"Ağzı olan konuşuyor" negatif bir sözdür bizde!Oysa şu günlerde bu cümleyi çok pozitif okumalıyız.
Kürt meselesinde artık "ağzı olan konuşuyor".Bundan daha güzel ne olabilir ki...Devletle PKK'nin (Öcalan'ın) yaptığı anlaşmaya binbir itirâz getirenlerin bildikleri ama önem vermedikleri nokta bu:Konuşmaya başladık.
Hani bir söz vardır,"Ol mâhîler ki deryâ içredir,deryâyı bilmezler." Yâni "O balıklar ki denizin içindedirler,denizi bilmezler."
Daha önce konuşulamıyordu ne devlet ne de PKK konuşturmuyordu.Hem devlet hem PKK çok aykırı konuşanları gerekirse öldürmekten hiç çekinmiyorlardı.Korku atmosferiydi egemen olan.En masûm tutum,"kol kırılır yen içinde kalır" idi...Konuşmak değil susmak bir meziyet sayılıyordu.
Fâili meçhûl cinâyetler,PKK'nin infâzları... daha sayayım mı?
Anlaşmaya itirâz edenlerin üstünde fazla düşünmek istemedikleri en önemli şey bu. Tek çağrım var:Sevinelim,mutlu olalım ve savaşın bitecek ve silâhların gömülecek olmasının keyfini çıkaralım.Sözün geri gelmiş olmasına sevinelim.
Savaşan taraflar "artık savaşmayacağız" dedilerse bundan dolayı kendilerine teşekkür etmek gerekiyor.
Oysa sevinmek yerine,önemli bir çoğunluğun asıl meselesi savaşın bitmiş olması değil,hangi koşullarda ve nasıl bitirildiği...
Kim kârlı kim zararlı çıktı,tartışılan tek konu bu!Devlete de Öcalan'a (PKK'ye) da kızanlar kuyruk olmuş vaziyetteler.
Oysa eğer taraflar üzerinde anlaşıyorlarsa,anlaşma biçimlerine bazı eleştirilerimiz olabilir ama bu konuda söyleyeceklerimizin fazlaca hükmü olmaz.Sonuçta,devlet (onun değişik kurumları) ve Öcalan (ve onun arkasındaki örgütü,PKK),önümüzde olan yasa tasarısı üzerinde anlaşmış gözüküyorlar.
Evet,anlaşma denilen şey de aslında PKK'yi terör örgütü olarak tescil eden bir cezâ infâz yasası...(insânın aklına,PKK'ye zorla "terör örgütüdür" dedirtemedikleri için öldürülen Tahir Elçi geliyor.)
Tarafların bu yasayla "Kürt meselesi" gibi devâsâ bir sorunu çözmek gibi bir iddiâları yok.Şüphesiz Kürtlerin temel hakları ve demokratikleşme konularında birtakım ilkelere yer veren başka bir anlaşma olsaydı,daha iyi olabilirdi.
Ama taraflar bu biçim üzerinde anlaşmışlarsa bizim söyleyebileceklerimizin sınırları vardır.Bundan daha önemlisi,bizim için esâs olan,hangi tarzda anlaşmış olurlarsa olsunlar tarafların silâhları gömmek konusunda anlaşmış olmalarıdır.Tarafların,istediklerini savaşla elde edemediklerini gördükleri bir noktada "artık savaşmıyoruz" demelerine,"durun,anlaşma koşullarınızı beğenmedik" diye itirâz edebiliriz ama bu hem çok boş bir söz olur hem de "savaşa devâm edin çağrısı" olarak da okunur.
Özet:Savaşı bitiren silâhları gömen her anlaşma,eğer tarafları üzerinde anlaşmışlarsa bizim kabûlümüzdür.
Ama konu bu kadar basit mi?Değil! Üçüncü bir taraf daha var
Görmek gerekiyor:Bitecek olan savaşın,savaşan taraflarından başka çok büyük bir üçüncü tarafı daha var.Savaşta ne devletin ne de PKK'nin yanında olan büyük bir üçüncü gövde bu...
Ortak özelliği ise,bu üçüncü çevrenin süreçten en çok zarar gören çevrelerden biri olmasına rağmen sesi en azı çıkan insânlardan oluşması.
Onların sesleri henüz yeteri kadar çıkmıyor!
Çatışmada öldürülen askerlerin ve Kürt gençlerinin ailelerinin yanına bu üçüncü tarafı da eklememiz gerekiyor.Onların yaşadıkları yıkım ve acılar asker ailelerinin,Kürt gençlerinin ailelerinin yaşadıkları kadar önemlidir.
