkimdi ama Kürtlerin istemediği bir şeyi o coğrafyada yapmak da mümkün değildi.Her şeye rağmen Kürtler o coğrafyanın hâkim gücüydü.Aşiret yapılarıyla,silâhlı güçleriyle,şeyhlerin etrafında örgütlenen kitlesel dinî örgütlenmeleriyle bölgenin hâkim gücü Kürtlerdi.Dolayısıyla "Kürtlerin iradesi yoktu" demek işi çok basite indirgemek olur...
Kitaptan
Tarık Ziya Ekinci (Hekim,yazar,1965-1969 dönemi TİP Diyarbakır Milletvekili):
"Kürtlerin Ermenilere özür borcu var"
Kitaptan
Tarık Ziya Ekinci (Hekim,yazar,1965-1969 dönemi TİP Diyarbakır Milletvekili):
"Kürtlerin Ermenilere özür borcu var"
"1915'te yaşananlar bana göre tehcir adı altında Ermenilerin kökünü kazımaktı.(...) Soykırımın uluslararası tarifine göre bal gibi soykırım.Bir topluluğun topyekûn etkisiz hâle getirilmesi,sürülmesi,öldürülmesi veya ölüme maruz bırakılması bence bir katliamdır.(...) Bu sorun artık halktan halka bir sorun olmayı aşmış,devletin bir sorunu hâline gelmiş.Türkiye eğer demokratik bir ülke olmayı arzu ediyorsa tarihin derinliklerinde kalan bu olayla yüzleşmek zorundadır.Bundan kaçarak bir yere gitmesi mümkün değildir.(...) Kürtlerin de İttihat ve Terakki'nin havasına kapılarak ve fanatik Müslümanlığın etkisinde kalarak işledikleri bu cinayetleri kabul etme ve Ermenilerden özür dileme borcu var.Bugün Lice'de bir tek Ermeni aile kalmadı.Tek bir aile bile.Düşünebiliyor musunuz?Nüfusun üçte biri Ermeniyken...(...) Vicdanımızı harekete geçirmemiz lâzım.Bunun için devletin de üstüne düşen görevi yapması için elimizden geleni yapmamız gerektiğini düşünüyorum.Bu büyük haksızlığı,Soykırım'ı daha çok dile getirmemiz gerekiyor."
***
Naci Kutlay (Araştırmacı,yazar):
***
Naci Kutlay (Araştırmacı,yazar):
"Kürtlerin yaptıklarını yeterli bulmuyorum ama..."
"Bir defa önce yapılanın bir rezalet olduğunu herkesin kabul etmesi lâzım.Mustafa Kemal,İzmir'e girdiği zaman,'Ermeni meselesine ne diyorsun?' diye soruldu.O da,'Fezahat' dedi;'kötü bir şeydir,rezalettir,tasvip edilmez bir şeydir',dedi.Demek istediğim bir sefer dürüst olacağız,bunun iyi bir şey olmadığını vicdanlarımızda kabul edeceğiz.Bu birinci adımdır.İkinci adım da vicdanlardaki muhasebedir.(...) Kürtlerin yaptıklarını yeterli bulmuyorum ama Kürtler çok ağır bir dönem yaşıyorlar.Kürtlerin yükleri çok ağır.Olan bitenler noktasında hangi Kürt'ü konuştursanız tasvip etmiyor,doğru bulmuyor.Bundan dolayı da bugün Ermenilerden yana tavır almak için bütün çabalarını gösteriyorlar.(...) Geçmişten ders almamız lâzım.Rusya Ermenilere verdiği sözü tutmadı;İngiltere verdiği sözü tutmadı.Şimdi yeni bir dünyadayız.Söylenen şeyler ne ölçüde yerine getirilir,dünyanın vicdanı bunu nasıl karşılar,ne kadar karşılar?Bunların hepsi meseledir.Ama biliyorum ki elli sene sonra bunu tartışsaydık daha başka tartışacaktık."
***
Ahmet Türk (Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı):
***
Ahmet Türk (Mardin Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı):
"Devletin yürüttüğü politikaya alet olduğumuz için özür borcumuz var"
"Kürtler bugün otuz yıllık bir mücadele sürecinde artık politize olmuş bir halk.Toplumsal realiteleri gözönünde tutarak ve yaşananları görerek bugün Kürtlerin de bir özür borcunun olduğunu hep düşünüyorduk.Devletin yürüttüğü politikaya alet olduğumuz için bir özür borcumuz olduğunu dile getirdik.Hem vicdanen hem siyaseten bunu yapmamız gerekiyordu.Yoksa esas aldığımız noktalara,kendimize ihanet etmiş olurduk.Bu konuda Kürtlerden de Süryani halkından da Ermeni halkından da olumlu tepkiler aldım.(...) Devletin bir söylemi var:'Bunu tarihçilere bırakalım'.Hangi tarihçilere?Sen bu meseleyi objektif olmayan bir tarihe bırakamazsın.Devlet,yüz yıllık politikasını değiştirmediği için yüz yıllık eski bakışı ile meseleye bakıyor.Asla demokratik bir cumhuriyet olma konusunda adım atmak istemiyor.Yine klâsik ulusal-devlet mantığı ile meseleye baktığı için de çözüm olmuyor.Özverili bir çaba,yaklaşım yok velhasıl."
***
Mehmet Bayrak (Yayıncı,yazar):
***
Mehmet Bayrak (Yayıncı,yazar):
"Layıkıyla özür dilenmeli"
"Ermeni Soykırımı,gelmiş geçmiş en büyük soykırımlardan biri.Tarihsel,toplumsal,siyasal gerçeklik olarak bu Soykırım açıkça kabul edilmeli,bununla yüzleşilmeli,layıkıyla özür dilenmeli.Bunun dışında karşılıklı görüşmelerle bu özrün hakkı verilebilir.(...) Herkesin yüzleşmesi gerektiği gibi Kürtler de yüzleşmeli.Halkın,devlet politikalarına karşı farkındalığının oluşması bu konuda şimdilerde yüzleşmeyi en kolaylaştırıcı etken.Ana akım Kürt hareketine bu konuda büyük iş düşüyor.Bunun sağlıklı bir şekilde irdelenmesi,halk adına özeleştirinin verilmesi gerekli."
***
Şeyhmus Diken (Araştırmacı,yazar):
***
Şeyhmus Diken (Araştırmacı,yazar):
"Kürtler kendi kaderlerini tayin edebilmiş olsalardı..."
"Belki Kürtler -açıkyüreklilikle söylemek lâzım- Ermeni Soykırımı'ndan on yıl kadar sonra büyük bir felâkete ve sürgüne kurban gitmeselerdi ve buna benzer olaylar yıllarca devam etmeseydi,kendi kaderlerini tayin edebilmiş olsalardı;Ermeni meselesi konusunda bu kadar duyarlı davranırlar mıydı bilemiyorum.Kürtler böyle bir mağduriyeti benzer bir mantıkla yaşadıkları için Ermenilerle kendilerini özdeşleştirerek yaşananları değerlendirdiler.Kürt aydınları,Türkiye'de hem devletten hem de Türk aydınlarından önce yüzleşmeyi gerçekleştirip bunu yüksek sesle dile getirdiler.Bu,Türkiye entelijensiyasına verilmiş bir derstir aynı zamanda."
***
Osman Baydemir (2004-2014 döneminde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı):
***
Osman Baydemir (2004-2014 döneminde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Başkanı):
"Katliama katılmış olan her kim olursa olsun dedelik mirasını kabul etmiyorum"
"Ermeni Tehciri dediğimiz -sonuçları itibariyle tartışmasız bir soykırım olan- o trajik zaman diliminde kadim Ermeni halkı büyük acılar yaşadı.Bu coğrafyada dilsel,inançsal,kültürel çeşitlilik de yoksullaştı,çoraklaştı.Onlar gitti,biz barışı yitirdik.(...) Katliama katılmış olan her kim olursa olsun (İttihat ve Terakki'den Jön Türklere,Kürdistan'da Hamidiye Alayları içerisinde yer almış çetelere kadar) dedelik mirasını kabul etmiyorum.Zulme karşı çıkmış,Mala Haco gibi onlarca,yüzlerce aile ve şahsiyetin mirası ve dedeliği başımız gözümüz üzerindedir,kabulümüzdür."
***
Gülten Kaya (Prodüktör,söz yazarı):
***
Gülten Kaya (Prodüktör,söz yazarı):
"Kürt sokağı aydınlandı ve bilinçlendi"
"Türkiye'deki Ermeni nüfusun İstanbul'da yoğunlaştığını ve Türkiye Kürdistan'ındaki kentlerde kaldığını görüyoruz.Eskiye dair günahlara rağmen bu son otuz,otuzbeş yıllık Kürt savaş yıllarının aynı zamanda Kürt sokağında birer aydınlanmaya da yol açtığını düşünüyorum.Kürt sokağı çok aydınlandı ve bilinçlendi.Hem kendisine dair hem de başka halklara dair bir farkındalık içerisinde Kürtler.Kürtlerdeki bu süreç doğal olarak Ermeni meselesine ya da bu konudaki Kürt dahline dair özellikle aydınların ve entelektüellerin dönüp geriye bakmalarını beraberinde getirdi.Bu Soykırım'ın bir devlet politikası olduğu,Kürtlerin bunun bir parçası hâline getirildiği gerçeği,hiçbir günahı temizlemez elbette.Fakat Kürtlerin yol alması benim açımdan tarihsel değerdedir."
***
Altan Tan (HDP Diyarbakır Milletvekili):
***
Altan Tan (HDP Diyarbakır Milletvekili):
"Vicdanımın sesine ve neticeye bakıyorum"
"1915 olayları bir soykırım mıdır,tehcir ve tenkil mi?Yoksa Ziya Gökalp'in dediği gibi karşılıklı mukatele midir?Tehcir zorla sürmek,hicret ettirmek;tenkil öldürmek demek.Ben soykırımdır derken vicdanımın sesine ve neticeye bakıyorum.Bir halk binlerce yıldır oturduğu bir coğrafyadan silindi.Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti topraklarında 1914'te Osmanlı resmî kayıtlarına göre 12,13 milyon nüfus varken,Talat Paşa'nın kendi defterine göre bir milyon yüzbinin üzerinde Ermeni var.Bugün nüfusu 80 milyonun üzerinde ve Türkiye'deki Ermeni nüfusu 40 binin altında.Ne dolu bu insanlara?Hepsi öldürülmedi.Bunların bir kısmı dünyanın dört bucağına gittiler.Peki,ne kadarı öldürüldü,ne kadarı gitti?Sonuçta bir halk binlerce yıldır yaşamakta olduğu topraklarından silindi.Bunun kriterlere uygunluğunu konuşmak bana doğru gelmiyor.Bunun adı soykırım.(...) Allah'ın lâneti bütün zalimlerin üzerine olsun.Kim olursa olsun,isterse benim dedem olsun.Bu zalim Müslüman olmuş,Hristiyan olmuş,Kürt olmuş,Türk olmuş,Ermeni olmuş hiç farketmez.Zulme karşı çıkmak,Müslümanlığın birinci şartıdır.(...) Bir zulüm var ise,bir yanlışlık var ise devlet refleksi ile benim devletim,ben devletime laf söyletmem tavırlarını meşru görmek mümkün değil."
***
Eren Keskin (Avukat,insan hakları aktivisti):
***
Eren Keskin (Avukat,insan hakları aktivisti):
"Suç ortaklığından duyulan kolektif bir utanç gözlemleniyor"
"Soykırım'ı en başta devletin işlediği bir suç olarak görmek gerekiyor ama Kürtlerin de Soykırım'da bir ortaklıkları var.Bunun özgürce tartışılması gerektiğini düşünüyorum.Suç ortaklığı yapılmış,dinî kimliğe vurgu yapılarak bir ortaklık manipülasyonu sözkonusu olmuş.Bugün hâlâ Kürdistan'daki köylerde,yaşanan utancı anlatan yaşça büyük insanlar vardır.Yine bugün,Ermeni müvekkillerimin Kürdistan'daki mal ve mülklerinin peşinde olduğunu biliyorum.Fakat Kürtler bir özür sunuyor,suç ortaklığından duyulan kolektif bir utanç gözlemleniyor."
