Kişinin siyasi haklarının başında gelir "seçilme hakkı".Türkiye'de bu hakkın,gayrimüslim vatandaşlar tarafından kullanılması istisna niteliğindedir.İstisnadır çünkü milletvekili seçilmekten korkarlar,istisnadır çünkü azınlıkların çoğunluk olmasından korkulduğunu da bilirler...
Seçilmek iktidarda veya iktidarın karşısında olmayı gerektirir.Oysa Sarkis Çerkezyan'ın söylediği gibi;"Türkiye'de Ermenilik ayrı bir şeydir."
"'Kanun nazarında herkes eşittir',bunların hepsi palavradır.Bir tane çöpçü yok,bir devlet dairesinde memur yok.Atatürk,sembolik olarak bir Rum,bir Yahudi,bir Ermeni'yi TBMM'ne sokardı.O da göstermelik bir şeydi..."(1)
Bu çalışmada,"sembol olarak" beşinci,altıncı ve yedinci dönemde TBMM'ne girmiş (veya sokulmuş) gayrimüslim milletvekilleri ele alınacaktır.Önce,Meclis'in bu dönemlerdeki genel görüntüsü sunulmaya çalışılacak,ardından gayrimüslim milletvekilleri tanıtılacak ve son olarak bu kişilerin ortak özelliklerine değinilecektir.
Beşinci,Altıncı ve Yedinci Dönemde TBMM
TBMM'nin,1 Mart 1935-5 Ağustos 1946 arasındaki beşinci,altıncı ve yedinci dönemlerinde,yedi hükümet görev yapmıştır.Bunlar sırasıyla;Yedinci İnönü Hükümeti (1 Mart 1935-1 Kasım 1937),Birinci Bayar Hükümeti (1 Kasım 1937-11 Kasım 1938),İkinci Bayar Hükümeti (11 Kasım 1938-25 Ocak 1939),Birinci Saydam Hükümeti (25 Ocak 1939-3 Nisan 1939),İkinci Saydam Hükümeti (3 Nisan 1939-8 Temmuz 1942),Birinci Saraçoğlu Hükümeti (9 Temmuz 1942-9 Mart 1943) ve İkinci Saraçoğlu Hükümeti (15 Mart 1943-5 Ağustos 1946)'dir.
1935-1946 arasındaki bu on yıllık sürecin cumhurbaşkanları;Mustafa Kemal Atatürk,Atatürk'ün ölümü sebebiyle bir gün süre ile Cumhurbaşkanlığı makamına vekalet eden Abdülhalik Renda ve İsmet İnönü'dür.
Bu dönemde 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu,yani 1924 Anayasası yürürlüktedir.1924 Anayasası'nın meclis hükümeti ile parlamenter rejim arasında karma bir sistem kurduğu söylenmektedir.Anayasada her iki hükümet şekline has özellikler yer almaktadır.Meclis hükümetini andıran bazı yönleri şunlardır;anayasaya göre "Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır." (madde 4) "Yasama yetkisi ve yürütme erki Büyük Millet Meclisi'nde belirir ve onda toplanır." (madde 5) Meclis,hükümeti her zaman denetleyebileceği ve düşürebileceği (madde 7) halde hükümetin meclisi feshetme yetkisi yoktur.Öte yandan,1924 Anayasası bazı yönleriyle de parlamenter sistemi andırır:Meclis yasama yetkisini kendi kullandığı halde,yürütme yetkisi ancak Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu eliyle kullanılabilir.Yani,yürütme yetkisi teorik olarak mecliste bulunmakla beraber meclisin yürütme işlerini bizzat yapması sözkonusu değildir.(2)
Anayasanın sözkonusu hükümleri ile yürürlüğe girmesinin ardından gelen yıl;1925 yılı tek partili rejimin kurulması açısından bir dönüm noktası olmuştur.Bu noktayı belirginleştiren durumlar,Cumhuriyet Fırkası'nın Bakanlar Kurulu kararı ile kapatılması,Hıyanet-i Vataniye Kanunu ve Takrir-i Sükun Kanunu uygulamaları olmuştur.Tek parti rejiminin 1930'dan sonraki durumu ise,bu düzenin yerleşmesi açısından bir dönüm noktasıdır.1930'da Mustafa Kemal'in,Serbest Cumhuriyet Fıkrası'nı kurdurması ile "bir güdümlü muhalefet aralığı" yaşandıysa da,çok geçmeden bu parti kendini feshetmiştir.(3) Böylece,tek parti yönetimi yerleşmiş ve onbeş yıl kadar sürmüştür.
Tek parti rejimi Bülent Tanör'e göre;1924 Anayasası'nın teorik şemasını yani;parlamenter rejime özgü unsurlar içermekle birlikte,esas olarak kuvvetler birliği ve meclis üstünlüğü ilkelerini tersine çevirmiştir.Meclise ve hükümete egemen tek ve disiplinli bir parti ile güçlü liderler (Atatürk,İnönü) ekseninde işleyen siyasal rejim,sonuçta hükümetin yasamaya üstün çıkmasına yol açmıştır.Hükümet meclise değil,meclis hükümete ve liderlere bağımlı bir çalışma düzeni içinde olmuştur.(4) 1935 bağımsız milletvekili seçimleri,lidere bağımlı çalışma düzenine örnek gösterilebilir,zira Rıfat Bali'nin ulaştığı bir kaynağa göre,bu seçimler Atatürk'ün özel emriyle düzenlenmiştir.(5)
1935 seçimleri dahil;Türkiye'de 1943'e kadar yapılan seçimler iki aşamalı olarak yapılmıştır.Halk ikinci seçmenleri seçmiş,ikinci seçmenler de milletvekillerini seçmiştir.Aslında bu,Hakkı Uyar'a göre,seçimden ziyade iki aşamalı bir onaylamadan ibaretti,çünkü ikinci seçmenler CHP üyesiydiler ve parti tüzüğü gereği parti üyelerine oy vermek zorundaydılar.Bağımsız olarak ikinci seçmenliğe ya da milletvekilliğine soyunanların şansı bulunmamaktaydı.(6) Ancak,milletvekillerinin seçiminde ikinci seçmenlerin kilit bir rolü vardı.
Bu nedenle,Uyar'a göre,1935 seçimlerinde bazı illerde bağımsız milletvekillerinin aday olmasına olanak tanınması (bağımsız milletvekilliği için dördü azınlıklara ait olmak üzere 13 yer boş bırakılmıştı),CHP genel merkezinin fazlasıyla endişeye/vehme kapılmasına yol açmıştı.Bu endişenin etkisiyle de,CHP genel merkezi,tamamen kontrolünde olan ikinci seçmenlere,bağımsız adaylardan kendi istediklerini seçtirmişti.(7)
Bu adaylardan,Dr. Nikola Taptaş,Dr. Samuel Abrevaya,Av. İbrahin Naum,Av. İstemat Zihni Özdamar,Berç Keresteciyan (Türker) gayrimüslimdi ve "beşinci dönem Milletvekili" sıfatını kazanmışlardı.(8)
Dr. Nikola Taptaş,Berç Keresteciyan,İstemat Zihni ve Samuel Abrevaya bağımsız milletvekili olarak meclisin altıncı döneminde de görev yaptı.(9) 1943 seçimlerinin ardından,yedinci dönemde yine gayrimüslim azınlıklardan belli oranlarda mebus seçilmişti.Önceki dönemlerden farklı olarak,tarih çalışmaları ile tanınan Avram Galanti Bodrumlu ve Mihal Kayaoğlu milletvekili olmuştu.(10) Nikola Taptaş ve Samuel Abrevaya yedinci dönemde göreve devam etmemişti.
Bu durum;gayrimüslim azınlıklardan sembolik sayıda milletvekili adayı göstermek ve meclise sokmak Rıdvan Akın'a göre bir "teamül" olmuş ve sonraki seçimlerde,Demokrat Parti'nin iktidarı döneminde de uygulanmış bir "politika" olarak siyaset tarihindeki yerini almıştır.(11)
Gayrimülimler Meclise
Gayrimüslimlerin meclise girmesine Dolmabahçe'de karar verilmiştir:2 Şubat 1935'de Atatürk başkanlığında Dolmabahçe'de toplanan CHF Umumi Riyaset Divanı,Umumi İdare Heyeti,CHF Meclis Grubu İdare Heyeti ve İcra Vekilleri,yeni seçimle ilgili müzakerelerde bulunmuşlardır.Bu müzakerelerde,yapılacak olan milletvekili seçimlerinde bağımsız adaylar arasında azınlıklara da yer verilmesine karar verilmiştir.(12)
Aynı dönem,kadınlar hakkında da benzer bir karar alınmıştır:1935'de,yani beşinci yasama dönemi için yapılan seçimlerde kadınlar ilk kez parlamentoya girmiştir.Mustafa Kemal Atatürk'ün ısrarıyla o yılki seçimlerde 17 kadın milletvekili seçilmiştir.(13) Yani kadınlar TBMM'ne,Mustafa Kemal'in üyelerinin çoğunluğunu belirlediği son meclis döneminde azınlıklar ile beraber girmişlerdir.
Aşağıda,azınlık milletvekillerinin farklı yollarda,farklı yerlerde şekillenmiş özgeçmişlerine değinip;bu milletvekillerinin ortak özellikleri ortaya konmaya çalışılacaktır.
Berç (Keresteciyan) Türker:
Beşinci,altıncı ve yedinci dönemde bağımsız milletvekilliği yapmış olan Berç (Keresteciyan) Türker,25 Mart 1870'te İstanbul'da (Kandilli) doğmuştur.
Galatasaray Sultanisi ve Robert Kolej'i bitirmiştir.Ardından,iki yıl Maliye Nezareti'nde görev yaptıktan sonra,14 Temmuz 1887'de Osmanlı Bankası'na geçmiş ve 30 Ocak 1889'da muhasebeciliğe yükselmiştir.
Osmanlı Bankası için Kahire,İzmir ve İstanbul'da görev yapmıştır.1904'te şef yardımcısı,1910'da şef olmuştur.
Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında,yabancı müdürler İstanbul'u terketmişler;Berç Keresteciyan Türker,İstanbul Merkez Müdürlüğü'nde,müdür yardımcılığına getirilmiştir.1927'ye kadar -emekli olana kadar- bu görevi yürütmüştür.
Meşrutiyet'in başlarında Hilal-i Ahmer (Kızılay) Cemiyeti'nin kurucu üyeleri arasında bulunmuş,yirmi yıl yönetim kurulu üyeliği yapmıştır.
Bir dönem,Aslan Eskihisar Çimento Şirketi Murakıplığı görevinde bulunan Türker,Ziraat Bankası'nda müşavirlik de yapmıştır.
Evlenmiştir ve bir kızı olmuştur.
Beşinci dönem seçimlerinde Afyon'dan bağımsız aday olmuştur.Yayımladığı programda;
"Ben Türk yurttaşıyım.Bu memleketin terakkisine bütün kalbimle çalışmak benim emelimdir...Ben azınlık mümessili olarak değil,sırf müstakil bir Türk yurttaşı olarak namzetliğimi koruyorum." demiştir.
666 oyla Aftonkarahisar milletvekili seçilmiştir.Bunun üzerine gazetecilere şunları söylemiştir:
"Yedi seneden beri işten çekilmiştim,fakat daima sevgili yurdum için çalışmak arzusunu duyuyorum.Bu sefer fırsat geldiğinden beni müstakil saylav seçmelerini Afyonlu yurttaşlarımdan rica ettim.
Türk Cumhuriyeti'ne sadık olan Ermenilerin azlık teşkil ettikleri için ayrı bir unsur addedilmemelerinin eskiden beri arzum olduğunu büyük bir kıvançla gördüm.
Evvelce Ermeni,Rum ve Musevi ekkaliyetlerine mensub olan yurttaşlar artık kendilerini öz Türk yurttaşı addederek bu yurdun terakki ve inkişafına daha fazla çalışmalıdırlar.
Beni müstakil saylav seçerek yüksek emniyetleriyle beni ağırlayan Afyonlu yurttaşlarıma son derece minnettarım."
8 Şubat 1935 tarihli seçim tutanağı ile 1 Mart 1935'te meclise katılmıştır.Dört toplantı yılında da İktisat Encümeni'nde görev almıştır.Genel Kurul'da 62 konuşma yapmış;Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na beş sözlü soru olmak üzere altı önerge vermiştir.
Ermenice,Rumca,Fransızca,İngilizce,İtalyanca,Almanca ve İspanyolca bilen Berç Türker altıncı ve yedinci dönemlerde de Afyonkarahisar'dan milletvekili seçilmiştir.
27 Temmuz 1949'da ölmüştür.İstanbul'da,Şişli Ermeni Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.(14)
Dr. Nikola Taptaş:
Beşinci ve altıncı dönemlerde bağımsız milletvekilliği yapmış olan Dr. Nikola Taptaş,25 Mart 1871'de İstanbul'da doğmuştur.
1889'da Galatasaray Lisesi'ni bitirmiş,ardından bir yıl Hukuk Mektebi'ne devam etmiştir.1890'da Askeri Tıp Mektebi'ne dışarıdan (harici) kabul edilmiştir.Ancak 1894'te,askeri okula dışarıdan öğrenci alımı kaldırılınca,Kadırga'da bulunan Sivil Tıp Mektebi'ne devam etmek zorunda kalmış ve 1896 yılında bu okulu bitirmiştir.Aynı yıl,kulak-burun-boğaz dalında uzmanlık eğitimi almak için Paris'e gitmiştir.
Daha sonra,Brüksel,Berlin ve Viyana'da ünlü tıp bilginleriyle çalışmış,1898'de İstanbul'a dönmüştür.Galata'daki Saint Georges Hastanesi Kulak-Burun-Boğaz Bölümü'nün başına getirilmiş ve bir dönem,Veliaht Reşad Efendi'nin doktorluğunu yapmıştır.Daha sonra,Etfal Hastanesi'ne atanmıştır.
İkinci Meşrutiyet'ten sonra,Kadırga Tıp Mektebi'nde yardımcı öğretim üyesi olarak ders vermeye başlamıştır.1910'da yeniden Etfal Hastanesi'nde görev alarak 1922 yılı sonuna kadar buradaki görevine devam etmiştir.
Rumca,Fransızca,Almanca ve İngilizce bilen Nikola Taptaş;tıp alanında kırktan çok eser üretmiştir.
Beşinci dönem seçimlerinde,Ankara'dan bağımsız milletvekili seçilen Dr. Taptaş,seçmenlere şöyle seslenmiştir;
"Ben azınlık mümessili değil Türk ulusunun mebusu olmak istiyorum ve buna her zaman sadık kalarak Meclis'te çalışacağım..."
Altıncı dönemde de Ankara milletvekili seçilen Dr. Nikola Taptaş,Eleni Hanım ile evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştur.
2 Haziran 1955'te ölmüştür.İstanbul'da,Aya Triada Rum Kilisesi'nde toprağa verilmiştir.(15)
Samuel Abrevaya Marmaralı:
Meclisin beşinci ve altıncı döneminde bağımsız milletvekilliği yapmış olan Samuel Abrevaya Marmaralı,mezartaşına göre 1879,arşiv belgelerine göre 1880 yılında İzmir'de doğmuştur.(16)
Binyamin Efendi ve Rina Hanım'ın oğlu olan Samuel Abrevaya,1897'de İzmir İdadisi'ni bitirmiştir.1903'te İstanbul Mülkiye Tıbbiyesi'nden diplomasını almıştır.1904'te Selanik'e bağlı Tikveş kazasında,1904-1907 yılları arasında ise Dedeağaç'ta belediye tabibi olarak görev yapmıştır.
1909 yılında Darülfünun Tıp Fakültesi Seririyat Dahiliye Muallimliği'ne (asistanlığı) atanmıştır.1910-1914 arasında Dahiliye Şefliği,1914-1915 arasında İhtiyat Zabit Yüzbaşılığı,1918-1919 arasındaysa Tıp Fakültesi Müderris Muavinliği görevlerinde bulunmuştur.(17)
Evlenmiş ve üç kız çocuk sahibi olmuştur.
Dr. Abrevaya'nın Türk tıp tarihine katkıları olmuştur.Bunlardan en önemlisi,"Garip Bir Karın Sendromu" diye adlandırdığı ve günümüzde FMF (Akdeniz Aile Ateşi) diye anılan hastalığı teşhis etmiş olmasıdır.(18)
Beşinci dönem seçimlerinde Niğde'den milletvekili seçilen Dr. Abrevaya seçim öncesi verdiği bir demeçte şöyle söylemiştir;
"...Saylav seçilecek olursam,doktorluğu bırakacak değilim,mesleğime aşığım."(19)
Saylavlık dönemi boyunca Sıhhat ve İçtimai Muavenet Encümeni üyeliğinde bulunmuştur.
Atatürk'ü tedavi eden müşavir hekimler arasında yer alan Prof. Abrevaya,Atatürk'ün vefatından sonra TBMM'nde söz alıp bir konuşma yapmıştır.(20)
Meclisin altıncı döneminde de Niğde'den milletvekili seçilen Samuel Abrevaya Marmaralı,1950 yılında Yahudi Cemaati Cismani Meclis Başkanlığı'na da seçilmiştir.Fransızca,Almanca ve Rumca bilmekte olan Abrevaya aynı zamanda Or-Ahayim Hastanesi'nin fahri başkanlığını da yapmıştır.(21) 22 Mart 1953'te ölmüştür,İstanbul'da Arnavutköy Musevi Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.(22)
Mihal Kayaoğlu:
TBMM'nin yedinci döneminde bağımsız milletvekilliği yapmış olan Mihal Kayaoğlu 1893'te Ürgüp'te doğmuştur.
Hukuk Fakültesi'nde okumuş,mezun olduktan sonra Ankara'da serbest avukatlık yapmıştır.28 Şubat 1943 günü milletvekili seçilmiştir.Mazbatasını Meclis Genel Kurulu'na ibraz etmesinin ardından Ankara'nın temsilcileri arasındaki yerini almıştır.
Av. Mihal Kayaoğlu'nun bağımsız milletvekili görevi 5 Ağustos 1943'te sona ermiştir.(23)
İstemat Zihni Özdamar:
Kendisini "Türk Ortodoks" olarak tanımlayan İstamat Zihni Özdamar,meclisin beşinci,altıncı ve yedinci döneminde bağımsız milletvekilliği yapmıştır.
1879'da Bodrum'da doğmuştur.Yorgi Bey ve Hrisanti Hanım'ın oğludur,evli ve dört çocukludur.
Bodrum'da ilk ve ortaöğrenimini bitirmiştir.Lise öğrenimini ise İzmir İdadisi'nde yapmıştır.1908-1909 döneminde Hukuk Mektebi'nden mezun olmuş,ardından oniki yıl Aydın Bidayet Mahkemesi üyeliğinde bulunmuştur.
İstanbul Müddeiumumi Muavinliği'ne atanmış,fakat gitmemiştir.Milli Hükümet tarafından Denizli Mahkemesi üyeliğine atanmıştır.Bir yıl görev yaptıktan sonra istifa ederek Kayseri'de Türk Ortodoks Teşkilatı'nda görev almıştır.
İstanbul'da avukatlık yapmış olan İstamat Zihni Özdamar,beşinci dönem seçimlerinde Eskişehir'den bağımsız milletvekili seçilmiştir.
Dönem boyunca Gümrük ve İnhisarlar Encümeni üyeliğinde bulunmuştur.Adliye Vekaleti bütçesi,Atatürk'ün cenaze merasimi,1936 yılı Muvazenei Umumiye Kanunu,1937 yılı Maarif Vekaleti bütçesi,1937 yılı Milli Müdafaa Vekaleti bütçesi,1937 yılı Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti bütçesi,1937 mali yılı muvazenei umumiyesine dahil bazı daire bütçelerinde değişikilik yapılması,1938 senesi Adliye Vekaleti bütçesi,1938 yılı Hariciye Vekaleti Bütçesi,Devlet Memurları Aylıklarının Tevhid ve Tedavülü Hakkındaki Kanun,Emekli Binbaşı Şükrü Aytuğ'un cezasının affı,Kızılay Cemiyeti varidatının artırılması,Polis Teşkilat Kanunu,Vakıflar Umum Müdürlüğü 1937 ve 1938 Yılı Bütçeleri Hakkındaki Kanun dolayısıyla Genel Kurul'da konuşmalar yapmıştır.
Fransızca ve Rumca bilen İstamat Zihni Özdamar,altıncı ve yedinci dönemde de Eskişehir'den milletvekili seçilmiştir.(24)
1962 yılında ölmüş,İstanbul,Şişli Rum Mezarlığı'na defnedilmiştir.(25)
Avram Galanti Bodrumlu:
Yedinci dönemde bağımsız milletvekilliği yapmış olan Avram Galanti,4 Ocak 1873'te Bodrum'da doğmuştur.
Altı yaşına geldiğinde annesi Coya Hanım'ın doğum yeri olan Rodos'a gönderilmiş;orada dört yıl boyunca Fransızca,İbranice ve Türkçe eğitim görmüştür.Dördüncü yılın sonunda Bodrum'a dönmüş ve eğitimine burada devam etmiştir.Daha sonra Rodos'a geri dönmüş ve idadiyeyi bitirmiştir.
21 yaşındayken,Rodos'ta "Tiferet Israel" adını taşıyan bir okul kurmuştur.Okulu parasal güçlükler yüzünden kapanınca idadiye önce Fransızca öğretmeni olarak atanmış,sonra matematik dersleri vermekle görevlendirilmiştir.Bu esnada Yunanca ve Almanca öğrenmiştir.1902 yılının sonuna doğru görevinden ayrılarak İzmir'e yerleşmiştir.İzmir'de Dar-ül İrfan adlı Türk özel okulunda Fransızca dersleri vermiştir.
Türk Hidmet,Yahudi Buena Esperansa,El Nouvelista,El Meserret,Rum Harmonia,Fransız Reforme gazetelerinde çeşitli konularda yazılar yazmıştır.
1904'ün sonuna doğru dönemin diğer aydınlarının genel eğilimine uyarak o da yurtdışına,Kahire'ye kaçmıştır.Kahire'de,La Vara adlı bir Yahudi gazetesi çıkartmıştır.
Avrupa'da incelemeler yapmak isteyen Galanti,14 Temmuz 1909'da Kahire'den ayrılarak İngiltere'ye gitmiş,Londra'da bir yıl kalmıştır.Akabinde bir yıl Berlin'de çalışmalarını sürdürmüştür.
İstanbul'a dönüşünde,Bahriye Nezareti'ne tercüman olarak atanmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldığında ise meclis için tercüman olarak hizmet vermiştir.
Çeşitli yayın organlarında yazmaya devam eden Galanti,1915 Darülfünun Islahatı'nda müderris (profesör) muavinliğine getirilmiştir.Savaşın bitiminde ise müderris olmuştur.
Darülfünun'un "üniversite"ye dönüştürülmesini de içeren 1933 Üniversite Reformu'yla öğretim üyeleri arasında yapılan tasfiyede Avram Galanti'nin de görevine son verilmiştir.(26)
TBMM'nin yedinci döneminde bağımsız olarak Ankara milletvekilliği yapmıştır.
8 Ağustos 1961'de ölmüş,İstanbul'da Arnavutköy Musevi Mezarlığı'na defnedilmiştir.
Sembolik Özellikler
Beşinci,altıncı ve yedinci dönemde mecliste yer alan gayrimüslim vekillerin bazı ortak özellikleri vardır.
Öncelikle,bu kişilerin hepsinin Türkçe soyadları (da) vardır.Türkçe soyadına sahip olmak sanki Türkiye'ye aidiyetlerini kanıtlamanın,'hepimiz Türk vatandaşıyız' demenin bir koşulu gibi görünmektedir.O dönemde,azınlıkların çoğunun böyle bir seçim yapmamış olması,oysa devletle diğerlerinden çok ilişki kuran bu kişilerin hepsinin bu seçimi yapmış olmaları,bu durumu,tesadüften öte kılar.Gayrimüslim milletvekillerinin o döneme hakim olan "Türkleştirme politikaları" hakkındaki tutumu da bu konuyla ilgilidir.İçlerinden bazılarının Türkleştirme akımında yer aldığı bilinmektedir.Örneğin,İstemat Zihni Özdamar,önderliğinde Rumları ve Ermenileri Türkleştirmeyi amaçlayan "Laik Türk Hristiyanlar Birliği" adında bir birlik kurulmuştur.(27)
Azınlık milletvekillerinden her biri,kendilerine yabancı olan şehirlerden milletvekili adayı olmuştur.İstanbullu Berç Keresteciyan Türker Afyonkarahisar'dan,İstanbullu Nikola Taptaş Ankara'dan,İzmirli Samuel Abrevaya Niğde'den,Ürgüplü Mihal Kayaoğlu Ankara'dan,Bodrumlu İstemat Zihni Özdamar Eskişehir'den,Bodrumlu Avram Galanti Ankara'dan bağımsız milletvekili seçilmişlerdir.Özgeçmişleri doğrultusunda,bu kişilerin temsilcisi oldukları şehirler ile o güne kadar bir bağ kurmuş olduklarını söylemek mümkün değildir.Aksine,örneğin Abrevaya'yı tanıyan bir meslektaşı,Niğde'den bağımsız milletvekili seçilmesinden sonra Abrevaya'nın Niğde'nin nerede olduğunu bulmak için ansiklopediye baktığını hatırlatmıştır.(28)
Daha önce de ifade edildiği gibi,sözkonusu gayrimüslim azınlıklar mecliste "bağımsız milletvekili" olarak bulunmuşlardır.Araştırmacı yazar Rıfat Bali'ye göre;bu kişiler,tek parti döneminde CHF'nin azınlıklara karşı dışlayıcı ve ayrımcı siyaseti yüzünden partiye üye olmamış;TBMM'nde bağımsız milletvekili olarak bulunmuş ve karar verici organlarda yer almamışlardı.(29)
Bu kişiler,seçildikleri dönemde gazetelere kendileri,hedefleri ve programlarına dair benzer demeçler vermişlerdir.Bu demeçlerdeki beş ortak nokta,Berç Keresteciyan'ın özgeçmişi üzerine yazdığı tez ile Semi Ertan tarafından tespit edilmiştir.Buna göre birinci nokta;hepsinin,azınlıkların değil,tüm Türk ulusunu temsil ettiklerini iddia etmeleridir.İkinci nokta;hepsinin azınlık-çoğunluk ikiliğini reddedip Türkiye'nin vatandaşı olduklarının altını çizmesidir.Üçüncü nokta,hepsinin rejime ve Cumhuriyet'e olan sadakatlerini ifade ediyor olmasıdır.Dördüncü nokta,hepsinin altı kuralı(30) benimsediğini belirtmesidir.Beşinci nokta ise,hepsinin memleketin yararı için çalışacağını,memlekete sahip çıkacağını ifade etmesidir.(31)
Bu noktalardan bazıları,Berç Keresteciyan'ın şu sözlerinde belirgindir:"Ben azınlık mümessili olarak değil,sırf müstakil bir Türk yurttaşı olarak namzetliğimi koruyorum."(32)
Samuel Abrevaya ise aynı noktaya şöyle değinmiştir:"Ben bir Türk yurttaşım ve öteden beri bu gaye ile yürümüştüm...Bazı gazeteler bizi azınlık namzedi diye gösteriyorlar.Halbuki benim nazarımda bir Ahmed ne ise Avram da odur."(33)
Nikola Taptaş'ın şu sözleri ise memleketin yararı için çalışıyor olma durumunun dillendirilişine örnek teşkil eder:"Ben Türk yurttaşıyım.Bu memleketin terakkisine bütün kalbimle çalışmak benim emelimdir..."