Burada önemli olan,savaşın tüm mağdûr taraflarını "yarışan rakip taraflar" olarak görmemek aksine birbirini tamamlayan çevreler olarak ele almaktır.Savaş mağdûrlarını da üretmiştir.
İçinde olduğumuz süreçte,taraflardan birisinin (özellikle şehit asker ailelerinin) acısını elinde bir silâh olarak diğer tarafa karşı kullananlar bilmek zorundadırlar ki tek kelimeyle ayıp ediyorlar.Ve evinden cenâze çıkmamış bir Kürt ailesi bulmanın neredeyse imkânsız olduğu gerçeğini unutuyorlar.
Üçüncü tarafın,savaşın diğer mağdûrlarının söylemekte belki zorlanabilecekleri çok güçlü bir argümanları var:Savaşan taraflar muhtemel,"savaştık olmadı,buraya kadardı" deyip,hiçbir şey olmamış gibi kaldıkları yerden devâm etmek isteyeceklerdir.Devlet,"terör bitti,sıra Kürt-Türk kucaklaşmasındadır" diyecek,Öcalan ve PKK "silâhla olmadı,şimdi silâhsız Kürtlerin demokratik hakları ve demokratik cumhûriyet için mücâdele edeceğiz" diyeceklerdir.
Üçüncü tarafın söyleyeceği ise,"hiçbir şey olmamış gibi çekip gidemezsiniz;elli yıl üzerine konuşmak zorundayız.Bize bu elli yılın hesâbını vermek zorundasınız" olacaktır.
Burada hesâp vermek sözünü negatif anlamda kullanmıyorum.Demokrasi için,yaraların sarılması için,yeniden bir toplum olabilmemiz için hesâp verilmesinin,elli yıl üzerine konuşulmasının zorunlu olduğunu söylüyorum. Eğer gerçekten toplumsal barış istiyorsak
Amacımız ne?Bir daha insânlar ölmesin ve bu çatışmaya neden olan sorun (Kürt meselesi) çözülsün,değil mi?Öyle ise,"bu savaş niye başladı?" ve "insânlar niye öldü?" sorularını sormak ve üzerine konuşmak en doğal hakkımız değil mi?
Savaşın kaynağı Kürtlerin en temel haklarından mahrûm edilmesiydi.Bu mahrûmiyetin temelleri,bu Cumhûriyet'in kuruluşu ile atıldı.Cumhûriyet'in kuruluşu ile Kürt sorunu arasındaki ilişkiyi göremeyenlerin bu konuşmada söyleyecekleri çok sözleri yoktur.
Kemâlizm'e övgüler dizerek,"Mustafa Kemâl'in askerleriyiz" diye sloganlar atarak Kürt meselesini çözmek isteyenler artık yolun sonuna geldiklerini görmek zorundalar.
Yeni Parti'nin en büyük açmazı budur.Cumhûriyet'in kurucu yılları ve Kemâlizm ile ilişkileri konusu onların başını daha çok ağrıtacaktır.Kendilerini belki hâlâ Kemâlist olarak görmek ve adlandırmak isteyeceklerdir ama Kürt meselesi ışığında Kemâlizm'lerini yeniden tanımlamak onların önünde çok ciddî bir görev olarak durmaktadır.
Sorun bir tek Kürt sorununun kaynağı ile sınırlı değildir.Elli yıllık savaşın kendisi üzerine de konuşmak zorundayız.Bu savaş bir yıkım idi.Bu savaş büyük acıları beraberinde getirdi.Bu savaşta büyük suçlar işlendi.
Eğer,"elli yıllık savaş boyunca ne yapıldıysa bu yapanın yanına kâr kalacak" diyorsanız,ortada bir sorun var demektir."Yarayı açık bırakıyoruz,iyileştirmeyi düşünmüyoruz",diyorsunuzdur.Ve böyle söylüyorsanız,büyük bir yanlışın içindesiniz.
İki türlü bir sorundur bu:Birincisi,savaşa yol açan nedenler üzerine konuşmazsanız,"mesele terör idi,Kürt-Türk eşitliği diye bir sorunumuz yoktur" derseniz sorunu çözemezseniz ileride savaş gene kaçınılmaz olur.
