Yazı başlığı ne anlama geliyor,biraz merak konusu olsun!
İşin
sırrı,Hrant Dink'in öldürülmesinin sekizinci yılında atılan "Yüzleşin
Hrant ile Soykırım ile";"1915'ten Hrant'a Soykırım Sürüyor"
pankartlarında gizli.
Başlıktaki
sır bir soru ile doğrudan bağlantılı.Acaba Hrant Dink cinayeti niçin
unutulmadı,unutulmuyor?Niçin Hrant için düzenlenen anma törenleri her
yıl daha çok artıyor?
Bu
ülkede çok siyasî cinayetler işlendi.Hrant Dink'ten çok daha fazla
tanınan ve toplumda ağırlığı olan insanlar siyasî cinayetlere kurban
gittiler.Abdi İpekçi,Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı bu isimlerden ilk
aklıma gelenler.Onların öldürülme yıldönümleri Hrant Dink gibi
kitlesele katılımlarla anılmıyor artık.Acaba Hrant niçin bu denli önemli
ve anlamlı bir sembol oldu?
Acaba
neden Başbakan Davutoğlu,cinayetin sekizinci yılında Hrant'ın anısı
önünde saygıyla eğilen bir açıklama yapma ihtiyacı duydu?
Hrant'a giderek artan bu ilginin ve Hrant'ın giderek artan öneminin anlamı ne?
Cevap olarak birçok neden sayabilirsiniz.Muhtemel bu nedenlerin her birisi de doğru olabilir.
Ama bir neden çok açık,Hrant ile 1915 ilişkisi...Hrant ile Ermeni Soykırımı bağlantısı.
Bu
bağlantı,Hrant'ın öldürülüşünün sekizinci yılında artık resmen
kuruldu.Üstelik sadece Hrant'ı anan kitleler tarafından değil,Türkiye
Cumhuriyeti'nin başbakanı tarafından da.
Bundan
sonra Hrant Dink 1915-Soykırım bağlamında konuşulacak ve
tartışılacaktır.Aşılan eşik çok önemlidir ve altı ne kadar çizilse
azdır.
Belki
hatırlayan vardır;ilk yıllarda Hrant cinayetini 1915 ile
ilintilendirenler epey eleştiri ve dudak bükmelere muhatap olmuşlardı.Bu
çevrelere yönelik,"ne alâkası var,nereden çıktı bu soykırım işi şimdi"
diyenlerin itirazları hâlâ kulaklarımdadır.
Hrant'ın
Talat Paşa'nın intikamını almak için de öldürüldüğünü söylediğimde de
benzeri kuşku dolu ifadeler dile getirildi.Oysa cinayeti işleyenler
için Hrant ile 1915 ve Talat Paşa bağı çok açık ve netti.
Bu
hatırlatmaları şu nedenle yapmak istedim:Artık Hrant için adâlet
arayışları,Hrant'ın katillerinin yakalanmasının ötesine geçmiştir.
Bugün,Hrant
cinayetinin plânlayıcısı konumunda olan bazı isimler yargı önünde
çıkarılsa bile artık tatmin olmayacağız.Hrant için aradığımız adâletin
daha derinlerde,daha başka yerlerde olduğunu söyleyeceğiz.
Hrant için adâlet,1915 için adâlet arayışına bağlandı ve giderek artan bir biçimde bağlanmaya da devam edecek.
Bana sorarsanız,Hrant için giderek artan ilginin anlam ve önemi buradadır.
Hrant artık Soykırım için adâlet arayışının da sembolü oldu.Soykırım için adâlet sağlanmadan,Hrant için de adâlet sağlanmaz.
Aslında mesele daha da derinlerde...Hrant sadece 1915 için adâlet arayışlarının sembolü de değil.
Hrant,Türkiye'nin altta kalmış ve ezilmiş tüm kesimlerinin,adâletsizliğe uğramış herkesin,öteki Türkiye'nin temsilcisidir.
Birçok
konuda birbiri ile tartışan,biraraya gelemeyecek olan birçok çevre ve
isim Hrant ismi söylendiğinde saygıyla başını öne eğmekte ve biraraya
gelmektedir.