Gayrimüslim vekiller,"emellerini" belirtirken politik hayata uygun davranmış ve aslında bilinçli veya bilinçsiz olarak yaşanmışlara,gayrimüslim azınlıkların ortak hafızalarında yer alan olaylara ve hak ihlallerine değinmekten kaçınmışlardır.Örneğin,Samuel Abrevaya,World Jewry dergisinin muhabiri Betty Rose ile yaptığı söyleşide şöyle söylemiştir:
"Türkiye'de hayatımız emin ve saadetimiz mahfuzdur.Türkler çok misafirperver ve alicenap bir millettir...Türkiye'de en basit bir Yahudi aleyhtarlığı vaziyetini düşünmekten bile uzak bulunuyorum."(34)
Halbuki Yahudilerin yaşadığı "Trakya Olayları",o günlerin uzağında değildir.Yalnızca bir sene önce;3 Temmuz 1934'te yaşanan Trakya Olayları'nda Edirne,Çanakkale,Uzunköprü,Kırklareli gibi yerleşim yerlerindeki Yahudi evleri,işyerleri,mahalleleri yağmalanmış;kadınlara tecavüz edilmiştir.Bu olaydan sonra,Trakya'da yaşayan yaklaşık 15.000 Yahudi'nin 13.000'i İstanbul'a kaçmıştı.(35) Kaçan,kaçabilmiş olan bu 13.000 kişinin,huzurlu-iyi bir yaşam sürdüklerini,"saadetlerinin mahfuz olduğunu" söylemek gerçeğe aykırıdır.
Gerçeğe uygun olansa,Hrant Dink'in şu ifadesinde "mahfuzdur":
"Eğer akıllı uslu bir Ermeni iseniz -ki Türkiye'de böyle bir çoğunluk var- hak peşinde koşmayan,kendisine verildiği kadarıyla yetinen,gerektiğinde devletin reklamını yapmak için vitrinlere çıkan o zaman iyi yaşarsınız.Ama yurttaş olmaya çalışan,hakkınızı arayan bir Ermeni'yseniz bu bir sorun..."(36)
İşte bu sebeple,denilebilir ki;beşinci,altıncı ve yedinci meclis döneminde milletvekilliği yapmış gayrimüslimlerin,belki de en büyük ortak özelliği,sadece vitrinde olmalarıydı...
***
1-Yahya Koçoğlu,"Hatırlıyorum",1.bs.,Metis Yayınları,İstanbul,2003,s.50.
2-Ergun Özbudun,"Türk Anayasa Hukuku",7.bs.,Yetkin Yayınları,İstanbul,2002,s.31.
3-Bülent Tanör,"Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri (1789-1980)",9.bs.,Yapı Kredi Yayınları,İstanbul,2002,s.315.
4-Bülent Tanör,a.g.e.,s.316.
5-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",4.bs.,İletişim Yayınları,İstanbul,2007,s.163.
6-Hakkı Uyar,"Tek Parti İktidarının Toplumsal Kökenleri",Toplumsal Tarih,Ekim 2002,sayı 106,s.54-58.
7-Hakkı Uyar,a.g.m.,s.54-58.
8-Rıfat N. Bali,a.g.e.,s.163.
9-Rıfat N. Bali,"Cumhuriyet Döneminde Azınlık Milletvekilleri",Toplumsal Tarih,Haziran 2009,sayı 186,s.63.
10-Rıdvan Akın,"Gazi'den Günümüze Cumhurbaşkanlığı 1923-2007",1.bs.,Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları,İstanbul,2009,s.32.
11-Rıdvan Akın,a.g.e.,s.37.
12-Rıfat N. Bali,"Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945)",7.bs.,İletişim Yayınları,İstanbul,2005,s.265.
13-Ahmet Kıvanç,"Türkiye Pazar Günü Atatürk'e Ait 1935 Tarihli Bir 'Rekor'u Kırdı",Radikal,24 Temmuz 2007.
14-İhsan Güneş,"Türk Parlamento Tarihi TBMM V. Dönem-Özgeçmişler",cilt II,Türkiye Büyük Millet Meclisi Vakfı Yayınları No:26,Ankara,2001,s.5-6.
15-İhsan Güneş,a.g.e.,cilt II,s.25-26.
16-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.161.
17-İhsan Güneş,a.g.e.,cilt II,s.600.
18-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.163.
19-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.164.
20-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.180.
21-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.184.
22-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.184.
23-Mihal Kayaoğlu hakkındaki bu bilgiler,"ırkçı" olarak nitelendirilebilecek ifadeleri ayırmak suretiyle Süleyman Yeşilyurt'un "Ermeni Yahudi Rum Asıllı Milletvekilleri" kitabının (Kültür Sanat Yayınları,10.bs.,Ankara,2009) 86 ve 87. sayfalarından derlenmiştir.
24-İhsan Güneş,a.g.e.,cilt II,s.284-285.
25-Bu bilgi,buraya alınmayan çirkin ifadelerle,Süleyman Yeşilyurt'un adı geçen kitabının 97. sayfasında yer almaktadır.
26-Çetin Yetkin,"Türkiye'nin Devlet Yaşamında Yahudiler",2.bs.,Gözlem Yayınları,İstanbul,1996,s.211-217.
27-Rıfat N. Bali,"Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945)",a.g.e.,s.273.
28-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.165.
29-Rıfat N. Bali,"Cumhuriyet Döneminde Azınlık Milletvekilleri",a.g.m.,s.60.
30-Buradaki "altı kural" ifadesi ile Cumhuriyet Halk Partisi'nin siyasi programını oluşturan altı ilkeden (Cumhuriyetçilik,Halkçılık,Milliyetçilik,Laiklik,Devletçilik,Devrimcilik) söz edilmektedir.
31-Semi Ertan,"An Armenian at the Turkish Parliament in the Early Republican Perion",Yüksek Lisans Tezi,Sabancı Üniversitesi,2005,s.109.
32-İhsan Güneş,a.g.e.,cilt II,s.284-285.
33-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.165.
34-Rıfat N. Bali,"Devlet'in Yahudileri ve 'Öteki' Yahudi",a.g.e.,s.168.
35-Yahya Koçoğlu,a.g.e.,s.134.
36-Filiz Kerestecioğlu,"Gitme Kal Bu Şehirde",Güncel Hukuk,Ağustos 2006,sayı 32,s.41.
---------------------------------------------------------------------------
*Rita Ender,Toplumsal Tarih,sayı:214,Ekim 2011,s.78-83.
7 Şubat 2012 Salı
6 Şubat 2012 Pazartesi
"Agop'un Malını Savunmak"/Dilek Kurban*
Türkiye toplumu ve devletinin "azınlık" kavramıyla sorunlu bir ilişkisi vardır.Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru başlayan Osmanlı'nın dağılma sürecinde,kısa sayılacak bir zaman diliminde meydana gelen ağır toprak ve insan kaybına mal olan bir dizi askeri yenilgi sonucu,Cumhuriyet elde kalanlarla kurulmuştu.Kuşkusuz,büyük bir imparatorluğun aniden ve beklenmedik ölçüde parçalanışı,geride kalan toplum açısından yenilmişlik duygusu ile biçimlenen bir psikolojinin ortaya çıkmasına neden oldu.Cumhuriyetin kurucu kadrosunun Kurtuluş Savaşı'nda edindiği askeri kazanımların bu toplumsal psikolojiyi bir ölçüde düzelttiği söylenebilir.Öte yandan,1923'teki Lozan Antlaşması müzakerelerinde Avrupalı güçlerin kurulmakta olan yeni devletin sınırları içerisinde kalmış olan gayrimüslim nüfusa azınlık statüsünün ve bu statünün ima ettiği hakların verilmesini şart koşması,kendisini "Batı" tarafından haksızlığa uğramış hisseden toplumun,bu haksızlığın ima ettiği eziklik ve öfke hislerini daha da pekiştirdi.Yakın tarihin ürettiği ve azınlık kavramını emperyalist güçlerin Türkiye'nin iç işlerine müdahalesi ile ilişkilendiren toplumsal hafıza,gayrimüslimleri Lozan ile edindikleri azınlık hakları karşılığında ikinci sınıf vatandaşlığa razı olmaya mecbur bırakmıştır.Halen,gerek toplumun gayrimüslimlere yönelik his ve tutumu,gerekse devletin aynı kesime yönelik politika ve uygulamaları,bu hafızadan beslenmeye ve onun ima ettiği ayrımcı zihniyeti taşımaya devam ediyor.
Cumhuriyet tarihi,gayrimüslimlere Batı'nın dayatması ile elde ettikleri azınlık haklarının bedelini ödetmeyi amaçlayan devlet politikaları ve toplumsal pratikler açısından oldukça "zengin"dir.Geride bıraktığımız 84 yıl,Osmanlı'nın son yıllarında,1915(1) ile başlamış ve Cumhuriyetin kurulmasından hemen önce Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi(2) ile devam etmiş olan Anadolu'yu gayrimüslim nüfusundan arındırma projesinin farklı strateji ve araçlarla sürdürüldüğü bir dönem oldu.Kimi zaman -1942 Varlık Vergisi(3) örneğinde olduğu gibi- gayrimüslimlere yönelik ayrımcı yasalar tasarlanmış,kimi zaman -1934 Trakya Olayları(4) ile 6-7 Eylül Olayları'nda(5) olduğu gibi- gayrimüslim nüfusa yönelik toplu saldırılar ve linç girişimleri teşvik edilmiş ve bunlara göz yumulmuş,kimi zaman -1964'te Yunanistan pasaportu taşıyan Rumların sınır dışı edilmesinde(6) olduğu gibi- gayrimüslimler devletin dış politikası uğruna feda edilebilir araçlara dönüştürülmüş,kimi zaman ise -1936 Beyannamesi'nde(7) olduğu gibi- ayrımcı ve gayri hukuki uygulamalar ile gayrimüslim serveti talan edilmiştir.Anadolu'yu Müslümanlaştırmayı amaçlayan bu yasa,uygulama ve politikalar eşzamanlı olarak iki sonucun elde edilmesini sağlamıştır:Bir yandan 1915 ve 1923 sonrasında Türkiye'nin batısında kalan gayrimüslimlerin büyük bir kısmı ülkeyi terketmiş veya terketmeye zorlanmış,diğer yandan da geride bıraktıkları servet Müslümanlara kalarak "millileşmiş"tir.
Öte yandan,bu tarihsel arka plana ve gündelik hayatta karşılaştıkları tüm ayrımcı zihniyet ve pratiklere rağmen az sayıda gayrimüslim Türkiye'de yaşamaya devam etti.Son yıllarda,Türkiye'nin AB adaylığı bu nüfus açısından bir dönüm noktası oldu.AB üyeliğinin ima ettiği demokratikleşme süreci,gayrimüslim vatandaşların maruz bırakıldıkları hukuksuzlukların ve adaletsizliklerin nihayet sona ermesi için umut beslemelerini ve çocukları için bu topraklarda bir gelecek hayal etmeye cesaret etmelerini sağladı.Bu gelecek açısından kritik önem taşıyan sorunlardan birisi,kuşkusuz gayrimüslimlere ait vakıfların 1960'lardan bu yana sistematik olarak ihlal edilmekte olan mülkiyet hakları.Cemaat vakıflarının el konulan malları salt bir mülkiyet sorunu olmaktan öte,gayrimüslimlerin bu topraklardaki varlıklarının devam etmesini belirleyecek olan bir vatandaşlık ve insan hakkı meselesidir.Bunun en temel nedeni,gayrimüslimlerin gündelik hayatlarının,bu hayatların geçtiği eğitim,din,hayır,sağlık ve diğer kurumları yöneten cemaat vakıflarının bekasına bağlı olması.Bu vakıfların varlığının devam edebilmesi ise ancak yönettikleri kurumları barındıran taşınmaz malların kendi ellerinde kalması,ellerinden alınan malların kendilerine iadesi ve bütün bu malların işletilmesinden elde edecekleri gelir ile mümkün olabilir.
Gayrimüslim vakıflarının devletin kendilerine yönelik ayrımcı ve gayri hukuki uygulamalarına karşı 1960'lardan bu yana yürüttükleri yasal mücadele,Türkiye'nin yüksek yargı organlarının bu ülkenin vatandaşlarını yabancı devletlerin vatandaşları ile eş tutan kararları ve yargının tarafsızlığı ilkesini bir yana bırakan ideolojik tutumu nedeniyle bir sonuç vermemiştir.Çözüm umudu yıllar sonra,AB sürecinin sağladığı siyasi mücadele imkanı ile mümkün olabildi.Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmek amacıyla 2002'den bu yana gerçekleştirilen yasal reformlar sayesinde,cemaat vakıfları önceki yasal mevzuata kıyasla önemli bazı yasal kazanımlar edindi.Vakıflar Kanunu'nda yapılan bir dizi değişiklik,cemaat vakıflarına yeni mal edinme,satma ve halihazırda tasarruflarında olan taşınmazlara yasal olarak sahip olma haklarını verdi.(8) Aslında Anayasa,Lozan Antlaşması ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvence altına alınan mülkiyet hakkının ima ettiği en temel tasarruflar için yasal reformlar yapılmasının gerekmesi,bu reformların da "radikal" olarak adlandırılması,bir hukuk devleti açısından skandal olarak değerlendirilmeli.Birer tüzel kişilik olan cemaat vakıfları,tıpkı diğer tüzel kişiler gibi,sahip oldukları malları tabii ki satma,yeni mallar satın alma ve kendilerine ait olan malları tapuda kendi isimlerine kayıt ettirme haklarına sahiptir ve bu hakları kullanabilmelidirler.Öte yandan,Türkiye'nin gayrimüslim vatandaşları konusundaki sicili gözönünde bulundurulduğunda,yapılan yasal düzenlemeler gerçekten de "radikal".Ayrıca,Türkiye'nin hukuksuzluk konusunda son derece yaratıcı olabilen bürokrasisi tarafından yeni yasalara dikkatlice yerleştirilen tuzaklar ve tanınan sınırlı ve koşullu hakları geri almayı amaçlayan idari yönetmelikler sayesinde reformlar uygulamada anlamlı bir değişiklik getirmemiştir.Yine de,Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana demokrasi ve hukuk dışı uygulamalara maruz kalan gayrimüslimler açısından yeni yasal düzenlemeler her şeyden öte,geleceğe dair umut beslemelerini sağlayan sembolik bir anlam taşıyor.
Cemaat vakıflarının el konulan malları konusundaki en temel sorunlar hala çözülmüş değil.Bu vakıfların temel beklentisi tasarruflarında olan malların tescili değil,gayri hukuki uygulamalarla ellerinden alınan mallarının iadesi veya zararlarının tazmini ve bu uygulamaların gelecekte devam etmesini engelleyici tedbirlerin alınması.İşte,gayrimüslim vakıfların Türkiye mahkemelerinde kendilerinden sakınılan adaleti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) aramalarına neden olan ve AB'nin üzerinde durduğu asıl sorun bu.Nitekim,AİHM konuyla ilgili 9 Ocak [2008] tarihli ilk kararında,Türkiye'nin İstanbul'daki Rum Ortodoks Lisesi Vakfı'na ait taşınmaza el koymasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 1 No'lu Protokolü'nün birinci maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkını ihlal ettiğine karar verdi.Mahkeme,Türkiye'nin el konulan taşınmazı iade etmesini veya vakfa 890.000 avro tazminat ödemesini kararlaştırdı.Rum ve Ermeni cemaat vakıfları tarafından AİHM'nde açılmış olan benzer birçok dava açısından emsal değer taşıyan bu karar,dikkatleri TBMM'nde beklemekte olan yeni Vakıflar Yasası tasarısına çevirdi.Nitekim,Avrupa Komisyonu 2007 İlerleme Raporu'nda da hükümete tasarıyı bir an önce yasalaştırması çağrısında bulunuldu.
TBMM tarafından 9 Kasım 2006 tarihinde kabul edilen,ancak onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından bazı maddelerinin yeniden görüşülmesi için meclise geri gönderilen sözkonusu tasarı,CHP'nin muhalefeti,Sezer'in vetosu,AK Parti hükümetinin gerekli siyasi iradeyi gösterememesi ve genel seçimlerle cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerekçe göstererek AB reform sürecini askıya alması gibi çeşitli nedenlerle 2004'ten bu yana TBMM gündeminde.Tasarı,AİHM'nin kararı ve AB'nin baskısı nedeniyle her an alelacele kabul edilerek yasalaşabilir.Oysa gayrimüslimlerin başta mülkiyet,örgütlenme,din özgürlüğü ve eğitim hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetlerini ilgilendiren tasarı,onların geçmişte maruz kaldıkları ihlalleri gidermediği gibi,gelecekte benzer ihlallere maruz kalmayacakları güvencesini de vermiyor.(9) En önemlisi,el konulan malların halen devletin elinde olan bir kısmının iadesi öngörülse de,üçüncü kişilere geçmiş mallar için tazminat öngörülmediği gibi,Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün gayrimüslim vakıfların yönetimine ve mallarına el koymak için geliştirdiği gayri hukuki "mazbut vakıf" uygulamasına da ilk kez yasal meşruiyet sağlanmakta olması.Bir başka deyişle,tasarı bu haliyle yasalaşırsa,meclis bugüne dek salt bürokratik tasarruf niteliği taşıyan idari uygulamalara "demokratik" bir kılıf sağlamış olacak.
Tasarının sorunlu içeriğinin yanı sıra,bugüne dek geçirdiği evrelerde kamu yetkilileri tarafından dillendirilen ayrımcı görüşler de devletin gayrimüslimlere bakışı açısından dikkate değer.Tasarı bir önceki TBMM'nde görüşülürken,AK Parti'nin öngördüğü sınırlı açılımlara CHP milletvekillerinin "Agop'un malını savunmak" gibi bir argümanla sert muhalefet sergilemesi ve bunun sonucu olarak atılan geri adımlarla zaten oldukça budanmış bir şekilde meclisten geçen yasayı,Cumhurbaşkanı Sezer'in eski vakıf statüsü olan cemaat vakıflarına "yeni haklar" tanıdığı ve bu nedenle milli güvenliği tehlikeye soktuğu gerekçesiyle veto etmesi,devletin gayrimüslimleri hala vatandaş olarak değil,"yabancı" olarak gördüğünün en çarpıcı göstergesi.Öyle ki,bir hukukçu,üstelik eski Anayasa Mahkemesi başkanı olan bir cumhurbaşkanı,kendi vatandaşlarına daha fazla hak tanıyan bir yasayı bu nedenle veto etmekte hukuk devleti,demokrasi ve insan hakları açısından herhangi bir sakınca görmüyor."Agop'un malını savunmak" da bir kez daha Batı'ya düşüyor...
***
1-1915 olaylarının kapsamlı bir analizi için bkz. Taner Akçam,"A Shameful Act:The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility" (Metropolitan Books,2006).
2-Türkiye ve Yunanistan'ın,sınırları içerisindeki Rum ve Türk azınlıkların büyük çoğunluğunu takas ettiği mübadele hakkında bkz. Mehmet Ali Gökaçtı,"Nüfus Mübadelesi:Kayıp bir Kuşağın Hikayesi"(İletişim Yayınları,2005).
3-İkinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı mali kriz bahane edilerek çıkarılan,gayrimüslimler ile dönmelere Müslümanlara oranla çok yüksek oranda vergi ödeme yükümlülüğü getiren,vergilerini zamanında ödeyemeyenlerin çalışma kamplarına gönderilmesine yol açan bu ayrımcı yasa hakkında bkz. Ayhan Aktar,"Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları" (İletişim Yayınları,2000);Rıfat N. Bali,"Bir Türkleştirme Serüveni:1923-1945"(İletişim Yayınları,2005).
4-Trakya'da yaşayan Musevi nüfusun toplu saldırılara uğradığı,mallarının yağmalandığı ve bölgeden sürüldüğü olaylar hakkında bkz. Ayhan Aktar,Id.
5-İstanbul'da yaşayan gayrimüslimlerin şahsına ve mallarına yönelik şiddet dolu toplu saldırılar hakkında kapsamlı bir çalışma için bkz. Dilek Güven,"Cumhuriyet Dönemi Azınlık Stratejileri ve Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları"(İletişim Yayınları,2006).
6-Yunanistan ile Türkiye'nin arasında Kıbrıs krizinin yaşandığı bir dönemde,aralarında Türkiye vatandaşları ile evli olanların da bulunduğu,Yunanistan pasaportu taşıyan onbinlerce Rum sınır dışı edildi.Bkz. Hülya Demir ve Rıdvan Akar,"İstanbul'un Son Sürgünleri"(İletişim Yayınları,2004).
7-Gayrimüslimlere ait cemaat vakıfları,Cumhuriyet yönetiminin tapu kayıtlarının güncellenmesi amacıyla 1935 tarihli Vakıflar Yasası'na binaen bütün vakıflara sahip oldukları malları göstermeleri için yapılan çağrıya yanıt vermiş,ellerindeki malları devlete bildirmiştir.1936 Beyannamesi olarak bilinen bu listeler,1960'larda Kıbrıs krizi sırasında Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) tarafından "hatırlanır".VGM bu listelerin cemaat vakıflarının "vakfiyesi" olduğunu ileri sürerek bu vakıfların 1936'dan sonra edindiği bütün malların devlete ait olduğunu iddia eder.Bu hukuka aykırı ve ayrımcı uygulama,1974 yılında Yargıtay tarafından onanarak yasal meşruiyet kazanır.Detaylı bilgi için bkz. Baskın Oran,"Türkiye'de Azınlıklar:Kavramlar-Teori-Lozan-İç Mevzuat-Uygulama"(İletişim Yayınları,2005).
8-Bu düzenlemeler,Vakıflar Yasası'nda Ağustos 2002 tarihli,4771 sayılı ve Ocak 2003 tarihli,4778 sayılı yasalar ile gerçekleştirildi.
9-Tasarının gayrimüslim vakıflarını ilgilendiren hükümlerinin eleştirel bir değerlendirmesi için bkz. TESEV,"Vakıflar Kanunu Gayrimüslim Cemaat Vakıflarının Sorunları için Çözüm Getirmiyor",basın bildirisi,5 Aralık 2007,http://www.tesev.org.tr/etkinlik/TESEV-VakiflarKanunuGorusu.pdf.
---------------------------------------------------------------------------
*Dilek Kurban,Toplumsal Tarih,sayı:169,Ocak 2008,s.8-9.
Cumhuriyet tarihi,gayrimüslimlere Batı'nın dayatması ile elde ettikleri azınlık haklarının bedelini ödetmeyi amaçlayan devlet politikaları ve toplumsal pratikler açısından oldukça "zengin"dir.Geride bıraktığımız 84 yıl,Osmanlı'nın son yıllarında,1915(1) ile başlamış ve Cumhuriyetin kurulmasından hemen önce Yunanistan ile yapılan nüfus mübadelesi(2) ile devam etmiş olan Anadolu'yu gayrimüslim nüfusundan arındırma projesinin farklı strateji ve araçlarla sürdürüldüğü bir dönem oldu.Kimi zaman -1942 Varlık Vergisi(3) örneğinde olduğu gibi- gayrimüslimlere yönelik ayrımcı yasalar tasarlanmış,kimi zaman -1934 Trakya Olayları(4) ile 6-7 Eylül Olayları'nda(5) olduğu gibi- gayrimüslim nüfusa yönelik toplu saldırılar ve linç girişimleri teşvik edilmiş ve bunlara göz yumulmuş,kimi zaman -1964'te Yunanistan pasaportu taşıyan Rumların sınır dışı edilmesinde(6) olduğu gibi- gayrimüslimler devletin dış politikası uğruna feda edilebilir araçlara dönüştürülmüş,kimi zaman ise -1936 Beyannamesi'nde(7) olduğu gibi- ayrımcı ve gayri hukuki uygulamalar ile gayrimüslim serveti talan edilmiştir.Anadolu'yu Müslümanlaştırmayı amaçlayan bu yasa,uygulama ve politikalar eşzamanlı olarak iki sonucun elde edilmesini sağlamıştır:Bir yandan 1915 ve 1923 sonrasında Türkiye'nin batısında kalan gayrimüslimlerin büyük bir kısmı ülkeyi terketmiş veya terketmeye zorlanmış,diğer yandan da geride bıraktıkları servet Müslümanlara kalarak "millileşmiş"tir.