İkincisi,savaş yıkım,acı demektir;savaş onun gölgesi altında işlenmiş suçlar demektir.Yaşanan yıkımlar ve işlenen suçlar toplumun birarada yaşama kumaşını yırtar ve adâlet duygusunu zedeler.Zedelenmiş adâlet duygusunu tamir edemezseniz,birarada yaşamayı kuramazsınız.
Eğer,"elli yıl boyunca işlenen suçlar,yaşayanların yanına kâr kalacak" derseniz toplumu birarada tutacak zedelenmiş adâlet duygusunu tamir etmemiş olursunuz.
Eğer savaşan taraflar ellerini silip,temiz yıkayıp gideceklerse ne Kürt meselesi çözülür ne de demokrasi gelir!
Elbette savaşın taraflarını eşitlememek gerekir.Sorumluluklarının niteliği ve derecesi farklıdır.Ve bu farklılık,yaşananları doğru anlamak açısından son derece önemlidir.Ancak sorumlulukların farklı olması,yapılan yanlışların yanlış olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.Taraflardan birisinin daha ağır bir sorumluluk taşıması,diğer tarafın eylemlerini önemsizleştirmenin,mazûr görmenin ya da görmezden gelmenin gerekçesi olamaz.Sorumlulukların farklılığından hareketle yanlışları göreceleştirmek yerine,her birini kendi niteliği ve sonuçları içinde ele almayı öğrenmemiz gerekir. Konuşmak zorundayız:Yüzleşmek ve Hakikat Komisyonu kurulması şarttır
Eğer demokrasiye ve insân haklarına saygı duyan bir toplum yaratılmasını istiyorsak,bunun tek yolu yaşanmış elli yılın üzerine konuşmaktan geçer.
Silâhı bırakmak ne barışın kendisi ne de Kürt meselesinin çözümüdür.
Silâhın susması,barış için Kürt meselesinin çözümü için sadece bir başlangıçtır,o kadar.
Kürt sorununun çözümü,savaşın yaralarını sarmak ancak ve ancak elli yılla yüzleşmekle mümkündür.
Yüzleşmenin en doğru adresi Hakikat Komisyonu'dur.Hakikat Komisyonu,sözün,konuşmanın ve yaraları sarmanın yeridir.
Silâhlar susunca şunların şart olduğunu ve olacağını göreceğiz:Elli yıldır yırtılmış,yıkılmış,zedelenmiş toplumsal dokuyu onarmak zorundayız:Korkuların,güvensizliklerin,öfke ve suskunlukların dile gelmesi ancak böyle olur.
Zedelenmiş adâlet duygusunu yeniden tesis etmek zorundayız:Bunun için mağdûrların sesi duyulmalı ve çekilen acılar dinlenmelidir.Nefret,intikâm duyguları ancak acılar üzerine konuşarak yenilebilir.Acısının dinlendiğini ve tanındığını bilen birisi intikâm duygusundan vazgeçer ve affedici olur.
Adâlet,toplumsal barışı sağlayacak en önemli unsurdur.Elli yıl sonranın aranan adâleti cezâlandırıcı adâlet olmak zorunda değildir;onarıcı adâlet vardır,telâfî edici adâlet vardır,tazmin edici adâlet vardır.
Özetle,savaşan tarafların hangi biçimde anlaştıkları,kâr-zarar hesâplarına dayanan tartışmaları sonlandırmak zorundayız.İsteyen elbette devâm edebilir,hakkıdır!Ama nâçizâne kanâatim bu tutumun,bizi yapmamız gereken asıl tartışmalardan uzaklaştırdığıdır.
Kürt meselesinin çözümü için demokratik hukûk devleti tesis etmek için yolun daha çok başındayız.
Ve yapılacak bu zorunlu şeyleri savaşan taraflardan beklemek kadar eksik ve yanlış bir şey olamaz.
Üçüncü tarafın ortaya çıkması ve sesini daha güçlü duyurması gerekmektedir.
Eğer üçüncü taraf sadece savaşan taraflardan birisinin peşine takılmakla yetinirse ne özlenen demokrasi gelir ne Kürt meselesi lâyıkıyla çözülür ne de toplumun zedelenmiş adâlet duygusu yeniden inşâ edilebilir!.. *Prof. Dr. Taner Akçam,Üçüncü taraf ve çağrısı:Yıkım üzerine konuşmak ve Hakikat Komisyonu,Medyascope,16 Ağustos 2026. https://medyascope.tv/2026/08/16/ucuncu-taraf-ve-cagrisi-yikim-uzerine-konusmak-ve-hakikat-komisyonu/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder