Adının "tehcir" mi,"mukatele" mi,"kıt'al" mi,"katliam" mı,"kırım" mı,"soykırım" mı olduğuna bir türlü karar veremediğimiz "1915-1917 arasında yaşananlar" hakkında konuşmak,Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'nı kaybettiğinin anlaşılmasından 1920'ye kadarki dönemde bugünkü kadar zor değildi.Hatta o yıllarda olayların "katliam" veya "facia" olduğunu,olayın failleri bile kabul ediyordu.Örneğin tehcirin baş mimarı Talat Paşa anılarında "Esas olarak askeri bir önlemden başka bir şey olmayan göç ettirme,vicdansız ve karaktersiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır" demişti.Onun itirazı,bu olayın İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne (İTC) ve Cemiyetin yöneticilerine yıkılmasınaydı.(1) Ancak,1920'den itibaren tartışmanın niteliği değişmeye başladı.Adına "Milli Mücadele" dediğimiz dönem,kendilerini uluslararası kamuoyunun baskısından kurtulmuş hisseden faillerin,yarım kalan işlerini tamamladıkları süreçle üst üste düştü.Aslında bu bir anlamda kaçınılmazdı.Çünkü savaştan sonra,bir zamanlar üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'ndan geriye küçücük Anadolu toprağı kalmıştı.Üstelik bu küçücük toprak parçasında tarihsel haklar iddia eden Kürtler gibi güçlü bir başka topluluk daha vardı.Kemalist Türk milliyetçileri,İslam ortak paydası yüzünden "daha az öteki" olarak gördükleri anlaşılan Kürtlerle ittifak yaparak,"gerçek öteki" Hristiyan Ermenilerin Anadolu'daki son kalıntılarını mümkün olan en uzak coğrafyaya sürdükten sonra,Kürtlerle hesaplaşmaya başladılar.Bu hesaplaşmanın da çok kanlı geçmesi,Ermenilere yapılanları,toplumsal bellekten silmek konusunda iyi bir fırsat sundu.Çünkü dikkatler artık Kürt milliyetçileri üzerinde toplanmıştı.Bu süreçte,sadece İttihatçılarla örgütsel ya da ideolojik akrabalığı olan Kemalist elitler değil,ülkeden sürülmüş Ermenilerin mallarını talan eden,Ermenilerin çocuklarını besleme veya evlatlık alan,kızlarını haremlerine katan yerel eşraf ya da halk kesimleri,Ermenilerin el konulan zenginliklerini kendine sermaye yapan ticaret burjuvazisi,Ermenilerin boşalttığı alanlarda kendine iş alanı yaratan zanaatkârlar da hafızalarını sıfırlama ihtiyacı hissediyorlardı.Böylece elitler ve toplumun değişik kesimleri arasında,önce Ermenilere yapılanları,sonra da doğrudan Ermenileri unutma konusunda bir konsensüs oluştu.Başlangıçta bu "unutma" eylemi,Türk kimliğinin bir "ön şartı" idi,zamanla "idame ettirici" öğesi oldu.Bugün ise "asli unsuru" haline geldi.Dahası,unutulan sadece 1915-1917'de yaşananlar değil,tüm Cumhuriyet tarihi oldu.
1970'lerde Ermeni örgütü ASALA'nın Türk diplomatlarına yönelik suikast saldırıları ile uzun bir kış uykusundan uyandırılan Türk toplumunun ilk tepkisi büyük bir şaşkınlık olmuştu.Resmi çevrelerin tepkisi ise 1915-1917 arasında yaşananları "öz savunma" amacıyla yapılmış bir "yer değiştirme" eylemi olarak sunmak oldu.Gerçi,bu "yer değiştirme" sırasında 300 bin kadar Ermeni'nin öldüğünü kabul eden yarı resmi kitaplar yazıldı ama zamanla bu kabulün yerini katı bir inkâr aldı.Bu konudaki dönüm noktasını,1992'de Taner Akçam'ın "Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu" (İletişim Yayınları,İstanbul,1992) adlı kitabının yayımlanması oluşturdu.İlk defa resmi görüş dışında konuya yaklaşılan kitap,büyük satış rakamlarına ulaşmadı ama kamuoyunda ilk kez resmi teze yönelik soru işaretlerinin doğmasına neden oldu.Taner Akçam ve onun yolundan giden araştırmacılar,ölüm sayısı çok daha yüksek olmakla birlikte,sayıların birincil önemde olmadığını,çünkü tehcirin esas amacının "Ermenileri bir etnik grup olarak yok etmeyi amaçladığını" ileri sürdüler.Onlara göre,ortada bir "soykırım" suçu vardı ve uluslararası hukuk metinlerinin gösterdiği gibi,"soykırım" suçunda sayılar önemli olmadığı gibi,ille de öldürme eyleminin olması bile gerekmezdi.Resmi çevreler,bu iddiaya "soykırım" teriminin ilk kez 1944'te kullanıldığını dolayısıyla,1915-1917 olaylarını nitelemekte kullanılamayacağını söyleyerek karşı koymakla yetinmediler,konuyu açmak gerektiğinde kullanılmak üzere "sözde Ermeni Soykırımı" gibi garip bir terminoloji icat ettiler.Öyle ki,son yıllara kadar başına "sözde" getirmeden Ermeni meselesini tartışmak imkânsız hale getirildi.
Ancak son yıllarda,resmi tarihçiler bu noktada da durmadılar ve asıl Ermenilerin Türklere "soykırım" yaptığını ileri sürmeye başladılar.Bu görüşün devlet politikası yapılması,Ermenistan sınırındaki Iğdır'da,resmi adının "Ermeni Mezalimi Anıtı" mı,"Barış Anıtı" mı,yoksa "Soykırım Anıtı" mı olduğu hâlâ belli olmayan bir anıtın dikilmesiyle oldu.Ardından Genelkurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı,Batı'da Türkiye aleyhine sürdürülen "Ermeni Soykırımı propagandası"na karşı harekete geçti ve turistik bölgelerde "soykırım anıtı ve müzeleri" kurulması için çalışmalara başladı.
O günden beri resmi tezin giderek pekiştirilmesi için onlarca adım atıldı.Türk toplumunun böyle bir olayın varlığını ve Ermenilere yapılanların suç olduğunu kabul etmesinin,ardından sanki tarihte böyle bir şey olmamış gibi davranmaya başlamasının,en sonunda da olduğunu ancak Ermenilere yapılanların aslında ne kadar mantıklı bir politika olduğunu söylemesinin hikâyesi,toplumsal bir şizofreniye,bir bilinç yarılmasına tekabül ediyor."Ermeni tabusu" diye kodlanabilecek bu yarılma halinin nasıl oluştuğunu anlamak için,Osmanlı Devleti'nin son yüzyılına kadar gitmek gerekiyor.
İmparatorluğun Çöküş Yüzyılı
Eski Osmanlı,yeni Türkiye coğrafyasında milliyetçilik ancak ondokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren resmi ideolojinin temel harcı olmuştu.Bu döneme kadar,Osmanlı yönetici elitleri,İmparatorluğu ayakta tutmak için "Garbçılık" (Batıcılık),"Osmanlıcılık" ve İslamcılık" diye adlandırılan görüşleri yaşama geçirmeye çalışmışlardı.Bunlardan en eski tarihlisi Batıcılıktı.Batı'yı tarihsel bir bütün olarak anlamak yerine,Batı'dan kısa yoldan öğrenilenlerle eski düzeni ihya etmeyi amaçlayan Batıcılık ideolojisinin iflasından sonra gündeme gelen kimlik politikası,Fransız İhtilali'nin ürünlerinden biri olan vatandaşlık anlayışının İmparatorluk kapsamında yorumlanması anlamına gelen Osmanlıcılık oldu.Amaç,siyasi kimliği,İslam ve Türk kimliklerini de kapsayan Osmanlı kimliği altında vurgulamaktı.Osmanlıcılığın da bilinen süreç içinde çok geçmeden iflas etmesi,aslında İmparatorluğun başından itibaren İmparatorluğun yapıştırıcı unsuru olan İslam düşüncesinin kurtarıcı bir ideoloji olarak olgunlaşmasına yardımcı oldu.Ancak İslamcılığın Halifelik kurumundan da destek alan birleştirici çabalarına rağmen toprak kayıplarının devam ettiğini,o da yetmezmiş gibi,Avrupa'da filizlenen milliyetçilik akımlarından etkilenen etnik kesimlerin giderek İmparatorluktan uzaklaştığını gören yeni kuşak elitler,İmparatorluğu kurtarmak için,hem etnik,hem kültürel hem siyasal anlamda Türk kimliğini öne çıkarmak şeklinde özetlenebilecek olan Türkçülük akımına bel bağladılar.
1908'de II. Abdülhamid'e İkinci Meşrutiyeti ilan ettiren,ardından Abdülhamid'i tahttan indiren Jön Türk aydınlarının çoğu ondokuzuncu yüzyıl Kameralizminin (aydın despotizmi) etkisi altındaydılar.Temel amaçları,iddia ettikleri gibi "hürriyeti getirmek" değil,İmparatorluğun parçalanmasını önlemekti.Bu açıdan radikal değil,muhafazakârdılar.Bir felsefi spekülasyon geleneğinden beslenmedikleri için olayların tarihsel arka planına kafa yormak yerine,gündelik hayatın içinden üretilen,bir tür "hal çareleri arama" siyasetine yöneldiler ve sonuçta devleti "hasta",kendilerini "içtimai tabip" olarak tanımladılar.
Ermeni Milliyetçiliğinin Doğuşu
Bu noktada,biraz geriye giderek Ermeni milliyetçiliğine göz atalım.Anadolu'nun otokton halklarından olan Ermeniler,Osmanlı egemenliği altına girdikleri tarihten itibaren ağırlıklı olara "Vilayet-i Sitte" denilen çok etnisiteli altı eyalette (Erzurum,Van,Diyarbakır,Sivas ve Ma'muret'ül-aziz) yaşadılar.(2) Ancak İmparatorluğun bütün vilayetlerinde hatırı sayılır Ermeni cemaatleri vardı.Ondokuzuncu yüzyılda İmparatorluğun Ermeni nüfusu Osmanlı kaynaklarına göre 1,2 milyon,Ermeni Patrikhanesi'ne göre 3 milyondu.Batı'daki merkezlerin aksine,Doğu Anadolu bölgesinde anarşi,şiddet,rüşvet kol geziyor;Ermeni cemaati,hem merkezi devlet hem deKürt aşiretleri tarafından sömürülüyordu.II. Abdülhamid'in "Hamidiye Alayları" projesi Doğu vilayetlerinde yüzyıllardır pek dostane olmayan ilişkileri iyice bozmuştu.Böylesi bir ortamda,1878 Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması'nın 16. maddesi ve 1878 Berlin Antlaşması'nın 61. maddesi ile Ermenilere verilen sözlerin yerine getirilmediğini ileri süren bazı genç Ermeniler hükümete karşı tavırların sertleştirilmesini istemeye başladılar.1880'lerin başında Cenevre ve Tiflis'te ilk devrimci derneklerini kurdular,ardından partileşmeye başladılar.Bunların en önemlileri 1887'de kurulan Devrimci Hınçak (Çan) Partisi (1909'dan sonra Sosyal Demokrat Hınçak),1890'da kurulan Taşnaksutyun (Ermeni Devrimci Federasyonu) idi.Bu iki parti,aralarında anlaşamasalar da,Doğu vilayetlerinde milliyetçi ve sosyalist propaganda yapmaya,az da olsa,bazı gerilla faaliyetleri sürdürmeye başladılar.Hedefleri Kürt reayaları ile birlikte sistemi değiştirmekti.Bu örgütlerin öncülüğünde,1894-1895'te patlak veren Sasun (bugünkü Batman İli) ayaklanması ile onu izleyen Osmanlı Bankası Baskını ve Babıali gösterileri,büyük devletlerin dikkatini Ermeni sorununa çekmeye yetmişti.(3)
Ermeni milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğinin yolları bu yıllarda kesişmeye başladı.Gerek Jön Türkler,gerekse Ermeni milliyetçilerinin esas amacı Abdülhamid'in baskıcı yönetimine son vermekti.1902'de bu amaçla Paris'te gerçekleştirilen kongreye her iki taraftan temsilciler katılmış,20 Temmuz 1903'te patlak veren Makedonya ayaklanması Jön Türk komitacılarına yeni bir enerji vermiş,aynı dönemde Çarlık Rusyası'nın Ermeni kilisesine ait mallara el koyması Ermeni milliyetçilerini Jön Türklere yaklaştırmıştı.1905'te padişaha karşı düzenlenen ancak başarısızlıkla biten ortaklaşa suikast,tarafları suç ortağı haline de getirdi.
27 Eylül 1907'de Jön Türk hareketinin Selanik ve Paris merkezleri Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti adı altında birleştiğinde hareketin önündeki en önemli sorun,hareketi Balkanlar'da ve Anadolu'da yayacak bir teşkilata ve etkinliğe sahip olmamaktı.İşte bu eksiklik Balkanlar'da Makedon milliyetçilerinin örgütü olan Makedonsko Odrinska Cemiyeti ile,Doğu topraklarında ise Ermeni milliyetçilerinin en örgütlü gücü olan Taşnaksutyun (EDF) ile ittifak kurularak aşıldı.Bu işbirliğinin meyvesi 23 Temmuz 1908'de Abdülhamid'e Meşrutiyet'in ikinci kez ilan ettirilmesi oldu.(4) Ancak İTC,Meşrutiyet ilan ettirildikten sonra,ülkenin padişahın mutlakiyetçi yönetiminden kurtulduğunu düşünen ve kendini diğer etnik gruplardan üstün gören "millet-i hakime" adına göstermelik bir meclis ve ordudan aldığı destekle ülkeyi yöneterek sorunları çözeceğine inanan küçük bir kliğin sultası altına girdi.
Bu politika değişikliği bütün enerjisini Abdülhamid devrinin hesabını sormaya adamış olan Taşnaksutyun'da büyük hayal kırıklığı yarattı.Pan-Slavizm ve ile Pan-Türkizm gibi güçlü iki akım arasında sıkışıp kalan örgüt,Rusyalı ve Kafkasyalı "devrimci" kadroların baskısı ile daha sert politikalar izlemeye başladı.13 Nisan (Rumi takvime göre 31 Mart) 1909 günü Taşkışla'da konuşlanmış 4. Avcı Taburu'nun isyanı ile başlayan olaylar ve eşzamanlı olarak Adana'da ortaya çıkan gerilimler(5) binlerce Ermeni'nin ölmesiyle sonuçlanınca gerek Ermeni cemaatinde,gerek Taşnaksutyun içinde,İTC ile ittifakın samimiyeti konusunda şüpheler iyice belirginleşti.
1911-1913 arasındaki Trablusgarp ve Balkan hezimetlerinden sonra İTC hızla "Türkçülük" ideolojisine kayarken,Doğu'da Ermenilerin çeşitli nedenlerle boşalttığı topraklar Balkan muhacirlerine ve Kürtlere verilmeye başladı.1912 seçimlerinde Ermenilere va'dedilen 19 mebusluk sözü tutulmadı.İlk kez 1909'da "eşit vatandaş" statüsüyle orduya alınmalarına karar verilmiş olan gayrimüslimlerin,1914'e kadar bedel ödeyerek askerlik dışında tutulmaları,1914'ten sonra ise "amele taburları"na alınmaları iplerin iyice gerilmesine neden oldu.Rus ordularında savaşan Rusya Ermenileri ile işbirliği yapan EDF ve Hınçak üyelerinin varlığı İTC gözünde Ermenileri "hain" haline getirmeye başlamıştı.Ama savaşlar yüzünden merkezi hükümetin güçsüz düşmesi Ermenileri Avrupa'nın Osmanlı Devleti'ne baskı yapması konusunda umutlandırmıştı.Nitekim Rusya'nın inisiyatifiyle,Ermeni reformları meselesinin,İstanbul'da yapılacak bir dizi konferansta ele alınması kabul edildi.İttihatçı hükümet,uluslararası baskılar yüzünden 8 Şubat 1914'te Doğu vilayetleri için önemli bir reform planını (Yeniköy Antlaşması) imzalamak zorunda kaldı.Aslında Doğu vilayetlerinde reform yapılması meselesi İtilaf devletleri ile İttifak devletleri arasındaki çıkar çatışmasının yeni bir malzemesiydi.Almanlar ve Osmanlılar,Ermeni Devrimci Federasyonu'nu da aynı şekilde kullanmayı istiyorlardı.Bu bağlamda İttihatçılar,Ağustos 1914'te Federasyon'un Erzurum'da yapılan 8. Dünya Kongresi'ne bir heyet gönderdi.Heyet,Osmanlı hükümetinin Kafkasya'yı işgal etmek gibi bir niyeti olmadığı,sadece Rusya'nın etki alanından çıkarmak ve daha sonra bağımsızlık vermek istediği konusunda teminat verirken,"Ermeni bağımsızlığının" ne kadar geniş olacağını Osmanlı İmparatorluğu'na gösterilen bağlılık ve hizmetin belirleyeceğini söylemişti.Ancak hem İTC'ni artık güvenilir bir partner olarak değerlendirmeyen,hem de uluslararası konjonktürü kendi lehlerine gören EDF bu teklifi kabul etmeye yanaşmadı.Ardından 6 Eylül 1914'te Talat Paşa imzasıyla taşradaki Ermeni siyasi parti liderlerinin sürekli izlenmesi için şifreli telgraf emri gönderildi.Aralık ayında yaşanan Sarıkamış bozgunundan sonra Ermenilerin kaderi belli oldu.24 Nisan 1915'te İstanbul Ermeni cemaatinin önde gelen üyeleri toplanarak Ayaş'a doğru yola çıkarıldılar,27 Mayıs'ta tüm ülke çapında tehcir başladı.
Türkçülük ve Irkçılık İlişkisi
İTC'ni son noktası Ermeni tehciri ile konulan bu "Türkçülük" ideolojisine doğru yönelten en önemli faktörün,1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile başlayan ve 1912-1913 Balkan Savaşları ile devam eden büyük toprak kayıpları olduğu genel olarak kabul edilir.Özellikle Balkan toprakları İttihatçı liderlerin büyük bir kısmının doğduğu topraklar olduğu için hem duygusal bir ağırlığa sahiptiler hem de İmparatorluğun ekonomik açıdan en gelişmiş bölümleriydiler.Şu satırlar o dönemin ruh halini çok güzel özetler:"Türkler bu acıyı unutmadılar.Rumeli'nin kaybediliş menkıbelerini canlandırdılar.Mekteplerde talebeye,evlerde çocuklara,kışlalarda askerlere bu menkıbeleri anlatarak milli bir ruh,milli bir hınç uyandırdılar.Türklüğe yapılan hakaretin ve zulmün,bir gün hesabını görmek ruhunu aşıladılar.Haritalarda Rumeli siyaha boyanarak gösterildi.Bütün ordu lekelenen namusunun intikamını almaya tahrik edildi.Asker her gün,'1328' [1912]de Türk namusu lekelendi ah.Ah,ah,ah,ah,intikam!' şarkısıyla talime gidiyordu.Köyüne dönen asker,bu şarkıyı söyleyerek ekin ekiyordu."(6)
Balkan Savaşları'ndan sonra Osmanlıcılık ideolojisi ebediyen tarihe gömülmüş ve Türkçülüğe siyasi bir proje olarak bel bağlayanların sayısı hızla artmıştı.Türk milliyetçiliğinin sahneye geç gelmesi bu görüşün sahipleri açısından arayı kapatma telaşı yaratmış görünüyordu.Osmanlı'ya oldukça ters olan kapitalizmi ve milliyetçiliği ithal ederken ya da Batı'nın reform ısrarlarına boyun eğerken ortaya çıkan sorunlar,Batı dünyasına ve bu dünyanın doğal bir uzantısı gibi görülen gayrimüslimlere yönelik öfkeyi artırıyordu.Ulusal devrimini geç tamamladığı için dünyanın paylaşımı sırasında masada yer alamayan,dolayısıyla Osmanlı Devleti'ni sömürgeci planları için iyi bir atlama tahtası olarak gören Almanya'nın şahsında mükemmel bir partner bulan İttihatçılar için "Bulgarlar,Sırplar,Rumlar ve Ermeniler memleket düşmanı;Arap,Arnavut ve Kürtler vatan haini idiler.Muhalefet eden Türkler ise para ile satılmış birer metadan başka bir şey değildi."(7)
Bu grupların hain sayılmasının nedeni,hem bazı etnik grupların özerklik veya bağımsızlık talepleri ile örgütlenmeye başlamaları hem de ülke ekonomisinde Müslümanlardan daha büyük pay sahibi olmalarıydı.Ancak Ermenilerin durumu özeldi,çünkü Ermeniler siyasi taleplerini en örgütlü biçimde dile getiren Hristiyan gruptu.
Balkanlar'daki büyük toprak kayıplarını sindirememiş olan İttihatçılar,Ermeni örgütleri kendilerine daha önceden söz verilmiş idari reform ve toprak reformu sözünün yerine getirilmesi için baskı yapmaya başlayınca Doğu Anadolu'yu da kaybetme korkusu içine düştüler.Bu bölgenin Ermenilerin eline geçmesi demek,İmparatorluğun bir çeşit "yeniden doğuşu" gibi görülen "Büyük Turan" ülküsünün gerçekleşmesinin engellenmesi demekti.
Milli İktisat Projesi
Yaratılacak yeni vatanın nasıl ihya edileceği,nasıl sürdürüleceği konusu ciddi bir sorun olarak İttihatçı kadroların önünde duruyordu.İTC'nin ünlü yöneticisi "Küçük Efendi" lakaplı Kara Kemal ("Büyük Efendi" Talat Paşa'ydı) "Avrupa'da hükümetler ya işçiye ya da burjuva tabakalarına dayanırlar.Güç anlarında güvenecekleri toplumsal desteğe sahiptirler.Biz hangi sınıfa dayanacağız?..Böyle güçlü bir sınıf Türkiye'de var mı?Bulunmadığına göre biz neden yaratmayalım?"(8) diye özetlemişti bu hedefi.
Daha sonra "milli iktisat","milli burjuvazi yaratmak" diye adlandırılan bu strateji,daha önce değindiğimiz "geç kalmışlık" duygusu içinde,en hızlı,en çabuk sonuç alıcı usullerle hayata geçirilmeye çalışıldı.İTC'nin önde gelenlerinden Halil (Menteşe) Bey'e göre "Talat Bey,Balkan Harbi'ndeki hıyanetleri tebarüz eden anasırdan memleketi temizlemeyi ön safa almıştı.İstanbul Muahedesi ile Edirne,Kırkkilise [Kırklareli] ve civarındaki Bulgarlar,Bulgaristan'a sevkedilmişlerdi.Sıra Trakya'daki Rumlara gelmişti.Fakat bu çok ihtiyat isteyen bir işti.Zira yeni harbi doğurabilirdi.Alınan tedbir şu oldu:Valiler ve diğer memurin resmen işe müdahale eder görünmeyecek,Cemiyet'in teşkilatı [Teşkilat-ı Mahsusa] işi idare edecek.Bir vak'a ihdas edilmeyerek,yalnız Rumlar ürkütülecek.Bu talimat dahilinde hareket başladı.Balkan Harbi'ndeki hıyanetlerinin tepkisiyle maneviyatı bozulmuş Rum halkı gitmek üzere ayaklandı.100 bine yakın Rum,kimsenin burnu kanamaksızın Yunanistan'a çekilip gittiler.Bundan sonra aynı tarzda İzmir,Bergama,Dikili ve Menemen Rumları da ayaklandılar (...) İzmir civarından da 200 bine yakın Rum Yunanistan'a gitti."(9)
Sıra Ermenilere gelmişti ancak Ermenilerin Rumlar gibi gidecekleri bir "anavatan"ları yoktu.Dolayısıyla onların tasfiyesi çok daha "radikal" oldu.8 Şubat 1914'te Batılı devletler tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na dayatılan Yeniköy Antlaşması ile Ermenilerin yaşadığı bölgelerde reformlar yapılması konusunda İstanbul'u sıkıştırması,İttihatçıların uzun süredir kafalarında olan radikal planı yürürlüğe koymalarına gerekçe oldu.(10) 24 Nisan 1915'te,bazı kaynaklara göre 235,bazılarına göre 2,345 Ermeni aydını,burjuvası,toplum lideri,İstanbul'dan Çankırı ve Ayaş'a doğru yola çıkarıldı.Bir süre sonra İmparatorluğun tüm bölgelerinden benzer göçettirmeler başladı.Çeşitli kaynaklara göre 'tehcir' sırasında ölen veya öldürülen Ermeni sayısı 300 bin ile 1,5 milyon arasında değişiyordu.(11)
Böylesi büyük bir suçun işlenmesi elbette İmparatorluk tebaasının önemli bir kesiminin işbirliği ile mümkün oldu.Başta Doğu Anadolu'daki Kürt ve Çerkez aşiretleri olmak üzere pek çok grup Ermenilerin kaçırtılmasında ve imhasında Teşkilat-ı Mahsusa'ya ve ordu birliklerine destek verdiler.Hatta birçok yerde bu işleri bizzat örgütlediler ve yürüttüler.Dolayısıyla,Türk,Kürt ve Çerkez "etnik" grupları arasındaki "nitelikli" suç ortaklığı kurumsallaşmaya başladı.
Burada son derece özetleyerek verdiğimiz bu ilişkileri,bugün resmi tarihçiler "ihanet" paradigması altında değerlendiriyorlar.Halbuki o dönemde,emperyal bir devlet olan Osmanlı Devleti'nden bağımsızlık ilan etmek için savaşan pek çok etnik grup vardı.En sonunda "Türkler" dahi Mustafa Kemal'in önderliğinde Osmanlı Devleti'ne karşı çıkarak Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmakla sonuçlanan mücadeleye girdiler.Ancak Ermeni milliyetçileri iddialarını demografik verilere değil,Anadolu'daki tarihsel haklarına dayandırırken,hesaplayamadıkları şey Osmanlı Devleti'nin çekirdeğini oluşturan Türklerin diğer emperyal güçler gibi çekilecekleri bir yurdun olmadığıydı.Bu sınırlar olmasaydı,Türk milliyetçiliğinin Ermenilere karşı bu kadar gaddar davranıp davranmayacağı hiçbir zaman cevaplanamayacak bir soru olarak günümüze dek geldi.Ancak daha da önemlisi,Ermeni milliyetçiliği ne kadar radikal olursa olsun,bunun İttihatçılara İmparatorluğun bütün Ermeni tebaasını ülkeden zorla çıkarmak hakkını verip vermeyeceği sorusuydu.Bu soruyu o günün insan hakları kavramsallaştırması içinde mi yoksa bugünün insan hakları kavramsallaşması içinde mi ele alacağımız meselesi,halen yaşadığımız tartışmaların ana eksenlerinden birini oluşturuyor.Bu konuyu ilerleyen bölümlerde ele alacağız ancak burada kısaca şunu hatırlatmakta yarar var:Her ne kadar sözkonusu dönem,insan hakları kavramının henüz normlaşmamış olduğu kargaşa yılları olsa da,1899'da kabul edilen Martens Clause'da "tam bir savaş yasası çıkarılıncaya kadar (...) halk ve çatışan taraflar,medeni ulusların arasında kurumsallaşmış uygulamalardan,insanlık yasalarından ve kamuoyu vicdanının gereklerinden doğan uluslararası hukuk ilkelerinin koruması altındadır" deniyordu.1907 tarihli La Haye Konvansiyonu'nun 46. maddesi ise "ailenin onuru ve haklarına ve dini inançlarına (...) saygı gösterilmeli,özel mülkler müsadere edilmemeli" diyor,47. ve 53. maddelerde buna ilişkin ayrıntılar açıklanıyordu.(12)
Bir Sığınak Olarak Anadolu
Ancak Birinci Dünya Savaşı,Almanların ve dolayısıyla Osmanlı Devleti'nin yenilgisiyle bittiğinde,Ermeni kırımının failleri gafil avlandıklarını gördüler.30 Ekim 1918'de Osmanlı Devleti'nin teslimiyet belgesi olan Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından iki gün sonra bir Alman gemisi ile "suç mahallini" terkeden Enver,Talat ve Cemal Paşa,cezadan kurtulmuş görünüyorlardı.Ancak 13 Kasım'da İstanbul'u işgal eden İtilaf devletlerinin ilk işinin Ermeni tehcirine karışanları mahkemeye çıkarmak olacağını anlayan daha alt düzeydeki kadroların durumu o kadar kolay değildi.