***
Seda Altuğ (Sosyal bilimci):
***
Seda Altuğ (Sosyal bilimci):
"Rojava'ya geldik ve ilişkilerimiz tamamen değişti"
"Rojava'daki Kürtlerin hepsi 1915'i hatırlıyorlar,kesinlikle de geçiştirmiyorlar fakat bu hatırlama,toplumsal sınıflar ve farklı nesillerin jenerasyonları arasında farklılık gösteriyor.Meselâ Mardin'in Kiki aşiretine mensup,Kamışlo'da yaşayan orta sınıf bir yaşlı,1915'i bütün vahşetiyle hatırlayabiliyor.Ama diyor ki,'O zamanın,1915'in ruhu öyleydi.Bize cennette yer va'dettiler,biz o zaman çok dindardık,inandık.Şeyh Said sonrası Rojava'ya geldik ve ilişkilerimiz tamamen farklılaştı'.Politik olan Kürtlere baktığınızda katliamın failliğini ve öznelliğini devlete,İttihat ve Terakki'ye havale etmek gibi bir eğilimin daha güçlü olduğunu görüyoruz.Rojava'ya göç edenlerle Türkiye'de kalanlar arasındaki en önemli fark,gidenlerin Fransız mandası döneminde farklı bir rejim altında yaşıyor olmaları.Burada kalanların ise Şeyh Said sonrası Olağanüstü Hal Kanunları'nın uygulandığı bir Kürdistan'da yaşamak zorunda kalmaları.Dolayısıyla Fransız yönetimi altında yaşayan Hristiyanların,Hristiyan kimliklerini daha çok ön plâna çıkardıklarını görüyoruz.Kürtlerinse daha az görünür olduklarını,kamusal alanda ve temsiliyette çok daha marjinal olduklarını görüyoruz.Hristiyanların Soykırım'dan kurtulduktan sonra,burada Fransızlar tarafından kayırıldıklarını ve Kürtlerden 1915'in intikamını almak istedikleri gibi bir anlatı da zaman zaman ortaya çıkıyor."
*Namık Kemal Dinç,"Ermeniler gitti,biz barışı yitirdik",Röportaj:Ferda Balancar,Agos,15 Nisan 2016.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15039/ermeniler-gitti-biz-barisi-yitirdik
*Namık Kemal Dinç,"Ermeniler gitti,biz barışı yitirdik",Röportaj:Ferda Balancar,Agos,15 Nisan 2016.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/15039/ermeniler-gitti-biz-barisi-yitirdik
4 Temmuz 2017 Salı
"Araplar ve Türkler":1910 yılında Le Temps ve Tanin arasında bir tartışma/Dr.Selim Sezer*
İttihatçılar ve Araplar arasındaki ilişkiler hakkındaki literatür gelişmeye devam etmektedir.Biz bu makalede,zamanla uluslararası bir boyut da kazanacak olan "Arap sorunu"nu ve bu soruna ilişkin tartışmaları bir mikro örnek üzerinden inceleyeceğiz.Ele alacağımız örnek,Nisan 1910'da Paris'te yayımlanan Le Temps gazetesi ile İstanbul'da yayımlanan ve İttihat-Terakki Cemiyeti'nin kamuoyundaki baş sözcüsü konumunda olan Tanin gazetesi arasında yaşanmış bir polemiktir.
1908 yılının Temmuz ayında Meşrutiyet'in yeniden ilân edildiği haberi Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerine ulaştığında,uzun zamandır beklenen bu haberi sevinç gösterileri ve kutlamalarla karşılayan yerler arasında İmparatorluğun Arap vilayetleri de vardı.Başta Beyrut olmak üzere Arap nüfus çoğunluklu pek çok şehirde kutlamalar günlerce devam ederken,aralarında Reşid Rıza,Curci Zeydan,Cemaleddin el-Kasımi,Ruhi el-Halidi gibi isimlerin de olduğu pek çok Arap aydın,gazeteci ve âlim de,devrimi takip eden haftalar ve aylar boyunca,istibdadın son bulmasını ve hürriyetin gelişini öven yazılar kaleme alacaktı.(1)
Arap siyasetçilerin ve aydınların yeni rejime verdiği destek uzun denilebilecek bir süre boyunca devam edecek olsa da,İstanbul'daki hükümetin 1908 Devrimi'ni takip eden süreçlerde Arap vilayetlerine yerel dili bilmeyen Türk memurlar tayin etme ve mahkemeler de dâhil olmak üzere kamu işlerinde tek geçerli dil olarak Türkçe kullanımını zorunlu tutma gibi uygulamalara gitmesi,tedrici bir şekilde,özellikle Suriyeliler arasında güçlü bir adem-i merkeziyetçi reform hareketinin gelişmesine yol açacak ve İstanbul'la muhalif Araplar arasındaki gerilim,1913 yazında İttihat ve Terakki'nin kapsamlı bir siyaset değişikliğine giderek Araplarla uzlaşma yolunu seçmesine kadar büyüyerek devam edecekti.
İttihatçılar ve Araplar arasındaki -değişken,karmaşık ve çetrefil- ilişkiler hakkındaki literatür,özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde önemli oranda gelişmiştir ve hâlen gelişmeye devam etmektedir.Biz bu makalede,bu ilişkilere dair kapsamlı bir resim ortaya koymak yerine,zamanla uluslararası bir boyut da kazanacak olan "Arap sorunu"nu ve bu soruna ilişkin tartışmaları bir mikro örnek üzerinden inceleyeceğiz.Ele alacağımız örnek,1910 yılının Nisan ayında,Paris'te yayımlanan Le Temps gazetesi ile İstanbul'da yayımlanan ve İttihat-Terakki Cemiyeti'nin kamuoyundaki baş sözcüsü konumunda olan Tanin gazetesi arasında yaşanmış bir polemiktir.
Tartışmanın birinci safhası
İki gazete arasındaki tartışma,o tarihte Paris'teki Osmanlı Ticaret Odası'nın başkanlığını yapan ve kendisi de ilk dönemlerde İttihatçıları desteklemiş olan Suriyeli Şükrü Ganem'in Le Temps gazetesine bir mektup yazmasıyla başladı.Le Temps,4 Nisan 1910 tarihli nüshasının başyazısını bu mektuba ayırdı."Araplar ve Türkler" başlığını taşıyan imzasız başyazı,mektuptan bazı kısa alıntılar da yapmakla birlikte,kendi sözlerini ve argümanlarını da ortaya koyuyordu.
Sözkonusu yazıda,Jön Türklerin çözmesi gereken bütün zorluklar arasında en ağırının "ırk sorunu" olduğunu,Osmanlı İmparatorluğu'nun "modern bir devlet olmak için İslâm'ın yapamadığı şeyi yaparak ırklar arasında eşitliğin sağlanması için her şeyi yapmak zorunda olduğunu" söyleyen gazete,o günlerde Araplar ve Türkler arasında anlaşmazlıklar yaşandığını belirterek,Ganem'in mektubunun da bu huzursuzluğun kanıtlarından biri olduğunu savunuyordu.Gazete,Şükrü Ganem'in mektubunu yayımlayarak bu tartışmada taraf olmadığını ifade ediyor,ancak arkasından ekliyordu:"Türkiye"de artık bir meşruti rejim olduğuna göre,çözümler,serbest tartışmalar yoluyla geliştirilmeliydi.Bir başka deyişle Le Temps gazetesi,"Araplar" ve "Türkler" arasındaki tartışmanın tarafı olmaksızın,bu tartışmanın gelişmesinde bir rol oynayarak çözümün de geliştirilmesine aracı olmayı umduğunu ileri sürüyordu.
Şükrü Ganem'in mektubunda hem Arap soyundan geldiğini,hem de Osmanlı Devleti'ne bağlılığını vurguladığını ifade eden Le Temps gazetesinin aktardığına göre Ganem,1908 Devrimi sürecinde bütün unsurlar gibi Arapların da hürriyeti coşkuyla kutladığını,ancak devrimin "ertesi gününde" huzursuzlukların baş gösterdiğini ve Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için hiçbir şey yapmadığını yazmıştı.Arapların Meclis'te ve devlet görevlerinde yeterli ve hakkaniyetli şekilde temsil edilmediğini söyleyen Ganem,ülkede nüfusun yaklaşık yarısına denk gelecek şekilde 12 milyon Arabın yaşamasına karşın Meclis-i Mebusan'ın 240 üyesinden 65'inin,Meclis-i Âyân'ın 40 üyesinden ise sadece 4'ünün Arap olduğunu,askerî ve diplomatik yapılar içinde Arapların yok denecek kadar az olduğunu söylüyordu.Ganem,mektubun gazete tarafından alıntılanan bir kısmında ise şu ifadeleri kullanmıştı:
"Türkler neden bizden,bağımsızlık ruhumuzdan,sayımızdan korkuyor?Ayrılıkçı projeleri ciddiyetle besleyen Araplar hangileridir?Eğer Yemen isyan ediyorsa,bu,İmparatorluk'tan çıkmak için değil,çürümüş ve tiranca bir yönetimden kurtulmak içindir...Jön Türkler,hepimizin,Türklerin ve Arapların dininin temeli olan,kanunlarımızın,dualarımızın,hepimizin Yasa'sının,Kur'an'ın ve hilafetin dili olan dilimizden haklı olarak çok gurur duyan bizlere,Türkçe'yi dayattı.Mebuslarımıza gelince,kendilerini Türkçe ifade etmeyi beceremedikleri için,Meclis içinde zor durumdalar."(2)
Le Temps gazetesinde yer alan yazının son paragrafı,"İşte tez bu" cümlesiyle başlıyordu."Antitez",yahut cevap ise birkaç gün sonra,Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahid (Yalçın) Bey'den geldi.Şükrü Ganem'in mektubundan hareketle yayınlanan Le Temps başyazısının içeriği karşısında "hayretlere düştüklerini" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre Türkler de dâhil olmak üzere bütün unsurların içinde mevcut durumdan memnun olmayan kişilerin olması son derece doğaldı,ancak Türklerle Araplar arasında kesinlikle bu yazıda tarif edilen türden ilişkiler yoktu.Ganem'in iddialarının içinde doğru olan tek şeyin,Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için başlangıçta hiçbir şey yapmaması olduğunu söyleyen Hüseyin Cahid bunun Türk milletinin suçu olmadığını savunuyordu:
"Çünkü Türk milleti kendi mukadderatına ancak 10 Temmuz'dan sonra sahib olmuşlardır.10 Temmuz'dan sonra Araplara daha fena muamele edildiği iddiası ise sırf yalandır.Ve yine Araplara karşı bir iftiradır.Çünkü bu tarz ifadeden Arapların eski devre mütehassir oldukları gibi bir mana çıkar ki,bunu Araplar hesabına kemal-i nefretle reddederiz."