Hrant Türkiye toplumunun adâlet arayan dipten gelen derin dalgasının sembolü olmuştur.
Niye
mi?Aklıma hep Marxistlerin işçi sınıfı-proletarya için,bu sınıfın niçin
özlenen sosyalist devrimin ana taşıyıcısı olduğu üzerine söyledikleri
gelir."Proletaryanın zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktur."
Kaldırımda
uzanmış,çatlak ayakkabısı ve Ermeni kimliği ile Hrant Türkiye'de
"zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan" bir çevrenin
temsilcisidir.
1915
Ermeni Soykırımı adâletsizliğin en dibe vurmuş hâlidir.En derin,en
kitlesel,en büyük adâletsizliktir soykırım ve bu özelliği ile tüm diğer
adâletsizlikleri kolayca etrafında birleştirecek bir çekim gücüne
sahiptir.
O hâlde Hrant için 1915-Soykırım için aradığımız adâlet nedir?
İşte bu sorunun cevabı da yazımın başlığında yatıyor.Bunu anlatmaya çalışacağım!Hrant için adâlet arayışı ile 1915 için adâlet arayışının buluştuğunu söylüyorum.Bu biraz da malumu ilam gibi bir şey.
Eğer
öyleyse 1915 için aradığımız adâlet nedir?Ermeni toplulukları ne tür
bir adâlet arıyor,biz Türkiyeliler ne tür bir adâletin
peşindeyiz?Gerçekten 1915 için ne istiyoruz?
2015 boyunca,24 Nisan öncesi ve sonrası bu soruyu tartışacağız.
Artık
şunu görmek durumundayız:Ermeni Soykırımı meselesinin çözümü,Kürt
sorunu,Alevi sorunu gibi siyasetimizin merkezine oturuyor.Nasıl Kürt
meselesi,Alevi meselesi Türkiye siyasetinde önemli bir turnusol kâğıdı
işlevi görmekte iseler,benzeri bir durum Ermeni Soykırımı konusunda da
olacaktır.
Siyasî partilerimiz bu konuda daha açık ve net tavır almak zorundalar.
"Asılsız soykırım iddiaları ile savaş" CHP Parti Programı'nda yer alıyor.
CHP
içinde,milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu,Şafak Pavey ve Umut Oran'ın
Hrant Dink anma törenlerine katıldıkları için disiplin kuruluna
sevkedilmesini isteyenler var!Deniz Baykal,bir grup CHP'li ile birlikte
Doğu Perinçek'i savunmak için Strasbourg'a gidecek.Bunlar CHP içinde konu
hakkındaki siyasî tartışmaların ön habercisi sayılmalı.
Her
ne kadar HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş birkaç sefer Ermeni
Soykırımı'nı kabul ettiğini açıklamış olsa da HDP Parti Programı'nda
konuya ilişkin herhangi bir bilgi yok.Bildiğim kadarıyla,HDP çözüm
konusunda henüz resmî bir görüş de oluşturmuş değil.
Sadece
HDP değil,tüm siyasî partilerin,artık giderek ağırlığını hissettirecek
bir siyasî soruna açık ve net cevap vermeleri gerekiyor.Ermeni Soykırımı
konusunda çözüm nedir?
Soruna önce hükümet cephesinden bakmak istiyorum!
Ben,adını koymamış olsalar bile AKP ve hükümetin bu konuda bir çözüm önerisi olduğunu düşünüyorum.
Türkiye,belki
bilerek veya belki bilmeyerek küçük bir ABD olmak
yolundadır.ABD,Kızılderili katliamları ile nasıl yüzleşiyor ise,Türkiye
de Anadolu'nun yerlileri ile benzeri tarzda yüzleşme yolunda hızla
ilerlemektedir.
Bu
stratejinin özünü,"bırakın meseleyi sivil toplum çözsün" olarak
özetleyebilirim.Devletin görevi ise,sivil toplum düzeyinde sorunun ele
alınmasının önündeki pürüzleri temizlemekten ibarettir.
Bu
anlayışa göre,konu hiçbir biçimde devletlerarası bir sorun
değildir.Diasporayı manevi olarak ilgilendiriyor bile olsa,mesele
tamamıyla Türkiye devleti ile onun Ermeni vatandaşları arasında,daha
genel bir ifadeyle,esas olarak Türk-Kürt ve Ermeni toplumları arasındaki
toplumsal bir sorundur.Yani Türkiye'nin demokratikleşmesi sorununun bir
parçasıdır.Bu anlamda Türkiye'nin iç sorunudur.
Başbakan
Davutoğlu'nun baş danışmanı Etyen Mahçupyan birkaç sefer bu görüşü çok
açık dile getirdi,"Ne Ermenistan devleti ne de başka bir devlet...Tabii
bütün yurtdışındaki diasporayla manevi bir ilgisi var elbette,onların
dedeleri,babaları yaşadılar bunu sonuçta.Ama ben hiçbir devletin
Ermenistan dâhil bu konuda taraf olarak muhatap alınması gerektiğini
düşünmüyorum." (Yeni Şafak gazetesi Yusuf Genç'e verdiği röportajdan
(http://t24.com.tr/haber/etyen-mahcupyan-ermeni-meselesi-turkiyenin-ic-sorunu-ermenistan-muhatap-degil,257031)
Gerçi
Mahçupyan geçmişte bununla çelişen başka açıklamalarda da bulunmuştu
ama 27 Nisan 2014 yılında yaptığı bu açıklamayı,kanaatini değiştirmediği
müddetçe esas almak gerekiyor.
Sorun
eğer esas olarak Türkiye ile onun Ermeni vatandaşları arasındaki bir
sorun ise çözümün ne şekil alacağı da aşağı-yukarı bellidir.Yine
Mahçupyan'ın ifadesi ile,"Türkiye'nin yeniden inşa meselesi(nin)" bir
parçası...Bir anlamda,bir iç sorun olarak,demokratik ve özgür bir toplum
inşa etmenin bir parçası.
Amerika
örneğini vermemin nedeni de bu.Türkiye'nin Ermeni Soykırımı ile
yüzleşme tarzı giderek Amerikanvari bir hâl almaktadır ve almaya da
devam edecektir."Bırakın sorun sivil toplum düzeyinde çözülsün,siz
sadece bunun önündeki engelleri temizlemeye çalışın."
Bir dahaki yazıda,ABD özelinde konuyu biraz daha ayrıntılı ele alacağım.Türkiye'nin
Ermeni Soykırımı ile uğraşmasının ABD'nin,bizlerin Kızılderili olarak
tanımladığı Yerli Milletlere yönelik yapılan katliam ve imhalarla
uğraşmasına benzemeye başladığını söylüyorum.
*Prof.Dr.Taner Akçam,Hrant Dink ve 1952 Luxemburg,Taraf,27 Ocak-1 Şubat 2015.
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-2/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-3/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-4/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/turkiye-1915-ile-nasil-yuzlesmeli/
Bugün
ABD'nde,Yerli Milletlere karşı tarih boyunca yapılan haksızlıklar son
derece rahat ve açık olarak tartışılır.Konu hakkında yüzlerce kitap
yayımlanmıştır ve tartışılmasının önünde hiçbir engel
yoktur.Üniversitelerde konu ile ilgilenen kürsüler mevcuttur.Fakat bu
kürsüler,doğrudan katliam-soykırım değil,daha çok antropoloji,kültür ve
sanat tarihi veya dil vb. gibi alanlarda çalışırlar.
Hattâ,Washington'da
Kızılderililer ile ilgili dev bir müze vardır.Gezenler bilirler,müzede
Yerli Milletlerin tarihi hakkında her şeyi bulabilirsiniz ama tek şey
yoktur,katliam ve imhalar.
Türkiye'nin
de benzeri bir yola girdiği ve/veya gireceğini söylemekteyim.Bizde
de,gerek devlet gerekse özel üniversitelerde ağırlıklı dil-kültür
çalışmaları yapacak kürsüler kurulmaya,programlar oluşturulmaya başlandı
bile.