Yaşamı boyunca Mustafa Kemal'in yanından ayrılmamış olan Falih Rıfkı (Atay),"Çankaya" kitabında savaş bittikten sonra İtilaf kuvvetlerinin savaş ve tehcir suçlarını soruşturmaya başlaması üzerine ne kadar "gocunan varsa" silahlanıp bir çeteye katıldığını anlatır.Hakikaten de,"Milli Mücadele"nin önemli isimlerinden Yenibahçeli Şükrü Bey,"Deli" Halid Paşa,"Küçük" Kâzım,Hilmi,Nail beylerin;"İpsiz" Recep,"Dayı" Mesud,"Kara Aslan","Kel Oğlan" gibi çetecilerin,Giritli Şevki,Giritli Caferaki;Çerkez Edhem ve Reşid kardeşler,Serezli Parti Pehlivan,"Topal" Osman,Yahya Kahya gibi kabadayıların Ermenilere yönelik pek çok katliama karıştıkları bilinir.(13) Milli Mücadele'nin dönüm noktalarından biri olan Erzurum Kongresi'ne katılan 55 delegenin 43'ü,tehcir öncesinde Ermenilerin çoğunluğu oluşturduğu vilayetlerden gelmişti.Adına "Milli Mücadele" denen sürecin ilk kıvılcımını da bu kadrolar çaktılar.Bu kıvılcımla Ermenilerin ilişkisini bizzat Mustafa Kemal'den dinleyelim:"Bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki,Vilayat-ı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyeti'nin kuruluşuna yol açan önemli kaygı ve nedenler,Doğu illerinin Ermenistan'a verileceği sanısına dayanıyor.Bu sanının da,Doğu illeri nüfusunda Ermenileri çoğunlukta göstermeye ve tarihsel haklar bakımından öncelikli saydırmaya çalışanların,bilimsel ve tarihsel belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmaları;bir de Müslüman halkın Ermenileri toptan öldüren yırtıcılar olduğu iftirasını doğruymuş gibi kabul ettirmeleri ile gerçek olabileceği inancı üstün geliyor.Bundan dolayı dernek,aynı gerekçe ve araçlarla donanmış olarak tarihsel ve ulusal hakları savunmaya çalışıyor."(14)
Anadolu'da bunlar olurken,İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın Beşinci Şubesi tarafından yürütülen soruşturmalar sonunda,1 milyon Ermeni ile 550 bin Rum'un öldürüldüğü,gayrimüslim azınlıklardan oluşturulan "Amele Taburları"nda ise 250 bin kişi açlık ve yoksulluktan öldüğü gerekçesi ile(15) Şubat 1919'da başlayan Divan-i Örfi yargılamalarında,36 ayrı davanın 7'si iddianame aşamasında kaldığı gibi,davası görülenlerden çok az sayıda kişi Ermeni katliamlarına katılmaktan suçlu bulundu.Ama İTC'nin önderleri,Enver,Talat ve Cemal paşalar gıyaplarında ölüm cezasına çarptırıldılar.Bu arada İşgal Güçleri Yüksek Komiserliği,144 kişinin soruşturma amacıyla Malta'ya götürülmesine karar verdi.Bunlardan 130'u doğrudan Ermeni katliamlarına karışmakla suçlanıyordu.Ancak tutukluların suçlanmasına yetecek delil bulunamadığı için bütün tutuklular Kasım 1920'den Ekim 1921'e kadar peyderpey salıverildiler.(16) Tehlikeyi savuşturan İttihatçı kadroların ilk işi,Anadolu'daki harekete katılmak oldu.Aradaki ideolojik sorunlar geçici de olsa rafa kaldırıldı ve kadrolar birbirine kenetlendi.Artık "Milli Mücadele"yi kazanmak sadece ideolojik bir hedef değil,deyim yerindeyse bir "hayat memat" meselesi haline gelmişti.
Mustafa Kemal'in İkili Tavrı
Anadolu'ya geçen İttihatçı kadrolar için Mustafa Kemal'in 'hayat kurtarıcı' bir figür haline dönüşmesi aslında oldukça uzun sürmüştür.Kendisi de İTC üyesi olan,(17) ancak örgütün liderliğini ele geçirme mücadelesinde Enver Paşa'ya yenildiği için arka plana itilen Mustafa Kemal'in,Ermeni tehcirine karışmadığı genel olarak kabul gören bir görüştür.Fakat Ermeni tehciri hakkında "gerçekten" ne düşündüğünü öğrenmek için uzun süre beklemek gerekecektir.Örneğin,Eylül 1919'da Sivas'ta Mustafa Kemal'i ziyaret eden Amerikan Generali Harbord'un Mustafa Kemal'e yönelttiği ilk sorulardan biri "Ermeni kıtali hakkında ne düşündüğü" olmuştur.Mustafa Kemal'in cevabı "Ermenilerin katledilip sürülmeleri hükümeti ele geçiren küçük bir komitenin eseri" olduğu,kendisinin de bunu 'takbih' ettiği yolundaydı.(18) Yine aynı tarihlerde,ABD Radyo Gazetesi'ne verdiği mülakatta "Hiçbir yayılma planımız yoktur (...) Ermenilere karşı yeni bir Türk vahşetinin olmayacağının garantisini veririz" diyerek uluslararası tepkiyi yumuşatma yoluna gitmişti.(19) İstanbul'daki Ali Rıza Paşa kabinesi adına Mustafa Kemal'e bir mektup gönderen Harbiye Nazırı Cemal,Mustafa Kemal'in "Harp esnasında yapılan her nevi cinayet faillerinin ceza-yi kanuniyeden kurtulamayacakları" yolunda bir açıklama yapmasını istediğinde savaş suçlularının cezalandırılacağı sözünü vermişti.(20)
İtilaf devletlerini yatıştırmak için son hamle,Ekim 1919'da,İstanbul adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve padişahın başyaveri Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Mustafa Kemal,Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar tarafından imzalanan Amasya Protokolleri vesilesiyle yapıldı.Beş protokolden birincisi ve üçüncüsünde Ermeni kırımı yüzünden aranan İttihatçıların cezalandırılması ve seçimlere katılmalarının engellenmesi konusunda anlaşma sağlanmıştı.(21) 24 Nisan 1920'de tek bir gayrimüslim üyesi olmayan Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada,1915'te Ermenilere yapılanları "maziye aid fazahat" (geçmişe ait alçaklık) olarak tanımlamıştı.(22)
Ancak bunların taktik adımlar olduğu çok kısa sürede ortaya çıktı.BMM,8 Mayıs 1920'de "tehcir suçlarından dolayı tutuklu olan" tüm sanıkların tamamının tahliyesine karar verdi.12 Ağustos'ta tehcir suçlamasıyla "vatan evlatları" idam edilecek olursa,kendisinin de İngiliz Yarbayı Rawlinson'u ve diğer İngiliz esirleri asacağını Ahmed İzzed Paşa'ya bildirdi.16 Ağustos'ta Heyet-i Vekile,"tehcir vesaire" dolayısıyla İstanbul hükümetince kurulan İdare-i Örfiye Divanı Harbi'ni lağvetti.(23)
Eylül 1920'de Bolşeviklerin Polonya önlerinden geri çekilmek zorunda kalmasından sonra General Kâzım Karabekir'in 15. Kolordu'su Kars'a doğru yürüyerek Ermeni ordularını yendi.Sonuçta,3 Aralık 1920'de imzalanan Gümrü Antlaşması ile Ermeniler taleplerinden vazgeçmek zorunda kaldılar.Bu olayın en önemli sonuçlarından biri,o güne dek Ermeni tehlikesine karşı gönülsüz de olsa ittifak kurmuş olan Türk ve Kürt milliyetçilerinin kendi gündemlerine dönmeleri oldu.Ama esas değişiklik,o güne dek İtilaf devletlerinin kulağına kar suyu kaçırmamak için gayet özenle seçilen dilin ve politikanın değişmesinde kendini gösterdi.21 Şubat 1921'de,Public Ledger-Philadelphia muhabirinin sorularına verdiği yazılı demecinde,Mustafa Kemal'in sözleri yorum yapılmayacak kadar açıktı:"İngiltere'nin sulh zamanında ve harp sahasından uzak olarak İrlanda'ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde bakan dünya efkârı,Ermeni ahalinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz.Bize karşı yapılmış olan iftiraların aksine,tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi şayet İtilaf devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş olurlardı."(24) Dikkat edileceği gibi artık "katliam","katliama katılanların cezalandırılması","fazahat" gibi kavramlar kullanılmıyordu.Bu söylemin hem İTC'nin Birinci Dünya Savaşı sırasında geliştirdiği "öz savunma" söylemi ile hem de bugünkü "resmi söylem" ile benzerliği ortadaydı.
Eski Söylem Dolaşımda
Nitekim bu tarihten sonra,İttihatçıların Ermeni anasırı hakkındaki söylemleri yeniden tedavüle sokuldu.3 Ocak 1921'de Meclis'te yapılan tartışmalarda Mustafa Kemal'e muhalif mebusların oluşturduğu İkinci Grubun lideri,Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey'in "Ermeniler böyle kurnaz bir millettir (...) Doğal olarak,Ermenilerin içtenliğine kesinlikle güvenimiz yoktur.Kesinlikle güvenimiz yoktur.Onların bugün memleketimizin Doğu cephesinde zararlı bir hal almakta olduklarına inanıyorum.Bunun çaresini hükümetten rica ediyorum (...) Ermeniler desisekâr (hilece) bir millettir..." şeklindeki sözlerine Mustafa Kemal "tamamen" katılmıştı.(25)
Müdafaa-i Milliye Vekili (Savunma Bakanı) Fevzi Çakmak,BMM'nin 22 Ocak 1921 tarihli gizli oturumunda 300-400 bini Karadeniz sahillerindeki vilayetlerde,100-150 bini Niğde,Kayseri,Akdağmadeni gibi Orta Anadolu vilayetlerinde olmak üzere tüm ülkede toplam 800 bin Hristiyan bulunduğunu,bunların ekonomik hayattaki yerlerini korumalarından duyduğu rahatsızlığı belirtmişti.Generale göre ya bunların imalathanelerde,nafıa işlerinde yani yol,köprü,tünel gibi bayındırlık işlerinde çalıştırılması ya da orta hallilerinden senelik 500,zenginlerinden 1000 lira "askerlik bedeli" alınması gerekmekteydi.Fevzi Çakmak'ın bu önerisi karşısında,Malatya Mebusu Feyzi Efendi "Efendiler,Ermenilerin denaeti,ihaneti cümlece malumdur.Bizde öyle Ermeniler,öyle Rumlar,öyle Yahudiler var ki,otuz sene memleketimizde yaşamışlar,katiyen ne vergi vermişler,ne de asker vermişler (...) Evet Ermeniler 500 lira bedeli nakdi verirlerse febiha (pekala).Vermeyenler Sivas'a,Erzurum'a gönderilsin ve yollarda çalıştırılsın" dedikten sonra konuşmasını "Maksadım onların ezilmesi,yıkılmasıdır"(26) diye bitirmişti.Bu sözlerle İttihatçıların "dahili tümörler" söylemi arasındaki benzerlik de dikkat çekiciydi.
Artık Mütareke döneminin temkinliliğinin sözkonusu olmadığının bir diğer kanıtı,Tiflis'te bir suikastte hayatını kaybeden Cemal Paşa'nın ailesine maaş bağlanması,İstanbul'daki Divan-ı Örfi Mahkemesi'nde tehcir suçlusu bulunarak idam edilen iki Osmanlı yöneticisi,Urfa Mutasarrıfı Nusred Bey ile Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey'in "milli şehid" ilan edilmesi ve ailelerine "emval-i metruke" faslından maaş bağlanmasıydı.(27)
Ağustos-Eylül 1922'deki Sakarya Meydan Savaşı ve Büyük Taarruz sonrasında,"Milli Mücadele"nin kazanılmakta oluşunun getirdiği güven duygusu ile Ermeniler hakkındaki düşünceler daha yüksek sesle dile getirilmeye başladı.Mustafa Kemal'in 16 Mart 1923'de Adana eşrafıyla konuşurken söylediği şu sözler İttihatçı zihniyetin hâlâ yaşadığı konusunda şüpheye yer bırakmıyordu:"Arkadaşımız beyanatında demişlerdi ki,Adanamızı idaresi altına alan diğer unsurlar,şunlar,bunlar,Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet almışlardır.Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz.Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur.Memleketiniz sizindir,Türklerindir.Bu memleket tarihte Türktü,o halde Türktür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır (...) Memleket en nihayet yine sahibi aslilerinin elinde kaldı.Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur.Bu bereketli yerler koyu ve öz Türk memleketidir..."(28)
Eski Defterleri Kapatmak
Lozan Barış Görüşmeleri sırasında İtilaf devletlerinin tüm ısrarlarına karşılık,Ermeni kayıplarının giderilmesi konusunda en ufak bir taviz vermeyeceklerini gösteren Türk tarafı en büyük mücadeleyi,tehcir suçlularının yargılanmasından vazgeçilmesi konusunda verdi.Sadece Türk tarafı değil,Ermeni tehcirinde dolaylı da olsa payı olan büyük devletlerin de eski defterleri açmaktan çıkarı yoktu.Asıl önemlisi,yeni kurulan Sovyet Rusya ile Britanya'nın çıkar alanları arasında güvenli bir bölge oluşturulmasını gerekli gören İngilizler,Türkiye'yi güçlendirmeyi seçmişlerdi.Nitekim Lozan görüşmeleri boyunca,Ermeni tehcrinin "uygarlığa karşı bir meydan okuma" olduğu söylendi,Ermenilerin çektiği "acılara",başlarına gelen büyük "felaketlere" değinildi ancak 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenmiş bütün "suçlar" af kapsamına alınarak "Ermeni tabusu"nun ilk ilmeği atıldı.Böylece daha önce yerel nitelikteki suç ortaklığı,uluslararası müttefiklerle pozisyonunu güçlendirmiş oluyordu.(29)
Nisan 1924'te,Mahsub-u Umumi Kanun Layihası ile Birinci Dünya Savaşı ve "Milli Mücadele" sırasında ülkeden ayrılan/ayrılmak zorunda kalan gayrimüslimlerin geride bıraktıkları mal ve mülklere el konulmasına devam edildi.(30) 29 Mayıs 1926'da kabul edilen dört maddelik "Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen veya bu uğurda suver-i muhtelife ile düçar-ı gadrolan ricalin ailelerine verilecek emlak ve arazi veya tazminat hakkında kanun" ile "şehit edilen rical,Talat Paşa,Cemal Paşa,Cemal Azmi Paşa,Bahaeddin Şakir Bey,Cemal Paşa'nın yaveri Süreyya Bey,Cemal Paşa'nın yaveri Nusred Bey ve Said Halim Paşa ile Kürt Mustafa'nın riyaset ettiği Divan-ı Harp kararıyla idam edilen,Muş Mutasarrıfı Servet Bey,Urfa Mutasarrıfı Nusred Bey,Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey,firar ve intihar eden Doktor Reşid Bey ve Erzincanlı Hafız Abdullah Efendi'nin ailelerine" "emval-i metruke" faslından 20 bin liraya kadar kıymette arazi verilmesi kararlaştırıldı.(31) 30 Ağustos 1927'de bu isimlere Cemal Paşa'nın ailesi de eklendi.(32)
Suç Ortaklığı
İş bununla da kalmadı,tehcir sırasında İskan-ı Aşair ve Muhacirin Umum Müdürü olan Şükrü (Kaya),İçişleri Bakanı ve CHP'nin Genel Sekreteri oldu.Kırım sırasında önce Bitlis daha sonra Halep valisi olan Mustafa Abdülhalık (Renda),Talat Paşa'nın kayınbiraderi olup Malta'dan döndükten sonra İzmir'in yakılması sırasında İzmir valisi,sonra Maliye,Milli Eğitim ve Milli Savunma bakanlıklarında bulundu,ardından TBMM Başkanlığı yaptı.Tehcir suçlularından İTC Bolu mebusu Dr. Mazhar (Germen),Sağlık Bakanı;Diyarbakır mebusu Arif Fevzi (Pirinççizade),Bayındırlık Bakanı;Antep mebusu Ali Cenani Bey,Ticaret Bakanı oldu.Tehcirde Ermeni ölülerinin gömülmesinden sorumlu Sağlık Genel Müfettişi Dr. Tevfik Rüştü (Aras),İzmir mebusu ve 1925 tarihli Takrir-i Sükun Kanunu'ndan Mustafa Kemal'in ölümüne kadarki dönemde Dışişleri Bakanı idi.Daha sonra da pek çok önemli devlet görevinde bulundu.Tehcir sırasında Van jandarma kumandanı olan Kâzım (Özalp),Meclis Başkanı;İTC'nin Ege bölgesindeki temizlik politikalarının yürütücüsü Celal Bayar,Bakan,Başbakan ve Cumhurbaşkanı oldu.Teşkilat-ı Mahsusa'da önemli görevler yapan Ahmet Esat (Uras),Emniyet Umum Müdürlüğü,valilik,Türk Tarih Kurumu üyeliği ve mebusluk yaptı;tehcir sırasında Muhacirin ve Aşairin Müdür Muavini olan Ali Haydar Yuluğ),Ankara Belediye Başkanlığı'na;Yozgat Mutasarrıfı Mehmet Ata,mebusluğa ve İçişleri Bakanlığı'na;İstanbul Umum Hapishaneler Müdürü Hüseyin Emrullah Barkan,mebusluğa getirilirler.(33) Kadrolardaki bu devamlılık,suçun inkâr edilmesini siyasi bir refleks haline getirdi.
Bellek Tazeleme
Devlet tarafından yaratılmaya çalışılan "Türk ulusu"nun etrafında toplanacağı ortak ülkünün parametrelerinden biri olarak 1932'de geliştirilen Türk Tarih Tezi,hem Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ile kırılan gururları onarmayı,hem de "tarihi haklar" iddia ederek Anadolu'yu sahiplenmeye çalışacak Ermeniler,Rumlar,Kürtler gibi "gayri Türk" unsurların önünü kesmeyi amaçlıyordu.1934 yılında çıkarılan İskan Kanunu,halkı "Türk ırkından olanlar" ve "Türk ırkından olmayanlar" diye ayırırken,vatandaşların sadece Türkçe soyadları almalarını zorunlu kılan Soyadı Kanunu din,mezhep ve alt kimlik ayrımlarını gizleyerek tek bir kimlik oluşturulması sürecinde önemli rol oynadı.Bu yıl,İtalya lideri Mussolini'nin "Mare Nostrum" (Bizim Deniz) politikası uyarınca Ege Adaları'nı silahlandırmasının yarattığı gerginlik ortamında Anadolu köylerinde yaşayan Ermeniler İstanbul'a "tehcir" edilmişlerdi.(34) 1936'da dünya yüzündeki tüm kültür dillerinin kök dil olarak Türkçe'den türemiş olduğunu iddia eden Güneş-Dil Teorisi ile üst metinde "Türk ırkı dünyadaki bütün medeniyetlerin kurucusudur,dolayısıyla en üstün ırktır" denirken,alt metinde "Anadolu'daki tüm halklar aslında Türk'tür,fakat dil ve din gibi 'sapmalar' yüzünden Türk olduklarını unutmuşlardır" denmek isteniyordu.
Ermeni varlığının ve bu varlığa karşı işlenen suçların,iyice silikleştiği bir dönemde yaşanan bir olay,Kemalist kadrolara,büyük devletlerin "Ermenileri kışkırtarak" Türkiye'yi sıkıştırabileceğini düşündürdü.Alarm zillerinin çalmasına neden olan olay,Prag doğumlu Yahudi entelektüeli Franz Werfel'in Türkçe'ye "Musa Dağı'nda Kırk Gün" (İstanbul:Belge Yayınları,2007) adıyla çevrilen "The Forty Days of Musa Dagh" adlı romanının ABD'nde filme çekileceği haberleri idi.Werfel'in romanı 1915 tehcirinde Antakya yakınlarındaki Musa Dağı'na sığınan 5 bin kişilik Ermeni topluluğunun,Gabriel Bagratyan'ın liderliğinde kırk gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnişini anlatıyordu.
Roman,1933 yılı Mart ayında Viyana'da yayımlandığında büyük yankı uyandırmıştı ama Türkiye durumu ancak dokuz ay sonra idrak etti.25 Aralık 1934'te hükümetin resmi yayın organı sayılan "Hakimiyet-i Milliye" gazetesinde Falih Rıfkı (Atay) imzalı bir yazıda,Alman makamları uyarılmış,27-28 Aralık'ta aynı gazetede Burhan Asaf (Belge), Werfel'i "pek çok Ermeni kahvesi içtiği,kitabın hem gelişinden hem gidişinden belli" diye iğneledikten sonra "Hristiyan ahlakiyatının çoktan aşınarak düzleşmiş zemini üzerinde Ermeni atını,Faustkâri bir kükreyiş ile şaha kaldırmak istemektedir" diye suçlamıştı.Tepkiler kısa sürede sonuç verdi ve Nazi hükümetinin Propaganda Bakanı Goebbels kitabın yasaklandığını ilan etti.Ancak geç kalmıştı,çünkü kitap Alman Yahudilerinin başucu kitabı olmuştu bile.Viyanalı yayıncısının,Werfel'i 20 bin dolar karşılığında kitabın film haklarını dönemin devlerinden Metro Goldwyn-Mayer'e (MGM) satmaya ikna etmesi ve kitabın iki hafta içinde 35 bin kopya satarak 1934 yılı rekorunu kırması Türkiye'yi iyice alarma geçirdi.Başta "Cumhuriyet" ve "Ulus" olmak üzere gazetelerde,MGM'nin "bir Yahudi şirketi" olduğu vurgulanıyor,olayın "Ermeni-Yahudi komplosu" olduğu iması yapılıyordu.Aynı günlerde İstanbul'da adeta rehine olarak tutulan Ermeni Cemaati Cismani Meclis'i toplanıp olayı kınadığını açıklamaya zorlandı.Bir grup Ermeni,15 Aralık 1935'te Pangaltı Ermeni Kilisesi'nde toplanarak,kitabın nüshalarını koronun söylediği İstiklal Marşı eşliğinde "Türk milleti hakkında iftiralarla dolu olduğu" gerekçesiyle yaktılar.1936'da Fransa'da kitabın Fransızca baskısının yayımlanması üzerine MGM filmi çekmekten vazgeçtiğini açıkladı.Türkiye,Ermenilere karşı adeta bir meydan muharebesi kazanmış görünüyordu.Bu olay,Türkiye'yi uluslararası camiaya karşı daha temkinli,daha kuşkucu,daha savunmacı bir tavır içine girmeye yöneltti.Çünkü en ufak bir gevşeme halince,büyük güçlüklerle elde tutulmuş olan Anadolu coğrafyasını kaybedebilecekleri korkusu Kemalist elitlerin yüreğine sinmişti.(35)
Nazizimle Flört
Gerek bu tecrübenin etkisiyle,gerekse Avrupa'da ve dünyanın diğer bölgelerinde ırkçılığın ve otoriter eğilimlerin güçlenmesiyle ortaya çıkan atmosferin Türkiye'deki azınlıklara faturası ağır oldu.Görünüşte,İkinci Dünya Savaşı'nın maliyetini karşılamak üzere yapıldığı ileri sürülen bazı uygulamalar,aynı zamanda İttihatçıların elli yıllık rüyasını gerçekleştirme yolunda önemli kazanımlar sağladı.Gayrimüslim azınlıklara karşı nefretin hortladığının en önemli işareti,22 Nisan 1941'de 1896-1913 yılları arasında doğmuş gayrimüslimlerin Nafia Vekaleti (Bayındırlık Bakanlığı) emrine verilmek üzere askere çağrılması idi.(36) Bir gün kapılarında beliren jandarmalar tarafından 12 bin gayrimüslim erkek,sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan bataklıkların,rutubet,çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı,su darlığı çekilen altyapısız kamplara gönderildiler."İstanbul'u unutunuz!" diye bağıran çavuşların ve subayların sesi dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti.(37) Bu uygulama,İTC'nin Birinci Dünya Savaşı arifesinde Ermeni ve Rumları adeta "rehin" olarak aldıkları "Amele Taburları" ile büyük benzerlik gösteriyordu.
Bu uygulamayı,11 Kasım 1942'de Varlık Vergisi'nin çıkarılması izledi.(38) Başbakan Şükrü Saraçoğlu memleketi Ödemiş'in Gölcük yaylasında yaptığı konuşmasında "Biz bu vergiyi Türk tüccarını ön plana çıkarmak için ihdas ettik.İstanbul'da dolaştığım zaman her nereye baktım ise azınlıkların çok gösterişli işyerlerini gördüm' demişti.Falih Rıfkı Atay,"Bazı vatandaşların olağanüstü uygulamalar için suç olarak ağır masraflı bir orduyu ayakta tutmak olduğunu söyleyebilir.Cevabımız basittir biz yalnız Türkler gibi düşünürüz ve Türklerin vatanında oturan,hakları korunan,rahat eden,çalışan ve geçinen herkes Türkler gibi düşünmeseler bile,onlar gibi fedakârlık etmek zorundadırlar..."(39) diyerek gayrimüslimlerin 'içerideki yabancılar' statüsünde olduğunu hatırlatmıştı.Ama en açıksözlü ifadeler "Yeni Sabah" yazarı Aka Gündüz namlı eski Teşkilat-ı Mahsusa elemanı Enis Avni'den gelmişti.Gündüz,son haftalarda memleketin yedi bölgesini dolaştığını ve yarenlikler çerçevesinde yaptığı gizli ve tabii bir ankette vatandaşlara sorduğu "vurguncu hakkında ne düşünüyorsun?" sorusuna aldığı cevapları şöyle özetliyordu:"Mütalaalar,fikirler tümendi:Asmalı.Kesmeli.Kuşbaşı doğramalı.Kıymasını iki çekmeli.Gırtlağına erimiş kurşun akıtmalı.Malını mülkünü millet hazinesine almalı.Bir çınarın altına kazık çakmalı,sağ bacağını bu kazığa,sol bacağını da çekip yere indirilen çınar dalına bağlamalı,sonra dalı birdenbire bırakarak gövdesini eşek pastırması gibi ikiye ayırmalı.İşkembesine zift doldurup güneşe aşmalı.İki gözünü oyup bir avucuna vermeli.Kırk katırın kuyruklarına bağladıktan sonra kırkına birden kırbaç atmalı.Harbin sonuna kadar her gün yedi yerinden cımbızlayıp koparmalı.Temmuz ortasında çırılçıplak edip çöplükteki sineklere peşkeş çekmeli.Vesaire,vesaire...Bu kanunun mucip sebepleri de bir noktada toplanıyordu.Onsekiz milyonun selameti için binsekizyüzkişi feda edilebilir.Bu kanun ve binsekizyüz üzerindeki reyler ittifakla verildi." Doğrusu,Aka Gündüz'ün söyledikleri doğruysa,bu halkın 25 yıl önce Ermenilere neler yapabileceğini tahmin etmek zor değildi.(40) Kanuna "evet" oyu verenler arasında Afyonkarahisar mebusu Ermeni asıllı Berç Keresteciyan [Türker] (soyadı Mustafa Kemal tarafından verilmişti) ile Eskişehir mebusu Rum kökenli İstamat Özdamar'ın olması azınlıkların nasıl bir baskı altında olduğunu gösteriyordu.(41)
Sermaye Transferine Devam
Varlık Vergisi'nin yüzde 68'i İstanbul'daki mükelleflere tahakkuk ettirildi.Bunların da yüzde 87'si gayrimüslimdi.Gayrimüslimlerin mali güçlerine uygulanan vergi oranları Müslümanlara uygulananlara göre yüzlerce kez daha ağırdı.Gayrimüslimler arasında da Ermenilerin vergisi en yüksek orandaydı.(42)
İstanbul'daki 1 Numaralı Komisyon'un üyeleri olan "Topkapulu" Bican Bağcıoğlu,Tevfik Amca ve "Hamal" Ferit gibi eski İttihatçılar ile Mithat Nemli gibi "Milli İktisatçılar" kadro devamlılığının kanıtı gibiydi.Zaten komisyon üyeleri de "Taşnakların başıdır" diyerek Kadıköylü Asador'un [Güdükyan] vergisini dört misli artırarak 400 bin liraya çıkarmışlardı.(43)
Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale'ye çalışma kampına gönderildiler.Bu mükelleflerden 21'i (kamplarda on ay kalan Gavran Parsekyan'a göre 25'i) kampta hayatını kaybetti.(44) "Varlık Vergisi'ni ödemekten kaçanlar cezaya hak kazanmışlardır.Bir kısım mükelleflerin hâlâ vergilerini ödememekte ısrar ettikleri görülüyor.Bu memlekette yaşayan her vatandaş onun nimetlerinden faydalandığı gibi külfetini de diğer vatandaşlarla paylaşmaya mecburdur."(45) "Solcu" Zekeriya Sertel'e ait olan bu sözler,tüm liderleri İTC'nin rahle-i tedrisinden geçen sol hareketle Kemalistlerin ideolojik yoldaşlığını gösteriyordu.Sosyalistler,gayrimüslim azınlıkları ülkenin kompradorları haline getiren düzenin tarihsel dinamiklerini analiz etmeyi başaramamış,sınıf düşmanlığı ile etnik-dinsel düşmanlığı birbirine karıştırmışlardı.
Uygulamanın ne kadar büyük acılara neden olduğunun ortaya çıktığı günlerde Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun verdiği şu beyanat gayrimüslimlere bakışı çok iyi anlatıyordu:"Açık söyleyeyim ki,bunların çoğunu,yabancı tebaası fertler değil,fakat Osmanlı İmparatorluğu'ndan bize miras kalan,henüz tasfiye edemediğimiz adı Türk birtakım kimseler teşkil eder.Milli Türk rejimi,ırk ve kan esasları üzerine kurulu bir milliyetçilik politikasından uzaktır.Bu itibarla Osmanlı saltanatından bize miras kalmış bu Tanzimat zihniyetli adamların tasfiyesinden bahsederken maksadımız,sadece bir ruh tasfiyesinden ibaret kalır.Bu topraklarda çalışan her adam,hele pasaportunda Türk devletinin koruyucu damgasını taşıyorsa,Türk menfaatleri öyle istediği zaman,iyi nimetlerini açığa vurmak,onları ispat etmek zorundadır...Türkiye'de kazandığı servetin bir kısmını Türk yurdunun müdafaası uğrunda harcamaktan esirgeyenler için yapacak iki şey kalıyor:Tebaalarımızsalar kolları sıvayıp kazma sallamak,yabancı iseler bu diyarlardan gitmek!"(46)
Varlık Vergisi,15 Mart 1944'te Müttefik kuvvetlerinin Monte Casino üzerinden nihai saldırıya geçmesi üzerine kaldırıldı(47) ama verginin kaldırıldığı oturumda konuşan Emin Sazak 'Bu kanun onları affederse bu gibi insanlar bu milletin içinden çıkıp gitmelidirler (...) Hükümet tedbir almadı fakat millet intikamını alır.Linç mi eder ne eder bilemem'(48) diyerek 6-7 Eylül 1955 talanının haberini vermişti.
Ermeni Diasporasının Uyanışı
"Türk kimliği" sürekli teyakkuz halinde olmakta haklıydı çünkü Ermeni milliyetçiliği yeni bir atağa hazırlanıyordu.1918-1920 arasında kısa bir süre bağımsız kalan Ermenistan,Sovyet kontrolüne girdikten sonra Ermeni milliyetçiliğinin radikal örgütü Taşnaksutyun,ülke dışına sürülmüş,hareket enerjisini diasporada Sovyet etkisinin yayılmasını önlemeye hasretmişti.Uzun süren bir sessizlik döneminden sonra,1950'lerin sonlarında,Yunanistan,İran,ABD ve Lübnan'da,sosyalist örgütlerle milliyetçi örgütler arasındaki çatışmalarda can kayıpları bile yaşanmıştı.Bu süreç sömürgeciliğin tarihe gömülüşü ile üst üste düştüğünden,dünyanın dört bir yanında boy gösteren bağımsızlık hareketleri,Ermeni milliyetçileri için yeni bir model oluşturmaya başladı.