Memurluklar ve Meclis-i Mebusan'daki temsille ilgili söylenenlerin tamamen keyfi olduğunu savunan,orduda Arapların olmadığı iddiasına ise "gülmekten başka verilecek cevap olmadığını" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre ordudaki Arapları görmemek için kişinin gözlerinin garezle örtülmüş olması gerekirdi.Ayrıca ordudaki Arapların sayıları azsa,bunun sebebi de kendi çabalarının azlığıydı.Memurların unsurlar arasındaki dağılımında ise nüfusa göre oran aramamak gerekiyordu:"Umum Osmanlı'nın işleri umum Osmanlılar tarafından" yapılıyordu.(3)
Hüseyin Cahid'in bu ilk yanıtını,iki gün sonra aynı yerde verdiği ikinci yanıt izledi.Tanin başyazarı,10 Nisan 1910 tarihli yazısında,Le Temps gazetesinin iddialarını dört başlık altında topladı.Bu iddialardan dille ilgili olan dışındakilere ayrıntılı yanıtlar vermeye koyulan Hüseyin Cahid,Araplara Türkçe'nin dayatıldığı iddiasına cevaben ise "Türkler Araplara cebren hiçbir yerde Türkçe'yi kabul ettirmediler,böyle bir teşebbüse de kalkmadılar.Buna da asılsız demeyelim mi?" demekle yetinmişti.(4) Diğer yandan,Arapların kendi aralarındaki ideolojik farklılaşmanın -ve içlerinden bir kısmının hâlen hükümeti destekliyor olmasının- bir göstergesi olarak,gazetenin aynı tarihli yazısında tartışmaya Havran mebusu Halil Bey de katıldı.Şükrü Ganem'e gönderme yaparak "Araplar nâmına,kendi fikirleri hilafına söz söyleyen bu adam kim oluyor,bu salahiyeti nefsinde nasıl buldu bilmiyoruz" diyen Halil Bey,Arapların,Türklerin ve Osmanlılığı teşkil eden diğer kavimlerin bir ailenin fertleri olduğunu,aralarında herhangi bir yanlış anlaşılma veya ihtilaf olmadığını savunmuştu.Havran mebusu,Arap mebusların Meclis'te Türkçe konuşmak zorunda kaldığı ve bu yüzden kendilerini ifade edemediği iddiasına da itiraz etmiş ve Arap mebusların tamamının Türkçe konuşmayı ve yazmayı mükemmel şekilde bildiğini ileri sürmüştü.(5)
İkinci safha
Böylelikle,4 Nisan 1910'da Le Temps gazetesinde yayınlanan yazıya Tanin gazetesi sütunlarından üç ayrı yanıt gelmiş oldu.Ancak tartışma burada bitmemişti.Bu itirazların gelmesi üzerine 15 Nisan günü Paris gazetesinde aynı başlığı taşıyan bir yazıya daha yer verildi."Araplarla Türkler arasındaki" tartışmanın devam ettiğini söyleyen Le Temps gazetesi,bu tartışmaların yeni olmadığını,bütün Arap basınının uzun zamandır bu meselelerle meşgul olduğunu savunuyordu."Türklerle Araplar arasında tartışmasız bir şekilde bir ihtilaf olduğunu" ileri süren başyazı,bu ihtilafın en fazla yoğunlaştığı noktanın da dil sorununun ele alınma biçimi olduğunu söylüyor ve "Türkler" ile "Araplar"ın bu konudaki bakış açılarını,kendi yorumuna göre özetliyordu.Gazeteye göre hükümetin tezi,"Tek bir resmî dilin olması gerekir.Farklı ırklara Osmanlılık fikrinin empoze edilmesi gerekir.Türkçe bu zamana kadar hükümetin dili olduğu için,Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî dili olması da doğaldır.Bu yüzden Araplar Türkçe öğrensinler,biz de onlara yönetici görevlerinin kapılarını daha fazla açmaktan memnuniyet duyarız" şeklindeydi.Arapların yanıtı ise şuydu:"Siz bize,yönettiklerinin dilini bilmeyen memurlar,yargıladıklarının dilini anlamayan hâkimler gönderiyorsunuz.Oysa Türkiye,dil sorununun bulunduğu tek ülke değildir.Avusturya-Macaristan'da altı,İsviçre'de üç,Belçika'da iki dile izin verilmektedir.İlâve olarak Arapça,İslâm'ın din dilidir.Türkler Kur'an'ı anlamak için Arapça okumalıdır.Nihayet,Türkçe bilmeyi nasıl tanımlayacağız?Ve bunun sınırları nereye kadar gitmelidir?" Bu tartışmaya ilâve olarak "Arapların" İmparatorluk'ta sayılarına ve değerlerine orantılı bir rol oynamayı isteme hakları olduğunu,"Türklerin" ise yöneticisi oldukları siyasî rejimde bir birlik olmasını istemeye hakkı olduğunu söyleyen gazeteye göre bu iki eğilim çelişkili olsa da,uzlaşmaları mümkündü.(6)
Bu ikinci yazıya da yanıt gecikmedi.Hüseyin Cahid Bey,Tanin'in 19 Nisan 1910 tarihli nüshasındaki başyazısında Le Temps gazetesinin "Türklerin Araplara cebren Türkçe'yi kabul ettirdikleri" iddiasından vazgeçip,bunu başka biçimlere soktuğunu ileri sürdü.Hüseyin Cahid'in gazetede diğer ülkelerden verilen örneklere verdiği yanıt ise,tartışmayı başka bir bağlama taşıyordu:
"Avusturya ve Macaristan'da altı lisana müsaade edilirmiş demek,bizim memleketimizde de altı lisana müsaade etmek,yani altı lisan-ı resmî kabul etmek için bir sebep teşkil etmez.Avusturya ve Macaristan'da muhtelif lisanlar kullanılıyorsa orada bir nevi muhtariyet idaresine malik eyaletler de vardır.Bu muhtelif lisanlar oralarda kullanılır.Bir hükümet içinde isteyen altı lisandan birini kullanabilir demek,hükümet yerine Babil Kulesi dikmek demek olur.
Binaenaleyh fikrimizce Türkiye'de hükümetin birkaç lisan-ı resmîsi olsun denilmesi Türkiye'yi adem-i merkeziyet esasına göre birkaç parçaya taksim arzusundan başka bir şey değildir."
Öte yandan yazıda Hüseyin Cahid'in bir düzeyde "uzlaşmacı" bir tutum aldığı da görülüyordu.Öncelikle,Tanin başyazarı,mahkemelerde tek dil olarak Türkçe'nin zorunlu kılınmasını yanlış bulduğunun altını çiziyordu.Bundan daha ilginci,Arap vilayetlerine ve diğer vilayetlere giden memurların bulundukları bölgede konuşulan yerel dili bilmesi gerektiğini söylemesiydi;bunu ilginç kılan ise,o tarihten yaklaşık bir buçuk yıl önce,memurların yerel dili bilmek zorunda olmadığı şeklindeki resmî argümanın en ateşli savunucularından birinin kendisi olmasıydı.(7) Ancak Hüseyin Cahid şimdi bu yeni yaklaşımını ortaya koyarken önemli bir şerh de düşüyordu:Memurlarda öncelikli olarak aranması gereken şey,görevinin ehli olmalarıydı ve bölgede Arapça bilmeyen çok sayıda memurun hepsinin bir anda ve sırf bu nedenle görevden alınması hâlinde,yerlerine kimin getirilebileceği sorusunun yanıtı yoktu.Hüseyin Cahid Bey yazısını şu sözlerle bitirmişti:
"Bugün şüphesiz ki elsine-i mahalliyeye vâkıf memurlar ve hâkimler tamamen bulunamıyor.Fakat yavaş yavaş elbette bu noksan da telafi edilecek,memurlar lisan-ı mahalliyi öğrenmeye mecbur tutulacak,yalnız Arapların değil,her unsurun ihtiyacı te'min edilecektir.Bu hakikat bu kadar aşikâr iken,kimse bunun esas itibariyle haklı olduğunu inkâr etmezken,bunu bir 'mesele' addetmek bizce doğru bir şey değildir.'Mesele' denilebilecek başka bir şey varsa,o başka.İzah edilirse onu da tedkik ve tenkid eyleriz."(8)
Sonuç yerine bazı değerlendirmeler
Kuşkusuz,iki gazete arasında yaşanan bu polemik,İkinci Meşrutiyet döneminde bu konularda yürütülen tartışmaların yalnızca çok küçük bir parçasıdır.Ancak bu tartışma kendi başına da,dönemin ruhuna ve eğilimlerine dair bazı göstergeleri içinde barındırmaktadır.Öncelikle,İstanbul ile Araplar arasında Meşrutiyet'in ilânının hemen arkasından yaşanan "balayı" süreci bitmiş görünmektedir.Araplar arasında hükümet karşıtı sesler yükselmekte,bu sesler aynı zamanda uluslararası platformlarda dillendirilir hâle gelmektedir.İttihatçılar ise Araplara karşı bir farklılık söylemi geliştirmemekle ve Osmanlıcı iddialarını korumakla birlikte,ifade edilen rahatsızlıkların önemli bir kısmını kabul etmemekte ve bir "parçalanma korkusunu" dışavurmaktadır.Diğer yandan bu süreçte İttihatçılara destek veren Araplar da bulunmaktadır;bu sebeple tartışmanın "Türkler" ile "Araplar" arasında vuku bulduğu tam anlamıyla doğru değildir.Ancak politize Araplar arasındaki meşru rahatsızlıklar sonraki dönemlerde de devam edecek,adem-i merkeziyetçi reform hareketi önce 1913 başında Beyrut'ta,arkasından aynı yılın Haziran ayında Paris'te düzenleyeceği kongrelerle tepe noktasına varacak ve İttihatçıları somut tavizler vermeye zorlayacaktır...
Not:Bu makale,yazarın bu yılın Ocak ayında sunduğu doktora tezinin üçüncü bölümündeki bir pasaj temelinde hazırlanmıştır.Bkz.Selim Sezer,"Osmanlı Suriye'sinde Islahat Tartışmaları ve Birinci Dünya Savaşı Öncesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Suriye Siyaseti",Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı,yayınlanmamış doktora tezi (Tez Danışmanı:Doç.Dr.Ahmet Kuyaş),Ocak 2017,308 sayfa.
***
1-Bunların içinde belki de en canlı ve dikkat çekici örnek olarak Reşid Rıza,kendisinin çıkardığı el-Menar dergisinde,"Geçmiş ile şimdi arasındaki fark,gece ve gündüz,karanlık ve aydınlık,gölge ve güneş,hakikat ve yalan,bilim ve cehalet,güç ve güçsüzlük arasındaki fark gibidir" ifadelerine yer vermişti.Bkz.Anne-Laure Dupont,"Réforme et révolution dans la pensée arabe aprés 1908";François Georgeon (haz.),"L'ivresse de la Liberté";La Révolution de 1908 dans l'Empire Ottoman (Paris-Louvain-Walpole,MA:Peeters,2012) içinde,s.424.
2-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,5 Nisan 1910.
3-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,26 Mart 1326/8 Nisan 1910.
4-Hüseyin Cahid,"Milliyet meselesi",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
5-Halil Emirizade,"Araplar ve Türkler",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
6-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,15 Nisan 1910.
7-Örneğin 1908 yılının sonbahar aylarında yine Tanin gazetesinde yer alan bir başyazıda,Hüseyin Cahid'in kaleminden şu kelimeler çıkmıştı:"Bu hükümet Türk ve Müslüman hükümettir.Binaenaleyh devletin lisan-ı resmîsi Türkçe'dir.Her unsura mensub olabilen memur Rumca,Bulgarca,Ermenice öğrenecek değil.Hükümetle alışverişi olacak Rum,Bulgar,Ermeni Türkçe öğrenecektir." Bkz.Hüseyin Cahid,"Anâsır-ı Osmaniyye'nin birleşmesi",Tanin,2 Teşrinisani 1324/15 Teşrinisani [Kasım] 1908.
8-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,6 Nisan 1326/19 Nisan 1910.
*Dr.Selim Sezer,"Araplar ve Türkler":1910 yılında Le Temps ve Tanin arasında bir tartışma,Toplumsal Tarih,Sayı:282,Haziran 2017,s.50-53.
1908 yılının Temmuz ayında Meşrutiyet'in yeniden ilân edildiği haberi Osmanlı İmparatorluğu'nun her yerine ulaştığında,uzun zamandır beklenen bu haberi sevinç gösterileri ve kutlamalarla karşılayan yerler arasında İmparatorluğun Arap vilayetleri de vardı.Başta Beyrut olmak üzere Arap nüfus çoğunluklu pek çok şehirde kutlamalar günlerce devam ederken,aralarında Reşid Rıza,Curci Zeydan,Cemaleddin el-Kasımi,Ruhi el-Halidi gibi isimlerin de olduğu pek çok Arap aydın,gazeteci ve âlim de,devrimi takip eden haftalar ve aylar boyunca,istibdadın son bulmasını ve hürriyetin gelişini öven yazılar kaleme alacaktı.(1)
Arap siyasetçilerin ve aydınların yeni rejime verdiği destek uzun denilebilecek bir süre boyunca devam edecek olsa da,İstanbul'daki hükümetin 1908 Devrimi'ni takip eden süreçlerde Arap vilayetlerine yerel dili bilmeyen Türk memurlar tayin etme ve mahkemeler de dâhil olmak üzere kamu işlerinde tek geçerli dil olarak Türkçe kullanımını zorunlu tutma gibi uygulamalara gitmesi,tedrici bir şekilde,özellikle Suriyeliler arasında güçlü bir adem-i merkeziyetçi reform hareketinin gelişmesine yol açacak ve İstanbul'la muhalif Araplar arasındaki gerilim,1913 yazında İttihat ve Terakki'nin kapsamlı bir siyaset değişikliğine giderek Araplarla uzlaşma yolunu seçmesine kadar büyüyerek devam edecekti.