Öte yandan,bu tarihsel arka plana ve gündelik hayatta karşılaştıkları tüm ayrımcı zihniyet ve pratiklere rağmen az sayıda gayrimüslim Türkiye'de yaşamaya devam etti.Son yıllarda,Türkiye'nin AB adaylığı bu nüfus açısından bir dönüm noktası oldu.AB üyeliğinin ima ettiği demokratikleşme süreci,gayrimüslim vatandaşların maruz bırakıldıkları hukuksuzlukların ve adaletsizliklerin nihayet sona ermesi için umut beslemelerini ve çocukları için bu topraklarda bir gelecek hayal etmeye cesaret etmelerini sağladı.Bu gelecek açısından kritik önem taşıyan sorunlardan birisi,kuşkusuz gayrimüslimlere ait vakıfların 1960'lardan bu yana sistematik olarak ihlal edilmekte olan mülkiyet hakları.Cemaat vakıflarının el konulan malları salt bir mülkiyet sorunu olmaktan öte,gayrimüslimlerin bu topraklardaki varlıklarının devam etmesini belirleyecek olan bir vatandaşlık ve insan hakkı meselesidir.Bunun en temel nedeni,gayrimüslimlerin gündelik hayatlarının,bu hayatların geçtiği eğitim,din,hayır,sağlık ve diğer kurumları yöneten cemaat vakıflarının bekasına bağlı olması.Bu vakıfların varlığının devam edebilmesi ise ancak yönettikleri kurumları barındıran taşınmaz malların kendi ellerinde kalması,ellerinden alınan malların kendilerine iadesi ve bütün bu malların işletilmesinden elde edecekleri gelir ile mümkün olabilir.
Gayrimüslim vakıflarının devletin kendilerine yönelik ayrımcı ve gayri hukuki uygulamalarına karşı 1960'lardan bu yana yürüttükleri yasal mücadele,Türkiye'nin yüksek yargı organlarının bu ülkenin vatandaşlarını yabancı devletlerin vatandaşları ile eş tutan kararları ve yargının tarafsızlığı ilkesini bir yana bırakan ideolojik tutumu nedeniyle bir sonuç vermemiştir.Çözüm umudu yıllar sonra,AB sürecinin sağladığı siyasi mücadele imkanı ile mümkün olabildi.Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmek amacıyla 2002'den bu yana gerçekleştirilen yasal reformlar sayesinde,cemaat vakıfları önceki yasal mevzuata kıyasla önemli bazı yasal kazanımlar edindi.Vakıflar Kanunu'nda yapılan bir dizi değişiklik,cemaat vakıflarına yeni mal edinme,satma ve halihazırda tasarruflarında olan taşınmazlara yasal olarak sahip olma haklarını verdi.(8) Aslında Anayasa,Lozan Antlaşması ve Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvence altına alınan mülkiyet hakkının ima ettiği en temel tasarruflar için yasal reformlar yapılmasının gerekmesi,bu reformların da "radikal" olarak adlandırılması,bir hukuk devleti açısından skandal olarak değerlendirilmeli.Birer tüzel kişilik olan cemaat vakıfları,tıpkı diğer tüzel kişiler gibi,sahip oldukları malları tabii ki satma,yeni mallar satın alma ve kendilerine ait olan malları tapuda kendi isimlerine kayıt ettirme haklarına sahiptir ve bu hakları kullanabilmelidirler.Öte yandan,Türkiye'nin gayrimüslim vatandaşları konusundaki sicili gözönünde bulundurulduğunda,yapılan yasal düzenlemeler gerçekten de "radikal".Ayrıca,Türkiye'nin hukuksuzluk konusunda son derece yaratıcı olabilen bürokrasisi tarafından yeni yasalara dikkatlice yerleştirilen tuzaklar ve tanınan sınırlı ve koşullu hakları geri almayı amaçlayan idari yönetmelikler sayesinde reformlar uygulamada anlamlı bir değişiklik getirmemiştir.Yine de,Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana demokrasi ve hukuk dışı uygulamalara maruz kalan gayrimüslimler açısından yeni yasal düzenlemeler her şeyden öte,geleceğe dair umut beslemelerini sağlayan sembolik bir anlam taşıyor.
Cemaat vakıflarının el konulan malları konusundaki en temel sorunlar hala çözülmüş değil.Bu vakıfların temel beklentisi tasarruflarında olan malların tescili değil,gayri hukuki uygulamalarla ellerinden alınan mallarının iadesi veya zararlarının tazmini ve bu uygulamaların gelecekte devam etmesini engelleyici tedbirlerin alınması.İşte,gayrimüslim vakıfların Türkiye mahkemelerinde kendilerinden sakınılan adaleti Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) aramalarına neden olan ve AB'nin üzerinde durduğu asıl sorun bu.Nitekim,AİHM konuyla ilgili 9 Ocak [2008] tarihli ilk kararında,Türkiye'nin İstanbul'daki Rum Ortodoks Lisesi Vakfı'na ait taşınmaza el koymasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 1 No'lu Protokolü'nün birinci maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkını ihlal ettiğine karar verdi.Mahkeme,Türkiye'nin el konulan taşınmazı iade etmesini veya vakfa 890.000 avro tazminat ödemesini kararlaştırdı.Rum ve Ermeni cemaat vakıfları tarafından AİHM'nde açılmış olan benzer birçok dava açısından emsal değer taşıyan bu karar,dikkatleri TBMM'nde beklemekte olan yeni Vakıflar Yasası tasarısına çevirdi.Nitekim,Avrupa Komisyonu 2007 İlerleme Raporu'nda da hükümete tasarıyı bir an önce yasalaştırması çağrısında bulunuldu.
TBMM tarafından 9 Kasım 2006 tarihinde kabul edilen,ancak onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından bazı maddelerinin yeniden görüşülmesi için meclise geri gönderilen sözkonusu tasarı,CHP'nin muhalefeti,Sezer'in vetosu,AK Parti hükümetinin gerekli siyasi iradeyi gösterememesi ve genel seçimlerle cumhurbaşkanlığı seçimlerini gerekçe göstererek AB reform sürecini askıya alması gibi çeşitli nedenlerle 2004'ten bu yana TBMM gündeminde.Tasarı,AİHM'nin kararı ve AB'nin baskısı nedeniyle her an alelacele kabul edilerek yasalaşabilir.Oysa gayrimüslimlerin başta mülkiyet,örgütlenme,din özgürlüğü ve eğitim hakkı olmak üzere temel hak ve hürriyetlerini ilgilendiren tasarı,onların geçmişte maruz kaldıkları ihlalleri gidermediği gibi,gelecekte benzer ihlallere maruz kalmayacakları güvencesini de vermiyor.(9) En önemlisi,el konulan malların halen devletin elinde olan bir kısmının iadesi öngörülse de,üçüncü kişilere geçmiş mallar için tazminat öngörülmediği gibi,Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün gayrimüslim vakıfların yönetimine ve mallarına el koymak için geliştirdiği gayri hukuki "mazbut vakıf" uygulamasına da ilk kez yasal meşruiyet sağlanmakta olması.Bir başka deyişle,tasarı bu haliyle yasalaşırsa,meclis bugüne dek salt bürokratik tasarruf niteliği taşıyan idari uygulamalara "demokratik" bir kılıf sağlamış olacak.
Tasarının sorunlu içeriğinin yanı sıra,bugüne dek geçirdiği evrelerde kamu yetkilileri tarafından dillendirilen ayrımcı görüşler de devletin gayrimüslimlere bakışı açısından dikkate değer.Tasarı bir önceki TBMM'nde görüşülürken,AK Parti'nin öngördüğü sınırlı açılımlara CHP milletvekillerinin "Agop'un malını savunmak" gibi bir argümanla sert muhalefet sergilemesi ve bunun sonucu olarak atılan geri adımlarla zaten oldukça budanmış bir şekilde meclisten geçen yasayı,Cumhurbaşkanı Sezer'in eski vakıf statüsü olan cemaat vakıflarına "yeni haklar" tanıdığı ve bu nedenle milli güvenliği tehlikeye soktuğu gerekçesiyle veto etmesi,devletin gayrimüslimleri hala vatandaş olarak değil,"yabancı" olarak gördüğünün en çarpıcı göstergesi.Öyle ki,bir hukukçu,üstelik eski Anayasa Mahkemesi başkanı olan bir cumhurbaşkanı,kendi vatandaşlarına daha fazla hak tanıyan bir yasayı bu nedenle veto etmekte hukuk devleti,demokrasi ve insan hakları açısından herhangi bir sakınca görmüyor."Agop'un malını savunmak" da bir kez daha Batı'ya düşüyor...
***
1-1915 olaylarının kapsamlı bir analizi için bkz. Taner Akçam,"A Shameful Act:The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility" (Metropolitan Books,2006).
2-Türkiye ve Yunanistan'ın,sınırları içerisindeki Rum ve Türk azınlıkların büyük çoğunluğunu takas ettiği mübadele hakkında bkz. Mehmet Ali Gökaçtı,"Nüfus Mübadelesi:Kayıp bir Kuşağın Hikayesi"(İletişim Yayınları,2005).
3-İkinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı mali kriz bahane edilerek çıkarılan,gayrimüslimler ile dönmelere Müslümanlara oranla çok yüksek oranda vergi ödeme yükümlülüğü getiren,vergilerini zamanında ödeyemeyenlerin çalışma kamplarına gönderilmesine yol açan bu ayrımcı yasa hakkında bkz. Ayhan Aktar,"Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları" (İletişim Yayınları,2000);Rıfat N. Bali,"Bir Türkleştirme Serüveni:1923-1945"(İletişim Yayınları,2005).
4-Trakya'da yaşayan Musevi nüfusun toplu saldırılara uğradığı,mallarının yağmalandığı ve bölgeden sürüldüğü olaylar hakkında bkz. Ayhan Aktar,Id.
5-İstanbul'da yaşayan gayrimüslimlerin şahsına ve mallarına yönelik şiddet dolu toplu saldırılar hakkında kapsamlı bir çalışma için bkz. Dilek Güven,"Cumhuriyet Dönemi Azınlık Stratejileri ve Politikaları Bağlamında 6-7 Eylül Olayları"(İletişim Yayınları,2006).
6-Yunanistan ile Türkiye'nin arasında Kıbrıs krizinin yaşandığı bir dönemde,aralarında Türkiye vatandaşları ile evli olanların da bulunduğu,Yunanistan pasaportu taşıyan onbinlerce Rum sınır dışı edildi.Bkz. Hülya Demir ve Rıdvan Akar,"İstanbul'un Son Sürgünleri"(İletişim Yayınları,2004).
7-Gayrimüslimlere ait cemaat vakıfları,Cumhuriyet yönetiminin tapu kayıtlarının güncellenmesi amacıyla 1935 tarihli Vakıflar Yasası'na binaen bütün vakıflara sahip oldukları malları göstermeleri için yapılan çağrıya yanıt vermiş,ellerindeki malları devlete bildirmiştir.1936 Beyannamesi olarak bilinen bu listeler,1960'larda Kıbrıs krizi sırasında Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM) tarafından "hatırlanır".VGM bu listelerin cemaat vakıflarının "vakfiyesi" olduğunu ileri sürerek bu vakıfların 1936'dan sonra edindiği bütün malların devlete ait olduğunu iddia eder.Bu hukuka aykırı ve ayrımcı uygulama,1974 yılında Yargıtay tarafından onanarak yasal meşruiyet kazanır.Detaylı bilgi için bkz. Baskın Oran,"Türkiye'de Azınlıklar:Kavramlar-Teori-Lozan-İç Mevzuat-Uygulama"(İletişim Yayınları,2005).
8-Bu düzenlemeler,Vakıflar Yasası'nda Ağustos 2002 tarihli,4771 sayılı ve Ocak 2003 tarihli,4778 sayılı yasalar ile gerçekleştirildi.
9-Tasarının gayrimüslim vakıflarını ilgilendiren hükümlerinin eleştirel bir değerlendirmesi için bkz. TESEV,"Vakıflar Kanunu Gayrimüslim Cemaat Vakıflarının Sorunları için Çözüm Getirmiyor",basın bildirisi,5 Aralık 2007,http://www.tesev.org.tr/etkinlik/TESEV-VakiflarKanunuGorusu.pdf.
---------------------------------------------------------------------------
*Dilek Kurban,Toplumsal Tarih,sayı:169,Ocak 2008,s.8-9.
5 Şubat 2012 Pazar
Osman Köker'in "Yüz Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler" Sunumu/Barış Baştürk*
Birzamanlar Yayıncılık Yayın Yönetmeni Osman Köker,Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü'nün konuğu olarak 29 Mart [2008] Cumartesi günü Ankara'da,"Yüz Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler" başlıklı bir sunum yaptı.
Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası Konferans Salonu'nda yapılan sunumda Köker,yirminci yüzyıl başında bugünkü Türkiye sınırları içinde yaşayan Ermenilerin sosyal,ekonomik ve kültürel hayatlarını,o döneme ait yüz kadar kartpostal eşliğinde aktardı.(1) Köker,kartpostallardaki mekanların Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren hangi süreçlerden geçtiğine ve günümüzdeki durumlarına dair ayrıntılı bilgiler de verdi.Köker'e göre,kartpostallarda görülen binaların bir kısmı tamamen yıkılmış,bir kısmı camii,hapishane,depo olarak kullanılmış,bazıları ise eski işlevlerini sürdürmüştü.
Ermeni nüfusunu,Osmanlı idari yapılanmasını esas alarak vilayet vilayet aktaran Köker,Osmanlı'da ne kadar Ermeni'nin yaşadığına dair farklı kaynaklarda birbiriyle çelişen bilgiler olduğunu hatırlattı ve bu nedenle Osmanlı ve Ermeni kaynaklarını karşılaştırmalı olarak verdi.Nüfusun niceliği kadar niteliğinin de önemli olduğunu belirten Köker,Ermenilerin çok büyük bir nüfusa sahip olmadığı birçok şehirde bile ekonomik ve sosyal hayattaki faaliyetleriyle çok büyük bir ağırlığa sahip olabildiklerini vurguladı.
Edirne vilayetinde 20-30 bin(2) Ermeni yaşadığını belirten Köker,doğrudan merkeze bağlı bir sancak olan Çatalca'da da 1000'e yakın Ermeni yaşadığını söyledi.Köker'e göre,Marmara havzası batıda Ermenilerin en yoğun olduğu bölgeydi.İzmit sancağında 58-62 bin,Bursa vilayetinde ise 82-120 bin Ermeni yaşıyordu.Bursa'da ipekçilik,Eskişehir'de lületaşı işlemeciliğinde Ermenilerin rolüne değindi.İstanbul'da farklı kaynaklara göre 84 bin ile 161 bin arasında Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Büyük Tarabya Oteli'nin Mıgırdiç Tokatlıyan'a ait üç otelden biri olduğunu ve bugün Galatasaray Adası olarak bilinen adanın eskiden saray mimarlarından Sarkis Balyan'a ait olduğu için Serkisbey Adası olarak anıldığını anlattı.
Aydın vilayetinde 20-30 bin Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Ermenilerin özellikle İzmir'deki ticari hayatta,meyve işleme ve dokumacılık sektöründe ağırlıklarının olduğunu söyledi.Basmane semtinin isminin onsekizinci yüzyılda bir Ermeni tarafından kurulan büyük bir basmahaneden geldiğini hatırlatan Köker,Ermenilerin dokumacılık alanındaki ilişkilerinin Anadolu'dan Marsilya,Lion ve Manchester'e kadar uzandığını,zaten Manchester'da dokumacılık sektörünü elinde tutan sanayici ve tüccarların bir kısmının Ermeni olduğunu belirtti.İzmir'deki Ermeni mahallesinden kartpostallar gösteren Köker,bu mahallenin İzmir'e Türk ordusunun girmesinin ardından,13 Eylül 1922'de çıkan yangında yok olduğunu,bölgenin şimdi fuar alanı olduğunu hatırlattı.
Nevşehir'den Antalya'ya kadar uzanan Konya vilayetinde 20-25 bin,Kayseri ve Yozgat'ı da içine alan Ankara vilayetinde ise 105-108 bin arasında Ermeni yaşadığını belirten Köker,Ankaralı Ermenilerin çoğunluğunun Katolik olduğunu,bunların büyük kısmının kökenini,Gregoryen Ermenilerle yaşadıkları sorunlar nedeniyle Babıali tarafından İstanbul'dan sürülen Katolik Ermenilerin oluşturduğunu söyledi.
Kayseri şehrinin üçte birini oluşturan Ermenilerin geleneksel zanaatlar,sanayi ve ticarette de ileri olduğunu söyleyen Köker,bugün Kayserili tüccarlara atfedilen olumlu özelliklerin o günün Ermeni tüccarlarına da denk geldiğini hatırlattı.
Bolu,Sinop ve Çankırı'yı da içine alan Kastamonu vilayeti için 11-14 binlik,Rize'den Samsun'a kadar uzanan Trabzon vilayeti içinse 68-73 binlik nüfus verilerini aktaran Köker,özellikle orta ve doğu Karadeniz sahillerinde bugün hiç düşünemeyeceğimiz bir yoğunlukta Ermeni ağırlığının bulunduğunu belirtti.150-180 bin arasında Ermeni'nin yaşadığı Sivas vilayetinde,vilayet merkezinin yanı sıra Amasya,Tokat,Merzifon ve Şebinkarahisar'da da önemli sayıda Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Merzifon'da 1886 yılında Amerikan misyonerleri tarafından kurulan Anadolu Koleji hakkında geniş bilgi verdi.
Mersin ve Tarsus'un yanı sıra Sis (bugün Kozan),Haçin (bugün Saimbeyli) gibi Çukurova'nın dağlık kesiminin de dahil olduğu Adana vilayetinde 57-79 bin arasında Ermeni'nin yaşadığı bilgisini veren Köker,Türk-Ermeni ilişkileri açısından oldukça barışçıl bir dönem olan yirminci yüzyıl başındaki 1909 Adana Olaylarının bir istisna oluşturduğunu,Tarsus'tan Maraş'a,hatta bugün Suriye topraklarında bulunan Kessap'a kadar geniş bir bölgeye yayılan olaylar sırasında farklı kaynaklara göre 20-30 bin arasında Ermeni'nin öldüğünü ve dışarıya önemli bir göçün yaşandığını hatırlattı:Bugün Arjantin'de yaşayan Ermenilerin önemli bir kısmını bu olaylar sonrasında Maraş'tan göç eden Ermeniler oluşturuyordu.Buenos Aires'te Maraşlı Ermeniler Derneği adıyla bir örgütlenmeleri bulunan Ermeniler,şehrin önemli caddelerinden birine Maraş adının verilmesini sağlamış ve 1960'larda Maraş adında bir dergi yayınlamışlardı.
Halep vilayetinin;Antakya,Urfa,Maraş ve Antep sancak ve kazalarında 95-150 binlik bir Ermeni nüfusunun varlığından bahseden Köker'e göre,Antep Kilisesi Cumhuriyet döneminde hapishane olarak kullanılmış,1980'lerde şehre modern hapishaneler yapılmasından sonra da camiiye çevrilerek Kurtuluş Camii adını almıştı.Urfa'daki Ermeni kilisesi ise şimdi Selahaddin Eyyubi Camii olmuştu.Erzincan,Kemah,Bayburt'u da içine alan Erzurum'un 136-203 bin kişilik bir Ermeni nüfusu barındırdığını belirten Köker,bir okul hakkında ilginç bilgiler aktardı:Okul,Mıgırdiç Sanasaryan adlı Tiflisli bir Ermeni zengin tarafından yoksul Ermeni çocuklarının eğitimi için kurulmuştu.
Sanasaryan Mektebi olarak anılan okula gelir getirmesi için Erzurum'da işyerleri ve tarlalar alan Sanasaryan,bunların yetersiz kaldığını gördüğünde İstanbul'da bir han yaptırmıştı.Sansaryan Hanı olarak bilinen bu han Cumhuriyet döneminde İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve Siyasi Şube olarak kullanıldı ve adı hafızalarda işkencehane olarak kaldı.Şimdi de çalışma yaşamı ve telif hakları konusundaki davalara bakan mahkemeler burada faaliyetteler.
Erzurum'daki okul binası ise Milli Mücadele'nin başlangıcındaki en önemli olay olan kongreye ev sahipliği yaptı.Yalnız,Erzurum Kongresi'nin bu Ermeni okulunda yapıldığı bilgisini hiçbir tarih kitabında bulmamız mümkün değildir.
Muş,Bulanık,Siirt,Sason sancaklarını da içine alan Bitlis vilayetinde 119-160 bin kadar,Gevaş ve Hakkari'nin de dahil olduğu Van vilayetinde 67-121 bin kadar Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Akhtamar Adası'nda bulunan Surp Haç Kilisesi'nin fotoğrafının bulunduğu bir kartpostal göstererek şunları ekledi:
"Onuncu yüzyıldan kalan,Ermeni mimarisi ve taş ustalığının en güzel örneklerinden biri kabul edilen bu kilise bir Ermeni mimarın da gönüllü katkılarıyla son yıllarda aslına sadık bir restorasyon geçirdi.Tek problemli nokta devletin geçmişte kilisenin tepesinde bulunan haçı oraya yeniden koymayı reddetmesinden kaynaklanıyor."
Yüz yıl önce Rusya topraklarına dahil bulunan Kars ve çevresindeki bölgede Rus kaynaklarına göre 90 bin kadar Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,burada yine onuncu yüzyıldan kalan ve Cumhuriyet döneminde camiiye çevrilen Surp Arakelots(3) Kilisesi'nin de bugünlerde restore edilmekte olduğunu,ancak bu işi yürütenlerin binanın dış yüzünde bulunan Ermeni kültürünü ve Hristiyanlığı temsil eden bütün figürleri kazıyarak dümdüz ettiğini söyledi.
***
1-Köker daha önce "Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu'ndan Kartpostallarla Yüz Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler" (Birzamanlar Yayıncılık,İstanbul,2005) adlı bir albüm kitap yayınlamış ve bu kitaba paralel olarak açtığı sergi İstanbul'dan sonra Almanya ve Fransa'nın farklı kentlerinde gösterilmişti.
2-İlk rakamlar 1914 Osmanlı nüfus sayımından,ikinci rakamlar Ermeni Patrikhanesi verilerinden alınmadır.
3-Aziz Havariler.
---------------------------------------------------------------------------
*Barış Baştürk,Toplumsal Tarih,sayı:173,Mayıs 2008,s.15-16.
Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası Konferans Salonu'nda yapılan sunumda Köker,yirminci yüzyıl başında bugünkü Türkiye sınırları içinde yaşayan Ermenilerin sosyal,ekonomik ve kültürel hayatlarını,o döneme ait yüz kadar kartpostal eşliğinde aktardı.(1) Köker,kartpostallardaki mekanların Birinci Dünya Savaşı'ndan itibaren hangi süreçlerden geçtiğine ve günümüzdeki durumlarına dair ayrıntılı bilgiler de verdi.Köker'e göre,kartpostallarda görülen binaların bir kısmı tamamen yıkılmış,bir kısmı camii,hapishane,depo olarak kullanılmış,bazıları ise eski işlevlerini sürdürmüştü.
Ermeni nüfusunu,Osmanlı idari yapılanmasını esas alarak vilayet vilayet aktaran Köker,Osmanlı'da ne kadar Ermeni'nin yaşadığına dair farklı kaynaklarda birbiriyle çelişen bilgiler olduğunu hatırlattı ve bu nedenle Osmanlı ve Ermeni kaynaklarını karşılaştırmalı olarak verdi.Nüfusun niceliği kadar niteliğinin de önemli olduğunu belirten Köker,Ermenilerin çok büyük bir nüfusa sahip olmadığı birçok şehirde bile ekonomik ve sosyal hayattaki faaliyetleriyle çok büyük bir ağırlığa sahip olabildiklerini vurguladı.
Edirne vilayetinde 20-30 bin(2) Ermeni yaşadığını belirten Köker,doğrudan merkeze bağlı bir sancak olan Çatalca'da da 1000'e yakın Ermeni yaşadığını söyledi.Köker'e göre,Marmara havzası batıda Ermenilerin en yoğun olduğu bölgeydi.İzmit sancağında 58-62 bin,Bursa vilayetinde ise 82-120 bin Ermeni yaşıyordu.Bursa'da ipekçilik,Eskişehir'de lületaşı işlemeciliğinde Ermenilerin rolüne değindi.İstanbul'da farklı kaynaklara göre 84 bin ile 161 bin arasında Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Büyük Tarabya Oteli'nin Mıgırdiç Tokatlıyan'a ait üç otelden biri olduğunu ve bugün Galatasaray Adası olarak bilinen adanın eskiden saray mimarlarından Sarkis Balyan'a ait olduğu için Serkisbey Adası olarak anıldığını anlattı.
Aydın vilayetinde 20-30 bin Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Ermenilerin özellikle İzmir'deki ticari hayatta,meyve işleme ve dokumacılık sektöründe ağırlıklarının olduğunu söyledi.Basmane semtinin isminin onsekizinci yüzyılda bir Ermeni tarafından kurulan büyük bir basmahaneden geldiğini hatırlatan Köker,Ermenilerin dokumacılık alanındaki ilişkilerinin Anadolu'dan Marsilya,Lion ve Manchester'e kadar uzandığını,zaten Manchester'da dokumacılık sektörünü elinde tutan sanayici ve tüccarların bir kısmının Ermeni olduğunu belirtti.İzmir'deki Ermeni mahallesinden kartpostallar gösteren Köker,bu mahallenin İzmir'e Türk ordusunun girmesinin ardından,13 Eylül 1922'de çıkan yangında yok olduğunu,bölgenin şimdi fuar alanı olduğunu hatırlattı.
Nevşehir'den Antalya'ya kadar uzanan Konya vilayetinde 20-25 bin,Kayseri ve Yozgat'ı da içine alan Ankara vilayetinde ise 105-108 bin arasında Ermeni yaşadığını belirten Köker,Ankaralı Ermenilerin çoğunluğunun Katolik olduğunu,bunların büyük kısmının kökenini,Gregoryen Ermenilerle yaşadıkları sorunlar nedeniyle Babıali tarafından İstanbul'dan sürülen Katolik Ermenilerin oluşturduğunu söyledi.
Kayseri şehrinin üçte birini oluşturan Ermenilerin geleneksel zanaatlar,sanayi ve ticarette de ileri olduğunu söyleyen Köker,bugün Kayserili tüccarlara atfedilen olumlu özelliklerin o günün Ermeni tüccarlarına da denk geldiğini hatırlattı.