Daha sonra Türkiye'nin kâbusu olacak olan ilk "Soykırımı protesto" ve "Soykırımın tanınmasını isteme" eylemleri bu dönemde ortaya çıktı.1960'larda Ortadoğu'dan,1980'lerde İran'dan göç eden militan gruplar,o güne dek içinde yaşadıkları topluma gayet iyi entegre olmuş ABD,Kanada,İngiltere ve Fransa'daki Ermeni diasporalarında,bastırılmış cemaatçi duyguları canlandırdılar.Bu kesimler,tarihlerine,Türkiye'ye yeni bir gözle bakmaya,Türk ve dünya kamuoyunun ilgisizliğine karşı yeni stratejiler geliştirmeye başladılar.Bunun ilk adımı,16 Temmuz 1964'te atıldı.Bir grup Ermeni bilimadamı,Ermenistan Yüksek Sovyeti Merkez Komitesi Sekreteri Yakov Zorabian'a bir mektup göndererek,1965 yılının Ermeni Soykırımı'nın (Medz Yeghern) ellinci yıldönümü olduğunu belirtmiş ve 11 maddelik bir öneriler paketi sunmuşlardı.(49)
Moskova,anıt talebini Şubat 1965'te kabul etti."Hürriyet"in Ankara muhabiri Cüneyt Arcayürek 8 Nisan 1965 tarihli haberinde şöyle yazıyordu:"Birinci Dünya Savaşı yıllarında çeşitli iç hareketler sırasında,Ermenilerin de çeşitli bölge ve illerde isyan hareketlerine geçtikleri,hatta Türklere karşı zulümlerde bulundukları bilinmektedir.O zaman çeşitli büyük meselelerin karşısında kalındığından,bir yandan Rusya'nın öte yandan müttefik Almanya'nın tesiri ile tenkil hareketlerine girişilmiştir.Türkler Ermeniler tarafından öldürülmüş,Ermeniler de hareketin bastırılması sırasında ölmüşlerdir.Bir kısmı da yurtdışına kaçmışlar veya çıkarılmışlardır.Fakat bugün için gerçek şudur:Türkiye'de 80 bin civarında Ermeni vatandaşımız vardır ve bunların her biri Türk milletinin birer ferdidir.Çalışkan,bilgili,vatandaşlık görevini yapan Türk vatandaş Ermenilerin böyle bir kampanyadan üzüntü duymamaları imkânsızdır." Yani ülkede her nasılsa kalabilmiş bir avuç Ermeni'ye devletin rehinesi oldukları kibarca hatırlatılıyordu.(50)
Hatırlatma işe yaramış olmalıydı ki,"Hürriyet" ertesi gün "Söz sırası Ermeni vatandaşlarımızda" başlığı altında "Rumların tahriki ile 24 Nisan'da Ermeni katliamı adı altında bütün dünyada eski bir olayın istismar edilerek anma törenleri tertip olunmasını şehrimizde yaşayan onbinlerce Ermeni vatandaş nefretle karşılamışlardı.İstanbul'daki Ermeniler (...) Bu olsa olsa Kıbrıs Rum Dışişleri Bakanı Kyprianou'nun bir dalaveresidir.Bazı Ermeniler de bilmeyerek buna alet olabilirler.Biz Türkiye Ermenileri maziyi unutmuş,şimdi tam bir huzur ve mutluluk içinde yaşıyoruz" diyecekti.
Dikkati çeken husus,Ermeni milliyetçiliğine karşı kitleleri harekete geçirmek için Kıbrıs meselesi bağlamında Rum düşmanlığı ile bağlantı kurma ihtiyacının duyulmasıydı.Aslında bu anlaşılır bir durumdu çünkü halka daha vakıf olduğu güncel bir sorunun katalizörlüğü olmadan,izlenen sistematik unutturma politikaları yüzünden Ermenilerin Türklerden ne istediğini hatırlamayabilir,dolayısıyla Ermenilere neden karşı çıkmak gerektiğini anlamayabilirdi.Tehdidin ciddiyetini anlayan Türkiye'deki Ermeni Katoliklerin Ruhani Reisi Başpiskopos Boğos Kireçyan,Cumhuriyet Senatosu eski üyesi Berç Turan,Türkiye Ermenileri Patriği Şnork Kalustyan ve "Bay Yüzde Beş" diye tanınan Kalust Sarkis Gülbenkyan'ın oğlu Nubar Gülbenkyan,rejime sadakatlerini bir kez daha ilan etmek zorunda kaldılar.Bu beyanatlardan sonra "Milliyet" gazetesi başyazarı Refii Cevat Ulunay konuyu bağladı:"Ahmet Refik [Altınay] merhumun dediği gibi [sözkonusu olan] biri İttihat ve Terakki,diğeri Taşnak olan 'iki komitenin iki kıt'ali'dir.Bunun tekrar münakaşasını tarih dahi istemez."(51)
Yani Ermeni diasporasının zorla canlandırdığı hatıralar,yeniden karanlık çekmecelere sokulmaya çalışılıyordu.ABD Büyükelçilik müşavirlerinden Philip Clock'un merkeze gönderdiği değerlendirme raporu Ermeni tabusunun aldığı hale ilişkin önemli bir tanıklık oldu:"Son günlerde çağdaş Türkiye'de nadiren,basında ise neredeyse hiç bahsedilmeyen bir mevzu efkarı umumiyede [kamuoyunda] yeniden tartışılmaya başlandı:Türkiye'deki Ermeni azınlığı meselesi.Genellikle uzun dönemleri zarfında 'Ermeni' kelimesi basında yer dahi almayabilir.Devlet okullarının eğitim müfredatı bu bahsi tümüyle es geçmeye meyilli.Halk yabancı bir gözlemci için Ermeniler tarafından inşa edilmiş oldukları aşikar olan Orta ve Doğu Anadolu'daki binaların Türklerin veya başka bir grubun inşa ettiğini sık sık söylemekte.Bu şekilde yok sayılan ve zahiren unutulduğu sanılan Ermeni azınlığın bahsi son zamanlarda 24 Nisan tarihinde (1915'in) ellinci yıldönümü ile ilgili Beyrut'ta düzenlenecek konferansın beklentisi ile yeniden canlandı."(52)
Ad Değiştirme Politikaları
ABD temsilcisinin sözünü ettiği "es geçme" olayının tezahürlerinden biri yer isimlerinin değiştirilmesiydi.Osmanlı ülkesindeki coğrafi yer adlarının değiştirilmesi ilk kez,13 Mayıs 1913'te çıkarılan İskan-ı Muhacirin Nizamnamesi ile gündeme gelmişti.5 Ocak 1915'te Enver Paşa tarafından askeri kıtalara gönderilen talimatnameye göre Osmanlı topraklarında Ermenice,Rumca ve Bulgarca dillerinden olan il,ilçe,köy,dağ ve nehir adlarının "Türkçe'ye tahvili" isteniyordu.Bu emirname 15 Haziran 1916'da kaldırıldı ancak o zamana kadar çok sayıda köy ve kasaba ismi Türkçeleştirilmişti.Dersim'deki Kızılkilise'nin Nazimiye,Muğla'daki Megri'nin Fethiye,Bursa'daki Mihaliç'in Karacabey,İzmir'deki Ayasluğ'un Selçuk olması yapılan değişiklikler arasındaydı.Yer isimlerinin değiştirilmesi işine Cumhuriyet döneminde hızla devam edildi.28 Ocak 1923'te İzmit ilinin adı Kocaeli'ne,20 Aralık 1924'te Kırkkilise'nin adı Kırklareli'ne,1925'te Artvin ilindeki Gürcüce yer isimleri Türkçe isimlere,25 Haziran 1927'de Bozok'un adı Yozgat'a çevrildi.
Ancak 1933'te "Servetifünun" gazetesinden Reşat Feyzi Bey "Hâlâ Beyoğlu'nda,Polonya,Venedik,Lamartin daha bilmem ne sokakları var.Türkiye Cumhuriyeti topraklarında olduğumuzu bize bu isimler mi hatırlatacak? (...) Milli dil davası hepimizin davasıdır.Türklüğün hakim olduğu bir memlekette yalnız Türk hakimdir.Dil inkılabının gayesi bu topraklarda yaşayan her mefhumun söylenişini Türkçe'ye çevirmek olmalıdır" diyerek resmi makamları uyarmak ihtiyacını duyacaktı.(53) Bu kadar ileri gidilmedi ama 1934-1936 arasında Halkevleri,yurt çapında 834 köye Türkçe isimler verdi,1935'te Dersim'in adı Tunceli yapıldı.1947'de Hatay ilindeki yer adlarının değiştirilmesine karar verildi.(54)
1956'da kurulan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu;Genelkurmay Başkanlığı,İçişleri,Savunma ve Milli Eğitim bakanlıkları,Ankara Üniversitesi Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi ile Türk Dil Kurumu'nun temsilcilerinden oluşuyordu.Komisyonun çalışmaları,1959'da İl İdaresi Kanunu'nun 2. maddesinde yapılan değişiklikle uygulamaya konuldu.Maddede "Türkçe olmayan ve iltibasa (yanlış anlamaya) yer veren köy adları,Alakadar Vilayet Daimi Encümeni'nin mütalaası alındıktan sonra en kısa zamanda İçişleri Bakanlığı'nca değiştirilir" deniyordu.Bu kurulca 12.000 köy adı değiştirildi.(55-56) 1983'ten sonra da ufak çaplı değişiklik hamleleri yapıldı.Bu çalışmalar sırasında "anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan,insanları utandıran,gururunu incitici,yahut alay edilmesine fırsat tanıyan isimler",Türkçe dahi olsalar değiştirildi.İçinde "kızıl","çan","kilise" kelimeleri olan köylerin isimleri ile Arapça,Frasça,Ermenice,Kürtçe,Gürcüce,Tatarca,Çerkezce,Lazca köy isimleri "bölücülüğe meydan vermemek" amacıyla değiştirildi.Yeni verilen isimlerin eski isminin Türkçe karşılığı olmaması veya aslını çağrıştırmaması öngörüldüğünden çoğu kez,tarihsiz,kimliksiz Türkçe isimler verilmişti.(57)
Bu silme ameliyesinin nedenini tahmin etmek zor değil.İsimlendirme,sahiplenmenin en önemli aşamalarından biridir ve isimlendirme ile sadece bugün sahiplenilmez,fetih geçmişe doğru yürütülür.Bu açıdan bakıldığında Ermeni-Rum veya diğer "ötekilere" ait kültürel varlıklar,yer isimleri,etnografik ya da folklorik öğeler Anadolu'nun "Türklerin yurdu" olduğu tezini zayıflatıyorlardı.Dahası,bu grupların yurtları olduğunu iddia ederek bu topraklara dönmeye kalkışması ihtimali vardı.Günümüzde de sık sık şahit olduğumuz bir durum,"Kürdistan","Ararat","Konstantinopolis","Smyrne","Pontus" gibi yer adlarının kullanılmasına gösterilen sert tepki,bu dönemin ürünü idi.
Kültür Soykırımı
Yüzyılın başında Ermeni cemaatine ait 2,538 kilise ve 451 manastır varken,1974 yılında yayınlanan UNESCO Raporu'na göre,geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı.1914'te Osmanlı ülkesinde Ermeni cemaatine ait 2.538 kilise,451 manastır ve 2000 okul vardı.Tehcirden sonra Ermeni köy ve şehirlerine yerleştirilen Müslüman ahalinin ilk işi,merkezi ve güzel kiliseleri camiye çevirmek oldu.Gerisi ambar,depo ve tavla olarak kullanıldı.
TBMM'nin Türkçü-ırkçı kanadından Dr. Rıza Nur,Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir'e yolladığı 22 Nisan 1921 tarihli raporunda,Türklüğün geleceği için Kars'ın acilen Türklük hars ve propaganda merkezi olmasını ve Ani şehrine ait izlerin yeryüzünden temizlenmesi başarılırsa bunun Türkiye'ye büyük bir hizmet olacağını söylemişti.(58) Sözü edilen,Ortaçağ'da Ermeni Krallığı'nın başkenti olan tarihi Ani harabeleri idi.Karabekir cevabi raporunda "Ani harabesinden eser bırakılmaması maddeten gayri mümkün.Bizzat gördüm.İstanbul suru gibi vasi bir sur dahilinde müteaddit cesim (pek çok büyük) kiliselerden ne kadar tahrip edilse enkazı yine Ani harabeliğinden çıkmaz.Mühim ve imtidatlı olan tahribat Ermeni efkâr-ı umumiyesinde dini heyecan ve tuğyanlar uyandırabilir" diyerek oldukça akıllıca bir saptamada bulunmuştu ve Ani harabeleri yıkımdan kurtulmuştu.(59)
Nitekim,1923 tarihli Lozan Antlaşması'nın 42. maddesinde "Türk hükümeti kiliselerin,sinagogların,mezarlıkların ve diğer dini yapıların tam koruma altına alınmasını garanti eder" denmişti.Ancak daha önce belirttiğimiz gibi 1974'te geriye sadece 913 kilise ve manastır kalmıştı.O tarihten sonra bunların 464'ü tamamen yıkıldı.252'si yıkılmaya terkedildi.197'si ise ciddi restorasyon gerektiriyor.1936 Beyannamesi ileri sürülerek 1974'ten beri Ermeni vakıflarının elinden alınan mülk sayısı ise 48'di.(60)
ASALA Faktörü
1973 yılında Türkiye'den göç etmiş Gourgen M. Yanikian isimli yaşlı bir Ermeni halı tüccarı,yemeğe davet ettiği Türkiye Los Angeles Başkonsolosu'nu ve yardımcısını tabanca ile vurduğunda olay Türkiye'de büyük yankı yapmıştı.Cinayet siyasi değildi ama 1975'ten 1985'e kadar devam eden ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia,Ermenice Hayastani Azatagrutyan Hay Gaghtni Banak) eylemlerine ilham verdi.ASALA,muhtemelen Ocak 1972'de,Lübnan'da,Bekaa'da kurulmuştu.FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) ve FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ile dayanışma içinde davranan ASALA,1975'ten itibaren Türkiye'nin diplomatik temsilciliklerine ve Türk Hava Yolları bürolarına 35 saldırı yaptı.Batı kamuoyundan destek gören örgütün,1983'te Paris'in Orly Havaalanı'ndaki THY bürosuna yaptığı saldırıda Fransız vatandaşlarının da ölmesi üzerine Fransa,ASALA'ya resmen,"eylemlerini dışarıda yapma" uyarısında bulundu.Bu tarihten sonra ASALA etkinliğini kaybetti.(61) Ancak,on yıl süren bu dönem,Türk kamuoyunun belleğinde büyük izler bıraktı.Özellikle Batı ülkelerinin uzun süre,ASALA'yı onayladıklarını düşündüren tutumları,"dış düşman" kavramsallaşmasını ve retoriğini yeniden canlandırdı.
Resmi çevreler,bu olayı aynı dönemde ortaya çıkan ayrılıkçı Kürt hareketi PKK ile ilişkilendirmeyi akıl ederek,kamuoyunun gözünde Kürt milliyetçiliğinin meşruiyetini bir kez daha sorgulatmayı başardılar.PKK'nin 21-28 Nisan 1980'de Ermeni cemaat liderlerinin sürgüne gönderilmeye başladığı gün olan 24 Nisan'ı "Kızıl Hafta" ilan etmesi,Abdullah Öcalan'ın Ermeni Yazarlar Birliği tarafından onur üyeliğine seçilmesi gibi sembolik olaylar,bu ilişkiye karine olarak görüldü.Özellikle istihbarat çevreleri,her fırsatta,PKK ile ASALA arasında Yunanistan ve Suriye'nin öncülüğünde Türkiye'nin Kıbrıs politikasını sabote etmek için kurulduğuna inanılan bu ilişkinin,1979-1980'de Lübnan'da kurulduğunu,nihai amacın da "Ermeni-Kürt Federe Devleti" kurmak olduğunu ileri sürmeyi ihmal etmediler.Bu iddianın sonucu,Kıbrıs meselesinde karşılaşılan zorlukları,Kürt-Ermeni "komplosu"na bağlayarak,Kıbrıs konusunda uzlaşmaz bir tavır takınılması oldu.
Halbuki 1988'de Abdullah Öcalan,gazeteci Mehmet Ali Birand'a "ASALA ile birkaç görüşme oldu.Sivillere yönelik eylemlerinin zararlı olduğunu gördük,dolayısıyla da 1982'lerde olmaz dedik,bıraktık.Öyle fazla bir beraberlik yok.Bir-iki acele toplantı dışında bir ilişki yoktur.İlişki geliştirebileceğimiz bir örgütlenme değildir,aslında ASALA olayı da çok abartıldı Türkiye'de" demiş,4 Mayıs 1991'de bir diğer gazeteci Rafet Ballı'ya "'Ermeni sınırları veya Ermeni ülkesi neresidir?Kürdistan neresidir?' derseniz,bu tarihi bir sorundur.Tarihi bir soruna da,çok politik bir cevap vermek biraz oportünizme düşmek olur.Benim de öyle bir niyetim yok.Fakat Ermeni halkını severiz.Ermeni halkı gelirse,ziyaret ederlerse,hatta kalmak isterlerse,onlara elimizden gelen misafirperverliği de sonuna kadar gösteririz" diyerek ortada somut bir işbirliği olmadığının işaretini vermişti.Ancak bütün bu beyanlar beklendiği gibi,Türk tarafının içini rahatlatmaya yetmeyecekti.(62)
ASALA eylemlerinin diğer bir sonucu,Türkiye bürokrasisinin "en mantıklı","en soğukkanlı","en tecrübeli" kadrolarına sahip olduğu bilinen/ileri sürülen Dışişleri Bakanlığı'nın,Ermeni Soykırımı iddialarına karşı en tepkisel tavırları gösteren bakanlık haline gelmesi oldu.Çünkü bakanlık için konu adeta kişisel bir "kan davası" olmuştu.Halkın büyük bir kesimi o yıllarda saldırıların nedenini anlamakta güçlü çekecek dek bellek boşalması içinde olduğu için,Ermenilerle bu şekilde karşılaşmak son derece "negatif" bir etki yarattı.Daha doğrusu,bu karşılaşma,geriye dönük bir tarih okuması ile "İttihatçılar bu tehlikeli grubu ortadan kaldırmakta çok haklıymış" düşüncesinin toplumun bilinçaltına yerleşmesine yardımcı oldu.Resmi politikacılar toplumun zihnine "Ermeni=ASALA=Terör" denklemini itinayla kazıdılar.Terör kavramının Ermenilerle ilişkilendirilmesi öyle başarılı bir şekilde yapıldı ki,ileriki yıllarda "Abdullah Öcalan=Terör=Ermeni d.lü" denklemi de hiç tereddütsüz kamuoyunca paylaşıldı.
Uluslararası Baskı
Her uluslararası sorunda Ermeni parmağı aramak,Türkiye'den farklı düşünen her ülkenin Ermeni diasporası veya lobileri tarafından yönlendirildiğini düşünmek şeklinde tezahür eden paranoyak tutum,İstanbul'dan ilk Ermeni kafilesinin Ayaş'a doğru yola çıkarıldığı 24 Nisan (1915) gününün dünyanın çeşitli ülkelerinde birbiri ardına "Ermeni Soykırımı'nı anma günü" ilan edildiği 1980'lerden itibaren iyice belirginleşti.
Ermeni Soykırımı iddiaları ilk defa 1985 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Alt Komisyonu'nda benimsenmiş,1987'de Avrupa Parlamentosu'nda bu konuda bir karar tasarısı kabul edilmişti.Bu kararda şöyle deniyordu:"[Avrupa Parlamentosu] 1915-1917'de Osmanlı İmparatorluğu topraklarında yaşayan Ermenilere karşı gerçekleşen trajik olayların Birleşmiş Milletler Örgütü [1948 Soykırım] Sözleşmesi'ndeki anlamıyla bir soykırım oluşturduğu kanısındadır.Parlamento (...) Bugünkü Türk hükümetinin geçmişte 'Jön Türkler' hükümeti tarafından Ermeni halkına karşı işlenen soykırımı kabullenmeyi reddetmesinin (...) Türkiye'nin Topluluğa olası katılımının incelenmesi önünde aşılmaz engeller oluşturduğunu düşünmektedir."(63)
Böylesi bir atmosferde Sovyetler Birliği dağıldı ve Ermenistan 25 Ağustos 1990'da bağımsızlığını ilan etti.Türkiye,Ermenistan'ı ancak bir buçuk yıl sonra,16 Aralık 1991 tarihinde tanıdı,ancak o tarihten bu yana diplomatik ilişki geliştirmedi.Çünkü Ermenistan'ın varlığı tarihin bir anlamda hortlaması anlamına geliyordu.Hem bu hortlaktan uzak durmak için,hem de iki toplum arasındaki sıcak ilişkileri önlemek için,kısa dönemler dışında sınırlar da hep kapalı tutuldu.Bunun nedeni olarak 1990 tarihli Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi'nin 11. maddesinde Soykırıma atıfta bulunulması,devlet armasında Ağrı Dağı [Ararat]'nın yer alması ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık-Karabağ sorunu gösteriliyordu.Yani durum bir çeşit "yumurta-tavuk" paradoksuna dönüşmüştü.1992 yılında ABD Kongresi'nin eski Sovyet cumhuriyetlerine yardımını öngören "Freedom Support Act" (Özgürlüğü Destekleme Yasası) yasasına Ermeni lobisi tarafından eklenen "Section 907" maddesi ile Azerbaycan'a yardım yapılması on yıl boyunca engellenince,Azerileri "soydaş" olarak kayırmayı milli görev edinmiş olan çevreler Ermenistan'la ilişkileri iyice azalttılar.ABD'ndeki Ermeni diasporasının lobi ve fonlama kuruluşlarının ABD Kongresi'nde ve medyasında etkin olması,başta Dışişleri çevreleri olmak üzere pek çok kesimde Ermeni antipatisini güçlendiren bir unsur oldu.Buna,Batı diasporalarının ekonomik yardımlarla Ermenistan Cumhuriyeti'ni ayakta tutan önemli güçlerden biri olması da eklenince,Türk milliyetçiliğinin kafasında,"emperyalist ülkelerin desteklediği işbirlikçi Ermeniler" klişesi her gün yeniden üretilmeye başladı.
Resmi Tarih Atağı
Bu gelişmeler devletin ideolojik mücadeleyi daha geniş bir alana yaymasının gerekçesi oldu ve Milli Eğitim Bakanlığı aracılığıyla bu tezlerin okullara sokulmasına başlandı.Cumhuriyet'in başından bu yana tarihin üretilmesi,milli kimliğin üretilme projesi olarak algılanmış ve otoriter devlet modelinin sözkonusu milli kimlikle "doğal" ilişki içinde olduğu,hatta bu milli kimliğin uzantısı olarak anlaşılması gereği işlenmişti.Tarih üretiminin ilk ölçütü bunun "temiz ve onurlu" bir tarih olmasıydı.Anadolu topraklarında neredeyse onbin yıl önceye giden ve tüm ırklar soysuzlaşırken ilk günkü gibi kalan bir "Türk" ırkı mitosunun yaratılması hedeflenmişti.Ancak bu konuda iki farklı dönem sözkonusuydu.ASALA terörü ve Soykırım konusundaki parlamento kararları ile Türkiye'nin sıkıştırılmasından önceki dönemde okul kitaplarında Ermenilere uzak bir tarihin özneleri olarak az da olsa yer verilirken,genel olarak olumsuz bir dil kullanılmazdı.Ancak Ermeni Bagrati Krallığı'nın başkenti Ani'nin 1064 yılında Selçukluların eline geçmesi veya onikinci ve ondördüncü yüzyıllar arasında Adana havalisinde varlığını sürdüren Kilikya Ermeni Krallığı'nın Selçuklularla çatışması bazen küçümsenerek,bazen görmezden gelerek,bazen çatışma olmamış gibi sunulurdu.Bazı durumlarda bu krallıklar "küçük" gösterilir,bazı durumlarda krallığın topraklarının nerede olduğu belirsiz hale getirilirdi.Bazı durumlarda Anadolu topraklarının dışında bir yerde tarif edilirken,bazı durumlarda ise Ermenilerin yaşadığı coğrafyalara "daha önceden gelmiş Oğuz,Peçenek,Kıpçak boyları"ndan söz edilirdi.Böylece Ermenilerin Anadolu'da tarihsel haklarının olmadığı ima edilmiş olurdu.(64)
Ermeni tabusunun entelektüel kesimler arasında güçlü bir yapıştırıcı olduğuna dair ilginç bir gelişme ise ideolojik önderliğini Sebahattin Eyüboğlu,Azra Erhat ve Cevat Şakir'in (Kabaağaçlı) yaptığı "Mavi Anadolu" diye bilinen akımdı.Anadolu'yu "fethettiğimiz için değil,bizim olduğu için bizim" diyerek o güne dek geliştirilen söyleme yeni bir soluk getiren bu akım sayesinde,Anadolu'nun pagan,Hristiyan ve Müslüman tarihi bir bütünün evrimleşmiş hali gibi sunuluyor,Türkçe daha önce konuşulan 72 dilin vardığı bir aşamaya çevriliyor,"Türklük" hümanizm düşüncesinin bir versiyonuna dönüştürülüyordu.Ancak bu "biz"i oluşturan topluluklar ya da uygarlıklar arasında Ermenilerin adı yoktu.(65)
1980'lerden itibaren radikal bir değişiklik yaşandı ve okul kitaplarına "Ermeni sorunu" başlığı sokuldu.Bu bölüm,İttihatçı hareketin içinden gelen,Ermeni tehcirinde görevler üstlenen Ahmet Esat Uras'ın ilk kez 1950 yılında yayımlanan "Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi" adlı kitabına göre hazırlanmıştı.(66) Sözkonusu kitap,yayımlandığı günden beri,Türkiye Dışişleri Bakanlığı tarafından büyük ilgi görmüş,defalarca basılmış ve yabancı dillere çevrilmişti.Buna göre Ermeniler Osmanlı döneminde "Türk kültürü içinde erimiş","mutlu" biçimde yaşarken birden Türklere düşmanca bir tutum içine girmişlerdi.Bu anlatılarda 1894-1896 Sasun Olayları ve 1909 Adana Olayları,Ermenilerin düşmanca tutumlarına örnek olarak sunulduktan sonra 1915-1917 Ermeni tehciri,bu olayların bir savunması olarak kurgulanıyordu.
Değişik lise ders kitaplarından aldığımız şu paragraflar olayın genç kuşaklara nasıl anlatıldığına dair fikir verebilir:"Mecburi göç,devletin güvenliği için uygulanmıştır.Hiçbir zaman Ermenilere karşı bir soykırım,tehdit veya baskı aracı olarak kullanılmamıştır." "Bu göç sırasında,iklim şartlarının bozukluğu,salgın hastalık,eşkiya çetelerinin soygun için yaptıkları baskın gibi sebepler yüzünden,Ermenilerden ölenler oldu.Ermenilerin 'Soykırım' diye iddia ettikleri olaylar işte budur (...) O sıralarda,yine aynı sebeplerle hayatını kaybeden Türkler,Ermenilerden çok daha fazlaydı.Tehcir kanunu ile devlet savunmasız sivil Türklerin ve savaş halindeki ordusunun güvenliğini sağlamıştır.Nitekim cephe gerisinde olmayan diğer Ermeniler yerlerinde kalmışlardır (...) Eğer Türkler,Ermenileri öldürmek isteselerdi,bunu güçlü devirlerinde yaparlardı.Mesela Kanuni Avrupa'ya yürüdüğü zaman,karşısına çıkacak kuvvet bulunmuyordu.Batılıların kışkırtmaları sonunda Ermeniler Türkleri öldürmeye başlayınca,biz kendimizi korumak zorunda kaldık." "Osmanlı Devleti sınır bölgelerindeki Ermenileri sınırdan uzak vilayetlere gönderdi,çünkü devlete karşı komplo kuruyorlar ve oluşturdukları çetelerle saldırılar düzenliyorlardı." "Böylece ondokuzuncu yüzyılın ortalarından yirminci yüzyılın başlarına kadar,bazı Avrupa devletlerinin kışkırtmalarına bir Ermeni sorununun varlığına kanan ve aldanan Ermeniler,vatanlarına ve devletlerine ihanet ederek,bütün Ermenileri şüphe ve suçlama altında bırakarak hareketlere girmişler,bu yüzden de temiz ve iyi niyetli Ermeni vatandaşlarını büyük acılara ve ıstıraplara sürüklemişlerdir."(67)
14 Haziran 2002 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu,öğretmenlerin de yeni müfredat doğrultusunda eğitilmelerine karar verdi.Bu karar 9 Ağustos 2002 tarihli gazetelerde şu başlık altında verilmişti:"Devletin Ermeni Soykırımı,Pontus Rum devletinin kurulması ve Hristiyan Süryani Soykırımı iddialarına karşı tutumu okul kitaplarında anlatılacak." Bu konudaki uygulamaya da 2002-2003 yılında başlanması kararlaştırılmıştı.
Daha sonra aynı komite,öğretmenler için bir müfredat yayımladı.Bu müfredatta önemli olan nokta,ülkenin her köşesindeki ortaokul öğrencilerinin "Birinci Dünya Savaşı sırasındaki Ermeni İsyanı ve Ermenilerin Faaliyetleri" başlıklı birer kompozisyon yazması ve bunların bir yarışmada değerlendirilmesi idi.Bu yarışmanın görünüşteki amacı,öğrencilerin Ermenilerin Türklere yaptığı mezalimi anlatmaları idi.İşin acıklı yanı,Türkiye'de yaşayan Ermeni öğrencilerin de bu kompozisyonu yazmakla yükümlü olmasıydı.Aynen Varlık Vergisi oylamasında ya da Ellinci Yıl Anmaları meselesinde olduğu gibi,Ermeni vatandaşlara "esir" muamelesi yapılıyordu.
Bu alandaki diğer önemli gelişme,Avrupa Birliği uyum paketleri çerçevesinde 26 Eylül 2004'te parlamento tarafından onaylanan yeni Türk Ceza Kanunu'nun 305. maddesi oldu.Birçok AB lideri tarafından AB yolunda çok önemli bir adım olarak nitelenen 305. maddeye göre,"ulusal çıkarlara aykırı davranışlarda bulunanlar ve böyle davranarak doğrudan ya da dolaylı yollardan yabancı kişi ve kuruluşlardan fayda sağlayanlar" on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaklardı.Bu maddenin gerekçe bölümünde ise ulusal çıkarlara aykırı davranışlara örnek olarak "Türk askerlerinin Kıbrıs'tan çekilmesini istemek" veya "Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni Soykırımı'nın meydana geldiğini" söylemek sayıldı.