İttihatçılar ve Araplar arasındaki -değişken,karmaşık ve çetrefil- ilişkiler hakkındaki literatür,özellikle yirminci yüzyılın son çeyreğinde önemli oranda gelişmiştir ve hâlen gelişmeye devam etmektedir.Biz bu makalede,bu ilişkilere dair kapsamlı bir resim ortaya koymak yerine,zamanla uluslararası bir boyut da kazanacak olan "Arap sorunu"nu ve bu soruna ilişkin tartışmaları bir mikro örnek üzerinden inceleyeceğiz.Ele alacağımız örnek,1910 yılının Nisan ayında,Paris'te yayımlanan Le Temps gazetesi ile İstanbul'da yayımlanan ve İttihat-Terakki Cemiyeti'nin kamuoyundaki baş sözcüsü konumunda olan Tanin gazetesi arasında yaşanmış bir polemiktir.
Tartışmanın birinci safhası
İki gazete arasındaki tartışma,o tarihte Paris'teki Osmanlı Ticaret Odası'nın başkanlığını yapan ve kendisi de ilk dönemlerde İttihatçıları desteklemiş olan Suriyeli Şükrü Ganem'in Le Temps gazetesine bir mektup yazmasıyla başladı.Le Temps,4 Nisan 1910 tarihli nüshasının başyazısını bu mektuba ayırdı."Araplar ve Türkler" başlığını taşıyan imzasız başyazı,mektuptan bazı kısa alıntılar da yapmakla birlikte,kendi sözlerini ve argümanlarını da ortaya koyuyordu.
Sözkonusu yazıda,Jön Türklerin çözmesi gereken bütün zorluklar arasında en ağırının "ırk sorunu" olduğunu,Osmanlı İmparatorluğu'nun "modern bir devlet olmak için İslâm'ın yapamadığı şeyi yaparak ırklar arasında eşitliğin sağlanması için her şeyi yapmak zorunda olduğunu" söyleyen gazete,o günlerde Araplar ve Türkler arasında anlaşmazlıklar yaşandığını belirterek,Ganem'in mektubunun da bu huzursuzluğun kanıtlarından biri olduğunu savunuyordu.Gazete,Şükrü Ganem'in mektubunu yayımlayarak bu tartışmada taraf olmadığını ifade ediyor,ancak arkasından ekliyordu:"Türkiye"de artık bir meşruti rejim olduğuna göre,çözümler,serbest tartışmalar yoluyla geliştirilmeliydi.Bir başka deyişle Le Temps gazetesi,"Araplar" ve "Türkler" arasındaki tartışmanın tarafı olmaksızın,bu tartışmanın gelişmesinde bir rol oynayarak çözümün de geliştirilmesine aracı olmayı umduğunu ileri sürüyordu.
Şükrü Ganem'in mektubunda hem Arap soyundan geldiğini,hem de Osmanlı Devleti'ne bağlılığını vurguladığını ifade eden Le Temps gazetesinin aktardığına göre Ganem,1908 Devrimi sürecinde bütün unsurlar gibi Arapların da hürriyeti coşkuyla kutladığını,ancak devrimin "ertesi gününde" huzursuzlukların baş gösterdiğini ve Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için hiçbir şey yapmadığını yazmıştı.Arapların Meclis'te ve devlet görevlerinde yeterli ve hakkaniyetli şekilde temsil edilmediğini söyleyen Ganem,ülkede nüfusun yaklaşık yarısına denk gelecek şekilde 12 milyon Arabın yaşamasına karşın Meclis-i Mebusan'ın 240 üyesinden 65'inin,Meclis-i Âyân'ın 40 üyesinden ise sadece 4'ünün Arap olduğunu,askerî ve diplomatik yapılar içinde Arapların yok denecek kadar az olduğunu söylüyordu.Ganem,mektubun gazete tarafından alıntılanan bir kısmında ise şu ifadeleri kullanmıştı:
"Türkler neden bizden,bağımsızlık ruhumuzdan,sayımızdan korkuyor?Ayrılıkçı projeleri ciddiyetle besleyen Araplar hangileridir?Eğer Yemen isyan ediyorsa,bu,İmparatorluk'tan çıkmak için değil,çürümüş ve tiranca bir yönetimden kurtulmak içindir...Jön Türkler,hepimizin,Türklerin ve Arapların dininin temeli olan,kanunlarımızın,dualarımızın,hepimizin Yasa'sının,Kur'an'ın ve hilafetin dili olan dilimizden haklı olarak çok gurur duyan bizlere,Türkçe'yi dayattı.Mebuslarımıza gelince,kendilerini Türkçe ifade etmeyi beceremedikleri için,Meclis içinde zor durumdalar."(2)
Le Temps gazetesinde yer alan yazının son paragrafı,"İşte tez bu" cümlesiyle başlıyordu."Antitez",yahut cevap ise birkaç gün sonra,Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahid (Yalçın) Bey'den geldi.Şükrü Ganem'in mektubundan hareketle yayınlanan Le Temps başyazısının içeriği karşısında "hayretlere düştüklerini" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre Türkler de dâhil olmak üzere bütün unsurların içinde mevcut durumdan memnun olmayan kişilerin olması son derece doğaldı,ancak Türklerle Araplar arasında kesinlikle bu yazıda tarif edilen türden ilişkiler yoktu.Ganem'in iddialarının içinde doğru olan tek şeyin,Türklerin kendilerini diğer unsurlara ısındırmak için başlangıçta hiçbir şey yapmaması olduğunu söyleyen Hüseyin Cahid bunun Türk milletinin suçu olmadığını savunuyordu:
"Çünkü Türk milleti kendi mukadderatına ancak 10 Temmuz'dan sonra sahib olmuşlardır.10 Temmuz'dan sonra Araplara daha fena muamele edildiği iddiası ise sırf yalandır.Ve yine Araplara karşı bir iftiradır.Çünkü bu tarz ifadeden Arapların eski devre mütehassir oldukları gibi bir mana çıkar ki,bunu Araplar hesabına kemal-i nefretle reddederiz."
Memurluklar ve Meclis-i Mebusan'daki temsille ilgili söylenenlerin tamamen keyfi olduğunu savunan,orduda Arapların olmadığı iddiasına ise "gülmekten başka verilecek cevap olmadığını" söyleyen Hüseyin Cahid'e göre ordudaki Arapları görmemek için kişinin gözlerinin garezle örtülmüş olması gerekirdi.Ayrıca ordudaki Arapların sayıları azsa,bunun sebebi de kendi çabalarının azlığıydı.Memurların unsurlar arasındaki dağılımında ise nüfusa göre oran aramamak gerekiyordu:"Umum Osmanlı'nın işleri umum Osmanlılar tarafından" yapılıyordu.(3)
Hüseyin Cahid'in bu ilk yanıtını,iki gün sonra aynı yerde verdiği ikinci yanıt izledi.Tanin başyazarı,10 Nisan 1910 tarihli yazısında,Le Temps gazetesinin iddialarını dört başlık altında topladı.Bu iddialardan dille ilgili olan dışındakilere ayrıntılı yanıtlar vermeye koyulan Hüseyin Cahid,Araplara Türkçe'nin dayatıldığı iddiasına cevaben ise "Türkler Araplara cebren hiçbir yerde Türkçe'yi kabul ettirmediler,böyle bir teşebbüse de kalkmadılar.Buna da asılsız demeyelim mi?" demekle yetinmişti.(4) Diğer yandan,Arapların kendi aralarındaki ideolojik farklılaşmanın -ve içlerinden bir kısmının hâlen hükümeti destekliyor olmasının- bir göstergesi olarak,gazetenin aynı tarihli yazısında tartışmaya Havran mebusu Halil Bey de katıldı.Şükrü Ganem'e gönderme yaparak "Araplar nâmına,kendi fikirleri hilafına söz söyleyen bu adam kim oluyor,bu salahiyeti nefsinde nasıl buldu bilmiyoruz" diyen Halil Bey,Arapların,Türklerin ve Osmanlılığı teşkil eden diğer kavimlerin bir ailenin fertleri olduğunu,aralarında herhangi bir yanlış anlaşılma veya ihtilaf olmadığını savunmuştu.Havran mebusu,Arap mebusların Meclis'te Türkçe konuşmak zorunda kaldığı ve bu yüzden kendilerini ifade edemediği iddiasına da itiraz etmiş ve Arap mebusların tamamının Türkçe konuşmayı ve yazmayı mükemmel şekilde bildiğini ileri sürmüştü.(5)
İkinci safha
Böylelikle,4 Nisan 1910'da Le Temps gazetesinde yayınlanan yazıya Tanin gazetesi sütunlarından üç ayrı yanıt gelmiş oldu.Ancak tartışma burada bitmemişti.Bu itirazların gelmesi üzerine 15 Nisan günü Paris gazetesinde aynı başlığı taşıyan bir yazıya daha yer verildi."Araplarla Türkler arasındaki" tartışmanın devam ettiğini söyleyen Le Temps gazetesi,bu tartışmaların yeni olmadığını,bütün Arap basınının uzun zamandır bu meselelerle meşgul olduğunu savunuyordu."Türklerle Araplar arasında tartışmasız bir şekilde bir ihtilaf olduğunu" ileri süren başyazı,bu ihtilafın en fazla yoğunlaştığı noktanın da dil sorununun ele alınma biçimi olduğunu söylüyor ve "Türkler" ile "Araplar"ın bu konudaki bakış açılarını,kendi yorumuna göre özetliyordu.Gazeteye göre hükümetin tezi,"Tek bir resmî dilin olması gerekir.Farklı ırklara Osmanlılık fikrinin empoze edilmesi gerekir.Türkçe bu zamana kadar hükümetin dili olduğu için,Osmanlı İmparatorluğu'nun resmî dili olması da doğaldır.Bu yüzden Araplar Türkçe öğrensinler,biz de onlara yönetici görevlerinin kapılarını daha fazla açmaktan memnuniyet duyarız" şeklindeydi.Arapların yanıtı ise şuydu:"Siz bize,yönettiklerinin dilini bilmeyen memurlar,yargıladıklarının dilini anlamayan hâkimler gönderiyorsunuz.Oysa Türkiye,dil sorununun bulunduğu tek ülke değildir.Avusturya-Macaristan'da altı,İsviçre'de üç,Belçika'da iki dile izin verilmektedir.İlâve olarak Arapça,İslâm'ın din dilidir.Türkler Kur'an'ı anlamak için Arapça okumalıdır.Nihayet,Türkçe bilmeyi nasıl tanımlayacağız?Ve bunun sınırları nereye kadar gitmelidir?" Bu tartışmaya ilâve olarak "Arapların" İmparatorluk'ta sayılarına ve değerlerine orantılı bir rol oynamayı isteme hakları olduğunu,"Türklerin" ise yöneticisi oldukları siyasî rejimde bir birlik olmasını istemeye hakkı olduğunu söyleyen gazeteye göre bu iki eğilim çelişkili olsa da,uzlaşmaları mümkündü.(6)
Bu ikinci yazıya da yanıt gecikmedi.Hüseyin Cahid Bey,Tanin'in 19 Nisan 1910 tarihli nüshasındaki başyazısında Le Temps gazetesinin "Türklerin Araplara cebren Türkçe'yi kabul ettirdikleri" iddiasından vazgeçip,bunu başka biçimlere soktuğunu ileri sürdü.Hüseyin Cahid'in gazetede diğer ülkelerden verilen örneklere verdiği yanıt ise,tartışmayı başka bir bağlama taşıyordu:
"Avusturya ve Macaristan'da altı lisana müsaade edilirmiş demek,bizim memleketimizde de altı lisana müsaade etmek,yani altı lisan-ı resmî kabul etmek için bir sebep teşkil etmez.Avusturya ve Macaristan'da muhtelif lisanlar kullanılıyorsa orada bir nevi muhtariyet idaresine malik eyaletler de vardır.Bu muhtelif lisanlar oralarda kullanılır.Bir hükümet içinde isteyen altı lisandan birini kullanabilir demek,hükümet yerine Babil Kulesi dikmek demek olur.
Binaenaleyh fikrimizce Türkiye'de hükümetin birkaç lisan-ı resmîsi olsun denilmesi Türkiye'yi adem-i merkeziyet esasına göre birkaç parçaya taksim arzusundan başka bir şey değildir."
Öte yandan yazıda Hüseyin Cahid'in bir düzeyde "uzlaşmacı" bir tutum aldığı da görülüyordu.Öncelikle,Tanin başyazarı,mahkemelerde tek dil olarak Türkçe'nin zorunlu kılınmasını yanlış bulduğunun altını çiziyordu.Bundan daha ilginci,Arap vilayetlerine ve diğer vilayetlere giden memurların bulundukları bölgede konuşulan yerel dili bilmesi gerektiğini söylemesiydi;bunu ilginç kılan ise,o tarihten yaklaşık bir buçuk yıl önce,memurların yerel dili bilmek zorunda olmadığı şeklindeki resmî argümanın en ateşli savunucularından birinin kendisi olmasıydı.(7) Ancak Hüseyin Cahid şimdi bu yeni yaklaşımını ortaya koyarken önemli bir şerh de düşüyordu:Memurlarda öncelikli olarak aranması gereken şey,görevinin ehli olmalarıydı ve bölgede Arapça bilmeyen çok sayıda memurun hepsinin bir anda ve sırf bu nedenle görevden alınması hâlinde,yerlerine kimin getirilebileceği sorusunun yanıtı yoktu.Hüseyin Cahid Bey yazısını şu sözlerle bitirmişti:
"Bugün şüphesiz ki elsine-i mahalliyeye vâkıf memurlar ve hâkimler tamamen bulunamıyor.Fakat yavaş yavaş elbette bu noksan da telafi edilecek,memurlar lisan-ı mahalliyi öğrenmeye mecbur tutulacak,yalnız Arapların değil,her unsurun ihtiyacı te'min edilecektir.Bu hakikat bu kadar aşikâr iken,kimse bunun esas itibariyle haklı olduğunu inkâr etmezken,bunu bir 'mesele' addetmek bizce doğru bir şey değildir.'Mesele' denilebilecek başka bir şey varsa,o başka.İzah edilirse onu da tedkik ve tenkid eyleriz."(8)
Sonuç yerine bazı değerlendirmeler
Kuşkusuz,iki gazete arasında yaşanan bu polemik,İkinci Meşrutiyet döneminde bu konularda yürütülen tartışmaların yalnızca çok küçük bir parçasıdır.Ancak bu tartışma kendi başına da,dönemin ruhuna ve eğilimlerine dair bazı göstergeleri içinde barındırmaktadır.Öncelikle,İstanbul ile Araplar arasında Meşrutiyet'in ilânının hemen arkasından yaşanan "balayı" süreci bitmiş görünmektedir.Araplar arasında hükümet karşıtı sesler yükselmekte,bu sesler aynı zamanda uluslararası platformlarda dillendirilir hâle gelmektedir.İttihatçılar ise Araplara karşı bir farklılık söylemi geliştirmemekle ve Osmanlıcı iddialarını korumakla birlikte,ifade edilen rahatsızlıkların önemli bir kısmını kabul etmemekte ve bir "parçalanma korkusunu" dışavurmaktadır.Diğer yandan bu süreçte İttihatçılara destek veren Araplar da bulunmaktadır;bu sebeple tartışmanın "Türkler" ile "Araplar" arasında vuku bulduğu tam anlamıyla doğru değildir.Ancak politize Araplar arasındaki meşru rahatsızlıklar sonraki dönemlerde de devam edecek,adem-i merkeziyetçi reform hareketi önce 1913 başında Beyrut'ta,arkasından aynı yılın Haziran ayında Paris'te düzenleyeceği kongrelerle tepe noktasına varacak ve İttihatçıları somut tavizler vermeye zorlayacaktır...
Not:Bu makale,yazarın bu yılın Ocak ayında sunduğu doktora tezinin üçüncü bölümündeki bir pasaj temelinde hazırlanmıştır.Bkz.Selim Sezer,"Osmanlı Suriye'sinde Islahat Tartışmaları ve Birinci Dünya Savaşı Öncesinde İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Suriye Siyaseti",Galatasaray Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalı,yayınlanmamış doktora tezi (Tez Danışmanı:Doç.Dr.Ahmet Kuyaş),Ocak 2017,308 sayfa.
***
1-Bunların içinde belki de en canlı ve dikkat çekici örnek olarak Reşid Rıza,kendisinin çıkardığı el-Menar dergisinde,"Geçmiş ile şimdi arasındaki fark,gece ve gündüz,karanlık ve aydınlık,gölge ve güneş,hakikat ve yalan,bilim ve cehalet,güç ve güçsüzlük arasındaki fark gibidir" ifadelerine yer vermişti.Bkz.Anne-Laure Dupont,"Réforme et révolution dans la pensée arabe aprés 1908";François Georgeon (haz.),"L'ivresse de la Liberté";La Révolution de 1908 dans l'Empire Ottoman (Paris-Louvain-Walpole,MA:Peeters,2012) içinde,s.424.
2-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,5 Nisan 1910.
3-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,26 Mart 1326/8 Nisan 1910.
4-Hüseyin Cahid,"Milliyet meselesi",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
5-Halil Emirizade,"Araplar ve Türkler",Tanin,28 Mart 1326/10 Nisan 1910.
6-"Bulletin de l'étranger:Arabes et turcs",Le Temps,15 Nisan 1910.
7-Örneğin 1908 yılının sonbahar aylarında yine Tanin gazetesinde yer alan bir başyazıda,Hüseyin Cahid'in kaleminden şu kelimeler çıkmıştı:"Bu hükümet Türk ve Müslüman hükümettir.Binaenaleyh devletin lisan-ı resmîsi Türkçe'dir.Her unsura mensub olabilen memur Rumca,Bulgarca,Ermenice öğrenecek değil.Hükümetle alışverişi olacak Rum,Bulgar,Ermeni Türkçe öğrenecektir." Bkz.Hüseyin Cahid,"Anâsır-ı Osmaniyye'nin birleşmesi",Tanin,2 Teşrinisani 1324/15 Teşrinisani [Kasım] 1908.
8-Hüseyin Cahid,"Araplar ve Türkler",Tanin,6 Nisan 1326/19 Nisan 1910.
*Dr.Selim Sezer,"Araplar ve Türkler":1910 yılında Le Temps ve Tanin arasında bir tartışma,Toplumsal Tarih,Sayı:282,Haziran 2017,s.50-53.
1 Temmuz 2017 Cumartesi
"Evinde Ermeni saklayanın evi yakılacak ve evi önünde idam edilecektir"/Prof.Dr.Taner Akçam*
Tarihçi Prof.Dr. Taner Akçam kritik önemde yeni bir belgeyi daha açığa çıkarıyor.Dönemin III. Ordu Kumandanı olan Mahmud Kâmil Paşa'nın Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği telgrafta Ermenileri evlerinde saklayanların evlerinin yakılacağını söylüyor.
Tarihçi Prof.Dr. Taner Akçam,geçen hafta yayınladağımız ve Ermeni Soykırımı'nın belgesi sayılabilecek Bahaeddin Şakir'in telgrafının ardından,kritik önemde yeni bir belgeyi daha açığa çıkarıyor.Dönemin III. Ordu Kumandanı olan Mahmud âamil Paşa'nın Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği telgraf,aslında tüyler ürpertici.Mahmud Kâmil Paşa telgrafında Ermenileri evlerinde saklayanların evlerinin yakılacağını söylüyor.Tüm bu belgelerin ardından resmî çevrelerin sessizliğini ne kadar sürdüreceği ise merak konusu
Tarihçi Prof.Dr. Taner Akçam,geçen hafta yayınladağımız ve Ermeni Soykırımı'nın belgesi sayılabilecek Bahaeddin Şakir'in telgrafının ardından,kritik önemde yeni bir belgeyi daha açığa çıkarıyor.Dönemin III. Ordu Kumandanı olan Mahmud âamil Paşa'nın Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği telgraf,aslında tüyler ürpertici.Mahmud Kâmil Paşa telgrafında Ermenileri evlerinde saklayanların evlerinin yakılacağını söylüyor.Tüm bu belgelerin ardından resmî çevrelerin sessizliğini ne kadar sürdüreceği ise merak konusu
Elimizde,III. Ordu Kumandanı Mahmud Kâmil Paşa'ya ait,Ermenilerin sürüldüğü bölgelere gönderdiği bir emrin,İçişleri Bakanlığı'nın resmî antetli kâğıda yazılmış orijinalinin filmi bulunmaktadır.Belgenin altında Bakanlığın,"aslına uygundur" damgası vardır.Mahmud Kâmil Paşa bu emrinde,evlerinde Ermeni saklayanların evlerinin yakılacağını ve bu kişileri evlerinin önünde idam edileceklerini bildirmektedir.Bu işi yapanlar sivil-asker devlet görevlileri ise,görevlerine derhal son verilecek ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanacaklardır.
24 Temmuz 1915 tarihli emrin tam Türkçeleştirilmiş hâli şöyle:"Ahalisi dâhile sevkolunan köy ve kasabaların bazılarında Müslümanların Ermenileri gizledikleri anlaşılmaktadır.Hükümetin kararlarına aykırı olarak Ermenileri evlerinde saklayıp koruyan hane sahiplerinin,evleri önünde idamları ile evlerinin yakılması gerekmektedir.Bu hususun ilgililere münasip bir şekilde bildirilmesiyle sevkedilmemiş hiçbir Ermeni bırakılmamasına özen gösterip uygulamalarınız hakkında bilgi veriniz.Din değiştirip Müslüman olan Ermeniler de sevkedilecektir.[Ermenileri] koruyanlar Silâhlı Kuvvetler mensubu iseler,önce ilgili bakanlıklara ihbar edilip sonra yargılanmak üzere derhal askerlikle ilişkileri kesilecek,idarî görevli iseler derhal azledilerek yargılanmak üzere sıkıyönetim mahkemesine verileceklerdir."
Bu telgraf,tıpkı Bahaeddin Şakir'in 4 Temmuz 1915 tarihli telgrafı gibi,1919-1921 yılları arasında İstanbul'da görülen İttihat ve Terakki yargılanmaları dosya evrakı arasındadır.İttihatçı yöneticiler aleyhine açılan Ana Dava iddianamesinde bu telgraftan uzunca bir alıntı yapılır ve belgenin mahkeme evrakı dosya numarasının [tertîb 13 vesîka 1] olduğu bildirilir.
İkinci telgraf
İkinci telgraf
Mahmud Kâmil Paşa'nın konuya ilişkin ikinci bir telgrafı daha vardır.1 Ağustos 1915 tarihinde,bölgelere ikinci bir emir yollayan Paşa,24 Temmuz emrine açıklık getirir.Bu ikinci telgrafta,"dâhile sevkedilmekte olan Ermenileri saklayanların idamları bildirilmişti",der ve ama bu cezanın "hükümet tarafından [Müslüman evlere] resmen dağıtılan... kadın ve çocukları muhafaza edenleri" kapsamadığını söyler.Ceza,"hangi cins ve dinden olursa olsun hükümetin malûmâtı olmaksızın hanelerine Ermenileri gizleyen[ler]" ile ilgilidir ve bu kişiler idam cezası ile cezalandırılacaktır.