Bolu,Sinop ve Çankırı'yı da içine alan Kastamonu vilayeti için 11-14 binlik,Rize'den Samsun'a kadar uzanan Trabzon vilayeti içinse 68-73 binlik nüfus verilerini aktaran Köker,özellikle orta ve doğu Karadeniz sahillerinde bugün hiç düşünemeyeceğimiz bir yoğunlukta Ermeni ağırlığının bulunduğunu belirtti.150-180 bin arasında Ermeni'nin yaşadığı Sivas vilayetinde,vilayet merkezinin yanı sıra Amasya,Tokat,Merzifon ve Şebinkarahisar'da da önemli sayıda Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Merzifon'da 1886 yılında Amerikan misyonerleri tarafından kurulan Anadolu Koleji hakkında geniş bilgi verdi.
Mersin ve Tarsus'un yanı sıra Sis (bugün Kozan),Haçin (bugün Saimbeyli) gibi Çukurova'nın dağlık kesiminin de dahil olduğu Adana vilayetinde 57-79 bin arasında Ermeni'nin yaşadığı bilgisini veren Köker,Türk-Ermeni ilişkileri açısından oldukça barışçıl bir dönem olan yirminci yüzyıl başındaki 1909 Adana Olaylarının bir istisna oluşturduğunu,Tarsus'tan Maraş'a,hatta bugün Suriye topraklarında bulunan Kessap'a kadar geniş bir bölgeye yayılan olaylar sırasında farklı kaynaklara göre 20-30 bin arasında Ermeni'nin öldüğünü ve dışarıya önemli bir göçün yaşandığını hatırlattı:Bugün Arjantin'de yaşayan Ermenilerin önemli bir kısmını bu olaylar sonrasında Maraş'tan göç eden Ermeniler oluşturuyordu.Buenos Aires'te Maraşlı Ermeniler Derneği adıyla bir örgütlenmeleri bulunan Ermeniler,şehrin önemli caddelerinden birine Maraş adının verilmesini sağlamış ve 1960'larda Maraş adında bir dergi yayınlamışlardı.
Halep vilayetinin;Antakya,Urfa,Maraş ve Antep sancak ve kazalarında 95-150 binlik bir Ermeni nüfusunun varlığından bahseden Köker'e göre,Antep Kilisesi Cumhuriyet döneminde hapishane olarak kullanılmış,1980'lerde şehre modern hapishaneler yapılmasından sonra da camiiye çevrilerek Kurtuluş Camii adını almıştı.Urfa'daki Ermeni kilisesi ise şimdi Selahaddin Eyyubi Camii olmuştu.Erzincan,Kemah,Bayburt'u da içine alan Erzurum'un 136-203 bin kişilik bir Ermeni nüfusu barındırdığını belirten Köker,bir okul hakkında ilginç bilgiler aktardı:Okul,Mıgırdiç Sanasaryan adlı Tiflisli bir Ermeni zengin tarafından yoksul Ermeni çocuklarının eğitimi için kurulmuştu.
Sanasaryan Mektebi olarak anılan okula gelir getirmesi için Erzurum'da işyerleri ve tarlalar alan Sanasaryan,bunların yetersiz kaldığını gördüğünde İstanbul'da bir han yaptırmıştı.Sansaryan Hanı olarak bilinen bu han Cumhuriyet döneminde İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve Siyasi Şube olarak kullanıldı ve adı hafızalarda işkencehane olarak kaldı.Şimdi de çalışma yaşamı ve telif hakları konusundaki davalara bakan mahkemeler burada faaliyetteler.
Erzurum'daki okul binası ise Milli Mücadele'nin başlangıcındaki en önemli olay olan kongreye ev sahipliği yaptı.Yalnız,Erzurum Kongresi'nin bu Ermeni okulunda yapıldığı bilgisini hiçbir tarih kitabında bulmamız mümkün değildir.
Muş,Bulanık,Siirt,Sason sancaklarını da içine alan Bitlis vilayetinde 119-160 bin kadar,Gevaş ve Hakkari'nin de dahil olduğu Van vilayetinde 67-121 bin kadar Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,Akhtamar Adası'nda bulunan Surp Haç Kilisesi'nin fotoğrafının bulunduğu bir kartpostal göstererek şunları ekledi:
"Onuncu yüzyıldan kalan,Ermeni mimarisi ve taş ustalığının en güzel örneklerinden biri kabul edilen bu kilise bir Ermeni mimarın da gönüllü katkılarıyla son yıllarda aslına sadık bir restorasyon geçirdi.Tek problemli nokta devletin geçmişte kilisenin tepesinde bulunan haçı oraya yeniden koymayı reddetmesinden kaynaklanıyor."
Yüz yıl önce Rusya topraklarına dahil bulunan Kars ve çevresindeki bölgede Rus kaynaklarına göre 90 bin kadar Ermeni'nin yaşadığını belirten Köker,burada yine onuncu yüzyıldan kalan ve Cumhuriyet döneminde camiiye çevrilen Surp Arakelots(3) Kilisesi'nin de bugünlerde restore edilmekte olduğunu,ancak bu işi yürütenlerin binanın dış yüzünde bulunan Ermeni kültürünü ve Hristiyanlığı temsil eden bütün figürleri kazıyarak dümdüz ettiğini söyledi.
***
1-Köker daha önce "Orlando Carlo Calumeno Koleksiyonu'ndan Kartpostallarla Yüz Yıl Önce Türkiye'de Ermeniler" (Birzamanlar Yayıncılık,İstanbul,2005) adlı bir albüm kitap yayınlamış ve bu kitaba paralel olarak açtığı sergi İstanbul'dan sonra Almanya ve Fransa'nın farklı kentlerinde gösterilmişti.
2-İlk rakamlar 1914 Osmanlı nüfus sayımından,ikinci rakamlar Ermeni Patrikhanesi verilerinden alınmadır.
3-Aziz Havariler.
---------------------------------------------------------------------------
*Barış Baştürk,Toplumsal Tarih,sayı:173,Mayıs 2008,s.15-16.
Sanal Alemde Ermeni Sorunu/Gürel Tüzün*
Bir yanda konuyla ilgili değişik toplantılar,şiddet kullanımına varan gösteriler birbirini izliyor,öte yanda Hrant Dink ve Orhan Pamuk gibi yazarlar yargılanıyor.Konu etrafındaki hareketlilik doğal olarak web ortamına da doğrudan yansıyor.
"Ermeni Sorunu"yla ilgili resmi web sitelerinin başında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nınki geliyor.Sitenin "Tarih" bölümünde,"Ermeni Sorunu ve Gerçekler" başlıklı bir alt bölüm bulunuyor (http://www.kulturturizm.gov.tr./portal/tarih_tr.asp?belgeno=1572).Burada konu,"Türk-Ermeni İlişkileri","Sorunun Ortaya Çıkışı","Ermenilerin Yaptığı Katliamlar","24 Nisan 1915","Yer Değiştirme (Tehcir)","Ermeni Terörü" ve "Arşiv Belgeleri" gibi başlıklar altında ele alınıyor.Bu sayfalarda,"Ermeni mezalimi"ni gösteren fotoğrafların yer aldığı bir "Albüm" de bulunuyor.
Dışişleri Bakanlığı'nın web sitesinde konuyla ilgili sayfalar "Ermeni Soykırım İddiaları" başlığı altında yer alıyor (http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/DisPolitika/AnaKonular/ErmeniSoykirimIddialar%C4%BI/).Burada konuyla ilgili "temel belgeler"in yanı sıra resmi açıklamalar ve bir kaynakça bulunuyor.Bakanlığın konuya ilişkin İngilizce sayfalarına ise (http://www.mfa.gov.tr/MFA/ForeignPolicy/MainIssues/ArmenianAllegations/) adresinden erişiliyor.
Devlet Arşivleri'nin web sitesinde ilgili bölüm "Arşiv Belgelerine Göre Ermeni Konusu" başlığını taşıyor (http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp).Burada,"Tehcirin Sebepleri ve Alınan Tedbirler","Tehcir Kararının Uygulandığı Bölgeler","Tehcire Tabi Tutulan Ermenilerin Taşınır ve Taşınmaz Mallarının Durumu" gibi başlıklar altında sınıflandırılmış belgelere erişiliyor.
Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi'ne bağlı "tarafsız ve özel" araştırma kuruluşu Ermeni Araştırmaları Enstitüsü'nün (EREN) web sitesinde (http://www.eraren.org/tr/index.asp) konuyla ilgili makaleler,raporlar,kronoloji ve kaynakça yer alıyor.EREN ayrıca,2001'den bu yana Ermeni Araştırmaları,2002'den bu yana da Review of Armenian Studies dergilerini yayımlıyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "Ermeni Sorunu" konusundaki görüşleriyle ilgilenenler,(http://www.tsk.mil.tr/uluslararasi/ermenisorunu.htm) adresini ziyaret edebilir.
Üniversitelerin konuyu nasıl ele aldığını görmek istiyorsanız,bir örnek olarak Mersin Üniversitesi'nin web sitesine bakabilirsiniz (http://www.mersin.edu.tr/ermenisorunu/).Dumlupınar Üniversitesi'nin web sitesindeki "Ermeni İddiaları Karşısında Tarih ve Politika" (http://politika.dumlupinar.edu.tr/index_er.html) başlıklı sayfalar daha kapsamlı."Ayrıca,geniş ve kapsamlı bir bağlantılar listesi var.Listenin özelliği,soykırım tezini savunan web sitelerini de içermesi.
Resmi olmayan siteler arasında,FORSNET'inkinin çok kapsamlı (www.ermenisorunu.gen.tr) olduğu söylenebilir.Buradaki sayfaların İngilizce,Fransızca ve Almanca sürümleri de var.
Bir başka kapsamlı web sitesi ise (http://www.ermenisorunu.4t.com/) adresinde bulunuyor.Sitede "Cumhuriyet Dönemine Kadar Türk-Ermeni İlişkileri","Lozan Antlaşması ve Ermeni Sorunu","Lozan'dan Bugüne Ermeni Sorunu","Azerbaycan-Ermeni İlişkileri","Fotoğraflarla Ermeni Terörü" gibi bölümler var.
Armenian Reality başlıklı İngilizce web sitesinde (www.armenianreality.com/) "Massacres in Anatolia" ve "Massacres in Azerbaijan","Documents of Massacres by Armenians" ve "Armenian Terror" gibi bölümler bulunuyor.Bu sitenin Fransızca sürümü de var (http://www.armenianreality.com/francais/)."Türkiye Dostları"nın Fransızca web sitesinde de konuyla ilgili bilgilere "La question arménienne" başlığı altında yer veriliyor (http://www.tetedeturc.com/home/rubrique.php3?id_rubrique=2).
Soykırım tezini savunan web sitelerinin ortak bir özelliği,'çok dilli' olmaları.Türkiye'nin konuyla ilgili resmi görüşünü savunan web siteleri genellikle Türkçe ve 'kendi kendimize propaganda' niteliği taşıyor.
Bu sayıda da soykırım tezini savunan web sitelerini ele alacağız.Bunlardan "Ermeni Sorunu"nun (http://ermeni.org/ermeni-sorunu.htm) İngilizce,Fransızca ve Ermenice sürümleri de var.Sitede 'Konferanslar','Makaleler','E-Kitaplar' ve 'Fotoğraflar'ın yanı sıra 'Linkler' ve 'Forum' sayfaları da bulunuyor.Türkçe sürümü olan bir başka web sitesi de "Ermeni Soykırımı" adını taşıyor (http://www.theforgotten.org/site/intro_tur.html).'Tarihçe','ABC News','Görüntüler' ve 'Sağ Kalanlar' bölümlerini içeren web sitesinin İngilizce,İspanyolca,İtalyanca,Almanca,Fransızca ve Rusça sürümleri de var.
ABD'ndeki Armenian National Institute'un (Ulusal Ermeni Enstitüsü) web sitesi (http://www.armeniangenocide.org/) çok ayrıntılı.Bu web sitesinde konuyla ilgili örgütlerin listesi de bulunuyor.
Bir başka ayrıntılı web sitesi ise (http://www.genocide1915.info/) adresinde yer alıyor.Bu web sitesinin İngilizce,Almanca,Fransızca,İtalyanca,İspanyolca ve Portekizce sürümlerine ek olarak Çince,Japonca ve Kore dilinde sürümleri de var.Ayrıca,soykırım tezinin farklı ülkelerde tanınmasına ilişkin haber ve çözümlemelere geniş yer ayrılıyor,zaman zaman bu konuda kampanyalar yürütülüyor.
ArmenianHouse.org,kendi deyimleriyle,bir elektronik kütüphane.Ermeni yazını,tarihi gibi konuların yanı sıra soykırım teziyle (http://armenianhouse.org/genocide.html) ilgili belgeler de içeriyor.Kütüphanenin Ermenice ve Rusça sürümleri de var.
Soykırım teziyle ilgili olarak Alman Devlet Arşivleri'nde bulunan bazı belgelere (http://www.armenocide.de/armenocide/armgende.nsf) adresinden erişilebiliyor.Bu web sitesinin Almanca ve İngilizce sürümleri var ve büyük ölçüde,Johannes Lepsius'un 1919'da yayımlanmış "Almanya ve Ermenistan" başlıklı çalışmasına dayanıyor.
Soykırım teziyle ilgili bir Fransızca web sitesi de "Imprescriptible" adını taşıyor (http://www.imprescriptible.fr/).Burada,ünlü Mavi Kitap ile ABD Büyükelçisi Morgenthau'nun anılarının ve Lepsius'un çalışmasının Fransızcasına erişilebiliyor.En zengin Rusça web sitesi (http://genocide.ru/) adresinde yer alıyor.Öbür web sitelerinde olduğu gibi burada da konuyla ilgili çok çeşitli belgeler,haritalar ve fotoğraflar bulunuyor.
Bu tür web sitelerinin İngilizce ve Fransızca gibi birkaç dildeki sürümleri çoğunlukla son yılların ürünü.Buna karşılık,soykırım tezi yanlısı web sitelerinde bu tezin bütün dünyada kabulü amaçlandığından,çok dillilik yaygın bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor.Bu web sitelerinin bir başka özelliği de genellikle aynı ya da benzer belgeleri içermeleri.Bu nedenle,özellikle zengin ve ayrıntılı birkaç web sitesinde konuyla ilgili bilgi ve belgelerin hemen hepsine erişilebildiğini söylemek mümkün.
***
*Gürel Tüzün,Toplumsal Tarih,sayı:145-146,Ocak-Şubat 2006,s.93.
"Ermeni Sorunu"yla ilgili resmi web sitelerinin başında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nınki geliyor.Sitenin "Tarih" bölümünde,"Ermeni Sorunu ve Gerçekler" başlıklı bir alt bölüm bulunuyor (http://www.kulturturizm.gov.tr./portal/tarih_tr.asp?belgeno=1572).Burada konu,"Türk-Ermeni İlişkileri","Sorunun Ortaya Çıkışı","Ermenilerin Yaptığı Katliamlar","24 Nisan 1915","Yer Değiştirme (Tehcir)","Ermeni Terörü" ve "Arşiv Belgeleri" gibi başlıklar altında ele alınıyor.Bu sayfalarda,"Ermeni mezalimi"ni gösteren fotoğrafların yer aldığı bir "Albüm" de bulunuyor.
Dışişleri Bakanlığı'nın web sitesinde konuyla ilgili sayfalar "Ermeni Soykırım İddiaları" başlığı altında yer alıyor (http://www.mfa.gov.tr/MFA_tr/DisPolitika/AnaKonular/ErmeniSoykirimIddialar%C4%BI/).Burada konuyla ilgili "temel belgeler"in yanı sıra resmi açıklamalar ve bir kaynakça bulunuyor.Bakanlığın konuya ilişkin İngilizce sayfalarına ise (http://www.mfa.gov.tr/MFA/ForeignPolicy/MainIssues/ArmenianAllegations/) adresinden erişiliyor.
Devlet Arşivleri'nin web sitesinde ilgili bölüm "Arşiv Belgelerine Göre Ermeni Konusu" başlığını taşıyor (http://www.devletarsivleri.gov.tr/kitap/belge.asp).Burada,"Tehcirin Sebepleri ve Alınan Tedbirler","Tehcir Kararının Uygulandığı Bölgeler","Tehcire Tabi Tutulan Ermenilerin Taşınır ve Taşınmaz Mallarının Durumu" gibi başlıklar altında sınıflandırılmış belgelere erişiliyor.
Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi'ne bağlı "tarafsız ve özel" araştırma kuruluşu Ermeni Araştırmaları Enstitüsü'nün (EREN) web sitesinde (http://www.eraren.org/tr/index.asp) konuyla ilgili makaleler,raporlar,kronoloji ve kaynakça yer alıyor.EREN ayrıca,2001'den bu yana Ermeni Araştırmaları,2002'den bu yana da Review of Armenian Studies dergilerini yayımlıyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin "Ermeni Sorunu" konusundaki görüşleriyle ilgilenenler,(http://www.tsk.mil.tr/uluslararasi/ermenisorunu.htm) adresini ziyaret edebilir.
Üniversitelerin konuyu nasıl ele aldığını görmek istiyorsanız,bir örnek olarak Mersin Üniversitesi'nin web sitesine bakabilirsiniz (http://www.mersin.edu.tr/ermenisorunu/).Dumlupınar Üniversitesi'nin web sitesindeki "Ermeni İddiaları Karşısında Tarih ve Politika" (http://politika.dumlupinar.edu.tr/index_er.html) başlıklı sayfalar daha kapsamlı."Ayrıca,geniş ve kapsamlı bir bağlantılar listesi var.Listenin özelliği,soykırım tezini savunan web sitelerini de içermesi.
Resmi olmayan siteler arasında,FORSNET'inkinin çok kapsamlı (www.ermenisorunu.gen.tr) olduğu söylenebilir.Buradaki sayfaların İngilizce,Fransızca ve Almanca sürümleri de var.
Bir başka kapsamlı web sitesi ise (http://www.ermenisorunu.4t.com/) adresinde bulunuyor.Sitede "Cumhuriyet Dönemine Kadar Türk-Ermeni İlişkileri","Lozan Antlaşması ve Ermeni Sorunu","Lozan'dan Bugüne Ermeni Sorunu","Azerbaycan-Ermeni İlişkileri","Fotoğraflarla Ermeni Terörü" gibi bölümler var.
Armenian Reality başlıklı İngilizce web sitesinde (www.armenianreality.com/) "Massacres in Anatolia" ve "Massacres in Azerbaijan","Documents of Massacres by Armenians" ve "Armenian Terror" gibi bölümler bulunuyor.Bu sitenin Fransızca sürümü de var (http://www.armenianreality.com/francais/)."Türkiye Dostları"nın Fransızca web sitesinde de konuyla ilgili bilgilere "La question arménienne" başlığı altında yer veriliyor (http://www.tetedeturc.com/home/rubrique.php3?id_rubrique=2).
Soykırım tezini savunan web sitelerinin ortak bir özelliği,'çok dilli' olmaları.Türkiye'nin konuyla ilgili resmi görüşünü savunan web siteleri genellikle Türkçe ve 'kendi kendimize propaganda' niteliği taşıyor.
Bu sayıda da soykırım tezini savunan web sitelerini ele alacağız.Bunlardan "Ermeni Sorunu"nun (http://ermeni.org/ermeni-sorunu.htm) İngilizce,Fransızca ve Ermenice sürümleri de var.Sitede 'Konferanslar','Makaleler','E-Kitaplar' ve 'Fotoğraflar'ın yanı sıra 'Linkler' ve 'Forum' sayfaları da bulunuyor.Türkçe sürümü olan bir başka web sitesi de "Ermeni Soykırımı" adını taşıyor (http://www.theforgotten.org/site/intro_tur.html).'Tarihçe','ABC News','Görüntüler' ve 'Sağ Kalanlar' bölümlerini içeren web sitesinin İngilizce,İspanyolca,İtalyanca,Almanca,Fransızca ve Rusça sürümleri de var.
ABD'ndeki Armenian National Institute'un (Ulusal Ermeni Enstitüsü) web sitesi (http://www.armeniangenocide.org/) çok ayrıntılı.Bu web sitesinde konuyla ilgili örgütlerin listesi de bulunuyor.
Bir başka ayrıntılı web sitesi ise (http://www.genocide1915.info/) adresinde yer alıyor.Bu web sitesinin İngilizce,Almanca,Fransızca,İtalyanca,İspanyolca ve Portekizce sürümlerine ek olarak Çince,Japonca ve Kore dilinde sürümleri de var.Ayrıca,soykırım tezinin farklı ülkelerde tanınmasına ilişkin haber ve çözümlemelere geniş yer ayrılıyor,zaman zaman bu konuda kampanyalar yürütülüyor.
ArmenianHouse.org,kendi deyimleriyle,bir elektronik kütüphane.Ermeni yazını,tarihi gibi konuların yanı sıra soykırım teziyle (http://armenianhouse.org/genocide.html) ilgili belgeler de içeriyor.Kütüphanenin Ermenice ve Rusça sürümleri de var.
Soykırım teziyle ilgili olarak Alman Devlet Arşivleri'nde bulunan bazı belgelere (http://www.armenocide.de/armenocide/armgende.nsf) adresinden erişilebiliyor.Bu web sitesinin Almanca ve İngilizce sürümleri var ve büyük ölçüde,Johannes Lepsius'un 1919'da yayımlanmış "Almanya ve Ermenistan" başlıklı çalışmasına dayanıyor.
Soykırım teziyle ilgili bir Fransızca web sitesi de "Imprescriptible" adını taşıyor (http://www.imprescriptible.fr/).Burada,ünlü Mavi Kitap ile ABD Büyükelçisi Morgenthau'nun anılarının ve Lepsius'un çalışmasının Fransızcasına erişilebiliyor.En zengin Rusça web sitesi (http://genocide.ru/) adresinde yer alıyor.Öbür web sitelerinde olduğu gibi burada da konuyla ilgili çok çeşitli belgeler,haritalar ve fotoğraflar bulunuyor.
Bu tür web sitelerinin İngilizce ve Fransızca gibi birkaç dildeki sürümleri çoğunlukla son yılların ürünü.Buna karşılık,soykırım tezi yanlısı web sitelerinde bu tezin bütün dünyada kabulü amaçlandığından,çok dillilik yaygın bir uygulama olarak karşımıza çıkıyor.Bu web sitelerinin bir başka özelliği de genellikle aynı ya da benzer belgeleri içermeleri.Bu nedenle,özellikle zengin ve ayrıntılı birkaç web sitesinde konuyla ilgili bilgi ve belgelerin hemen hepsine erişilebildiğini söylemek mümkün.
***
*Gürel Tüzün,Toplumsal Tarih,sayı:145-146,Ocak-Şubat 2006,s.93.
4 Şubat 2012 Cumartesi
Kastamonu Valisi Reşid (Paşa) Bey,Ermenileri Korudu Mu?/Fuat Dündar*
Taner Akçam,1999'da yayımlanan "İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu" kitabında Kastamonu Valisi Reşid (Paşa) Bey'in,Ermenileri imha "emrine direnip","ben elimi kana boyamam" diyerek karşı çıktığını ve bu nedenle İstanbul tarafından görevden alındığını belirtmişti.Yerine de "Ankara'daki işini bitiren [katliam demek istiyor,FD] Atıf" Bey'in atandığını eklemişti.(1) Akçam bu saptamayı o günden beri,yazdığı tüm kitaplarda kelimesi kelimesine aynı şekilde kullanagelmiştir.(2) Ayrıca bu iddia,o günden beri diğer birçok araştırmacı tarafından hiç yargılanmadan,sorgulanmadan kullanılmış ve Kastamonu valisinin kurtarıcı olduğu yönünde neredeyse bir akademik mutabakat sağlanmıştı.Bu çalışmalardan biri de Ayhan Aktar tarafından kaleme alınan,Türk Milliyetçiliği,Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm",(3) kitabı olup,kitabın merkezin emrine direnen Osmanlı bürokratlarının incelendiği bölümde,Akçam'a atıf yapılarak "Kastamonu Valisi Reşid Bey emre direnenler arasında yer alır" demişti.(4) Ama asıl önemlisi Aktar,kitabını "tehcir kararına farklı şekilde direnen" vali ve mutasarrıflara adarken bunlardan birisi olarak da Kastamonu valisini zikretmişti.Bununla da kalmamış,bir röportajda Ermenileri koruduğu için valinin heykelinin dikilmesini dahi istemişti.(5)
Oysa Kastamonu Valisi Reşid Bey'in,katliamı bilmem ama Ermeni tehcirini önlediği ve bu yüzden görevinden alındığı çok kuşkulu görünüyor.Aksine,Reşid Paşa'nın valiliğinin son günlerinde Kastamonu'dan tehcir yapılmasını istediği,cezalandırılmadığı,aksine ödüllendirildiği bile söylenebilir.
Hayatı:Kastamonu Valisi Mehmed Reşid Bey
Mektubizade Mehmed Reşid Bey (1868-1924),Mahkeme-i Temyiz üyelerinden Kazasker İzzed Molla'nın oğlu olup Şam doğumludur.İstanbul'da Nuruosmaniye İbtidai Mektebi,Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi ve Mülkiye İdadisi'nde okumuş,ardından Mülkiye'nin yüksek kısmından 1888 yılı Ekim'inde mezun olmuştur.1890 yılı Ocak ayında Şurayı Devlet Muhakemat Dairesi'nde memur olarak işe başlamıştır.1891 yılında Serez İdadisi'ne müdür,daha sonra Trabzon'a maarif müdürü,1896'da Selanik İdadisi'ne müdür olarak atanmıştır.Ardından mutasarrıf ve valilik görevlerinde bulunmuştur;1906'da Serez Mutasarrıflığı,1910'da Edirne,1911'de Cezayir-i Bahr-i Sefid,1912'de Manastır,1913'te Ankara valiliklerinde bulunmuştur.Serez Mutasarrıflığı yaparken 1908 Devrimi'nde aktif yer alır ve İttihatçıların kamuoyunda tanınan figürlerinden biri olduğu bile söylenebilir.Mustafa Eski'ye göre;Kastamonu valiliğine 10 Haziran 1913'te atanan Reşid Bey,13 Eylül 1915'e kadar bu görevde bulunmuştur.(6)
Kastamonu Valisi Tehciri Önledi Mi?