1 Mart 2005'te,Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) "Soykırım Atağı" başlığı altında bir kampanya başlattı.Kampanya,Büyük Britanya Parlamentosu'nun "Mavi Kitaplar Külliyatı" çerçevesinde yayımlanan "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermenilere Uygulanan Muamele,1915-1916" isimli kitabın,Birinci Dünya Savaşı'nda Savaş Propaganda Bürosu tarafından hazırlanan bir propaganda malzemesi olduğunun açıklanmasını istemek amacıyla başlatılmıştı.Bu amaçla Büyük Britanya Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası üyelerine gönderilmek üzere bir mektup hazırlandı ve mektubu Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal,TBMM Genel Kurulu'nda imzaladılar.Mektupta "Mavi Kitap,Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları ve ASALA tarafından işlenen korkunç terör suçları için ahlaki gerekçe olarak kullanılmıştır" deniliyor ve İngiltere'nin özür dilemesi isteniyordu.(68) Basın,"Doksan Yılın İntikamı","Mavi Kitaba Karşı Uluslararası Atak","Soykırıma Hodri Meydan" başlıklı yazılarla kampanyaya omuz verdi.(69)
Çok değil,üç ay sonra,resmi çevrelerin "konuyu tarihçilere bırakalım" tezlerinin ne kadar samimiyetsiz olduğunu gösteren bir olay yaşanacaktı.25 Mayıs 2005 tarihinde Boğaziçi Üniversitesi öncülüğündeki bir grup bilimadamı tarafından düzenlenen "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri:Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlıklı konferans,Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in konferansı düzenleyenler için "bizi arkadan hançerlediler" ifadesini kullanmasının ardından iptal edildi.Cemil Çiçek'e yol gösteren kişi ise "Boğaziçi Üniversitesi'nde düzenlenen Ermeni konferansı,sözde bilimsellik kisvesi altında Ermeni Soykırım iddialarını yayma hedefini güden,propaganda amaçlı bir toplantıdır.Bu konferansı düzenleyenler,içeride ve dışarıda Türkiye'yi Ermeni Soykırımı yapmakla suçlayan kişilerdir" diyen CHP'li Şükrü Elekdağ'dı.Bakanın aydınlara yönelik suçlamasıyla,Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda,Versailles Antlaşması'nın imzalanmasına doğru,Almanya'nın yenilgisini bir avuç Marxist ve Yahudi siyasetçiden oluşan "iç düşmanlara" bağlaması demek olan "Arkadan Hançerlenme Efsanesi" (Dolchstosslegende) arasındaki benzerlik çarpıcıydı.(70) Aslında Türk resmi tarihinde bu terim,"Araplar bizi arkamızdan hançerledi" şeklinde Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerle birlik olup bağımsızlıkları için mücadele eden Arap milliyetçiliği için sıkça kullanılırdı ama Adalet Bakanı'nın kullanım şekli,pek çok kişinin içini ürpertecek kadar nefret doluydu.Daha sonra,buna benzer ifadeler,Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmesi gerektiğini söyleyenler,Avrupa Birliği ile ilişkilerin geliştirilmesini isteyenler ya da uluslararası normlara uyulmasını talep edenler için sıkça kullanılmaya başladı.Özellikle aydınların "Ermeni Soykırımı iddialarını tartışmak için",örneğin Fransa'nın Cezayir'de,ABD'nin Vietnam'da,Afganistan'da veya Irak'ta,İtalya'nın Afrika'da işlediği suçları bir ön koşul olarak getirmemesi,aydınların "vatan ve millet düşmanı" olarak etiketlenmesine neden oluyordu.
Tam burada,2007 seçimlerinde MHP Milletvekili olan emekli büyükelçi Gündüz Aktan'ın "sömürge aydını" tabiri ile aydınlara yönelik "sofistike" saldırısına değinmeden geçmeyelim.Bilindiği gibi Cezayirli psikanalist Franz Fanon,1960'larda,Afrika'da "Tarzan" filmi gösterildiğinde,Tarzan ne zaman beyazperdede görünse Afrikalıların onu alkışladığını,kendileri gibi karaderili figürleri ise aşağıladıklarından yola çıkarak,kopyacı,çevirmen,yorumlayıcı "sömürge aydını" tipolojisini çizmişti.Aktan bu terimi,esas olarak bir Batı icadı olan "tarihle yüzleşme" teorisi ve pratiğini,Türkiye'de uygulamak isteyenler için kullanıyordu.Bir süre sonra,sadece tarihle yüzleşmek isteyenler değil,Kopenhag Kriterleri'nin ülkede uygulanmasını isteyenler veya sadece liberal olduğunu söyleyenler bile bu saldırgan terminolojinin hedefi oldular.
Sayılara İndirgemek
Son olarak,bu acılı tarihçeyi sayılara indirgeme konusundaki çabalara değinelim.Tehcirde ölen ya da öldürülen Ermeni sayısıyla ilgili resmi ve yarı resmi rakamlar,800.000 ile 6.500 arasında değişiyor.Örneğin 1918'de savaş suçlarını soruşturmak üzere kurulan Mustafa Arif (Deymer) başkanlığındaki Osmanlı Dahiliye Nezareti Komisyonu'nun raporuna göre "Birinci Cihan Harbi'nde ölen Ermeni sayısı 800.000'di."(71) 1928'de Genelkurmay Başkanlığı'nın bir belgesinde "Anadolu,bu maada,Vilayat-ı Şarkiye Müslümanlarından savaş işlemleri yüzünden veya mülteci olarak 500.000'ini kaybetmiştir.800.000 Ermeni ve 200.000 Rum da katl ve tehcir yüzünden veya amele taburlarında ölmüştür" deniyordu.(72) "Resmi tarihçi" diplomat Kamuran Gürün,"Binaenaleyh hangi hesabı yaparsak yapalım Türkiye Ermenilerinin Birinci Cihan Harbi içinde her türlü sebepten zaiyat (harp halinde bir toplum olduğu için bu tabiri kullanıyoruz) miktarı 300 bini geçmez" diyerek rakamı azaltmış ama yine ortada büyük bir katliam olduğunu kabul etmişti.(73)
Ancak günümüzde bu sayıları telaffuz eden "resmi tarihçi" kalmadı.Örneğin Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof.Dr. Yusuf Halaçoğlu önce "Ancak bu kayıp,hiçbir zaman 1,5 milyon Ermeni'nin ölümüyle neticelenmediği gibi yüzbinlere de varmamıştır" derken,(74) bir süre sonra "Tabii ki yukarıda belirttiğimiz gibi,nakil sırasında,Ermeni çetelerinin katliamına uğrayan halktan bazı grupların kafilelere bir tepki olmak üzere saldırıları vuku bulmuş ve yaklaşık dokuz-onbin kişi katledilmiştir" demiş,sonra bunu da fazla bularak "Soykırımı Ermeniler yaptı (...) 6.500 ve 8.500 kişi bu şekilde katledilmiş bir rakam var.Belgelerde bu görülüyor (...) Ermeniler 519 bin Türk'ü öldürdü" diyerek hikâyeyi tersyüz etmişti.(75) Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doç.Dr. Yusuf Sarınay'ın "Anadolu'da 523 bin Türk,Ermeni çeteleri tarafından öldürüldü" iddiası da bunu tamamlıyordu.(76)
Sonsöz Yerine
Bütün bunlar ne anlama geliyor?Milli kimliğin oluşumunda "hatırlama" ve "unutma" süreçlerinin önemli rolü olduğunu biliyoruz.Türk kimliğinin bu süreçlerinde özgün olan,1915-1917 Ermeni Kırımı'nı unutmanın kurucu öğe olmasıydı.Türk kimliği kendini ancak ve ancak 1915-1917'de yaşananları yok sayarak varedebilmişti.Çünkü Ermeniler,Türk toplumuna,tarihlerindeki en travmatik olay olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkımını hatırlatan bir sembol gibi sürekli olarak bu kötü tarihi çöküşü anımsatıyordu.
Bilindiği gibi,üç kıtaya yayılmış büyük Osmanlı İmparatorluğu son 150 yılında bir çözülme sürecine girmişti.Bitmez tükenmez savaşlar,yenilgiler ve büyük insan kayıpları İmparatorluğun devamı konusunda derin endişeler yaratmıştı.Bu süreç boyunca,İmparatorluğun yıkılmasını önlemek için yapılan her girişim başarısızlıkla sonuçlanırken,yönetici elit,bütün bu olan bitenlerden emperyalist güçleri ve onlarla işbirliği yapan "azınlıkları" sorumlu tutmak eğilimindeydi.İmparatorluğun yönetici sınıfı o yıllarda,artık Batı'nın oluşturduğu bir tarih anlatısının dışına itildiklerini,artık "hiç kimse" haline geldiklerini ve devletin toptan imhası ile karşı karşıya olduklarını düşünüyorlardı.Ancak bu duruma esas olarak efendisi olduğu milletlerin ihaneti yüzünden düştüklerini düşünerek bir ölçüde teselli oluyorlardı.
Bu zihniyet atmosferinde,yeni devletinin kurucu kadroları,geçmişin bu karanlık sayfalarını kapatırlarsa yaralarını saracaklarına inandılar.1923 onlar için yepyeni bir başlangıç,bir çeşit sıfır noktası oldu.Türk toplumu kendini,küllerinden doğan "zümrüd-ü anka kuşu" gibi gördü.Ermeniler de sanki içinden doğdukları "külleri" sembolize ediyordu.Bu yüzden Ermenilerin radikal biçimde unutulmaları gerekiyordu.
Geçmişle ilişkileri kesmek için işe araçsal adımların atılmasıyla başlandı.1928'de Arap alfabesinin yerine Latin alfabesi getirilerek,sonraki kuşakların 1930 öncesinde yazılmış belgeleri okuması engellendi.Böylece geçmişle bağlar devlet ve devletin istediği tarzda ilgilenen "tarihçiler" tarafından kurulmaya başladı.Bu durum,bazı hallerde hatırlamamanın objektif nedeni oldu.
Cumhuriyet'in yeni yönetici kadroları,Türklük duygusunu yaratmak için hem "devlet" olarak "eskiyi","hurafeleri","geriliği","Doğulu" olmayı temsil eden Osmanlı geçmişinden kendilerini farklılaştırmaya çalıştılar hem eski Osmanlı tebaasını "kozmopolit","karmaşık","bulanık" Osmanlı kimliğinden kurtarak "etnik açıdan saf","dünya görüşü açısından laik" "vatandaşlar" haline getirmeye çalıştılar hem de üç kıtaya yayılmış ancak gerek kendine düşman güçlerin kışkırtmasına açık gayrimüslim gruplar yüzünden,gerek korunması güç olan muğlak sınırları yüzünden içinde yaşayanlara "güven" duygusu vermeyen bir İmparatorluktan,dış dünyaya karşı zırh gibi bir kabukla korunan güvenli bir ulus-devlet yaratmaya çalıştılar.Bu ulus yaratma sürecinde,Ermeni kimliği,hem kökü Doğu'da olan "barbar" ve "terörist" bir halk olarak hem aşırı dindar bir gayrimüslim toplum olarak hem de uluslararası camiada köklü bağları olan diaspora grubu olarak milliyetçilerden solculara,seküler kesimlerden dindarlara,aydınlardan sıradan halk kesimlerine kadar pek çok kesim için mükemmel,dört dörtlük bir "öteki" oldu.Daha doğru bir adlandırmayla,Ermeniler Türklerin "mutlak" ötekisi oldu.
Bu ötekileştirme sürecinde Ermenilere atfedilen "iç düşman" niteliği,doğal olarak bir "dış düşman" gerektiriyordu.Ancak "iç düşman" denen şey,toplumsal yapıyı içeriden kemiren sinsi bir unsur olarak,nispeten gözlemlenebilir bir unsur olarak tahayyül edilen "dış düşman"a göre çok daha tehlikeliydi.Hele de bu düşman Müslüman-Türk kimliğinin ötekisi olan pek çok unsurun kombinasyonundan üremiş ise.Dolayısıyla Ermenilere karşı mücadele aralıksız olarak sürdürülmeye başlandı.
Ermenilerin "öteki" olarak toplumdan ve zihniyet dünyasından tasfiye edilmesi projesinin başarısı,devletle toplumun sıkı işbirliğine bağlıydı.Bu işbirliği büyük ölçüde tahakkümcü politikalarla garanti edildi.Sonuçta,halk kesimleri,asli görevlerinin devletin kendisine empoze ettiği tarihsel anlatıyı onaylamak olduğunu düşünür hale geldiler.Devlet bu süreçte hem ideoloji üreten bir aygıt,hem de garantör olarak yer alıyordu.Garantörlük rolünün daha çabuk kabul edilmesi için "toplumun maruz kaldığı" tehlikelerin altının çizilmesi lazımdı.Bu açıdan "Sevr'in diriltilmesi","Pontus'un yeniden kurulması","Fener bölgesinde Bizans'ın yeniden ihya edilmesi" vb. gibi komplo teorileri üretildi.Bu arada,sık sık Ermeni diasporasının Türkiye'den tazminat ve toprak kopararak emperyalist ülkelerin Türkiye'yi bölme planlarını hayata geçirecekleri fikri işlendi."Bundan doksan yıl önce koskoca bir imparatorluğu parçalamaya muktedir olan bir halkın,bugünkü uluslararası bağlantıları içinde küçücük Türkiye'yi paramparça etmesi pekala mümkündür" kanaati zihinlere yerleştirilmeye çalışıldı.Ama esas endişenin parçalanma veya Türk halkının "soykırımcı" yaftası yemesi olmadığı,tehcir sırasında ve sonrasında el konan Ermeni servetinin iadesinin ya da tazmininin istenmesi korkusu olduğunu düşündürecek ipuçları,Şubat 2008'de kabul edilen Vakıflar Kanunu sırasında yapılan eleştiri ve engellemelerde görüldü.
Tehlike bu kadar büyük olunca öncelikle rasyonel düşünme süreçleri dumura uğrar,ardından devlet mekanizmalarının güçlendirilmesi,özel olarak da ordunun öne çıkarılması ihtiyacı doğar.Nitekim Ermeni talepleri Türkiye'yi sıkıştırdıkça,halkın bu talepleri önleyemeyen beceriksiz sivil yöneticilere güveni azaldı,bunun yerine 1915-1917'de olduğu gibi demir yumruklu kesimlerin yani ordunun güvenilirliği artmaya başladı.Üstelik bu kanaat,toplumun "milli" kesimleri kadar "dini" kesimlerince de paylaşılır oldu.Bu kanaat bu kadar yaygın kesimlerce paylaşıldığı için de,medya kendinde verimli bir alan bulduğunu hissederek,ihtiyaca yönelik yayın yapmayı hızlandırdı.
Aslında bu sağlıksız toplumsal ruh halini daha sürebilirdik ama hem Ermeniler ısrarlılar,hem de yirminci yüzyıl kişilerden devletlere,ticari kuruluşlardan dinsel kurumlara kadar,pek çok aktörün politik,ekonomik,kültürel ya da sosyal kabahatlerinden dolayı özür dilediği çağ olarak makro bir çerçeve çiziyor.Günümüzde,tarihle yüzleşmek adeta bir "ahlaki norm" haline geldi.Bu yaklaşımın sorunlu pek çok yanı olduğu açık ama "tarihiyle yüzleşmeye yanaşmayan toplumların uluslararası camianın üyesi olmaya hak kazanmadığı" şeklinde özetlenebilecek bu yeni paradigma belki 1915 parantezinin sağlıklı biçimde kapanmasına yardımcı olur.
***
1-Talat Paşa'nın Anıları,(haz.) Alpay Kabacalı,İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2006,s.72.
2-Bu vilayetler,bugün Erzurum,Elazığ,Ağrı,Van,Hakkari,Bingöl,Sivas,Amasya,Torak ve Şebinkarahisar'a tekabül ediyor.
3-Sasun olaylarında ölenlerin sayısını 80 bin olarak gösteren Kayzer II. Wilhelm gibi kaynakların yanı sıra,100 bin ila 200 bin arasında ölü olduğunu rapor eden Britanya ve Fransız konsolosları var.Ermeni Patrikhanesi'nin rakamı 300 bine çıkarması ile eski diplomat-yazar Kamuran Gürün'ün 8.717 Ermeni'nin öldüğünü söylemesi uç örneklerdir.Sayılar için bkz. Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu,İstanbul:İletişim Yayınları,1999,s.87-90;Kamuran Gürün,Ermeni Dosyası,Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları,1983,s.166-167;İhsan Sakarya,Belgelerle Ermeni Sorunu,Ankara:Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayınları,1984,s.103,125-126.
4-İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ile Ermeni milliyetçi örgütleri arasındaki işbirliğinin ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz. Arsen Avagyan ve Gaidz F. Minassian,Ermeniler ve İttihat ve Terakki,İstanbul:Aras Yayıncılık,2005.
5-Tarihe "Adana İğtişaşı" olarak geçen bu olayı soruşturmak üzere hükümet bölgeye Kastamonu mebusu Yusuf Kemal (Tengirşenk) ile Tekirdağ mebusu Agop Babikyan'ı göndermişti.Babikyan'ın raporuna göre ölü sayısı 21 bindi.İTC'nin liderlerinden Cemal Paşa da anılarında,Adana'da 17 bin Ermeni ile 1.850 Müslüman'ın öldüğünü söyler.Bkz. Taner Akçam,a.g.e.,s.128-130;Selahi Sonyel,"İngiliz Belgelerine Göre Adana'da Vuku Bulan Türk-Ermeni Olayları",Belleten,Türk Tarih Kurumu,LI/201,Aralık 1987,s.1241-1289;Cemal Paşa,Hatıralar,İstanbul:Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,2006,s.386.
6-Cemil Bilsel,Lozan,İstanbul:Sosyal Yayınları,1998,c. 1,s.126.
7-Ahmet Bedevi Kuran,Osmanlı İmparatorluğu'nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele,İstanbul:Baha Matbaası,1956,s.483.
8-Osman Nuri'nin Mecelle-i Belediye adlı eserinden aktaran Tevfik Çavdar,Milli Mücadelenin Ekonomik Kökenleri,İstanbul:Köz Yayınları,1974,s.145.
9-Halil Menteşe,Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe'nin Anıları,İstanbul:Hürriyet Vakfı Yayınları,1986,s.166.
10-Avedis Avagyan&Gaidz F. Minassian,a,g.e.,s.202-205;Taner Akçam,a.g.e.,s.183.
11-Kamuran Gürün,a.g.e.,s.214-219,231-232;Taner Akçam,a.g.e.,s.309,453-471.
12-Martens Clause için bkz. Wikipedia. http://en.wikipedia.org/wiki/Martens_Clause;"1907 Hauge Convention Respecting the Laws and Customs of War on Land",American Journal of International Law,c. 2,1908,Supplement,s.90-117.
13-Falih Rıfkı Atay,Çankaya:Atatürk Devri Hatıraları,İstanbul:Doğan Kardeş,1969,s.235-240.
14-Mustafa Kemal,Nutuk,Ankara:Ankara Üniversitesi Basımevi,1965,c. 1,s.4.
15-Beşinci Şube soruşturma tutanakları,Necmettin Sahir (Sılan) Bey tarafından tutulmuş ve bir kitap olarak yayımlanmıştır.Kitabın yeniden basımı için bkz. Osman Selim Kocahanoğlu,İttihat ve Terakki'nin Sorgulanması ve Yargılanması,İstanbul:Temel Yayınları,1998.
16-Ayrıntılı bilgi için bkz. Bilal N. Şimşir,Malta Sürgünleri,İstanbul:Bilgi Yayınevi,1985.
17-Fethi Okyar,Üç Devirde Bir Adam,İstanbul:Tercüman Yayınları,1980,s.21.
18-Rauf Orbay,"Rauf Orbay'ın Hatıraları",Yakın Tarihimiz Dergisi,c. 3,s.179.
19-Bilal N. Şimşir,British Documents on Atatürk,Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları,1973,c. 1,s.171.
20-Mustafa Kemal,Nutuk,İstanbul:Milli Eğitim Basımevi,1950,c. 3,Vesikalar,Vesika 141-142,s.1079-1082.
21-Mustafa Kemal,Nutuk,a.g.e.,Vesika 158-160,s.1111-1113.
22-Atatürk'ün TBMM Açık ve Gizli Oturumlarındaki Konuşmaları,Ankara:Kültür Bakanlığı Yayınları,1991,c. 1,s.59.
23-Atatürk'ün Bütün Eserleri,İstanbul:Kaynak Yayınları,1998,c. 9,s.168 ve 195.
24-Atatürk'ün Milli Dış Politikası,1919-1923,Ankara:Kültür Bakanlığı Yayınları,1981,c. 1,s.273.
25-Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri,Ankara:Türk Tarih Kurumu Basımevi,1961,c. 1,s.134-137.
26-TBMM Gizli Celse Zabıtları,Ankara:TBMM Basımevi,c. 1,s.320-322.
27-Bkz. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı,Deniz Arşivi,Künye Defteri,Defter no. 1,sayfa no. 4/1-1,8 Ocak 1339.(8 Ocak 1923).Nusred Bey için bkz. TBMM Zabıt Ceridesi,I/7,25 Aralık 1920,s.6-27,Kemal Bey için bkz. BMM Zabıt Ceridesi,I/23,14 Ekim 1922,s.404-417.Bu kanunlar Resmi Gazete'de yayımlanmamıştır.
28-Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri,İstanbul:Maarif Matbaası,1945,c. 2,s.126-127.
29-Taner Akçam,a.g.e.,s.453.
30-TBMM Gizli Celse Zabıtları,c. 4,s.428-431.
31-TBMM Zabıt Ceridesi,II/25,29 Mayıs 1926 sayfa 601-605 ve 29 Mayıs 1926,s.132-135;30 Mayıs 1926,s.645-646;31 Mayıs 1926,s.728-729;Türk Parlamento Tarihi,1923-1927,Ankara:TBMM Vakfı Yayınları,1993,c. 1,s.511 vd.
32-Cumhuriyet Arşivi,Başvekalet Kalem-i Mahsus Müdüriyeti,030 18 01/025 498,30 Ağustos 1927.Ayrıca 5 Ocak 1961 tarih ve 10705 Sayılı Kanun'la Cemal Paşa'nın kızı Kâmran Cemal'e,babasının yapmış olduğu hizmetler karşılığında,ömür boyu olmak kaydıyla,aylık 500 lira maaş bağlandı.Talat Paşa'nın eşi Hayriye Hanım'a da 20.000 lira değerinde arsa ve dükkân tahsis edildi.Dahası,Hayriye Hanım'a tahsis edilen binalarda yangın çıkması üzerine,4.621 liralık değer kaybı daha sonra hükümetçe karşılandı.Bkz. Cumhuriyet Arşivi,Başvekalet Kararlar Dairesi Müdürlüğü,030 18 01/87 46 16,25 Mayıs 1939.Mustafa Kemal'le kişisel çatışma içinde olduğu bilinen Enver Paşa için böyle bir uygulama yapılmadı.Sadece,5 Temmuz 1939 tarih ve 4255 Sayılı Kanun'la Enver Paşa'nın çocukları Mahpeyker,Türkan ve Ali'nin Türkiye'ye gelmelerine izin verildi.Bkz. Düstur,Üçüncü Tertip,Ankara,1939,c. 20,s.1549.
33-Taner Akçam,a.g.e.,s.535-542;Yüzlerce kişilik liste için bkz. Sait Çetinoğlu,"İttihat ve Terakki'den Kemalizme",Resmi Tarih Araştırmaları,Ankara:Özgür Üniversite Yayınları,2007,c. 3,s.45-96.
34-ABD Ankara Büyükelçisi Robert Skinner'in ABD Dışişleri Bakanlığı'na yazdığı 2 Mart 1934 tarihli raporundan aktaran Ayhan Aktar,Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları,İstanbul:İletişim Yayınları,2004,s.93.
35-Ayrıntılı bilgi için bkz. Rıfat N. Bali,Musa'nın Evlatları Cumhuriyet'in Yurttaşları,İstanbul:İletişim Yayınları,2003,s.109-140;Edward Minassian,"The Forty Years of Musa Dagh:The Film That Was Denied",Journal of Armenian Studies,c. 3,no.1-2,1986-1987,s.121-131.
36-Rıfat N. Bali,Devlet'in Yahudileri ve "Öteki" Yahudi,İstanbul:İletişim Yayınları,2004,s.301-307.
37-Rıfat N. Bali,Bir Türkleştirme Serüveni,1923-1945,İstanbul:İletişim Yayınları,2005,s.416-417.
38-Bu konudaki en kapsamlı çalışmalar Ayhan Aktar'ın Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları (İstanbul:İletişim Yayınları,2000) ve Rıdvan Akar'ın Aşkale Yolcuları:Varlık Vergisi ve Çalışma Kampları (İstanbul:Mep Yayınları,2006) adlı eserleridir.
39-İlksen Selime Dinçtürk,"Varlık Vergisi yıllarında Türkiye basınında ırkçı ve milliyetçi söylemler",Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde 2004 yılında yapılmış lisanüstü tezi,s.134.
40-Aka Gündüz,"Reyler İttifakla Verildi",Yeni Sabah,13 Kasım 1942.Aktaran Sait Çetinoğlu,Varlık Vergisi adlı basılmamış çalışmasından.
41-Hülya Göğercin,"Ulus ve Cumhuriyet gazetelerinde Varlık Vergisi Kanunu (Ekim 1942-Nisan 1944)",Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde 2004'te yapılmış lisanüstü tezi,s.85.
42-İstanbul'da 100'ün üzerinde rastgele seçilen aynı güçte olan mükelleflere uygulanan verginin,firmaların gücüne kıyaslanmasında Ermeni tüccarların kapital güçlerinin yüzde 232'si,Yahudi tüccarların yüzde 179'u,Rum tüccarların yüzde 156'sı,Müslüman-Türk tüccarların ise yüzde 4.94'ü oranında vergilendirildiği hesaplanmıştır."Office of Strategic Services,The Capital Levy:A Key the Understanding of Current Trends in Turkey,3 May 1944" adlı araştırmadan aktaran Rıfat N. Bali,The "Varlık Vergisi" Affair:A Study of Its Legacy,Selected Documents,Istanbul:Isis Press,2005,s.325.
43-Faik Ökte,Varlık Vergisi Faciası,İstanbul:Nebioğlu Yayınevi,1951,s.95-99;Ayhan Aktar,a.g.e.,s.165-166.
44-Ayhan Aktar,a.g.e.,s.151;Rıdvan Akar,a.g.e.,s.138.
45-M. Zekeriya Sertel,"Varlık Vergisini Ödemekten Kaçanlar Cezaya Hak Kazanmışlardır",Tan,19 Ocak 1943.
46-"Başvekilin demeci-2",Cumhuriyet,23 Ocak 1943.
47-Rıdvan Akar,a.g.e.,s.142.
48-TBMM Zabıt Ceridesi,c. 6-7-8,s.44'ten aktaran Rıdvan Akar,a.g.e.,s.165.
49-"Ermeni Soykırımı Anıtı" 29 Kasım 1967'de yani Sovyet Ermenilerinin Kurtuluş Günü'nde,Ermenistan Komünist Partisi lideri Anton Kochinyan tarafından açıldı.Anıtın hikâyesi için bkz. Ayşe Hür,"Yerevan'daki 'Medz Yeğern' anıtı fikri nasıl ortaya çıktı?",Agos,25 Nisan 2008,sayı 630,s.12.
50-Olayın Türk basınına nasıl yansıdığına dair bilgilerin hepsi Rıfat N. Bali'nin "Türk Basınında ve Türk-Ermeni Toplumunda Ermeni Kıyımının Ellinci Yıldönümünün Yansımaları",(Toplumsal Tarih,Mart 2007,sayı 159,s.62-65) adlı yazısından alındı.
51-Yazar,Ahmet Refik Altınay'ın "İki Komite,İki Kıt'al" (Ankara:Kebikeç Yayınları,1994) adlı eserini kastediyor.
52-Rıfat N. Bali,"Türk Basınında ve Türk-Ermeni Toplumunda Ermeni Kıyımının Ellinci Yıldönümünün Yansımaları",a.g.y.,s.65.
53-Aktaran Hüseyin Sadoğlu,Türkiye'de Ulusçuluk ve Dil Politikaları,İstanbul:İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları,2003,s.258'de 262 no.'lu dipnot.
54-Hüseyin Sadoğlu,a.g.e.,s.258-259.
55-Hüseyin Sadoğlu,a.g.e.,s.259'da 264 no.'lu dipnot.
56-İçişleri Bakanlığı,İller İdaresi Genel Müdürlüğü Yayını (Ankara,1982) olan Köylerimiz adlı çalışmada ise bu kurulca,1978'e kadar yaklaşık 75 bin yerleşme adının incelendiği ve bunlardan 28 bin kadarının değiştirildiği belirtiliyor.
57-Harun Tunçel,"Türkiye'de ismi değiştirilen köyler",Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi,2000,c. 10,sayı 2,s.23-34.
58-Kâzım Karabekir,İstiklal Harbimiz,İstanbul:Emre Yayınları,1993,c. 2,s.244.
59-Kâzım Karabekir,a.g.e.,s.250.
60-1912 yılında kabul edilen bir kanunu muvakkat ile vakıflara tüzel kişilik tanınmış ve "mülhak vakıflar" grubuna alınmışlardı.13 Haziran 1935 tarihli 2762 Sayılı Vakıflar Kanunu'nun Geçici I/A maddesine göre ise vakıflar sahip oldukları gayrimenkulleri beyan etmeye mecbur tutuldular.Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne teslim edilen listelere "1936 Beyannamesi" denildi.Bu tarihten sonra valilik onayı ve resmi tapu verildikten sonra vakıf siciline işlenmek suretiyle mal edilebilen cemaat vakıflarının bu hakkı,1974 tarihli Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararıyla geri alınmıştı.
61-Orhan Koloğlu,"ASALA Nasıl Ortaya Çıktı?",Popüler Tarih,Mart 2001,s.68-72.
62-İdris Bal & Mustafa Çufalı,Dünden Bugüne Türk Ermeni İlişkileri,Ankara:Lalezar Kitabevi,2006,s.668-695.