Emrin gösterdiği gerçek şudur;köylerde ve kasabalarda,çok sayıda Müslüman evlerinde Ermeni saklamaktadır ve hükümet bunun önüne geçmek istemektedir.Evleri yakma ve insanları idam etme tehditleri bundan dolayıdır.
İstanbul yargılamaları sırasında ortaya çıkan tüm bu belgeler hâlâ,devletin gizli kasalarında bir yerlerde saklı tutulmaktadırlar!Belgeler,nerede oldukları bilinmedikleri için yıllarca,"orijinali yok o hâlde geçersizdir" muamelesine tabi tutuldular.Ortada yıllarca süren tuhaf bir koalisyon vardı.Devlet belgeleri saklıyor,bazı akademisyenler de,"orijinali olmadığına göre bu belgenin kanıt olarak sunulması doğru olmaz",tezini işliyorlardı.
Bu tezi savunanların başında Guenter Lewy adlı bir Amerikalı tarihçi gelir.2004 yılında yazdığı bir kitabında,"mahkeme kayıtlarının hiçbirisinin orijinal hâlleri mevcut olmadığı için,ileri sürülen iddiaları güvenilir kabul etmek tarihçilik açısından doğru değildir",mealinde şeyler yazmış ve hemen akabinde 2005 yılında Türkiye'ye çağrılarak kendisine ödül verilmişti.Ödülü veren dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç idi.
Artık bu "şıracının şahidi bozacı" komedisine bir son vermek gerekiyor.Yayınladığımız Bahaeddin Şakir ve III. Ordu Komutanı Mahmud Kâmil Paşa'ya ait belgeler sadece bir başlangıç.Elimizde,İstanbul yargılanmalarına ait külliyatlı miktarda orijinal belge var.1918 Kasım ayında kurulan soruşturma komisyonunun ele geçirdiği yüzün üzerinde telgraf;bölgelerden yollanan belgeler,Yozgat Mutasarrıfı Kemal örneğinde olduğu gibi,bazı sanıkların savcılık soruşturmaları,Osmanlı asker ve sivil devlet görevlilerinin tanık ifadeleri,müfettiş raporları...Hepsi kısa bir sürede internet ortamında okuyucularla buluşacak.
Artık bu "şıracının şahidi bozacı" komedisine bir son vermek gerekiyor.Yayınladığımız Bahaeddin Şakir ve III. Ordu Komutanı Mahmud Kâmil Paşa'ya ait belgeler sadece bir başlangıç.Elimizde,İstanbul yargılanmalarına ait külliyatlı miktarda orijinal belge var.1918 Kasım ayında kurulan soruşturma komisyonunun ele geçirdiği yüzün üzerinde telgraf;bölgelerden yollanan belgeler,Yozgat Mutasarrıfı Kemal örneğinde olduğu gibi,bazı sanıkların savcılık soruşturmaları,Osmanlı asker ve sivil devlet görevlilerinin tanık ifadeleri,müfettiş raporları...Hepsi kısa bir sürede internet ortamında okuyucularla buluşacak.
Beklentim,hükümetin,yüz yıldır oynanan ve kendimize zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayan bu anlamsız oyuna son vermesidir.Hakikatin bir gün açığa çıkmak gibi kötü bir huyu var.Artık saklamak ve inkâr etmenin bir anlamı yok.Türkiye'nin tarihi ile yüzleşmesinin vakti gelmiş ve geçmektedir.Bu yüzleşmeye başlandığında,bugün demokrasi ve insan hakları gibi karşı karşıya kaldığımız birçok temel sorunun da çözülmeye başlandığı görülecektir!
Belgeler nasıl toplandı?
Belgeler nasıl toplandı?
1919-1921 İstanbul yargılamaları öncesi,1918 Kasım'ında bir soruşturma komisyonu kurulmuştu.Bu komisyon bölgeleri gezerek 1915-1917 Ermeni sürgün ve öldürmelerine ilişkin belgeler topladı.Mahkeme faaliyete geçtikten sonra ise,ortaya çıkan yeni olgulara bağlı olarak,düzenli aralıklarla İçişleri Bakanlığı'na başvurdu ve yeni belgeler istedi.Bakanlık,Mahkeme'den gelen yazılara binaen,bölgelere yazmış ve çeşitli konularda bulunabilecek belgelerin kendilerine yollanmasını istemiştir.Mahkeme dosyaları arasındaki belgelerden,1915 yılında çekilmiş bazı telgrafların,aynı anda birçok vilayetten İstanbul'a gönderilmiş olduğunu anlıyoruz.Örneğin,Sivas Vilayeti,24 Temmuz ve 1 Ağustos 1915 tarihli Mahmud Kâmil Paşa'ya ait telgrafların birer örneklerini 8 Ocak 1919 tarihinde İstanbul'a yollamıştır.
Bakanlık bölgelerden kendisine gelen bu belge ve telgrafları mahkemeye aktarmıştır.Örneğin 2 Nisan 1919 tarihinde Dâhiliye Nezareti'nden Divan-ı Harbi Örfi Başkanlığı'na yazılan bir yazıda,kendilerine Ankara bölgesinden 42 telgrafın gelmiş olduğu bildirilmekte ve bu belgeleri Mahkeme'ye aktardıkları söylenmektedir.
Mahmud Kâmil Paşa ve Bahaeddin Şakir belgeleri bu soruşturmalar sırasında elde edilen telgraflar arasındadır;bazı iddianame ve karar suretlerinde başta bu iki belge olmak üzere,birçok başka belgeden de alıntılar yapılmıştır.İddianame ve karar suretleri,dönemin Resmî Gazete'sinde yayınlandığı için bu belgelerin varlığından haberdar idik ama bugüne kadar orijinalleri hiçbir yerde yayınlanmamıştı.(1)
Belgeler Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivindedir
Belgeler Kudüs Ermeni Patrikhanesi arşivindedir
İstanbul yargılamalarına ilişkin mahkeme evrakının önemli bir kısmı önce İstanbul Ermeni Patrikliği'nin elinde bulunmaktaydı.1922 yılında Patriklik bu belgeleri Marsilya'ya yollamış;belgeler oradan önce Manchester'a ve Manchester'dan Kudüs Ermeni Patrikliği'ne gitmiştir.Bu yolculuğu,Mahmud Kâmil Paşa ve Bahaeddin Şakir belgelerinin üzerindeki damgalardan takip etmek mümkündür.Belgelerin sağ üst köşesinde,resmî Osmanlı antedi üzerinde bir damga ve numara görülmektedir.Damga Marsilya Ermeni Piskoposluğu'na aittir.Damganın ortasında Ermenice [Հայոց Առաջնորդարան Մարսելի] çevresinde ise Fransızca Marsilya Ermeni Patrikliği yazılıdır.Kudüs arşiv kaydı ise Ermenice bir harf ve numaradan ibarettir.Kudüs arşivi araştırmacılara kapalı olduğu için bu belgelere bugün ulaşmak imkânsızdır.
Biz belgeleri,1988'de vefat eden Krikor Gergeryan adlı Katolik rahibin özel arşivinde bulduk.Gergeryan ve arşivi hakkındaki ayrıntılı bilgiler,Naim Efendi'nin Hatıratı ve Talat Paşa Telgrafları (İletişim,2016) adlı kitapta mevcuttur.Gergeryan'ın belgeleri nasıl ele geçirdiğinin hikâyesi ise şöyledir:
Gergeryan belgelere nasıl ulaştı?
Gergeryan belgelere nasıl ulaştı?
Hayat tesadüflerle doludur.Ermeni Soykırımı'nda,başta annesi,babası ve altı kardeşi olmak üzere birçok akrabasını kaybeden Sivas Gürünlü Krikor Gergeryan,Kahire'deki kardeşinin yanına yerleşir.Roma'da rahip okulunu bitirdikten sonra,Ermeni dinî liderlerinin öldürülmesi konusunda doktora yapmaya karar verir ve belge toplamaya başlar.1940'lı yıllarda Kahire'de,tesadüf eseri,İstanbul Divan-ı Harbi Örfi Mahkemesi hâkimlerinden Kürt (Nemrut) Mustafa Paşa ile karşılaşır.1922 yılında Ankara hükümetinin İstanbul'u ele geçirmesi ile tutuklanmaktan korkan Kürt Mustafa Paşa Kahire'ye kaçmış ve orada yaşamaktadır.
Paşa,Gergeryan'a önemli bir bilgi verir:İstanbul yargılamaları sırasında,Ermeni Patrikliği'nin davalara müşteki olarak [Ermenileri temsilen] katılmalarına müsaade edilmiş ve Patriklik,Osmanlı kanunlarına göre dava belgelerinin birer kopyalarını elde etme hakkına sahip olmuştur.Paşa,bu belgelerin Kudüs Patriklik arşivinde olduğu bilgisini de verir.
Bunun üzerine Gergeryan Kudüs'e gider ve buradaki belgelerin fotoğraflarını çeker.Elindeki malzemeleri birçok araştırmacıyla paylaşır.1983 yılında,Armenian Assembly adlı kuruluş Gergeryan'ın tüm arşivinin filmini çeker.Bu mikrofilmler teorik olarak araştırmacıların hizmetine açıktı ama iyi bir kataloglama olmadığı için kullanılması oldukça zordur.
Krikor Gergeryan 1988 yılında vefat etti ve arşiv yeğeni Dr. Edmund Gergeryan tarafından muhafaza edildi.Dr. Edmund Gergeryan,2015 Nisan ayında bu arşivi görmeme müsaade etti.Ve İstanbul yargılamaları evrakının büyük bir kısmına ulaşma şansına sahip oldum.Bu belgeler en kısa sürede internet ortamında araştırmacıların hizmetine sunulacaktır.
Türkiye,tarihî hakikatleri karartarak,belgeleri imha ederek veya saklayarak gidebileceği yolun sonuna gelmiştir.Artık ülkeye zarar vermekten başka hiçbir işe yaramayan,Türkiye'nin uygar uluslar arasında yer almasını engelleyen bu anlamsız inkâr politikasına bir son verilmelidir.Yayınladığımız bu belgelerin güzel bir geleceğin başlangıcına hizmet etmesi en büyük dileğimizdir.İnkârın ortadan kalkması,tarihî hakikatlerle yüzleşme bu ülke ve insanları için güzel bir başlangıcın habercisi olacaktır...
***
***
1-Çalışmamız sırasında,Bahaeddin Şakir telgrafının silik bir kopyasının Vahakn N. Dadrian tarafından,Journal of Political and Military Sociology,Volume 22,No. 1 Summer 1994 (s.69) adlı bir eserde yayımlanmış olduğunu tespit ettik.
*Prof.Dr.Taner Akçam,"Evinde Ermeni saklayanın evi yakılacak ve evi önünde idam edilecektir",Agos,3 Mayıs 2017.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/18403/evinde-ermeni-saklayanin-evi-yakilacak-ve-evi-onunde-idam-edilecektir
*Prof.Dr.Taner Akçam,"Evinde Ermeni saklayanın evi yakılacak ve evi önünde idam edilecektir",Agos,3 Mayıs 2017.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/18403/evinde-ermeni-saklayanin-evi-yakilacak-ve-evi-onunde-idam-edilecektir
Kendi Ermeni meselem:Cemal Azmi Bey/Aydın Selcen*
Osmanlı'nın son (1914-1918) Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey,soykırım suçundan 1920 yılında İstanbul'da kurulan mahkemede idama mahkûm olan az sayıdaki üst düzey yetkiliden biri.
Fransa'da görevini bugün halefi Macron'a devreden cumhurbaşkanı Hollande,son resmî konuşmasını 10 Mayıs kölelik,köle ticaretinin ve bunların kaldırılmasının ulusal anma gününe ayırdı.Sosyalist siyasetçi Hollande'ın,bence ender içinden geldiği gibi olabildiği bu konuşması güzel ve yüklüydü.Hollande konuşmasında Fransa'nın sömürgecilik,köle ticareti ve Cezayir Bağımsızlık Savaşı gibi günahlarını sıraladı.Kendinden önce bu konularda adım atan,sağdan ve soldan seçilmiş cumhurbaşkanlarını anmayı ihmâl etmedi.Geçenlerde rahmetli olan Emmanuelli ve Taubira başta çeşitli hükümetlerde görev alıp,bu konularda yasama faaliyeti yürüten siyasetçileri ve tarihçileri de teker teker selâmladı.