Dersim
özelinde kurulması tartışılan Müze'nin,Ermeni veya başka Hristiyan
topluluk için kurulması da fazla hayal ürünü değil.Ana amaç,yerli
halkların kültürel katkılarını tanımak,öne çıkarmak ve yeniden yaşatmak.
Kiliselerin asıl sahiplerine iadesi,tamiri veya yenilerin inşa edilmesine izin verilmesi bu kategoride ele alınabilir.
Bunun
kısa sürede din dışındaki alanları da kapsayacak şekilde
genişleyeceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.Davutoğlu'nun
Hrant Dink ile ilgili mesajında bunu imâ eden ifadelere yer verilmiş
durumda.
Meselenin
nasıl "çözülmekte" olduğuna verilecek bir başka örnek de hukuk
alanıdır.Beyaz Adam kıtaya ilk geldiğinde ne kadar farklı Yerli Millet
vardı kimse bilmiyor.Birçoğu toptan imha oldu.Hayatta kalmış Yerli
Milletler,federal hükümetçe tanınan ve tanınmayan Milletler olarak ikiye
ayrılıyor.Resmî olarak tanınan Millet sayısı 566.Aşağı-yukarı bir o
kadar Millet de resmî olarak tanınma kavgası veriyor.Bunun için açılmış
onlarca dava var.
Resmî
olarak tanınmış Milletler,federal hükümet ile yaptıkları antlaşmalara
sahipler.Bu Milletler,ABD federal hükümeti ile imzaladıkları bu
antlaşmalardan doğan haklar kendilerine verilmediği ya da antlaşmalar
yanlış yorumlandığı için davalar açmışlar veya hâlâ da
açmaktadırlar.Değişik Milletler tarafından açılan bir diğer dava türü
de,imzalanmış bazı antlaşmaların geçersiz sayılmasına yönelik.Çünkü bu
antlaşmaların nasıl imzalandığı kendi başına ayrı bir hikâyedir.
Sayısı
yüzlerle ifade edilecek bu tür davaların kimisi başarı ile kimisi ise
başarısızlıkla sonuçlanıyor.Eylül 2014'te Arizona'da,en büyük Yerli
Milletlerden birisi olan Navajo kabilesi ile federal hükümet arasında
yapılan bir antlaşma ile Navajo'lara 554 milyon dolar ödenmesinin kabul
edilmesi bu tür başarılı davalara verilecek bir örnek.Davanın elli
yıldan fazla sürdüğünü de eklemekte fayda var.
İddia
ettiğim şudur ki,Türkiye de yavaş yavaş bu yola giriyor.Başlangıçta
belki sadece vakıflar ile sınırlı idi ama artık giderek artan sayıda
Ermeni birey,ellerindeki tapulara dayanarak mallarını geri almak için
davalar açtılar ve açıyorlar.İleriki yıllarda bu sayının çok daha
artacağını biliyorum.
Vakıf
davalarında başarı ile sonuçlananlar var.Bireysel davalarda henüz
başarılı bir sonuç var mı bilmiyorum ama bu da ihtimal dışı değil.
Benzeri
bir durumu özür dileme pratiği ile ilgili olarak da gözlemek
mümkün.Amerika'da,federal düzeyde özür dileme anlamına gelebilecek bazı
adımlar var ama federal hükümetin bu adımların attığından haberli olan
insan sayısı ise yok gibi.
Örneğin
2010 yılında,Savunma Bakanlığı bütçesinde düzenleme yapmak amacıyla
çıkartılan bir yasada (Department of Defense Appropriations Act)
Kongre,Amerikan Milleti adına Yerli Milletlerden açıkça özür dilemiş ve
Amerikan Başkanı'ndan ülkenin iyileşebilmesi için,tarih boyunca
Yerlilere karşı yapılmış haksızlıkları tanımasını istemiştir.
Toplam
yedi maddeden oluşan ve "Tanıma ve Özür Dilemek" başlığını taşıyan
metin son derece kuvvetli bir dile sahip.Fakat sorun şudur ki,ABD'nin
Kızılderililerden özür dilemiş olduğundan son derece sınırlı sayıda
uzman haberdardır.Yerli Milletlerin bile bu özürden habersiz olduğunu
rahatlıkla söyleyebilirim.