63-Aktaran Etienne Copeaux,Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Tezine,İstanbul:Tarih Vakfı Yurt Yayınları,2000,s.290.
64-Bu konuda kapsamlı bir değerlendirme için bkz. Etienne Copeaux,a.g.e.,s.292-296.
65-Benzer bir tavrı 1992'de Yaşar Kemal de gösterir.Yazar bir söyleşisinde Kilikya'dan söz ederken Anavarza şehrinin Hitit ve Bizans geçmişlerinden söz eder ama Ermeni geçmişine değinmez.Halbuki Anavarza 1100'lü yıllardan 1375'e kadar Kilikya Ermeni Krallığı'nın başkentidir ve bunu Yaşar Kemal'in bilmemesi imkânsızdır.Aktaran Etienne Copeaux,a.g.e.,s.305.
66-Kitabın 1987 baskısını Belge Yayınları yaptı.
67-Alıntılar sırasıyla Emin Akşit,Ortaokul II,1985,s.135;Sümer ve diğerleri,Lise II,1993,s.214,Yıldız ve diğerleri,Lise III,1991,s.182 ve Uğurlu-Balcı,Lise III,1992,s.229'dan aktaran Etienne Copeaux,a.g.e.,s.301-305.
68-Murat Yetkin,"Soykırım İçin Atak",Radikal,1 Mart 2005.
69-Sırasıyla,Yeni Şafak,7 Mart 2005;Hürriyet,9 Mart 2005 ve Yeni Şafak,9 Mart 2005.
70-Ayşe Kadıoğlu,"Arkadan Hançerleme Efsanesi",Radikal İki,29 Mayıs 2005.
71-Taner Akçam,a.g.e.,s.309.Talat Paşa'nın eşi Hayriye Hanım da "Namussuzlar,Paşama iftira ediyorlar,1.5 milyon değil,800 bin kişiydi o Ermeniler" diyerek bu rakamı doğrulamıştı.Murat Bardakçı'nın Ekim 1982'de Hayriye Hanım'la görüşmesinden aktaran Emin Karaca,Bizim Gazete,12 Mart 2005.
72-Yusuf Hikmet Bayur,Türk İnkılap Tarihi,Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları,1991,c. 3,ks. 4,s.787.
73-Kamuran Gürün,Ermeni Dosyası,a.g.e.,s.227.
74-Ermeniler:Sürgün ve Göç,Yusuf Halaçoğlu ... [ve diğerleri],Ankara:Türk Tarih Kurumu Yayınları,2004,s.177.
75-Yusuf Halaçoğlu,Ermeni Tehciri,İstanbul:Babıali Kültür Yayıncılığı,2004,s.112 ve Milliyet,19 Aralık 2004;Zaman,23 Aralık 2004.
76-Akşam,18 Nisan 2005.
-------------------------------------------------------------------------------------
*Ayşe Hür,"Türk Milli Kimliğinin Kurucu Unsuru Olarak Ermeni Tabusu",Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce,(gnl. yay. yön.),Murat Belge;(ed.) Tanıl Bora,Murat Gültekingil,1. bs.,İstanbul,İletişim Yayınları,2001-2009,c. 9 (Dönemler ve Zihniyetler),s.1121-1148.
19 Kasım 2012 Pazartesi
14 Kasım 2012 Çarşamba
Gorbachev'in dediği/Kıvılcım Çağla*
"Gorbachev'i okudum,aklım çok şeye takıldı" diyor,Hürriyet yazarı Yalçın Doğan,31 Ağustos tarihli köşe yazısında.Ben de Gorbachev'i okudum ve bir kez daha midem bulandı.Yalçın Doğan,hain Gorbi'nin sözlerinde epey hikmet bulmuş gibi görünüyor.SSCB'ni yıkan hainlerin başında gelen Mikhail Gorbachev 15 Ağustos tarihli Der Spiegel dergisinde yayımlanan bir söyleşide kendini savunmaya çalışırken içinde bulunduğu ahlaki çöküntüyü ve mantıksal çelişkileri dışa vurmuş.Rusya'da bugün halkın nefret ettiği kişilerin başında gelen ve son on yıldır birkaç kuruş para için her türlü reklamda oynamış olan bu zavallı,onur ve gurur yoksunu hain kendi hayatına biraz anlam katabilmek için tutarsızca laflar etmiş,kendi içinde bile çelişkilere düşmüş.Fakat burada işin ilginç yanı Der Spiegel gibi sağcı,liberal,anti-komünist bir derginin bile Gorbi'ye şu soruyu sormuş olmasıdır:"Son yıllarda gezici bir tüccar gibi,geçmişini pazarlayan biri olarak epey gezdiniz ve böylelikle epey para kazandınız:Konferanslar veriyorsunuz,Louis Vouitton reklamına çıkıyorsunuz,banka ve mobilya mağazalarının açılışını yapıyorsunuz.Yirminci yüzyılın siyasal haritasını herkesten daha çok değiştirmiş bir insana bu yakışıyor mu?"
Bizim yüzsüz Gorbi bu soruya "ne var yani vakfım için yasal yoldan para kazanıyorum,Rusya'daki bazıları gibi kriminal yoldan mı kazansaydım" mealinde bir yanıt vermiş.Bu minvaldeki sefil yanıt Yalçın Doğan'ın hoşuna gitmiş gibi görünüyor.Olabilir,kendi tercihi ve hakkıdır.Ancak gazeteci olarak Yalçın Doğan'ın Gorbi'nin sözlerini çarpıtmaya hakkı yoktur.Oysa Doğan başka bir pasajda tam da bunu yapıyor.Doğan şöyle yazıyor:Gorbachev bugün memnun:"Moskova'dan ayrılan her ülke kendi benliğine kavuşuyor,Ukrayna uçak,Baltık ülkeleri araba üretiyor bugün.Eski sistemde kalsaydık,bu mümkün olmazdı." Doğrusu,böylesine olgulara aykırı bir cümleyi Gorbi gibi bir zavallı bile kuramazdı.Nitekim Gorbi "bugün Ukrayna uçak,Baltık ülkeleri otomobil üretiyor" demiyor.Peki ne diyor?Der Spiegel'den aynen aktarıyorum:
Spiegel:Was wäre denn besser,wenn es die Sowjetunion heute noch gäbe?
Gorbatschow:Das ist euch nicht klar?Alles war über Jahrzehnte hinweg zusammen gewachsen:Kultur,Bildung,Sprache,Wirtschaft,alles.Im Baltikum bauten sie Autos,in der Ukraine Flugzeuge,wir kommen noch heute nicht ohne einander aus.Und 300 Millionen als Bevölkerung – auch das war ein Plus.
Türkçeye şöyle çevirebiliriz:Spiegel:Bugün SSCB hâlâ var olsaydı ne daha iyi olurdu?
Gorbachev:Bu size açık değil mi?On yıllar boyunca her şey birlikte büyümüştü:Kültür,eğitim,dil,ekonomi,her şey.Baltık ülkelerinde otomobil ve Ukrayna'da uçak üretiliyordu.Bugün de birbirimiz olmadan geçinemeyiz.Ve 300 milyonluk bir nüfus ki bu da bir artı idi.
Demek ki neymiş?Gorbi haini paradoksal bir biçimde bir anlamda SSCB'ni savunmuş!Kuşkusuz Gorbi'nin sözlerinin bir kıymeti yok,çünkü bir başka yerde komünizme iftiralar atıyor,bir yerde Putin-Medvedev'i övüyor,başka yerde eleştiriyor.Fakat sonuçta Gorbi bu söyleşide Yalçın Doğan'ın dediğini sandığı şeyi demiyor,yani uçak ve otomobilin bugün değil,SSCB zamanında üretildiğinden bahsediyor.Nitekim gerçek şu ki tüm eski SSCB ülkeleri sosyalizm zamanında makine ihraç eden sanayi ülkesi iken kapitalizme geçtikten sonra hammadde ihraç eden üçüncü dünya ülkesi konumuna düşmüş bulunuyor.Resmi istatistikler bile bu acıklı tabloyu gizleyemiyor.
Peki öyleyse Yalçın Doğan Gorbi'nin sözlerini neden yanlış anlamıştır?Bence bunun iki nedeni olabilir:Birincisi çok banal:Doğan'ın Almancası veya (söyleşiyi İngilizce çevirisinden okumuş ise) İngilizcesi yetersiz olabilir.İkincisi ve asıl önemlisi de şudur:Bütün liberaller ve anti-komünistler gibi Yalçın Doğan da dünyaya piyasacı köktenci ideolojinin şablonları (at gözlükleri) ile bakmaktadır ve gerçekliği buna göre çarpıtmaktadır.
Spiegel aynı söyleşide Gorbachev'e Rusya'da 1996 devlet başkanlığı seçimlerinde yüzde 0,5 oy almış olduğunu hatırlatarak ancak halkın ruh halini gerçekçi olarak değerlendiremeyen bir kişinin böyle bir seçime gireceğini söylüyor.İşte burada bizim Gorbi parlıyor ve kendini ele veriyor:"Öyle mi?Gerçekten ne kadar oy aldığımı nereden biliyorsunuz?Yeltsin'in temsilcilerinden biri alenen ifade etmişti:Onun bilgisine göre ben oyların yüzde 25'ini almıştım.Gerçekte yüzde 15 oy aldım.Seçimden sonraki sabah temsilcilerimden biri Orenburg'tan telefon etti ve yüzde 7'nin biraz altında olduğumu söyledi.Aynı günün akşamı yüzde 0,65 oldu.Ne demişti Stalin?Önemli olan [oyları] kimin saydığıdır."
İşte böyle!Bizim gezici satıcı biraz damarına basılınca hemen çareyi Stalin'e iftira atmakta buluyor,fakat bunu yaparken farkında olmadan kendi kendini ele veriyor.O zaman biz de sormaz mıyız:Bre seyyar pazarlamacı,seçimde hile yapıldı ise (ki gerçekten de yapıldı ve yapılıyor) sen buna karşı ne yaptın?Hileyi yapanlar da tıpkı senin gibi anti-Stalinist değil mi?Öyleyse neden Stalin'e iftira ediyorsun?Stalin ne zaman,nerede öyle bir laf etmiş?Madem o seçimde hile yapıldı,sen o ekibin devamı olan Putin ve Medvedev'i niye destekledin ve her şeye rağmen neden hâlâ destekliyorsun?Daha geçenlerde Medvedev-Putinlerin verdiği devlet nişanını gururla alan sen değil miydin?
Bu noktada okur şunu sorabilir:Peki o zaman Rusya'da halk neden her şeye rağmen Putin-Medvedev'i destekliyor?Bence bunun en önemli sebepleri şöyle:Bir:Seçimlerde gerçekten de Gorbi'nin dediği gibi hile yapılıyor.İki:Zyuganov'un sözde Komünist Partisi büyük bir ihtimalle satın alınmış veya tehditle yola getirilmiş bulunuyor.Üç:Gerçek komünist partiler ve gerçek muhalifler üzerinde her türlü liberal-totaliter zulüm uygulanıyor.Dört:Tüm medya oligarşik kontrol altındadır.Bu medya Stalin ve sosyalizm aleyhinde her gün binlerce yalan ve dezenformasyon yaymaktadır.Beş:Gençliğin büyük kısmı depolitize edilmiş ve tüketim kültürü(süzlüğü)nün esiri haline getirilmiştir.
*Kıvılcım Çağla,Gorbachev'in dediği,Sol Haber,6 Eylül 2011.
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/gorbacovun-dedigi-46119
Bizim yüzsüz Gorbi bu soruya "ne var yani vakfım için yasal yoldan para kazanıyorum,Rusya'daki bazıları gibi kriminal yoldan mı kazansaydım" mealinde bir yanıt vermiş.Bu minvaldeki sefil yanıt Yalçın Doğan'ın hoşuna gitmiş gibi görünüyor.Olabilir,kendi tercihi ve hakkıdır.Ancak gazeteci olarak Yalçın Doğan'ın Gorbi'nin sözlerini çarpıtmaya hakkı yoktur.Oysa Doğan başka bir pasajda tam da bunu yapıyor.Doğan şöyle yazıyor:Gorbachev bugün memnun:"Moskova'dan ayrılan her ülke kendi benliğine kavuşuyor,Ukrayna uçak,Baltık ülkeleri araba üretiyor bugün.Eski sistemde kalsaydık,bu mümkün olmazdı." Doğrusu,böylesine olgulara aykırı bir cümleyi Gorbi gibi bir zavallı bile kuramazdı.Nitekim Gorbi "bugün Ukrayna uçak,Baltık ülkeleri otomobil üretiyor" demiyor.Peki ne diyor?Der Spiegel'den aynen aktarıyorum:
Spiegel:Was wäre denn besser,wenn es die Sowjetunion heute noch gäbe?
Gorbatschow:Das ist euch nicht klar?Alles war über Jahrzehnte hinweg zusammen gewachsen:Kultur,Bildung,Sprache,Wirtschaft,alles.Im Baltikum bauten sie Autos,in der Ukraine Flugzeuge,wir kommen noch heute nicht ohne einander aus.Und 300 Millionen als Bevölkerung – auch das war ein Plus.
Türkçeye şöyle çevirebiliriz:Spiegel:Bugün SSCB hâlâ var olsaydı ne daha iyi olurdu?
Gorbachev:Bu size açık değil mi?On yıllar boyunca her şey birlikte büyümüştü:Kültür,eğitim,dil,ekonomi,her şey.Baltık ülkelerinde otomobil ve Ukrayna'da uçak üretiliyordu.Bugün de birbirimiz olmadan geçinemeyiz.Ve 300 milyonluk bir nüfus ki bu da bir artı idi.
Demek ki neymiş?Gorbi haini paradoksal bir biçimde bir anlamda SSCB'ni savunmuş!Kuşkusuz Gorbi'nin sözlerinin bir kıymeti yok,çünkü bir başka yerde komünizme iftiralar atıyor,bir yerde Putin-Medvedev'i övüyor,başka yerde eleştiriyor.Fakat sonuçta Gorbi bu söyleşide Yalçın Doğan'ın dediğini sandığı şeyi demiyor,yani uçak ve otomobilin bugün değil,SSCB zamanında üretildiğinden bahsediyor.Nitekim gerçek şu ki tüm eski SSCB ülkeleri sosyalizm zamanında makine ihraç eden sanayi ülkesi iken kapitalizme geçtikten sonra hammadde ihraç eden üçüncü dünya ülkesi konumuna düşmüş bulunuyor.Resmi istatistikler bile bu acıklı tabloyu gizleyemiyor.
Peki öyleyse Yalçın Doğan Gorbi'nin sözlerini neden yanlış anlamıştır?Bence bunun iki nedeni olabilir:Birincisi çok banal:Doğan'ın Almancası veya (söyleşiyi İngilizce çevirisinden okumuş ise) İngilizcesi yetersiz olabilir.İkincisi ve asıl önemlisi de şudur:Bütün liberaller ve anti-komünistler gibi Yalçın Doğan da dünyaya piyasacı köktenci ideolojinin şablonları (at gözlükleri) ile bakmaktadır ve gerçekliği buna göre çarpıtmaktadır.
Spiegel aynı söyleşide Gorbachev'e Rusya'da 1996 devlet başkanlığı seçimlerinde yüzde 0,5 oy almış olduğunu hatırlatarak ancak halkın ruh halini gerçekçi olarak değerlendiremeyen bir kişinin böyle bir seçime gireceğini söylüyor.İşte burada bizim Gorbi parlıyor ve kendini ele veriyor:"Öyle mi?Gerçekten ne kadar oy aldığımı nereden biliyorsunuz?Yeltsin'in temsilcilerinden biri alenen ifade etmişti:Onun bilgisine göre ben oyların yüzde 25'ini almıştım.Gerçekte yüzde 15 oy aldım.Seçimden sonraki sabah temsilcilerimden biri Orenburg'tan telefon etti ve yüzde 7'nin biraz altında olduğumu söyledi.Aynı günün akşamı yüzde 0,65 oldu.Ne demişti Stalin?Önemli olan [oyları] kimin saydığıdır."
İşte böyle!Bizim gezici satıcı biraz damarına basılınca hemen çareyi Stalin'e iftira atmakta buluyor,fakat bunu yaparken farkında olmadan kendi kendini ele veriyor.O zaman biz de sormaz mıyız:Bre seyyar pazarlamacı,seçimde hile yapıldı ise (ki gerçekten de yapıldı ve yapılıyor) sen buna karşı ne yaptın?Hileyi yapanlar da tıpkı senin gibi anti-Stalinist değil mi?Öyleyse neden Stalin'e iftira ediyorsun?Stalin ne zaman,nerede öyle bir laf etmiş?Madem o seçimde hile yapıldı,sen o ekibin devamı olan Putin ve Medvedev'i niye destekledin ve her şeye rağmen neden hâlâ destekliyorsun?Daha geçenlerde Medvedev-Putinlerin verdiği devlet nişanını gururla alan sen değil miydin?
Bu noktada okur şunu sorabilir:Peki o zaman Rusya'da halk neden her şeye rağmen Putin-Medvedev'i destekliyor?Bence bunun en önemli sebepleri şöyle:Bir:Seçimlerde gerçekten de Gorbi'nin dediği gibi hile yapılıyor.İki:Zyuganov'un sözde Komünist Partisi büyük bir ihtimalle satın alınmış veya tehditle yola getirilmiş bulunuyor.Üç:Gerçek komünist partiler ve gerçek muhalifler üzerinde her türlü liberal-totaliter zulüm uygulanıyor.Dört:Tüm medya oligarşik kontrol altındadır.Bu medya Stalin ve sosyalizm aleyhinde her gün binlerce yalan ve dezenformasyon yaymaktadır.Beş:Gençliğin büyük kısmı depolitize edilmiş ve tüketim kültürü(süzlüğü)nün esiri haline getirilmiştir.
*Kıvılcım Çağla,Gorbachev'in dediği,Sol Haber,6 Eylül 2011.
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kivilcim-cagla/gorbacovun-dedigi-46119
10 Kasım 2012 Cumartesi
Yasser Arafat/Cengiz Çandar
Çok az önder ya da siyaset adamı vardır ki,ismiyle davasının,hatta ismiyle ülkesinin adını eşanlamlı kılabilsin.Yasser Arafat,işte bu ender kişiliklerden biridir.Mr. Palestine (Bay Filistin) diye anılması bir rastlantı değildir.1948 yılında bir bölümünün üzerinde İsrail Devleti'nin kurulması,1967'de geri kalan topraklarının İsrail işgali altına girmesiyle haritadan silinen Filistin -bir kavram olarak- uluslararası bilinçte silinmez bir yer kazanmışsa,bunda,1969'dan başlayarak Filistin Kurtuluş Örgütü'nün dümenini eline geçirmiş olan Arafat'ın payı,hiç kuşkusuz,en büyüğüdür.
Arafat,ne Filistin mücadelesi içindeki daimi muhalifi Dr. George Habash'ın entelektüel çekiciliğine,ne iki numarası Khalil al-Wazir'in (Abu Jihad) kılı kırk yaran taktik plancılığına,ne birçok askeri yöneticinin askerlik bilimini kavrayışına,ne de 1936'daki büyük Filistin ayaklanmasının lideri Kudüs Müftüsü Haj Amin al-Husseini'nin dini otoritesine sahiptir.Ne Gamal Abdel Nasser'ın tüm Arap ulusunu ateşleyen etkisi,ne Suudi hanedanına siyasi ve diplomatik güç sağlayan petrol ve mali güç,ne Kral Hussein'in ardına aldığı otuz yılı aşkın devlet yöneticiliği deneyiminin avantajları onda vardır.Ancak,garip ve tanımı güç bir karizma,davasına sadakati,yol arkadaşlarından fersah fersah ötede bir hitabet gücü,geniş tarih ufku,şeytani bir zekâ,Tanrı vergisi sayılabilecek bir siyasi ve diplomatik feraset,en çetin,en zorlu,en riskli dönemeç noktalarında safların en önüne kendisini koyuverdiği büyük cesareti onu çeyrek yüzyıla yakın bir süredir,sadece Filistin ve Arap arenasının değil,tüm üçüncü dünyanın siyaset arenasının da en çarpıcı siyasi kişiliklerinden biri haline getirmiştir.
Binbir badireden geçmesi ona efsanevi bir kimlik kazandırdığı gibi,kimsenin tartışmadığı yetenekleri sayesinde,en acı askeri yenilgileri siyasi zaferlere dönüştürmeyi bilmiş ve uluslararası politikanın -hele Ortadoğu'nun- çalkantılı sularında ve girdabında su yüzünde kalabilmişti.
En yakınlarından Khaled al-Hassan (Abu Said) onu şöyle tanımlar:"Bazen,Arafat'tan uzak kaldığımda ve bence budalaca hatalar yaptığında,içimden 'Bu adamı niye kendimize önder seçtik' diye düşündüğüm olmuştur.Sonra,Arafat ile birlikte olduğumda,böyle düşüncelere nasıl kapılmış olduğuma şaşırmışımdır.Arafat'ın sırrı onunla başbaşa kaldığınızda ya da küçük bir grup içindeyken kişiliğinin yarattığı etkidir.Bu,sihirlidir." Filistin kökenli Amerikalı bilimadamı Edward W. Said ise,Arafat'ın sık sık muhalifleriyle başının sıkıntıya girmesini,"En büyük kabahati,tüm dostlarından ve hasımlarından çok önce doğruyu ve gerçeği sezmesi ve anlamasıdır" diyerek açıklar.
Aslında,en büyük zaafı gücündedir.Öyle ki,eğer yitip giderse Filistin mücadelesi onun yerini dolduracağa benzemiyor.Bir mücadelenin,bir ülkenin,bir halkın bir isimde simgeleşmesi mümkünse,bunu Yasser Arafat mümkün kılmıştır.Bu tür figürler,bir yüzyılda,belki de birkaç yüzyılda bir gelecek kadar enderdir.Ömrünü sürgün yollarında,kara yoluyla,deniz yoluyla kuşatmaları aşarak,uçaklarla bir başkentten ötekine davasına destek ararken,savaş meydanlarında,uzun diplomasi masalarında tüketmekte olan,başında siyah-beyaz kefyesi,yüzünden eksik olmayan kırçıl sakalı,haki giysisi ve belinde asılı tabancasıyla Yasser Arafat,bu yeryüzüne sık sık gelmeyen siyaset figürlerinden biridir.
Ona ilişkin en iyi tanım,bir yeraltı hareketi olan al-Fatah'ı birlikte yarattıkları Khalil al-Wazir (Abu Jihad)'e aittir.Şöyle diyor:
"Arafat'ın sırrı tüm duygularımızı yaşamasındadır.Arafat sadece bir siyasi simge değildir.Tüm korkularımızı,tüm rüyalarımızı ve tüm sıkıntılarımızı yaşadığını hisseder ve biliriz.Herhangi bir Filistinli ıstırap çektiğinde,Arafat acı çeker.Savaşçılarımızdan biri öldürüldüğünde,Arafat'ın da küçük bir parçası öldürülmüştür.Çocuklarımızdan biri,doğal nedenlerle de olsa öldüğünde,Arafat'ın bir parçası ölür.Gerçek Arafat budur.Sadece bizim liderimiz değildir.Tek bir kişide toplanan tümümüzdür,tüm duygularımız,tüm güçlü yanlarımız,tüm zayıf noktalarımız,tüm çelişkilerimizdir...Anlayabiliyor musunuz?.."
*Cengiz Çandar,Yasser Arafat;20. Yüzyıl Siyasi Tarihi:Çağdaş Liderler Ansiklopedisi,(yay. haz.) Orhan K. Akyıldız ... [ve diğerleri] ; önsözler Şahin Alpay ... [ve diğerleri],İstanbul:İletişim Yayınları,1986,c. 1,s.[60-61].
Arafat,ne Filistin mücadelesi içindeki daimi muhalifi Dr. George Habash'ın entelektüel çekiciliğine,ne iki numarası Khalil al-Wazir'in (Abu Jihad) kılı kırk yaran taktik plancılığına,ne birçok askeri yöneticinin askerlik bilimini kavrayışına,ne de 1936'daki büyük Filistin ayaklanmasının lideri Kudüs Müftüsü Haj Amin al-Husseini'nin dini otoritesine sahiptir.Ne Gamal Abdel Nasser'ın tüm Arap ulusunu ateşleyen etkisi,ne Suudi hanedanına siyasi ve diplomatik güç sağlayan petrol ve mali güç,ne Kral Hussein'in ardına aldığı otuz yılı aşkın devlet yöneticiliği deneyiminin avantajları onda vardır.Ancak,garip ve tanımı güç bir karizma,davasına sadakati,yol arkadaşlarından fersah fersah ötede bir hitabet gücü,geniş tarih ufku,şeytani bir zekâ,Tanrı vergisi sayılabilecek bir siyasi ve diplomatik feraset,en çetin,en zorlu,en riskli dönemeç noktalarında safların en önüne kendisini koyuverdiği büyük cesareti onu çeyrek yüzyıla yakın bir süredir,sadece Filistin ve Arap arenasının değil,tüm üçüncü dünyanın siyaset arenasının da en çarpıcı siyasi kişiliklerinden biri haline getirmiştir.
Binbir badireden geçmesi ona efsanevi bir kimlik kazandırdığı gibi,kimsenin tartışmadığı yetenekleri sayesinde,en acı askeri yenilgileri siyasi zaferlere dönüştürmeyi bilmiş ve uluslararası politikanın -hele Ortadoğu'nun- çalkantılı sularında ve girdabında su yüzünde kalabilmişti.
En yakınlarından Khaled al-Hassan (Abu Said) onu şöyle tanımlar:"Bazen,Arafat'tan uzak kaldığımda ve bence budalaca hatalar yaptığında,içimden 'Bu adamı niye kendimize önder seçtik' diye düşündüğüm olmuştur.Sonra,Arafat ile birlikte olduğumda,böyle düşüncelere nasıl kapılmış olduğuma şaşırmışımdır.Arafat'ın sırrı onunla başbaşa kaldığınızda ya da küçük bir grup içindeyken kişiliğinin yarattığı etkidir.Bu,sihirlidir." Filistin kökenli Amerikalı bilimadamı Edward W. Said ise,Arafat'ın sık sık muhalifleriyle başının sıkıntıya girmesini,"En büyük kabahati,tüm dostlarından ve hasımlarından çok önce doğruyu ve gerçeği sezmesi ve anlamasıdır" diyerek açıklar.
Aslında,en büyük zaafı gücündedir.Öyle ki,eğer yitip giderse Filistin mücadelesi onun yerini dolduracağa benzemiyor.Bir mücadelenin,bir ülkenin,bir halkın bir isimde simgeleşmesi mümkünse,bunu Yasser Arafat mümkün kılmıştır.Bu tür figürler,bir yüzyılda,belki de birkaç yüzyılda bir gelecek kadar enderdir.Ömrünü sürgün yollarında,kara yoluyla,deniz yoluyla kuşatmaları aşarak,uçaklarla bir başkentten ötekine davasına destek ararken,savaş meydanlarında,uzun diplomasi masalarında tüketmekte olan,başında siyah-beyaz kefyesi,yüzünden eksik olmayan kırçıl sakalı,haki giysisi ve belinde asılı tabancasıyla Yasser Arafat,bu yeryüzüne sık sık gelmeyen siyaset figürlerinden biridir.
Ona ilişkin en iyi tanım,bir yeraltı hareketi olan al-Fatah'ı birlikte yarattıkları Khalil al-Wazir (Abu Jihad)'e aittir.Şöyle diyor:
"Arafat'ın sırrı tüm duygularımızı yaşamasındadır.Arafat sadece bir siyasi simge değildir.Tüm korkularımızı,tüm rüyalarımızı ve tüm sıkıntılarımızı yaşadığını hisseder ve biliriz.Herhangi bir Filistinli ıstırap çektiğinde,Arafat acı çeker.Savaşçılarımızdan biri öldürüldüğünde,Arafat'ın da küçük bir parçası öldürülmüştür.Çocuklarımızdan biri,doğal nedenlerle de olsa öldüğünde,Arafat'ın bir parçası ölür.Gerçek Arafat budur.Sadece bizim liderimiz değildir.Tek bir kişide toplanan tümümüzdür,tüm duygularımız,tüm güçlü yanlarımız,tüm zayıf noktalarımız,tüm çelişkilerimizdir...Anlayabiliyor musunuz?.."
*Cengiz Çandar,Yasser Arafat;20. Yüzyıl Siyasi Tarihi:Çağdaş Liderler Ansiklopedisi,(yay. haz.) Orhan K. Akyıldız ... [ve diğerleri] ; önsözler Şahin Alpay ... [ve diğerleri],İstanbul:İletişim Yayınları,1986,c. 1,s.[60-61].
9 Kasım 2012 Cuma
Dr. Hikmet Kıvılcımlı:Brezhnev'e Mektup
Leonid Brezhnev
SBKP MK Genel Sekreteri
Yoldaş,
Sovyet Sosyalist adaletine göre:Hiç kimse mahkemenin verdiği bir karar gereği olmadıkça suçlu sayılamaz.
Bir yanda,gerçi formalite bakımından ben bir Sovyet yurttaşı değilim.
Ancak,ben 70 yaşındayım ve elli yıllık süreden beri Marxizm-Leninizm sancağı altında dövüşüyorum.
Elli yıldan beri,durmak ve silah bırakma nedir bilmeksizin,Türk burjuvazisince "Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye bağırılarak işkenceli koğuşturmalara uğradım.
Ben,gene bir "Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye bağırılarak,kırk yıldan fazla ağır cezalara mahkum edilip,tüm 22 yıl yarı derebeyi Türkiye'nin zindanlarında kaldım.
Gene ben,Mart 1971'den beri,CIA'in yönettiği faşistomilitarist İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesince tezgahlanmış bulunan ölüm cezası altında,hep "Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye bağırılarak,yeniden koğuşturuluyorum ve bütün Türkiye radyoları ve gazeteleri tarafından afişleniyorum.
İstanbul Birinci Sıkıyönetim Mahkemesi savcısı iddianamesinde şöyle der:
"Ayrıca sol cephede,bunlardan başka "Sosyalist" adlı gazetenin etrafında ve Dr. Kıvılcımlı'nın sosyalist görüşleri içinde ayrı bir sol grup teessüs etmiştir.Rus komünizmi taraftarı ve aşırı Marxist-Leninist,taviz vermeyen bir gruptur."*(Cumhuriyet,13 Ağustos 1971,s.5,7)
Öte yanda,yirminci yüzyılın "insan hakları",sosyalist olanlar yahut kapitalist olanlar arasında ayırt yapılmaksızın,bütün devletlerce imzalandı.Hatta emperyalist ülkeler hukukça siyasi sığınganlara barınma hakkı tanırlar.