Katliamlarla ilgili Kastamonu Valisi Reşid Bey'in neler yaptığını takip etmek mümkün değil,ancak Osmanlı dokümanlarından tehcire ilişkin tavrını anlamak bir nebze de olsa mümkün.Elimizde Reşid Bey'in tehcir zamanındaki pozisyonuna yönelik iddialara gölge düşürecek bilgi içeren,merkezden gönderilmiş bir şifreli telgraf var.Dahiliye Nezareti'nden Kastamonu'nun 30 Ağustos tarihli telgrafına cevaben yazılan 1 Eylül 1915 tarihli şifrede -yani Kastamonu Valisi Reşid Bey'in şehri terkedişinden oniki gün önce- "Vilayet dahilindeki Ermeniler kalacaktır"(7) emri verilir.Aslında bu,cevabi telgraftır.Ve büyük ihtimalle Kastamonu Valiliği,İstanbul'dan Kastamonu'da tehcir (devamı ya da başlanılmasını) istediği anlaşılıyor.Yani,katliamı ve tehciri önlediği ileri sürülen Reşid Bey'in görev süresi sırasında Kastamonu Valiliği'nin İstanbul'dan tehciri istediği ve İstanbul'un da bu talebe hayır yanıtı verdiği anlaşılmaktadır.
Üstelik İstanbul 23 Ekim 1915'e dek Kastamonu'ya gönderdiği üç telgrafta da,tehciri engelleyen emirler gönderir.(8) Murat Bardakçı tarafından yayınlanan "Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi" kitabında yer alan "Ermeni nüfusun tehcir sonrasındaki genel hesabı" (sf.109) tablosuna göre 9.052 Kastamonu Ermeni'sinden geriye vilayet sınırları dahilinde 3.437 Ermeni'nin kaldığını biliyoruz.Ama Kastamonu'dan kitlesel tehcirlerin hangi tarihlerde olduğuna dair elimde kesin bir bilgi yok.Bu tarihin aydınlatılması gerekmektedir.Ama tehcirleri sadece Atıf Bey'in göreve atanışına bağlamanın yanlış olduğunu gösteren emareler vardır.Mesela,Kastamonu'dan tehcirin Ekim ayı başlarında,Atıf Bey göreve başladıktan bir hafta sonra olduğunu ileri süren Raymond Kévorkian,bunu Atıf Bey ile bağlantılandırmaktadır.Oysa Atıf Bey'in göreve başlangıç tarihi 18 Ekim 1915'tir.(9) Üstelik İstanbul,Kastamonu vilayetinin de dahil olduğu birçok vilayete çektiği 21 Şubat 1916 tarihli telgrafta;kitlesel tehcirlerin durdurulması yönündeki kararın yanlış anlaşılarak "muzır" kişilerin tehcirinin de durdurulduğunun anlaşıldığı belirtilerek,ilgili vali ve mutasarrıflar uyarılıyordu (bkz. DH.ŞFR [Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi] 61.72).Ermenilerin tehciri ve katliamı için Kastamonu'ya merkez tarafından atandığı iddia edilen Atıf Bey,neden merkezden bu uyarıyı alsın idi?Neden Ermenilere yönelik tedbirlerde esnek davransın idi?
Reşid Bey Görevden Alındı Mı?
Şimdi gelelim Kastamonu Valisi Reşid Bey'in Ermenileri katliamdan ve tehcirden koruduğu için görevden alındığı meselesine.Burada da bir yanlışlık yapıldığını düşünüyorum.Görevden alındığı iddia edilen valinin,İttihatçılar tarafından memuriyetten atılması ya da en hafif ceza olarak mevkiinin düşürülmesi gerekmez miydi?Ancak,görülen o ki,Reşid Bey'in mevkiinin düşürülmesi bir yana,yükseltilmiştir.Hemen birkaç ay sonraki ara seçimlerde (1916) mebus seçilerek,İstanbul'a yerleşecektir.Üstelik mebus seçildiği yer de çok manidardır.İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ve cemiyet politikalarıyla ihtilafa düştüğü iddia edilen Reşid Bey,İttihat ve Terakki Cemiyeti için çok manidar bir yerden mebus seçtirilecektir;Ergani Madeni'nden.Bu seçim bölgesi,İttihatçıların önde geleni,en çok saygı ve hürmet gören Merkez Komite üyesi olan Ziya Gökalp'in mebus seçildiği (1912) yerdir.Bu bir cezalandırma mı yoksa onurlandırma mıdır?
Diğer yandan Reşid Bey'in cemiyetle ihtilafa düştüğü iddia edilir.Oysa kendi anılarından bunun tersini okuyabiliyoruz.Reşid Bey,cemiyet ile değil,hükümet ile sorunları olduğunu belirtip Talat Paşa'nın Dahiliye Nazırı sıfatıyla kendisini azlettiğini ama "cemiyet lideri sıfatıyla hatırı[n]ı okşama[k]" için "Ergani sancağından mebus çıkarttığını ve "yeni kurulan bankalardan birinin idaresine de aza seçtirdiğini" belirtir.Özetle,Reşid Bey'in İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ve onun önde gelenleri ile hiçbir şekilde ihtilafa düştüğü doğru değildir.(10)
Peki,Bunun Kaynağı Ne?
Kastamonu Valisi Reşid Bey'in tehcir ve katliamı önlediğine ve bu yüzden görevden alındığına dair bilginin temel kaynağı,anlaşılan örfi idare zabıtları ve özellikle Katibi Mesuller Davası'nın karar suretidir.Akçam,1999 tarihinden beri,hemen hemen tüm çalışmalarının temel kaynağı olarak Divan-ı Harb-i Örfi kararlarını kullanır.Kendisi,bu mahkemelerle ilgili birkaç uzmandan biri sayılabilir,sayılmalıdır.Üstelik kendisi Dadrian ile birlikte saklanmamış,yok edilmemiş mahkeme ile ilgili çoğunluğu gazete haberleri olmak üzere,malzemeyi bir kitap halinde yayımlamıştır.(11) Şimdi bu kitaptan iki alıntı yapacağım:
"Altıncı Muhakeme'de (14 Mayıs 1335) yargılanan,Reşid Bey'in samimi arkadaşı olan Midhat Şükrü Bey,parti sekreterinin haberiyle değil 'aksine... hasta olduğu için' Kastamonu Valiliği'nden alındı'ğını belirtmiştir."(bkz.Akçam-Dadrian,sf.404).
"Ardından Atıf Bey (Reşid Bey'in yerine vekil olan Atıf değildir) ise Reşid Bey'in yaşlı valilerin değiştirilmesi gerektiği yönündeki kanuna uygun olarak Kastamonu Valiliği'nden alındığını ve 'sonra da mebus yapıldı'ğını belirtmiştir."(bkz.Akçam-Dadrian,sf.419).
Özetle,Reşid Bey hakkında ileri sürülen 'kahraman' iddialarının yeniden gözden geçirilmesi,bu makalede dile getirilen şüphelerin üzerine gidilerek gerçekliğin ortaya çıkarılması elzemdir.
***
1-Sf.270,275.İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu:İttihat ve Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na (1999,Ankara,İmge Kitabevi) kitabındaki sözkonusu satırlar şöyledir:"Vali Reşid,'ben elimi kana boyamam' dediği için görevden alınmıştır...Bu göreve Ankara'daki işini bitiren Atıf atanacaktır.(sf.270)...Kastamonu Valisi Reşid Bey,emre direnenler arasında yer almıştır."(sf.275).
2-From Empire to Turkish Republic,(2004),sf.171-173;Shameful Act (2006),sf.164;Ermeni Meselesi Hallolunmuştur,(2008),sf.161;1915 Yazıları,(2010),sf.206-207.Benzer ifadeleri Akçam gazete makalelerinde de kullanmıştır,(bkz."Tarih Üzerine Konuşmak",Radikal,18 Mayıs 2004 http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=116741).
3-İstanbul,İletişim,2006,sözkonusu makale "Osmanlı Meclisi Ermeni Meselesini Tartışıyor:Kasım-Aralık 1918".
4-Aktar,sf.91.Alıntı yapılan kaynak:Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu,Ankara:İmge Kitabevi,1999,sf.275.
5-Ayhan Aktar:"Heykelini Dikerdim",15 Şubat 2006,http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178732.
6-Bkz.Mustafa Eski,Kastamonu Valileri 1838-2000,Kastamonu Valiliği yay.,Ankara,2000.
7-DH.ŞFR [Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi] 55.349.1 Eylül 1915.
8-DH.ŞFR 57.82.23 Ekim 1915.Aynı içerikteki şifre 28 Eylül 1915'te de gönderilmişti,bkz.DH.ŞFR 56.226.DH.ŞFR 56.208.28 Eylül 1915.
9-Raymond Kévorkian,Le génocide des Arméniens,Paris:O. Jacob,2006,bkz.Kastamonu bölümüne.
10-Reşid Paşa,Sivas Valisi Reşid Paşa'nın Hatıraları,haz.Cevdet R. Yularkıran,Siskav,2002.
11-Tehcir ve Taktil.Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları:İttihat ve Terakki'nin Yargılanması 1919-1922,İstanbul:Bilgi Üniversitesi Yay.,2008.
---------------------------------------------------------------------------
*Fuat Dündar,Toplumsal Tarih,sayı:200,Ağustos 2010,s.94-95.
Oysa Kastamonu Valisi Reşid Bey'in,katliamı bilmem ama Ermeni tehcirini önlediği ve bu yüzden görevinden alındığı çok kuşkulu görünüyor.Aksine,Reşid Paşa'nın valiliğinin son günlerinde Kastamonu'dan tehcir yapılmasını istediği,cezalandırılmadığı,aksine ödüllendirildiği bile söylenebilir.
Hayatı:Kastamonu Valisi Mehmed Reşid Bey
Mektubizade Mehmed Reşid Bey (1868-1924),Mahkeme-i Temyiz üyelerinden Kazasker İzzed Molla'nın oğlu olup Şam doğumludur.İstanbul'da Nuruosmaniye İbtidai Mektebi,Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi ve Mülkiye İdadisi'nde okumuş,ardından Mülkiye'nin yüksek kısmından 1888 yılı Ekim'inde mezun olmuştur.1890 yılı Ocak ayında Şurayı Devlet Muhakemat Dairesi'nde memur olarak işe başlamıştır.1891 yılında Serez İdadisi'ne müdür,daha sonra Trabzon'a maarif müdürü,1896'da Selanik İdadisi'ne müdür olarak atanmıştır.Ardından mutasarrıf ve valilik görevlerinde bulunmuştur;1906'da Serez Mutasarrıflığı,1910'da Edirne,1911'de Cezayir-i Bahr-i Sefid,1912'de Manastır,1913'te Ankara valiliklerinde bulunmuştur.Serez Mutasarrıflığı yaparken 1908 Devrimi'nde aktif yer alır ve İttihatçıların kamuoyunda tanınan figürlerinden biri olduğu bile söylenebilir.Mustafa Eski'ye göre;Kastamonu valiliğine 10 Haziran 1913'te atanan Reşid Bey,13 Eylül 1915'e kadar bu görevde bulunmuştur.(6)
Kastamonu Valisi Tehciri Önledi Mi?
Katliamlarla ilgili Kastamonu Valisi Reşid Bey'in neler yaptığını takip etmek mümkün değil,ancak Osmanlı dokümanlarından tehcire ilişkin tavrını anlamak bir nebze de olsa mümkün.Elimizde Reşid Bey'in tehcir zamanındaki pozisyonuna yönelik iddialara gölge düşürecek bilgi içeren,merkezden gönderilmiş bir şifreli telgraf var.Dahiliye Nezareti'nden Kastamonu'nun 30 Ağustos tarihli telgrafına cevaben yazılan 1 Eylül 1915 tarihli şifrede -yani Kastamonu Valisi Reşid Bey'in şehri terkedişinden oniki gün önce- "Vilayet dahilindeki Ermeniler kalacaktır"(7) emri verilir.Aslında bu,cevabi telgraftır.Ve büyük ihtimalle Kastamonu Valiliği,İstanbul'dan Kastamonu'da tehcir (devamı ya da başlanılmasını) istediği anlaşılıyor.Yani,katliamı ve tehciri önlediği ileri sürülen Reşid Bey'in görev süresi sırasında Kastamonu Valiliği'nin İstanbul'dan tehciri istediği ve İstanbul'un da bu talebe hayır yanıtı verdiği anlaşılmaktadır.
Üstelik İstanbul 23 Ekim 1915'e dek Kastamonu'ya gönderdiği üç telgrafta da,tehciri engelleyen emirler gönderir.(8) Murat Bardakçı tarafından yayınlanan "Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesi" kitabında yer alan "Ermeni nüfusun tehcir sonrasındaki genel hesabı" (sf.109) tablosuna göre 9.052 Kastamonu Ermeni'sinden geriye vilayet sınırları dahilinde 3.437 Ermeni'nin kaldığını biliyoruz.Ama Kastamonu'dan kitlesel tehcirlerin hangi tarihlerde olduğuna dair elimde kesin bir bilgi yok.Bu tarihin aydınlatılması gerekmektedir.Ama tehcirleri sadece Atıf Bey'in göreve atanışına bağlamanın yanlış olduğunu gösteren emareler vardır.Mesela,Kastamonu'dan tehcirin Ekim ayı başlarında,Atıf Bey göreve başladıktan bir hafta sonra olduğunu ileri süren Raymond Kévorkian,bunu Atıf Bey ile bağlantılandırmaktadır.Oysa Atıf Bey'in göreve başlangıç tarihi 18 Ekim 1915'tir.(9) Üstelik İstanbul,Kastamonu vilayetinin de dahil olduğu birçok vilayete çektiği 21 Şubat 1916 tarihli telgrafta;kitlesel tehcirlerin durdurulması yönündeki kararın yanlış anlaşılarak "muzır" kişilerin tehcirinin de durdurulduğunun anlaşıldığı belirtilerek,ilgili vali ve mutasarrıflar uyarılıyordu (bkz. DH.ŞFR [Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi] 61.72).Ermenilerin tehciri ve katliamı için Kastamonu'ya merkez tarafından atandığı iddia edilen Atıf Bey,neden merkezden bu uyarıyı alsın idi?Neden Ermenilere yönelik tedbirlerde esnek davransın idi?
Reşid Bey Görevden Alındı Mı?
Şimdi gelelim Kastamonu Valisi Reşid Bey'in Ermenileri katliamdan ve tehcirden koruduğu için görevden alındığı meselesine.Burada da bir yanlışlık yapıldığını düşünüyorum.Görevden alındığı iddia edilen valinin,İttihatçılar tarafından memuriyetten atılması ya da en hafif ceza olarak mevkiinin düşürülmesi gerekmez miydi?Ancak,görülen o ki,Reşid Bey'in mevkiinin düşürülmesi bir yana,yükseltilmiştir.Hemen birkaç ay sonraki ara seçimlerde (1916) mebus seçilerek,İstanbul'a yerleşecektir.Üstelik mebus seçildiği yer de çok manidardır.İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ve cemiyet politikalarıyla ihtilafa düştüğü iddia edilen Reşid Bey,İttihat ve Terakki Cemiyeti için çok manidar bir yerden mebus seçtirilecektir;Ergani Madeni'nden.Bu seçim bölgesi,İttihatçıların önde geleni,en çok saygı ve hürmet gören Merkez Komite üyesi olan Ziya Gökalp'in mebus seçildiği (1912) yerdir.Bu bir cezalandırma mı yoksa onurlandırma mıdır?
Diğer yandan Reşid Bey'in cemiyetle ihtilafa düştüğü iddia edilir.Oysa kendi anılarından bunun tersini okuyabiliyoruz.Reşid Bey,cemiyet ile değil,hükümet ile sorunları olduğunu belirtip Talat Paşa'nın Dahiliye Nazırı sıfatıyla kendisini azlettiğini ama "cemiyet lideri sıfatıyla hatırı[n]ı okşama[k]" için "Ergani sancağından mebus çıkarttığını ve "yeni kurulan bankalardan birinin idaresine de aza seçtirdiğini" belirtir.Özetle,Reşid Bey'in İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ve onun önde gelenleri ile hiçbir şekilde ihtilafa düştüğü doğru değildir.(10)
Peki,Bunun Kaynağı Ne?
Kastamonu Valisi Reşid Bey'in tehcir ve katliamı önlediğine ve bu yüzden görevden alındığına dair bilginin temel kaynağı,anlaşılan örfi idare zabıtları ve özellikle Katibi Mesuller Davası'nın karar suretidir.Akçam,1999 tarihinden beri,hemen hemen tüm çalışmalarının temel kaynağı olarak Divan-ı Harb-i Örfi kararlarını kullanır.Kendisi,bu mahkemelerle ilgili birkaç uzmandan biri sayılabilir,sayılmalıdır.Üstelik kendisi Dadrian ile birlikte saklanmamış,yok edilmemiş mahkeme ile ilgili çoğunluğu gazete haberleri olmak üzere,malzemeyi bir kitap halinde yayımlamıştır.(11) Şimdi bu kitaptan iki alıntı yapacağım:
"Altıncı Muhakeme'de (14 Mayıs 1335) yargılanan,Reşid Bey'in samimi arkadaşı olan Midhat Şükrü Bey,parti sekreterinin haberiyle değil 'aksine... hasta olduğu için' Kastamonu Valiliği'nden alındı'ğını belirtmiştir."(bkz.Akçam-Dadrian,sf.404).
"Ardından Atıf Bey (Reşid Bey'in yerine vekil olan Atıf değildir) ise Reşid Bey'in yaşlı valilerin değiştirilmesi gerektiği yönündeki kanuna uygun olarak Kastamonu Valiliği'nden alındığını ve 'sonra da mebus yapıldı'ğını belirtmiştir."(bkz.Akçam-Dadrian,sf.419).
Özetle,Reşid Bey hakkında ileri sürülen 'kahraman' iddialarının yeniden gözden geçirilmesi,bu makalede dile getirilen şüphelerin üzerine gidilerek gerçekliğin ortaya çıkarılması elzemdir.
***
1-Sf.270,275.İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu:İttihat ve Terakki'den Kurtuluş Savaşı'na (1999,Ankara,İmge Kitabevi) kitabındaki sözkonusu satırlar şöyledir:"Vali Reşid,'ben elimi kana boyamam' dediği için görevden alınmıştır...Bu göreve Ankara'daki işini bitiren Atıf atanacaktır.(sf.270)...Kastamonu Valisi Reşid Bey,emre direnenler arasında yer almıştır."(sf.275).
2-From Empire to Turkish Republic,(2004),sf.171-173;Shameful Act (2006),sf.164;Ermeni Meselesi Hallolunmuştur,(2008),sf.161;1915 Yazıları,(2010),sf.206-207.Benzer ifadeleri Akçam gazete makalelerinde de kullanmıştır,(bkz."Tarih Üzerine Konuşmak",Radikal,18 Mayıs 2004 http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=116741).
3-İstanbul,İletişim,2006,sözkonusu makale "Osmanlı Meclisi Ermeni Meselesini Tartışıyor:Kasım-Aralık 1918".
4-Aktar,sf.91.Alıntı yapılan kaynak:Taner Akçam,İnsan Hakları ve Ermeni Sorunu,Ankara:İmge Kitabevi,1999,sf.275.
5-Ayhan Aktar:"Heykelini Dikerdim",15 Şubat 2006,http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178732.
6-Bkz.Mustafa Eski,Kastamonu Valileri 1838-2000,Kastamonu Valiliği yay.,Ankara,2000.
7-DH.ŞFR [Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi] 55.349.1 Eylül 1915.
8-DH.ŞFR 57.82.23 Ekim 1915.Aynı içerikteki şifre 28 Eylül 1915'te de gönderilmişti,bkz.DH.ŞFR 56.226.DH.ŞFR 56.208.28 Eylül 1915.
9-Raymond Kévorkian,Le génocide des Arméniens,Paris:O. Jacob,2006,bkz.Kastamonu bölümüne.
10-Reşid Paşa,Sivas Valisi Reşid Paşa'nın Hatıraları,haz.Cevdet R. Yularkıran,Siskav,2002.
11-Tehcir ve Taktil.Divan-ı Harb-i Örfi Zabıtları:İttihat ve Terakki'nin Yargılanması 1919-1922,İstanbul:Bilgi Üniversitesi Yay.,2008.
---------------------------------------------------------------------------
*Fuat Dündar,Toplumsal Tarih,sayı:200,Ağustos 2010,s.94-95.
3 Şubat 2012 Cuma
"İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri" Kitabı Üzerine Fikret Adanır ile Söyleşi*
-İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde yapılan ve çok tartışılan "Ermeni Konferansı"nın 23-25 Eylül 2005 üzerinden yaklaşık altı sene geçti ve orada verilen tebliğlerin toplandığı kitap da sonunda yayınlandı.O tarihten bugüne Türkiye'de sular hızlı aktı;Hrant Dink öldürüldü,mahkeme de bazı ilerlemeler olsa da netice itibarıyla dört yıldır cinayetin gerçek planlayıcılarını ortaya çıkarmayı hedefleyen bir irade gösteremedik.Buna karşılık Hrant'ın cenazesi Türkiye'deki vicdan sahibi insanların kendilerini ortaya koyduğu bir gösteriye dönüşebildi.Son iki yıldır Türkiye'de de 24 Nisan birtakım tepkilere rağmen sokakta da anılabiliyor...Konferans düzenlenirken ne amaçlanmıştı,altı yıl sonra durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Konferans düzenlenirken nelerin amaçlandığı,İlk Hazırlık Grubu (Murat Belge,Halil Berktay,Selim Deringil,Edhem Eldem,Hakan Erdem,Çağlar Keyder,Cemil Koçak,Akşin Somel) adına Murat Belge,Halil Berktay ve Selim Deringil imzasıyla 25 Şubat 2005 tarihinde gönderilen davet yazısında şöyle ifade edilmekteydi:
"1915 dehşetinin,faciasının,tehcirinin veya soykırımının -ne dersek diyelim- üzerinden doksan yıl geçmiş olduğu bugün,ülkemizin tarihindeki bu kara ve korkunç olay konusunda,doğrudan doğruya Türkiye'nin kendi bilim ve düşünce insanlarının,resmi tezlerden farklı seslerini topluca yükseltmeleri zamanı gelmiş bulunuyor.Kendisini bu proje ile fikir ve vicdan birliği içinde hisseden herkesi,bu konferansa katılmaya,destek vermeye,fikir ve önerilerinizle beslemeye,olabildiğince güçlü ve zengin bir şekilde gerçekleşmesine katkıda bulunmaya çağırıyoruz.
Öncelikle şu saptamadan yola çıkmaktayız:Günlük kullanımda 'Ermeni sorunu' denilen şey,hemen tümüyle bir Türkiye sorunudur.Birinci olarak,1915 ve sonrasında yüzbinlerce insanın yerinden yurdundan edilmesine,birçoğunun da ölmesine,öldürülmesine yol açan emirler,sonuçta,o zaman Osmanlı İmparatorluğu'nu yöneten bir iktidar tarafından (bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ile özdeş olmayan) bir devlet mekanizması aracılığıyla verilmiş ve uygulanmış,uygulattırılmıştır.İkincisi,1930'lardan başlayan bir süreç içinde,ama özellikle son otuz-kırk yıl boyunca,bu olayın tarihsel gerçekliğini örtbas etmeye yönelik bir inkarcılık çizgisi,Türkiye'de oluşturulmuş;bu resmi veya yarı-resmi tezler bütünüyle,bu ülkenin kamuoyu esir alınmaya,bilgisiz bırakılmaya,sonra da hep 'bize karşı iftiralar'da bulunduğu vehmedilen dış dünyaya yeniden düşman edilmeye çalışılmıştır.Üçüncüsü,bu durumun boğucu etkilerini sadece dar anlamda Ermeni sorunu açısından değil,çok daha geniş olarak,toplum ve düşün hayatımızın her alanında,bütün gözeneklerinde,her an yaşıyoruz.
[...]
Ermeni sorununun uluslararası platformdaki 'çözüm'ünün ne olabileceği,çoğumuzun ilgi ve uzmanlık alanına girmediği gibi,İlk Hazırlık Grubu olarak,bu konunun önerdiğimiz konferansın gündeminde de yer almasını istemiyoruz.(Hatta konferansın,'soykırım mıydı,değil miydi?' tartışmasına sürüklenmesini dahi arzulamıyoruz.) Öte yandan,asıl çözümün -belki zamanla,diplomatik bir uzlaşmaya da yol açacak veya açmayacak olsun- bu ülkenin,bu toplumun insanlarının kafalarında ve yüreklerinde bir netliğe,bir gerçeklik ve sahicilik duygusuna ulaşmak olacağı inancındayız.Bugün bütün dünya Ermeni sorununu biliyor ve konuşuyor.Ama mesele gelip Türkiye'ye dayanıyor,Türkiye'de tıkanıyor.Bu tıkanıklığı aşmak için,ülkemizin özgür,özerk,eleştirel kapasite sahibi bilim ve düşünce insanlarını,artık şu veya bu uluslararası konferansa,yeni bir Türk-Ermeni diyaloğu denemesine,ya da bir 'ikinci kanal diplomasisi' girişimine değil,doğrudan doğruya İstanbul'da yapılacak ve namuslu Türkiye'nin vicdani sesini olanca berraklığıyla duyurup,bundan böyle bu sorunun (ve benzerlerinin) serbestçe konuşulmasını rahatlatacak,normalleştirecek bir ahlaki ağırlık merkezi oluşturmaya davet ediyoruz.
Dolayısıyla bu yeni oluşumun ortak paydası,belki vicdani bir sorumluluğun idraki olarak ifade edilebilir.Bu,yalnız bilimsel gerçek açısından veya dünya vatandaşlığı nezdinde bir sorumluluk değil,aynı zamanda ülkemize,toplumumuza,demokrasimize karşı da bir sorumluluktur.Otoriter,hatta totaliter yaklaşımları doğrultusunda 'vatanseverliği' kendi tekellerine almak isteyenlere karşı,evet,tam da bir vatanseverlik sorumluluğudur.Körü körüne inkar ya da 'Türkün Türke propagandası' diye tarif edilebilecek yaklaşımlar,kendi yalanlarına hapsolup kalmayı beraberinde getirmiş;bu da politikayı esneklikten yoksun,dolayısıyla güçlü değil zayıf kılmış;ülkeyi yalnızlığa itmiş;hiçbir şey kazandırmadığı gibi çok büyük zarara yol açmıştır.Savunma siperleri kazacağım derken kendini çok derin bir kuyunun dibinde bulan ve şimdi oradan nasıl çıkacağını bilemeyen zihniyet darlığına karşı,farklı,eleştirel ve alternatif bir ses yükseltmek,en fazla Türkiye'nin yararına olacaktır."