Bununla
kıyaslandığında,AKP'nin Dersim Özrü ve 24 Nisan taziye
metinlerinin,"tanınma ve özür" ile alâkası olmadığı rahatlıkla ileri
sürülebilecek olsa bile,ABD'nden farklı olarak,Türkiye'nin yaptığının en
azından bilinir olduğu iddia edilebilir.
Elbette ABD'nin çabaları Türkiye ile kıyaslanmayacak boyutlarda.
1978'den
sonrası,Yerli Milletlerin kültürel ve kutsal değerlerinin korunması ve
desteklenmesine yönelik değişik dönemlerde çıkartılan kanunlar;Obama
yönetimi tarafından,Yerli Milletlerle sorunları çözebilmek amacıyla
2009'da oluşturulan ve geçen aralık ayında altıncı kongresini yapan
Beyaz Saray Kızılderili İşleri Konseyi [White House Council on Native
American Affairs] gibi girişimler bu farklılığa verilecek örnekler
arasındadır.
Türkiye
henüz bu boyutta adımlar atmamış bile olsa,ben esas olarak bu yola
girilmiş olduğunu söylüyorum.ABD Türkiye'nin seçtiği yolun en ideal
tarzı gibi duruyor.
Sorum şu:1915 için adâlet arayışımızda istenen ABD gibi bir şey mi?
Soruna,Türkiye'nin
iç sorunu olarak yaklaşmak ve zorunlu oldukça sorunun çözümü önündeki
bazı engelleri kaldıracak ve/veya yardımcı olacak mekanizmalar kurmak.
İstenen adâlet gerçekten bu mudur?Konu,üzerinde daha fazla durmayı hak ediyor.
Türkiye'nin tarihi ile yüzleşmesinin giderek ABD'ne benzemeye başladığını iddia ediyorum.
Türkiye'nin tarihi ile yüzleşmesinin giderek ABD'ne benzemeye başladığını iddia ediyorum.
ABD ile kıyaslamama elbette,"çok iyimser olduğum" itirazı yapılabilir.Ama bu itiraz tartışmanın özünü yakalamaktan uzak.
Çünkü ileri sürdüğüm görüşün "iyimser veya karamsar" olmakla alâkası yok.Türkiye tıpkı ABD gibi olacak,diye bir iddiam yok.
Türkiye ABD'nin çok kötü bir kopyası olarak da kalabilir.Hep öyle olmuş zaten.
Sorun
Türkiye'nin aynı ABD gibi olup olmamasında değil.Türkiye'nin soruna
esas olarak,"dış güçlerle" (diaspora ve Ermenistan) ele alınacak bir
mesele olarak değil,Türkiye'nin iç sorunu olarak yaklaşmasıdır.
Bu
noktada Etyen Mahçupyan'a yönelik yapılan eleştiriler önem
kazanıyor.Hükümet politikalarını desteklediği için Mahçupyan'a
yöneltilen eleştirilere söyleyecek özel bir şeyim yok.Hükümete muhalefet
eden insanların,o politikaları destekleyen birisine eleştiri
yöneltmelerinden daha doğal ne olabilir ki?
Fakat
sorun,Ermeni Soykırımı meselesine gelince biraz karışıyor.Ben,Ermeni
Soykırımı ve çözüm yolları konusunda,Mahçupyan'ın söylediklerinden çok
farklı şeyler söylendiğini henüz duymadım.
Belki
yanılıyorum ama Mahçupyan'a veya hükümete itiraz edenlerde,"sizin
önerdiğiniz yanlış,doğrusu budur",biçiminde açık bir tavır yok.Daha
çok,"öyle diyorsun ama bir de bunu yapıyorsun" gibi,hükümetin iç
tutarsızlıklarına dikkat çeken eleştiriler sözkonusu.
"Hrant
için saygı dolu açıklama yapıyorsun ama asıl katilleri
yakalamıyorsun";"24 Nisan'da taziye yayınlıyorsun ama Çanakkale
kutlamalarını aynı güne alıyorsun";"Yeni bir dönem çağrısı yapıyorsun
ama hâlâ okullarda Ermenilerin ulusal güvenliğe yönelik en büyük tehlike
olduklarını okutuyorsun," gibi şeyler söyleniyor.