Buna ihtiyacımız yoktu.Zamanımızda,Üçüncü Komünist Enternasyonali'nin bir kararı,herhangi kapitalist ve faşist itisaflarından kaçmış siyasi sığınganlar için,proletarya vatanı kapılarının daima gönül hoşluğu ile açık bulunduğunu ve o gibi sığınganların SSCB'nde barınma hakkına sahip olduklarını resmen tasrih etmişti.
Üçüncü Komünist Enternasyonali'nin bu kararı yalnız "komünist"lere münhasır değildi.İyice bilmiyorum şimdi,bu Komünist Enternasyonal kararı Sovyetler kanun konumları içinde geçerli midirler,yoksa bütün gelenekçil mantık sonuçlarıyla yok mu edilmiştir?
Derken,Sofya'da,pek orijinal bir yandan dokundurma ile,hayatımda ilk kez herhangi bir "Türk Komünist Partisi"nin (ki Moskova'da yahut Berlin'de bulunurmuş) beni kendi kanunları dışına atmış olduğu haber verildi,sonra haber inkâr edildi.Bunun mantık sonucu olarak,Moskova ile kısa bir danışıştan sonra,Bulgaristan Halk Cumhuriyeti ile Almanya Demokratik Cumhuriyeti polisleri,hiçbir izahat verilmeksizin,beni (iki arkadaşımla birlikte) kendi sosyalist sınırları dışına,Amerikan emperyalizminin askercil üssü Türkiye'nin dostları olan kapitalist ülkelere doğru ve Interpol ağlarına doğru,ne yaşıma,ne geçmişime,ne ameliyat sonrası kanser kanamalarıma ve acılarıma bakmaksızın,püskürtüp attılar.
Bu sosyalist adalet midir?Cinayetim ne idi?O ilam hükmünü kim vermişti?
Sosyalist adalette,hatta bayağı caniler için bile kimi esaslı haklar tanınır:Savunma hakkı gibi...
Bütün bu tedbirler,sırf burjuvazinin elli yıldır bana karşı ("Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye) savurduğu suçlamaları yalanlamak için alındı ise... teşekkür ederim.
Ancak,bu hakikaten bir sosyalist adalet ve meşruiyet midir?
İşlediğim cinayet:"Moskova"ya kovulan "Azılı Komünist" olmak değildi ise,ne idi?
Bir yanda,elli yıldan beri Komünist olarak suçlanmış bulunmak;öte yanda tam ellibirinci yıl,(kendilerine "Komünist" denilen) birkaç "Sosyalist" ve "Demokrat" devletin sınırları üstüne fırlatılıp atılınca anti-Komünist olarak suçlanmak..Bu anlaşılır şey olabilir mi?Bu ne cehennemcil "saçma diyalektik"tir?"Kader"in ne iblisçe sarakaya alışıdır?Yahut,nasıl bir en bürokratça zihin tembelliğinin otomatizmidir.
Benim idam hükmümü kim verebilmişti?Sosyalist adalet içinde de,hatta bayağı caniler için bile,savunma hakkı gibi geri alınamaz kimi haklar tanınmaz mı?
Bir Sovyet derlemesinde 22 bilginin imzaları altında şöyle yazılıyor:
"Savunma hakkı SSCB Anayasası'nın üçüncü maddesiyle tanınmış kutsal haktır.Bu hakka saygı gösterilmeksizin mahkemece verilmiş her ilam hükmü,üst adliye katınca bozulmak zorundadır."(Adalet)
Benim şartlarım altında bu "üst kat" (üst makam) nerede bulunur?
Vaktiyle,efsaneleşmiş Üçüncü Komünist Enternasyonali vardı.Her milli Komünist Partisi Üçüncü Komünist Enternasyonali'nin şubesinden başka bir şey değildi:Şubelerden veya üyelerden biri bir kararsızlık içine düştü müydü,o Üçüncü Komünist Enternasyonli denen üst kata dilekçe ve müracatlar yapabilirdi.
Stalin'in bir emriyle Üçüncü Enternasyonal ortadan kaldırılalı beri,mahşer (kaos) oldu.Bu istenilmiş anarşiden çıkan komplikasyonlar üzerinde durmak istemiyorum.Mahşer ortasında "üst kat" olma sorumluluğu başlıca SSCB Komünist Partisi'nin omuzlarına düşüyor.
Belki şöyle denilecek:Bir üyenin kabulü yahut dışarıya atılması her Parti'nin "içişleri" dir.Teori ve genel pratik bakımından bu öylesine sarahatsiz sayılamaz.Ama,Türkiye'nin akar pratiğinde iş değişir.Durumu somutlaştırmak için,ben size,pek sereserpe olsa bile,Türkiye Marxist-Leninist hareket ve örgütünün iki kutup gibi karşıt kategori insanını sunacağım.
Birinci kategori:Bir Marxist-Leninist militan Türkiye'de,teorice ve pratikçe tam elli yıl dövüşüyor.22 yıllık hapisanelerini,her defasında,Lenin'in dediği gibi:"Alfabeden başlayıp yüce cebiri bitirecek" bir okula çeviriyor.Sabırlıcasına ve sistemlicesine:Marx-Engels-Lenin-Stalin'i,tarihi,ekonomi politiği,diyalektiği,tarihcil maddeciliği klasik olarak etüd ediyor.Ve Lenin'in öğütlediği gibi:Kendi ülkesinin tarihini,ekonomi politikasını ve sınıf ilişkilerini özge orijinallikleri içinde araştırıyor.Böylece o militan yüzlerce kitap yazıyor.Kendi dilinde,çoğu temelli orijinal olan kırktan aşırı kitap yayınlıyor.
Boyuna baltalanan ve kimi ikinci kategori kişilerince gizli kapaklı benimsenen bu kitaplar,-her yandan gelmiş "susuş kumkumaları"na rağmen,burjuvazice yasaklanmalara ve mahkum edilmelere rağmen,nihayet Türkiye'de gittikçe daha çok okunmakta ve anlaşılmaktadır.
Yalnız,bu militan pratik ve örgütlü dövüşleri arasında hiç SSCB'ne gitmemiştir.Çünkü:
1-)O,kendisini kaydı hayatla vakfetmiş bulunduğu Milli Dövüş Cephesi üzerindeki nöbet yerini boş bırakmaya katlanmamıştır.
2-)Bundan başka,o militan deneyiyle biliyor ve açık seçikçe görüyor ki,Türkiye dövüş cephesinden bir yol koptular mıydı,insanlar çabucak proletarya vatanının derebeyice asalağı ve kendi ülkelerinin hayati proselerine dar kafalı ve ukala yabancılar haline soysuzlaşıveriyorlar.
Leninizm demiri bir "kutva" içinde dövülmemişti.Bedenin tüm tükenişinden önce insan "babasının evi"nde dinlenmeyi hak edemezdi.(Ne demeli ki,birinci kategori insanları için o tükenişten sonra dahi bu yasak olacakmış).
Böylece birinci kategori militanı,Üçüncü Enternasyonal'in tozlu dosyalarının gizli sırrına erememiş bulunan Sovyetliler için adsız ve mutlak surette bilinmez kalıyordu.
İkinci kategori:Sovyetler "eşiğini aşındırma" zanaatinde "uzman"lardan derleşiktir.Onlar için:
"İdeoloji":Kimi Sovyet metinlerini yarım yamalak,yanlış tercüme veya dörtte bir intihal etmektir.
Bir ülkenin veya genel tarihin sosyal karakteristiklerini araştırmak:anti-Marxizm ve anti-Sovyetizme çalan affedilmez bir icattır,bid'attır.
Marxizm-Leninizm:Hakiki veya hayali düşmanlara karşı gelişigüzel söğerce kusulacak kimi soyut klişelerden başka bir şey değildir.
Kendi ülkesi içinde çalışmak:Lanetleme,ikinci kerte,birinci kategori kişilerine kalmış bir saçma uğraşıdır.
Onlar,o "yukarı"nın tehlikeli "endüstri şövalyeleri",kendi ülkelerinin loş yuva delikleri içinde,yahut parıl parıl evrensel mikroları önünde çalımlı çalımlı,Kızıl Ordu süngülerinin kendilerini hak edilmemiş bir iktidarın muhteşem koltukları üzerine sivriltip kurultmasını ve oradan kendi ülkelerindeki ölümlülerin üstüne yomsuz bir sinsilikle fermanlar yağdıracakları günü beklerler.
İşte,iş işten geçince,son duruşmada,en iyi niyetlerine rağmen,ne yazık ki Sovyet güçlerini acı acı müdahale zorunda bırakan Macaristan,Çekoslovakya,Polonya,ve ilh., ve ilh.. trajedilerindeki karanlık ve kanlı aktörlerin organik dolaysız kökleri budur.
İşte,Orta ve Uzak Doğu'ların hareketlerinin,gelişmemiş Afrika ve Amerika ülkelerini kırıp geçiren anlaşmazlıkların kaynağı budur.
Bu rezil çember yahut kaçak akım bilimcil sosyalizmin göğsünde nasıl biçimlenmiştir?
Her şeyden önce,teoride:Doğrudan doğruya ikinci kategori tiplerinin "beyinsiz işgüzarlık"larından;pratikte:Özellikle Lenin'in büyük "Profesyonel Devrimciler" prensibini utanmazca biçimsizleştirmekten.
Bu küçük burjuva külahkapıcılığının (kariyerizminin) genel üslubu içine,dengesiz ya psikastenik ve efemine bireylerin ihanete dek varan tamamıyle alaturka "ev sahibini şaşırtan yavuz hırsız" gibi tabansızlıkları girer.
İkinci kategori kişilerinin ikiyüzlü hilebazlık oyunlarını örneklemek için,anılarımın filminden birkaç eşantiyon keseceğim.
1926 yılıydı.İkinci kategorililerden biri,birkaç sopa yer yemez,beni:"Komünist Gençlik Başkanı" olarak İstanbul siyasi polisine ifşa etmişti.Bu mutsuz "kaza" susuşla geçiştirilince,Proletarya Partimizin alnında meş'um bir damga olup kaldı:Gelecek kuşaklar içindeki atmosfer (solunan hava) gitgide ağırlaştı.
(1925-1950 yılları) Nazım Hikmet Ran (Şair):Her rastlayışında,en gösterişli sıcak boynuma sarılmalarla beni öpüyordu.Çünkü,1950'ye dek kendisi Parti'den püskürtülüp atılmış bulunuyordu.Bununla birlikte Nazım,sağır kinlerini bilemekten kendisini alamıyordu.
Derken,günün biri,Nazım komünizm sempatizanı bir Harbiyeli'nin evine dek yaptığı ziyareti,İstanbul Siyasi Polisi'nin anti-Komünist Masasına telefonla protesto edince,belki istemeksizin ve bilmeksizin,Türkiye'de askercil mahkemelerin faşist egemenliğinin açılış törenini yaptı.
(Geçerayak not edelim ki:Nazım'ca,dünyanın en "şairane" provokasyonu ile ihbar edilmiş bulunan Harbiyeli'nin kimi sınıf arkadaşları,sonraları,ne de olsa ilerici,kendi türünde Sosyalizme dek ilerici olan 27 Mayıs 1960 devriminde büyük bir rol oynayacaklardır.Ve Türkiye'nin son dramatik hailelerinde,Türk ve uluslararası finans-kapital provokasyonlarının esas amacı,27 Mayıs devrimi kalıntılarını tasfiye etmekten başka bir şey değildir.)
Nazım,kendi kurnaz korkaklığı ile kazdığı kör kuyuya düşünce,bir savunma oturumunda,davanın patlak vermesinde oynadığı "muhbir" rolünü çağrışımla anıltmayı deneyecektir.Ama,boşuna:Askercil mahkemeler bu yanda,hiç de kılı kırka yarıcı değildirler(1939).
Şeylerdeki ipliklerin uçuca gelişi ile,hepimiz onbeşer yıl ağır cezalara çarpıldık.Çankırı cezaevinde,mahalli polisçe resmen ve altı Nazım Hikmet imzalı mühürlü makbuz karşılığı Nazım'a 30 lira "aylık" teselli yardımı getirildi.Bu utanç vericiliğe karşı ben isyan ettim.
"Dayı Paşa"sı (General,eski Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Cebesoy),Nazım'ı,İstanbul'a yakın,zenginlerin kaplıcalar kenti olan Bursa'ya naklettirdi.Ben önce Amasya,sonra Kırşehir cezaevine sürüldüm.
1950'lerde Nazım Moskova'dadır.Radyolarda kendisini "Stalin'in yarattığı"nı söyledi."Proletarya diktatörlüğünün cisimlenişi (insan kılığına girmişi)" ölür ölmez,aynı Nazım,uygun şiirleri ile Stalin'i lanetleyenlerden geri kalmadı.Ve provoke ettiği davanın yiğit kurbanı ve "uluslararası proletaryanın dahiyane büyük şairi" olarak piyasaya sürüldü.
Tesadüfen mi?Hayır.
Nazım Hikmet'in yıpranmış panzehirleri,İstanbul'da "bloke" edilmişlerdi.Ve Moskova'da Laz İsmail denen birisi vardı.
Burada ikinci kategori kahramanlarının listesi bütünlenemez.Ne de olsa,madem ki ölüler gömülmüşlerdir,ikinci kategoriden yaşayan iki tanesi üzerine azıcık dönelim.
Laz İsmail (Marat):O,"halk dostu" kürkünü giyinir,ama Marat'nın kalbi bu postun içinde barınamaz.
1929 yılı.İzmir davası.İsmail,Laz postunu kurtarmak için,polise,illegal TKP'nin M. K.'nin sorumlusu olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın "Komintern kararı ile" Laz İsmail'i Parti Komitesinden attığını hikâye etti.
Bu namussuzca sözde savunma,en kanlı polis işkencelerini Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve arkadaşları üzerinde şiddetlendirmekten başka bir şeye yaramadı.Ahmakça provokasyonlarına rağmen Laz İsmail de mahkum edildi.
Cezalar sona erer ermez,eski adeti üzere,Laz İsmail Moskova'ya sıvıştı.İyi biliyordu ki,zaman ve büyük mesafeler her şeyi unutturur.
1933-1935 yılları,Dr. Hikmet Kıvılcımlı bir kez daha "yukarı"ya çağrılmıştı.Ancak,M.K. yoldaşları kendisinden ayrılmak istemediler.Yoldaşlar,Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 10 ciltlik orijinal araştırmalarını (İdeoloji,Türkiye'nin Devrim Tarihi,Parti'nin Eleştirili Tarihi,Fırka ve Fraksiyon,Taktik ve Strateji Planı:Burjuvazi,Proletarya,Köylülük,Türkiye'de Milliyet (Kürt) Meselesi) Türkiye'de basmayı öneriyorlardı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı legal olarak "Marxizm biblioteği"ni kurdu.Kitaplar yayılıyordu.Burjuvazi affetmedi.Sivil mahkemelere birkaç dava açtı.İstediği sonuçları alamadı."Askercil mahkemeler çağı"nın yukarıda değinilen "açılışı"ndan sonra Dr. Hikmet Kıvılcımlı yeniden zindana atılıp 1939 yılında onbeş seneye mahkum edildi...
O zaman nasıl tasavvur edebilirdi ki,bu üst üste mahkumiyetler ikinci kategorililerin kirli çamaşırlarını yıkama lehinde ve bir gün kendisini sosyalist sınırlar dışına püskürtmeye dek kendi aleyhinde puan toplamış olsun?
1933'ten beri Türkiye'deki yerle bir olan şeyleri Moskova rasathanesinden izleyen Laz İsmail,1929 avantürlerini unutturabildi ve provokasyon kurtluğundan,radyolar "yorumcusu" yaldızlı kelebekliğine kalıp değiştirdi.
1950 yılı Nazım Moskova'ya dönünce,onlar (Şair ile Laz),Türkçedeki deyimi ile:"Tencere yuvarlanmış,kapağını bulmuş" gibi oldular.Gerçi Nazım bir başka Laz'ın,1926 tevkifatında çöküp,Beyoğlu ve Anadolu barlarına "güzel artistler" tedarik eden aracı ve Nazım Hikmet'in "menajer"i biçimine girmiş bulunan Laz Hamdi'nin yanından geliyordu.Ama,Laz-tencere,bir şair-kapak bulmuş olma şansını tümlemek için,başka bir aslına uygun "Laz-kapak",Laz Zeki Baştımar'ı bulacaktır.
Zeki Baştımar (Kosigin Yoldaş'ın Yakub Demir'i):Burada şu mutsuz Karadeniz uşaklarının pek "diyalektik" kaliteleri üzerinde direnip durmayacağım.Ayrıca Zeki'yi ben kişi olarak pek tanımış değilimdir de. Yalnız,1951 tevkifatı sırasında,Zeki'nin kendisi,o zamanki Dr. Şefik,Reşat,vb.,vb. gibi Parti sorumlularınca,birçok provokasyonları ve bir MAH (Türk burjuvazisinin CIA'i) subayı ile yaptığı ve askeri mahkeme oturumlarına dek sakladığı gayrı makbul temasları nedeniyle Parti'den atılmıştı.
Zeki,1960 yılları Moskova'ya kaçmakla,oradaki benzerlerini buldu.
Bu indirgenemez olaylar,ikinci kategori kişilerine,kendi ahbapçavuş meclisleri içinde birinci kategori kişilerini mahkum etmeleri için tüzüküstü bir imtiyaz,ayrıcalık verir mi?
Çok iyi anlıyorum,beni suçlayanların kolektif altbilinçlerinde benim politik varoluşumun ve hatta sadece varoluşumun uyandırdığı kuduruş,ancak onların gerçek Parti tarihi önünde ve Türkiye işçi sınıfı önünde duydukları suçluluktan ileri geliyor.Onların "kirli çamaşırları" üzerine çok şey bilen sonuncu kurucunun varlığı,onların gözlerinde anadan doğma bir günah,affedilmez bir cinayettir.
Yoksa,Birinci Şube'nin (Komünizm düşmanı siyasi polisin),MİT'in (Türkiye CIA'inin) ve bütün finans-kapital birleşik casus örgütlerinin elli yıldır yapamamış olduklarını:
-Partime karşı,proletaryaya karşı,vatanıma karşı görevlerimi baltalamaya kalkışmayı..
-Sosyalist iktidarlara karşı bin kez denenmiş niyetlerimi tağşiş etmeye kalkışmayı.. yapmak için harcadıkları umutsuzca çabalar nasıl izah edilir?
Beni suçlayanların davranışları yalnız benim şahsıma dönük kalsaydı,mesele basitti:Marx'ın Engels'e yazdığı gibi:"Gülünçlük eşeklerle paylaşılamaz"dı.
"Dışarıdan suçlayıcı havlamalar,ne beni kendi evimde hırsız olduğum kuşkusuna düşürebilir,ne benim komşuma karşı duygularımı bulandırabilir."
Bir Türk atasözü:"İt ürür,kervan yürür" der.
Oysa,oynanan,40 milyon insanın alınyazısıdır:
1-İkinci kategori kişilerinin Türkiye dışı faaliyeti,daima,-Marx'ın Kugelmann'a yazdığı gibi,-"Müstebitleri.... birkaç bin kilometre uzaklardan öldürme" şövalyeliği sınırlarında kalıyor.Çalışanlarımızın küçük cihazları,Berlin veya Moskova'da "beş vakit okunan laik ezan" dalgasını yakalayamaz.
2-İkinci kategorililerin Türkiye'deki faaliyetleri,daima,Lenin'in deyimi ile:"Mujiğin harbe gidişi gibi","Primitivizm","Kısır ahbapçavuşluk" ve örgütü kısırlaştırıcı "Tersine doğal seleksiyon" oldu.
Bunu,TİP'nin trajikomik katastrofu (yıkılışı) da içinde olmak üzere son Türkiye hadiseleri bir kez daha gösteriyor.
Her olanak,her fırsat israf ediliyor.Parti tarihinin gerçek yüzleri ve acı dersleri siliniyor.Dünya proletaryasının orantısız yardımları ve güveni vurdumduymazca kemirilip yutuluyor.
Bir aylaklar Türkiyesi'nde,alabildiğine sözde devrimci böyle radyo yayıncısı "müezzin" kahramanlar ve en "ucuz" aylıklı askerlerden fermanlı büyük spikerler kolayca milyon milyon kiralanabilir.. yeter ki,yapıldığı gibi,aylıkları düzenlice ödensin ve onlara,"iyi akça" çınlatan koca koca laflı şairane ve edebiyatçı gevezelikler dışında ideoloji ve pratik cephede para getirmeyen bir alçakgönüllü iş teklif edilmesin.
Bu ebediyyen kritik konjonktür önünde,dünya proletaryası ile partileri huzurunda ülkenin en yakıcı meselelerini teorice tartışabilmek ve pratikçe sonuçlandırmak,karara bağlamak için,birinci duruşma bana Marxist-Leninist bir hak ve görev dayatıyor.
1-Eleştiri görevi:22 Sovyet bilgini 1968 yılı kitaplarında yazıyorlar:
"Sosyal bir önemi olan her sorun üzerine kendi kanısını serbestçe açıklamak SSCB Anayasası'nın 125.ci maddesince yurttaşlara sağlanmıştır.Dahası var,var olan kusurlar üzerinde gözüpekçe ve tarafsızca kendi düşüncelerini deyimlendirmek,her yurttaşın yalnız hakkı değll,dolaysız görevidir de.Hiçbir sorumlu,hiçbir hükümet üyesi,hiçbir yönetici işçi toplantılarında olduğu gibi basında da eleştiri önünde dokunulmaz değildir."*(SSSR:Voprosi i Oteti:Droits et Libertés Civique:Yurttaşlık Hak ve Özgürlükleri).
Burada,birkaç sözcükle görevimi başarmaya değilse bile taslaklaştırmaya başlamak zorunda kaldım.Bu doğrultuda son soluğuma dek uğraşacağım.
2-Savunma hakkı:Aynı Sovyet bilginleri gene yazıyorlar:
"Suçlandırılan kimse,savunmasının en iyi şart içinde yapılması için gerekli bütün haklara sahiptir.Suçlanan kimse kendsine karşı yürütülen suçlama üzerine her türlü açıklamaları yapabilir,dilekçelerini yerine gönderebilir,dosyadaki bütün belge evraktan bilgi edinebilir,yargıcın,savcının ve mahkemenin bütün işlemleri ve kararları aleyhinde şikayette bulunabilir."*(a.y.:"Adalet").
Şikayetimi size ediyorum.
Suçlandırılıyorum ve beni Parti dışı ve Sosyalist sınırlar ötesi püskürtmekle,bir sıra kararlar yerine getiriliyor...
"Aleyhime yürütülen suçlama" nedir?Benim "dosyamın belge evrakı" nerededir?Benim yetkili "yargıçlarım" kimlerdir?Bu hususta hiçbir şey bilmiyorum.Tek gözüken gerçeklik şudur ki:Bana bir mahkum "suçlu" muamelesi,hiçbir tüzükçül ve hukukçul formalite yerine getirilmeksizin yapılıyor.
Savunma hakkımın gerçekleştirilmesini sizden bekliyorum.Çünkü beni suçlayanlar,zuumlarınca sistemli olarak ve sinsi bir yomsuzlukla proletarya kalesinin heybetli gölgesi ardına,SSCB'nin büyük otoritesi ardına gizleniyorlar:Yoldaş Kosigin kimilerini "Türk Komünist Partisi" mümessili diye piyasaya sürüyor.
SSCB'nden en çok esinlenen Sosyalist devletler,beni suçlayanların koordinatörleri imişler gibi,beni,-söz yerinde ise- idam ediyorlar.
İstenen şey samedani bir şefaat ve merhamet değildir.Zaman zaman "yanardağ bacasından patlayan",ama en küçük burjuvaca parçalanışlar yüzünden başarı kazanamayan bir ülkedeki dramatik durumun anlaşılışı isteniyor.
Ölüm döşeğinde olsam bile,her türlü davalaşma ve karşılaşma için hazırım.
Sizin Sosyalist adaletinizi umabilir miyim.
Selamlar,Yoldaş.
30 Eylül 1971
*Dr. Hikmet Kıvılcımlı
http://www.onergurcan.org/hikmet%20kivilcimli/brejnev.html
SBKP MK Genel Sekreteri
Yoldaş,
Sovyet Sosyalist adaletine göre:Hiç kimse mahkemenin verdiği bir karar gereği olmadıkça suçlu sayılamaz.
Bir yanda,gerçi formalite bakımından ben bir Sovyet yurttaşı değilim.
Ancak,ben 70 yaşındayım ve elli yıllık süreden beri Marxizm-Leninizm sancağı altında dövüşüyorum.
Elli yıldan beri,durmak ve silah bırakma nedir bilmeksizin,Türk burjuvazisince "Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye bağırılarak işkenceli koğuşturmalara uğradım.
Ben,gene bir "Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye bağırılarak,kırk yıldan fazla ağır cezalara mahkum edilip,tüm 22 yıl yarı derebeyi Türkiye'nin zindanlarında kaldım.
Gene ben,Mart 1971'den beri,CIA'in yönettiği faşistomilitarist İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesince tezgahlanmış bulunan ölüm cezası altında,hep "Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye bağırılarak,yeniden koğuşturuluyorum ve bütün Türkiye radyoları ve gazeteleri tarafından afişleniyorum.
İstanbul Birinci Sıkıyönetim Mahkemesi savcısı iddianamesinde şöyle der:
"Ayrıca sol cephede,bunlardan başka "Sosyalist" adlı gazetenin etrafında ve Dr. Kıvılcımlı'nın sosyalist görüşleri içinde ayrı bir sol grup teessüs etmiştir.Rus komünizmi taraftarı ve aşırı Marxist-Leninist,taviz vermeyen bir gruptur."*(Cumhuriyet,13 Ağustos 1971,s.5,7)
Öte yanda,yirminci yüzyılın "insan hakları",sosyalist olanlar yahut kapitalist olanlar arasında ayırt yapılmaksızın,bütün devletlerce imzalandı.Hatta emperyalist ülkeler hukukça siyasi sığınganlara barınma hakkı tanırlar.
Buna ihtiyacımız yoktu.Zamanımızda,Üçüncü Komünist Enternasyonali'nin bir kararı,herhangi kapitalist ve faşist itisaflarından kaçmış siyasi sığınganlar için,proletarya vatanı kapılarının daima gönül hoşluğu ile açık bulunduğunu ve o gibi sığınganların SSCB'nde barınma hakkına sahip olduklarını resmen tasrih etmişti.
Üçüncü Komünist Enternasyonali'nin bu kararı yalnız "komünist"lere münhasır değildi.İyice bilmiyorum şimdi,bu Komünist Enternasyonal kararı Sovyetler kanun konumları içinde geçerli midirler,yoksa bütün gelenekçil mantık sonuçlarıyla yok mu edilmiştir?
Derken,Sofya'da,pek orijinal bir yandan dokundurma ile,hayatımda ilk kez herhangi bir "Türk Komünist Partisi"nin (ki Moskova'da yahut Berlin'de bulunurmuş) beni kendi kanunları dışına atmış olduğu haber verildi,sonra haber inkâr edildi.Bunun mantık sonucu olarak,Moskova ile kısa bir danışıştan sonra,Bulgaristan Halk Cumhuriyeti ile Almanya Demokratik Cumhuriyeti polisleri,hiçbir izahat verilmeksizin,beni (iki arkadaşımla birlikte) kendi sosyalist sınırları dışına,Amerikan emperyalizminin askercil üssü Türkiye'nin dostları olan kapitalist ülkelere doğru ve Interpol ağlarına doğru,ne yaşıma,ne geçmişime,ne ameliyat sonrası kanser kanamalarıma ve acılarıma bakmaksızın,püskürtüp attılar.
Bu sosyalist adalet midir?Cinayetim ne idi?O ilam hükmünü kim vermişti?
Sosyalist adalette,hatta bayağı caniler için bile kimi esaslı haklar tanınır:Savunma hakkı gibi...
Bütün bu tedbirler,sırf burjuvazinin elli yıldır bana karşı ("Azılı Komünist Moskova'ya git!" diye) savurduğu suçlamaları yalanlamak için alındı ise... teşekkür ederim.
Ancak,bu hakikaten bir sosyalist adalet ve meşruiyet midir?
İşlediğim cinayet:"Moskova"ya kovulan "Azılı Komünist" olmak değildi ise,ne idi?
Bir yanda,elli yıldan beri Komünist olarak suçlanmış bulunmak;öte yanda tam ellibirinci yıl,(kendilerine "Komünist" denilen) birkaç "Sosyalist" ve "Demokrat" devletin sınırları üstüne fırlatılıp atılınca anti-Komünist olarak suçlanmak..Bu anlaşılır şey olabilir mi?Bu ne cehennemcil "saçma diyalektik"tir?"Kader"in ne iblisçe sarakaya alışıdır?Yahut,nasıl bir en bürokratça zihin tembelliğinin otomatizmidir.
Benim idam hükmümü kim verebilmişti?Sosyalist adalet içinde de,hatta bayağı caniler için bile,savunma hakkı gibi geri alınamaz kimi haklar tanınmaz mı?
Bir Sovyet derlemesinde 22 bilginin imzaları altında şöyle yazılıyor:
"Savunma hakkı SSCB Anayasası'nın üçüncü maddesiyle tanınmış kutsal haktır.Bu hakka saygı gösterilmeksizin mahkemece verilmiş her ilam hükmü,üst adliye katınca bozulmak zorundadır."(Adalet)
Benim şartlarım altında bu "üst kat" (üst makam) nerede bulunur?
Vaktiyle,efsaneleşmiş Üçüncü Komünist Enternasyonali vardı.Her milli Komünist Partisi Üçüncü Komünist Enternasyonali'nin şubesinden başka bir şey değildi:Şubelerden veya üyelerden biri bir kararsızlık içine düştü müydü,o Üçüncü Komünist Enternasyonli denen üst kata dilekçe ve müracatlar yapabilirdi.
Stalin'in bir emriyle Üçüncü Enternasyonal ortadan kaldırılalı beri,mahşer (kaos) oldu.Bu istenilmiş anarşiden çıkan komplikasyonlar üzerinde durmak istemiyorum.Mahşer ortasında "üst kat" olma sorumluluğu başlıca SSCB Komünist Partisi'nin omuzlarına düşüyor.