Bu davetiyeyi aldığımda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.Varılmak istenen hedefin tespiti konusunda hiçbir tereddüdüm yoktu.Üstelik o yıllar yurtdışında yaşıyor olmam nedeniyle,konferansın hazırlık safhasına doğrudan bir katkıda bulunmam pek mümkün değildi.
Altı yıl gibi uzunca bir aradan sonra durumu nasıl değerlendirdiğim hususuna gelince,bardağın sadece dolu veya boş tarafına bakmanın yanlış olacağı görüşündeyim.Önce,2005 konferansını günümüz açısından dahi büyük bir başarı saydığımı belirtmeliyim.Osmanlı Ermenileri üzerine bir bilimsel toplantı düzenlemek,bugün artık bir tabuyu yıkmak anlamına gelmiyor.Nitekim 24 Nisan'ın bile sokakta anılabilir hale geldiğini gördük.Öte yandan,bu yakınlarda bir kitap halinde yayınlanan 2005 konferansı bildirilerini okuduğumda,bunların içerik bakımından hiç de "bayatlamamış" olduğunu düşündüm ve bundan da biraz üzüldüm,hatta utandım.Demek ki altı yıl içinde -deyim yerindeyse- bir arpa boyu yol almışız.Metropollerdeki birkaç yüksekokul dışında,akademik dünyamız hala milliyetçiliğin kıskacında görünüyor.Türk-Ermeni ilişkileri tarihini resmi görüşe aykırı bir yaklaşımla incelemek isteyen bir öğrencinin Türkiye üniversitelerinin çoğunda doktora yapmak ya da doçentliğe yükselmek gibi bir şansı olduğunu sanmıyorum.
-Kitabın girişindeki tebliğlerden ve üç üniversite rektörünün konuşmalarının dökümlerinde konferansın oldukça gergin bir ortamda yapıldığını bir daha hatırlıyoruz.Yine de o ortamda Türkiye'de akademinin birçok parlak ismi,önemli gazeteciler riskli bir süreçte geniş katılımla tutum aldılar.Bu nasıl mümkün oldu?
2005 yılında "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri:Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlığı altında bir konferans düzenleme girişiminde bulunan arkadaş ve meslektaşlarımın büyük zorluklarla karşılaştıkları,fakat bu zorluklar karşısında yılmadan yola devam etmek iradesini de sergilemiş oldukları muhakkak.Bu arkadaşlar bu süreç içinde edindikleri tecrübeleri zaten kendileri anlatmışlardır veya anlatacaklardır.Bende kalan izlenime göre,Boğaziçi,Sabancı ve Bilgi Üniversitesi rektörlerinin kararlılıkla projenin arkasında durmuş olmaları,medyanın bir kesiminden gelen etkin destek ve en kritik anda siyasi iradenin bizzat başbakan ve dışişleri bakanı üzerinden gelişmelere müdahalede bulunmuş olması gibi faktörler,konferansın -ertelenerek de olsa- gerçekleşmesini sağlamıştır.
İstanbul dışından gelen insanlar için,25 Mayıs Çarşamba günü başlayacak olan konferansa katılmak,belirgin bir sevinç ve onur kaynağı olmak yanında,küçük ama can sıkıcı bazı problemlerin çözümünü de gerekli kılmıştı.Örneğin benim için aynı gün İstanbul'da oynanacak UEFA Şampiyonlar Ligi final maçı nedeniyle otellerde rezervasyon yaptırmak mümkün olmamıştı.Böylece 24 Mayıs akşamı geç vakit İstanbul'a indiğimde,bir arkadaşımın evinde misafir olmuş,fakat orada da benden önce gelmiş beş-altı kişilik bir misafir grubu ile karşılaşmıştım,yani ev dopdoluydu.
Neredeyse uykusuz geçen bir geceden sonra 25 Mayıs sabahı Boğaziçi Üniversitesi'ne doğru yoldayken,Nazar Büyüm telefon ederek konferansın yapılamayacağını bildirdi.Herkes gibi,ben de büyük bir hayal kırıklığına uğradım.O gün öğleden sonra Agos'a giderek,Hrant Dink'i ziyaret ettik.Hrant,Habertürk TV'den Gülgün Feyman'la İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri ile ilgili bir mülakat için görüşmüş.Bilimsel sorumluluk ve demokrasi sorunlarını konu etmesini önermiş.Ertesi günü bu mülakat vesilesiyle Sefaköy'e gittiğimde,medyanın bizim konferansa nasıl sahip çıktığını daha yakından gözlemledim.Fakat gene aynı gün,konferans düzenleme ve danışma kurullarının ortak toplantısına katılmak amacıyla Karaköy'deki Sabancı Center'a vardığımda,İşçi Partili bir grubun toplantıya katılanları "vatan haini" olmakla suçlayan sloganlar attığına tanık oldum.O günün akşamı Murat Belge ve Nazar Büyüm ile geç saatlere kadar birlikteydik,durumu enine boyuna konuştuk.Toplantının Eylül ayında gerçekleşebileceği düşünülüyordu.Ben doğrusu pek ümitli değildim.
İşte o nedenle 24 Eylül 2005 günü Boğaziçi Üniversitesi'nde başlaması beklenen konferansın mahkeme kararıyla son anda engellenmiş olması,karamsarlığımı iyice artırdı.Öte yandan,Karaköy Sabancı Center'da biraraya gelen konferans düzenleme grubunun ve özellikle de bu toplantıyı ayakta takip eden Rektör Tosun Terzioğlu'nun sakin ve kararlı tutumu,gerçekten moral verici idi,insana son anda bir çözüm bulunabileceği hissini veriyordu.Nitekim her türlü zorluğa rağmen bu konferans 24 Eylül sabahı İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde başlayabildi.
-Kitapta yer alan makale sahipleri 1915-1916 yıllarında gerçekleşen Ermeni Tehciri'nin yerel bir pogrom olmadığı,tam tersine Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ermeni nüfusa yönelik bir girişim olduğu konusunda hemfikir,en azından ben bu değerlendirmeyle çelişen bir görüşe rastlamadım.Buna karşılık makale sahibi yazarlar soykırım,kırım,kıyım,tehcir gibi tam da aynı anlama gelmeyen kavramları kullanıyorlar.Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?
1915 olaylarının nasıl adlandırılacağı konusunda bir kafa ve kavram karışıklığının hüküm sürdüğü rahatlıkla söylenebilir.Ama birinci soruyu yanıtlarken kullandığım uzun alıntıdan da görüleceği üzere:(Hatta konferansın,"soykırım mıydı,değil miydi?" tartışmasına sürüklenmesini dahi arzulamıyoruz),konferansın düzenleyicileri için bu husus o kadar önemli değildi.Ben kendi sunumumda "soykırım" sözcüğünü kullanmakla birlikte,bu kavramın hukuki boyutlarının da gözönünde tutulması gerekeceğine değindim.Kanımca Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti'ni birbirinden tamamen kopuk iki siyasal varlık şeklinde algılamak yanlış olur.Soykırım olmuştur ama sorumlusu biz değiliz,Osmanlı yönetici kadrosu idi,şeklinde bir tutum,ahlaki açıdan olduğu kadar,hukuki yönden de oldukça sorunludur.Özetlersek,soykırımı resmen tanımak,çeşitli (ekonomik,territoryal vb.) yaptırım taleplerine yol açacaktır.Siyasal iktidarların en azından böyle bir gelişmeden korktukları için,"inkar" politikalarını sürdüreceklerini sanıyorum.Fakat toplum içinden gözardı edilemeyecek kadar güçlü talepler geldiği takdirde,iktidarların buna duyarsız kalamayacaklarını düşünüyorum.O halde önemli olan,Türkiye toplumunun tarihiyle yüzleşmesi sürecini bir an önce başlatmaktır.Nitekim çok veçheli bu süreç artık başlamış bulunmaktadır.
-Toplumsal Tarih'in Temmuz 2010 - 199. sayısında Christoph K. Neumann'ın Berlin'de 2010'da yapılan anmayı konu ettiği bir izlenim yazısını yayınlamıştık.Neumann burada soykırıma uğramış bir toplumun matem tutamamasının ne anlama geldiği gibi sorunlar üzerinde de duruyordu.24 Nisan'ı gerektiği gibi anmak için önümüzde nasıl bir yol var?
Bence 24 Nisan'ı gerektiği gibi anmak,o gün sürgün edilen Ermeni kökenli Osmanlıların günümüz Türkiye'si tarafından sahiplenilmesinden sonra mümkün olacaktır.Vartkes Serengulian (1871-1915) ya da Krikor Zohrab (1861-1915) gibi yazar ve politikacılar sadece Ermeniler için değil,Osmanlı-Türk toplumu tarihi açısından da önemli isimlerdir.Tarihimiz maalesef öncelikle devletin tarihi olarak öğretilmektedir.Bense devletin tarihinin toplumun tarihi yanında ancak ikincil bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum.Aslında toplumun tarihini bilinçli bir şekilde devletin tarihinden ayırmak gerekiyor.Ancak o zaman Osmanlı toplumu ile Türkiye toplumu arasındaki süreklilik açığa çıkar.Bugün hemen her şeyin 19 Mayıs 1919'da başladığı vurgulansa da,o tarihte Samsun'a çıkan askerin bir Osmanlı paşası olduğunu unutmamak gerekir.Gene 1920'den itibaren önce Milli Savunma Bakanı,sonra Genelkurmay Başkanı olarak,1944'e dek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başında bulunmuş olan kişi,Mareşal Fevzi Çakmak,daha önce Osmanlı Devleti hizmetinde Harbiye Nazırlığı ve Erkan-ı Harbiye Reisliği makamlarında bulunmuştu.O nedenle,Osmanlı'yı tanımadan Cumhuriyet'i anladıklarını sananlar,kanımca yanılmaktadırlar.
Ama Osmanlı tarihini Cumhuriyet'in bir geriye uzantısı ya da hazırlık safhası gibi algılamak da yanıltıcı olacaktır.Sürgünler,katliamlar ve yakın zamanlara dek sürdürülen Türkleştirme politikaları sonucu Türkiye bugün neredeyse tamamen İslamlaşmıştır.Genelde insanımız Müslüman olmayan Osmanlıların ülkenin kültürel mirasına yaptığı katkıdan habersizdir.Üstelik bu katkı -bilinçli ya da bilinçsiz- birçok kurum ve kesim tarafından örtbas edilmek istenmektedir.Örneğin Milli Saraylar Daire Başkanlığı'nın internet sitesinde Dolmabahçe Sarayı'nın tarihine ayrılan bölümde bu önemli eseri tasarlamış olan mimarların ismi -Garabet ve Nigoğos Balyan- hiç geçmez.Gene Dolmabahçe ve Ortaköy camiilerinin baba-oğul Balyan'ların eseri olduğunu bilen azdır.Sanırım klasik Türk müziğinin kurucu ustalarından Hamparsum Limonciyan (1768-1839) gibi sanatçılara da pek sahip çıkılmıyor.Sonuç olarak,İstanbul'da Garabet Balyan veya Hamparsum Limonciyan ismini taşıyan bir sokağın olacağına ihtimal vermiyorum.Bu koşullar altında 24 Nisan'ı nasıl anacağız?Hrant Dink,Fethiye Çetin gibi yazarların Türkiye toplumunda kimsenin beklemediği boyutlarda bir empati dalgası tetiklediklerini gözlemliyorum.Gene de kamusal alanda düzenlenen 24 Nisan'ı anma törenlerinin birkaç yıl içinde bir aydın etkinliği düzeyinde ritüelleşmesinden korkmaktayım.
*Toplumsal Tarih,Söyleşi:Ahmet Akşit,sayı:210,Haziran 2011,s.54-[57].
Konferans düzenlenirken nelerin amaçlandığı,İlk Hazırlık Grubu (Murat Belge,Halil Berktay,Selim Deringil,Edhem Eldem,Hakan Erdem,Çağlar Keyder,Cemil Koçak,Akşin Somel) adına Murat Belge,Halil Berktay ve Selim Deringil imzasıyla 25 Şubat 2005 tarihinde gönderilen davet yazısında şöyle ifade edilmekteydi:
"1915 dehşetinin,faciasının,tehcirinin veya soykırımının -ne dersek diyelim- üzerinden doksan yıl geçmiş olduğu bugün,ülkemizin tarihindeki bu kara ve korkunç olay konusunda,doğrudan doğruya Türkiye'nin kendi bilim ve düşünce insanlarının,resmi tezlerden farklı seslerini topluca yükseltmeleri zamanı gelmiş bulunuyor.Kendisini bu proje ile fikir ve vicdan birliği içinde hisseden herkesi,bu konferansa katılmaya,destek vermeye,fikir ve önerilerinizle beslemeye,olabildiğince güçlü ve zengin bir şekilde gerçekleşmesine katkıda bulunmaya çağırıyoruz.
Öncelikle şu saptamadan yola çıkmaktayız:Günlük kullanımda 'Ermeni sorunu' denilen şey,hemen tümüyle bir Türkiye sorunudur.Birinci olarak,1915 ve sonrasında yüzbinlerce insanın yerinden yurdundan edilmesine,birçoğunun da ölmesine,öldürülmesine yol açan emirler,sonuçta,o zaman Osmanlı İmparatorluğu'nu yöneten bir iktidar tarafından (bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ile özdeş olmayan) bir devlet mekanizması aracılığıyla verilmiş ve uygulanmış,uygulattırılmıştır.İkincisi,1930'lardan başlayan bir süreç içinde,ama özellikle son otuz-kırk yıl boyunca,bu olayın tarihsel gerçekliğini örtbas etmeye yönelik bir inkarcılık çizgisi,Türkiye'de oluşturulmuş;bu resmi veya yarı-resmi tezler bütünüyle,bu ülkenin kamuoyu esir alınmaya,bilgisiz bırakılmaya,sonra da hep 'bize karşı iftiralar'da bulunduğu vehmedilen dış dünyaya yeniden düşman edilmeye çalışılmıştır.Üçüncüsü,bu durumun boğucu etkilerini sadece dar anlamda Ermeni sorunu açısından değil,çok daha geniş olarak,toplum ve düşün hayatımızın her alanında,bütün gözeneklerinde,her an yaşıyoruz.
[...]
Ermeni sorununun uluslararası platformdaki 'çözüm'ünün ne olabileceği,çoğumuzun ilgi ve uzmanlık alanına girmediği gibi,İlk Hazırlık Grubu olarak,bu konunun önerdiğimiz konferansın gündeminde de yer almasını istemiyoruz.(Hatta konferansın,'soykırım mıydı,değil miydi?' tartışmasına sürüklenmesini dahi arzulamıyoruz.) Öte yandan,asıl çözümün -belki zamanla,diplomatik bir uzlaşmaya da yol açacak veya açmayacak olsun- bu ülkenin,bu toplumun insanlarının kafalarında ve yüreklerinde bir netliğe,bir gerçeklik ve sahicilik duygusuna ulaşmak olacağı inancındayız.Bugün bütün dünya Ermeni sorununu biliyor ve konuşuyor.Ama mesele gelip Türkiye'ye dayanıyor,Türkiye'de tıkanıyor.Bu tıkanıklığı aşmak için,ülkemizin özgür,özerk,eleştirel kapasite sahibi bilim ve düşünce insanlarını,artık şu veya bu uluslararası konferansa,yeni bir Türk-Ermeni diyaloğu denemesine,ya da bir 'ikinci kanal diplomasisi' girişimine değil,doğrudan doğruya İstanbul'da yapılacak ve namuslu Türkiye'nin vicdani sesini olanca berraklığıyla duyurup,bundan böyle bu sorunun (ve benzerlerinin) serbestçe konuşulmasını rahatlatacak,normalleştirecek bir ahlaki ağırlık merkezi oluşturmaya davet ediyoruz.
Dolayısıyla bu yeni oluşumun ortak paydası,belki vicdani bir sorumluluğun idraki olarak ifade edilebilir.Bu,yalnız bilimsel gerçek açısından veya dünya vatandaşlığı nezdinde bir sorumluluk değil,aynı zamanda ülkemize,toplumumuza,demokrasimize karşı da bir sorumluluktur.Otoriter,hatta totaliter yaklaşımları doğrultusunda 'vatanseverliği' kendi tekellerine almak isteyenlere karşı,evet,tam da bir vatanseverlik sorumluluğudur.Körü körüne inkar ya da 'Türkün Türke propagandası' diye tarif edilebilecek yaklaşımlar,kendi yalanlarına hapsolup kalmayı beraberinde getirmiş;bu da politikayı esneklikten yoksun,dolayısıyla güçlü değil zayıf kılmış;ülkeyi yalnızlığa itmiş;hiçbir şey kazandırmadığı gibi çok büyük zarara yol açmıştır.Savunma siperleri kazacağım derken kendini çok derin bir kuyunun dibinde bulan ve şimdi oradan nasıl çıkacağını bilemeyen zihniyet darlığına karşı,farklı,eleştirel ve alternatif bir ses yükseltmek,en fazla Türkiye'nin yararına olacaktır."
Bu davetiyeyi aldığımda çok heyecanlandığımı hatırlıyorum.Varılmak istenen hedefin tespiti konusunda hiçbir tereddüdüm yoktu.Üstelik o yıllar yurtdışında yaşıyor olmam nedeniyle,konferansın hazırlık safhasına doğrudan bir katkıda bulunmam pek mümkün değildi.
Altı yıl gibi uzunca bir aradan sonra durumu nasıl değerlendirdiğim hususuna gelince,bardağın sadece dolu veya boş tarafına bakmanın yanlış olacağı görüşündeyim.Önce,2005 konferansını günümüz açısından dahi büyük bir başarı saydığımı belirtmeliyim.Osmanlı Ermenileri üzerine bir bilimsel toplantı düzenlemek,bugün artık bir tabuyu yıkmak anlamına gelmiyor.Nitekim 24 Nisan'ın bile sokakta anılabilir hale geldiğini gördük.Öte yandan,bu yakınlarda bir kitap halinde yayınlanan 2005 konferansı bildirilerini okuduğumda,bunların içerik bakımından hiç de "bayatlamamış" olduğunu düşündüm ve bundan da biraz üzüldüm,hatta utandım.Demek ki altı yıl içinde -deyim yerindeyse- bir arpa boyu yol almışız.Metropollerdeki birkaç yüksekokul dışında,akademik dünyamız hala milliyetçiliğin kıskacında görünüyor.Türk-Ermeni ilişkileri tarihini resmi görüşe aykırı bir yaklaşımla incelemek isteyen bir öğrencinin Türkiye üniversitelerinin çoğunda doktora yapmak ya da doçentliğe yükselmek gibi bir şansı olduğunu sanmıyorum.
-Kitabın girişindeki tebliğlerden ve üç üniversite rektörünün konuşmalarının dökümlerinde konferansın oldukça gergin bir ortamda yapıldığını bir daha hatırlıyoruz.Yine de o ortamda Türkiye'de akademinin birçok parlak ismi,önemli gazeteciler riskli bir süreçte geniş katılımla tutum aldılar.Bu nasıl mümkün oldu?
2005 yılında "İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri:Bilimsel Sorumluluk ve Demokrasi Sorunları" başlığı altında bir konferans düzenleme girişiminde bulunan arkadaş ve meslektaşlarımın büyük zorluklarla karşılaştıkları,fakat bu zorluklar karşısında yılmadan yola devam etmek iradesini de sergilemiş oldukları muhakkak.Bu arkadaşlar bu süreç içinde edindikleri tecrübeleri zaten kendileri anlatmışlardır veya anlatacaklardır.Bende kalan izlenime göre,Boğaziçi,Sabancı ve Bilgi Üniversitesi rektörlerinin kararlılıkla projenin arkasında durmuş olmaları,medyanın bir kesiminden gelen etkin destek ve en kritik anda siyasi iradenin bizzat başbakan ve dışişleri bakanı üzerinden gelişmelere müdahalede bulunmuş olması gibi faktörler,konferansın -ertelenerek de olsa- gerçekleşmesini sağlamıştır.
İstanbul dışından gelen insanlar için,25 Mayıs Çarşamba günü başlayacak olan konferansa katılmak,belirgin bir sevinç ve onur kaynağı olmak yanında,küçük ama can sıkıcı bazı problemlerin çözümünü de gerekli kılmıştı.Örneğin benim için aynı gün İstanbul'da oynanacak UEFA Şampiyonlar Ligi final maçı nedeniyle otellerde rezervasyon yaptırmak mümkün olmamıştı.Böylece 24 Mayıs akşamı geç vakit İstanbul'a indiğimde,bir arkadaşımın evinde misafir olmuş,fakat orada da benden önce gelmiş beş-altı kişilik bir misafir grubu ile karşılaşmıştım,yani ev dopdoluydu.
Neredeyse uykusuz geçen bir geceden sonra 25 Mayıs sabahı Boğaziçi Üniversitesi'ne doğru yoldayken,Nazar Büyüm telefon ederek konferansın yapılamayacağını bildirdi.Herkes gibi,ben de büyük bir hayal kırıklığına uğradım.O gün öğleden sonra Agos'a giderek,Hrant Dink'i ziyaret ettik.Hrant,Habertürk TV'den Gülgün Feyman'la İmparatorluğun çöküş döneminde Osmanlı Ermenileri ile ilgili bir mülakat için görüşmüş.Bilimsel sorumluluk ve demokrasi sorunlarını konu etmesini önermiş.Ertesi günü bu mülakat vesilesiyle Sefaköy'e gittiğimde,medyanın bizim konferansa nasıl sahip çıktığını daha yakından gözlemledim.Fakat gene aynı gün,konferans düzenleme ve danışma kurullarının ortak toplantısına katılmak amacıyla Karaköy'deki Sabancı Center'a vardığımda,İşçi Partili bir grubun toplantıya katılanları "vatan haini" olmakla suçlayan sloganlar attığına tanık oldum.O günün akşamı Murat Belge ve Nazar Büyüm ile geç saatlere kadar birlikteydik,durumu enine boyuna konuştuk.Toplantının Eylül ayında gerçekleşebileceği düşünülüyordu.Ben doğrusu pek ümitli değildim.
İşte o nedenle 24 Eylül 2005 günü Boğaziçi Üniversitesi'nde başlaması beklenen konferansın mahkeme kararıyla son anda engellenmiş olması,karamsarlığımı iyice artırdı.Öte yandan,Karaköy Sabancı Center'da biraraya gelen konferans düzenleme grubunun ve özellikle de bu toplantıyı ayakta takip eden Rektör Tosun Terzioğlu'nun sakin ve kararlı tutumu,gerçekten moral verici idi,insana son anda bir çözüm bulunabileceği hissini veriyordu.Nitekim her türlü zorluğa rağmen bu konferans 24 Eylül sabahı İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde başlayabildi.
-Kitapta yer alan makale sahipleri 1915-1916 yıllarında gerçekleşen Ermeni Tehciri'nin yerel bir pogrom olmadığı,tam tersine Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ermeni nüfusa yönelik bir girişim olduğu konusunda hemfikir,en azından ben bu değerlendirmeyle çelişen bir görüşe rastlamadım.Buna karşılık makale sahibi yazarlar soykırım,kırım,kıyım,tehcir gibi tam da aynı anlama gelmeyen kavramları kullanıyorlar.Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?
1915 olaylarının nasıl adlandırılacağı konusunda bir kafa ve kavram karışıklığının hüküm sürdüğü rahatlıkla söylenebilir.Ama birinci soruyu yanıtlarken kullandığım uzun alıntıdan da görüleceği üzere:(Hatta konferansın,"soykırım mıydı,değil miydi?" tartışmasına sürüklenmesini dahi arzulamıyoruz),konferansın düzenleyicileri için bu husus o kadar önemli değildi.Ben kendi sunumumda "soykırım" sözcüğünü kullanmakla birlikte,bu kavramın hukuki boyutlarının da gözönünde tutulması gerekeceğine değindim.Kanımca Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti'ni birbirinden tamamen kopuk iki siyasal varlık şeklinde algılamak yanlış olur.Soykırım olmuştur ama sorumlusu biz değiliz,Osmanlı yönetici kadrosu idi,şeklinde bir tutum,ahlaki açıdan olduğu kadar,hukuki yönden de oldukça sorunludur.Özetlersek,soykırımı resmen tanımak,çeşitli (ekonomik,territoryal vb.) yaptırım taleplerine yol açacaktır.Siyasal iktidarların en azından böyle bir gelişmeden korktukları için,"inkar" politikalarını sürdüreceklerini sanıyorum.Fakat toplum içinden gözardı edilemeyecek kadar güçlü talepler geldiği takdirde,iktidarların buna duyarsız kalamayacaklarını düşünüyorum.O halde önemli olan,Türkiye toplumunun tarihiyle yüzleşmesi sürecini bir an önce başlatmaktır.Nitekim çok veçheli bu süreç artık başlamış bulunmaktadır.
-Toplumsal Tarih'in Temmuz 2010 - 199. sayısında Christoph K. Neumann'ın Berlin'de 2010'da yapılan anmayı konu ettiği bir izlenim yazısını yayınlamıştık.Neumann burada soykırıma uğramış bir toplumun matem tutamamasının ne anlama geldiği gibi sorunlar üzerinde de duruyordu.24 Nisan'ı gerektiği gibi anmak için önümüzde nasıl bir yol var?