Siyasette
karşı tarafın iç tutarsızlıklarına dikkat çekmek elbette çok önemli ama
bunun kötü bir boyutu da var.Sonuçta,karşı tarafın merkezde olduğu bir
tartışmanın esiri olursunuz.İsteseniz de istemeseniz de gündemin öteki
tarafından belirlenmesine yardımcı olursunuz.
Hükümetin yaptıklarının ne kadar yeterli olup olmaması ile sınırlı bir tartışma bir başka şeyin daha göstergesidir.
Demek ki,esas olarak hükümetin söylediklerinden farklı bir şey söylemiyorsunuz.
Ortadaki
tartışmayı şöyle özetleyebilirim:Tüm taraflar aslında sorunu
Türkiye'nin demokratikleşmesinin bir parçası olarak görüyorlar ve ama
hükümetin yaptıklarını yeterli bulmuyor ve iç tutarlılıktan yoksun
görüyorlar.
Örneğin
Mahçupyan,Soykırım konusunun Ermenistan hükümetini doğrudan
ilgilendirmediğini söylüyor!Mahçupyan'a karşı çıkanlar ne
düşünüyor?Ermenistan konunun muhatabı mıdır?Mahçupyan,diasporanın manevi
olarak sorunun bir parçası olduğunu kabul etse bile resmî olarak
görüşülmesi gereken bir taraf olmadığı kanaatinde;karşı çıkanların
kanaati ne?Diaspora konunun resmî tarafı mıdır?
Özetle,Mahçupyan'ın
veya hükümetin söyledikleri yanlış ise doğru olan nedir?Soykırım'a
çözüm konusunda hükümetten farklı hangi önerilere sahibiz?
Bugüne
kadar parça bölük dile getirilmiş fikirlere baktığımda gördüğüm odur
ki,esasta hükümetin söylediklerinden farklı şeyler henüz açıkça dile
getirilmiş değil.Elbette doğru birtakım önerilerde bulunanlar var.Ama
bunlar henüz net ve açık bir siyasî seçenek olarak formüle edilmiş
değil.
İşte 1952 Luxemburg'un sırrı da burada yatıyor.
Ben
Ermeni Soykırımı'na ilişkin Amerikanvari bir çözüm varsa,bir de Almanya
tarzı bir çözüm vardır diyorum ve 1952 Luxemburg Antlaşması'nı,örnek
olarak alınması gereken alternatif çözüm tarzı olarak öneriyorum.
Hrant
ve adâlet anlayışlarını burada anlamlandırmak istiyorum.Soykırım'ın
tanınması sadece Türkiye'nin demokratikleşmesinin bir parçası
değildir;diasporayı ve Ermenistan'ı da kapsayan genel adâlet arayışının
bir parçasıdır.
1952
yılında Almanya,Luxemburg'da İsrail ile bir antlaşma imzaladı;bu
antlaşmaya paralel iki ayrı protokol daha yapıldı ve protokoller Yahudi
diasporası ile Almanya arasında imzalandı.Yani iki farklı muhatap
vardı:İsrail ve Yahudi diasporası.Yahudi diasporasını,1951'de kurulan ve
kısa adı "Hak İddia Etme Konferansı (Claims Conference)" olan bir örgüt
temsil etti.Antlaşmanın özü,işlenmiş olan bir suçun Almanya tarafından
kabul edilmesi ve bunun için de bir tazminatın ödenmesi idi.Tazminat
İsrail'e ve diasporaya ayrı ayrı ödendi.
Almanya,ilgili
boyutları olmasına rağmen,sorunu sadece iç mesele olarak görmedi ve
İsrail ve Yahudi diaspora örgütlerini konunun esas muhatapları olarak
kabul etti.
Önerdiğim
çok açık:Türkiye,Soykırım'ın çözümü konusunda,Ermenistan'ı ve diaspora
Ermenilerini muhatap almak zorundadır ve almalıdır.