Belki şöyle denilecek:Bir üyenin kabulü yahut dışarıya atılması her Parti'nin "içişleri" dir.Teori ve genel pratik bakımından bu öylesine sarahatsiz sayılamaz.Ama,Türkiye'nin akar pratiğinde iş değişir.Durumu somutlaştırmak için,ben size,pek sereserpe olsa bile,Türkiye Marxist-Leninist hareket ve örgütünün iki kutup gibi karşıt kategori insanını sunacağım.
Birinci kategori:Bir Marxist-Leninist militan Türkiye'de,teorice ve pratikçe tam elli yıl dövüşüyor.22 yıllık hapisanelerini,her defasında,Lenin'in dediği gibi:"Alfabeden başlayıp yüce cebiri bitirecek" bir okula çeviriyor.Sabırlıcasına ve sistemlicesine:Marx-Engels-Lenin-Stalin'i,tarihi,ekonomi politiği,diyalektiği,tarihcil maddeciliği klasik olarak etüd ediyor.Ve Lenin'in öğütlediği gibi:Kendi ülkesinin tarihini,ekonomi politikasını ve sınıf ilişkilerini özge orijinallikleri içinde araştırıyor.Böylece o militan yüzlerce kitap yazıyor.Kendi dilinde,çoğu temelli orijinal olan kırktan aşırı kitap yayınlıyor.
Boyuna baltalanan ve kimi ikinci kategori kişilerince gizli kapaklı benimsenen bu kitaplar,-her yandan gelmiş "susuş kumkumaları"na rağmen,burjuvazice yasaklanmalara ve mahkum edilmelere rağmen,nihayet Türkiye'de gittikçe daha çok okunmakta ve anlaşılmaktadır.
Yalnız,bu militan pratik ve örgütlü dövüşleri arasında hiç SSCB'ne gitmemiştir.Çünkü:
1-)O,kendisini kaydı hayatla vakfetmiş bulunduğu Milli Dövüş Cephesi üzerindeki nöbet yerini boş bırakmaya katlanmamıştır.
2-)Bundan başka,o militan deneyiyle biliyor ve açık seçikçe görüyor ki,Türkiye dövüş cephesinden bir yol koptular mıydı,insanlar çabucak proletarya vatanının derebeyice asalağı ve kendi ülkelerinin hayati proselerine dar kafalı ve ukala yabancılar haline soysuzlaşıveriyorlar.
Leninizm demiri bir "kutva" içinde dövülmemişti.Bedenin tüm tükenişinden önce insan "babasının evi"nde dinlenmeyi hak edemezdi.(Ne demeli ki,birinci kategori insanları için o tükenişten sonra dahi bu yasak olacakmış).
Böylece birinci kategori militanı,Üçüncü Enternasyonal'in tozlu dosyalarının gizli sırrına erememiş bulunan Sovyetliler için adsız ve mutlak surette bilinmez kalıyordu.
İkinci kategori:Sovyetler "eşiğini aşındırma" zanaatinde "uzman"lardan derleşiktir.Onlar için:
"İdeoloji":Kimi Sovyet metinlerini yarım yamalak,yanlış tercüme veya dörtte bir intihal etmektir.
Bir ülkenin veya genel tarihin sosyal karakteristiklerini araştırmak:anti-Marxizm ve anti-Sovyetizme çalan affedilmez bir icattır,bid'attır.
Marxizm-Leninizm:Hakiki veya hayali düşmanlara karşı gelişigüzel söğerce kusulacak kimi soyut klişelerden başka bir şey değildir.
Kendi ülkesi içinde çalışmak:Lanetleme,ikinci kerte,birinci kategori kişilerine kalmış bir saçma uğraşıdır.
Onlar,o "yukarı"nın tehlikeli "endüstri şövalyeleri",kendi ülkelerinin loş yuva delikleri içinde,yahut parıl parıl evrensel mikroları önünde çalımlı çalımlı,Kızıl Ordu süngülerinin kendilerini hak edilmemiş bir iktidarın muhteşem koltukları üzerine sivriltip kurultmasını ve oradan kendi ülkelerindeki ölümlülerin üstüne yomsuz bir sinsilikle fermanlar yağdıracakları günü beklerler.
İşte,iş işten geçince,son duruşmada,en iyi niyetlerine rağmen,ne yazık ki Sovyet güçlerini acı acı müdahale zorunda bırakan Macaristan,Çekoslovakya,Polonya,ve ilh., ve ilh.. trajedilerindeki karanlık ve kanlı aktörlerin organik dolaysız kökleri budur.
İşte,Orta ve Uzak Doğu'ların hareketlerinin,gelişmemiş Afrika ve Amerika ülkelerini kırıp geçiren anlaşmazlıkların kaynağı budur.
Bu rezil çember yahut kaçak akım bilimcil sosyalizmin göğsünde nasıl biçimlenmiştir?
Her şeyden önce,teoride:Doğrudan doğruya ikinci kategori tiplerinin "beyinsiz işgüzarlık"larından;pratikte:Özellikle Lenin'in büyük "Profesyonel Devrimciler" prensibini utanmazca biçimsizleştirmekten.
Bu küçük burjuva külahkapıcılığının (kariyerizminin) genel üslubu içine,dengesiz ya psikastenik ve efemine bireylerin ihanete dek varan tamamıyle alaturka "ev sahibini şaşırtan yavuz hırsız" gibi tabansızlıkları girer.
İkinci kategori kişilerinin ikiyüzlü hilebazlık oyunlarını örneklemek için,anılarımın filminden birkaç eşantiyon keseceğim.
1926 yılıydı.İkinci kategorililerden biri,birkaç sopa yer yemez,beni:"Komünist Gençlik Başkanı" olarak İstanbul siyasi polisine ifşa etmişti.Bu mutsuz "kaza" susuşla geçiştirilince,Proletarya Partimizin alnında meş'um bir damga olup kaldı:Gelecek kuşaklar içindeki atmosfer (solunan hava) gitgide ağırlaştı.
(1925-1950 yılları) Nazım Hikmet Ran (Şair):Her rastlayışında,en gösterişli sıcak boynuma sarılmalarla beni öpüyordu.Çünkü,1950'ye dek kendisi Parti'den püskürtülüp atılmış bulunuyordu.Bununla birlikte Nazım,sağır kinlerini bilemekten kendisini alamıyordu.
Derken,günün biri,Nazım komünizm sempatizanı bir Harbiyeli'nin evine dek yaptığı ziyareti,İstanbul Siyasi Polisi'nin anti-Komünist Masasına telefonla protesto edince,belki istemeksizin ve bilmeksizin,Türkiye'de askercil mahkemelerin faşist egemenliğinin açılış törenini yaptı.
(Geçerayak not edelim ki:Nazım'ca,dünyanın en "şairane" provokasyonu ile ihbar edilmiş bulunan Harbiyeli'nin kimi sınıf arkadaşları,sonraları,ne de olsa ilerici,kendi türünde Sosyalizme dek ilerici olan 27 Mayıs 1960 devriminde büyük bir rol oynayacaklardır.Ve Türkiye'nin son dramatik hailelerinde,Türk ve uluslararası finans-kapital provokasyonlarının esas amacı,27 Mayıs devrimi kalıntılarını tasfiye etmekten başka bir şey değildir.)
Nazım,kendi kurnaz korkaklığı ile kazdığı kör kuyuya düşünce,bir savunma oturumunda,davanın patlak vermesinde oynadığı "muhbir" rolünü çağrışımla anıltmayı deneyecektir.Ama,boşuna:Askercil mahkemeler bu yanda,hiç de kılı kırka yarıcı değildirler(1939).
Şeylerdeki ipliklerin uçuca gelişi ile,hepimiz onbeşer yıl ağır cezalara çarpıldık.Çankırı cezaevinde,mahalli polisçe resmen ve altı Nazım Hikmet imzalı mühürlü makbuz karşılığı Nazım'a 30 lira "aylık" teselli yardımı getirildi.Bu utanç vericiliğe karşı ben isyan ettim.
"Dayı Paşa"sı (General,eski Moskova Büyükelçisi Ali Fuad Cebesoy),Nazım'ı,İstanbul'a yakın,zenginlerin kaplıcalar kenti olan Bursa'ya naklettirdi.Ben önce Amasya,sonra Kırşehir cezaevine sürüldüm.
1950'lerde Nazım Moskova'dadır.Radyolarda kendisini "Stalin'in yarattığı"nı söyledi."Proletarya diktatörlüğünün cisimlenişi (insan kılığına girmişi)" ölür ölmez,aynı Nazım,uygun şiirleri ile Stalin'i lanetleyenlerden geri kalmadı.Ve provoke ettiği davanın yiğit kurbanı ve "uluslararası proletaryanın dahiyane büyük şairi" olarak piyasaya sürüldü.
Tesadüfen mi?Hayır.
Nazım Hikmet'in yıpranmış panzehirleri,İstanbul'da "bloke" edilmişlerdi.Ve Moskova'da Laz İsmail denen birisi vardı.
Burada ikinci kategori kahramanlarının listesi bütünlenemez.Ne de olsa,madem ki ölüler gömülmüşlerdir,ikinci kategoriden yaşayan iki tanesi üzerine azıcık dönelim.
Laz İsmail (Marat):O,"halk dostu" kürkünü giyinir,ama Marat'nın kalbi bu postun içinde barınamaz.
1929 yılı.İzmir davası.İsmail,Laz postunu kurtarmak için,polise,illegal TKP'nin M. K.'nin sorumlusu olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın "Komintern kararı ile" Laz İsmail'i Parti Komitesinden attığını hikâye etti.
Bu namussuzca sözde savunma,en kanlı polis işkencelerini Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve arkadaşları üzerinde şiddetlendirmekten başka bir şeye yaramadı.Ahmakça provokasyonlarına rağmen Laz İsmail de mahkum edildi.
Cezalar sona erer ermez,eski adeti üzere,Laz İsmail Moskova'ya sıvıştı.İyi biliyordu ki,zaman ve büyük mesafeler her şeyi unutturur.
1933-1935 yılları,Dr. Hikmet Kıvılcımlı bir kez daha "yukarı"ya çağrılmıştı.Ancak,M.K. yoldaşları kendisinden ayrılmak istemediler.Yoldaşlar,Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın 10 ciltlik orijinal araştırmalarını (İdeoloji,Türkiye'nin Devrim Tarihi,Parti'nin Eleştirili Tarihi,Fırka ve Fraksiyon,Taktik ve Strateji Planı:Burjuvazi,Proletarya,Köylülük,Türkiye'de Milliyet (Kürt) Meselesi) Türkiye'de basmayı öneriyorlardı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı legal olarak "Marxizm biblioteği"ni kurdu.Kitaplar yayılıyordu.Burjuvazi affetmedi.Sivil mahkemelere birkaç dava açtı.İstediği sonuçları alamadı."Askercil mahkemeler çağı"nın yukarıda değinilen "açılışı"ndan sonra Dr. Hikmet Kıvılcımlı yeniden zindana atılıp 1939 yılında onbeş seneye mahkum edildi...
O zaman nasıl tasavvur edebilirdi ki,bu üst üste mahkumiyetler ikinci kategorililerin kirli çamaşırlarını yıkama lehinde ve bir gün kendisini sosyalist sınırlar dışına püskürtmeye dek kendi aleyhinde puan toplamış olsun?
1933'ten beri Türkiye'deki yerle bir olan şeyleri Moskova rasathanesinden izleyen Laz İsmail,1929 avantürlerini unutturabildi ve provokasyon kurtluğundan,radyolar "yorumcusu" yaldızlı kelebekliğine kalıp değiştirdi.
1950 yılı Nazım Moskova'ya dönünce,onlar (Şair ile Laz),Türkçedeki deyimi ile:"Tencere yuvarlanmış,kapağını bulmuş" gibi oldular.Gerçi Nazım bir başka Laz'ın,1926 tevkifatında çöküp,Beyoğlu ve Anadolu barlarına "güzel artistler" tedarik eden aracı ve Nazım Hikmet'in "menajer"i biçimine girmiş bulunan Laz Hamdi'nin yanından geliyordu.Ama,Laz-tencere,bir şair-kapak bulmuş olma şansını tümlemek için,başka bir aslına uygun "Laz-kapak",Laz Zeki Baştımar'ı bulacaktır.
Zeki Baştımar (Kosigin Yoldaş'ın Yakub Demir'i):Burada şu mutsuz Karadeniz uşaklarının pek "diyalektik" kaliteleri üzerinde direnip durmayacağım.Ayrıca Zeki'yi ben kişi olarak pek tanımış değilimdir de. Yalnız,1951 tevkifatı sırasında,Zeki'nin kendisi,o zamanki Dr. Şefik,Reşat,vb.,vb. gibi Parti sorumlularınca,birçok provokasyonları ve bir MAH (Türk burjuvazisinin CIA'i) subayı ile yaptığı ve askeri mahkeme oturumlarına dek sakladığı gayrı makbul temasları nedeniyle Parti'den atılmıştı.
Zeki,1960 yılları Moskova'ya kaçmakla,oradaki benzerlerini buldu.
Bu indirgenemez olaylar,ikinci kategori kişilerine,kendi ahbapçavuş meclisleri içinde birinci kategori kişilerini mahkum etmeleri için tüzüküstü bir imtiyaz,ayrıcalık verir mi?
Çok iyi anlıyorum,beni suçlayanların kolektif altbilinçlerinde benim politik varoluşumun ve hatta sadece varoluşumun uyandırdığı kuduruş,ancak onların gerçek Parti tarihi önünde ve Türkiye işçi sınıfı önünde duydukları suçluluktan ileri geliyor.Onların "kirli çamaşırları" üzerine çok şey bilen sonuncu kurucunun varlığı,onların gözlerinde anadan doğma bir günah,affedilmez bir cinayettir.
Yoksa,Birinci Şube'nin (Komünizm düşmanı siyasi polisin),MİT'in (Türkiye CIA'inin) ve bütün finans-kapital birleşik casus örgütlerinin elli yıldır yapamamış olduklarını:
-Partime karşı,proletaryaya karşı,vatanıma karşı görevlerimi baltalamaya kalkışmayı..
-Sosyalist iktidarlara karşı bin kez denenmiş niyetlerimi tağşiş etmeye kalkışmayı.. yapmak için harcadıkları umutsuzca çabalar nasıl izah edilir?
Beni suçlayanların davranışları yalnız benim şahsıma dönük kalsaydı,mesele basitti:Marx'ın Engels'e yazdığı gibi:"Gülünçlük eşeklerle paylaşılamaz"dı.
"Dışarıdan suçlayıcı havlamalar,ne beni kendi evimde hırsız olduğum kuşkusuna düşürebilir,ne benim komşuma karşı duygularımı bulandırabilir."
Bir Türk atasözü:"İt ürür,kervan yürür" der.
Oysa,oynanan,40 milyon insanın alınyazısıdır:
1-İkinci kategori kişilerinin Türkiye dışı faaliyeti,daima,-Marx'ın Kugelmann'a yazdığı gibi,-"Müstebitleri.... birkaç bin kilometre uzaklardan öldürme" şövalyeliği sınırlarında kalıyor.Çalışanlarımızın küçük cihazları,Berlin veya Moskova'da "beş vakit okunan laik ezan" dalgasını yakalayamaz.
2-İkinci kategorililerin Türkiye'deki faaliyetleri,daima,Lenin'in deyimi ile:"Mujiğin harbe gidişi gibi","Primitivizm","Kısır ahbapçavuşluk" ve örgütü kısırlaştırıcı "Tersine doğal seleksiyon" oldu.
Bunu,TİP'nin trajikomik katastrofu (yıkılışı) da içinde olmak üzere son Türkiye hadiseleri bir kez daha gösteriyor.
Her olanak,her fırsat israf ediliyor.Parti tarihinin gerçek yüzleri ve acı dersleri siliniyor.Dünya proletaryasının orantısız yardımları ve güveni vurdumduymazca kemirilip yutuluyor.
Bir aylaklar Türkiyesi'nde,alabildiğine sözde devrimci böyle radyo yayıncısı "müezzin" kahramanlar ve en "ucuz" aylıklı askerlerden fermanlı büyük spikerler kolayca milyon milyon kiralanabilir.. yeter ki,yapıldığı gibi,aylıkları düzenlice ödensin ve onlara,"iyi akça" çınlatan koca koca laflı şairane ve edebiyatçı gevezelikler dışında ideoloji ve pratik cephede para getirmeyen bir alçakgönüllü iş teklif edilmesin.
Bu ebediyyen kritik konjonktür önünde,dünya proletaryası ile partileri huzurunda ülkenin en yakıcı meselelerini teorice tartışabilmek ve pratikçe sonuçlandırmak,karara bağlamak için,birinci duruşma bana Marxist-Leninist bir hak ve görev dayatıyor.
1-Eleştiri görevi:22 Sovyet bilgini 1968 yılı kitaplarında yazıyorlar:
"Sosyal bir önemi olan her sorun üzerine kendi kanısını serbestçe açıklamak SSCB Anayasası'nın 125.ci maddesince yurttaşlara sağlanmıştır.Dahası var,var olan kusurlar üzerinde gözüpekçe ve tarafsızca kendi düşüncelerini deyimlendirmek,her yurttaşın yalnız hakkı değll,dolaysız görevidir de.Hiçbir sorumlu,hiçbir hükümet üyesi,hiçbir yönetici işçi toplantılarında olduğu gibi basında da eleştiri önünde dokunulmaz değildir."*(SSSR:Voprosi i Oteti:Droits et Libertés Civique:Yurttaşlık Hak ve Özgürlükleri).
Burada,birkaç sözcükle görevimi başarmaya değilse bile taslaklaştırmaya başlamak zorunda kaldım.Bu doğrultuda son soluğuma dek uğraşacağım.
2-Savunma hakkı:Aynı Sovyet bilginleri gene yazıyorlar:
"Suçlandırılan kimse,savunmasının en iyi şart içinde yapılması için gerekli bütün haklara sahiptir.Suçlanan kimse kendsine karşı yürütülen suçlama üzerine her türlü açıklamaları yapabilir,dilekçelerini yerine gönderebilir,dosyadaki bütün belge evraktan bilgi edinebilir,yargıcın,savcının ve mahkemenin bütün işlemleri ve kararları aleyhinde şikayette bulunabilir."*(a.y.:"Adalet").
Şikayetimi size ediyorum.
Suçlandırılıyorum ve beni Parti dışı ve Sosyalist sınırlar ötesi püskürtmekle,bir sıra kararlar yerine getiriliyor...
"Aleyhime yürütülen suçlama" nedir?Benim "dosyamın belge evrakı" nerededir?Benim yetkili "yargıçlarım" kimlerdir?Bu hususta hiçbir şey bilmiyorum.Tek gözüken gerçeklik şudur ki:Bana bir mahkum "suçlu" muamelesi,hiçbir tüzükçül ve hukukçul formalite yerine getirilmeksizin yapılıyor.
Savunma hakkımın gerçekleştirilmesini sizden bekliyorum.Çünkü beni suçlayanlar,zuumlarınca sistemli olarak ve sinsi bir yomsuzlukla proletarya kalesinin heybetli gölgesi ardına,SSCB'nin büyük otoritesi ardına gizleniyorlar:Yoldaş Kosigin kimilerini "Türk Komünist Partisi" mümessili diye piyasaya sürüyor.
SSCB'nden en çok esinlenen Sosyalist devletler,beni suçlayanların koordinatörleri imişler gibi,beni,-söz yerinde ise- idam ediyorlar.
İstenen şey samedani bir şefaat ve merhamet değildir.Zaman zaman "yanardağ bacasından patlayan",ama en küçük burjuvaca parçalanışlar yüzünden başarı kazanamayan bir ülkedeki dramatik durumun anlaşılışı isteniyor.
Ölüm döşeğinde olsam bile,her türlü davalaşma ve karşılaşma için hazırım.
Sizin Sosyalist adaletinizi umabilir miyim.
Selamlar,Yoldaş.
30 Eylül 1971
*Dr. Hikmet Kıvılcımlı
http://www.onergurcan.org/hikmet%20kivilcimli/brejnev.html
6 Kasım 2012 Salı
Bu Soykırımdır Sayın Başbakan/Prof.Dr. Taner Akçam*
Prof.Dr. Taner Akçam,Osmanlı hükümeti Dahiliye Nazırı Talat Paşa'nın 1915'te çektiği üç farklı telgrafında geçen,"Ermeni meselesi hallolmuştur",Ermenileri "milli dava takip edemeyecek hale getirmek" gibi ifadeleri sorguluyor.Başbakan'ın "benim milletim soykırım yapmaz" söylemine karşın,telgraflarda "bahsi geçen işleri" kimin yaptığını soruyor.
Nedense,24 Nisan'da,"benim milletim soykırım yapmaz","Müslümanların tarihinde soykırım olmamıştır",diyen Başbakan Erdoğan'a bazı sorular sormak istedim.Söylediklerini doğru kabul edersem,ortaya bazı ciddi sorular çıkıyor ve ben bunların cevabını veremiyorum.Cevabını Başbakanımızın verebileceğini ümit ediyorum.
Polemik değil amacım,sadece bazı Osmanlı belgelerinden alıntılar yapmak ve bunların ne anlama geldiğinin Başbakan tarafından cevaplandırılmasını istiyorum.Çünkü telgraflar 1915 yılında iş başında olan Osmanlı hükümeti Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya ait.
Birinci telgraf,29 Ağustos 1915'te Ankara'ya çekiliyor.Telgrafta Talat Paşa,"Vilâyât-ı şarkiyeye âid Ermeni meselesi hal olunmuşdur.Fuzûlî mezâlimle millet ve hükûmetin lekedâr edilmesine lüzûm yokdur",demektedir.Telgrafın dili çok açık.29 Ağustos'a kadar cinayetlerin işlenmiş olduğu kabul ediliyor ve 29 Ağustos itibarıyla,Ermeni meselesi hal olunmuş olduğu için,artık şiddete başvurmak fuzuli sayılıyor.Bu nedenle de fuzuli mezalime gerek yoktur diyor.
Sorum çok basit,sayın Başbakan,on yıldır hükümet yönetiyorsunuz.Bir İçişleri Bakanı olarak Talat Paşa,sizce "fuzuli" ve "fuzuli olmayan" şiddet ayırımını niye yapıyor?Fuzuli olmayan,yani gerekli ve doğru olan şiddet ne?"Fuzuli olan" şiddet ne?Bu "fuzuli olan ve olmayan" şiddeti uygulayanlar kimler?Eğer sözünü ettiğiniz "millet" değilse,kim bunlar?Öyle ya,ortada cinayetlerin işlendiğini,bunları "fuzuli" ve "fuzuli olmayan" diye ayırarak bir hükümet yetkilisi açıkça söylüyor ve kabul ediyor.Bir soru daha,acaba bu "fuzuli ve fuzuli olmayan" cinayetleri işleyenler hakkında ne tür işlemler yapıldı,biliyor musunuz?
Peki,halledilmek istenen Ermeni meselesi nedir ve neye göre,"hallolunduğu" düşünülüyor?
Bu konuda Talat Paşa'ya ait olan iki ayrı telgraf daha okuyalım.Birincisi gene 29 Ağustos 1915 tarihli;hemen hemen tüm illere çekilen bu telgrafta da "Ermenilerin bulundukları mahallerden ihrâclarıyla ta'yîn olunan menâtıka sevklerinden hükûmetce muntazar olan gâye bu unsurun hükûmet aleyhine teşebbüsât ve fa'âliyette bulunamamalarına ve bir Ermenistan hükûmeti teşvîki hakkındaki âmâl-i milliyyelerinin (milli emellerini) tâ'kîb edemeyecek bir hâle getirilmelerini te'mîn esâsına ma'tûf olub (yöneliktir)",denmektedir.
Burada cevabını aradığım soru şu:Ermenilerin,bir Ermenistan hükümeti gibi bir milli dava takip edemeyecek hale sokulmaları nasıl olacaktır?1,5-2 milyon Ermeniyi yerinden yurdundan edeceksin,Suriye'ye yerleştireceksin,peki nasıl olacak da,"milli dava takip etmekte olan" Ermeniler,bu davalarını takip etmekten vazgeçecekler?Kendi anayurtlarında milli dava takip ettiği düşünülen bir millet,zorla başka bir yere taşınınca bu milli davayı takipten niye vaz geçsin?Örneğin,milli dava takip eden Diyarbakır halkını zorla Der-Zor'a sürseniz ne olur?Aksine daha çok bilenmezler mi?Hele hele,"milli dava takip edemeyecek hale getirmek" ne demek?
Sorunun cevabını merak ediyor musunuz?Gelin cevabı bir başka belgede arayalım.Bu da Talat Paşa'ya ait.Halep'te iskan işlerinden sorumlu Naim Bey'in anılarında yer alıyor.Naim Bey'e göre,sözkonusu telgraf Kasım 1915 tarihinde gönderilmiş.Maalesef Naim Bey'in anılarının Osmanlıca orijinali yok elimizde.İngilizce,Fransızca ve Ermenice olarak mevcut;telgrafı Türkçeye şöyle çevirmek mümkün:"Eşhası malumenin sürgünü,ülkenin gelecekteki refahının sağlanması içindir,çünkü onlar nerede iskan edilirlerse edilsinler,lanet olası (musibet) fikirlerinden vazgeçmeyecek olduklarından,sayıları mümkün mertebe azaltılmalıdır."
Sorumuzun cevabı belli oldu,Ermenilerin milli dava takip edemeyecek hale getirilebilmeleri için sayılarının mümkün mertebe azaltılmaları gerekiyormuş.Zaten bunun için Suriye'ye gönderilen Ermenilerin sayısının,Suriye'deki Müslüman nüfusunun yüzde 10'u seviyesine düşürülmesi gerektiği konusunda,emir üzerine emir yollanıyordu.Böyle bir emri hep beraber okuyalım:"Ermenilerin iskânlarına tahsîs edilen mıntıka görülen lüzûm üzerine ta'dîl ve tevsî' edilmiştir (değiştirilmiş ve genişletilmiştir).(1) Kerkük sancağının İran hudûduna seksen kilometre mesâfede kâ'in (bulunan) kurâ ve kasabât (köy ve kasabalar) ve kurâ dahi dâhil olduğu hâlde Musul vilâyetinin havâlî-i cenûbiyye ve garbiyyesi (güney ve batısı).(2) Diyarbekir hudûdundan yirmi beş kilometre dâhilde ve Habur ve Fırat nehirleri vâdîsindeki ma'mûreler (şehir ve kasabalar) dâhil olmak üzere Zor sancağının cenûb ve garbı. (3) Haleb vilâyetinin kısm-ı şimâlîsi (kuzey) müstesnâ olmak üzre şark ve cenûb ve cenûb-ı garbîsinde kâ'in (bulunan) kâffe-i kasabât ve kurâda (bütün köy ve kasabalar) Ermeniler ahâlî-i Müslime nüfûsunun yüzde onu nisbetinde tevzî' ve iskân edileceklerdir."
Bu nedenle,bölgelerden neredeyse haftalık bazda nüfus bilgileri soruldu.1916 Bahar aylarında,nüfus sayımı için Meclis'e ek bütçe teklifi yapıldı ve para istendi;teklif reddedilince,nüfus sayımı için gizli ödenekten para yollandı.Suriye'ye,canlarını zor atmış Ermenilerin hayatta kalanlarını tek tek saymak gizli ödenek ile halledilebilecek bir mesele sayıldı.Acaba,Başbakan kendi vatandaşının sayısını öğrenmek için gizli ödenekten para ayıran bir hükümet hakkında ne düşünür?
Ermenilerin yerleşmeleri için sayılan bölgelerde Müslüman nüfus iki milyon civarındadır.En muhafazakar hesapla sürgün edilen 1,2 milyon Ermeninin,iki milyonun yüzde 10 haline nasıl sokulacağının cevabını bulmak ise zor değil.Ermeniler,1916'da Ras-ul-Ayn'da başlayan ve tüm bir yaz boyunca Der-Zor civarında devam eden bir süreçte katledildiler.
Ermenileri "milli dava takip edemez hale getirmek" için başka yollara da başvurulur.Bu yollardan biri de,Ermeni milletinin kültür ve tarih izlerinin "vücudunu tamamıyla kaldırmak". Tekrar edeyim:Bir milletin kültür ve tarih izlerinin "vücudunu tamamıyla kaldırmak"...Bunu da ben söylemiyorum,gene Talat Paşa söylüyor.Cemal Paşa'ya 7 Ekim 1916 tarihinde çektiği bir telgrafta Talat,Sis Ermeni Katogikosluğunun mallarına niçin el konulduğunu ve Katogikos'un niçin Sis'den sürüldüğünü şöyle anlatıyor;"... maksat Ermenilerce Kilikya'da pek büyük bir kıymet-i tarihiye ve milliyeye haiz bulunan ve güya Ermeni hükümetinin en son makarr-ı saltanatı (saltanat merkezi) olduğu ileri sürülen bu yerin vücudunu tamamıyla kaldırmaya matuftu." Bölgedeki tüm Ermenileri sürdükten sonra,onların Sis'de geride kalan Ermeni varlığının,vücudunun ortadan kaldırılmasından söz ediyor Talat.1948 yılı itibarıyla buna soykırım denildiğini Başbakanımız bilmiyordur belki ama biz biliyoruz.
"Bizim milletimize soykırım yapmıştır dedirtmeyiz!" Başbakanımız böyle diyor.Ama yukardaki işleri de birilerinin yapmış olması lazım.Bunlar kim acaba?..
*Prof.Dr. Taner Akçam,Agos,23 Nisan 2012.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=taner-akcam-bu-soykirimdir-sayin-basbakan&haberid=1286
Nedense,24 Nisan'da,"benim milletim soykırım yapmaz","Müslümanların tarihinde soykırım olmamıştır",diyen Başbakan Erdoğan'a bazı sorular sormak istedim.Söylediklerini doğru kabul edersem,ortaya bazı ciddi sorular çıkıyor ve ben bunların cevabını veremiyorum.Cevabını Başbakanımızın verebileceğini ümit ediyorum.
Polemik değil amacım,sadece bazı Osmanlı belgelerinden alıntılar yapmak ve bunların ne anlama geldiğinin Başbakan tarafından cevaplandırılmasını istiyorum.Çünkü telgraflar 1915 yılında iş başında olan Osmanlı hükümeti Dahiliye Nazırı Talat Paşa'ya ait.