Bence 24 Nisan'ı gerektiği gibi anmak,o gün sürgün edilen Ermeni kökenli Osmanlıların günümüz Türkiye'si tarafından sahiplenilmesinden sonra mümkün olacaktır.Vartkes Serengulian (1871-1915) ya da Krikor Zohrab (1861-1915) gibi yazar ve politikacılar sadece Ermeniler için değil,Osmanlı-Türk toplumu tarihi açısından da önemli isimlerdir.Tarihimiz maalesef öncelikle devletin tarihi olarak öğretilmektedir.Bense devletin tarihinin toplumun tarihi yanında ancak ikincil bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum.Aslında toplumun tarihini bilinçli bir şekilde devletin tarihinden ayırmak gerekiyor.Ancak o zaman Osmanlı toplumu ile Türkiye toplumu arasındaki süreklilik açığa çıkar.Bugün hemen her şeyin 19 Mayıs 1919'da başladığı vurgulansa da,o tarihte Samsun'a çıkan askerin bir Osmanlı paşası olduğunu unutmamak gerekir.Gene 1920'den itibaren önce Milli Savunma Bakanı,sonra Genelkurmay Başkanı olarak,1944'e dek Türk Silahlı Kuvvetleri'nin başında bulunmuş olan kişi,Mareşal Fevzi Çakmak,daha önce Osmanlı Devleti hizmetinde Harbiye Nazırlığı ve Erkan-ı Harbiye Reisliği makamlarında bulunmuştu.O nedenle,Osmanlı'yı tanımadan Cumhuriyet'i anladıklarını sananlar,kanımca yanılmaktadırlar.
Ama Osmanlı tarihini Cumhuriyet'in bir geriye uzantısı ya da hazırlık safhası gibi algılamak da yanıltıcı olacaktır.Sürgünler,katliamlar ve yakın zamanlara dek sürdürülen Türkleştirme politikaları sonucu Türkiye bugün neredeyse tamamen İslamlaşmıştır.Genelde insanımız Müslüman olmayan Osmanlıların ülkenin kültürel mirasına yaptığı katkıdan habersizdir.Üstelik bu katkı -bilinçli ya da bilinçsiz- birçok kurum ve kesim tarafından örtbas edilmek istenmektedir.Örneğin Milli Saraylar Daire Başkanlığı'nın internet sitesinde Dolmabahçe Sarayı'nın tarihine ayrılan bölümde bu önemli eseri tasarlamış olan mimarların ismi -Garabet ve Nigoğos Balyan- hiç geçmez.Gene Dolmabahçe ve Ortaköy camiilerinin baba-oğul Balyan'ların eseri olduğunu bilen azdır.Sanırım klasik Türk müziğinin kurucu ustalarından Hamparsum Limonciyan (1768-1839) gibi sanatçılara da pek sahip çıkılmıyor.Sonuç olarak,İstanbul'da Garabet Balyan veya Hamparsum Limonciyan ismini taşıyan bir sokağın olacağına ihtimal vermiyorum.Bu koşullar altında 24 Nisan'ı nasıl anacağız?Hrant Dink,Fethiye Çetin gibi yazarların Türkiye toplumunda kimsenin beklemediği boyutlarda bir empati dalgası tetiklediklerini gözlemliyorum.Gene de kamusal alanda düzenlenen 24 Nisan'ı anma törenlerinin birkaç yıl içinde bir aydın etkinliği düzeyinde ritüelleşmesinden korkmaktayım.
*Toplumsal Tarih,Söyleşi:Ahmet Akşit,sayı:210,Haziran 2011,s.54-[57].
1 Şubat 2012 Çarşamba
Türkiye'nin Cezayir Konusunda Alnı Ak mı?../Ayşe Hür*
Geçtiğimiz hafta Fransa Parlamentosu,"soykırım" tasarısını kabul etti.Yürürlüğe girmesi Başbakan Sarkozy'nin onayına kaldı.AKP hükümeti,ilk oylamaya göre daha soğukkanlı ancak Fransa'yı Cezayir Meselesi'nden dolayı eleştirmek hala çok revaçta.Bu hafta,bilmeyenlere ya da unutanlara,Fransa Cezayir'de "soykırım" yaparken,Türkiye'nin ne yaptığını hatırlatmak istiyorum.
Cezayir,1529'dan 1830'daki Fransız işgaline kadar Osmanlıların yönetiminde kaldı.Bugün "Fransa'nın Cezayir'de ne işi vardı?" diyenler "Osmanlı'nın Cezayir'de ne işi vardı" diye sormuyor elbette.Ancak kabul etmek gerekir ki,aynen Osmanlı gibi sömürgeci amaçlarla Cezayir'i işgal eden Fransızlar,Osmanlı'ya göre çok daha acımasız sömürgeci politikalar güttüler.Öyle ki,ondokuzuncu yüzyılın sonuna kadarki dönemde ülke nüfusunun üçte birinin,yani bir milyon kişinin açlık ve hastalık başta olmak üzere çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiği sanılıyor.
Milli Mücadele Dostları
Yirminci yüzyılın başlarından itibaren,Fransız sömürgeciliğine hem İslamcı,hem milliyetçi,hem de solcu gruplardan örgütlü tepkiler gelmeye başladı.Bu üç kesim de farklı nedenlerle Türkiye'deki Kemalist deneyimi büyük ilgi ile izliyorlardı.1920'de Fransızlar,Adana-Antep-Urfa yöresini işgal ettiklerinde,Fransız birliklerindeki Moritanyalı,Libyalı,Tunuslu ve Cezayirli askerler topluca Türk tarafına geçtiler.Milli Mücadele'nin kazanılmasından sonra da bu askerler Türk vatandaşlığına alındılar,kendilerine bir miktar toprak verilerek Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde iskân edildiler.Ama ilgi bununla sınırlı kaldı.
1930'lara gelindiğinde Cezayir'de bağımsızlık mücadelesi üç ana akım tarafından yürütülüyordu.Solcu Ahmed Ben Messali Hadj,milliyetçi Ferhad Abbas ve İslamcı Şeyh Abdelhamid Ben Badis'in temsil ettiği üç akımın da ortak paydası,Fransız sömürgeciliğine karşı olmalarıydı.O yıllarda tamamen içine kapanmış olan Türkiye'nin Cezayir'le ilgili tek hamlesi,1930'da Fransa'nın Cezayir'i işgalinin yüzüncü yıldönümü için dış temsilciliklerinde bazı etkinlikler yapacağını duyması üzerine oldu.Dışişleri Bakanlığı,Türkiye'nin dış temsilciliklerine bu tür etkinliklere katılmamalarını emretti.Türkiye bundan sonra bir daha Cezayir'le ilgilenmedi.
Fransa'nın Setif Katliamı
İkinci Dünya Savaşı arifesinde Fransa'da iktidara gelen Halk Cephesi adlı sol koalisyon Cezayir'e özgürlük va'detmişti.Ancak Fransa Naziler tarafından işgal edilince bu vaadini yerine getiremedi.Savaş Almanya'nın yenilgisiyle sonuçlanınca Cezayir'deki bağımsızlıkçı güçler tekrar Fransa'nın karşısında toplandılar.Savaşın bitmesinden bir hafta önce Fransızlar tarafından bilmem kaçıncı kez tutuklanmış olan Messali Hac'ın serbest bırakılması için 5 Mayıs 1945'te düzenlenen gösteriye 500 bin kişinin katılması üzerine Fransızlar iyice sertleşti.Setif,Blida,Oran,Guelma şehirleri başta olmak üzere pek çok yerde katliam yaptılar.Kısaca "Setif Katliamı" denen bu olaylar sırasında Fransız kaynaklarına göre 1.500,Cezayir kaynaklarına göre 10.000 Cezayirli öldürülmüştü.O sırada Türkiye'de tek parti iktidarı vardı ve katliama yönelik tepki olmadı.
1947'ye kadar legal yollardan bağımsızlık mücadelesi veren muhalifler bu tarihte Özel Örgüt dedikleri silahlı gücü oluşturdular.Fransa polisi örgütü dağıttı.Bunlar Türkiye basınında sadece birkaç kısa habere konu oldu.Buna karşılık,1952'de Mısır'da Kral Farouk yönetimini deviren Gamal Abdel Nasser,Cezayirli bağımsızlıkçıların yanında yer aldı.Arap milliyetçiliğinin başına geçen Nasser,Türkiye'nin Ortadoğu'daki en büyük rakibiydi.Dolayısıyla Mısır'ın desteklediği bir hareket,otomatik olarak Türkiye'den destek görmüyordu.
NATO mu Cezayir mi?
Ama daha önemlisi,Türkiye o yıl Fransa'nın belkemiğini oluşturduğu NATO'ya üye olmuştu.Batı bloğunda kendisine yer açmaya çalışırken,Fransa'nın sömürge politikalarını eleştirmesi hiç doğru olmazdı.Fransa'yı eleştirmek bir yana,1953'te Fransa'ya giden Adnan Menderes'e Légion d’Honneur Nişanı takıldı,Grand Cordon rütbesi verildi.Ardından ilk Fransız-Türk Parlamenterler Dostluk Grubu faaliyete geçti.Dönemin gazeteleri (iktidara yakın Zafer de,CHP'ne yakın Ulus da) hükümetin NATO üyeliği,Fransa müttefikliği veya Nasser aleyhtarlığı temelindeki politikalarını destekliyordu.
10 ve 24 Ekim 1954 tarihlerinde Kahire'de toplanan Cezayir Kongresi'nde bütün örgütlerin lağvedilerek yerine Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) ve silahlı kanadı Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (ALN) kurulmasına karar verildi.Bu tarihten sonra örgüt,hem Cezayir'deki diğer siyasal gruplarla hem Fransızlarla mücadele etti.Sabotajlar,direnişler,genel grev gibi değişik yöntemlerle sömürge yönetimini felç etti.Örgüt modern silahlara sahip değildi ama kısa sürede Cezayir'in genelinde etkili olmayı başardı.Setif Katliamı sonrasında Messali Hadj'ın örgütüne katılan Ahmed Ben Bella ve diğer önemli liderler Fransızlar tarafından sık sık tutuklandı,kimi öldürüldü,kimi yıllarca hapse atıldı.Bu dönemde 12 bin Cezayirli hayatını kaybetti.
Türkiye'deki gazeteler ANL'nin eylemlerini "tedhiş (şiddet,terör) hareketleri","çapulculuk","eşkiyalık","isyan","ayaklanma" olarak niteliyordu.Gazetelere göre konu Fransa'nın "iç işi" idi.Bunda şaşılacak bir şey yoktu çünkü gazetelere Fransız kültürüne sempati duyan,Fransızca bildiği için olayları Fransa gazetelerinden öğrenen gazeteciler egemendi.Hükümet ve ana muhalefet partisi ise iyi bir NATO üyesi,sadık bir Batı müttefiki olmaktan başka bir şey düşünmüyordu.
Bandung Konferansı
Türkiye yan çizmeye devam ederken,Cezayir Meselesi 18-24 Nisan 1955'te Endonezya'nın Bandung şehrinde toplanan Bandung Konferansı'nın en önemli gündem maddesi oldu.Konferansın amacı sömürgecilik sonrası dönemde kurulan yeni ulus-devletleri,ABD ve Sovyetler Birliği'nin tasallutundan korumak için bir birlik oluşturmaktı.Konferansa Türkiye ile birlikte 29 ülke katıldı.Türkiye'yi DP Hükümeti'nin karizmatik Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu temsil ediyordu.Zorlu,konferansın etkili üyelerinden Hindistan Başbakanı Nehru ile pek çok konuda tartıştı.Nehru NATO'yu sömürgeciliğin zaptiyesi olduğunu,Zorlu,NATO'nun gerekli olduğunu söylüyordu.Nehru sömürgeciliği kınarken,Zorlu esas tehlikenin komünizm olduğunu söylüyordu.Sonuç olarak Zorlu'nun şahsında Türkiye Cezayir'in ve diğer sömürge halklarının bağımsızlığına karşı çıkıyordu.Bu tutum,Türkiye'nin itibarını ezilen halklar nezdinde yerle yeksan etmişti.
Fransa'nın Hava Korsanlığı
Bandung'dan sonra Mısır'la Suudi Arabistan,Cezayir Meselesi'ni Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne taşıdı.Türkiye tahmin edileceği gibi Fransa ile birlikte aleyhte oy kullandı.Ancak ilk kez Türkiye basınında,DP'nin Cezayir politikasını eleştiren sesler yükselmeye;"tedhişçiler" teriminin yerini "mukavemetçiler","hürriyetçiler" terimleri almaya başlamıştı.1956'dan itibaren dil daha da sıcaklaştı.Hatta Ulus gazetesi bir keresinde "Cezayir'de 102 Milliyetçi Daha Şehit Edildi!" diye başlık attı.Basının sempatisi 23 Ekim 1956'da Ahmed Ben Bella ve beş arkadaşının bindiği uçağın,Fransız askeri uçakları tarafından zorla Fransa topraklarına indirilmesiyle daha da arttı.Bu zorbalık başta Mısır ve Arap ülkeleri olmak üzere,dünyanın pek çok yerinde tepkiye neden olmuş,Türkiye de bu dalgadan etkilenmişti.Ancak Menderes hükümetinin Cezayir politikası değişmedi.Türkiye,Birleşmiş Milletler'de Cezayir'le ilgili oylamalarda aleyhte oy kullanmaya devam etti.
Türkiye'nin Tarihi Oyu
İleride ABD Başkanı olacak,Demokrat Parti Senatörü John F. Kennedy'nin Temmuz 1957'de Cezayir'in artık sadece bir Fransız meselesi olmadığı,ABD'nin Cezayir'in bağımsızlığının yolunu açması gerektiği şeklindeki konuşması Türkiye'nin yeni rotasını belirledi.O tarihten sonra Türkiye,Cezayir ve benzeri konularda Fransa ile birlikte hareket etmeyi bırakıp,ABD ile birlikte çekimser oyu kullandı.Örneğin Aralık 1958'de Birleşmiş Milletler'deki Asya-Afrika ülkeleri grubunun Cezayir'in bağımsızlığının hemen tanınması yönündeki önergesine çekimser oy verecekti.Ancak bu tarihi bir oydu,çünkü önerge bir oy farkla reddedildi,bu yüzden Cezayir'deki kanlı savaş üç yıl daha devam etmişti.Kısacası Türkiye dolaylı yoldan yüzbinlerce Cezayirlinin kanına girmişti.
Bu oylamadan sonra Cezayirlilerin bağımsızlık talepleri daha da şiddetlendi.Cezayir ve Fransa tam bir savaş alanına dönünce (bu arada Uzakdoğu Asya'daki Fransız politikaları da çökmüştü) Fransa çareyi,De Gaulle'ü göreve çağırmakta buldu.2 Haziran 1958'de,altı aylık bir dönem için kendisine sınırsız yetkiler verilmesi ve yeni bir anayasa yapılması kaydıyla "ulusun başına geçmeyi" kabul eden De Gaulle,sözümona sosyal plan olan Cezayir için "Bin Köy Projesi" adlı planını açıkladığında,Türkiye bunu "De Gaulle Mucizesi" diye alkışlayacaktı.Halbuki plan Cezayir'i modern bir sömürge haline getirmeyi amaçlıyordu.
Çekimser Oylara Devam
Türkiye tahmin edileceği gibi,19 Eylül 1958'de Kahire'de kurulan Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'ni de tanımadı.Türkiye meşhur "çekimser" oylarından birini,Aralık 1958'de Birleşmiş Milletler'de Cezayir Meselesi'nin çözümü için,tarafları görüşmeye çağıran karar metni oylanırken verdi.Karar 35 kabul,18 ret,28 çekimser oyla kabul edildi ancak kabul oyları üçte iki çoğunluğu oluşturmadığı için bağlayıcı olmadı.Neyse ki Türkiye'nin çekimser oyu bu sefer hayati bir rol oynamamıştı.
1959 yılının sonlarında,Arap Birliği üyesi ülkeler,Birleşmiş Milletler Siyasi Komisyonu'na Fransa'nın,esir kamplarında tuttuğu Cezayirlileri imha ettiği yolundaki haberleri soruşturmak üzere bir komisyon kurulmasını önerdiler.Karar tasarısı "Cezayir Meselesi'nin 'kendi kaderini tayin hakkı' çerçevesinde hallinden üye ülkelerin memnuniyet duyacağı" şeklinde bir cümle de içeriyordu.Tasarı 26'ya karşı 35 oyla kabul edilirken,17 ülke çekimser kaldı.Tabii Türkiye de...
Henry Alleg ve Ünlü Kitabı
Bu yıllarda Fransızların Cezayirlilere yaptığı sistematik işkenceleri dünya kamuoyu yine bir Fransız'dan,Fransa'nın Cezayir politikasını eleştirdiği için kendisi de bu işkencelerden nasibini alan gazeteci Henry Alleg'in Le Question (Sorgu) adlı kitabından öğrenmişti.Kitap,Jean-Paul Sartre'ın önsözü ile Fransa'da 1958'de yayımlanmış,Türkçeye 1959'da çevrilmişti.Muhtemelen kitabın da etkisiyle,DP hükümetinin Fransa'ya ayarlı Cezayir politikası en sonunda DP milletvekillerinden birinin tepesini attırdı.1953'te kurulan Türk-Fransız Dostluk Grubu'nun Başkanı,Nevşehir Milletvekili Münip Hayri Ürgüplü,görevinden istifa etti.Ardından bazı milletvekilleri Türkiye-Afrika İslam Devletleri Dostluk Grubu'nu kurdular.Ancak hepsi bu kadardı.
1960 Darbesi ile Değişen Politika
Şubat 1960'ta Fransız aşırı sağı Cezayir'de ve Fransa'da De Gaulle hükümetine karşı direnişe geçti.Basın olayları nötr bir dille kısaca haberleştirirken,Menderes hükümeti o sırada kendi başının derdine düşmüştü.Türkiye'nin Cezayir politikası,ancak 27 Mayıs 1960 Darbesi'nden sonra değişikliğe uğradı.Çünkü darbeciler Fransa ve ABD'ni emperyalist,kendilerini ise anti-emperyalist olarak niteliyordu.Milli Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel,31 Temmuz 1960'ta "Ben öteden beri Cezayirlilerin sarfettikleri asilane ve kahramanca mücadelelerini yakın bir alaka ile takip etmekte idim" demişti.Darbe hükümetinin Dışişleri Bakanı Selim Sarper de 23 Eylül 1960'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmasında,Türkiye'deki yeni yönetimin Cezayirli bağımsızlık savaşçılarını daha aktif destekleyeceğinin işaretini vermişti.Ancak çok geç kalınmıştı.Fransa 1960 yılında tam 360 bin askerle Cezayir'deki bağımsızlık savaşını en kanlı biçimde bastırmaya çalışıyordu.Milyonlarca insan evlerinden yurtlarından ayrılarak daha güvenli gördükleri bölgelere gitmiş,yüzbinlerce Cezayirli,Tunus ve Fas'a sığınmıştı.Sınır boylarında kurulan mülteci kamplarında yoksulluk ve açlık hüküm sürüyordu.
De Gaulle'e Darbe Girişimi
Bu dönemin gerçek bilançosu hâlâ bilinmiyor,ama 1982 yılında Fransa Parlamentosu'nda açıklanan bir resmi rapora göre 1954-1960 arasında 157 bin ANL askeri ve 187 ila 227 bin arasında sivil ölmüştü.Cezayir kaynaklarına göre ölü sayısı bir buçuk milyona yaklaşıyordu.Bağımsız kaynaklar ise 500 bin Cezayirlinin hayatını kaybettiğini söylüyordu.Bir milyondan fazla Cezayirli hapse girmiş,iki buçuk milyona yakın Cezayirli de mülteci durumuna düşmüştü.En düşük rakam esas alındığında bile ortada korkunç bir katliam vardı.
Bunca kan döküldükten sonra De Gaulle Hükümeti pes etti ve Cezayir Geçici Hükümeti ile görüşme kararı aldı.Bu durum Fransız ordusunun içindeki aşırı milliyetçileri ve Cezayir'deki Avrupalı göçmenleri çok rahatsız etti.21 Nisan 1961'de Fransız ordusunun dört önemli generali De Gaulle'e karşı bir darbe girişiminde bulundu.Darbe önlendi ve iki generali tutukladılar.Ele geçirilemeyen iki general seçkin paraşütçü birliklerinin içinde OAS (Organization de l'Armée Secrète–Gizli Ordu Örgütü) adı altında örgütlenerek Cezayir'de ve Fransa'da terör eylemleri başlattılar.Örgüt Eylül 1961'de De Gaulle'e suikast yapmaya bile çalıştı.OAS mensubu iki general tutuklandıktan sonra Fransız Hükümeti ile Cezayir Geçici Hükümeti arasında görüşmelere devam edildi.Ama bu tarihten sonra De Gaulle'ün başı Cezayirli milliyetçilerden çok,Cezayir'den çekilmek istemeyen aşırı sağcı Fransızlarla (sloganları "Cezayir Fransız'dır" idi) dertte olacaktı.
Görüşmeler Temmuz 1961'de Batı Sahra Meselesi yüzünden kesilince Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi Ağustos sonunda Fransa'da eylemlere başladı.Fransız polisi de tavrını sertleştirdi.Cezayirli göçmenlerin yaşadığı mahalleler abluka altına alındı.Arama ve taramalarda insanlar kaybolmaya,Seine Nehri'nde kara derili insanların cesetleri görülmeye başladı.
Evian Antlaşması
Polisin baskılarını protesto etmek için 17 Ekim 1961 günü Paris'te 30 bin kişinin katıldığı bir gösteri yapıldı.Polis 13 bin göstericiyi gözaltına aldı ve Paris yakınlarındaki bir stadyuma kapattı.Göstericilerden 22'si idama mahkum edildi.Binlerce kişi hapse atıldı.Binlerce gösterici sınırdışı edildi.Bunun üzerine Fransız hapishanelerinde yatan Ahmed Ben Bella ve arkadaşlarının öncülüğünde dört bin Cezayirli mahkum açlık grevine başladı.
Bütün bunlar (Türkiye hariç) dünya kamuoyunu ayağa kaldırdı.Asya-Afrika Grubu devletleri konuyu Birleşmiş Milletler'e taşıdı.16 Kasım 1961'de 31 çekimser oya karşı 62 oyla kabul edilen tasarı,Fransa'yı Cezayir'in bağımsızlığını tanımaya ve hapiste tutulan kişilere adil davranmaya davet ediyordu.Türkiye'nin oyu hala çekimserdi.
Sonunda Fransa pes etti ve 20 Mayıs 1961'de Evian-les-Bains şehrinde Ulusal Kurtuluş Cephesi ile görüşmeler yeniden başladı.Bu arada Cezayir'de her gün 30-40 kişi ölüyor,gün oluyor,117 bomba patlıyordu.De Gaulle'ün görüşmeler hakkında radyodan halka bilgi verdiği 5 Şubat 1962 günü Paris'te 25 bin polis elleri tetikte bekledi.Neyse ki korkulan faşist kalkışma olmadı ve nihayet 19 Mart 1962 günü saat 12:00'de taraflar yedi buçuk yıl süren bağımsızlık mücadelesinin resmen sona erdiğini açıklandı.8 Nisan 1962'de De Gaulle'ün politikaları Fransa'da referanduma sunuldu ve 497 bine karşı 4 milyon 768 bin oyla kabul edildi.İşin ilginç yanı referandumda iki sorunun sorulmuş olmasıydı.Biri De Gaulle'ün Cezayir politikaları,diğeri De Gaulle'e olağanüstü yetkiler verilmesiydi.Sonuçta halk kanlı Cezayir sayfasını kapatmak için De Gaulle'e istediği yetkileri vermek zorunda kaldı.
Fransa otoriter Beşinci Cumhuriyet'e adımını atarken Cezayir'de 1 Temmuz 1962'de yapılan halkoylamasında 16.534 hayır oyuna karşılık 5.975.581 oyla Cezayir'in bağımsızlığı kabul edildi.Bağımsızlıkla birlikte Cezayirli liderlerin (Ben Bella,Ben Hedda,Houari Boumédienne) iktidar savaşı başladı.Ve nihayet Cezayir 8 Ekim 1962'de Birleşmiş Milletler'e üye oldu.Hakkını teslim edelim,Türkiye basını bu süreci günü gününe ve Cezayirlilere sempati ile okurlarına aktardıysa da Hükümet Cezayir'de büyükelçilik açmaya ancak 1963 yılının şubat ayında karar verecekti.İlk büyükelçi Semih Günver,Temmuz 1963'te göreve başladı.Ancak 1965'te Cezayir'in ilk cumhurbaşkanı Ben Bella'yı kansız bir darbe ile devirerek iktidarı ele geçiren Boumédienne'in ilk açıklamalarından biri,"Türkiye'ye dargın ve kızgın olduğuna" dairdi.Nitekim Boumédienne döneminde (1977'ye kadar sürdü) Cezayir Türkiye'de elçilik açmadı.
Turgut Özal'ın Özrü
1985'de Cezayir'i ziyaret eden dönemin Başbakanı Turgut Özal 1950'li yıllarda Birleşmiş Milletler oylamalarında Türkiye'nin takındığı tutum için Cezayir'den özür diledikten sonra Türkiye-Cezayir ilişkileri normalleşmeye başladı.1988'de darbeci Cumhurbaşkanı Kenan Evren yanında Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz'la Cezayir'e gitti.İlişkiler güya daha da ısındı.Ancak,Fransa Parlamentosu'ndaki son oylama sırasında,Başbakan Ahmed Ouyahia gazetecilere "Türkiye'deki dostlar Cezayir'in kolonileştirilmesinin ticaretini yapmaktan vazgeçmeliler" demesine bakılırsa bu dargınlık veya kızgınlık içten içe hala sürüyor.
Fransa'ya gelince,Cezayir konusu Fransız halkı için hala açık bir yara;Fransız devleti için bir tabu.Fransız aydınları ise devleti Cezayir'de işlenen suçlarla ilgili sıkıştırmaya devam ediyorlar.Örneğin 2000 yılında Le Question kitabının yazarı Henri Alleg'in öncülük ettiği 12 Fransız aydını Cezayir Savaşı boyunca Fransa tarafından yapılan işkencelerin kabul edilmesini ve kınanmasını isteyen bir bildiri yayımladı.Aynı şekilde Fransız ordusunun mensupları da eskisi gibi suskun değil.Örneğin 1955–1957 yılları arasında Cezayir'de görev yapan General Paul Aussaresses,2001 yılında yayımladığı Services Speciaux Algérie 1955–1957 (Cezayir'de Özel Görevler 1955–1957) adlı kitabında Fransız ordusunun Cezayir'de işlediği korkunç suçları itiraf etti.