Fransa'da görevini bugün halefi Macron'a devreden cumhurbaşkanı Hollande,son resmî konuşmasını 10 Mayıs kölelik,köle ticaretinin ve bunların kaldırılmasının ulusal anma gününe ayırdı.Sosyalist siyasetçi Hollande'ın,bence ender içinden geldiği gibi olabildiği bu konuşması güzel ve yüklüydü.Hollande konuşmasında Fransa'nın sömürgecilik,köle ticareti ve Cezayir Bağımsızlık Savaşı gibi günahlarını sıraladı.Kendinden önce bu konularda adım atan,sağdan ve soldan seçilmiş cumhurbaşkanlarını anmayı ihmâl etmedi.Geçenlerde rahmetli olan Emmanuelli ve Taubira başta çeşitli hükümetlerde görev alıp,bu konularda yasama faaliyeti yürüten siyasetçileri ve tarihçileri de teker teker selâmladı.
Hollande,bazılarının tarihi kurcalamamak,unutmak ve geleceğe bakmak gerektiğini söylediğini ancak tarihin orada ısrarlı,talepkâr,aceleci biçimde yerinde durduğunu hatırlattı,"nereden geldiğimizi bilmek zorundayız" dedi.Hollande,anıların yarıştırılmaması gerektiğini,acıların hiyerarşisinin olamayacağını,zira bunların tamamını günün birinde gelip bizi sorguladıklarını vurguladı.Fransa'nın büyük hikâyelere,kahramanlara gereksinimi olduğu denli gerçeğe de ihtiyacı olduğunun altını çizdi.Tarihi bilmenin,geleceği olanaklı kıldığını belirtti.Nihayet Hollande anma günlerinin de yetersiz olduğuna değinerek,aynı amaçlı bir ulusal vakfın kuruluşunu da duyurdu.(Metne http://www.elysee.fr/ sayfasından erişilebilir.)
Bunlar kuşkusuz tarih bilinci,etik,siyasî zarafet ve olgunluk göstergesiydi.Ancak Hollande,âdetâ tarihte bir iz bırakamamış olduğunu,DSK yarıştan düşünce neredeyse kazara cumhurbaşkanı seçildiğini kabullenmekle birlikte,bu alanda diğer tüm yöneticilerin toplamından daha yoğun ve dirayetli etkinlik gösterdiğinin altını da kalınca çizmiş oldu.Hasbelkader canlı denk geldiğim bu tören beni yine bizi,bizim dolaptaki iskeletlerimizi düşünmeye götürdü.
Bunlar kuşkusuz tarih bilinci,etik,siyasî zarafet ve olgunluk göstergesiydi.Ancak Hollande,âdetâ tarihte bir iz bırakamamış olduğunu,DSK yarıştan düşünce neredeyse kazara cumhurbaşkanı seçildiğini kabullenmekle birlikte,bu alanda diğer tüm yöneticilerin toplamından daha yoğun ve dirayetli etkinlik gösterdiğinin altını da kalınca çizmiş oldu.Hasbelkader canlı denk geldiğim bu tören beni yine bizi,bizim dolaptaki iskeletlerimizi düşünmeye götürdü.
Hani Akif'in sürekli yerli yersiz tekrarlanan ünlü "şüheda fışkıracak toprağı sıksan" dizesi var.Balkan Savaşları'nı,Birinci Dünya Savaşı'nı ve ardından Kurtuluş Savaşı'nı okuyan herkes,hepimiz bunun ne anlama geldiğini anlıyoruz.Ama bir de kapağını açsak,dolaplarımızdan dökülecek iskeletler kısmı var işin de,biz işte o topa hiç girmiyoruz.Bu yönde bir toplumsal talep olduğu veya bir siyasî baskı olduğu da söylenemez.Kaldı ki kendi trajik tarihimizi de öyküselleştiremiyoruz.Ne övündüğümüz imparatorluğun iktisadî,kültürel,demografik yüreği olan Balkanlar'ı birkaç ay gibi bir zaman diliminde yitirmemizi,ne Ortadoğu'da verdiğimiz kayıpların büyüklüğünü ve Arapların uluslaşma süreçlerinde bize sırtlarını dönüşlerini.
Bunlar arasında Ermeni Soykırımı artık gündemimizde yer alan bir konu bile değil.Herhâlde bunu bir diplomatik başarı olarak görüp,övünüyoruz da.Bu konunun mütemmim cüzü hâline dönüşen oysa görece çözümü daha basit olan Ermenistan'la sınır kapılarının açılması bile olası olmaktan çıktı.Benim Bağdat'ta maiyetinde görev yapmaktan onur duyduğum Büyükelçi Ünal Çeviköz gibi kendi kendine bu konuyu iş edinenler dışında kimse bu alanda kafa yormuyor.Çeviköz de bu alandaki akılcı,yapıcı girişimleri nedeniyle Bağdat öncesinde büyükelçilik yapıp o dönemde çok sevildiği Bakû'de neredeyse fiilen istenmeyen kişi ilân edilmiş durumda.Adına ABD başkanlarının yıllık açıklamalarında değindiği gibi Ermenice "Büyük Felâket" anlamında "Meds Yeghern" diyelim,kıyım diyelim asırlarca yan yana değil iç içe yaşadığımız Anadolu'daki Ermeni varlığının yok olduğu koşullarla yüzleşmeden ulusça ruhumuzu sağaltmamız mümkün mü?
İlerlemek ancak bu gerçeği içselleştirip,bu konuda görev bilinciyle hareket edecek bir liderin ön alıp,yol açmasıyla mümkün.Bizde Fransa'dakinin aksine ne tarihçiler,ne siyasetçiler ve daha önemlisi küçük bir azınlık dışında ne toplumdan Ermeni meselesinde adım atılması yönünde bir baskı ve talep yok.Yeri geldiğinde yersiz biçimde "küçük kardeş" muamelesi yaptığımız Azerbaycan,boyundan büyük yatırımlarıyla ülkemizin bu konudaki dış siyasetini rehin almış durumda.Tarihi öğrenmeye ilgisiziz.Sadece Van'ın savaş başladığında dört kere el değiştirmesi,1915'e gelmeden 1868'deki Zeytun Olayları ve benzerleri,Doğu-Batı Ermenileri arasındaki lehçe farkı,Ermeni nüfusun büyüklüğü ve yaygınlığı vb. pek çok ayrıntıyı merak etmiyoruz.1908-1913 arasında Meşrutiyet dönemini bugüne ders çıkarmak üzere olumlu yönleriyle incelemiyoruz.1913'te İttihat ve Terakki'nin yönetime el koyuş ve ülkeyi Birinci Dünya Savaşı bitimine dek yönetiş biçimine bakmıyoruz.Hepsini geçtim,arşivlerimize erişimde dahi ikircikli tutumumuzu aşamadık,hâlen ayıklama ve başvuranları sınıflandırma peşindeyiz.
Dönemin Almanya Şansölyesi Willy Brandt,1970'te Warsaw'ı ziyaretinde kentin Yahudi gettosundaki Nazi işgaline direniş anıtı önünde beklenmedik biçimde diz çökmüş ve yarım dakikalık bu kendiliğinden saygı duruşu ("Warschauer Kniefall") tarihe geçmişti.O tarihte yapılan kamuoyu yoklamaları,Almanların yüzde 48'inin bu davranışı abartılı ve yüzde 41'i de aşırı bulduğunu gösteriyor.Tarih Brandt'ın yaptığı siyasî liderliği haklı çıkardı.Bizde seçkin gazeteci Hasan Cemal,2008 yılı Eylül ayında Yerevan'daki Ermeni Soykırımı Anıtı'nı ziyaret edip bir karanfil bırakmıştı.(http://t24.com.tr/yazarlar/hasan-cemal/1915in-100-yilinda-ermenilerin-soykirim-acisini-paylasiyorum,11725) Bununla yetinmedi,büyük cesaret göstererek "1915:Ermeni Soykırımı" (Everest Yayınları,2012) adlı bir de kitap yazdı.Hasan Cemal'in dedesi Cemal Paşa'nın kim olduğunu ve Tiflis'te 22 Temmuz 1922'de öldürüldüğünü belirtmeye gerek yok.
Dönemin Almanya Şansölyesi Willy Brandt,1970'te Warsaw'ı ziyaretinde kentin Yahudi gettosundaki Nazi işgaline direniş anıtı önünde beklenmedik biçimde diz çökmüş ve yarım dakikalık bu kendiliğinden saygı duruşu ("Warschauer Kniefall") tarihe geçmişti.O tarihte yapılan kamuoyu yoklamaları,Almanların yüzde 48'inin bu davranışı abartılı ve yüzde 41'i de aşırı bulduğunu gösteriyor.Tarih Brandt'ın yaptığı siyasî liderliği haklı çıkardı.Bizde seçkin gazeteci Hasan Cemal,2008 yılı Eylül ayında Yerevan'daki Ermeni Soykırımı Anıtı'nı ziyaret edip bir karanfil bırakmıştı.(http://t24.com.tr/yazarlar/hasan-cemal/1915in-100-yilinda-ermenilerin-soykirim-acisini-paylasiyorum,11725) Bununla yetinmedi,büyük cesaret göstererek "1915:Ermeni Soykırımı" (Everest Yayınları,2012) adlı bir de kitap yazdı.Hasan Cemal'in dedesi Cemal Paşa'nın kim olduğunu ve Tiflis'te 22 Temmuz 1922'de öldürüldüğünü belirtmeye gerek yok.
Yirmi yıl görev yaptığım Dışişleri Bakanlığı'ndan 2013 Haziran ayında istifa etmemin ardından Hrant Dink Anma Günü'ne ilk kez 19 Ocak 2014 tarihinde katılmıştım.Buraya koymak için bulamadım,o gün çekilmiş elimde bir tarafı Türkçe,diğer tarafı Ermenice yazılmış "Hepimiz Hrant'ız,hepimiz Ermeniyiz" yazılı bir yuvarlak döviz taşırken çekilmiş bir fotoğrafım var.Cinayetin ağırlığı bir yana,kendi adıma "özgürlük güzel şeymiş" diye düşündüğümü hatırlıyorum.Daha sonra,yine aynı yıl,45. doğumgünüm,o dönem çalıştığım petrol şirketi adına Berlin'de katıldığım bir enerji konferansında Berlin'e denk geldi.Programdaki bir boşluktan yararlanarak,Bahaeddin Şakir ve Cemal Azmi Bey'in Berlin Türk Şehitliği'ndeki ikiz kabirlerini hayatımda o gün ilk kez ziyaret ettim.
Osmanlı'nın son (1914-1918) Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey,soykırım suçundan 1920 yılında İstanbul'da kurulan mahkemede idama mahkûm olan az sayıdaki üst düzey yetkiliden biri.Cemal Azmi,Taşnaklar Nemesis Harekâtı'nı başlatınca,15 Mart 1921'de Berlin'de Talat Paşa ve 5 Aralık 1921'de Roma'da Said Halim Paşa'nın ardından Bahaeddin Şakir'le birlikte Berlin'de ilk öldürülenlerden.Son üçünün katili Arshavir Shirakian.Görev yaptığı dönemde "Sopalı Vali" olarak da tanınan Cemal Azmi,ulusal kaynaklarda bir kahraman,Ermeni ve uluslararası kaynaklarda ise kuzeydoğu bölgesinde çoluk-çocuk tüm Ermeni nüfusu katleden bir cani olarak anlatılıyor.Kendi babası Hacı Osman Nuri de Arapgir mutasarrıfı olan ve dolayısıyla oralı olduğu varsayılan Cemal Azmi Bey,benim büyükbabamın babası.