Birinci telgraf,29 Ağustos 1915'te Ankara'ya çekiliyor.Telgrafta Talat Paşa,"Vilâyât-ı şarkiyeye âid Ermeni meselesi hal olunmuşdur.Fuzûlî mezâlimle millet ve hükûmetin lekedâr edilmesine lüzûm yokdur",demektedir.Telgrafın dili çok açık.29 Ağustos'a kadar cinayetlerin işlenmiş olduğu kabul ediliyor ve 29 Ağustos itibarıyla,Ermeni meselesi hal olunmuş olduğu için,artık şiddete başvurmak fuzuli sayılıyor.Bu nedenle de fuzuli mezalime gerek yoktur diyor.
Sorum çok basit,sayın Başbakan,on yıldır hükümet yönetiyorsunuz.Bir İçişleri Bakanı olarak Talat Paşa,sizce "fuzuli" ve "fuzuli olmayan" şiddet ayırımını niye yapıyor?Fuzuli olmayan,yani gerekli ve doğru olan şiddet ne?"Fuzuli olan" şiddet ne?Bu "fuzuli olan ve olmayan" şiddeti uygulayanlar kimler?Eğer sözünü ettiğiniz "millet" değilse,kim bunlar?Öyle ya,ortada cinayetlerin işlendiğini,bunları "fuzuli" ve "fuzuli olmayan" diye ayırarak bir hükümet yetkilisi açıkça söylüyor ve kabul ediyor.Bir soru daha,acaba bu "fuzuli ve fuzuli olmayan" cinayetleri işleyenler hakkında ne tür işlemler yapıldı,biliyor musunuz?
Peki,halledilmek istenen Ermeni meselesi nedir ve neye göre,"hallolunduğu" düşünülüyor?
Bu konuda Talat Paşa'ya ait olan iki ayrı telgraf daha okuyalım.Birincisi gene 29 Ağustos 1915 tarihli;hemen hemen tüm illere çekilen bu telgrafta da "Ermenilerin bulundukları mahallerden ihrâclarıyla ta'yîn olunan menâtıka sevklerinden hükûmetce muntazar olan gâye bu unsurun hükûmet aleyhine teşebbüsât ve fa'âliyette bulunamamalarına ve bir Ermenistan hükûmeti teşvîki hakkındaki âmâl-i milliyyelerinin (milli emellerini) tâ'kîb edemeyecek bir hâle getirilmelerini te'mîn esâsına ma'tûf olub (yöneliktir)",denmektedir.
Burada cevabını aradığım soru şu:Ermenilerin,bir Ermenistan hükümeti gibi bir milli dava takip edemeyecek hale sokulmaları nasıl olacaktır?1,5-2 milyon Ermeniyi yerinden yurdundan edeceksin,Suriye'ye yerleştireceksin,peki nasıl olacak da,"milli dava takip etmekte olan" Ermeniler,bu davalarını takip etmekten vazgeçecekler?Kendi anayurtlarında milli dava takip ettiği düşünülen bir millet,zorla başka bir yere taşınınca bu milli davayı takipten niye vaz geçsin?Örneğin,milli dava takip eden Diyarbakır halkını zorla Der-Zor'a sürseniz ne olur?Aksine daha çok bilenmezler mi?Hele hele,"milli dava takip edemeyecek hale getirmek" ne demek?
Sorunun cevabını merak ediyor musunuz?Gelin cevabı bir başka belgede arayalım.Bu da Talat Paşa'ya ait.Halep'te iskan işlerinden sorumlu Naim Bey'in anılarında yer alıyor.Naim Bey'e göre,sözkonusu telgraf Kasım 1915 tarihinde gönderilmiş.Maalesef Naim Bey'in anılarının Osmanlıca orijinali yok elimizde.İngilizce,Fransızca ve Ermenice olarak mevcut;telgrafı Türkçeye şöyle çevirmek mümkün:"Eşhası malumenin sürgünü,ülkenin gelecekteki refahının sağlanması içindir,çünkü onlar nerede iskan edilirlerse edilsinler,lanet olası (musibet) fikirlerinden vazgeçmeyecek olduklarından,sayıları mümkün mertebe azaltılmalıdır."
Sorumuzun cevabı belli oldu,Ermenilerin milli dava takip edemeyecek hale getirilebilmeleri için sayılarının mümkün mertebe azaltılmaları gerekiyormuş.Zaten bunun için Suriye'ye gönderilen Ermenilerin sayısının,Suriye'deki Müslüman nüfusunun yüzde 10'u seviyesine düşürülmesi gerektiği konusunda,emir üzerine emir yollanıyordu.Böyle bir emri hep beraber okuyalım:"Ermenilerin iskânlarına tahsîs edilen mıntıka görülen lüzûm üzerine ta'dîl ve tevsî' edilmiştir (değiştirilmiş ve genişletilmiştir).(1) Kerkük sancağının İran hudûduna seksen kilometre mesâfede kâ'in (bulunan) kurâ ve kasabât (köy ve kasabalar) ve kurâ dahi dâhil olduğu hâlde Musul vilâyetinin havâlî-i cenûbiyye ve garbiyyesi (güney ve batısı).(2) Diyarbekir hudûdundan yirmi beş kilometre dâhilde ve Habur ve Fırat nehirleri vâdîsindeki ma'mûreler (şehir ve kasabalar) dâhil olmak üzere Zor sancağının cenûb ve garbı. (3) Haleb vilâyetinin kısm-ı şimâlîsi (kuzey) müstesnâ olmak üzre şark ve cenûb ve cenûb-ı garbîsinde kâ'in (bulunan) kâffe-i kasabât ve kurâda (bütün köy ve kasabalar) Ermeniler ahâlî-i Müslime nüfûsunun yüzde onu nisbetinde tevzî' ve iskân edileceklerdir."
Bu nedenle,bölgelerden neredeyse haftalık bazda nüfus bilgileri soruldu.1916 Bahar aylarında,nüfus sayımı için Meclis'e ek bütçe teklifi yapıldı ve para istendi;teklif reddedilince,nüfus sayımı için gizli ödenekten para yollandı.Suriye'ye,canlarını zor atmış Ermenilerin hayatta kalanlarını tek tek saymak gizli ödenek ile halledilebilecek bir mesele sayıldı.Acaba,Başbakan kendi vatandaşının sayısını öğrenmek için gizli ödenekten para ayıran bir hükümet hakkında ne düşünür?
Ermenilerin yerleşmeleri için sayılan bölgelerde Müslüman nüfus iki milyon civarındadır.En muhafazakar hesapla sürgün edilen 1,2 milyon Ermeninin,iki milyonun yüzde 10 haline nasıl sokulacağının cevabını bulmak ise zor değil.Ermeniler,1916'da Ras-ul-Ayn'da başlayan ve tüm bir yaz boyunca Der-Zor civarında devam eden bir süreçte katledildiler.
Ermenileri "milli dava takip edemez hale getirmek" için başka yollara da başvurulur.Bu yollardan biri de,Ermeni milletinin kültür ve tarih izlerinin "vücudunu tamamıyla kaldırmak". Tekrar edeyim:Bir milletin kültür ve tarih izlerinin "vücudunu tamamıyla kaldırmak"...Bunu da ben söylemiyorum,gene Talat Paşa söylüyor.Cemal Paşa'ya 7 Ekim 1916 tarihinde çektiği bir telgrafta Talat,Sis Ermeni Katogikosluğunun mallarına niçin el konulduğunu ve Katogikos'un niçin Sis'den sürüldüğünü şöyle anlatıyor;"... maksat Ermenilerce Kilikya'da pek büyük bir kıymet-i tarihiye ve milliyeye haiz bulunan ve güya Ermeni hükümetinin en son makarr-ı saltanatı (saltanat merkezi) olduğu ileri sürülen bu yerin vücudunu tamamıyla kaldırmaya matuftu." Bölgedeki tüm Ermenileri sürdükten sonra,onların Sis'de geride kalan Ermeni varlığının,vücudunun ortadan kaldırılmasından söz ediyor Talat.1948 yılı itibarıyla buna soykırım denildiğini Başbakanımız bilmiyordur belki ama biz biliyoruz.
"Bizim milletimize soykırım yapmıştır dedirtmeyiz!" Başbakanımız böyle diyor.Ama yukardaki işleri de birilerinin yapmış olması lazım.Bunlar kim acaba?..
*Prof.Dr. Taner Akçam,Agos,23 Nisan 2012.
http://www.agos.com.tr/haber.php?seo=taner-akcam-bu-soykirimdir-sayin-basbakan&haberid=1286
5 Kasım 2012 Pazartesi
Felaket Öncesinde Ermeniler/Prof. Raymond Kévorkian*
Raymond Kévorkian ve Paul Paboudjian'ın hazırladığı "1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler" kitabı 6 Kasım'da yayımlanıyor.Tarihçi Kévorkian bu kapsamlı çalışmayı Taraf'a anlattı.
Ermeni Soykırımı üzerine yaptığı kapsamlı araştırmalarla tanınan Fransalı tarihçi Prof. Raymond Kévorkian ile Paul Paboudjian'ın ortak çalışması "1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler" 6 Kasım'da yayımlanıyor.
Yirmi yıl önce Fransa'da basılan ve Türkiye'de ilk kez bazı bölümleri Agos gazetesinin ilk sayılarında yayımlanan kitap,1915 öncesinde Ermenilerin yaşadığı 2 bin 900'den fazla yerleşim biriminin vilayet,sancak,kaza ve köy bazında dökümünü sunuyor.İki bölümden oluşan kitabın "Tarih ve Toplumsal Yapı" adını taşıyan ilk bölümü,ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından soykırıma uzanan süreçte Ermeni halkının yaşamına mercek tutuyor."İnsanlar ve Yaşadıkları Topraklar" adlı ikinci bölümde ise Ermenilerin yaşadığı yerler,kiliseleri,manastırları ve okulları tüm ayrıntısıyla verilirken,sözkonusu yerleşim yerlerinin Roma dönemine uzanan tarihsel arka planları hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.Kitabın Türkçe baskısına ulus-devlete geçiş sürecinde ve sonrasında değiştirilen Ermenice-Rumca-Kürtçe vb. yer adlarının yeni isimlerinin de eklendiğini hatırlatmakta fayda var.
Tam olarak 927 adet görselle zenginleştirilen çalışma,Anadolu coğrafyasından bugün neredeyse tamamiyle silinmiş bir halkı,adeta ait olduğu yere geri getiriyor.Aras Yayıncılık'ın uzun yıllar içerisinde kotardığı bu kapsamlı kitabı,Hrant Dink Vakfı'nın düzenlediği "Mardin ve Çevresi Toplumsal ve Ekonomik Tarihi Konferansı" için Türkiye'de bulunan Raymond Kévorkian'dan dinledik...
-"1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler"in bazı bölümleri ilk olarak Agos'ta yayımlanıyor,değil mi?
Evet,ama bizim Hrant'la bir bağlantımız yoktu.Aslında Agos'tan da haberim yoktu.1997'de tefrika edildikten iki yıl sonra öğrendim.Fakat öğrendikten sonra da çekince ya da rahatsızlık hissetmedim hiç.Hatta çok sevindiğimi bile söyleyebilirim.Yıllar sonra da Hrant'la tanıştık.2004'te bana kitabı yayımlamak istediğini de söyledi.Şu an Aras Yayıncılık'ın kotardığı iş,aslında Hrant'ın teşvikiyle başladı.
-Raymond Kévorkian ve Paul Paboudjian böylesine kapsamlı bir çalışmaya girişmeden önce kafalarında ne vardı?
Çalışmaya başlamadan önce Anadolu'da Ermenilerin yaşadıkları yerlere dair elimde Patrikhane kayıtları vardı.Ermenilerin yaşadıkları yerleri ve hatta daha fazlasını köy köy,kasaba kasaba,sancak sancak gösteren bu kayıtlardan yararlandım.Kitapla,Anadolu Ermenilerinin 1915 öncesi hayatına dair genel bir panorama sunmayı hedefledik.
-Fotoğraflarla,bugün çoktan yok olmuş bir dönemin imajı canlanıyor kafamızda...
Görsellerle zenginleştirdik çalışmamızı,çünkü tarihsel belgeler olarak karşımıza çıkıyor fotoğraflar.Ermeni Soykırımı'ndan sonra Amerika'ya,Avrupa'ya yerleşen Ermenilerin,kendi köylerini,eski hayatlarını ya da atalarının yaşamlarını hatırlama çabasıyla yazdıkları tanıklıklar vardır.Benim bu çalışmaya girişmemdeki bir diğer amaç da o eski dünyayı hatırlama çabasıyla yazılanlara ufak bir katkı yapmaktı.Kitap biraz benim kişisel geçmişimle de ilintili olarak,o insanların,yaşanan o hayatlara biraz dokunup,o günleri kafalarında canlandırabilmelerini istiyordum.
-Kitabın Fransa'da yayımlanmasının üzerinden yirmi yıl geçti.Bu süre içinde nasıl geri dönüşler aldınız?
Ben yıllar içinde kitabı okuyan,kitabı hisseden birçok insanla karşılaştım.Çok zaman onların yan yana oturup;anneanne,baba,çocuk,torun kitaba baktıklarını ve kendi köylerinden bir fotoğraf gördüklerinde ailenin büyüğünün "İşte bak,benim köyüm burada.Gerçekten de vardı.Bir zamanlar biz de oradaydık" dediğini gördüm.
-Paboudjian'la nasıl bir iş bölümü yaptınız?
Burada belirgin bir ayrım var.Ben işin tarihsel kısmını hallettim,metinlerin hepsini ben kaleme aldım.Kitaptaki 900'ü aşkın görselin büyük bir çoğunluğu Paboudjian'ın kendi koleksiyonuna ait.O,kitaba görsellerle katkıda bulundu.
-Başa gelirsek,kitabın temelini oluşturan Patrikhane kayıtlarına.Kitapta,Şubat 1913 ile Ağustos 1914 arasındaki nüfus sayımı kayıtlarından faydalandınız.Peki,soykırımdan sonra kayıtlar bugüne nasıl ulaştı?
1922 yılında,Kemalistler İstanbul'a girmeden önce dönemin İstanbul Patriği 22 sandıkla bu istatistikleri Manchester'a yolladı.Sadece bunlar değil,Manchester'a giden sandıklarda başka şeyler de vardı.Fakat bahsettiğiniz,benim baz aldığım nüfus kayıtları da oraya yollanmıştı.
-Neden Manchester'a gönderiyor?
Çünkü Birinci Dünya Savaşı öncesinde Fransa'da bile fazla Ermeni yoktu.Manchester'da ise bir Ermeni varlığından söz edilebilirdi.O yüzden,Patrik sandıkları Manchester'a yolluyor.Buradaki sandıklar,Rahip Krikoris Balakian tarafından alınmıştı.Kendisi Başpiskopos olarak atandığı Marsilya'ya 1927'de göç etti.Sandıklardaki belgeleri de beraberinde götürdü.Orada bir kısmını Kudüs'teki Patrikhane'ye yolladı,bir kısmını da benim bugün başında olduğum,1928'de kurulan Paris Nubaryan Kütüphanesi'ne teslim etti.
-Kitaptaki fotoğraflara gelirsek.Bine yakın fotoğraf var.Muhtemeldir ki binlerce fotoğraf arasından seçildiler.Nasıl ulaşıldı bunlara?
Osmanlı İmparatorluğu'nda fotoğrafçılığın gelişmesinde Ermenilerin rolü büyüktü.Bu sadece Abdullah Biraderler'den ibaret de değildi.Taşrada da birçok Ermeni fotoğrafçı vardı.Kitaptaki fotoğrafların bir kısmı kartpostal.Alıp satılan,hediye olarak yollanan ticarî görsellerdi bugüne kalan.Bir kısmı da özel aile arşivlerinden.Kimilerini tanışıklıklar yoluyla,kimilerini parasını ödeyerek alıp arşivimize kattığımız fotoğraflardı.
-1915'i anlamak için daha geriye gitmek gerekiyor elbette.O yıllarda Ermeniler ne istiyor,Osmanlı nasıl bir pozisyon alıyordu?
1895'teki reform hareketi,kitapta da anlattığımız,bir önceki yıl Sasun'da yaşanan katliamla ilgili bir şeydi.Orada büyük bir katliam yaşanmıştı.Ondan sonra,İngiliz,Fransız,Alman ve Rusların bastırmasıyla Abdülhamid 1895 Eylül'ünde reform taleplerini onayladı.Eylül 1895'te imzayı attıktan bir hafta sonra da katliamlara başladı.Aslında bu bir meydan okumaydı."Reformları imzaladım,bir hafta sonra da katliamlara başladım" diyordu yani.
-Ermenilerin talepleri neydi?
Kitabın birinci kısmında ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısını kapsayan bu sancılı süreci irdeliyorum.Genel olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu kapsayan bir reform talebi değildi bu.Ermenilerin yaşadığı altı vilayeti içeriyordu.Bu talepler arasında ne vardı?Yerel bazda yönetime daha fazla katılma isteği vardı,çünkü o güne kadar atanmış yöneticiler arasında hiç Ermeni olmadığını görüyoruz.Ermenilerin bu reform taleplerinden biri mesela,oradaki jandarma kuvvetlerinde kendilerinin de yer almasıydı.Aslında bu reform taleplerinin gerçek vatandaş olma yolunda atılan adımlar olduğunu görüyoruz.Ermeniler biraz sıkılmışlardı ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten.O yıllardaki reform talepleri sözkonusu vilayetlerin güvenlik sorununu çözmek içindi bir bakıma.
-Peki,1909'daki Adana Katliamı'nı 1915'in bir provası olarak okumak mümkün mü?
Ben başka bir kitabımda bu konuyu masaya yatırıyorum.Zaten iki olayda da benzerlikler buluyoruz.Ancak ben bu konuda son sözümü söylemedim.Çünkü,şimdiye kadar inceleme fırsatı bulduğumuz belgelerden,olaylardan "Adana Kırımı,tamamen 1915'in provasıdır" diyebileceğimiz bir çıkarıma varamıyoruz.Kilikya meselesinde altını çizmemiz gereken nokta,katliamların büyüklüğüdür ve Ermenilerin ilk defa bu katliamlar sonrasında suçluların cezalandırılmasını talep etmeleridir.Bu katliamdan sonra ilk kez gayrimüslim bir topluluk,Müslüman suçluların bulunup cezalandırılmasını talep edebilmiştir.
O Katliamlar Olmasaydı...
Bir tarihçiye sorulacak soru değil,ama yine de soracağım.Tüm bu katliamlar yaşanmasaydı Türkiye'nin manzarası bugün nasıl olurdu?
Jön Türklerin 1908-1909 yıllarına kadar olan politikalarında ortak bir devlet kurma,Ermenilerin temsilinin daha yüksek olduğu bir devlet kurma olasılığı vardı.Tabii,belli ticaret kanalları Ermenilerin elindeydi.Belli bir ekonomik temeli vardı Ermenilerin.Bu yok edildi 1915'te.Türkiye'nin ekonomik gelişmişliği 1950'lere dayanıyor.Eğer 1915'te Ermeniler bu topraklardan silinmeseydi,o ekonomik gelişmişlik kesintiye uğramadan devam edecekti.Ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye'nin bu dönemdeki hali,herhangi bir Avrupa ülkesinin seviyesinde,hatta yukarısında olurdu.
Ermeniceden çeviren:Ararat Şekeryan
*Haber-Röportaj:Serdar Aksoy,Taraf,4 Kasım 2012.
http://www.taraf.com.tr/haber/felaket-oncesinde-ermeniler.htm
Ermeni Soykırımı üzerine yaptığı kapsamlı araştırmalarla tanınan Fransalı tarihçi Prof. Raymond Kévorkian ile Paul Paboudjian'ın ortak çalışması "1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler" 6 Kasım'da yayımlanıyor.
Yirmi yıl önce Fransa'da basılan ve Türkiye'de ilk kez bazı bölümleri Agos gazetesinin ilk sayılarında yayımlanan kitap,1915 öncesinde Ermenilerin yaşadığı 2 bin 900'den fazla yerleşim biriminin vilayet,sancak,kaza ve köy bazında dökümünü sunuyor.İki bölümden oluşan kitabın "Tarih ve Toplumsal Yapı" adını taşıyan ilk bölümü,ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından soykırıma uzanan süreçte Ermeni halkının yaşamına mercek tutuyor."İnsanlar ve Yaşadıkları Topraklar" adlı ikinci bölümde ise Ermenilerin yaşadığı yerler,kiliseleri,manastırları ve okulları tüm ayrıntısıyla verilirken,sözkonusu yerleşim yerlerinin Roma dönemine uzanan tarihsel arka planları hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.Kitabın Türkçe baskısına ulus-devlete geçiş sürecinde ve sonrasında değiştirilen Ermenice-Rumca-Kürtçe vb. yer adlarının yeni isimlerinin de eklendiğini hatırlatmakta fayda var.
Tam olarak 927 adet görselle zenginleştirilen çalışma,Anadolu coğrafyasından bugün neredeyse tamamiyle silinmiş bir halkı,adeta ait olduğu yere geri getiriyor.Aras Yayıncılık'ın uzun yıllar içerisinde kotardığı bu kapsamlı kitabı,Hrant Dink Vakfı'nın düzenlediği "Mardin ve Çevresi Toplumsal ve Ekonomik Tarihi Konferansı" için Türkiye'de bulunan Raymond Kévorkian'dan dinledik...
-"1915 Öncesinde Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeniler"in bazı bölümleri ilk olarak Agos'ta yayımlanıyor,değil mi?
Evet,ama bizim Hrant'la bir bağlantımız yoktu.Aslında Agos'tan da haberim yoktu.1997'de tefrika edildikten iki yıl sonra öğrendim.Fakat öğrendikten sonra da çekince ya da rahatsızlık hissetmedim hiç.Hatta çok sevindiğimi bile söyleyebilirim.Yıllar sonra da Hrant'la tanıştık.2004'te bana kitabı yayımlamak istediğini de söyledi.Şu an Aras Yayıncılık'ın kotardığı iş,aslında Hrant'ın teşvikiyle başladı.
-Raymond Kévorkian ve Paul Paboudjian böylesine kapsamlı bir çalışmaya girişmeden önce kafalarında ne vardı?
Çalışmaya başlamadan önce Anadolu'da Ermenilerin yaşadıkları yerlere dair elimde Patrikhane kayıtları vardı.Ermenilerin yaşadıkları yerleri ve hatta daha fazlasını köy köy,kasaba kasaba,sancak sancak gösteren bu kayıtlardan yararlandım.Kitapla,Anadolu Ermenilerinin 1915 öncesi hayatına dair genel bir panorama sunmayı hedefledik.
-Fotoğraflarla,bugün çoktan yok olmuş bir dönemin imajı canlanıyor kafamızda...
Görsellerle zenginleştirdik çalışmamızı,çünkü tarihsel belgeler olarak karşımıza çıkıyor fotoğraflar.Ermeni Soykırımı'ndan sonra Amerika'ya,Avrupa'ya yerleşen Ermenilerin,kendi köylerini,eski hayatlarını ya da atalarının yaşamlarını hatırlama çabasıyla yazdıkları tanıklıklar vardır.Benim bu çalışmaya girişmemdeki bir diğer amaç da o eski dünyayı hatırlama çabasıyla yazılanlara ufak bir katkı yapmaktı.Kitap biraz benim kişisel geçmişimle de ilintili olarak,o insanların,yaşanan o hayatlara biraz dokunup,o günleri kafalarında canlandırabilmelerini istiyordum.
-Kitabın Fransa'da yayımlanmasının üzerinden yirmi yıl geçti.Bu süre içinde nasıl geri dönüşler aldınız?
Ben yıllar içinde kitabı okuyan,kitabı hisseden birçok insanla karşılaştım.Çok zaman onların yan yana oturup;anneanne,baba,çocuk,torun kitaba baktıklarını ve kendi köylerinden bir fotoğraf gördüklerinde ailenin büyüğünün "İşte bak,benim köyüm burada.Gerçekten de vardı.Bir zamanlar biz de oradaydık" dediğini gördüm.
-Paboudjian'la nasıl bir iş bölümü yaptınız?
Burada belirgin bir ayrım var.Ben işin tarihsel kısmını hallettim,metinlerin hepsini ben kaleme aldım.Kitaptaki 900'ü aşkın görselin büyük bir çoğunluğu Paboudjian'ın kendi koleksiyonuna ait.O,kitaba görsellerle katkıda bulundu.
-Başa gelirsek,kitabın temelini oluşturan Patrikhane kayıtlarına.Kitapta,Şubat 1913 ile Ağustos 1914 arasındaki nüfus sayımı kayıtlarından faydalandınız.Peki,soykırımdan sonra kayıtlar bugüne nasıl ulaştı?
1922 yılında,Kemalistler İstanbul'a girmeden önce dönemin İstanbul Patriği 22 sandıkla bu istatistikleri Manchester'a yolladı.Sadece bunlar değil,Manchester'a giden sandıklarda başka şeyler de vardı.Fakat bahsettiğiniz,benim baz aldığım nüfus kayıtları da oraya yollanmıştı.
-Neden Manchester'a gönderiyor?
Çünkü Birinci Dünya Savaşı öncesinde Fransa'da bile fazla Ermeni yoktu.Manchester'da ise bir Ermeni varlığından söz edilebilirdi.O yüzden,Patrik sandıkları Manchester'a yolluyor.Buradaki sandıklar,Rahip Krikoris Balakian tarafından alınmıştı.Kendisi Başpiskopos olarak atandığı Marsilya'ya 1927'de göç etti.Sandıklardaki belgeleri de beraberinde götürdü.Orada bir kısmını Kudüs'teki Patrikhane'ye yolladı,bir kısmını da benim bugün başında olduğum,1928'de kurulan Paris Nubaryan Kütüphanesi'ne teslim etti.
-Kitaptaki fotoğraflara gelirsek.Bine yakın fotoğraf var.Muhtemeldir ki binlerce fotoğraf arasından seçildiler.Nasıl ulaşıldı bunlara?
Osmanlı İmparatorluğu'nda fotoğrafçılığın gelişmesinde Ermenilerin rolü büyüktü.Bu sadece Abdullah Biraderler'den ibaret de değildi.Taşrada da birçok Ermeni fotoğrafçı vardı.Kitaptaki fotoğrafların bir kısmı kartpostal.Alıp satılan,hediye olarak yollanan ticarî görsellerdi bugüne kalan.Bir kısmı da özel aile arşivlerinden.Kimilerini tanışıklıklar yoluyla,kimilerini parasını ödeyerek alıp arşivimize kattığımız fotoğraflardı.
-1915'i anlamak için daha geriye gitmek gerekiyor elbette.O yıllarda Ermeniler ne istiyor,Osmanlı nasıl bir pozisyon alıyordu?
1895'teki reform hareketi,kitapta da anlattığımız,bir önceki yıl Sasun'da yaşanan katliamla ilgili bir şeydi.Orada büyük bir katliam yaşanmıştı.Ondan sonra,İngiliz,Fransız,Alman ve Rusların bastırmasıyla Abdülhamid 1895 Eylül'ünde reform taleplerini onayladı.Eylül 1895'te imzayı attıktan bir hafta sonra da katliamlara başladı.Aslında bu bir meydan okumaydı."Reformları imzaladım,bir hafta sonra da katliamlara başladım" diyordu yani.
-Ermenilerin talepleri neydi?
Kitabın birinci kısmında ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısını kapsayan bu sancılı süreci irdeliyorum.Genel olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu kapsayan bir reform talebi değildi bu.Ermenilerin yaşadığı altı vilayeti içeriyordu.Bu talepler arasında ne vardı?Yerel bazda yönetime daha fazla katılma isteği vardı,çünkü o güne kadar atanmış yöneticiler arasında hiç Ermeni olmadığını görüyoruz.Ermenilerin bu reform taleplerinden biri mesela,oradaki jandarma kuvvetlerinde kendilerinin de yer almasıydı.Aslında bu reform taleplerinin gerçek vatandaş olma yolunda atılan adımlar olduğunu görüyoruz.Ermeniler biraz sıkılmışlardı ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmekten.O yıllardaki reform talepleri sözkonusu vilayetlerin güvenlik sorununu çözmek içindi bir bakıma.
-Peki,1909'daki Adana Katliamı'nı 1915'in bir provası olarak okumak mümkün mü?
Ben başka bir kitabımda bu konuyu masaya yatırıyorum.Zaten iki olayda da benzerlikler buluyoruz.Ancak ben bu konuda son sözümü söylemedim.Çünkü,şimdiye kadar inceleme fırsatı bulduğumuz belgelerden,olaylardan "Adana Kırımı,tamamen 1915'in provasıdır" diyebileceğimiz bir çıkarıma varamıyoruz.Kilikya meselesinde altını çizmemiz gereken nokta,katliamların büyüklüğüdür ve Ermenilerin ilk defa bu katliamlar sonrasında suçluların cezalandırılmasını talep etmeleridir.Bu katliamdan sonra ilk kez gayrimüslim bir topluluk,Müslüman suçluların bulunup cezalandırılmasını talep edebilmiştir.
O Katliamlar Olmasaydı...
Bir tarihçiye sorulacak soru değil,ama yine de soracağım.Tüm bu katliamlar yaşanmasaydı Türkiye'nin manzarası bugün nasıl olurdu?
Jön Türklerin 1908-1909 yıllarına kadar olan politikalarında ortak bir devlet kurma,Ermenilerin temsilinin daha yüksek olduğu bir devlet kurma olasılığı vardı.Tabii,belli ticaret kanalları Ermenilerin elindeydi.Belli bir ekonomik temeli vardı Ermenilerin.Bu yok edildi 1915'te.Türkiye'nin ekonomik gelişmişliği 1950'lere dayanıyor.Eğer 1915'te Ermeniler bu topraklardan silinmeseydi,o ekonomik gelişmişlik kesintiye uğramadan devam edecekti.Ben şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Türkiye'nin bu dönemdeki hali,herhangi bir Avrupa ülkesinin seviyesinde,hatta yukarısında olurdu.
Ermeniceden çeviren:Ararat Şekeryan
*Haber-Röportaj:Serdar Aksoy,Taraf,4 Kasım 2012.
http://www.taraf.com.tr/haber/felaket-oncesinde-ermeniler.htm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