Nasıl
ki Kürt meselesi,Alevi meselesi konunun muhatapları ile görüşülerek
çözülmeye çalışılıyorsa,Ermeni Soykırımı da konunun muhatapları ile
görüşülerek çözülebilir.Bu da esas olarak diaspora ve Ermenistan
devletidir.Türkiye Ermenileri bu sürecin en önemli
katalizörleridir.Konu elbette Türkiye'nin demokratikleşmesi ile
doğrudan ilgilidir.Ama
adâlet ve demokratikleşme bir ve aynı şey değildir.
İşte Hrant Dink'in ve onun için adâlet arayışımızın anlamı buradadır.Hrant meselenin bu iki boyutunu birleştiren semboldür.
Konuyu tartışmaya devam edeceğim!
Türkiye 1915 ile nasıl yüzleşmeli?
ABD ve Almanya,tarihle yüzleşmenin iki ayrı modeli sayılmalı.
Türkiye 1915 ile nasıl yüzleşmeli?
ABD ve Almanya,tarihle yüzleşmenin iki ayrı modeli sayılmalı.
Almanya,İsrail
Devleti ve Yahudi diasporası ile uluslararası bir antlaşma yaparak ve
tazminat ödeyerek sorunun çözümü yoluna gitti.Ayrıca soruna elbette ülke
içi sorun olarak da yaklaştı,tarihle yüzleşmeyi ve Nazi cinayetleri
hakkında toplumu eğitmeyi,yöneltilecek tüm eleştirilere rağmen,Alman
kimliğinin ayrılmaz bir parçası yaptı.
ABD
ise sorunu esas olarak toplumsal düzeyde ele alıyor.Konu hakkında
özgürce tartışılabiliyor ve ama örneğin eğitim sistemi merkezî olmadığı
için,bırakın katliamları yerlilerin tarihi bile bazı eyaletlerde
okutulmuyor.Yerlilere yapılanları bilince çıkartarak Amerikan
kimliğinin ayrılmaz bir parçası yapmak gibi bir arayış ise yok.
ABD'nde
adâlet sorunu esas olarak çözülmedi,başta hukuk birçok alanda
çatışma-arayış sürüyor.1978'de kutsal yerleri ziyaret ve dinî ibadetler
önündeki engelleri kaldıran yasa;1990'da çıkartılan federal makamların
Yerli Milletlere ait dinî ve kültürel değeri yüksek "kültürel
parçaların" asıl sahiplerine iade etmesi yasası gibi yasalar adâlet
arayışlarına verilen kısmi cevaplar sayılabilir.
Geçen
Aralık (2014) ayında,Beyaz Saray'da yapılan altıncı Kabile Milletleri
Konferansı'nda uzun bir konuşma yapan Federal Adâlet Bakanı Eric
Holder,yerlilere yönelik adaletsizlikleri sayar ve yapılmakta ve
yapılacak zorunlu düzenlemelerden bahsederken aslında ABD'nin hâlâ bir
yüzleşme süreci içinde olduğunun altını çiziyordu.
Türkiye,tarihi ile yüzleşmede bu iki seçenekten hangisine yakın olmalıdır?
Gerek
hükümet çevrelerinin gerekse de 1915 Soykırımı ile yüzleşme önerisi
yapan geniş çevrelerin soruna esas olarak ABD modeline yakın
baktıklarını söylemekteyim.Yani hükümet ve ona muhalefet arasında esasa
ilişkin bir fark göremiyorum.
Konu
iç demokratikleşmenin bir parçası olarak ele alınmaktadır.Konunun
özgürce tartışılması önündeki tüm engellerin kaldırılması,Türkiyeli
Ermenilerin tam eşit vatandaş olabilmesi ve yaşam koşullarının
iyileştirilebilmesi için gerekli her türlü düzenlemenin yapılması,özür
dilenmesi,Vakıflar vb. çeşitli alanlardaki haksızlıkların giderilmesi
gibi talepler öne çıkmaktadır.