Burada kişisel öykümü anlatmamın Ermeni Soykırımı konusuna bir katkısı olmayacağını biliyorum.Bugün ülkemizde "Ermeni Soykırımı'nı tanıyorum" diyecek bir yurttaşın yargılanmayacağı güvencesi olmadığını da.Ama bildiğim,ister ABD'ninki gibi diplomatik bir sözcük oyunuyla "soykırım" sözcüğünü devreden çıkaralım,ister konuyu Ermenistan'la sınır kapılarının yeniden açılmasına bağlayalım,bugün ülkemiz olan toprak parçasında yüzyıllarca birlikte yaşadığımız Ermeni nüfusunun yok edilmesiyle yüzleşmemizin bize ortak geleceğimizin kapısını açacak anahtarlardan biri hattâ başlıcası olduğu.İhtiyaç duyduğumuz ise Brandt gibi,o değilse Hollande kadar tarih bilinci ve siyasî sorumluluk sahibi,Hasan Cemal'in uzgörü ve medenî cesaretini benimseyebilecek bir lider.Bir diğer Cemal'in torunu olan ben de,Hasan Cemal büyüğüm gibi,kendi adıma Ermenilerin soykırım acısını paylaşıyorum...
***
Aydın Selcen kimdir?
Burada kişisel öykümü anlatmamın Ermeni Soykırımı konusuna bir katkısı olmayacağını biliyorum.Bugün ülkemizde "Ermeni Soykırımı'nı tanıyorum" diyecek bir yurttaşın yargılanmayacağı güvencesi olmadığını da.Ama bildiğim,ister ABD'ninki gibi diplomatik bir sözcük oyunuyla "soykırım" sözcüğünü devreden çıkaralım,ister konuyu Ermenistan'la sınır kapılarının yeniden açılmasına bağlayalım,bugün ülkemiz olan toprak parçasında yüzyıllarca birlikte yaşadığımız Ermeni nüfusunun yok edilmesiyle yüzleşmemizin bize ortak geleceğimizin kapısını açacak anahtarlardan biri hattâ başlıcası olduğu.İhtiyaç duyduğumuz ise Brandt gibi,o değilse Hollande kadar tarih bilinci ve siyasî sorumluluk sahibi,Hasan Cemal'in uzgörü ve medenî cesaretini benimseyebilecek bir lider.Bir diğer Cemal'in torunu olan ben de,Hasan Cemal büyüğüm gibi,kendi adıma Ermenilerin soykırım acısını paylaşıyorum...
***
Aydın Selcen kimdir?
1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur.1992-2003 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu.Son olarak 2010-2013 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu.Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa" etti.Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasî danışmanlık yaptı.2015'ten beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor.Galatasaray kongre üyesidir.Alaz adında bir kızı var.
*Aydın Selcen,Kendi Ermeni meselem:Cemal Azmi Bey,Duvar,14 Mayıs 2017.
http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/05/14/kendi-ermeni-meselem-cemal-azmi-bey/
*Aydın Selcen,Kendi Ermeni meselem:Cemal Azmi Bey,Duvar,14 Mayıs 2017.
http://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/05/14/kendi-ermeni-meselem-cemal-azmi-bey/
Trabzon Ermenilerini "yok eden" vali Cemal Azmi/Mehmet Polatel*
Cemal Azmi,1915'te Trabzon'daki Ermenileri öldürtmekle kalmamış,aynı zamanda çevre illerdeki yerel yöneticileri de Ermenileri katletmeleri için organize etmişti.
1868'de Arapkir'de doğan Mehmed Cemal Azmi Bey,eğitimini Mülkiye'de tamamlar.Öğretmen olarak devlet hizmetine başlar,çeşitli bölgelerde memurluk ve kaymakamlık görevlerinde bulunur.Kosovo Merkez Kazaları kaymakamlığı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne dâhil olur ve 1908'de Meşrutiyet'in yeniden ilânında rol alır.1914 yılına değin Rize mutasarrıflığı görevini yürütür ve bu esnada "eli sopalı mutasarrıf" nâmını alır.Ardından Trabzon'a vali olarak atanır ve dört yıla yakın bu görevde kalır.
1868'de Arapkir'de doğan Mehmed Cemal Azmi Bey,eğitimini Mülkiye'de tamamlar.Öğretmen olarak devlet hizmetine başlar,çeşitli bölgelerde memurluk ve kaymakamlık görevlerinde bulunur.Kosovo Merkez Kazaları kaymakamlığı döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne dâhil olur ve 1908'de Meşrutiyet'in yeniden ilânında rol alır.1914 yılına değin Rize mutasarrıflığı görevini yürütür ve bu esnada "eli sopalı mutasarrıf" nâmını alır.Ardından Trabzon'a vali olarak atanır ve dört yıla yakın bu görevde kalır.
Cemal Azmi Bey,aynı zamanda Teşkilât-ı Mahsusa'da da görevlidir.Savaş sırasında,gayr-i nizami harpte görev alacak çetelerin oluşturulmasında aktif rol oynamıştır.Bu kapsamda,mahkûm,tutuklu ve firarilerden bir birlik oluşturmaya çalışan Cemal Azmi Bey,Trabzon dâhilinde bu kişilerden 800 kişilik bir birlik oluşturulacağı bilgisini Dâhiliye Nezareti'ne iletir.Bununla beraber,dağlarda bulunan eşkıyaların affedilerek,çeteci olarak işe alınmasını da bizzat kendisi yürütür.
Ermenileri mavnalara bindirerek...
Ermenileri mavnalara bindirerek...
Cemal Azmi Bey,Trabzon dâhilindeki Ermenilerin sürgün ve kıyımının baş sorumlularından biridir.Kasım 1914'te Rus savaş gemilerinin şehri top ateşine tutmasıyla Trabzon'da Ermenilere yönelik baskılar başlar,ancak sistematik olarak Ermenilerin tutuklanması ve şehirden silinmesi plânı 2 Mayıs 1915'te pratiğe dökülür.Jandarmalar,Ermenilerin evlerinde arama yaparlar,Ermeni ileri gelenlerine yönelik tehditler artar.Bahaeddin Şakir'in 19 Haziran'da Trabzon'a gelmesi ve valiyle görüşmesinin ardından Ermenilere yönelik şiddet giderek tırmanır.Bu görüşmenin ardından,Cemal Azmi'nin,Trabzon'daki sivil ve askerî yetkililerle yaptığı toplantıda,Ermenilerin şehir dışında katledilmesini önerdiği aktarılır.Bu bağlamda,Talat Paşa'nın "istisnasız bütün Ermenilerin" tehcirini emrettiği 21 Haziran tarihli kararı doğrultusunda Trabzon'da sürgünler başlar.Öncelikle aralarında Taşnak mensuplarının,işadamlarının ve öğretmenlerin olduğu 42 kişilik bir grup Samsun'a gönderilecekleri bahanesiyle,mavna cinsi teknelere bindirildikten sonra denizde boğularak öldürülürler.Kıyıya yüzerek hayatta kalmayı başaran,Trabzon'da lokantacılık yapan Vartan isimli Ermeni ise tanıklık edeceği korkusuyla Cemal Azmi'nin emri doğrultusunda kaldırıldığı hastanede zehirlenerek öldürülür.
Cemal Azmi,Ermenilerin tehcir sırasında şehir dışında katledilmesinde,bu katl işi için çeteler teşkil edilmesinde,kadınlara cinsel şiddet uygulanmasında ve Ermeni sürgünlerinin denizde boğularak öldürülmesinde karar alıcı konumdadır.Savaş sonrası yapılan yargılamalarda bu suçlar tanıklıklar eşliğinde kayıt altına alınacaktır.
Bir tanık:Hafız Mehmed Bey
Bir tanık:Hafız Mehmed Bey
11 Aralık 1918 tarihli Meclis-i Mebusan'daki oturumda,Trabzon Mebusu Hafız Mehmed Bey,denizde boğularak öldürülme hadisesine,şahit olduğu bir olay kapsamında değinir.Hafız Mehmed Bey,Ordu kazasında kaymakamın "Ermenileri kayığa doldurarak Samsun'a göndermek bahanesi ile denize" döktürdüğünü,Vali Cemal Azmi'nin aynı uygulamayı yaptığını işittiğini,Trabzon'a gidemediğini ama durumu Talat Paşa'ya aktardığını söyler.Hafız Mehmed Bey,kaymakamın görevden azledildiğini,ancak valiye hiçbir şey olmadığını söyler.Yargılamalar sırasında da Giresun Kaymakamı Arif Bey,Musul'a tehcir bahanesiyle sevkedilen Ermenilerin denizde boğulması emrini Vali Cemal Azmi'den aldığını öne sürer.
Cemal Azmi,aynı zamanda,Ermenilerin ihtida ederek yani din değiştirerek tehcirden muaf kalmasına da engel olur.Osmanlı hükümetinin,ihtida ile ilgili tehcirin başlangıcındaki emirlerine direnir,1894-1896 Katliamları sırasında ihtida eden Ermenilerin,tekrar kendi dinlerine döndüğünü örnek göstererek gelecekte sorun olabileceğini belirtir.
15 Nisan 1916'da Rusya'nın Trabzon'u işgaliyle birlikte,Cemal Azmi Bey,Ordu'ya yerleşir.Bu dönemde Ordu'da yaşayan Rumların sürülmesinde ve mallarının düşük fiyatlarla tasfiye edilmesinde rol oynar.
Şubat 1918'de valilikten ayrılan Cemal Azmi Bey,savaşın bitmesinin ardından yargılamadan kaçmak amacıyla ailesiyle birlikte Berlin'e yerleşir.Ancak Osmanlı hükümeti tarafından kurulan Divan-ı Harb-i Örfi'nin Trabzon davasında Ermeni Katliamı'nın başlıca tertipçilerinden biri olarak gıyaben yargılanır ve hakkında idam cezası verilir.
Mahkemenin kararına göre,Cemal Azmi'nin işlediği suçlar;"görünüşte tehcir kanunu tatbik etmek ve hakikatte gizli olarak bildirilen emirler gereğince Ermenileri yok etmek üzere gerekli düzenlemeleri kararlaştırıp",suçlular ve jandarmalar vasıtasıyla sevkettirdikleri savunmasız Ermenileri şehirden uzaklaşınca erkek ve kadınları birbirinden ayırarak katlettirmek,kadınların üzerlerindeki değerli eşyalarının yağmalanmasına,kadınlara tecavüz edilmesine ve yaya olarak aylarca yol yürütülerek açlıktan ve susuzluktan ölmelerine neden olmak,Trabzon'da alıkoydukları bazı kadınları ve koruma bahanesiyle baba evlerine ve hastanelere dağıttıkları erkek ve kız çocuklarını mavna ve kayıklarla sevkettirerek,denize açıldıktan sonra boğdurup öldürtmektir.
Cumhuriyet onu unutmadı
Cumhuriyet onu unutmadı
Bu suçlardan dolayı,Cemal Azmi'ye verilen idam cezası Berlin'de olduğundan uygulanmaz.Ancak 17 Nisan 1922 tarihinde,Berlin'de Bahaeddin Şakir ile birlikte yürüyüşe çıkan Cemal Azmi,"Nemesis" adlı örgüt tarafından vurularak öldürülür.
Cemal Azmi yaşasaydı,Cumhuriyet döneminde nasıl bir hayatı olurdu bilinmez.Belki de kendisiyle benzer durumda olan valilerin hikâyesinde olduğu gibi bakanlık seviyesine kadar yükselebilirdi.Her şeye rağmen,Cumhuriyet yönetimi,Cemal Azmi'yi unutmadı.31 Mayıs 1926'da kabul edilen "Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen" kişilerin ailelerine Ermeni emval-i metrukesinden 20 bin lira yardımda bulunulmasını öngören kanun çerçevesinde,Cemal Azmi'nin eşi,çocukları ve kardeşine Galata Voyvoda Caddesi'nde bulunan bir bina tahsis edilmiştir...
*Mehmet Polatel,Trabzon Ermenilerini "yok eden" vali Cemal Azmi,Agos,18 Nisan 2015.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11320/trabzon-ermenilerini-yok-eden-vali-cemal-azmi
*Mehmet Polatel,Trabzon Ermenilerini "yok eden" vali Cemal Azmi,Agos,18 Nisan 2015.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/11320/trabzon-ermenilerini-yok-eden-vali-cemal-azmi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)