Bu tarihçeye bakınca gerçekten de Fransa'nın yaptığına "soykırım" demek mümkün.Ayrıca Fransız ordusunun da darbecilikte Türk ordusundan geri kalmadığı anlaşılıyor.Ancak Cezayir'in en sıkıntılı anlarında Fransa'ya payanda olmayı seçen bir ülkenin Fransa'ya ders vermesi biraz garip kaçıyor.AKP hükümeti,Fransa'yı mahçup etmek istiyorsa önce Türkiye'nin Cezayir politikası için Cezayir halkından özür dilemeli.Ondan sonra da 1915'ten günümüze kadar işlenen tüm siyasi suçlarla yüzleşmenin yolunu açmalı.
Özet Kaynakça:Hüseyin Bağcı,Türk Dış Politikasında 1950'li Yıllar,Metu Pres,2001;Semih Günver,Fatin Rüştü Zorlu'nun Öyküsü,Bilgi Yayınları,1985;Henri Alleg,Sorgu,Çeviren,Alaattin Bilgi,Açık Oturum Yayınları,1959;Georges-Marc Benamou,Bir Fransız Yalanı (Bir Soykırım Soruşturması Cezayir Savaşı ve Gerçekler),Çeviren:Sonat Ece Kaya,Babıali Kültür Yayınları,2006;Frantz Fanon,Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi,Çeviren;Kamil Bilgin Çileçöp,Pınar Yayınları,1983;Milliyet gazetesinin sözkonusu yıllara ait arşivi.
*Ayşe Hür,Taraf,29 Ocak 2012
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-turkiye-nin-cezayir-konusunda-alni-ak-mi.htm
Cezayir,1529'dan 1830'daki Fransız işgaline kadar Osmanlıların yönetiminde kaldı.Bugün "Fransa'nın Cezayir'de ne işi vardı?" diyenler "Osmanlı'nın Cezayir'de ne işi vardı" diye sormuyor elbette.Ancak kabul etmek gerekir ki,aynen Osmanlı gibi sömürgeci amaçlarla Cezayir'i işgal eden Fransızlar,Osmanlı'ya göre çok daha acımasız sömürgeci politikalar güttüler.Öyle ki,ondokuzuncu yüzyılın sonuna kadarki dönemde ülke nüfusunun üçte birinin,yani bir milyon kişinin açlık ve hastalık başta olmak üzere çeşitli nedenlerle hayatını kaybettiği sanılıyor.
Milli Mücadele Dostları
Yirminci yüzyılın başlarından itibaren,Fransız sömürgeciliğine hem İslamcı,hem milliyetçi,hem de solcu gruplardan örgütlü tepkiler gelmeye başladı.Bu üç kesim de farklı nedenlerle Türkiye'deki Kemalist deneyimi büyük ilgi ile izliyorlardı.1920'de Fransızlar,Adana-Antep-Urfa yöresini işgal ettiklerinde,Fransız birliklerindeki Moritanyalı,Libyalı,Tunuslu ve Cezayirli askerler topluca Türk tarafına geçtiler.Milli Mücadele'nin kazanılmasından sonra da bu askerler Türk vatandaşlığına alındılar,kendilerine bir miktar toprak verilerek Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde iskân edildiler.Ama ilgi bununla sınırlı kaldı.
1930'lara gelindiğinde Cezayir'de bağımsızlık mücadelesi üç ana akım tarafından yürütülüyordu.Solcu Ahmed Ben Messali Hadj,milliyetçi Ferhad Abbas ve İslamcı Şeyh Abdelhamid Ben Badis'in temsil ettiği üç akımın da ortak paydası,Fransız sömürgeciliğine karşı olmalarıydı.O yıllarda tamamen içine kapanmış olan Türkiye'nin Cezayir'le ilgili tek hamlesi,1930'da Fransa'nın Cezayir'i işgalinin yüzüncü yıldönümü için dış temsilciliklerinde bazı etkinlikler yapacağını duyması üzerine oldu.Dışişleri Bakanlığı,Türkiye'nin dış temsilciliklerine bu tür etkinliklere katılmamalarını emretti.Türkiye bundan sonra bir daha Cezayir'le ilgilenmedi.
Fransa'nın Setif Katliamı
İkinci Dünya Savaşı arifesinde Fransa'da iktidara gelen Halk Cephesi adlı sol koalisyon Cezayir'e özgürlük va'detmişti.Ancak Fransa Naziler tarafından işgal edilince bu vaadini yerine getiremedi.Savaş Almanya'nın yenilgisiyle sonuçlanınca Cezayir'deki bağımsızlıkçı güçler tekrar Fransa'nın karşısında toplandılar.Savaşın bitmesinden bir hafta önce Fransızlar tarafından bilmem kaçıncı kez tutuklanmış olan Messali Hac'ın serbest bırakılması için 5 Mayıs 1945'te düzenlenen gösteriye 500 bin kişinin katılması üzerine Fransızlar iyice sertleşti.Setif,Blida,Oran,Guelma şehirleri başta olmak üzere pek çok yerde katliam yaptılar.Kısaca "Setif Katliamı" denen bu olaylar sırasında Fransız kaynaklarına göre 1.500,Cezayir kaynaklarına göre 10.000 Cezayirli öldürülmüştü.O sırada Türkiye'de tek parti iktidarı vardı ve katliama yönelik tepki olmadı.
1947'ye kadar legal yollardan bağımsızlık mücadelesi veren muhalifler bu tarihte Özel Örgüt dedikleri silahlı gücü oluşturdular.Fransa polisi örgütü dağıttı.Bunlar Türkiye basınında sadece birkaç kısa habere konu oldu.Buna karşılık,1952'de Mısır'da Kral Farouk yönetimini deviren Gamal Abdel Nasser,Cezayirli bağımsızlıkçıların yanında yer aldı.Arap milliyetçiliğinin başına geçen Nasser,Türkiye'nin Ortadoğu'daki en büyük rakibiydi.Dolayısıyla Mısır'ın desteklediği bir hareket,otomatik olarak Türkiye'den destek görmüyordu.
NATO mu Cezayir mi?
Ama daha önemlisi,Türkiye o yıl Fransa'nın belkemiğini oluşturduğu NATO'ya üye olmuştu.Batı bloğunda kendisine yer açmaya çalışırken,Fransa'nın sömürge politikalarını eleştirmesi hiç doğru olmazdı.Fransa'yı eleştirmek bir yana,1953'te Fransa'ya giden Adnan Menderes'e Légion d’Honneur Nişanı takıldı,Grand Cordon rütbesi verildi.Ardından ilk Fransız-Türk Parlamenterler Dostluk Grubu faaliyete geçti.Dönemin gazeteleri (iktidara yakın Zafer de,CHP'ne yakın Ulus da) hükümetin NATO üyeliği,Fransa müttefikliği veya Nasser aleyhtarlığı temelindeki politikalarını destekliyordu.
10 ve 24 Ekim 1954 tarihlerinde Kahire'de toplanan Cezayir Kongresi'nde bütün örgütlerin lağvedilerek yerine Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN) ve silahlı kanadı Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (ALN) kurulmasına karar verildi.Bu tarihten sonra örgüt,hem Cezayir'deki diğer siyasal gruplarla hem Fransızlarla mücadele etti.Sabotajlar,direnişler,genel grev gibi değişik yöntemlerle sömürge yönetimini felç etti.Örgüt modern silahlara sahip değildi ama kısa sürede Cezayir'in genelinde etkili olmayı başardı.Setif Katliamı sonrasında Messali Hadj'ın örgütüne katılan Ahmed Ben Bella ve diğer önemli liderler Fransızlar tarafından sık sık tutuklandı,kimi öldürüldü,kimi yıllarca hapse atıldı.Bu dönemde 12 bin Cezayirli hayatını kaybetti.
Türkiye'deki gazeteler ANL'nin eylemlerini "tedhiş (şiddet,terör) hareketleri","çapulculuk","eşkiyalık","isyan","ayaklanma" olarak niteliyordu.Gazetelere göre konu Fransa'nın "iç işi" idi.Bunda şaşılacak bir şey yoktu çünkü gazetelere Fransız kültürüne sempati duyan,Fransızca bildiği için olayları Fransa gazetelerinden öğrenen gazeteciler egemendi.Hükümet ve ana muhalefet partisi ise iyi bir NATO üyesi,sadık bir Batı müttefiki olmaktan başka bir şey düşünmüyordu.
Bandung Konferansı
Türkiye yan çizmeye devam ederken,Cezayir Meselesi 18-24 Nisan 1955'te Endonezya'nın Bandung şehrinde toplanan Bandung Konferansı'nın en önemli gündem maddesi oldu.Konferansın amacı sömürgecilik sonrası dönemde kurulan yeni ulus-devletleri,ABD ve Sovyetler Birliği'nin tasallutundan korumak için bir birlik oluşturmaktı.Konferansa Türkiye ile birlikte 29 ülke katıldı.Türkiye'yi DP Hükümeti'nin karizmatik Başbakan Yardımcısı Fatin Rüştü Zorlu temsil ediyordu.Zorlu,konferansın etkili üyelerinden Hindistan Başbakanı Nehru ile pek çok konuda tartıştı.Nehru NATO'yu sömürgeciliğin zaptiyesi olduğunu,Zorlu,NATO'nun gerekli olduğunu söylüyordu.Nehru sömürgeciliği kınarken,Zorlu esas tehlikenin komünizm olduğunu söylüyordu.Sonuç olarak Zorlu'nun şahsında Türkiye Cezayir'in ve diğer sömürge halklarının bağımsızlığına karşı çıkıyordu.Bu tutum,Türkiye'nin itibarını ezilen halklar nezdinde yerle yeksan etmişti.
Fransa'nın Hava Korsanlığı
Bandung'dan sonra Mısır'la Suudi Arabistan,Cezayir Meselesi'ni Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne taşıdı.Türkiye tahmin edileceği gibi Fransa ile birlikte aleyhte oy kullandı.Ancak ilk kez Türkiye basınında,DP'nin Cezayir politikasını eleştiren sesler yükselmeye;"tedhişçiler" teriminin yerini "mukavemetçiler","hürriyetçiler" terimleri almaya başlamıştı.1956'dan itibaren dil daha da sıcaklaştı.Hatta Ulus gazetesi bir keresinde "Cezayir'de 102 Milliyetçi Daha Şehit Edildi!" diye başlık attı.Basının sempatisi 23 Ekim 1956'da Ahmed Ben Bella ve beş arkadaşının bindiği uçağın,Fransız askeri uçakları tarafından zorla Fransa topraklarına indirilmesiyle daha da arttı.Bu zorbalık başta Mısır ve Arap ülkeleri olmak üzere,dünyanın pek çok yerinde tepkiye neden olmuş,Türkiye de bu dalgadan etkilenmişti.Ancak Menderes hükümetinin Cezayir politikası değişmedi.Türkiye,Birleşmiş Milletler'de Cezayir'le ilgili oylamalarda aleyhte oy kullanmaya devam etti.
Türkiye'nin Tarihi Oyu
İleride ABD Başkanı olacak,Demokrat Parti Senatörü John F. Kennedy'nin Temmuz 1957'de Cezayir'in artık sadece bir Fransız meselesi olmadığı,ABD'nin Cezayir'in bağımsızlığının yolunu açması gerektiği şeklindeki konuşması Türkiye'nin yeni rotasını belirledi.O tarihten sonra Türkiye,Cezayir ve benzeri konularda Fransa ile birlikte hareket etmeyi bırakıp,ABD ile birlikte çekimser oyu kullandı.Örneğin Aralık 1958'de Birleşmiş Milletler'deki Asya-Afrika ülkeleri grubunun Cezayir'in bağımsızlığının hemen tanınması yönündeki önergesine çekimser oy verecekti.Ancak bu tarihi bir oydu,çünkü önerge bir oy farkla reddedildi,bu yüzden Cezayir'deki kanlı savaş üç yıl daha devam etmişti.Kısacası Türkiye dolaylı yoldan yüzbinlerce Cezayirlinin kanına girmişti.
Bu oylamadan sonra Cezayirlilerin bağımsızlık talepleri daha da şiddetlendi.Cezayir ve Fransa tam bir savaş alanına dönünce (bu arada Uzakdoğu Asya'daki Fransız politikaları da çökmüştü) Fransa çareyi,De Gaulle'ü göreve çağırmakta buldu.2 Haziran 1958'de,altı aylık bir dönem için kendisine sınırsız yetkiler verilmesi ve yeni bir anayasa yapılması kaydıyla "ulusun başına geçmeyi" kabul eden De Gaulle,sözümona sosyal plan olan Cezayir için "Bin Köy Projesi" adlı planını açıkladığında,Türkiye bunu "De Gaulle Mucizesi" diye alkışlayacaktı.Halbuki plan Cezayir'i modern bir sömürge haline getirmeyi amaçlıyordu.
Çekimser Oylara Devam
Türkiye tahmin edileceği gibi,19 Eylül 1958'de Kahire'de kurulan Cezayir Cumhuriyeti Geçici Hükümeti'ni de tanımadı.Türkiye meşhur "çekimser" oylarından birini,Aralık 1958'de Birleşmiş Milletler'de Cezayir Meselesi'nin çözümü için,tarafları görüşmeye çağıran karar metni oylanırken verdi.Karar 35 kabul,18 ret,28 çekimser oyla kabul edildi ancak kabul oyları üçte iki çoğunluğu oluşturmadığı için bağlayıcı olmadı.Neyse ki Türkiye'nin çekimser oyu bu sefer hayati bir rol oynamamıştı.
1959 yılının sonlarında,Arap Birliği üyesi ülkeler,Birleşmiş Milletler Siyasi Komisyonu'na Fransa'nın,esir kamplarında tuttuğu Cezayirlileri imha ettiği yolundaki haberleri soruşturmak üzere bir komisyon kurulmasını önerdiler.Karar tasarısı "Cezayir Meselesi'nin 'kendi kaderini tayin hakkı' çerçevesinde hallinden üye ülkelerin memnuniyet duyacağı" şeklinde bir cümle de içeriyordu.Tasarı 26'ya karşı 35 oyla kabul edilirken,17 ülke çekimser kaldı.Tabii Türkiye de...
Henry Alleg ve Ünlü Kitabı
Bu yıllarda Fransızların Cezayirlilere yaptığı sistematik işkenceleri dünya kamuoyu yine bir Fransız'dan,Fransa'nın Cezayir politikasını eleştirdiği için kendisi de bu işkencelerden nasibini alan gazeteci Henry Alleg'in Le Question (Sorgu) adlı kitabından öğrenmişti.Kitap,Jean-Paul Sartre'ın önsözü ile Fransa'da 1958'de yayımlanmış,Türkçeye 1959'da çevrilmişti.Muhtemelen kitabın da etkisiyle,DP hükümetinin Fransa'ya ayarlı Cezayir politikası en sonunda DP milletvekillerinden birinin tepesini attırdı.1953'te kurulan Türk-Fransız Dostluk Grubu'nun Başkanı,Nevşehir Milletvekili Münip Hayri Ürgüplü,görevinden istifa etti.Ardından bazı milletvekilleri Türkiye-Afrika İslam Devletleri Dostluk Grubu'nu kurdular.Ancak hepsi bu kadardı.
1960 Darbesi ile Değişen Politika
Şubat 1960'ta Fransız aşırı sağı Cezayir'de ve Fransa'da De Gaulle hükümetine karşı direnişe geçti.Basın olayları nötr bir dille kısaca haberleştirirken,Menderes hükümeti o sırada kendi başının derdine düşmüştü.Türkiye'nin Cezayir politikası,ancak 27 Mayıs 1960 Darbesi'nden sonra değişikliğe uğradı.Çünkü darbeciler Fransa ve ABD'ni emperyalist,kendilerini ise anti-emperyalist olarak niteliyordu.Milli Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel,31 Temmuz 1960'ta "Ben öteden beri Cezayirlilerin sarfettikleri asilane ve kahramanca mücadelelerini yakın bir alaka ile takip etmekte idim" demişti.Darbe hükümetinin Dışişleri Bakanı Selim Sarper de 23 Eylül 1960'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'ndaki konuşmasında,Türkiye'deki yeni yönetimin Cezayirli bağımsızlık savaşçılarını daha aktif destekleyeceğinin işaretini vermişti.Ancak çok geç kalınmıştı.Fransa 1960 yılında tam 360 bin askerle Cezayir'deki bağımsızlık savaşını en kanlı biçimde bastırmaya çalışıyordu.Milyonlarca insan evlerinden yurtlarından ayrılarak daha güvenli gördükleri bölgelere gitmiş,yüzbinlerce Cezayirli,Tunus ve Fas'a sığınmıştı.Sınır boylarında kurulan mülteci kamplarında yoksulluk ve açlık hüküm sürüyordu.
De Gaulle'e Darbe Girişimi
Bu dönemin gerçek bilançosu hâlâ bilinmiyor,ama 1982 yılında Fransa Parlamentosu'nda açıklanan bir resmi rapora göre 1954-1960 arasında 157 bin ANL askeri ve 187 ila 227 bin arasında sivil ölmüştü.Cezayir kaynaklarına göre ölü sayısı bir buçuk milyona yaklaşıyordu.Bağımsız kaynaklar ise 500 bin Cezayirlinin hayatını kaybettiğini söylüyordu.Bir milyondan fazla Cezayirli hapse girmiş,iki buçuk milyona yakın Cezayirli de mülteci durumuna düşmüştü.En düşük rakam esas alındığında bile ortada korkunç bir katliam vardı.
Bunca kan döküldükten sonra De Gaulle Hükümeti pes etti ve Cezayir Geçici Hükümeti ile görüşme kararı aldı.Bu durum Fransız ordusunun içindeki aşırı milliyetçileri ve Cezayir'deki Avrupalı göçmenleri çok rahatsız etti.21 Nisan 1961'de Fransız ordusunun dört önemli generali De Gaulle'e karşı bir darbe girişiminde bulundu.Darbe önlendi ve iki generali tutukladılar.Ele geçirilemeyen iki general seçkin paraşütçü birliklerinin içinde OAS (Organization de l'Armée Secrète–Gizli Ordu Örgütü) adı altında örgütlenerek Cezayir'de ve Fransa'da terör eylemleri başlattılar.Örgüt Eylül 1961'de De Gaulle'e suikast yapmaya bile çalıştı.OAS mensubu iki general tutuklandıktan sonra Fransız Hükümeti ile Cezayir Geçici Hükümeti arasında görüşmelere devam edildi.Ama bu tarihten sonra De Gaulle'ün başı Cezayirli milliyetçilerden çok,Cezayir'den çekilmek istemeyen aşırı sağcı Fransızlarla (sloganları "Cezayir Fransız'dır" idi) dertte olacaktı.
Görüşmeler Temmuz 1961'de Batı Sahra Meselesi yüzünden kesilince Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi Ağustos sonunda Fransa'da eylemlere başladı.Fransız polisi de tavrını sertleştirdi.Cezayirli göçmenlerin yaşadığı mahalleler abluka altına alındı.Arama ve taramalarda insanlar kaybolmaya,Seine Nehri'nde kara derili insanların cesetleri görülmeye başladı.
Evian Antlaşması
Polisin baskılarını protesto etmek için 17 Ekim 1961 günü Paris'te 30 bin kişinin katıldığı bir gösteri yapıldı.Polis 13 bin göstericiyi gözaltına aldı ve Paris yakınlarındaki bir stadyuma kapattı.Göstericilerden 22'si idama mahkum edildi.Binlerce kişi hapse atıldı.Binlerce gösterici sınırdışı edildi.Bunun üzerine Fransız hapishanelerinde yatan Ahmed Ben Bella ve arkadaşlarının öncülüğünde dört bin Cezayirli mahkum açlık grevine başladı.
Bütün bunlar (Türkiye hariç) dünya kamuoyunu ayağa kaldırdı.Asya-Afrika Grubu devletleri konuyu Birleşmiş Milletler'e taşıdı.16 Kasım 1961'de 31 çekimser oya karşı 62 oyla kabul edilen tasarı,Fransa'yı Cezayir'in bağımsızlığını tanımaya ve hapiste tutulan kişilere adil davranmaya davet ediyordu.Türkiye'nin oyu hala çekimserdi.
Sonunda Fransa pes etti ve 20 Mayıs 1961'de Evian-les-Bains şehrinde Ulusal Kurtuluş Cephesi ile görüşmeler yeniden başladı.Bu arada Cezayir'de her gün 30-40 kişi ölüyor,gün oluyor,117 bomba patlıyordu.De Gaulle'ün görüşmeler hakkında radyodan halka bilgi verdiği 5 Şubat 1962 günü Paris'te 25 bin polis elleri tetikte bekledi.Neyse ki korkulan faşist kalkışma olmadı ve nihayet 19 Mart 1962 günü saat 12:00'de taraflar yedi buçuk yıl süren bağımsızlık mücadelesinin resmen sona erdiğini açıklandı.8 Nisan 1962'de De Gaulle'ün politikaları Fransa'da referanduma sunuldu ve 497 bine karşı 4 milyon 768 bin oyla kabul edildi.İşin ilginç yanı referandumda iki sorunun sorulmuş olmasıydı.Biri De Gaulle'ün Cezayir politikaları,diğeri De Gaulle'e olağanüstü yetkiler verilmesiydi.Sonuçta halk kanlı Cezayir sayfasını kapatmak için De Gaulle'e istediği yetkileri vermek zorunda kaldı.
Fransa otoriter Beşinci Cumhuriyet'e adımını atarken Cezayir'de 1 Temmuz 1962'de yapılan halkoylamasında 16.534 hayır oyuna karşılık 5.975.581 oyla Cezayir'in bağımsızlığı kabul edildi.Bağımsızlıkla birlikte Cezayirli liderlerin (Ben Bella,Ben Hedda,Houari Boumédienne) iktidar savaşı başladı.Ve nihayet Cezayir 8 Ekim 1962'de Birleşmiş Milletler'e üye oldu.Hakkını teslim edelim,Türkiye basını bu süreci günü gününe ve Cezayirlilere sempati ile okurlarına aktardıysa da Hükümet Cezayir'de büyükelçilik açmaya ancak 1963 yılının şubat ayında karar verecekti.İlk büyükelçi Semih Günver,Temmuz 1963'te göreve başladı.Ancak 1965'te Cezayir'in ilk cumhurbaşkanı Ben Bella'yı kansız bir darbe ile devirerek iktidarı ele geçiren Boumédienne'in ilk açıklamalarından biri,"Türkiye'ye dargın ve kızgın olduğuna" dairdi.Nitekim Boumédienne döneminde (1977'ye kadar sürdü) Cezayir Türkiye'de elçilik açmadı.
Turgut Özal'ın Özrü
1985'de Cezayir'i ziyaret eden dönemin Başbakanı Turgut Özal 1950'li yıllarda Birleşmiş Milletler oylamalarında Türkiye'nin takındığı tutum için Cezayir'den özür diledikten sonra Türkiye-Cezayir ilişkileri normalleşmeye başladı.1988'de darbeci Cumhurbaşkanı Kenan Evren yanında Dışişleri Bakanı Mesut Yılmaz'la Cezayir'e gitti.İlişkiler güya daha da ısındı.Ancak,Fransa Parlamentosu'ndaki son oylama sırasında,Başbakan Ahmed Ouyahia gazetecilere "Türkiye'deki dostlar Cezayir'in kolonileştirilmesinin ticaretini yapmaktan vazgeçmeliler" demesine bakılırsa bu dargınlık veya kızgınlık içten içe hala sürüyor.
Fransa'ya gelince,Cezayir konusu Fransız halkı için hala açık bir yara;Fransız devleti için bir tabu.Fransız aydınları ise devleti Cezayir'de işlenen suçlarla ilgili sıkıştırmaya devam ediyorlar.Örneğin 2000 yılında Le Question kitabının yazarı Henri Alleg'in öncülük ettiği 12 Fransız aydını Cezayir Savaşı boyunca Fransa tarafından yapılan işkencelerin kabul edilmesini ve kınanmasını isteyen bir bildiri yayımladı.Aynı şekilde Fransız ordusunun mensupları da eskisi gibi suskun değil.Örneğin 1955–1957 yılları arasında Cezayir'de görev yapan General Paul Aussaresses,2001 yılında yayımladığı Services Speciaux Algérie 1955–1957 (Cezayir'de Özel Görevler 1955–1957) adlı kitabında Fransız ordusunun Cezayir'de işlediği korkunç suçları itiraf etti.
Bu tarihçeye bakınca gerçekten de Fransa'nın yaptığına "soykırım" demek mümkün.Ayrıca Fransız ordusunun da darbecilikte Türk ordusundan geri kalmadığı anlaşılıyor.Ancak Cezayir'in en sıkıntılı anlarında Fransa'ya payanda olmayı seçen bir ülkenin Fransa'ya ders vermesi biraz garip kaçıyor.AKP hükümeti,Fransa'yı mahçup etmek istiyorsa önce Türkiye'nin Cezayir politikası için Cezayir halkından özür dilemeli.Ondan sonra da 1915'ten günümüze kadar işlenen tüm siyasi suçlarla yüzleşmenin yolunu açmalı.
Özet Kaynakça:Hüseyin Bağcı,Türk Dış Politikasında 1950'li Yıllar,Metu Pres,2001;Semih Günver,Fatin Rüştü Zorlu'nun Öyküsü,Bilgi Yayınları,1985;Henri Alleg,Sorgu,Çeviren,Alaattin Bilgi,Açık Oturum Yayınları,1959;Georges-Marc Benamou,Bir Fransız Yalanı (Bir Soykırım Soruşturması Cezayir Savaşı ve Gerçekler),Çeviren:Sonat Ece Kaya,Babıali Kültür Yayınları,2006;Frantz Fanon,Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi,Çeviren;Kamil Bilgin Çileçöp,Pınar Yayınları,1983;Milliyet gazetesinin sözkonusu yıllara ait arşivi.
*Ayşe Hür,Taraf,29 Ocak 2012
http://www.taraf.com.tr/ayse-hur/makale-turkiye-nin-cezayir-konusunda-alni-ak-mi.htm
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