Yani,esas olarak "yeni ve demokratik bir toplum" inşa etmenin bir ögesi olarak Ermeni sorunu ile yüzleşmek…
Bunlara
itiraz edilmez elbette.Ama,benim önerdiğim,sorunun esas muhatapları
olan Ermenistan ve diaspora ile görüşülmesi modeli,Almanya örneğinin
gösterdiği gibi demokratikleşmeyi dışlamaz.Aksine demokratik kimliği
güçlendiren bir yaklaşımdır.
Türkiye'nin meseleye,ABD gibi bir iç demokratikleşme sorunu olarak yaklaşması iki başka nedenden dolayı da son derece yanlıştır.
Birincisi,Kızılderililerin ABD dışında ne bir devletleri ne de diasporaları vardır.
1915 Soykırımı esas olarak iki yeni varlık ortaya çıkarmıştır.Ermenistan ve
diaspora.Bugünkü Ermenistan,Doğu Ermenistan (Rusya) bölgesinde
kurulmuştur.Fakat kuruluşundan itibaren nüfusunun belki de yarısından
fazlası Soykırım'dan kurtulanlardan oluşmuştur.Bu insanlar, yaşadıkları
birçok şehir ve köye Batı Ermenistan olarak adlandırdıkları,Soykırım'ın
yapıldığı topraklardaki köy ve şehirlerinin isimlerini vermişlerdir.
Ermeni diasporasının esas olarak Soykırım ürünü olduğunu ise söylemeye gerek bile yok.
Dolayısıyla,diasporayı
ve Ermenistan'ı yok sayarak,Soykırım meselesini sadece Türkiye'deki
Ermeni vatandaşlarla çözme zihniyeti kötü bir şaka olarak telakki
edilmelidir veya inkâr politikasında yeni bir yüz yılın temellerini
atmak olarak değerlendirilmelidir.
Soykırım
ve sonuçlarının niçin sadece iç demokratikleşme sorunu olarak ele
alınamayacağının ikinci önemli nedeni bunun bir adâlet sorunu olması ve
demokrasi ve özgürlükler sorunu olmamasıdır.Demokrasinin egemen
olduğu,fikir özgürlüğünün garanti altına alındığı bir toplum
kurabilirsiniz ama bu adâlet sorununu çözmez.Demokrasi elbette adâlet
ile ilgili sorunların çözümü için olmazsa olmaz bir ön şarttır.Bir nevi
giriş biletidir,ama o kadar…
ABD bunun en iyi örneğidir.Yerliler hâlâ adâlet bekliyorlar.
Almanya'yı
model önermeme yapılabilecek en önemli itiraz;Türkiye henüz 1915'i bir
cinayet olarak kabul etmiyor ve bizim Konrad Adenauer'ımız yok olabilir.
Evet,bu doğru ve ama bu itiraz sadece bize siyasetin görevini tanımlıyor,o kadar.
1915'i cinayet olarak kabul etmek ve diaspora ve Ermenistan ile görüşeceğini açık olarak ilan edecek Adenauer'ı bulmak.
Türkiye'de yeni yeni şekillenmeye başlayan sivil toplum ile diaspora arasındaki doku uyuşmazlığının kökeni burada yatıyor.
Diaspora
adâlet istiyor;Türkiye'deki sivil toplum ise genellikle özgürlük
istiyor.Adâlet isteyen özgürlüğü,özgürlük isteyen adâletin önemini
yeteri kadar farketmiyor.
Hrant
Dink'in bir hayali,diaspora konferansı toplamaktı.Diaspora ile Türkiye
sivil toplumu arasında ortak bir dil bulmanın,sorunun çözümünde anahtar
olduğunu düşünüyordu.
Onun
ömrü bu ortak dili yaratmaya yetmedi ama öldürülmesi bu ortak dilin
temellerini attı."Hrant ile Soykırım ile yüzleş" sloganının anlamı
budur...
*Prof.Dr.Taner Akçam,Hrant Dink ve 1952 Luxemburg,Taraf,27 Ocak-1 Şubat 2015.
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-2/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-3/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/hrant-dink-ve-1952-luxemburg-4/
http://www.taraf.com.tr/yazarlar/turkiye-1915-ile-nasil-yuzlesmeli/